Araştırmacı, Yazar

ANASAYFA
BİZE ULAŞIN
AMACIMIZ
KUR'AN DİNLE
KİTAPLARIMIZ
DERS VİDEOLARI ARŞİVİ
NOT DEFTERİ
Bismihi Sübhânehu ve Teâlâ... Bugün, Hicrî 1 Zilkade 1444 / Mîlâdî 21 Mayıs 2023 - Pazar... İlk bölümünü 1 Ocak 2013’te paylaştığımız “Nasihatler” serimizin on yedincisi… Bundan önceki Nasihatler – 16’nın 115 konu adedi ile bir rekor olduğunu ifade etmiştik. Hamdolsun, Nasihatler – 17 ise, bi-avnillâhi teâlâ yeni bir rekordur. Bu paylaşımımızda 122 adet madde bulunmaktadır. Rabbim, hayırlara ve hidâyetlere vesîle kılsın; imanımızı, azmimizi, şevkimizi ve muvaffakiyetimizi artırsın, sebât ve istikâmet versin.


NASİHATLER 17

1- YARATICIYA İBÂDET ET!

Rabbimizin yarattığı yeryüzünde, denizlerde ve göklerde henüz keşfedilmemiş durumda sayılamayacak kadar yaratılış harikaları bulunuyor iken, insanın, kendi yaratılışına ve mevcut yaratıklara bakmadan, yaratılışa ve yaratıcıya itiraz etmesi olacak şey değildir! İnsanoğlu, içinde bulunduğumuz âhir zamanda bile hâlâ yaratılış mucizelerini keşfetmekle meşguldür. Bilinmeyen gezegenler, yıldızlar, galaksiler, canlılar, bitkiler... İnsan, bilinenlere baktığında bu dünyanın ve evrenin sayısız sırlarının olduğunu kabul etmeden edemiyor. Bilinenlerin ise ne kadar bilindiği ise ayrı bir konudur. İnsanın bizzat kendisi Yüce Yaratıcının yaratılış mucizelerindendir. İnsan fizyolojisinin, psikolojisinin, iç ve dış dünyasının ne kadar keşfedildiği de ayrı bir meseledir. Bunca yaratılış harikaları insanoğlunun Yaratıcıya ama yalnızca O'na ibâdet etmesi için yeterli kevnî deliller değil midir?

İnsan, üzerinde yaşadığı yerin sahibi olan Yüce Rabbimize nasıl karşı gelebilir? Her şeyin sahibi O! İnsanın bizzat kendisinin bile! Yediği, içtiği, istifâde ettiği, üzerinde yürüdüğü yerin, ayaklarının hatta isyân ederken kullandığı ağzının, dilinin, dudağının bile sahibi O! Küçücük bir hediyeden mutlu olan, büyük bir iyilikten dolayı duyduğu sevinci anlatmakta kelimeler bulamayan insan, Allah'ın karşılıksız olarak lütfettiği sayılamayacak kadar bu paha biçilmez hediyeleri görmüyor mu? Bunlar için şükretmek ve hamdetmek gerekmiyor mu? Ma’kûl olan cevabın "evet" olduğunu farz ederek; o halde, "Ey insanlar, Allah'a ibâdet edin; O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın" diyoruz.

“Neden şükredeyim ki?” gibi mantıksız, anlamsız ve abes bir söz söyleyen kişi kendisiyle çelişir? İnsanın fıtrî yapısında iyiliği takdir etme ve ihsân sahibine teşekkür etme erdemi vardır. Bir insan, “Ben mi istedim? Bana ne!” diyemez ya da “Ben istemeden bana verilenler için teşekkür etmek zorunda değilim” yani bu durumlarda minnettâr olmam gerekmiyor, iddiasında bulunamaz! Bunu diyenler olabilir ama işte az önce de dediğimiz gibi, bunun nedeni fıtrattan gelen erdemlerden yoksunluktan başka bir şey değildir.

Peygamberimiz bir Hadîsinde:

مَنْ لاَ يَشْكُرِ النَّاسَ لاَ يَشْكُرِ اللّٰهَ

“İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah’a da şükretmez” (Tirmizî, Birr, 35, No: 1954, 1955; Ebû Dâvud, Edeb, 12, No: 4811) buyurmuştur.

İyiliğe karşı kadirşinas yani kadir, kıymet bilir olmak, insânî bir durum olduğu için, tüm insanlık da nânkör kimseyi sevmez ve ona güvenmez. Bu sebeple de kimse iyiliğe karşı duyarsız olmanın câiz olduğunu savunamaz. Savunsa bile haklılığını ispat edemez. Zira tüm insanlık o yanlışa “yanlış” der!

Nânkörlük kavramı insan hayatında olmaması gereken ama iyi bilinmesi ve sakınılması gerekli bir mefhûmdur. Nânkörlük; kendisine yapılan iyiliği, eline geçen nimeti inkâr etme, nimetin değerini bilmeme, iyiliği unutma ve verene karşı minnettâr olmama hâlidir. Nânkör نانکور kelimesi Farsça’dır ve “nân (ekmek)” نان ile “kör (görmez)” كور kelimelerinin birleşmesinden meydana gelir. Ekmeği/nimeti görmeyen kimse demektir. Nânkör; tuz, ekmek hakkını bilmeyen ve gördüğü iyiliği unutan ya da inkâr eden demektir. Bu sebeple de Müslüman ecdâd, nânkörlüğü tarif etmek için “ekmek yediği kapıya ihânet [doğrusu, hıyânet] etmek” deyimini kullanırdı.

“Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı olur” derken de aslında mübâlağadan ziyâde, bir fincan kahve ikrâm edenin, ikrâm edilenin yanında bir ömür hatırlı olacağı söylenmiş olmaktadır. Öyle ya! İnsan hayatında kaç kırk yıl olur ki? Ya da insana bir şey ikrâm edildikten sonra kaç kırk yıl yaşar ki? Bu, bir ömür demek değildir de nedir? Evet, acı bir fincan, birkaç yudumluk kahve kırk yıl tatlı dostluğun tohumu olmaktadır. İşte iyilik böyledir. Küçücüğü bile insanları birbirleriyle kaynaştırır. Ve onları birbirlerine karşı hatır gönül sayar hâle getirir. İyiliğin küçüğüne-büyüğüne karşı duyarsız olmak ise nânkörlüktür.

Hayvanlar bile kendilerine yiyecek veren insanı tanıyor ve ondan sakınmıyorlarsa, insanın insana yaptığı iyiliklerde insanoğlunun kadir ve kıymet bilmez davranması ancak o kimsenin nânkörlüğüyle açıklanabilir. Yaptığının doğru olduğu söylenemez. Küçücük bir ikrâmla küsler bile barışmaktadırlar ve dost olmaktadırlar. Bütün bunlara rağmen, Rabbimizin bize bahşettiği sayılamayacak kadar ikrâmlar ve ihsânlar karşısından bu nimetleri verene şükretmemek nânkörlük değil midir?

Rabbimiz Rahmân Sûresinin 60. Âyetinde:

هَلْ جَزَاءُ الْإِحْسَانِ إِلَّا الْإِحْسَانُ

“İyiliğin karşılığı iyilikten başkası olabilir mi?” buyurmaktadır.

Rabbimiz Rahmân Sûresinde tam 31 kez hem insanlara hem de cinlere hitâben şöyle buyurmaktadır:

فَبِأَيِّ اٰلَاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ

“O halde Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz?” (Rahmân: 13, 16, 18, 21, 23, 25, 28, 30, 32, 34, 36, 38, 40, 42, 45, 47, 49, 51, 53, 55, 57, 59, 61, 63, 65, 67, 69, 71, 73, 75, 77)

Evet, Yüce Rahmân, Kur’ân’ı öğretti. İnsanı yaratıp ona beyânı öğretti. Göğü yarattı ve onu direksiz olarak yükseltti. Yeryüzünü yarattı, onu yaydı ve orada ağaçlar, meyveler, taneler, hurma ağaçları gibi çeşit çeşit farklı renklerde, kokularda, tatlarda ve biçimlerde bitkiler bitirdi. Gökleri yarattı, güneşi, ayı ve tüm gök cisimlerini emrine boyun eğdirdi… Velhâsıl, Rabbimiz insana o kadar çok ikrâmlarsa bulundu ki, bunları sınıflandırarak saymamız bile mümkün değildir.

Rahmet ve mağfiret sahibi Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:

وَإِنْ تَعُدُّوا نِعْمَةَ اللّٰهِ لَا تُحْصُوهَا إِنَّ اللّٰهَ لَغَفُورٌ رَحِيمٌ

“Allah’ın nimetlerini saymaya kalkışırsanız (mümkün değil) onları sayamazsınız. Şüphesiz Allah çok mağfiret edendir, çok rahmet edendir.” (Nahl: 18)

Biz insanlara düşen, Yüce Rahmân’ın bize bahşettiği nimetler karşısında nânkörlük etmeden, ihlâs ile O’na kulluk etmemizdir. Şüphesiz ki, O, rahmet ve mağfiret sahibidir. O’nun rahmetini ve mağfiretini kazanmak da sadece O’na ibâdet edip, O’na şirk koşmamakla mümkün olur. Zira Allah’ın Rahmâniyeti, canlıları yaşatması, yedirip, içirmesi, dünya nimetlerinden yararlandırması dünyada mü’min- kâfir, şâkir (şükreden)-nânkör, sâlih-fâsık, fâcir, âlim-zâlim herkesi kuşatıcıdır. Yani Allah Rahmân’dır; dünyada herkese hayatiyetini devam ettirmesi için ikrâmlarda bulunur, rahmet eder. O Rabbu’l Âlemîn’dir. Allah Rahîm’dir; âhirette sadece mü’min kullarına rahmet eder, onları mağfiret eder, onlara nimetler bahşeder. Yani Allah sadece mü’minlere Rahîm’dir. Onun rahmeti de, iman etmiş kullarını bağışlaması ve onları cennet nimetleriyle ödüllendirmesi şeklinde olacaktır.

İmanlı ölmeyen hiçbir kimse, âhirette Allah’ın rahmetine mazhar olamayacaktır. Yûsuf aleyhisselâm gibi dua edelim:

أَنْتَ وَلِيِّي فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِ تَوَفَّنِي مُسْلِمًا وَاَلْحِقْنِي بِالصَّالِحِينَ

“…Sen, dünyada da âhirette de benim velîmsin (yardımcım, dostum, işlerimi havâle ettiğim ve hükmüne başvurup boyun eğdiğimsin). Benim canımı Müslim olarak al ve beni sâlihlere kat.” (Yûsuf: 101)

Rabbimiz buyurdu ve herkese duyurdu:

فَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ وَكُنْ مِنَ السَّاجِدِينَ وَاعْبُدْ رَبَّكَ حَتَّى يَأْتِيَكَ الْيَقِينُ

“Artık sen hemen Rabbini hamd ile tesbîh et ve secde edenlerden ol. Ve sana ölüm gelinceye kadar Rabbine ibâdet et.” (Hicr: 98, 99)

Müslümanlar her gün şu duayı okumalıdırlar:

اللَّهُمَّ أَحْيِنَا مُسْلِمِينَ وَتَوَفَّنَا مُسْلِمِينَ وَأَلْحِقْنَا بِالصَّالِحِينَ

“Allah’ım, bizi Müslimler olarak yaşat, Müslimler olarak canımızı al ve bizi sâlihlerin arasına kat.”

Âmîn, yâ Rabbe’l Âlemîn.

2- BİR GÜN ANAN BİLE AĞLAMAZ!

Bizim veya akrabalarımızın veya tanıdıklarımızın ameli az olur veya çok olur, dünyevî işlere eli ve mahâreti uz olur veya uzak olur, malı mülkü az olur veya çok olur, makamı yüksek olur veya aşağı olur, çevresi az olur veya çok olur; bunlar o kadar önemli değildir. Önemli olan; sahîh yani içinde şirk bulunmayan iman, takvâ, ihlâs ve istikâmettir. Bunlar yokken dünya senin olsa, insanların en şerlisi ve en perişanı olursun!

Sahîh imanın ne olduğunu ve önemini iman ehli olmayan bilmez, anlamaz ve bu tür sözler ona hikâye gelir ama vallâhi Allah'ın emrettiği şekilde iman etmiyorsan, ömrün boyunca değil, binlerce yıl oturup ağlasan, perişan olsan azdır! Çünkü işin sonunda yani şirk üzere ölürsen, -kaçışı yok- ebedî cehennem azâbından kurtulamazsın! Vallâhi, Allah Azze ve Celle binlerce büyük şirklerden tek bir tanesini bile koşarak ölen kulunu asla ve kat'a affetmeyecek ve sonsuz bir cehennem azâbıyla cezalandıracaktır. Şeytan ve dostları, cennet babasının malıymış gibi cennetten parseller satan şarlatanlar ve din tüccârları seni Allah'ın keremiyle aldatmasın! Aldatılsan dahi, Hakk Teâlâ katında geçerli bir özrün ve kurtuluşun olmaz!

O halde Tevhîd'i öğren, Allah'a iman et, Kur'ân ve Sünnet'e tutun, müctehid ulemânın, Rabbânî âlimlerin ve sâlih mü'minlerin yolu olan Ehl-i Sünnet ve'l Cemâat'ten ayrılma! Ayrılıp da kendine yazık etme! İnan ki, yarın ağlayanın olmaz; kendinden başka! "Ağlarsa anam ağlar, gerisi yalan ağlar" sözü bile dünya için geçerlidir. Yarın âhirette ebedî azâba müstahak olursan, anan dahi ağlamaz! Çünkü kıyâmette herkesin derdi başından aşkındır. Cennet ehli ise, Allah'ın verdikleriyle mutlu ve mes'ûd'dur. Cehennemliklere ve kâfirlere üzülecek de değillerdir. Zira cennet ehli için üzüntü de yoktur. İmtihân fırsatını tepme; Allah'a isyân etme! Üç günlük ve üç kuruşluk dünyayı ve mahlûkâtı putlaştırıp şirke düşme! Âlemlerin Rabbine, seni ve âlemi yaratana ibâdet et! Sadece O'na!... Vesselâm.

3- İLME VE ÂLİMLERE DEĞER VERMEK!...

Bismillâh, vessalâtü vesselâmu alâ Rasûlillâh...

Bugün bayram ziyâretimize gelen değerli bir kardeşim: "Üstadım, zaman içinde istikâmetten sapmak ilme ve âlimlere değer vermemekten kaynaklanıyor değil mi?" diye içinde cevabı da bulunan güzel bir soru sordu. Kendisine "elbette" dedikten sonra, şu aşağıdaki îzâhâtı ekledik. Hayırlara vesîle olması için Yaratan Rabbimizin adıyla ve O'nun rızâsı için birkaç satır karalıyoruz...

"İslâm'ın ilk emri "İkrâ'/اِقْرَأْ" yani "Oku!" Fermân-ı İlâhî'sidir. İslâm, اِقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِي خَلَقَ ile Yaratıcı katından gelen vahiyler çerçevesinde İkrâ' Medeniyyeti inşâ eder. Medeniyyet'in mîm'ini kaybedenler deniyyet'e düşerler. Deniyyet; denâet, denâyet, denîlik, vahşîlik, alçaklık, rezillik, âdîlik, ahlâk bozukluğu ve aşağılıklık demektir. Medeniyyet kelimesinin başındaki o mîm harfi Muhammed aleyhisselâm'ın Allah'ın kulu ve Rasûlü olduğuna iman etmeye, Sünnetine uymaya, onu örnek ve önder bilmeye karşılık gelir. Bir toplum Muhammed aleyhisselâm'ın Sünnetini ve örnekliğini terk ederse deniyyet ve denâet'e düşer. Materyalist ve Rasyonalist felsefelerle istikâmetten sapar. Onun için gerçek medeniyyet Kelime-i Tevhîd'e ve İslâm'a bi-hakkın uymakla elde edilir. Yoksa insanlar mânevî ve ahlâkî değerlerden uzaklaşır, yozlaşır ve aşağıların aşağısına yuvarlanır. HafizanAllah!.."

4- İMANIN TADINI ALMAK İÇİN NEBEVÎ REÇETE!

1- Allah ve Rasûlünü herkesten ve her şeyden daha çok seveceksin!

2- Mü’minleri seveceksin ve onları sadece Allah için seveceksin. Nefsî ve dünyevî çıkarların için değil! Kısacası, mü’minleri Allah için seveceksin!

Tahkîkî ve kemâl-i iman, imanın tadını almak ve cehennem azâbı görmeden direkt cennete gitmek yani cennete ilk girenlerle birlikte girmek buna bağlıdır!

3- Hidâyet bulup iman ettikten sonra küfre ve şirke düşmeyi ve küfre dönüp irtidâd etmeyi ateşe atılıp cayır cayır yanmak gibi görüp sakınacaksın! Küfür, şirk ve nifâktan uzak duracaksın!

4- Şirk, küfür ve nifâk ehlini ve amellerini sevmeyecek, bütün bâtıllardan berî olacaksın, küfre, fıska ve isyâna destek vermeyecek ve arka çıkmayacaksın! Hatta küfre, fıska ve isyâna çağıranlar baban veya akraban veya arkadaşların bile olsa!

İmanın tadını almak; Allah için sevmek ve Allah için buğzetmekle mümkündür.

Rasûlullah aleyhisselâm şöyle buyurmuştur:

ثَلاَثٌ مَنْ كُنَّ فِيهِ وَجَدَ حَلاَوَةَ الإِيمَانِ أَنْ يَكُونَ اللّٰهُ وَرَسُولُهُ أَحَبَّ إِلَيْهِ مِمَّا سِوَاهُمَا، وَأَنْ يُحِبَّ الْمَرْءَ لاَ يُحِبُّهُ إِلاَّ لِلّٰهِ، وَأَنْ يَكْرَهَ أَنْ يَعُودَ فِي الْكُفْرِ، كَمَا يَكْرَهُ أَنْ يُقْذَفَ فِي النَّارِ

“Üç haslet vardır ki, bunlar kimde bulunursa, imanın tadını bulur. Allah ve Rasûlünü her şeyden daha çok sevmek, sevdiği kişiyi ancak Allah için sevmek, Allah kendisini küfürden kurtardıktan sonra tekrar küfre dönmeyi, ateşe atılmak gibi kötü görmek.” (Buhârî, 16, 21, 6941; Müslim, 43; Tirmizî, 2624)

5- BİN KAÇ SÖZDEN BİR KAÇ* TEKRAR!

Mü’minleri sevin, her şeye rağmen imanları sebebiyle! Ama hiçbir kimsenin yanlışını sevmeyin ve savunmayın! Mü’minleri sevin, hüsn-ü zannınızı boşa çıkarsalar da! Kendileri hakkında hak ettiklerinden fazla hüsn-ü zan etmiş olsanız da! Sevgi ve merhamet ehli olun, her şeye rağmen! Sevgisiz, anlayışsız ve gaddar kimselere bakıp vicdânsız ve insâfsız olmayın! Siz imanınızı artırmanın derdinde olun! Ama hiçbir kimsenin sizi ikinci kez kandırmasına, aldatmasına, aptal yerine koymasına ve size ezâ vermesine izin vermeyin! Rahmet ehli olun ama şecâat, dirâyet ve yiğitliği de elden bırakmayın! Merhametli olun ama hissiyatçılığa mahkûm olmayın! Câhiliyye hamiyyeti ile değil, akl-ı selîm ile hareket edin! Öfkenizi hayırların önünde kalkan yapmayın! Adâlet ve merhamet ehli olup sevgi ve saygıda, dostluk ve düşmanlıkta dengeli olun! Ölçülü sevin ve ölçülü buğzedin! Abartmayın, kabartmayın, bezdirmeyin, ısrârcı ve inatçı olmayın! Böyle yaparsanız, hep siz kaybedersiniz! Hem nefret ettirirsiniz, hem de kırılır ve üzülürsünüz! Gerçekte sizi üzen ve kıran bir başkası değil, nefs-i emmâreniz ve hevânız olur! Hakkâniyetten şaşmayın! Hak ne ise onu savunun; hakkın ve haklının yanında olun! Bir kimseye veya kavme düşmanlığınız sizi adâletsizliğe sevk etmesin! Merhametli olun ama gerçekçi de olmayı unutmayın! Gerçeklikten uzaklaşanlar veya kopanlar hayal âleminde yaşarlar! Çok soru soran ve muhâlefet eden insanlar değil; Allah’ın emrettiği şekilde okuyan, amel eden, davet yapan ve sabreden mü’minler olun! Vahyin nüzûl tertîbine de baktığımızda göreceğimiz gibi, Allah önce okumamızı, daha sonra okuduklarımızdan anlayamadığımız ve bilemediğimiz hususları sormamızı emretmektedir. Ama câhillere değil, Ehl-i Zikr’e! Okumadan sormak okunanları anlamamaya veya yanlış anlamaya, münâkaşa ve muhâlefete sebeptir! İnsan ise çok sabırsız, aceleci ve mücâdelecidir! Kişi, Nebî’nin örnekliğinde ilim, hikmet ve basîret üzere okumalı, ta’lîm ve terbiye ile meşgul olmalı; böylece nefsini dizginleyip rûhunu arındırmaya, kalbini tertemiz ve pür-nûr hâle getirmeye çaba sarfetmelidir! İlim, hikmet ve basîretten sapan ibâdetten de zikrullâh’tan da uzaklaşır; boş, bâtıl, mâlâya’nî işlerin ve sözlerin peşine/içine düşer! Zira kalbi, dili ve fiili hak ile meşgul olmayanı bâtıl işgal eder! Her anlamda!..

* “Birkaç” kelimesi aslında bitişik yazılır ama biz “bin kaç” tabirimize uyumlu olsun diye ayrı yazdık!

6- HATİM SEFERBERLİĞİ DEĞİL, İMAN SEFERBERLİĞİ!

On beş yaşından beri tanıdığım, ciddiyetini, efendiliğini, kararlılığını ve prensipliliğini insan olarak beğendiğim abim! Allah seni Tevhîd'e, sevip râzı olduğuna muvaffak kılsın. Tevhîd'e önem ve öncelik ver! Tevhîd'in teblîğini yani yalnızca Allah'a imana daveti amaçla! Sen de o hakikat üzere olmaktan gayrı ve öncelikli bir fazilet peşinde olma! Çoğu, akîdesi bozuk kimselerle on küsur hatim grubu oluşturup bunu İslâm'a hizmet şevkiyle yapmanın ve grup sayısını artırmanın çabasında olacağına, yakınındakilere Tevhîd'i öğret! Sen de sahîh olarak öğren! Mücâdele ve koşturmacaların bu istikâmet, bu esas ve bu minvâl üzerine olsun.

Bizim kırılma/alınma hakkımız var mı yok mu bilmem ama birkaç cüz almadığım için bu fakire -hissediyorum ki- kırıldın ama bu fakir hakka sadâkat hassâsiyetiyle bunu yaptı. Zira bazı şeyler güzel görünümlü ta'vîzler olabilir; onları ancak fıkıh, basîret ve firâset ehli anlar. Düşünüp ibret alabilen için bu amelde hayırlı mesajlar vardır.

Bunu görüp anlamak veya anlamaya çalışmanın fazileti bir yana, ciddiyet ve kararlılık yanında bize anlayış ve anlayışlılık da gereklidir. Çünkü olur ki, bilmiyoruzdur, bilmediğimiz veya anlamadığımız bir şey vardır.

İnsan hayatında İslâmî prensiplerin kişiyi kuyruksuz uçurtma gibi dalgalı, savruk veya zikzaklı bir yaşam eğrisinden koruyup istikâmetli, düz ve dürüst bir gidişat sağladığı gibi, anlayışlılık ve meşrû dairede hoşgörü de yanlış anlama ve kötü diyalogların mâzide birikmesini önleyicisi bir nitelik taşır.

İnsanı hoplayıp zıplamaktan koruyup ayaklarının yere basmasını sağlayan şey istikâmettir. O da ancak Tevhîd üzerine binâ edilir, temeli Tevhîd'dir.  Allah'a hakkıyla iman olmadan istikâmet de olmaz, fazilet de, sâlih amel de! Akîde bozuksa, değil Kur'ân okumak, hâfız olmak; binlerce hatim yapılsa dahi okuyanlara hiçbir fayda sağlamaz.

İnsan için en büyük fazilet Tevhîd ehli olmaktır. Tevhîd'siz amel suya yazı yazmak gibidir. Ya da yaz sıcağında çölde saatlerce susuz kalıp da kan ter içinde kumun yüzeyinde serap/su görmek gibidir. Elini ona uzatsan da ağzına kumdan başka bir şey gelmez!

Onun için abim, abilerim ve kardeşlerim, önce Tevhîd! Başka amellere yönelirken bu sözleri tekrar okuyun ve düşünün! Bilin ki, bütün peygamberlerin gönderiliş amacı ve insanlardan istedikleri ilk ve son şey Tevhîd'dir. Cennetin anahtarı dahi Tevhîd'dir. Ama şartlarını ve gereklerini yerine getirme noktasında dişleri olan bir anahtar! Yoksa herhangi bir anahtar değil! Tıpkı içinde şirk ve küfür bulunan herhangi bir inanç şeklinin cennete girmeyi sağlamadığı gibi! Düşün!..

Bir nakil ile bitirelim…

Sahâbeden Cündüb b. Abdullah radıyallâhu anh’tan rivâyete göre o şöyle demiştir:

كُنَّا مَعَ النَّبِيِّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَنَحْنُ فِتْيَانٌ حَزَاوِرَةٌ فَتَعَلَّمْنَا الْإِيمَانَ قَبْلَ أَنْ نَتَعَلَّمَ الْقُرْاٰنَ ثُمَّ تَعَلَّمْنَا الْقُرْاٰنَ فَازْدَدْنَا بِهِ إِيمَانًا

“Biz ergenlik çağında gençler iken Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem ile beraber bulunduk. Biz, Kur’ân’ı öğrenmeden önce imanı öğrendik. Ondan sonra Kur’ân’ı öğrendik. Bu sayede de imanımız arttı.” (İbn-i Mâce, Mukaddime, 9, No: 61; İbn-i Mâce bu Hadîsi, بَابٌ فِى الْإِيمَانِ “İman Hakkında Bâb” [İman Bâbı] başlığı altında getirmiştir; el-Mu’cemu’l Kebîr, Taberânî, Thk: Hamdî b. Abdülmecîd es-Selefî, Mektebetü İbn-i Teymiyye, Kâhire, No: 1678, 2/165; el-Îmân, İbn-i Mende, Thk: Ali b. Muhammed b. Nâsır el-Fakîhî, Müessesetü’r Risâle, Beyrût, 1406, No: 208, 2/370; Şuabu’l Îmân, Beyhakî, Thk: Abdü’l-Alî Abdülhamîd Hâmid, Mektebetü’r Rüşd, Riyâd, 1423, No: 50, 1/152; Şerhu Usûli İ’tikâdi Ehli’s Sünneti ve’l Cemâa, el-Lâlekaî, Tahrîc: M. Abdüsselâm Şâhîn, Dâru'l Kütübü'l İlmiyye, Beyrût, 1423, No: 1715, 2/40)

Taberânî’nin ve Beyhakî’nin rivâyetinde:

فَإِنَّكُمُ الْيَوْمَ تَعَلَّمُونَ الْقُرْاٰنَ قَبْلَ الْإِيمَانِ “…Oysa siz bugün imandan önce Kur’ân’ı öğreniyorsunuz” ziyâdesi vardır. (el-Mu’cemu’l Kebîr, 2/165; Şuabu’l Îmân, Beyhakî, 1/152)

7- KADIN HAKLARI DİYEN VEYA DEMEYENLERE!…

Kadın bizim anamız, bacımız, kız kardeşimiz, ablamız, teyzemiz, halamız ve ninemizdir… Bizi bir ana doğurmuştur. Anamıza olan sevgi, saygı ve şefkatimiz bütün analara ve kadınlara yansımalıdır. Kadın beşeriyetin ve ümmetin yarısıdır; diğer yarısı da terbiye ile olur. Dünyada erkek için sâliha bir kadından daha değerli bir nimet yoktur (Bkz: İbn-i Mâce, 1855, Hadîs sahîhtir).

Onun için:

Kadınları Allah’ın emâneti bileceksin!

Kadına vurmayacaksın!

Kadına sövmeyeceksin!

Kadını aşağılamayacaksın!

Kinâye ile bile olsa, kadının şeref ve itibârını zedeleyecek söz ve davranışlardan sakınacaksın!

Kadının miras hakkını çiğneyip zulmetmeyeceksin!

Kadının mehrini vereceksin!

Daha sonra kadının mehrini bir alavereyle veya duygu sömürüsüyle iç etmeyeceksin, borç adı altında alıp, üzerine yatmayacaksın! Kadın kendi gönlüyle verirse ne âlâ! Erkek bilecek ki, belirlenen mehri kadına vermemek hırsızlıktır!

Kadının mesken, nafaka ve giyim ihtiyacını isrâfa kaçmadan karşılayacaksın!

Kadının mülkiyet hakkını tanıyacaksın, onun elindekilere göz dikmeyeceksin! Malı üzerindeki meşrû çerçevedeki tasarrufundan onu engellemeyeceksin!

Evin geçimi ve mutfak masrafları dışında senin şahsına ait ihtiyaçların varsa ve de bu ihtiyaçlar hiç bitmiyorsa, kadının da şahsî ihtiyaçlarının ve harcamalarının olacağını düşüneceksin ve düzenli şekilde harçlık vereceksin! Bu hususta cömert olacaksın. Erdem ihsân iledir!

Kadının nasıl ki, meşrû dairede sana itâat etmesi bir nevi cihâd ise, sen de ondan Şerîat’a aykırı bir talepte bulunmayacaksın!

Kadını meşrû dairedeki özgürlüğünden ve haklarından mahrûm edip köleleştirmeyeceksin!

Sözümüzü balla keselim. Bu kadarını okuduysan ve anladıysan bu hususa kâmil anlamda yönelirsin; İlâhî çerçevede hak ve hukûku bi-hakkın gözetirsin…

8- İLİM TALEBESİ ZENGİN İSE ONA ZEKÂT VERİLİR Mİ?

Her çeşit öğrenciye zekât verilmez. Öğrencinin fakir olma şartı aranır. Fakat bundan Şer’î ilimleri öğrenen ıstılâhî anlamdaki ilim tâlipleri istisnâdır. Bu anlamda öğrenci ile talebe kelimelerini iki farklı ıstılâh olarak kullanırsak, öğrenciye değil, -zengin de olsa- talebeye zekât verilebileceğini söyleyebiliriz. Talebe de, ilim talebesidir ve hayatını Şer’î ilimlerin tahsîline vakfetmiştir. Bunlar ise âlimler ve âlimlerden ders alan ve onların talebeleri olan ilim tâlipleridir. Hocasıyla talebesiyle bütün ilim ehli hak tâlipleridir. Şer’î ilim talebi Allah yolunda cihâdın bir türüdür.

Ed-Dürrü’l Mensûr’da şöyle geçer:

إِنَّ طَالِبَ الْعِلْمِ يَجُوزُ لَهُ أَخْذُ الزَّكَاةِ وَلَوْ غَنِيًّا إذَا فَرَّغَ نَفْسَهُ لِإِفَادَةِ الْعِلْمِ وَاسْتِفَادَتِهِ لِعَجْزِهِ عَنْ الْكَسْبِ

“İlim tâlibi kendini (başka bir şeyle ilişkisi olmadan sırf) ilim öğrenmeye ve öğretmeye verdiği/adadığı zaman çalışıp kazanmaktan âciz kalacağı (çalışmaya vakit bulamayacağı) için, zengin de olsa zekât alması câiz olur.” (ed-Dürrü`l Muhtâr Şerhu Tenvîri`l Ebsâr ve Câmii`l Bihâr, el-Haskefî, Thk: Abdulmun’im Halîl İbrâhîm, Dâru’l Kütübi’l İlmiyye, Beyrût, 1423/2002, S: 137)

İbn-i Âbidîn ise yukarıdaki sözün şerhine geçmeden önce şöyle demiştir:

وَفِي الْمَبْسُوطِ: لَا يَجُوزُ دَفْعُ الزَّكَاةِ إلَى مَنْ يَمْلِكُ نِصَابًا إلَّا إلَى طَالِبِ الْعِلْمِ وَالْغَازِي وَمُنْقَطِعِ الْحَجِّ لِقَوْلِهِ عَلَيْهِ الصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ: يَجُوزُ دَفْعُ الزَّكَاةِ لِطَالِبِ الْعِلْمِ وَإِنْ كَانَ لَهُ نَفَقَةُ أَرْبَعِينَ سَنَةً

“El-Mebsût’da geçtiğine göre, nisâba mâlik olan kimseye zekât vermek câiz değildir. Ancak ilim tâlibine, gâzîye ve hacc kâfilesinden ayrılmış olan kimseye verilebilir. Çünkü Peygamber aleyhisselâm şöyle buyurmuştur (ya da haberde şöyle vârid olmuştur): ‘Kırk yıllık nafakası bile olsa, ilim tâlibine zekât vermek câiya da haberdezdir.’ İlimden kasıt, (fennî ilim değil,) Şer’î ilimdir….” (Reddü’l Muhtâr ale’d-Dürri’l Muhtâr, İbn-i Âbidîn, Dâru’l Fikr, Beyrût, 1412/1992, 2/340)

Kısa Açıklama:

Zengin olsa da zekât verilebilecek kimseler başlıca -Hâşimî olmamak şartıyla- zekât memurları, fî sebîlillâh'ta gâzîler, hacc kâfilesinden ayrı düşmüş yani hacc yolunda malından ayrı düşüp muhtâc hâle gelmiş kimseler (buna zengin olmasına rağmen malından uzakta olup da malına ulaşamayacak durumda olan tüm Müslüman yolcular girer) ve fî sebîlillâh'ta ilim talebeleridir.

Son kısım istismâr edilmemelidir! Zira "fî sebîlillâh" kavramı dernek, vakıf, dînî hizmet yapan kurum ve kuruluşlara hatta mescid, külliye, köprü gibi binâların yapımlarına, yolların tamirlerine ve bir şeyler okuyan her türlü öğrenciye asla teşmîl edilemez ve bu gibi yerlere/kimselere zekât verilmez!

Günümüzde ve örfte bilinen ve anlaşılan anlamıyla bulûğ çağına ermemiş “öğrenci”nin/çocuğun babası zengin ise kendisi de zengin sayılır ve ona zekât verilmez! El-Haskefî ve İbn-i Âbidîn'de zikredilen "ilim tâlipleri" kavramı Ulûm-u Dîniyye'yi tahsîl etmeye hayatını vakfetmiş âlimler ve onlardan -ilimce- altta olan talebelerdir. Bunlar Ashâb-ı Suffa gibi ilimle meşguliyete kendilerini adamışlardır. Onun için de çalışıp kazanmaya ve maîşetlerini temin etmeye fırsat bulamazlar, güç yetiremezler ve bundan âciz kalırlar.

Yukarıda verdiğimiz kaynaklarda zikri geçen ilim talebeleriyle alâkalı açıklama/bilgi, günümüzde istismâr edilmesin diye bazı kesimler avâmın/halkın anlayabileceği bir dil kullanarak, "zengin olan veya babası sebebiyle zengin sayılan hiçbir talebeye zekât verilmez" diyerek meseleyi kapatmaktadırlar. Bu bir nevi pratik çözümdür ve insanların kâhir ekseriyetinin anlayışlarına uygun bir cevaptır. Bunun nedeni de, "tâlibu'l-ilm" ıstılâhının fehminin ve mânâsının yanlış anlaşılması, bazı kurum ve kuruluşlarda okuyan kimselerin bu kategoriye gireceğinin sanılmasıdır!

Oysa "ilim tâlibi" demek, içerisinde hasbîlikle, sadece Allah için Şer'î ilimlerin tahsîl edileceği bir yola girmek/sülûk etmek ve hayatı ilim tahsîline, talebine, teallümüne ve ta'lîmine adamak, bu adayışa başka bir şeyi karıştırmamak, ortak etmemek ve insanların çoğunun teveccüh ettiği dünyevî bir şeyle ilişkili olmamaktır. Zira çoğu şeye zaten zaman da fırsat da yoktur! Bu yoldan, önce ilim talebeleri, sonra âlimler, daha sonra da müctehidler çıkar... Bunun örnekleri geçmiş asırlarda olduğu gibi günümüz şartlarında da var mı? Ya da -farklı ehliyet ve vukûfiyet haysiyetleriyle nisbî olarak- milyonda kaçtır? Yahut da ilme talep ne kadardır? Bu tanıma uyan kimseler günümüzde büyük şehirlerde bile bir elin parmakları kadar değildir maalesef!

Dolayısıyla bu hususu yanlış anlayıp da sorun görmek değil asıl sorun olan! Gerçek sorun, ilim talebine yönelik bu açığın, boşluğun farkına varamamak, ilim talebeleri ve âlimlerin yetiştirilmesinde hasbelkader gayret göstermemek, böylece ilmin neşr-ü intişârından gâfil ve nasipsiz olmaktır! Bu gaflet de -Allah korusun- ilmin yavaş yavaş kaybolmasına, ehlinin azalıp tükenmesine, vefât edenlerin yerlerinin dolmamasına, insanların câhil kalmalarına, Allah'ın dinini ve dînî hükümleri öğrenememelerine veya yanlış bilmelerine sebep olur. Sonuçta da bundan büyük bir fitne, fesâd ve felâket olmaz. HafizanAllâh!

Rabbimiz bizleri hak ve istikâmet ehli eylesin; bizden, ehlimizden ve zürriyetimizden Rabbânî, hasbî ve teaffuf sahibi ilim tâlipleri lütfetsin.

9- CENNETE SADECE MܒMİN VE MÜSLİM KULLAR GİRECEKTİR!

Tevhîd akîdesini ve Hadîsleri kabul etmeyen ilimsiz fetvâcılar (!), Hristiyanların ve Yahûdîlerin iyi kişilerinin cennete gireceğini söylerler! Allah ise, Tevhîd akîdesini benimsemeyen, şirki terk etmeyen ve iman üzere ölmeyenlerin asla cennete giremeyeceklerini Kur'ân'da defalarca söylemektedir. Fakat Hümanizm yani insan odakçılık, insanmerkezcilik, insancılık veya insancıllık adına, inkârcılara şirin görünmek ve onlarla dünyada diyalog sağlamak amacındaki kişiler, Âyetleri tahrîf ederek, şirk koşanların, kâfirlerin de, iman etmeseler de, Müslüman olmasalar da, Peygamberimizin Peygamberliğini tasdîk etmeseler de, cennete girmelerinin mümkün olduğunu söylemektedirler! Hepsinden önemlisi de, bu sapkın fikirlerine dayanak olarak Âyetleri ileri sürerek Allah'a iftirâ etmektedirler! "Biz, kimin cennete gireceğini bilemeyiz" diyerek, aynen geçmişteki Yahûdî hahamları gibi, Âyetleri çarpıtmaktalar ve Allah'ın açık hükümlerini gizlemektedirler! Allah, Kitâbında, cennete ancak iman sahiplerinin yani muvahhidlerin; şirk'in her çeşidinden teberrî eden Müslimlerin ve İslâm üzere ölenlerin gireceğini muhkem Âyetlerle açıkça bildirmektedir. Bu hususta İslâm Ümmeti arasında asla bir ihtilâf olmamıştır ve olamaz da!

Peki, bu konuda Peygamberimiz ne buyurmaktadır? Buyurun, okuyalım:

لاَ يَدْخُلُ الْجَنَّةَ إِلاَّ مُؤْمِنٌ

"Cennete mü'min olandan başkası girmeyecektir." (Buhârî, Meğâzî, 38, No:  4203; Kader, 5, No: 6606; Müslim, Îmân, 182, No: 114; Sıyâm, 145, No: 1142; Tirmizî, Siyer, 21, No: 1574; Tefsîr, 10, No: 3091; Nesâî, Menâsik, 161, No: 2958; Îmân, 7, No: 4994; Müsned-i Ahmed, No: 203, 1/330; No: 328, 1/413; No: 594, 2/32; Mişkâtü’l Mesâbîh, Cihâd, 7, No: 4034)

Başka bir Hadîs-i Şerîf:

إِنَّهُ لاَ يَدْخُلُ الْجَنَّةَ إِلاَّ نَفْسٌ مُسْلِمَةٌ

"Şu muhakkak ki cennete ancak Müslüman kimse girecektir." (Buhârî, Cihâd ve's Siyer, 182, No: 3062; Rikâk, 45, No: 6528; Müslim, Îmân, 178, No: 111; Îmân, 377, 378, No: 221b-c; Tirmizî, Hacc, 44, No: 871; Cennet, 13, No: 2547; İbn-i Mâce, Sıyâm, 35, No: 1720; Zühd, 34, No: 4283; Müsned-i Ahmed, 1/183, No: 4)

Birçok kaynakta yer alan bu Hadîs-i Şerîfler, iman etmek isteyen kimseler için yeterlidir! Başlıca bu iki Hadîse göre; cennete, Mü'min ve Müslim olmadıkça kimse giremeyecektir. Mü'min kelimesinin anlamını; sadece Allah'ın varlığına, zâtında bir olduğuna, yaratıcı, rızık verici, her şeyin sahibi, öldüren ve dirilten olduğuna inanmak ve âhiretin olduğunu da kabul etmek olarak anlayanlar, "cennete ancak mü'min girecektir" Hadîsini görünce, "işte, Peygamber de aynı şeyi söylüyor" diyorlar! Mü'min kelimesinin anlamı, Allah'ın bildirdiği birkaç hakikate inanan demek değildir. Mü'min; muvahhid'dir, şirk koşmadan Allah'a iman edendir. Mü'min; İslâm dininin müntesibidir. Mü'min; Kur’ân ve Sünnetteki hakikatlere iman eden ve hayatında İlâhî ilkeleri dikkate alan; Allah'tan başka Rabb ve İlâh kabul etmeyendir. Mü'min yalnızca Allah'a ibâdet edendir; hayatında tek söz sahibi olarak O'nu kabul edendir.

Rasûlullah, kendisinden sonra insanların, şeytanın fitnesine aldanmamaları ve dalâlet yoluna sapmamaları için hem "Mü'min", hem de "Müslim" kelimelerini kullanmıştır ki, İslâm'ı kabul etmeyenlerin ve Tevhîd akîdesini tasdîk etmeyenlerin kesinlikle cennete giremeyecekleri tam olarak anlaşılsın istemiştir. Aslında temelde bu iki sıfat aynı anlama gelmektedir. Cennete sadece Müslüman olanlar girmeyecek olsaydı, Kur’ân'da Allah'ın İslâm'ı övmesinin, bâtıl dinleri kötülemesinin, inkârcıları İslâm'a davet etmesinin, kâfirleri ebedî azap ile korkutmasının ne anlamı olurdu? Saptırıcıların dediği gibi; Allah'a, âhirete inanan ve insancıl olanlar da cennete girebilselerdi, İslâm dininin üstünlüğünden bahsetmek mümkün olur muydu?! İslâm’ı benimsemeden de cennete girilebiliyorsa?! Zaten şeytanın, insanları getirmek istediği en sapkın nokta da burasıdır! Şeytanın hedefi, "İslâm ile diğer dinlerin birbirlerinden farkı ya da üstünlüğü yoktur" anlayışını topluma yerleştirip, İslâm'ı yok etmektir! Böylece, Kur’ân'da da bahsi geçtiği gibi, Allah'ın kullarının çoğunun Allah'a şükreden kimseler olmasını yani Müslüman olmalarını engellemektir! İnsanların pek çoğunun, kendisinin âkibetine uğramalarını sağlamaktır! Şeytanın oyununa gelmemek için, Kur’ân'ı çok iyi öğrenmek zorundayız. Bu nedenle Kur’ân'ı anlamak farzdır! Allah, Kur’ân'da bizlere, ancak Müslimler olarak ölmemizi emretmektedir. İlimsizce fetvâ veren akılcılara ve filozoflara değil; Âyet ve Hadîslere göre hareket etmek gerekir. Sonuç olarak deriz ki; "Hristiyanlar ve Yahûdîler cennete girer" diyen kimse cennete giremez! Cennete sadece İslâm olmuş ve İslâm üzere yaşayıp ölmüş kimseler girecektir.

Rabbimiz, bizleri Müslimler olarak yaşatsın, Müslimler olarak vefât ettirsin ve sâlihlerin zümresine ilhâk eylesin. Rabbimiz, gelmiş-geçmiş tüm mü’min ve Müslim kardeşlerimizden râzı olsun. İnsanlar yığın yığın, ısrârla, isyânla, inâdla, kibir ve zulümle cehenneme koşarlarken/uçarlarken, O'nun rızâsından başka bir şeye râzı olmayan biz mü'minlerden ebeden râzı olsun; cennetini, cemâlini ve güzel nimetlerini bizlere lütfetsin. Âmîn.

10- ARANIZDA SELÂMI YAYINIZ!

Yolda karşılaştıklarında, selâmı birbirlerinden bekleyip, âşıklar gibi birbirlerine bakanlara tekrar söylemek lâzımdır ki, küçük büyüğe, ayaktaki oturana, binitli yayaya, yüksekteki alçaktakine, yürüyen durana, bir kişi iki kişiye, az olanlar çok olanlara ve talebe hocaya selâm verir.

Selâm konusunda birçok aksaklıklarla hayat içerisinde sıkça karşılaşıyoruz...

Somut örnekler vermeden bazı kimseler meseleleri tam olarak anlayamıyor. Bu nedenle basit örnekler verelim.

Meselâ; apartmanın merdivenlerinden yukarıya çıkarken yukarıdan aşağıya inen bir kimse ile göz göze geliyoruz, ben yukarıdan gelenden selâm bekliyorum, o da benden bekliyor. Oysa yüksekte olanın mekân olarak alçakta olana selâm vermesi gerekiyor.

Yol kenarında hareket hâlinde yürüyorum, arabasıyla yoldan geçen bir kimse arabadan bana bakıp benden selâm bekliyor. Oysa selâm vermesi gereken kimse, arabasıyla seyir halinde olandır. Çünkü binitli yayaya selâm verir.

Bir yerde sâbit duruyorum, yoldan geçen bir kişi bana bakıp selâm vermemi bekliyor. Oysa selâm vermesi gereken, yürüyen kimsedir.

Yolda hareket hâlindeyim, başka bir kimse bana doğru yaklaşıyor benden selâm bekliyor. Oysa yaşı küçük olduğu için onun bana selâm vermesi gerekir.

Başka bir misâl verelim. Yolda giderken karşıdan bir başkası geliyor, onunla karşılaşıyoruz, bu durumda da talebe olan, hocasına selâm verir. İlim ehli bir Müslümanla karşılaşıldığında ilimsiz olan ya da ilim talebesi olan kimse ehli ilm'e daha önce selâm vermelidir.

Bu konuda çok örnekler verebiliriz. Ama Sünnete uygun selâmlaşma âdâbı bellidir. Bu ve benzeri örneklerle karşılaşanlar, birbirlerine "sen bana selâm vermedin, selâmsız geçtin, görmemezlikten geldin" tarzında nefsânî sözler sarf etmeden önce, kendi durumunu gözden geçirmelidir. Hem yaşça hem de ilim bakımından küçük olduğumuz halde, kibir ve ego bakımından büyüklüğe ve tekebbüre kendimizi mahkûm etmemeliyiz.

Önce selâm vermesi gerekirken selâm vermeden ve umursamadan geçmekte kararlı olan bir Müslüman ile karşılaşırsak, sıfatımız ne olursa olsun biz selâm veririz. Zira o kimse, selâmın faziletini henüz kavrayamamıştır. Ondan, Sünnete uygun amel beklerken, selâmlaşma Sünnetini terk etme vebâlini yüklenmemek için hemen selâm vermeliyiz.

İslâm öyle muazzam bir dindir ki, hayatın her kademesinde, hatta her noktalarının arasındaki küçük noktalarda, her zerresinin içerisindeki küçük zerrelerde bile hikmetli hükümler vaz' etmiştir. Diğer bir deyişle; Allah'ın ihmâl ettiği en küçük bir nokta veya en küçük bir zerre cinsinden dahi olsa küçücük bir noksanlık İslâm'da asla yoktur. İnsan aklı ile Allah'ın ilim ve irâdesi arasında, "acaba hangisi doğrudur?" diye tevakkuf etmek asla ve kat'a câiz değildir! Selâmlaşmanın fıkhı, Selâmın Sünnete uygun şekli ve onun âdâbı hakkındaki bütün incelikler Allah'ın mutlak ve yanılmaz ilmi ile bizlere bildirilmiş yol gösterici hakikatlerdir.

Selâm ile Alâkalı Bazı Nasslar:

وَإِذَا حُيِّيتُمْ بِتَحِيَّةٍ فَحَيُّوا بِأَحْسَنَ مِنْهَا أَوْ رُدُّوهَا إِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ حَسِيبًا

"Bir selâm ile selâmlandığınızda siz de ondan daha güzeli ile selâmı alın veya aynısıyla karşılık verin. Şüphesiz Allah her şeyin hesabını hakkıyla yapandır." (Nisâ: 86)

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا لَا تَدْخُلُوا بُيُوتًا غَيْرَ بُيُوتِكُمْ حَتّٰى تَسْتَأْنِسُوا وَتُسَلِّمُوا عَلٰى أَهْلِهَا ذٰلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ

"Ey iman edenler! Kendi evlerinizden başka evlere izin alıp o ev halkına selâm vermeden girmeyin. Bu, sizin için daha hayırlıdır. Olur ki (bunları düşünüp) öğüt alırsınız." (Nûr: 27)

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا إِذَا ضَرَبْتُمْ فِي سَبِيلِ اللّٰهِ فَتَبَيَّنُوا وَلَا تَقُولُوا لِمَنْ أَلْقٰى إِلَيْكُمُ السَّلَامَ لَسْتَ مُؤْمِنًا تَبْتَغُونَ عَرَضَ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا فَعِنْدَ اللّٰهِ مَغَانِمُ كَثِيرَةٌ كَذٰلِكَ كُنْتُمْ مِنْ قَبْلُ فَمَنَّ اللّٰهُ عَلَيْكُمْ فَتَبَيَّنُوا إِنَّ اللّٰهَ كَانَ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرًا

"Ey iman edenler! Allah yolunda savaşa çıktığınız zaman iyi anlayıp dinleyin. Size selâm verene, dünya hayatının geçici menfaatine göz dikerek 'Sen mü'min değilsin' demeyin. Çünkü Allah'ın katında sayısız ganimetler vardır. Önceden siz de böyle iken Allah size lütfetti; o halde iyi anlayıp dinleyin. Şüphesiz Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır." (Nisâ: 94)

السَّلاَمُ قَبْلَ الْكَلاَمِ

"Selâm, kelamdan öncedir." (Tirmizî, İsti'zân, 11, No: 2699)

إِذَا انْتَهَى أَحَدُكُمْ إِلَى الْمَجْلِسِ فَلْيُسَلِّمْ فَإِذَا أَرَادَ أَنْ يَقُومَ فَلْيُسَلِّمْ فَلَيْسَتِ الأُولَى بِأَحَقَّ مِنَ الآخِرَةِ

"Sizden biriniz, bir meclise vardığı zaman selâm versin, meclisten ayrılırken de selâm versin. Birinci selâm sonuncudan daha önemli değildir (ikisi de aynı ölçüde önemlidir)." (Ebû Dâvûd, Edeb, 151, No: 5208; Tirmizî, İsti'zân, 15, No: 2706)

Hz. Âdem’e Selâm Öğretilmiştir:

Peygamberimizin haber verdiğine göre; Rabbimiz, Hz. Âdem’i yarattığı zaman:

اذْهَبْ فَسَلِّمْ عَلَى أُولَئِكَ النَّفَرِ مِنَ الْمَلاَئِكَةِ جُلُوسٌ، فَاسْتَمِعْ مَا يُحَيُّونَكَ، فَإِنَّهَا تَحِيَّتُكَ وَتَحِيَّةُ ذُرِّيَّتِكَ‏.‏ فَقَالَ السَّلاَمُ عَلَيْكُمْ‏.‏ فَقَالُوا السَّلاَمُ عَلَيْكَ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ.‏ فَزَادُوهُ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ

"Git de meleklerden oturmakta olan şu topluluğa selâm ver ve onların senin selâmını nasıl karşıladıklarını dinle! Çünkü bu, hem senin, hem de zürriyetinin selâmlaşmasıdır." buyurdu. Bunun üzerine Âdem, meleklere: "Es-Selâmu aleykum" dedi. Onlar da: "Es-Selâmu aleyke ve rahmetullâh" dediler ve selâmlarına "Ve rahmetullâhi"yi ziyâde ettiler." (Buhârî, İsti'zân, 1)

Selâm Verme Âdâbı:

يُسَلِّمُ الصَّغِيرُ عَلَى الْكَبِيرِ

"Küçük büyüğe, geçen oturana, az da çoğa selâm verir." (Buhârî, İsti'zân, 4, No: 6231; İsti'zân, 7, No: 6234; Tirmizî, İsti’zân, 14, No: 2703, 2704; Ebû Dâvûd, Edeb, 146, No: 5198)

يُسَلِّمُ الرَّاكِبُ عَلَى الْمَاشِي، وَالْمَاشِي عَلَى الْقَاعِدِ، وَالْقَلِيلُ عَلَى الْكَثِيرِ

"Binekli olan yaya yürüyene, yaya yürüyen oturana, az da çoğa selâm verir." (Buhârî, İsti'zân, 5, No: 6232; İsti'zân, 6, No: 6233; Müslim, Selâm, 1, No: 2160; Tirmizî, İsti’zân, 14, No: 2703, 2705)

Hayırlı Amel Nedir?

"Bir adam Peygambere: 'İslâm'ın hangi ameli hayırlıdır?' diye sordu. Peygamber:

تُطْعِمُ الطَّعَامَ، وَتَقْرَأُ السَّلاَمَ عَلَى مَنْ عَرَفْتَ وَعَلَى مَنْ لَمْ تَعْرِفْ

'İnsanlara yemek yedirirsin, bildiğin ve bilmediğin (Müslüman)a selâm verirsin' buyurdu." (Buhârî, Îmân, 6, No: 12; Îmân, 20, No: 28; İsti'zân, 9, No: 6236; Buhârî, Müslim, Îmân, 63, No: 39; Ebû Dâvûd, Edeb, 143, No: 5194; İbn-i Mâce, Et’ıme, 1, No: 3253; Nesâî, Îmân, 12, No: 5000)

Üç Günden Fazla Küslük Helal Değildir:

لاَ يَحِلُّ لِمُسْلِمٍ أَنْ يَهْجُرَ أَخَاهُ فَوْقَ ثَلاَثٍ، يَلْتَقِيَانِ فَيَصُدُّ هَذَا، وَيَصُدُّ هَذَا، وَخَيْرُهُمَا الَّذِي يَبْدَأُ بِالسَّلاَمِ

"Bir Müslümanın din kardeşinden üç günden fazla küs durup ayrılması helâl olmaz. Bu küsler, birbirleriyle karşılaşırlar da şu, ondan yüz çevirir, bu da ondan yüz çevirir. Halbuki o ikisinin hayırlısı, önce selâm vermeye başlayandır." (Buhârî, İsti'zân, 9, No: 6237; Müslim, Birr, 25, No: 2560; Tirmizî, Birr, 21, No: 1932; Ebû Dâvûd, Edeb, 55, No: 4911)

Müslümanın Müslüman Üzerindeki Hakları:

حَقُّ الْمُسْلِمِ عَلَى الْمُسْلِمِ خَمْسٌ رَدُّ السَّلاَمِ، وَعِيَادَةُ الْمَرِيضِ، وَاتِّبَاعُ الْجَنَائِزِ، وَإِجَابَةُ الدَّعْوَةِ، وَتَشْمِيتُ الْعَاطِسِ

"Müslümanın Müslüman üzerindeki hakkı beştir: Selâmı karşılamak (selâm almak), hastayı ziyaret etmek, cenâzeler ardından gitmek, da'vete icâbet etmek ve aksırana dua etmek." Müslim’in ikinci rivâyetinde; Müslümanın Müslüman üzerindeki hakkı altı olarak geçer ve altıncısının da “nasihat istediğinde kendisine nasihat etmek” olduğu kaydedilir. (Buhârî, Cenâiz, 2, No: 1240; Müslim, Selâm, 4, No: 2162a-b; Ebû Dâvûd, Edeb, 98, No: 5030)

Müslümanların Kendi Aralarında Selâmı Yaymaları Birbirlerine Sevgilerini Artırır:

لاَ تَدْخُلُوا الجَنَّةَ حَتَّى تُؤْمِنُوا وَلاَ تُؤمِنوا حَتى تحَابُّوا، أَوَلاَ أَدُلُّكُمْ عَلَى شَئٍ إِذا فَعَلْتُمُوهُ تَحاَبَبْتُم؟ أَفْشُوا السَّلاَمَ بَيْنَكُمْ 

"Siz, iman etmedikçe cennete giremezsiniz; birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olamazsınız. Yaptığınız zaman birbirinizi seveceğiniz bir şey söyleyeyim mi? Aranızda selâmı yayınız." (Müslim, Îmân, 93, No: 54a; Bkz: Müslim, Îmân, 94, No: 54b)

Bir Kimsenin Başkasına Selâm Göndermesi Caizdir:

"Âişe radıyallâhu anhâ, kendisine hitâben Peygamberin:

إِنَّ جِبْرِيلَ يُقْرِئُكِ السَّلاَمَ

'Cibrîl sana selâm gönderiyor' buyurması üzerine, o da:

وَعَلَيْهِ السَّلاَمُ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ

'Ve aleyhi's selâm ve rahmetullâh: Onun üzerine de selâm ve Allah'ın rahmeti olsun' diye karşılık vermiştir." (Buhârî, İsti'zân, 19, No: 6253)

Sahîh-i Müslim'de geçen  أَفْشُوا السَّلاَمَ بَيْنَكُم"aranızda selâmı yayınız" Hadîsinden de anlaşılacağı gibi, selâmın Müslümanlar arasında yayılması ve tanıdığımız ya da tanımadığımız tüm Müslümanlara selâm vermemiz gerekir.

Cennete girmek isteyen iman sahipleri haydin birbirimizi sevmeye! Birbirimizi sevme konusunda amellerin en hayırlısı selâmı yaymaktır. Cennetin bir ismi de "Dâru's selâm"dır. O selâmet, esenlik ve nimetler yurduna Allah'a hakkıyla kulluk etmekle yani şirk koşmadan iman etmekle girilecektir. Cennete girerken mü'minler selâm ile karşılanacaklar ve cennette Rabblerinden selâm işiteceklerdir. Cennette birbirleriyle karşılaştıklarında da selâmlaşacaklardır. Bu güzel sonu yaşamak isteyenler dünyada da selâm veren ve selâm alan mü'minlerdir.

"Es-Selâm" Allah'ın İsimlerindendir:

هُوَ اللّٰهُ الَّذِي لَا إِلٰهَ اِلَّا هُوَ اَلْمَلِكُ الْقُدُّوسُ السَّلَامُ الْمُؤْمِنُ الْمُهَيْمِنُ الْعَزِيزُ الْجَبَّارُ الْمُتَكَبِّرُ سُبْحَانَ اللّٰهِ عَمَّا يُشْرِكُونَ

"O Allah'tır ki, O'ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Melik'dir, Kuddûs'dur, Selâm'dır, Mü'min'dir, Müheymin'dir, Azîz'dir, Cebbâr'dır, Mütekebbir'dir. Allah, onların koştukları ortaklardan münezzehtir." (Haşr: 23)

إِنَّ اللّٰهَ هُوَ السَّلاَمُ

"Şüphesiz Selâm, Allah'ın kendisidir." (Buhârî, Ezân, 150, No: 835; İsti'zân, 3, 6230; Tevhîd, 5, No: 7381; Müslim, Salât, 55, No: 402a; Ebû Dâvûd, Salât, 184, No: 968; Nesâî, Tatbîk, 100, No: 1168, 1169; Sehv, 41, No: 1277; Sehv, 56, No: 1298)

وَالسَّلَامُ عَلٰى مَنِ اتَّبَعَ الْهُدٰى

"Selâm olsun hidâyete tâbi olanlara!" (Tâ-Hâ: 47)

11- DÜNYA BÖYLEDİR!..

Kimisi cehâlet peşinde koşar, kimisi ilim!

Kimisi taassup, asabiyet ve hamiyyet peşinde koşar, kimisi sahîh akîde!

Kimisi münker, fitne ve fesâd peşinde koşar, kimisi ma'rûf, salâh ve ıslâh!

Kimisi şerr peşinde koşar, kimisi hayır!

Kimisi zulmet ve karanlık peşinde koşar, kimisi nûr ve aydınlık!

Kimisi zulüm ve haksızlık peşinde koşar, kimisi adâlet ve hakkâniyet!

Kimisi dünya peşinde koşar, kimisi âhiret!

Kimisi hevâsı peşinde yaşar, kimisi Allah yolunda!

Kimisi Tevhîd için yaşar, kimisi şirk!

İmtihân işte!...

Ancak mü'minler cennete koşar, kâfirler yolda şaşar!

Ya iman ya küfür!

Ya cennet ya cehennem!

Ya Allah'ın rızâsı ya nefsin, şeytanın ve tâğûtların rızâsı!

Ya hidâyet ya dalâlet!

Ya rahmet ya gazap!

Ya nimet ya cezâ!

İnsan seçimini bu dünyada yapar ve o seçime göre yaşar!

Unutmayalım, ölümün öldürüldüğü/öldürüleceği bir hayata gidiyoruz!

Son pişmanlık fayda vermez!

İman ve İslâm için; nefs-i emmâre, şeytan ve dostlarından uzaklaşıp Allah'ın rızâsına yönelmek için tam sırası!

Ölümle bu iş biter!

Her iki anlamda da...

Kazanmak ya da kaybetmek!

Saâdet ya da şekâvet!

İnsan tercihini yapmalı!

Ebedî hayatta ebedî mutlu olmak mı istiyor yoksa ebedî perişan ve mutsuz olmak ve hüsrân, zillet, azap ve lânet içinde kalmak mı?!

12- NÂÇİZÂNE...

Bismillâh, velhamdü lillâh, vessalâtü vesselâmu alâ Rasûlillâh...

İlim, sahibini evvelemirde Tevhîd'e götürmelidir. Tevhîd ehli olmayan kimse bir merkep yükü kitap da ezberlese câhildir! İman ehlini Allah için severim ve uhuvvete önem veririm.

İlimde ve imanda tahkîke tâlip olurum.

Selef'e sövmem, kadere iman ederim ve Ehl-i Kıble'den hiçbir kimseyi günahı sebebiyle tekfîr etmem.

Taassup, asabiyet, ırkçılık, şuculuk veya buculuğu asla sevmem. Mü'min ve Müslim olmayı en büyük şeref sayarım.

Rabbânî olmak şartıyla bütün âlimler baştâcıdır. Hepsinden istifâde ederim. Hepsi için dua ederim ve gerektiğinde izzet ve şereflerini korurum.

Âlimleri ma'sûm görmem ve takdîsçilik de yapmam.

İslâm tasavvurâtını bir veya birkaç âlimin bakış açısıyla daraltmam.

Başta Selef ulemâsına ve muhakkık ulemâya uymayı önemserim.

İbn-i Teymiyye'yi -mezhebim Hanefî olmasına rağmen- ilme sevdası, sadâkati, Tevhîd konusundaki hassâsiyeti, daveti, mücâhedesi, çileler karşısındaki hakka sebâtı, takvâsı, zühdü, hakkı müdâfaası ve tüm bâtıllar ve batıl ehli karşısındaki dik duruşu sebebiyle severim. Tabii ki, hakkı ondan ve tüm âlimlerden daha çok severim. Ne onu ne de başkasını hatasız sayarım.

Muhammed b. Abdülvehhâb'ın fazla kitabını okumadım. Ama Kitâbu't Tevhîd'ini dikkatle okudum, herkese tavsiye ederim. İslâm düşmanlarının İslâm'ı ve Tevhîd'i karalamak ve Müslümanların arasına tefrika sokmak için onu daha sonraları provokasyon malzemesi edinmeye çalıştıklarını düşünüyorum.

Ebû'l A'lâ el-Mevdûdî'nin son asrımızda yetişen ender ve mümtâz âlimlerden olduğuna inanıyorum. Dinin tecdîdinde ciddi çalışmalar yapmış ve Allahu A'lem mes'elede müctehid'dir veya tercîh ehlidir. Nitekim eserlerinde zaman zaman kendi görüşlerini serdedip, tercihlerini açıkça beyan etmiştir.

İlim tahsîlinde Selefiyle Halefiyle her iki dönemin ulemâsının da usûllerinin bilinmesi, icmâlardan, ekser ulemânın görüşlerinden, ihtilâflardan, ihtilâfların delil, tafsîl ve tahkîklerinden, kısacası Fıkh-ı Mukâren'den mutlaka haberdar olmak gerektiğine inanıyorum.

13- "ŞU ÂYETİ YANLIŞ OKUDUN, BU ÂYETİ YANLIŞ OKUDUN!"

Âhir zamanda -âlimlerin vefât etmeleri ve yerlerinin de doldurulmamasıyla- ilmin peyderpey kaldırılacağını zaten Rasûlullah aleyhisselâm sahîh Hadîslerde haber vermiştir. Şu önümüzdeki tablo beklenen bir durum idi! Bu vâkıa içinde Arapça, Usûl, Belâğat bilmeyen hatta Kur'ân'ı dahi yüzünden okuyamayan ve hâssaten harflerin doğru telaffuzu noktasında Tecvîd'den yoksun iman ve şirk ehli büyük kitlelerin olması kaçınılmaz bir durumdur! Olağan ve kaçınılmaz olanın eleştirisi değil, ıslâhı/düzeltilmesi için çalışılır ve asıl hedefe odaklanılır. Asıl hedef de Tevhîd'dir, Allah'a imandır, hak din olan İslâm'dır, İslâm'ı doğru anlamaktır.

Peki, şimdi ne yapılıyor? Sosyal medyaya, özellikle de youtube'a bakın! "Sen şu Âyeti yanlış okudun, sen câhilsin, zırcâhilsin" vs... Ağır sözler, hakâretler, sövgüler ve edepsizlikler de cabası!

İstisnâlar dışında hiç kimse o Âyetleri doğru anlamaktan ve Tevhîd'den söz etmiyor! Hani asıl hedef Tevhîd, iman ve İslâm idi. İman eden bir mü'min dinini dert edinmesin mi? Hakkı duyurmasın mı, gündem etmesin mi?

Tevhîd'i bilip ve iman edip de ilmi, Arapçası olmayan ve Kur'ân'ı metninden doğru kırâat edemeyen bir kimse câhil, sapık mı oluyor?! Sen, Arapça ilmin olmasa da, Arapça cümleleri okumakla Tevhîd'i tasdîk etmeden âlim mi oluyorsun?! Velev ki, Arapça'yı da biliyorsun... Nasıl böyle câhilce hüküm veriyorsunuz?!

Aslolan Tevhîd'dir, haktır! İlmi yaymamak ve ilim ehli yetiştirmemek de günahtır, vebâldir ve suçtur! Her şeyi yerli yerine koyalım! Arapça, ilim ve Kur'ân kırâati noktasında zaafları olan mü'minler de kendilerini yetiştirmeliler; çap ve hudûdlarını bilerek hareket etmeliler! Bu vesîleyle tüm Ümmet-i Muhammed de Tevhîd ve edep temelli olmak üzere ilmin neşr-ü intişârının ne kadar önemli olduğunu tekrar anlasınlar! Mevcut tabloyu seyirci gibi seyretmesinler. Belki de, bu vâkıanın bir kısmında senin atâlet, tembellik ve boş vermişliğinin tesiri vardır!

14- KIYÂM ALLAH İÇİNDİR; FÂNÎ VE ÂCİZ KUL KENDİSİ İÇİN KIYÂM İSTE(YE)MEZ!

Bir kimse için; haram, mekrûh, câiz ve mendûb ayağa kalkmalar olsa da, kibrinden dolayı kendisi için insanların ayağa kalkmalarını emreden veya isteyen kimse için ayağa kalkmak sahîh Hadîslerin delâletiyle haramdır. İlgili Hadîsleri şerhleriyle siz tespit edebilirsiniz. Ama konuyu birbirine karıştırmadan! Zira taksîmât vardır. Biz haram olanın üzerinde duruyoruz ki, sakınalım!

Hiç unutmam... Ölse, yakında ölen şeyh kadar rahmet okuyanı ve cenâzesini dolduranı olması muhtemel bir şeyhin medresesinde iken sabah namazından sonra benim Kur'ân okuduğum esnada şeyh hazretleri (!) içeri girdi. O esnada herkes sesli ezber yapmayı, okumayı ve okutmayı ânında bırakıp ayağa kalktılar ve ellerini bağlayıp huzurda (!) dîvân durdular, kıyâm ettiler. Ben Kur'ân okuduğum için ayağa kalkmadım. Gerçi okumasam da kalkmıyordum ya. Zira şeyh her nereye gelse veya girse, oradakiler hemen ayağa kalkıyorlar! Devam edersek... Benim ayağa kalkmadığımı görünce gözlerini radar gibi bana dikti, ayakta durarak bir müddet baktı ve sonra odasına girdi. Hemen ardından bir talebesini gönderip beni çağırttı. Kibirle değil ama vakâr ve izzetle içeri girdim, bana neden ayağa kalkmadığımın hesabını sordu! SübhânAllah!.. Bu vesîleyle karşılıklı konuştuk, nasihat de ettim. Elhamdülillâh. İşte insanların çoğu bu kimselerin kibirlerinden habersizler ve onları allâme sanıyorlar! Sadece dil bilmek allâmelikmiş gibi! Kendisine: "Kur'ân okuyordum. Kur'ân okumak Allah'la konuşmak gibidir. Ya da Allah'ın okuyanla konuşması gibidir. O esnada Allah'la konuştuğum için sizin için kalkamazdım. Hem neden Kisrâ ve Kayserlerin kendilerinin ta'zîmi için emrettikleri gibi siz de kendiniz için kıyâmı istiyorsunuz? Sanki kral gibisiniz. Siz kral mısınız?" dedim. Şeyh haklılığına o kadar inanıyor olmalı ki: "Evet, kralım" dedi. Ben de: "Sizin gibi kral olmaktan Allah'a sığınırım. Ben, Rabbânî ilim ehli olmayı tercih ederim" dedim. Dikkat edin, size din adına akıl verenlerin çoğu bu tür kimselerin karşısında el pençe dîvân durup, neredeyse rükû'a varacaklardır! Bu şekilde hakkı söyleyebilmeleri hiç mümkün müdür?! Haddizâtında hakkı söyleyebilmek için bâtılı görebilmek gerekir. O da bu gibi durumlarda hak ehline zâhir/açık olur.

Allah'ın tahkîr ettiğini ta'zîm ederek, bunu câiz hatta vâcip görerek gerçekleştirilen kıyâmın şirk olacağını da unutmayalım!

Diğer üç ayağa kalkma çeşidine değinerek sözü uzatmak istemiyoruz. Bilmeyenlerin onları öğrenmeleri de kendi görevleri olsun. Biz en önemlisinden ve tehlikelisinden sakındırdık.

Ayrıca Hadîsleri "İslâmî temel eserler" olarak bilinen klasik kaynaklardan Rabbânî âlimlerin açıklamalarıyla okumaya gayret edelim! Bu ümmetin kurtuluşu evveline ihsân ile ittibâ ile olur. Evvelkilerden habersiz ve onlara sırt dönmüş âhirinin hevâ ve heveslerine uymakla değil! Vesselâm.

15- VERİRKEN DE ALIRKEN DE İZZET VE İFFET!

Kendini beğenmiş, kubuzlanan, insanlara tepeden bakan, riyâkâr, gösteriş tutkunu, ihsân ehli olmadığı gibi verdiği az biraz dünyalığı bile gözünde büyütüp her vesîleyle söyleyen, başa kakan, eziyet eden, onur kıran, başkalarının ihsân ve infâkından dahi karnı ağrıyan, haset ve fesat peşinde koşan hiçbir kimsenin size vereceği sadakayı almayınız! İhtiyacım yok deyiniz!

Dili ve fiili kötü, bu kötü kalpli kimseler kendi tıynetlerindeki kimselerden ve dilencilerden başkasına sadaka veremesinler!.. O zaman anlasınlar vermenin sehâvet ve izzetini, icâbet etmenin vakâr ve iffetini! O zaman anlasınlar kardeşliğin ve yardımlaşmanın gereğini ve önemini! Verenin de alanın da mürüvvetli ve onurlu olduğunu! Allah için veren ve alan ellerin zekât, fitre, fidye, infâk, ikrâm, it’âm, hediye, borç ve karz-ı hasenlerle sık sık değişebileceğini hatta sadece mecbûrî durumlarla sınırlı kalmayıp, ihtiyârî anlamda da değişmesi gerektiğini! Dün veren el olanın, bugün ve yarın alan el olabileceğini! Efdal, evlâ kimseleri ve yakınları gözetmenin gerekli bir fazilet olduğunu! Verene hayâ ve teaffuf ile icâbet edenlerin en az veya en çok bizim gibi olduğunu! Allah katındaki üstünlüğün, mal çokluğuyla değil, takvâ ile olduğunu! İnfâk ve ikrâmın amelî bir şükür olduğunu! Bu sebeple bu şükrümüze müsebbip olanlara da müteşekkir olmamız gerektiği şuurunu! Menn ve ezânın sadakaları boşa çıkaracağını! Mü’minlerin birbirlerine karşı durumlarının, bir bedenin azaları ve bir binanın, tuğlaları birbirine geçmiş duvarları gibi olmaları gerektiğini! Namazda sımsıkı saflarda omuz omuza durdukları gibi, hayat içinde de omuz omuza vermeleri gerektiğini! O zaman anlasınlar!... Kardeşinin tasaddukuna kardeşçe icâbet eden mazlûm ve mahzûn kardeşime haset etmenin gafletini!

Evet, bunları ve fazlasını anlasınlar ve sonra da Allah yolunda infâk yarışına girsinler, bu yolda yarışsınlar ve yardımlaşsınlar! Ama kendi âcizliklerinden vemuhtaçlıklarından bî-haber ve bî-şuur şekilde de alanı küçümsemesinler! Küçümseyeceklerse vermesinler! Ezmesinler, üzmesinler ve ellerindeki emânet olan malı kendilerinden bilip Allah’a karşı azmasınlar! Yoksa sokak sokak, kapı kapı dolaşırlar da, alacak el, girecek gönül bulamazlar! Ölüm ânındaki son pişmanlık da fayda vermez! Vesselâm.

16- TEKFÎRCİLİK SEVDASI!

İslâm'da genel ve özel tekfîr vardır. Bilinmesi gereken özel durumlar olduğu için, genel tekfîr özel tekfîri gerektirmeyebilir. Genel tekfîr dinin aslını ana hatlarıyla bilmeyi, özel tekfîr ise hükümleri ve kişilerin durumlarını tek tek bilmeyi gerektirir. Özel tekfîr için bu bile yeterli değildir. Bu konuda bilinmesi gereken daha pek çok şeyler vardır.

İslâm'da tekfîr vardır, tekfîrcilik yoktur. Tekfîr, "meşrû" ve "gayrimeşrû" olmak üzere iki kısma ayrılır. Kavram kargaşalarının içinde kendimizi bulmamak için bu noktanın iyi anlaşılması gerekir. İlimsizce tekfîr etmek tekfîrciliktir ve gayrimeşrûdur. Hâricîlerin yaptığı gibi, Müslümanları tekfîr etmek tekfîrciliktir ve gayrimeşrûdur. İmanı sâbit olan veya aleyhine zâhiren “küfür delili” bulunmayan bir kimseyi zan, tahmin, şüphe ve alâmet ile tekfîr eden kimse, -sonradan isâbet ettiği anlaşılsa bile- delilsiz bir yola girdiği ve açık delillere itibâr etmediği yani zanna uyduğu için hata etmiştir. Gayrimeşrû tekfîrde isâbetsizliklerin vebâl boyutunun ne olduğu da -ilmî detaylarıyla- erbâbınca ma'lûmdur. Tekfîrcilik, muayyen tekfîre kafayı takıp; Ali'nin, Veli'nin kâfir olup olmadığıyla uğraşmak ama kendi günahlarına bakmamaktır. Hayatını, kâfir saymakla geçiren kimseler, kendi günahlarını saysalardı, oturup ağlarlar ve takvâ yoluna girip, iman ve ihlâslarını artırmayı ve insanları imana davet etmeyi dert edinirlerdi. Bunun anlamı, küfrü açık kimseye kâfir denmez demek değildir! Böyle bir şeye inanmaktan değil, aklının ucundan geçirmekten dahi mü’min Allah’a sığınır! Fakat küfre düşen kimseye açıkça kâfir demek gerekli olmadıkça söylenmez! Önemli olan hikmettir. Kula, hikmet fayda sağlar; hamâset ve asabiyet değil!

Şunu unutmayalım ki hiçbir Müslüman, kimseyi cehenneme göndermeye hevesli değildir, olmamalıdır. Meşrû tekfîr bir yana, gayrimeşrû tekfîrle yani tekfîrcilikle uğraşmak ilim, iman, takvâ, ihlâs, basîret, firâset ve anlayış noksanlığından ileri gelir. Buna prim verilirse, ileride insanlar yakın çevrelerinden başlayarak “gözünün üstünde kaşın var” kâbilinden trajikomik bahanelerle, oturup kalktıkları kimseleri tekfîr etmeye başlarlar ya da yakınlarından başlayarak kendileri gibi düşünmeyen herkesi tekfîr ederler. Fikir ayrılığı ve husûmet ânında tekfîre başvururlar! Zaten bu şekilde hareket eden bir azınlık da yok değil!

Oysa iman bellidir, küfür bellidir. Açık hakikatlere rağmen, bu davranış biçiminin bâtıl olduğu da bellidir. Akıllı Müslüman, Allah’tan başka hiçbir şeyden korkmaz; ama takvâ sahibi olduğu, takvâ da korkmak, sakınmak ve vahiy ile yol bulmak olduğu için, başta Allah’tan ve Allah’ın emirlerine aykırı davranıp fitneye düşmekten ve insanları fitneye düşürmekten korkar. Bir kimse, ne kadar cesur olursa olsun, hatta Hz. Ömer, Hz. Hamza ve Hz. Ali kadar cesur olsun, olgun iman sahipleri hakkı söylerken ta’vîzsiz olsalar da, fitneye neden olmaktan korkarlar! Bunun adı korkaklık değil; hikmet, basîret, mudârât, anlayış ve rahmettir! Böyle insanın eli öpülür! Dini, ahlâkı ve anlayışı dar câhillerden olmaktan Allah’a sığınırız.

Bunlar genel ifadelerdir; özel bir amacı yoktur. Mü’minleri -hataları bir yana- sevmek, imandandır. Rabbimiz, bu garip ümmete rahmet etsin.

17- “SİZİN ŞİRKE DÜŞECEĞİNİZDEN DEĞİL, DÜNYA HUSUSUNDA BİRBİRİNİZLE YARIŞACAĞINIZDAN KORKUYORUM!”

Ukbe b. Âmîr radıyallâhu anh’ın rivâyetine göre, Nebî aleyhisselâm şöyle buyurmuştur:

 وَإِنِّى وَاللَّهِ مَا أَخَافُ عَلَيْكُمْ أَنْ تُشْرِكُوا بَعْدِى، وَلَكِنْ أَخَافُ عَلَيْكُمْ أَنْ تَنَافَسُوا فِيهَا

“Şüphesiz ki ben vallâhi sizin benden sonra şirke düşeceğinizden korkmuyorum, fakat ben onda (dünya hususunda) birbirinizle yarışacağınızdan korkuyorum.” (Buhârî, Cenâiz, 72, H. No: 1343; Menâkıb, 25, H. No: 3596; Meğâzî, 27, H. No: 4085, Rikâk, 53, H. No: 6590; Müslim, Fedâil, 30, 31, H. No: 2296)

SORU:

Peygamberimizin: “Ben sizin şirke düşeceğinizden korkmuyorum” buyruğunun anlamı nedir?

CEVAP:

Hadîsimizi hatırlayalım...

Ukbe b. Âmîr radıyallâhu anh’ın rivâyetine göre, Nebî aleyhisselâm şöyle buyurmuştur:

وَإِنِّى وَاللَّهِ مَا أَخَافُ عَلَيْكُمْ أَنْ تُشْرِكُوا بَعْدِى، وَلَكِنْ أَخَافُ عَلَيْكُمْ أَنْ تَنَافَسُوا فِيهَا

“Şüphesiz ki ben vallâhi sizin benden sonra şirke düşeceğinizden korkmuyorum, fakat ben onda (dünya hususunda) birbirinizle yarışacağınızdan korkuyorum.” (Buhârî, 1343, 3596, 4085, 6590; Müslim, 2296)

Hadîs’teki عَلَيْكُمْ ifadesi, أَيْ عَلَى مَجمُوعِكُمْ anlamındadır. Yani “Ben sizin şirke düşeceğinizden korkmuyorum” demek; TÜMÜNÜZÜN ŞİRKE DÜŞMENİZDEN KORKMUYORUM, anlamındadır. Dolayısıyla Hadîs’in takdîri: مَا أَخَافُ عَلَى مَجمُوعِكُمْ أَنْ تُشْرِكُوا بَعْدِى biçimindedir. Çünkü -bilindiği gibi- ümmet içinde bazıları şirke düşmüştür ve şirke düşenler de olacaktır. Şirkten Allah’a sığınırız.

Ama kıyâmete kadar Ümmet-i Muhammed’in tamamının şirke düşüp, Peygamberimizin teblîğ ettiği Şerîat’ın tahrîf edilmesi ve böylece Yahûdîler ve Hristiyanlar’ın Şerîatlarını terk ettikleri gibi, hak dinin tâbisiz olacağı bir dönem olmayacaktır. Kıyâmet kopuncaya kadar -az ya da çok mü’min kişi ve topluluklar- mutlaka var olacaktır.

Hadîslerde haber verilen bu durum; hem müjdedir hem mu’cizedir hem de Nübüvvetinin alâmetlerinden biridir. İnkârcılar, bu türden Alâmâtu’n Nübüvvet’e (Peygamberliğin alâmetlerine) baksalar iman etmelerinin yolu açılacaktır. Bu haberler ve gerçeklikler, Rabbimizin, kullarına olan Rahmâniyetinin göstergeleridir. Allah’ın rahmetine nâil olmak bir liyâkat ve bir fazilettir. Rabbim, bizlere rahmeti, mağfireti, affı, fazlı ve ikrâmı ile tecellî etsin.

18- İLİM EHLİNİN YANINDA!…

İlim ehlinin yanında edepli ve saygılı olun, çay doldurmak vs. yapılacak bir iş olursa hizmet edin!

İlim ehlinin yanında nasihate kulak verin ve sessizlik ânında tefekkür edin!

İlim ehlinin yanında anlatılanlarla yetinin, söylenenleri anlamaya çalışın!

İlim ehlinin yanında sadece sözden değil, îmâ ve işâretten de anlayın!

İlim ehlinin yanında soru sorarken edepli ve saygılı bir üslup kullanın!

İlim ehlinin yanında mütevâzı olun!

İlim ehlinin yanında sessiz, sâkin, sükûnetli ve sekînetli şekilde satır ve sayfalarına ilim, hikmet ve edep nakşedilecek bir kitap gibi olun!

İlim ehlinin yanında çok konuşmayın, çok soru sormayın!

İlim elginin yanında ukalalık yapmayın, bilgiçlik taslamayın!

İlim ehlinin yanında nefsî davranmayın, kendinizi ifade ve ispata çabalamayın!

İlim ehlinin yanında sıkılmış gibi davranıp, bir an önce kaçmak isteyen gelinlik kız gibi davranmayın!

İlim ehlinin yanında ısrârcı olmayın, polemiğe girmeyin!

İlim ehlinin yanında akıl ve ders vermeye veya verilen cevabı ya da söylenenleri eleştirmeye kalkışmayın!

İlim ehlinin yanında üstü kapalı şekilde de olsa kubuzlanmayın, iğneleyici, elastikî kelime ve sözler sarf etmeyin!

İlim ehlinin yanında mü’minlerin aleyhinde konuşmayın, dedikodu yapmayın!

Sadece ilim ehlinin yanında değil ama ilim, hikmet, edep ve saygı hassâten ve evleviyetle ehlinden, onun musâhabe ve murâfakatından öğrenilir! İlim ehline dahi saygı ve hürmeti olmayandan başkasına saygı beklenilemez! Âlimleri sevmek, onlara meşrû dairede itâat etmek, onların hak, hatır ve şerefini saymak İslâm’ın edebindendir!

Bu satırlarda ilim ehlinden kasıt; hayatını ilim talebine vakfetmiş, Rabbânî, zâhid, hakka sâdık, ilme vefâlı gerçek ilim sahipleridir!

Rabbimiz bu ümmetin fert fert ve fevc fevc ilme hizmet etmelerini, ilmi ihyâ edip ilmin neşr-ü intişârı için sa'y-u gayret göstermelerini, bu uğurda sadaka-i câriye yarışına girişip bu yolda yardımlaşmalarını, her sokaktan hatta her Müslüman evden ilim tâlipleri çıkaracak kadar ilme sahiplenmelerini ve âlimleri sevmelerini nasip ve müyesser eylesin!

Rabbimiz bizlere faydalı ilim nasip etsin; Rabbânî ve zâhid âlimlerle haşredilmemizi ve direkt cennete girmemizi nasip buyursun!

19- MܒMİNLERİN YÜRÜYÜŞLERİ NASIL OLMALIDIR?

Vakâr ve tevâzu ile yürümek nasıl olur?

Rabbimiz Tebâreke ve Teâlâ -meâlen- buyurdu:

“Rahmân’ın kulları yeryüzünde vakâr ve tevâzu ile yürürler. Câhiller onlara (sataşarak) hitap ettiklerinde, onlar: ‘Selâm(etle)’ der (geçer)ler.” (Furkân: 63)

Üstad Mevdûdî rahımehullâh, Furkân Sûresinin 63. Âyetini açıklarken, Rahmân’ın gerçek kullarının yürüyüşleri hakkında şunları söylemektedir: “Yani, ‘Tiranlar ve zâlimler gibi büyüklene büyüklene yürümezler; onların gidiş’i, yumuşak huylu, doğru düşünceli ve güzel ahlâklı insanların gidişidir.’

‘Vakâr ve tevâzu ile yürümek’ ne hasta, ne zayıf bir kimse gibi yürümek, ne de huşû veya Allah korkusu gösterişinde bulunan bir münâfık gibi yürümek anlamına gelir.

Rivâyetlere göre, Hz. Peygamber aleyhisselâm sağlam ve çabuk adımlarla yürürdü. Bir gün Halîfe Ömer radıyallâhu anh, bir gencin zayıf, hasta biri gibi yürüdüğünü görerek ona: ‘Hasta mısın?’ diye sordu. ‘Hayır’ cevabını alınca, kırbacını kaldırarak genci azarladı ve sıhhatli biri gibi yürümesini söyledi. Bu da gösteriyor ki, ‘mütevâzı yürüyüş’, zayıflık ve gereksiz huşû gösterisinde bulunan bir yürüyüş değil, soylu ve ağır başlı bir insanın yürüyüşüdür.

Allah'ın gerçek kullarının dikkati çeken ilk niteliği yürüyüşleridir. Çünkü yürüyüş kişinin karakterini gösterir. Kibir ve gurur gösterisi içinde değil, mütevâzı ve vakârlı bir yürüyüş, yürüyenin soylu ve ağır başlı bir kişi olduğunu gösterir. O halde, çeşitli tipte kişilerin farklı yürüyüşleri, onların ne tür bir karaktere sahip olduklarının göstergesidir. Âyet, Rahmân'ın gerçek kullarının halk içinde yürüyüşleriyle tanınabileceklerini îmâ etmektedir. Onların Allah'a ibâdet ve itâatları kendilerini öylesine değiştirmiştir ki, ilk bakışta yürüyüşlerinden hiç bir kötülüğe bulaşmaları umulmayan soylu, mütevâzı, vakûr ve iyi huylu kişiler oldukları anlaşılır. Daha fazla açıklama için Bkz: İsrâ, an: 43 ve Lokman, an: 33.” (Fetvâlar, 3/599-600)

Rabbimiz Teâlâ -meâlen- şöyle buyurmaktadır:

"Yeryüzünde kibir ve azametle (böbürlenerek) yürüme! Çünkü sen (ağırlık ve azametinle) hiçbir zaman yeri de yaramazsın, boyca da asla dağlara erişemezsin!" (İsrâ: 37)

“Yürüyüşünde mutedil ol; (konuşurken) sesini alçalt. Çünkü seslerin en çirkini eşeklerin sesidir.” (Lokman: 19)

20- CÂHİLLERE "SELÂM" DEMENİN ANLAMI:

Rabbimiz Teâlâ buyurdu:

وَعِبَادُ الرَّحْمٰنِ الَّذِينَ يَمْشُونَ عَلَى الْأَرْضِ هَوْنًا وَإِذَا خَاطَبَهُمُ الْجَاهِلُونَ قَالُوا سَلَامًا

“Rahmân’ın kulları yeryüzünde vakâr ve tevâzu ile yürürler. Câhiller onlara (sataşarak) hitap ettiklerinde, onlar: ‘Selâm’ der (geçer)ler.” (Furkân: 63)

Bu Âyetteki "selâm" kelimesi ne anlama gelir?

Bu konuda başlıca iki görüş vardır:

1- En-Nehhâs'a göre, buradaki "selâm" lafzı "teslîm" (التَّسْلِيمُ) değil, "tesellüm" (التَّسَلُّمُ) anlamındadır. Yani "selâm vermek" anlamında değil, "karşı tarafın zararından selâmette olmak ve esenliğe kavuşmak" anlamındadır. Araplar, bir kimsenin şerrinden ve zararından berî/uzak olmak anlamında "selâm" derler. Bununla tesellüm'ü kastederler.

2- Mücâhid'e göre ise, buradaki "selâm" lafzı uygun ve yerinde söz söylemek demektir. Bunun anlamı da; câhil kimseyi rıfk ve mülâyemetle yani yumuşaklıkla kendisiyle defedeceği, zararını bertaraf edeceği münasip bir söz söylemektir. Böylece câhillerin şerri savılmış olur. Allah en iyi bilendir. (Bkz: el-Câmi' li-Ahkâmi'l Kur'ân, Kurtubî, Müessesetü'r Risâle, 15/469)

21- İNSÂF VE ADÂLET ADINA!

Tevhîd ehli olup da kendine "vehhâbî" diyen ve bu yaftayı kabul eden tek bir kimseyi bile hayatım boyunca görmedim! Acaba Sofular halüsinasyon mu görüyorlar?! Yoksa kendi cemâatlerini ve postlarını korumak ve bozuk akîdelerini örtbas etmek adına hedef mi saptırıyorlar? Tarîkatçı biri "vehhâbî" dediği anda Don Kişot aklıma geliyor! Hani romanda anlatıldığına göre; yaveri de olan bir şövalye yel değirmenini canavar olarak görüp/sanıp onunla savaşıyordu ya! Yaveri de ona bunun bir yel değirmeni olduğunu anlatamıyordu, kabul ettiremiyordu. Zira o, o şekilde görüyordu. Sofuların durumu da buna benziyor. İnsâflı kendi arkadaşları bile, "hayır öyle değil" deseler, kabul etmiyorlar.

İkinci mesele olarak, İbn-i Abdülvehhâb'ı -bir kimseyi tanıyorum diyebilecek kadar- tanımam. Hatta ondan on kat fazla tanıdığım kimseye bile "tanıyorum" diyemem. Fakat daha önce de bir yazımda belirttiğim gibi, onun hakkındaki iftirâların İngiliz oyunu olduğuna inanıyor, kendisi hakkında hüsn-ü zan ediyorum. Hataları yoktur da diyemem. Belki çoktur da! Fakat mevzu o değil.

Birkaç gün önce ulusal bir kanalda konuşma yapan meşhûr bir sofu, İbn-i Abdülvehhâb'ın Kitâbu't Tevhîd'ine "şirk kitabı", kendi sosyal medyasında da "şirk içerikleriyle dolu şirknâme" demiştir/demektedir. O kitabı okudum. Okunmasını da tavsiye ederim. Niye bu kadar abartıldığını ve eleştirildiğini de anlamış değilim! Nasslar çerçevesinde yazılmış sade, net ve güzel bir kitap. Bu kitabın şirklerle dolu olduğunu söyleyen ve ona inanan kimse o kitapta yer alan şirklere dair en azından bir örnek gösteremezse müfterîdir! Hem de hakka bâtıl libâsı giydirmeden, fâsid te'vîller ve kıyâslar yapmadan, yanisiz, masalsız, hikâyesiz, efendilerden (!) uydurma laflarla konuyu sulandırmadan ve bulandırmadan, maksûdu hak olanın niyetine avukatlık yapmadan, niyet ve kalp okuyuculuğunda bulunmadan!..

Sadece ibârelerin delâletinden usûl ve hakkâniyet içinde bir şirk göstersinler! Göstersinler ki, biz de o şirkten sakınalım! Ama kendi i'tikâdlarına aykırı sözleri ve kendileri gibi bir akîdeye sahip olanları tekfîr eden cümleleri bâtıl veya şirk olmaya hamletmesinler! Bu durumda kendi akîdelerinin sahîhliğini araştırsınlar! Sahîh akîdeye, Tevhîd'e tâlip olsunlar! Okusunlar, araştırsınlar ama şeyhlerinden değil; Kur'ân ve Sünnet'ten... Mahza vahiyden! Yani vahiy merkezli! Bunu anlamak zor değildir! Zira İslâm akîdesi Nasslar çerçevesinde güneşten daha açıktır, apaçıktır! Yeter ki, Allah Sübhânehu ve Teâlâ'nın sözlerini ve Nebî'nin sahîh Hadîslerini şeyhlerinin onayına, anlayışına ve yorumuna sunmasınlar! Allah ve Rasûlü sarâhaten ne buyurmuşsa, uysunlar! Samimiyetle hakkı arasınlar ve istesinler! Olması gereken de budur zaten. Tevhîd'den adâlet doğar. Âdil olalım! Vesselâm!

22- HEPİMİZ İNSANIZ!

Hiçbir ırkın, kavmin, ulusun ve etnik grubun diğerine üstünlüğü yoktur. Bu farklılıkları yaratan Allah’tır ve Allah katında üstünlük de ancak iman ve takvâ iledir. İnsanlar tek tip değil; mozaiktir, farklıdır, renklidir, rengârenktir. Bu da bir zenginliktir.

Bazı ırklar ve kavimler tarih içinde az veya çok yanlış işler yapmış olabilirler; doğru şeyler de. Bunlar ırkın veya kavmin üstünlüğüne veya alçaklığına referans olamaz. Geçmişte yapılanlar geçmiş ümmetleri, bugün yapılan da sahibini bağlar. Yaptıkları iyi ameller lehlerine, kötüler de aleyhlerinedir. Biz onların yaptıklarından sorguya çekilmeyeceğiz. Sonraki nesiller hatta onların sulbünden gelen evlatları bile onların yapıp ettikleri kötülüklerden mes’ûl değildirler. Babalarının/atalarının işledikleri münkerler ve fuhşiyatlar sebebiyle kınanmazlar. Tıpkı bu şekilde, geçmişte iyi işler yapan atalar sebebiyle de övünmek, gururlanmak ve ölçüyü kaçırmak insana bir şey kazandırmaz, aksine kaybettirir.

Asabiyet noktasında yanlışlarına rağmen, biyolojik anlamda ırktaşına veya toplumsal ve kültürel anlamda da etnik grubuna taassup ve hamâsetle arka çıkan, iltimâs/torpil geçen kimsede ırkçılık vardır! İnsan takvâdan saptığı ölçüde, zehirlenir/zehirlenmiştir. Her zehirlenen ölmese de, bu noktada hemen Şer’î tedaviye ihtiyaç vardır. Hayat-memât meselesinden öte, vaziyet vahimdir yani! Zira asabiyet davası İslâm’a zıddır!

Bilelim ki, hepimiz Âdem’in çocuklarıyız. Âdem ise topraktandır. Topraktan yaratılmış, sonra toprak olacak ve yine tekrar yaratılıp hesap vermek üzere Rabbinin huzuruna varacak olan insanların gurur ve kibre kapılıp, takvâyı bırakıp maddesel ve yaratılışsal üstünlük yarışına girmeleri tam anlamıyla cehâlet ve dalâlettir! Bu dalâlet; İblîs’in yapıp başlattığı gibi toprak ve ateş veya en iyi toprak, en iyi ırk, üstün ırk davası gütmektir ki, bu kafatasçılıktır, materyalizmdir! Aynı zamanda şeytanın yolunu izlemektir! Onun davasını gütmektir!

Bilelim ki, bütün insanlar toprak kardeşidirler. Kardeşlikten ve vefâdan nasibi olan da kardeşine yardım eder. Ya hayırlarını artırarak ya da hidâyetine vesîle olarak. Ya ona zulmetmeyerek ya da zulmüne engel olarak. Zâlim ve haksız olduğu halde, sırf kendi ırkından, kendi etnik grubundan, kendi kavminden, kendi ulusundan gibi sâiklerle bir kimseye yardım eden ve arka çıkan kimsede asabiyet/ırkçılık ve ırkçılıktan kaynaklı bir hastalık var demektir!

Bu konuda o kadar çok Âyet ve Hadîs vardır ki, hepsini yazmaya kalkışsak bu satırlara sığmaz. Âyetleri ve ezberimizde olanlar kadarıyla da Hadîsleri zihnimizde tutarak ve onların ışığında biz birkaç nasihatle yetindik. Nâçizâne hızlıca birkaç satır karaladık. Konuyla alâkalı Âyetler başta olmak üzere, ilgili Hadîsleri mutlaka okumanızı tavsiye ederiz.

23- EVVELİ TOPRAK, ÂHİRİ TOPRAK OLAN İNSAN, TOPRAKTAŞLARINA MERHAMET VE ANLAYIŞLA YAKLAŞMALIDIR!

Topraktan gelmiş, yine toprağa dönecek ve toprak olacak olan insanın kibirlenmesinden, kendisi gibi mahlûk olan yaratılmışlardan nefsini üstün görmesinden, onlara zulmetmesinden ve nereden geldiğini ve nereye gitmekte olduğunu unutarak, -hiç ölmeyecekmiş gibi- Allah'tan gâfil bir hayat yaşayıp, eceli dolunca toz toprağa karışmasından ve o nankörlük sıfatı ile tekrar diriltilerek Allah'ın huzuruna varmasından, kendisini yaratan Yüce Allah'a hesap verip âhiret hayatının güzelliklerini kaybetmesinden daha büyük bir kayıp ve hüsrân, daha büyük bir bilgisizlik, daha büyük bir gaflet, daha büyük bir sorumsuzluk ve daha büyük bir sadakatsizlik olabilir mi?

İsrâftan, kayıptan, zarardan, felâketlerden ve mağlubiyetlerden korkan ve hep her şeyin en güzelini, en kalitelisini, en lezzetlisini, en değerlisini kendi nefsine lâyık gören insan; Allah'a kul olmalıdır, Allah'ı herkesten ve her şeyden daha çok sevmelidir. Unutmayalım ki, Allah'a iman, cennetin anahtarıdır. Şirk koşanlar o kapıdan uzaklaştırılır. O kapı ancak gerçek sevginin farkında olan muvahhidlere açılır. Akıllı insan; nefsini dizginleyip, ölümden sonraki hayat için sâlih amel işleyendir. Mü'min; bütün benliğiyle en çok Allah'ı sever ve bu sevginin gerektirdiği sadâkati tüm yaşantısıyla ortaya koyar. Diğer taraftan Allah'a iman şerefinden mahrûm kimselerin de cennet ve nimetlerini kazanmaları için elinden gelen en büyük gayret ve fedâkârlığı -sabır, merhamet, anlayış, yumuşak huyluluk ve hikmet çerçevesinde- esirgemez. Mü'min cennete tek başına gitmek için değil, tanıdığı tanımadığı herkesle birlikte o ebedî saâdete ermek için çalışmalıdır. Bu da iman edenlerin merhameti ve samimiyetlerinin en belirgin göstergesidir.

Ecdâd ne güzel söylemiştir: İnsan, bilmediğinin düşmanıdır, diye... Bilmeyenlere tahammül edemeyenler, bildiremezler. Yanlış bilenlere kızanlar, düzeltemezler. Aceleci, sabırsız, katı kalpli ve sert dilli olanlar, dikkate alınmazlar. Affetmesini bilmeyenler, dost edinemezler. "Ancak ben bilirim" diyenlerin bilgisizliğini câhiller bile anlar. Zira Müslüman, insanları kendisine değil Allah'a kulluk etmeye davet eder. "Ben bilirim" demez, "Allah bilir" der. "Ben diyorum" demez, "Allah buyuruyor" der. Rabbimizin: كَذٰلِكَ كُنْتُمْ مِنْ قَبْلُ "Önceden siz de böyle (müşrik) iken Allah size (imanı) lütfetti." (Nisâ: 94) İlâhî fermanını unutmamamız gerekir.

Bütün insanlar topraktan yaratılma konusunda kardeştirler. Buna الأُخُوَّةُ فِي الطِّينِ "toprakta kardeşlik" denir. Bu açıdan herkes bizim için أَخٌ فى الطِّينِ "toprakta kardeş" konumundadır. Toprak bakımından kardeşimiz olan herkesin, din bakımından da kardeşimiz olmasını elbette isteriz. Hiçbir insan, kardeşinin cehenneme gitmesini ve azap görmesini istemez. Tevhîd akîdesini kabul eden toprak kardeşlerimiz, الأُخُوَّةُ فِي الدِّينِ yani "dinde kardeşlik" bakımından da kardeşlerimiz olurlar. Asıl kardeşlik de budur!

إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ إِخْوَةٌ

"Mü'minler ancak kardeştirler." (Hucurât: 10)

İslâm o kadar güzel bir dindir ki, insanlar bu gerçeği bilmiyor olabilir. Bu realite karşısında tutarsız davranışlarla insanların İslâm'ı yanlış tanımalarına sebep olmak büyük bir vebâldir! Pek çok insan, İslâm'ı, "Müslümanım" diyenlerin yaşantılarından ibâret say(n)dığı içindir ki, Yüce Allah'ın, Hz. Muhammed aleyhisselâm'a indirdiği o "ekmel din" olan İslâm genelde yanlış anlaşılmaktadır. Oysa insanlar ya da Müslümanlar mükemmel değildir; mükemmel olan İslâm'dır. İslâm gerçeğiyle tanışmak isteyen kimseler de -eğer samimi ve objektif iseler- İslâm'ın kaynakları olan Kur'ân ve Sünnet'e başvurmalıdırlar. Tam araştırmadan ve anlamadan sadece muhâlefet psikolojisiyle, tahkîksiz kanâatlere varmamalıdırlar. En azından objektif olmak, farklı inançtaki insanlar arasında beynelmilel (milletler arası, enternasyonal) anlayışın ve medenî olmanın bir gereğidir. Sonuçta inanmak ya da inanmamak herkesin kendi tercihidir.

وَقُلِ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكُمْ فَمَنْ شَاءَ فَلْيُؤْمِنْ وَمَنْ شَاءَ فَلْيَكْفُرْ

"De ki: Hak Rabbinizden (gelen)dir. O halde dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin." (Kehf: 29)

Allah, kullarına -sonucuna katlanmak şartıyla- bu seçim imkânını imtihân alanı olan bu dünyada vermiştir. Bu sebeple, dünyada kimseye "şuna inan, buna inanma" şeklinde baskı yapılmaz. Ama tabii ki âhirette ise "cennet ve cehennem arasında tercihini yap" şeklinde bir özgürlük olmayacağı gerçeğini de unutmamak gerekir! O zaman nihâî söz ve hüküm -dünyada olduğu gibi- hâkimlerin hâkimi olan Allah'a ait olacaktır. Zira artık imtihân bitmiştir.

يَوْمَ هُمْ بَارِزُونَ لَا يَخْفٰى عَلَى اللّٰهِ مِنْهُمْ شَيْءٌ لِمَنِ الْمُلْكُ الْيَوْمَ لِلّٰهِ الْوَاحِدِ الْقَهَّارِ

"O gün onlar, ortaya çıkarlar. Onların hiçbir şeyleri Allah'a gizli kalmaz. 'Bugün mülk (hükümranlık) kimindir?' 'Bir ve tek, Kahhâr Allah'ındır.'" (Mü'min: 16)

إِنَّ الَّذِينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَهُمْ جَنَّاتُ النَّعِيمِ

"Muhakkak iman edip sâlih ameller işleyenler için Naîm cennetleri vardır." (Lokman: 8 )

Âhirette mü'minler için hazırlanmış ebedîlik ve nimetler yurdu olan cennetleri hep birlikte kazanmak için insanoğlu birbirine köstek değil, destek olmalıdır. Kaş yapayım derken, göz çıkarmadan!

Rabbimiz bizleri, râzı olduğu ve kendilerine merhamet ettiği, dünya, ölüm, kabir, mahşer, hesap, sırât ve cehennemin azap ve sıkıntılarından muhâfaza edip cennetini lütfettiği kullarından eylesin... Âmîn.

24- EDEB YÂ HÛ!

Youtube'da bazı videolara rast geliyorum, birkaç dakika zor dinliyorum. Ehl-i firâset ve ehl-i basîret daha iyi anlar ve görür! O saçma sapan videoları tertemiz fıtrattaki ve zihindeki yavrularımız dinlediğinde ne oluyor acaba?! Bunu düşünmemek, acımamak ve üzülmemek mümkün değil! Mensûbiyet iddiasında bulunulan Allah'ın diniyle küfrün, sövgünün, hakâretin, sataşma ve saldırganlığın ne alâkası vardır?! Bir kimsenin bâtıl ehli olması ayrı bir konu, insânî bakımdan bile müflis olması bambaşka bir konudur! Önce insan olmamız gerekir. İnsanca birbirimizi anlamak, dinlemek, medenice tartışabilmek ve gerektiğinde hoşgörülü olabilmek için! Bu tahammülsüzlük ve saldırganlık niyedir?! Hiç mi ihtilâf ve hılâf/muhâlefet ahlâkı diye bir şey duymadınız?! Edeb Yâ Hû!

Mea't-teessüf, demem o ki:

Youtube'daki ğulât-ı sûfiyye'den olan, ilim, iman, edep ve üslup yoksunu aşırı sûfîleri dinlemek önce i'tikâdınızı, sonra da akıl ve rûh sağlığınızı bozar! Ne dinleyin, ne muhâtap alın! Câhil konuşur, konuşur; kâle alınmayınca bir gün susar! Siz sadece hakla ve Allah'ın zikriyle meşgul olun! Şeyhe, şıha, şu veya bu gruba ya da partiye değil; sadece Allah'a davet edin! Sahîh akîdeniz, güzel ahlâk ve üslubunuz hakka tâlip olan ve samimice hakkı arayan gönüllerde etkisini gösterecektir. Varsın birileri şirk i'tikâdlarını savunsunlar, kendileri bâtıl üzere oldukları için hak ehline sataşsınlar, zerrece nûr olmayan çehreleri ve sıfatlarıyla ağızlarını doldura doldura câhilî hamâset ve hamiyetle hakâret etsinler, sağa sola sövsünler! Bu yaptıkları bile bâtıl ehli olduklarının açık işâretleridir! Hatta delilleri!.. Akledebilen, düşünebilen, ibret alıp ders çıkarabilen insanlar için... Her hâlükârda hak ehline adâlet, hakkâniyet, hikmet, vakâr, ağırbaşlılık ve sağduyu yakışır! Laftan anlamayacak sataşıcılara karşı da bir selâm!.. Vesselâm!

25- LAFÇILIK, KOĞUCULUK, GAMMAZLIK!

Rabbimiz Azze ve Celle buyurdu:

هَمَّازٍ مَشَّاءٍ بِنَمِيمٍ

“Ayıplayıp duran, onun bunun sözünü taşıyana (gammazlıkla laf getirip götürene)… [itâat etme!]” (Kalem: 11)

Rabbimiz Teâlâ yine buyurdu:

وَيْلٌ لِكُلِّ هُمَزَةٍ لُمَزَةٍ

“İnsanları arkadan çekiştiren, yüzlerine karşı onlarla alay eden her kişinin vay hâline!..” (Hümeze: 1)

Nebî aleyhisselâm buyurdu:

لاَ يَدْخُلُ الْجَنَّةَ قَتَّاتٌ

لاَ يَدْخُلُ الْجَنَّةَ نَمَّامٌ

“Koğuculuk yapan, laf taşıyan hiçbir kimse cennete giremez.” (Buhârî, 6056; Müslim, 105; Tirmizî, 2026; Ebû Dâvûd, 4871)

"Kattât" ve "nemmâm" kelimeleri mâhiyet itibâriyle aynıdır. "İnsanların arasını bozmak için laf getirip götüren" demektir. Fakat bu iki kelime arasında ince bir anlam farkı vardır. O da; nemmâm, "bir mecliste hazır bulunup, orada konuşulanları başkasına götüren" demektir. Kattât ise, "bir topluluğun haberi yokken, onların konuştuklarını gizlice dinleyip başkasına taşıyan" anlamındadır.

 “Bir zulme engel olmak gibi Şer’î bir maslahat olmaması hâlinde başkasına söz aktarmak” anlamında koğuculuk yapan bir mü’min, cennete ilk girenlerle birlikte giremez. Allah’ın dilemesiyle, azâbını çektikten sonra girebilir! Bu husustaki Âyet ve Hadîsler, söz konusu günahın ve azâbının büyüklüğü hakkında uyarıdır ve tehdîddir!

Kendisine Söz Taşınan Kimse Nasıl Hareket Etmelidir?

1- Laf getirene inanmamalıdır; çünkü o koğuculuk yapan bir fâsıktır.

2- Laf taşıyana bu işi yapmaması gerektiği, yaptığının çok çirkin bir amel olduğu söylenerek nasihat edilmelidir.

3- Lafçılık yapana buğzetmelidir. Çünkü bu kimse, Allah Azze ve Celle’nin de buğzettiği kimsedir. Allah’ın buğzettiği bir ameli yapana da buğzetmek icap eder.

4- Hazır bulunmayan kardeşi hakkında kötü düşünmemeli, hüsn-ü zan etmelidir.

5- Kendisine aktarılan söz sebebiyle tecessüse yeltenmemeli ve söylenilenlerin içyüzünü araştırmaya kalkışmamalıdır.

6- Çok önemli bir nokta da şudur. Koğuculuk yapana yasakladığı işi, “falan kişi bana şunu şunu anlattı” diyerek, kendisi yapmamalıdır! (Bkz: el-Minhâc, 2/113; Fethu'l Bârî, 10/667)

26- “BİZ SADECE ALLAH’IN KİTÂBINA UYARIZ” DİYENLER!

Hiç şüphesiz Rasûlullah, hevâsından konuşmaz; vahiy veya ilhâm ile söz söyler. Yani söylediği her şey vahye dayanır ve vahyin kontrolü altındadır.

وَمَا يَنْطِقُ عَنِ الْهَوٰى ﴿٣﴾ إِنْ هُوَ إِلَّا وَحْيٌ يُوحٰى ﴿٤﴾

“O (Peygamber), kendi hevâsından konuşmaz. O (bildirdikleri) kendisine vahyedilen bir vahiyden başkası değildir.” (Necm: 3, 4)

Mikdâm b. Ma’dîkerib radıyallâhu anh’tan rivâyete göre, Rasûlullah aleyhisselâm şöyle buyurmuştur:

أَلاَ إِنِّى أُوتِيتُ الْكِتَابَ وَمِثْلَهُ مَعَهُ أَلاَ يُوشِكُ رَجُلٌ شَبْعَانُ عَلَى أَرِيكَتِهِ يَقُولُ عَلَيْكُمْ بِهٰذَا الْقُرْاٰنِ فَمَا وَجَدْتُمْ فِيهِ مِنْ حَلاَلٍ فَأَحِلُّوهُ وَمَا وَجَدْتُمْ فِيهِ مِنْ حَرَامٍ فَحَرِّمُوهُ

“İyi bilin ki, bana Kitâb ile birlikte onun bir misli (benzeri) de verilmiştir. Dikkatli olun, koltuğuna kurulan tok bir adamın size: ‘(Sadece) bu Kur’ân’a uyunuz! Onda bulduğunuz helâli helâl, haramı da haram kabul ediniz’ diyeceği günler yakındır.” (Ebû Dâvûd, Sünnet, 6, [4604]; Sahîhu Süneni Ebî Dâvûd, 3/117, 118, Hadîs Sahîhtir.)

Yine Mikdâm b. Ma’dîkerib’den rivâyetle, Rasûlullah aleyhisselâm buyurdu:

يُوشِكُ الرَّجُلُ مُتَّكِئًا عَلَى أَرِيكَتِهِ يُحَدَّثُ بِحَدِيثٍ مِنْ حَدِيثِى فَيَقُولُ بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْ كِتَابُ اللّٰهِ عَزَّ وَجَلَّ فَمَا وَجَدْنَا فِيهِ مِنْ حَلاَلٍ اسْتَحْلَلْنَاهُ وَمَا وَجَدْنَا فِيهِ مِنْ حَرَامٍ حَرَّمْنَاهُ أَلاَ وَإِنَّ مَا حَرَّمَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ مِثْلُ مَا حَرَّمَ اللّٰهُ

“Koltuğuna yaslanmış adama, benim Hadîslerimden biri okunur da, o kişinin vaziyetini hiç bozmadan: ‘Bizlerle sizler arasında Allah Azze ve Celle’nin Kitâbı vardır. Onda bulduğumuz helâli helâl, haramı da haram sayarız’ diyeceği zaman yaklaşmıştır. Dikkat edin (sizleri uyarıyorum), şüphesiz Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in haram kıldığı şeyler, Allah’ın haram kıldığı şeyler gibidir.” (İbn-i Mâce, Mukaddime, 2, [12]; Tirmizî, İlm, 10, [2664]; Sahîhı Süneni İbn-i Mâce, 1/21; Sahîhu Süneni’t Tirmizî, 3/64, Hadîs Sahîhtir.)

Ebû Râfi’den rivâyete göre, Allah Rasûlü şöyle buyurdu:

لاَ أُلْفِيَنَّ أَحَدَكُمْ مُتَّكِئًا عَلَى أَرِيكَتِهِ يَأْتِيهِ أَمْرٌ مِمَّا أَمَرْتُ بِهِ أَوْ نَهَيْتُ عَنْهُ فَيَقُولُ لاَ أَدْرِي مَا وَجَدْنَا فِى كِتَابِ اللّٰهِ اتَّبَعْنَاهٌ

“Sizden birinizi; emrettiğim veya yasakladığım konulardan birisi kendisine ulaşınca koltuğuna yaslanmış durumda iken, ‘(Bunu) bilmiyorum, Allah’ın Kitâbında ne bulursak ona uyarız (Hadîsleri kabul etmeyiz)’ derken bulmayayım.” (Tirmizî, İlm, 10, [2663]; İbn-i Mâce, Mukaddime, 2, [13]; Sahîhu Süneni’t Tirmizî, 3/63, 64; Sahîhu Süneni İbn-i Mâce, 1/21, Hadîs Sahîhtir.)

İbn-i Hazm el-Endelüsî şöyle der:

وَلَوْ أَنَّ إِمْرُأً قَالَ: لاَ نَأْخُذُ إِلاَّ مَا وَجَدْنَا فِى الْقُرْاٰنِ لَكَانَ كَافِرًا بِإِجْمَاعِ الْأُمَّةِ

“Bir kimse, ‘ancak Kur'ân'da bulduğumuz şeyleri alırız (Kur'ân'da bulduklarımızdan başkasını kabul etmeyiz)' derse, ümmetin icmâ'ı ile kâfir olur.” (el-İhkâm fî Usûli'l Ahkâm, 2/80)

Bu konuda detaylı bilgi almak için “Putperest Çağlarda Müslüman Olmak” adlı Akâid kitabımızın ikinci baskısında yer alan “Hadîs İnkârcılığı Fitnesi” başlıklı konu okunabilir (S: 941-964).

27- ÇOK KONUŞMAK RÛHUN İHTİYACI DEĞİLDİR!

Zırt pırt soru soranlara! Konuşmadan ve yorum yapmadan duramayanlara!

Bazen bir cevap verirsin, insanlar başka bir soru daha sorar. Oysa o sorunun cevabı da verilen cevabın içindedir. Belki de birçok soruların… Biraz tefekkür ve fıkıh! Câmi’ ve mâni’ sözler birçok meseleye ışık tuttuğu gibi, efrâdını câmi’ ve ağyârını mâni’ cevaplar da hakikat kapsamında fertlerini içerir, bâtıl anlamında da ğayrlarını dışarıda bırakır. Yani o sözde olmayan mânâlardan sarf-ı nazar etmek, var olan anlamları ve güzellikleri de yakalamak gerekir; ama hemen bu söze şu şartı da bağlayalım! Bir kimsenin açıkça demediğini de ona asla atfetmemek icap eder! Zira aleyhte söz söylerken sarîh delil şarttır.  Sözü güzel anlamak için, okuyalım, samimi şekilde hakkı ve haddi bilmenin derdinde ve çabasında hak ve edep tâlibi olalım; bunun yanında da aceleci olmayalım, biraz düşünelim, tedbir ve teennî ile hareket edelim, aklımıza esen/gelen her şeyi konuşmayalım ve yazmayalım! Anlamaya ve yaşamaya çalışalım!

Bizim söylediğimiz, -doğru bile olsa- tahsîl-i hâsıl yani eldekini elde etmeye çalışmak misâli, bilinenin tekrarı cinsinden bir sözün insanların kalplerini, kafalarını, dillerini ve fiillerini meşgul edeceğini unutmayalım! Yersiz söylenen sözler bu şekilde insanları meşgul eder! Bizim boş vaktimiz olabilir ama insanların da bizim gibi o anda aynı durumda olduğunu düşünürsek, bu empatisizlik olur!

O halde; gerekli ise, az, öz ve kâfî söz söyleyelim! Hele de sosyal medyada bu sözü de ince elekten geçirin!

Sözü kemâliyle söylemek büyük bir erdem olduğu gibi, kemâliyle anlamak da  bir erdemdir.

Bilelim ki, hikmet erbâbı bir söz söylerken sadece o hususu ihyâ ve ihkâk için değil; başka hususların kavranmasına vesîle olmanın, ışık tutmanın yanında, başka hakikatleri de tahrip etmeme hassâsiyetiyle söyler.

İhtiyacın devam etmesine istinâden meşguliyetimden ferâgat edip, hızlıca birkaç satır karaladım. Rabbim, benim ve tüm mü'minlerin hayrını versin, bizleri hikmet ehlinden eylesin.

28- ŞEYTAN VE DOSTLARI ALLAH İLE NASIL ALDATIR?

Şeytan ve evliyâuşşeytan olan diğer aldatıcılar Allah ile, Allah'ın adını kullanarak insanları başlıca şu şekillerde aldatır.

1- Allah'ın zâtı, varlığı hususunda şüphe uyandırarak veya doğrudan "Allah yoktur" diyerek!..  Ateizm, Agnostisizm vs. sapkın düşünce akımları buradan çıkar.

2- "Allah göklerin ilâhıdır; yeryüzüne karışmaz" diyerek!.. Bütün beşerî ideolojiler, Laiklik, Sekülerizm ve Dünyevîleşme gibi akımlar buradan çıkar. Zuhruf: 84 okunabilir.

3- "Allah'ın rızâsını kazanmak için bazı aracı ma'bûdlara ihtiyaç var" diyerek!.. Şeytan, büyük addedilen bazı zâtlara yakınlığın, onlara itâat ve ibâdetin Allah'a yaklaşmaya vesîle olacağı safsatasını zihinlere ve kalplere ekmeye çalışır. Buradan da "Aracılık Şirki" ve "Putperestlik" ortaya çıkar. İlk Devr-i Câhiliyye'de Mekke Müşriklerinin şirki de bu idi. Yûnus: 18 ve Zümer: 3 okunabilir.

4- Şeytan; Allah'ın Rahmân, Rahîm, Kerîm, affeden, bağışlayan, merhamet eden ve lütuf sahibi olduğunu söyleyerek, insanların her hâlükârda affa mazhar olacaklarını söyler. Yani insanları hak etmedikleri afv-ü mağfiret ve Kerem-i İlâhî ile aldatmaya çalışır. Buradan da her türlü tefrît akımları zuhûr eder. Fâtır: 5 ve İnfitâr: 6 okunabilir.

5- Şeytan, yanlış kader anlayışıyla insanları aldatır. "Yaptığın her şeyi hatta bütün kötülükleri bile sana yaptıran Allah'tır. Onun için seni yaptıklarından dolayı cezalandırmayacaktır" fikrini insanlara aşılamaya çalışır. Birbirinin muhâlifi olan ve her bâtıl akım gibi, biri diğerine tepki olarak doğan Kaderiyye ve Cebriyye gibi akımlar buradan çıkar.

6- Müslümanlığın, "Müslümanım" demekten ibâret olduğunu ve "gâvurum, dinsizim, imansızım, gayrimüslimim" demedikçe bir kimsenin kâfir olmayacağını söyleyerek insanları aldatır. Mürcie'nin ğulât akîdesi buradan çıkar.

Elbette şeytanın aldatma şekilleri bunlardan ibâret değildir. Biz başlıcalarını saydık. Rabbimiz şeytan ve dostlarının aldatmalarından, her türlü şerr ve şirkten bizi korusun!

29- İHSÂN ETTİĞİN KİMSENİN ŞERRİNDEN SAKIN!

Bir kardeşimizin paylaşımında şu ifadeleri gördüm:

“Bir kimseye iyilik yaptığın zaman, ondan zarar gelirse şaşırma. Çünkü insanlar minnet duygularını giderebilmek için kötülük yaparlar!”

Bu anlamlı söz üzerine şu birkaç satırı yazmayı uygun buldum.

İhsân (iyilik) karşısında herkes arsız, vefâsız ve askıntı değildir ama olanlara nispetle İslâmî kitaplarda hatta eski kitaplarda güzel bir söz geçer:

اتَّقِ شَرَّ مَنْ أَحْسَنْتَ إِلَيْهِ

“Kendisine iyilik ettiğin kimsenin şerrinden sakın!”

Bazı müellifler bu sözü kitaplarına, صَدَقَ مَنْ قَالَ “Söyleyen doğru söyledi” ifadesiyle kaydetmişlerdir. Biz de, مَا أَصْدَقَ هٰذَا الْقَوْلَ “Ne kadar doğru bir söz!” ilâvesiyle paylaşıyoruz.

Bu söz, Araplar arasında meşhûr olan şu teşbîhî mesele benzer:

سَمِّنْ كَلْبَكَ يأكُلْكَ

“Besle köpeğini; yesin seni!”

Anadolu’da da şöyle söylenir:

“Besle kargayı; oysun gözünü!”

Arapların söylediği söze, lafızlar bire bir aynı olmasa da bu anlam da verilebilir. Çünkü darb-ı mesel’de önemli olan mesaj ve mânâdır.

30- ÜZÜLME!

Yaşadığın ortamda okumamak ve cehâlet mi yaygın?

Topluma göre şekil alma ve "insanlar ne der?" kaygısı mı baskın?

Hava atmak ve başkalarına gösterip yapmak mı zirvede?

Para ve dünyalık tutkusu ve sadece bunlar için çalışmak mı yaşam felsefesi?

İnsanlar mâddeten gelişmeye ve zenginleşmeye açıklar ama mânen ve ilmen yenilenmeye ve arınmaya mı kapalılar?

,Mal, makam ve şöhret sevgisi ve bu konumdakilere sempati mi pik yapmış?

Büyüklere saygı ve hürmet, küçüklere merhamet ve anlayış mı azalmış?

Pop ve top yıldızlarına hayranlık mı üst düzeyde?

Câhilî hamiyet, taassup, asabiyet, zan ve hevâya dayanan sâbit fikirlilik mi revaçta?

İlim, fen ve meşrû olan sanattan uzaklamış; mâlâya'nî, lehve'l-hadîs, münker ve fahşâ işlere mi dalmış insanlar?

Üzülme!

Allah var, keder ve ümitsizlik yok!

Tohum nasıl çatlayıp toprağını yararsa, su nasıl akıp-çağlayıp yolunu bulursa; insan da her nerede olursa olsun -velev ki, en karanlık dehlizlerde bile olsa- samimiyetle tâlip olduğu hidâyeti ve hak yolunu öylece bulur.

Hidâyet Allah'tandır. Vallâhu'l-Musteân!

31- HER ZAMAN HAKKI VE HAKLIYI SAVUNMALIYIZ!

بسم الله والحمد لله والصلاة والسلام على رسول الله وعلى اٰله وأصحابه ومن تبعهم بإحسان إلى يوم الدين، أما بعد

Bazı sathî düşünen gençler sanıyorlar ki, sadece İbn-i Teymiyye’yi savunuyoruz. Hayır, tüm ehl-i hakkı savunmak zorundayız! Çünkü hakka sadâkat ve hak ehli olmak bunu gerektirir! Hakkın beyânı bazen müdâfaa ile olur!

Evet, İbn-i Teymiyye’yi kendisine atılan kuru iftirâlardan dolayı gerek Akâid kitabımızda ve gerekse de başka yazılarımızda savunduk. Sadece İbn-i Teymiyye mi? Elbette, sadece o değil!

Birkaç örnek verelim…

Sünnet-i Seniyye’yi kabul etmeyenlere karşı Sünnet’i, Sünnet’in hücciyyetini ve Nebî aleyhisselâm’ın dindeki konumunu savunduk!

“Peygambersiz Din” fitnesinin dış mihraklı büyük bir proje olması sebebiyle en çok ve öncelikli olarak bu hususu gündem edip, bilerek veya bilmeyerek Peygamberimizin dindeki konumunu, örnekliğini, önderliğini, mübelliğliğini, mübeyyinliğini ve muallimliğini geçersiz kılmaya çalışanlara karşı; Efendimizin abdiyyetini kabul etmekle beraber, risâletine de iman etmenin onun örnekliğini kabul etmekten geçtiğini söyledik. Akâid kitabımızda “Hadîs İnkârcılığı Fitnesi” başlığıyla bu konuya yer verdik.

Tâğûtlara itâati meşrûlaştırmak ve kendi konumlarına delil uydurmak maksadıyla; Hz. Yûsuf’un da bir tâğûtun emri altına girdiğini ve tâğûtî sisteme destek verdiğini söyleyerek Allah’ın Nebîsine iftirâda bulunanlara karşı Âyetler çerçevesinde onun Mısır’daki konumunu ortaya koyarak Hz. Yûsuf’u savunduk ve ona yapılan iftirâları reddettik!

Hatta bu husus, iftirâ boyutuyla insanların akîdelerini bozup şirke düşüreceği için bu konuya Akâid kitabımızda da yer verdik. Konunun iyice anlaşılması için, hacimli kitaplara ulaşamayanları da düşünerek Hz. Yûsuf müdâfaasını “Hz. Yûsuf’un Mısır’daki Konumu” başlığıyla iki kez cep kitapçığı olarak bastırdık. Facebook’ta bile “Hz. Yûsuf’un Mısır’daki Konumu” adıyla bir sayfa açtık!

Peygamberimizin vefâtından önceki hastalığı esnasında kendisinden sonra ümmetinin sapmaması için bir şeyler yazdırmak istemesi üzerine, Peygamberimiz çok rahatsız olduğundan incinmemesi için Hz. Ömer’in söylediği: “Bizim elimizde Allah’ın Kitâbı var. O bize yeter” sözünü çarpıtmaya çalışan, “Bize Kur’ân yeter” ve “tek kaynak Kur’ân’dır” diyen “Kur’âniyyûn” tâifesine ve o esnada Hz. Peygamberin kendisinden sonra ümmetin başına geçecek halîfeyi açıklayacağını, onun da Hz. Ali olduğunu ama Hz. Ömer’in bu çıkışıyla buna engel olduğunu, sonuçta da Hz. Ali’den önce hilâfete geçtiğini, dolayısıyla Hz. Ebû Bekr’in de Hz. Ömer’in de Hz. Ali’ye zulmettiklerini ve hakkı gizlediklerini, ashâbın da buna sessiz kalarak destek olduklarını iddia eden Râfizîlere karşı Hz. Ömer’i ve Ashâb-ı Kirâm’ı savunduk! Hz. Ömer’e bu iki kesimin yaptığı iftirâları reddettik!

Aslında bu iddianın Peygambere de bir iftirâ olduğunu açıkladık! Zira Peygamberin bir hakkı açıklamaması ve gizlemesi düşünülemez! Râfizîlerin iddia ettikleri gibi olsaydı, Peygamberimiz yanındaki birkaç kişiye de olsa, daha sonra tüm ashâba bildirmeleri için bunu söyler ve Hz. Ali’yi işâret ederdi. Peygamber aleyhindeki bu söz Kur’ân’daki Âyetlere de zıddır! Zira Kur’ân onun risâlet görevini bi-hakkın îfâ ettiğini haber vermektedir!

Hayber gazvesi sırasında Yemen’den Medîne’ye gelerek Hicrî 7. yılda iman eden Ebû Hüreyre’nin yaklaşık dört yıl zarfında nasıl bu kadar çok Hadîs rivâyet ettiğini hatta en çok Hadîs rivâyet eden sahâbî olduğunu söyleyerek, yaygara çıkarıp kafaları bulandırmaya çalışan Modersinstlere ve Hadîs inkârcılarına karşı Ebû Hüreyre’yi savunduk ve çok Hadîs rivâyet etmesinin sebepleri üzerinde durduk! Bu hususa “Hayatın İçinden Özlü Sözler ~ İbretler-Hikmetler-Öğütler” adlı kitabımızın birinci bölümünde yer verdik.

Ebû Hanîfe’yi Hadîs ilminde nâkıs, zayıf veya önyargılı göstermeye çalışan câhillere ve fitnecilere ve onu Naslardan yüz çevirip şahsî kanâatine yönelen “Ehl-i rey” göstermeye yeltenen gâfillere karşı Ebû Hanîfe’yi savunduk!

Onun tâbiînden olduğunu hatırlatarak; kendisinden sonra gelen ve bilinen müdevven mezheplerin ilki, selefi, öncüsü, yol açanı, sistem kuranı, zamanın büyük fitne, karışıklık ve sorunlarına göğüs gereni ve problem çözeni olduğunu, Fıkıh’ta “üstad, İmam-ı A’zam” ve Hadîs’de “hâfız” olduğunu, sonrakilerin ikmâl ettikleri birçok hayırlı işte/uğraşta, sebep olması nedeniyle onun da payı bulunduğunu söyledik!

Önceleri Şâfiî olan ama mizâcına daha uygun olduğu için sonradan Hanbelî mezhebine geçen ve Ahmed b. Hanbel’in mezhebini harâretle savunan, hayatının sonuna kadar bu iki mezhebe göre fetvâ veren, “Muhyiddîn” (dini ihyâ eden) unvânlı Şeyh Abdülkâdir Geylânî rahımehullâh’ı, kendi adına tarîkat kuran ve bu tarîkat üzerinden kendi şirk, küfür, bid’at ve hurâfelerini meşrûlaştırmaya çalışan ve kendisine iftirâlar eden Ğulât-ı Sûfiyye’ye karşı savunduk!

Adına çok yalanlar uydurulduğunu ve iftirâlar edildiğini ama gerçekte onun bu düzmece laflarla bir alâkası olmayan, Rabbânî, zâhid, müttakî bir Hanbelî fakîhi olduğunu söyledik! Muhtelif yazılarımızın yanı sıra, Akâid kitabımızda da kendisine yer verdik.

Unvânı “Muhyiddîn” yani “dini ihyâ eden” olan, yaşarken bu unvâna lâyık görülen bir kimsenin adını ve itibârını kullanarak şeytan ve dostları dini bozmaya yeltenseler de, bu şenî’ amaçlarına ulaşamamışlardır ve ulaşamayacaklar da!

Mevdûdî rahımehullâh’ın muhakkık ve müceddid bir âlim olduğunu dikkate almadan, bazı meselelerde görüş belirtmesine ve tercîh yapmasına dayanarak onun mezhepsiz olduğunu söyleyenlere karşı onun tahkîk ehli bir âlim olduğunu ve -kendisinin de belirttiği gibi- Hanefî mezhebine uyduğunu ifade ettik!

Tahkîk ehli her âlimin aşağı yukarı durumunun bundan farklı olmayacağını ifade ettik! Zira Ehl-i ilim ilme, tahkîkâta ve her şeyin en güzeline uyar. Usûl ve hikmet çerçevesinde!

Meamâfîh, avâm Müslümanların hak mezheplerden birine uymalarının zorunlu olduğunu açıkladık. Mezhepsizliğin ilmî anlamda “yolsuzluk” olduğunu, bu anlamda yolsuzluğun da insanları dinsizliğe götürebileceğini, hak yoldan çıkarabileceğini söyledik.

Bu noktada İbn-i Teymiyye’yi bile, mutlak müctehid olduğuna bakmaksızın ictihâd etme salâhiyetini göremeden mezhepsizlikle suçlayanlara karşı, İbn-i Teymiyye’nin mezhebe uyma konusundaki iki fetvâsını kelime kelime ve cümle cümle okuyup tercüme ederek açıkladığımız “Mezhepsizlik dinsizliğin köprüsüdür” başlığıyla youtube’da bir video paylaştık. İbn-i Teymiyye’nin, avâmın mezhebe uyması hususundaki görüşünün, iftirâların hılâfına olduğunu bizzât İbn-i Teymiyye’nin dilinden tesbît ettik!

Doğrudan Tevhîd, Tevhîd’in daveti ve Allah’ın hak dini hedef alınan bu tür iftirâlara cevap vermese miydik?!

Bu yazımızda İbn-i Teymiyye’ye özellikle son asırlarda yapılan iftirâlar üzerinde durmayacağız. Onları muhtelif yazılarımızda ve Akâid kitabımızda delilli şekilde işledik. Burada ise, Mevdûdî’ye mezhepsizlik noktasındaki iftirâ ile ona yapılan bir iftirâ örtüştüğü için kısmen temâs ettik.

Maalesef ki, iftirâcıların amacı hep hakkı bulandırmaktır!

Hakkı savunup da bâtılın eleştiri oklarına hedef olmayan Ehl-i hak yoktur!

Seyyid Kutub’un bir edîb olması hasebiyle bazı ifadelerini doğru anlayamayanlarca ortaya atılan, onun, Kur’ân’ın mahlûk olduğunu söylediği şeklindeki şüpheyi izâle ettik!

Yine Seyyid Kutub’un Arapça ilmindeki vukûfiyetine, edîb olmasından mütevellit ifade gücüne, belâğat ve fesâhatine, te’lîflerine ve Allah yolundaki iman, ihlâs, vakâr ve şecâatle sa’y-u gayretine ve nihâyetinde de inşâAllah şehâdetine rağmen onun âlim olup olmadığını tartışma ve polemik konusu yapanların çoğunun onun kadar bile Arapça bilmemelerine, onun kadar derin İslâmî tefekkür ve tasavvurâta ve onun hayatının son on beş yıl gibi kısa bir zaman zarfında ortaya koyduğu birçok te’lîfâta sahip olmamalarına ve Allah yolunda çektiği onca çile, eziyet ve işkenceye uğramış olmamalarına rağmen gıpta etmek ve örnek almak yerine onu eleştirdiklerini şaşkınlıkla izledik ve ifade ettik!

Ve: “Eğer o âlim değilse, onu eleştirenlerin bi-tarîki’l-evlâ âlim olmamaları gerekir” dedik! Ve: “Bu cür’et niyedir?” diye ekledik. Ardından da bu türden polemiksel ve faydasız sözlerin ancak Seyyid Kutub’un şahsında Tevhîd davetine zarar vereceğini hatırlattık. Maksat bu olmasa dahi!

Bu durumu önemsediğimiz için de gerek bu konuda yazı yazdık ve gerekse de youtube’da “Seyyid Kutub âlim midir?” başlıklı bir video paylaştık! Bununla onun bir fakîh olduğunu kastetmedik ama dini doğru anlamasının, Tevhîd ehli olmasının, vâkıanın fıkhını bilmesinin, davet yapmasının, cihâd etmesinin, her türlü taassuptan uzak şekilde uhuvvet ve ümmet şuûruyla sadece Allah’a davet etmesinin, vahyi her şeyin önünde tutmasının, ta’vîzsiz olmasının, bu sebeple de çok çileler çekmesinin ama Allah’ın izin ve tevfîkiyle sabr-u sebât ederek istikâmetten sapmamasının, idamının tenfîzinin durdurulmasına karşılık sunulan uzlaşma tekliflerini serlevhalık sözlerle reddetmesinin, idamından önceki son duruşmada son davetini yapmasının ve vakârla şehâdete yürümesinin önemine işâret ettik! Âlimlik ve fakîhlik insana bunları kazandırmayacaksa, neyi kazandırır?!

Fakîh olmadan sadece dinin hakikatini doğru anlamak ve o hakikat üzere sadâkat ile on beş yıl yaşamak insana bunları kazandırıyorsa, Rabbânî, zâhid, mücâhid ve muttakî âlime neler kazandırmaz? Bu noktalarda tefekkür penceresi açmak istedik!

Bazı kitaplarında geçen cümlelerini yorumlayarak ve onlara “lâ ale’t-ta’yîn” anlamlar yükleyerek Hasan el-Bennâ’yı tekfîr eden bazı gençlere karşı; İslâm’ı sâbit olan ve imanına iman ehli arkadaşları ve muâsırları tarafından şâhidlik edilen, hakkında hüsn-ü şehâdette bulunulan bir kimsenin şüphe, te’vîl, zan, varsayım ve lâzımu’l kaville tekfîr edilemeyeceğini, İslâm’ı sâbit olana “Müslim” hükmü verileceğini, iç hâlinin ise Allah’a havâle edileceğini ifade ettik!

Her ne kadar kendisini yakından tanımasak da, İslâm’ının sâbit olduğuna İslâm’ı sâbit olanlar tarafından şâhidlik edildiğinden ve bu hususun zıddına kendi döneminde açık ve kesin bir delil olmadığından sebep hüsn-ü zan ettik.

Hâsılı; şirk ve bâtıl ehli tarafından birkaç hatta bir konuda bile olsa haksız ve hadsiz yere eleştirilmiş ve suçlanmış enbiyâyı, evliyâyı, ulemâyı ve müslimîn’i savunurken; kendi döneminde başlıca üç konuda, günümüzde ise -cehâlet, dalâlet, şirk, bid’at ve hurâfelerin artması, Câhiliyye’nin ve Modernizm’in iyice yaygınlaşması nedeniyle- birçok konuda eleştirilen ve suçlanan, kendisine iftirâlar edilen, “Şeyhu’l-İslâm” unvânını ihrâz’a muvaffak olmuş İbn-i Teymiyye’yi savunmayalım mı? Hem de bu saldırılar, doğrudan veya dolaylı şekilde Tevhîd akîdesine yönelik iken!

Rabbimiz bizleri Tevhîd ve İslâm üzere yaşatsın, istikâmet versin, hakkı ve hak ehlini sevdirsin, hakkın ve haklının yanında olanlardan eylesin, bu hayatın sonunda da “Muslimîn/Müslimler” olarak ve tebessüm ederek mutlu şekilde can vermeyi, sâlihlere ilhâk olmayı, onlarla haşredilmeyi ve azâba uğramadan doğrudan cennete girmeyi ve orada dünyadayken sevdiğimiz, savunduğumuz, bildiğimiz veya bilmediğimiz, Allah’ın kendilerini nimetlendirdiği nebîlerle, sıddîklarla, şehîdlerle ve sâlihlerle birlikte olmayı hepimize nasip etsin. Onlar ne üzel arkadaştır! Vesselâm.

32- YAŞADIĞIMIZ MUHİTTE OTUZ YIL GEÇSE DE GERÇEK ANLAMDA BİR ELİN PARMAKLARI KADAR İLİM TALEBESİ ÇIKMIYOR!

Onlarca yıl geçiyor ama gerçek anlamda ilim talebesi ve vukûfiyetli âlimler yetişmiyor!

Sadece birkaç sene okumuş kimseler ya da birkaç kitap okuyanlar yahut da her sese kulak verip, hevâ, zan, kanâat, hamâset ve dahi patavatsızlık ve hikmetsizlikle çok konuşanlar, çok münâkaşa edenler yahut da edebiyat yapanlar! Hâsılı; bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olanlar ve tenkîd edenler... Edep sahibi olmadan da te'dîd edenler! İyi istisnâlara bakılırsa da; yıllarca usûlsüz ve metodsuzca okumuş akl-ı selîm ve münevver (aydın) kimseler...

Peki, neden büyük bir şehirde bile otuz yılda beş tane ilim talebesi yetişmez?

Çünkü küçüklükten itibâren ilme yönelen, ilme teşvîk ve terğîb edilen, yönlendirilen ve destek olunan, böylece çekirdekten gelip, ilim talebi ve tahsîli üzere bir ömür yaşayan, ilmi mala, makama, şöhrete, kürsüye ve mikrofona tercih eden, en çok ilmi seven kimseler yetişmiyor. Asıl neden bu! İlme iştiyâk, isti'dâd, hasbîlik, ilme ve hakka sadâkat ve istikâmet olmadan ilim tâlibi yetişmez!

Özel nedenlere bakarsak; belli bir yaştan sonra hidâyete erince veya şuûrlanınca ilmi seven ve ilim öğrenmek isteyen kimseler oluyor fakat onlarda da genelde kâbiliyet olmuyor. Kâbiliyet olanlarda ise azim ve sebât olmuyor ve dünya malı, makamı ve itibârı onlara baskın geliyor. Yani ilim öğrenmek isteyenlerin çoğunda kâbiliyet yok; kâbiliyetli olanların ise çoğunda azim ve sebât yok.

Bir de ilim öğrenmek isteyen ve kâbiliyetli olanlar var. Onlarda da istikâmet yok. Çok geçmeden o tür kimseler de, ilim ve hak tâliplerinin en bâriz özelliklerinden biri olan hürriyet ve istikbâl vasıflarını yitiriyorlar. Ya bir gruba dâhil olup objektiflik, hakkâniyet ve kuşatıcılıktan uzaklaşıyorlar ya da riyâset tutkusuyla yani talebeliğin hakkını vermeden hoca, ardından baş ve emîr olma sevdasına tutuluyorlar!

33- İNSANLARIN ÇOĞUNUN İSYÂNI AZÎZ VE CELÎL OLAN ALLAH’A ZARAR VERMEZ!

İnsanların çoğu şükretmeseler de, insanların çoğu akletmeseler de, insanların çoğu câhillik etseler de, insanların çoğu günah işlemekte, düşmanlık yapmakta ve haram yemekte birbirleriyle yarışsalar da, insanların çoğu Âyetlerden gâfil olsalar da, insanların çoğu ancak zanna uysalar da, insanların çoğu iman etmeseler de, insanların çoğu şirk koşmadan iman etmeseler de, insanların çoğu kâfirler olsalar da, insanların çoğu fâsıklar olsalar da, insanların çoğu küfürde ısrâr etseler de, insanların çoğu hakkı, hakikati ve Tevhîd'i bilmeseler ve Tevhîd'e iman etmeseler, haktan yüz çevirseler ve Kur'ân'ı büsbütün terk edip mehcûr bıraksalar da, Âdemoğullarının binde dokuz yüz doksan dokuzu cehennemlik olsa da; göklerde, yerde ve bu ikisi arasında, toprağın üstünde, toprağın altında, denizlerde, denizlerin derinliklerinde, uzayda ve uzayın derinliklerinde Allah'ın ordularının sayısını Allah’tan başka kimse bilemez. O'na hakkıyla iman eden, O'na hamdeden, O'na rükû’, secde ve kıyâm eden, O'nu tesbîh edenlerin sayısını ancak Allah bilir.

Başta nebîler, sıddıklar, şehîdler ve sâlih kullar, Allah'a iman ve itâat üzere olan cinler, göklerde ve yerde emrolunduklarını yerine getiren ve asla Allah'a isyân etmeyen melekler, bizden önceki imanlı ümmetler, geçmiş ümmetlerde Tevhîd akîdesine sebât uğruna bin bir çeşit çileler çeken, işkence ve zulümlere ma'rûz kalan, zindanlara atılan, yurtlarından sürülen, ateşten hendeklerde diri diri yakılan, çukurlara gömülüp demir testerelerle başları ve gövdeleri iki yana düşecek şekilde ikiye biçilen ama son nefeslerine kadar "Rabbimiz Allah" demekten vazgeçmeyen, dininden dönmeyen ve şehîd olan güzel kullar, dünyanın müstekbirleri karşısında izzet ve şeref ile kıyâm edip Tevhîd’i haykıran Ashâb-ı Kehfler, Rasûl'ün ashâbı, Sümeyyeler, Yâsîrler, Bilâller, Habbâb b. Eretler, Ammârlar, âhir zamanda gelip, iman etmeleri ve İslâm'a sebât etmeleri avuçlarında kor hâline gelmiş ateş parçası tutmak gibi zor ve meşakkatli olacak olan ve Peygamberimizin kendileri için "kardeşlerim" dediği garipler, tarihin tozlu sayfaları arasında yer alan, Allah'a iman etmiş ve ihlâs ile Allah'ın dinine yardım etmiş, kendilerini ve sayılarını ancak Allah'ın bildiği, her biri tüm dünya ehlinden ve dünyalıklardan daha değerli olan isimsiz kahramanlar, zerresinden kürresine kadar semâvâtıyla arzıyla Allah'ı tesbîh eden, sadece O'na teslim olan, O'na secde eden güneş, ay, yıldızlar, gezegenler, galaksiler, arzda denizler, sular, dağlar, taşlar, topraklar, ağaçlar, çiçekler, böcekler, güller, dikenler, tüm bitkiler, tüm hayvanlar, aslanlar, kaplanlar, akrepler, yılanlar, uçan kuşlar, iki ayaklılar, dört ayaklılar, kanatlılar, toprağın üstünde yaşayanlar, sürünenler, toprağın içinde yaşayanlar, suyun içinde, deryalarda, okyanuslarda yaşayanlar, balıklar, yuvalarındaki karıncalar, solucanlar, gözle görülemeyecek kadar küçük canlılar, tek hücreli hayvanlara kadar her bir canlı, Allah'ın yarattığı bütün her şey, her türlü eşya hatta varlıkların gölgeleri bile uzayıp kısalarak Allah'a secde etmektedir ve ancak O'nu tesbîh etmektedir.

Tüm evrende muazzam bir Allah'a teslimiyet, Tevhîd, hamd, şükür ve tesbîh korosu vardır. Hem de kâfirlerin, müşriklerin ve münâfıkların isyânlarının engel olamadığı, bozamadığı ve zarar veremediği bir koro! Allah'a kulluk korosu! Bütün bunlara rağmen, Allah'ın Kitâbî, kevnî ve enfüsî Âyetlerine kör kesilip de Allah'a iman ve ibâdetten yüz çevirmekten daha beter bir tercîh, nasipsizlik, bedbahtlık, basîretsizlik, anlayışsızlık, şekâvet ve cehâlet olabilir mi? Akılsız hayvanlar, bitkiler, cansız varlıklar, taşlar, dağlar, topraklar, ateş, oksijen, karbondioksit, güneş, ay, yıldızlar ve tüm ecrâm-ı semâviyye yörüngelerinde dönerek, Allah’ın emir ve tedbîrine teslim olurlarken, her türlü eşya hatta onların gölgeleri bile sadece Allah’a secde edip, O’nu tesbîh ederlerken; kendisine uyarıcı peygamberler gönderilen, kitaplarla ikaz edilen ve dosdoğru yola davet edilen, kendisine fıtrat, akıl, fikir, iz’ân verilen ve eşref-i mahlûkât olarak yaratılıp tekrîm edilen, sayılamayacak kadar nimetler bahşedilen insanların çoğunun yaratıcıya başkaldırıp nefislerine zulmetmeleri, şirk koşup, küfür, fâsıklık, isyân, münkerât, fuhşiyât, fesâd, ifsâd ve Allah’a, Allah’ın dinine ve mü’minlere düşmanlık yolunda yarışmaları kime zarar verir? Kendi nefislerinden başka!.. Son nefesle birlikte pişmanlığa ve âkıbette de ebedî azâba mahkûm olup, kendilerine yazık etmekten başka!.. Bu durum akılsız hayvanlar, cansız eşya hatta eşyanın gölgeleri kadar olamamak değil midir? Bundan daha büyük nankörlük olur mu? Ahsen-ı takvîm'de yaratılıp, sonradan esfel-i sâfilîn'e yuvarlanmak!.. HafizanAllâh!

Yâ Rabbi! Bizleri muhâfaza eyle. Sen’den af, âfiyet, selâmet, istikâmet ve dünya ve âhiretin hayırlarını diliyoruz. Lütfet, Allah'ım!

34- ÜZÜLÜYORUM!

95'te bir ziyâret ve tanışma esnasında radyoda ders verme teklifine: "Ben ilim talebesiyim. Konuşmak bize düşmez. Kürsü ve mikrofonlar ümmetin yetiştireceği Rabbânî âlimlerin hakkıdır" diye reddeden, sonra ısrârlı talep üzerine, üç gün müsâade isteyip istişâreler eden, iyice mutmain olmak için istihâreler yapan, sonucun olumlu olduğunu hissedince de üç gün sonra radyo yetkilisine: "Yapacağım derslerin ne olacağına, konusuna ve içeriğine, Kur'ân ve Sünnet'e aykırı olmadıkça kimse karışmayacak. Bu şartımı kabul ederseniz, olur" diyen, o da: "Kur'ân ve Sünnet'e uyduğun sürece asla karışılmayacak" sözünü verince derslere başlayan, Tevhîd, Tefsîr ve Arapça dersleri yapan, Pazar günleri akşam sekizden bire, ikiye kadar saatlerce Tevhîd'i teblîğ eden, bunu yaparken de Âyetlerden sonra Hadîslere yer veren, canlı telefon bağlantılarıyla halka da inen ve onların sorularını da cevaplayan ama o dönemlerden itibâren Hadîs inkârcılığı hortlamaya başladığı için radyonun genel yayın yönetmeninin kendisine Hadîslere yer vermemesi için rica, teklîf, ardından ısrâr, onun ardından da: "Pazar Sohbetleri programında Hadîsleri bırakmayacaksın anlaşılan. O halde o dersi iptal edelim. Diğer derslere devam et. Ben seni bu genç yaşında Konya'daki diğer hocalardan daha ilim sahibi görüyorum. Meseleleri onlardan daha ilmî izah ediyorsun. Beş sene sonraki hâlini tahmin bile edemiyorum. Kaldı ki, canlı bağlantılı Radyo ile Arapça dersi bir ilk. Ona ve tefsîre devam et" cümlelerini de ekleyerek müdâhene ile ta'vîz koparmaya çalışan ama verdiği söze sâdık kalmadığı ve ahdini bozduğu için ve dahi asla ta'vîz veremeyeceğimiz için kendisine çok net bir ifadeyle: "Bütün dersleri bırakıyorum" ifadesiyle dersleri bırakan ve Sünnet'i ameliyle ve hayatıyla müdâfaa eden, makam, mevki, koltuk, mikrofon ve şöhret hevesinde olmayan bizim amelimiz nerede; bugün yirmili, otuzlu yaşlarda okumadan, ilmi ikmâl etmeden, kemâl ve tecrübeye sahip olmadan internetin ve câhilî toplumda câhil, ilimsiz ve hikmetsiz şakşakçıların da etkisiyle hocalık ve riyâset sevdasına düşen ve büyükleriyle istişâre etmeden, rüşdlerine ermeden büyüyen, yaşamadan tecrübe ve hikmet sahibi olduğunu sanan heyecanlı gençler nerede?!

35- İMAN, KARDEŞLİK, HİKMET VE GÜZEL AHLÂKTAN DAMLALAR!

“Her elimi sıkanla dost olmadığım gibi, her canımı sıkanla da düşman olmam!”

Bu sözümüze ilâveten:

Günahları ve yanlışları hâriç, bütün mü’minleri imanları sebebiyle severim. Sevmemiz gerekir… Zira mü’min izzetli ve şereflidir. İman ehlinin mü’minin imanını sevmemesi mümkün değildir.

Değil anamın oğlu, babamın oğlunun dahi yanlışlarını kabul etmem, savunmam ve o yanlışlara nispet edilmeye râzı olmam! Bu noktada sû-i zan ve iftirâ edene de -helâlleşip af dilemedikçe- hakkımı helâl etmem!

Kişisel ve şahsî ihtilâf ve husûmetlerde, mü’minlerce imanına şâhidlik edilen bir kimseye münâfık, kâfir, bîşeref, şeytan vs. gibi hakâretler edilmesine, yaftalar vurulmasına şiddetle karşıyım! Buna sessiz kalan veya destek olan, Allah’ın adâleti gereği yarın aynı duruma düşer/düşebilir! O zaman sesini çıkarıp nefsini savunması ve mazlûmiyetini anlatmaya çalışması ne fayda?! Bu bencilliktir, hakkâniyet değildir!

 Mü’minleri sevmenin onlara düşmanlık ve zulüm etmemenin, onların izzet ve şereflerini, vakâr ve haysiyetlerini korumanın, ıslâh ve selâmetlerini dert edinmenin, kişiye kâmil iman kazandıracağı i’tikâdındayım. Bu, İslâm ve kardeşlik hakkıdır ve bununla mükellefiz.

Mü’mine hikmet, basîret, hüsn-ü işret, geçimlilik, akl-ı selîmlik, adâlet, hakkâniyet, ehl-i iman’a saygı, sevgi, rahmet ve insâf şarttır.

Mü’min herkese karşı âdil olmak zorundadır. Güzel ahlâk insanlarla iyi geçinmenin köprüsüdür. Bunu gözetmek sorumluluk ve duyarlılık duygusundan ileri gelir. Onun için de câhilî ahlâk, hamiyyet, asabiyet, nefsâniyet ve taassuptan sakınmak gerekir.

Mü’min kalbini, amelini ve dilini Allah’ın zikriyle meşgul eder. Kendisini Allah’ın zikrinden alıkoyacak hatta gaflet ve günaha sürükleyecek söz, amel, tavır ve davranışlardan sakınır. Boş, bâtıl, münker ve zararlı şeyler konuşmaktansa susar, sessizce tefekkür eder. Günaha girmekten veya kalp kırmaktansa sessizce oturmak daha hayırlıdır!

Mü’min, iyilik ve takvâ üzere yardımlaşır; günah ve düşmanlık üzere yardımlaşmaz! Günaha, düşmanlığa, şerre, fitneye ve arabozuculuğa -imanı ve takvâsı sebebiyle- destek vermez! Bu yolda babasına bile yardım etmez! Mü’mine yardım etmek ise, onun günaha girmesine, zulmetmesine ve ifsâdına engel olmaktır.

Diğer taraftan, bir kimse Allah’a, Rasûlüne ve mü’minlere hâinlik ederse o kimseye elbette dostluk olmaz! Allah’ın düşmanları asla sevilmez; sevende iman kalmaz! Genel olarak, insanlarla güzel geçim ise, Nebevî ahlâk olan güzel ahlâkla mümkündür ve gereklidir.

Takvâ açısından, ısrârla, ıslâh olmamakta ve nasihat dinlemekte inat ile günaha sürükleyen ortam ve kişilerden de uzak durmak gerekir! Muhaddisler bu noktada birçok cevâz hatta vücûb fetvâları vermişlerdir. 

Severken de buğzederken de ölçüyü kaçırmamak lâzımdır! Zira ölçüsüzlük zulümdür. Ölçüsüz hareket eden mutlaka dünya ve âhirette -İlâhî bir cezâ olarak- bunun karşılığını görür! En azından, dünya şartlarında insanlarla anlaşmazlıkları ve husûmetleri eksik olmaz! Aynen günümüzde olduğu gibi!.. Bu da amelî ve ahlâkî anlamda câhiliyyeden etkilenmekten ileri gelir.

Nasslardan özümsenen, iman, kardeşlik, hikmet ve güzel ahlâktan damlalar olan bu hakikatlere “âmennâ ve saddekn┠demeyen ya câhildir ya gâfil! İyilik ve takvâ üzerinde yardımlaşan; günah ve düşmanlıkta yardımlaşmayan ehl-i iman’a selâm olsun!

36- HERKES ESNÂF OLAMAZ!

Esnâflık gözü açıklık ve fırsatçılık değildir!

Bugün insanların çoğu ticârette ve alım satımda kendilerine yontmaktadırlar, çıkarcılık ve fırsatçılık yapmaktadırlar! Onun için müşterilerin kollanması gerekmektedir! Bu kollama, satıcıların haklarının da ihlâl edilmeyeceği bir seviyeye gelinceye kadar devam etmelidir! Çünkü maalesef ki, Alman usûlü, Amerikan usûlü, Yahûdî usûlü denilen serbest piyasa ekonomisinde ve Kapitalist sistem içerisinde müşterilere fazlasıyla zulmedilmiştir ve edilmektedir!

Bu gidişatı ve nefsânî icrâatları düzeltmek, câhilî toplumda imkân ve gücü aşan şartlar sebebiyle kısa vadede pek mümkün olmasa da, fert fert de olsa, halk arasında alavere denilen alım satım usûlü meşrû seviyeye çekilmelidir! Bunun için herkes kendisine yakışanı yaparak mücâdele vermelidir. İman ehline yakışan da mahza adâlettir, herkese karşı âdil olmaktır! Adâlet ve hakkâniyetten -ne piyasa ne insanlar ne de zulümler bahane edilerek- sapılmamalıdır!

Böylece hasbelkader normale dönülmeli ve satıcının karşısında kendisi veya bir yakını varmış gibi müşterinin işi görülmeli ve oldukça makul bir ücret talep edilmelidir. Açgözlülük ve fırsatçılık yapmadan, müşteriyi av gibi görmeden! Para ve menfaat karşısında mutasyona uğrar gibi şekil, üslup ve mizaç değiştirmeden!

Bu nasihatlere önce Tevhîd ehliyim diyenlerin uyması evleviyetle vâciptir! Doğru, dürüst, güvenilir kimseler olup, güzel örnekler olmak ve kazanca haram ve şâibe karıştırmamak için!

Helâl rızkın peşinde koşma iddiası ancak bu hassâsiyetlerin gözetilmesiyle haklılık ve meşrûiyet kazanır!

37- İLİM ADAMI!

İlim adamı riyâset peşinde koşmaz! Talep etmek bir yana, meşrû’ bir makam teklif edilse bile kabul etmez!

İlim adamı şöhret sevmez! İlim adamı radyo ve televizyona çıkmaya, kürsü ve mikrofona hevesli değildir!

İlim adamı gidip geldiği yerlerde görüştüğü kimselerle fotoğraf çektirmeye, objektiflerin karşısına geçip poz vermeye tutkun değildir!

İlim adamı çok tefekkür eder; yerli yerinde konuşur! Ehl-i ilmin susması fikret, bakması ibret ve konuşması zikirdir!

İlim adamı ihtiyaç olmayan konularda kendini göstermek için kitap, risâle yazmaz!

İlim adamı istişâreyi çok sever, sık sık istişâre eder!

İlim adamı övünmeyi ve övülmeyi sevmez! Bir mecliste dikkatleri üzerinde toplama çabasında olmaz!

İlim adamı nasihat ederken önce kendi nefsine söyler, sonra diğer insanlara!

İlim adamı kendini büyük görmez ve mü’minleri de küçümsemez! Üstünlüğün takvâda olduğunu bilir!

İlim adamı münâkaşa ve polemik sevmez; ihlâs, hikmet, basîret ve dirâyet üzere hareket eder!

İlim adamı mütevâzıdır, sade bir hayat yaşar!

İlim adamı insanları etkilemek ve çok bilgili desinler diye ağdalı ifadeler, garip ve ecnebî tabirler kullanmaz. İnsanların anlamayacakları söz ve terkîblerden imkân ölçüsünce sakınır!

İlim adamı bulunduğu ortamlarda müessirdir, müteessir değildir! Yani meşrû dairede etkileyendir; her şeyden etkilenen ve ortama göre şekil alan değildir!

İlim adamının bulunmuş olduğu meclislerde gıybet, dedikodu, sû-i zan, yalan, iftirâ, boş, bâtıl ve hikmetsiz konuşmalar olmaz! Ortamı ve oradakileri mânevî bir atmosfer kuşatır! Şeytan o meclislerden uzaklaşır; melekler onlar için dua eder!

İlim adamı izzetli ve şereflidir; kimse karşısında diklenmez ama dik durur! Hakâret etmeden hakkı söyler! Hasbîlikle hareket eder ve sadece Allah’ın rızâsını gözetir!

İlim adamı mürüvvetlidir; kimseden bir şey istemez. Zira birinden bir şey isteyen onun karşısında izzetini ve istiklâlini kaybeder!

İlim adamı cömerttir; insanlara “infâk edin” derken, bunu önce kendi nefsine söyler!

İlim adamı doğru, dürüst, güvenilir, âdil ve hakkâniyetlidir; iltimâs ve torpil sevmez!

İlim adamı her türlü câhilî hamiyet, asabiyet ve taassuptan kurtulmuş, insanlar karşısında hür ve müstakil, Allah’a karşı kul ve köledir!

İlim adamı merhametli, insâflı, yapıcı ve ıslâh edicidir!

İlim adamı sâdıktır, vefâlıdır, kin tutmaz, çocuklar gibi küsmez!

İlim adamı sıla-i rahmi sever; sıla-i rahmi davet, teblîğ ve her türlü hayrın köprüsü görür!

İlim adamı kötü arkadaş edinmez ve kötü ortamlarda bulunmaz!

İlim adamı dengelidir, vasattır, istikrârlıdır ve istikâmetlidir; daldan dala atlamaz, sık sık görüş değiştirmez!

İlim adamı takvâya tâliptir; şüpheli gıdalardan ve şüpheli amellerden sakınır! İlim adamı az yer, az uyur, az konuşur!

38- ÇOĞU BÖYLE!

"Bir sürü kitap yazalım" düşüncesiyle kitap yazmaya ayrılacak vaktin ilim tahsîline, Kur'ân'ın tedebbürüne, Allah'ın zikrine, tefekkür ve ibrete, nefis muhâsebesine, Tevhîd'in teblîğine, davete, sıla-i rahme, kardeşlik hukûkunun ve infâk müessesesinin te'sîsine, taassuptan sakındırmaya, güzel örnekliğe vs. faziletlere hasredilmesini elân daha uygun buluyorum.

İlmî ehliyet ve dirâyeti olan kimseler ehemm ve elzem hususlarda istişâreli şekilde nokta atışı mesâbesinde kitap ve risâle yazabilirler elbet. Ama abartıya kaçmadan... Çünkü asırların birikimi olarak, kitap kıtlığı çekmiyoruz. Bilakis her sahada sayılamayacak kadar güzel çalışmalar mevcut. Kütüphânelerce kitaplar var. Gerekli hususlarda bunların/bunlardan tercümeler, güncellenerek ilmî te'lîfâtlar yapılması, bazı konuların derli toplu olsun diye cem edilmesi, hikmet, tecrübe, davet, usûl, ahlâk ve Tevhîd'e dâir risâlelerin yazılması durum ve şartlara ve ihtiyaca göre tercih edilebilir.

Ama şöyle bir şey düşünün. Bir köyde insanlar kitap okumuyorlar ama ben o köyün sâkini olarak devamlı kitap yazıyorum. Neden? Çünkü okuma-yazma biliyorum, kaynaklara ulaşabiliyorum ve yazma kâbiliyetim de var... Bu biraz hikmetle çatışıyor! Gizli bir şöhret ve makam hırsı var mıdır; onu Allah bilir! Hikmet ise, yerli yerinde konuşmak, susmak, yapmak, yazmak, sormak, cevap vermek demektir.

Bunun yerine yani elzem olmadığı halde şöhret kapısını aralayabilecek ve insanın başını döndürebilecek ameller yerine, sıla-i rahimler ve güzel örneklikler artırılabilir, insanların dertleriyle dertlenilip kalplerin yumuşaması sağlanabilir, sosyal medyanın tavassutuyla sesli ve yazılı -sosyal hayatta ve muhataplarda karşılığı olan, yerli yerinde, hayatın içinden, gönüllere dokunacak ve rûhlara tesir edecek hikmetli- paylaşımlar yapılabilir. Yazılmış kitaplar üzerine bir fasıl da biz geçmek yerine, o kitaplar eşe dosta, akrabaya, arkadaşa, tanıdığa hediye veya tavsiye edilebilir. Yazılmış zaten... Kopyalama, makaslama, cımbızlama, şahsî fikirlerin ispatı çabası içindeki alıntılarla sayfa şişirmeye ne gerek vardır?!

 Bugün Türkçe dilinde yazılmış kitapların çoğuna itimat edilemez. Yazarlarının ekserîsinin ilim, usûl ve hikmetten yoksunluğu bir yana, yazdıkları dilin imlâ, gramer ve edebiyatını dahi bilmiyorlar! Kitaplar yazım hataları ve anlam ve ifade bozukluklarıyla dolu! Bu noktayı görmeyen ve bilmeyen niceleri de, yazarın Arapça'yı yani Arap dili ve edebiyatını bilip bilmediğini soruyor. Oysaki niceleri yazdığı kitabın dili olan Türkçe'yi bile bilmiyor!

Hâsılı; ilim yok, usûl yok, hikmet yok, dirâyet yok, tecrübe ve aklî olgunluk yok, istişâre yok, Arapça yok; Türkçe bile yok! İnanın, son dönemlerde yazılan kitapların çoğu böyle! Akîdesi bozuk kimselerin satır aralarına ve cümle artlarına sokuşturdukları yanlış, bâtıl, felsefî ve taassubî söylem ve mânâları saymıyoruz bile!

Her şeye rağmen, Rabbimiz, gerçekten hak tâlibi olanları, sevip râzı olduğuna muvaffak kılsın, rızâsı yolundaki görünür ve görünmez engelleri/dikenleri kaldırsın.

39- KARDEŞİNİ DE UYANDIR!

Müslüman bir ailede, ana, baba, karı, koca ve aile fertleri birbirlerini namaza kaldırırlar. Vâkıada örneklerin çokluğu bakımından özellikle eşler ve kardeşler birbirleri için: “Kendisi kalksın” diyemez. Uyuyan insan nasıl kalkacak?! O esnada uyanık olan birinin Allah rızâsı için seslenmesi ve hayra vesîle olması gerekir. Ne uyandırma ne de uyandırıldığı halde uyanmama hususunda nefsî davranılmalıdır.

Bazı insanların uykuları hafiftir, seslenildiği anda uyanırlar. Bazılarının ise ağırdır, namaza dahi kaldırılsalar, o anda öfkelenirler, kızarlar, söylenirler ve ters laflar edebilirler. O noktada insan nefsini terbiye etmeli, kendini namaza kaldırana teşekkür etmek yerine, kızmamalıdır. Uyanamadığı zamanlarda kendisini namaza kaldırmalarına ve gerekirse yüzüne hafiften su serpmelerine yakınlarını teşvik etmelidir. Zira uykuluyken verilen olumsuz tepkilerden çekinerek niceleri birbirini kaldırmıyor.

Özetle; uyanığa uyandırmak, uyuyana da uyanmak düşer. Câhiliyye ahlâkıyla hareket edip nemelâzımcı olmamak gerekir. Nefsî de davranmadan, iyilik ve takvâ üzerinde yardımlaşarak hayra davet etmeli ve vesîle olmalıdır. Bu hassâsiyet, aile terbiyesi olarak özellikle küçüklükten itibâren ta'lîm edilmelidir. 

Hayat içinde konuşulan nice boş ve gereksiz laflar ve boşa harcanan nefesler yerine, işte tam burada sesi, sözü ve nefesi Allah için kullanmalıdır. Hem de yerinde konuşmanın önem ve gereğinin altını çizercesine… Yerinde az söz, yersiz çok laftan hayırlıdır. Vesselâm.

40- "KÜFÜR SOKAKTA" DEĞİL!

Her anlamda küfür ne kalpte, ne dilde, ne evde, ne sokakta, ne de hayatın herhangi bir konumunda ve kademesinde olabilir!

Allah'ın rızâsını aramayan, hak yolda yürümeyen, eli boş olan, çalışmayan, üretmeyen, ekmeyen, dikmeyen, yapmayan ve inşâ etmeyen kimsenin hayır, iyilik ve güzellik nâmına kalbi de boştur, eli de! Böylesi kimseler nefislerinin ve hevâlarının derdine düşerler! Hayır değil şer, ma'rûfât, sâlihât ve hayrât değil münkerât, fuhşiyyât, fesâd ve ifsâd düşünürler! Bu arzularını da çoğu zaman süslü ve aldatıcı ambalajlarla sunarlar. Tıpkı sanat adı altında müstehcenliğin ve fuhşiyyâtın yayılmasını arzu etmek gibi!

Dikkat edelim!

"Küfür"ü hiçbir anlamda savunmak mümkün değildir! Küfür örfî anlamda sövmek, müstehcenlik, çirkin, kaba ve ayıp söz söylemek; lüğavî anlamda örtmek, gizlemek, nankörlük ve inkâr etmek; Şer'î anlamda ise kâfirlik, imansızlık, dinsizlik ve putperestlik demektir!

Hâsılı; müstehcen kelimeleri cümlede geçirmekten zevk alan kimsenin kalbi ve kafası mânen hastadır! Hem de tedavi ve ıslâh olmazsa o hastalık başkalarına da bulaşıcıdır!

Rabbimiz bildirmiş ve uyarmıştır ki, mü'minler arasında hayâsızlığın yayılmasını isteyenleri dünyada ve âhirette çok acıklı bir azap beklemektedir. Fuhşiyyâtın insanlar arasında yayılıp şuyû' bulmasını arzu edenler, bundan hoşlananlar, bu cihette çaba gösterenler, sözü döndürüp dolaştırıp kinâyeli ve elastiki sözlerle belden aşağıya getirip mizâh yaptığını sananlar Nûr Sûresinin 19. Âyetini okusunlar!

Rabbimiz Teâlâ buyurdu:

إِنَّ الَّذِينَ يُحِبُّونَ أَنْ تَشِيعَ الْفَاحِشَةُ فِي الَّذِينَ اٰمَنُوا لَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ وَأَنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ

"Şüphe yok ki mü'minler arasında hayâsızlığın yayılmasını isteyenlere dünyada da âhirette de çok acıklı bir azap vardır. Allah bilir, siz bilmezsiniz." (Nûr: 19)

Rabbim! Rahmet, lütuf ve inâyetini üzerimizden eksik etme! Bize hidâyet ve istikâmet ver! Hidâyet verdikten sonra kalplerimizi bâtıla kaydırma! Bizi koru ve mağfiret buyur!

41- "SILA-İ RAHİM" HAKKINDA BİR SORUYA KISA CEVABIMIZ:

Bir arkadaşımız bir paylaşımımızın altına sıla-i rahmin Müslüman olmayan akrabaları da kapsayıp kapsamadığını sormuş. Bu hususta uzunca cevap vermek yerine, müfîd-ü muhtasar cevap verelim.

Sıla-i rahim kısaca "akrabalık ilişkilerini gözetmek" demektir. Akrabalıktan kastedilen; kan bağı ve sıhrî bağla akraba olunan kimselerdir. Kan bağı; aynı soydan gelmek yani "soy birliği" demektir. Sıhrî bağ da; evlenme yoluyla akraba olunan hısımları kapsar.

Sıla-i rahim tabirini bu çerçevede şöyle tanımlayabiliriz: "Kan bağı ve evlenme yoluyla oluşan akrabalık bağlarını ihyâ etmek, yaşatmak, akrabalık ilişkilerini gözetip sürdürmek, akrabalara alâka göstermek, onları ziyâret edip iyilik etmek, va'z-u nasihatlerde bulunmak" demektir.

Peki, Müslüman olmayan akrabaları da ziyâret edecek miyiz ve onları gözetecek miyiz?

Bu hususa Nasslar açıkça cevap vermektedir. Mümtehıne Sûresinin sekizinci Âyeti çerçevesinde sayılan kötü amelleri işlemeyen yani Allah'ın dinine karşı savaşmayan ve mü'minleri yurtlarından çıkarmayan (harbî olmayan) kimselerle iyi ilişkiler kurulabilir ve onlara iyilik edilir. Onlara yapılacak en büyük iyilik de, teblîğ yapıp, hidâyetlerine vesîle olmaktır. Bu da ziyâret etmeden ve iyi ilişkiler kurmadan olmaz.

Bu hususun delilleri için şu Hadîslere mürâcaat edilebilir:

Buhârî, Hibe, 29, No: 2619, 2620; Cizye, 18, No: 3183; Edeb, 7, No: 5981; Edeb, 8, No: 5982; Müslim, Zekât, 49, 50, No: 1003

Müşrik akrabayı gözetmenin delili olan bu Hadîsleri şerhlerinden de okunması fâideyi artırır.

Akrabalık ilişkilerini ihmâl etmek, kesmek ve akrabaya kötü davranmak ise "kat'-ı rahim" olarak ifade edilir. Kat'-ı Rahim; hısım-akrabayı, özellikle de anne ve babayı terk etmek, onlarla ilişkileri kesmek demektir.

Sıla-i rahmin dereceleri vardır. En yükseği de nikâh düşmeyen akrabalar arasındadır. Bu bağı gözetmek farzdır. Bazı âlimler de miras bâbında "zevi'l-erhâm" denilen yakın akrabalar arasında sıla-i rahmin farz olduğunu söylerler. Sıla-i rahmin en aşağısı ise selâmlaşmaktır.

Nasslarda sıla-i rahmi kesenler günah, zarar ve mahrûmiyet gibi âkıbetlerle tehdîd edilip uyarılmıştır. Sıla-i rahim; Allah'ın birleştirilmesini, ihyâ edilip gözetilmesini emrettiği şeylerdendir. Gerek akrabalar ve gerekse de mü'minler arasındaki bağı koparmamak gerekir (Bkz: Bakara: 27). Bu bağın gözetilmesi ve sağlamlaştırılması mü'minlerin birlik, dirlik, muvaffakiyet ve rahmete nâil olmalarına sebeptir. Allah en iyi bilendir.

42- NOT TUTARAK ÇALIŞMANIN ÖNEMİ:

Not tutmak; unutmamak için, özetlemek için, ezberlemek için, karıştırmamak için ve bazı önemli noktaların altını çizmek içindir ki, çok önemlidir.

Tecrübeyle şâhit olduğuma göre; not tutma alışkanlığı olmayanlar ve bir nevi kibirli ve müstağni şekilde "onu da bilmeyecek ne var?" ya da "benim not tutmaya ihtiyacım yok" edâsında bir hâl ve gidişatı huy ve ahlâk edinenler genellikle hatta ekserîsi; okusa da, yazsa da, dinlese de, 'anladım" dese de, sonraki bir zamanda o hususu hatırlayamamakta, anlatamamakta hatta o meseleyi bilmemektedir!

Kimsenin kitabına, konumuna, makamına, şöhretine ve çevresine bakmadan, objektif şekilde bu hususa ibret nazarıyla bakabilen herkes bu olumsuz tabloyu ve realiteyi görecektir.

Şahsen ben, yüz kez okuduğum bir şeyi yüz birinci kez yine okurum, yüz kez not tuttuğum hususta yüz birinci kez yine not tutarım ve irticâlen hakkında saatlerce konuşabileceğim bir kelime ve kavram ile ilgili yine not tutarım ve tekrar sözlüğe, lüğate ve kâmûsa bakarım. Hem de böyle alışkanlığı olmayan bir toplumda ve insanlar arasında!

Zamanla insanın ilmi de, fehmi de, fıkhı da, tecrübesi de artar ve değişir. Onun için geçmişte kalmamak ve yıllar önce okunan üç beş satırla yetinmemek gerekir.

Aslında not tutma alışkanlığı “sen, ben” meselesi değil; olması gerekendir, i'tiyâd ve prensip edinilmelidir.

Çok net söylüyorum, hayatta gördüğüm insanların yüzde doksan beşten fazlasında not tutarak çalışma ve bir meseleyi bilse dahi tekrar bakıp okuma, hakkında iki saat konuşabileceği bir kelimeye bile gerektiğinde tekrar lüğate mürâcaat etme özelliği bulunmamaktadır. Bu özelliği olmayanların çoğu bu satırları da gereği gibi anlamayabilirler!

Anlaşılmasını şöyle sağlayabiliriz... Bahsettiğimiz bu hususu i'tiyâd hâline getirip prensip edinenler, Allah'ın dilediği bir zaman sonra kitaba bakıp konuşuyormuş gibi irticâlen ve ilmî şekilde konuşma ve yazma melekesi kazanmaktadırlar ki, buna "'ilmî dirâyet" denir.

İlmî dirâyetin tahsili, bu şekilde azim, çalışma, külfet ve zorluklara göğüs germekten geçmektedir. Rabbimizden faydalı ilim ve dirâyet dileriz.

Selâm ve dua ile.

43- NAMAZLARIN CEM’İ KONUSUNDA BİR SORUYA CEVABIMIZ:

“Cem-i te’hîr için seferîlik şart mıdır?” diyen bir arkadaşa cevabımız aşağıdadır…

Soruya, herkesin istifâdesini de amaçlayarak genel çerçevede ve mezheplerin meseleye yaklaşımları noktasında bir özet geçerek cevap vereceğiz.

Allah’a hamd, Rasûlüne salât-ü selâm olsun.

Namazları vaktinde kılmak farzdır. Ama bazı husûsî durumlarda öğle ile ikindinin ve akşam ile yatsının cem’ edilerek yani birleştirilerek kılınmasına cevâz verilmiştir.

Cem’, “birleştirmek” demektir. İki tür cem’ olur: Cem-i takdîm ve cem-i te’hîr. Takdîm, “öne almak”; te’hîr ise “geri bırakmak, geciktirmek” demektir. İki namazın, öncekinin vaktinde kılınmasına “cem-i takdîm”; sonrakinin vaktinde kılınmasına da “cem-i te’hîr” denir.

Ayrıca önceki namazın vaktinin sonunda, sonraki namazın da vaktinin başında kılınmasına ise “cem-i sûrî” denir. Bu üçüncüsü, sadece şekilsel yani görünüşte bir cem’dir. İlk namaz, vaktinin sonunda kılınmış olsa da, vakti dışında kılınmamaktadır. Bu son şekle, bazı mazeretler çerçevesinde Hanefîler cevâz vermişlerdir.

Bu kısa tanımlamalardan sonra, namazların cem’i konusunu kısaca ana hatlarıyla özetleyelim.

Hacc ibâdeti esnâsında arefe günü Arafat’ta öğle ile ikindinin öğle vaktinde cem-i takdîm ile, akşam ile yatsının da Müzdelife’de yatsı vaktinde cem-i te’hîr ile kılınması Sünnettir; bu hususta ittifâk vardır. Ebû Hanîfe, Arafat’ta kılınan öğle ile ikindi namazının cem’inin cemâatle olmasını şart koşarken; diğer imamlar bu şartı koşmazlar.

Detaylarında bazı ihtilâflar olmakla beraber, Hanefîler, haccda bu iki yerin dışında vakti dışında namazların birleştirilerek kılınması anlamındaki hakiki cem’i [cem’u’s-salâteyn’i] câiz saymazlar. Diğer üç mezhep ise bazı mazeretlerin olması durumunda namazların cem’ini meşrû’ sayarlar. Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelîlere göre yolculuk ve yağmur, ayrıca Mâlikî ve Hanbelîlere göre hastalık hâlinde de namazlar cem’ edilebilir.

Şâfiîlere göre, hastalık hâlinde namazlar cem’ edilmez. Yağmur yağması durumu, kar ve dolu yağması halleriyle daha geniş çerçevede değerlendirilir. Şâfiîlerde yağmur yağması durumunda cem-i takdîm yapılır. Seferîlik durumunda ise hem cem-i takdîm hem de cem-i te’hîr yapılabilir. Bu cümle, “cem-i te’hîr için seferîlik şart mıdır?” biçiminde soru soran arkadaşa da cevap teşkil etmektedir. Zira soru biçiminden Şâfiî olduğu kanâati ağır bastı. Hanefî ise, zaten Hanefîlerin fetvâsı çok nettir!

Genel bir değerlendirme olarak; ulemânın ekserîsi cem’i câiz görür. Bu câiz görenlerin ekserîsi de sefer, yağmur ve hastalık gibi mazeretli hallerde câiz görür diyebiliriz. Hanefîler dışında, diğer üç mezhebin üçü de -bazı farklı yaklaşımlar olsa da- genel olarak namazların cem’ine mazeretli hâllerde cevâz verirler. O mazeretler de, genel olarak sefer, yağmur ve hastalık gibi durumlardır.

Hanefîler ise, hacdaki Arafat ve Müzdelife dışında, hacc dışında sâir zamanlarda hakiki cem’i câiz görmezler. Yani Hanefîlere göre, seferde de ikâmette de cem’ olmaz. Hanefîler, bazı mazeretler dâhilinde cem-i sûrî’yi yani şekilsel cem’i câiz görürler. Bu cem’ şekli de, fiiliyatta ilk namazı vaktinin sonunda kılıp diğer vakte birleştirmek şeklindedir.

Amellerin en faziletlisinin bazı Hadîslere göre vaktinde kılınan namaz olduğu gerçeğini unutmadan, namazların cem’i hususunda istismârdan sakınarak, kişi kendi mazeretine göre cem’i tercih etmelidir. Mü’min kendi hâlini daha iyi bilir, gerekirse kalbinden fetvâ alarak müttakîce hareket etmelidir.

Ayrıca özür sahibi olanların namazları cem’ edebilmelerinin bir ruhsat olduğunu, her namazı vaktinde kılmanın da daha faziletli olduğunu unutmayalım! Bu noktada takvâdan ayrılmayalım.

Cem’ konusunda en müsâmahalı olanlar Ca’ferî fakîhleridir. Ca’ferîler, Arafat ve Müzdelife’deki cem’ler hususunda Sünnîlerle aynı görüşte olmalarına rağmen, bu iki yer dışında herhangi bir mazeret olmaksızın namazların cem’ edilerek kılınabileceğini de söylemişlerdir. Öteden beri de öğle ile ikindiyi ve akşam ile yatsıyı cem-i takdîm ile kılmaktadırlar. Bu da, beş vakit olarak farz kılınan ve beş ayrı vakitte kılınması gereken namazların pratikte/uygulamada üç vakit olarak kılınması gibi bir sonuç doğurmuştur! Bu durum Şâri’nin maksadına, hikmet-i teşrî’e terstir! Ayrıca Peygamberimizin ve Sâlih Selef’imizin uygulamalarına da aykırıdır!

Görünen o ki, Hanefî mezhebinin uygulaması takvâ ve ihtiyât bakımından ve istismârların önlenmesi açısından büyük önem arzetmektedir. Diğer üç imamın, mazeretli durumlarda namazların cem’i hususundaki fetvâları da gerek Rasûlullâh’ın uygulamalarına uygunluk ve gerekse de İslâm dininin kolaylık dini olması yönüyle önem taşımaktadır. Fakat faziletlerden kaçıp, istismâra kapı aralamamak şartıyla!

Bitirirken…

Alâ külli hâl, mazeretli olup olmadığına bakılmadan namazları cem’ etme konusunda ısrârcılık Şîîlerlerle benzeşmektir! Hanefîlerde ise, haccdaki ma’lûm iki yer dışında, cem-i takdîm veya cem-i te’hîr biçiminde namazların birleştirilmesi yoktur! Ancak mazeret hâlinde şekilsel bir cem’ câiz görülmüştür. O da, öğleyi veya akşamı vakti çıkmadan son anda kılmak şeklindedir. Mazeret olmadıkça, bundan da şiddetle sakınmak gerekir. Zira namazları kendi vakitlerinde kılmak, zâyi etmeden muhâfaza ve ikâme etmek en faziletli amellerdendir. Küçük bir istismârın ve lâubaliliğin daha büyük istismârlara yol açacağını unutmayalım. Bunun için Şîîlerin pratiğine bakmamız yeterlidir!

Selâm ve dua ile.

44- NAMAZ KONUSUNDA BİR SORUYA CEVABIMIZ:

Bir arkadaş: “Esselâmu aleyküm ve rahmetüllâhi ve berakâtüh. Bir sorum olacak. Çalışan biri olarak hayatımızın çoğu zamanı dışarıda geçiyor. Çarşı, pazar, iş, gezme, alış veriş… Öğle veya ikindi vakitleri dışarı çıktığımız durumlarda bir vakti evde kılsak da, ikinci vakit dışarıda olduğumuz için namaz geçebiliyor. Câmilerde namaz kılmadığım için, pek uygun yer her zaman bulamadığımdan, duruma göre öğle, ikindi, akşam namazlarından birini veya bazen oluyor ki, ikisini de dışarıda geçirmiş oluyorum. Bu durumlarda ne yapmam gerekir?” diyerek soru sormuştur. Cevabımız aşağıdadır.

Ve aleyküm selâm ve rahmetüllâhi ve berakâtüh.

Kısaca, maddeler hâlinde, özetle cevap verelim.

1- Çarşı-pazardaki iş-güç ve koşturmaca namazdan önemli değildir. Onun için, uyuyakalmak, unutmak, bayılmak, insanın şuûrunun yerinde olmaması gibi meşrü' bir mazereti yoksa mü'min namazını vaktinde kılmalıdır.

2- Namaz kılma niyetinde olan bir mü'min için kılınacak zaman ve yer darlığı yoktur. Yani bu işin bahanesi olmaz. Rasûlullâh Efendimizin, ölüm hastalığında bayılıp ayıldığı hengâmede bile nasıl namazı geçirmekten endişe ettiğini ve ashâbının namazı kılıp kilmadığını sorduğunu ve namaz konusunda titizliğe ve cemâatle namaza teşvik ettiğini unutmayalım.

Ayrıca Kur'ân'da beş vakit namazın nasıl kılınacağı yer almazken, salâtü'l-havf'ın yani korku namazının tarifi yapılmıştır. Korku namazı ki, en zor şartlarda bile cemâatle kılınan namazdır. Düşman, eşkıya, vahşi hayvan saldırısı ya da yangın, sel baskını gibi tehlike ve tehditler karşısında farz namazlar bir imama uyularak -Kur'ân'da Nisâ: 102'de tarif edildiği gibi- nöbetleşe kılınır. Cihâd'da düşman karşısında ve en tehlikeli anlarda bile terk edilmeyen hatta cemâatle kılınan namaz çarşı-pazarda dünya gâilesinin peşinden koşarken mi terk veya te'hîr edilecek?!

3- İçinize sinmesi ve itminân bakımından namazlarınızı târîhî câmilerde, son cemâat yerlerinde ya da uygun bir yerde kılabilirsiniz. Nasslarda geçen bazı istisnâlar dışında, yeryüzü Peygamberimize mescid ve temiz/temizleyici kılınmıştır. Bizden önceki ümmetlerin aksine, namazın sadece ma’bedlerde kılınmaması ruhsat ve kolaylığı Ümmet-i Muhammed’e lütfedilmiştir; kıymetini bilelim! Bu konuda Hadîsler vârid olmuştur. Bu Hadîslere rağmen, -engellenmek müstesnâ- namaz kılacak yer sorunundan bahsetmek ma'kûl ve mümkün değildir!

4- İslam'da -ölüm döşeğinde bile olunsa- namazı terk etmeye ruhsat verilmediği gibi, yoğun bakımdaki hasta kimseye -temizlenmesi mümkün olmayan, temizlense bile ardından yine gelen- necâset bulaşmış bile olsa veya su bulunamasa ya da bulunsa ama kullanılamasa yahut da ayağa kalkılamasa veyahut da yapılan iş nedeniyle elbisede hayvan pisliği vs. bulunsa, el işinde çalışıldığı için namaz vakti çıkacağından sebep elbiseyi değiştirmeye fırsat olmasa, hemen abdest alınıp, o şekilde namaz kılınabilir. Sadece îmâ ile namaz kılmaya güç yetirebilen bile o şekilde namazını edâ eder. İslâm kolaylık dinidir. Rabbimize binlerce kez hamd-ü senâlar olsun!

Hâsılı; kişi ayakta kılamıyorsa oturarak kılar, abdest alamıyorsa teyemmüm eder, normal, oturarak veya yatarak kılamıyorsa işâretle kılar.

Aslında bu konu, Tevhîd'den sonra en önemli konudur ve imkân ölçüsünce üzerinde titizlikle durulmalı: ta'lîm, terbiye ve nasihat edilmelidir. Fakat bu satırlar daha fazlası için pek münâsip değildir...

Rabbim, sözlerimizin kemâliyle anlaşılmasını nasip etsin. Bizleri, Ehl-i salât'tan, musallîn'den, namazı ikâme edenlerden kılsın ve cennete "Salât" kapısından girenlerden eylesin.

45- İNSAN TANIMAK VE HÜSN-Ü ZAN:

Gaybdan değil, hâlihazırdan bahsediyoruz; çünkü gaybı/geleceği ancak Allah bilir...

Öyle ölçülü, öyle temkînli ve öyle firâsetli ol ki, hayatın boyunca insanlar hakkında kolay kolay yanılma! Yani iyi dediğin kötü, kötü dediğin iyi çıkmasın!

İnsanlar hakkında -onların hakkımızdaki zanlarına nispetle- fazla hüsn-ü zan ise bundan müstesnâdır. Çünkü önyargılı olan, hüsn-ü zan etmeyen veya az hüsn-ü zan eden bir toplumda hüsn-ü zanda muhâtabı geçmek, bu sebeple de bazen insanların bizi yanıltmaları -kendi ayıpları olmakla beraber- maalesef ki kaçınılmaz bir durumdur. Yanıltmasınlar dersek, hüsn-ü zannı bırakmamız gerekir ki, bu da mümkün değildir. Zira Müslümanlar olarak birbirimize karşı hüsn-ü zan ile mükellefiz.

Bu durumda hüsn-ü zannımızdaki fazlalık ihlâsımızın, hüsn-ü niyetimizin, hoşgörümüzün ve kazanacağımız sevabımızın delili ve delâleti olsun.

Bu noktada utanacaksa, haklarındaki hüsn-ü zannımıza lâyık olmayanlar ve kendilerinden güzel amel beklentimize karşılık ver(e)meyenler utansın! Biz ise, sû-i zan etmeyelim, karamsar, kötümser, umutsuz, ümitsiz ve güvensiz olmayalım, yeter!

Hüsn-ü zan; aleyhte açık delil olmaması halinde -olumsuz ihtimâllere yönelmeden- mü'min hakkında genel gidişata göre sâlih amel beklentisinde olmak ve bir nevi de dua maksadıyla güzel düşünmektir.

Olumsuzluk ihtimâlleri kişisel olmayıp, fitne, fesâd, ifsâd ve zulüm gibi niteliklerdeyse, dedikoduya bulaşmadan tedbîr almayı ve dikkatli olmayı da ihmâl etmemek gerekir. Vesselâm.

46- İNFÂK NASIL OLMALIDIR?

Geçmişte, vicdânını rahatlatmaya çalışan zengin bir adam şöyle demişti: "Aslında biz işyerinde haftalık, aylık ve yıllık çok infâk ediyoruz. Bir sürü çay ikrâm ediyoruz, zaman zaman da yemek yediriyoruz."

Sesli düşünce... Yemeğin üstüne gelirse, dilinin ucuyla bile olsa teklif etmek zorunda kalırsın tabii ki. Sonuçta tanıdık. O da, teklife balıklama atlarsa, bu ikrâm mı oluyor?! İkrâmda standart ve seviye bu mu yani?!

Sözün bittiği yerdeyiz!

Takvâ açısından, zorunda kalınarak yapılan ikrâma icâbet edilmez! Takvâ ve zühd ehli âlimlerimiz bunun fetvâsını vermiş ve bu hassâsiyete uygun yaşamışlar! Hoşnutsuzlukla verilenden hoşnut olunmaz! Burada düşün!..

İnsan ne kadar fakir de olsa izzetli, şerefli ve onurlu olmalıdır. Mü'min, mâlen ve nakden fakirse de, kalben de fakir değildir ya!

Takvâ sahipleri, cömertlere veya öyle sayılanlara bile en meşrû' ihtiyaçları için el, dil ve gönül açmıyorlarsa, topyekun iman ehli de hiç değilse cimrilerden, -değil birşey istemek-, beklemese dahi!..

Bu çok mu zor?

Allah'ın razzâkiyetine tam ve kâmil anlamda iman edilirse, vallâhi çok kolay!

Zira asıl zenginlik; gönül zenginliğidir, kanâattir. Bu bahsettiğim kişiden, ben hâriç benim ve onun ortak tanıdıklarımızın tamamı birşeyler istediler ve beklediler. Onun sözü bu! O da bundan fazlasıyla rahatsızdı!

Zengin diye bir insanı istismâr edercesine kullanmaya kalkışırsan, o da birgün senden nefret eder ve uzaklaşır! Herkesin bir hayır ve iyilik kapasitesi vardır. Zorla ve ısrârcılıkla güzellik olmaz yani!

Oysa bu hususta şöyle düşünmeliydik: "Zenginin malından ve mülkünden bana ne?! Asla gözüm olmaz... İstemek ne demek?! Aklımdan bile geçirmem! Yoksa aynada  kendi yüzüme nasıl bakacağım?!

Birlikte çay-çorba içtiğimizde -kestirmeden lavaboya sıvışmak yerine- yemek masasından hesap masasına önce ben varmalıyım. Zenginin eline bakmak yerine, elini cebine ilk atan ben olmalıyım. Bana yakışan bu! Hem ilk amelimde cebimde akrep var mı yok mu, onu da anlamış olurum! Sonraları elim cebime -ürkmeden ve korkmadan- daha rahat gider!"

"İyi ama zenginlerin çoğu cimri oluyor ve istenmedikçe de duyarlılık göstermiyorlar" diyene de deriz ki: "O da, onların kendilerine yakıştırdığı ameldir! Ne yapabilirsin, huylarını mı değiştireceksin?!"

Verip vermemeleri önemli değil de, istendiğinde bile kaçı veriyor/infâk ediyor?! Cömert insan istetmeden verendir. Mü'min ise, şahsiyetlidir, onurludur. İnsanlardan isteyerek yüzündeki ar perdesini yırtmaz, onurunu zedelemez ve insanlar karşısındaki hürriyetine halel getirmez!

Yoksa o kimselerle görüş ayrılığına düşmekten bile korkarsın! "Vay be!" dedirten bir tablo değil mi? Adam üç kuruşla seni âdeta köleleştirdi, Özgür ve özgün düşünmeni engelledi! Bu kadar ucuz mu yani?! Daha doğru bir ifade: Değer mi?!

Bilelim ki, istetmeden infâk etmesini öğrenemeyenler, teaffuf, iffet ve mürüvvet zaafında müessirdirler, etkilidirler, sorumludurlar ve vebâl altındadırlar!

Sonuca gelirsek; infâk mâlî bir cihâddır ve bu cihâdda zengin-fakir her mü'min vardır. Bu öyle bir yarıştır ki, bazen fakir zengini bile geçebilir! Bu hayır yarışı sadece Allah için ve kardeşâne olmalıdır. Yani gerek Allah'ın dinine yardım noktasında, gerek aile, akraba, komşu ve dostları gözetme noktasında mahza ihlâs, şükür ve tevâzu ile hareket edilmelidir.

Hemen her gün, karşılıklı birbirimize infâk ve ikrâm etme yarışında olmalıyız. Fakat ihlâs, takvâ ve kardeşlik şuûru içinde... Hatta bazen infâk ettiğimiz kimseye, hayra vesîle olduğu için teşekkür ederek ve belki de kendisini ihmâl ettiğimiz, geç fark ettiğimiz ve az verdiğimiz için helâllik dileyerek... Ayrıca icâbet ederken, alırken zorlanmasın, ezilmesin, kırılmasın ve incinmesin ve böylece "ihtiyacım yok" demesin diye de gönlünü alarak... Kardeş olduğumuzun altını çizerek... Böyle olursa, infâk etmek de icâbet etmek de kolaylaşır.

Ama infâk, merâsime çevrilirse hatta verildikten sonra, adamı köleleştirmek istercesine beklenti içine girilirse, başa kakılırsa, insanlar içinde verilip rezil edilirse, verdikten sonra bir vesîleyle ve bahaneyle söylenirse, olmaz olsun böyle infâk!.. Vesselâm.

47- NE ZAMAN?!

İsrâfçıları, hiçbir koşulda lüks yaşamdan, lüks yemekten ve lüks giyim kuşamdan ödün vermeyenleri bir kenara koymakla beraber; bu pahalılıkta isrâfa para yetiştirmek güç olduğu için her ne kadar pahalılıktan en çok onlar şikâyet etseler de ma'kûl ve meşrû' olmayan bir ısrâr ve gidişata i'râbda yer vermeden varlık içinde yokluk yaşanan bu Kapitalist sistemde, serbest piyasa ekonomisi denen curcuna içinde sermayedarlar servetlerine servet katarlarken; fakir, miskin, arkasında dayısı olmayan ve sırtını bir yere veya kimselere dayamayan garipler, bırakın, asgarî vasatta geçinebilmeyi, aylık eline geçen maaş ve imkânlar ile sadece aylık temel gıda ve ihtiyaç maddelerini bile alamıyorlar, en gerekli ihtiyaçlarını almak isteseler para yetiştiremiyorlar, yarı aç yarı tok, asgarînin altında belki de asgarînin asgarîsi imkânlar içinde şükürle, tevekkülle ve kanâatle kendilerinin, ailelerinin, çoluk çocuklarının hayatlarını idâme ettirmeye çalışıyorlar!

Gıda ve ihtiyaç maddelerine biraz fazla harcama yapsalar kirayı ödeyemiyorlar, kirayı hemen aradan çıkarmak isteseler evlerine domates, biber, soğan, meyve, yumurta, un, yağ, şeker, çay alamıyorlar!

Bir mü'minin geçiminden sonra infâk, ikrâm ve belki de aylık geçim miktarına yakın fî sebîlillâh'ta olması gereken harcamalar ve Allah'ın dinine yardım noktasındaki ilmin neşr-ü intişârına yönelik çalışmalar, dinara ve dirheme tapan bir piyasada ilmî te'lîfler ve kitap çıkarmalar ne olacak?!

Boş mu vereceğiz?! Ya da boş vermeye devam mı edeceğiz?! Neme lâzım mı diyeceğiz, Allah'ın dinine yardıma?! Neme lâzım mı diyeceğiz, fakir fukaranın hâline?! Yoksa başkalarını veya başka sebepleri mi suçlayacağız, sorumluluktan kaçmak için?! Yoksa her koyun kendi bacağından asılır mı diyeceğiz?!

Gerçekten varlık ve bolluk içinde açlık, yokluk ve sefâletin yaşandığı, zekât ve infâk müessesesi hasbîlik ve hassâsiyete kaldığı için pek de çalışmadığı şu şartlarda infâk ve ihsân faziletleriyle temâyüz eden, öne çıkan, yarışan ve sahâbeyi anımsatan yiğitler hiç mi çıkmayacak?!

Hep mirasçılarımız için mi çalışacağız?! Hep bizden sonrakiler için mi mal yığacağız?! Sade ve kanâatkâr yaşamın mânevî ve rûhânî lezzeti yerine, hep maddî ve cismânî hazlar ve zevkler peşinde mi koşacağız?! Âhiret saâdeti yerine, hep dünya rahatını mı düşüneceğiz?!

Ne zaman bunları düşüneceğiz?!

Şeytanın, fakirlikle ve açlıkla korkutarak cimriliği telkin ettiğinin ne zaman farkına varacağız?!

Ne zaman?!

48- DUAMIZ VE NASİHATİMİZ...

Hâlis Tevhîd'i öğren!

Tahkîkî iman et!

Sünnet'e uy!

Sâlih Selefimizi tanı!

Rabbânî ve zâhid olan müctehid ve muhakkık ulemâya i'tibâr et!

İslâm'a teslimiyetin delilli ve yakînî olsun!

Bir hak mezhebe ittibâ et!

İmkânın varsa, fıkh-ı mukâren'i öğren; yoksa, telfîk ve nefsâniyetten sakınıp haddini bil!

İhtilâf fıkhını öğren; ilmen ihtilâflı hususlarda müsâmahalı ol ama ihtiyât ve takvâdan da ayrılma!

Sâlihlerle ve hayırlı insanlarla oturup kalk; dedikodu, gıybet, mâlâya'nî, kîl-u kâl ve boş muhabbetlerden uzak dur!

Devamlı ilim, fehm, sâlih amel ve takvâ bakımından kendini geliştirmeye ve imanını artırmaya çalış!

Selef ve Halef'in usûl ve menhecini öğren; şüpheli şeylerden sakın, bilumûm faziletlere rağbet et!

Dâima dilin Allah'ın zikriyle yaş kalsın!

Cedelci, münâkaşacı ve polemikçi olma!

Öğrendiğin ilme vefâlı ol; ilimle dünyalık amaçlama!

Ta'vîzden sakın; hikmet ve basîret üzere ol!

Her an ölüme hazır ol; hüsn-ü hâtime ile vefât etmek ve sâlihlerle haşredilmek dilinden ve kalbinden düşürmediğin duan olsun!

Allah, tüm mü'minlerden râzı olsun.

Velhamdu lillâhi rabbi'l-âlemîn.

49- SEN DE OKU!

Bilirsiniz ve görürsünüz, zâhiren çok efendi, insancıl ve saygılı insanlar var ama bunların çoğu Tevhîd'in T'sini bilmezler! [Mübâlağa içerir; yani Tevhîd'i hakkıyla bilmezler.] Bunun temelde iki nedeni olabilir: Ya akraba, arkadaş ve komşu anlamında onlara yakın olan Tevhîd ehli her vesîleyle veya fırsatını bulduğunda ya da en azından yeri geldiğinde Tevhîd'i anlatmıyordur. Ya da o kimselere defalarca Tevhîd anlatılmıştır da, liyâkatleri olmadığı için Tevhîd'den uzaktırlar. Sizce hangisi? [Soru, tefekkür içindir.]

Hidâyet Allah'tandır ve O hidayete erecekleri en iyi bilendir. Hidâyete lâyık olmayan da hidâyet bulamaz; elhak bu doğrudur da, teblîğ de Allah'ın emridir. Bu sorumluluğun îfâsı noktasında vâkıaya baktığımızda maalesef ki, ilk seçenek karşımıza cevap olarak çıkıyor. Yani bugün kendini Tevhîd'e nispet edenlerin nispeten çoğu veya birçoğu insânî ilişkileri, ticâretleri ve dünyevî çıkarları bozulmasın diye yakınlarına ve görüştükleri kimselere teblîğ yapmıyorlar!

Güzel ve münâsip bir ortamda boş yapmak veya boş boş oturmak yerine, samimiyet ve güzellikle Tevhîd'i gündem etmek isteyen, Âyetin haber verdiği ve müjdelediği o güzel sözlü Müslimler yadırganıyor ve hatta sudan sebeplerle/bahanelerle eleştiriliyor! Hem de, en önce Tevhîd ehli (!) kimseler tarafından... İnsanın içinden; "gölge etme, başka ihsân istemez" demek geliyor! Şaşkın bakışlar, hâl dili ve üslup zaten diyor! Bu, hakka -ahmakça- köstek olmaktır! Tevhîd'e davet edilen muhatap da bundan destek alır ve şirkine devam eder! Anlatılanları daha da dinlemez! Kim sebep oldu buna?!

50- TÂĞÛT TÂĞÛTTUR!

Adam, tâğûtun tanımını yapıyor. Dinliyorsun, doğru. Ama aynı adam tâğûtlardan tâğût beğeniyor. “Maslahat” diyor, “ehven-i şerreyn” diyor, “ikrâh” diyor!

En büyük münker “maslahat” olmuş, küfrü seçmek “ehven” olmuş, elini kolunu sallaya sallaya tuğyâna destek vermek, üstüne üstlük insanları da bu küfür ve ifsâda davet etmek “ikrâh” olmuş! Sonra da Tevhîd'den bahset!

Bunu yapanlar, İslâm'a ve Ehl-i Tevhîd'e kıl kadar zarar veremezler. Ancak hidâyetten yoksun kimselerin şirklerini artırırlar, onlara ve kendi nefislerine zulmederler!

Seyyid Kutub'un defalarca dediği gibi, tâğût bütün renkleriyle ve çeşitleriyle tâğûttur. "Bizim tâğût, sizin tâğût" diye birşey yoktur. Arap olsun, acem olsun; farketmez. Tâğût tâğûttur. Namaz da kılsa, tesettürlü de olsa, Müslüman olduğunu da söylese! Hatta âlim de sanılsa!

Tâğûtları bir bütün olarak redd ve inkâr etmedikçe, onlardan ictinâb etmedikçe, onlara yardım edip destek oldukça bir kimse mü'min olamaz! Allah'ın diniyle oynayanlar, saptırıcı imamlara uyanlar yarın insanların en perişanı ve en bedbahtı olacaklardır! HafizanAllâh!

51- İLİM DE BİLİM DE BELGE İSTER!

Allah insana kalp vermiştir. İnsan o kalbiyle belli bir zamana kadar ve sonrasında da Allah'a hesap vermek üzere istediği gibi düşünebilir ve inanabilir. Buna kimse itiraz edemez. Çünkü bu ihtiyâr ve iktidârı insana imtihân gereği Allah vermiştir. Hayra ve şerre yönelik bu seçim imkânı yok sayılamaz; inançlara zincir ve düşüncelere bukağı vurulamaz. Yeter ki, düşünce ve inançlar zulme, fitneye, fesâda, fuhşiyyâta ve insan haklarını ihlâle kaymasın! Bunlara, ehl-i ilim, ehl-i akıl ve ehl-i insâf olan kimse itiraz edemez.

Fakat ilim de bilim de delil ister be kardeşim! Meslek ve meşguliyetin ne olursa olsun, bir şeyi kabulün, reddin ve tenkîdin sahîh, sağlam, kesin ve özellikle bilimde ve tarihte somut belgesi olmalıdır. Çevre, çağ, siyâsî yapı, toplum, töre, gelenekler ve mevcut konjonktür olarak insanların çoğunun, bir kısmının veya kişisel kanâat, inanç ve sempatilerin etkisiyle kabuller ve redler oluşturup; sonra da bunlara çakma deliller uydurmak hakkâniyet değil, nefsâniyettir! İddia sahibi ispat ile mükelleftir!

52- ANNELER VE ANNE ADAYLARI DİKKAT!

Küçükken anneme: "Beni hiç abdestsiz emzirdin mı?" diye sormuştum.

Anne adayları ve anneler hem kendi hayırları hem de yarın evlatlarının sâlih bir kul ve hayırlı bir evlat olmaları için...

Haram ve şüpheli gıdalardan sakınmalıdırlar! Zira haram lokma kişinin karakterini ve amelini etkiler!

Bebeklerini ellerinden geldiğince abdestli emzirmelidirler!

Çocukları büyüdükçe "şu nedir?", "bu nedir?", "neden?", "niçin?" gibi sorular sordukça asla kızmadan, şefkatle ve sabırla cevap vermelidirler!

Çocuklarına asla beddua etmemeliler; içinde "lânet" ve "belâ" geçen kelimelerle kötü konuşmamalılar!

Çocuklarına hep hayır dua etmeliler ve: "Allah seni sâlih, iyi insanlarla karşılaştırsın; kötülerden uzak etsin" diye sık sık dua etmelidirler!

Gıybet, Dedikodu, cimrilik ve müsriflikten sakınmalılar; iman, ihlâs, edep, saygı, sevgi, tevekkül, şükür, doğruluk, dürüstlük, sabır, kul hakkı, adâlet, insâf, vefâ, kanâat, iffet, onur abdest, namaz, oruç ve sıla-i rahim gibi faziletleri hem telkinleriyle hem de güzel örneklikleriyle çocuklarına öğretmelidirler!

Çocuklarının kendilerini bir kamera gibi çektiğini unutmadan, güzel amel ve davranışlarıyla onlara örnek olmalılar; ta'lîm ve terbiyeyi de düşünerek onların yanında Allah'ı sıkça ve sesli zikredip, bol bol dua etmelidirler!

Çocuklarının yanında davranış, söz, söylem ve üsluplarına dikkat ederek; hem yavrularının güzelce yetişmesinde mürebbiyelik etmeliler hem de çocukları vesîlesiyle kendilerini düzeltip geliştirmelidirler!

Çocuklarını kötü alışkanlıklardan ve zararlı arkadaşlıklardan güzel, etkili ve eğitici bir yaklaşımla korumalıdırlar!

Kul, hayra ve hakka samimiyetle tâlip olursa, Yüce Mevlâ da onun yardımcısı olacaktır. Allah, tüm mü'minlerin yardımcısı olsun. Vallâhu'l Musteân!

53- AKÂİD KİTABIMIZDA YER ALAN BAZI İSİMLER KAÇ KEZ GEÇMEKTEDİR?

"PUTPEREST ÇAĞLARDA MÜSLÜMAN OLMAK" adlı kitabımızda; konuların bağlamındaki ifadeler ve atıflarla anlaşılan bahisler hariç olmak üzere...

"Allah" kelimesi 5.437 kez, "Rabb/imiz" kelimesi 1.005 kez, "İlâh" kelimesi 679 kez, "Ma'bûd" kelimesi 53 kez, "Yaratan" kelimesi 45 kez, "Hâlık" kelimesi 17 kez; toplamda ise 7.236 kez geçmektedir. Buna Rabbimizin diğer esmâ-i husnâ'sı ve sıfatları dâhil değildir.

"Rasûl/ullâh" kelimesi 968 kez, "Peygamberimiz' kelimesi 654 kez, "Nebî" kelimesi 169 kez, Hz. Muhammed kelimesi 41 kez, "Peygamber Efendimiz" kelimesi 16 kez; toplamda ise 1.848 kez geçiyor.

"Müslim" kelimesi 433 kez geçiyor.

"Buhârî" kelimesi 420 kez geçiyor.

"Tirmizî" kelimesi 215 kez geçiyor.

"İbn-i Teymiyye" kelimesi 144 kez, "Şeyhu'l-İslâm" kelimesi 47 kez; toplamda ise 191 kez geçiyor.

"İbn-i Mâce" kelimesi 148 kez geçiyor.

"Ebû Dâvûd" kelimesi 145 kez geçiyor.

"Nesâî" kelimesi 98 kez geçiyor.

"Nevevî" kelimesi 73 kez geçiyor.

"Mevdûdî" kelimesi 69 kez geçiyor.

"Taberî" kelimesi 50 kez geçiyor.

"İbn-i Kesîr" kelimesi 48 kez geçiyor.

"Ebû Hanîfe" kelimesi 40 kez geçiyor. Mezhebinden bahisler dâhil değildir.

"İmam Şâfiî" kelimesi 40 kez geçiyor. Mezhebinden bahisler dâhil değildir.

"Ahmed b. Hanbel" kelimesi 40 kez geçiyor. Mezhebinden bahisler dâhil değildir.

"İbn-i Arabî" kelimesi 40 kez geçiyor.

"Ğazzâlî" kelimesi 39 kez geçiyor.

"İmam Mâlik" kelimesi 33 kez geçiyor. Mezhebinden bahisler dâhil değildir.

"Kurtubî" kelimesi 32 kez geçiyor.

"İbn-i Kayyım" kelimesi 21 kez geçiyor.

"Zehebî" kelimesi 17 kez geçiyor.

"Yûnus Emre" kelimesi 16 kez geçiyor.

"Elmalılı" kelimesi 13 kez geçiyor.

"Seyyid Kutub" kelimesi 12 kez geçiyor.

"İbn-i Battûta" kelimesi 12 kez geçiyor.

"Celâleddîn Rûmî" kelimesi 8 kez geçiyor.

"İbn-i Hazm" kelimesi 7 kez geçiyor.

"Muhammed Kutub" kelimesi 6 kez geçiyor.

"Ferîd Aydın" kelimesi 6 kez geçiyor.

Not: Kitabımızda birçok isim geçmektedir. Biz burada birkaç tane örnek verdik.

54- MEZHEP KONUSUNDAKİ BAZI ŞÜPHELERİN İZÂLESİ!

"Fıkh-ı Mukâren ve tahkîkât bakımından hayatım boyunca en geniş şekilde araştırdığım konulardan biri, mezhep konusudur. İslâm'da mezhep vardır; mezhepçilik ve kör taassup yoktur. Gücü yetmeyen taklîd eder. Çünkü Yüce Allah, iman edenlerin, güçlerinin yettiğince korkmalarını, sakınmalarını, dinleyip itâat etmelerini emretmiştir (Bkz: Teğâbun: 16).

Nassların delâletiyle ve ümmetin icmâı ile, mezhebe uymaktan başka çaresi olmayanın hak bir mezhebe uyması vâciptir.

Burada bile detaylı açıklamalar vardır... Kısaca söylemek gerekirse, avâm mezhebe uymak zorundadır... "Ben avâm değilim" demekle kimse âlim olmaz! İlim ehli ise ilmine uygun şekilde bazı hususlarda tahkîkâtına göre hareket eder. Burada atacağı adıma kendi karar vermez. Tercîh ehli, muhakkık, mudakkık ve munekkid ulemânın açıklamalarını dikkate alır. Kendisi ictihâd seviyesine gelebilirse, bazı meselelerde ictihâd edebilir. Ama takvâ ehli âlimler bu yola -gerekmedikçe- tevessül etmezler ve çözülmüş meseleleri çetrefilli hâle getirmezler. Müctehid olmak da öyle çocuk oyuncağı değildir! Vs. vs. ..." desem, bu sözleri kemâliyle kaç kişi anlayabilir?

Burası sosyal medya... Bilmeyenlerin çok konuştuğu bir yerde, bilerek konuşanlara da temkinli yaklaşmak normal bir durum sayılır. Sütten -bir kere değil, belki defalarca- ağzı yanan, yoğurdu üfleyerek yer misâli...

O halde, öncelikle insanın bizzat kendisine sorumluluk düşmektedir... Okuyacak, araştıracak, soracak, istişâre edecek ve Allah'tan muvaffakiyet dileyecek... Ama bunları genelde sosyal medyada değil, sosyal hayatta yapacak... Sosyal medya daha çok, icmâlî ve genel paylaşımların olduğu bir ortamdır; tafsîlî/detaylı ve özel/husûsî paylaşımlar, sohbet ve istişâreler sanal ortamda değil, eş dost ziyâretlerinde olur!

İnsan haddini bilir ve güzel ahlâklı ve takvâlı olursa, elbette internetten çok istifâde eder. Hem de internet olmadan istifâde edemeyeceği kadar çok... İnternetsiz şartlardan en az iki misli istifâde...

Mezhep konusunda Ehl-i Sünnet'in ve Sâlih Selef'in -ki İmam Ebû Hanîfe, İmam Mâlik ve İmam Şâfiî rahımehumullâh Selef'tendir- vasat çizgisinde YouTube için video olarak yaklaşık bir saat beş dakikalık bir konuşma yaptık. Bu konuşmanın ilk bölümünde meseleyi izah ettik, ikinci bölümünde ise mezhebe uyma konusunda İbn-i Teymiyye rahımehullâh'ın iki farklı fetvâsına yer verdik ve o fetvâları tercüme ve şerh ederek konuyu müdellel/delilli hâle getirdik.

Bu minvâlde taassup ve mezhepçilikten de sakındırdık. Taassubun ne olduğunu açıkladık.

Taassup ve mezhepçilikten sakınmanın anlamı; câhil kalıp da mezhepleri eleştirmek değil, ilim tahsîl ederek -icmâlî veya tafsîlî bakımdan- mezhepleri tahkîkli şekilde öğrenmektir. Bir kimse herhangi birinin bütün sözlerine uymaz; zaten -usûlen- kimse de uymamaktadır. Rasûlullah'tan başka, böylesi bir konuma lâyık görülen, bu mertebe kendisine verilen hiçbir âlim yoktur! Bazı âlimlere taassupla ve bu şekilde bağlanan olduysa dahi, o mübârek âlimler bundan berî olmuşlar ve bu mezmûm taklitçilikten sakındırmışlardır! Çünkü bütün sözleri reddedilmeden alınacak tek insan Hz. Muhammed aleyhisselâm'dır. Onun dışında hiç kimsenin sözü bütünüyle -bilâ istisnâ- alınamaz. Bu câiz değildir.

Bu noktada -birçoğunun bilmediği ve dikkate almadığı- bir inceliğe daha temas edelim. Bir kimse hak bir mezhebe uyunca o mezhebin imamının sözlerine yüzde yüz uymamaktadır. Örneğin; Hanefî mezhebine uyan bir kimse birçok konuda İmâmeyn'in (İmam Ebû Yûsuf ile İmam Muhammed’in) görüşüne, İmam Züfer'in görüşüne, Mütekaddimîn veya Müteahhırûn ulemânın tercîh edilen görüşlerine, o mezhep içindeki ulemânın tahkîklerine uymaktadır. Bir mezhepte râcih olan, mercûh olan, sahîh olan, esahh olan, muhtâr olan, muftâ bih olan, kavî olan, akvâ olan, zayıf olan, çok zayıf olan vs. birçok önemli ayrıntılar vardır. Bunları ilim ehli olmadan anlamak veya eleştirmek mümkün değildir. Allah'tan korkan bunu yapamaz! Zira dinin zerresi hakkında bile ilimsizce konuşmak vebâl gerektirir!

YouTube'daki konuşmamız -akl-ı selîm ve fikr-i selîm şekilde, önyargısız ve sorumluluk duygusu içinde- sabırla dinlenirse, bu meselede vasatlığın yakalanacağına inanıyoruz. Siz de paylaşarak ve başkalarına tavsiye ederek bir hayra müsebbip olabilirsiniz. Selâm ve dua ile.

55- BEN, SÂLİH SELEF’E UYUYORUM!

Ben, Sâlih Selef'e ve ilmî tahkîkata uyuyorum. Her istikâmetli ve vasat mü'min gibi... Selef'i de hak görüyorum, Halef'i de...

Sâlih ve Rabbânî olması şartıyla Halef de haktır... Kaldı ki, biz Selef devrine yetişemedik. Kendimizi inkâr etmemeliyiz; Sâlih Selef'e uymakla biz de "Sâlih" oluruz. Rabbim, bizleri sâlihlerden eylesin.

Selef'e ve Halef'e uyma hususunda iman ve İslâm dâiresinde müsâmaha şarttır. İlmî bir ictihâda uyup da bizim gibi düşünmeyenleri ve yapmayanları ma'zûr görmeliyiz. Selef'e uyarken Halef'e, Halef'e uyarken de Selef'e dil uzatamayız.

Çoğu kimse bilmez; Sâlih olan Halef zaten Selef'e uymuştur; nefsinden birşey uydurmamıştır! Onun için avâm olsun, âlim olsun, mezhep olsun, usûl olsun, menhec olsun, fetvâ olsun, ihtilâf olsun; bugün olmasa bile yarın geçeceğimiz köprüleri yıkamayız. Acelecilikten, câhilî hamâsetten, sertlikten ve taşkınlıktan sakınmalıyız. Rabbânî bütün müctehidler, âlimler, ilim talebeleri ve mü'minler baştâcıdırlar. Hepsi aynı iman, ihlâs, takvâ, fıkıh, anlayış, ictihâd, sa'y-u gayret, mücâhede ve mücâdele seviyesinde olmasalar da, hepsi bizimdir, hepsi bizdendir, hepsi biziz.

Taassup ve tefrikadan, fitne ve ifsâddan, basîretsizlik ve hikmetsizlikten, Sünnet'e uymamaktan ve çok büyük ve geniş yol ve cadde olan İslâm'ın ve mü'minlerin yolundan sapıp, şeytanın, nefsin, hevânın ve tâğûtların yollarına girmekten sakınmamız ve sakındırmamız gerekir.

Bilelim ki, iman ve ihlâsı nedeniyle mü'minler ne kadar güçlü olsalar da, aralarındaki ayrılık, husûmet, taassup, tefrika ve münâzaalar güçlerini zayıflatır, önce amellerini, sonra da kalplerini ve birliklerini dağıtır.

Nefse ve şeytana uymayan şuûrlu mü'min güçlüdür. Mü'minlerin güç birliğinden ise, rahmet, bereket, muvaffakiyet, başarı ve fetihler sâdır olur. Onun için kardeşlik ve ümmet şuûruna sahip olmalıyız. Bu bir yönüyle i'tikâdı tashîh eder, bir yönüyle de imanı artırır.

56- İLİM MECLİSLERİ MÂNEVÎ ZİYÂFET SOFRALARIDIR!

İlim ve sohbet meclislerinde, şehiriçi ve kısa süreli misâfirliklerde sohbete odaklanmayıp, aklı, fikri ve zikri hep yemekte olanlarla alâkalı bir yazımıza, "önce yemek, sonra ilim olsa olmaz mı hocam?" diyen bir kardeşimizin sorusunu genel ortamda genelleyerek ve asgarî vasatta ortalayarak kısaca cevap verdik... Doğru anlaşılması duasıyla...

Misâfirliğe giden, akşam veya sabah evinden çıkarken genelde bir şeyler yer. Hele hele bu kadar yemeğe kafayı takan kimseler genelde aç gezmezler. Tecrübeyle sâbittir. Gidilen bir yerde ikrâm olunsa bile bir iki saat kendimizi tutamayacak mıyız? Hiç mi oruç eğitimi yapmadık? Hiç mi açların hâlini düşünüp tefekkür etmedik? Aklı midesinde olan ve midesini dinleyen, "ben aç mıyım, acıktım mı acaba?" deyip duran mutlaka acıkır! Hayırlı bir işe kendini veren ise, işini tamamlamadan acıkmaz. Eskiden annelerimiz, "şu işi bitirin de yemeği hak edin" veya "iş bitmeden yemek yok" derlerdi. Biz, bağ-bahçe işlerimizi bitirmeden yemek düşünmezdik. Düşünmediğimiz için de açlık azâbı çekmezdik. Rasûlullah'a ve ashâbına baksak, günde üç öğün yemek yeyip de, gittiğimiz yerlerde hâlâ açlık psikolojisinde mahsûr kalan biz, biraz utanırız sanırım!

Benim paylaşımlarım, genellikle kişiliklerin ikmâli âdâb, usûl, nefis terbiyesi, nefsin dizginlenmesi, olgunluk, kemâl, oturaklılık, hikmet, prensiplilik ve ilkelilik gibi erdemlerin ana mecrâsında deverân eder. Bunları da insanların çoğu es geçer. Bu paylaşım da bu çerçevededir. O halde nefsimizi dizginleyip terbiye etmemiz gerekirken, nefsimize ta'vîz mi verelim? Nefs-i emmâremize teslim mi olalım? Şeytandan gelen vesveselere -ki, şeytan küçük işlerde kendisine itâatimizden bile memnun iken- o vesveselere kulak mı verelim? Bilelim ki, o küçük sanılan tembellik, gevşeklik, gaflet, sızlanma, şikâyet, eleştiri ve bahaneciliklerden büyük sorunlar ve zararlar doğar!

57- ÂHİR ZAMANIN BÜYÜK FİTNELERİ!

Dünya sathında -Kur’ân’a, Sünnete ve mü’minlerin yolu olan Sırât-ı Müstekîm’e sırt dönülmesi sebebiyle- âhir zamanın en büyük fitneleri sırasıyla önce âlimleri/mezhebleri tartışmaya açmak ve onları itibârsızlaştırmak olacaktır, sonra Sünnet-i Seniyye’yi (Hadîsler de Sünnetin içindedir ve onun bir parçasıdır) itibârsızlaştırmak için yarışacaklar, sonra “Kur’âncılık” adı altında Allah’ın Âyetleri ve kelimeleri hakkında dillerini eğip bükerek Âyetlerin anlamlarını tahrîf edecekler, sonra Kur’ân’ı tartışmaya açacaklar ve Kur’ân hakkında şâibeler ve iftirâlar uyduracaklar ve akıllarınca Yüce Allah’ın Kelâm’ını itibârsızlaştırmaya çalışacaklar, bu merhaleden sonra geriye referans alacakları ve değer verecekleri bir kaynak ve mukaddesât kalmayınca da İslâm’ı itibârsızlaştırmak için çabalayacaklar, daha sonra da “dinlere gerek yok; önemli olan, yaratıcının var ve bir olduğunu bilmek, âhiret (öldükten sonra bir hayat) olduğunu kabul etmek, iyi insan olmak ve iyi işler yapmak” diyerek, İslâm’ın ve diğer bütün bâtıl dinlerin yerine Deizm’i savunacaklar, daha sonra da “Bilim, yaratıcıyı ve âhireti bulamadı, tespit edemedi; bulursa kabul ederiz” diyerek hem Agnostizm’i hem de Bilimcilik’i dinleştirecekler ve yavaş yavaş Ateizm’e göz kırpmaya başlayacaklar, ateist eylemleri, eğilimleri ve söylemleri hoş görecekler ve maalesef ki bugün İsrail’de yaşayan Yahûdîlerin ve Batı’nın en az yarısının ateist olduğu gibi, fuhşiyyât ve münkerâtın yaygınlaştırılmasıyla dünyadaki insanların büyük kısmı ateist olacaktır!

Neden? Çünkü bâtıl bir yola giren kimse, durmadığı ve yanlışından dönmediği sürece, her adımda başka bir yanlışa doğru ilerler, nihâyetinde de bâtılların en bâtılı olan mutlak inkâr felâketine yuvarlanır!

Fakat korkmayalım, hiç kimse Allah’a, Allah’ın Kitâbına, Allah’ın dinine, Rasûlün Sünnetine ve mü’minlerin imanına zarar veremez, hakka gâlip gelemez. Zira hak, hidâyet ve dalâlet Allah’tandır; yani Yüce Allah her dâim hakkı üstün tutar ve hidâyete erecekleri de dalâlete düşecekleri de çok iyi bilir. Yüce Rabbimizden hidâyet, sebât, istikâmet, âfiyet ve selâmet dileriz.

58- MEZHEP KONUSUNA DÂİR!

Mezhepleri bilmeden, ilimden, delilden ve usûlden anlamadan, Selefiyle Halefiyle âlimleri tanımadan, nefsine ve hevâsına uyarak veya özenti ile bir mezhepten diğerine geçmek hikmete uymaz. Zira bir kimsenin yedi göbek atası öyle veya böyle belli bir mezhebe tâbi olmuş olsa da, o mezhep hâlen yeterli düzeyde öğrenilmemiş iken, insanın bilmediğini eleştirmesi veya düşman olması kâbilinden, ilim sahibi olmadığı bir meselede fikir sahibi olması taassuplara yol açar! Bu kadar geçmişe rağmen, hâlâ mezhebini yeterli düzeyde bilmeyen bir kimsenin, mezhebine tavır alması değil, öteden beri süregelen câhilliğe tavır alması gerekir.

Avâm için o veya bu mezhep fark eder mi? Daldan dala atlamamak gerekir! Bu tür davranışlar, müctehid ulemânın ilim faziletini ve şerefini kavrayamamaya ve onlara Nassların emri istikâmetinde hakkıyla uymamaya neden olur/olabilir. Elbette âlimler ma’sûm değiller, hata da edebilirler ama bırakın, onların hatalarını yine müctehidler söylesin. Biz, âlimlerin ictihâdlarının tahkîkâtını yine ehl-i tahkîk, ehl-i tenkîd ve ehl-i tercîh âlimlerin/müctehidlerin açıklamaları istikâmetinde keşfedelim!

Yarınlarda eğer biz de, 30-40-50 yılımızı full ilme vakfedip de ilim ehli olursak, o zaman biz de bazı meselelerde peyderpey -Allah için- bir şeyleri anlamaya, görmeye ve söylemeye başlarız. Biz olmasak bile, belki ilmin neşr-ü intişârına yönelik sa’y-ü gayretimiz sebebiyle, sadaka-i câriyemiz mesâbesindeki çocuğumuzun veya ümmetin çocuklarının ilim adına hizmetlerinden hissedâr oluruz.

Bilelim ki, İslâm'da ilim ehline mukayyed bir itaat farz iken, hevâ ve hevesle hareket eden gençler ve yeni nesiller zamanla hevâ ve nefis istikâmetinde mezhepleri telfîk ederler; işlerine geleni alırlar, işlerine gelmeyeni atarlar. Bu da, delili bilmeden ve dikkate al(a)madan nefse ve hevâya uymak olur! Nefse ve hevâya uymak, Kur’ân ve Hadîsler hakkında ilimsizce, rey, kanâat, tahmin ve zanna göre görüş belirtmek ise haramdır!

Telfîkten sonraki bir merhalede ise müctehidleri, ictihâdı, mezhepleri reddedip, "sadece Kur'ân ve Sünnet" söylemi ile Nassların zâhirleri üzerinden "zâhirîcilik", meâlleri üzerinden de "meâlcilik" yapmaya başlarlar.

Mezhep konusu fıkhî/amelî bir mesele iken, bu tür taassuplar ve câhillikler, bilenlerle bilmeyenler arasında -ister istemez- hılâf ve nizâların çıkmasına, Tevhîd ve vahdet dininde mezhep konusundaki mezhepçilikler veya mezhep inkârcılıkları teferruk ve parçalanmaya ve asabiyetçiliğe neden olur/olabilir. Bu da haramdır! Yani âlimler arasında ilmî ihtilâf câiz olsa da, ulemânın ihtilâflarını bahane ederek, birine taassupla bağlanıp, diğerlerini yok saymak, yani o hususu bir âlimin ictihâdına tahsîs etmek, böylece de ictihâd mahalli olan o meseleyi muhkem Nass gibi algılamak, Müslümanlar arasında husûmetlere, hatta tekfîrleşmelere kadar uzanır! Nitekim vâkıada bu zâhirdir. Dünyayı değil, dinini dert edinen ve bu şerefli derdi istikâmetinde müstekîm olan ehl-i iman bütün bunlara şâhittir.

Mü'min imanının, ilim ehli de ilminin gereği olarak hayırları söylemek ve savunmak, hâlihazırdaki veya istikbâldeki olası kötülüklerden ve fitnelerden de sakındırmak zorundadır.

Her şeyin başında, ne olursa olsun, iman ehlinin birbirlerini, imanları ve hayırları sebebiyle sevmeleri farzdır. Sahîh iman bunu gerektirir. İmanın tashîhi de tahkîki de velâ ve berâ akîdesinin sıhhatine ve kemâline bağlıdır. Bu cümleden olarak, nitekim mü'minler bir bedenin azaları gibidirler. Bir azasını sevmeyen veya kesip atan insan gördünüz mü? Bu mümkün müdür? Bedendeki azaların farklı ama, birbiriyle koordineli görevleri olduğu gibi, mü'minlerin de Allah'ın emri ve rızâsı istikâmetinde iyilik/birr ve takvâ üzerinde yardımlaşmaları, günah ve düşmanlıkta yardımlaşmamaları gerekir.

Bilelim ki, hayra sebep olan da, şerre sebep olan da onu yapan gibidir. Mezhepleri hafife almak, gelmiş geçmiş müctehidleri töhmet altında bulundurmak demektir. Müctehidlerin birbirlerine hitâben söyledikleri sözleri, avâma hitap ediliyor gibi algılayıp, nefsimize ve şeytana prim vermeyelim. Bir mü’min, ilim talebesi, âlim ve müctehid olmadıkça, bir mezhebi taklîd eder. Münferid bir meselede konu delilleriyle ilim ehli tarafından açıklanır da, o kimse de onu kavrar ve anlar ise, yani böyle bir istitâati var ise, o hususta kendi mezhebinden başka mezhebin/müctehidin görüşüyle de amel edebilir. Fakat buradaki incelik, buna güç yetirebilirse, bu câizdir. Sonuçta, Muhammed aleyhisselâm’dan başka hiçbir kimsenin sözleri bütünüyle alınıp doğru kabul edilemez. İnsan mutlaka hata eder; bu, müctehid bile olsa! Ama ben hayatım boyunca, üç beş kitap okuyan kimseler içinde "bu kişi buna ehildir" diye düşündüğüm kimseye rastlamadım. İlim talebeleri arasında bu durum varsa da, "azlık/kıllet yokluk anlamındadır" kâidesince "yoktur" diyebiliriz. Nasıl olsun ki, hayatını ilme vakfetmemiş, dünyanın câzibelerinin peşinde mânen ve bedenen sarhoş olmuş kimseler zaman zaman kitap okumakla veya sohbet etmekle, güzel nutuklar atıp edebiyat parçalamakla âlim olduklarını, âlimleri ve delillerini -yeterli düzeyde- anladıklarını söyleyebilirler mi?

El-İnsâf yani! Mezhepler veya müctehidler arasında cirit atıncaya kadar, ehl-i ilmin karşısında dizleri kırıp, edeple dinimizin asıllarını, delillerini, mezhebimizin fetvâlarını ve bu sahadaki ilmî zenginlikleri, sonra bu zenginliklerin gerekçe ve delillerini, usûl, hikmet ve maslahatlarını öğrenmemiz daha hayırlı olmaz mı? Kendi mezhebimizde ilmî bir vasat yakalayınca da, diğer mezhepleri Fıkh-ı Mukâren (karşılaştırmalı fıkıh) bâbından tahsîl etmemizin önünde ne engel vardır? Câhillikle mücâdele ettikten ve taassuba, dar kafalılığa ve hamâsete geçit vermedikten sonra!..

Yukarıda paylaşımımızda söylenen şu: Okuyalım, öğrenelim, cehâletten ve taassuptan kurtulalım. Dinimizi aslî veya fer’î, icmâlî veya tafsîlî anlamda müdellel/delilli ve tahkîkli şekilde fıkhedelim. O zaman, âlimlerimizin kadr-ü kıymetlerini, şeref ve faziletlerini tahkîken veya ayne’l-yakîn bileceğiz ve biz de onlara özenip ilim talebesi olmaya çalışacağız. Tüm iman ve ilim ehli için duacı olacağız… Vesselâm.

59- ELİNİ KORKAK ALIŞTIRMA!

Arkadaşlar!

Mutaffifîn sûresi, "ölçerken, tartarken, satarken eksik vermeyin" diyor; "ödeme yaparken, verirken ve infâk ederken çok vermeyin" demiyor!

Bu inceliği iyi kavramış Müslüman ecdâd ödemede veya ihsânda bulunurken en iyisinden ve fazlaca verirlerdi. Bakkallar tartarken eksik tartmazlar ama bazen veya çoğu zaman fazla verirlerdi. Hem de, "herkese üç beş gram fazla versem, ayda şu kadar, yılda bu kadar eder" hesabına girmeden! İhsân ve cömertliğin, şükür, kanâat ve hasbîliğin berekete ve binlerce hayırlara sebep olacağını ve belâları def edeceğini bilerek... Ben bunu eskilerde defalarca gördüm. Bu hem de Sünnet ve müstehabdır.

Bir şey verirken ise, ellerini korkak alıştırmazlar; tepsiye, tabağa, avuca veya uygun olan yere fazlaca koyarlardı. Hatta bir şey verirken inceden inceye ölçüp biçen ve ucu ucuna veren kimseye "ölçtün mü?" denirdi. Ebeveynler de çocuklarına "ölçme; ver işte" diyerek, fazla vermeye teşvik ederlerdi.

Ben çocukluğumda, "eskinin adamları" denilerek takdîr edilen Osmanlı bakıyyesi yaşlı amcalardan bu ve benzeri güzellikleri çok gördüm ve dinledim. Çünkü ilkokul çağında iken o amcaların kendi aralarında yaptıkları sohbetleri dinlemeyi çok severdim.

Hakka kulak vermemiz ve hayra tâlip olmamız duasıyla özetin özeti mesâbesindeki şu hikmeti kendi hayrımız ve bizi görüp örnek alan ve alacak olan evlatlarımızın selâmeti adına derinlemesine düşünmeliyiz derim. Vesselâm.

60- ÇOCUK, KENDİNE YAZIK EDİYORSUN!

Sen sütten çıkmış "ak selefî" (!) değilsin; bil ki, zaten tüm mü'minler Sünnet-i Seniyye'ye ve Selef-i Sâlihîn'e uyarlar. İlimleri, imanları, takvâları, kavrayış ve kapasiteleri ölçüsünce... Bu konudaki polemikten sana ekmek çıkmaz yani!.. [Müşahhas ve muayyen kişi kasdı yoktur! Betimleme, fehmi kolaylaştırmak içindir.]

Dolayısıyla; "Selef'e uyuyorum" iddiasıyla; Selef'e muhâlefet ettikleri paranoyası ve hezeyanı ile tüm müctehid ulemâyı ve mü'minleri tekfir edenleri Sâlih Selef görseydi, en hafif bir tepki olarak herhalde yüzlerine tükürürdü!

Rabbânî âlimleri, ümmetin imamlarını, fakîhleri ve Tevhîd ehlini topyekûn kâfir saymak ve mü'minlerin yolu olan Sırat-ı Müstakîm'i reddedip başka yollara girmek, o yolların ve inançların "İslâm" olduğunu söylemek; hak ile bâtılı karıştırmak, Allah'ın dininden ve yolundan yüz çevirmek ve Allah'a din öğretmeye kalkışmak demektir!

Bu tür akl-ı sakîm câhillerin kendi mantıkları, yolları ve yöntemleri açısından mü'min saydıkları kimse yoktur! Varsa da, ihtilâf edip araları bozuluncaya kadardır! Haddizâtında mü'mini mü'min saymasalar ne yazar ki?! Allah, şerr, fitne ve fesâd fikirlerinden tüm ümmeti muhâfaza buyursun.

Başkası zannıyla kendi gölgesini bile tekfîr edenin arkadaşlığından ve yakınlığından da kimseye hayır gelmez! Ayrıca, bu tür kimselerin daha beter olmaları için değil; evvelemirde akıllarını başlarına almaları, ıslâh olup hidâyet bulmaları için dua edilmelidir. Gerekmedikçe, beddua ederek ve dili belâ ve kötü söze alıştırarak şeytanı sevindirmemelidir! Vesselâm.

61- SOSYAL MEDYA ÂDÂBI VE USÛLÜNE DÂİR!

Sosyal medyada söylenenleri on kat parlatarak alın ve anlayın; kumaş gibi üç beş kat eskiterek değil! Çünkü sanal âlem soğuk ve gıyâbî bir ortamdır; reel hayat gibi sıcak ve vicâhî değildir!

Onun için mümkün olduğu sürece hüsn-ü zan ve bilgi, anlayış, karakter ve kültür farklılığından dolayı yanlış gibi görünen hususlarda hüsn-ü te'vîl, tamamlama ve tam anlama şarttır.

Her yanlışa da bire bir cevap gerekmez. Bunu prensip edinecek olsak, yirmi dört saat yetmez!

Bilinen ve ehil olunan sahalarda gerek ilim ve gerekse de davet bakımından önemli, öncelikli ve ihtiyaç olan hususlara hasbelkader ağırlık verilmelidir. Bu suûrda hareket vazife bilinmelidir.

Beyânlar, îzâhlar, ispatlar, ihkâklar ve reddiyeler basîret ve hikmet ile îfâ edilmeli; olası art niyetli kimselere prim ve fırsat verilmemeli, onların tahriklerine ve dolduruşlarına gelinmemelidir. Zira hak ehli, Hakk'ın rızâsını tahsîl; bâtıl ehli ise nefsini tatmin için çalışır! Mü'min'e mü'mince bir duruş ve güzel ahlâk yakışır.

Ucu açık bir konu... Sözümüzü Allah'a hamd ve O'ndan yardım dileme ile noktalayalım. Velhamdülillâhi rabbi'l-âlemîn, vallâhu'l-müsteân. Vesselâm.

62- ŞİRK EHLİNİN ON PARMAĞINDA ON KARA!

Diyelim ki, akîdevî yönden üst kimliğin ğulât-ı ircâ', alt kimliğin de ğulât-ı sûfiyye veya başka bir ideoloji... Allah sana hidâyet verdi ve bugün iman ettin. İmanının, tazeliği, tadı ve heyecanıyla olması gerektiği şekilde yakınlarından başlayarak, onların da kurtulmalarını murâd ederek, ulaşabildiğin kadarıyla insanları Tevhîd'e davet etmeye başladın. Fakat o da nedir?! Şirkin kendilerinde temerküz ve tecessüm ettiği kesimler oturdukları yerden hemen sana iftirâ etmeye başlayıverdiler! "Bu nasıl olur? Daha düne kadar birşey yoktu; Tevhîd deyince mi kötü olduk?" diyebilirsin! Bazılarının dini ve imanı yalan ve iftirâ temelli şirk olunca olur?!

Peygamberimizin Tevhîd'i tebliğ etmeye başladığı an ve sonrası ile öncesini/dünü düşün! İftirâ üstüne iftirâ! Bugün ile dün (hidâyet ile öncesi) arasında ne kadar fark var değil mi? Tarih boyunca Tevhîd ehli de işte hep böyle karalama, kınama, dışlama, tahkîr, tezyîf, iftirâ, işkence ve eziyetlere ma'rûz kaldılar! Ee, cennet ucuz değil!

Allah'tan iman üzere istikâmet, selâmet, tevfîk ve âfiyet isteriz ama bil ki, şirk ehli çağa, zamana ve zemine göre Tevhîd'e ve Ehl-i Tevhîd'e bin bir çeşit iftirâlarda ve yakıştırmalarda bulunurlar: "İngiliz Tevhîd'i, İngiliz ajanı, Suûd uşağı, vehhâbî, meczûb, beyni yıkanmış, vs." derler... Böylece şeytanın hizmetkârlığını yapıp; insanları Tevhîd'den uzaklaştırırlar, Allah'ın yolundan alıkoyarlar, hak ile bâtılı karıştırırlar, mü'minlere iftirâlar ederek itibâr cellâtlığı yaparlar!

Böylelerine sadece şunu söylüyoruz: "Allah hâinleri, iftirâcıları, Tevhîd'den ve Allah'ın dininden insanları uzaklaştıranları, Allah'ın Âyetletini gizleyip az bir bedel karşılığında satanları, insanları kandırıp saptırıp ebedî cehenneme sürükleyenleri -ıslâh olmayacaklarsa- la'n-i kebîr ile la'netlesin ve helâk eylesin!"

O aldatıp cehenneme gitmelerine sebep oldukları kitleler de yarın onların yakalarına yapışacaklar ve onlara beddua ve la'net edeceklerdir. Son pişmanlık fayda vermez; şimdiden uyanalım!

Rabbimiz, bu ümmetten hidâyet üzere olmayanlara hidâyet versin, hidâyet üzere olanların da hidâyetlerini artırsın.

63- EY KARDEŞİM!

Ey kardeşim! Hayatını grupçuluğa, taassuba, onun bunun adımlarını izlemeye değil; İslâm’a, imana, sevgiye, kardeşliğe, vefâkârlığa, sadâkate ve dostluğa ada! İslâm’ı -ifrât ve tefrîtten uzak- sahîh şekilde öğrenmek ve böylece müttakîlerden, sâlihlerden, muhlislerden ve muhsinlerden olmak, hayatının asıl amacı olsun!

Bil ki, Müslüman müslimdir, mü’mindir, hanîftir, muvahhıddir; başka da bir ismi yoktur! Müslümanın, Muhammedci/Muhammedî diye isimlendirilmesi bile câiz değilken, nasıl selefçi, telefçi, Ahmetçi, Mehmetçi, şucu ya da bucu olunabilir?!

Bu din Allah’ındır; o halde sadece O’nun rızâsına uyulmalıdır. Hepimiz Allah’ın kullarıyız. O’nun rahmetine, rızâsına ve lütfuna muhtaç, âciz insanlarız. Rasûlullah ise, hem Allah’ın kuludur hem de elçisidir. Peygamberimizden başka hiç kimse, bu dinin temsilcisi/mümessili değildir! Hiç kimse de, Yüceler Yücesi Allah’ın yeryüzündeki sözcüsü değildir!

Müslümanım diyen kimse Rabbânî, zâhid ve müttakî bir mü’min olabilmek için çalışmalı ve sadece Allah Rasûlü Hz. Muhammed aleyhisselâm’ı örnek almalıdır. Ve Yüce Allah’ın kendilerinden râzı olduğu o sâbikîn-i evvelîn olan Ashâb-ı Kirâm’a -basîretsizce, körü körüne değil- ihsân ile ittibâ etmelidir.

Müslüman, bulunduğu her çağda en güzel insan olarak parmakla gösterilecek şekilde güzel ahlâkıyla temâyüz etmelidir.

Bilelim ki, iyilik, güzellik, samimiyet, fedâkârlık, ferâgat gibi değerler fıtrîdir; herkes tarafından -er ya da geç- görülür. Ne var ki, insanlar ma’rûf veya münker anlamında farklı şeylere inanabilirler ve farklı şeyler düşünebilirler. Nihâyetinde, âhirette herkesin yaptığının hesabını soracak olan din gününün sahibi Yüce Allah’tır. O gün gelmeden önce, cehennemden kendimizi kurtarmak ve başkalarının da kurtuluşuna vesile olmak için çalışmalıyız. Allah korusun, ebedî olarak cehenneme giren/giden kimse kesin olarak hüsrâna uğramış, kelimenin tam anlamıyla mahvolmuş demektir! İşte insan -boş oynaşlar ve uğraşlar yerine- bu kötü âkıbetten sakınmalıdır! Dünya ve âhirette Yüce Mevlâ’dan âfiyet dileriz.

64- MAALESEF DURUM BU!

Hayat boyu günümüz Müslümanlarının ekserisinde şunu gördüm. "Arapça, usûl, ders, ilim, azim, sebât, istikrâr, prensip" dendiğinde kimse yok! "Ekserîsi" anlamında yok!

Ama "sohbet, konuşma, tartışma, dedikodu, çay, çorba, çerez, meyve, çiğ köfte, et, ziyâfet, davet" denince hemen herkes var!

Sesli veya sessiz, "ben bu tespite katılmıyorum" diyenlerin de ekserîsi ilim, ders ve Arapça eksenli çalışma hususunda kabiliyetsiz veya tembel! Geçmişleri ve hâlleri bunun delili!

İşin ilginç yanı da, bu tecrübî ve vâkıî hakikatten ve kendi konumundan çoğunun haberi bile yok!

Zaten olsa bunca cür'et, hadsizlik ve hılâf olur mu?!

Peki, ilme rağbet noktasında samimiyet var mı? Cevabını tek tek vicdânlara bırakalım.

Ama şunu söylemeden de bitirmeyelim. Samimi insan, ilmi ve ehlini sever. İlmin neşr-ü intişârı için çalışır, cabalar, koşturur ve Allah'ın dinine yardım eder.

Kendisinde ilim tahsîline yönelik kâbiliyet ve isti'dâd yoksa bile, kendi çocuklarının, onlarda da yoksa; ümmetin çocuklarının ilim ehli olmaları için uğraşır, destek olur. Bu oluyor mu? Bunun da cevabını vicdânlar versin ki, nefisler aradan çekilsin! Vesselâm.

65- ISLÂH ET, ALLAH'IM!

İnsan nice şeyleri okumuştur, duymuştur ve ezberlemiştir...

Ama ilim sadece okumak ve ezberlemek değildir!

İlim: haşyettir, edeptir, saygıdır, terbiyedir, mütâlaadır, müzâkeredir, danışma ve meşverettir, anlayış ve kavrayıştır, ince ve dakîk bakıştır, haddini biliştir, basîret üzere yol alıştır...

Faydalı ilim ve huşû' olmazsa, insan ne kadar okursa okusun ve dinlesin; fikirlerini, duygu, düşünce, görüş, kanâat ve meselelere yaklaşımlarını te'vîl ederek ve kendine yontarak "İslâmî" ve "hak" sanacak ve her dâim kendini haklı sayacaktır!

Edep, huşû' ve kavrayış olmayınca veya az olunca uyarı ve nasihatler de fayda vermeyecektir!

Karı-koca, evlat-ebeveyn, işçi-patron, kiracı-ev sahibi, genç-yaşlı, fakir-zengin, köylü-şehirli ilişkilerini, münâsebetlerini ve diyaloglarını bu çerçevede düşünsenize!..

Rabbim, ailelerimizden ve yakınlarımızdan başlayarak bu durumda olan herkesi ıslâh etsin; hakka, hayra ve sâlihât'a döndürsün.

66- SEN NE SÖYLERSEN SÖYLE, İNSANLAR ANLAYIŞLARI KADAR ANLAR!

Sözünüzü en açık şekilde yazın ve söyleyin. Siz ne kadar da ifade ve üslûbunuzun anlaşılır olduğunu düşünseniz de sizi anlamayan kimseler mutlaka olacaktır. Siz sözünüzü kifâyetli söyleyin de, anlamayan yine anlamasın. Zira bu sınırın ötesi sizin suçunuz değildir. İnsanların zaafıdır!

Bu bahse dâir, yaşadığım iki örnek takdîm edeyim... Bir sohbet esnasında, "yaptıklarımızdan ve yapmadıklarımızdan hesap vereceğiz" demiştim. Dinleyen bir arkadaş, "yapmadıklarımızdan nasıl hesap vereceğiz? Sonuçta yapmamışız..." diye reaksiyon göstermişti. "Yapmamız gerekirken" ilâvesini yapınca, "haa!" demişti.

Diğer bir seferinde de bir konuyu âlimlerin açıklamalarıyla anlamaya çalışıyoruz. Muhabbet ediyoruz yani... Ben, "Mücâhid'den rivâyete göre" dedim. O esnada bir arkadaş, "Bütün âlimler mücâhid olur. Sadece o değil" diyerek itiraz etmişti. Kendisine, "İmam Mücâhid" tâbiîn'in büyük âlimlerindendir" deyince, "haa!" demişti.

Hâsılı; "bundan daha açık ifade mi olur?" veya "daha nasıl anlatayım?" dediğin nice sözlerini anlamayan ve anlamayacak olan yığınlar vardır. Bu senin suçun ve ayıbın olmasa da, bu realiteyi gözardı etme!

"Nasıl olur?" da deme; insanların çoğu Allah'ın apaçık Âyetlerini bile anlamıyorlar, anlamak istemiyorlar! Bunlar onların suç ve kusurları olsa da, biz insanlara hasbelkader hikmet ve basîret üzere hitap etmeliyiz. Anlasalar da, anlamasalar da hatta anlamak istemeseler de! Biz, bize düşeni yapmış, ecrimizi almış oluruz. Vesselâm.

67- CELÂLEDDÎN RÛMÎ VE MESNEVÎ!

İlim, insâf, usûl ve üslup bilenlerin, Celâleddîn Rûmî'nin başta Mesnevî'si olmak üzere kitaplarını ve fikirlerini açık kaynak belirterek Kur'ân ve Sünnet ile karşılaştırmak sûretiyle, yorumdan, övgücülük ve yergicilikten sakınarak, çok açık ve sade bir dille, tercîhen risâle ve kitapçık ebatlarında incelemelerinin; körü körüne taklitçilik ve takdîsçilik yapanlardan samimi olanların uyanıp ıslâh olmaları ve binlerce şirk, küfür, bid'at, hurâfe ve bâtıllardan sakınmaları ve sakındırmaları için elzem ve ehemm olduğu kanâatindeyim!

Fakat bu, sloganik bir söylem, sövgücülük ve hamâsetle değil, hakkın ortaya çıkması için delil, hüccet, kaynak ve ispat ile olmalıdır. Sadece tarafsız kimse değil, mutaassıp biri bile objektif olarak okuduğu zaman hakkâniyeti görmelidir!

Yoksa birçok insan, kültürle sentez edilmiş bir din algısına sahip olup; Vahiy İslâm'ından uzak olarak yaşayıp, ölecektir! Bu da, sû-i âkıbettir, ebedî kayıp ve hüsrândır!

Böyle bir sonu kimse istemez. Onun için de, kimsenin fikrini ve hevâsını din edinmemek; İslâm'ın ilk emrine uyup okumak, araştırmak ve Allah'tan hidâyet istemek gerekir. Hem de, insanların kınamasından korkmadan, çekinmeden!..

Bundan sonra, kim neye inanırsa inansın! Nasılsa, ancak inanç ve ameline göre bir âkıbete ulaşacaktır! Onun için de, bin değil, binlerce kez düşünmek ve sağlam delil ve beyyine üzere yaşamak ve ölmek gerekir!

Bir nakil ile bitirelim…

Sahîh-i Buhârî’nin şârihlerinden de olan, Hanefî mezhebinin büyük fakîhlerinden Türk asıllı Bedruddîn el-Aynî (v. 855/1451) rahımehullâh’ın, Celâleddîn Rûmî hakkındaki sözleri oldukça dikkat çekicidir:

وَأَلَّفَ كِتَابًا وَسَمَّاهُ الْمَثْنَوِيَّ، وَفِيهِ كَثِيرٌ مِمَّا يَرُدُّهُ الشَّرْعُ وَالسُّنَّةُ الطَّاهِرَةُ، وَضَلَّتْ بِسَبَبِهِ طَائِفَةٌ كَثِيرَةٌ، وَلاَ سِيَّمَا أَهْلُ الرُّومِ، وَقَدْ يُنْقَلُ عَنْهُمْ مِنَ الْإِطْرَاءِ فِى حَقِّ جَلاَلِ الدِّينِ ـ الْمَذْكُورِ ـ مَا يُؤَدِّى إِلٰى تَكْفِيرِهِمْ وَخُرُوجِهِمْ عَنِ الدِّينِ الْمُحَمَّدِيِّ وَالشَّرْعِ الْأَحْمَدِيِّ

“Celâleddîn Rûmî bir kitap yazdı ve ona ‘Mesnevî’ adını verdi. O kitapta, Şerîat’ın ve Sünnet-i Mutahhara’nın reddettiği çok şeyler bulunmaktadır. Birçok tâife o kitap sebebiyle saptı, dalâlete düştü; özellikle de Ehl-i Rûm (Anadolu sâkinleri)…

Bazen onlardan (Anadolu sâkinlerinden), adı geçen Celâleddîn hakkında -tekfîrlerine sebep olacak; Dîn-i Muhammedî’den ve Şer-i Ahmedî’den çıkmalarına yol açacak şeyler- aşırı övgüyle nakledilir.” (Ikdü’l Cumân fî Târîhî Ehli’z Zamân, Bedruddîn el-Aynî, S: 140; İnternette, www.islamport.com sitesindeki nüsha esas alınmıştır; Putperest Çağlarda Müslüman Olmak, Yûsuf Semmak, Eğitim Yayınevi, 2. Baskı, S: 827)

68- ÜÇ NASİHAT!

Önce, sık sık söylediğimiz bir sözümüzü hatırlatalım:

"Gördüğünün yarısına, duyduğunun tamamına inanma!" (Hayatın İçinden Özlü Sözler, No: 30, S: 95)

Devamla, üç nasihatimize geçelim...

1- Zira gözlerinin gördüğü her şey veya gördüğünün tamamı hakikat değildir. Yanlış görebilirsin, eksik görebilirsin veya bulunduğun açıyla sınırlı görebilirsin! Gözlerin yanılabilir, görüş açın kifâyet etmeyebilir, gözler her şeyi idrâk ve ihâta edemeyebilir!

2- Duyduklarına da, seni ilgilendiren bir husus ise, araştırmadan, tahkîk ve tebeyyün etmeden inanma! Zira insanlar bire bin katarlar; işlerine geleni alırlar, gelmeyeni atarlar!

Gıybet ve dedikoduya da inanma! Zira gıybetçi de fâsıktır; fâsığın lafına bel bağlanmaz! Fısk, adâleti düşürür; fısk ehlinin şâhidliğine ve verdiği habere güvenilmez ve i'tibâr edilmez!

3- Görüp duyduğun ve düşünüp anladığın kadarıyla ne kadar haklı olduğunu düşünsen de, insanlar hakkında sû-i zanda bulunma!

İnsanlar hakkında açık ve kesin delil olmadan kötü zanda bulunmak onlara haksızlıktır; izzet ve şereflerini ihlâldir!

Aslında bu, sû-i zan yapan için bir günah, zarar ve ayıptır! O halde nefsini dizginle ve kötü zancılığı terk et!

Ee, biraz terleyeceksin! Çünkü bir kötülüğü terk etmek için sağlam bir irâde, azim ve sa'y-u gayret gerekir! Hele bir de kötü zan beslemek ve insanlar ve olaylar hakkında hemen kötümser olmak, kötü yorum yapmak ve daha da kötüsü fitne, fesâd ve kul haklarının ihlâline sebep olmak bir huy hâline gelmişse, bayağı yorulmak gerekir! Ma'lûm, çalışmadan başarılamaz!

Rabbimiz buyurdu:

وَلاَ تَقْفُ مَا لَيْسَ لَكَ بِهِ عِلْمٌ إِنَّ السَّمْعَ وَالْبَصَرَ وَالْفُؤٰادَ كُلُّ أُولٰئِكَ كَانَ عَنْهُ مَسْؤُلاً

"Bilmediğin bir şeyin ardına düşme! Çünkü kulak, göz ve kalp; bunların her biri ondan sorumludur." (İsrâ: 36)

Arapça bir meselde denir ki:

لَيْسَ كُلُّ مَا تَرَاهُ عَيْنَاكَ هُوَ الْحَقِيقَةَ

"Gözlerinin gördüğü her şey hakikat değildir."

Yâ Rabbi, sözümüzün tesirini halkeyle!

Bu duamızın kabulüne bu zamanda ne kadar da muhtâcız!

69- HZ. ÂDEM'İN YASAK MEYVEYİ YEMESİ:

Hz. Âdem'in, Rabbimizin: "Bu ağaca yaklaşmayın!" (Bakara: 35) buyruğuna rağmen, o ağaca yaklaşıp, memnû' (yasak) meyveyi yemesi, Allah'ın emrini unutmasından kaynaklanmıştı. (Bkz: Tâ-Hâ: 115)

Yoksa, Âdem aleyhisselâm, Allah'ın emrini küçümsediğinden ya da umursamadığından yahut da "Allah, insanın özel hayatına, ne yiyip ne içeceğine de karışacak değil ya" gibi düşündüğünden dolayı böyle hareket etmemiştir. Bilâkis o, Allah'ın emrini unuttuğu için bu zelleye/günaha düşmüştür. Tabii ki burada, şeytanın onu kandırmak için verdiği mücâdeleyi de unutmayalım.

Fakat Hz. Âdem, -İblîs'in, Allah'ın emrine karşı geldikten sonra, işlediği günahı savunduğu gibi- günahını haklı göstermek için kendisini savunmamış, hemen tevbe ederek Allah'tan bağışlanma dilemiştir.

İşte insanların ve cinlerin önünde iki yol ya da iki türlü davranış biçimi vardır: Şeytanın tavrı veya Âdem'in tavrı...

Bir kimse günah işleyince; ya şeytanın tavrını ortaya koyacak, günahı ve kendini savunacak ve ebedî kaybedenlerden olacak! Ya da Hz. Âdem'in tavrını ortaya koyacak, tevbe edip hâlini düzeltecek ve ebedî kazananlardan olacak.

Rabbimize iman eder, O'na tevbe ve istiğfar eder ve yine O'ndan afv-u mağfiret dileriz.

70- AMR B. SÂBİT (عمرو بن ثابت) :

Amr b. Sâbit b. Vakş (Vukayş, Ukayş) el-Ensârî (v. 3/625).

Müslüman olduktan hemen sonra Uhud Gazvesi’nde şehîd düşen sahâbî.

Medine’de yerleşmiş bulunan Evs kabilesinin Abdüleşhel boyuna mensuptur. Annesi Lübbe, meşhûr sahâbî Huzeyfe b. Yemân’ın kız kardeşidir. Amr, kabilesi arasında Üsayrım lakabıyla tanınıyordu. 625 yılında cereyan eden Uhud Gazvesi’ne kadar kabilesinin ısrârlarına rağmen Müslüman olmamıştı. Bir rivâyete göre (bk. Ebû Dâvûd, “Cihâd”, 37) fâize verdiği parasını geri alıncaya kadar İslâmiyet’i kabul etmemişti; fakat Müslümanların Mekkeli müşriklerle çarpışmak üzere Uhud’a hareket etmelerinden hemen sonra İslâmiyet’i kabul etti ve silâhlarını kuşanarak savaş meydanına koştu. Burada Hz. Peygamber’i bulup Müslüman olduğunu haber verdi ve bütün şiddetiyle devam eden çarpışmalara katıldı. Bir müddet sonra ağır şekilde yaralandı. Savaş sonunda Abdüleşheloğulları cesetler arasında kabilelerine ait ölüleri ararken yaralı olan Amr’a rastladılar. Onun Müslüman olduktan sonra savaşa katıldığını bilmedikleri için kabilesini kayırma düşüncesiyle mi, Mekkeliler’e kızdığından dolayı mı, yoksa din gayretiyle mi savaştığını sordular. Amr, Müslüman olduğunu ve Allah için çarpıştığını söyleyerek son nefesini verdi. Durumu Hz. Peygamber’e anlattıkları zaman Resûlullah, Amr’ın cennetlik olduğunu haber verdi. Ebû Dâvûd’un es-Sünen’indeki Hadîsin râvîsi Ebû Hüreyre onun yaralı olarak evine götürüldükten sonra orada vefât ettiğini söylemiştir. aî-i Buârî’deki bir Hadîse göre Hz. Peygamber onun hakkında, “Az çalıştı, fakat çok kazandı” demiştir (“Cihâd”, 13). Buhârî’nin bu rivâyetinde her ne kadar söz konusu sahâbînin adı zikredilmiyorsa da İbn-i Hacer muhtelif rivâyetleri birleştirmek sûretiyle onun Amr b. Sâbit olduğu sonucuna varmıştır (bk. Fetu’l-Bârî, XI, 287)

(TDV İslâm Ansiklopedisi, Ahmet Önkal, 1991, C: 3, S: 90)

Kısa Açıklama:

Amr b. Sâbit radıyallâhu anh, Uhud gazvesi öncesinde iman etti, kahramanca savaştı ve o savaşta şehîd oldu. Tek vakit namaz dahi kılmadan cenneti kazandı.

Allah'ın hikmetinden suâl olunmaz. O, hidâyete erecekleri en iyi bilendir. Hidâyete lâyık olan, ölmeden önce son anda, son adımda da olsa, imanla şereflenmektedir. Âkıbetletleri ancak Allah bilir. Rabbimiz, âkıbetimizi hayr, iman ve cennet eylesin.

Amr, Peygamberimize geldi ve:

يَا رَسُولَ اللّٰهِ، أُقَاتِلُ وَأُسْلِمُ‏؟‏

"Ey Allah'ın Rasûl'ü! Savaşayım mı yoksa Müslüman mı olayım?" dedi.

Rasûl aleyhisselâm da:

أَسْلِمْ ثُمَّ قَاتِلْ

"Önce Müslüman ol, sonra savaş!" buyurdu.

Yani önce iman, sonra cihad!

O da öyle yaptı. Savaşırken ağır bir yara aldı ve şehîd düştü.

Peygamberimiz de onun için:

عَمِلَ قَلِيلاً وَأُجِرَ كَثِيرًا ‏

"Az amel etti, çok ecir kazandı" buyurdu. (Buhârî, 2808; Müslim, 1900)

Allah, ondan râzı olsun ve cennette bizleri komşu eylesin.

71- "SON MODEL, MARKA, YENİ ÇIKTI, MUHTEŞEM, KALİTELİ, ÖZELLİKLİ, CAFCAFLI, BU SENİN OLMALI, HADİ KOŞ GEL, TÜKENMEDEN AL, TAKSİT DE YAPARIZ!"

Hız, sürat, güç, konfor izâfîdir. Eski gazetelere, reklamlara, görsel ve yazılı medya materyallerine bakın, piyasaya sürülen bütün arabalar muhteşem, güçlü, hızlı, konforlu, rahat, ekonomik, her evin ihtiyacı ve uygun ödeme koşullarında! Onlar öyleyse, sonrakiler ne?!

İnsanlar ihtiyaç mantığını değiştirseler, Kapitalizm kendine pazar bulabilir mi?! İnsan aldığını yirmi yıl kullansa, "bu benim ihtiyacımı görüyor" dese, "ihtiyacım yok, isrâf olur" diye düşünse, marka, model, yeni, farklı peşinde koşmasa, Kapitalizm birkaç ayda veya birkaç yılda tüketici, denek ve av olarak gördüğü o bilinçli ve kanâatkâr insanların yaşadıkları yerlerde pazarını kaybetmez mi?!

Aslında tüm mesele, "bir benimle olmaz" demeden; herkes yanlış istikâmette gidiyor diye yanlışın peşine takılmadan, tek başına da olsan, doğrudan şaşmamak, doğru istikâmette ilerlemektir.

Bunu başaran Kapitalizm'e mürîd olmaz! İhtiyacı olanı, ihtiyacı olduğunda alır, eskiyinceye kadar kullanır. Bozulunca tamir ettirir ve kullanmaya devam eder. Kazandıklarını nereye harcadığının hesabını Allah'a vereceğinin şuûrunda olarak... Böylece isrâftan kaçınmaktan geri kalanları, artanları da infâk etme imkânı bulur ve hayrât, hasenâtını artırır.

Yeter ki, nefisler terbiye edilsin, gönüller gani ve kanâatkâr olsun, takvâ libâsı kuşanılsın!

72- EBÛ HANÎFE HAKKINDAKİ ELEŞTİRİLERİN KISACA TAHKÎKİ:

Bazı kitaplarda İmam Ebû Hanîfe rahımehullâh aleyhinde yer alan sözlerin çoğunluğu yalan ve iftirâ, bir kısmı zayıf -ki yalan ve iftirâ sözlerle birlikte değerini yitirir-, bir kısmı mübhem, içeriği kapalı veya bazı tartışma konularıyla sınırlıdır. Meselâ, Ebû Hanîfe'nin Hadîs rivâyetlerinin sıhhat yönünden eleştirilmesi gibi.

Fakat eleştiren o âlimlerin bu sahada Ebû Hanîfe çapında âlimler olduğunu, bu tür meselelerin onlar arasında kaldığını, herhangi bir şekilde eleştirilen âlimlerin aleyhinde söz söylemekten imtinâ etmenin zühd ve takvânın gereği olduğunu unutmayalım. Muhakkık âlimler bu hususlarda bu uyarıları yapmışlardır. Hatta münekkid/tenkitçi olarak bilinen âlimler bile Ebû Hanîfe hakkında olumsuz bir söz nakletmenin doğru olmadığını belirtmişler ve onun fıkhının derinliğini ve faziletini tesbît eden açıklamalara yer vermişlerdir. İmam Zehebî de onlardan biridir.

Ebû Hanîfe’nin eczâcılık yönüyle bazıları tarafından tenkîd edildiğini düşünsek dahi, onun tabipliği ve mutlak müctehidliği müsellem bir konudur. Nitekim ulemâ, Hadîs rivâyetini ve Hadîsçiliği eczâcılık, fakîhliği ise tabiplik olarak yorumlamıştır. Buna göre, Ebû Hanîfe'nin Hadîs rivâyeti hususunda eleştirilmesi eczâcılığının eleştirisi olduğu halde, ulemânın çoğu onun fakîhliğini eleştirmemiştir. Kaldı ki, Ebû Hanîfe'nin rivâyet ettiği bazı Hadîslerin zayıf olması da o kadar büyük bir problem değildir. Çünkü o Hadîslerin sahîh isnâdlarla başkaları tarafından rivâyetleri de mevcuttur.

Genel olarak, Ebû Hanîfe Hadîs rivâyetine yönelmemiş olsa da, Ebû Hanîfe’nin Hadîsçiliği hususunda da onun ehliyet ve liyâkatini teslim eden âlimlerin olduğunu düşünürsek, bu tür meseleleri gündem etmenin ve tartışmanın avâmın işi olmaması gerektiğini anlarız. Dolayısıyla ümmetin büyük imamlarından olan Ebû Hanîfe'nin bazı kimselerce tenkîd edilmiş olmasının pratikte bir önemi yoktur...

Bize, -eleştirileni suçlamak değil- onun hayırlarını yâd etmek ve dua etmek düşer. Böyle olmazsa, eleştirilmedik insan mı kalır?

Bilelim ki, onların tek gayesi -bütün ihtilâf ve tartışmalarına rağmen- sadece Allah’ın rızâsını kazanmak idi. Allah onlardan da bizden de râzı olsun.

73- GEÇİMSİZ YUVALARIN MİMARI OLMAYIN!

Oğluna adâlet ve insâfı; kızına itâat ve iffeti öğretmeyen ebeveynler sadece evlatlarına değil, evlatlarının evleneceği müstakbel eşlerine de zulmetmiş olurlar! Ve de yetişecek yeni nesillere!..

Bilelim ki, geçimli koca bir mücâhid olduğu gibi, itâatkâr ve iyi huylu zevce de bir mücâhidedir. Bu da, takvâdan, geçimlilikten, sorun çıkarmamaktan ve sorun büyütmemekten geçer.

Yoksa şeytan boş durmaz! Rabbim, ümmetin zayıflarına ve câhillerine rağmen şeytana fırsat vermesin!

Kadınlarımızı feminizmin, filmlerin, kötü arkadaş ve çevrenin etkisiyle hayal âlemlerinde yaşayıp, hayâlî vadilerde dolaşıp hiçbir şey beğenmemekten, hâline şükretmemekten, kocaya ve elindeki nimetlere nankörlük etmekten; erkeklerimizi de, dar kafalılıktan, anlayışsızlıktan, baskıcılıktan ve zâlimlikten korusun!

Bilelim ki, nimetin kıymetini bilmeyen, onu kaybeder! Hayal ettiği gibi, beyaz atlı prens veya prenses de bulamaz! Gün gelir, hatalarını anlar! Ama devrân geçtikten sonra ne fayda?!

Rabbimiz, Ümmet-i Muhammed'e sağlam iman, takvâ, adâlet, ihlâs, insâf, güzel ahlâk, yumuşak huyluluk ve geçimlilik versin; şeytana uydurmasın! Vesselâm.

74- EY AKRABALARIM!

Ey akrabalarım!

Dün bebeler idiniz, çocuktunuz, yeni yetmeydiniz, toydunuz, gençtiniz, sonra büyüdünüz, evlendiniz, ana-baba oldunuz, ebeveyninize torun verdiniz, evlatlarınız büyüyüp evlenme çağına geldi ama bu süreçte belki çoğunuzun annesi, babası veya her ikisi de öldü, siz artık onların yerini alan büyükler oldunuz, kazandınız, harcadınız, envai çeşit yiyecekler yediniz, gönlünüzce dünyadan kâm aldınız, artık çocuklarınız dün sizin bulunduğunuz konumları işgal  etmeye başladılar, onlar da aynen sizin gibi yaşamaya ve dünya için koşturmaya devam ettiler, boyları boylarınızı, güçleri güçlerinizi geçti, artık onlar da, evlendirseniz evlenmem demeyecekleri bir çağa eriştiler, bu arada vefât eden pek çok yakın akrabalarınız oldu, onlar da sizinki gibi bir hayat yaşayıp dünya imtihânlarını tamamladılar ve hesap vermek üzere bu dünyadan âhirete göçtüler ama birkaç nesil gelip geçmiş olmasına rağmen sizin kalbinizde ve hâlinizde ilme, dine, âhirete, mâneviyata, hidâyete, Kur'ân'a, Sünnet'e, Tevhîd ve İslam'a rağbet noktasında esaslı ve ihlâslı bir istek olmadı; bu gidişatta bir terslik, bir yanlışlık, bir tutarsızlık ve Allah'a adanmış bir hayat yerine, bir gaflet, aldanmışlık ve kandırılmışlık görmüyor musunuz?!

Bu dünyaya gönderiliş amacımız neydi, biz ne hâldeyiz?! Dedemiz, ninemiz, anamız, babamız ve nice yakınlarımız neredeler?! Öldüler ve kabre girdiler. Ölümden ve kabirden kaçış yok! Biz de öleceğiz ve oraya gireceğiz. Ecel dolmadan ve geç olmadan; fıtrattan kopmuş ve rotadan sapmış bu kötü gidişatın bir yerinde artık durup düşünme ve kendimize gelme zamanımız gelmedi mi?!

"Lâ İlâhe İllallâh" akîdesi ile kalplerinizin, dillerinizin, amellerinizin, ahlâk ve hayatınızın nurlanmasının vakti gelmedi mi?!

"Tevhîd" deyip doğrulup; izzet, şeref, vakâr ve heybetle "Şirkten Allah'a sığınırım, önce Tevhîd", "Tâğût'u inkâr ettim ve Allah'a iman ettim" dememizin vakti gelmedi mi?! Ölmeden ve pişman olmadan önce!..

اللهم اهد أقاربي فإنهم لا يعلمون

يا ربنا أنت الهادي لا هادي إلا أنت

وأنت أعلم بالمهتدين

اٰمين يا أرحم الراحمين

يوسف السماك

75- HASBİYALLÂH!

Bu hayatta seni ne kadar üzseler de, seni anlamamak için ne kadar şartlansalar ve sana câhillik etseler de; sen kalbini ve amelini hiç bozma!

Bil ki, kalpleri, niyetleri ve amelleri bilen Âdil-i Mutlak olan Rabbimiz var!

"Bu dünya imtihândır. Cezâ ve mükâfât yeri değildir. Sıkıntılar, hüzünler ve kederler imtihânın cilvesidir, takdîr-i İlâhî'dir" de geç!

Bazen zor olur ama o zorluk ve sıkıntı ilelebed sürmez! Zerre miskâl hayrın ve şerrin karşılığının görüleceği zaman da elbet gelecektir.

Yeter ki, sen hidâyet, istikâmet, adâlet, basîret, hikmet, insâf ve akl-ı selîm üzere ol!

Allah'a tevekkül et, O'ndan yardım iste! "HasbiyAllâh", Allah bana yeter de! O, her şeye şâhid ve vekîldir! İnsanlar seni anlamasa ve anlayış göstermese de, Allah seni biliyor. Dünya böyle bir şeydir! O, kuluna yeter! Hüsn-ü âkıbet, güzel son ve sonuç, hiç şüphesiz müttakîlerin, sabredenlerin ve şükredenlerin olacaktır. Elhamdülillâh.

76- KADINLAR, AMAN DİKKAT!

Peygamberimiz aleyhisselâm, kadınların hislerine ve duygularına kapılarak hareket ettiklerinde, onların, hem kocalarına karşı, hem de kendilerine yapılan sayısız iyiliğe karşı nankörlük edebilecekleri hususunda uyarmaktadır!

Akıllı Müslüman kadın, Rasûlullah'ın bu uyarısını dikkate almalıdır... Kocasına karşı geldiği ve iyiliklere karşı vefâsız davrandığı için cehenneme giden kadınlar arasında yer almamalıdır!

Mü'min kadınlar, takvâ sahibi, sâlih hanımlardan olmak için çalışmalıdırlar...

Abdullah b. Abbâs radıyallâhu anhumâ'dan rivâyet edilmiştir:

Rasûlullah: “Bana ateş gösterildi. Ömrümde bugün gördüğüm kadar çirkin, berbat hiçbir manzara görmemiştim. Ve cehennem ahâlisinin çoğunu kadınlar olarak gördüm” buyurdu.

Sahâbîler:

بِمَ يَا رَسُولَ اللّٰهِ؟

“Ey Allah’ın Rasûlü, ne sebeple (kadınların çoğu cehennemlik oluyorlar)?” diye sordular.

Rasûlullah:

بِكُفْرِهِنَّ

“Küfürleri sebebiyle” buyurdu.

يَكْفُرْنَ بِاللّٰهِ؟

“Allah’ı mı inkâr ediyorlar (Allah’a iman etmiyorlar mı)?” denildi.

Rasûlullah:

يَكْفُرْنَ الْعَشِيرَ وَيَكْفُرْنَ الْإِحْسَانَ لَوْ أَحْسَنْتَ إِلٰى إِحْدَاهُنَّ الدَّهْرَ كُلَّهُ ثُمَّ رَأَتْ مِنْكَ شَيْئًا قَالَتْ مَا رَأَيْتُ مِنْكَ خَيْرًا قَطُّ

"Kocalarına nankörlük ederler. İyiliğe karşı nankörlük ederler. Onlardan birine ömür boyu (ya da her zaman) iyilik etsen, sonra, senden (hoşlanmadığı) bir şey görse; (hemen) 'senden asla hiçbir hayır görmedim ki!' der" buyurdu. (Buhârî, Kusûf, 9, No: 1052; Nesâî, Kusûf, 17, No: 1493)

Başka bir rivâyette de Abdullah b. Ömer radıyallahu anhumâ’dan nakledildiğine göre, Rasûlullah aleyhisselâm şöyle buyurmuştur:

يَا مَعْشَرَ النِّسَاءِ تَصَدَّقْنَ وَأَكْثِرْنَ الاِسْتِغْفَارَ فَإِنِّي رَأَيْتُكُنَّ أَكْثَرَ أَهْلِ النَّارِ

“Ey kadınlar topluluğu! Sadaka verin ve çokça istiğfâr edin. Çünkü ben sizlerin cehennemliklerin çoğunluğunu teşkîl ettiğinizi gördüm.”

İçlerinden akıllı bir kadın:

وَمَا لَنَا يَا رَسُولَ اللّٰهِ أَكْثَرَ أَهْلِ النَّارِ؟

"Ey Allah'ın Rasûlü, cehennemliklerin çoğunu bizim teşkîl etmemizin sebebi nedir?" dedi.

Allah Rasûlü:

تُكْثِرْنَ اللَّعْنَ وَتَكْفُرْنَ الْعَشِيرَ وَمَا رَأَيْتُ مِنْ نَاقِصَاتِ عَقْلٍ وَدِينٍ أَغْلَبَ لِذِي لُبٍّ مِنْكُنَّ

"(Çünkü) çokça lânet okursunuz, kocalarınıza karşı nankörlük edersiniz. Aklı ve dini eksik olanlar arasından aklı başında birisine sizden daha çok galip geleni görmedim" buyurdu.

O kadın:

يَا رَسُولَ اللّٰهِ وَمَا نُقْصَانُ الْعَقْلِ وَالدِّينِ؟

"Ey Allah'ın Rasûlü! Aklın ve dinin eksik olması ne demektir?" dedi.

Allah Rasûlü:

أَمَّا نُقْصَانُ الْعَقْلِ فَشَهَادَةُ امْرَأَتَيْنِ تَعْدِلُ شَهَادَةَ رَجُلٍ فَهَذَا نُقْصَانُ الْعَقْلِ وَتَمْكُثُ اللَّيَالِيَ مَا تُصَلِّي وَتُفْطِرُ فِي رَمَضَانَ فَهَذَا نُقْصَانُ الدِّينِ

"Aklın eksikliği iki kadının şâhitliğinin bir erkeğin şâhitliğine denk olmasıdır. İşte bu aklın eksikliğidir. Kadın günler boyunca namaz kılmadan bekler, Ramazan’da da oruç açar. İşte dinin eksikliği de budur!" buyurdu. (Müslim, Îmân, 132, No: 79; İbn-i Mâce, Fiten, 19, No: 4003; Ayrıca Bkz: Buhârî, Hayz, 6, No: 304; Zekât, 44, No: 1462; Savm, 41, No: 1951; Şehâdât, 12, No: 2658)

Kocaya ve iyiliğe karşı nankörlük büyük günahlardandır; çünkü cehennem ateşi tehdidi, ma’siyetin büyük olduğunun alâmetlerindendir. Hadîs’te, kadınların çok lânet etmeleri ve kocalarına nankörlük etmeleri nedeniyle, sadaka vermeleri, çok istiğfâr etmeleri ve sâlih amellerini artırmaları tavsiye edilmektedirler. Çünkü sâlih ameller, çirkin amelleri siler.

Allah Azze ve Celle:

إِنَّ الْحَسَنَاتِ يُذْهِبْنَ السَّيِّـَٔاتِ

“Muhakkak iyilikler kötülükleri giderir” (Hûd: 114) buyurmaktadır.

Rabbimiz başka bir Âyette ise şöyle buyurmuştur:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ وَلْتَنْظُرْ نَفْسٌ مَا قَدَّمَتْ لِغَدٍ وَاتَّقُوا اللّٰهَ إِنَّ اللّٰهَ خِبِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ

"Ey iman edenler! Allah'tan korkun; herkes yarın için ne hazırladığına bir baksın. Allah'tan korkun. Şüphesiz ki Allah, yaptıklarınızdan haberdardır." (Haşr: 18)

77- CENNETTE GECE VAR MIDIR?

Et-Tirmizî el-Hakîm, Nevâdiru'l-Usûl’de Ebân'dan, onun el-Hasen ve Ebû Kılâbe'den şöyle dediklerini nakletmektedir:

Bir adam:

“Ey Allah'ın Rasûlü, cennette gece var mıdır?” dedi.

Efendimiz şöyle buyurdu:

"Seni böyle bir soru sormaya iten nedir?"

O: “Ben, Allah Teâlâ’nın Kitâbında:

وَلَهُمْ رِزْقُهُمْ فِيهَا بُكْرَةً وَعَشِيًّا

‘Onlara orada sabah ve akşam rızıkları verilecektir’ (Meryem: 62) buyurduğunu gördüm. Ben: Gece, sabah ile akşam arasında (bir zaman)dır, dedim.”

Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

"Orada gece yoktur. Sadece ışık ve nûr vardır. Sabahı öğleye, öğleyi sabaha döndürür. Onların dünyada iken kılmış oldukları namaz vakitlerinde Allah Teâlâ’dan kendilerine en değerli hediyeler gelir ve melekler onlara selâm verir."

İşte bu, Âyetin anlamını en ileri derecede beyân etmektedir. Biz bunu "et-Tezkire" adlı eserimizde (S: 504-505’te) zikrettik.

Âlimler derler ki: Cennette gece ve gündüz yoktur. Onlar ebedî olarak bir nûr içerisindedirler. Gecenin süresini gündüzden ayırt edip, perdelerin indirilmesinden, kapıların kapatılmasından anlarlar. Gündüz süresini de perdelerin kaldırılıp, kapıların açılmasından anlarlar. Bunu da Ebû'l Ferac el-Cevzî, el-Mehdevî ve başkaları zikretmişlerdir. (El-Câmi’ li-Ahkâmi’l Kur’ân, İmam Kurtubî, Müessesetür’r Risâle, C: 13, S: 480)

78- TADIMLIK...

Nâçizâne, boş ve maksatsız gezmeyi, kuru kalabalığı, gürültüyü/patırtıyı, boş ve hikmetsiz sözler dinlemeyi, dedikoduyu, nefsânî münâkaşayı, ihlâssız ve hikmetsiz tartışma ve polemikleri sevmem! [Bu sözler birinci tekil şahıs sıygasıyla özellikle gençlere nasihattir!]

Buna rağmen, Allah için sıla-i rahmi, vasat, mu'tedil ve samimi mü'minlerle oturmayı, insanlara tebliğ ve nasihat etmeyi, ilim, hikmet, edep ve ihlâs sahibi bir kardeşimizin imanımızı artıran, zikrullâh, ıslâh ve tecrübe içeren sohbetine kulak vermeyi severim. Hiçbir zaman mü'min ile tartışmak istemem ve sevmem. İman, fıkıh ve hikmet zayıflığı sebebiyle bir mü'min tartışmada ısrâr edip yenilse de, sevinmem; aksine mânen huzursuz olurum. Fakat Tevhîd'i kabul etmeyen hatta reddetmek ve geçersiz kılmak adına nefis yapan ve mücâdele eden kimseyle sonuna kadar tartışırım! O kimsenin sosyal statüsüne ve makamına bakmam, tırsmam ve bu açıdan gevşeklik göstermem! Onun hakkı öğrenip hidâyet bulmasını isterim, samimiyetimi üslup ve tavrımla gösteririm. Hidâyet bulursa çok sevinirim. Hakka düşmanlık ederse, kızarım. Zira iman, Allah için sevmeyi gerektirdiği gibi; Allah için buğzu da gerektirir. Bir kimse, Hakk Teâlâ'ya ve hakka düşmanlık etmeden, kalbi hidâyete açık olmadığı için yüzçevirirse, üzülürüm. Ama asla kavga dilini kullanmam. Çünkü tebliğ ve diyalogda kavga dili barış da getirmez, hayır da!

79- KANDİL KUTLAMAK BİD'ATTİR!

"Kandil geceleri" diye bilinen geceler; Mevlîd, Reğâib, Mi'râc, Berâet ve Kadr Geceleridir.

Bu gecelere "kandil" denmesinin sebebi, Osmanlı padişahı 2. Selim (1566-1574) zamanında başlayarak, minarelerde kandiller yakılarak duyurulup kutlandığı için "Kandil" olarak anılmaya başlamıştır. (Nebi Bozkurt, “Kandil”; Halit Ünal, Berat Gecesi maddesi. Diyânet İslâm Ansiklopedisi (DİA), İstanbul, 2001, C: 24, S: 300)

İlk olarak hicretten 300 yıl sonra ilk kez Mısır'da, Şîî Fâtimîler döneminde Mevlîd; 400 yıl sonra da Kudüs'te Mi'râc, Reğâib ve Berâet geceleri kutlanmaya, bu geceler camilerde toplu biçimde yapılan ibâdetlerle geçirilmeye başlandı. Daha sonra bu kutlamalar İslâm dünyasının bazı bölgelerine yayılarak gelenekleşti. Kadr gecesi hâricinde ne Kur’ân-ı Kerîm’de ne Hadîs-i Şerîflerde sahîh bir bilgi vardır.

Bid'at; Hz. Peygamber ve Ashâb-ı Kirâm dönemlerinde görülmeyip onunla amel edilmeyen, hattâ bir benzeri olmayan ve İslâm'dan olmadığı halde sonradan ortaya çıkan, din ile alâkalı olup bir ilâve veya eksiltme mâhiyetinde olarak ibâdet kabûl edilen, göze ve akla hoş gelen dua, Kur’ân okuma, namaz kılma, zikretme, düşünce görüş ve ameller, Sünnet’e aykırı davranışların âdet hâline getirilmesidir.

Dinde sonradan ortaya çıkan ve hakkında herhangi bir delil bulunmayan bu gibi durumlar hakkında Allah Rasûlu sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

أَمَّا بَعْدُ فَإِنَّ خَيْرَ الْحَدِيثِ كِتَابُ اللّٰهِ وَخَيْرُ الْهُدَى هُدَى مُحَمَّدٍ وَشَرُّ الأُمُورِ مُحْدَثَاتُهَا وَكُلُّ بِدْعَةٍ ضَلاَلَةٌ  

“İmdi, şüphesiz en hayırlı söz Allah'ın Kitâb'ı, en hayırlı yol Muhammed aleyhisselâm'ın yolu, işlerin en kötüsü sonradan ihdâs edilenler/ortaya çıkartılan (bid'at)lerdir. Her bid'at de bir dalâlettir.” (Müslim, Cumua, 43, No: 867; Bkz: Buhârî, İ'tisâm, 2, No: 7277; İbn-i Mâce, Mukaddime, 7, No: 45)

إِنَّ أَصْدَقَ الْحَدِيثِ كِتَابُ اللّٰهِ وَأَحْسَنَ الْهَدْىِ هَدْىُ مُحَمَّدٍ وَشَرَّ الأُمُورِ مُحْدَثَاتُهَا وَكُلَّ مُحْدَثَةٍ بِدْعَةٌ وَكُلَّ بِدْعَةٍ ضَلاَلَةٌ وَكُلَّ ضَلاَلَةٍ فِي النَّارِ

“Şüphesiz en doğru söz Allah'ın Kitâb'ı, en güzel yol Muhammed aleyhisselâm'ın yolu, işlerin en kötüsü sonradan ihdâs edilenlerdir (bid'atlerdir). Her sonradan ihdâs edilen şey bid'attir, her bid'at bir dalâlettir ve her dalâlet (sahibi) de ateştedir." (Nesâî, İydeyn, 22, No: 1578)

وَإِيَّاكُمْ وَمُحْدَثَاتِ الأُمُورِ فَإِنَّ كُلَّ مُحْدَثَةٍ بِدْعَةٌ وَكُلَّ بِدْعَةٍ ضَلاَلَةٌ

“Sonradan ortaya çıkartılan işlerden sakınınız! Şüphesiz sonradan ortaya çıkartılan her şey bid'attir. Her bidat dalâlettir.” (Ebû Dâvûd, Sünnet, 6, No: 4607)

80- الدعوة إلى الله

الحمد لله والصلاة والسلام علي رسول الله، أما بعد

مرحبا أصدقاء الفيسبوك

أسأل الله لي ولكم العافية

أصيكم بتقوي الله

اعبدوا الله ولا تشركوا به شيئا،

لأن الشرك لظلم عظيم،

والظلم العظيم هو شرك أكبر وافتراء علي الله الكذب،

الشرك صرف شيء من خصائص الربوبية أو الألوهية أو الأسماء والصفات لغير الله، وإن كان أفضل الخلق وهم الأنبياء والمرسلون. ومن جعل شيئا من أنواع العبادات لغير الله تعالي فقد وقع في الشرك

قال ابن تيمية رحمه الله: "فمن عدل بالله غيره في شيء من خصائِصه سبحانه، فهو مشرك." مجموع الفتاوي، ١٣/١٩

يا أصدقائي

إياكم والشرك

لإن الله تعالي يغفر الذنوب جميعا إلا أن يشرك به

والمشرك هو من مات بالشرك الأكبر دون توبة. وصاحب الشرك مخلد في النار

فاعلموا أن من أشرك بالله ثم مات علي ذلك فقد حبط عمله و حرم الله عليه الجنة

اللهم إنا نعوذ بك أن نشرك بك ونحن نعلم ونستغفرك لما لا نعلم

نعوذ بالله من الشرك وأهله

آمنا بالله وكفرنا بالطاغوت

العبد الفقير إلى الله

يوسف السماك

81- BOĞAZLAR SORUNU!

Boğazlar sorunu!

Midenin galibiyeti!

Etin tadı, cazibesi ve zaferi!

Bir zamanlar Tevhîdî hassâsiyeti olanların %90'ı, belki de %95'i et konusunda dört mezhebe, cumhûr'a ve takvâya uyarak ancak Ehl-i Tevhîd'in kestiklerini yerlerdi! Kesende "diyânet/dindarlık" yani ya "Tevhîd ehli" ya da seküler veya ateist olmayan, ıstılâh anlamıyla, Yahûdîler ve Hristiyanlardan ibâret olan "Kitâb ehli" olmaları şartlarını ararlardı!

Şimdi ne mi oldu? Yukarıdaki yüzdelik tersine döndü! Şimdi bu hassâsiyet ve takvâ yolunda %5, en fazla %10 mü'min zor bulursunuz!

Bunun nedeni etin tadı, lezzeti ve câzibesi; insanların çoğunun da midelerini dinlemeleri ve bir de birbirlerini buna teşvik etmeleridir! Kalplerine danışmak yerine!..

Bu süreç nasıl başladı?

– Önce -zayıf bile olsa- cevâz fetvâsı aramakla!

– Gizlice rastgele et yemekle!

– Sonra, "Müslümanların evine gidince et konusunda soru sorulmaz" demekle ve yemeklere girişmekle!

– Çarşı ve pazarda etli yemeklerin etlerini kenara koyup, yemeği etsiz (!) yemekle!

– Ekmek arası tavuk veya kırmızı et gibi gıdalarla beslenmelerin yaygınlaşmasıyla!

– Bazı hocaların, insanlara takvâyı değil de, kendi yaptıklarını tavsiye etmeleriyle!

– İslâmî kesim et bulunamaması, bulunsa da pahalı olması gibi sebep veya bahanelerle!

– En sonunda da "evreka/buldum" dercesine; bazı kimselerin "kesimde besmele illettir" demeleriyle!

Müslüman, midesine giren şüpheli gıdalardan sakınmazsa, hastalıklara karşı bağışıklık sisteminin zayıflaması gibi, günahlar karşısında mânen dirençsiz kalır! Gıybet, dedikodu, husûmet, hamâset ve anlayışsızlığın artması; zikrin ve takvânın azalması da bunun göstergesidir!

Bunları yadırgayan da olabilir, umursamayan da! Hem de, dört mezhep böyle dediği halde!.. Olsun, kişinin ameli kendine! Ama kendi inançları çerçevesinde sadece ülkelerinde değil, gittikleri her yerde de yiyeceklerin kendi inançlarına uygun olmasına dikkat eden muharref Tevrât'ın müntesiplerinin hassâsiyet ve titizliğine bakarsak, hak dinin müntesipleri olarak şüpheli gıdalardan sakınma ve takvâya tâlip olma ve takvâyı tavsiye etme hususunda daha fazla duyarlı hâle gelebiliriz!

Rabbimiz, midemize girenlerin helâl ve tayyip olmasını nasip etsin; kusurlarımızı affetsin, sağlam iman ve takvâ versin.

Not: Okumamış olanlar için, "Müşriklerin kestikleri hayvanların etleri yenilir mi?" başlıklı yazımızı tavsiye ederiz.

Selâm ve dua ile.

82- HADÎSLER DE BU DİNİN BİR PARÇASIDIR!

الحمد لله والصلاة والسلام علي رسول الله

"Kur'ân korunmuş ama Hadîsler korunmamış" deyip Hadîslere i'tibâr etmeyenler şu kâide-i usûliyye üzerinde düşünsünler!

ما لا يتم الواجب إلا به فهو واجب

Ne mi diyor? Kusura bakma da, o kadar büyük (!) laflar ediyorsun da, bir cümleyi okuyup anlayamıyor musun yoksa?!

O halde, biz tercüme edelim:

"Vâcibin ancak kendisiyle tamamlandığı şey de vâcibdir."

Yani bir vâcibin gerçekleşmesinin kendisine bağlı olduğu şeyler, şartlar, mukaddimeler ve gereklilikler de vâcib olur! Allah'a itâatin Rasûl'e de itâati, Kur'ân'a uymanın Sünnete ve Hadîslere de uymayı gerektirmesi gibi! Bu durumda Kur'ân nasıl bağlayıcı ise, Peygamberimizin özelde Hadîsleri, genelde ise Sünnet'i de bağlayıcı olur. Diğer taraftan, uymamız mutlak anlamda emredilen Kur'ân nasıl ki korunmuş ise, dinin bir parçası olan Hadîsler de korunmuş olur. Çünkü din bütün aksâmıyla ancak Sünnet ile tamamlanır.

Hadîsler nasıl mı korunur? İsnâd ilmi ile... Selefimizin de belirttiği gibi, isnâd dindir ve dindendir. İsnâd ilmi, Hadîs ilminin âdeta koruma sigortasıdır!

Muhammed b. Sîrîn der ki:

إن هذا العلم دين، فانظروا عمن تأخذون دينكم

"Şüphesiz bu ilim (isnâd) dindir. O halde dininizi kimden alacağınıza/öğreneceğinize dikkat edin!" (Müslim, Mukaddime, 5. Bâb)

Abdullah b. Mübârek ise şöyle der:

الإسناد من الدبن، ولولا الإسناد لقال من شاء ما شاء

"İsnâd (ilmi) dindendir. Şayet isnâd olmasaydı, dileyen dilediğini söylerdi." (Müslim, Mukaddime, 5. Bâb)

İşte böylece ancak Ümmet-i Muhammed'e lütfedilen isnâd ilmi sayesinde Peygamberimizin Hadîsleri korunmakta, Peygamber adına uydurulan sözler tespit edilip ayıklanmakta ve atılmaktadır!

اللهم صل وسلم وبارك علي سيدنا محمد وعلي آله وصحبه أجمعين. اللهم آمين يا رب العالمين

83- TOPLUMCA...

Maalesef onlarca yıldır ilimden bahsettik ama ilme tâlip olmadık, ilim ehlini sevmedik!

Sevgi, saygı, anlayış, kardeşlik ve vefâdan bahsettik ama bunlara yatırım yapmadık!

Adâlet ve hakkâniyet dedik ama taassup, zan, hamâset ve hamiyyet boyunduruğundan kurtulamadık!

İhlâs, tevâzu, doğallık ve sadeliği övdük ama kalp, karakter ve amelimizi bunlarla yoğurmadık!

"Din nasihattir" dedik ama nasihatlerin önüne kalın duvarlar ördük; öğütleri vahiy ve hikmetle değil; akıl, hevâ ve zan ile tarttık ve değerlendirdik!

Az, öz ve yerli yerinde konuşmanın önemini ve "hikmet" olduğunu vurguladık ama bir türlü susmayı öğrenemedik!

Faziletleri saydık döktük ama her nedense onlara sarılamadık!

İyilik ve takvâda yardımlaşmak, hayırlara koşmak ve bu uğurda yarışmak gerektiğini söyledik ama bunları hep başkalarından bekledik!

Nasihatin önce nefse olduğunu, "yap" veya "yapma" demenin önce kendimize bir uyarı olduğunu düşünemedik!

Yanlış bulmada, eleştiride, suçlamada, ayıplamada, kınama ve dışlamada master yaptık ama doğruya doğru demeyi ve doğru insanları takdîr ve teşvîk etmeyi bir türlü öğrenemedik!

Habire konuştuk, yazdık, yorum ve felsefe yaptık, eleştirdik, görüş ve kanâat belirttik, müfettiş edâsıyla değerlendirmeler yaptık, sorulmayan yerden haber getirdik, üzerimize vazife olmayan işlere daldık, işgüzarlık ettik, edebiyat parçaladık, ahkâm kestik, yargıladık, yargı dağıttık, bilip bilmeden, dinleyip anlamadan hatta anlayamadan cür'etkârlık ettik ve sû-i zan yaptık... Ve daha neler neler ettik ve yaptık... Yapmamız gerekirken yapmadıklarımız, yapmamamız gerekirken yaptıklarımız... Ve bunları bir iş, meziyet ve fazilet sandık!

Allah için ve Allah'ın adıyla okuma, dinleyip itâat etme, sâlih amel, Allah'a davet, hakkı tavsiye, sabır, tahammül, anlayış, iyiliği emretme, kötülüklerden sakınma ve sakındırma, iyilik, takvâ ve güzellik üzere yardımlaşma ve kardeşlik yerine, "bence"lere, "bizce"lere, "falanca" ve "filanca"lara mahkûm olduk!

Peki, toplumca ve fertçe, durup düşünme, öğüt alma, uyanma, uyarma, uyandırma ve hep birlikte iman, ihlâs ve ihtisâb ile Allah'ın rızâsına koşma zamanımız hâlâ gelmedi mi?!

84- SEYYİDÜ'L-İSTİĞFÂR'DA NELER VAR?

Peygamberimiz buyurmuştur ki: “Seyyidü’l istiğfâr (istiğfâr dualarının efendisi, üstünü, faziletlisi) şöyle demendir:

اللّٰهُمَّ أَنْتَ رَبِّي لاَ إِلٰهَ إِلاَّ أَنْتَ، خَلَقْتَنِي وَأَنَا عَبْدُكَ، وَأَنَا عَلَى عَهْدِكَ وَوَعْدِكَ مَا اسْتَطَعْتُ، أَعُوذُ بِكَ مِنْ شَرِّ مَا صَنَعْتُ أَبُوءُ لَكَ بِنِعْمَتِكَ عَلَىَّ، وَأَبُوءُ لَكَ بِذَنْبِي، فَاغْفِرْ لِي؛ فَإِنَّهُ لاَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ إِلاَّ أَنْتَ٠

“Allah’ım! Benim Rabbim Sensin. Sen’den başka (hak) ilâh yoktur. Beni Sen yarattın ve ben Senin kulunum. Gücüm yettiği kadar ezelde Sana verdiğim ahd ve va’d üzereyim. İşlediğim günahların şerrinden Sana sığınırım. Bana ihsân ettiğin nimetlerini itiraf ederim, günahımı da itiraf ederim. Beni mağfiret eyle (bağışla), Şüphesiz günahları Senden başkası mağfiret edemez!”

Peygamberimiz buyurdu:

“Bu seyyidü’l istiğfâr duasını her kim kalbiyle sevap ve faziletine kesin inanarak gündüz okur da o gün akşama girmeden önce ölürse, o kimse cennet ehlindendir. Her kim de sevap ve faziletine kesin inanarak bunu geceleyin okur da sabaha girmeden önce ölürse, o kimse de cennet ehlindendir.” (Buhârî, Deavât, 2, No: 6306; Ayrıca Bkz: Buhârî, Deavât, 16,  No: 6323; Tirmizî, Deavât, 15, No: 3393; Ebû Dâvûd, Edeb, 110, No: 5070; İbn-i Mâce, Duâ, 14, No: 3872; Nesâî, İstiğfâr, 57, No: 5522)

Peki, seyyidü'l-istiğfâr'da neler var?

1- Rubûbiyyet » اللّٰهُمَّ أَنْتَ رَبِّي

2- Ulûhiyyet »  لاَ إِلٰهَ إِلاَّ أَنْتَ

3- Ubûdiyyet » خَلَقْتَنِي وَأَنَا عَبْدُكَ

4- Ahd-i İlâhî'ye ve va'd-i İlâhî'ye vefâ ve sadâkat » وَأَنَا عَلَى عَهْدِكَ وَوَعْدِكَ مَا اسْتَطَعْتُ

5- İstiâze (sığınma) »  أَعُوذُ بِكَ مِنْ شَرِّ مَا صَنَعْتُ

6- Şükür » أَبُوءُ لَكَ بِنِعْمَتِكَ عَلَىَّ

7- Günahı itiraf » وَأَبُوءُ لَكَ بِذَنْبِي

8- Dua » فَاغْفِرْ لِي

9- Tecerrüd (mağfireti, bağışlamayı Allah'a hâs kılma) » فَإِنَّهُ لاَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ إِلاَّ أَنْتَ

İşte bu, onun için seyyidü'l-istiğfâr'dır!

85- GÜNDEMİNDE TEVHÎD OLMAYANLARDAN SAKININ!

Günümüzün genel vâkıasında Tevhîd'den yüz çevrilmiş, hakikati ve muhtevâsı unut(tur)ulmuş, Müslümanlık iddiasına rağmen namaz bile terk edilmiştir!

Bu hengâmede câhil sofular, ilimsiz âbidler ve saptırıcı imamlar Tevhîd'e değil; namaza davet etmektedirler! Tek dertleri birini/birilerini namaza başlatmak!

"Namazını kıl; zinâ etme, içki içme, kumar oynama, fâize bulaşma" diyorlar da; "Allah'a şirk koşma, şirki terk et, şirke bulaşma, Allah'ı Tevhîd et, dini ve ibâdeti O'na hâs ve hâlis kıl" diyemiyorlar!

Münkerlerin en büyüğü olan şirki terk etmeden iman sahîh olur mu?! Şirki terk etmeyen bir kimse dünyanın bütün iyiliklerini işlese, şirk dışındaki bütün kötülüklerden sakınsa, ebedî cehennemden kurtulabilir mi?! Mü'min sayılır mı?!

Peki, bu esaslı hakikatten insanlar neden i'râz ederler de, kafalarına göre bir din yaşayıp, o dini de Allah'a nispet edip Âlemlerin Rabbine iftirâ ederler?!

Bu kimselerin anlayışına göre; bir insan namaz kılmasa da Müslüman, namaz kılarsa dindar Müslüman, dili az-biraz laf yaparsa ve cemâatlerinin ve hocalarının aleyhinde de konuşmazsa Ehl-i Sünnet Müslüman hatta hoca! Kendilerini eleştiren kimse ise, -onlara göre- ânında sapık! Şirke ve taassuba bakar mısınız?!

Tevhîd'i ise soran, düşünen ve önemseyen yok! Şirklere itiraz yok, bahaneler ve nefsî ve seytânî maslahatlar çok! Şirkli ameller ve şirkli hayaller!

Şirkten ve şirk ehlinin amelinden ve ifsâdından Allah'a sığınır; O'ndan iman selâmeti ve hüsn-ü âkıbet dileriz. Rabbim, içtenlikle bu duayı edenlere ve "âmîn" diyenlere nasip etsin.

86- ÖNCE KARDEŞİNİ SEV!

Bugün, Müslümanların en büyük sorunu birbirlerini anlamamalarından ziyâde; birbirlerini Allah için sevememeleridir! Nefislerine, taassup ve hamâsetlerine bir gem vuramamaları, kendilerini Müslümanlara muhtaç hissetmemeleri ve kardeşlikten müstağnî olmalarıdır! Sorun budur! Sorun sevgisizliktir ve sevimsizliktir!

Müslümanlar sevgi ve merhamette bir bedenin azaları veya bir duvarın tuğlaları gibi olmadan olmaz! Ne kadar amel edilirse edilsin, neler yapılırsa yapılsın, işin özünde "Allah için sevgi ve merhamet" olmadan temel çürük olur! Kalpler bir olmadan ameller de bir olmaz ve sonuç vermez! İman ateşi de, fanussuz bir kandil gibi açıkta kalır! Her an sönebilir!

Allah için sevgi ise, sâlihâtın ve hayrâtın önünü açar, iyilik ve takvâ üzerinde yardımlaşmayı sağlar, imanı artırır ve küfür rüzgârlarından, tâat ve takvâ fanusu ile imanı korur! İman kuvvetlenir; nûru da, ziyâsı da artar. Kardeşlik ve sevgi işte bu kadar önemlidir!

Mü'minler taklîdî imandan tahkîkî imana ulaşma yolunda yorulup terleseler, imanlarının olgunluğunun, kardeşlerini sevmekten geçtiğini fark edecekler, bunun şuûruna varacaklar! Kardeşlerini sevince de onları doğru anlayacaklar, en azından anlamaya çalışacaklar ve hüsn-ü zan edecekler! Ama asla gece-gündüz kardeşlerinin aleyhinde olmayacaklar, hak davaya zarar vermeyecekler, şeytanı ve düşmanı sevindirmeyecekler! Bu da, Allah'ın rızâsını, rahmetini ve yardımını celbedecektir!

Ne dersiniz? İlim de, iman da, İslâm da, hak da, hikmet de, akl-ı selîm de, iz'ân da, insâf da, tecrübe de böyle demiyor mu?

Yoksa takdîsçilik veya tenkîsçiliğe, takdîrcilik veya tahkîrciliğe, övgücülük veya sövgücüğe, güzelleme veya taşlamaya, aklamaya veya haklamaya devam mı?!

87- HAKKA UY, EDEPLİ OL VE SADECE ALLAH'IN RIZÂSINI GÖZET!

Ağzınla kuş tutsan; yağa yatırsan, bala batırsan nankör, vefâsız, câhil, gâfil, önyargılı ve mutaassıp insanları râzı edemezsin! Gerçi râzı etsen ne yazar, ne fayda?!..

Onun için boşuna kürek çekme; sadece Allah'ın rızâsını gözet! İnsanlar alınır, kırılır, rahatsız olur, soğur, uzaklaşır, gıybet eder diye düşünerek, hakkı söylememezlik etme! Ta'vîz verme, yağcılık yapma, hak ile bâtılı karıştırma ve hakikati gizleme! Ama hakâret etmeden hakkı mutlaka söyle! Hikmet ve basîret üzere söyle! Mulâyenetle ve vakârla söyle!

Hesâbî olma; hasbî ol! Kim ne olursa olsun; aldırış etme, örnek alma!.. Sen hak yoldan, hakka sadâkatten, hak yolda istikâmetten ayrılma! Adımlarını iman ve ihtisâb üzere at! Adımına ve ameline nefsini karıştırma; nefsî olma! Gösterişten, bencillikten ve çıkarcılıktan sakın; ihlâslı ol!

Hakka uy, haddini ve büyüğünü-küçüğünü bil; bilmeyenlerden de yüz cevir!.. Büyüğün büyüklüğünü, küçüğün küçüklüğünü bilmesi İslâm edebidir! Edepli ol!

"Büyüklere saygı" ve "küçüklere merhamet", Peygamberimizin Sünnet'idir, edebidir, güzel ahlâktır, kulu kâmil imana ulaştıran iki büyük fazilettir. Onun için saygısız ve merhametsiz olma!

Bil ki, her kimde saygısızlık ve merhametsizlik varsa; onda câhiliyye var demektir. Mü'minse, amelî ve ahlâkî noktada; mü'min değilse, hem i'tikâdî hem de amelî/ahlâkî noktalarda!

Mü'min câhiliyyeden bütünüyle sıyrılmalıdır. Câhilî huy ve amellerini câhiliyyenin çöplüğüne atmalı; güzel ahlâkı, saygısı, sevgisi, merhameti, insâfı, vasatlığı, i'tidâl ve istikâmetliliği ile tanınmalı, güzel bir örneklik ortaya koymalı; akl-ı selîm ve âdil mü'minlerin hüsn-ü şehâdetine mazhar olmalıdır!

"Neme lâzım?", "bana ne?", "boşver" deme; bil ki, şâhid ümmetin hüsn-ü şehâdeti büyük mazhariyettir!

Rabbimiz bizlere hüsn-ü istikâmet, hüsn-ü hâtime, hüsn-ü şehâdet ve hüsn-ü âkıbet nasip etsin.

88- MÜSLÜMANIN BAŞINA GELEN HER MUSİBET GÜNAHLARINA KEFFÂRETTİR:

Hz. Âişe radıyallâhu anhâ’dan rivâyet edildiğine göre, Rasûlullah aleyhisselâm şöyle buyurdu:

مَا مِنْ مُصِيبَةٍ تُصِيبُ الْمُسْلِمَ إِلاَّ كَفَّرَ اللّٰهُ بِهَا عَنْهُ حَتَّى الشَّوْكَةِ يُشَاكُهَا

“Kendisine batan bir dikene varıncaya kadar, Müslümnana isâbet eden her bir musibet karşılığında Allah mutlaka onun günahlaının bir kısmını örter.” (Buhârî, Merdâ, 1, No: 5640; Müslim, Birr, 49, No: 2572c; Ayrıca Bkz: Buhârî, Merdâ, 1, No: 5641, 5642; Müslim, Birr, 46, 47, 48, 50, 51, No: 2572; Birr, 52, No: 2573, 2574; Birr, 53, No: 2575; Birr, 54, No: 2576)

Ayağının tökezlemesine varıncaya kadar (Müslim, 2574; Tirmizî, 3038), Müslümanın karşılaştığı her bir musibet onun günahlarına keffâret olur.

Yorgunluk, hastalık, ağrı, sızı, keder, gam, eziyet, üzüntü, ayağına diken batması, ayağının tökezlemesi vs. olarak mü’mine isâbet eden her bir şey sebebiyle Allah Teâlâ o mü’mine onun karşılığında ya bir hasene/sevap yazar yahut da bir günahını siler (Müslim, 2572g). Bazı nüshalarda bu Hadîs’te geçen “yahut” anlamına gelen (أَوْ) edatı yerinde atıf edatı olan “vâv” (وَ) kullanılmıştır.

Bu Hadîslerde mü’minler için büyük bir müjde vardır. Çünkü küçük veya büyük musibetler mü’minlerin başına hemen her an gelebilmektedir. Müslümanlara isâbet eden sıkıntılardan dolayı onların sevaplarının artıp derecelerinin yükseldiği anlaşılmaktadır.

Bu Hadîsler sabrın ve Takdîr-i İlâhî’ye rızânın önemini ve mü’mine kazandırdığı faziletleri vurgulamaktadır. Şüphesiz hastalık ve diğer dünyevî sıkıntılara sabretmek, meşakkatlere tahammül edip yalnızca Allah’a dayanıp güvenmek kulun günahlarına keffâret olduğu gibi, sevap ve ecir kazanıp derecesinin yükseltilmesine de sebeptir.

89- RECEB AYINDA ORUÇ TUTMAK:

Ebû Dâvûd'un 2428 numarayla rivâyet etmiş olduğu ve üç kez tekrar eden;

صُمْ مِنَ الْحُرُمِ وَاتْرُكْ

"Haram aylardan (dilediğin kadar) oruç tut, (dilediğin kadar da) bırak (tutma)!" Hadîsi seneden zayıftır.

Dolayısıyla, Sahîh Hadîslerde ve Sünnet'te sâbit olmuş olan oruçlar dışında, haram aylar olan Zilka'de, Zilhicce, Muharrem ve Receb aylarının belirli günlerini oruca tahsîs etmek ya da Receb ayının veya Receb ile Şa'bân ayının tamamını oruçlu geçirmek müstehab değildir ve Sünnet'te yeri yoktur. Çünkü haram aylarda oruç tutmaya teşvik eden sahîh Hadîs bulunmamaktadır. Receb ayında oruç tutma ve bazı gecelerini ibâdetle geçirme hakkında nakledilmiş olan bütün Hadîsler ya zayıftır ya da uydurmadır.

Ebû Dâvûd'da geçen bu zayıf Hadîs hatta Receb ayında oruç tutma veya belirli bir gecesini ibâdetle geçirme hususunda rivâyet edilen bütün Hadîsler, Allahu A'lem, "fî fedâili'l-a'mâl" kapsamında yani faziletler konusunda rivâyet edilen zayıf Hadîslerden değildir.

Fakat Receb ve Şa'bân aylarında -Sünnet'te yeri olmamasına rağmen- belirli günleri oruca tahsîs etmeden ve tamamını da oruçlu geçirmeden, gün belirlemeksizin her aydan üç gün oruç tutma veya kamerî ayların 13, 14 ve 15. günlerini ya da Pazartesi ve Perşembe günlerini oruçlu geçirme kâbilinden oruç tutulabilir.

Bununla beraber, Receb'in ilk gününü oruca tahsîs etmeden, bunu İslâm'da i'tiyâd hâline getirilmesi gereken bir faziletmiş gibi yerleştirmeden, her ayda olduğu gibi bu ayda da en azından üç gün oruç tutmak maksadıyla bu gece sahûra kalkılabilir mi? Evet, sakınca yoktur. Fakat hikmet ve inceliği kavramalıdır. Allah en iyi bilendir.

90- YEMEK DEYİP GEÇME!

Çok yiyip içmenin, çok yemeyi zevk ve takıntı hâline getirmenin, pahalı ve lüks yemek peşinde koşmanın insanın kimyasını, karakter ve kişiliğini nasıl bozduğunu, nefsini ve şehvetini nasıl azdırdığını insan bilmiş olsaydı, yine de bu yönde ısrârcı olur muydu acaba?!

Elbette acıkınca kanâatkar şekilde; Allah'ı zikrederek, hamdederek ve şükrederek helâlinden yiyeceğiz! Bu fıtrî, meşrû' ve güzel bir hâldir. Hatta acıkınca doyuncaya kadar da yiyebiliriz. Ölmeyecek kadar yemek farz, doyuncaya kadar yemek de câizdir.

Diğer taraftan, Sünnet'e uygun şekilde midenin üçte birini yemekle, üçte birini suyla doldurup, kalan üçte birini de hava/teneffüs için bırakabiliriz. Böylece yemek yeme anlayışımızı aza ve elde/evde olana/bulunana kanâat, takvâ, tefekkür, ikrâm ve îsâr ile tâclandırıp nefis terbiyesine terfi ederiz. Bunun ise tadından yenmez. Mânevî lezzetinin...

Bilelim ki, sebep-sonuç ilişkisi ve illiyyet bağı içerisinde mü'min ile kâfirin de, sâlih ile fâsığın da yemek yeme biçimleri ve motivasyonları aynı değildir. Onun için mü'min yerken ve içerken bile mü'mince yemeli ve içmelidir. Mü'min, ahvâli, ahlâkı, akvâli, ef'âli, harekât ve sekenâtıyla da mü'mindir. Bunun bilincinde her adım ve amelinde mü'minin izzet ve şerefi, vakâr ve heybeti, tevâzu ve takvâsı ile hareket etmelidir. Bunun şuûrunda olmalıdır.

Selâm ve takvâ duasıyla...

91- SOSYAL MEDYA VE TEFEKKÜR!

İlim, iman, ihlâs, takvâ ve hikmet ehline Rabbim merhamet etsin!

Mü'minin her üzüntüsü, incinmesi ve câhillerden gördüğü ezâlar günahlarına keffârettir!

İnternetin olmadığı zamanlarda akıllı, olgun ve oturaklı mü'minler sosyal hayatta sâlih, hayırlı, faziletli, takvâlı, akıllı, efendi, karakterli, merhametli, insâflı ve iyi insanlarla haşır neşir olurlardı. Tercîh ve inisiyatif insanın elindeydi!

Şimdi ise, internet aracılığıyla -Kur'ân'ın beyânına göre- çoğunluğu sâlih, iyi, akıllı, vefâlı, olumlu ve yapıcı olmayan insanlarla zorunlu olarak haşır neşir olunuyor! Böylece câhil, anlayışsız, patavatsız, fitneci, yaygaracı, gıybetçi, kötü kalpli ve kendini ıslâhçı sanan ifsâdcılarla aynı sosyal mecrâlarda yer alınıyor!

Böyle bir yerde dünyanın en âlimi de olsa, en hikmetlisi de olsa, en samimisi de olsa, birçok ezâlara ma'rûz kalır! Hiçbir ehliyeti ve liyâkati olmayan cür'etkâr çocuklardan, heyecanlı gençlerden ve dolduruşa gelen taklitçilerden laf işitir, nasihat (!) dinler! Kendisine akıl ve ayar verilir!

Nefis ve hevâ ehli câhiller tarafından mü'minlerin izzet ve şereflerine saldırılır! Bilmeyen safdiller de gâfilce bu manzaraları izlerler, daha da kötüsü beğenirler, bundan da kötüsü yorumlarıyla destek olup fitneyi körüklerler!

Böyle bir ortamda hakkâniyetli, hikmetli, basîretli, firâsetli, tahammüllü, sabırlı, sâkin, soğukkanlı, izzetli, şerefli, onurlu, mürüvvetli, vakârlı, anlayışlı, hüsn-ü zanlı ve geçimli olan kazanır! Bunların tam aksi bir kişilik sergileyen sosyal medyada da, sosyal hayatta da kaybeder! Dostları kaybeder, dostlukları kaybeder, hayırları kaybeder ve kendisi gibi kötü evsâflı ve ahlâklı kimselerin arkadaşlığına ve beraberliğine mahkûm olur! Âkibetlerini ise ancak Allah bilir. Fakat gidişatları sebebiyle âkıbetlerinden de korkulur!

Rabbimiz, el-Hafîz ismiyle her anlamda bizi korusun; bize rahmet ve lütfuyla muâmele etsin!

92- "KARDEŞLİK" DENİNCE İLK AKLA GELENLER!

"Kardeşlik denince ilk aklına gelenler -kısaca ve mümkünse tek kelime olarak- nelerdir?" sorusuna mücmel olarak cevabım!

Sevgi, saygı, merhamet, af, anlayış, hüsn-ü zan, ziyâret/sıla-i rahim, infâk, nasihat, birbirinin izzet ve şerefini gıyâbında veya huzurunda koruma, iyilik ve takvâ üzerinde yardımlaşma ve [tevdîh ve îkâz bâbından söylemek gerekirse,] ittifâk edilen hususlarda yardımlaşıp ihtilâf edilen meselelerde birbirini ma'zûr görme sayılabilir!

İlim talebelerinin ezberlemesi ve tüm mü'minlerin bilmesi gereken bu son kısım bir kâide olarak şöyledir:

نتعاون فيما اتفقنا عليه، ويعذر بعضنا بعضا فيما اختلفنا فيه

"Üzerinde ittifâk ettiğimiz hususlarda yardımlaşırız ve hakkında ihtilâf ettiğimiz şeylerde ise birbirimizi ma'zûr görürüz (birbirimize müsâmaha ile yaklaşır, hoşgörülü oluruz)."

Bu şekilde, son cümledeki ittifâk ve ihtilâf noktalarındaki hareket fıkhı ve ihtilâf ahlâkı ile birlikte başlıca on iki haslet aklıma geliyor.

Karakteristik potansiyel, azim, kararlılık, amel ve icrâat bakımından bunların kaçına yürekten sahibiz? Hepsine sahip olmamız gerektiği halde!...

93- DEPREMLER SEBEBİYLE NASİHAT VE DUA!

Arkadaşlar!

Karamsar, kötümser ve ümitsiz olmayalım! Kötü ve çirkin söz söylemeyelim! Kötü yorum yapmayalım! Kötü temennîlerde bulunmayalım!

Allah'ın azâbından korkarak ve rahmetini umarak dua edelim! İstiğfar edelim! Tevbe edelim; çünkü Allah bütün günahları mağfiret eder! O Ğafûr'dur, Rahîm'dir.

Zikrullâh ile meşgul olalım! Önünde de sonunda da emir Allah'ındır. Allah'ın emrine ve rızâsına uyalım! O'na itâat edelim! Yalnız O'na ibâdet edelim ve O'na tevekkül edelim!

Yeryüzünde fesâd çıkarmayalım! Allah'ın azâbından ve gazabından korkalım ama Allah'ın rahmetini ve lütfunu da unutmayalım! Ümit ve korku arasında (بين الخوف والرجاء) olalım ve yaşayalım! Bu, imandır! Allah'ın rahmeti muhsinlere, iyi ve sâlih işler yapanlara yakındır.

Rabbimiz, Ümmet-i Muhammed'den hak üzere olmayanları ve hak üzere olduğunu zannedenleri hakka döndürsün! Hepimize hidâyet, selâmet ve âfiyetler versin; içimizdeki sefîhler yüzünden bizi helâk etmesin!

94- NİSÂ: 59. ÂYET VE NÜKTELERİ:

Rabbimiz Nisâ Sûresinin 59. Âyetinde:

 يَا أيّهَا الّذِينَ آمَنُواْ أَطِيعُوا اللهَ وَأطِيعُوا الرَّسُولَ

"Ey iman edenler! Allah'a itâat edin. Rasûl’e de itâat edin" buyurmaktadır. 

Rabbimiz bu bölümde أَطِيعُوا "itâat edin" emrini hem Allah için hem de Rasûl için zikrederken, Âyetin devamında: وَأولِي الأَمْرِ مِنكُمْ "Ve sizden olan emîr sahiplerine de" derken, أَطِيعُوا emrini lafzan tekrar etmemiştir. Ama emîr sahiplerine de itâat gerekmektedir. Çünkü gerek "Rasûl’e itâat edin" emrinden önceki ve gerekse "sizden olan emir sahiplerine de" buyruğundan önceki "vav" harfleri âtıfe'dir.

Peki, burada Yüce Allah'ın emîr sahipleri hakkında lafız olarak "itâat edin" emrini getirmemiş olmasının sebebi nedir?

Hiç şüphesiz ki Rabbimizin Kelâm'ı olan Yüce Kur'ân baştan sona nükteler içermektedir. Bunun anlamı şudur: Allah ve Rasûlüne mutlak anlamda/kesin olarak itâat edin. Allah'a ve O'nun Rasûlüne asla karşı gelmeyin. Ama emîr sahiplerine yani âlimlere ve idarecilere, onlar Allah ve Rasûlüne itâat ettikleri sürece itâat edin demektir. Bu anlam, Kur'ân'ın nazmından anlaşılmaktadır. Yani Âyetlerin tertîb ve düzeninde her bakımdan güzellikler ve ince anlamlar bulunmaktadır. Bu durum hiçbir beşerin sözünde yoktur. Zira Kur'ân, ne bir şâir sözüdür ve ne de bir kâhin sözü! O, Âlemlerin Rabbinin katından inmedir ve Allah'ın buyruklarıdır.

Âyetteki bu inceliği Rasûlullah'ın şu Hadîs-i Şerîf'i de tebyîn etmektedir:

لاَ طَاعَةَ لِمَخْلُوقٍ فِي مَعْصِيَةِ الْخَالِقِ

“Allah’a/Hâlık'a isyân hususunda hiçbir beşere/mahlûka itâat yoktur” (Tirmizî, Cihâd, Bâb: 29; Müsned-i Ahmed, No: 1095, 2/333; Musannef-i İbn-i Ebî Şeybe, No: 34273, 34274, 34279, 34281, 11/503-506)

Evet, Âyetin üçüncü emir cümlesinde emîr sahiplerine itâat konusunda, onların, Allah ve Rasûlüne itâat ediyor olmaları şart koşulmuştur. Yoksa kendilerine itâat edilmez! Âyetin metninde açıkça zikredildiği gibi, onlara itâat edilmesinin asıl şartlarından bir tanesi de مِنكُمْ "sizden" kaydından da anlaşılacağı gibi, emîr sahiplerinin "Müslüman" olmalarıdır.

Âyetin devamına geçelim:

 فَإِن تَنَازَعْتُمْ فِي شَيْءٍ فَرُدُّوهُ إِلَى اللّهِ وَالرَّسُولِ إِن كُنتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ ذَلِكَ خَيْرٌ وَأحْسَنُ تَأْوِيلاً

"Eğer Allah'a ve âhiret gününe inanıyorsanız, herhangi bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz, onu Allah'a ve Rasûlüne götürünüz. Bu hem daha hayırlı hem de sonuç itibâriyle daha güzeldir."

Bu bölüm, anlaşmazlığa düşülen her hususta Allah'ın Kitâb'ı ve Rasûlü'nün Sünnetine mürâcaat edilmesi gerektiğini kesin olarak emretmektedir. Hem de "her hususta" Allah ve Rasûlüne uyulmalıdır. Küçük-büyük hiçbir konuda vahye aykırı bir düşünce doğru kabul edilemez. Bazı kimselerin söylediği: "Allah bu konuya da mı karışacak?" tarzındaki sözün bâtıl olduğunu Nisâ Sûresinin 59. Âyeti haber vermektedir. Çünkü Rabbimiz فِي شَيْءٍ "herhangi bir şey hakkında" buyurarak, شَيْء "şey" kelimesini nekre getirmiş ve Allah ve Rasûlüne götürülmesi gereken hususların umûm’u yani "her şey"i kapsadığını bildirmiştir.

Rabbimiz, ilk bölümde Allah'a ve Rasûlüne mutlak anlamda itâatı emrederken, emîr sahiplerine (Müslüman idarecilere ve İslâm âlimlerine) bazı şartlar çerçevesinde itâat edilmesini emretmektedir. Bu son bölümde ise, itâatın asıl merciinin Kur'ân ve Sünnet olduğu açıkça ortaya konulmaktadır.

Müslümanlar sadece Allah'a ve O'nun Rasûlü olan Hz. Muhammed aleyhisselâm'ın Sünnetine uyarlarsa, bunun sonucu kendileri için daha hayırlı olacak; Allah kendilerini dünyada ve âhirette esenliğe kavuşturacaktır. Aksi bir durumdan Rabbimiz hepimizi korusun!

95- KALBİNİ VE NİYETİNİ DÜZELT!

Sahih Hadîslerde de geldiği gibi; Allah Azze ve Celle bizim cisimlerimize, sûretlerimize ve mallarımıza bakmaz. Bilakis kalplerimize ve amellerimize bakar. Kalp sâlih, düzgün; niyet de hâlis olursa amellerimiz kıymetlenir. Hatta yapmak isteyip de yapamadığımız veya şartlar oluşmadığı için gerçekleştiremediğimiz nice ameller ihlâs, sıdk, sadâkat ve samimiyetimiz sebebiyle Hakk Teâlâ katında karşılık bulur.

Onun için kalplerimizi ıslâh edelim, temiz tutalım. Ve üzülmeyelim... Zira maddî veya mânevî anlamda imkânlar, şartlar ve fırsatlar oluşmadığı için gerçekleştiremediğimiz ama gerçekten içtenlikle istediğimiz nice ameller vardır ki, onları bilfiil yapamamış olsak da, Rahmân ve Rahîm olan Rabbimiz onları amel defterimize yazdırmıştır. Biz, elimizden geldiği kadarını yapalım. Elimizden gelmeyen hususlarda da hayrı isteyelim, hayırlara vesîle olalım, nasihat edelim, yol gösterelim, yardım edelim, dua edelim ve bunları sırf Allah rızâsı için yapalım. Mükâfâtını Allah'tan bekleyerek... Mü'minin niyetinin amelinden daha hayırlı olduğunu bilerek... Zira niyette bir bozukluk varsa amelin kıymeti yoktur. Ama niyet düzgün ise, bazı amelleri gerçekleştiremezsek bile, Rabbu'l-Âlemîn kalplerimizi, niyetlerimizi ve düşüncelerimizi çok iyi bildiği için bizlere kalplerimize göre lütfedecektir.

O halde; söz ve amellerimiz kalbimize göre değerlendirilecekse, onu her türlü şirkten ve hastalıktan temizleyip, düzeltip, her dâim temiz tutalım! Ki, amellerimizin de niyetlerimizin de duygu ve düşüncelerimizin de Allah katında bir değeri olsun!

96- AKŞAMÜSTÜ BİR SORUYA KISA CEVABIMIZ!

İlim öğrenmeye çalıştığını, bu uğurda bazı kitaplar okuduğunu söyleyen ve bizden kitap tavsiyesi isteyen bir kardeşimize hızlıca aşağıdaki satırları karaladık. Herkesin istifâdesi için ve hayra vesîle olur ümidiyle paylaşıyorum...

¶ MâşâAllah, Rabbim muvaffak etsin. Bizim kitabı okudunuz mu? Çünkü bu zamanda esas, evvel, evlâ ve elzem konular olan Tevhîd ve akîdevî meseleler başta olmak üzere, İslâm'ın öncelikli hususlarına yer verdik. Okuduysanız, asrımızda yazılan kitaplar içerisinde Mevdûdî'nin kitapları öne çıkıyor. Tefsîr'de Tefhîm'i, Siyer ve Peygamberler Tarihi'nde "Tarih Boyunca Tevhîd Mücâdelesi ve Hz. Peygamber'in Hayatı", Fıkıh konusunda Fetvâlar'ı, Hulefâ-i Râşidîn'in son dönemdeki karışıklıkları ve meliklik/saltanat sürecininin başlangıcını konu alan Hılâfet ve Saltanat'ı, Hitâbeler'i, "Sünnet'in Anayasal Konumu" adlı kitabı, "İslâmî Kavramlar, Kur'ân'a Göre Dört Terim, Düzeltilmesi Gereken Kavramlar, Gelin Müslüman Olalım, Gelin Bu Dünyayı Değiştirelim" vs. kitaplarını okumanızı tavsiye ederim.

Ahmed Fâiz'in "Fî Zılâli'l Kur'ân'da Davet Yolu" adlı kitabı da çok güzeldir. Muhammed Kutub'un kitapları, vesâire...

Kitap çok ama okunması gereken kitabı yavaş yavaş, ders şuûruyla ve notlar alarak, eşe dosta anlatarak, teblîğ yaparak, yaşayarak ve gündem ederek okursak, bir kitap bile bize yüz kitap okuyandan daha çok şeyler kazandırır. İnsan bir kitabı bu şekilde okuduğunda başka bir yerde hatta yıllar sonra bile, o kitapta okuduklarını, fazlasıyla [şerh ve ziyâdesiyle] hatırlar ve bilir, irticâlen, sanki bir kitaba bakıp okuyormuş gibi konuşabilir. Samimiyetine ve cehd-ü gayretine göre, Allah'ın izniyle...

Bu şekilde okursak ve dinlersek, okuma anlam kazanır, bereketlenir ve bize çok şeyler katar.

Bu hususta çok şeyler söylenebilir. İnşâAllah bu kadar yeterli olsun.

Daha öncesinden, -hasbelkader ve hasbelkalem- "Tavsiye Edebileceğim Bazı Türkçe Kitaplar" başlıklı bir yazımızdan da istifâde edebilirsiniz.

Hayırlı akşamlar kardeşim.

97- N'OLUYORUZ ARKADAŞLAR?!

Bugün gençler üç beş kitap okuduklarında ve yakın çevrelerinde birkaç insandan itibâr gördüklerinde hemen kendilerini farklı hissediyorlar, bulunmaz Hint kumaşı sanıyorlar, doğallıklarını, sempatikliklerini ve sevecenliklerini kaybediyorlar! Konuşmaları değişiyor, üslûpları değişiyor, yürüyüşleri değişiyor, tavırları değişiyor, bakışları değişiyor, insanlardan beklentileri değişiyor! Âdeta başkalarından özel alâkalar bekleyen ve bunu hak eden özel insanlar oluveriyorlar!

Ne oldu peki, ne değişti?! İnsanın doğallığını ve dengesini bozan, arkadaşlarından onu üstün kılan ve kendisini bir anda büyüklerinin önüne geçiren bu hâl nedir?!

İnsan hiç düşünmez mi; Ümmet-i Muhammed'in en faziletli ikinci mü'min kişisi olan, Hz Ebû Bekr'den sonra ümmetin en hayırlısı olan Hz. Ömer mü'minlerin emîri, bütün Müslümanların halîfesi olduğu halde, o şecâatine, azmine, azîmetine, kararlılığına, hassâsiyet ve sa'y-u gayretine rağmen; ne kadar sade, ne kadar mütevâzı ve ne kadar doğal bir hayat yaşamıştır?! Mü'minlerin emîri olduğu hiçbir davranışından belli olmamış ve insanlardan hiçbir şekilde özel bir muâmele istememiş, beklememiş ve bunu kabul etmemiştir! O sadece takvâya, adâlete, hakkâniyete, insâfa ve merhamete uygun bir hayat yaşamış, bu hâl üzere hareket etmiş ve sadece Allah'a vereceği hesabı düşünmüştür!

Peki, bize ne oluyor? Biz kimi örnek alıyoruz? Rasûl'ün Sünnet'i bu mu? Selef-i Sâlihîn böyle miydi? Hulefâ-i Râşidîn böyle miydi?

Biraz kendimize gelmemiz gerekmez mi? "Biraz" kelimesini nezâket olsun diye söylüyorum! Tam mânâsıyla, bütün benliğimizle, câhiliyyeden, nefsâniyetten ve egomuzun, tutkularımızın boyunduruğundan kurtulup, silkelenip kendimize gelmemiz gerekmez mi? Takvâya, ihlâsa, zühde, tevâzuya, doğallığa, sadeliğe ve kardeşliğe tâlip olmamız gerekmez mi? Gerekirse, ne zaman?! Rabbimiz, ihlâs, takvâ, kardeşlik şuûru ve istikâmet versin. Çok geç olmadan! Vesselâm.

98- ÇOK MU ZORDUR?!

Çok mu zordur, hayatın her alanında sadece Allah'a itâat etmek?! Hayır, aksine çok kolaydır. Zor olan, nefse, hevâya, şeytana ve tâğûtlara uymaktır!

Çeşit çeşit, âciz, fânî, doyurulmaya muhtaç, birbirinden farklı istek ve arzuları olan, birçok ilâh ve rabbe itâat ve ibâdet mi yoksa el-Vâhid ve el-Kahhâr olan, eşi ve benzeri bulunmayan, el-Hâlık, el-Mâlik, el-Hâkim, el-Müdebbir, es-Samed olan Rabbu'l-Âlemîn'e ibâdet etmek mi daha hayırlıdır ve kolaydır?! Elbette, kesinlikle ve şüphesiz Allah'ın ulûhiyyeti ve rubûbiyyeti haktır. Allah'tan başka da ibâdet, itâat ve teslimiyeti hak eden bir ilâh yoktur. Rızâsı kazanılacak tek kimse Hâlık-ı Zü'l-Celâl'dir!

Peki, bütün bunlara rağmen insanlar Allah ile sınır mücâdelesine girişirlerken, Allah'a şirk koşup iftirâlar ederlerken, O'nun irâde ve hükümlerini hiçe sayıp, kendi hevâ ve heveslerini Allah'ın emirlerine tercîh ederlerken; evet, bütün bu cür'etlerine rağmen, Allah neden onları hemen cezalandırmıyor?! Hemen helâk etmiyor?! Çünkü Allah es-Sabûr'dur. Dünya ise imtihân yeridir. İmtihân da Allah'ın bir irâdesidir. Allah'ın, kâfirler için ebedî cehennem; mü'minler için ise, ebedî cennet va'di haktır. Allah va'dinden asla dönmez.

Allah, kullarını kendi hallerine de bırakmaz. Rabbâniyetiyle tecellî eder; onlara rasûller ve kitaplar gönderir, ayrıca enfüsî ve âfâkî Âyetlerle de hak yolu gösterir ve hak yolda muvaffakiyet verir. Allah imhâl eder yani belli bir vakte kadar süre tanır ama asla ihmâl etmez! Vakt-i zamanı geldiğinde kendisine isyân edenleri şiddetle yakalar ve korkunç bir azap ile cezalandırır! Ölümü dahi her gün binlerce kez özletecek bir azapla!..

Câhil insan bu korkunç sona câhilce ve gâfilce râzı olur da, Allah'ı Tevhîd edip, sadece O'na ibâdet etmez! Fakat bu hâliyle ancak kendi nefsine zulmeder! Faydasız son pişmanlıkları yaşayacak ve sonsuz azâba müstehak olacak kendisidir zîrâ!

Kötü hâl ve gidişattan ve kötü sondan Allah'a sığınırız; O'ndan hidâyet, istikâmet ve hüsn-ü âkıbet dileriz.

99- EN BÜYÜK KERÂMET!

Cehâlet, şirk, küfür, irtidâd, tuğyân, zulüm, isyân, fısk, fitne, fesâd, kaos, ihtilât, teberrüc, arsızlık, azgınlık, dünya, mal, makam, şöhret, i'tibâr ve riyâset sevgisi, herc-ü merc, katl-ü kıtâl, içki, kumar, şans oyunları, zinâ, fâiz, tefecilik, müzik, şarkıcılık, reklamcılık, moda, magazin, dedikodu, gıybet, iftirâ, sû-i zan, yalan, ehliyetsizlik, liyâkatsizlik, mürüvvetsizlik, saptırıcılık, samimiyetsizlik, güvensizlik, korkaklık, şüphecilik, tevekkülsüzlük, şükürsüzlük, bereketsizlik, açgözlülük, hırs, ihtirâs, bencillik, sabırsızlık, acelecilik, tedbîrsizlik, basîretsizlik, hikmetsizlik, asabiyet, taassup, grupçuluk, sinir, stres, aşırılık, taşkınlık, atâlet, tembellik, pısırıklık, riyâ, gösteriş, görgüsüzlük, lüks düşkünlüğü, şekilcilik, insâfsızlık, haksızlık, iltimâs, torpil, yandaşlık, ısrârcılık, inat, dik kafalılık, anlayışsızlık, muhâlefetçilik, savurganlık, isrâfçılık, cimrilik, nemelâzımcılık, gam, keder, tasa, evhâm, vesvese, ayrılık, geçim sıkıntısı vs. bir çırpıda sayılamayacak kadar çok maddî, mânevî, bedenî ve rûhî sıkıntıların, kötülüklerin, münkerâtın ve fuhşiyyâtın bulunduğu ve tüm dünyada yayıldığı şu âhir zamanda, Allah'a iman (Tevhîd) ve istikâmet (İslâm'a teslimiyet ve Allah yolunda sebât) en büyük kerâmettir!

Bundan daha büyük bir kerâmet, başarı ve müjde sebebi olmaz! Zira buna muvaffak olanlara korku ve üzülme yoktur ve ayrıca ölümleri ânında veya kabirlerinden diriltildiklerinde yahut da âhirette akın akın inen melekler onları cennetle müjdelerler. Onlar için bu üç müjde vardır! İsterseniz, Fussılet: 30'u ve Ahkâf: 13'ü okuyun! Rabbim, bizlere de nasip ede!

Allâme Mevdûdî, bu Âyetlerdeki, meleklerin müjdelerinin ölüm ânı, berzah ve mahşerle sınırlı olmadığını; meleklerin bu müjdeleri mü'minlerin kalplerini teskîn edip mânevî destek vermek anlamında dünyada hak ve bâtıl mücâdelesi esnasında da verdiklerini ifade ederek, önemli bir noktanın altını çizer. Nasıl ki, şeytanlar hak ve bâtıl mücadelesinde kendi taraftarlarına, vesvese, telkîn ve iğvâlarıyla kötülük yolunda bir anlamda destek oluyorlarsa, melekler de mü'minlere hak yolda ve hak mücâdelede mânen destek olurlar. Meleklerin desteği için onları görmemize gerek yoktur. Allah en iyi bilendir.

100- CİMRİLERE VE MÜSRİFLERE BAKIP, KİMSE MALDAN SOĞUMUYOR!

Kimse kötü sermayedârlara ve cimri zenginlere bakarak ve onları bahane ederek maddeden, maldan, paradan, altından ve bilumûm dünyalıktan soğumadığı gibi; kötü âlimlere bakarak ve onları bahane ederek de ilimden soğumamalıdır!

Şükreden zenginlerin, infâk, ihsân ve hayır ehli, gani gönüllü mü'minlerin faziletlerini takdîr ettiğimiz gibi; maldan daha hayırlı olan ve bütün faziletlerin, hayırların, ibâdetlerin hatta imanın bile sebebi olan ilmi sevmeli ve ilim ehlinin faziletini de takdîr etmeliyiz!

Hem de, görüntü belki de %95 olumsuz olsa dahi! Günümüz vâkıasında hakîkî ve hasbî ilim ehli ve cömert zenginler %5'e kadar inse dahi!

Şahsen ben kendi adıma, hakîkî anlamda ilim ve hak tâlibi olan on beş yaşındaki bir gencin, değil alnını ve gözünü, elini bile öperim. Zira câhiller farkında, fehminde ve fıkhında olmasalar bile ilmin önemini ve ehlinin faziletini Nasslardan biliyorum. Elhamdülillâh.

Cömert olan zengin Müslüman'a ise saygı duyarım, takdîr ederim, gıpta ederim ve kendisi için özel dualar ederim. Daha ne edelim, ne diyelim? O da bilmelidir ki, zenginliğine rağmen, tüm ümmet gibi sonuçta ilim ehlinin talebesidir. Çünkü idrâk edebilen ve başarabilen için, Rabbânî, zâhid ve hasbî ilim ehlinin talebesi sayılmak bile bir şereftir!

İlme ve ilim tâliplerine köstek anlamına gelebilecek veya maksat o olmasa bile o şekilde anlaşılabilecek yarım kelime bile söylemekten Âlemlerin Rabbine sığınırım. Rabbim sözlerimizden, yazdıklarımızdan ve yaptıklarımızdan şeytana bir pay vermesin.

Rabbim, kendi dinine ilim, hikmet, basîret, ihlâs, istikâmet, azim ve îmânî bir heyecan ile destek olan sâlih kullarından eylesin bizleri... Vesselâm.

101- KİBİR NEDİR?

Kibir iki kısımdır:

1- Hakkı kabul etmemek!

2- İnsanları/Müslümanları küçük görmek, aşağılamak, tahkîr ve tezyîf etmek, i'tibâr cellatlığı yapmak, sosyal medyada veya sosyal hayatta mü'minlerin izzet ve şereflerine saldırmak!

İnsanları küçümsemek kendini üstün görmek yani büyüklenmek demektir ki, kibirdir!

Bu ikisi ya da ikisinden biri her kimde varsa, kibirlidir! Kibirli insan nefsî davranır, haksızlık eder ve haddini aşar! İnsan hadsizlik yoluna girerse, bir günahla da kalmaz. Günah günahı doğurur!..

Rasûlullah aleyhisselâm buyurdu:

الْكِبْرُ بَطَرُ الْحَقِّ وَغَمْطُ النَّاسِ

“Kibir, hakkı kabul etmemek ve insanları küçümsemektir.” (Müslim, Îmân, 147; Bkz: Ebû Dâvûd, Libâs, 28, H. No: 4092; Tirmizî, Birr, 61, H. No: 1999; El-Edebu’l Müfred, Kibr, 251, H. No: 556)

Bu tanımlamaya göre gerçekten ne kadar da çok kibirli insan var! Allah'a sığınırız!

Arkadaşlar!

Şeytanların ele başlarının ve azılı olanlarının zincire vurulduğu, şeytanların vesveselerinin ve tesirlerinin azaldığı, herkese değil sadece bazılarına vesvese verebildikleri veya etki edebildikleri şu mübârek Ramazan'da hiç değilse; nefsâniyetten ve şeytanın vesveselerine kulak vermekten ve şeytanın telkinlerini huy, ahlâk, söylem ve eylem edinmekten sakınalım ve nihâyetinde de kurtulalım!

Bilelim ki, hiçbir haksızlık, hiçbir ezâ, hiçbir gıybet, hiçbir sövgü, hiçbir sû-i zan, hiçbir tahkîr ve tezyîf, yapanın yanına kâr kalmaz! Allah el-Hasîb'dir; hesap görücü olarak Allah yeter!

HasbunAllâhu ve ni'me'l-Vekîl...

Estağfirullâh ve etûbu ileyh...

102- CEVAP VERME!

Genç, olgun, efendi, saygılı ve sevgili mü'min kardeşim!

Şu mübârek Ramazan ayında sana kardeşçe çok kıymetli bir nasihatim var!

Gıybetini yapan hiçbir Müslüman'a cevap verme! Gıybete gıybetle karşılık vermek nefsin galeyâna gelmesidir! Nefsîlik de azâba ve pişmanlığa sebeptir!

Bil ki, gıybetini eden sana sevaplarını göndermektedir. Eğer sevapları gıybet günahını karşılamadan ve üzerindeki kul hakkı bitmeden tükenirse; bu sefer de, hakkına girdiği mü'minin günahlarını da yüklenerek cehennemi boylamaktadır! Bu kimseye Hadîslerde "müflis" denir.

Şunu kafamıza ve kalbimize yazalım. Mü'min; ırz, şeref ve haysiyetine saldırılması sebebiyle hak sahibi olur! Allah da onun hakkını mutlak adâletiyle haksızlık edenden mutlaka alır. Hak sahibi affederse, ne âlâ! Hakkına girilen ve gıybeti edilen gıybet edeni affetmedikçe o kimse Allah katında da affedilmez!

103- DUR!

İlk adımına, ilk sözüne, söylemine, eylemine, çıkışına, tepkine, tavrına dikkat et! Kötülüğün fâili ve müsebbibi olmak istemiyorsan!.. Kötü insanlardan sayılmak istemiyorsan!.. Asıl ve birinci derecede suçlu olmak istemiyorsan!..

Bütün günahlar, yanlışlar, zulümler, ezâlar, kötülükler, münâkaşalar, husûmetler ve pişmanlıklar ilk adım ile başlıyor ise; atacağımız ilk adıma, söyleyeceğimiz ilk söze dikkat etmeliyiz! Ve bunu kendimize prensip edinmeliyiz! Yanlış bir adımdan, yanlış bir söylemden ve yanlış bir eylemden sakınırsak, yanlışın başlatıcısı da müsebbibi de olmayız!

Düşünelim, bütün problemlerin sebebi ilk yanlış adımdır! O halde kötülüğe sebep olmazsak kötülük de olmaz! En azından biz problem çıkarmayız! İnsanlar için problem olmayız! Ne kadar güzel değil mi?

Bu dünyada kötüler ve kötülükler de olacak elbet, fakat kötülükleri kötü insanlar işlesin; Allah şerlerinden korusun! Biz ise kötülüklerden sakınarak kötü insanların arasından sıyrılalım; sâlih ve iyi insanlarla haşır neşir olalım, haşredilelim!

104- GELEN GİDENİ ARATMAKTADIR!

Allah Teâlâ'nın, rahmeti gereği ilmi insanlar arasından zorla çekip almayacağı, bilakis âlimlerin vefât etmeleriyle ilmin kaldırılacağı, geriye ilmî ehliyeti hâiz olmayan câhillerin kalacağı ve insanların onlara sorular soracakları, o kimselerin de verecekleri cevaplarla hem sapacakları hem de saptıracakları gerçeğinden hareketle; müşâhede ediyoruz ki, hakikaten muvahhid, Rabbânî, zâhid ve vasat ilim ehli günümüzde parmakla gösterilecek kadar azalmıştır! Bugün kıymetleri bilinmeyen "ehl-i iman" vasfıyla müşerref ve muazzez "ilim tâlipleri" vefât ettiklerinde, yarınlarda yerleri dolmamaktadır!

Bu, günümüz dünyasında insanların câhiliyyeden ileri seviyede etkilenmeleri nedeniyle, "dünyayı (fazlaca) sevmek ve ölümü kötü görmek" anlamındaki "vehen" hastalığına tutulmaları, böylece âhireti unutup, dünyaya çakılıp kalmaları ve ölümden sonrası için çalışmayı ve amel etmeyi terk etmeleri biçiminde oldukça olumsuz ve endişe verici bir tablodur! Allah'ın izniyle ve yardımıyla bu tablodan ilim, iman, hak ve istikâmet ehli çıkıyorsa, bu bir kerâmettir! Bunun farkına varmamak ve kıymet bilmemek ise gaflettir!

Her gelen gideni, her gelen zaman da geçen zamanı arattığı gibi, daha da kötüsü vardır! O da, bugün kıymeti bilinmeyen Rabbânî ilim ehli vefât ettiğinde, gerek onların çocuklarından ve gerekse ümmetin evlatlarından o kimseler ayarında, kalitesinde ve seviyesinde ilim ehlinin yetişmemesi ve yerlerinin dolmamasıdır! Binde ya da birkaç binde bir Arapça vesâir ilimler okuyan bazı gençler olsa da, -ki Allah onlara ihlâs, şuûr ve muvaffakiyet versin-; bu az rağbetin çoğunluğu dahi, hasbîlik, adanmışlık ve amatör rûh diyebileceğimiz tam bir ilim talebi ve istikâmet üzere gerçekleşmemektedir!

Günümüz dünyasında câhiliyye anlayışının hayatın hemen her alanını i'tikâdî, amelî ve ahlâkî bakımdan etkilediği gibi, bu noktada da gençlerin çoğunu dünyaya yönelik hesâbîlik illetine giriftâr eylemiştir. Maalesef çoğu kimse, ilim tahsîli karşılığında dünyada hangi makama gelebileceğinin, neleri elde edebileceğinin, neler kazanabileceğinin, diplomayı, vasfı, etiketi ve i'tibârı nasıl fırsata çevirebileceğinin hesabı içine girmektedir! Burada da ihlâs ve ihtisâb kaybolduğu için başarı da gelmemektedir!

Rabbimiz bizleri muhâfaza buyursun, kendi yolunda sebât versin ve Müslimler olarak canımızı alsın!

105- İYİ VE GÜZEL İŞLER YAPTIKLARINI SANIP DA, TÜM SA'Y-U HAYRETLERİ BOŞA GİDEN KÂFİRLER!

Üzüldüğüm şey şudur ki; akîdeleri bozuk olduğu halde kendilerini Tevhîd ehli sanıp da, çalışıp çabalayıp, amel edip yorulup, üstelik de gerçek Tevhîd ehlini beğenmeyip eleştirip:

قُلْ هَلْ نُنَبِّئُكُمْ بِالْأَخْسَرِينَ أَعْمَالًا

اَلَّذِينَ ضَلَّ سَعْيُهُمْ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَهُمْ يَحْسَبُونَ أَنَّهُمْ يُحْسِنُونَ صُنْعًا

“De ki: Amelleri açısından en çok ziyâna uğrayanları size haber vereyim mi? Onlar o kimselerdir ki, dünya hayatında yaptıkları (sa'y-u gayretleri) boşa gitmiştir, üstelik kendilerinin iyi (işler) yaptıklarını sanırlar…” (Kehf: 103, 104; 105 ve 106. Âyetleri de okuyun!)

Âyetinin kapsamına giren nice küfür ve şirk ehli kimselerin olması!...

Hiç duydunuz mu ve düşündünüz mü;

وَهُمْ يَحْسَبُونَ أَنَّهُمْ يُحْسِنُونَ صُنْعًا

Âyetini ve bu Âyetteki korkunç uyarı ve tehdîdi?!

106- DİLENMEK HAKKINDA!

¶ Rabbimiz Teâlâ buyurdu:

لَا يَسْـَٔلُونَ النَّاسَ إِلْحَافًا

"Onlar yüzsüzlük ederek insanlardan (bir şey) istemezler..." (Bakara: 273)

¶ Rasûlullah aleyhisselâm buyurdu:

إِنَّمَا الْمِسْكِينُ الَّذِي يَتَعَفَّفُ

"Gerçek yoksul; iffetli davranan (ihtiyacını karşılayacak bir şeyi olmayan, hâli bilinmediği ve hatırlanmadığı için sadaka verilmeyen, kendisi de kalkıp kimseden bir şey istemeyen) kimsedir." (Buhârî, Tefsîr, 48, No: 4539; Bkz: Buhârî, 1476, 1479; Müslim, 1039)

 ¶ Nebî aleyhisselâm buyurdu:

وَلَا يَفْتَحُ عَبْدٌ بَابَ مَسْأَلَةٍ إِلَّا فَتَحَ اللهُ عَلَيْهِ بَابَ فَقْرٍ

"Bir kul (günlük nafakası varken) dilenme kapısını açarsa Allah mutlaka ona fakirlik kapısını açar." (Müsned-i Ahmed, Müessesetü'r Risâle, No: 1674, 4/208; ed-Dürrü'l Mensûr, İmam Suyûtî, Dâru'l Fikr, 2/95, Hadîs “Hasen li-ğayrihi”dir.)

107- İNSANLARDAN BİR ŞEY İSTEMEK/DİLENMEK HAKKINDA!

¶ Rabbimiz Teâlâ buyurdu:

لَا يَسْـَٔلُونَ النَّاسَ إِلْحَافًا

"Onlar yüzsüzlük ederek insanlardan (bir şey) istemezler..." (Bakara: 273)

¶ Rasûlullah aleyhisselâm buyurdu:

إِنَّمَا الْمِسْكِينُ الَّذِي يَتَعَفَّفُ

"Gerçek yoksul; iffetli davranan (ihtiyacını karşılayacak bir şeyi olmayan, hâli bilinmediği ve hatırlanmadığı için sadaka verilmeyen, kendisi de kalkıp kimseden bir şey istemeyen) kimsedir." (Buhârî, Tefsîr, 48, No: 4539; Bkz: Buhârî, 1476, 1479; Müslim, 1039)

 ¶ Nebî aleyhisselâm buyurdu:

وَلَا يَفْتَحُ عَبْدٌ بَابَ مَسْأَلَةٍ إِلَّا فَتَحَ اللهُ عَلَيْهِ بَابَ فَقْرٍ

"Bir kul (günlük nafakası varken) dilenme kapısını açarsa, Allah mutlaka ona fakirlik kapısını açar." (Müsned-i Ahmed, Müessesetü'r Risâle, No: 1674, 4/208; ed-Dürrü'l Mensûr, İmam Suyûtî, Dâru'l Fikr, 2/95, Hadîs "Hasen li-ğayrihi"dir.)

¶ Rasûlullah aleyhisselâm buyurdu:

 لِيَسْأَلْ أَحَدُكُمْ رَبَّهُ حَاجَتَهُ كُلَّهَا حَتَّى يَسْأَلَ شِسْعَ نَعْلِهِ إِذَا انْقَطَعَ

“Sizden herkes, bütün ihtiyaçlarını Rabbinden istesin. Hatta kopan ayakkabı bağını bile!” (Tirmizî, Deavât, 134, No: 3604i)

¶ Emevî halîfesi Hişâm b. Abdülmelik Kâbe'ye girdi, birden Sâlim b. Abdullah b. Ömer'i görünce:

"Benden bir şey iste (vereyim)" dedi.

Dedi ki:

 إني أستحيي من الله أن أسأل في بيته غيره

“Allah'ın evinde, O'ndan başkasından istemekten hayâ ederim."

(Kâbe'den) çıktıklarında, Hişâm:

"Şimdi iste" dedi.

Sâlim ona dedi ki:

"Dünyevî bir şey mi isteyeyim yoksa uhrevî mi?"

Dedi ki:

“Dünyalık bir şey…”

Sâlim ona şöyle cevap verdi:

والله ما سألت الدنيا من يملكها فكيف أسألها من لا يملكها 

“Vallâhi, dünyalığı sahibinden istemedim ki, sahip olmayandan nasıl isteyeyim?!" (Siyeru A’lâmi’n Nubelâ, İmam Zehebî, Müessesetü’r Risâle, Riyâd, Thk: Şuayb el-Arnaût, Me’mûn es-Sâğırcî, 4/466)

108- MÜSLÜMAN LA'NETÇİ DEĞİL, GÜZEL AHLÂKLIDIR!

¶ Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdu:

“Mü'min kişi onu bunu çekiştirip kötüleyen, ona buna la’net eden, sözü ve davranışı bozuk ve ağzı bozuk (küfürbaz) kimse değildir.” (Tirmizî, Birr, 48, No: 1977, Hadîs sahîhtir.)

¶ Rasûlullah aleyhisselâm buyurdu:

“Şüphesiz aranızda ahlâkı en güzel olanlarınız sizin en hayırlılarınızdandır.” (Buhârî, Edeb, 38, No: 6029; Bkz: Buhârî, 3559, 6035; Müslim, 2321; Tirmizî, 1975)

¶ Ebû İshâk radıyallâhu anh’tan rivâyete göre, o şöyle demiştir: Ebû Abdullah el-Cedelî’den işittim şöyle diyordu: Âişe’den, Rasûlullah’ın ahlâkını sordum da şöyle dedi:

“Kaba saba biri hiç değildi, çarşı ve pazarlarda insanlarla münâkaşa etmez, kötülüğe kötülükle karşılık vermez, fakat affeder ve hoşgörülü davranırdı.” (Tirmizî, Birr, 69, No: 2016, Hadîs sahîhtir.)

¶ Ebû Hüreyre radıyallâhu anh dedi ki: “Ey Allah’ın Rasûlü! Müşriklere beddua et!” denildi.

O:

إِنِّى لَمْ أُبْعَثْ لَعَّانًا وَإِنَّمَا بُعِثْتُ رَحْمَةً

“Şüphesiz ben la’netçi olarak gönderilmedim. Ben ancak rahmet olmak üzere gönderildim” buyurdu. (Müslim, Birr, 87, No: 2599)

¶ Ebû Hüreyre radıyallâhu anh’tan rivâyete göre Rasûlullah aleyhisselâm: “Sıddîk bir kimsenin çok la’net okuyan bir kimse olmaması gerekir” buyurdu. (Müslim, Birr, 84, No: 2597)

¶ Müslüman, hiçbir zaman la’net kelimesini kullanmaya ağzını alıştırmamalıdır. Bu, gayrimüslimlerin bir sıfatıdır.

Rasûlullah aleyhisselâm şöyle buyurdu:

“Müslümana sövmek fâsıklık, onunla savaşmak küfürdür.” (Buhârî, Îmân, 36, No: 48; Müslim, Îmân, 116, 117, No: 64; Tirmizî,  Birr, 52, No: 1983; Îmân, 15, No: 2635)

¶ Semure b. Cündeb radıyallâhu anh’tan rivâyete göre, Nebî aleyhisselâm şöyle buyurmuştur:

لاَ تَلاَعَنُوا بِلَعْنَةِ اللَّهِ وَلاَ بِغَضَبِ اللَّهِ وَلاَ بِالنَّارِ‏

“Birbirinize Allah’ın la’netiyle, Allah’ın gazabıyla ve cehennem ateşiyle la’net etmeyin.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 53, No: 4906, Hadîs hasendir; Bkz: Tirmizî, Birr, 48, No: 1976, Hadîs sahîhtir.)

Bu Hadîse göre; bir Müslüman, “Allah’ın la’neti senin üzerine olsun, Allah’ın gazabı senin üzerine olsun, Allah seni cehenneme soksun, canın cehenneme!”, hatta günümüzde çok daha câhil insanların kullandıkları "Allah belâmı versin" gibi Allah’ın la’netini, gazabını, belâsını ve cehennemini ihtivâ eden sözlerle birbirlerine veya kendilerine beddua etmeleri yasaklanmıştır.

¶ Peygamberimiz bu konuda şöyle buyurmuştur:

وَإِنَّهُ مَنْ لَعَنَ شَيْئًا لَيْسَ لَهُ بِأَهْلٍ رَجَعَتِ اللَّعْنَةُ عَلَيْهِ

“...Bir kimse, la’nete ehil olmayan bir şeye (bir kimseye) la’net ederse, o la’net kendisine döner.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 53, No: 4908; Tirmizî, Birr, 48, No: 1978, Hadîsler sahîhtir.)

109- SANA TAVSİYEM!

¶ İnsanlardan bir şey isteme ki, izzet, iffet ve mürüvvetinden olmayasın, senin için fakirlik kapısı açılmasın ve kıyâmet gününde Allah’ın huzuruna yüzünde bir parça bile et parçası kalmamış şekilde yüzsüz olarak çıkma!

¶ Zenginlere zenginlikleri sebebiyle hürmet etme ve zenginleri garip ve fakir Müslümanlara tercîh edip onlara yakın olmaya çalışırken fakirlerden uzaklaşma ki, dininin üçte biri veya yarısı ya da üçte ikisi gitmesin!

¶ İnsanların ellerindeki ve yanlarındakilere göz dikme ki, insanlar seni sevsin!

¶ Dünya malına tamâh etme ki, vehn hastalığına tutulmayasın!

¶ Rızkın Allah'tan olduğunu ve herkesin rızkının Rabbimizce taksîm edildiğini iyi bil ki, hasetten kurtul, imanın artsın!

¶ Haset, çekememezlik, gıybet ve sû-i zan yapma ki, iyiliklerin yanmasın!

¶ Hâlinden şikâyet etme, kanâatkâr ol, Allah'ın nimetleri için şükret ki, Allah arttırsın ve bereket versin!

¶ Cömert ol, infâk et ki, Allah fazl-ı kereminden halef versin, verdiklerinin yerini doldursun!

¶ Seni ilgilendirmeyen şeyleri merak etme ki, Müslümanlığın güzel olsun!

¶ Sabretmesini bil, aceleci olma ki, mahrûm olmayasın!

¶ Nefsin için ısrârcılığı terk et ki, nefret uyandırma!

¶ Aşırı övgücülükten ve aşırı yergicilikten sakın ki, dengeli olasın!

¶ İnsanları eleştirip suçlama ki, kalpler soğumasın!

¶ Vicâhen, sosyal medyada veya telefonda çok konuşma, Allah'ı zikret ki, kalbin mutmain olsun, sükûnete ersin, huzur bulsun!

110- RABBİMİZ, ÜMMET-İ MERHÛME-İ MUHAMMEDİYYE'YE RAHMET VE MERHAMET ETSİN!

Biz mazlûm ümmetiz, yetim ümmetiz, garip ümmetiz ama asla zâlim ümmet değiliz! Hiçbir zaman zâlim olmadık, olamayız da! Çünkü İslâm'a göre zulüm mutlak anlamda haramdır, bazen de küfürdür! Allah'ın la'neti de zâlimlerin üzerinedir!

Biz vasat ümmetiz, şâhid ümmetiz, örnek ümmetiz, âdil ümmetiz ve en hayırlı ümmetiz! Mar'ûfu emreder ve münkerden nehyederiz! Küfürden, şirkten, nifâktan, fâsıklıktan, isyândan, tuğyândan, zulümden ve fuhşiyyâttan sakındırırız! Küfre ve zulme asla râzı olmayız!

Biz âhir zaman ümmetiyiz, Muhammed ümmetiyiz! Ancak Allah'a iman ve ibâdet eden, Rasûl'ü örnek ve önder bilen, Sünnet-i Seniyye'ye uyan İslâm ümmetiyiz! Ve âhir zamanda Tevhîd'i tasdîkin, yalnızca Allah'a imanın ve Dîn-i İslâm'a tâbiiyyetin, teslimiyetin, sadâkatin ve bu yolda sebâtın, kor ve köz hâline gelmiş bir ateş parçasını avuçlamak gibi olduğunu biliriz! Elhamdülillâh...

Rabbim, kendi yolunda, rızâsı uğrunda tüm mü'minlerin yardımcısı olsun, maddî, mânevî ve bedenî esâret, tutku ve tutsaklık bağlarını çözsün, dünyada da âhirette de âfiyet, muvaffakiyet, istikâmet ve hüsn-ü hâtime versin. Zâlimlere ise zînhâr fırsat vermesin!

111- AKILLI VE AHMAK KİMSE DİLİNDEN VE ÜSLÛBUNDAN BELLİ OLUR!

¶ İnsan düşünmeden öyle şeyler söyler ki, belki de o sözler sebebiyle bu hayatta bir ömür boyu birçok şeyden mahrûm kalır. Âhiretteki hesap, cezâ, mahrûmiyet ve azap ise daha büyüktür! Onun için mü'min, âlim ve akıllı kimse sözünü ince elekten geçirir, rastgele konuşmaz! Câhil, gâfil ve ahmak ise, aklına estiği ve diline geldiği gibi gelişigüzel konuşur!

¶ Hasan-ı Basrî rahımehullâh şöyle demiştir:

لِسَانُ الْعَاقِلِ مِنْ وَرَاءِ قَلْبِهِ، فَإِذَا أَرَادَ أَنْ يَتَكَلَّمَ فَكَّرَ، فَإِنْ كَانَ لَهُ قَالَ، وَإِنْ كَانَ عَلَيْهِ سَكَتَ، وَقَلْبُ الْجَاهِلِ مِنْ وَرَاءِ لِسَانِهِ

"Akıllı kimsenin dili kalbinin arkasındadır. Konuşmak istediğinde düşünür; lehine olursa söyler, aleyhine olursa susar. Cahilin (ahmağın) kalbi ise, dilinin arkasındadır.” (Behcetü'l Mecâlis, İbn-i Abdilberr, S: 13)

¶ Hz. Ali radıyallâhu anh ise şöyle demiştir:

لِسَانُ الْعَاقِلِ فِى قَلْبِهِ وَقَلْبُ الْأَحْمَقِ فِى لِسَانِهِ

“Akıllı kimsenin dili kalbindedir. Ahmağın kalbi ise dilindedir.” (Berîka, Ebû Saîd Muhammed el-Hâdimî el-Hanefî, 3/161)

112- SEN SOSYAL MİSİN?!

Bugün "sosyal" kelimesi her yere girip çıkmak, her şeye burun sokmak, kişiyi ilgilendirmeyen veya hakkında bilgi sahibi olunmayan şeylere dalmak, eski dostları bırakıp yeni insanlarla yeni maceralara atılmak olarak anlaşılmaktadır! Yani bildiğiniz, her şeye yeri olmak ve kalabalıklar arasında sorumsuzluk ve vefâsızlık!

Siz, eş dost, akraba, komşu, tanıdık ve kendisi ile bir acı kahve ve çay içtiğiniz kimseleri ihmâl etmeyin, ziyâret edin, ilgilenin!

Sosyallik de, sosyalleşme de, sosyal sorumluluk da budur!

Eskileri harcayıp yeni maceralara atılmak sorumsuz ve -nefsî anlamda- meraklı insanların davranışıdır!

Hâlbuki insanın mü'min kardeşlerine, akrabalarına, arkadaşlarına hatta Müslüman olmayan komşularına karşı bile sorumlulukları vardır!

İnsan sorumluluklarını ve sorumluluk alanlarını bilse, âdeta başını kaşıyacak zaman bulamaz!

Eski tanıdıklarını tek tek terk edip yeni yeni insanlarla tanışma merakı ve hırsı bir insanın gafletinden, vefâsızlığından ve sorumsuzluğundan başka bir şey değildir!

Akıllı insan bilmeli ki, eski dostlarına vefâsız olan kimse kendisine de hayretmez! Bana vefâsızlık etmiş bir kimse sana veya sana vefâsızlık etmiş bir kimse bana ne kadar vefâlı olabilir?!

İşte bunu anlayabilmek için de dünyevî menfaat ve çıkar ilişkilerinin fevkinde, ihlâs ve hasbîlik sıfatlarını kuşananmak gerekir. O zaman insanların vefâlısını vefâsızığından, sorumlusunu sorumsuzundan, samimisini samimiyetsizinden ayırt edebiliriz.

Bilelim ki, ne kadar çok insan o kadar çok sorumluluk ve sorun demektir! Kendini ve sorumluluklarını bilen insan sorumluluklarını artırmanın değil; üzerindeki sorumlulukları güzellikle îfâ etmenin derdinde olur! Onun için de vefâsız kalabalıklar içinde kaybolmak yerine; vefâlı, samimi, sâlih ve hayırlı azınlıklar arasında neşv-ü nemâ bulmak ister. Dostlarına zaman ayırır ve onlarla iyilik ve takvâ üzerinde yardımlaşır.

Sosyal olmak insanların lügatinde ve meşrebinde her ne olursa olsun, bu tabirin meşrûsu, doğrusu ve selâmetlisi budur! Çünkü içerisinde dostluk, fedâkârlık, samimiyet, iyilik ve ihsân bulunmayan bir sosyalleşme meşrû' değildir! Şerdir, zarardır, pişmanlıktır!

113- ŞİRKİ SAVUNMA; ŞİRKTEN SAKIN!

Rasûlullah'ın Medîne vesîkasını, Rûm Süresinin ilk Âyetlerini, Hz. Yûsuf'un ve Necâşî'nin durumunu, "ehven-i şerreyn" kâidesini, "maslahat" bahsini istismâr ederek, hepsinden beteri de birçok Âyeti, Tevhîd'i, dinin ve Şerîat'ın aslını tahrîf ve tekzîb edip, eylemleri ve söylemleri için; وَاللّٰهُ اَمَرَنَا بِهَا "Allah da bize bunu emretti/emrediyor" diyenler, vallâhi, Azîz ve Celîl olan Allah Sübhânehu ve Teâlâ'ya en büyük iftirâları etmektedirler!

Allah'ın dinine uymak yerine, Allah'a din öğretme cür'etine kalkışmaktan sakının; "atalar, çoğunluk, saptırıcı imamlar, elâlem ne der" putları başta olmak üzere, her türlü taassup, bağımlılık, taklitçilik, tutku ve tutsaklıklardan kurtularak ihlâs ile apaçık olan Allah'ın Âyetlerine uyun, Allah'a boyun eğin, iman edin, bu konuda Allah'tan yardım isteyin, hidâyet dileyin!

Bilin ki, Kur'ân'ın ahkemu'l-muhkemât'ı (muhkemlerinin en muhkemi) Tevhîd konusudur! Samimiyetle, şirkten sakınıp Tevhîd'e iman etmek isteyenler için Allah'ın Âyetleri apaçıktır!

Allah için kendimize yazık etmeyelim! Çünkü Allah'ın emrettiği ve râzı olduğu sahîh imandan gayrı/sı boştur!

Şirkin şakası yok! Şirkten tevbe etmeden ölündüğünde affı da yok! Onun için konu geçiştirilemez, basite alınamaz, oyun, eğlence, tartışma ve münâkaşa malzemesi yapılamaz!

114- TEVHÎD, İMAN VE İSLÂM'A YÖNELİK İFTİRÂLARI ALLAH'A HAVÂLE EDİYORUM!

Ben; "Tevhîd, İslâm, iman, ihlâs, kardeşlik, istikâmet, vasatlık, teblîğ, hikmet" derken, bana şu'cu veya bu'cu olma noktasında iftirâ eden/etmiş hiçbir kimseye hakkım asla helâl değildir! Böylelerini Allah'a havâle ediyorum; amellerine uygun karşılığı Azîz ve Celîl olan Rabbimin kendilerine ta'cîl etmesini diliyorum!

عاملهم الله ما يستحقون

Anlayış kapasitesi en dar ve zekâsı en geri insanların dahi anlayabileceği şekilde ifade ediyorum ki, hayatımın hiçbir döneminde ben grupçu olmadım, gruplara sempati duymadım!

Özellikle din adına grupçuluktan nefret ederim! Sâlih Selef'e, müctehid ulemâya, Ehl-i Sünnet'e ilim ve tahkîk üzere uyarım; şirk, küfür, ve bid'at yollardan sakınıp mü'minlerin yolunda olurum!

Hakkı herkesten ve her şeyden çok severim; hiçbir âlimi bayraklaştırmam, hiçbir âlime fanatiklik duymam, hiçbir âlimin yanlışını kabul etmem, hiçbir âlimi hatasız ve ma'sûm saymam ve hiçbir Rabbânî ve zâhid âlime de laf söyletmem!

İlim, tahkîk ve basîret üzere doğruya doğru, yanlışa yanlış derim! Doğruları söyleyip hakka tâbi olurken de kınayanların kınamasından korkmam, şirk ve küfür ehlinin Tevhîd ve imandan hoşlanmamasından demoralize olmam, ümitsizliğe düşmem!

Dolayısıyla; şu'cu, bu'cu, taklitçi, şakşakçı, şakird ve mürîd olmak sizin olsun! Zaten bu karakterdeki kimselerin çoğunluğu öyle! Bu taassupları sebebiyle de hak ve adâletten sapıyorlarl

Ben ancak Rabbânî mü'min, Müslim, hanîf ve muvahhidim! Bazılarına veya iftirâcılara bu sıfatları taşımak kifâyet etmeyebilir ama benim için Tevhîd ve İslâm şereflerin en büyüğüdür! Başka bir sıfat, tâbiiyet ve sempatide izzet ve şeref aramam!

Ayrıca insanları taklitçilik ve takdîsçilik benim lügatimde yok! Benim için ilim, ihlâs, tahkîk, hikmet, uhuvvet/kardeşlik, vasatlık ve istikâmet çok önemlidir! Hak, hakkâniyet, adâlet ve insâf her şeyin üstündedir!

Şirkten, küfürden, bâtıldan, hurâfeden zulümden ve her türlü bâtıldan berîyim!

115- ALLAH'I, ALLAH'IN ÂYETLERİNİ YALANLAMA; APAÇIK ÂYETLER ÇERÇEVESİNDE TEVHÎD DİNİNE UY!

ALLAH VE RASÛL'ÜNÜN APAÇIK EMİRLERİ KARŞISINDA, "AMA, LÂKİN, FAKAT" DEME; سمعنا وأطعنا "İşittik ve İtâat Ettik", الله ورسوله أعلم "Allah ve Rasûl'ü En İyi Bilendir", صدق الله ورسوله "Allah ve Rasûl'ü Doğru Söyledi" DE!

Çünkü; Tevhîdî Âyetler apaçıktır. Âlim de anlar, avâm da anlar, âdil de anlar, zâlim de anlar! Hatta sakınmak, hidâyeti aramak ve gerçekten iman etmek maksadıyla okursa, kâfir ve müşrik de anlar! Bu anlama icmâlî de olsa, ana mesaj olarak da olsa, yapılması ve terk edilmesi gerekenleri öğrenmek anlamında da olsa, insan anlar! Kur'ân bu noktada kendisinin "apaçık ve kendini tafsîl ve tefsîr eden bir kitap" olduğunu ifade eder. Âlimlerin, avâma nispeten, Âyetleri daha iyi bilmeleri ve konuları delilleri ile daha teferruâtlı kavramaları başka bir husustur. Kaldı ki, bizzat Kur'ân, bilmiyorsak, Ehl-i Zikr'e (Zikir ehline, âlimlere) sormamızı emretmektedir.

Allah'ın muhkem, delâleti kat'î, mânâları sarîh Âyetlerinde Yaradan'ı yalanlamamak, Tevhîd'i öğrenmek, Tevhîd'e iman etmek ve Tevhîd davetine câhilce, bozuk i'tikâdlarla engel olmamak adına geriye hangi problem kaldı?!

Ne problemi?! Problem zaten yoktu ki! Tevhid bir muammâ değildir! Vallâhi, güneşten daha açık, daha parlak ve daha âşikârdır! Âyetlerden yüz çevirip, karanlıklardan aydınlığa çıkaran Besâir'e/Basîretlere kör kesilmedikçe!

116- YÜREĞİNLE OKU!

Gerek لا إله إلا الله 'ı ve gerekse فمن يكفر بالطاغوت ويؤمن بالله Âyetini, akîdesi sağlam ve Akâid ilminde ehil, Arapça ilmine vâkıf ve Türkçe beyân ve ifadesi kuvvetli olan bir mü'min harf harf, kelime kelime i'râb ve îzâh etsin, Arapça bilmeyen bir mü'minin açıklamasına nispetle çok sağlam, delilli ve ikna edici nitelikte olur!

Emîn olun, Lâ İlâhe İllallâh'ı ve Bakara: 256'yı Arapça ve Usûl bilerek i'râb ve tefsîr ilminden istifâde ederek anlatan, ilmî dirâyeti olan bir mü'minle, Arapça i'râb ve Usûl bilmeden anlatan bir mü'minin durumu; altın ile gümüş arasındaki fark gibidir!

Onun için, Tevhîd'de yakîn ve tahkîk adına ilim ehlinden Kelime-i Tevhîd'i dinlemek hatta mu'tâd ve düzenli Tevhîd dersleri yapmak, onlara iştirâk etmek ve Tevhîd'i teblîğ ve amel noktasında hayatın merkezine koymak, gündemin ilk sırasında tutmak gerekir!

Böylece mü'minin her an ve her gün imanı artsın, sağlamlaşsın, şeytan ve dostlarına, müşrik ve câhillere karşı akîdesinden şüphe etmesin; hem çevresini aydınlatsın, hem de insanların hidâyetlerine vesîle olsun!

Akıllı her mü'min bu büyük başarı için çalışmalı ve yarışmalıdır. Bunun için hasbelkader Arapça öğrenmek gerekiyorsa, Arapça da öğrenmelidir. Bilen ehil ağızlara kulak vermelidir, notlar tutarak bir talebe duyarlılığı ile Tevhîd ile hemhâl olmalıdır. Tahkîkî imanı elde etmek, hak üzere sebât ve istikâmet adına kibirlenmeden ve utanmadan!..

117- İNSANLARIN, DİN VE İNANMA İHTİYACI ÜZERİNE GENEL ÇERÇEVEDE BİR TEFEKKÜR!

Antik çağlardan beri en gelişmiş toplumlarda hatta ilkel kabilelerde bile din adamları sosyal ve siyasal bakımdan en yüksek makamları işgal etmişlerdir. Bu nokta, geniş açılardan ve farklı perspektiflerle tefekkür edilmelidir.

İnsanlar fıtratlarındaki din gerçeğinden ve Allah tarafından kendilerine gönderilmiş elçilerin mesajlarından ve İlâhî kitaplardan hareketle din olgusunu hiçbir çağda göz ardı edip rafa kaldıramamışlardır.

Allah'ın Âyetlerini az/dünyalık bir bedel karşılığında satanlara, Allah'ın Âyetlerini gizleyip tahrîf edenlere ve yeryüzünde fesâd çıkaranlara rağmen insanlar hep bir hak ve adâlet arayışında olmuşlardır. İnsanlık tarihi ve medeniyetler incelendiğinde bu realite ve vâkıa açıkça görülecektir.

Buradan anlaşılıyor ki, insanlar dinin, din adamlarının ve tırnak içinde söylemek gerekirse âlimlerin, dini bilenlerin önemini tarih boyunca kabul etmişlerdir.

Fakat birçok din adamının sapma ve halkı saptırma noktaları her zaman hak dini bırakıp bâtıl inançlar, i'tikâdlar ve dinler ihdâs etmek, hakkı gizlemek, hakkı bâtıla karıştırmak, putperestliği ve hurâfeleri savunmak, dini ve dînî duyguları istismâr etmek, doğruya veya yanlışa bakmadan din üzerinden rant elde etmek, din ve kutsallık kisvesiyle insanlara zulmetmek şeklinde gerçekleşmesinden sebep, zaman zaman dine ve din adamlarına karşı az veya çok tepkiler yaşanmıştır.

Batı'da Laikliğin çıkması da, din üzerinde Hristiyan din adamlarının hâkimiyetinden ve zulümlerinden halkın bezmesinden kaynaklanmaktadır.

Câhil insanlar ve toplumlar bel'am kılıklı ve kisveli bu saptırıcı din adamlarını reddetmek; hakka tâlip olmak, hakkı aramak, dinin doğrusuna ve hak din olan İslâm'a uymak yerine, özellikle âhir zamanda kötü imamları bahane ederek din gerçeğine tavır almaya ve deizme sempati duymaya başlamışlardır. Sanki dinin sahibi insanlarmış gibi!

Bir kimse kendisini İslâm'a nispet etmiş olsa bile, onun yanlışı İslâm'a mâl edilemez! İslâm'da olmayan o yanlış, İslâm'a göre merdûd olduğu gibi; insanlar tarafından da o kişinin yanlışı olarak addedilmelidir ve reddedilmelidir! İslâm iddiasındaki şahısların yanlışları, İslam'ın eleştirisine veya reddine paravan yapılmamalıdır! Belki adam müşriktir veya münâfıktır, en iyimser bir yaklaşımla bile olsa mümkündür ki, câhil ve gâfil birisidir! Olamaz mı? Elbette olabilir! Dolayısıyla insanların şahsında Allah'ın hak dini olan İslâm yargılanamaz!

Diğer taraftan, dinin sahibi din adamları veya âlimler de değildir! Haddizâtında İslâm'da din adamlığı da yoktur. Yahûdî ve Hristiyanlar âlimlerini ilâhlaştırıp rableştirdikleri için onları din üzerinde otorite saydılar ve onların hâkimiyetlerini kabul ederek dini ve dünyevî hususlarda onların fetvâ ve hevâlarına tâbi oldular. Sonra da onların mezâliminden şikâyet ettiler. Bu da, dinin istismârından, dünyevî emel ve kaygılarla da olsa istismâra göz yummaktan, neticede de sapmaktan ve saptırmaktan başka bir şey değildi!

Sözün özü; Allah katında hak din İslâm'dır. İslâm'dan başka din isteyen ve arayanın tâbi olduğu o din kendisinden asla kabul edilmeyecektir. Bâtıl dinlere uyanlar, âhirette hüsrâna uğrayanlardan ve ebedî kaybedenlerden olacaktır. İslâm ise, ehline dünyada saâdet ve huzur; âhirette ise Allah'ın rızâsını, rahmetini, lütfunu ve cennetini kazandırır. En büyük kurtuluş, başarı, kazanç ve mutluluk budur!

Allah, kullarını, gönderdiği nebîleri ve râsûlleri vasıtasıyla ve onlara vahyetmesi ve kitaplar vermesiyle bu kurtuluşa, başarıya ve mutluluğa davet etmiştir. Bu mutluluğun yolu da, hiç şüphesiz Tevhîd ve İslâm'dan geçmektedir.

Rabbimiz bizleri Müslimler olarak yaşatsın, Müslimler olarak vefât ettirsin ve sâlihlere ilhâk buyurarak, cennete ilk girenlerle birlikte girmeyi nasip eylesin.

118- ALLAH'IN ÂYETLERİNİ YALANLAMA!

Adama, Allah'ın muhkem ve delâleti kat'î olan Âyetini, Âyetlerini söylüyorsun; "hangi âlim senin gibi demiş? Bu kadar insan yanlış da, bir sen mi doğrusun?" diyor.

Âdeta kendi durumuna özel; "şu küfürdür, bu değildir; bu adımı at, şu adımı atma" şeklinde âlimlerden taahhütlü; alıcısı ve muhâtabı kendisi olan bir mektup bekliyor!

Ne kadar samimiyetsiz bir tavır!

Sanki Allah'ın Kitâb'ına, Mektûb'una i'tibâr etti de, âlimlere edecek!

O Âyetlere aynen iman eden Rabbânî âlimlerin tek kusurları tafsîl bâbından o Âyetleri açıklarken şirkte direten kimselerin adlarını zikretmemiş ve onlara hitâben: "Ey falan, sen de şirk koşma!" dememiş olmaları mıdır?!

Gerçi hayatta olan âlimler bunu yaptıklarında, aynen müşrik kavimlerin peygamberlere gösterdikleri tavır olan alay, karalama, iftirâ ve dışlama gibi muâmelelere ma'rûz kalmıyorlar mı?!

Bilelim ki, şirk koşanlar; çoğunluğu, elâlemi, saptırıcı imamları bahane ederek hatta yer yer vefât etmiş sâlih ve mu'teber âlimleri iftirâlarla istismâr ederek, Allah'ı yalanlamaktadırlar; böylece iftirâların en büyüğünü Allah'a yapmaktadırlar ve şirklerini meşrûlaştırmaya çalışmaktadırlar!

O halde, Allah'ı yalanlama! Allah ve Rasûl'ü muhkemât'ta ne demişse ona uy! Müteşâbihleri muhkemlere ircâ' et, döndür! Muhkemleriyle ve müteşâbihleriyle bütün hepsinin Rabbimiz katından olduğunu bil ve bütün Âyetlere iman et!

Kur'ân ve Sünnet'te Tevhîd konusunun güneşten daha açık olduğunu unutma! Güneşe baksan, güneşi ne kadar görebilirsin?! Ama Allah'ın Âyetleri apaçıktır! Tek farkla ki, görmek isteyenler için!.. Kör kesilene, bakmadığı ve düşünmediği şeyi gösteremezsin ve anlatamazsın!

Allah'ın Âyetlerine kör kesilenlerden olma; kör haşredilme ve ebedî azâba mahkûm olma!

119- İNSANLARIN, DİN VE İNANMA İHTİYACI ÜZERİNE GENEL ÇERÇEVEDE BİR TEFEKKÜR!

Antik çağlardan beri en gelişmiş toplumlarda hatta ilkel kabilelerde bile din adamları sosyal ve siyasal bakımdan en yüksek makamları işgal etmişlerdir. Bu nokta, geniş açılardan ve farklı perspektiflerle tefekkür edilmelidir.

İnsanlar fıtratlarındaki din gerçeğinden ve Allah tarafından kendilerine gönderilmiş elçilerin mesajlarından ve İlâhî kitaplardan hareketle din olgusunu hiçbir çağda göz ardı edip rafa kaldıramamışlardır.

Allah'ın Âyetlerini az/dünyalık bir bedel karşılığında satanlara, Allah'ın Âyetlerini gizleyip tahrîf edenlere ve yeryüzünde fesâd çıkaranlara rağmen insanlar hep bir hak ve adâlet arayışında olmuşlardır. İnsanlık tarihi ve medeniyetler incelendiğinde bu realite ve vâkıa açıkça görülecektir.

Buradan anlaşılıyor ki, insanlar dinin, din adamlarının ve tırnak içinde söylemek gerekirse âlimlerin, dini bilenlerin önemini tarih boyunca kabul etmişlerdir.

Fakat birçok din adamının sapma ve halkı saptırma noktaları her zaman hak dini bırakıp bâtıl inançlar, i'tikâdlar ve dinler ihdâs etmek, hakkı gizlemek, hakkı bâtıla karıştırmak, putperestliği ve hurâfeleri savunmak, dini ve dînî duyguları istismâr etmek, doğruya veya yanlışa bakmadan din üzerinden rant elde etmek, din ve kutsallık kisvesiyle insanlara zulmetmek şeklinde gerçekleşmesinden sebep, zaman zaman dine ve din adamlarına karşı az veya çok tepkiler yaşanmıştır.

Batı'da Laikliğin çıkması da, din üzerinde Hristiyan din adamlarının hâkimiyetinden ve zulümlerinden halkın bezmesinden kaynaklanmaktadır.

Câhil insanlar ve toplumlar bel'am kılıklı ve kisveli bu saptırıcı din adamlarını reddetmek; hakka tâlip olmak, hakkı aramak, dinin doğrusuna ve hak din olan İslâm'a uymak yerine, özellikle âhir zamanda kötü imamları bahane ederek din gerçeğine tavır almaya ve deizme sempati duymaya başlamışlardır. Sanki dinin sahibi insanlarmış gibi!

Bir kimse kendisini İslâm'a nispet etmiş olsa bile, onun yanlışı İslâm'a mâl edilemez! İslâm'da olmayan o yanlış, İslâm'a göre merdûd olduğu gibi; insanlar tarafından da o kişinin yanlışı olarak addedilmelidir ve reddedilmelidir! İslâm iddiasındaki şahısların yanlışları, İslam'ın eleştirisine veya reddine paravan yapılmamalıdır! Belki adam müşriktir veya münâfıktır, en iyimser bir yaklaşımla bile olsa mümkündür ki, câhil ve gâfil birisidir! Olamaz mı? Elbette olabilir! Dolayısıyla insanların şahsında Allah'ın hak dini olan İslâm yargılanamaz!

Diğer taraftan, dinin sahibi din adamları veya âlimler de değildir! Haddizâtında İslâm'da din adamlığı da yoktur. Yahûdî ve Hristiyanlar âlimlerini ilâhlaştırıp rableştirdikleri için onları din üzerinde otorite saydılar ve onların hâkimiyetlerini kabul ederek dini ve dünyevî hususlarda onların fetvâ ve hevâlarına tâbi oldular. Sonra da onların mezâliminden şikâyet ettiler. Bu da, dinin istismârından, dünyevî emel ve kaygılarla da olsa istismâra göz yummaktan, neticede de sapmaktan ve saptırmaktan başka bir şey değildi!

Sözün özü; Allah katında hak din İslâm'dır. İslâm'dan başka din isteyen ve arayanın tâbi olduğu o din kendisinden asla kabul edilmeyecektir. Bâtıl dinlere uyanlar, âhirette hüsrâna uğrayanlardan ve ebedî kaybedenlerden olacaktır. İslâm ise, ehline dünyada saâdet ve huzur; âhirette ise Allah'ın rızâsını, rahmetini, lütfunu ve cennetini kazandırır. En büyük kurtuluş, başarı, kazanç ve mutluluk budur!

Allah, kullarını, gönderdiği nebîleri ve râsûlleri vasıtasıyla ve onlara vahyetmesi ve kitaplar vermesiyle bu kurtuluşa, başarıya ve mutluluğa davet etmiştir. Bu mutluluğun yolu da, hiç şüphesiz Tevhîd ve İslâm'dan geçmektedir.

Rabbimiz bizleri Müslimler olarak yaşatsın, Müslimler olarak vefât ettirsin ve sâlihlere ilhâk buyurarak, cennete ilk girenlerle birlikte girmeyi nasip eylesin.

120- ALLAH'A İSYÂN EDENE İTÂAT YOKTUR!

Tadımlık... Tefekkür... Ve Takvâ...

Hz. Ebû Bekr radıyallâhu anh halîfe seçildiğinde Müslümanlara mûciz bir hutbe îrâd etti ve hutbesinde Allah'a hamd-ü senâ'dan sonra:

أيها الناس فإني قد وليت عليكم ولست بخيركم

"Ey insanlar! Sizin en hayırlınız olmadığım halde sizin başınıza halîfe seçildim" diyerek sözlerine başladı, devamında önemli uyarı ve hatırlatmalarda bulunduktan sonra hutbesini şöyle bitirdi:

أطيعوني ما أطعت الله ورسوله، فإن عصيت الله ورسوله فلا طاعة لي عليكم

"Ben, Allah'a ve Rasûl'üne itâat ettiğim müddetçe bana itâat ediniz! Şayet Allah'a ve Rasûl'üne isyân edersem, bana itâat etmek zorunda değilsiniz! (O durumda benim sizden itâat isteme hakkım; sizin de bana itâat etme sorumluluğunuz yoktur!)"

 En sonunda da:

"Haydi namazınıza kalkınız! (Namazımızı kılalım!) Allah size merhamet etsin! (Allah'ın rahmeti üzerinize olsun!)" dedi ve dua etti.

(Es-Sîretü'n Nebeviyye (Sîret-i İbn-i Hişâm), İbn-i Hişâm, Thk: Mustafâ Sakâ, 2/660-661, İsnâdı Hasen'dir.)

Allah'a itâatten çıkana itâat yoktur! Şirk ve küfür ehline ise asla itâat olmaz! Çünkü Allah'a isyân hususunda hiçbir kimseye itâat edilmez; itâat ancak meşrû' işlerdedir. Allah'a imandan sonra kulun ilk ve en önemli mes'ûliyeti farz namazlarıdır!

121- BİLİM-KURGU!

Diyelim ki, saniyede 300.000 kilometre hızla hareket edebilen bir uzay aracımız var. Ve uzayda yıldızlar arasında seyâhat edilebiliyor. Sizin de bir ikiziniz var. İkiziniz bu araç ile şöyle yakın yıldızlar arasında bir seyâhate çıkıyor. Araçla dünyadan uzaklaşıyor. Aradan aylar, yıllar geçiyor. Farz edelim, yirmi yıl sonra kapınız çalıyor. Kapıyı açıyorsunuz; o da kim?! Kapıdaki, sizin gençliğiniz! Yani aslında ikiz kardeşiniz! Sizin için yirmi yıl geçmiş olsa da, onun için sadece birkaç ay geçmiş ve hiç yaşlanmamış!

Garip ve şaşırtıcı bir durum ama bilimin birçok sahada olabilirliği ispatlanmış bir gerçeği! Ne var ki, kurguladığımız ışık hızında yani saniyede 300.000 kilometre mesâfe kat edebilen bir araca sahip değiliz! Ve bu durum, bu haysiyetle reddedilemeyecek bir gerçek olsa da, sadece bir teori! Pratik için teoriden fazlasına ihtiyaç var!

Tefekkür...

Allah'ın yarattığı muazzam evren ve içindeki âfâkî Âyetler, deliller ve ibretler O'nun azamet ve yüceliğini gösterir. Allahu Ekber ve lillâhi'l-hamd!

122- HİÇ Mİ İSTEMEYECEĞİZ?!

Karşılıklı Konuşur Gibi...

Gençler!

Nâçizâne ben, İnsanların ellerindekilere, yanlarındakilere, mallarına, makamlarına, maaşlarına ve imkânlarına göz dikenleri, çekememezlik ve haset edenleri, insanlardan ısrârla bir şeyler isteyenleri ve kendilerine hibe veya sadaka olarak bir söz verildiğinde unutanların veya üzerine yatanların peşine düşenleri sevmem! Müslüman dahi olsalar, bu amellerini ve huylarını sevmem!

Çünkü bunlar izzet, şeref, haysiyyet ve mürüvvet sahibi mü'minlerin yapabilecekleri şeyler değildir! Müslümanın bir ağırlığı vardır. Üç beş kuruşluk bir dünyalığa o değeri değişmez! Hafif yollu davranmaz!

Bu meseleler Kitâb ve Sünnet ile sâbittir. Biz de "insanlardan isteme" konusuna, deliller çerçevesinde "Putperest Çağlarda Müslüman Olmak" adlı kitabımızda yer verdik.

Bu meselenin konuşulduğu bir ortamda bazı kimseler: "İnsanlardan hiç mi istenmez?" diye sorarlar. Utandığı için soramayanların ise içlerinden birçok soru, itiraz veya bahane geçer.

O kimselere ve herkese Kitâb ve Sünnet'ten ve mu'teber eserlerden bu meseleleri araştırılıp öğrenmelerini evvelemirde tavsiye etmekle beraber, şunları söyleyebiliriz.

Bazıları şöyle derler veya düşünürler: "İnsanlar hep cimri ve duyarsız oldukları için biz istiyoruz. İstemezsek, mümkün değil, vermezler. Çünkü ağlamayan bebeğe mama, meme ve emzik vermiyorlar!'

Deriz ki:

"Bir ortamdaki bütün mü'minlerin aynı anda cimri ve duyarsız olmaları çok uzak bir ihtimâldir. Değil mü'minler, Müslüman olmayanlarda bile bu ve bazı insânî/fıtrî hasletler tamamen yok olmamıştır. 'İstemezsek vermezler' cümlesi de yanlıştır. Ve ayrıca insan bebek değildir ki, mama verilmesi için ağlasın!"

Peki, iyi güzel!

O halde şöyle düşünelim...

Misâl olarak; bir muhitte gerçekten ihtiyaç sahibi bir kimse var ve kimseden bir şey istemiyor ama onu tanıyanlar onun derdiyle de dertlenmiyorlar. Bu kişi onurlu bir mü'min olarak nasıl düşünmeli ve ne şekilde hareket etmelidir?

El-Cevâb: Kendisini düşünmeyen insanlara kendini muhtaç etmeyen Allah'a hamd etmelidir! Onlara daha sonra muhtaç etmemesi için de dua etmelidir! Zira herkes yakın çevresindeki insanların durumlarını aşağı yukarı bilir. Yani hepimiz birbirimizi, biraz fazla veya biraz eksik biliyoruz. Buna rağmen bizi düşünmeyen kimseye vereceğimiz en güzel cevap ondan hiçbir şey istememek ve ona hiçbir şekilde muhtaç olmamaktır! Güzel değil mi? Hem de hârikulâde!

Sözümüzü burada noktalamayalım. Zira bu hususta söylenecek çok şey var ama biz önem ve önceliğine binâen denizden bir katre mesâbesinde sadece bazı noktaların altını çiziyoruz.

Bu özlülük ve ihtisâr sebebiyle de mesele hâlâ bazı kimselerin zihninde çözüm bulmamış olabilir. Zira herkesin karakter ve seviyesi aynı değildir. EyvAllah...

O halde şu soruya cevap verelim. Diyelim ki; bir kimse gerçekten muhtaç; yakınlarından ve kendini tanıyanlardan bir şey istemeyecek mi?

Cevap: İsteyeceğim ısrârında bulunacaksa bu kendisinin tercîhi olmakla beraber, Şer'an, hayır! Ama uygun bir kimseye veya gerekirse kimselere ihtiyaç sahibi olduğundan ve sıkıntılarından bahsedebilir. Bu câizdir! Çünkü kendisi gerçekten ihtiyaç sahibidir. Derdi ile dertlenecek kimseleri tercih etmesi ise en uygunu! Derdi söyletmeden derde devâ olmayan kimselerin ne kadar yardımcı olacakları da başka bir husus! Fakat denize düşen yılana sarılır misâli, bazen insan bu yola tevessül edebilir!

Farkındayım hâlâ birileri 'isteme' konusunu zihninde çözmedi. "Hiç mi istemeyeceğiz?" psikolojisinde ve modundalar! Onlara da cevap vererek sözümüzü bitirelim.

Evet, isteyebilirsiniz! Kendinizin ve çocuklarınızın günlük nafakasını karşılayamayacak kadar miskîn iseniz size en yakın kimseye durumunuzu arz ederek isteyebilirsiniz. Bu durumda bu isteme şekli de Şer'an câizdir! Çünkü bu kişinin hayatını idâme ettirebilecek günlük yiyeceği bile yoktur!

Cevap fetvâsı tespit edildi ya, ardından çoğumuz takvâyı da merak eder: "Peki, bu isteme, mü'minin iffet, onur ve mürüvvetini zedelemez mi?" deriz!

El-Cevâb: Hayır, günlük iâşesi, sabah-akşam yemeği bile bulunmayan bir kimsenin, bu durumundan bîhaber, gâfil ve duyarsız kimselere hâlini arz etmesi, bilakis o kimselerin mürüvvetine zarar verir; kendisinin değil!..

Zira Müslüman; kardeşlerinden, yakınlarından, arkadaşlarından ve komşularından mes'ûldür! Durumunu söylemese de mes'ûldür, hâlinden şikâyet etmese de mes'ûldür, hâline şükretse de mes'ûldür, hiçbir şekilde kimseden bir şey istemese de mü'min mes'ûldür! Bu mes'ûliyeti ihmâl ve ihlâl etmek ise mü'minin bir kusurudur! Terk etmesi ve tevbe etmesi gereken bir kusur!..

Ve âhıru da'vânâ eni'l-hamdu lillâhi Rabbi'l-Âlemîn!

Yûsuf Semmak

Bağlantı | kategori: NASİHATLER | tarih: 21/05/2023 | Yorum(1) | Yorum yaz
Bekir YetginbalEy Rabbim bu kulunun gayretlerini bereketli eyle. Onu nice ehli gafilin hidayetine vesile eyle. Onu şehit olarak katına al Allah'ım. Amin
tarih: 31.08.2023
YORUM YAZINIZ
İSMİNİZ

E-Posta (Gizli)

Web siteniz

Yorumunuz

Güvenlik kodu
27.09.2023Çarşamba
Son Konular .: NASİHATLER 17
.: 115- Ebu Hanife Hakkında | Yusuf Semmak
.: 114- Arapça Test Çözümleri – Tesniye'nin (İkilin) İ'rabı | Yusuf Semmak
.: 113- Kur’an Okuma ve Öğretme Karşılığında Ücret Almak, Ölüler için Kur’an Okumak ve Rukye Bahsi - PÇMO – 44
.: NASİHATLER 16
.: 112- Peygamberin Kabrini ve Diğer Kabirleri Ziyaret ve Ölülere Nelerin Fayda Vereceği - PÇMO – 43
.: Muhtelif Konularda Kısa Kısa - 7
.: 111- Kâfir Olarak Ölenlere, Dünyadaki İyi Amelleri Fayda Sağlamaz! | Yusuf Semmak
.: 110- Benim Babam da Senin Baban da Ateştedir! | Yusuf Semmak
.: 109- Hz. Ömer’in Hılâfeti Devrinde Bir Adamın Hz. Nebî'nin Kabrine Gelip Onunla Tevessül Etmesi – 42
.: 108- İman Edip Müslüman Olmak Tertemiz Bir Sayfa Açmaktır! | Yusuf Semmak
.: 107- Peygamberimizin Kabrini Ziyaret Meselesi – Putperest Çağlarda Müslüman Olmak – 41
.: 106- Zamanın Önemi ve Su Gibi Akan Ömür! | Yusuf Semmak
.: 105- Mü’min Sabahlayıp Kafir Akşamlamak veya Mü’min Akşamlayıp Kafir Sabahlamak! | Yusuf Semmak
.: 104- Tarihte Putperestlik Nasıl Başladı? - Putperest Çağlarda Müslüman Olmak – 40
.: 103- Müslümana Sövmenin ve Onunla Savaşmanın Hükmü Nedir? | Yusuf Semmak
.: 102- Türbe ve Kabirleri Ziyaretin, Bid’at Olan Tevessülle İlişkisi – Putperest Çağlarda Müslüman Olmak – 39
.: 101- Münafıkların Özellikleri Nelerdir? | Yusuf Semmak
.: 100- Müslümanı Tekfir Eden Kimsenin Durumu Nedir? | Yusuf Semmak
.: 99- Tevessülün Anlamı, Kısımları ve Bid’at Olan Tevessül – Putperest Çağlarda Müslüman Olmak – 38
.: 98- Ehl-i Kıble Kime Denir? | Yusuf Semmak
.: 97- Hz. Yusuf’un Mısır’daki Konumu (3) – Putperest Çağlarda Müslüman Olmak – 37
.: 96- Bir Mezhebe Uymak Zorunda mıyız? | Yusuf Semmak
.: 95- Hz. Yusuf’un Mısır’daki Konumu (2) – Putperest Çağlarda Müslüman Olmak – 36
.: 94- Hz. Yûsuf’un Mısır’daki Konumu (1) – Putperest Çağlarda Müslüman Olmak – 35
.: 93- Ru'yetullah (Allah'ın Görülmesi) Meselesi | Yusuf Semmak
.: 92- Allah’tan Başka Kanun Koyucu Yoktur! (2) - Putperest Çağlarda Müslüman Olmak – 34
.: 91- Allah’tan Başka Kanun Koyucu Yoktur! (1) – Putperest Çağlarda Müslüman Olmak – 33
.: 90- Hz. İbrahim’in Nemrud’a, Babasına ve Kavmine Tebliği – Putperest Çağlarda Müslüman Olmak – 32
.: 89- Allah ve Mahlukat İlişkisi – Putperest Çağlarda Müslüman Olmak – 31
.: 88- O Büyük Mahkeme'de! (Şiir)
.: 87- İmanın Artıp Eksilmesi Meselesi ve Ehl-i Kıble Kimdir? – Putperest Çağlarda Müslüman Olmak – 30
.: 86- Peygamberimiz İslam’a Davet Metodu – Putperest Çağlarda Müslüman Olmak – 29
Son Yorumlar
Yusuf Semmak
Ve aleyküm selâm kardeşim. Tâbi
Bekir Yetginbal
Canım kardeşim selamualeykum GÜN
Bekir Yetginbal
Ey Rabbim bu kulunun gayretlerini
Mahmut
Selamünaleykum Yusuf peygamberin
Ufuk
Çok güzel
Şeyma
Bu nadide soru ve cevapları için
Ahmet
Doyurucu bir yorum Teşekkürler
Yusuf Semmak
Son mısralar/dizeler hep "Lâm" ha
Baraa
Bence çoooook güzel bir site
ali
İlmî Arapça Sayfası http://www
ali
Faydalı Bir Maksud Programı http
ali
Faydalı Bir Emsile Programı http
Yusuf Semmak
BU DERSTE İŞLENEN BAŞLICA MEVZULA
Derya Atan
Ağzınıza, yüreğinize sağlık hocam
Firdevs Sevgi
inş güzeldit.
misafir
⭐⭐⭐⭐&
mustafa
Abi çook teşekküür ederim
Medine
Cenetin kapısın geçmek istiyom
Yusuf Semmak
Namazda Salli-Bârik okurken, Peyg
Yusuf
Allah razı olsun hocam çok anlaşı
Yusuf Semmak
Saçınızı erkeğe kestirmediğiniz,
Meryem
Verdiğiniz bu bilgiler için çok t
Yusuf Semmak
+ Ayrıca Hadîs'in açıklamasında d
Yusuf Semmak
Güzel bir yorum. Fakat biraz açık
metin
hadiste gecen Gölge Arsin gölgesi
Rüya
Çok teşekkür ederim
Şule
Çok teşekkürler
sadullah demircioğlu
abdullah bin mesud (r.a.) ‘’sakın
Yusuf Semmak
Bir kardeşimiz, selâmdan sonra; “
Yusuf Semmak
EVET, YİNE SİGARA! Bugün piyas
İbrahim sarıtaş
Allahrazı olsun
Muhammet ****
Bizim din hocamız başınızı örtmek
Ali Özbek
Hocam Allah razı olsun mükemmel b
© 2012 YUSUFSEMMAK.COM