Allah'ın Kitâbı ve Rasûlünün Sünneti olmadan İslâm dininin esasları nasıl öğrenilebilir? Yüce Allah'ın Kitâbı, Allah Rasûlünün ve kendi dilleriyle Kur’ân'ın nâzil olduğu Ashâb-ı Kirâm'ın tefsîr ettiği şekilden başka türlü bir tefsîr şekli nasıl mümkün olabilir?
Sahâbîler, Kur’ân'ı, günümüzde çocukların öğrendiği şekilde öğrenmiyorlardı. Onlar Kur’ân'ı ihtivâ ettiği anlamlarıyla birlikte öğreniyorlar, anlayamadıkları şeyleri Allah'ın Rasûlüne soruyorlar ve anlayıp öğrendikleri şeylerle hemen amel ediyorlardı.
Sahâbe, Kur’ân ve Hadîslerde anlayamadıkları yerlerde "bana göre" diyerek kendi mücerred görüşlerine ve hevâlarından kaynaklanan vehimlerine dayanarak Allah ve Rasûlüne iftira etmiyorlardı.
Nasslar üzerinde bilgisizce dillerini, fiillerini ya da kalemlerini oynatmak asla onların vasıfları değildi.
Onlar, zanna, vehme, hevâ ve heveslerine uymaktan tüm varlıklarıyla sakınmaktaydılar.
Onlar bizlere sadece Kur’ân'ın nazmını nakletmekle yetinmediler. Kur’ân'ın nazmının yanında manasını da bize naklettiler.
Sahabîler, akıl ve mantık oyunlarıyla oynayarak ve oyalanarak ömür tüketmediler. Onların döneminde felsefe ile kendileri başka vadilerde idiler. Onlar, Kur’ân ve Sünnet vadisinin saâdetli cemaati idi.
Onlar, İslâm adına öncelikle şunları kalplerine nakşettiler: İşittik ve itaat ettik, Allah ve Rasûlü en iyi bilir...
Rasûlullah'tan işittikleri karşısında "biraz düşünelim" demediler, itiraz etmediler, akıllarını öne alıp nakilleri tartışmadılar, hevâlarına uymayanları fâsid te'vîller ile iptal edip inkâr yoluna sapmadılar; Bazen akıllarının kavrayamadığı şeyler de oldu ama bunun nedeninin kendi akıllarındaki, kavrayışlarındaki ve ilimlerindeki bir zaaftan kaynaklandığını anlayacak bir olgunluğa sahip idiler. Çünkü onlar biliyorlardı ki, gayb konularını da akıl ihata edemiyor, müteşâbih konular da böyle hatta kul, Allah'ı biliyor ama bilgisiyle O'nu kuşatamıyor... İşte bütün bunlardan dolayı onlar, her durumda: "Allah ve Rasûlüne itaat ettik" dediler. Çünkü Allah ve Rasûlünün her hususta en iyi bilen olduğunu, i'tikâd olarak önceden kalplerine yerleştirmişlerdi. Bu nedenle ayrıca kalplerini mesken tutacak olan şek ve şüphelerle mücadele etmek durumunda kalmıyorlardı. Daha doğrusu kendi öz benlikleriyle çatışmadan huzur, esenlik, selâmet, birlik ve dirlik içinde Allah'a kulluk ediyorlardı.
Onlar makam, mevki, şan, şöhret, itibar, kariyer, diploma, mezuniyet, doktora, at, araba, yazlık, kışlık, as, eş, iş için değil sadece Allah'a kulluk için yaşıyorlardı. Onları anlatmaktan dil de kalem de âciz kalır. Zira onlar ibâdet boyutunda insanlar idiler. İsyan boyutundaki insanların dünyalık beklentileri ile, onların dünyadan beklentileri ya da gelecek hesapları arasında dağlar kadar uzaklık ve mesafeler bulunmaktadır. Onlar tüm güzellikleri, manevî ve ahlâkî erdemleri kuşandılar, gıpta edilen bir nesil inşâ ettiler. Hem de tarihte bir benzerine rastlamak mümkün olmayan bir çağın mümessilleri olarak... Çağın adı: Mutluluk (saâdet) çağı. Bu çağ, felsefî ideolojilerle ya da ideologların fikrî tartışmaları ve yönlendirmeleri ile, çok seslilik ile inşâ edilmedi. O çağın inşâsında, temel de, duvarlar da, çatı da hatta o binanın iç ve dış dizaynının her teferruatı da vahyin yönlendirmeleri ile vücuda gelmişti. O çağın insanlarının mutluluk anlayışları, nefislerinin isteklerini tatmin etmek değildi. İlkel toplumlarda en yüce gaye kabul edilen bu davranışı onlar "ilkellik" olarak görmekteydiler. Ve onlar Allah ve Rasûlüne itaat ederek huzur ve mutluluğu elde etmişlerdi. Onların huzurlarını günah işlemek kaçırır idi. Zaman zaman günah işledikleri durumlar olursa, o günahlarının affedilmesi için bütün mesailerine tevbe ve istiğfâra teksîf edecek şekilde ihlâs timsâli kimselerdiler. O mübârek insanlar, günahlardan sakınıp kaçmayı huzursuzluktan kaçmakla bir görürlerdi. Onlar, huzuru, Allah'a teslimiyyette görmekteydiler. İşte bu erdemleri nedeniyle o güzel insanlar, Ümmet-i Muhammed için, örnek oldular. Âdeta gökteki yıldızlar gibi, kendilerini örnek alanlara ışık saçtılar. Kıymet ve faziletlerinden dolayı yüksek makamlara çıkmak istercesine yıldızların arasına karıştılar... Şu an birçok kimsenin çok uzağında kimseler hâline geldiler!
NASİHATLER 3 Rahmân ve Rahîm olan Allah’a hamd ederek başlıyoruz…
Allah'ın Kitâbı ve Rasûlünün Sünneti olmadan İslâm dininin esasları nasıl öğrenilebilir? Yüce Allah'ın Kitâbı, Allah Rasûlünün ve kendi dilleriyle Kur’ân'ın nâzil olduğu Ashâb-ı Kirâm'ın tefsîr ettiği şekilden başka türlü bir tefsîr şekli nasıl mümkün olabilir? Sahâbîler, Kur’ân'ı, günümüzde çocukların öğrendiği şekilde öğrenmiyorlardı. Onlar Kur’ân'ı ihtivâ ettiği anlamlarıyla birlikte öğreniyorlar, anlayamadıkları şeyleri Allah'ın Rasûlüne soruyorlar ve anlayıp öğrendikleri şeylerle hemen amel ediyorlardı. Sahâbe, Kur’ân ve Hadîslerde anlayamadıkları yerlerde "bana göre" diyerek kendi mücerred görüşlerine ve hevâlarından kaynaklanan vehimlerine dayanarak Allah ve Rasûlüne iftira etmiyorlardı. Nasslar üzerinde bilgisizce dillerini, fiillerini ya da kalemlerini oynatmak asla onların vasıfları değildi. Onlar, zanna, vehme, hevâ ve heveslerine uymaktan tüm varlıklarıyla sakınmaktaydılar. Onlar bizlere sadece Kur’ân'ın nazmını nakletmekle yetinmediler. Kur’ân'ın nazmının yanında manasını da bize naklettiler. Sahabîler, akıl ve mantık oyunlarıyla oynayarak ve oyalanarak ömür tüketmediler. Onların döneminde felsefe ile kendileri başka vadilerde idiler. Onlar, Kur’ân ve Sünnet vadisinin saâdetli cemaati idi. Onlar, İslâm adına öncelikle şunları kalplerine nakşettiler: İşittik ve itaat ettik, Allah ve Rasûlü en iyi bilir... Rasûlullah'tan işittikleri karşısında "biraz düşünelim" demediler, itiraz etmediler, akıllarını öne alıp nakilleri tartışmadılar, hevâlarına uymayanları fâsid te'vîller ile iptal edip inkâr yoluna sapmadılar; Bazen akıllarının kavrayamadığı şeyler de oldu ama bunun nedeninin kendi akıllarındaki, kavrayışlarındaki ve ilimlerindeki bir zaaftan kaynaklandığını anlayacak bir olgunluğa sahip idiler. Çünkü onlar biliyorlardı ki, gayb konularını da akıl ihata edemiyor, müteşâbih konular da böyle hatta kul, Allah'ı biliyor ama bilgisiyle O'nu kuşatamıyor... İşte bütün bunlardan dolayı onlar, her durumda: "Allah ve Rasûlüne itaat ettik" dediler. Çünkü Allah ve Rasûlünün her hususta en iyi bilen olduğunu, i'tikâd olarak önceden kalplerine yerleştirmişlerdi. Bu nedenle ayrıca kalplerini mesken tutacak olan şek ve şüphelerle mücadele etmek durumunda kalmıyorlardı. Daha doğrusu kendi öz benlikleriyle çatışmadan huzur, esenlik, selâmet, birlik ve dirlik içinde Allah'a kulluk ediyorlardı. Onlar makam, mevki, şan, şöhret, itibar, kariyer, diploma, mezuniyet, doktora, at, araba, yazlık, kışlık, as, eş, iş için değil sadece Allah'a kulluk için yaşıyorlardı. Onları anlatmaktan dil de kalem de âciz kalır. Zira onlar ibâdet boyutunda insanlar idiler. İsyan boyutundaki insanların dünyalık beklentileri ile, onların dünyadan beklentileri ya da gelecek hesapları arasında dağlar kadar uzaklık ve mesafeler bulunmaktadır. Onlar tüm güzellikleri, manevî ve ahlâkî erdemleri kuşandılar, gıpta edilen bir nesil inşâ ettiler. Hem de tarihte bir benzerine rastlamak mümkün olmayan bir çağın mümessilleri olarak... Çağın adı: Mutluluk (saâdet) çağı. Bu çağ, felsefî ideolojilerle ya da ideologların fikrî tartışmaları ve yönlendirmeleri ile, çok seslilik ile inşâ edilmedi. O çağın inşâsında, temel de, duvarlar da, çatı da hatta o binanın iç ve dış dizaynının her teferruatı da vahyin yönlendirmeleri ile vücuda gelmişti. O çağın insanlarının mutluluk anlayışları, nefislerinin isteklerini tatmin etmek değildi. İlkel toplumlarda en yüce gaye kabul edilen bu davranışı onlar "ilkellik" olarak görmekteydiler. Ve onlar Allah ve Rasûlüne itaat ederek huzur ve mutluluğu elde etmişlerdi. Onların huzurlarını günah işlemek kaçırır idi. Zaman zaman günah işledikleri durumlar olursa, o günahlarının affedilmesi için bütün mesailerine tevbe ve istiğfâra teksîf edecek şekilde ihlâs timsâli kimselerdiler. O mübârek insanlar, günahlardan sakınıp kaçmayı huzursuzluktan kaçmakla bir görürlerdi. Onlar, huzuru, Allah'a teslimiyyette görmekteydiler. İşte bu erdemleri nedeniyle o güzel insanlar, Ümmet-i Muhammed için, örnek oldular. Âdeta gökteki yıldızlar gibi, kendilerini örnek alanlara ışık saçtılar. Kıymet ve faziletlerinden dolayı yüksek makamlara çıkmak istercesine yıldızların arasına karıştılar... Şu an birçok kimsenin çok uzağında kimseler hâline geldiler! Peygamberimizin gözetiminde sahâbîlerin gerçekleştirdiği bu medeniyet; İslâm medeniyeti idi. Ne maddeci, ne mânâcı! Sadece vahyi dikkate alan bir medeniyet. Tarih boyunca kimi toplumlar medeniyeti maddeye sarılmakta görmüşler ve maddeci medeniyetler kurmuşlardır; kimi toplumlar da medeniyetin manaya sarılmakta olduğunu düşünmüşler ve ruhçu ve bâtınî medeniyetler inşa etmişlerdir. İslâm ise ne maddeyi yok sayar ne manayı! Medeniyeti bunlardan birisine yapışmakta değil, Kur’ân ve Sünnete sımsıkı yapışmakta görür. Vahye teslim olmayan toplumlar hep kendi nefislerine göre düşünmüşler, akıl yürütmüşler, iyi ve güzelin arayışına girmişlerdir ama Allah'a sorma ihtiyacı duymamışlardır; hep kendileri düşünmüşlerdir, konuşmuşlardır, çözüm üretmişlerdir, tartışmışlardır, mücadeleler etmişlerdir. Yani değer yargılarını hep kendileri belirlemişlerdir. Oysa bir toplumun yargısı ile diğeri uyuşmamaktadır, bir çağın yönelişleri ötekine uymamaktadır. Bu durum da sürekli fikirsel çatışmalara neden olmuştur. Batı'lı filozofların dediği gibi, "insanlık tarihi çatışmalardan ibarettir" sözü zâhiren gerçekleşmiştir. Oysa insanların tamamı sevgi, saygı, huzur, esenlik ve mutluluk ister ya da öyle söyler. Fakat işin neticesinde, bu isteklere rağmen problemler eksik olmaz. İşte gerek mü'minler ve gerekse gayrimüslimler açısından vahyin gölgesindeki bir çağ mutluluklar getirebilir. Aynen sahâbe asrı gibi. Bu eşsiz dönem, tarihte bütün ihtişamı ile bir kez yaşandı. Ama vahye zıt ideolojilerin hâkim olduğu hiçbir çağ, tüm insanlara huzur ve saâdet getirmedi. Bu da, bâtılın, medeniyet iddiasıyla yola çıksa da, söylemlerinin herkesi kapsamadığını ve kapsayamayacağını göstermektedir. Bu nedenle Rabbimiz Tevbe Sûresinin 100. Âyetinde, Sâbikûn ve Evvelûn olan Muhâcirlere ve Ensâr'a ihsân ile/en güzel şekilde ittibâ edecek olan kullarından râzı olduğunu ve kendilerine, içerisinde ebedî kalmak üzere altlarından ırmaklar akan cennetler hazırladığının müjdesini vermektedir. Yüce Rabbimizin buyurduğu gibi, "İşte en büyük kurtuluş" budur! Mü'min, dünyanın geçici zevk ve eğlenceleriyle oynayarak ve oyalanarak, bir çocuğun bir şekere kandığı gibi dünya hayatını boşa geçirmemesi gerekir. Tevbe: 100. Âyette zikredildiği gibi, Allah'ın rızâsını kazanmayı hedeflemelidir. O celle celâluh, kendisinden râzı olduktan sonra, o kul için, ne dünyada ne de âhirette herhangi bir gam, keder, hüzün ve korku olabilir. Sözümüzün sonu; Allah'a hamdetmektir.
SADAKA VERİRKEN, SADECE ALLAH'IN RIZASINI HEDEFLEYEN VE O AMELİNE ALLAH'IN ŞÂHİD OLMASINI YETERLİ GÖREN KİMSE, İNSANLARA GÖSTERİŞ YAPARAK SADAKA VERMESİN! ZİRA O VERDİĞİNİ, KENDİSİNE VEREN ALLAH'TIR; ALLAH'IN KULLARINA BİR ŞEY VERMESİ, KENDİSİNİN KİBİRLERLENNMESİNİ GEREKTİREN BİR AMEL OLAMAZ! AZAMET VE KİBRİYÂ ANCAK ALLAH'A YARAŞIR! İnsanlar görsün diye sadaka verenler ya da insanların yanında sadaka vermekten zevk alanlar; riyâ (gösteriş) hastalıklarından kurtulmak için çalışsınlar! O hastalıkları kendilerini helâk etmeden önce... Her konuda çok zeki tavırlar içine giren riyâkâr insanlar, maalesef ki iş gösterişe gelince birden "bunda ne var ki?" diyerek anlayışsızlığa vuruyorlar kendilerini! Biz söyleyelim: Riyâ ve gösterişten sakınmada İslâm'dan kaynaklanan faziletler vardır, onur vardır, haysiyet vardır, şahsiyet vardır, sosyal statü vardır, iffet vardır, istiğnâ vardır, takvâ vardır... Nice insan öyle bir tarzda sadaka vermeyi seviyor ki; zâhiren anlaşılıyor ki bu, Allah için vermek değil, insanlar görsün diye vermektir... Yani aslında icâbet edilmesini imkânsızlaştıran şartlarda sadaka vermek! İcâbet etmeyen kimse için de, on parmakta on kara hazırdır: "İhtiyaç sahibi olduğu halde verilene icâbet etmemek kibirden kaynaklanır" diye... Ya senin riyâkârlığın için ne demeli? Gösteriş meraklısı arkadaşlar bu noktayı hiç düşünmeyi sevmezler! Netice itibariyle ey riyâkâr arkadaş! Şunu bil ki, dünyada hiçbir insan, insanların yanında sadaka kabul etmek istemez! Ne kadar ihtiyaç sahibi olsa da... Bu durum aslında senin için de geçerlidir!.. Senin kusurlarından birisi, empati yapamamandır! Bu nedenle şuna inanıyorum ki, nice sadakalar vardır, fayda yerine, insanlara gösteriş yapmanın ve sadakayı alanı incitmenin günahını o sadakayı verene yüklerken, ona kerhen/istemeyerek ve gözlerini yumarak da olsa icâbet etmek zorunda kalan kimseler sevap kazanmaktadırlar. Bazen sadaka ve ikrâma icâbet eden, verenden çok sevap kazanır. Unutmayın ki, kendi gölgesinden başka gölge bulunmayan kıyâmet gününde Allahu Teâlâ yedi sınıf insanı (arşının) gölgesinde gölgelendirecektir. Onlardan birisi de; "Sağ elinin verdiğini sol elinin bilemeyeceği kadar gizli sadaka veren kimsedir." (Buhârî, Ezân, 36; Zekât, 13, 16; Hudûd, 19; Müslim, Zekât, 91; Tirmizî, Zühd, 53; Nesâî, Âdâbu’l Kudât, 2) Günümüzde maalesef ki, öyle insanlar türediler ve o kadar çoğaldılar ki, bırakın yaptığı iyiliği kendisinden saklamasını yani unutmasını; gösteriş meraklısı kimseler, bir yapsalar bin kişi işitsin ister hale gelmişlerdir! BU, RİYÂKÂRLARIN SIFATIDIR! "BEN RİYÂKÂR DEĞİLİM" DİYENLER, KENDİLERİNDE BU AMEL VAR MI ONA BAKSINLAR VE EN KISA ZAMANDA DA BU ÇİRKİN AMELDEN KURTULUP ONU CÂHİLİYYENİN ÇÖPLÜĞÜNE ATSINLAR! Not: Toplumsal bir sorun ve yara olan gösteriş hastalığının farkına varılıp, bu çirkin amelin terk edilmesi ve ibâdetlerin yalnızca Allah rızâsı için olması dualarımızla...
CÂRİYE HADİSİNİN ANLAMI NEDİR? Rasûlullah aleyhisselâm, câriye Hadîsi diye meşhûr olan sahîh Hadîs'te, câriyeye sordu: أَيْنَ اللَّهُ “Eynallâh?” (Zâhir anlamı: Allâh nerededir?) Câriye dedi ki: فِى السَّمَاءِ “Fi's-semâ” (Zâhir anlamı: “Göktedir.) Rasûlullâh dedi ki: مَنْ أَنَا “Ben kimim?” Câriye cevap verdi: أَنْتَ رَسُولُ اللَّهِ “Sen, Allâh’ın Rasûlüsün.” Efendimiz dedi ki: أَعْتِقْهَا فَإِنَّهَا مُؤْمِنَةٌ “Onu âzâd et; çünkü o bir mü’minedir.” (Müslim, Mesâcid, 33; Nesâî, Sehv, 20; Ebû Dâvûd, Eymân, 19) "Rasûlullah'ın sorduğu "Allah nerededir?" sualine, câriyenin "göktedir" diye verdiği cevabın anlamı; Allah'ın semânın içinde olduğu ve göklerin kendisini kuşattığı ve içine alıp çevrelediği anlamında değildir. Ümmetin Selef'inden ve imamlarından hiçbir kimse bunu söylememiştir. Bilâkis onlar, Allahu Teâlâ'nın semâvâtın üstünde, arş'ın üzerinde, mahlûkâtından ayrı olduğu üzerinde ittifak etmişlerdir. Allah'ın zâtından hiçbir şey mahlûkâtının içinde değildir ve mahlûkâtından hiçbir şey de, O'nun zâtının içinde değildir." (Mecmûu'l Fetâvâ, C: 5, S: 258) Bu Hadîs'i, Selef'in anladığı şekilde anlamalıyız. Aksi takdirde Allah'ın bir mekâna kurulduğu veya bir madde veya cisim gibi, belirli bir boşluğu işgal ettiği, bir yere muhtaç olduğu şeklinde bozuk anlamlar ve i'tikâdlar ortaya çıkacaktır. Alllah'ı bundan tenzîh ederiz. Rabbimiz, yarattığı varlıklara benzemez ve o varlıklar da Allah'a benzemez. Yüce Allah, kâinâtı yaratmadan önce de vardı. O zaman yer ve mekân yoktu. Allah'ın, ne zaman ve mekân yaratılmadan önce ne de zaman ve mekân var edildikten sonra mekâna da başka bir şeye de ihtiyacı yoktur, olamaz. O vardır ama mekânda değildir. O, hem zamandan hem de mekândan münezzehtir. Selef'in Nassları anladığı sahîh i'tikâda göre; Allah zâtıyla, semâvâtın üstünde, arşının üzerinde ve mahlûkâttan ayrıdır. Yani Allah, mahlûk olan arşa oturmuş dayanmış, yaslanmış değildir. Bu sebeple Selef, "O Celle Celâluh, arşın üstünde ve yarattıklarından ayrıdır" demişlerdir. Bununla beraber, O'nun ilmi ve kudreti her şeyi kuşatmıştır. O, kullarından habersiz değildir, her şeyi görmekte, duymaktadır. Fakat onun sıfatları mahlûkâtın sıfatlarına asla benzemez, benzetilemez. Allah'ın şânı yücedir, tüm yüce sıfatlar O'ndadır, O noksanlıklardan berîdir. "Allah her yerdedir" ya da "Allah hiçbir yerde değildir" gibi birbirine zıt söylemlerden yahut da "Allah sevdiği kulunun kalbindedir" şeklinde sözlerden sakınmak gerekir. Allah vardır ama O'nun bir yere ihtiyacı yoktur! Bazı kitaplarda veya konuşmalarda "kâinâtta her yerde Allah vardır, her nereye yüzünü dönersen karşında Allah'ı bulursun" tarzındaki edebî ifadeler vahdet-i vucûd'u çağrıştırdığı ve Nasslara uygun olmadığı için -ne kadar iyi niyetle de söyleniyor olsa- bu söylemlerden sakınmak icap eder. Nasslarda olanlardan fazlasını söylemek ifrattır! Bu cümlelerin doğru ifade biçimi; evrenin her tarafında ve her köşesinde Allah'ın kudretinin eserlerini görürsün. Kâinâtın her zerresi, Allah'ın tekliğine, ilmine, kudretine, hükmüne, hikmetine ve yegâne ma'bûd olduğuna delâlet ve şehâdet etmektedir. Tüm kâinât, bilâ-istisnâ Allah'tan başka ilâh olmadığını haykırmaktadır. Bu, meselenin diğer boyutudur. Konumuza devam edersek, elbette Allah'ın sıfatları için bir sınırlandırma, daraltma yapmak mümkün değildir. Örneğin; Allah'ın ilmi için bir sınır yoktur ama Allah'ın zâtıyla alâkalı aklî tezler üretmekten sakınmak gerekir. Her hususta sadece sahîh nakillere istinâd etmek, zihnî mülâhazalarla meselelere yorumlar getirmemek gerekir. Aksi takdirde meseleler karışır ve içinden çıkılmaz bir hal alır! Allah'ın zâtıyla nerede olduğuna dair Kur’ân'da: "Rahmân arşa istivâ etmiştir" (Tâ-Hâ: 5) Âyeti mevcuttur. Bu Âyeti, tüm Selef-i Sâlihîn şöyle anlamışlar, icma etmişler ve iman etmişlerdir: İstivâ sözlük anlamı itibariyle ma'lûmdur ama keyfiyyeti yani nasıl olduğu meçhuldür, Allah'ın arşın üzerine hakikaten zâtıyla istivâ ettiğine iman etmek farzdır fakat istivânın nasıl olduğuna dair sorular sormak bid'attir. İman için bu kadarı yeterlidir. Keyfe'l İstivâ? Yani İstivâ nasıldır, diyerek bid'at bir soru sorarak, Allah'ın bu sıfatı hakkında teşbîh'e/mahlûkâta benzetmeye, tecsîm'e/mahlûkât gibi cisimlendirmeye yeltenmek şirktir! Bunu yapmak, Allah'ın bir sıfatına, başka bir varlığı eş tutmak anlamına gelir. Şirkten Allah'a sığınırız! Allah, arşa istivâ etmemiştir demek ise küfürdür. Küfürden de Allah'a sığınırız. Allah ve Rasûlünden gelenlere Allah ve Rasûlünün murâdına uygun olarak iman ettik. Rabbimiz! Günahlarımızdan ve yanlışlarımızdan dönmeyi bizlere kolay kıl, rahmet ettiğin ve sevdiğin kullarının zümresine bizleri de ilhâk eyle.
Yetenek; potansiyel bir enerjidir; eyleme dönüşmeden âtıl haldedir. Potansiyel enerji bir anlamda sistemlerde depolanan enerjidir. Yetenek, harekete geçip çalıştırılınca güzel sonuçlar elde edilir. İnsan, yeteneklerini bir depoya terk edilen şeyler gibi unutursa ve kullanmazsa; o yeteneklerin kendisine hiçbir faydası olmaz. Bu nedenle, İslâm'da sâlih amel işlemenin ve güzel işler yapmanın önemi büyüktür. Yetenek başlı başına bir anlam ifade etmez. Çünkü çalışmadan başarı elde edilemez. Ben yetenekliyim deyip de çalışmadan yatan ile az yetenekli olmasına rağmen çok çalışanın misali; yan gelip yatan tavşan ile yorgunluktan ter içinde kalma pahasına durmadan yürüyen kaplumbağanın misali gibidir. Ya da iş yapmadan ve kimseyi işitmeden uyuyan kimse ile uyanık olup da devamlı çalışan kimsenin durumu gibidir. Yan gelip yatan veya uyuyan kimse ne kadar yetenekli olursa olsun, az yetenekli kimseye karşı başarı elde etmesi beklenemez. İşte bu nedenden dolayı, azim ve çalışmak ile yetenek birleşince büyük başarılar elde edilir. Zira çalışan bir yetenek yeteneksiz çalışmayı geçer, mağlup eder. Allah yolunda çalışmaya gelince; Allah, herkesin niyet, çaba ve ihlâsına göre, lütfundan dilediği kadar karşılık verir. Bazen çok çalışan az yetenekli kimse, az çalışan çok yetenekli kimsenin aldığı sevabı alır bazen da -Allah dilerse- ondan da çok sevap alabilir. Fakat çalışmadan, sâlih amel işlemeden ve Allah yolunda olmadan yaşayan bir kimse ne kadar kabiliyetli ve ne kadar zeki olursa olsun, Allah için çalışmadığı ve Allah'ın dediği istikamette yorulmadığı için, Allah katında âhirette bir karşılık göremez. Allah'a iman etmeyen kimselerin yaptıkları güzel işlerin karşılığı, adâlet sahibi Rabbimiz tarafından kendilerine dünyada iken verilir. Bu nedenle Peygamberimiz, kâfirler için, bu dünyanın mecâzen cennet gibi olduğunu bildirmiştir. Ebû Hüreyre'nin rivâyet ettiği bir Hadîs'te Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: “Dünya mü’minin zindanı, kâfirin de cennetidir.” (Müslim, Zühd, 1; Tirmizî, Zühd, 16; İbn-i Mâce, Zühd, 3) Bu Hadîs'ten anlaşılıyor ki, dünya, mü'minin gireceği cennete nispetle zindan gibidir; kâfirin gireceği cehenneme nispetle cennet gibidir. Buradaki karşılaştırmada, dünyanın ne gibi olduğu, âhiretteki cennet ve cehenneme göredir. Dünyada en güzel hayatı yaşayan bir mü'min, gireceği cennete nispetle sanki bir zindanda yaşamış gibidir. İsterse dünyanın en zengin kişisi olsun, isterse dünyada cihan sultanı olsun... Bu, cennetin muhteşem bir yer olduğunu gösterir. Dünyada en kötü hayatı yaşamış bir kâfir ise, gireceği cehenneme nispetle sanki cennette yaşamış gibi olur. İsterse o kâfir, dünyadaki tüm insanların yaşadığı hayatın en kötüsünü yaşamış olsun... İsterse o kişi, insanların en muhtacı, en fazla hastalıklara müptela olanı, en çok itilip kakılanı, en az yaşayanı ya da ömrü kölelik, esaret ve zindanlarda geçeni olsun; o kimse ebediyyen gireceği cehenneme nispet edildiğinde dünyada cennet gibi bir hayat yaşamıştır. Bu durum da, cehennemin ne kadar korkunç bir yer olduğunu göstermektedir. Birkaç yıllık dünya sefası uğruna ne cenneti kaybetmek ne de cehennem azabına müstahak olmak akıl kârıdır! Dünyayı imar etmek için çalışanlar, kaybedecekleri bir dünya nimetinin peşinde koşarlarken aynı zamanda âhiret nimetlerini de kaybedeceklerini unutmasınlar! Asıl kazanç; Allah'ın istediği istikamette bir çalışma ve Allah'a iman üzere huzurullâh'a varmadır. Bu kazanılmadığı ve korunmadığı sürece, insan ebediyyen hüsran içindedir. “Asra andolsun ki gerçekten insan hüsrandadır (ziyandadır, ebedî kayıptadır). Bundan ancak iman edenler, sâlih ameller işleyenler, birbirine hakkı tavsiye edenler ve birbirine sabrı tavsiye edenler müstesnâdır (bunları yapanlar ziyanda değildir)." (Asr: 1-3) Bu Sûre; tüm insanların ziyanda olduğunu bildirmiştir. Ancak; iman edenler, sâlih amel işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve birbirlerine sabrı tavsiye edenler müstesnâ… Yetenekleriyle övünenler, o yetenekleri kendilerine verenin Allah olduğunu bilsinler. Allah, kendilerine bildikleri ve bilmedikleri nimetleri övünüp gururlansınlar, şımarıp azgınlık etsinler, cimrileşip nankörlük etsinler, haddi aşıp isyan etsinler diye vermemiştir! Bilâkis Rabblerine teslim olup O’na ibâdet etsinler, O’na hamd üzere şükretsinler diye vermiştir. Allah karşısında kibirlenmek, isyan etmek, şımarmak, büyüklenmek ne kadar kötü ve nankörce sıfatlardır! İnsana isyan değil İslâm yakışır…
Kızlarına "prensesim" demekle sevgi ve şefkat gösterdiklerini sanan ebeveynler, evlatlarına, Allah'a "kul", Peygamberimize "ümmet" olmaları gerektiğini söylesinler! Kızlarına: "Yavrucuğum! Senin, sâliha, mücâhide, haya ve iffet timsali bir hanımefendi olmandan başka hiçbir başarın bizi mutlu etmez" desinler. Kızlarına, iyi bir diploma ve iyi bir kariyer elde etmelerini, iyi bir eş ve iyi bir anne olmalarını söylemeden önce, Allah'a kul, Hz. Muhammed'e ümmet olmalarını öğütlemelidirler. Çünkü Allah'a kulluk etmeden, Peygamberimizin Sünnetine uygun bir hayat yaşamadan, ne iyi bir eş olunabilir, ne de iyi bir anne olunabilir. İyi bir kul olmadan elde edilen dünyevî imkânlar, insanların bir kısmına göre, iyidir; Allah'a göre değil! Allah, kendisine iman ve ibâdet istemektedir... Yaratıcısını unutarak gaflet ve isyan içinde yaşayan ve dünyanın zevklerinin peşinden koşan kimselerden Allah râzı olmaz! Tüm insanlar yaratılışları itibariyle aynıdırlar. Birinin diğerine üstünlüğü yoktur. Ne sizin kızınız prensestir, ne de başkalarının kızları sizin kızınıza hizmetkârdır. Tüm insanlar ancak Allah'a kul ve köle olmaları için yaratılmışlardır. Allah'a ibâdetten başka üstünlük sebebi yoktur. Allah katında üstünlüğün tek ölçüsü vardır; o da; takvâ'dır... O halde muttakî kullardan olunuz. Anlamsız sıfatlarla çocuk gibi avunmayınız!
"Az sadaka çok belayı def eder" sözünü tekrarlayarak başkalarının verecekleri sadakaya talip olanlar; kendi nefislerine de, "çok sadaka çok belayı def eder" diyerek, muhtaçlara el uzatmadıkları sürece samimi olduklarını iddia etme hakkına sahip olamazlar! Unutulmasın ki toplanan o sadakalar, Allah ve Rasûlünün rızasına uygun olarak sahiplerine ulaşmaz ise, biriken o çok sadakalar çok belalara neden olur! Her hakkın ifadesinde olduğu gibi, söylenen hak sözün husûsi adresi olmaz, hak herkesi bağlar. Söyleyenin nefsini de dinleyenin nefsini de...
Günümüzde cimrilikle alâkalı sözler her nedense fazla ilgi görmüyor! Bu konuda ne kadar söz söylense de insanlar genelde öylesine dinliyor veya okuyor! Oysa Peygamberimizin de buyurduğu gibi, cimrilikten daha kötü hastalık yoktur. Bir kimsenin, kendisindeki cimrilik hastalığını tedavi etmeden hayır yollarındaki nimetleri elde etmesi mümkün olmaz. Cimri, cimrilik sıfatını terk etmedikçe maddî ve manevî yönden selâmet bulamaz! Bir kimsenin cimri olup olmadığını en sağlıklı tespit eden kriterlerden bir tanesi, adâlet, insâf ve istiğnâ sahibi olan fakirlerin o kimseleri cömert mi yoksa cimri mi gördüğü hususundaki şehâdetleridir. Bu nedenle zenginler kendi hayırlarını istiyorlarsa cimri zenginlerle değil, iffetli fakirlerle yol arkadaşlığı yapsınlar. Böylece zenginler, fakirlerden maddiyattan daha önemli olan manevî zenginliklerin varlığını öğrenecekler, maddiyatlarını da o güzelliklere ulaşmak için vesile göreceklerdir. Zenginler, kendi gerçeklerini fakir kardeşlerinin duruş, davranış ve seslenişlerinde görsünler, bilsinler ve tefekkür etsinler. Zenginler, 'zenginiz' diye fakirleri aşağı görmesinler. Bilâkis en büyük zenginlik kemaliyle iman etmektir, Allah'tan korkmak ve sakınmaktır. Şeytanın ve nefsin telkin ettiği cimrilik istikametindeki vesveselere uyanlar mecâzî bir varlık içerisinde hakikî bir yokluğu yaşayan kimselerdir. Gerçekte mülk Allah'ındır, elimizdekiler mecâzen, geçici olarak bizimdir, dünyalıklar imtihan vasıtasıdır. O vasıtaları hakkıyla kullanamaz isek, hakikaten kaybeden kimselerden oluruz. HafizanAllâh (Allah muhafaza etsin, korusun).
BASAR VE BASÎRET: İki türlü görme vardır: Basar yani kafa gözü ile görme ve basîret yani kalp gözü ile görme... Basar; görmenin tüm şartları tahakkuk edince gerçekleşir. Bunun için göz olmalıdır, göz görür halde olmalıdır, gözün görmesi için yeterli ışık bulunmalıdır, görülecek şeye bakmalıdır diğer deyişle görmeyi irade etmelidir ve gözü açmalıdır, bakılan şey görme mesafesinde, görülebilecek büyüklükte ve müşahede âleminde bulunmalıdır. Basîret; İdrâk, zekâ, ilim, tecrübe, kalp ile görme, kavrayış, firâset gibi anlamlara gelir. Basîret; İlâhî bir nûr ve hakkın bâtıldan ayırt edilmesine yarayan bir bilgidir. Gerçekleri görenlerin hak ile bâtılı birbirinden ayırt edebilecek bir kalbe sahip oldukları hususunda Rabbimiz şöyle buyurmuştur: “Onların kalpleri vardır; fakat bunlarla anlamazlar. Gözleri vardır fakat bunlarla görmezler…” (A’râf: 179) Bu Âyette; maddî gözleri gördüğü halde, kalp gözleri hakikatleri kavramaktan mahrum olan kimselerin, hakikatte de görmedikleri belirtilmektedir. Yani gerçek görme; basîrettir. Asıl görme; kafa gözü görmese de, kalp gözünün açık olmasıdır. Asıl körlük ise; maddî göz görse de, kalp gözünün kapalı olmasıdır. Kör; Allah’ın Âyetlerinden ve O’nu zikretmekten yüz çevirendir. “Fakat gerçek şudur ki gözler (i kör olmakla kişi) kör olmaz; asıl göğüslerdeki gözler kör olur.” (Hacc: 46) “Kim zikrimden yüz çevirirse, gerçekten onun için dar bir geçim vardır. Ve onu kıyamet gününde kör olarak haşrederiz. Der ki: ‘Rabbim, niçin beni kör haşrettin? Halbuki ben (dünyada) görüyordum.’ Buyurur ki: (Sen de) böyle (yapmıştın). Çünkü sana Âyetlerimiz geldiğinde onları unuttun. Bugün de sen böylece unutulursun.” (Tâ-Hâ: 124-126) “De ki: ‘İşte bu, benim yolumdur.’ Ben (insanları) Allah’a basîret üzere (açıklayarak, delil getirerek ve hak ile bâtılı ayırt ederek) davet ediyorum; ben de bana uyanlar da. Allah’ı tenzîh ederim. Ben müşriklerden değilim.” (Yûsuf: 108) Demek ki Allah’ın yoluna basîret üzere davet etmek; hak ile bâtılı birbirinden ayırt ederek hakkı ortaya koymak, açıklamak ve delil getirerek hakikati delillendirmek demektir. Diğer bir tabirle, Allah’a davet ederken görerek ve göstererek konuşmak gerekir. Biz ne dediğimizi bilmezsek, insanlar bizim ne dediğimizi hiç anlamazlar. Ezberci konuşmak yerine düşünerek, kavrayarak, delil getirerek “bu haktır, şu da bâtıl” diyerek bilinçli söz söylemek gerekir. “Muhakkak size Rabbinizden basîretler (açık belgeler) gelmiştir. Artık kim görürse kendi lehine, kimde (hakkı) görmezse kendi aleyhinedir. Ben üzerinizde bir gözetleyici değilim.” (En’âm: 104) Son olarak şunu söyleyebiliriz. Allah bizlere sadece mide ve nefis vermemiştir; kalp, akıl ve zekâ da vermiştir. Bunların kıymetini bilmek ve kullanmak gerekir: Âlemlerin Rabbinden, kullarına şu ferman gelmektedir: “Ey basîret sahipleri, artık ibret alın.” (Haşr: 2)
Allah'ın yasakladığı tüm fiilleri terk ettiğiniz giibi; hırsızlık ihtimali olan, riyakârlık ihtimali olan, gıybet ihtimali olan, yalan ihtimali olan, sû-i zann ihtimali olan, fâiz ihtimali olan, rüşvet ihtimali olan, zulüm ve kul hakkı ihtimali olan, haram ihtimali olan, bencillik ve kibir ihtimali olan tüm amellerden uzak durunuz! Günaha girme ve harama düşme ihtimali sizi sakındırmadıkça takvâ sahibi olamazsınız! Muttakî kimse; şüpheli durumlardan uzak durandır. Takvâ; harama düşme korkusuyla âdeta dikenli bir yolda gider gibi dikkatli yürümektir. Yediğinin, içtiğinin helâl mi haram mı olduğuna, attığı adımın sevap mı günah mı olduğuna dikkat etmedikçe muttakî olamazsın! Takvâ; haram mı mekrûh mu yoksa mubah mı olduğuna karar veremediği amellerden dahi insanı uzak tutar. Takvâ sahibinin hayattaki her adımında yegâne amacı vardır; o da, Allah'ın rızâsını kazanmaktır. Takvâ öyle bir sıfattır ki, kendisinde bulunan bir kulu, günahlardan koruması bir yana günaha girme ihtimallerinde dahi muhafaza eder. Takvâ sahipleri günahı büyük-küçük diye ayırt etmez. Onlara göre; Allah'a isyan etmenin küçüğü olmaz. Bu nedenle, onlar: "Şu haramdır sakınmalıyız, şu da mekrûh'tur yapılsa da bir şey olmaz" demezler! Muttakîler tüm ma'rûflara yapışırlar ve tüm münkerlerden sakınırlar. المعروف: ما أمر به الشرع واستحسنه العقل السليم Ma'rûf: Şerîat'ın kendisini emrettiği ve selîm aklın güzel bulduğu şeylerdir. المنكر: ما نهى عنه الشرع واستقبحه العقل السليم Münker ise; Şerîat'ın kendisinden nehyettiği ve selîm aklın çirkin gördüğü şeylerdir. En büyük ma'rûf; Kelime-i Tevhîd'dir. En büyük münker ise; Allah'a şirk koşmaktır ve küfür üzere bir hayat yaşamaktır.
Kişinin, kendisini ve toplumu ilgilendirmeyen türden konuşmalar yapması yüksek perdeden konuşmaktır. مِنْ حُسْنِ إسْلاَمِ الْمَرْءِ تَرْكُهُ مَا لاَ يَعْنِيهِ "Kişinin (dinî ve dünyevî bakımdan) kendisini ilgilendirmeyen şeyleri terk etmesi, Müslümanlığının güzelliğindendir." (Tirmizî, Zühd, 11; İbn-i Mâce, Fiten, 12) Yüksek perdeden konuşanlar; yüksek sesle ve sivri dille meydan okurcasına ve emir verircesine, abartılı konuşurlar. Bu konuşmanın kişisel ya da toplumsal hayat açısından hiçbir faydası olmaz. Konuşanın amacı; "ben biliyorum" mesajı vermektir ve bu tür konuşmaları yapanlar kendilerini başkalarından üstün görürler, yapılamayacak şeyleri isterler ve yapmayacakları şeyleri söylerler. Müslüman, yüksek perdeden konuşmaz, mütevazı olur ve insanların seviyesine iner. Kendisini insanlardan üstün görmez. Ne kadar güzel sıfatlara sahip olsa da, o denli merhametli ve anlayışlı olur. Güzel insan olmanın yalnızca güzel konuşmaktan ibaret olmadığını bilir; bu nedenle, güzel ameller işler. Hüner; kalın ve konforlu minderler ve koltuklar üzerinde güzel konuşmak değil, vakti geldiği zamanlarda o güzel konuşmalara uygun amel etmektir.
Bu konuda Sünnetten iki uygulamayı takdim etmek istiyoruz: 1- Câbir b. Abdullah hasta olduğu bir zamanda, Allah'ın Rasûlü aleyhisselâm, Hz. Ebû Bekir radıyallâhu anh ile birlikte onu hasta ziyaretine geldi. Câbir: "Ey Allah'ın Rasûlü, ben malımda nasıl hükmedeyim, malımda nasıl yapayım?" diye sordum. Câbir: "Rasûlullah bana Nisâ: 11-13. Mîrâs Âyetleri ininceye kadar hiçbir cevap vermedi" dedi. (Buhârî, Kitâbu'l İ'tisâm bi'l Kitâbi ve's Sünneti, 8) 2- İbn-i Mes'ûd radıyallâhu anh demiştir ki: "Rasûlullah'a rûh'tan soruldu da, o konuda Âyet ininceye kadar sükût etti." (Buhârî, Kitâbu'l İ'tisâm bi'l Kitâbi ve's Sünneti, 8) Bu olay, Yahûdilerin, Peygamberimize rûh'u sormaları sırasında olmuştu. Akabinde İsrâ: 85. Âyeti indirerek gereken cevabı, Allah Sübhânehu ve Teâlâ vermiştir. Not: Meseleler hakkındaki vahiy hakikatlerini bilmeden sorulara cevap verenler ve konuşanlar hem kendileri saparlar hem de başkalarını saptırırlar!
Ebû Mûsâ el-Eş'arî radıyallâhu anh'ın haber verdiğine göre, Rasûlullah aleyhisselâm şöyle buyurmuştur: مَا أَحَدٌ أصْبَرُ على أذًى سَمِعَهُ مِنَ اللهِ يَدَّعُونَ لَهُ الْوَلَدَ ثُمَّ يُعَافِيهِمْ وَيَرْزُقُهُمْ "Hiçbir kimse (kendisi hakkında) duyduğu ezâ (verici isnâd ve iftirâ)ya Allah'tan çok sabırlı değildir. (Kâfirler ve müşrikler) Allah'a oğul isnâd ederler de sonra Allah yine onları (âfetlerden, hastalıklardan) selamette kılar (âfiyet verir) ve onları (türlü nimetlerle) rızıklandırır (yaşatır)." (Buhârî, Tevhîd, 3)
İşlerin güçlerin yoğunluğundan dolayı, vakit namazlarını son dakikalarda kılanlar, üşene üşene, tembelce namaza kalkanlar, Allah'ı çok az zikrederek hızlı hızlı namaz kılanlar, siz, Nisâ Sûresinin 142. Âyetini hiç okumadınız mı? Hayat nedir biliyor musunuz? İnsanların kınamaları ile Allah'ın dedikleri arasında seçim yapmaktır... İnsanlar; İlimle meşgul olmayana "okumuyor" derler. İlimle meşgul olana "çalışmıyor" derler. Hem ilimle hem de ticaretle meşgul olana "açgözlü" derler. İkisiyle de ilgilenmeye "idealsiz" derler. Yani ne yaparsan yap ya da ne yapmazsan yapma insanlar, mutlaka seni eleştirmek için bir dedikodu bulurlar! İşte sen, bu dedikodulara kulağını tıkamayı öğrendiğin zaman hayatta başarıyı elde edersin. Rabbimizin Mâide: 54'de işaret buyurduğu gibi, kınayıcının/levmecinin kınamasından korkmayanlar gerçek sevgi ile tanışabilirler. Aksi takdirde, Nasreddîn Hoca'nın fıkrasında olduğu gibi; Eşeğe tek başına binsen, "koca adam eşeğe kendisi biniyor, çocuğu yürütüyor, çocuğa yazık" derler. Eşeğe çocuğu bindirsen, "şu saygısız çocuğa bak, eşeğe kendisi biniyor da koca adamı yürütüyor" derler. Eşeğe çocukla beraber binsen, "şunların hâline bakın, ikisi birden eşeğe binmişler, hiç eşeğe acımıyorlar" derler. Eşeğe hiç binmeden yanındaki çocukla yaya olarak yürüsen, bu sefer de, "şunların yaptığına bakın, eşek boş gidiyor da binmiyorlar" derler... İnsanlara göre; binsen suç, insen suç, birlikte binsen suç, birlikte insen suç! Fıkrayı bilen bilir... Yani insanlar her defasında muhakkak eleştirmek için bir şeyler bulurlar. Peki, bu levmeci insanlar iyi niyetli ve yapıcı olarak mı eleştiri yapıyorlar? Eleştirinin haklılık yönünün olabileceğine hüsn-ü zann (!) yapanlara deriz ki, baba ile oğulun eşekleriyle yaptıkları seyahatte başka hangi seçenek kaldı ki geriye Dört durumda da eleştirildiler... İnsanoğlu ne yapmalıdır? Belli bir durumdaki her seçenekle amel etse, yine de eleştirilecekse, en doğrusu, Allah'a itaat üzere istikamet sahibi olması değil midir? İnsanlar ne derlerse desinler!.. Her zaman dedikodu olur, çatlak sesler çıkar!.. İnsan bunlara aldırış edecek olursa, fıkramızı dikkate alırsak, beşinci seçenekle amel etmek zorunda kalacaktır... O da, eşeği kendi sırtına alıp yol almak! Emin olun, o kimse böylesi bir durumda yine eleştirilecektir. Sonunda insan isyan edercesine şunu diyecektir: "Kardeşim, bu hâlimle alâkalı tüm ihtimallerle amel ettim; hepsini de eleştirdiniz. Daha ne yapmamı istiyorsunuz?" Oysa yapılması gereken; Allah ve Rasûlüne itaattir; falana ya da filana değil!
Nasreddîn Hoca kasabaya gideceği zaman küçük oğlu tutturmuş "ben de geleceğim" diye. Nasreddîn Hoca almış oğlunu da yanına, bindirmiş Karakaçan'a. Hoca da arkasında yaya olarak yürümeye başlamış. Yolda köylülerden birine rastlamışlar. Köylü söylenmiş yüksek sesle: “Ne günlere kaldık! Babası yürüyor, oğlu eşeğe binmiş.” Bunun üzerine Hoca çocuğu indirmiş, kendi binmiş eşeğe ve tekrar yola koyulmuşlar. Kasabaya yaklaşırlarken, karşılaştıkları bir başka kişi ise kaşlarını çatarak: “Ne zâlim adam, çocuğu yürütüyor, kendi eşeksırtında göbeğini büyütüyor” demiş. Nasreddîn Hoca bu sefer çocuğu da bindirmiş eşeğe ve düşmüş yine yola. Biraz ilerlemişler ki, bu sefer bir başkası eşeğin sırtında iki kişi görünce: “İnsafsızlık bu!” demiş. Hoca şaşmış bu olanlara. İkisi de inmiş eşekten ve başlamışlar eşekle birlikte kasabaya doğru yürümeye. Tam kasabaya girmişler ki, bir adam şaşkınlıkla: “Yahu merkep boş gider mi?” demiş. Nasreddîn Hoca kaşlarını çatıp sonunda oğluyla beraber sırtlanmış eşeği! ** * İlim sahibi insanlar, toplumda söylenenlere kulaklarını tıkamadan, ilimlerine göre hareket etmelidirler. İnsanların kimi, ne zaman dinleyeceklerini ve kime, ne zaman uyacaklarını bilmeleri gerekir. Toplumun bilgisizliği ve her konuda "ben de bir şeyler söyleyeyim" merakı, kimi zaman mürekkep yalamış insanları bile düz yolda şaşırtabiliyor. Nasreddîn Hoca'nın durumu ortada... Hoca eşeğe binmiş suç, inmiş suç, çocuğuyla birlikte binmiş suç, birlikte inmişler yine suç! İki kişi bu olasılıklar haricinde acaba eşeğe daha nasıl binebilirler? Ama insanlar, Hoca ne yaparsa yapsın eleştirecek bir şey buluyor! Her konuda bilgiçlik taslayan ama bilmediğini de bilmeyen insanların durumuna cehl-i mürekkep denir. Yani "bilmediğini de bilmeyen" anlamında üst üste cehâlettir. Şeddeli bilgisizliktir. Mürekkep kelimesinin aslına göre tanım yapacak olursak; bu kelimenin kökünde "merkep" vardır. Dolayısıyla merkep yüküyle kitap dahi okusalar, o kitapları gereği gibi yüklenmedikleri için, câhillikten kurtulamazlar. Sadece kitap okumakla bilgili olunmaz! Cuma Sûresinin beşinci Âyeti bu durumu ifade eder. Onların durumu bilgi hamallığından başka bir şey değildir. Konuştukları şeyler câhilcedir. Dolayısıyla; cehl-i mürekkep sıfatının iki görüntüsü vardır: Bu tür insanlar bazen mürekkep yalamış insanları bile yanıltabilirler. Eskiden, "mürekkep yalamak" ve "okuduklarını yalayıp yutmak" tabirleri kullanılmaktaydı. Bunların anlamı okuduklarını hazmetmek, sindirmek, anlayıp, uygulamak demektir. Böyle olmadıkça okumak dahi kişiye bir şey kazandırmaz ve ondaki cehalet sıfatını ortadan kaldıramaz.. Bu nedenle her söylenene kulak vermemek gerekir. Çünkü tâbir-i câizse ağzı olan konuşmaktadır... ** Hoca n'apsın, eşeği sırtlanmaktan başka seçenek kalmadı!
...VE İMAM EŞ'ARÎ'NİN MU'TEZİLE İ’TİKÂDINDAN AYRILIŞI: Ebû'l-Hasan Eş'arî (rh. a) (öl. 330/941) ile Hocası Ebu Ali Cubbâî (öl. 303/915) arasında şöyle bir hâdise geçmiştir: Eş'arî: Üç kardeş var. Biri ibâdet ve itaat halinde, diğeri isyan ve günah içinde, üçüncüsü de çocuk yaşta iken öldü. Bunlar hakkında ne dersiniz? Cubbâî: İlki, mükâfat olarak cennette, ikincisi ceza olarak cehenneme girer, üçüncüsü ne mükâfat ne de ceza görür. Eş'arî: Üçüncüsü, “Ya Rabbi, beni neden çocuk yaşta öldürdün de büyüyene kadar yaşatmadın? Büyüseydim sana iman ve itaat eder, böylece ben de cennete giderdim”, derse, ona ne cevap verilir? Cubbâî: Rabb ona der ki: “Ben hâline bakarak şunu bildim: Büyüyene kadar yaşasaydın günah işleyecek ve bu sebeple cehenneme gidecektin. Senin menfaat ve maslahatına en uygun olan (eslah) küçükken ölmendi.” Eş'arî: Eğer ikincisi, “Ya Rabb, neden beni küçükken öldürmedin? Öyle yapsaydın sana âsi olmaz ve böylece cehenneme girmezdim” derse, Rabb ne cevap verir? Bu soru üzerine Cubbâî şaşırdı ve cevap veremedi. Eş'arî de Mutezile mezhebinden ayrıldı. (Sadreddîn Teftâzânî, Kelâm İlmi ve İslâm Akâidi -Şerhu’l Akâid-, Dergâh Yayınları: 99) İMAM EŞ'ARÎ İLE HOCASI ARASINDA GEÇEN TARTIŞMA KONUSUNDA BAŞKA BİR RİVÂYET... Eş'arî — Şu üç kişi hakkında ne dersin, bunların biri mü'min, diğeri kâfir, üçüncüsü ise çocuktur. Cubbâî — Mü'min cennetin yüksek derecelerine erenlerden, kâfir ise, cehennemin alçak derecelerine düşeceklerden, çocuk ise kendisini kurtaranlardandır. Eş'arî — Şayet çocuk, yüksek derecede olanların mertebesine ulaşmak isterse (yani çocukken öldüğü halde) bu, onun için mümkün müdür? Cubbaî — Hayır, çünkü ona denilir ki "mü'min bu derecelere, yaptığı amellerle ulaştı. Senin ise, bu gibi amellerin yoktur." Eş'arî — "Çocuk, kusur benim değildir. Eğer beni yaşatsaydın, mü'min gibi iyi ameller işlerdim" derse? Cubbâî — Allah: "Biliyordum ki, yaşasaydın günah işleyecektin ve cezaya çarptırılacaktın. Senin menfaatini gözettim ve seni, mükellef olma yaşına ulaşmadan önce vefat ettirdim" der. Eş'arî — Şayet kâfir, derse ki, "çocuğun durumu gibi, benim durumumu da biliyordun. Onun gibi, benim de menfaatimi göz önünde bulundursaydın ya?" Bunun üzerine Cubbâî sustu ve verecek bir cevap bulamadı. (Hâşiyetu'l Kestelî, alâ Şerhi’l Akâid S: 16; İslâm’da Siyasî ve İ’tikadî Mezhebler Tarihî, Prof. Muhammed Ebû Zehrâ, Hisâr Yayınevi: 1/213-214; İslâm’da Siyasî ve İ'tikadî Mezhebler Tarihî, Prof. Muhammed Ebû Zehrâ, Hisâr Yayınevi: 1/213-214) Yusuf Semmak |
KATEGORİLER
18.04.2026Cumartesi
Son Yorumlar
Yusuf Semmak ⏳ Ey İslâm Ümmeti! İlk vazi Yusuf Semmak ✍️ Derdin ilimse, im misafir Nice Yusuf Semmak 🔸 Rabbimiz, yolunu kaybed Yusuf Semmak Kadr Gecesi sebebiyle duâ ediyoru Yusuf Semmak Rabbimiz kalan ömrümüzü geçen ömr Yusuf Semmak ☝️ "Tâğûta ibâdet et Yusuf Semmak ✍ Sıla-i rahmin ömrü ve rız Yusuf Semmak BUNLAR HİÇ EŞİT OLUR MU?! 1- " Yusuf Semmak Arkadaşlar, videoyu paylaşalım! Yusuf Semmak Bu konuda üç Âyet-i Kerîme zikred misafir Thankks forr sharing your thought Oğuzhan Admin çok teşekkürler. İsmail Yüce ALLAH cc razı olsun sizden h Yusuf Semmak Ve aleyküm selâm kardeşim. Tâbi Bekir Yetginbal Canım kardeşim selamualeykum GÜN Bekir Yetginbal Ey Rabbim bu kulunun gayretlerini Mahmut Selamünaleykum Yusuf peygamberin Ufuk Çok güzel Şeyma Bu nadide soru ve cevapları için Ahmet Doyurucu bir yorum Teşekkürler Yusuf Semmak Son mısralar/dizeler hep "Lâm" ha Baraa Bence çoooook güzel bir site ali İlmî Arapça Sayfası http://www ali Faydalı Bir Maksud Programı http ali Faydalı Bir Emsile Programı http Yusuf Semmak BU DERSTE İŞLENEN BAŞLICA MEVZULA Derya Atan Ağzınıza, yüreğinize sağlık hocam Firdevs Sevgi inş güzeldit. misafir ⭐⭐⭐⭐& mustafa Abi çook teşekküür ederim Medine Cenetin kapısın geçmek istiyom Yusuf Semmak Namazda Salli-Bârik okurken, Peyg |