İngiltere’nin eski başbakanlarından William Ewart Gladstone’un (ö. 1898) Lordlar Kamarasında pervâsızca sarf ettiği şu sözü, Batı dünyasının İslâm’a ve Müslümanlara bakış açısını anlamak bakımından ibretli bir misaldir:
“Kur’ân, Müslümanların elinde oldukça, onlara kesin olarak galip gelmemiz imkânsızdır. Ya bu Kur’ân’ı Müslümanların elinden almalıyız, ya da onları Kur’ân’dan soğutmalıyız!”
İslâm'a ve Osmanlı'ya düşmanlığıyla bilinen İngiliz politikacı Gladstone, Müslümanları haçlı seferleriyle asırlardır mağlup edememelerinin sebebini çok iyi tespit etmiş ve Lordlar Kamarası'nda kürsüye çıkıp, sözü hiç uzatmadan: "Efendiler! Müslümanları Allah'ın Kitâbı dedikleri şu Kur'ân'dan koparamazsak onları hiçbir zaman asla mağlup edemeyiz" diyerek, Müslümanlara birlik ve dirlik veren şeyin Kur'ân'a tâbi olmaları olduğuna dikkat çekiyordu.
Evet, Müslümanlar Allah'ın Kitâbına uydukları sürece asla yenilmezler; çünkü onlar, Allah'ın dinine yardım ederlerse Allah da mutlaka onlara zafer vererek yardım eder.
1- "MÜSLÜMANLARIN ELİNDE ŞU KUR’ÂN BULUNDUĞU MÜDDETÇE KESİNLİKLE ONLARI YENEMEYİZ!..." İngiltere’nin eski başbakanlarından William Ewart Gladstone’un (ö. 1898) Lordlar Kamarasında pervâsızca sarf ettiği şu sözü, Batı dünyasının İslâm’a ve Müslümanlara bakış açısını anlamak bakımından ibretli bir misaldir: “Kur’ân, Müslümanların elinde oldukça, onlara kesin olarak galip gelmemiz imkânsızdır. Ya bu Kur’ân’ı Müslümanların elinden almalıyız, ya da onları Kur’ân’dan soğutmalıyız!” İslâm'a ve Osmanlı'ya düşmanlığıyla bilinen İngiliz politikacı Gladstone, Müslümanları haçlı seferleriyle asırlardır mağlup edememelerinin sebebini çok iyi tespit etmiş ve Lordlar Kamarası'nda kürsüye çıkıp, sözü hiç uzatmadan: "Efendiler! Müslümanları Allah'ın Kitâbı dedikleri şu Kur'ân'dan koparamazsak onları hiçbir zaman asla mağlup edemeyiz" diyerek, Müslümanlara birlik ve dirlik veren şeyin Kur'ân'a tâbi olmaları olduğuna dikkat çekiyordu. Evet, Müslümanlar Allah'ın Kitâbına uydukları sürece asla yenilmezler; çünkü onlar, Allah'ın dinine yardım ederlerse Allah da mutlaka onlara zafer vererek yardım eder. Gladstone'un bu sözü Hristiyan âleminde ciddi şekilde yankı buldu, önemsendi ve o günden bu zamana kadar bütün çalışmalarını; Müslümanların Kur'ân'ı doğru şekilde anlamalarına ve Kur'ân'a göre bir hayat yaşamalarına mâni olmak maksadıyla evrensel bir politika üzerine yoğunlaştırdılar. Bu tespitlerinin zehirli meyvesini de kısa süre içinde toplamaya başladılar; neticede de günümüze kadar bu gerçeği fark etmiş olmanın kendilerince bir rahatlığını yaşıyorlar. Çünkü Müslüman olduğunu söyleyenlerin çoğu, Kur'ân'ı “hayat kitabı” olarak görmek yerine işlemeli bezlerin içine hapsederek, çocuklarının ellerinin ulaşamayacağı duvarların en üst köşelerine koydular. Kasalara, vitrinlere ve müzelere kaldırdılar. Kur'ân'ı güzel sesle okumayı maharet sayarken anlamını ihmal ettiler. Hâfızlar yetiştirdiler ama Kur'ân ilimlerini öğrenmiş âlimler yetiştirmediler. Kur'ân'ı hastalara ve kabirdekilere okudular ama dirilere okumadılar. Kur'ân'ı rukye kitabı, ilmihâl kitabı, bilim, sanat, doktora ve tez kitabı kabul ettiler ama Allah'ın dünyaya uzattığı “kurtuluş ipi” olduğunu görmediler. Kur'ân'ın, insanları en doğru yola ileteceğini unuttular. Kur'ân'ı anlamak için gerekli olan Arapça dili, dedelerinin kullandığı daha doğrusu anadilleri olduğu halde ne tuhaftır ki anadillerinden dahi vazgeçtiler. Bir Yahûdî ve bir Hristiyan kendi muharref kitaplarına ve mukaddesatlarına hiçbir zaman sırt çevirmemiş olmalarına rağmen, 'Müslümanım' diyenler, İslâm'la bağlarını koparmayı çağdaşlaşma ve medeniyet saydılar! Tarih boyunca ne Yahûdîler ne de Hristiyanlar bâtıl dinlerine sadakat gösterdikleri için galip gelmişlerdir. Bu durum insanlık tarihi boyunca sadece Müslümanlara nasip olan ve olacak olan İlâhî müjde ve Rabbanî bir va’d iken, yeni nesiller nasıl bir hayrın vârisleri olduğunu idrak edemediler. Batı ve bâtıldan gelen insî ve cinnî şeytanların vesvese ve propagandalarını "kurtuluş reçetesi" sandılar! Bu gerçeklerin yanında bir nokta çok önemlidir. En azından aklıselim insanlar açısından... Eski İngiliz başbakanlarından ve politikacılarından Gladstone'un tarihe geçen o konuşması, İslâm'ın "hak din", Kur'ân'ın "İlâhî Kitap" ve Müslümanların da dosdoğru yol üzerinde olduklarının en açık bir itirafıdır! Zira "Müslümanlar, Kur'ân'a uydukları sürece onları asla mağlup edemeyiz" sözünün anlamı, "destekçileri, Allah olan bir topluluğu yenmek imkânsızdır" demektir! Allah da ancak râzı olduğu mü'min kullarına yardım eder. Bu gerçeği asırlar sonra fark edip de, Müslümanları, Allah'ın Kitâbından uzaklaştırarak şeytanın davasına hizmet etmek yerine akıllı insanların o Kur'ân'a iman ederek İslâm'la şereflenmeleri beklenirdi. Ama bâtıl ehlinin gözünü taassup kör etmekte, kulaklarını sağır etmekte, akıllarını kullanamaz hale getirmekte ve bir gerçeği görseler dahi o gerçeği ifade ediş tarzları, yorum ve kıyasları kendilerine fayda değil, zarar verecek şekilde olmaktadır. Oysa -gayrimüslim dahi olsalar- sağlıklı insan aklının kıyası şöyle olmalıydı: Müslümanlar, Kur'ân'a uyuyorlar ve tarih boyunca her koşulda bize devamlı galip geliyorlar. Araştırınca görülüyor ki; Kur'ân ve Sünnet'e uymaları dışında savaş meydanlarında bizden farklı bir tedbirleri gözükmüyor. O halde onların bu zaferlerinin ardında o Kitâbın rolü bulunmaktadır. O Kitap, böyle muazzam hayırlara vesile oluyorsa, bizim de o nimetten mahrûm kalmamamız gerekir. Biz de, içinde hayır ve bereketler bulunan Allah'ın Kitâbına teslim olalım ve sadece Allah'a kulluğa yönelelim... Ehl-i küfrün bu sonuca ulaşması gerekirken, onlar ters ve tutarsız mantık yürüttüler. "Ben yiyemiyorsam onlar da yemesinler" tarzında!.. Ve sonuçta şu kararı vermişlerdir: "Bu Mübârek Kitâba biz iman etmeyelim ama onların da iman etmelerini engelleyelim, inançlarını bozalım ve onların arkasındaki Allah desteğini ortadan kaldırıp eşit şartlarda onlarla savaşalım, mücâdele edelim..." Ne kadar fâsid bir kıyas ve ne kadar zararlı bir düşünce! Demek ki, vahiyden bağımsız olan akıl kendi başına insanları doğru yola iletmemektedir. İnsanları dosdoğru yola ileten vahiydir. Vahiysiz yol alan nefsi istikâmetinde gider. Kur'ân ve Sünnet ile yol alan ise Allah'ın gözetim ve yardımı altında ilerler. Son bir noktaya daha temas etmeden bitirmeyelim. O da, İngilizler, bu projeleriyle Osmanlı'yı yıktıkları gibi, Osmanlı'nın torunlarını da “Batı'cı Gençlik” hâline getirdiler. Peki, Gladstone'un bu sözü, ecdâdı mücâhid ve mübârek mü'minler olan yeni nesillerin, "demek ki dedelerimiz, bu Kur'ân'la muzaffer oluyorlardı; ne zaman ki Kur'ân'la bizim bir alâkamız kalmamış ve biz ne hallere düşmüşüz?" diye düşünmeleri gerekmez mi? Bu gerçeği görmelerine, Gladstone'un sözü yeterli değil mi? Gladstone'un, tarihin karanlık sayfalarına kaydedilen o korkunç sözlerine, gayrimüslimler yüz asırdan fazla bir süredir titizlikle riâyet ediyorlar da, o söz, 'Müslüman' olduğunu söyleyen ya da dedeleri, Avrupa’nın göbeğinde Allah yolunda at koşturmuş olan nesillerin torunları için hiçbir şey ifade etmiyor mu? Rabbimiz Sübhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır: "Gerçekten bu Kur'ân, en doğru olan yola iletir; sâlih amellerde bulunan mü'minlere kendileri için muhakkak büyük bir mükâfat olduğunu da müjdeler." (İsrâ: 9) 2- DAVET VE YEMEK YEME ÂDÂBI Takriben iftara bir saat kaldı. İçinde bulunduğumuz vakte uygun düşecek bir meseleye değinmek isteriz. YEMEK konusu... Yemek davetlerinde iki yanlış uygulama vardır ve bu yanlışlıklar pek çok günahlara sebebiyet vermektedir. Birisi, yemek yedirirken cimrilik yapmaktır. Yani ikrâmdan kaçmaktır. Bu tür kötü davranış biçiminden sakındırarak, bu tarz insanlar üzerinde lüzumundan fazla kelime sarf etmeyi gereksiz görüyoruz. Zira kötülerden ve kötü sıfatlardan uzak durarak bu çirkin tablonun içinde olmamak yeterlidir. İkincisi ise, toplumda sorun haline gelmiş ve insanların birbirlerini kötü etkileyerek sürekli yarış yaptıkları yaygın bir yanlıştır. O da, davet verirken yemek ikrâmını abartarak hem yemek yapanlara eziyet etmek hem de haddinden fazla çeşitler yaparak israfa kaçmaktır. Tek cümleyle söylemek gerekirse, davet verirken ikrâmı abartmanın zararları oldukça çoktur. Bir ev hanımının evinde davet verirken neredeyse sabahtan iftara kadar durmadan dinlenmeden hizmet aşkıyla koşturması normal bir durum değildir. Her şeyin bir makul ölçüsü vardır. İkramın mükemmel olmasını çeşitlerin ve lezzetli yemeklerin çokluğunda sananlar, o sofraya belki her şeyi koyabilirler ama o sofrada muhabbet ve Sünnet'e ittiba olmadıkça, o sofradan çeşit çeşit yemeklerin ve etlerin yoğun kokusu gelse de, o sofra ideal sofra olamaz. Sofralarınızda çeşitleri artırmanın ya da pahalı ikrâmları çoğaltmanın derdinde değil, o sofrada yenilen her lokma yemeğin muhabbet, dostluk ve samimiyetle lezzetlenmesi için çalışınız. Ne kadınlarınıza davetin mükellef bir sofra ile olması talimatını yetiştiriniz, ne de hanımlarınız, davetin, davetliler tarafından beğenilip beğenilmeyeceği endişesiyle size eziyet etsinler ve dırdırlarıyla başınızı ağrıtsınlar. Yemek daveti davet edenlere ve davetlilere maneviyat katamadığı sürece, yemektekilerin kursağından aşağıya inen birkaç lokmanın cinsinin ne olduğunun pek bir önemi yoktur! Fakirlerin halini düşünmeden kıtlıktan çıkmış gibi yemeğe saldırmak takva sıfatı ile yan yana gelemez. Yemek konusunda ruhunu, midesini, gözünü, elini ve dilini dizginleyemeyen, her açlık anında bu âlemden kopup tanınmaz bir insan olur. Bu durumdakiler, yemek yerken ellerindeki lokmalarını asla bir başkasıyla paylaşamazlar. İnsanların ne olduğu nasıl ki para ve menfaat karşısında belli olursa, aynı zamanda insanın gerçek neliği aç iken ortaya çıkar. Aç iken saldırganlaşan, asabî olan, etrafıyla alakası ve ilgisi kesilen insanın o durumu gerçek halidir. Yemekten sonra sakinleşmesi, hastanın ilaç aldıktan sonra dizginleşmesine benzemektedir. Açken de tokken de iffetli, onurlu, şahsiyetli, kanaatkâr ve takva sahibi olunuz! Bazı şartlarda insanların gerçek yüzlerinin ortaya çıktığını biliniz ve kendinizi açken görünüz, kendi gerçeğinizle tanışınız ve o kötü durumdan kurtulmak için çalışınız. Evlerdeki yemek davetlerinde ikrâm etmek için heyecanlı olun, elinizdeki imkânlar ölçüsünde ikrâm etmek için çabalayınız ama asla karı-koca arasında kırıcı olacak davranışlar sergilemeyiniz, birbirinize zulmetmeyiniz Ne yemek davetlerinde ne de kendi başınıza yemek yerken açgözlü olunuz! Siz, israftan sakınmazsanız bereket sizden sakınır! Elinizdekileri hor görür ve elinizde olmayanlara göz dikerseniz elinizdekiler sizden razı olmaz, sizin bu amelinizden incinir! Elinizde olmayanlar da sizin gibi tamahkâr bir kimseye gelmek istemez; gelse de, gönülsüzce, isteksizce gelir, bereketi kalmaz! Allah'ın nimetlerini horlamayınız! Unutmayınız ki, ikrâm sofrasından sadece yemek kokusu geliyor ama muhabbet, dostluk, takvâ, ihlâs, cömertlik ve kanaat kokuları gelmiyorsa, o sofra bereketlerle kuşatılmamış sadece dünyanın lezzetleriyle donatılmış bir sofradır. Sofralarınız dostluk ve kardeşlik sofrası olsun. Sofralarınızda ikrâm olsun, israf olmasın! Sofralarınızda ihtiyaç sahipleri ve sâlih insanlar bulunsun. Bulunsun ki, zenginler fakirlerin kanaat ve iffetini görsünler, nefislerinin cimriliğinden sakınsınlar. Fakirler, zenginlere infâk ve ikrâm etmeleri gerçeğini öğretsinler. Sâlih mü'minler gerek zenginlere ve gerekse fakirlere takvâ konusunda muallimlik yapsınlar. Oradakiler, yemek yemenin, el çabukluğuyla lezzetli yemekleri midelerine indirmekten ibaret olmadığını öğrensinler. Yemek sofrası yemek yiyenler için, günde en az iki kez tekrarlanan bir eğitim semineri gibi, eğitim sürecine dönüşsün. Yemektekiler; doyunca ağlamayı kesen bebekler gibi olmaktan kurtulup açken de sakin durabilmeyi, Allah için tefekkür edebilmeyi, Allah için kardeşinin halini düşünebilmeyi, hatalarını görüp düzeltebilmeyi öğrensinler. Allah'ın adıyla başladıkları yemek yeme serüvenine, itidal ve istiğna duygusu ile sükûnetle devam etsinler ve doyunca Allah'a hamd ile tamamlasınlar. Müslümanın nasıl bir ahlâka sahip olması gerektiğini herkes yemek sofrasında görsün. Görsünler ki, kendileriyle İslâm müntesiplerinin arasındaki farkı karşılaştırsınlar. Görsünler ki, takva sahibi bir mü'min ile takvasız davranan ve nefsine uyan bir Müslüman arasında ne kadar büyük bir dağ olduğunu anlasınlar. Sonra da bazı Müslümanların nefsânî tavırlarını İslâm'dan sanmasınlar! Yemek sofrasında bu kadar mücâhid kesilenler, gıdanın önemini anlasınlar. Gıdaya sadece midelerinin ihtiyacının olmadığını bilsinler. Midelerini doyurmanın yanında, kalplerini iman gıdasıyla, kafalarını ilim gıdasıyla doyursunlar. Ve böylece maddeten hayat buldukları gibi, manen de hayat bulsunlar, dirilsinler ve Allah'ın rızası istikâmetinde yaşasınlar. Yaşamın amacını öğrensinler, nasıl yaşanması gerekiyorsa öyle yaşamaya başlasınlar. Yemek için değil, yaşamak için yesinler; başkalarına da yedirsinler, başkalarını da yaşatsınlar. Hiç kimse unutmasın ki, sadece zenginlerin çağrılıp fakirlerin çağrılmadığı bir yemek, en kötü yemektir! “Yemeğin en kötüsü, kendisine zenginlerin davet edilip fakirlerin terk edildiği düğün yemeğidir." (Buhârî, Nikâh, 72; Müslim, Nikâh, 107-110) Sofralarınız, yemek yeme ve davet vermeye niyet etmenizden, yemek hazırlamanıza, yemek yemenize ve yemekten sonra sofrayı kaldırmanıza kadar her bir aşaması ile Allah'ın rızasına ve Sünnet-i Seniyye'ye uygun olsun. Müttakîlerle kâfirler arasındaki farkı iki Âyetle öğrenelim: "Onlar ki, gayba iman ederler, namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden infâk ederler." (Bakara: 3) İnfâk etmek; toprağa tek bir tohum tanesini atmak gibidir. Allah o tohumdan yedi başak bitirir ve o yedi başağın her birisinde de yüz dane olur. Ama diledikleri kulları için, bunu dilediği kadar artırır. Çünkü Allah'ın lütfu geniştir. (Okuyun: Bakara: 261 ve devamı.) Mü'minler, ellerindekilerin en güzellerinden infâk ederler, asla cimrilik yapmazlar. Kâfirlere gelince onlar cimridirler. Onların durumunu Rabbimiz bize şöyle haber vermektedir: "Onlara: 'Allah'ın size verdiği rızıktan infâk edin' denilse; kâfirler, iman edenlere derler ki: 'Allah dileseydi kendilerini yedirebileceği kimseleri mi yedirelim? Siz ancak apaçık bir sapıklık içindesiniz.’” (Yâsîn: 47) İnfak konusu da yemek konusu ile yakından ilişkilidir. Bu konudaki Âyetleri ve Hadîsleri okumanızı tavsiye ederiz. Zira o Âyet ve Hadîsler, hepimizin ihtiyacıdır. Hele de insanların cimrileştikleri şu günümüz şartlarında... Rabbimiz bizleri yemek yediren, infâk eden ve nefsinin cimriliğine tutulmayan cömert, kanaatkâr, ihlâslı ve takva sahibi kullarından kılsın. Ve dünyada da âhirette de bizlere lütfundan versin. 3- GAZZE YANIYOR! BEBEKLER ÖLÜYOR, ANALAR AĞLIYOR, VİCDANLAR SIZLIYOR! AMA DÜNYALILAR, HEMCİNSLERİNİN BAŞINA GELENLERİ SADECE TV’DEN İZLİYOR! Yıl 2014. Ramazan ayındayız… İsrâil, ateşkesi bozuyor, Gazze'ye bombardıman yapıyor, Filistinli masum halkı ve yerleşim yerlerini yerle bir ediyor, Filistin meşru müdafaa hakkını kullanıp roketlerle karşılık verdiği zaman ise, Batı dünyası tarafından kınanıyor! İnsanî değerlerini kaybetmeyenler artık Batı'nın adâlet ve insan haklarından ne anladığını görsünler! Anlaşmayı bozan, tahrîk eden, ilk saldıran İsrâil ama saldırıya cevap verdiği için Filistinliler suçlu! İsrâil'in bu saldırılarını, anti-siyonist Yahûdîler bile protesto ederlerken, sözde Müslüman olduğunu söyleyen pek çok siyasetçi ve yazar bu konuda (Filistinli bebeklerin katledilmesi, kadınların, çocukların, yaşlıların, sakatların öldürülmesi ve insanların sakat bırakılması operasyonunda) tarafsız kalınması gerektiği görüşündedirler! İnsan haklarından, özgürlükten, eşitlikten ve hukuktan söz eden Batı dünyası neredeler? Birleşmiş milletler ve NATO ne âlemdeler acaba? İnsanların en temel haklarından birisi yaşama hakları ellerinden alınırken, Batı'nın adâlet damarları mı kurudu? Basiretlerini mi yitirdiler? Toplumsal bir hâdiseyi bahane edip, Filistinlilere öz topraklarında hayatı dar eden, gece sahur vaktinde onları bombalayan, Ramazan'ı ve dini değerleri hiçe sayan işgalci İsrâil'i kınaması ve yaptıklarını onaylamaması gereken Batı, her nedense soykırım edasıyla katledilen halkı suçlu göstermektedir, dünya kamuoyunda! Taşkınlıklar yapan siyonistler değil, Filistin tek taraflı olarak uyarılmaktadır! Ne ABD'den, ne NATO'dan, ne BM'den adâlet bekliyoruz! Biz, mazlumların feryatlarını, anaların inlemelerini, gönüllerin sızlamalarını Allah'a sunuyoruz ve diyoruz ki: Ey Allah'ım! Zâlimlerin ellerini tut, tut ki asla razı olmadığının zulüm eylemlerini gerçekleştiremesinler! Sana ve iradene başkaldıran insanlar ne kadar büyüklenseler de, Sen'in kahredici gücün karşısında onların hiçbir taşkınlık yapmaya güçleri yetmez. Tüm dünyada mü'minlerin ihlâsla yaptıkları dualarına icâbet buyur ve mazlumların yardımına koş! Bizi, kendimize terk etme, bizi gözet ve rahmetinle bizleri rızana koşan kullarından kıl! İslâm kardeşliğini kalplerimize koy, kalplerimizde mü'minlere karşı kin bırakma ve zâlimlerin fitnelerine ve zulümlerine maruz kalmaktan bizi koru! Âmîn yâ Rabbe'l Âlemîn... 4- EY FİLİSTİNLİ BEBEK! SENİ KATLEDEN ZÂLİMDEN ALLAH GÂFİL DEĞİL! İsrâîloğulları bir dönemler Firavunoğullarının zulmü altında inim inim inliyordu. Allah, Hz Mûsâ'yı göndererek onları Firavunun köleliğinden kurtardı. Ama İsrâîloğulları her defasında Allah'ın pek çok nimetleri karşılığında nankörlük ettiler. Âdeta Firavunun zulmü altında kala kala zâlimliği öğrenmişlerdi. Bugün ise, dünün ezilen kavmi Firavunlaşmış ve mazlum Filistinlilere zulmetmektedirler. Allah dün nasıl zulümlerinde haddi aşan Firavunu helâk ettiyse, bugünün çağdaş Firavunlarını da helâk etmeye kâdirdir! Allah, cezalandırmada aceleci değildir. İsrâîloğulları geçmişte Allah'ın lütuf, ikrâm ve yardımları karşısında şükretmek yerine şımarmış ve isyan yolunu tutmuştu. Allah ise, her defasında onları affedip bir fırsat daha vermişti. Tâ ki Allah'ın gazabına uğrayıp; kendilerine zillet ve meskenet damgası vurulana kadar!.. Uzun yıllar, Firavunun baskı ve zulmü altında kalmanın ezilmişliği, onlarda zulümle ayakta kalmanın kaçınılmaz olduğu psikolojisinin kökleşmesini sağlamıştı. Hem de zulmeden Firavunoğullarının Kızıldeniz'de İlâhî bir mucize ile boğulmaları ânına şahit olmalarına rağmen... Tarihleri kölelik ve eziyetlerle geçen bir kavmin yaşadıklarından ibret alması, kendi hayırları için hisseler çıkarması beklenirken; onlar zulüm ve isyan yolunu seçtiler. Kendi çıkarları için zulmetmeyi, insanlara hayatı çekilmez hale getirmeyi yaşam tarzı edindiler. Hepsinden kötüsü de bu yaptıkları zulümleri Tevrât adına yani Allah adına yaptıklarını iddia ettiler! Rabbimizin Kur’ân'da bildirdiği gibi; onlar, kendilerine gönderilen peygamberleri öldürdüler ve en son Hz. Mûsâ vasıtasıyla kendilerine verilen Tevrât'ı değiştirip, elleriyle keyiflerine uygun şeyler yazdılar ve böylece Allah adına iftirâlar uydurdular! Kitaplarına öyle şeyler yazdılar ki, kendi ırklarını seçilmiş ırk kabul ettiler. Tüm dünyanın kendi emirleri altında hizmetçiler ve köleler olduğunu, kendi ırkdaşlarına ve dindaşlarına kötülüğün haram olduğunu ama başkalarına karşı yaptıklarından dolayı kendilerini hiçbir günah olmadığını savundular. Neticede muharref Tevrât'ta vahşete teşvikler bitmez ve tükenmez. Ben-i İsrâil'in ataları, Allah'ın Kitâbını değiştirdiler ama dikkatlerden kaçmayan bir şey vardır ki, o da, değiştiren kimselerin ne kadar kin ve nefret dolu olduğudur. Sanki öfkeyle yazılmış bir ifadelerdir onlar! Âdeta vicdan, merhamet, insaf, adâlet gibi değerler tatildedirler! Dileyen, “muharref Tevrât’ta kin, nefret, vahşet ifadeleri” başlığı altında araştırma yapabilir. Kur’ân, tek üstünlüğün takva sahibi olmak olduğunu söylerken, muharref Tevrât, Yahûdîlerin seçilmiş millet olduğunu belirtir, onlara kibri ve saldırganı empoze eder. Tahrîf edilmiş kitaplarında kendilerine arz-ı mev'ûd (va'dedilmiş topraklar) müjdesi vardır. Bu vaad'e ise, Tevrât'a uygun bir hayat yaşarlarsa yani kendi standartlarında şeriat devleti olurlarsa kavuşacaklarına inanırlar. Bu müjdeye (!) ulaşmak için ise, hedeflerine engel olarak gördükleri herkesi öldürmeleri emrini verir insanlar eliyle yazılmış olan muharref Tevrât! Bu nedenle beşiğindeki bebekleri öldürmekten dahi çekinmezler. Hatta bunu ibadet olarak görürler. Tevrât, Çıkış, Bap/20’de yer alan on emir olarak bilinen emirlerin sadece kendi ırkları için geçerli olduğunu söylerler! O emirler arasında “öldürmeyeceksin, zina etmeyeceksin, hırsızlık yapmayacaksın, komşuna karşı yalancı şahitlik etmeyeceksin…” gibi emirler bulunmaktadır. İsrâîloğullarına emredilen ve “on emir” olarak bilinen bu emirler, Bakara Sûresinin 83-86. Âyetlerinde açıklanmaktadır. On emrin, En'âm: 151-153. Âyetlerde geçtiği de söylenmiştir. Allah, vahiy kaçkını bu kavmin soyuna ebter'lik verdiği için, sayıları az olmasına rağmen; dünya üzerinde bâtıl bir dava uğruna bu kadar kenetlenen bir millet göstermek mümkün değildir! Fakat hiçbir mazlumun âh’ı yerde kalmaz; hiçbir millet zulümle pâyidar olmaz. Allah, Firavunu ve saltanatını yerle bir ettiği gibi Siyonizm’i de yerle yeksan edecektir. Hadîslerde bu müjde açıkça verilmektedir. Allah’ın kulları unutmasınlar ki: Allah zulmedenleri bilir, zulmedenleri sevmez, zulmedenleri hidâyete iletmez. Allah zulmedenlerin yaptıklarından habersiz değildir. Allah zâlimleri mutlaka cezalandıracak ve onları helak edecektir. İnsanlığın fıtratına, aklıselim'in aklına her şeyden önemlisi de son İlâhî Kitâb olan Kur'ân-ı Kerîm'e aykırı olan fikirler meşru ideal olamaz! Zulmü meşru say(n)anları Allah'ın adâletine havale ediyoruz! Yahûdî ırkının tamamı yapılan bu zulümleri kabul etmemektedir. Azımsanmayacak bir anti-siyonist bir Yahûdî topluluğu, İsrail'in Filistin halkına yönelik bu bitmek bilmeyen saldırılarını onaylamamaktadırlar. Bu da, insan vicdanın haksızlık karşısındaki insani tepkisidir! Bu öyle bir tepkidir ki, mazlumların çığlığını duyamayanlara, haksızlıklar karşısında vicdanın ayağa kalması ve feryat etmesidir! Dünyada zulmün ve zâlimlerin köklerinin kesilmesini; yeryüzünün İlâhî adâlet, merhamet ve huzur dünyası olmasını diliyoruz. Şu Âyet, her mü'minin günlük okuyacağı dualarından birisi olmalıdır: "Ey Rabbimiz, bizi o zâlimler topluluğunun fitnesine uğratma!" (Yûnus: 85) 5- KELİME-İ TEVHÎD'İN DOĞRU ANLAMI VE BU KONUDAKİ SAPMALAR: Kelime-i Tevhîd'in anlamı: Allah'tan başka gerçek ma'bûd yoktur yani Allah dışında kendisine ibâdet edilen her şey bâtıldır. Kelime-i Tevhîd'in anlamında iki büyük yanlışa düşülmektedir. 1- Bazı Kelâmcılar, Lâ İlâhe İllallâh'ın tefsîrinde yanlışa düşmüşlerdir. Şöyle ki; onlar demişlerdir ki, Lâ İlâhe İllallâh'taki "ilâh" kelimesi "yaratıcı" anlamına gelir ve yani "Allah'tan başka yaratıcı yoktur" demektir. Oysa bu, herkesin yanında ma'lûmdur. Hatta müşrikler bile bunu itiraf ederler. “Andolsun ki, sen onlara kendilerini kimin yarattığını sorsan, elbette: ‘Allah’ diyeceklerdir.” (Zuhruf: 87) 2- Kimi Kelâmcılar da Tevhîd'i i'râb ederlerken, "Lâ İlâhe İllallâh" derken, ilâh'ın haberini "mevcûd" olarak takdir ediyorlar. Ve Tevhîd'e, "Allah'tan başka mevcut hiçbir ilâh yoktur" anlamını veriyorlar. Fakat bu ifade, Kur'ân'da birçok Âyette bildirildiğine göre yanlıştır. Zira Rabbimiz, kendisi dışında, tapınılan pek çok sahte ilâhlar olduğundan bahsetmekte ve kullarını, başkalarına ibadet etmekten sakındırarak, şirk'i terk etmelerini, böylece muvahhid olmalarını istemektedir. Kelâmcıların aksine şunu demek lazımdır ki, Allah'tan başka ilâhlık iddiasında olan sahte mabudların varlığından haberdar olmak lazımdır ki, onlar reddedilsin, onlara "Lâ İlâhe" denilerek, sadece Allah'ın ilâhlığı kabul edilsin yani "İllallâh" denilebilsin. * Ehl-i Sünnet olarak biz bu açıklamayı yapınca, bu sefer de az önceki fikri paylaşan kimseler, i'tikâd bozuk olunca bâtılın bataklığında battıkça batıyorlar ve onlar; "bizim ilâh" ile kastettiğimiz "hâlık" yani yaratıcı'dır. "Allah'tan başka yaratıcı yoktur" anlamını kastediyoruz, diyorlar. Âmennâ, elbette Allah'tan başka yaratıcı yoktur. Ama az önce de dediğimiz gibi, bunu müşrikler bile itiraf ederler. Allah'ı sadece yaratıcı bilmek iman etmek için yeterli midir? Öyle olmuş olsaydı, Allah neden, kendisini yaratıcı kabul ettiklerini bize bildirdiği müşriklerin şirk içinde olduklarını söylemektedir? Bu anlayışa göre, Tevhîd; Allah'ı yaratıcı bilmek ise, şirk nedir? ** Kelime-i Tevhîd'e âdeta zulmeden, Allah'a iftirâ edenlerden bazıları da, İslâm ile hiçbir ilgisi olmayan felsefî görüşleri savunan vahdet-i vucûd'cu sûfîlerdir! Vahdet-i vucûd’cular, Lâ İlâhe İllallâh’ı, ‘Lâ mevcûde illallâh’ yani Allah’tan başka mevcut varlık yoktur diye yorumlamışlardır! Bu fikir de, onları, var olan her şeyi "Allah" kabul etme sapkınlığına götürmüştür. Oysa Allah’tan başka mevcûdât çoktur. İnsanlar, hayvanlar, bitkiler, cinler, melekler, gök, yer vs… Onlara göre bu durumda evrende bulunan her şey Allah'tır! İbadet eden de, ibadet edilen de, puta tapan da, put da, insan da, taş da, su da her şey Allah'tır! Bu görüş, panteizm denen felsefeyle parelellik arz etmektedir. Allah, müşriklerin niteleyegeldikleri şeylerden münezzeh ve çok yücedir! Not: "Kelâmcılar" tabirimizle, Tevhîd akîdesini benimsemeyen ve yaptığımız bu tanımlamaya uyan tüm felsefecileri kastediyoruz. İslâm'daki meşru Kelâm ilmini ve âlimlerini değil! Kelâm ilminde durulması gereken bir sınır vardır; o sınırı aşan felsefeye dalmaktadır! 6- DEVLETİN MUMU, ŞAHSÎ MUM!... Beşinci râşid halîfe Ömer b. Abdülazîz, hilâfeti döneminde devlet dairesinde iki tane mum kullanmaktaydı. Devlet işlerinde kullandığı devletin mumu ve kendi şahsi işleri için kullandığı ve şahsine ait olan mum... Bir kimse kendisini ziyarete geldiği zaman, muhabbete başlamadan önce hemen devlet mumunu söndürür ve kendisine ait olan mumu yakardı. İşte gerçek adâlet! Ömer b. Abdülazîz'in annesi, Hz. Ömer b. Hattâb'ın torunudur: Ömer b. Abdülazîz’in annesi ile ilgili olarak Hz. Ömer’in başından geçen hâdise oldukça ilginçtir. Hz. Ömer bir gün halkın kendisi ve yönetimi hakkında neler düşündüğünü öğrenmek için tebdîl-i kıyafetle gezmekte iken, sattığı süte su karıştıran bir anne ile kızı arasındaki konuşmaya kulak misafiri olur. Konuşmada kızın, annesine halifenin süte su karıştırmama emrinin olduğu söylemesine rağmen, annesinin bu emri dinlemeyip aksine hareket ettiğini ve kızın da annesine karşı serzenişte bulunduğunu işitir. Hz. Ömer ertesi gün kızın bu fikirde ısrar edip etmediğini öğrenebilmek için bir memurunu göndererek onlardan süt satın aldırır ve sonuçta sütün içine suyun karıştırılmadığını görür. Bunun üzerine Hz. Ömer, kızı ve annesini çağırtır ve geçmişte aralarında yaptıkları konuşmayı işittiğini söyler. Hz. Ömer kızı ödüllendirmek için ona kendi oğlu Âsım ile evlenmeyi kabul etmesini ister. Kız bu teklifi hemen kabul eder ve bu evlilikten çiftin Leylâ adında bir kızları olur. İşte Hz. Ömer’in torunu olan Leylâ, Ömer b. Abdülaziz’in annesidir. Allah iki Ömer'den de râzı olsun. 7- DOSTLUK NEDİR? Şeyhu’l-İslâm İbn-i Teymiyye rahımehullâh bu konuda şöyle demektedir: “Dostluğun temeli sevgidir. Artık kim Allah’tan başka bir şeyi severse, kıyamet gününde Allah, onu, dost edindiği şeye havale edecek ve onu cehenneme atacaktır. Cehennem ne kötü bir dönüş yeridir. Yine kim bir şeyi Allah’tan başkası için severse, onu bulsa da kaybetse de zarar edecektir. Kaybederse, ayrılık çekecek ve üzülecektir. Bulsa, elde edeceği lezzetten daha çok acı çekecektir. Bu, hem düşünce hem de tecrübe ile sâbit bir durumdur. Her kim, Allah’tan başka bir şeyi Allah’tan başkası için severse, şüphesiz onun uğrayacağı zarar elde edeceği yarardan çok olur. Mahlûkâtın yükü onun omuzuna biner. Fakat sevgisi, Allah için ve Allah yolunda olursa bu duruma düşmez. Çünkü o sevgi, kul için bir olgunluk ve güzelliktir. Rasûlullah aleyhisselâm’dan rivâyet edilen şu Hadîs-i Şerîf de bunu ifade eder: “Dünya da içindekiler de mel’ûndur. Ancak Allah’ın zikri ve zikri peşinde olan (Kur’ân’la, ilimle iştigal etmek gibi) şeyler hâriç.” Hadîs’i Tirmizî ve diğerleri rivâyet etmiştir.” (Mecmûu’l Fetâvâ, C: 1, S: 29) Me'sûr bir haberde şöyle denilmiştir: "İstediğini sev, nasıl olsa ayrılacaksın. Dilediğini yap, nasıl olsa karşılığını göreceksin. İstediğin gibi ol, çünkü nasıl davranırsan sana da öyle davranılır." (Mecmûu’l Fetâvâ, C: 1, S: 28) 8- ASABİYET (TAASSUP, TUTUCULUK, FANATİZM) Asabiyet; asabi olmak, sinirlilik, öfke, aşırı gayret gibi anlamlara gelir. Bu kelime; fanatiklik, tutuculuk, taassup, hizipçilik, kabilecilik, kavmiyetçilik, milliyetçilik, cemaatçilik, partizanlık anlamlarını içerir. Asabiyet kelimesi ile aynı kökten olan "asabe" kelimesi de; baba tarafından akrabalık demektir. Çoğulu; "usbe" şeklindedir. Kelime anlamı sinirlilik olan bu kavram; baba tarafından akrabaları her hususta savunmak, üstün görmek ve onları zâlim bile olsalar müdafaa etmek demektir. Günlük hayatta çok kullanılan "ben asabi bir insanım" sözü çok yanlış bir ifade tarzıdır. Çünkü öfke; insanın aklının gitmesi anında gelir. Daha doğrusu öfke geldiği zaman akıl baştan gider ve insan sağlıklı düşünemez, karar veremez ve isabetli hükmedemez. Asabi kelimesi "asabiyetçi" anlamında tutuculuğu da ifade edeceği için, bu gayrimeşru sıfatı Müslüman bir insan kendisine layık göremez. Günlük hayatta kendimiz hakkında kullandığımız kelimeler bazen kendi lehimize bir dua olabilir; bazen kendi dilimizle kendimize beddua ediyor olabiliriz. Bu sebeple ağzımızdan çıkan sözlere çok dikkat etmemiz gerekir. Asabiyet konusuna devam edelim... Âhir zamanın en büyük fitnelerinden birisi grupçuluktur! Bu fitneden daha beteri ise, grup taasubuna giriftar olanların içine düştükleri girdabın farkına varmamalarıdır! Asabiyet bağlarınının hiçbirisini Tevhîdî kimliğinin önüne geçirmeyen, asabiyeti dava edinmeyen, insanları şu ya da bu isimlerdeki asabiyete çağırmayan, gerçek anlamda iman kardeşliğini savunan ve tüm insanların dil, ırk, renk, grup, mezhep, ülke, şehir ve kan bağı olarak her nereye mensup olursa olsun, onu, Allah'ın dinine çağıran ve insanların hidâyete ererek ebedî hayatlarını kurtarmalarını en büyük dava edinen kimseler; bu tablonun yanlışlığını fark edebilirler. İslâm'a göre; takvâ dışında bütün üstünlük iddiaları asabiyet olarak kabul edilir. Bu nedenle asabiyetin çeşitleri oldukça çoktur. Onlardan bazıları; ülke, millet, kabile, şehir, coğrafya, ırk, renk, cins, meşrep, mezhep, tarikat, cemaat, hizip, parti asabiyetleri... Peygamberimiz aleyhisselâm bu konuda şöyle buyurmuştur: “Asabiyete çağıran bizden değildir” (Müslim, İmâret 57) Mekke müşriklerinin asabiyeti, kabilecik gayretiyle baba tarafından soyunu ve kendi kabilesinden olan kimseleri haklı da olsa, haksız da olsa başkalarına karşı savunmak ve onları korumak şeklindeydi. Bu davranış şekline göre; insanları koruyup himaye etmede ölçü, bir kimsenin zâlim veya mazlûm olması değil; himaye edenlerin kabilesine sahip olmalarıdır. İşte İslâm, bunun asabiyet olduğunu bildirmektedir. Peygamberimiz dönemindeki müşrikler, daha çok kabilecilik taassubuyla hareket ederlerdi. Başka çağlardaki müşrikler ise, başka bağların taassubunu dava edinmiş olabilirler. Asabiyetin hangi konuda olduğunun yani neye izafe dildiğinin bir önemi yoktur. Rabbimiz, Kur’ân'ın nâzil olduğu dönemdeki müşriklerin asabiyetine değinmiş ve bundan sakındırmıştır. Aslında bu asabiyet türü her çağda vardır: "Kıyamet gününde akrabalarınızın ve evlatlarınızın size bir faydası olmaz." (Mümtehine: 3) 9- AMAN DİKKAT! Şu bir gerçektir ki, âhir zaman gençlerinde hamâsî nutuklar, harâretli konuşmalar, eleştirel söylemler ve cür’etkâr çıkışlar olacaktır. Bu zamanın gençliği, bu tip özelliklerde temayüz eden gençlere ilgi, iltifât ve alâka duyacaklar, onlar gibi olma ve onlarla olma özlemini taşıyacaklardır. İlimle, hikmetle, teennîyle, sabırla, tahammülle, anlayışla hareket eden, yapıcı eylem ve söylemleri benimseyen, oturaklı, tecrübe ehli kimselerin sözleri; dünyanın, kendi fikirleri etrafında döndüğünü ve dönmesi gerektiğini düşünen, bu nedenle de hayal âleminde yaşayan, insanlara karşı merhamet, anlayış, sabır ve tahammülden yoksun kimselere câzip gelmeyecektir. Onların bu halleri, kendilerini ilim ve hikmet ehlinden ayrı düşürecek ve kendi başlarına tuttukları yolun en hayırlı yol olduğunu sanacaklardır ve savunacaklardır. İşte bu yönelişler, hayat tecrübesi yetersiz olan insanların, eskilerin tabiriyle ‘umur görmüş’ yani bilgi, görgü ve deneyim bakımından olgun, hayatın gerçeklerini belki defalarca görmüş ve yaşamış kimselerden istifade edememelerine ve sonuçta da yeni filizlenen neslin, ileride kendi evlatları için, ‘umur görmüş’ kimseler yani güzel örnekler olamamalarına yol açacaktır! Aman dikkat!.. 10- KEŞFİ AÇIK DENEN KİMSELERE Mİ YOKSA VAHYE Mİ UYACAĞIZ? "Keşfi açık" denilen kimselerin açık olan hatlarının başında şeytan bulunuyor olmasın! Zira vahiy hattı sadece peygamberlere açıktır. Hiçbir kimseye gelen ilhâm, vahiy ile sâbit olan hakikatlerini geçersiz kılamaz! İnsanın içine doğan şeyin Allah'tan mı yoksa şeytandan mı olduğu da çoğu zaman bilinemez. Hele hele vahye zıt ise, hiçbir kimse onun "Rahmânî" olduğunu iddia ederek, Şerîat'a sırt dönemez! Hiç şüphesiz İslâm Şerîat'ına aykırı olan duygu ve fikirlerin tamamı şeytandan ve insana, kötülüğü telkîn eden nefs-i emmâre'dendir. Kimi gönlünü İslâm'a ve Allah'ın Âyetlerine açar; kimi de şeytana ve şeytanın vesvese ve iğvâlarına!... Kiminin keşfi, kalbini Tevhîd ve imana açmak olur; kiminin keşfi de şirkler ve hurafeler içinde yüzmeye gönül vermek olur!... Selef-i Sâlihîn'in yanında hiçbir kıymeti olmayan kavram ve anlayışları vahiy gerçeklerinin önüne geçirip, hakikatlerin tespitinde kişisel yaklaşımları dikkate almaktan büyük sapkınlık olamaz. Kur’ân ve Sünnet-i Seniyye var iken; hidâyeti ve doğruları bazı kimselerin ağzından çıkacak laflarda aramak dalâlet değilse, dalâlet nedir? Sözleri, Kur’ân ve Sünnete aykırı olmasına rağmen, söyledikleri "Nass" gibi kabul edilen kimseler, Allah yanında kendisine ilâhlık vasfı kazandırılmış kimselerdir. O kimselerin bâtıl sözlerine -hâşâ- Âyet gibi teslim olanlar ise, o kimselere tapınan kimselerdir. Allah'ın Âyetlerine ve Hadîs-i Şerîflere zıt şeyleri savunan kimseler ancak basîreti bağlı kimseler olabilirler! İslâmî deliller içinde ne "keşf" diye ne de başka bir isimle anılan bir delil vardır! İslâm'da tek ve temel kaynak vardır; o da, VAHİY'dir! VAHİY'den sonraki şeyler; vahye uygun olursa alınır, uygun olmazsa atılır! Edille-i Şer'iyye 4'tür: 1- Kitâb (Kur’ân-ı Kerîm), 2- Sünnet-i Seniyye, 3- İcmâ-i Ümmet, 4- Kıyâs-ı Fukahâ. Müslümanı bağlayıcı olan İlâhî buyruklardır... İnsanların kavilleri bu buyruklara uygun olmadıkça kabul edilemez. İcmâ dinde delildir. İçinden çıkılması güç meselelerde sevâd-ı a'zâm (âlimlerin çoğunluğunun ittifakına) uymak genelde selâmetli yoldur. Ama yine de görüşlerinin tahkîkâtında esas alınması gereken vahye uygunluk ilkesidir. Zira bazı çağ veya coğrafyalarda âlimler bir görüş üzerinde birleşmiş ve takip eden asırlarda ise o görüş tahkîk edilmeden taklit edilmiş ve tekrarlanmış olabilir. Bilindiği gibi, insan hatadan masum değildir. İnsan yapısı olan hiçbir şey de mutlak anlamda mükemmel sayılmaz; eksiği bulunabilir. Bu yönleri tespit eden âlimlerin fetvalarını dikkate almak gerekebilir. MÜSLÜMAN; KİTÂB VE SÜNNETTEKİ SARÎH NASSLARA UYAR, MÜTEŞÂBİH MESELELERDE SELEF'İN VE SELEF'İN MENHECİ ÜZERİNDE FETVA VEREN ÂLİMLERİN İCTİHÂDLARINA, KIYASLARINA, VARSA İCMÂ'YA YOKSA CUMHUR-U ULEMÂ'NIN NE DEDİĞİNE BAKAR VE BUNLARA İTİBAR EDER. ÂLİMLERİN YAPTIKLARI İCTİHÂDLAR DA TEMEL KAYNAK OLAN VAHYE UYGUN OLMAK ZORUNDADIR. TAHKÎK EHLİ ÂLİMLERİN BU KONUDAKİ GÖRÜŞLERİNE, İLİM TALEBELERİNİN VE ARAŞTIRMACI MÜSLÜMANLARIN İHTİMAM GÖSTERMELERİ GEREKİR. FAKAT HER MESELEDE OLDUĞU GİBİ, BU MESELELERDE NEFSE UYMAKTAN SAKINMAK GEREKİR. BU MEVZULAR, İNSANLARIN ÇOK İHTİLAF ETTİKLERİ, SÖZÜ ÇOK UZATTIKLARI VE BİLMEYENLER AÇISINDAN KAFALARI ÇOK KARIŞTIRDIKLARI MESELELERDİR. BU NEDENLE EN SELÂMETLİ YOL OLAN; ASHÂB-I KİRÂM'IN YOLUNA VE ONLARA TÂBİ OLAN ULEMÂ'YA UYMAKTIR. İSLÂM ADINA SONRADAN UYDURULMUŞ BİD'ATLERE KARŞI ÇOK BİLİNÇLİ VE ŞUURLU OLMAK GEREKMEKTEDİR. RABBİMİZ; ilk üç asrın Müslümanlarından da, onların yolunda olan İslâm âlimlerinden de, Rasûlullah'ın Sünnetine ve Selef'e en güzel şekilde ittibâ eden tüm mü'minlerden de ebediyyen râzı olsun. 11- İNSANI ANLAMAK GERÇEKTEN GÜÇTÜR! Vahiy ile yol almayan insan; çok eleştirici, kınayıcı, suçlayıcı, gıybetçi, sû-i zann'cı, zâlim, tanıdıklarına karşı vefâsız, diğer insanlara karşı sadakatsiz, hep konuşan, hiç dinlemeyen ve kendi çıkarlarını düşünen bencil biri olmaktadır. Bu anlamda, insanın insana yaptığını başka bir canlı yapmamaktadır! İnsanın nefsine hoş gelmeyen bir söz ya da davranış sergileyen kimse, o kişi tarafından anında eleştirilmektedir. Hem de kınayan şahıs, nefsinin arzuladığı şeyin vahye uygun olup olmadığına zerre kadar aldırış etmeksizin... İnsan bazen bir şeyler ister; isteği kendisine verildiğinde de o şeyin hakkını vermez! İstediği şey verilmediğinde ise, sızlanıp, eleştirir ve suçlar! İnsan kişiliği açısından bu durum ciddi bir tutarsızlıktır! Yine insan, başkalarından vefa bekler ama kendisi yakınlarına ve arkadaşlarına karşı vefalı değildir! Câhil insan, tüm iyilikleri başkasından bekler ve ister ama kendisi o beklediği iyilikleri başkalarına layık görmez. Hep ister... Hep bekler... İstediği olmayınca eleştirir... Hatası söylenince öfkelenir ve tartışır... Vahiy, insanı 'insan' yapar. Onu fıtrat çizgisinde dizayn eder. Vahiy, insanı Rabbine bağlar ve sahte bağlardan ve bağlantılardan onu kurtarır. Vahiy, halkı halka kölelikten kurtarıp, Hâlık’ına 'kul' yapar. Vahiy ile tanışıp onunla yol almayanlar; kendileri açısından meçhul bir istikâmette, amaçsızca yol alırlar. Vahyin kılavuzluğunda hareket etmeyenler, kılavuzsuz yola çıkan insanlar gibidirler. Onların yol boyunca ya da yol sonunda nelerle karşılaşacakları bilinmez. Vahiysiz adım atanlar, denize maya çalan kimse gibidirler. Onlar bilmedikleri şeylerin peşine düşerek ömür sermayesini boş yere telef ederlerken, "ya tutarsa" diye zar atarlar! Vahyin aydınlığında yürümeyenler hayatı iki kutuplu 'zar' olarak görürler. Kendilerince bir tercih yaparlar sonuç ya iyidir ya da kötüdür. Oysa her konuda Allah'a sormuş olsalardı, o işin hakikati kendilerine açıklanacaktı... Fakat kibirlerinden dolayı bunu yapmazlar. Çünkü onlara göre; hayat; nefsin isteklerini tatmin etmektir! Zevkler tatmin edilmedikçe yaşamdan zevk alınmaz! Nefisler ve şeytan ne istiyorsa onları maksimum seviyede yapmadan yaşlanmak hayatı boşa geçirmek demektir! Onlar; gençlik dönemlerinde haram yolları adımlamamış kimseleri, sanki hiç yaşamamış ve hayatın keyfini almamış, ot gibi yaşamış kimseler olarak görürler! "Ben haram yollarında ne çok adımlar attım, haram yollarına ne çok paralar sarf ettim" diye başkalarına karşı övünürler!.. Yani ömürlerini 'ot' gibi geçirmediklerini söylemek isterler! Oysa insanın ne ot gibi yaşaması ne de başka bir canlı gibi yaşaması gerekir. İnsanı 'insan' olarak yaratan Allah Sübhânehu ve Teâlâ, insanın 'insan gibi' kendisine kulluk yapmasını emretmiştir. Asla şirk koşmadan ve küfre sapmadan iman üzerine bir ibâdet istemektedir, Rabbimiz, akıl sahibi mükellef kullarından... Bir insanın bu dünyada ibâdetten âzâde olması; ya onun akılsız (deli) olmasıyla ya da ergenlik çağına girmemesiyle mümkün olur. Aklı başında olarak ergenlik çağına girmiş bir kimse Allah'a ibâdet bakımından asla özgür ve başıboş olamaz! İnsan başıboş yaratılmadığı gibi, Allah bu âlemi de oyun ve eğlence olsun diye yaratmamıştır. O halde, insanoğlu, ergenlik çağına girdikten sonra oyun ve oynaşı artık bırakıp yetişkin bir insan gibi Allah'a hakkıyla ibâdet etmeye başlamak zorundadır. Babası Âdem ile anası Havva gibi... Bu dünyaya gönderiliş amacının; zevk-ü sefa peşinde koşarken, Allah'a isyan etmesi uğrunda bu dünyadan göçüp gitmesi olmadığını anlamalıdır. İnsan, Allah'ın belirlediği programa uymazsa, kendi yaşamı için başka programlara yani dinlere uyar. Yaşam tarzı, bütünü itibariyle insanın uyduğu bir dindir. İnsan ya Allah'ın dini olan İslâm'a uyar ya da başka şeylere!... İsimleri ne olursa olsun, fark etmez... Bir kimse İslâm'a bütün olarak teslim ise "Müslüman" sayılır, İslâm'ın bütün umdelerine, ilkelerine, esaslarına ve hükümlerine teslim değilse "gayrimüslim" sayılır. Yani İslâm'da var olan İlâhî bir esası reddetmek, inkâr etmek, örtmek, ketmetmek, beğenmemek, eleştirmek, alaya veya hafife almak küfürdür... Velev ki bu, bir tek esas için de geçerli olsa sonuç aynıdır... Dolayısıyla İslâm'ın bir kısmına uyması, kişiye "Müslümanlık" sıfatını kazandırmaz! Müslüman olmak isteyen kimse, Allah ile ya da Allah'ın diniyle pazarlık yapmadan, kendisini yaratanın emirlerine; "işittik ve itaat ettik" demelidir. Çünkü Allah'ın iradesine karşı gelmek ile itaat bir kalpte bulunamaz. Bir kalpte ya iman olur ya da küfür! İkisinden başkası olmaz! 12- TEVHÎD HER ŞEYDEN ÖNCEDİR, NAMAZDAN BİLE! Bizleri İslâm fıtratı üzerinde yaratan ve Tevhîd ile şereflendiren yüce Rabimize hamd ederiz. İslâm'ın esası, temeli Tevhîd inancıdır, direkleri ise mü'minin mi'racı olan namazdır. Namaz, Mi'rac'da, Rabbimiz tarafından mü'minlere her günde beş defa kılmaları şeklinde vakitli olarak farz kılınarak hediye edilmiş İlâhî bir lütuftur. ET-TEVHÎDU EVVELEN: Önce Tevhîd. Bir kimsenin namaz kılma ehliyeti elde etmesi için Tevhîd ehli olması şarttır. Tevhîd üzere ölenler ise, işin başında ya da sonunda mutlaka cennete gireceklerdir. Cennete ise ancak mü'minler ve Müslümanlar girecektir. Başka kimse cennete giremez. Cennetin kokusu beş yüz yıllık bir mesafeden [1] duyulabildiği halde, şirk ehli cennetin kokusunu dahi alamaz. Peki, şirk bu kadar büyük bir felaket ise, bugüne kadar şirk belasını tanımak için ne yaptık? Müslümanlık deyince sadece sloganlarla mı kendimizi avuttuk? Çocukluğumuzdan beri sorarlar bize: - Sen Müslüman mısın? - Elhamdülillah, Müslümanım, - Ne zamandan beri Müslümansın? - Kâlû Belâ yani Mîsâk'tan beri Müslümanım. Bu iki soruya, yukarıdaki gibi cevap verdiğiniz de her şey tamam diye düşünülür! İşin ilginci bu tür soruları soranın repertuarında(!) orijinal başka sorular yoktur ki başka sorular sorsun! Hele bir de, "Müslüman mısın?" sorusuna "Elhamdülillah" demeden cevap verirseniz ya da "ne zamandan beri?" sorusuna "doğduğumdan beri" derseniz yahut da yaşınız küçük olduğu için "annem-babam bilir" gibi cevaplar verirseniz; yandınız! Ayıplanmaya hazır olun! Peki, Müslümanlığı bu şekilde iki cümleyle özetlemeye çalışan zihniyet çok mu masumdur? İslâm nedir, Müslüman kime denir, hamd-hâmid-mahmûd ne anlama gelir, mîsâk nedir ve orada ruhlar Allah'a hangi konuda söz vermişlerdir, Allah'tan başkasını rabb ve ilâh edinmemek ne demektir, rab ve ilâh kavramlarının anlamları nedir, din, ibâdet, şirk, küfür, Tevhîd ve iman ne demektir vb. soru ve kavramlar üzerinde durulması gerekmez mi? Kelime-i Tevhîd'in muhtevasını bilmeden mü'min olmak mümkün müdür? Müslüman olduğunu söyleyen bir kimse "Lâ İlâhe İllallâh" ne demektir, şartları nelerdir, "Lâ" nedir, "İlâh" nedir, "illâ" nedir, Allah'ın isim ve sıfatları nelerdir, bunları bilmiyorsa bu nasıl bir Müslümanlıktır? “Lâ” ile neler reddedilmekte, “İllâ” ile neler kabul edilmektedir? Velâ ve Berâ’nın sınırları nelerdir? Allah için sevmek ve Allah için buğzetmek, düşmanlık etmek ne anlama gelir? Bir insan, Allah'ın isim, sıfat ve fiillerini bilmeden, Allah'ın isim ve sıfatlarını başkalarından nefyetmeden, hayatın her kademesinde, her noktasında ve her anında ibâdeti sadece Allah'a özgülemeden, Allah'ın bazı sıfatlarını gasbeden sahte ilâhları ve Hakk'a ve hakikate karşı tuğyan eden tâğût'ları red ve inkâr etmeden, hayatın her yönünde sadece Allah'ın irade ve hükümlerini, i'tikâdıyla, kavliyle, fiiliyle ve ahlâkî duruşuyla benimseyip kabul etmeden nasıl iman ehli olabilir? İnsanlık ve cinler için bu dünyanın en büyük başarısı MUVAHHİD yani Tevhîd inancını benimseyen, şirk, küfür, ilhâd, ifrât, ifsâd ve irtidâd'dan sakınarak, Allah'a iman üzere kulluk etmesi ve imanlı olarak bu dünyadan âhirete intikal etmesidir. Akıllı insan bunun için çalışır... İnsanlardan beklenen en sağlıklı davranış biçimi; var olan her şeyin yaratıcısı, sahibi, hükümrânı olan Yüce Allah'ın rızasını kazanma istikâmetinde bir ortak paydada birleşmek, yardımlaşmak ve çalışmaktır. Yani insanlar ne kadar çok fırkalara ayrılmış olsalar da, fazilet değerleri konusunda insanî erdemlerini yitirmemeleri gerekir. İyiliklere ve faziletlere kalplerini açmalıdırlar. Taassuplu olmak hakikate kapıları kapatmak demektir. İnsan okumadan, düşünmeden, anlamadan, sorgulamadan, yerine göre itiraz etmeden, soru sormadan güzelliklere ulaşamaz. Genel anlamda böyle... Özelde ise her bir kimse -en azından kendisini "Müslüman" olarak niteleyenler- Allah'ın Kitâbı Kur'ân-ı Kerîm'i anlamak ve Peygamberimizin Sünnetini en güzel şekilde öğrenmek ve Kur’ân ve Sünnete ihsân ile tâbi olan Selef-i Sâlihîn'in uygulamalarını esas almak zorundadırlar. İslâm'ı öğrenme konusunda hassasiyet gösterene Allah yardım eder ve onu râzı olduğu yola muvaffak kılar. Bir insanın kendisini nasıl nitelediği önemlidir ama bundan daha önemlisi o niteliği taşıyıp taşımadığıdır. "Ben Müslümanım" demek güzeldir; en olumsuz şartlarda bile değerlendirsek insanî bir iyi niyettir. Bir insan şirk içinde bile bu sözü söylese dışlanmadan ıslah edilir. Fakat hepsinden kötüsü de, şirk içinde olan bir insanın Müslüman olduğunu söylemektir. Bu davranış biçimi, Mürcie akîdesidir. Kur’ân'a göre; Müslüman olan bir kimseye "sen mü'min değilsin" demek nasıl doğru değilse, müşrik bir insana "sen mü'minsin" demek de aynı şekilde bâtıldır ve İslâm'a aykırı bir tutumdur! İman-Tevhîd, şirk-küfür-irtidâd kavramlarının mahiyetleri Allah'ın Âyetleriyle sâbittir. Allah ne demişse, hakikat olan, fazilet olan, hayır ve güzellik olan odur! İnsanların, kendi kafa yapılarına ve kültürel anlayışlarına göre, bu ve benzeri Kur’ânî terimlere anlam yüklemeleri asla câiz olmaz! Bu gerçeğin fikrî tartışma konusu yapılması ise hiçbir insana fayda sağlamaz. Zira yarın Huzur-u İlâhî'de hak ve bâtıl ortaya çıkacaktır. Allah'ın huzuruna hesap vermeye giden hiçbir insan, bugün itibariyle Allah'ın vahiy prensipleriyle kullarına bildirdiği hakkı bâtıl, bâtılı hak olarak bulmayacaktırlar! Yani Rabbimiz iyiliği de kötülüğü de bizlere göstermiştir. Bu nedenle iyiliğin ve kötülüğün tespiti konusundaki insanî ihtilâfların Allah katında bir değeri yoktur! İyilik ve güzellik arayışı; Kur’ân ve Sünnete ittiba etmekle sonuçlanması durumunda hedefe ulaşılmış olacaktır. Hakkı bildikten sonra ise insanlara ve cinlere düşen hakka tâbi olmaktır. 13- KİŞİLİĞİMİZ... PSİKOLOJİMİZ... GÜNDELİK KONUŞMALARIMIZ... İnsanları tanımak istiyorsanız konuşma tarzlarına bakınız... Yemekten içmekten bahsedenler, gezmeden tozmadan, piknikten, seyahatten bahsedenler, zevk-ü sefadan, eğlenceden bahsedenden, kadından, şehvetten bahsedenler, paradan, puldan, maldan, mülkten, dünyalıktan bahsedenler, estetikten, güzellikten, câzibeden, sanattan, müzikten, magazinden bahsedenler, felsefî doktrinlerden, politikadan bahsedenler, ezcümle farklı niteliklerde meşru yahut gayrimeşru pek çok alışkanlık ve eğilimlerden bahsedenler... Ya da Allah'tan, Rasûl’den, Kitap’tan, risâletten, imandan, kulluktan, edepten, ahlâktan, âhiretten, hesaptan, mîzândan, sırâttan, cennetten, cehennemden bahsedenler... Günlük konuşma tarzlarınız konusundaki konu başlıklarını arttırabilirsiniz. Nitekim insanların, husûsî-umûmî sayısız tercihleri bulunmaktadır. Hayatınız boyunca en çok nelerden bahsedersiniz? Bunları önceliklerine göre sıralarsanız, tercihlerinizin istatistiğini elde edeceksiniz. İnsan gelişimi açısından bu önemlidir. Nice insanlar vardır ki, günde kaç kelime ile konuştuğundan ya da nelerden bahsettiğinden, çoğu zaman ise ağzından çıkan kelimelerden yani ne anlattığından bile habersizdir. Bazen insan fevri davranışlar gösterir ki, sonra vicdanında pişmanlık hisseder. İnsanın konuşma tarzı, onun psikolojik anlamda kişiliksel tercihlerini gösterir. Mesela işi gücü piknikten, seyahatten, gezmeden bahsetmek olan kimsenin, seyahat gibi şeyleri çok sevdiğini; işi gücü yemekten bahsetmek olan kimsenin yemeğe karşı zaafının olduğunu; günlük konuşmalarında tüm konuları ve konuşmaları para konusunda olan kimsenin parayı çok sevdiğini; genelde edep, ahlâk, hayâ, iffet ve takvâ konularında konuşan kimsenin ahlâkî değerler konusunda hassas olduğunu düşünürsünüz... Bu nedenle psikologlar, insanlarla konuşarak onların gizli dünyaları hakkında bazı bilgilere ulaşmaya çalışırlar. Çoğu zaman önemsenmeyen küçük bir ayrıntı önemli bir bilginin işareti olabilir. Bu nedenle insanın konuşurken ve bir şeyler yaparken bin kez düşünerek hareket etmesi gerekir. Bilinçli bir insan olmak önemlidir. Her bakımdan iyiliklerle donatılmış bir kişiliği elde etme istikâmetinde çabalamak, her bir insanı büyük hayırlara ulaştıracaktır. 14- HZ. MÛSÂ, ÇOCUĞU OLMAYAN KADIN VE BEYAZ SAKALLI VELÎ HİKÂYESİ! Az önce televizyonda hikâyeci hocalardan birisinden bir kıssa dinledim. Anlattığı hâdise özetle şöyle: Bir kadının çocuğu olmuyormuş, Hz. Mûsâ'ya gitmiş ve "Ey Mûsâ, Rabbine sorar mısın, benim çocuğum olacak mı?" demiş. Hz. Mûsâ da Rabbine sormuş, Rabbi ona, o kadının çocuğunun olmayacağını söylemiş. Kadın çocuğunun olmayacağını öğrenince, eşine çocuk veremediği için zaten yakınlarının horlamalarından iyice bıkmış ve intihar etmeye karar vermiş. Yüksekçe bir yere çıkmış ve tam kendisini aşağıya atacağı zaman, aşağıda yaşlı, beyaz sakallı bir adamın oturduğunu fark etmiş. Kadın, yaşlı adama seslenmiş "Amca, oradan çekilir misin, intihar edeceğim" demiş. Yaşlı adam neden intihar edeceğini sormuş, kadın da çocuğu olmadığı için intihar edeceğini söylemiş. Bunun üzerine yaşlı adam Rabbine münâcât etmiş sonra da kadına "git, senin çocuğun olacak" demiş. Kadın "nasıl olur, ben Hz. Mûsâ'ya sordum, çocuğum olmayacağını söyledi" demiş. Adam tekrar "çocuğun olacak" demiş. Kadın intihardan vazgeçmiş ve bir süre sonra çocuğu olmuş. Bu duruma Hz. Mûsâ da şaşırmış ve "Yâ Rabbi, Senin hikmetinden sual olmaz ama nasıl olur bu? Daha önce o kadının çocuğunun olmayacağını bildirmiştin bana?" demiş. Rabbi de: "O adam bizim sâlih bir kulumuzdur. Fakat bir aydır bize kırıldığı için adımızı bile anmıyor. O kadın hakkında bize münâcâtta bulununca, onun isteğini hemen yerine getirdik" diye cevap vermiş! Müşriklerin nitelemelerinden Allah Sübhânehu ve Teâlâ'yı tenzîh ederiz... BU HİKÂYEDE KAŞ YAPMAK İSTERKEN GÖZ ÇIKARILMAKTA, AĞIZ, BURUN KIRILMAKTA, HAK İLE BÂTIL BİRBİRİNE KARIŞTIRILMAKTADIR! BU ANLATILAN OLAYDAN ŞUNU ANLAYABİLİRİZ Kİ, İSLÂM, KISSA, MENKIBE, HİKÂYE, MASAL, DESTAN VE MİTOLOJİ DİNİ DEĞİLDİR! KISSADAKİ ÇARPIKLIKLARIN EN BÂRİZ OLANLARINA DİKKAT ÇEKELİM: 1- BU HİKÂYE SÖZDE HZ. MÛSÂ ZAMANINDA GEÇEN BİR OLAYMIŞ! BU İDDİANIN SAHÎH DELİLİ NEREDE? 2- BU KISSA, DEĞİŞEBİLİR KADERİN OLDUĞUNA DELİL OLARAK GETİRİLİYOR. PEKİ, ALLAH, PEYGAMBERİ KENDİSİNE BİR KONUDA İLTİCA ETTİĞİ ZAMAN, O KADININ BİR VESİLEYLE ÇOCUĞUNUN OLACAĞINI BİLEMEDİ Mİ? HÂŞÂ, ALLAH'IN İLMİNDE NOKSANLIK MI VAR Kİ, O YAŞLI ADAMIN DUASINDAN SONRA KADININ ÇOCUĞU OLUYOR VE ALLAH ÖNCEDEN HÂDİSENİN BÖYLE SONUÇLANACAĞINI BİLMİYOR! 3- AYRICA YÜCE RABBİMİZ, AZM SAHİBİ BEŞ BÜYÜK PEYGAMBERDEN BİR TANESİ OLAN HZ. MÛSÂ'NIN MÜNÂCÂTINDA KADINA ÇOCUK BAHŞETMİYOR DA, SÂLİH (VELÎ) BİR KULUNUN İLTİCÂSINDAN DOLAYI, O SIKINTILI KADINA LÜTUFTA BULUNUYOR. BU KARŞILAŞTIRMA İLE VELÎLERİN NAZININ VE NİYAZININ, ALLAH KATINDA PEYGAMBERLERİN NİYÂZINDAN DAHA ETKİLİ OLDUĞU VURGULANIYOR. 4- HİKÂYEDE O KADAR ÇOK TUTARSIZLIKLAR VAR Kİ, O YAŞLI ADAM NASIL SÂLİH BİR KULDUR Kİ RABBİNE KÜSEBİLİYOR VE BİR AYDIR RABBİNİN ADINI BİLE AĞZINA ALMIYOR! BURADA DA HASSAS BİR NOKTA VAR, O DA, SÛFİZM'İN BENİMSEDİĞİ, BELİRLİ BİR VELÂYET VE TEKÂMÜL SEVİYESİNDEN SONRA KULDAN İBÂDET ZORUNLULUĞUNÜN DÜŞECEĞİ SAFSATASIDIR. BU SAFSATA ANLATIMLA O DURUMA TELMİH EDİLMEKTEDİR. ADAM BİR AYDIR ALLAH'IN ADINI BİR KEZ ANMAMIŞ, BİR VAKİT NAMAZ BİLE KILMAMIŞ Kİ "ALLAHU EKBER" DESİN! ALLAH DA KULUNUN KENDİSİNE BU TAVRINDAN, KÜSKÜNLÜĞÜNDEN, NAZINDAN DOLAYI ÜZÜLMÜŞ! BU ANLATIM, ALLAH'I MAHLÛK'A BENZETMEKTEDİR VE ÂLEMLERİN RABBİNİ, KULLARININ TAATİNE, İBÂDETİNE MUHTAÇMIŞ GİBİ GÖSTERMEKTEDİR. ALLAH'A KÜSEBİLEN BİR İNSAN PSİKOLOJİSİNE PRİM VERMEK NE KADAR SAĞLIKSIZ BİR RUH HALİDİR! OYSA ALLAH'A KÜSMEK, KİBRE KAPILIP, O'NA KULLUKTAN KAÇMAK VE YÜCE RABBİNE İSYAN ETMEKTİR. 5- BU OLAYDA SIKINTI ESNASINDA İNTİHARA TEŞEBBÜS EDEN KADINDAN BAHSEDİLMESİ HİKMET AÇISINDAN TARTIŞMAYA AÇIKTIR! ÇÜNKÜ İSLÂM'DA ASIL OLAN, KÖTÜLÜKLERDEN SAKINDIRMAKTIR. ALLAH'IN RAHMET VE LÜTFUNDAN UMUT KESEN YA DA BU PSİKOLOJİYE YAKLAŞAN BİR KADIN O GÜNAHI İŞLEMEKTE ISRARLI OLDUĞU BİR SÜREÇTE ÖDÜLLENDİRİLMESİ DE KÖTÜ NİYETİ VE AZMETTİĞİ AMELİNIN KARŞILIĞI NOKTASINDA ÇELİŞKİ ARZETMEKTEDİR... HİKÂYE HAKKINDA ÇOK SÖZ SÖYLEMEK GEREKSİZ! ZİRA SONUÇTA İSRÂÎLİYÂTTAN UYDURMA BİR KISSA. BU KADAR AÇIKLAMA YETER; ZİRA ZIRVANIN TE'VİLİ OLMAZ. AÇIKLAMAYI DA TADINDA BIRAKMAK GÜZELDİR... Ey Rabbimiz! Bizleri, Kur’ân'ından ve Rasûlünün yolundan uzak düştükleri için hikâye ve mitolojilerin içinde şaşırmış ve hak ile bâtılı birbirine karıştırmış kullarından eyle [1] Bu konudaki Hadîs-i Şerîf şöyledir: “Giyinmiş çıplak (vücutlarını gösteren ince elbiseler giyinip), salınarak yürüyen kadınlar cennete giremezler ve kokusunu dahi alamazlar. Hâlbuki cennetin kokusu beş yüz yıllık bir mesafeden alınır.” (Muvatta, Libâs, Hadîs No: 7; Müslim, Libâs, 34) Biz, belirli bir mesafeden cennetin kokusunu alma konusu üzerinde bir nebze duracağız. Hadîs’teki “beş yüz yıllık” tabiri çokluktan kinâye olabilir. Öyle olunca, burada kastedilen mutlak anlamda “beş yüz yıl” olmaz. Hadîs’te geçen “beş yüz yıllık mesafe” tabiri ile muhtemelen, Allah katındaki âhiret senesi kastedilmektedir. Yüce Rabbimiz şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz ki Rabbinizin katında bir gün, sizin saymakta olduklarınızdan (sizin hesabınızla) bin yıl gibidir.” (Hacc: 47) Bu durumda, Hadîs’teki beş yüz yıl ifadesini, matematiksel anlamda dünya takvimine dönüştürmemiz gerekirse, âhiretin her bir gününü bin dünya yılı ile çarpmamız gerekir. Bu meseledeki bir diğer boyut ise, Arapça’sı “mesîre” olan mesafe kavramıdır. Bu mesafe neye göredir? Yani bu mesafenin kat edilmesi, yaya olarak mı, atlı olarak mı, araba ile mi, uçak ile mi, roket ya da füze ile mi, ışık hızı ile mi, cinlerin dünyanın bir ucundan diğer ucuna bir anda gitmeleri gibi mi yoksa başka bir nitelik arz eden bir vasıta ile mi belirlenmektedir? Bunu da bilmiyoruz. Bilimsel anlamda cinlerin hızı mı yoksa ışık hızı mı daha hızlıdır, bu konuda kesin bilgiye sahip değiliz. Cinler ateşten yaratıldığı için ışık ile aralarında bir akrabalık bulunmaktadır. Akıl, irâde ve manevra kabiliyetleri olduğu için, insan mantığı, cinlerin ışıktan daha hızlı olabileceğini düşünüyor. Fakat makul gibi gözüken her şey hak olmak zorunda değildir. Bu konu yoruma ve tahkîk edilmeye açık bir meseledir. Sözün burasında matematik üzerinde yoğunlaşmayı bir yana bırakmamız gerekir. Çünkü zaman göreceli (izâfî) bir kavramdır. Mesela, ışık bir saniyede dünyanın etrafını yedi defa dolaşır. Işık hızı; ışığın, bir saniyede yani “bir el çırpması” esnasında geçen zaman diliminde ortalama 300.000 km’lik bir hız ile mesafe kat etmesi demektir. Yani ışık, bir saniyede dünyanın etrafında yedi kez tur atmaktadır. Dünya ise bu mesafeyi ancak 24 saatte kat eder. Dünyanın kendi ekseni etrafında batıdan doğuya doğru 24 saatte attığı bu turu esnasında ise, güneşin bazı bölgelerde doğup bazı bölgelerde de batışıyla “gece ve gündüz” yani “bir gün” meydana gelir. Güneş sisteminde yer alan dünyanın, Güneş’in ve Ay’ın etkisiyle bu döngüsel hareketi sürekli aynı sürede gerçekleştiği için, dünya şartlarında zaman mefhûmunun sâbit değerlerle ölçülmesi ve belirlenmesi mümkün olmaktadır. Fakat âhiretteki zaman mefhûmu hakkında kesin ifadeler kullanmak mümkün değildir. Peygamber Efendimiz de bir mucize olarak mi’râc hâdisesinde ışık hızından kat be kat daha süratle yol alarak, dünya semalarından geçti, sidretü’l müntehâ’yı aştı, cennet ve cehennemi gördü, çok kısa bir zaman dilimi içinde de geri döndü. Zaman ve mekânın sahibi olan Allah’ın şânı çok yücedir! Cennetin kokusunun beş yüz yıllık mesafeden alınması meselesi; iki anlama ihtimalli olabilir. Birincisi mutlak anlamda âhiretin zaman ölçümüne göre, Allah katında malum olan bir mesafeye kadar cennet kokusu alınıyor olabilir. Neden o mesafeye kadar, sorusuna cevap vermemiz, bizim ilmimiz açısından imkânsızdır. Bunun cevabı, Allah’ın hikmetine göre, O’nun katındadır. Bizimkisi sadece yorum olur. Yani bu ifade tarzına, bizim ilmimizin yettiği ve aklımızın aldığı kadarıyla bir zaman ve mesafe tespiti yapsak dahi “çok uzun bir mesafe” ve “çok uzun bir zaman dilimi” ortaya çıkacağı muhakkaktır. Bu sonuç da ister istemez, “beş yüz yıllık mesafe” tabiri ile “çokluk” kastedildiği kanaatini ortaya çıkarmaktadır. İkincisi ise, -Allah daha iyi bilir- cennetin kokusu her mesafeden alınabilecektir ama şirk ve küfür ehli cennetin kokusundan bile mahrum kalacaklardır anlamında olabilir. Bu Hadîs’te “cennetin kokusu” ifadesiyle bir nimetten söz edildiği ortadadır. Dolayısıyla da burada anlatılmak istenen cennet kokusunun bire bir ne kadar mesafeden alındığı meselesi değil, şirk ve küfür ehlinin ebedî olarak, Allah’ın cehennemde azap ettiği Müslümanlar ise belirli bir zaman süresinde bulundukları mesafede cennetin kokusundan mahrum olacakları gerçeğidir. Mü’minler azaplarını çekip cehennemden çıkınca cennetin kokusunu alacaklar sonra da cennete gireceklerdir. Bu konuda Peygamberimiz, cehennemde azap görecek mü’minlerin sonuncusu olan ve yüzü ateşe dönük bulunan mü’minle alâkalı uzun Hadîs’te cehennemdeki o mü’minin cehennemin kokusu ile azap olduğu haber verilmektedir. Bu da gösteriyor ki, henüz o esnada cennetin kokusunu alamamaktadır: “O kimse: Ey Rabbim, yüzümü şu ateşten döndür. Çünkü kokusu beni zehirliyor, alevi beni yakıp duruyor, diyecek.” (Buhârî, Tevhîd, 24; Rikâk, 52) Konuya başlarken zikrettiğimiz Hadîs’te bahsedilen giyinik oldukları halde çıplak olan kadınlar hakkında vârid olan tehdidi iki türlü anlamak mümkündür. Birisi, tesettürün farz olduğunu inkâr eden kadınlar ki, onlar cennetin kokusunu ebediyyen alamayacaklardır. Diğeri ise, tesettürün farz olduğuna iman eden fakat tesettüre tam anlamıyla riâyet etmeyen mü’mine kadınlardır ki, onlar da azap oldukları zaman sürecinde cennetin kokusundan mahrum kalacaklardır. Nasıl ki, içerisinde binlerce güllerin olduğu bir gül bahçesinin bile kokusu, hava kirliliği olmayan nezih bir ortamda rüzgârından da etkisiyle yüzlerde metreden alınabiliyorsa, nimetler yurdu olan cennetin kokusu ise her mesafeden alınabilecektir. Ama o güzel kokuyu Allah’ın izniyle sadece mü’minler hissedeceklerdir. Allah her şeyin en doğrusunu bilir. SORU: Herhangi bir şirk amelini işleyen birisinin, o şirk amelini terk etmeden tevbe edip iman etmiş olması mümkün müdür? CEVAP: Bir kimse, işlediği şirk amelini bırakmadan ve kendisini müşrik yapan makamı terk etmeden diliyle ne kadar tevbe ederse etsin iman etmiş olmaz. Çünkü tevbenin kabul edilmesi için önce şirk, küfür ve ma'siyet amelini ve o amelin işlendiği makamı terk etmek daha sonra tevbe edip ma'siyetle hiçbir ilişiğinin kalmadığını beyan etmek, bütün bunlardan sonra da o günaha bir daha dönmemek şarttır. Bir insan günaha devam ederken ya da Allah'a isyan ettiği bir makamı işgal ederken tevbe etse o tevbe reddedilir! Dua ile... Yusuf Semmak
|
KATEGORİLER
18.04.2026Cumartesi
Son Yorumlar
Yusuf Semmak ⏳ Ey İslâm Ümmeti! İlk vazi Yusuf Semmak ✍️ Derdin ilimse, im misafir Nice Yusuf Semmak 🔸 Rabbimiz, yolunu kaybed Yusuf Semmak Kadr Gecesi sebebiyle duâ ediyoru Yusuf Semmak Rabbimiz kalan ömrümüzü geçen ömr Yusuf Semmak ☝️ "Tâğûta ibâdet et Yusuf Semmak ✍ Sıla-i rahmin ömrü ve rız Yusuf Semmak BUNLAR HİÇ EŞİT OLUR MU?! 1- " Yusuf Semmak Arkadaşlar, videoyu paylaşalım! Yusuf Semmak Bu konuda üç Âyet-i Kerîme zikred misafir Thankks forr sharing your thought Oğuzhan Admin çok teşekkürler. İsmail Yüce ALLAH cc razı olsun sizden h Yusuf Semmak Ve aleyküm selâm kardeşim. Tâbi Bekir Yetginbal Canım kardeşim selamualeykum GÜN Bekir Yetginbal Ey Rabbim bu kulunun gayretlerini Mahmut Selamünaleykum Yusuf peygamberin Ufuk Çok güzel Şeyma Bu nadide soru ve cevapları için Ahmet Doyurucu bir yorum Teşekkürler Yusuf Semmak Son mısralar/dizeler hep "Lâm" ha Baraa Bence çoooook güzel bir site ali İlmî Arapça Sayfası http://www ali Faydalı Bir Maksud Programı http ali Faydalı Bir Emsile Programı http Yusuf Semmak BU DERSTE İŞLENEN BAŞLICA MEVZULA Derya Atan Ağzınıza, yüreğinize sağlık hocam Firdevs Sevgi inş güzeldit. misafir ⭐⭐⭐⭐& mustafa Abi çook teşekküür ederim Medine Cenetin kapısın geçmek istiyom Yusuf Semmak Namazda Salli-Bârik okurken, Peyg |