Araştırmacı, Yazar

ANASAYFA
BİZE ULAŞIN
AMACIMIZ
KUR'AN DİNLE
KİTAPLARIMIZ
DERS VİDEOLARI ARŞİVİ
NOT DEFTERİ
Yüce Rabbimizin bize verdiği sayılamayacak kadar çok nimetleri karşılığında, O’na binlerce kez şükrederek söze başlıyoruz. Gözünüzü kapatın, hayal başlıyor... Hayalimiz, herkesi ilgilendiren ve herkes için etkili olacağını düşündüğümüz bir durumla alâkalıdır. Kuracağımız hayalin objektif konusu; insanın yemekle imtihânıdır! Ve şâhit olunan gerçek bir olaydan esinlenilerek kaleme alınmıştır. Bu olayı bizzât ben yaşadım. Hayırlara vesîle olmasını dilerim.

 

BİRAZ HAYAL KURALIM... Aç mısınız?

BU HAYALDE, KİM OLDUĞUNUZA SİZ KARAR VERİN!...

Yüce Rabbimizin bize verdiği sayılamayacak kadar çok nimetleri karşılığında, O’na binlerce kez şükrederek söze başlıyoruz.

Gözünüzü kapatın, hayal başlıyor...

Hayalimiz, herkesi ilgilendiren ve herkes için etkili olacağını düşündüğümüz bir durumla alâkalıdır.

Kuracağımız hayalin objektif konusu; insanın yemekle imtihanıdır!

Hayal bu ya, bir tanıdığınızın mekânına gitmişsiniz, o elinde döner ya da kebap yiyor, bir tane de yanında duruyor.

Yemek üzerine geldiğiniz için ister istemez size “aç mısın?” diye soruyor. Ama siz, hâlinden anlıyorsunuz ki, bu şartlarda sormak zorunda hissettiği için, sizin aç olup olmadığınızı soruyor.

Bu durumda ona nasıl karşılık verirsiniz?

Tabii ki bu bir hayal olduğu ve sorunun hitabı herkesi kapsadığı için genel bir cevap üzerinde düşünelim. Yoksa bu durumda "elimdekini yemeye devam ederim, yedekteki yemeğimi hemen misâfirimle paylaşırım" diyen kimse de çıkacaktır. "Bütün yemeğimi misâfirimle paylaşırım" diyen de çıkabilecektir. Fakat böyle yapan kimseler azdır! İlki azdır, ikincisi daha azdır! Tarih, bu güzel sahneleri, muhâcirlerle ensârın kardeşliğinde kaydetmiştir. Onlar her şeylerini kardeşleriyle paylaşmışlardır. Kendileri ihtiyaç sahibi olsalar da, muhtaç oldukları bir şeyi seve seve kardeşlerine layık görmüşlerdir. Şimdikiler ise, her şeyin en güzeline kendilerini layık görmektedirler! Artık "kardeşim" ve "biz" gitmiş, yerine "nefsim" ve "ben" gelmiştir! Fedakâr mü'minlerden sonra cimri ve bencil insanların türemesiyle de, bu meseledeki söylemler değişmiş, tuhaf sözler söylenmeye başlanmıştır... "Kaç paralık adamsın?", "paran kadar konuş", "parayı veren düdüğü çalar", "yok öyle, üç kuruşa beş köfte", "dostluk başka ticaret başka", "burası lokanta mı?", "önce can, sonra canan", "aç ayı oynamaz", "yemeği bekletmek, ölümden beterdir", "yemek buldun mu giriş, iş gördün mü sıvış", "erkeğin kalbine giden yol, midesinden geçer" vb. birçok sözler vardır... Bu ve benzeri sözlerde genelde cimrilik, bencillik, hırs, tamahkârlık, açgözlülük ve maddiyatçılık bulunmaktadır. Neticede ise, herkesin sadece kendi yediğinin parasını ödediği, Alman usûlü, sosyalleşemeyen ilişkiler ve çıkarcı birliktelikler türeyecektir; türemiştir de!...

Biz, kendi hayal âlemimizde ilerlemeye devam edelim...

Bu tabloda insanlar pratikte iki türlü hareket etseler de, aslında bu soruya üç üslup ile karşılık verilmektedir.

Birinci sınıf insanlar, yemek davetinin içten olmadığı yani yedekte ikinci döner bulunduğu halde, hazır olan yemek teklif edilmediği için, dil ucuyla yapılan bu teklifi nezâketle geri çevirirler.

Hatta insan, o an yemek ikrâmına gayri ihtiyari yani düşünmeden ve elinde olmadan, “olabilir” diye olumlu karşılık verse, “kaç tane yersin?” şeklinde tuhaf bir soruyla karşılaşacağını düşünür!

Oysa birinci sınıf insanlar bilirler ki, yetişkin ve sağlıklı bir insanın kaç tane veya ne kadar yiyeceğini herkes bilir. En azından kendisinden bilir. Bir insanın kendisi ne kadar yerse, hiç değilse aynısını misâfirine de ikrâm etmesi icap eder.

Bu kimseler düşünürler ki; bir dostuna hatta bir tanıdığına bile iki lokma ikrâm etmek zorunda kalınca sesi kısılan ve titreyen kimsenin, insan sevgisi tartışılır! Kendisine yemeğin tercih edilmesi incitir insanı!...

Gönül ister ki, konuşurken hatip kesilenler keşke güzel ameller işlerken de en azından konuştukları kadar güzel hareket etseler!...

Sonuç; olumsuzdur, her bakımından…

Yemek davetine olumsuz cevap verecek insanların sayısı da azdır.

Olumsuz cevap verenler, midelerine gidecek birkaç lokma yerine o kimsenin kalbinin kavrayacağı bazı hakikatler uğruna yemekten ferâgat ederler. “Belki böylece cimriliğin kötü bir şey olduğunu anlatabilirim” diye düşünürler!...

İkinci sınıf insanlar, mesele yemek olduğu zaman hemen girişirler. Çünkü onlara göre yemeği bekletmek ölümden beter, “hadi hemen söyle” derler âdeta!... Ya da “hiç sormayacaksın sandım” tarzında soğuk espri ile gelecek siparişi beklemeye başlamışlardır bile!

İşin ilginç tarafı; yemek yemeyi ertelemek ya da yemeği bekletmek ölümden beter ise, neden yemek yiyen kimsenin elindekinden ayrı olarak yedekte de yemek bulunduğu halde misâfirine onu ikrâm etmez? Yemeği bekletmek sadece insanın kendi nefsi için mi kötüdür? Yani o tabir ile bencillik mi ortaya konmaktadır? Değilse, neden yemek karşısında insanoğlu bencilleşir? İşin doğrusu; yemek yiyen kimsenin, elindeki yemeği gelen misâfiriyle paylaşması, yetmeyecekse ilave etmesi değil midir? Böyle davranmak, insanın açgözlü olmadığını da gösteren samimi bir davranıştır… 

Fakat bütün bunlara rağmen, yemek davetine insanların çoğu genelde olumlu cevap verirler. Bu kimseler, mevzubahis olan, yemek olunca her şeyin teferruat olduğunu düşünürler. Şartlar ne kadar olumsuz görünse de, yemek yeme uğruna olumlu bakış açıları geliştirmek her zaman mümkündür diye düşünürler!...

Üçüncü sınıf insanlar ise, aç olduklarını ima ederek veya açıkça belirterek, şartlar ne olursa olsun yemeğe icâbet etmeye hazır olduklarını her ortamda ortaya koyarlar.

Bu tarz hareket edenler ne azdır ne de çoktur, ortadadır.

Hayal âlemindeki tefekkürümüz bu kadar…

Şimdi gözünüzü açın!

Biraz değerlendirme yapalım…

Daha doğrusu az önce hayal kurduk şimdi ise sesli düşünelim…

Temelde bu hikâyede iki pozisyonda insan var. Ya yemek yemekte olan ve yemek ikrâm etmekle karşı karşıya kalan kimse ya da yemek yiyen kimseyle karşılaşan ve onun lafın gelişi yemek davetine kendi kişiliğine uygun olarak cevap vermek durumunda olan kimse…

Peki, siz hangisi olmak isterdiniz?

Hikâyede olmasa da, “içten gelerek ikrâm eden kimse olmak isterdim” diyen kimselere hatırlatmak isteriz ki, bu sözü hayal kurarak söylemek kolay, amel etme esnasında bu sözünüzü hatırlayın ve gereğiyle âmil olun, diyoruz. Çünkü sadece sözle ve konuşarak iyilikleri tesis etmek yeterli olsaydı, çalışmanın, çaba ve gayretin önemi kalmazdı!

Ya peki, cimrinin ikrâmı karşısında nasıl bir davranış sergilerdiniz?

Yemeyen, yiyen ya da yan cebime koy diyen!...

Hangisi?

“Balık verme, balık tutmayı öğret” şeklindeki atasözüne bakarsanız; cimriler balık dahi vermek istemiyorlarken, gönülsüz verdikleri o balığa icâbet etmek nasıl ma'kûl karşılanabilir?

“İstemeseydi teklif etmezdi, demek ki istiyor” mu diyorsunuz?

O halde, size âfiyet olsun!

Siz, olmasını istediğiniz hayali dillendiriyorsunuz; olanı değil!

Aslında cimrileri, cimrilik hastalığından kurtarmak için, onlara ikrâm etmeyi öğretmek gerekir ama bu, onları bilinçlendirerek olmalıdır. Bu, bazen onları düşünmeye sevk etmekle, bazen de düşündükleri gerçekler istikâmetinde ikrâmlar ederek, Allah için vermeye onları alıştırmakla mümkündür. Yani biz, Allah için ikrâmlar etme eylemlerimizle, onlara "cömertlik nedir, ikrâm nedir, infâk nedir?" öğretebiliriz.

Ayrıca gönülsüzce verilen şeylere nezâket çerçevesinde icâbet etmemek pek çok insanı düşünmeye sevk edecektir. Çünkü “nefsî şeylere herkes düşünmeden balıklama atlarlarken, bu kimse neden geri durdu acaba” diye insanı düşünmeye zorlar! Düşünmeden de insan gerçekleri göremez!

Biz, kardeş, akraba, arkadaş, komşu ve tanıdıklarımızın asla cimri olmasını istemeyeceğimiz için, onların yanlışlarını yüzlerine vurarak değil, onlara işin doğrusunu kendi davranışlarımızla göstererek/öğreterek anlatabiliriz.

“Çevremizde o kadar yanlış hareketler var ki!...“ diyen arkadaşlarımıza şunu çözüm olarak sunabiliriz. Siz doğru kimseler iseniz ya da doğruluk için çalışıyorsanız, yanlış davranışın karşısında onun doğrusunu yaşayarak ortaya koyun ki, hem sizin iyilikleriniz artsın hem de yanlış işler yapanlar, kendi yanlışlarının doğrusunu sizin örnekliğinizle öğrensinler ve size de minnettâr olsunlar, dua etsinler. 

İnsanlar için iyilik ve güzellik aynası olun. Fakat başkasına yaptığınız iyilikleri söyleyerek insanların başına kakmayın, kimseye eziyet vermeyin; tıpkı tüm güzellikleri karşılıksız gösteren bir ayna gibi!

Tatsız bir hayalden bakın ne kadar güzel noktalara geldik… İstedik ki, her gün karşılaştığımız ya da karşılaşmamız mümkün olan bu durum için biraz düşünelim, kendimizi hesaba çekelim...

İnsan hayal edebildiği ölçüde yaşar. İnsanın hayalleri ne kadar güzel ise, hayatı da o denli güzel olur. 

Bencilce hayaller kuranlar, güzellikleri yaşayamazlar ve yaşatamazlar! Kendinizi sınırlamayınız! Kendi menfaatlerinizle sınırlandırdığınız bir dünya kurmayınız!

Hayalleriniz de, yaşamınız da her zaman güzel olsun ve ebedî güzelliklere vesîle olsun. Paylaşmanın güzelliğini bilmeyen kimse, dünyanın nimetlerinden pay bekleyerek kendi kişiliğiyle zıt bir rûh hâli içerisinde yaşar. Vermeyi, paylaşmayı, ikrâmı ve iyiliği sevmeyen birinin, âlemlerin Rabbinden bunları istemesi ve beklemesi ancak bencillik kelimesiyle ifade edilebilir! 

Peki, Allah Teâlâ bu kimselere dünyalık verir mi? Cevabımız şudur: Allah her kuluna rızık verir ama her kuluna bereket vermez! Allah’ın bereket verdikleri kimseler, Allah’ı râzı edenlerdir. O halde, Allah’ın rızâsı istikâmetinde güzel hayaller kurun. Hayalleriniz bu dünya ile sınırlı kalmasın. Ebedî hayat için hazırlık yapmak sizin bu dünyanızı da ma'mûr edecektir. Allah sizden razı olduktan sonra, dünyada kaybettiklerinize üzülmeyin. Sadece dünya için yaşayanlar, pek çok dünyalık elde edebilirler ama onların âhiretten hiçbir nasipleri olmaz! Asıl olan, âhirettir; çünkü orası süreklidir ve daha hayırlıdır. Ya sürekli kazanç ya da sürekli kayıp! Dünyanın kazanç ve kayıpları ise süreksizdir. Ölünceye kadar dünyalıkları elinde tutanlar bile, o kazanımları ölünce terk edeceklerdir. Terk edilecek şeyler için mi yoksa size kalacak olan şeyler için mi çalışırdınız? Her selîm akıl sahibi aslında bunun cevabını biliyor!... O halde o gerçek doğrultusunda yaşayalım, olmaz mı?

İsterseniz, şimdi gönül gözlerimizi Asr-ı Saâdet’e çevirelim.

Bir sahâbînin, cennete girmeye vesîle olan amelleri sorması üzerine Peygamber Efendimiz aleyhisselâm şöyle buyurmuştur:

“Hiçbir şeyi ortak koşmaksızın Allah’a ibâdet edersin, namazı kılarsın, zekâtı verirsin ve sıla-i rahm yaparsın.” (Buhârî, Zekât, 1)

Allah’a yapılan ibâdetlerin kabul şartının ilki, şirk koşmadan Allah’a iman üzere, o amellerin yapılmasıdır. Yüce Allah, kullarının mü’min olarak işlediği amellerini kabul edecektir (Nahl: 97, Mü’min: 40, Teğâbun: 9). Şirk koşanların amelleri için uhrevî bir karşılık olmayacaktır. Onların amelleri boşa gitmiştir ve onlar ateşte ebediyyen kalacaklardır (Tevbe: 17).

Kur'ân, ebedî olarak kaybeden ve ziyân içinde olan bu kimseleri bize şöylece haber vermektedir:

"De ki: 'Amelleri bakımından en çok ziyâna uğrayanları size haber vereyim mi? Onlar o kimselerdir ki, dünya hayatında yaptıkları boşa gitmiştir, üstelik kendilerinin muhakkak iyi yaptıklarını zannederler. Onlar Rabblerinin Âyetlerini ve O'na kavuşmayı inkâr edip amelleri boşa gitmiş olanlardır. Biz kıyâmet günü onlar için hiçbir ölçü tutmayacağız (terazi kurmayacağız). İşte böyle; onların cezası kâfir oldukları, Âyetlerimi yalanladıkları ve Peygamberlerimi alaya aldıkları için, cehennemdir.'" (Kehf: 103-106)

Demek ki, şirk koşmadan yapılan sâlih ameller, insana fayda sağlamakta ve şirksiz iman, sahibini cennete götürmektedir.

Sâlih amellerin kabul şartlarından diğerleri ise; amelin, Kur’ân ve Sünnete uygun olması; pratiğinin, Peygamberimizin Sünnetine uygun şekilde icrâ edilmesi ve sadece Allah rızâsı için yapılması yani bir kimsenin, ibâdet ederken, Allah’tan başkasına yönelmemesidir.

Allah’ın kabul ettiği amel; Allah’ın emrettiği, Peygamberinin Sünnetiyle tatbik ettiği amel olmalıdır. Ayrıca bu ameli işleyecek kimsenin şirksiz bir imana sahip olması ve o ameli yalnızca Allah’ın rızâsını kazanmak ve hoşnutluğunu elde etmek için yapması gerekmektedir.

Demek oluyor ki, müşriğin ameli makbûl değildir. Allah’ın emretmediği şeylere sâlih amel denmez, merdûddur. Peygamberimizin Sünnetinde yeri olmayan sonradan uydurulmuş yöntemlerle ibâdet edilmez; onlar sahibini dalâlete ve ateşe götüren bid’atlerdir. Sadece Allah rızâsı için yapılmayan ameller de kabul olunmaz; bu da şirk’tir! Yapılan amellere başkasının hoşnutluğunu kazanma niyeti karışırsa o noktada şirk ortaya çıkar. İbâdet ancak Allah için olduğu gibi, sadece Allah’a yapılır! Allah ile araya sahte ilâhlar ve ma’bûdlar konulmaz! 

Günümüzdeki Müslümanları çok yakından ilgilendiren bir Hadîslerinde, Peygamber Efendimiz şöyle buyurmaktadır:

“Ey insanlar! Selâmı yayın, yemek yedirin (ikrâmda bulunun), sıla-i rahm yapın, gece namaz kılmak için kalkın. Böylece selâmetle cennete girersiniz.” (İbn-i Mâce, Et’ime, 1)

Bu dört sıfatın sahipleri selâmetle cennete gireceklerse, isterseniz, bunlar üzerinde bir miktar duralım ve konumuzu bu açıklamalar istikâmetinde devam ettirelim:

a)   Selâmı Yaymak:

Peygamberimiz:

“Aranızda selâmı yayınız” (Müslim, Îmân, 93, 94; Tirmizî, Et'ıme, 45; Kıyâmet, 56; İbn-i Mâce, Mukaddime, 9; Edeb, 11) buyurmaktadır.

Selâm konusunda söylenecek şeyler bitmez. Cennetin bir ismi, dâru’s selâm’dır yani selâm yurdudur. Mü’minler, cennetin kapısında selâm ile karşılanacaklar, cennette mü’minlerin esenlik temennileri “selâm” olacaktır. Hepsinden güzeli ise, Rabblerinden de kendilerine selâm verilecektir. Bu güzel âkıbet, dünyada selâmın önemini anlamış iman sahipleri içindir.

Mü’minler her karşılaştıklarında birbirlerine selâm verdikleri gibi, ayrılırken de selâm verirler ve birinci selâm ikincisinden daha önemli değildir.

 Peygamberimiz şöyle buyurmaktadır:

"Sizden biriniz, bir meclise vardığı zaman selâm versin, meclisten ayrılırken de selâm versin. Birinci selâm sonuncudan daha önemli değildir (ikisi de aynı ölçüde önemlidir)." (Tirmizî, İsti'zân, 15; Ebû Dâvûd, Edeb, 151)

Selâm vermek de almak da ibâdettir. Selâm’a ya daha güzeliyle ya da aynıyla karşılık verilir:

“Bir selâmla selâmlandığınızda siz de ondan daha güzeli ile selâmı alın veya aynısıyla karşılık verin. Şüphesiz Allah her şeyin hesabını hakkıyla yapandır.” (Nisâ: 86).

b)  Yemek Yedirmek, İkrâm Etmek:

Yemek yemek, insanın fıtrî bir ihtiyacıdır. Peygamberler bile insan oldukları için yemek yemek zorundadırlar.

Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:

“Biz onları (peygamberleri), yemek yemez birer (cansız) ceset olarak yaratmadık.” (Enbiyâ: 8)

Kâfirler ise, Peygamberin yemek yemelerini ve çarşılarda dolaşmasını tuhaf karşılıyorlardı. Oysa Allah’ın Peygamberleri, Allah’ın kulları için örnek olması için gönderilmiş elçilerdi. Onlar insan oldukları için insanlara örnek idiler. Fakat onların bizden farkı, kendilerine vahiy gelmesidir ve Allah’ın, onları günahlardan korumuş olmasıdır. Bunun dışında her Peygamber bizim acıktığımız gibi acıkır ve yemek yemeye muhtaçtır.

Rabbimiz iyilerden bahsederken:

“Onlar, yemeğe olan sevgilerine rağmen, yoksula, yetime ve esire yemek yedirirler” (İnsan: 8) buyurmaktadır.

Bu Âyete; “onlar, yoksula, yetime ve esire sevdikleri yemeği yedirirler” şeklinde anlam verilebildiği gibi; “onlar, yoksula, yetime ve esire seve seve yemek yedirirler” şeklinde anlam da verilebilir. Yani onlar, sevdikleri yemeği seve seve yedirirler demektir. 

Ebrâr’dan olan mü’minler, sevdikleri yemeği yediriyorlar. Oysa günümüzde insanlar, iki dürüm yemek yerlerken sevdikleri yemeğin bir kısmını bile paylaşamıyorlar. Kimle? Misâfirleriyle… Hem de duası makbûl olan, eskilerin tabiriyle “Allah misâfiri” diye baş tacı edilen mü’minler ile!

Rabbimiz, sevdiğimiz şeylerden infâk etmemizi istemektedir:

"Sevdiğiniz şeylerden infâk etmedikçe, Birr’e ulaşamazsınız." (Âl-i İmrân: 92)

 Birr (iyilik); bütün hayırların kemâl noktası, Allah'ın rızâsı, O'nun cenneti demektir. Bakara: 177. Âyete göre, Birr (iyilik); iman, amel ve ahlâk açısından en güzel bir hayatı yaşamak anlamına gelir.

İyiliklere, güzelliklere, kemâl-i imana, kemâl-i ahlâka, neticede de cennete kavuşmak istiyorsak sevdiğimiz şeylerden infâk etmeyi öğrenmeliyiz…

Allah Teâlâ, bizler için örnek şahsiyetler olarak takdim ettiği muhâcirlerle ensârın kardeşliğinden bir tablo sunmaktadır:

“Onlardan önce Medîne’yi yurt edinip imana sahip olanlar, kendilerine hicret edenleri sevenler ve bunlara verilen şeylerden dolayı kalplerinde bir ihtiyaç eğilimi (çekememezlik, rahatsızlık) duymazlar. Kendileri fakirlik içinde bulunsalar dahi, (muhâcirleri) öz nefislerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.” (Haşr: 9)

Bir yanda fakr-u zarûret içinde olsalar da, kendi ihtiyaçları bulunsa da kardeşlerini tercih eden ensâr radıyallâhu anhum, diğer tarafta da bugünün ekmek ve yemek mücâhidleri!

Bir tarafta cömertliğin muallimleri, diğer tarafta cimriliğin kötü emsâlleri!

Fazla söze hâcet yok!

Allah Sübhânehu ve Teâlâ, kitabı sol tarafından verilen kimse hakkında, onun Azîm olan Allah’a iman etmediğini bildirdikten sonra, onun başka bir sıfatını haber vermektedir:

“Yoksulu doyurmayı teşvik etmezdi.” (Hâkka: 34)

Bu Âyetten başlıca iki hüküm çıkmaktadır:

1- Yoksullara ve ihtiyaç sahiplerine yemek yedirmek.

2- Yoksullara ve ihtiyaç sahiplerine yemek yedirmeye teşvik etmek.

İşte burada bahsi geçen kimse, kendisi yoksula yemek yedirmediği gibi, başkalarına da, onlara yemek yedirmelerini teşvik etmezdi. Buradan şunu da anlıyoruz. Bir hayra, iyiliğe ve infâka aracılık etmek, sebep olmak da sevaptır. Bir hayra engel olmak ise günahtır.

Bu Âyetin metninde dikkat çekmek istediğimiz bir husus daha vardır. O da; Âyette, طَعَامُ الْمِسْكِينِ  “taâmu’l miskîn” yani “yoksulun yemeği” ifadesidir. Bu da gösteriyor ki, aslında yoksula yemek yediren zenginler gerçekte onlara, yoksulların kendi yemeklerini yedirmektedirler. Zira zenginlerin mallarında isteyen ya da istemeyen tüm ihtiyaç sahipleri için haklar vardır.

Rabbimiz bu konuda şöyle buyurmuştur:

“Onların mallarında, dilenenin ve yoksulun [dilenmediği için mahrûm olanın] bir hakkı vardır.” (Zâriyât: 19)

Dolayısıyla anlıyoruz ki, yoksulun yemeği (taâmu’l miskîn) ve karşılanması gereken ihtiyaçları, zenginlerin mallarından ihtiyaç sahipleri için ayrılması gereken ve aslında ihtiyaç sahiplerine ait olan haklardır. 

Yüce Rabbimiz işte bu inceliğe işâret etmek için Âyette: وَلاَ يَحُضُّ عَلَى إِطْعَامِ الْمِسْكِينِ yani “yoksula yemek yedirmeye teşvik etmezdi” demedi de, وَلا يَحُضُّ عَلَى طَعَامِ الْمِسْكِينِ “yoksulun yemeğini teşvik etmezdi” buyurdu. 

Demek oluyor ki, yoksulu doyururken yedirdiğiniz şeyler, onun ihtiyaçlarını karşılarken verdiğiniz her şey aslında onun hakkıdır. Siz sadece ona kendi hakkını teslim ediyorsunuz ve ihtiyaç sahiplerine, hakları olan şeylerin verilmesini teşvik ediyorsunuz ve teşvik etmelisiniz. Bu nedenle asla kibre kapılmayın ve karşınızdaki ihtiyaç sahiplerini incitmeyin!

Bir kişinin yemeğinin iki kişiye yeteceğine dair Allah’ın Rasûlü Hz. Muhammed aleyhisselâm şöyle buyurmaktadır:

Câbir b. Abdullah: “Ben, Rasûlullah’ı şöyle buyururken işittim:

طَعَامُ الْوَاحِدِ يَكْفِي الإِثْنَيْنِ، وَطَعَامُ الإِثْنَيْنِ يَكْفِي الأَرْبَعَةَ، وَطَعَامُ الأَرْبَعَةِ يَكْفِي الثَّمَانِيَةَ

 Bir kişinin yemeği iki kişiye yeter, iki kişinin yemeği dört kişiye yeter, dört kişinin yemeği sekiz kişiye yeter.” (Müslim, Eşribe, 179; Tirmizî, Et’ıme, 21; İbn-i Mâce, Et’ıme, 2)

Ebû Hüreyre radıyallâhu anh’tan rivâyete göre, Rasûlullah aleyhisselâm şöyle buyurdu:

طَعَامُ الإِثْنَيْنِ كَافِى الثَّلاَثَةِ، وَطَعَامُ الثَّلاَثَةِ كَافِى الأَرْبَعَةِ

“İki kişinin yemeği üç kişiye yeter, üç kişinin yemeği de dört kişiye yeter.” (Buhârî, Et’ıme, 11, Bir kişinin yiyeceği iki kişiye yeter bâb’ı; Müslim, Et’ıme, 178)

Bir kimsenin, bu Hadîsleri okuduğu halde cimrilikten ödün vermek istemezcesine, “arkadaş, bana yetmiyor!” demesinin bir anlamı yoktur! Bu Hadîslerde ikrâm etmeye, az ile yetinmeye ve nefsi terbiye etmeye teşvik vardır. Yoksa birebir yetme miktarını ifade etmemektedir. Kemmiyet ve miktardan ziyâde, keyfiyyet ve mânâ önemlidir. Bu Hadîs; iki yarım ekmek ile doyan kimsenin, ekmeğini paylaştığında bereketle doyacağını ve iki yarım ekmeğin iki kişiye de yeteceğini ifade etmektedir. Ayrıca aç iken ikrâm edebilmek, insanın açgözlülük, tamahkârlık, hırs ve bencillik gibi mânevî hastalıklarını da tedavi edecektir.

Bu Hadîslerin gereğiyle amel eden kimseler, belirli bir zaman sonra kanaatkâr ve cömert insanlar olacaklar ve nefislerinin istekleri karşısında zillete düşmeyeceklerdir. Buradaki maksat; bir kişi yemek yerken, ikinci kişiyi de yemeğine ortak etmeli, iki kişi yemek yerken, üçüncü kişiyi de aralarına almalıdırlar ve bu, bu şekilde devam etmelidir, demektir. Peygamberimiz, başka Hadîslerinde birlikte yemek yemeye, dağılmamaya teşvik etmiş, birlikte yemek yiyen kimselere bereket verileceğini ve bereketin cemâatle birlikte olduğunu bildirmiştir. 

“Yiyoruz, ama doymuyoruz” diyen bir kimseye, Peygamberimiz, yemeği ayrı ayrı yememelerini, sofraya birlikte oturmalarını ve besmele ile yemelerini söylemiştir. Böylece kendilerine bereket verileceğini haber vermiştir.

Günümüzde de bir türlü midelerini doyuramayan kimselerin durumu aynı değil midir? İki dürüm ya da iki porsiyon yemek yedikleri halde insanların hâlâ aç olduklarını görmekteyiz! Pek çok kimse, yemek yeme işi bittiği halde doyduklarını hissetmiyorlar. Bunun nedeni tek kelimeyle bereketsizlik olsa gerek! Bunun çözümü; birlikte yemek yemektir, birlikte sofraya oturmaktır, yemeğini paylaşmaktır. Yarım ekmeğini paylaşamayan bir kimsenin, kendisinin çok aç olduğu bir esnada bir lokma ekmek beklemesi abestir! 

O halde, tam veremezsek bile hiç değilse yarısını vermeyi öğrenmeliyiz. Hatta yarım ekmek bir yana, hurmanın yarısı ile de olsa ateşten korunmaya çalışmalıyız. Elindeki "bir"in yarısını paylaşmayı emreden Rasûlullah, elindeki "bin"lerden "bir"leri bile veremeyen günümüz Müslümanlarını görse ne derdi acaba? 

Peygamberimiz şöyle buyurmuştur:

إِتَّقُوا النَّارَ وَلَوْ بِشِقِّ تَمْرَةٍ، فَمَنْ لَمْ يَجِدْ فَبِكَلِمَةٍ طَيِّبَةٍ

"Yarım hurma ile de olsa, cehennem ateşinden korunun. Bunu da bulamayan güzel bir sözle ateşten korunsun." (Buhârî, Zekât, 9; Menâkıb, 25; Edeb, 34; Rikâk, 49, 51; Tevhîd, 36; Müslim, Zekât, 66-69; Bkz: Tirmizî, Kıyâmet, 1; Zühd, 37; Nesâî, Zekât, 63, 64; İbn-i Mâce, Mukaddime, 13; Zekât, 28)

Kanaatkâr olalım; bilelim ki, kanaatkâr olmayı öğrenemeyen kimsenin midesi de doymaz.

Unutmayalım ki, bağırsakları şişirmek kâfirlerin işidir.

Peygamberimiz bu konuda şöyle buyurmuştur:

“Mü’min bir bağırsağına koymak için (bir bağırsağı doluncaya kadar) yer, kâfir ise, karnındaki yedi bağırsağını doldurmak (karnını şişirmek) için yer.” (Buhârî, Et’ıme, 12)

Çok yemek yemenin zararları, az yemek yemenin ise faydaları, meseleden ma'lûmu olanlarca çok iyi bilinmektedir. Bu konuda şu an itibariyle detaylara girmemiz, ma'lûmun ilanı cinsinden bir ameliyye olacaktır...

Yemek faslını, Efendimiz aleyhisselâm’ın şu sözüyle bitirelim:

“Allah’a ve âhiret gününe iman eden kimse, misâfirine ikrâm etsin!” (Buhârî, Edeb, 31, 85; Rikâk, 23)

“Biz, zaten misâfirlerimize çay ikrâm ediyoruz” diyenlere sadece şunu sormak isteriz: Siz, kendiniz acıkınca da çay mı içiyorsunuz?!

Arkadaşlar, unutmayın!

Misâfir rızkı ile gelir ve teşrif ettiği hâne halkının günahlarından kurtulmalarına da vesîle olur. Özellikle işyerlerinde kapıdan içeri müşteri gelince gözleri ışıl ışıl parlayan ama bir misâfir gelince, gözleri ölü balık gibi fersizleşen kimselerden olmayınız!

c)    Sıla-i Rahim:

Mü’minlerin birbirleriyle birlikteliğini ifade eder. Müslümanların, birbirlerinden kopmalarını, birbirlerine sırt dönmelerini ve birbirlerine çocuklar gibi küsmelerini engeller. Sevgi, kardeşlik ve paylaşım ortamını tesis eder. Mü’min, din kardeşini asla yalnız bırakmaz, onu iyi gününde de kötü gününde de arar, sorar, sevinçlerine ortak olur, dertlerini paylaşır, onun maddî ve mânevî iyilik ve selâmeti için elinden geleni yapar, onu kendi hâline terk etmez. Sıla-i rahm’in gayelerinden birisi de; ziyâret edilenle hem-hâl olmaktır; sadece sohbet edip, hâne halkının ne durumda olduğunu önemsemeden çekip gitmek değildir! Müslüman, gittiği yere ya dünyalık bir hayır ile ya da âhiretlik bir hayır ile gider. En hayırlısı da, bu iki hayrın her ikisiyle gitmektir.

Peygamberimiz konumuzla alâkalı bir Hadîslerinde şöyle buyurmuştur:

“Kim, rızkının  genişletilmesini ve ecelinin (ömrünün) uzatılmasını isterse sıla-i rahim yapsın. (Buhârî, Edeb, 12)

d)  Gece Kıyâmı:

Geceleri Allah için sıcak yatağı terk edip ibâdet etmek, o kulun ihlâsının en büyük göstergesidir. Kimsenin kendisini göremeyeceği bir anda sadece Allah’ın kendisini gördüğünün şuurunda, kendisini yaratana yönelmek ihsân makamında olmaktır. Bu amelde asla riyâ yoktur. Gecenin o sessiz ve huzurlu vakitlerini tefekkürle, Kur’ân kırâatiyle, Kur’ân ilimleriyle meşguliyetle ilmî çalışmalar yapmakla, te’lîf ve tercümelerle iştigal etmekle, namaz kılmakla, zikir yapmakla, tevbe ve istiğfâr etmekle geçirmek; kulun, Rabbine karşı ne kadar samimi olduğunun açık delilleridir, inşâAllah…

Rabbimiz bu konuda şöyle buyurmaktadır:

“Gece kalkışı (var ya!) o hem daha etkilidir hem de söyleyişi itibariyle daha sağlamdır.” (Müzzemmil: 6)

Yani kulun, geceleyin yatağından kalkması hem çok tesirlidir hem de söz ve dua bakımından daha etkilidir. Gece; Kur’ân’ı anlama ve kalbe tesiri bakımından en elverişli bir andır, kırâat bakımından da çok etkili ve sağlamdır.

Ey mü’minler, cennete girmek istiyor musunuz?

O halde, buyurun, aramızda selâmı yayalım; tanıdığımız veya tanımadığımız tüm Müslümanlara selâm verelim, yemek yedirelim, ikrâmlarda ve infâklarda bulunalım, zekât ve sadaka müessesesine canlılık kazandıralım, hediyeleşelim, yardımlaşalım, din kardeşlerimizi kendi hâline terk etmeyelim, sıla-i rahm yapalım, kardeşlerimizi ziyâret edelim, mutlulukları olduğu gibi, sıkıntıları da paylaşalım, dertleşelim, geceleri Allah için kıyâm edelim, ibadetler edelim, namazlar kılalım, Kur’ân ile meşgul olalım, tefekkür, tevbe ve istiğfâr ile sessiz ve karanlık gecelerimizi aydınlatalım. Böylece Hz. Muhammed aleyhisselâm’ın ümmeti olmanın mânevî hazzını iliklerimize kadar hissedelim…    

Müslümanlar!

Güzel hayallerinizi ertelemeyin. Sâlih amel işlemenin vakti, içinde bulunduğunuz andır! Ânı, Allah için yaşayın, yarına tehir etmeyin; çünkü yarınlarda sizin olacağınız garanti değildir!

Allah, hepimizi kötülüklerden, kötülerden, şerden ve şeytandan korusun ve bizleri, başkalarına muhâtip ve muhatap olurken sâlih/iyi insanlardan kılsın!

Duamızın sonu; Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamdetmektir!

Söylenenlerin, özellikle yemek yerken kulaklarımızda çınlaması dilek ve duasıyla…

Yusuf Semmak

Bağlantı | kategori: NASİHATLER | tarih: 13/05/2014 | Yorum(0) | Yorum yaz
YORUM YAZINIZ
İSMİNİZ

E-Posta (Gizli)

Web siteniz

Yorumunuz

Güvenlik kodu
17.04.2026Cuma
Son Konular .: 146- İnfitar Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 145- Alimlerden Birine Soruldu! | Yusuf Semmak
.: 144- Sabah-Akşam Zikirleri | Yusuf Semmak
.: 143- Fecr Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 142- Abese Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 141- Ğaşiye Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 140- Leyl Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 139- Şems Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 138- Fatiha ve 10 Kısa Sure (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 137- Tarık Sûresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 136- Beled Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 135- Nebe Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 134- Hümeze Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 133- Beyyine Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 132- Alak Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 131- Duha Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 130- A'la Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 129- Buruc Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 128- Tekvir Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 127- Hasta İçin Okunacak Dualar! | Yusuf Semmak
.: 126- Her Köşeye ve Her Kişiye Tevhid'i Duyurun! | Yusuf Semmak
.: 125- Ru'yetullah'ı Reddedenlere Reddiye! | Kesitler-3 | Yusuf Semmak
.: 124- Kelime-i Şehadet Nedir? | Kesitler-2 | Yusuf Semmak
.: 123- Tağutu İnkar Etmek İmanın Şartıdır! | Yusuf Semmak
.: 122- Zerre Kadar İman Nedir? | Kesitler-1 | Yusuf Semmak
.: 121- Alın Yazgısı, Kader | Yusuf Semmak
.: 120- İlim Ne İçindir? Kimlere İlim Ehli Denir? | Yusuf Semmak
.: 119- Tekfircilik! | Yusuf Semmak
.: 118- Kur'an ve Sünnet'in Arasını Ayırma! | Yusuf Semmak
.: 117- Tevhid'i Nasıl Anlamalıyız? | Yusuf Semmak
.: 116- Sosyal Medyada Ne Paylaşalım? | Yusuf Semmak
.: NASİHATLER 17
.: 115- Ebu Hanife Hakkında | Yusuf Semmak
Son Yorumlar
Yusuf Semmak
⏳ Ey İslâm Ümmeti! İlk vazi
Yusuf Semmak
✍️ Derdin ilimse, im
misafir
Nice
Yusuf Semmak
🔸 Rabbimiz, yolunu kaybed
Yusuf Semmak
Kadr Gecesi sebebiyle duâ ediyoru
Yusuf Semmak
Rabbimiz kalan ömrümüzü geçen ömr
Yusuf Semmak
☝️ "Tâğûta ibâdet et
Yusuf Semmak
✍ Sıla-i rahmin ömrü ve rız
Yusuf Semmak
BUNLAR HİÇ EŞİT OLUR MU?! 1- "
Yusuf Semmak
Arkadaşlar, videoyu paylaşalım!
Yusuf Semmak
Bu konuda üç Âyet-i Kerîme zikred
misafir
Thankks forr sharing your thought
Oğuzhan
Admin çok teşekkürler.
İsmail
Yüce ALLAH cc razı olsun sizden h
Yusuf Semmak
Ve aleyküm selâm kardeşim. Tâbi
Bekir Yetginbal
Canım kardeşim selamualeykum GÜN
Bekir Yetginbal
Ey Rabbim bu kulunun gayretlerini
Mahmut
Selamünaleykum Yusuf peygamberin
Ufuk
Çok güzel
Şeyma
Bu nadide soru ve cevapları için
Ahmet
Doyurucu bir yorum Teşekkürler
Yusuf Semmak
Son mısralar/dizeler hep "Lâm" ha
Baraa
Bence çoooook güzel bir site
ali
İlmî Arapça Sayfası http://www
ali
Faydalı Bir Maksud Programı http
ali
Faydalı Bir Emsile Programı http
Yusuf Semmak
BU DERSTE İŞLENEN BAŞLICA MEVZULA
Derya Atan
Ağzınıza, yüreğinize sağlık hocam
Firdevs Sevgi
inş güzeldit.
misafir
⭐⭐⭐⭐&
mustafa
Abi çook teşekküür ederim
Medine
Cenetin kapısın geçmek istiyom
Yusuf Semmak
Namazda Salli-Bârik okurken, Peyg
© 2012 YUSUFSEMMAK.COM