Feth-i Mübîn (Apaçık bir Fetih):
Fetih Sûresi, ittifakla Mekke müşrikleriyle Hudeybiye antlaşması yapıldıktan sonra, Medine’ye geri dönüş esnasında nâzil olmuş bir sûredir. Bu olayların başlangıcı, Peygamber Efendimizin gördüğü bir rüya ile başlar. Peygamberimiz, rüyasında ashâbıyla birlikte Mekke’ye girip, umre yaptığını görür. Peygamberlerin rüyası vahiy olduğu için, Peygamberimiz rüyasını sahâbeye anlatır ve Hicret’in 6. yılında Zilkade ayında umre yapmak gayesiyle yola çıkarlar... Kadere iman konusunda çok iyi anlaşılması gereken Ayetlerden birisi Kamer Sûresinin 49. Ayetidir. Bu Ayet doğru şekilde i'râb edildiği zaman hakikat çok açık şekilde ortaya çıkmaktadır. Ama bu Ayetin i'râbı konusunda Ehl-i Sünnet'in yolundan başka yollara girenler, bâtıl fikirleri savunma tehlikesiyle karşı karşıya kalmaktadırlar. Bu nedenle biz, ana hatlarıyla, bu Ayetin i'râbını yaptık. Genel olarak söylemek gerekirse; bir konuda söylenecek asıl sözler, o konuda tartışma konusu olmayan detaylar arasında boğulursa, anlatılan mesele anlaşılmamaktadır. Yani cevap gereğinden fazla uzarsa 'doğru' gizli kalmaktadır. O doğruyu elde etmek için de âdeta mahir bir yüzücü olmak gerekmektedir, o bilgilerin içinde... Bu nedenle konuların anlatımında öze odaklanmak gerekir. Biz de öyle yaptık ve 'Ehl-i Sünnet'e göre, Kamer: 49'un i'râbı kısaca şudur' demek istedik. Böylece açıkça anlaşılmış olmaktadır ki; kadere iman etmek iman ilkelerinden bir ilkedir. Selef-i Sâlihîn'in akîdesi budur! Bu hakikate aykırı olarak, insanları yanıltacak istikamette, hiçbir sahîh söz yani sözü geçerli bir İslâm âliminin bu gerçeğe muhâlif açıklaması bulunmamaktadır. Olması da düşünülemez; zira kadere iman meselesi Nassların kat'î delâletiyle sabittir ve bu konuda icmâ vardır. Sahabenin son dönemlerinde kaderi inkâr eden ilk kişi Ma'bed el-Cühenî'dir. Abdullah b. Ömer'e bu konu aktarılıp da bu meseleye dair görüşü sorulunca: "Bu insanlarla karşılaşacak olursan, benim onlardan uzak olduğumu, onların da benden uzak olduklarını onlara haber ver. Abdullah b. Ömer’in adına yemin ettiği zat (Allah) hakkı için, eğer onlardan birinin Uhud dağı kadar altını bulunsa ve onu (Allah yolunda) infâk etse, kadere iman etmedikçe Allah ondan (infâkını) kabul etmez" (Müslim, Îmân, 1) demiştir ve Cibrîl Hadîsindeki, hayrı ve şerri ile kadere iman etmenin imanın bir ilkesi olduğunu delil olarak sunmuştur. Demek oluyor ki, kaderi inkâr hastalığı Selef'imiz arasında yoktu. Bu, sonradan çıkmış sapkın bir görüştür ve Ashâb-ı Kirâm da onları tekfîr etmiş ve bu görüş sahiplerinden uzak olduklarını açıkça belirtmişlerdir. Maalesef ki bu fitne, âhir zamanda, şeytanın da aldatıcı ve saptırıcı telkinleriyle yaygınlaşmaktadır. Müslümanlara düşen; Selef-i Sâlihîn'e uymaktır. Allah Teâlâ da bize bunu emretmektedir. İslâm akîdesine aykırı fikirlerden Allah, kullarını muhafaza buyursun. İngiltere’nin eski başbakanlarından William Ewart Gladstone’un (ö. 1898) Lordlar Kamarasında pervâsızca sarf ettiği şu sözü, Batı dünyasının İslâm’a ve Müslümanlara bakış açısını anlamak bakımından ibretli bir misaldir:
“Kur’ân, Müslümanların elinde oldukça, onlara kesin olarak galip gelmemiz imkânsızdır. Ya bu Kur’ân’ı Müslümanların elinden almalıyız, ya da onları Kur’ân’dan soğutmalıyız!”
İslâm'a ve Osmanlı'ya düşmanlığıyla bilinen İngiliz politikacı Gladstone, Müslümanları haçlı seferleriyle asırlardır mağlup edememelerinin sebebini çok iyi tespit etmiş ve Lordlar Kamarası'nda kürsüye çıkıp, sözü hiç uzatmadan: "Efendiler! Müslümanları Allah'ın Kitâbı dedikleri şu Kur'ân'dan koparamazsak onları hiçbir zaman asla mağlup edemeyiz" diyerek, Müslümanlara birlik ve dirlik veren şeyin Kur'ân'a tâbi olmaları olduğuna dikkat çekiyordu.
Evet, Müslümanlar Allah'ın Kitâbına uydukları sürece asla yenilmezler; çünkü onlar, Allah'ın dinine yardım ederlerse Allah da mutlaka onlara zafer vererek yardım eder. "Putperest Çağlarda Müslüman Olmak" adlı Akâid eserimiz, 5 Haziran 2014 Perşembe tarihi itibariyle piyasaya çıkmıştır. Her evde hatta herkeste olması gerektiğini düşündüğümüz eserimizi alıp okumanızı ve başkalarına da okutmanızı tavsiye ederiz. Akâid kitabımızın gözden geçirilmesi ve genişletilmesiyle birlikte inşâAllah ikinci baskısı ilkinin iki katı olacaktır. İlk baskısını bulamayanlar ikinci baskısını beklesinler. İkinci baskısı, ikmâl edilmiş son şekli olması hasebiyle, ilk baskısını alan ya da alamayan herkese tavsiye ediyoruz. Selâm ve dua ile... Allah'ın Kitâbı ve Rasûlünün Sünneti olmadan İslâm dininin esasları nasıl öğrenilebilir? Yüce Allah'ın Kitâbı, Allah Rasûlünün ve kendi dilleriyle Kur’ân'ın nâzil olduğu Ashâb-ı Kirâm'ın tefsîr ettiği şekilden başka türlü bir tefsîr şekli nasıl mümkün olabilir?
Sahâbîler, Kur’ân'ı, günümüzde çocukların öğrendiği şekilde öğrenmiyorlardı. Onlar Kur’ân'ı ihtivâ ettiği anlamlarıyla birlikte öğreniyorlar, anlayamadıkları şeyleri Allah'ın Rasûlüne soruyorlar ve anlayıp öğrendikleri şeylerle hemen amel ediyorlardı.
Sahâbe, Kur’ân ve Hadîslerde anlayamadıkları yerlerde "bana göre" diyerek kendi mücerred görüşlerine ve hevâlarından kaynaklanan vehimlerine dayanarak Allah ve Rasûlüne iftira etmiyorlardı.
Nasslar üzerinde bilgisizce dillerini, fiillerini ya da kalemlerini oynatmak asla onların vasıfları değildi.
Onlar, zanna, vehme, hevâ ve heveslerine uymaktan tüm varlıklarıyla sakınmaktaydılar.
Onlar bizlere sadece Kur’ân'ın nazmını nakletmekle yetinmediler. Kur’ân'ın nazmının yanında manasını da bize naklettiler.
Sahabîler, akıl ve mantık oyunlarıyla oynayarak ve oyalanarak ömür tüketmediler. Onların döneminde felsefe ile kendileri başka vadilerde idiler. Onlar, Kur’ân ve Sünnet vadisinin saâdetli cemaati idi.
Onlar, İslâm adına öncelikle şunları kalplerine nakşettiler: İşittik ve itaat ettik, Allah ve Rasûlü en iyi bilir...
Rasûlullah'tan işittikleri karşısında "biraz düşünelim" demediler, itiraz etmediler, akıllarını öne alıp nakilleri tartışmadılar, hevâlarına uymayanları fâsid te'vîller ile iptal edip inkâr yoluna sapmadılar; Bazen akıllarının kavrayamadığı şeyler de oldu ama bunun nedeninin kendi akıllarındaki, kavrayışlarındaki ve ilimlerindeki bir zaaftan kaynaklandığını anlayacak bir olgunluğa sahip idiler. Çünkü onlar biliyorlardı ki, gayb konularını da akıl ihata edemiyor, müteşâbih konular da böyle hatta kul, Allah'ı biliyor ama bilgisiyle O'nu kuşatamıyor... İşte bütün bunlardan dolayı onlar, her durumda: "Allah ve Rasûlüne itaat ettik" dediler. Çünkü Allah ve Rasûlünün her hususta en iyi bilen olduğunu, i'tikâd olarak önceden kalplerine yerleştirmişlerdi. Bu nedenle ayrıca kalplerini mesken tutacak olan şek ve şüphelerle mücadele etmek durumunda kalmıyorlardı. Daha doğrusu kendi öz benlikleriyle çatışmadan huzur, esenlik, selâmet, birlik ve dirlik içinde Allah'a kulluk ediyorlardı.
Onlar makam, mevki, şan, şöhret, itibar, kariyer, diploma, mezuniyet, doktora, at, araba, yazlık, kışlık, as, eş, iş için değil sadece Allah'a kulluk için yaşıyorlardı. Onları anlatmaktan dil de kalem de âciz kalır. Zira onlar ibâdet boyutunda insanlar idiler. İsyan boyutundaki insanların dünyalık beklentileri ile, onların dünyadan beklentileri ya da gelecek hesapları arasında dağlar kadar uzaklık ve mesafeler bulunmaktadır. Onlar tüm güzellikleri, manevî ve ahlâkî erdemleri kuşandılar, gıpta edilen bir nesil inşâ ettiler. Hem de tarihte bir benzerine rastlamak mümkün olmayan bir çağın mümessilleri olarak... Çağın adı: Mutluluk (saâdet) çağı. Bu çağ, felsefî ideolojilerle ya da ideologların fikrî tartışmaları ve yönlendirmeleri ile, çok seslilik ile inşâ edilmedi. O çağın inşâsında, temel de, duvarlar da, çatı da hatta o binanın iç ve dış dizaynının her teferruatı da vahyin yönlendirmeleri ile vücuda gelmişti. O çağın insanlarının mutluluk anlayışları, nefislerinin isteklerini tatmin etmek değildi. İlkel toplumlarda en yüce gaye kabul edilen bu davranışı onlar "ilkellik" olarak görmekteydiler. Ve onlar Allah ve Rasûlüne itaat ederek huzur ve mutluluğu elde etmişlerdi. Onların huzurlarını günah işlemek kaçırır idi. Zaman zaman günah işledikleri durumlar olursa, o günahlarının affedilmesi için bütün mesailerine tevbe ve istiğfâra teksîf edecek şekilde ihlâs timsâli kimselerdiler. O mübârek insanlar, günahlardan sakınıp kaçmayı huzursuzluktan kaçmakla bir görürlerdi. Onlar, huzuru, Allah'a teslimiyyette görmekteydiler. İşte bu erdemleri nedeniyle o güzel insanlar, Ümmet-i Muhammed için, örnek oldular. Âdeta gökteki yıldızlar gibi, kendilerini örnek alanlara ışık saçtılar. Kıymet ve faziletlerinden dolayı yüksek makamlara çıkmak istercesine yıldızların arasına karıştılar... Şu an birçok kimsenin çok uzağında kimseler hâline geldiler! "Seyyid Kutub âlim midir?" diye sorana deriz ki:
"Seyyid Kutub âlim midir?" diyene deriz ki:
"Seyyid Kutub bulunduğu câhiliyye ortamında nasıl hareket edileceğini bilerek, bütün mücâdelesini Tevhîd akîdesinin anlaşılmasına, yaşanmasına, teblîğine adamıştır. Gerçek İslâm'ın ne olduğu üzerinde titizlikle dururken, İslâm adına ortaya çıkmış olan şirk yönelişlerinin ‘İslâm’ olmadığını ortaya koymuştur. Sonra da İslâm ile câhiliyyenin asla sentez edilerek bir inanç yapısının benimsenemeyeceğini ısrârla vurgulamıştır. Fikrî ve felsefî beşer mahsûlü tüm akımların câhiliyyenin değer yargıları olduğunu belirtmiş ve o sapkın yönelişlerden sakındırmıştır. Yani felâket ânında insanları musibetlerden kurtarmanın mücâdelesini vermiştir. Deprem, yangın, sel baskını, heyelan, tsunami gibi âfetler insanları tehdit ederken bir köşeye çekilerek rahatını ve istifini bozmadan, insanlara sadece konuşarak sözüm ona yardım etme, yapay çözümler üretme iddiasında olmamıştır; bizzat taşın altına elini hatta gövdesini koymuştur. Hak davası uğrunda ihlâs ile büyük fedakârlıklar göstermiştir. Yargılanma sürecinde dahi, yazdıklarından ve yaptıklarından dolayı asla geri adım atmamış ve tâğûtlardan özür dilemeyerek, zulmün ve zâlimlerin önünde eğilmemiş, onlardan merhamet dilenmemiştir. Neticede de: “Kalem sahibi kimseler birçok büyük işler yapabilirler. Ancak; fikirlerinin yaşaması pahasına kendilerini fedâ etmeleri şartıyla... Fikirlerinin, kan ve canları karşılığında mânâlanması şartıyla... ‘Hak’ bildikleri şeyin ‘Hak’ olduğunu fütûr etmeden söyleyip, gerekirse bu uğurda başlarını vermeleri şartıyla...” anlamındaki sözlerini, fiiliyle de teyit etmiş ve onurlu şekilde şehâdete yürümüştür. Şehâdetinden önce bulunduğu son mahkemede son teblîğini yaparak, derdinin ölmek ya da yaşamak olmağını gösterircesine; yine insanları İslâm'a davet etmiş ve bu yolun reyhanlarla, karanfillerle, güllerle bezeli olmadığını, bu yolun sıkıntılarla ve fedakârlıklarla iç içe olduğunu söyleyerek, âdeta kendi mübârek yaşam tecrübesinin de böyle olduğunu tüm insanlara haykırmıştır, tüm dünyanın dikkatlerini bir kez daha Tevhîd davasına çekmiştir.” Geçmişten ibret almazsa kişi, geleceğe ibret olmaktır işi!...
İnsan yaşadıklarından ibret alıp hisseler çıkarmazsa, onun yaşadıklarından ibret alacak kimseler mutlaka çıkacaktır.
İbret alınacak hikâyelerde isimlerin hiçbir önemi yoktur. Kişilere ve olayların teferruatlarına takılanlar, o hikâyelerden alınması gereken mesajı alamazlar. Bu nedenle nostaljilerde isim verilmesini münasip görmüyorum. Yüce Rabbimizin bize verdiği sayılamayacak kadar çok nimetleri karşılığında, O’na binlerce kez şükrederek söze başlıyoruz. Gözünüzü kapatın, hayal başlıyor... Hayalimiz, herkesi ilgilendiren ve herkes için etkili olacağını düşündüğümüz bir durumla alâkalıdır. Kuracağımız hayalin objektif konusu; insanın yemekle imtihânıdır! Ve şâhit olunan gerçek bir olaydan esinlenilerek kaleme alınmıştır. Bu olayı bizzât ben yaşadım. Hayırlara vesîle olmasını dilerim. Arapça'da başlangıç düzeyinde hazırlanmış 30 soru ile kendinizi test edebilirsiniz. Bilgi seviyesini ölçmeyi amaçlayan bir sınav olduğu için test usulü yerine klasik metod tercih edilmiştir. Çünkü bir sorunun cevabının üslup ve ifade olarak tek şablon çerçevesinde daraltılması yerine, düşünerek cevap vermenin, insanın bilgi dağarcığını zenginleştirdiği herkesin malumudur. Test usulünde yüzdelik olarak başarının belli bir oranı tahmin, hatırlama, analitik düşünme, yorumlama, karşılaştırma, eleme gibi etkenlere dayanıyor iken, klasik yöntemde bilgi, birikim ve sağlıklı düşünme çok önemlidir. Bunun yanında bilinen şeylerin yazıya dökülmesi ve ifade biçimi, düzen, tertip gibi faktörler, insanın bilgi seviyesinin yanında karakter, zeka ve kişiliği hakkında da önemli ipuçları elde edilmesini sağlamaktadır. Bu nedenle de sınavı yapan öğretmenin sorulara verilen cevapları değerlendirirken yaptığı puanlamada belirli bir kanaati oluşmaktadır. Bu tespit, test usulünde mümkün değildir. Ama şunu söylemek lazımdır ki, gerek klasik ve gerekse test usulünde yapılan çalışmalar insana farklı kazanımlar sağlamaktadır. Her ikisinde de asıl amaç, ezbercilik yerine öğrenmeyi hedeflemek olmalıdır. JPEG formatında muhtelif meselelerde hikmetli öğütler, özlü nasihatler, veciz sözler... |
KATEGORİLER
20.04.2026Pazartesi
Son Yorumlar
Yusuf Semmak ⏳ Ey İslâm Ümmeti! İlk vazi Yusuf Semmak ✍️ Derdin ilimse, im misafir Nice Yusuf Semmak 🔸 Rabbimiz, yolunu kaybed Yusuf Semmak Kadr Gecesi sebebiyle duâ ediyoru Yusuf Semmak Rabbimiz kalan ömrümüzü geçen ömr Yusuf Semmak ☝️ "Tâğûta ibâdet et Yusuf Semmak ✍ Sıla-i rahmin ömrü ve rız Yusuf Semmak BUNLAR HİÇ EŞİT OLUR MU?! 1- " Yusuf Semmak Arkadaşlar, videoyu paylaşalım! Yusuf Semmak Bu konuda üç Âyet-i Kerîme zikred misafir Thankks forr sharing your thought Oğuzhan Admin çok teşekkürler. İsmail Yüce ALLAH cc razı olsun sizden h Yusuf Semmak Ve aleyküm selâm kardeşim. Tâbi Bekir Yetginbal Canım kardeşim selamualeykum GÜN Bekir Yetginbal Ey Rabbim bu kulunun gayretlerini Mahmut Selamünaleykum Yusuf peygamberin Ufuk Çok güzel Şeyma Bu nadide soru ve cevapları için Ahmet Doyurucu bir yorum Teşekkürler Yusuf Semmak Son mısralar/dizeler hep "Lâm" ha Baraa Bence çoooook güzel bir site ali İlmî Arapça Sayfası http://www ali Faydalı Bir Maksud Programı http ali Faydalı Bir Emsile Programı http Yusuf Semmak BU DERSTE İŞLENEN BAŞLICA MEVZULA Derya Atan Ağzınıza, yüreğinize sağlık hocam Firdevs Sevgi inş güzeldit. misafir ⭐⭐⭐⭐& mustafa Abi çook teşekküür ederim Medine Cenetin kapısın geçmek istiyom Yusuf Semmak Namazda Salli-Bârik okurken, Peyg |