"Seyyid Kutub âlim midir?" diye sorana deriz ki:
"Seyyid Kutub âlim midir?" diyene deriz ki:
"Seyyid Kutub bulunduğu câhiliyye ortamında nasıl hareket edileceğini bilerek, bütün mücâdelesini Tevhîd akîdesinin anlaşılmasına, yaşanmasına, teblîğine adamıştır. Gerçek İslâm'ın ne olduğu üzerinde titizlikle dururken, İslâm adına ortaya çıkmış olan şirk yönelişlerinin ‘İslâm’ olmadığını ortaya koymuştur. Sonra da İslâm ile câhiliyyenin asla sentez edilerek bir inanç yapısının benimsenemeyeceğini ısrârla vurgulamıştır. Fikrî ve felsefî beşer mahsûlü tüm akımların câhiliyyenin değer yargıları olduğunu belirtmiş ve o sapkın yönelişlerden sakındırmıştır. Yani felâket ânında insanları musibetlerden kurtarmanın mücâdelesini vermiştir. Deprem, yangın, sel baskını, heyelan, tsunami gibi âfetler insanları tehdit ederken bir köşeye çekilerek rahatını ve istifini bozmadan, insanlara sadece konuşarak sözüm ona yardım etme, yapay çözümler üretme iddiasında olmamıştır; bizzat taşın altına elini hatta gövdesini koymuştur. Hak davası uğrunda ihlâs ile büyük fedakârlıklar göstermiştir. Yargılanma sürecinde dahi, yazdıklarından ve yaptıklarından dolayı asla geri adım atmamış ve tâğûtlardan özür dilemeyerek, zulmün ve zâlimlerin önünde eğilmemiş, onlardan merhamet dilenmemiştir. Neticede de: “Kalem sahibi kimseler birçok büyük işler yapabilirler. Ancak; fikirlerinin yaşaması pahasına kendilerini fedâ etmeleri şartıyla... Fikirlerinin, kan ve canları karşılığında mânâlanması şartıyla... ‘Hak’ bildikleri şeyin ‘Hak’ olduğunu fütûr etmeden söyleyip, gerekirse bu uğurda başlarını vermeleri şartıyla...” anlamındaki sözlerini, fiiliyle de teyit etmiş ve onurlu şekilde şehâdete yürümüştür. Şehâdetinden önce bulunduğu son mahkemede son teblîğini yaparak, derdinin ölmek ya da yaşamak olmağını gösterircesine; yine insanları İslâm'a davet etmiş ve bu yolun reyhanlarla, karanfillerle, güllerle bezeli olmadığını, bu yolun sıkıntılarla ve fedakârlıklarla iç içe olduğunu söyleyerek, âdeta kendi mübârek yaşam tecrübesinin de böyle olduğunu tüm insanlara haykırmıştır, tüm dünyanın dikkatlerini bir kez daha Tevhîd davasına çekmiştir.”SEYYİD KUTUB ÂLİM MİDİR? "Seyyid Kutub âlim midir?" diyene deriz ki: "Seyyid Kutub bulunduğu câhiliyye ortamında nasıl hareket edileceğini bilerek, bütün mücâdelesini Tevhîd akîdesinin anlaşılmasına, yaşanmasına, teblîğine adamıştır. Gerçek İslâm'ın ne olduğu üzerinde titizlikle dururken, İslâm adına ortaya çıkmış olan şirk yönelişlerinin ‘İslâm’ olmadığını ortaya koymuştur. Sonra da İslâm ile câhiliyyenin asla sentez edilerek bir inanç yapısının benimsenemeyeceğini ısrârla vurgulamıştır. Fikrî ve felsefî beşer mahsûlü tüm akımların câhiliyyenin değer yargıları olduğunu belirtmiş ve o sapkın yönelişlerden sakındırmıştır. Yani felâket ânında insanları musibetlerden kurtarmanın mücâdelesini vermiştir. Deprem, yangın, sel baskını, heyelan, tsunami gibi âfetler insanları tehdit ederken bir köşeye çekilerek rahatını ve istifini bozmadan, insanlara sadece konuşarak sözüm ona yardım etme, yapay çözümler üretme iddiasında olmamıştır; bizzat taşın altına elini hatta gövdesini koymuştur. Hak davası uğrunda ihlâs ile büyük fedakârlıklar göstermiştir. Yargılanma sürecinde dahi, yazdıklarından ve yaptıklarından dolayı asla geri adım atmamış ve tâğûtlardan özür dilemeyerek, zulmün ve zâlimlerin önünde eğilmemiş, onlardan merhamet dilenmemiştir. Neticede de: “Kalem sahibi kimseler birçok büyük işler yapabilirler. Ancak; fikirlerinin yaşaması pahasına kendilerini fedâ etmeleri şartıyla... Fikirlerinin, kan ve canları karşılığında mânâlanması şartıyla... ‘Hak’ bildikleri şeyin ‘Hak’ olduğunu fütûr etmeden söyleyip, gerekirse bu uğurda başlarını vermeleri şartıyla...” anlamındaki sözlerini, fiiliyle de teyit etmiş ve onurlu şekilde şehâdete yürümüştür. Şehâdetinden önce bulunduğu son mahkemede son teblîğini yaparak, derdinin ölmek ya da yaşamak olmadığını gösterircesine; yine insanları İslâm'a davet etmiş ve bu yolun reyhanlarla, karanfillerle, güllerle bezeli olmadığını, bu yolun sıkıntılarla ve fedakârlıklarla iç içe olduğunu söyleyerek, âdeta kendi mübârek yaşam tecrübesinin de böyle olduğunu tüm insanlara haykırmıştır, tüm dünyanın dikkatlerini bir kez daha Tevhîd davasına çekmiştir.” Şimdi söyler misiniz; âlim kimdir? Zamanının fıkhını kavrayıp o istikâmette çalışıp hayatını şehâdetle taçlandıran mı yoksa bir köşede rahat ve konfor içinde dört kitap fazla okuyup, yanından çayı, kahvesi, kışın sıcak, yazın soğuk meşrubatları ve sodaları eksik olmayan mı? Yani âlim, Tevhîdî bilince sahip olduğu gibi, hayatını Tevhîd'in teblîğine adayan kimse midir yoksa Tevhîd adına ciddi bir çalışma yapmayıp fıkhî, nazarî ve fer'î meselelere ağırlık verip, farklı niteliklerde pek çok meselelerde konuştuğu için daha büyük âlim sanılan kimse midir? Bu konuşmalarımızda, ilmî vukûfiyeti derin olan Rabbânî, zâhid, âbid ve mücâhid âlimleri istisnâ ederiz. Bizim kendileriyle karşılaştırma yaptığımız ilim (!) adamları, bu sıfatları taşımayan sadece kafalarına ma'lûmât doldurup, o bilgilere muvâfık amel etmeyen, öğrendikçe tâkvâ, zühd ve vera’ sahibi olmaları gerekirken, âdeta robotlaşan kitap yüklü kimselerle alâkalıdır. Elbette Seyyid Kutub, İmam Mevdûdî gibi bir âlim değildir ama her ikisi de -kapasiteleri ölçüsünde- bulundukları çağda, bir âlimin nasıl hareket etmesi gerekiyorsa onu yapmışlardır. Seyyid Kutub’un ilmî yönden Mevdûdî gibi olmaması normaldir; zira o, resmi okullarda okuyarak profesör olmuş ve insanların çoğunda olduğu gibi, resmi ideolojinin öngördüğü istikâmette bir Müslümanlık anlayışı ile yetişmiştir. Fakat hayatının, günümüz câhillerinin yaşadığı biçimde İslâmî değerlerden bütünüyle kopuk, kopkoyu karanlık bir yaşam tarzı olduğunu sanmayalım. İslâmî hassâsiyeti kendi çapında vardı; bildiği ve inandığı değerler uğruna çalışmalar yapmaktaydı. Fakat bir nokta vardı ki, onu ilk başlarda tam ve net olarak çözememişti, anlayamamıştı. O da, câhiliyye kavramı... Fakat bu gerçeği fıkhettikten sonra da tüm hayatını onunla mücâdeleye adayacak kadar samimiyet ve sebât sahibi bir Müslümandı. Âdeta Seyyid Kutub, hayatı boyunca aradığı şeyi bulmuştu. Nice insanlar aramaya tenezzül bile etmezlerken, niceleri buldukları ve gördükleri halde o gerçeklere sadâkat göstermezlerken, Kutub öğrendiği gerçeklere ânında teslim olarak tüm hayatına vahiy istikâmetinde yeni baştan format atıyordu. Câhiliyye toplumları içinde câhilî öğretilerle büyüyüp sonra da Tevhîdî bilince ermek, eleştirilecek bir durum mudur yoksa gıpta edilecek ve örnek alınacak bir hal midir? Hem de eleştirenlerin çoğu, hâlihazırda câhilî bir hayat yaşarlarken bunu yapıyorlarsa, bu daha da trajikomik bir vaziyet değil midir? Bazı insanlar, Tevhîd’e öyle bir dönerler ki, kısa hayatlarına, pek çoklarının uzun ömürlerine sığdıramadıkları sadaka-i câriyeleri, ilmî külliyatları sığdırırlar. Tıpkı Şehîd Seyyid Kutub gibi… Bu, ancak Allah’ın yardım, inâyet ve tevfîkiyle olabilir. Hayatın bereketlenmesi bu olsa gerek! Önemli olan hayatın uzun olması değil, o hayatın hayırlı ameller ile değerlendirilip değerlendirilmediğidir. Yani kemmiyet değil, keyfiyyet ve muhtevâ önemlidir. Peki, Seyyid Kutub’un hayatına vahiyle format atması nasıl gerçekleşti? Önce hayat çizgisine kısa bir göz atalım. O, orta ve lise tahsilini Ezher’de bitirdi. Kâhire Üniversitesinin Dâru’l Ulûm fakültesine girdi, 1933 yılında mezun oldu ve aynı yıl bu okula öğretim görevlisi olarak tayin edildi. Henüz 27 yaşındadır. Artık öğrencilik bitmiştir. Öğretim görevlisi olduğu için daha özgün araştırmalar yapma fırsatını elde etmiştir. O da, 1939’dan itibaren İslâmî düşünce üzerinde yoğunlaşmaya başlamıştır. O esnada yaşı 33. Herkes takdir eder ki, Seyyid Kutub’un yaşadığı istikâmette bir ömür sürmüş insanların 27 veya 33 gibi yaşlarda İslâmî bir arayışa girmeleri genelde mümkün olmamaktadır. Zira o yaşlar gençliğin zirvesidir. Hevâ ve heveslerin tavan yaptığı ve insanların dünya zevklerinin tatminiyle meşgul oldukları bir dönemdir. Kâhire Üniversitesindeki görevi, Edebiyat hocalığı idi. Kendisi, Edebiyat ile ilgilendiği için, ilk zamanlarda şiir, roman ve makaleler yazmıştır. Şâir olarak tanınmak istemediği için şiirlerini neşretmemiştir. Seyyid Kutub, kendi hayatını iki devreye ayırır: 1- Kendisini Edebiyata verdiği ve Sosyalizmi savunduğu taşkınlık devresi (câhiliyye dönemi). 2- İslâm üzerinde akademik çalışmalar yaparak çeşitli doktrinleri incelediği olgunluk devresi. Câhiliyye devresine son veren olay ise, 1949 yılında üniversitenin araştırma görevlisi olarak Amerika’ya gittiği yıl içerisinde, Müslüman Kardeşler'in Mürşîd-i Âmm'ı (Genel Mürşid'i) olan Hasan el-Bennâ’nın sinsice bir pusuyla öldürülme haberinin Amerikan halkı tarafından büyük bir sevinç gösterileriyle karşılanmış olması onu çok şaşırtır. O esnada Emperyalizm’in çirkin yüzünü görür. Madalyonun diğer yüzü hiç de zannedildiği gibi masum değildir! Emperyalizm’in vitrini başkadır, tezgâhın gerisi başkadır. Emperyalizm’in kalbinde bunu fark eder. Amerika’da kaldığı iki yıl süresince beşerî doktrinleri inceleme fırsatı bulmuştur. Küfrün nasıl tek millet olduğunu görmüştür. Müslümanlık iddiasında bulunan kimselerin çoğunun, kendisi gibi nasıl uyutulduğunu ve gaflet içerisinde olduklarını anlamıştır. Gerçek İslâm’ın Rasûlullah’ın ve ashâbının yoluna titizlikle uymakla mümkün olduğunu fark etmiştir. Mısır’a döndükten sonra artık eski Seyyid yoktur. Olgun, oturaklı, vakûr, onurlu, bilinçli ve şahsiyetli bir Seyyid vardır. İlâhî bir yardım ile âdeta önceki kişi başka kişiye dönüşmüştür. Hasan el-Bennâ’nın -inşâAllah- şehâdeti, kendisinin dirilmesine vesile olmuştur. Allah, bir şehîd’i huzuruna alırken, Ümmete başka bir şehîd’i hediye etmiştir. Şehâdetin ölmek değil, dirilmek ve diriltmek olduğunu görmeyen gözlere göstermişti. Nice gözler için nur olmuştu Hasan el-Bennâ’nın şehâdeti… Allah ondan da, Seyyid Kutub’dan da râzı olsun… Sözün burasında Hasan el-Bennâ'nın akîdesinin bozuk olduğu noktasındaki söylentiye cevap vermeden geçmeyelim. Bu konuda Usûlen çok şeyler söylenebilir. Ama biz ulemânın üzerinde ittifâk ettiği bir kâideyi zikretmekle yetinmek istiyoruz. Bu kâideyi dile getirenlerden biri de, Ebû'l Abbâs Takıyyuddîn Ahmed b. Teymiyye'dir. O, açıklamasının bir bölümünde şöyle der: وَمَنْ ثَبَتَ إسْلَامُهُ [قال ابن تيمية فى موضع آخر "إيمَانُهُ"] بِيَقِينٍ لَمْ يَزُلْ ذٰلِكَ عَنْهُ بِالشَّكِّ "Kesin olarak İslâm'ı (imanı) sâbit olan (Müslüman olarak bilinen) kimsenin Müslümanlığı şüphe ile ortadan kalkmaz." (Mecmûu'l Fetâvâ: 12/466, 501) Hasan el-Bennâ'nın İslâm'ı ve imanı muâsırı olan âlimlerin ve Müslümanların şâhitliği ile sâbittir. Daha sonra onun akîdesinin bozuk olduğu sonucuna varan sözlere, kitaplara ve yorumlara itibar edilmez. Çünkü bunlar -delil hükmünde olmayan- şüphe ve zan mahsûlü sözlerdir. Hiç şüphesiz geçmişte yaşamış olan sâlih bir kimseyi daha sonraki nesiller içinde sâlih olmayan kimseler sevebilir ve onları övebilirler. Hatta onlara arkalanıp, kendi bozuk akîdelerini haklı göstermek için, o sâlih zatların da kendileri gibi inandıklarını bile söyleyebilirler veya bu hususta kitaplar yazabilirler. Bu ve benzeri vâkıalar ma'rûftur. O halde bilelim ki, insanlar hakkında aslolan, zavâhire göre hükmetmektir. Hasan el-Bennâ'nın zâhiri de, onun Müslüman olduğudur. İnsanların gizli hallerinin hesâbı ise Allah'a aittir. İslâm'da "lâzimu'l-kavl" delil hükmünde olmamasına rağmen; "Şunu söyledi, şunu kastetti" biçimindeki -Usûlsüz olan- bu tekfîr mantığı, yaygınlaştırılacak olursa, insanların niyetlerini okurcasına, onların sözlerine yüklenen fâsid anlamlar ve yorumlarla tekfîr edilmeyecek kimse kalmaz! Bir bakarsınız ki, Seyyid Kutub âlim; Hasan el-Bennâ da Müslüman olmaz! Bu mantık, freni patlamış bir arabanın son sür'at rampadan aşağı gitmesine benzer. Önüne kim çıkarsa ezer geçer. Hakkında ilmimiz olmayan hususlarda insanları itham etmekten Allah'a sığınırız. Seyyid Kutub’un fikrî değişim süreçleri hakkında kısa bir özet vermekte fayda görüyoruz. Seyyid Kutub’un düşünce ve yazı hayatını üç kısma ayırabiliriz: Birincisi, şiir, roman, edebî makale, kitap eleştirisi, sanat eleştirisi, siyasal ve sosyal konularda yazılar yazdığı ilk dönemi. Bu dönemden sonra Seyyid Kutub’un fikrî hayatında, hocası Abbâs Mahmûd el-Akkâd ve Tâhâ Hüseyin, Ahmed Emîn ve Tevfîk el-Hakîm gibi diğer bazı aydınların da etkisiyle yeni bir süreç başlamış ve bu dönemde dînî konulara ilgisi artmıştır. O, 1939 yılında makale olarak hazırladığı, 1945’de de kitap hâline getirdiği, Türkçe’ye “Kur’ân’da Edebî Tasvîr” diye çevirisi yapılan, التصوير الفنى فى القرآن “et-Tasvîru’l-Fennî fi’l Kur’ân” adlı eserine, لقد وجدت القرآن Yani “Gerçekten Kur’ân’ı buldum!” anlamında çok çarpıcı bir başlıkla başlamıştır. (et-Tasvîru’l-Fennî fi’l Kur’ân, Dâru’ş Şurûk, S: 7) Bu bölümün sonunda ise şöyle der: وحين انتهيتُ من التحضير للبحث. وجدتُنى أشهدُ فى نفسي مَولدَ القرآن من جديد. لقد وجدتُه كما لم أعهَده من قبلُ أبدا “Bu araştırma için hazırlığımı tamamladığımda, nefsimde Kur’ân’ın yeniden doğduğunu müşâhede ettiğimi gördüm. Daha önce asla tanımadığım bir şekilde onu buldum…” (et-Tasvîru’l-Fennî fi’l Kur’ân, S: 10) Kur’ân kendisine yöneleni işte böyle değiştirir! 1939-1947 yılları arasındaki sekiz yıllık süreci, hatta biraz daha kabataslak yani ayrıntılara girmeden ana çizgilerle ifade edersek, Amerika’ya gittiği ve şuurlanma sürecine girdiği 1949-1950 yıllarına kadar geçen 11 yıllık süreyi kapsayan bu dönemi, Seyyid Kutub’un “Kur’ân’ı bulma, Kur’ân’ı keşfetme” dönemi olarak nitelendirebiliriz. O, 1951’de İhvân’a intisâb eder. Bugünkü İhvân, kendisini her ne kadar bu İhvân’ın devamı olarak görse de, günümüzdeki İhvân akîde ve menhec’de, Seyyid Kutub’un intisâb ettiği İhvân’dan hayli uzaklaşmış durumdadır. Seyyid Kutub, bilindiği gibi, 1951 senesi hakkında: لقد وُلدت عام ألف وتسعمائة وواحد وخمسين “Ben 1951 yılında doğdum” diyecektir. Bu tarihten şehâdetine kadar olan süreci de, Seyyid Kutub’un üçüncü dönemi olarak niteleyebiliriz. Seyyid Kutub’un İslâmî düşüncesinin olgunlaşma sürecinin 1950’li yılların ortasından itibaren olduğunu söyleyebiliriz. Seyyid Kutub’un Seyyid Ebû’l A’lâ el-Mevdûdî ile Ebû’l Hasen en-Nedvî’nin eserleriyle tanışması da bu döneme rastlar. Bu dönemde özellikle “câhiliyye” ve “hâkimiyyet” kavramlarını, Selef-i Sâlih’in akîde ve menhecine uygun şekilde kavrayıp mütâlaa etmiştir. Bu mütâlaalar neticesinde, ulûhiyet anlayışına bağlı hâkimiyet fikrini benimsemiştir. Mevdûdî’nin akîde konusunda yazdığı, Türkçe’ye “Kur’ân’a Göre Dört Terim” diye çevrilen, Arapça’ya çevirisi ise “el-Mustalâhâtü’l Erbea fi’l Kur’ân” olan bu muhtasar ama muhteşem eseri milyonların akîdesinin tashîhinde ve hidâyetinde rol oynadığı gibi, Seyyid Kutub’u da derinden etkilemiştir. Belki bu istifâdeden, Seyyid Kutub’un şehâdetine de sebep olan son eseri “Yoldaki İşâretler” doğmuştur. Bu eser hakkında Allâme Mevdûdî şöyle demiştir: “Yoldaki İşâretler adlı kitabı okuduktan sonra, kendim yazmışım gibi duygulandım. Çünkü içindekilerin hepsi de inandığım ve gördüğüm gerçeklerdi.” (Seyyid Kutub, Hayatı, Eserleri, Fikirleri, Kâmil Yılmaz, Hikmet Yayınları, İstanbul-1980, S: 157) Bu eser öyle bereketli bir eserdir ki, Türkçe’ye çevirisi, yazıldıktan hemen sonra yani 1966 yılında yapılmıştır. Günümüzde ise farklı kimseler tarafından bu eserin pek çok çevirisi yayımlanmıştır.
Seyyid Kutub, Mevdûdî’nin, “İlâh, Rabb, İbâdet ve Din” kavramlarını muazzam şekilde açıkladığı “Kur’ân’a Göre Dört Terim” eserini okuduktan sonra, hayatının üçüncü döneminde yazdığı “Fî Zılâli’l Kur’ân” adlı tefsîrini 15. Cüze kadar gözden geçirmiş, fakat gözden geçirmeyi tamamlamaya ömrü yetmemiş, şehâdete yürümüştür. Evet, Hasan el-Bennâ'nın şehâdeti sonucunda hayat çizgisindeki bu köklü dönüşten sonra artık üniversiteden maaşını alıp rahatına bakan, kitap yazıp, konferanslarda konuşan Seyyid yok; onun yerine hayatının sonuna kadar akıl almaz işkenceler altında, davasına bağlılığı kat be kat artan ve imanın tadını her çileli imtihanıyla daha derinden alan bir Seyyid Kutub vardır. Vücudu kızgın şişlerle dağlanırken, kerpetenle etleri kopartılırken, başından aşağı kızgın sular dökülüp arkasından soğuk su dökülerek işkencelere maruz kalırken, o: “Lâ İlâhe İllallâh” diyordu. Aynen işkenceler altında “Ehad, Ehad” diyen Bilâl-i Habeşî gibi… Hubeyb gibi, Habbâb gibi, Yâsîr gibi, Sümeyye gibi, Mus’ab gibi… Allah hepsinden râzı olsun. Seyyid Kutub’a, ‘âlim değil’ diyenler, cevap versinler; âlim kimdir? 43-45 yaşlarında olgunluk devresine adım atıp, 60 yaşındaki şehâdetine kadar gerisinde sayısız kitaplar ve numûne bir hayat bırakan Seyyid Kutub mu yoksa Seyyid Kutub’un yazdıkları kitapları okumaktan ya da anlamaktan bile âciz, okusa dahi o hakikatleri kavrayamamış ama Seyyid’den farklı üç-beş kitap fazla mütâlaa etmiş kimseler mi? Kalpleri Allah’ın nûruyla aydınlanmasa da, kafalarını ma'lûmâtlarla şişiren kimseler mi âlimdir? Yine tekrar etmek isteriz ki, gerçek âlimlere sözümüz olamaz. Fakat kendi hidâyetinde dahi, Seyyid Kutub’un rolü bulunan bazı kimselerin, câhiliyye mensuplarının ekmeğine yağ ve bal sürer gibi “Seyyid Kutub âlim değil” demeleri oldukça şaşırtıcıdır! Bu mudur, kendisine hayrı dokunan kimseye vefâ anlayışımız? Câhil insanlar, “Seyyid Kutub âlim değildir” derlerken amaçları, onun yazdıklarının ve yaptıklarının Müslümanları bağlamayacağını söylemektir. Bu mesajı vermek adına o sözü söylemektedirler. Müslüman bunu bilirken nasıl aynı bâtıl cümleyi söyleyebilir? Kaldı ki, Seyyid Kutub’un âlimlik iddiası olmamıştır, o, muvahhid bir kul olmayı en büyük şeref olarak kabul etmiştir. Amerika sürecinden şehâdetine kadar geçen 17 yıllık hatta Amerika dönüşünü baz alırsak, 15 yıllık süreçte pek çok kitaplar yazan bu mübârek âlimin eserlerini bir çırpıda eksiksiz sayacak kimse bile bulmak zor iken, böyle bir sözü seslendirmek samimiyet ile bağdaşmaz. Kimseye de fayda sağlamaz. Onun yazdığı Fî Zılâl’in tamamını okumamış ya da okuyamamış insanların onun davasına zarar vermek istercesine böylesi gereksiz nazarî bir tartışmayla meşgul olmaları ve fitneyi körüklemeleri anlamsız ve boş bir iştir! Onun eserlerine bakıldığında Akâid ilminde âlim olduğu ortadadır. Kur’ân’ın tamamına da, zamanındaki i'tikâdî sapkınlıklara dikkat çekerek Tevhîdî bir düzlemde tefsir yazmıştır. Edebiyatçı olduğu için, Arap Dili ve Edebiyatını, Belâğatını ve Fesâhatını oldukça iyi bilmektedir. Günümüzde onu eleştiren nice kimselerin az ya da çok tek sermayesi Arapça’dır. O kimseler sadece Arapça’yı bilmekle kendilerini âlim sanırlarken bu kadar çaplı olan Seyyid Kutub’un âlim olmadığını söylemekten hayâ etmeleri icap eder! Kaldı ki onlar, Seyyid Kutub kadar da Arapça’ya vâkıf değillerdir! Meselenin bu boyutundaki konuşmalar uzar gider ama bunu yapmanın gerekli olduğu düşüncesinde değiliz. Zira Rabbimizin buyurduğu gibi: “Her ilim sahibinin üstünde daha iyi bilen vardır.” (Yûsuf: 76) Allah katındaki üstünlük sebebi, bilgi çokluğu ile değildir; takvâ sahibi olmaktır. Allah yolunda ve sadece O'nun rızâsı için şehîd olmaktan büyük takvâ var mıdır? Seyyid Kutub, Amerika’dan şuurlanarak döndüğü 1951 tarihi için: “Ben 1951’de doğdum” diyecektir. Önceki yıllarını eleştirenlere, bu sözü yeterli bir cevaptır. Vefâtına kadar 15 yıllık muhteşem bir hayat... Bu kadar kısa zaman dilimine onun yaptıklarının ve yazdıklarının bir mislini ortaya koyabilen kaç şahsiyet gösterebilirsiniz? Seyyid Kutub, bütün çağlar için numûne şahsiyetlerden biridir. Câhiliyye karanlığında yaşayıp da, yaşadığı ortamı 'aydınlık’, bozuk i'tikâdları ‘Tevhîd’ sanan herkes için doğru yol işâretidir... Tevhîd’in, kavranması için câhiliyye, tâğût, din, rabb, ilâh, tevhîd ve ibâdet kavramlarının mutlaka Selef’in fıkhına göre anlaşılması gerektiğini şehâdetle noktalanan hayatıyla ortaya koyan ve Müslüman olmak isteyen herkese dosdoğru yolu gösteren mübârek bir şahsiyettir o… Câhiliyyenin hükümfermâ olduğu tüm ortamlarda önderdir, üstaddır o… Allah, şehîdleri övmüştür, Müslümanlar ise, şehîd’i ve sevenlerini incitecek sözlerden sakınmalıdırlar. Allah için çileli bir hayata göğüs geren Seyyid Kutub, Allah yolunda o kadar çok işkencelere maruz kalmıştır ki, gördüğü işkencelerden dolayı son celseye gelememiştir ve idam hükmü gıyâbında verilmiştir. İdamının tenfîzinden önce, Seyyid Kutub’a yapılan son teklif şu olmuştu: “Şimdiye kadarki söz ve hareketlerinizde yanılmış olduğunuzu beyan ederek, Cumhurbaşkanı Cemal Abdunnâsır’dan özür dilediğiniz takdirde, Cumhurbaşkanı idam hükmünüzü bozacak ve sizi serbest bırakacaktır.” Bu teklife alınan cevap aynen şöyle: “Eğer idamı hak etmiş olarak ‘Hakk’ın emri ile ipe çekiliyorsam, buna itiraz etmek haksızlıktır. Eğer bâtıl’ın zulmüne kurban gidiyorsam; bâtıl’dan merhamet dileyecek kadar alçalamam!..” Seyyid Kutub, 29 Ağustos 1966’da şehîd edildi. Allah şehâdetini kabul buyursun. En son eseri, 1965’te yazdığı “Yoldaki İşaretler” isimli muhteşem eseridir. Orijinal adı, “Meâlimu fi’t Tarîk” olan bu kitap, Akâid ilminde temel eserler arasındaki yerini almıştır. Günümüzde her ilim talebesinin ders kitabı olarak mutlaka okuması gereken bu kitaptaki Tevhîdî hakikatlerden hiç kimsenin müstağnî kalması doğru değildir. Seyyid Kutub, bu eserinde İslâm akîdesinin esaslarını, Rabbânî yöntemin ilkelerini, İslâm'ın dinamizmini, aktivitesini ve hakikatinin temel gerekleri özlü, net, dinamik ve yönlendirici bir üslupla işlemiştir. Yoldaki İşâretler, -anlayarak okunması şartıyla- "Bir kitap okudum, hayatım değişti" dedirtecek bir kitaptır. Seyyid Kutub rahımehullâh, tüm eserlerini; خُذُوا الْإِسْلاَمَ جُمْلَةً أَوْ دَعُوهُ “İslâm’ı ya bir bütün olarak alın yahut da onu bırakın/terk edin” ilkesi üzerine binâ etmiştir. Böylece, iman-küfür arası bir yaşam tarzının ve münâfıkça bir davranış biçiminin ümmet için oluşturduğu tehlikeye dikkat çekmek istemiş ve bundan sakındırmıştır. İnsanın önünde iki yol vardır: Ya iman ya küfür! Kehf Sûresinin 29. Âyetinde Rabbimizin buyurduğu gibi: وَقُلِ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكُمْ فَمَنْ شَاءَ فَلْيُؤْمِنْ وَمَنْ شَاءَ فَلْيَكْفُرْ "(Onlara) de ki: O, Rabbinizden gelen haktır. Artık dileyen iman etsin, dileyen kâfir olsun…” Müfessirler, Rabbimizden gelen hakkın İslâm veya Kur'ân olduğunu söylemişlerdir. Âyete, "Hak, Rabbinizden (gelen)dir" biçiminde de anlam verilebilir. Rabbimizden gelen her şey, hakkın ta kendisidir. Rabbimiz başka bir Âyette ise şöyle buyurmaktadır: وَمَنْ أَحْسَنُ قَوْلًا مِمَّنْ دَعَا إِلَى اللّٰهِ وَعَمِلَ صَالِحًا وَقَالَ إِنَّنِى مِنَ الْمُسْلِمِينَ “Allah’a davet eden, sâlih amel işleyen ve: ‘Şüphesiz ki ben Müslümanlardanım’ diyen kimseden daha güzel sözlü kim olabilir?” (Fussılet: 33) Bu kısa hasbıhâlimizle; Seyyid Kutub rahımehullah’ı incitenlere ve onun Allah'a verdiği söze sadâkat göstererek, uğrunda canını seve seve fedâ ettiği Tevhîd davasına, Seyyid Kutub’un şahsında zarar vermeye yeltenenlere karşı, Hakk’a vefâ göstermenin ve sadâkatin bir gereği olarak Tevhîdî hassâsiyetimizi ortaya koymak istedik. İslâm, vefât etmiş/ölmüş kimselerin arkasından bile kötü konuşmaktan sakındırırken, -inşâAllah- şehîd olan birinin arkasından kötü söz söylemek ancak söyleyene zarar verir. Allah mutlaka hakkı bâtıldan ayırt eder, mazlûmun hakkını alır ve hakkı üstün tutar. Rabbimiz, hepimize, hakkı hak bilip hakka ittibâ etmemizi, bâtılı da bâtıl bilip bâtıldan ictinâp etmemizi muvaffak kılsın. Not: Daha önce -2014 yılında- "Seyyid Kutub Âlim midir?" başlığı altında bir makale yazmıştık. Daha sonra -2019 yılında- o makeleyi şematik olarak kullanarak, bu konuda bir konuşma yaptık. Konuşma esnasında yer yer açılımlar yaptığımız için, konuşmamız, daha önceki makalemizin muhtevâsından daha kapsamlı hâle geldi. Biz de o konuşmamıza uygun şekilde makalemizi düzenledik. Hayırlara vesile olmasını dileriz. Yusuf Semmak |
KATEGORİLER
18.04.2026Cumartesi
Son Yorumlar
Yusuf Semmak ⏳ Ey İslâm Ümmeti! İlk vazi Yusuf Semmak ✍️ Derdin ilimse, im misafir Nice Yusuf Semmak 🔸 Rabbimiz, yolunu kaybed Yusuf Semmak Kadr Gecesi sebebiyle duâ ediyoru Yusuf Semmak Rabbimiz kalan ömrümüzü geçen ömr Yusuf Semmak ☝️ "Tâğûta ibâdet et Yusuf Semmak ✍ Sıla-i rahmin ömrü ve rız Yusuf Semmak BUNLAR HİÇ EŞİT OLUR MU?! 1- " Yusuf Semmak Arkadaşlar, videoyu paylaşalım! Yusuf Semmak Bu konuda üç Âyet-i Kerîme zikred misafir Thankks forr sharing your thought Oğuzhan Admin çok teşekkürler. İsmail Yüce ALLAH cc razı olsun sizden h Yusuf Semmak Ve aleyküm selâm kardeşim. Tâbi Bekir Yetginbal Canım kardeşim selamualeykum GÜN Bekir Yetginbal Ey Rabbim bu kulunun gayretlerini Mahmut Selamünaleykum Yusuf peygamberin Ufuk Çok güzel Şeyma Bu nadide soru ve cevapları için Ahmet Doyurucu bir yorum Teşekkürler Yusuf Semmak Son mısralar/dizeler hep "Lâm" ha Baraa Bence çoooook güzel bir site ali İlmî Arapça Sayfası http://www ali Faydalı Bir Maksud Programı http ali Faydalı Bir Emsile Programı http Yusuf Semmak BU DERSTE İŞLENEN BAŞLICA MEVZULA Derya Atan Ağzınıza, yüreğinize sağlık hocam Firdevs Sevgi inş güzeldit. misafir ⭐⭐⭐⭐& mustafa Abi çook teşekküür ederim Medine Cenetin kapısın geçmek istiyom Yusuf Semmak Namazda Salli-Bârik okurken, Peyg |