Allah'a hamd, Rasûlüne salât ve selâm olsun... Sahâbîlerin, Allah ve Rasûlüne itaati nasıl idi, bizim nasıl? Onların, vahye teslimiyetleri ile bizim vahye teslimiyetimiz arasında farklar var mıdır? Onlar, yaşamın asıl amacını ne olarak görürlerdi? Onların, düşünce yapıları, psikolojileri, meselelere yaklaşımları, olayları değerlendirme biçimleri nasıldı? İman ettikleri ile yaptıkları, söyledikleri ile yaşam biçimleri, rızık temini uğrundaki koşuşturmaları ve toplumdaki sosyal statüleri ile vahye teslimiyetleri arasında çelişkiler yaşarlar mıydı? Onlar da nefislerine uyarak fâsid te'vîllere sığınırlar mıydı? Dünyevî hedefler için tavizkâr bir davranış biçimini benimseyerek, eylemleri ile söylemleri, kalpleri ile kafaları, dilleri ile fiilleri birbirine zıt, âdeta beden ülkelerinde çelişkiler ve çatışmalar yaşayarak, kendi iç barışlarını ve esenliklerini sağlamadan, başka insanları selâmete ve Dâru's Selâm (cennet)e davet ederek, âdeta farklı kişilikleri aynı bedende taşıyarak İslâm'ın anlaşılmasının önünde kötü örneklik teşkil ederler miydi? İŞTE KISACA BU VE BENZERİ SORULARIN CEVABINI ÖĞRENMEK ADINA, O MUAZZEZ İNSANLARIN VAHİY KARŞISINDAKİ DURUŞLARINI VE İMANDAN NE ANLADIKLARINI ANA HATLARIYLA KISACA AÇIKLAYACAĞIZ. HAKKI, HAKİKATİ İLE KAVRAMAMIZ VE ANCAK ALLAH'A KUL OLMAMIZ DUASIYLA... Allah Ancak Hidâyete Kalbini Açanlara Hidâyet Verir:
İnsanların kalbine Allah’tan başka kimse hidâyeti koyamaz.
Peygamberimiz bile dilediği kimselere hidâyet veremez. Allah’ın bir ismi de “el-Hâdî” yani hidâyet edendir. Bu nedenle insanları doğru yola iletmek ancak Allah’a aittir.
Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:
"(Rasûlüm!) Sen sevdiğini hidâyete erdiremezsin; bilâkis, Allah dilediğine hidâyet verir ve hidâyete erecek olanları en iyi O bilir." (Kasas: 56)
Rabbimiz, hidâyetten mahrum olan kimselerin kalplerinin dar olduğunu ve onların iman etmeyeceklerini En’âm Sûresindeki şu Ayette, çok etkileyici bir misal ile haber vermektedir:
“Allah kimi hidâyete erdirmeyi dilerse, göğsünü İslâm’a açar. Kimi de saptırmayı dilerse onun da göğsünü –gökyüzüne tırmanıyormuş gibi- daraltır, sıkıştırır. Allah iman etmeyenlerin üstüne işte böyle murdarlık çökertir.” (En'âm: 125)
Bu Ayet-i Kerîme’yi biraz açıklayalım. Fâtiha, Bakara, Nebe, Nâziât, Fîl, Kureyş, Mâûn, Kevser, Kâfirûn, Nasr, Tebbet, İhlâs, Felak, Nas Sûrelerinin Türkçe anlamları. Bu yazımızda; Hz. Yûsuf'un, kendi döneminde Mısır ülkesinde iktidarda olan Melik'in emri altında müsteşârlık ya da bakanlık yaptığını söyleyenlerin düşüncelerinin bâtıl olduğunu ve bu düşüncenin Âyetler ile çeliştiğini açıkladık. Kendisinden başka ma’bûd olmayan, kullarının her halinden haberdar, onlara şah damarlarından daha yakın, dua edenin duasına icâbet eden, fayda ve zarar ancak kendisinden olan, hiçbir ortağı bulunmayan ve kendi sıfatlarına ortaklar kabul etmeyen, eşsiz ve benzersiz, her şeyin yaratıcısı, insanların Rabbi, mürebbi’si, rızık vereni, hayat vereni ve öldürüp hesaba çekecek olan, noksanlıklardan münezzeh, her şey kudret elinde olan O âlemlerin Rabbi Allah Azze ve Celle’ye hamd-ü senâlar olsun.
Söze, Rabbimizin bize gönderip de her gün defalarca düşünerek, anlayarak ve iman ederek okumamızı irâde buyurduğu sahih itikâdın ana esası olan herkesin bildiği bir Ayet-i Kerime ile başlayalım: "Yalnız Sana ibâdet ederiz ve yalnızca Senden yardım dileriz." (Fâtiha: 5)
Bu Ayet’in okunduğu her yerde, Allah ile kullar arasına yerleştirilen aracılar, şürekâ (şerikler, ortaklar), şüfeâ (şefi’ler, şefaatçiler) ve gayrimeşru olan tevessül bahislerinin nefyi, reddedilmesi de mutlaka gündeme gelmektedir. Rahmân ve Rahîm Allah'ın adıyla.
Her halükârda Allah'a hamd olsun. Peygamberimize, temiz ailesine güzide ashâbına da salât ve selâm olsun.
Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:
"Onlar, kâfir olanlar, sizleri Mescid-i Haram'dan, bekletilen kurbanların yerlerine ulaşmasından menedenlerdir. Eğer (Mekke'de) bilmediğiniz mü'min erkeklerle mü'min kadınlar olmayaydı ve siz onları bilmeyip çiğnemeyecek, size onlardan dolayı da bir vebal isabet etmeyecek olsa idi (onlardan ellerinizi çekmezdi). Tâ ki Allah dilediği kimseyi rahmetine soksun. Eğer onlar (birbirlerinden) ayrılmış olsalardı, ötekilerden kâfir olanları elbette acıklı bir azap ile azaplandırmış olacaktık." (Fetih: 25)
Hicretin 6. yılında Zilkade ayının başlarında Peygamberimiz 1400 kişilik bir kafile ile umre yapmak niyetiyle Medine'den Mekke'ye hareket etmişti. Hudeybiye'de Kureyşliler, Müslümanlar'ın Mekke'ye girmelerine engel olmakla hem Mescid-i Haram'ı ziyaret etmelerine hem de bekletilen kurbanları Mina'da kesmelerine engel olmuşlardı.
Bu Ayette bildirildiğine göre, Müslümanlar'a savaş ve fetih izninin verilmeyişinin nedeni, Mekke'de bulunan ve henüz imanlarını açığa vurmamış olan mü'min erkeklerle mü'min kadınların varlığı idi. Mekke'deki imanlarını gizleyen Müslümanlar, Kureyşli kâfirlerden ayrılmadıkları için Mekke'nin fethi ertelenmiştir. AKİDE’DE CEHÂLET MAZERET DEĞİLDİR:
Tevhid'in anlam ve şartlarını bilme ve Tevhid'in gerektirdiği bir hayatı yaşama konusunda cehâlet mazeret değil, suçtur!
Cahillik mazeret olsaydı, ilmin ve alimin fazileti kalmazdı ve kimse de nasihat dinlemez ve bilgisiz kalarak kurtuluş hayalleri kurardı.
Peygamberimizin gelişinden ve Kur'an'dan sonra, insanların, Allah'a karşı, Tevhid'e bi-hakkın (hakkıyla/tam manasıyla) teslim olmama hususunda hiçbir mazeretleri kalmamıştır.
"Müjdeleyici ve sakındırıcı olarak Peygamberler gönderdik ki insanların peygamberlerden sonra Allah'a karşı bir bahaneleri olmasın! Allah izzet ve hikmet sahibidir." (Nisâ: 165)
“Eğer onları daha evvel azaba uğratarak yok etseydik; Rabbimiz, bize bir Peygamber gönderseydin de alçak ve rezil olmazdan önce Ayetlerine uysaydık olmaz mıydı? diyeceklerdi." (Tâ-Hâ: 134)
"Biz, bir Rasûl göndermedikçe azab ediciler değiliz." (İsrâ: 15)
"Müşriklerden biri eman dilerse ona eman ver. Tâ ki Allah'ın Kelâm'ını dinlesin. Sonra onu emin olacağı yere kadar ulaştır. Bu, onların bilmeyen bir kavim olduklarından dolayı böyledir." (Tevbe: 6)
"Şu Kur'an bana onunla sizi ve her kime ulaşırsa (her kim ona ulaşırsa) onları korkutup uyarmam için vahyolundu." (En'âm: 19)
İlim öğrenmek kıyamete kadar farz-ı ayn'dır. Hiçbir gerekçe bu farzı iptal edemez. Câhil kalmak ve öğrenme konusunda tembellik etmek affedilmeye sebep bir delil kabul edilemez!
İslam'ın ilk farzının "OKU" olması dahi, Tevhîdî meselelerde tembellik ederek, bile bile câhilliği seçmenin ve Dinden, imandan, Tevhid'den, Kur'andan, Peygamberden, Sünnetten habersiz yaşamanın masum tarafının olmadığının açık bir kanıtıdır! Ashâb devrinde Fıkıh ilmi dendiği zaman, Kur'ân ve Sünnet'i doğru anlamak kastedilirdi. Günümüzde ise Fıkıh ilmi âdeta; delâleti zannî, ictihâdî ve ihtilâfî meselelere hasredilmiştir. Tevhîd'i fıkhetmemiş, Allah'ın kesin haramlarını, farzlarını ve helallerini bilmeyen bir kimse sadece müctehidlerin farklı ve teferruatlı olan fetvâlarını ezberlese ne elde edebilir? Asıl ve öncelikli olan şey; Allah'ın hükümlerini, fetvâlarını, hudûdunu bilmektir; -âlimlerin ictihâdlarından kaynaklanan- ihtilâfları bilmek sonra gelir. İhtilâflı meselelerde de tercihler söyleyene göre değil, delile göre olmalıdır. Her şeyin bir önem sırası vardır. Önce olması gereken değer, ikinci plana ya da arka plana atılırsa; yapılan iş fâsid olur ve netice vermez.
Bir mesleğin ehli olan insanların da bildiği gibi, her san'at'ın bir icra usûlü vardır. Binâ yapan mimar, temel atmadan duvarları yükseltse, bu iş ma’kûl karşılanamaz ve o tüm zahmetler yıkılmaya mahkûm olur. İşte İslâmî ilimlerin de usûlleri vardır. Bu ilimler sahâbe zamanında müdevven (derli toplu, düzenli, tertîbli, kitap hâlinde) olmasa da, onlar ilmin kaynağından beslendikleri için, hükümlere ulaşmakta güçlük çekmiyorlardı. Fakat onlardan sonraki nesiller, bu dağınıklığın içinden çıkamayacakları için, ilimler tedvîn edilmiştir, branşlaşmıştır. Fakat ne yazık ki, sonraki asırlarda insanlar, o ilimlerin usûlünü, mukaddimesini, hedefini ve muhtevâsını dikkate almadan, ictihâdların delillerine inmek yerine görüşleri ezberlemeye, insanların kitaplarını ve şerhlerini hıfzedip onlar üzerinde dersler yapmaya başlamışlar ve neticede bu tutum, sonraki nesilleri, Kur'ân ve Sünnet ilimleri üzerinde yoğunlaşılması gerektiği gerçeğinden fiiliyatta uzaklaştırmıştır.
Bir mesleğin ehli olan insanların da bildiği gibi, her san'at'ın bir icra usûlü vardır. Binâ yapan mimar, temel atmadan duvarları yükseltse, bu iş ma’kûl karşılanamaz ve o tüm zahmetler yıkılmaya mahkûm olur. İşte İslâmî ilimlerin de usûlleri vardır. Bu ilimler sahâbe zamanında müdevven (derli toplu, düzenli, tertîbli, kitap hâlinde) olmasa da, onlar ilmin kaynağından beslendikleri için, hükümlere ulaşmakta güçlük çekmiyorlardı. Fakat onlardan sonraki nesiller, bu dağınıklığın içinden çıkamayacakları için, ilimler tedvîn edilmiştir, branşlaşmıştır. Fakat ne yazık ki, sonraki asırlarda insanlar, o ilimlerin usûlünü, mukaddimesini, hedefini ve muhtevâsını dikkate almadan, ictihâdların delillerine inmek yerine görüşleri ezberlemeye, insanların kitaplarını ve şerhlerini hıfzedip onlar üzerinde dersler yapmaya başlamışlar ve neticede bu tutum, sonraki nesilleri, Kur'ân ve Sünnet ilimleri üzerinde yoğunlaşılması gerektiği gerçeğinden fiiliyatta uzaklaştırmıştır.Bir mesleğin ehli olan insanların da bildiği gibi, her san'at'ın bir icra usûlü vardır. Bina yapan mimar, temel atmadan duvarları yükseltse, bu iş makul karşılanamaz ve o tüm zahmetler yıkılmaya mahkum olur. İşte İslâmî ilimlerin de usûlleri vardır. Bu ilimler sahabe zamanında müdevven (derli toplu, düzenli, tertibli, kitap halinde) olmasa da, onlar ilmin kaynağından beslendikleri için, hükümlere ulaşmakta güçlük çekmiyorlardı. Fakat onlardan sonraki nesiller, bu dağınıklığın içinden çıkamayacakları için, ilimler tedvin edilmiştir, branşlaşmıştır. Fakat ne yazık ki, sonraki asırlarda insanlar, o ilimlerin usûlünü, mukaddimesini, hedefini ve muhtevasını dikkate almadan, ictihâdların delillerine inmek yerine görüşleri ezberlemeye, insanların kitaplarını ve şerhlerini hıfzedip onlar üzerinde dersler yapmaya başlamışlar ve netice de bu tutum, sonraki nesilleri, Kur'ân ve Sünnet ilimleri üzerinde yoğunlaşılması gerektiği gerçeğinden fiiliyatta uzaklaştırmıştır. “Hurâfelerden kurtulmanın tek yolu; Kuran'ı dinin tek kaynağı olarak görüp, dinin tek kaynağını okuyup anlayıp, hayatımızda tek rehber olarak benimsemekten geçer” diyen bir arkadaşa verdiğimiz cevap aşağıdadır.
Kitâbını bizlere göndererek, yolumuzu aydınlatan Celâl ve İkrâm sahibi Allah Sübhânehu ve Teâlâ’ya hamdolsun. Peygamberimize, âline, ashâbına ve etbâ’ına salât-ü selâm olsun.
Şüphesiz sözün en güzeli Allah’ın Kitâbı, yolun en güzeli ise Muhammed aleyhisselâm’ın yoludur. Allah’ın Kitâbına ve O’nun Rasûlüne uyanlara ne mutlu!
Sizin bu sözünüzün yanlışlığını, Kur’ân’dan birçok Âyet ile ispat etmek mümkündür. Ancak biz, size uzun bir yazıyla cevap vermek yerine tek bir delil ile yetineceğiz. Zaten bu cevabımıza karşılık veremezseniz -ki veremezsiniz-; bu durumda, İslâm’ın kaynağının sadece “Kur’ân” olduğunu söylemenizin ve o tek kaynağı da kendi aklınız ile anlamaya çalışmanızın bâtıllığını siz de fark etmiş olacaksınız.
Allah’ın dininin tek kaynağının sadece Kur’ân olmadığını, bizzat Kur’ân’dan bir delil ile ispat edelim. Delilimiz; "kıblenin tahvîli (değiştirilmesi)" meselesidir… Noksan sıfatlardan münezzeh ve kemâl sıfatlarıyla muttasıf olan, eşi ve benzeri bulunmayan, yüceler yücesi, ezelî, ebedî, evvel, âhir, göklerde ve yerde izni ve ilmi dışında tek bir yaprak dahi düşmeyen, kullarının her halinden haberdar olan, her şeyi gören, bilen, her şeye gücü yeten, herkesin kendisine muhtaç olduğu, zâtıyla kâim, vâcibu’l vucûd, göklerde ve yerde tek ve yegâne ma’bûd olan Allah Sübhânehu ve Teâlâ’ya hamd-u senâlar olsun.
Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:
“…O’nun benzeri hiçbir şey yoktur. O, her şeyi işitendir, bilendir.” (Şûrâ: 11)
Bu Ayete göre; Allah’ın hem zâtı hem de sıfatları bakımından hiçbir benzeri yoktur. Mahlûkâttan hiçbir şey, Allah’ın zâtına ve O’nun sıfatlarına benzemez. İnsanın aklı ne Allah’ın zâtını kavrayabilir ne de Allah’ın zâtı ile sıfatlarının münasebetini tam olarak algılayabilir. Zaten Allah, kullarını bu konuda sorumlu tutmamıştır. Yüce Allah, kullarına, yalnızca kendisine iman etmelerini emretmiştir. Sıfatlarını bir mahlûkâta vererek kendisine şirk koşmamalarını, isim ve sıfatları istikametinde kendisini hakkıyla takdir etmelerini, isimleri konusunda ilhâd (sapmak)dan sakınmalarını emretmiştir.
“En güzel isimler O’nundur. O halde O’na bunlarla dua edin. O’nun isimlerinde eğriliğe sapanları terk edin. Onlar yapmakta olduklarının cezasını göreceklerdir.” (A’râf: 180)
Bu Ayette de Rabbimiz, isimleri hususunda yanlış yollara sapılmamasını emretmektedir. Demek ki, bazı insanlar, mü’minlerin yolundan ayrılarak (Nisâ: 115), Allah’ın isim ve sıfatları meselesinde, Allah’ın irâdesine ve Selef’in akidesine aykırı olan eğri yollara sapacaklar, dosdoğru yolu terk edeceklerdir. Bu Ayetten şöyle bir anlam çıkarmak da mümkündür. Allah’ın kullarının önünde iki yol bulunmaktadır: Sırât-ı Müstakîm [dosdoğru yol] (Fâtiha: 5) ve dalâlet (sapıklık) yolu.
Bu mukaddimeden sonra meselemize geçebiliriz. |
KATEGORİLER
20.04.2026Pazartesi
Son Yorumlar
Yusuf Semmak ⏳ Ey İslâm Ümmeti! İlk vazi Yusuf Semmak ✍️ Derdin ilimse, im misafir Nice Yusuf Semmak 🔸 Rabbimiz, yolunu kaybed Yusuf Semmak Kadr Gecesi sebebiyle duâ ediyoru Yusuf Semmak Rabbimiz kalan ömrümüzü geçen ömr Yusuf Semmak ☝️ "Tâğûta ibâdet et Yusuf Semmak ✍ Sıla-i rahmin ömrü ve rız Yusuf Semmak BUNLAR HİÇ EŞİT OLUR MU?! 1- " Yusuf Semmak Arkadaşlar, videoyu paylaşalım! Yusuf Semmak Bu konuda üç Âyet-i Kerîme zikred misafir Thankks forr sharing your thought Oğuzhan Admin çok teşekkürler. İsmail Yüce ALLAH cc razı olsun sizden h Yusuf Semmak Ve aleyküm selâm kardeşim. Tâbi Bekir Yetginbal Canım kardeşim selamualeykum GÜN Bekir Yetginbal Ey Rabbim bu kulunun gayretlerini Mahmut Selamünaleykum Yusuf peygamberin Ufuk Çok güzel Şeyma Bu nadide soru ve cevapları için Ahmet Doyurucu bir yorum Teşekkürler Yusuf Semmak Son mısralar/dizeler hep "Lâm" ha Baraa Bence çoooook güzel bir site ali İlmî Arapça Sayfası http://www ali Faydalı Bir Maksud Programı http ali Faydalı Bir Emsile Programı http Yusuf Semmak BU DERSTE İŞLENEN BAŞLICA MEVZULA Derya Atan Ağzınıza, yüreğinize sağlık hocam Firdevs Sevgi inş güzeldit. misafir ⭐⭐⭐⭐& mustafa Abi çook teşekküür ederim Medine Cenetin kapısın geçmek istiyom Yusuf Semmak Namazda Salli-Bârik okurken, Peyg |