"Tâğut" kavramının ve dipnotlarda muhtelif meselelerin açıklamasıTÂĞUT: Maalesef, Kur’ anî kavramlar içerisinde kendisinden
bütünüyle habersiz kalınan ve aynı zamanda büyük bir tahrif ve istismara
uğrayan kavramlardan en önemlisi hiç şüphesiz ki tâğut kavramıdır. O kadar ki;
kendilerini Müslüman olarak isimlendiren insanların büyük bir kısmı tâğut
kavramını hayatlarında ismen bile bir kez olsun duymamışlardır. İnsanların az
bir kesimi ise, tâğut kavramını duymakla beraber, ya bu kavram hakkında hiçbir
bilgiye sahip değiller veya bu kavram hakkında yetersiz bilgiye sahipler
veyahut da bu noktada bilgi sahibi olsalar bile bu bilginin pratiğe nasıl
aktarılacağı hususunda büyük bir cehalet ve çıkmaz içerisindedirler. Bu
cehaletin doğal bir sonucu olarak, hayatlarının her alanında tağutlara ibadet
etmektedirler. Halbuki tâğut kavramı çok önemli bir kavramdır. Kur’an, imanın
temel şartını açıklarken tâğutun tanınmaması, reddedilmesi, inkâr edilmesi,
kaçınılması ve itaat edilmemesi gerektiğini bildirir, pek çok yerde de tâğutların
kimler olduğunu ve özelliklerini ayrıntılı şekilde açıklar. Bütün peygamberler
de hak din olan İslam’ın ilk şartının tâğutu reddetmek olduğunu vurgulayarak
kavimlerini uyarmışlar, onları imana çağırmışlardır. Allah celle celâluh
insanların İslam dairesine girebilmelerini tâğutu reddetme şartına bağlamıştır.
Tâğutun reddi olmadan Müslüman ismini almak asla mümkün değildir. Tâğutun bütün
çeşitleriyle reddedilip tevhid inancına sahip olabilmek için tâğut kavramının
ve zamanımızın tâğutlarının çok iyi bilinmesi gerekir. Haddini aşmak ve azgınlaşmak anlamına gelen tâğut
kavramı ‘tağa’ kökünden türetilmiştir. Lügatte haddini aşmak, azgınlaşmak
anlamına gelmektedir. Bu kelimenin masdarı ‘tuğyan’dır. Lisânü’l Arab’da şöyle
tanımlanmaktadır: “Tâğut, küfürde haddini aşan manasına da gelmektedir.
Allah’tan başka ibadet edilen her şey tâğuttur. Tâğut, putlardan olabildiği
gibi cin ve insanlardan da olabilir” Bakara: 256′nın tefsirinde İmam Tâberi
tâğut’un, Allah’a karşı isyankâr olup, zorlama ile veya gönül rızasıyla
kendisine tapınılıp ma’bûd tutulan, gerek insan, gerek şeytan, gerek put, gerek
dikili taş ve gerekse diğer herhangi bir şeydir, demektedir. Ayrıca tâğut
hakkında şeytan veya sihirbaz yahut kahin ya da insanların ve cinlerin inat
ederek büyüklük taslayanları veya Allah’a karşı ma’bûd tanınıp buna razı olan
Firavun ve Nemrud gibiler veya putlar diye çeşitli rivayetlere rastlanır.
Seyyid Kutub ise tâğut’u şöyle tanımlar: “Tâğut, sağduyuya ters düşen, gerçeği
çiğneyen, Allah’ın kulları için çizdiği sınırı aşan düşünce; sistem ve ideoloji
anlamına gelir. Bu düşüncenin, sistemin ve ideolojinin Allah’a inanmaktan,
O’nun koyduğu şeriatından kaynaklanan bağlayıcı bir kuralı bulunmaz. İlkelerini
yüce Allah’ın direktiflerine dayandırmayan her sosyal sistem, yüce Allah’ın
buyruklarından kaynaklanmayan her kurum, her düşünce, her edep kuralı ve her
gelenek bu kategoriye, bu kavramın kapsamına girer.” Son olarak Râğıb
el-İsfehâni’ye kulak verelim: “Tâğut, Allah dışında kendisine ibadet edilen
herkesten ve kendisine tapılan herşeyden ibarettir. Tâğut kelimesi, tekil için
de çoğul için de kullanılır. ‘Dinde zorlama yoktur. Gerçekten doğruluk
sapıklıktan iyice ayrılmıştır. Artık kim tâğutu inkâr edip Allah’a iman
ederse o şüphesiz, kopması olmayan sapasağlam bir kulpa tutunmuş olur. Allah
herşeyi işitendir, bilendir.’ (Bakara: 256), ‘Tâğuta ibadet etmekten sakınıp
Allah’a yönelenlere; işte onlara müjde vardır. O halde kullarımı müjdele!’
(Zümer: 17), ‘Allah iman edenlerin dostudur. Onları karanlıklardan aydınlığa
çıkarır. Kâfirlerin dostları ise tâğuttur. Onlar da kendilerini aydınlıklardan
karanlıklara çıkarırlar. İşte onlar cehennemliktirler. Onlar ebedi
kalacaklardır.’ (Bakara: 257), ‘Sana indirilene de senden önce indirilenlere de
iman ettiklerini iddia edenleri görmedin mi? Onlar tâğutun huzurunda muhakeme
olmak istiyorlar. Hâlbuki onu inkâr etmekle emrolunmuşlardı. O şeytan ise
onları pek uzak bir sapıklıkla saptırmak ister.’ (Nisâ: 60) O halde tâğut, haddini iyice aşan herkesi kapsar.
Yukarıda da ifade edildiği gibi; sihirbaz, kâhin, şeytan ve hayır yolundan
alıkoyan herkes tâğut ismini alır.” [24] Demek
ki tâğut, hakkın hükmüne başkaldıran herkes için kullanılan genel bir sıfattır.
Tâğutları tanımadan iman etme imkânı olmayacağına göre; tâğutları maddeler
halinde özetlemek istiyoruz. Tâğutlar çoktur, başlıcaları ise beş tanedir:
1) Allah’a
karşı ilk tuğyan eden (tâğutluk eden, başkaldıran) iblis’tir. O, tüm tâğutların
atası ve hocasıdır. Bir kaç ayet hatırlamak gerekirse. “(İblis): ‘Rabbim!
Beni azdırmana karşılık, and olsun ki yeryüzünde kötülükleri onlara güzel
göstereceğim, içlerinde ihlâsa erdirilmiş kulların hariç, onların hepsini
azdıracağım’ dedi.” (Hicr: 39, 40) “Ey Âdemoğulları, şeytana tapmayın. Çünkü o
sizin için apaçık bir düşmandır, diye size emrimi açıklamadım mı?” (Yâsin: 60)
Yine Rabbimiz Hz. İbrahim’in babasına şu uyarısını bize aktarıyor: “Babacığım,
şeytana [25] ibadet
etme! Şüphesiz şeytan Rahman’a isyan etmiştir.” (Meryem: 44) 2) Kendisi
de razı olduğu halde kendisine ibadet edilen kimse. Bu tür insanlar,
kendilerine kulluk yapılmasından hoşnutturlar. Burada dikkat çekilmesi gereken
bir husus vardır. Dünya tarihinde ve günümüzde peygamberleri, melekleri,
âlimleri ve salih zatları ilâhlaştırıp onlara ibadet eden insanlar
vardır. Bu salih kullar için tâğut kelimesi kullanılmaz. Zira onlar,
kendilerine yapılan ibadetten razı değillerdir. 3) İnsanları
kendisine ibadet etmeye çağıran kimse. Allah’a karşı inat eden, büyüklük
taslayan, haddi aşan, isyan eden, O’nun hükümlerine başkaldıran ve halk
tarafından ma’dûd kabul edilerek kendisine tapınılan başta Firavun, Nemrud, Ebû
Cehil ve Ebû Leheb’ler olmak üzere çağdaş ve çağdışı firavunlardır. “Firavun
dedi ki: ‘Ey ileri gelenler, sizin benden başka ilâhınız olduğunu
bilmiyorum.” [26] “Firavun
kavmi arasında seslenip dedi ki: Ey kavmim, Mısır mülkü ve altımdan akan şu
nehirler benim değil mi? Görmez misiniz?” [27] “(Firavun):
Ben sizin en yüce Rabbinizim, dedi” [28] “Onlardan
kim: Ben O’ndan başka bir ilâhım, derse; Biz böylesini cehennemle cezalandırırız.
İşte zalimleri böyle cezalandırırız.” [29] 4) Gayb
ilminden bir şeyler bildiğini iddia eden kimse. Örneğin; kalpten geçenleri
bildiğini iddia eden kişi hem yalancıdır hem de tâğuttur. Kalplerin hâkimi
ancak Allah’tır. “Allah göğüslerin içinde olanı çok iyi bilir.” [30] “De
ki: Göğüslerinizin içinde olanı gizleseniz de açıklasanız da Allah onu bilir.
Göklerde olanı da yerde olanı da O bilir. Allah her şeye kâdirdir.” [31] Günümüzde
bir kısım insanlar, bazı yüce(!) zatların kalplerden geçenleri bildiğini,
müridlerinin evlerinde iken neler yaptıklarından haberdar olduklarını, hatta
gece yatakta kaç kez sağa sola döndüklerinden bile habersiz olmadıklarını iddia
ediyorlar. ‘Bizim efendimiz bizi görür ve her halimizi bilir, zikir
derslerimizi yapıp yapmadığımızı bile bilir’ vb kuruntular ileri
sürüyorlar. Eşleriyle gece yataktaki hallerini bile büyükledikleri
zatların gördüğünü iddia eden kişilere taaccüp ile şunu söylemek gerekir
sanırız: Ne kadar meraklı efendileriniz varmış! Gece vakti evlerindeki insanların
özel hayatlarına kadar müdahale ediyorlar! Gayb bilgisini meraklı insanlığa
vermeyen Allah’a hamdolsun. Böylelerine şunu söylemeliyiz ki; son elçi ile
artık vahiy kesilmiştir ve kimsenin kendisine vahiy geldiğini iddia etmesi
mümkün değildir. Gizli hallere de muttali olamaz. Özellikle Sufizm’de [32] revaçta
olan ilham [33],
rüya, feyz [34],
firaset [35],
keşf, vecd, hayal ya da cezbeler, dinde delil kabul edilemez. Din
tamamlanmıştır ve kaynağı sadece vahiydir. Kur’an ve Sünnete aykırı olan her
görüş ve iddia reddedilir. Ve Şeriat hükümleri herkesi bağlayıcıdır. Sadece
avamın Şeriat’a uyacağını, mürşid kabul edilen kişilerin Şeriatın özü olan
hakikate uyduklarını savunmak ve böylece onların fikirlerini vahiyden üstün
tutmak Allah’a isyan etmektir. Ne gayba dair ne de ibadetlere dair hiçbir
konuda kimse muhkem hükümlerin hilafına görüş belirtemez. Göklerde ve
yerde olan tüm gizlilikleri ancak Allah bilir. Gaybı Allah’tan başkasının da
bilebileceğine inanmak şirktir. Yine hakkı gizleyip batılı insanlara güzel
gösteren sihirbazlar ve gelecekten haber verme iddiasında olan ve insanları
kandıran kâhinler ve müneccimler de tâğuttur. Müneccimlik, yıldız falcılığı
yani yıldızların hareketlerine bakarak gelecekten haber vermektir. Fahreddin
Râzi, tefsirinde sihrin [36] türlerini
sekize kadar saymıştır. Firavunun sihirbazlarının Hz. Musa’nın gösterdiği
mucize karşısında yalanları ve aldatmacaları nasıl ortaya çıkmış ise, biz de
vahyi ve hakkı ortaya koyarsak batıl olan tüm aldatmacalar ve aldatıcılar;
Firavunun sihirbazları gibi mağlup olacaklardır. Peygamberimiz döneminde de tüm
sihirbazlar ve gayb’tan haber verme iddiasındaki aldatıcılar, vahyin karşısında
yenilmişler ve Kur’an hükümlerinin beşer sözü olmadığında tereddüt bile
etmemişlerdi. Kimine Firavunun sihirbazları gibi iman nasip oldu kimine
de sapıklık hak oldu. 5) Allah’ın
indirdiğinden başkasıyla hükmeden kimse. “Kim Allah’ın indirdiği ile
hükmetmezse işte onlar kâfirlerin tâ kendileridir.” [37] “Bugün
dünyada; vahyi inkâr ederek, insanların çoğunluğunun rızasına göre kurulduğu
iddia olunan bütün demokratik sistemler, Allah’ın hükümlerine mukabil ve
onların yerine geçmek üzere hükümler icad etmektedirler. Dolayısıyla bütün demokratik
sistemler, bu noktada ‘tâğûtî’ özellikler taşır. Bu bir anlamda bütün ideolojik
sistemler için geçerlidir. Daha genel bir ifade ile, İslam’ın dışındaki bütün
sistemler tâğûtîdir.” [38] ‘Sana
indirilene de senden önce indirilenlere de iman ettiklerini iddia edenleri
görmedin mi? Onlar tâğutun huzurunda muhakeme olmak istiyorlar. Halbuki onu
inkâr etmekle emrolunmuşlardı. O şeytan ise onları pek uzak bir sapıklıkla saptırmak
ister’ (Nisâ: 60) Bu ayet-i kerimeyi tefsir ederken İbn-i Kesir (rh.a) şunları
ifade ediyor: “Bu ayet-i kerimede Hz. Muhammed aleyhisselâm’a ve önceki peygamberlere iman ettiklerini söyleyen,
bununla beraber ihtilaf ettikleri hususlarda Allah’ın Kitabı ve Rasûlünün
sünneti dışındaki beşeri kanunlara göre hüküm verilmesini isteyenlerin iman
iddialarını yüce Allah reddetmektedir.” [39] Bu
ayette, Allah’ın Kitabı ile Rasûlünün sünnetini bırakıp tâğutun hükmüne
başvuran kimseler kınanmaktadır. Ayetin iniş sebebi hakkında farklı olaylar
rivayet edilmiştir. Denildiğine göre; Müslümanlık iddiasında bulunan
yahudilerden bir topluluk hakkında nazil olmuştur ki onlar, cahili kanunlarla
hükmeden rüşvetçi kâhinlere başvurmak istiyorlardı. Haksız olan bu sözde
Müslümanlar, Allah’ın Rasûlünün aleyhlerinde hüküm vereceğini bildikleri için
kâhinleri tercih ediyorlardı. Çünkü onlara rüşvet vererek davayı kendi
lehlerine sonuçlandırabiliyorlardı. Bu ayetin, aralarında ihtilaf çıkan bir
münafık ile bir yahudi arasında nazil olduğu da söylenmiştir. Olayda
haksız olan münafık, muhakeme için Hz. Muhammed aleyhisselâm’ı değil, kâhini tercih etmişti. Bunun üzerine bu ayet
indi. Ayrıca pek çok müfessirin İbn-i Abbas’tan rivayet ettikleri açıklamalar
ise şöyledir: “Bu ayet, münafıklardan ‘Bişr’ isimli bir adam hakkında nazil
oldu. Onunla bir Yahudi arasında düşmanlık vardı. Yahudi: ‘Muhammed’e gidelim’
demiş, münafık ise: ‘Ka’b bin Eşref’e gidelim’ demişti. O (Ka’b), Allah’ın
tağut diye isimlendirdiği kişidir. Yahudi ise onu Allah’ın Rasûlüne dava etmede
ısrar etti. Sonunda münafık da bunu kabul edince birlikte Rasûlullah’a
gittiler. Böylece ikisi de davalarını ona havale ettiler. Rasûlullah, yahudinin
lehine hüküm verdi. Rasûlullah’ın huzurundan çıktıkları zaman münafık yahudiye
ısrar etti ve: ‘Ömer bin Hattab’a gidelim’ dedi. Bu kez Ömer radiyallahu anh’a
geldiler. Yahudi dedi ki: Ben ve bu adam davamızı Muhammed’e havale ettik, o da
benim lehime hüküm verdi. Bu ise onun hükmüne razı olmadı ve davayı sana
götüreceğini iddia etti. Yakama yapıştı. Ben de onunla birlikte geldim. Hz.
Ömer münafığa: ‘Mesele aynen böyle mi oldu?’ dedi. O da: ‘Evet’ dedi. Bunun
üzerine Hz. Ömer: ‘Yanınıza çıkıncaya kadar beni biraz bekleyin’ dedi. Eve
girdi kılıcını alıp kuşandı. Sonra onların yanlarına çıktı ve kılıçla münafığın
boynunu vurudu. Nihayet münafık öldü. Hz. Ömer: ‘Allah’ın ve Rasûlünün hükmüne
razı olmayana işte böyle hüküm veririm’ dedi. Yahudi ise korkup kaçtı. Bunun
üzerine bu ayet nazil oldu. Cebrail aleyhisselâm: Şüphesiz Ömer hak ile batılı birbirinden ayırdı’
dedi. Böylece Hz. Ömer’e ‘Fâruk (hak ile batılı birbirinden ayıran) ismi
verilmiş oldu.” [40] Bu
rivayetler, Kur’an ve Sünnet’in hükümlerine muhakeme olmak istemeyen, Kur’an
hükümlerine başvurmayan, onun dışındaki hükümlerle hükmeden ve o hükümlerle
muhakeme olmak isteyen kimselerin iman iddialarının geçersizliğini
vurgulamaktadır. Bu ayetin sebeb-i nüzûlü her ne kadar özel bir mesele olsa da
hükmü geneldir. Çünkü sebebin husûsi olması hükmün umûmi olmasına engel teşkil
etmez. Ayette, iman iddiasında bulundukları halde, tâğuta başvuran, bu nedenle
de şeytanın kendilerini haktan uzaklaştırarak derin bir sapıklığa sürüklediği
kimseler hakkında, ‘onlar tâğutun huzurunda muhakeme olmak istiyorlar’
buyrulmaktadır. Dikkat edilirse tâğuta muhakeme olmayı istemek bile apaçık bir
küfürdür. Tâğutun hükümleriyle hükmetmek ve tâğutun hükümlerine muhakeme olmak
ise daha büyük bir küfürdür.’Hâlbuki onu (tâğutu) inkâr etmekle
emrolunmuşlardı’ ifadesi, Allah’ın hükmünü terk edip tâğutun hükmüne müracaat
eden, ona rıza gösteren kimsenin tâğuta iman etmiş olduğunu beyan etmektedir. Demek
ki tâğutun hükmünü isteyenler, reddetmekle emrolundukları tâğutu inkâr etmemiş
olurlar. Tâğutu inkâr etmeden de Allah’a iman gerçekleşmez. Her ne
kadar iman iddiasında bulunsalar da bu sözleri yalan bir iddiadan başka bir şey
değildir.
[24] Müfredât, Râgıb el-İsfehâni, Beyrut, Dâru’l
Ma’rife, 4.Baskı, 2005, S: 306 Râgıb el-İsfehâni, tâğut terimini açıklarken son
bölümde; Arapça ile iştigal edenlerin ilgi alnına giren etimolojik bilgiler
veriyor. Bu nedenle bu son bölümü dipnotta veriyoruz: "Denildiğine göre, kelimenin yapısı جبروت ، ملكوت gibi فعلوت ölçüsündedir.
Aslının طغووت olduğu
söylenmiştir. Fakat صاعقة ve صاقعة kelimelerinde olduğu gibi; lam’el fiili ayn’el fiiliyle
yer değiştirdi. Yani vav harfi ğayn harfinin yerine geçti. طوغوت oldu. Sonra vav harekeli, öncesindeki harf de fethalı
olduğu için kaide gereği vav elife dönüştürüldü ve طاغوت (tâğut) oldu." (Müfredât) [25] Tâğut;
kulu Allah’a ibadetten, dini ve itaati yalnızca Allah ve Rasûlü’ne has
kılmaktan çeviren ve alıkoyan her şeydir. Bu, başta iblis olmak üzere cin
şeytanları olduğu gibi, insanları kendilerine ibadet ettiren, itaate zorlayan
insan şeytanları da olabilir. Hatta ağaç, taş, yıldızlar, hayvanlar, sembolik
ve ideolojik tabular gibi her şey tâğuta yüklenen fonksiyonu taşıması şartıyla;
kulun Allah’a ibadetinin önünde en büyük engel (tâğut) olabilir. Ayrıca
bugün itibariyle moda olan bir ifadeyi hatırlatmadan geçmeyelim. Bir kısım
insanlar ‘Din, insanlar ile Allah arasında kalması gereken vicdani bir
duygudur’ derler. Masum gibi gözüken bu tanım aslında Din’i kalplere mahkûm
etmeye yönelik bir düşünce yapısıdır. Oysa doğrusu, Allah’ın kullarının Allah’a
ibadetlerinin önünde engel olmamak ve tüm engelleri kaldırmak; Allah ile kul
arasına girmemek demektir. Bu açıklamalardan sonra önemli bir hatırlatma da
bulunmak istiyoruz. Bakara: 256 ayetinin meâlinde toplumun genelinin beğenisini
kazanan Hasan Basri Çantay; ”Artık kim şeytanı tanımayıp da
Allaha îman ederse.” ifadesini kullanırken, Ömer Nasuhi Bilmen de; “Artık her
kim şeytana küfreder, Allah Teâlâ’ya imânda bulunursa.”
şeklinde çeviri yapmıştır. Yukarıda da açıklandığı gibi tâğut, cin şeytanlarından
olduğu gibi insan şeytanlarından da olabilir. Bu nedenle şeytan sadece
tâğutlardan bir tanesidir. Bu meâller pek çok kimse için kaynak kabul edildiği
için, sadece bu meâllere itibar eden bir kişi şeytana küfredip, tanımayarak ve
ondan nefret ederek imanın temel şartının gerçekleşeceğine inanabilir. Oysa
insan şeytanları da şeytana kulluk ederek, Allah’ın kullarını kendilerine kul
edinmektedirler. Onların reddi olmadan iman gerçekleşmez. Günümüzde maalesef
İblis’e küfreden pek çok kişi, insan şeytanlarına sevgi ve muhabbet
beslemektedirler. Bunun nedeni de tâğutun tam anlamıyla bilinmemesidir. Hasan Basri Çantay, 3 ciltlik Kur’an-ı Hakim ve Meâl-i
Kerim (11.Baskı, 1980, İst) eserinde Bakara 256′ya meâl verirken tâğuta şeytan
demiş ve dipnotta bu çeviriyi açıklamıştır: “Yahud putları, sihirbazları,
kâhinleri, insanları tuğyana sevk edenleri” (Cilt: 1, S: 72) Çantay, şeytandan
kastının ne olduğunu kısaca dipnot vererek açıklamış olmasına rağmen; tâğut
kelimesini meâl’de şeytan diye çevirmesi isabetli değildir. Çünkü tâğut
Kur’an’ın temel kavramlarından biridir; tam bilinmeden ve anlaşılmadan İslam
akidesi de kavranılamaz. Yapılan meâllerin yayıncılar tarafından dipnotlardan
soyutlanarak, şahsi tasarruflarla yayınlandığı gerçeğinide göz ardı etmememiz
lazım. Meâller dikkatlice incelendiğinde bu dediğimiz daha iyi anlaşılacaktır.
Bu konuda örnekleri çoğaltmak mümkündür. Örneğin Çantay, Nahl: 36′da ‘tâğuttan
sakının’ ifadesini ‘putlar(a tapmak)tan kaçının’ diye çevirmiştir. Ömer
Nasuhi’de Nahl: 36′yı ‘şeytandan kaçının’ diye çevirmiş; Bakara: 256′da tâğuta
‘şeytan’ derken, 257′de ‘tâğut’ diyerek şeytandan ya da tâğuttan kastının aynı
şeyler olduğunu vurgulamak istemiştir. Ancak bunlar okuyucu tarafından
karıştırılabilir. Abdulbâki Gölpınarlı ise Bakara: 256′nın meâlini
yaparken; “Kim putları inkâr edip Tanrı’ya inanırsa...” ifadesini kullanmıştır.
Bu meâl için de söylenecek iki şey vardır. Birincisi; putlar tâğutlardan bir
çeşittir. Tâğutlar sadece putlardan oluşmuyor. Ama bu meâli okuyan bir kişi
sadece putları ve putçuluğu inkâr etmekle imanın gerçekleşeceğini vehmedebilir
ki bu durum yukarıdaki meâller için de söylediğimiz gibi yanlıştır. Kur’an’ın
kendine has bir ıstılahı, tabirleri vardır. Bu tabirleri tek kelimeyle ifade
etmek mümkün değildir. Meâllerde bu tabirleri aynen kullanmak ve dipnotlarla
bunları açıklamak gerekir. Bununla da yetinmeyip tefsirlere müracaat etmek
gerekir. Çantay ve Bilmen iki muteber meâl olmasına rağmen onlarda bile
örneklerini verdiğimiz teknik hatalar varsa diğer meâllerin ne durumda olduğunu
kestirmemiz güç olmasa gerek. Ayetlerin meâllerini imkân dâhilinde asıl
metinleriyle birlikte okumalı ve mutlaka tefsirlere başvurmalıyız. Aksi
takdirde ayetlerin anlamları ya tahrif edilir ya da daraltılır. Ve Allah’ın
murad ettiği anlamlar kaybolur. İkincisi; Abdulbaki Gölpınarlı meâlde Allah
yerine ‘tanrı’ kelimesini kullanmıştır. Bu da yanlıştır. Çünkü Elmalılı M.
Hamdi Yazır’ın da Hak Dini Kur’an Dili isimli tefsirinde belirttiği gibi;
Allah, özel isimdir. Tanrı ise ilâh, rab, ma’bûd gibi cins isimdir. Tanrılar,
ilâhlar, rabler, ma’bûdlar (haklıya da haksıza da) dendiği halde Allah’lar
denilmemiştir. Batıl ma’bûdlara cins ismi verilir. Ve müşrikler birçok
tanrılara taparlar. Demek ki tanrı cins ismi, Allah özel isminin eşanlamlısı
değildir, daha geneldir. Dolayısıyla Allah ismi, tanrı adı ile tercüme
edilemez. (Hak Dini Kur’an Dili’nin Besmele tefsiri bölümünü okumanızı tavsiye
ederiz.) 1932-1950 yılları arasında Ezan Türkçeleştirilmiş (!)
ve Allah yerine tanrı kelimesi kullanılmıştır. Allahu Ekber, ‘tanrı uludur’
diye, Kelime-i Tevhid de ‘tanrıdan başka yoktur tapacak’ diye seslendirilirken
Hayye ale’l Felah’daki ‘felah’ her nedense ezan da Türkçeye çevirilmeyen tek
kelime olarak dikkati çekmektedir. Anlamının ‘kurtuluş’ olmasından mıdır acaba?
Ezan, namaza bir çağrıdır. Haydin namaza denmesinin bir anlamının da kurtuluşa
ermek olduğu böylece Türkçeleştirilmemiştir. Hafız Burhan, Sadettin Kaynak,
Hafız Nuri gibi dönemin önemli hafızlarından oluşan ezanı Türkçe’ye çevirme
komisyonu, Allah lafzına bile bir karşılık bulurken, ‘felah’ kelimesini
Türkçeleştirecek bir kelime bulamamıştır. Bu 18 yılllık, Din’in asıllarını
Türkçeleştirme sürecinin ilk adımı sayılabilecek 21 Şubat 1925′de TBMM
toplantısında Kur’an’ın meâli, tefsiri ve Hadis tercümesi devlet eliyle
yapılması kararı alınır. Bu kararı müteakiben Diyanet İşleri Reisi Ahmet Hamdi
Akseki bu işler için ehil insanlar aramaya başlar. Uzun uğraşlar neticesinde
Kur’an-ı Kerim çevirisini Mehmet Akif Ersoy’a, Kur’an tefsirini Elmalılı Muhammed
Hamdi Yazır’a, Tecrid-i Sarih yani muhtasar Buhâri çevirisini de Bâbanzâde
Ahmet Naim’e tevdi eder. Dini Türkçeleştirmeye yönelik reformun farkına varan
M. Akif bu işten vazgeçer. Kur’an’ın tercümesi işi tefsir işiyle birlikte Hamdi
Yazır’a teklif edilir. Elmalılı da, Akif’le aynı endişeyi taşımakla birlikte,
çevirdiği Kur’an’ın önsözüne, “Hâşâ Türkçe Kur’an” şeklinde bir ifade koyar.
Kur’an’ın tercüme edilemeyeceğini ve Türkçe Kur’an diye bir şeyin olamayacağını
anlatmak için kullandığı bu cümleyi, mukaddimeden çıkarması istendiğinde ise,
bir adım daha atarak, “Türkçe Kur’an mı var behey şaşkın!” ifadelerine yer
verir. Sahih-i Buhâri’nin tercümesi işinde ise Ahmed Naim, eserin ilk iki
cildini tercüme eder, üçüncü cildinin de müsveddelerini bitirir. Fakat ömrü
Buhari-i Şerif Tercümesi’ni bitirmeye yetmez. 13 Ağustos 1934 tarihinde öğle
namazını kılarken secdede vefat eder. Yarım kalan Tecrid-i Sarih Tercümesini
Prof. Dr. Kâmil Miras tamamlar. 12 cilt ve bir fihristten oluşan ve ilk
cildinde de beşyüz sayfalık mükemmel bir Hadis Usûlü bölümü bulunan Tecrid-i
Sarih 1926-1948 tarihleri arasında tamamlanmıştır ama maalesef bugün piyasada
bulunmamaktadır. Kabul edilmelidir ki, gerek Elmalılı Tefsiri gerekse Tecrid-i
Sarih eserleri Cumhuriyet tarihinde Türkçe olarak yazılmış en değerli İslami
kaynak eserlerinden sayılmaktadır. Rabbim bu eserlerden faydalanmayı nasip
etsin. Dileyenler Türkçe Kur’an, Türkçe Ezan, Türkçe Hutbe gibi uygulamaların
tarihi ayrıntılarını etraflıca okuyup araştırabilirler. İlk Türkçe ezan 30 Ocak
1932′de Hafız Rıfat Bey tarafından Fatih Camiinde; ilk Türkçe hutbe ise 5 Şubat
1932′de ünlü besteci Sadettin Kaynak tarafından Süleymaniye camiinde
okunmuştur. Malumdur ki yakın geçmişte de medyada Türkçe Namaz konusu uzun süre
tartışma konusu olmuştu. Daha kimbilir neler İslam’ı yeniden keşfetmek adına
önümüze servis edilecek! Bu saydıklarımızın Türkçesi olamaz. Kur’an’ın meâli
aslı gibi değildir; sadece meâli yapanın o ayetten anladığı manayı yansıtır.
Allah’ın sonsuz ilmi ve gizli hikmetleri karşısında o meâl okyanustan bir damla
bile değildir. Meâl; Âle (hemze-vav-lâm) fiilinin mimli masdarıdır.
Netice, sonuç, çıkarım, son anlamlarına gelir. Bir şeyin varacağı gaye
anlamında ism-i mekân da olur ki bu, tevilin sonucu demektir. Başka bir anlamıyla
meâl, bir şeyi eksiltmek demektir; bu sebeple bir sözün anlamını aynen değil de
biraz eksiğiyle ifade etmeye meâl denmiştir. Kur’an’ın meâli ehli ilim
tarafından yapılmalıdır. Allah’ın hükümlerini öğrenmek için Kur’an çevirisine
ihtiyaç vardır. Fakat unutmamalıdır ki, Kur’an’ın meâli ne bir tercümedir ne de
Türkçe Kur’an’dır. Tercüme kelimesinin mecazi olarak bile olsa Kur’an için
kullanılması doğru değildir. Tercüme, bir sözün anlamını başka bir dilde onun
dengi olan bir cümle ile aynen ifade etmektir. Yani çevirinin ilim ve sanat
bakımından aynen metne eşit olması demektir ki; bu durum mümkün değildir. Hiç
bir dildeki şiir ya da içinde edebi sanatlar bulunan bir metin, başka bir dile
sanatsal özellikleriyle tam olarak tercüme edilemez. Allah kelamı olan Kur’an
için bu durumu tasavvur etmek bile mümkün değildir. Âlemlerin Rabbi kendi
kitabından ‘Arapça Kuran’ (Yûsuf: 2, Tâhâ: 113, Zümer: 28, Fussılet: 3, Şûrâ:
7, Zuhruf: 3) diye bahsederken hâlâ ‘Türkçe Kur’an’ ya da başka dillerde Kur’an
Tercümesi iddia ve dayatmalarını ilim diye sunmak ne büyük cehâlettir!
“Şüphesiz Biz onu anlayıp düşünesiniz diye Arapça bir Kur’an olarak indirdik.”
(Yûsuf: 2) Asıl konumuza dönecek olursak, 1932-1950 yılları
arasında ezanın Türkçe okutulması sürecinde Allah lafzı ezanda tanrı diye
seslendirilmiştir. 18 yıllık bu şartlandırma ve yönlenmenin tesiri midir
bilinmez pek çok meâl yapan kişi, ayet meâllerinde Allah kelimesini tanrı diye
çevirmişlerdir. Allah kelimesi, asla hiçbir dile –Arapça’ya bile- çevrilemez.
Buna ne etimolojik ne de teolojik yönden imkân vardır. Fakat Elmalılı, ilâh
kelimesinin tanrı diye çevrilmesine engel olmadığını hatta yabancı dillerde
tanrı’yı karşılayan kelimelerin de ilâh yerinde kullanılmasında mahzur
bulunmadığını ifade etmektedir. Bazı örnekler vermek gerekirse; İngilizce’de
god, Almanca’da gott, Fransızca’da dieu, İtalyanca’da divinità, İspanyolca’da
deidad tanrı (ilâh) anlamına gelmektedir. Yabancı dillerde Kelime-i Tevhid’i
söylerken ilâh ile Allah kelimesi arasında ki fark gözetilmediğinde çelişkili
ve karmaşık bir çeviri ile karşılaşmaktayız. Örneğin İngilizce’da, “god’dan
başka god yok” diyorlar ki bu, “ilâhtan başka ilâh yok” demektir. “Yalnız god,
god’dur” yani “Yalnız ilâh ilâhtır” demiş oluyorlar. Allah kelimesini de ilâh
anlamına geldiğini ifade ettiğimiz tanrı (god) ile ifade etmiş oluyorlar.
(İmkânlar ölçüsünde pek çok yabancı dillerde Kelime-i Tevhid’in tercüme
edilmesi konusunu inceledik. Sonuçlar hep aynı. Çelişki ve tekrar. İlâh yerine
hem ‘ilâh’ hem de ‘Allah’ kelimeleri kullanılmaktadır.) Allah kelimesini aynen
kullanmadan yapılan tercüme Kelime-i Tevhid’i ifade etmiyor. Bu cümle
içerisinde çelişki ve söz fazlalığı içermektedir. Oysa cümlenin doğru çevirisi
“Allah’tan başka ilâh yoktur” ya da “Allah’tan başka tanrı yoktur” şeklinde
olmalıdır. Almanca, İtalyanca, Fransızca ve diğer dillerde de durum farklı
değildir. İlâh ya da tanrı kelimeleri ‘kendisine ibadet edilen’ anlamında cins
isim olduğu için her ne kadar birbirlerinin yerine kullanılabilirse de,
gerekmedikçe ilâh kelimesinin yerine tanrı lafzının kullanılmasını yerinde
bulmuyoruz. Yabancı ırk ve dil mensubu kimselere Tevhid’i açıklarken gerektiği
yerde onların dillerinde tanrı’ya karşılık gelen kelimeyi, ilâh’ı ifade etmek
için kullanmak gerekebilir. Bunda mahzur yoktur. Ancak normal şartlarda ilâh
kelimesini aynen ifade etmek ve gerektiği yerde açıklamasını yapmak daha
isabetli olur. Zira ilâh, rab, ibadet, din, şeriat, tevhid, şirk, tâğut,
Allah’ın sıfatları gibi kavramları Türkçeleştirmek/çevirisini yapmak İslam
akidesini, Allah’ın sınırlarını ve iradesini anlaşılmaz hale getirecektir.
Kur’an manen tahrif olacaktır insanların zihinlerinde. Bu da insanların
inanmalarının önünde engel olacaktır. Cumhuriyet ilk dönemlarindeki pek çok
âlimin ‘Rabbulâlemin’ yerine ‘Âlemlerin Rabbi’ ya da ‘Sırat-ı Müstakim’ yerine
‘dosdoğru yol’ kelimelerini bile kullanmadıklarını ifade etmeden geçmeyelim. Bu
sebeple Kur’an’ın iskeletini, esasını ve temelini oluşturan literatürün aynen
muhafaza edilmesi gerekmektedir. İmkân ölçüsünde Kur’an’ın kelimelerini asıl
şekliyle kullanmaya dikkat etmeliyiz. İnsanlar arası diyaloglarda ecnebi kelimelerin
kullanılması meselesine gelince; globalleşen dünyada farklı dil, din ve
kültürlerdeki insanların birbirleriyle iletişimleri neticesinde, dillerin de
birbirinden etkilenmesi kaçınılmazdır. Her dil bir diğerinden kelime ve
deyimler alabilmektedir. Diller de insanlar gibi yaşamakta, gelişmekte ve
zamanla ölebilmektedir. Tarihte kullanılmış fakat bugün konuşanı olmayan pek
çok diller olduğu gibi; tamamen unutulmuş sayısız diller de bulunmaktadır.
Tanrı kelimesi de Türklerin Müslümanlaşması süreciyle İslami bir söylem olarak
vücut bulmuştur. ‘Tanrı’ sözcüğü Türkçe’dir ve kökeni tengri’dir. Arapça’daki
karşılığı “ilah”tır. Bu kelime eski Türk inançlarında yaratıcı ve gök tanrı
anlamında kullanılmıştır. Orhun Yazıtları’ndaki “Tengri teg tengride bolmuş
Türk Bilge Kağan… (Tanrı gibi gökte olmuş Türk Bilge Kağanı)” ifadesi buna
kaynak olarak gösterilebilir. Farklı dil kökenli kelimeleri reddetmek, insanın
sosyal bir canlı oluşunu reddetmek demektir. Her dilde dini, kültürel, sosyal,
siyasi ve tarihi etkileşimler nedeniyle farklı dillerden gelmiş sayısız
kelimeler bulunmaktadır. Bu duruma herkesin çok iyi bildiği bir kaç örnek
verelim. Arapça bilinmediği ve konuşulmadığı için, her millet kendi anadiliyle
iletişim sağlamak durumda kalmaktadır. Mesela; peygamber (nebi), namaz (salât),
hudâ (ilâh), nankör (kâfir-i nimet, iyiliği ve nimeti inkâr eden), hoca
(öğretmen, profesör) gibi kelimeler Farsça kökenlidir. Müslüman (müsliman)
kelimesi bile Arapça olan ‘müslim’ kelimesinin sonuna elif-nun eki getirilerek
Farsçalaşmış bir kelimedir. Arzettiğimiz bu kelimeler malumdur ki, İslami
meselelerin mevzu bahis olduğu her mecliste mutlaka zikredilen kelimelerdir. Bu
örnekleri daha da artırabiliriz. Sonuç olarak yukarıda da temas ettiğimiz gibi,
şunu söylemek mümkündür; herhangi bir İslami kavram ve kelimenin diğer
dillerdeki karşılığı iletişim için kullanılabilir. Çünkü konuşmanın hedefi
anlaşmaktır. Ancak dikkat edilmesi gereken bir kaç hususu da göz ardı etmemek
icabeder. Birincisi, ecnebi kelimeleri kullanmak bir ihtiyaçtan doğduğu için,
dini literatürü açıklarken sadece bir basamak olmalıdır. İkinci aşamada asıl
kavrama yönelmelidir. İkincisi, bu kelimeler aslın yerini tutmamalıdır. Yani
zamanla Kur’an ve Sünnet’in ıstılahı unutulup, başka kelimeler onların yerime
ikame edilmemelidir. Mesela, İslami söylemlerin Türkçeleştirilmesi yahut da
ecnebileştirilmesi ve Allah’ın bize hitap ettiği kelimeleri terk etme hali
gibi… Üçüncüsü ise ilmi çalışmalarda ve Arapça konuşmalar esnasında sadece
İslami literatür tercih edilmelidir. Bunlar ihmal edilirse zamanla İslami
metinler anlaşılmaz hale gelecektir. Bu açıklama ve düzeltmelerden sonra, şu bilgileri
vermek isteriz. Yukarıdaki bahsettiğimiz meâllere yönelik açıklamalar bir
yanlış ya da hatanın düzeltilmesi amacına râcidir. Zira hata ve yanlışlıkla
yapılan bir işin tashih edilmesi gerekir. Öncelikle içiçe girmiş ve pek çok
yerde aynı anlamda kullanılan ‘hata’ ve ‘yanlış’ kelimelerini kısaca açıklamak
istiyoruz. Nedir ‘hata’ ya da ‘yanlış’? Bu düşünce yanlıştır ya da
hatalıdır, deriz pek çok zaman. Bu iki kelimeyi kısaca tanıyalım. Hata;
istemeyerek, bilmeden ve yanlışlıkla yapılan kusur ve yanılmadır. ‘Suç’ ve
‘günah’ anlamlarına kullanıldığı yerler de vardır. Istılah’da hata; içinde
insanın kasdı olmayan şey demektir. Hata, cezâî konular açısından bir şüphe
kabul edildiği için, bu durumlarda hadd ve kısas cezaları uygulanmaz. Allah
celle celâluh hata ile yapılan kusurları bağışlamıştır ama kulların hukuku
açısından bakıldığında özür sayılmaz. Hata edenin zararı ödemesi gerekir. Hata
ile bir kimsenin ölümüne neden olan kişi ise diyet öder.
Yanlış ise; gerçeğe aykırı olma ve belli bir kaideye
uymama durumudur. Yani isabetsiz tercih, yanlış sonuç ve sehv (yanılma)’dır.
Örneğin; namaz kılan kişi namazın erkânına riayet etmediğinde, namazın kaide ve
şartlarına uymadığı için; sehv (yanılma) secdesi yapmak zorundadır. Aynen bunun
gibi ilmi kaide ve kurallara uymayan açıklamalardan da hemen dönmek ve onları
düzeltmek gerekir. İlmi eserler yazan kişiler hayatta olmasalar bile, onların
hata ve yanlışlarını düzeltmek ilim ehlinin görevi olmalıdır. Usûlen yaptığımız bu açıklamalardan sonra şunu da
hatırlatmak isteriz ki; eleştirilerden amacımız bir yanlışı düzeltmektir,
reddiye değil. Bu bakımdan bu açıklama ve tashihler, reddiye meraklısı gençlere
cesaret vermemelidir. Zira bazen eleştirdiğimiz kişiler muteber ve muhterem
kişiler de olabilmektedir. Eleştiri, özel bir durum olduğu için nasihatleşmeyle
halledilmelidir. Ama yanlış fikirler, hatalı çıkarımlar ve sonuçlar ‘doğru’ ve
‘ilmi ya da bilimsel gerçek’ adı altında neşredilerek genele yayılıyorsa; bu
gibi durumlarda basın yoluyla ikaz edilebilir. Reddiye, kanaatimizce,
Tevhidi akideyi kabul etmeyen ve uyarıldığı halde yanlışta ısrar edenler için
yapılmalıdır. [26] Kasas: 38 [27] Zuhruf: 51 [28] Nâziât: 24 [29] Enbiyâ: 29 [30] Teğâbun: 4 [31] Âl-i İmrân: 29 [32] “Sufizm (tasavvuf), fetihlerin genişlemesi
ve ekonomik refahın artması sonucu İslam dünyasında yayılan dini bir hareket.
Uygarlık lüksüne dalmayı reddederek, bu konuda bir çeşit karşı eylem olarak
ortaya çıkmıştır. Bu noktadan hareketle kimileri dünyadan kopuk bir hayat
tarzını benimsemiş ve bunu bir yol haline getirmiştir. Bu yolun adı da sufilik
olmuştur. Bunlar taklit ve delil ile değil de keşif ve müşahede ile Allah’ı
tanıma derecesine ulaşmayı hedef almıştır, bunun için de nefis terbiyesine
yönelmişlerdir. Ne var ki, daha sonra bir takım eğilimler sebebiyle tarikatları
değişik biçimlerde Hint, Fars ve Yunan felsefeleriyle
karışmıştır.” (Çağdaş Fikir Akımları Ansiklopedisi, Beka Yay, İst, S: 363) [33] “Feyz yoluyla kalbe ilkâ edilmesi
(düşmesi) diye tanımlanan ilham; hak ehline göre, bir şeyin doğruluğunu tesbit
etme yollarından birisi değildir.” (Şerhu’l Akideti’n Nesefiyye, Teftâzâni,
el-Mektebetü’l Hanefiyye, S: 72, 74) [34] ‘Feyz’ sözlükte kelime olarak;
akmak, taşmak ve dalmak’tır. “Fazla suyun yatağından taşması, bir haberin
yayılması, bir sırrın açığa çıkarılması” gibi anlamlara gelmektedir. Çoğulu
füyûz, füyüzât’tır. Sufizm’de bütün bilgi ve varlıkların Allah’tan zuhûr ve
tecelli etmesi anlamında kullanılmaktadır. İlâhi feyz, isnâdi feyz ve ahz-ı
feyz şeklinde taksimat yaparlar. Feyz denince ilk akla gelen şey, müridin şeyhinden
ilim ve irfan almasıdır. Buna ahz-ı feyz derler. Her izm ve ideolojilerde
olduğu gibi her fikir akımının kendine özgü kavramlar literatürü bulunmaktadır.
Bu kavramların aslının ve gerçeğinin tesbitinde tek ölçü olarak vahiy kabul
edilmelidir. Sufizm’in de kendine göre tanım ve anlayışları bulunmaktadır.
Feyz, onlara göre bilgi edinme yolu kabul edilebilir ama ehl-i sünnet’e göre
mutlak teslimiyet ancak Allah’a olduğu için; hiç kimsenin sözüne delilsiz tabi
olunmaz. Ehl-i sünnet akidesini benimseyen kişiler, âlimlerine Kur’an ve
Sünnete tabi oldukları ve bu asıl olan iki delile göre fetva verdikleri sürece
tabi olurlar. Sufizm’de ise şeyhlere mutlak itaat vardır. Şeyhin görüşü ile
kimin görüşü çatışırsa çatışsın itaat sürekli kendi şeyhinedir. Çünkü şeyhin
söylediğinde bir hikmet olduğuna inanılır. Bu yapılanma içinde yer alan
kimseler, müridler için bir takım mertebeler olduğuna ve herkesin her şeyi
anlayamayacağına inanırlar. Özellikle ihvandan olmayan kimselerin düşünceleri
onlara göre çok cahilcedir. Ehl-i tarikat bir kişi asla şeyhine itiraz etmez,
karşı gelmez, hatta soru bile sormaz. Çünkü şeyhi onun soru sormasına muhtaç
değildir. Müridi soru sormadan bile onun hacetini bilir, kalbinden geçenlere
nüfuz eder. Ehl-i sünnet âlimlerine değil, mutasavvıflara itibar ederler. Âlim
dediklerinde sûfi, mutasavvıf mürşidleri kastederler. Kendi inanç ve yaşam
tarzlarını eleştiren İslam âlimlerini dışlarlar, karalarlar, hatta tekfir bile
ederler. (Rabbim; âlim, fazıl, mücahid, selef çizgisinden bir karış sapmayan,
bid’at ve hurafelere asla geçit vermeyen, ümmetin göz bebeği ve şeyhulislamı
olan İbn-i Teymiyye rahmetullahi aleyh gibi âlimleri bu ümmete lutfetsin!)
İrfan, hakikat, zikir, fikir ve tarikat gibi şeyleri silsile yoluyla selefleri
olan şeyhlerinden devralırlar. Yani feyz ve irfanı, yukarıda taksimatını
verdiğimiz isnad-ı feyz yoluyla şeyhlik silsilesinden miras olarak alırlar ve
sorgulamadan aynen o kültüre tabi olurlar. Bir şeyhe tabi olmadan, şeyhin
eteğinden tutmadan ateşten kurtulmanın mümkün olmadığına inanırlar. Onlara göre
kendini mürşide teslim etmeyen bir kimse için en iyimser sonuç, cehennem
azabından sonra cennete girebilmesidir. Oysa mürşidlerinin kendilerine mutlaka
şefaat edeceğine ve Allah’ın yanında aracılık yapacağına inanırlar. Peygamberlerin
bile –Efendimiz aleyhissalâtü
vesselâm dışında- nefsinin derdine düşecekleri
huzur-u mahşerde, onların şeyhleri nasıl kendilerini kurtarıp da, istediklerine
şefaat edebileceklerdir acaba sormak lazım! Dünyada imtihanda başarılı
olabilmek için mutlaka Allah ile arada aracı (mürşid) edinmek gerektiğini ifade
ederler. Bu konuda da delil olarak Enfâl: 64′ü ileri sürerler. يا أيّها النبيّ حسبك الله ومن اتبعك من المؤمنين ”Ey peygamber, sana da sana uyan mü’minlere de
Allah yeter” Bu ayet Kelbi ye göre Bedir savaşından önce inmiş ve mü’minlere
zafer va’d etmektedir. İbn-i Abbas’a göre ise bu ayet, Hz. Ömer’in
Müslüman olması hakkında nazil olmuştur. O zaman Müslümanların sayısı otuz üç
erkek ve altı kadın olmak üzere otuz dokuz idi. Hz. Ömer kırkıncı Müslüman
olmuştu. Bu rivayeti Kuşeyri zikretmiştir. Ayetin ifadesi geneldir. Her ne
kadar Peygamberimizin şahsına hitap edilmişse de Allah celle celâluh, kıyamete
kadar kendine iman eden ve Peygamberinin sünnetine uyan bütün mü’minlere
yetecektir. Bu konu ‘kifâyet ve hasb’ (yeter olmak, yetmek) meselesi diye ifade
edilir. Bu ayeti Şâ’bi ve İbn-i Zeyd, meâlini verdiğimiz şekilde anlamışlardır.
Yani ‘men’ ismi mevsûlünü ‘kaf’ zamirine atfetmişlerdir, ism-i mevsûl nasb
mahallindedir. Hasan ve Nehhâs’a göre ise ism-i mevsûl (men), Yüce Allah’ın
ismi üzerine atfedilmiştir ki ref’ mahallindedir. Yani bu durumda ayetin anlamı
‘Allah ve sana uyan mü’minler sana yeter’ demektir. Bu ayette men lafzı
üzerinde kıraat âlimleri arasında iki farklı görüş vardır. İkisinden hangisi
tercih edilirse edilsin bu ayetten Allah’a kulluk ederken aracılar ve vasıtalar
edinmeye dair bir anlam nasıl çıkarılabiliyor, doğrusu bunu anlamak mümkün
değildir! Ayetin ifade ettiği anlam Bedir savaşından önce Peygamberimize ve
Peygamberimize itaat eden, sünnetine uyan tüm Müslümanlara ilâhi yardım ve
gözetim muştulanmaktadır. Ya da ayetin sebeb-i nüzûlü farklı da olsa muhtevada
ki müjde kıyamete kadar bakidir. ‘Allah sana ve sana uyan müminlere yeter’
şeklindeki anlam kanaatimize göre daha isabetlidir. Diğer anlamın da kabul
edilmesine gramatik yönden bir engel yoktur; zira o anlamı tercih eden âlimler
de mevcuttur. İslam tarihinin vakıî bir gerçeği olarak da mü’minler Allah’ın
elçisine yardımcı olmuşlardır. Bu anlamda ‘Ey peygamber, sana Allah ve
mü’minlerden sana uyanlar yeter’ şeklindeki çeviri şeklini ilâhi bir ihbar ve
va’d (müjde) olarak anlayabiliriz. Peygambere hakiki yardım Allah’tan olmasına
rağmen, yüce Rabbimiz zahiri sebeplerle (mü’minlerle) elçisine yetmiş ve yardım
etmiştir. Ancak ayetin anlamında bu ikincisi yaklaşım tarzı kanımızca zorlamalı
bir yaklaşımdır. Âlimlerin çoğu da ilk mana ve tefsiri tercih etmişlerdir.
Hatta pek çok âlim ‘sana uyan mü’minlere’ ifadesine (ayetin ikinci kısmı),
‘yeter’ anlamına gelecek şekilde takdirde bulunmuşlardır ki; bu i’râb ve tefsir
şekli de manen ilk görüşü desteklemektedir. Ayet son takdire göre; ‘Allah sana
da yeter, sana uyan mü’minlere de yeter’ şeklinde olur. Sûfilerin ya da bir
başkalarının yaptığı gibi ayetleri zoraki te’villerle tahrif etmemek gerekir.
Bir ayete yanlış mana vermek tahrifattır, ayetten -ihtilaflı bir yaklaşımdan
hareketle- bir sonuç çıkararak yanlış hüküm vermek Allah’a iftiradır. Örnek
vermek gerekirse, bu ayetteki ‘sana Allah ve mü’minlerden sana uyanlar yeter’
manasından hareketle; Allah ile arada aracılık yapacak mürşidler edinmenin
gerektiği sonucunu çıkarmak tahrifattır. Bu görüşü destekleyen tek bir sahih ve
muhkem nass (ayet-hadis) bulunmamaktadır. ‘Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır’
diye Hadis iddiasıyla söylenen sözün aslı astarı yoktur. Bütün muhaddislerin
ittifakıyla uydurma bir sözdür. Akıl sahibi bir kişi inancını mutlaka kesin ve
muhkem hükümlere dayandırır. Akidenin delili mütevatir ve muhkem delil olmak
zorundadır. Hoca sözü, şeyh sözü, efendi sözü, amir sözü delil sayılarak,
Allah’ın sözünün önüne geçirilemez. Efendimiz veda hutbesinde irâd ettiği sahih
Hadiste; “Size iki şey bırakıyorum. Bunlara uyduğunuz müddetçe asla sapıtmayacaksınız:
Allah’ın Kitab’ı ve Resûlünün Sünneti” buyurmuştur. Kendisine sımsıkı
tutunmamız gereken iki şey vardır ve o ikisi bize yeter. Başka vasıtalara
ihtiyaç yoktur. Efendimizin elçi olarak gönderildiği dönemde müşriklerin
Allah’a yaklaşmak için pek çok aracılar edindiklerini unutmamak gerekir.
Allah’ı, huzuruna aracısız, hademesiz, teşrifatçısız girilmeyen bir hükümdarla
ya da müdürle karıştırmak; Allah’ı hakkıyla tanımamak (Bkz. Mâide: 91, Hacc:
74, Zümer: 67) ve mahlûkâtla bir tutmak demektir. Bu düşünce sisteminin sonucu
kişiyi şirke sokar. Sonuç olarak şunu söylüyoruz; kifâyet ve hasb (yeter olma,
yetmek) Allah’a mahsustur. O celle celâluh, bize yeter. Allah’ın yanında,
ötesinde, berisinde başka şeylere, aracılara lüzum ve ihtiyaç yoktur.
Hasbunallah. [35] Firaset,
İslam şeriatına uygun olması şartıyla haktır. İnanç ve teşri (yasa belirleme)
hususlarında delil olamazlar. Doğru olan firaset, İslam’ın temel esaslarına
asla aykırı olmaz. [36] Bunlardan
biri de Gıldani sihridir ki semavi kuvvetlerle yersel kuvvetlerin
birleştirilmesi yoluyla meydana getirildiği söylenen ve ‘tılsım’ adı verilen
şeylerdir. Gıldaniler eski bir kavim olup yıldızlara taparlar ve bunların
âlemin idaresine baktığına, hayır ve şerrin, saadet ve uğursuzluğun bunlardan
kaynaklandığı görüşüne sahip olurlardı. Bunların ‘tılsım’ adı verilen bazı
acaip şeyler yaptıkları söylenmektedir. İbrahim aleyhisselâm bunların inançlarını iptal etmek için gönderilmişti.
O dönemde insanlar yıldızlara tapıyorlardı ve müneccimlik yaygındı. Her tâğuti
sistem bünyesinde olduğu gibi yıldız kehanetçileri o dönemde saygın makamlar
işgal ediyorlardı. O devirde bunlar, başlıca üç fırka idiler. Kısaca söylemek
gerekirse bir kısmı, göklerin ve yıldızların ezeli oluşuna ve kendiliğinden
varlığının zorunlu olduğu kanaatinde idiler. Bunlar bilhassa Kur’anda da
bahsedildiği gibi ‘Sâbii’ adıyla bilinmektedir. (Sâbiilerden Kur’an’da üç yerde
bahsedilmiştir. Bakara: 62, Mâide: 69, Hacc: 17. Sâbiiler, çıkanlar anlamına
gelir. Bir dinden çıkıp başka bir dine girenler, demektir. Bunların Yahudilik
ve Hıristiyanlık’tan ayrılan ve meleklere tapan bir topluluk oldukları, Zebûr
okudukları ya da Hıristiyanlık ile mecûsilik arası bir topluluk oldukları
söylenilmiştir. Bir kısım âlimlere göre ise bunlar, yıldızların etkisine inanan
ve yıldızlara tapan kimselerdir. Sonuç olarak ehl-i kitap olmayan zümrelerdir
diyebiliriz.) Çağımızın terminolojisine göre âlemin ezeli olduğu görüşünde
olduğu bir tür tabiatçılar demektir. Anlaşıldığına göre bunlar yıldızlar ve
tabii ilimlerde hayli ileri gitmişler ve sanatsal bazı gariplikler
çıkarmışlardır. Diğer bir kısmı, göklerin ilâh olduğu görüşüne sahip olarak,
her birine heykeller yapmışlar ve bunlara hizmet ve ibadet etmişlerdir. Üçüncü
bir kısmı da, gökler ve yıldızların üstünde, istediğini yapmakta serbest bir
yaratıcının varlığına inanırlar. Bu inanca sahip olanlar da yıldızların bu
âlemin idaresinde etkin olduklarına inanmışlardır. Kâhin hakkında peygamberimiz; “Kim bir kâhine gider,
ona bir şey sorar da verdiği cevabı tasdik ederse, o kimsenin kırk günlük
namazı kabul olunmaz” (Müslim, Kitabu’s Selâm) Kâhinlerin söylediği yalanları
tasdik etmek, güzel amellerin sevabını iptal eder. Namaz da bu amellerden
birisidir. Kâhine bir şey soran kimsenin kıldığı namazın sevabı olmaz.
Kâhinlerin gayba dair verdikleri haberleri kabul etmek ve onların gaybı
bildiklerine inanmak şirktir. Çünkü kâhinleri tasdik eden kimse Allah’ı
inkâr etmiş, Allah ve Rasûlünü yalanlamış olur. Bu Hadis’teki ‘onu tasdik
ederse’ ibaresinin şâzz olduğu da söylenmiştir. Bu durumda kâhine gitmek ve ona
bir şeyler sormak haram olur; onu tasdik etmek ise şirk olur. Allahu A’lem.
“Kim bir kâhine gider ve onu tasdik ederse; şüphesiz o, Muhammed aleyhisselâm’a indirileni inkâr etmiştir.” (Ebû Davud, Nesâi,
Tirmizi, İbn-i Mâce) Müslümanlar, kâhinlerden, sihirden, müneccimlerden,
faldan, eşyada uğursuzluk görmekten uzak durmalıdır. Hadis kitaplarında
bunlardan sakındırıcı bablar ve bölümlerde Peygamberimizden nakledilmiş çok
sayıda Hadisler mevcuttur. Ayrıca sihir ile ilgili açıklamalar için Râzi’nin
Tefsir-i Kebir’ine müracaat edilebilir. Biz burada sadece konumuzla direkt
ilgili olan sihrin, kehânet ve müneccimlikle ilgili olan yönlerine bir nebze
temas ettik. Sihri, kehâneti reddetmek; tâğutu reddetmenin gereklerindendir.
Sihrin daha ta’lik-i kalp (ümit ve korku ile kalpleri kendine bağlayıp,
duyguları etkileme), ahz bi’l uyûn (göz bağcılığı, el çabukluğu), cincilik
(ruhlardan yardım dilemek) vs gibi pek çok kısım ve görüntüleri vardır. Kavram
karmaşasının olduğu günümüzde sihirle büyünün ayrı anlamlarda olduğunu iddia
edenlere rastlamak mümkündür. Kur’an’da geçtiği için sihrin yasak olduğunu
fakat büyünün faydalı yönleri olduğu iddiasıyla yasaklanmadığını söylüyorlar.
Bu durum büyük bir cehalettir. Çünkü Arapça olan sihir kelimesinin Türkçe
karşılığı büyü’dür. Bu kelimenin Farsçası efsûn’dur. Tılsım ise Arapça’da
‘üzerinde şekil ve harfler yazılmış, gizli ve sihirli gücü olduğuna inanılan
şey’ anlamına gelir. Çoğulu Talâsim’dir. Tılsım, sihir ya da sihrin bir türü
anlamına gelir. Günümüzde gözbağı ya da gözbağcılığı yine sihri ifade etmek
için kullanılmaktadır. Hokkabazlık ve illüzyonizm de buna dâhildir. Zira sihir;
aldatmak, hile yapmak ve göz boyamak şeklindedir. Sihri yapana da sâhir yani
sihirbaz denilmektedir. Sihirbaz (sâhir) de aldatan, hile yapan ve göz boyayan
kimse anlamına gelmektedir. Hokkabazların ve illüzyonistlerin yaptığı da bir
tür aldatmacadır. Bâtıl olan her şeyden Allah’a sığınıyoruz. [37] Mâide: 44 [38] Y. Kerimoğlu, Kelimeler Kavramlar,
İnkılâb Yay, S: 317 Bu kavramsal açıklamaları, İslami temel
kavramların, Kur’an’ın temel kelime ve ıstılahlarının konu edildiği ilmi
ve bilimsel pek çok kitapta ve ansiklopedilerde bulmak mümkündür. Hikmet ve
ilim, mü’minin yitik (kaybolmuş, aradığı) malıdır. Bu sebeple hakkın ve
doğrunun tespitinde tek kaynak vahiy kabul edilmelidir. Diğer tâli kaynaklarda
ki gerçekleri naklederken, kaynak göstermek belirtici olma ihtiyacına matuftur.
Bunun faydaları da vardır. Toplumun değişik kesimlerinin farklı zaman
dilimlerinde ve coğrafyalarda olmalarına rağmen, bir meseleyi aynı şekilde
anlamış olmaları hakikatin evrensel olduğu konusunda okuyucuya fikir verir.
Ayrıca ilmi çalışma yapmış olan gerek selef ve gerekse muasır âlim ve
araştırmacıların teliflerini kendi üsluplarıyla nakletmek, hem onların
hatırasına saygı hem de onları hayırla yâd etmek anlamı taşır. Bu nakillerde
kendinden alıntı yapılan her araştırmacının tüm fikir ve inançlarının bütünüyle
kabul edildiği zehâbına kapılmamak lazım. Usûlen bilinmesi gereken bu noktaları
gözden ve gönülden ırak tutmamalıdır. [39] Tefsiru’l Kur’an’il Azim, Hafız İbn-i
Kesir, Amman, Cilt: 1, S: 506 [40] Esbâb-ı Nüzûl, Nisâbûri, Kâhire, S: 119; Nesefi Tefsiri, Beyrut, S: 340; Beğâvi Tefsiri, Beyrut, C: 1, S: 355; Beydâvi Tefsiri, Beyrut, C: 1, S: 221; Ayrıca bu rivayet birbirine yakın lafızlarla Zemahşeri, Kurtubi, İbn-i Âşûr, Fahreddin Razi, İbn-i Kesir, Sâbûni, Elmalılı’nın tefsir eserleriyle daha pek çok kaynakta yer almaktadır. |
KATEGORİLER
18.04.2026Cumartesi
Son Yorumlar
Yusuf Semmak ⏳ Ey İslâm Ümmeti! İlk vazi Yusuf Semmak ✍️ Derdin ilimse, im misafir Nice Yusuf Semmak 🔸 Rabbimiz, yolunu kaybed Yusuf Semmak Kadr Gecesi sebebiyle duâ ediyoru Yusuf Semmak Rabbimiz kalan ömrümüzü geçen ömr Yusuf Semmak ☝️ "Tâğûta ibâdet et Yusuf Semmak ✍ Sıla-i rahmin ömrü ve rız Yusuf Semmak BUNLAR HİÇ EŞİT OLUR MU?! 1- " Yusuf Semmak Arkadaşlar, videoyu paylaşalım! Yusuf Semmak Bu konuda üç Âyet-i Kerîme zikred misafir Thankks forr sharing your thought Oğuzhan Admin çok teşekkürler. İsmail Yüce ALLAH cc razı olsun sizden h Yusuf Semmak Ve aleyküm selâm kardeşim. Tâbi Bekir Yetginbal Canım kardeşim selamualeykum GÜN Bekir Yetginbal Ey Rabbim bu kulunun gayretlerini Mahmut Selamünaleykum Yusuf peygamberin Ufuk Çok güzel Şeyma Bu nadide soru ve cevapları için Ahmet Doyurucu bir yorum Teşekkürler Yusuf Semmak Son mısralar/dizeler hep "Lâm" ha Baraa Bence çoooook güzel bir site ali İlmî Arapça Sayfası http://www ali Faydalı Bir Maksud Programı http ali Faydalı Bir Emsile Programı http Yusuf Semmak BU DERSTE İŞLENEN BAŞLICA MEVZULA Derya Atan Ağzınıza, yüreğinize sağlık hocam Firdevs Sevgi inş güzeldit. misafir ⭐⭐⭐⭐& mustafa Abi çook teşekküür ederim Medine Cenetin kapısın geçmek istiyom Yusuf Semmak Namazda Salli-Bârik okurken, Peyg |