Araştırmacı, Yazar

ANASAYFA
BİZE ULAŞIN
AMACIMIZ
KUR'AN DİNLE
KİTAPLARIMIZ
DERS VİDEOLARI ARŞİVİ
NOT DEFTERİ




CÂHİLİYYE: 

Câhiliyye lügatta ‘bilgisizlik’ demektir ve ilmin zıddıdır. Cehâlet, cehl ve câhiliyye, ilmin olmadığı yerde vücut bulur. Bu nedenle câhiliyye kavramını tanımaya geçmeden önce ilim hakkında kısa açıklama yapmayı yerinde buluyoruz. Peygamberimize inen ilk ayetler cumhur-u ulemâ’ya göre Alâk sûresinin ilk beş ayetidir. İlk nazil olan bu ayetler demeti ‘Oku!’ emriyle başlamaktadır. Sonra da rubûbiyyetinin en temel özelliği olan ‘yaratıcılığa’ dikkat çekmektedir. “Yaratan Rabbinin adıyla oku!” [41] Bu okuma, öncelikle Kur’an’ın okunmasıdır. Sonra da yaratıcı olan Allah adıyla ihtiyacımız olan, bize faydalı her şeyi okumaktır. Allah’tan gelenlere göre, Allah’ın iradesini esas alarak okumadır. Her hayırlı ve gerekli işe Allah adıyla, besmeleyle başlamaktır. Müslümanlar, her işlerinde Allah’ın adını anarlar. [42] Allah’ı hayatlarında asla unutmazlar. Yaptıkları her işi O’nu razı etmek için yaparlar. Bu ayette geçen ‘okuma’ rastgele, düşüncesizce, faydasız olan şeyleri okumayı içine almaz. Hak ve hakikati okumaktır. Hakkın ve batılın tespitinde mutlak doğru ise; yaratıcı, kerem sahibi, insana kalemle yazmayı ve bilmediklerini öğreten Allah’ın hükmü ölçüsüyle belirlenmelidir. ‘Yaratma’ sıfatı olmayan bir kimsenin iradesini benimsemek, kişinin kendisini inkâr etmesidir. Kişi kendi yaratılışını görmezse, yaratıcısını da tanıyamaz. Kendini bilmez bir kişinin gerçeği görmesi beklenemez. İslam’ın ilk emri ve ilk şartı ‘okumaktır’. İslam’ın beş temel üzerine bina edildiğini bildiren Hadis [43] ve Cibril Hadis’i [44], İslam’ın şartlarının beş tane olduğunu değil, İslam’ın temelde beş esas, payanda (dayanak) üzerine kurulduğunu bildirmektedir. İslam’ın sadece beş şarttan ibaret olduğu ve bunları yapanların tam Müslüman olacağı anlayışı cehâlet’in (bilgisizliğin) bir sonucudur. İslam, ilk inen ayetinden itibaren ilme ve okumaya önem vermiştir. “De ki: ‘Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?’ ” [45] “Rabbim ilmimi artır, de” [46] Ancak ilim ile cehâlet yok olur; dünya ve âhiret saadeti elde edilir.

İlim için pek çok tanımlar yapılmıştır: ” ‘İlim, vâkıa’ya uygun kesin inançtır. Hâkimler dediler ki; ilim, akılda bir şeyin resminin meydana gelmesidir. Birincisi, ikincisinden daha özeldir.’ ‘İlim, bir şeyi olduğu gibi idrak etmektir.’ ‘İlim, ma’lûmdan (bilinenden) gizliliğin yok olmasıdır. Cehl (bilgisizlik) onun zıttıdır.’ ‘İlmin, tarife ihtiyacı yoktur.’ ‘Kimisi de ilim; yerleşmiş bir sıfattır ki, külliyyât ve cüz’iyyât kendisiyle bilinir.’ ‘İlim, bir şeyin anlamına nefsin ulaşmasıdır.’ ‘İlim, âkil (akleden, akıl sahibi) ile ma’kûl (akledilen, kavranan, akla uygun) arasında özel bir izâfetten ibarettir.’” [47] Yukarıda ki tariflerden hareketle özlü bir tanım yapmak gerekirse; Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat’e göre ilim, “malûm olanın, olduğu hal üzere bilinmesidir” Allahu Teâlâ’nın Kitabında ve Resûlü Ekrem aleyhissalâtü vesselâm’ın Sünnetinde kat’i olarak yer alan her haber “ilim” hükmündedir. Velev ki; akıl ve duyu organları bunun mahiyetini kavrayamasın! Bu yaratılmışların ilmidir. Yaratıcının ilmi ise, “bir şeyin mahiyetinin ne olduğunu ve ne olacağını kuşatması ve her şeyden haberdar olmasıdır.” Kısaca bilgi edinme yollarına da temas edelim. Rabbimiz: “Bilmediğin bir şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve kalbin her biri ondan sorumludur” [48] buyuruyor. Ayette, bilgiye ulaşmak için zikredilen duyma (haber-i sâdık), basar, (görme, müşâhede) ve fuâd (akl-ı selim ile kavrama) oldukça önemli unsurlardır. İslâm âlimleri, ayette geçen bu üç unsuru dikkate alarak, ilmi elde etme yollarının üç tane olduğunu belirtmişlerdir. Haber, duyu organlarının faaliyeti, istidlâl (akıl yürütme metodu). Günümüzde bilimi esas alan ‘scientisme’ (bilimcilik) akımı, aklı ilâhlaştıran ‘rasyonalizm’ [49] felsefesi ve pozitivist ideoloji [50]; akıl yürütme ile duyu organlarını gerçeğe ulaşmada iki temel unsur kabul etmişler, haber-i sadık (vahiy)’i ise inkâr etmişlerdir. İslâm topraklarında şirkin ve zulmün yayılmasında büyük rol oynamışlardır. Bilimin yapısını, gayesini ve şartlarını araştıran ve bilim dışındaki bütün inançları inkâr eden pozitivist ideoloji; ‘Bilim bir dindir, bundan sonra amentüleri yalnız bilim belirleyecektir. Ahlâkî ve edebî meseleleri bilim çözecektir’ sloganlarıyla “vahye” karşı savaş açmıştır. Sosyal olayları, ilkel toplumdan modern topluma doğru sürekli bir evrimin bulunduğunu iddia ederek, izaha çalışan filozoflar; bilim ilerledikçe, dinin tamamen ortadan kalkacağını, iddia edecek derecede ileri gitmişlerdir. Cahili bütün eğitim sistemleri temelde hep bu akâide dayanır.

Câhiliyye; esas bilinmesi gerekeni bilmemek, yanlış bilgi sahibi olup bilmediğini de bilmemek, hevâya, kuruntuya, zanna uymaktır. Esas bilinmesi gereken Hakk’ı hak olarak bilmemektir câhiliyye. Yoksa hak ve batılın iç içe karıştığı, karmaşık ve girift bir takım düşünce, zan ve inançlar hakkında fikir sahibi olmak; bilmek demek değildir. İnsanların büyük çoğunluğu da câhiliyye denince İslam’dan önceki, Arapların ya da diğer toplumların içinde bulundukları dönemi anlarlar. Oysa câhiliyye tarihte kalmış bir süreç ve devrini tamamlamış bir düşünce sistemi değil; insan hayatında sürekli var olan dinamik ve yaşayan bir olgudur. Peygamberimiz’den önceki dönem câhiliyye devri olduğu gibi; günümüz de kendine göre inanç sistemi, yaşam biçimi, ahlâk anlayışı ve devlet görüşü ile modern bir câhiliyyedir. İnsanların küfür, isyan, sapıklık, sefahat ve cahili bir hayat tarzını benimsediği her devir bu isimle anılır. Câhiliyye, “bilgisiz olma” ile eşanlamlı görünmüş olsa da, temelde bir düşünce biçimi, bir sistem, bir yaşantı şeklidir. Kur’an’ın İslâm dışı toplumların ve kişilerin inanç, ahlâk, davranış, yaşantı ve kurdukları sistemi tanımlamak için kullandığı bir kavramdır. Değer yargılarını, ahlâk kurallarını, inanç, düşünce ve davranış biçimlerini bünyesinde toplayan ve kendine bağlı insanların yaşayışlarına yön veren iki sistemden biri İslâm; diğeri hangi ad altında olursa olsun “câhiliyye”dir. ‘Şirk ve küfür’, bu sisteme inanç ve itikad yönüyle ad olurken, ‘câhiliyye’ de, kabul edilen değer yargıları ve davranış biçimleri yönüyle ad olur. İslam ve câhiliyye kavramlarını, bu açıklamalardan sonra Tevhid ve Şirk kelimelerinin tam olarak ifade ettiğini söyleyebiliriz. Nasıl ki Tevhid ve Şirk aynı anda bir yerde, bir kalpte bulunamaz ise, İslam da câhiliyye ile koalisyona razı olmaz. İslam, câhiliyye’yi ortadan kaldırmak için gelmiştir. Câhiliyye; “İslam’dan önce Arapların Allah’ı, Rasûlünü ve dinin hükümlerini bilmemeleri; neseplerle, kibir ve zulüm gibi şeylerle övünmeleri halidir.” [51] Câhiliyye (bilgisizlik), Allah’ı ve dini bilmemektir. Bu anlamda Kur’an’da, müşriklere 'câhil' denir. "De ki: ‘Ey câhiller, bana Allah’tan başkasına ibadet etmemi mi emredeceksiniz?'" [52] Müşrikler, peygamberimizi putlarına tapmaya çağırıp, putlara tapmanın atalarının dini olduğunu söyledikleri zaman bu ayet inmiştir. Diğer taraftan mü’minler için ise 'âlim' sıfatı kullanılmaktadır. "Kulları arasında Allah’tan ancak âlimler korkar." [53] Bazı âlimlere göre; bu buyruk ile Allah’ın kudretinden korkan ilim adamları kastedilmektedir. Bu ayet hakkında Ali bin Talha, İbn-i Abbas’ın şöyle dediğini rivayet etmektedir: ‘Bunlar yüce Allah’ın her şeye kadir olduğunu bilen kimselerdir.’ [54] İbn-i Abbas’ın da ifade ettiği gibi ayeti sadece âlimlerle sınırlandırmak yerine, Allah’ın sıfatlarını bilen ve bilgisi ölçüsünde de Allah’tan korkan herkese hükmün şamil olduğunu anlamak daha yerindedir. Bu ayeti Mevdûdi (ra)’ de tefsir ederken âlim kavramını, Allah’ı bilip O’ndan korkan her iman sahibine genellemiştir. [55] İbn-i Kesir rahmetullahi aleyh’de Süfyân-ı Sevri’ye dayandırılan bir rivayete göre âlimlerin üç kısım olduklarını kaydetmiştir. [56] Âlim, ‘Allah’ın sıfatlarını ve dininin hükümlerini bilen ve bilginin kaçınılmaz sonucu olarak O’na iman eden’ olduğuna göre; câhil de bunun tam tersidir. ‘Câhil’ fert bazında ilâhi buyruklardan bağımsız bir hayat şeklini tercih eden kimse olduğu halde; câhiliyye ise toplum, sistem, yasa, ahlâk, değer yargıları ve dünya görüşü olarak vahye dayanmayan bir yaşam tarzını ifade eder. Bu iki kavram iç içedir. Her biri diğerinin içindedir. Câhiliyye, câhilin içinde (gönlünde) iken câhil de câhiliyye’nin içinde yaşar ve ondan hoşnut olur. Bu ikisi birbirini tamamlar. Câhiliyyenin hayat bulması, cehl’in, bilgisizliğin yayılmasındandır. Bu da kıyametin alâmetlerinden birisidir. ‘Âlim’ kavramı ise pozitif bilimlerde söz sahibi olan kimseleri içine almaz. İster doktor olsun, ister öğretmen, ister makam sahibi, ister toplum içinde saygın kabul edilen sanatçı, artist, sporcu ya da her ne olursa olsun; Allah’ı ve O’nun sıfatlarını tanımayan, dininin hükümlerinden habersiz olan ve O’na iman etmeyen kimseler ‘câhil’ sıfatıyla tanımlanırlar. Dünyada yaşadığı süre içinde kafasını pek çok şeylerle doldurduğu halde, Allah’ı tanıyamamış olmaktan daha büyük cahillik olabilir mi? Onların bir ömür boyu öğrenip ezberlediklerinin ne anlamı ve önemi olabilir, eğer o bilgiler kendilerini Allah’a ulaştırmıyorsa! Gönüllerinde, ruh ve yaşamlarında ahlâkî ve fıtrî bir inkılâba neden olmuyorsa! İnsanı, yaratılış ve fıtrat ayarlarına döndürüp kendisini yaratıcına götürmeyen her bilgi boş ve faydasızdır. İnsanlar Allah’ın yarattığı fıtratı bozup değiştiriyorlar ve câhili değer yargılarını oraya yükleyerek, câhil sıfatıyla muttasıf bir kişilik ortaya koyuyorlar. Câhiliyye’ye ric’at eden bu insanlık vahiyle yeniden formatlanmadan, şeytanın nefisler üzerindeki etki ve egemenliğinden kendisini kurtaramaz. Vahyi bilmeksizin yaşanan bir hayat, Allah’sız bir hayattır. Şeytan ve nefis böyle bir ortamda kişiye Allah’ı unutturur ve şehvetlere köle eder. İşte Allah’tan bihaber olmak nasıl ki en büyük bilgisizlik ise, Allah’ı bilmek ve O’ndan korkmak da en büyük şeref ve ilimdir. Allah’ı bilip O’ndan korkanlara da, haşyet ve takvâları ölçüsünde ‘âlim’ denir.

Kur’an ve Hadislere bakıldığında câhiliyye kavramının iki  kısma ayrıldığını görüyoruz. İtikâdi Câhiliyye ve Ameli Câhiliyye. İtikâdi câhiliyyenin sahibi kâfir,  toplumu ise küfür toplumudur. Ameli câhiliyye’nin sahibi de günahkârdır. İtikâdi câhiliyye’de insan fıtratının bozulup sahte ilâhların edinilmesi; hüküm, değer yargıları, düşünce sistemleri ve ahlâk anlayışlarının ilâhi iradeye değil, insan hevâ ve heveslerine dayandırılması vardır. Ameli câhiliyye’de ise Allah’a iman etmekle beraber bazen İslam’a aykırı olan, câhiliyye’ye ait davranış şekilleri gaflet, hata ve bilgisizce işlenebilir. Bu ameller, insanı İslam’dan çıkartıcı ameller değildir. Sahibine günah kazandır. Bir örnek vermek gerekirse; “Sahabeden Ebû Zerr el Ğıfâri’den rivayet edildiğine göre, o şöyle demiştir: ‘Bir adamla tartışmıştım da onu anasından dolayı ayıplamıştım.’ Peygamber aleyhisselâm bana şöyle dedi: ‘Ey Ebû Zerr, sen onu anasından dolayı mı ayıplıyorsun? Demek ki sen, içinde câhiliyye (ahlâkı) kalmış bir kimse imişsin.’ ” [57]  Velid bin Müslim’in rivayetine göre, Ebû Zerr’in kendisine hakaret ettiği kişi Bilal-i Habeşi’dir. Ona ‘kara kadının oğlu’ [58] diyerek onu anasından dolayı kınamıştır. Hz. Bilal’in şikâyeti üzerine Peygamberimiz öfkelenip Ebû Zerr’i azarlamıştır. Bu olaydan sonra Ebû Zerr hatasının büyüklüğünü anlamış ve yanağını yere (bir rivayete göre, mescidin kapısının önüne) koyup: “Bilal ayağıyla basmadıkça yanağımı yerden kaldırmayacağım” diyerek, hatasından dolayı bağışlanma dilemiştir. [59] Bir insanı ırkından ve renginden dolayı kınayıp ayıplamak dinimizde kesinlikle yasaklanmıştır. Çünkü renk, ırk, cinsiyet gibi doğuştan gelen özellikler kınama sebebi olmamalıdır. Bunları tenkit, yaratıcıyı tenkit etme anlamına gelir ki câhiliyye’ye ait bir bakış açısıdır. İnsanlar, Müslüman olunca câhiliyyede var olan bazı davranış şekillerini gerçekleştirebilirler, buna ameli câhiliyyet denir ki; İslam câhiliyye’yi bütünüyle ortadan kaldırmak için gelmiştir ve onların değer yargılarını yasaklamıştır. Müslüman kişiliğini, huy ve ahlâkını da inancı gibi İslam’dan alır. Bir insan iman ettikten sonra, toplum içindeki konumu ne olursa olsun artık o, Müslümanların kardeşidir ve kendisine gereken saygı, sevgi ve önem gösterilmelidir.

Bu taksimatın beyanından sonra câhiliyye kavramının Kur’an’da nasıl kullanıldığına bir bakalım. Kur’an, câhiliyye’nin kendisine dayandığı dört temelden söz eder. Bunlar bilinince câhiliyye’nin de gerçek yüzü ortaya çıkacaktır. Kur’an’da ki tertip sırasına göre ifade edelim. Zannu’l Câhiliyye, Hükmü’l Câhiliyye, Teberrücü’l Câhiliyye ve Hamiyyetü’l Câhiliyye.

1- Zann-ı Câhiliyye (Câhiliyye Zannı):

“Allah’a karşı zann-ı câhiliyye (câhiliyyet zannı) gibi hakkın dışında bir zann besliyorlardı.” [60] Bu ayet Uhud savaşı hakkında nazil olmuştur. Savaşın başlarında zafer kazanan Müslümanlar, Ayneyn geçidindeki okçuların zaferin kazanıldığı düşüncesiyle yerlerini terk ederek ganimet toplamaya çalışmaları nedeniyle; o zaman müşrik olan Halid bin Velid durumu farkedip, Ayneyn geçidinden bir miktar askeriyle Müslümanları arkalarından vurmuştur. Bu hengâmede zafer yenilgiye dönüşmüş, Hz. Peygamberin şehid olduğu söylentisi yayılmış, pek çok sahabi şehid olmuş, bir kısmı canlarının derdine düşmüş, bir avuç ashab’da efendimizin etrafında toplanarak onu korumak için canlarını ortaya koyarak müşriklerle vuruşmuşlardır. Münafıklar bu durumu görünce câhilî kafa yapılarıyla Allah hakkında sû-i zann’da bulunuyorlardı. Artık peygamberin işi bitti, davası mağlup oldu, diye câhiliyye zannında bulunuyorlardı.

‘Muhammed hak peygamber olsaydı, Allah onu müşrikler karşısında bu hale düşürmezdi’ diyorlardı. Bu, Allah’ı tanımamanın sonucu olan bir câhiliyye zannıdır. “Böyle. Allah dilediğini yapar” [61] “Şüphesiz Allah, dilediği hükmü verir” [62] Allah celle celâluh, istediğini yapmakta ve istediği hükmü vermekte serbesttir. Mutlak irade sahibidir. Münafıklar, bu savaş konusunda bizim sözümüzü dinlemiş olsaydılar öldürülmezdiler, diyorlar. Rabbimiz de evlerinde bile olsalar üzerlerine ölüm yazılmış olanların ölecekleri yere gideceklerini bildirmektedir. Câhiliyye zannına dair ayetin vurguladığı tarihsel gerçek budur. Ancak Uhud savaşıyla ilgili olayları bir bütün olarak anlamak için 154. ayeti öncesi ve sonrasındaki ayetlerle birlikte siyak ve sibak çerçevesi içinde okunmasını tavsiye ederiz.

Genel bir tarif olarak Zann-ı Câhiliyye; vahiy nizamına ters düşen düşünce ve bakış açısıdır. Câhiliyye’nin kendisine dayandığı dört ayaktan birisi câhili zanndır.

2- Hükm-ü Câhiliyye (Câhiliyye Hükmü):

“Onlar hâlâ hükm-ü câhiliyye’yi mi istiyorlar? Kesin inanan bir toplum için, hükmü Allah’tan daha güzel olan kimdir” [63] Hükm-ü Câhiliyye; Allah’ın şeriatıyla çelişen tüm yasalar, düşünce sistemleri, vahyi esas almayan bütün sistemlerdir.

Dikkat edilirse bu ayet-i kerime’de iki hükümden söz edilmektedir. İnsanlar ya helal ve haram sınırları Allah tarafından belirlenen Allah’ın hükmüne ya da câhiliyyenin hükmüne teslim olacaklardır. Bu ikisi dışında başka bir hüküm yoktur. Allah’ın sınırlarını ve hükmünü dikkate almayan bütün sistemler, câhiliyyeye dayanmak zorundadır. Helal ve haram hudutlarını önemsemeyen, faiz, tefecilik, karaborsa, stokçuluğu serbest bırakan bütün ekonomik kurum ve kuruluşlar câhili sermayeye dayanır. İnsanları Allah’ın dinine göre eğitmeyen bütün eğitim sistemleri de câhili eğitim durumundadır. Câhiliyye, hak olan dine dayanmayan her türlü itikadi ve ameli unsurları içeren bir kavramdır.  “Biz de bugün, İslam’ın geldiği günlerde ki gibi hatta daha karanlık bir câhiliyye içindeyiz. Çevremizdeki her şey câhiliyye’dir. İnsanların düşünceleri ve inançları, alışkanlıkları ve gelenekleri, kültür kaynakları, sanat ve edebiyatları, şeriat ve kanunları. Hatta İslami kültür, İslami kaynaklar, İslami felsefe ve İslami düşünce olarak zannettiğimiz şeylerden çoğu da, bu câhiliyye’nin ürünüdür. [64]

Bu ayetin tefsirinde Şehidü’l İslam Seyyid Kutub’un nefis açıklamalarını aktarıyoruz:

“Câhiliyye’nin anlamı bu ayette açıkça tarif ediliyor. Câhiliyye –Allah’ın belirttiği ve Kur’an’da da ifade edildiği gibi- insanların insanlar için hüküm belirlemesi, insanların insanlara kulluk yapması, Allah’a kulluğun terk edilmesi, Allah’ın ilâhlığının reddedilmesi, bu reddin karşılığında da bir kısım insanların ilâh kabul edilmesi ve Allah’ı bırakıp onlara kulluk yapılmasıdır. Bu ayetin ışığında câhiliyye, geçmiş zamanın bir dönemi ile sınırlı değildir.

Câhiliyye bir vakıadır. Bu vakia dün vardı, bugün var ve yarın da olacak. Câhiliyye’nin özelliği, İslam’a karşı olma ve İslam’a zıtlıktır.

İnsanlar, hangi zaman ve hangi mekanda olursa olsunlar, ya tek bir meselede bile taviz vermeden Allah’ın şetiatına göre hükmedecekler, onu kabul edecekler ve ona tam olarak teslim olacaklar ve böylece Allah’ın dinine girecekler. Ya da, insan aklının ürünü olan bir şeriata, bir ideolojiye göre hükmedecekler, -hangi şekilde olursa olsun- o ideolojiyi benimseyecekler; bu durumda da câhiliyye’ye mensup olacaklar. Böyle yapanlar, ideolojisi doğrultusunda hüküm verdikleri kişinin dinindedirler, Allah’ın dininde değil! Allah’ın hükmünü istemeyen, câhiliyye’nin hükmünü istiyor demektir. Allah’ın şeriatını reddeden, câhiliyye sistemini kabul ediyor ve câhiliyye’yi yaşıyor demektir.

Bu, yolların ayrılış noktasıdır. Allah, insanları bu noktada durdurur. Onlar, bundan sonra diledikleri yolu seçmekte serbesttirler.

Ardından Allah bu tür insanlara, câhiliyye sistemini istemeleri sebebiyle kınayıcı bir soru yöneltir. Allah’ın hükmünün üstün olduğunu vurgulayıcı bir soru.

“Kesin inanan bir toplum için, hükmü Allah’tan daha güzel olan kimdir?”

Evet, kimin hükmü Allah’ın hükmünden daha güzel olabilir? İnsanlar için, Allah’ın belirlediği şeriattan ve onun hükmünden daha iyi bir şeriat ve hüküm belirleyebileceği iddiasında bulunmaya kim cesaret edebilir? Böylesi büyük bir iddiayı ispat etmek için hangi gerekçeye sahip olabilir? Bu iddiaya kalkışan, insanları yaratıcıdan daha iyi tanıdığını söyleyebilir mi? İnsanlara, insanların Rabbinden daha merhametli olduğunu söyleyebilir mi? İnsanların menfaatlerini, insanların ilâhından daha iyi bildiğini söyleyebilir mi? Son şeriatını belirleyen, son elçisini gönderen, onu peygamberlerin sonuncusu, getirdiği mesajı da kitapların sonuncusu yapan ve İslam şeriatını da kıyamete dek geçerli kılan Allah’ın durumların değişebileceğini, yeni ihtiyaçların ortaya çıkabileceğini, farklı koşulların meydana gelebileceğini bilmediğini iddia edebilir mi? Bir kimse, Allah bütün bunları bilmediği için şeriatında bunları belirtmemişti fakat âhir zamanda bunlar insanlar tarafından kavranmıştır diyebilir mi?

Allah’ın şeriatını insan hayatından uzaklaştıran, onun yerine câhiliyye şeriatını, câhiliyye hükmünü koyan, kendi arzusunu veya herhangi bir ulusun ya da bir neslin arzularını Allah’ın hükmünden ve Allah’ın şeriatından üstün tutan kimseler, bu tür sözler söylemeye nasıl cür’et edebiliyorlar?

Özellikle de kendisinin Müslümanlardan olduğunu iddia eden bir kimse, bu gibi sözler söyleyebilir mi?

İçinde bulunduğumuz şartlarmış. Durumlar çok değişmiş. İnsanların istememesiymiş. Düşmanlardan korkmamız gerekirmiş. Allah, Müslümanlara şeriatını kendi aralarında yürürlüğe koymalarını, Kur’an metodu üzerinde yürümelerini, indirdiği şeriatın bir meselesini bile saptırmamalarını emrederken, bütün bunları bilmiyor muydu?

Beklenmedik ihtiyaçlar, yenilenen şartlar ve göz ardı edilemeyecek durumları Allah’ın şeriatı ihata etmekte yetersizmiş! Şeriatından taviz verilmemesi için kesin ifade kullanan ve insanları uyaran Allah, bütün bunların olacağını bilmiyor muydu?

Bütün bu konularda, Müslüman olmayan bir kimse dilediğince konuşabilir, fakat Müslüman olan ya da Müslüman olduğunu iddia edenler bu gibi sözler söyleyebilir mi? Bu tür sözler söyledikten sonra, onun İslam’la artık ne ilgisi kalmıştır. Bundan sonra onlarda İslam’dan bir iz kalır mı?

Bu, yol ayrımıdır. Kişi, tercihini yapmak zorundadır. Seçimini yapmışsa artık tartışmanın bir faydası yoktur.

Ya İslam, ya câhiliyye! Ya iman, ya küfür! Ya Allah’ın hükmü, ya câhiliyye’nin hükmü!

Allah’ın indirdikleriyle hüküm vermeyenler; kâfirlerin, zâlimlerin ve fâsıkların tâ kendileridir. Yönetilenlere karşı Allah’ın hükmüyle hükmetmeyenler, kesinlikle mü’min değildirler.

Bu mesele, Müslümanın kafasında açık ve net olmalıdır. Yaşadığı çağda, insanlara karşı Allah’ın hükmünü uygulama hususunda tereddüde düşmemelidir. Bu gerçeğin zorunlu sonucu gereği, dosta da düşmana da Allah’ın şeriatını uygulamalı ve bunun sonucuna da katlanmalıdır.

Müslüman bu meseleyi kesin olarak kafasına yerleştirmezse, ölçü ve istikrarı kaybedecek, kendisini yöntem sorununun içinde bulacak, hak ile batılı birbirinden ayıramayacak, doğru yolda bir adım bile ilerleyemeyecektir. Bu meselenin, insanların pek çoğunun kafasında kapalı ve anlaşılmaz kabul edilse bile, Müslüman olmak ve Müslümanlığın gereklerini yerine getirmek isteyenlerin kafasında bir muamma bulunması asla doğru değildir.” [65]

Yirmi birinci yüzyıla girdiğimiz şu günümüzde maalesef tüm dünyada câhiliyye’nin hükümran olduğunu görmekteyiz. Dünya tarihine baktığımız zaman, Allah’ın insanlığı kendi başına terk etmediğine şahit oluyoruz. Allah’ın iradesine baş kaldıran toplumlar hiçbir dönemde toplum huzurunu sağlayamamış, adil bir hukuk düzeni kuramamıştır. Çünkü insan için en ideal yaşam tarzının ne olduğunu insanın yaratıcısından başkası bilemez. Tüm insanların bu dünyada Allah’a karşı ilk ve en önemli görevleri, O’na şirk koşmadan iman etmeleridir. Allah’a ait herhangi bir yetkiye cahil ve nankör insanları ortak etmeden, pazarlıksız olarak İslam’ın gereklerini yerine getirmeleridir.

Tevhid akidesi bir topluma yerleşmeden, o toplumdan ne ekonomik, ne sosyal ve ne de siyasi anlamda köklü bir başarı beklenebilir. Şu an ne yazık ki tüm dünyada yaygın olarak gördüğümüz terör, işsizlik, geçim sıkıntısı, zulüm, birbirine güvensizlik, parçalanan aileler, ahlâk mefhumunun yok olması, kültürel yozlaşma ve sayısız problemlerin temelinde insanların çıkar ve arzularının çatışmaları yatmaktadır. İşte tüm sorunların çözümünü vahye teslimiyette görmedikçe de bu ayrılıklar, çatışma ve düşmanlıklar son bulmayacaktır. Mazlum, bir o kadar da bilgisiz olan yığınlar mutlu ve huzurlu bir yaşam özlemiyle insan mahsulü olan bir takım ideolojilerin peşinden gideceklerdir. Ya da kendisine hayrı olmayan zavallılardan medet umacaklardır.

İnsanların icat ettiği sistemlerin adı ve muhtevası hiç önemli değildir. Hepsi de beşer aklının ve zevkinin mahsulüdür. Bütün beşeri sistemler İslam sistemine alternatif olma iddiasıyla ortaya konmuştur. Beşeri ideolojiler, insan egemenliğine dayanır. Bu egemen kimse, bazen bir kral, bazen bir parlamento, bazen de bir ulus olabilir. İslam sistemi ise mutlak anlamda Allah’ın hâkimiyeti demektir.

İnsan, iki yaşam tarzından birini seçmek durumundadır. Ya İlâhi hükümlere dayalı Tevhid nizamı ya da beşeri hükümlere dayalı şirk nizamı. Ya İslam, ya câhiliyye! Bu ikisi dışında tercih yoktur! Ya iman, ya küfür! Üçüncü bir inanç şekli yoktur. “De ki: ‘O [66] Rabbinizden gelen hak’tır. Artık dileyen iman etsin, dileyen kâfir olsun.’” [67]

3- Teberrücü’l Câhiliyye (Câhiliyye Teberrücü):

“Evlerinizde oturun. İlk câhiliyyeninki gibi açılıp saçılarak salınıp yürümeyin (teberrüc).” [68] “Teberrüc, evvelki câhiliyyet çıkışı gibi çıkmaktır; yani, İslam’dan evvelki câhiliyyet adeti gibi süslerini göstererek ve görünmek için kırıtarak çıkmaktır.” [69] “Zinetin açığa çıkarılması ve güzelliklerin erkeklere gösterilmesidir.” [70] Teberrüc, günümüzdeki ifadesiyle ‘açılıp saçılmak’ şeklinde anlayacağımız bir giyim şeklidir. Kadınların evlerinden çıkarak erkeklerin gözleri önünde salınarak, kırıtarak yürümeleri, güzelliklerini, süs eşyalarını, ziynetlerini göstererek, dişiliklerini ön plana çıkarmaları halidir. Özellikle son zamanlarda Batı’dan doğu toplumlarına ithal edilen ‘moda’ anlayışı gereği, örtünmeyi değil giyinmeyi teşvik eden bir anlayışın ürünüdür. Günümüz câhiliyye’sinde ‘teberrüc’ o kadar yaygınlaşmıştır ki, bir kısım câhiller İslam’da örtünmenin ya da baş örtmenin [71] olmadığını söyleyecek kadar küfürde ileri gitmişlerdir. Bu ayette, Peygamberimizin hanımlarının şahsında bütün kadınlar, ilk câhiliyye’nin açılıp saçılması gibi kendilerini teşhir etmekten men edilmektedirler. Belki son câhiliyye olarak ifade edebileceğimiz kıyametin kopmasına yakın dönemdeki kadınlar da aynen önceki selefleri gibi açılıp saçılacaklardır. 

Ebû Hüreyre (ra)’dan rivayet edilen Hadis’deki kadınların dört sıfatından söz ediliyor. Bu durum, Ahzâb: 33′de ifade edilen teberrüc’ü açıklamaktadır: “Giyinmiş çıplak (vücutlarını gösteren ince elbiseler giyinip), salınarak yürüyen kadınlar cennete giremezler ve kokusunu dahi alamazlar. Halbuki cennetin kokusu beş yüz senelik bir mesafeden alınır.” [72] Hadiste iki zıt anlamlı kelime bir arada kullanılmaktadır. كاسيات ‘giyinik kadınlar’ veعاريات  ‘çıplak kadınlar’ demektir. ‘Giyinmiş fakat çıplak kadın’ şeklinde çok dikkat çekici bir ifade kullanılmıştır. Bu iki kelimenin birlikte kullanılmasından, vücut hatlarını gösteren, vücudu tam örtmeyen, şeffaf ve dar elbiseler olduğu anlaşılmaktadır. Erkeklerin dikkatlerini çekmek için giyinip salına salına yol ve caddelerde yürüyen kadınlar, kokusu beş yüz senelik mesafeden bile alınabilen cennetin kokusunu duyamazlar. مائلات ‘eğilen, meyleden kadınlar’ demektir. Allah’ın gösterdiği istikametten ayrılan, sağını solunu oynatarak, kırıtarak yürümek, anlamına gelir. مميلات‘başkasını baştan çıkaran ve salınarak yürümeyi öğreten kadınlar’ demektir. Câhiliyye toplumlarında kadınlara ‘örtünmeyin, giyinin!’ mesajı verilir. Kadınların tesettürü giyinerek değil, örtünerek tamam olur.

Bu açıklamalardan sonra Teberrüc kavramını üç başlık altında ifade edebiliriz:                         

a) Kadının yüzünün [73] ve vücudunun cazibesini insanların önünde göstermesi,

b) Ziynet, takıları ve elbisesinin süsünü insanlara göstermesi,

c) Yürüyüşü, endamı, işvesi ile insanların önünde salınarak kendisini ortaya koyması.   

Câhiliyye’nin önemli bir ayağının da kadının açılıp saçılarak sokaklara dökülmesi olduğunu ifadeden sonra kadınlara “Evlerinizde oturun” ilâhi fermanına dikkat çekmek istiyoruz. Çünkü kadınlar evlerinde oturup çocuklarını yetiştirseler, kocalarına karşı vazifelerini yapsalar, Kur’an ve Sünnet öğrenip hayır, hasenâtlarını artırma derdine düşseler; ihtiyaç olmadıkça dışarı çıkma gereği duymayacaktır. Dışarıdaki ihtilat (kadın-erkek karışması) ve teberrüc’de önlenmiş olacaktı. Oysa günümüzde kadınların evlerinde hiç işi gücü yokmuş gibi, sokakları dolduruyorlar. Cadde, sokak ve yollar kadınlarla dolmuş durumda, toplu taşıma araçları sanki kadınlara hizmet ediyor. Pek çok iş sahaları ucuz işgücü mantığıyla, uyanık patronlarca, kadınlarla doldurulmuş vaziyettedir. Kadın da Batı’dan ve Kapitalizm’den gelen ‘kadının ekonomik özgürlüğü’ adına kendi ayakları üzerinde durma savaşı vermektedir! Sonuçta da hayatın her alanında kadınlarla erkeklerin ihtilât’ı gerçekleşmektedir. Kadın elbette evde hapis değildir ve ihtiyacı olunca ya da işini görecek bir yakını yoksa dışarı çıkmak zorunda kalabilir, bu durum inkâr edilemez. Ama zevk yahut can sıkıntısı uğruna sokakları adımlamanın da anlamı olmasa gerek! “Evlerinizde oturun” ayeti hakkında üstad Mevdûdi (ra) şunları ifade ediyor: “Kur’an’ın bu açık ve kesin emri ışığında, Müslüman kadınların meclis ve parlamentolara üye olmasına, evin dışında sosyal faaliyetlere katılmalarına, devlet dairelerinde erkeklerle yanyana çalışmalarına, kolejlerde erkeklerle beraber eğitim yapmalarına, hastahanelerin erkek kısmında hemşire olarak çalışmalarına, uçaklarda hosteslik yapmalarına veya eğitim için yurt dışına gönderilmelerine asla müsaade edilmez. Kadınların ev dışı faaliyetlerine izin verildiğini  savunanların en kuvvetli delili, Hz. Aişe (ra)’nin Cemel savaşında rol almış olmasıdır. Fakat bu delili öne sürenler herhalde  Hz. Aişe’nin bu konudaki görüşünü bilmiyorlar. Abdullah bin Ahmed bin Hanbel Zevâid’üz-Zühd’ünde, İbn Münzir, İbn Ebi Şeybe ve İbn Sa’d'da kitaplarında Mesrûk’tan şöyle bir Hadis rivayet ediyorlar: Hz. Aişe Kur’an okurken  وقرن فى بيوتكنّ“Evlerinizde oturun” ayetine geldiğinde elinde olmadan ağlamaya başlardı, öyle ki başörtüsü gözyaşlarından ıslanırdı. Çünkü bu ayet, ona Cemel savaşı sırasında işlediği hatayı hatırlatırdı.” [74]

4- Hamiyyetu’l Câhiliyye (Câhiliyye Hamiyyeti):

“Hani kâfirler kalplerine o hamiyyeti yani câhiliyye taassub ve kibirini koymuşlardı da Allah da hemen huzur ve sükûnunu Rasûlünün ve mü’minlerin üzerine indirmişti. Onlara takvâ sözü üzerinde sebat vermişti.” [75] Hamiyetu’l Câhiliyye, câhiliyye düzenlerinin kendisine dayandığı dört temelden sonuncusudur. İlâhi nizama ters düşen değer yargıları, hak ve hakikate karşı batılı savunma gayret, taassub, kibir ve gururu anlamındadır. Hamiyyet kelimesi ‘bir şeyin ateşte kızması, öfkelenme, himaye etme, koruma, kıskanma’ anlamlarındaki “hamy” kökünden türemiştir. “Kuvve-i gadabiyye (öfke duygusu, kızgınlık) kabarıp, çoğaldığı zaman buna hamiyyet denilir. Denilmiştir ki; حميت على فلان ‘Falana karşı hamiyyete geldim, kızdım’ demek; غضبت عليه ‘ona kızdım’ demektir.” [76] Terim olarak hamiyyet; “mahrem olanı ve dini töhmetlerden (suçlamalardan) korumak” [77] anlamındadır. Mukaddes değerleri koruma duygusudur.

Hamiyyet kelimesinin sözlük anlamı ile tanımını ve hamiyyetu’l câhiliyye terimini ifade ettikten sonra, yukarıda zikrettiğimiz Fetih: 26′ya dönelim. Bu sûrede, Peygamberimizin gördüğü bir rüya sebebiyle yola çıkması ve umreden müşriklerin kendilerini engellemeleri üzerine yapılan Hudeybiye antlaşması [78] ‘büyük fetih’ olarak nitelenmektedir. Konumuzla doğrudan ilgili yönü, bu olayda müşriklerin tutumudur. Bu ayette kastedilen câhiliyye hamiyyeti; müşriklerin Peygamberimizi ve ashabını Kâbe’yi ziyaretten men etmeleri, antlaşma şartlarının yazılması esnasında, Peygamberimizin Hz. Ali’ye ‘Bismillahirrahmanirrahim’ ve ‘Rasûlullah’ kelimelerini yazdırmasına müşrik heyetinin itiraz etmesidir. Şöhretimiz zarar görecek ve gururumuz kırılacak düşüncesiyle, Müslümanları o sene Kâbe’yi ziyaretten engellemişlerdi. Sonuç olarak şunu diyebiliriz ki; câhiliyye düzeninin kendisine dayandığı temel kriterlerden biri de câhiliyye hamiyyetidir. Bu da genel anlamda, onların gurur, kibir, şöhret uğruna İslam nizamının aksine benimsedikleri değer yargılarını, ölçülerini ve taassuplarını savunmaları halidir. Ayrıca bu ayette de belirtildiği gibi Allah celle celâluh, mü’minlere huzur ve sükûn indirerek; müşriklerin bu tutumları karşısında sabırlı ve vakur olmalarını sağlamıştır. Bu, Rabbimizde bir yardımdır. Ayette geçen takvâ kelimesi ise; “Cumhur âlimlere göre, Kelime-i Şehâdet’tir. Bismillahirrahmanirrahim, olduğu da söylenmiştir.” [79]   

“Şüphesiz ki, bugün bütün dünya; hayatın temel prensiplerinin ve düzenlerinin kendisinden kaynaklandığı esas açısından bir câhiliyye dönemini yaşamaktadır. Öyle bir câhiliyye dönemi ki, şu muazzam maddi imkânlar ve mükemmel maddi gelişmeler onun zulmünden hiçbir şeyi hafifletmeye yetmiyor!

Bu câhiliyye, Allah’ın yeryüzündeki otoritesine ve ulûhiyyetin en belirgin özelliklerinden birisi olan ‘hâkimiyyet ilkesine’ tecâvüz esasına dayanıyor. Bu câhiliyye sistemi, hâkimiyyeti insanlara dayandırarak, insanları birbirlerinin rabbleri konumuna getirmektedir. Fakat bunu, ilk câhiliyye sistemlerinde bilindiği gibi ilkel ve basit şekilde yapmıyor. Günümüzde câhiliyye sistemleri bunu, hayat için Allah’ın belirlediği metod’tan ayrı ve Allah’ın izin vermediği konularda kavramlar, değer yargıları, kanunlar, prensipler, sistemler ve uygulamalar vazetme hakkını kendileri için iddia ederek gerçekleştirmektedirler. Allah’ın otoritesine karşı girişilen bu tecâvüzden, Allah kullarına saldırı ve tecâvüz doğuyor. Sosyalist sistemlerde genellikle insanın aşağılanması, Kapitalist sistemlerde ise, sermayenin baskısı ile fertlerin ve Emperyalizm (sömürgecilik)’in baskısı ile de milletlerin zulme maruz kalması, Allah’ın hâkimiyyetine tecâvüz etmenin ve Allah’ın insan için belirlediği değeri inkâr etmenin neticesinden başka bir şey değildir!

Bu noktada İslam’ın takip ettiği metod (diğer bütün beşeri sistemlerden) ayrılır. Çünkü, İslam sistemi dışındaki bütün sistemlerde çeşitli şekillerde insanlar birbirlerine kulluk ederler. Sadece İslam’ın takip ettiği metod’ta, tek Allah’a kulluk ederek, tek Allah’ın emirlerine uyarak ve sadece Allah’ın huzurunda boyun eğerek, bütün insanlar birbirlerine kulluk etmekten kurtulurlar.

İşte yolların ayrılış noktası. Ve işte bizim insanlığa sunabileceğimiz yepyeni bir düşünce sistemi. Bu sistem ve bu sistemden kaynaklanan birçok derin, pratik hayat sonuçları, (bizim sahip olduğumuz) insanlığın sahip olmadığı bir hazinedir. Çünkü bu sistem, Batı medeniyetinin ve doğusu ile batısı ile Avrupa dehasının ‘bir ürünü’ değildir.

Bizler –hiç şüphesiz- insanlığın tanımadığı ve ‘üretemeyeceği’ mükemmel, ciddi ve yepyeni bir değere sahip bulunuyoruz! Fakat bu yepyeni değer, pratik bir hayatta temsil edilmeli ve onu bir ümmet yaşamalıdır.” [80]

_______________

Dipnotlar:

[41] Alak: 1

[42] ”Yaratan Rabbinin adıyla oku!” ayeti, okumaya ve tüm işlerimize başlamadan önce Allah’ın adını anmamızı yani ‘Bismillah’ dememizi emrediyor. Allah’ın adını anmak basit ve soyut bir ifade değildir.

Anlamadan ‘Bismillahirrahmanirrahim’, ‘Bismillah’, ‘Allah’, ‘Ya Allah’ lafızlarını terennüm edip, kafamızın dikine bir hayat yaşamak hiç değildir. ‘Rabbinin adıyla oku’ ifadesi, Rabbinin adıyla başlayarak oku, O’nun adıyla başlayarak O’ndan gelenleri oku, O’nun adına hareket et, hayatında tek düstûrun Kur’an olsun, sakın Allah’tan gâfil olma, Allah’ın izin vermediği işlerden uzak dur, anlamlarına gelir. Müslüman bütün işlerini Allah için yapar, hiçbir zaman Allah’ı unutmaz. İşleri onu yaratıcısını anmaktan alıkoymaz. Sadece Allah’ın emrettiği şeyleri yapar, yasaklarından kaçınır. Dolayısıyla başlangıcında Allah’ın hesaba katılmadığı hiçbir programı, icraatı olamaz. Mü’min kimse, Allah’ın adını anmakla Allah adına, O’nun emri gereğince, O’nun verdiği güç ve imkânlar sayesinde hareket ettiğini, Allah’ın lütfu, inayeti ve yardımı olmadan hiçbir şey yapılamayacağını, güç ve kuvvetin ancak Allah’ın yardımı ile olduğunu ifade etmektedir. Bu davranışıyla mü’min, Allah’tan başka hiçbir kimseye boyun eğmeyeceğini, yeryüzünde ilâhlık ve rablik taslayanlara, Allah’ın hükümlerini tanımayanlara tabi olmayacağını ilan etmektedir.                                                

Kur’an bize, müşriklerin de kendi ilâhlarının adını anarak iş yaptıklarını haber vermektedir. Hz. Musa, Firavunu imana davet edince, Musa aleyhisselâm’ın sihirbaz olduğuna karar vermişler, ülkenin en iyi sihirbazlarını toplayarak, Musa aleyhissalâtü vesselâm’ı mağlup etme düşüncesiyle bir buluşma zamanı belirlemişlerdi. Müsabaka zamanı gelince, Musa aleyhisselâm önce onların hünerlerini göstermesini istemişti. Sihirbazlar da; “İplerini ve asalarını bıraktılar ve: ‘Firavunun izzeti hakkı için muhakkak biz galipleriz’ dediler” (Şuarâ: 44) Onlar sihir ve göz boyamadan ibaret olan hünerlerine başlamadan önce بعزة فرعون  “Firavunun şerefi hakkı için” diyerek, ilâhlarının adını anmışlardı. İbn-i Atıyye radıyallahu anh’nin el Muharraru’l Veciz isimli tefsirinde zikrettiğine göre bu ifade iki anlama gelebilir. Onlardan birisi kasem’dir. Yani sihirbazlar Firavunun izzetine yemin etmişlerdir. Bu ifadenin diğer anlamı ise, Firavunu ta’zîm etmek, ululamak, yüceltmektir. Çünkü onlar, Firavuna ibadet eden kimselerdi. Bu nedenle de onun ismiyle teberrük (uğur saymak, hayır ve bereket ummak) olsun diye başlamışlardı. Müsabakanın sonunda Musa aleyhisselâm’ın yaptığının sihir olmadığını anladıklarında, bu mucize karşısında hemen secdeye kapanarak, “Harun ve Musa’nın Rabbine iman ettik” dediler (Tâhâ: 70). Çünkü onlar ülkenin en iyi sihirbazları oldukları için sihrin mahiyetini çok iyi biliyorlardı.

Buradan şunu rahatça anlayabiliriz ki; batıla karşı zafer kazanmak ancak Allah’ın vahyine tutunmakla mümkündür. Batılı, yine onların batıl yollarıyla yenmek mümkün değildir. Böylesi bir durumda sadece şunu söylerler: ‘Sen bizden daha iyi sihirbazsın, sen ustamızsın, üstadımızsın’. Belki en fazla böyle bir kişiyi alkışlarlar ama iman etmezler. Fakat vahiyle mağlup edilirlerse, bunun apaçık bir mucize ve Allah katından olduğunu görecekler ve Allah’a iman edeceklerdir. Yukarıdaki yemin şekliyle ilgili Peygamberimiz şöyle buyuruyor: “Atalarınızın adına ve tâğutlar adına yemin etmeyin.” (Sünen-i Nesâi, Ter: A. Muhtar Büyükçınar ile Heyet, C: 7, S: 13, İst-1981)

“Allah’tan başkası adına yemin eden kimse gerçekten kâfir olmuş ya da şirk koşmuştur.” (Tirmizi, Kitâbu’l Eymân ve’n Nüzûr; Müsned-i Ahmed; Ebû Davud; Hâkim; Beyhâki)

Mü’min sadece Allah’ı ta’zim ve tekbir eder (büyük kabul eder) ve sadece O’nun adına yemin eder. Sihir kavramına yukarıda bir miktar değinmiştik. Bu kavram, bilinmeden câhiliyye sistemlerinin temelinin neye dayandığını anlamak mümkün değildir. Sihir ister olağan yollarla olsun ister olağandışı yöntemlerle gerçekleştirilsin, tek hedefi vardır, o da; hakkı batıl batılı hak, doğruyu yanlış yanlışı doğru, güzeli çirkin çirkini güzel göstermektir. Bir şeyi olduğundan farklı göstermek sihirdir. İnsanların gözlerini boyamak ve akıllarına tesir edip iman etmelerine, doğruyu bulmalarına engel olmaktır. “Onlar (büyü malzemelerini) yere bırakınca insanların gözlerini büyülediler ve onlara korku saldılar.” (A’râf: 116) Sihir yapmak ile şeytanın insanları tesvil etmesi aynı şeylerdir. “(Şeytan) onlara kötü amellerini süslü gösterdi.” (Muhammed: 25)

“Şüphesiz beyanın bir kısmı elbette sihirdir” (Buhâri, Kitâbu’t Tıb; Müsned-i Ahmed; Tirmizi; Ebû Davud) Hadisindeki sihirden maksat ise, hakkın sözcülüğünü yapan etkili ve insanların kalbine tesir eden konuşmalar kastedilmektedir. Buna helal olan sihir de denmiştir. Bu ifade sözün tesiri ve gücünü belirtiyor. Bu Hadis’i bazı alimler kötüleme siyâkında bazıları da övgü siyâkında ele almıştır. Her iki yorum şeklinde ayırıcı çizginin, hakkın beyan edilip edilmemesi olmasına dikkat etmek gerekir. Sözün bu büyülü etkisini doğruluk için kullanmak gerekir. Dilimize giren büyüleyici güzellik, büyüleyici eser, meftûn olmak gibi tabirler, hep bu aşırı etkilenmeyi ifade eden tabirlerdir. Ayrıca ‘Söz ola kese savaşı, söz ola kestire başı’ deyimi de sözün ne kadar tesirli bir güç olduğunu vurguluyor. Sözün tesiri hakkı batıl göstermek için kullanılıyorsa bu meşru olmayan sihirdir. Televizyonlarda İslamdışı yayınlar, sanatçıların sanat diye icra ettikleri İslam’a aykırı faaliyetler, artist ve şarkıcıların islamdışı rol ve teğannileri hep sihirdir. Hakkı gizlemek için yazılmış felsefeler, romanlar, mitolojiler de bir nevi sihirdir. Sihrin sadece teknolojik araçlarla, sanatsal hilelerle, cisimlerin ve ilaçların hikmetsel ve kimyasal özelliklerinden yararlanarak yapılmış olması gerekmez.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz ki, tâğutların hesabına sihirbazlık yapan kimseler vahiyle beraber olan kimseleri asla mağlup edemezler ve aldatamazlar. Sihirbazlar sihir yaptıklarında Hz. Musa’nın içinde bir anlık korku hissetmesi gibi (Tâhâ: 67) bir anlık kandırabilirler insanları. Tesirleri bu kadardır. Sihrin bir tesiri ve gücü olsaydı sihirbazlar tarih boyunca insanlar üzerinde hükümdarlar olurlardı; hükümdarlar hesabına çalışan ve onların saltanatlarının bekasını sağlayan maaşlı memurlar olmak yerine! Mevdûdi’nin de dediği gibi “Dünyanın hiçbir yerinde sihir gücüyle ne siyasal bir devrim olmuş, ne bir ülke zapdedilmiş, ne de bir savaş kazanılmıştır” (Tefhimu’l Kur’an, C: 4, S: 23)

[43] Buhâri, Kitâbu’l İman; Müslim, Kitâbu’l İman; Müsned-i Ahmed; Nesâi; Tirmizi

[44] Müslim, Kitâbu’l İman; Ebû Dâvud; Nesâi; İbn-i Mâce

[45] Zümer: 9

[46] Tâhâ: 114

[47] Kitâbu’t Ta’rifât, Cürcâni,  Beyrut, S: 199

[48] İsrâ: 36

[49] Fransızca bir kelimedir (rationalism). Akliyecilik, akılcılık. Her şeyin yalnız akıl ile bilinebileceğini iddia eden felsefi bir görüştür.

[50] Pozitivizm de Fransızca’dır. Teoloji (ilâhiyât ve din bilimi) ve metafizik (fizik ötesi algılanamayan, gayb) içermeyen, sadece fiziksel veya maddi dünyanın gözlenebilen, deney ve isbata dayalı gerçekleriyle ilgilenen bir akımdır. Genel olarak, modern bilimi esas alan ve ona uygun düşen, metafizik (gayb, algılanamayan, akılla bilinemeyen) ve dini, insanlığın iler­lemesini engelleyen bilim öncesi düşünce tarzları ya da formları olarak gören dünya görüşüdür. Bu düşünce mensupları, duyu organları ya da akılla idrak edilemediği için, yüce Allah’ın bildirdiği gayba ait meseleleri reddederler. Cennet, cehennem, melek, cin, âhiret, sırat, mizan, hesap, peygamberler, onların mûcizeleri ile onlara verilmiş olan kitaplar gayba ait mevzular olduğu için reddederler. Oysa imtihanın hikmet ve gereklerinden en önemlisi Allah’a inanmak ve verdiği bilgilere güvenerek tasdik etmektir. Akıl, bazı şeyleri kavrayamaz; göz de her şeyi göremez ama yaratıcıya iman etmiş olmanın ma’kul bir sonucu olarak Rabbimizin bildirdiklerine şüphe etmeden inanırız. İmtihan da bu şekilde kazanılır, cennet hak edilir. Pozitivistler akl-ı selim bir şekilde meseleleri anlamaya çalışmadıkları için akıllarını ilâh yerine koymuşlar ve gerçeğin tespitinde akıllarının hükmüne köle olmuşlardır. Bu düşünce sistemleri aklı körelterek onu işlevsiz kılmışlar netice de din olgusunu hayatlarından çıkararak, rahata kavuşacaklarını sanmışlardır. Oysa Allah’a kulluktan çıkanlar kullara kul olurlar. Ateizm denen sapkın düşüncesizlik sistemi ise, Allah’ı bile inkâr edip, gönderdiği dine teslim olmayı kendilerini kısıtlama, cehâlete (!) sürüklenmek şeklinde iddia edecek kadar çılgınlaşmışlardır. Akıl sahibi olup da Allah’ı inkâr edecek kişi olmaması gerektiği halde, ateistler Allah’ın varlığını bile kabul etmemektedirler. Onların bu kadar büyük küfür ve cür’etkârlıklarına rağmen; onlara zaman tanıyan, sabreden, azaplarını erteleyen, rahmâniyeti gereği rızıklarını verip, dünya nimetlerinden yararlandıran Rabbimizin şanı ne kadar yücedir!

[51] Lisânu’l Arab, İbn-i Manzûr, Daru’l Maarif, Kahire, C: 1, S: 714)

[52] Zümer: 64

[53] Fâtır: 28

[54] Kurtubi Tefsiri Tercemesi, Burûc Yay, M. Beşir Eryarsoy

[55] “Yani, insan Allah’ın sıfatlarını yeterince kavrayamadığı zaman Allah’tan korkmaz, fakat Allah’ın gücüne, O’nun İlim, Hikmet, Kahhâr, Cabbâr gibi sıfatlarına ne kadar vakıfsa Allah’tan o derece korkar. Dolayısıyla burada ilimden, matematik, felsefe, tarih ve diğer pozitif bilimler kastolunmuyor, buradaki söz konusu ilim, Allah’ın sıfatlarını bilmektir. Bir kimse tahsil görmüş olsa da, olmasa da Allah’ın sıfatlarından habersizse eğer, o kimse câhildir. Öyle ki pozitif bilimlerde ‘allâme-i cihan’ olsa bile bu böyledir. Fakat bir kimse hiçbir tahsil görmemiş olduğu halde Allah’ın sıfatlarını biliyor ve onun içinde Allah korkusu bulunuyor ise, o kimse ilim ehlidir. Bu ayetteki ‘âlim’ ifadesi ile Kur’an, Hadis, Kelam ilimlerini bilenler kastedilmektedir. Ancak bir şahıs dini bilgiye sahip olduğu ölçüde içinde Allah korkusu taşıyorsa, o zaman ayetin bahsettiği ‘âlim’ sınıfına girer. Nitekim Abdullah bin Mes’ud radıyallahu anh’dan nakledilen bir söz bu hususu doğrulamaktadır. ‘İlim sadece çok sayıda Hadis bilmek değildir. İlim Allah’tan çok korkmaktır.’ Hasan Basri rahmetullahi aleyh; ‘âlim, Allah’ı görmediği halde korkan, Allah’ın sevdiğini seven ve Allah’ın sevmediğinden uzak duran kimsedir’ diye buyurmuştur. Bu ayet böyle kimselere işaret etmektedir.” (Tefhimu’l Kur’an, Mevdûdi, İnsan Yay, 1991-İst, C:4, S: 557)

[56]  ”Âlimlerin üç kısım oldukları söylenilmiştir: Allah’ı ve Allah’ın emirlerini bilen, Allah’ı bilip Allah’ın emirlerini bilmeyen, Allah’ın emirlerini bilip Allah’ı bilmeyen. Allah’ı ve Allah’ın emirlerini bilen kimse; Allahu Teâlâ’dan korkar, Allah’ın sınırlarını ve farzları bilir. Allah’ı bilip  Allah’ın emirlerini bilmeyen kimse; Allah’tan korkar, Allah’ın sınırlarını ve farzları bilmez. Allah’ın emirlerini bilip Allah’ı bilmeyen kimse ise; İlâhi sınırları ve farzları bilir ama Allah Azze ve Celle’den korkmaz.” (Tefsiru’l Kur’ani’l Azim, İbn-i Kesir, Daru Usâme, Ammân, C: 3, S: 1717)

[57] (Sahih-i Buhâri Tecrid-i Sarih Tercemesi ve Şerhi, C:1, S: 42, Ank-198        

  إنك إمرؤ فيك جاهليّة 

“Muhakkak sen, içinde câhiliyye huyu bulunan bir kimsesin.”

[58] يا ابن السّوداء “Ey kara kadının oğlu!”

[59] A.g.e, S: 42

[60] Âl-i İmrân: 154

[61] Âl-i İmrân: 40

[62] Mâide: 1

[63] Mâide: 50

[64] Meâlimu fi’t Tarik, Seyyid Kutub, Daru’ş Şurûk, Kahire, S: 17, 18

[65] Fi Zılâli’l Kur’an, Seyyid Kutub, İnternet ortamında e-kitap’tan çeviri yapılmıştır.

[66] İslam ya da Kur’an (Nesefi Tefsiri)

[67] Kehf: 29

Bu ayet, iman ile küfür arasında muhayyer (serbest) bırakmak ve bu konuda ruhsat vermek anlamında değildir. Bu bir tehdit ve korkutmadır. Yani, eğer küfre sapacak olursanız; O, sizin için cehennem ateşini hazırlamıştır. “Dileyen iman etsin dileyen kâfir olsun” ifadesinden hemen sonraki cümle, bu ifadeden maksadın tehdit içerdiğini tefsir ediyor. O cümle şöyle: “Şüphesiz Biz, zâlimler (kâfirler) için etrafını saran duvarları kendilerini çepeçevre kuşatmış bir ateş hazırlamışızdır” Yani iradesini kâfir olmaktan yana kullanan zâlimleri kendilerini çepeçevre kuşatan bir cehennem ateşi beklemektedir. Allah celle celâluh, kullarının sadece iman tercihlerinden razı olduğunu da “dileyen iman etsin” cümlesini başta zikrederek göstermektedir. 30 ve 31. ayetlerde ise iman edenlerin amellerinin zâyi edilmeyeceği, onlara içinde ebedi kalacakları adn cennetleri olduğu ve orada kendileri için çok güzel mükâfatlar hazırlandığı belirtilerek, insanlar iman etmeye teşvik edilmektedir.

[68] Ahzâb: 33

[69] Hak Dini Kur’an Dili, Eser Neşriyat, S: 3890

[70] Tefsiru’l Beğavi, Daru’l Kutubi’l İlmiyye, Beyrût, C: 3, S: 455

[71] ”Abdurrahman’ın kızı Hafsa ince bir baş örtüsüyle Peygamberimiz sallâllahu aleyhi ve sellem’in hanımı Hz. Aişe (r.anhâ)’nin yanına   girince, Hz. Aişe ince baş örtüsünü yırtıp Hafsa’ya kalın bir baş örtüsü giydirdi.” (Muvatta, İmam Mâlik)

.. وليضربن بخمرهنّ علي جيوبهنّ .. “Baş örtülerini yakalarının üzerine indirsinler.” (Nûr: 31)                     

“Ve baş örtülerini yakalarının üzerine vursunlar. Başlarını, saçlarını, kulaklarını, boyunlarını, gerdanlarını, göğüslerini açık tutmayıp bu şekilde sımsıkı örtsünler. O halde bu emri yerine getirebilecek baş örtüsü kullansınlar. Müfessirlerin nakline göre, câhiliyye kadınları da hiç baş örtüsü kullanmaz değillerdi. Fakat yalnız enselerine bağlar veya arkalarına bırakırlar, yakaları önden açılır, gerdanları ve gerdanlıkları açılırdı. Zinetleri görünürdü. Demek ki son zamanlarda çağdaşlık sayılan çıplaklık böyle eski bir câhiliyyet şiarı idi.”  (Hak Dini Kur’an Dili, Eser Neşriyat, C: 5, S: 3505, 3506)

[72] Muvatta, İmam Mâlik

نساء كاسيات عاريات مائلات مميلات لا يدخلن الجنة ولا يجدن ريحها وريحها يوجد من مسيرة خمسمائة سنة

[73] Kadının yüzünü örtmesi konusu âlimler arasında ihtilaflı bir konudur.

Nûr: 31′de “Kendiliğinden görünen kısmı hariç, zinetlerini göstermesinler” buyurulmaktadır. Müfessirler, bazı Hadislere dayanarak bu ayeti ‘el ve yüz müstesna’ şeklinde anlamışlardır.

İbn-i Kesir, tefsirinde bu konuyu açıklarken; ‘kendiliğinden görünen kısım’ hakkında, bundan kastın yüz, yüzük, eller ve halhal olduğuyla ilgili yorumları kaydetmiştir. İbn-i Abbas’ın da bu bölümü ‘yüz ve iki el müstesna’ şeklinde tefsir ettiğini ve bu görüşün de cumhur-u ulemânın yanında meşhur bir görüş olduğunu bildirmiştir. Sonra da Hz. Aişe’den rivayet edilen, “Ebû Bekir radıyallahu anh’ın kızı Esmâ radıyallahu anhâ, cok ince bir elbise ile Resûlullah sallâllahu aleyhi ve sellem’in yanına geldi. Onu görünce Resulul­lah sallâllahu aleyhi ve sellem yüzünü çevirerek, ‘Ey Esmâ, kadın buluğa erdimi, (yüz ve el­lerini işaret ederek) şu ve şunun haricinde kadının vücudunun görünmesi doğru olmaz’ buyurdu” şeklindeki Hadis’i zikretmiştir. Fakat Ebû Davud ve Ebû Hâtem er Râzi, Hadis’deki Hâlid isimli râvinin, Hadis’i Hz. Aişe’den işitmediği gerekçesiyle; bu Hadis’in Mürsel olduğunu söylemiştir.

(Yani Hadis’de râvi düşmesi vardır. Bu konuda kısa bilgi verelim. Hadis terimi olarak;  sahabeden Hadis rivayet eden tabii’nin, sahabeyi atlayıp doğrudan Peygamberimizden rivayet ettiği Hadislere Mürsel Hadis denir. Bir tanıma göre ise; tabiin bizzat Peygamberden işitmiş gibi ‘Rasûlullah şöyle dedi’ diye rivayette bulunur. Mürsel Hadis’in sıhhati ve dini meselelerde delil olup olamayacağı âlimler arasında ihtilaflıdır.

Bu konuda üç görüş vardır:

1. Bütün Hadis âlimlerine ve Fıkıh ve Usûl-u Fıkıh alimlerinin bir kısmına göre Mürsel Hadis, hükmen zayıftır. Bu nedenle dini meselelerde delil sayılamazlar. İmam Müslim’de bu görüştedir.

2. Ebû Hanife, Ahmed bin Hanbel, İmam Mâlik ve bunlara tâbi Hadis ve Usûl-u Fıkıh âlimlerine göre; Mürsel Hadisler sahihtirler ve delil olurlar.

3. İmam Şafiî ise Mürsel Hadisin delil olabilmesi için bazı şartlar öne sürmüştür. Tabiî’nin sika –güvenilir- olması, kendilerinden rivayette bulunduğu râvilerin sika olması ve o Mürsel Hadis’in farklı vecihlerden rivayet edilmiş olması gibi şartlar altında, Mürsel Hadis’le amel edilebileceğini söylemiştir. Âlimler arasında bir hayli tartışmalara neden olan Mürsel Hadis konusunda pek çok eser yazılmıştır. Örneğin; Ebû Davud, İbn-i Ebi Hâtim, İbn-i Eş’as es Sicistâni ‘Kitâbu’l Merâsîl’ adıyla kitaplar yazmışlardır.)

Yukarıda zikrettiğimiz Hadis hakkında Usûl-u Hadis açısından verdiğimiz kısa bilgilerden sonra, son olarak şunu söyleyebiliriz.

Eller, yüz ve ayakları kadının ziyneti gören âlimlerden birisi de Ümmetin Şeyhulislam’ı İbn-i Teymiyye rahmetullahi aleyh’dir. Asrımızın Üstad’ı Mevdûdi’de aynı görüştedir. İmam Şenkıtî, Şevkâni, Zemahşeri, Sâbûni ve pek çok âlim rahmetullahi aleyhim, Hicab ayetlerinin (Nûr: 31, 60, Ahzâb: 32, 33, 53, 59) tefsirlerinde kadının yüz ve ellerinin de onun ziyneti olduğuna dair açıklamalar yapmışlardır. Her ne kadar eller ile yüzü ziynet görmeyen âlimler varsa da ihtiyaten Şeyhulislam’ın fetvasıyla amel etmek yerinde olacaktır. İlmi araştırmaların amacı amel etmektir. Önceden bir görüşe şartlanarak, o görüş istikametinde deliller ve rivayetler aramak; delillere uymak değil, nefse uymaktır. Ne tuhaftır ki, bu tarz yaklaşımla hareket eden karşıt görüşteki insanlar, aynı âlimlerden nakiller yaparak, kendi görüşlerini delillendirebiliyorlar! Meseleler, ilim ehlince önyargısız ve objektif olarak araştırılmalıdır. Çünkü ictihadi meseleler, mesele içinde mesele barındıran (fihi ma fih) girift ve karmaşık bir yapıdadır. Ehline bırakmak ve onlara tabi olmak gerekir. “Kendiliğinden görünen kısım” olarak eller ile yüzü, örtülmesi gereken ziynetten istisna eden âlimler dahi, bazı durumlarda kadının bunları da örtmesi gerektiğini belirtmişlerdir. Bu durumların başında fitne korkusu gelmektedir. Kadının güzelliğinin karşı cinsi etkilemesi tehlikesi varsa, bu durumda da yüzün örtülmesi gerektiğine kâil olan âlimler vardır. Kadının gençliğinin, cazibe ve güzelliğinin karşı cinsi etkilemesi durumları da birer fitne halidir. Bu nedenle de pek çok âlim fitne ortamında ya da fitneden korkulursa kadının yüzünü de örtmesi gerektiğini söylemişlerdir. Câhiliyye’nin hüküm sürdüğü ortamlara fitnenin hâkim olduğu gerçeğini de unutmamak gerekir. Fitne, beşeri ideolojilerin yürürlükte olması ve İslamdışı icraatlarda bulunması anlamına gelir. Bu en büyük fitnedir. Bu konuda “Fitne öldürmekten daha kötüdür” (Bakara: 191) buyurulmaktadır.

Bir de yüzün örtülmesi konusunda; İslam’ın hâkim olduğu toplumlarda bile, kadının güzelliği karşı cins açısından fitneye neden olacaksa ve eğer bu durumdan korkulursa; yüzün örtülmesi gerektiğine fetva vermiş âlimler varken, câhiliyye ortamlarında yaşayan kadınların fitne açısından durumu nasıl olur? Ayrıca tebliğ konusunda dikkat edilecek husus; yeni iman etmiş ya da iman kalplerine tam yerleşmemiş kişileri tam tesettüre zorlayarak, İslam’ı öğrenmelerine fırsat vermeden onları, İslam’dan soğutmak hikmetli bir tebliğ yöntemi değildir. Hicâb ayetlerinin Medeni olduğunu unutmamak gerekir. Bu bakımdan akideye öncelik vermek lazımdır. Bir kimse tam iman ettikten sonra, Allah’ın kesin hükümleriyle onu muhatap kılmak gerekmektedir. Ama âlimlerin İhtilaf ettikleri konularda hoşgörülü ve rahmetli olmak, mezhebi farklılıkları gözeterek tartışma ve husumetlerden kaçınmak gerekir. Tebliğde aceleci olmamak ve Sünnete uygun davranmak, her meselede dikkat edilmesi gereken genel bir kaidedir. Sünnete uygun olmayan davet şekli meşrû değildir. Her şeyin en doğrusunu Allah bilir.

[74] Tefhimu’l Kuran, Mevdûdi, İnsan Yay, C: 4, S: 412

[75]  Fetih: 26

[76] El Müfredât fî Ğarîbi’l Kur’an, Râğıb el İsfehânî, S: 189

[77] Kitâbu’t Ta’rifât, Cürcâni, Beyrut, S: 12

[78] Fetih sûresi, ittifakla Mekke müşrikleriyle Hudeybiye antlaşması yapıldıktan sonra, Medine’ye geri dönüş esnasında nazil olmuş bir sûredir. Bu olayların başlangıcı Peygamber efendimizin gördüğü bir rüya ile başlar. Peygamberimiz, rüyasında ashabıyla birlikte Mekke’ye girip, umre yaptığını görür. Peygamberlerin rüyası vahiy olduğu için, Peygamberimiz olayı sahabeye anlatıyor ve Hicri 6. Yılda Zil’kade ayında umre yapmak gayesiyle yola çıkıyorlar. Peygamberimiz aleyhissalâtü vesselâm, haram ayında yola çıkmıştı. Câhiliyye kanunlarına göre o zaman haram aylarda savaş yapılmazdı. Müşrikler, efendimizi umreden engelleseler ya da savaşa girişseler haram aylara hürmet ihlal edilecekti, Arap yarımadasında Mekkelilerin hacc ve umreden dilediği zaman insanları engelledikleri söylentisi yayılacaktı; Müslümanların umre yapmalarına izin verseler bütün Arap yarımadasında itibarları zedelenecek, şöhretleri sönecek ve halk Hz. Muhammed’den korktuklarını sanacaktı. Bu ikilem arasında şaşkınlık ve korku içinde nasıl hareket edeceklerini tartışıyorlardı. Bir yıl önce müşriklerin Medine’ye saldırdıkları Hendek savaşı olmuştu, bu nedenle müşrikler Peygamberimizin savaş niyetinde olduğunu düşünüyorlardı, elçiler göndererek efendimizi Medine’ye geri dönmesi için ikna etmeye çalıştılar. Elçilerle görüşmeler devam ederken, Kureyşlilerden bir kısmı Müslümanların kampına hücumlar ederek, onları savaşa tahrik ediyorlardı. Peygamberimiz sadece umre için geldiğini göstermek için Hz. Osman’ı bir heyetle, Mekkeye elçi olarak gönderdi. Ama onlar Hz. Osman’ı yanlarında alıkoydular, bu esnada Hz. Osman’ın şehid edildiği haberi yayıldı. Bu olay üzerine 1400 kişilik ashab, ölünceye ya da öldürünceye kadar, bütün güçleriyle savaşacaklarına dair  Rasûlullah’a Semûre ağacının altında bey'at ettiler. “Andolsun ki ağacın altında sana bey’at ederlerken Allah mü’minlerden razı olmuştur.” (Fetih: 18) O esnada Müslümanlar, Mekke sınırında idiler. Mekkeliler, isteseler tüm güçleriyle hatta anlaşmalı olduğu kabilelerinin desteğini de alarak silahsız haldeki Müslümanlara topluca hücum edip onları yok edebilirlerdi. Bey’at olayı, Müslümanların Peygamberimize sadakati, cesaretleri ve imanlarındaki samimiyetlerini gösteren eşşiz bir tablo durumundadır. Rıdvan bey'atı, gönül rızasıyla verilen söz demektir. En olumsuz şartlar altında bile inananlar, Peygamberimize bağlılıklarını böylece ispat etmişlerdir. Daha sonra Hz. Osman’ın şehâdet haberinin asılsız olduğu anlaşıldı. Üç gün sonra Hz. Osman’ı gönderdiler. Sahabiler, Osman radıyallahu anh’a: ‘Herhalde Ka’be’yi tavaf etmişsindir’ dediklerinde; “Vallahi! Mekke’de bir yıl kalsaydım ve Resûlullah aleyhissalâtü vesselâm'da, Hudeybiye’de otursaydı o, Kâbe’yi tavaf etmedikçe, ben yine tek başıma onu tavaf etmezdim.” (İbn-i Kayyim, Zâdu’l-Meâd, 2/137) Sonra Süheyl bin Amr başkanlığındaki bir heyet, barış müzakeresi için Peygamberimizin kampına geldiler. Mekke’ye 13 mil mesafedeki Hudeybiye denen bir köyde anlaşma sağlandı. Hz. Ali, antlaşma şartlarını yazmak için kâtip tayin edildi. Peygamberimiz, Hz. Ali’ye, “Yaz!” dedi. “Bismillahirrahmanirrahim.” Süheyl bin Amr, buna itiraz etti. “Biz, Bismillahirrahmanirrahim’i bilmiyoruz. Sen böyle yazma!” dedi. Resûl-i Ekrem, “Öyle ise nasıl yazalım?” diye sordu. Süheyl, “Bismike Allahümme, yaz” dedi. Kureyşliler, eskiden beri “Bismillahirrahmanirrahim” yerine “Bismike Allahümme’yi” kullanırlardı. Peygamber Efendimiz, “Bismike Allahümme de güzeldir” buyurduktan sonra Hz. Ali’ye, “Haydi yaz: Bismike Allahümme” diye emretti. Hz. Ali de aynı şekilde yazdı. Bundan sonra Resûlullah Efendimiz, Hz. Ali’ye şöyle yazmasını emretti:  “Bu, Muhammed Resûlullah’ın, Süheyl bin Amr’la üzerinde anlaşmaya varıp sulh yaptıkları, icabının taraflarca yerine getirilmesi kararlaştırılıp imzaladığı maddelerdir.” Kureyş heyetinin başkanı Süheyl yine itiraz etti, “Vallahi, biz senin gerçekten Allah’ın Resûlü olduğunu kabul edip tanımış olsaydık, Beytullah’ı ziyaretine mani olmaz ve seninle çarpışmaya kalkmazdık” dedi. Peygamber Efendimiz, “Peki nasıl yazalım?” buyurdu. Süheyl, “Muhammed bin Abdullah diye kendi ismini ve babanın ismini yaz” dedi. Peygamber Efendimiz, “Bu da güzeldir” buyurduktan sonra, Hz. Ali’ye, “Ey Ali, sil onu. Sil de Muhammed bin Abdullah yaz” diye emretti. Hz. Ali, “Hayır! Vallahi, ben Resûlullah sıfatını hiçbir zaman silemem” diye yemin etti. Bu arada Müslümanlar da, Peygamberimize karşı besledikleri muhabbet ve hürmetlerinin eseri olarak, “Biz, Resûlullah Muhammed’den başkasını yazdırmayız. Ne diye dinimiz uğrunda bu eksikliği, bu hakareti kabul ediyoruz?” diye yüksek sesle konuşmaya başladılar. Efendimiz, Müslümanlara seslerini kısmalarını ve susmalarını mübarek elleriyle işaret buyurdu. Birden sustular. Bundan sonra Peygamber Efendimiz Hz. Ali’ye, “Bana o sıfatın geçtiği yeri göster” dedi. Hz. Ali, “Resûlullah” kelimesinin geçtiği yeri gösterdi. Resûl-i Ekrem’de onu eliyle sildi. Yerine ise “İbn-i Abdullah (Abdullah’ın oğlu)” kelimelerini yazdırdı. Peygamber Efendimizin, sulha ciddi taraftar olduğunu, sulha giden yoldaki manileri ortadan kaldırmaya ne kadar gayret gösterdiğini bu bir iki numûneden de anlamak mümkündür. (Tefsir, Hadis ve Siyer kaynaklarında bu olay teferruatlarıyla anlatılmaktadır.)

وَإِن جَنَحُواْ لِلسَّلْمِ فَاجْنَحْ لَهَا “Onlar sulha yanaşırlarsa, Sen de ona yanaş!” (Enfâl: 61) emri mûcibince hareket etti.

Hudeybiye antlaşmasının başlıca maddeleri şunlardı:

a) Bu antlaşma on yıl süreyle geçerli olacak ve taraflar bu süre zarfında birbirleriyle savaşmayacaklardı.

b) Müslümanlar Kabe’yi bu yıl ziyaret etmeyecekler, gelecek sene ziyaret edeceklerdi.

c) Kâbe’yi üç gün süreyle ziyaret edecekler ve bu süre içerinde müşrikler Mekke’yi terk edeceklerdi.

Müslümanların yanında yolcu silahından başka (tek kılıçtan başka) silah bulunmayacaktı.

d) Arap kabileleri bu iki taraftan dilediği tarafın himayesine girebilecekti.

e) Kureyşlilerden biri velîsinin izni olmadan Müslümanların tarafına geçerek Medîne’ye giderse iâde edilecek; Müslümanlardan biri Kureyş tarafına geçerek Mekke’ye giderse iâde edilmeyecekti.

Süheyl bin Amr’ın “Bismillahirrahmanirrahim” ve “Rasûlullah” kelimelerine itiraz edip yazdırmamaları ile özellikle bu son maddeye ve Kâbe’yi tavaf edememelerine başta Hz. Ömer olmak üzere pek çok Müslüman itiraz etmiş ve hiddetlenmişti. Hatta gariptir ki antlaşma metni daha imzalanmadan yeni iman etmiş Ebû Cendel’in müşriklerden kaçarak Peygamberimizin huzuruna gelip himaye istemesi üzerine, Ebû Cendel’in babası olan Süheyl itiraz etmiş: “Anlaşma gereği bize iade edeceğin ilk kişi Ebû Cendel’dir” demiştir. Peygamberimiz: “Biz anlaşma metnini henüz imzalamış değiliz” demesine rağmen, Süheyl inadından vazgeçmedi ve anlaşmayı bozacağını söyledi. Efendimiz anlaşmaya üzüntü içinde uymak zorunda kaldı ve Ebû Cendel’e, Allah bir çıkar yol yaratıncaya kadar sabretmesini söyledi. Medine’ye dönüş esnasında Allah, Fetih sûresini indirerek Hudeybiye antlaşmasının ‘büyük bir fetih’ olduğunu bildirdi. Ebû Cendel komutasında, Medine’ye –antlaşma gereği- alınmayan pek çok Müslüman Şam yolu üzerinde Ays denen yerde konaklayıp, Mekkelilerin Şam ticaretini engellediler. Sonuçta müşrikler, Medine’ye elçi göndererek Medine’ye giremeyen Müslümanların artık girebileceğini, bu maddeden vazgeçtiklerini söylediler. Başlangıçta Müslümanların aleyhine gibi görünen bu şartın aslında müşriklerin aleyhine olduğu anlaşılmış oldu. Bu anlaşma, hem bir manevi bir fetihti hem de fetih kapılarının açılması için bir anahtar idi. Çünkü iki yıl içinde önce Hayber’in fethi, iki yılın sonunda ise Mekke’nin fethinin gerçekleştiğini görüyoruz. 629 yılında Şam ticaret yolunda, Müslümanların ticaret kervanlarına zarar veren, daha önce 627′de de Mekke müşriklerini Müslümanlarla savaşmaya kışkırtmış olan ve Müslümanlar için büyük tehlike teşkil eden Hayber yahudileri üzerine sefer düzenlendi. Müşriklerin müttefiki olan Hayber yahudileri, Müslümanlar Mekkelilerle Hudeybiye anlaşması imzalayınca, müttefiksiz ve destekçisiz kaldılar. Müslümanlar da Hayber kalesini kolayca fethettiler ve yahudileri haraç’a bağladılar. 630 senesinde ise Müslümanlar ciddi bir direnişle karşılaşmadan onbin kişilik bir ordu ile Mekke’ye girdi ve Rahmet Peygamberi aleyhisselâm genel af ilan etti. Harpden ve darptan uzak bu barış yıllarında altı yıldır birbirlerinden tamamen kopmuş ve habersiz olan Müslümanlar, müşrikler ile artık görüşüp konuşabiliyorlardı. Müşrikler de İslam’ın güzelliğini ve Müslümanların ahlâkını, yaşantılarını, ticaret şekillerini yakından inceleme imkânı bulmaya başlamışlardı. Halid bin Velid ve Amr bin Âs bu dönemde iman eden sahabilerdendir. Hudeybiye antlaşmasından Mekke’nin fethine kadar geçen iki senelik zaman zarfında Müslüman olanların sayısı, efendimizin peygamber olarak gönderilişinden Hudeybiye antlaşması gününe kadar (H. 6/M. 628) geçen yirmi senelik zaman içinde iman edenlerin sayısının birkaç katı olmuştur. Umre için gelenlerin sayısı bin dört yüz iken, Mekke’nin fethi gününde Müslümanların sayısı on bini bulmuştur. Bu sulhun önemini daha açık ifade etmek gerekirse, Hudeybiye anlaşmasından önceki on dokuz yıllık süre içerisinde  Müslüman olanların sayısı kadar insan, bundan sonraki iki sene içerisinde Müslüman olmuştur. Bu gidişatın aleyhlerine olduğunu fark eden müşrikler, iki sene sonunda anlaşmayı bozmuşlardır. Bu gerçekler de, yapılan bu antlaşmanın ne kadar büyük  bir fetih olduğunu göstermesi açısından önemlidir. Feth-i Mübin diye vasıflandırılan bu anlaşma bize, asıl fethin manevi alanda ve gönüllerde olduğu gerçeğine işaret ediyordu. Bu durumu müşrikler de nihayet anlamışlardı ve iki yıl sonra anlaşmayı bozdular. İki yıl içinde çok büyük başarılar elde edilmişti. Ya bir de bu barış dönemi on yıl olarak tamamlanmış olsaydı, sonuç ne olurdu? Bu soru, Hudeybiye sulhunun gerçekten bir fetih olduğunu anlamamamız açısından kayda değer. Zira efendimiz, müşriklerle malum şartlar üzerinde anlaşma yaparken, başta Hz. Ömer ve pek çok sahabinin ne denli öfkelendiğini ve bu anlaşmanın yapılmaması gerektiğini hiddetle söylediklerini hatırlayalım. Ama Medine’ye dönüşte Peygamberimiz aleyhisselâm’ın kimseyle konuşmadığı anlarda bu sahabiler aleyhlerinde vahiy inmesinden şiddetle korkmuşlardır. Sonsuz rahmet sahibi olan Rabbimiz, kullarının niyetlerini de, zaaflarını da çok iyi bildiği için; ashab-ı kirâm radıyallahu anhüm’ü kınamadı; Hudeybiye anlaşmasının mahiyeti hakkında Fetih sûresini indirdi.

Abdullah bin Mes’ud radıyallahu anh ve başkalarından rivayet edildiğine göre; “Muhakkak siz, fetih olarak Mekke’nin fethini kabul ediyorsunuz. Oysa biz, asıl fetih olarak Hudeybiye barışını kabul ediyoruz.”  A’meş, Ebû Süfyan’dan o da Câbir’den rivayetle şöyle demiştir: “Biz, ancak Hudeybiye gününü (büyük) fetih kabul ediyorduk.” (Tefsiru’l Kur’ani’l Azim, İbn-i Kesir, Daru Usâme, Ammân, C: 4, S: 1927)

Mekke müşriklerinin câhiliyye hamiyyeti (kibir, gurur, taassub, değer ölçüleri), Müslümanları Kâbe’yi ziyaretten men edince, zahiren bakıldığında inananların aleyhine gibi gözüken bir takım şartlar altında, Hudeybiye’de yapılan anlaşma İslam tarihindeki en büyük zafer kabul edilmiştir. Bu anlaşmayla  Mekkeliler, Müslümanların Medine’deki siyasî varlığını resmen kabul etmiş oldular. Bu, siyasi iktidarlar açısından çok önemli bir durumdur. Anlaşma gereği oluşan bu barış ortamı İslamiyete geçişleri hızlandırdı. Hayber yahudileri, müşriklerin desteğini kaybedince, stratejik konumu itibariyle Müslümanlar için büyük tehdit oluşturan Hayber kalesi rahatça fethedilmiş oldu. Mekke’nin fethi de kolaylaştı. İki yıl sonra kayda değer bir direniş olmadan Mekke ele geçirildi ve genel barış ilan edildi. İslam’ın amacının af ve barış olduğu bir kez daha tüm dünyaya gösterildi. Son olarak da bu anlaşmayla müşrikler ilk kez Müslümanların varlığını kabul etmiş oluyorlardı. Önceleri onların din ve inançlarını reddedip onlara yaşam hakkı bile tanımayan Mekkeliler böylece Müslümanları muhatap almış, bir anlamda hezimete uğramış oluyorlarlardı. Bu anlaşma, İslam’ın en büyük hedefinin ilâhi buyruklar çerçevesinde toplumu ıslah, irşad ve barış olduğunu da göstermektedir. Zaten İslam’ın bir anlamı da barış (silm)’dir. “Ey iman edenler! Hepiniz topluca barışa (İslam’a) girin.” (Bakara: 208

[79] Tefsiru’n Nesefi, Daru’n Nefâis, Beyrut, C: 4, S: 239

[80] Meâlimu fi’t Tarik, Seyyid Kutub, Daru’ş Şurûk, Kahire, S: 8, 9

Bağlantı | kategori: AKAİD-TEVHİD | tarih: 13/11/2012 | Yorum(0) | Yorum yaz
YORUM YAZINIZ
İSMİNİZ

E-Posta (Gizli)

Web siteniz

Yorumunuz

Güvenlik kodu
18.04.2026Cumartesi
Son Konular .: 146- İnfitar Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 145- Alimlerden Birine Soruldu! | Yusuf Semmak
.: 144- Sabah-Akşam Zikirleri | Yusuf Semmak
.: 143- Fecr Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 142- Abese Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 141- Ğaşiye Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 140- Leyl Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 139- Şems Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 138- Fatiha ve 10 Kısa Sure (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 137- Tarık Sûresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 136- Beled Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 135- Nebe Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 134- Hümeze Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 133- Beyyine Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 132- Alak Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 131- Duha Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 130- A'la Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 129- Buruc Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 128- Tekvir Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 127- Hasta İçin Okunacak Dualar! | Yusuf Semmak
.: 126- Her Köşeye ve Her Kişiye Tevhid'i Duyurun! | Yusuf Semmak
.: 125- Ru'yetullah'ı Reddedenlere Reddiye! | Kesitler-3 | Yusuf Semmak
.: 124- Kelime-i Şehadet Nedir? | Kesitler-2 | Yusuf Semmak
.: 123- Tağutu İnkar Etmek İmanın Şartıdır! | Yusuf Semmak
.: 122- Zerre Kadar İman Nedir? | Kesitler-1 | Yusuf Semmak
.: 121- Alın Yazgısı, Kader | Yusuf Semmak
.: 120- İlim Ne İçindir? Kimlere İlim Ehli Denir? | Yusuf Semmak
.: 119- Tekfircilik! | Yusuf Semmak
.: 118- Kur'an ve Sünnet'in Arasını Ayırma! | Yusuf Semmak
.: 117- Tevhid'i Nasıl Anlamalıyız? | Yusuf Semmak
.: 116- Sosyal Medyada Ne Paylaşalım? | Yusuf Semmak
.: NASİHATLER 17
.: 115- Ebu Hanife Hakkında | Yusuf Semmak
Son Yorumlar
Yusuf Semmak
⏳ Ey İslâm Ümmeti! İlk vazi
Yusuf Semmak
✍️ Derdin ilimse, im
misafir
Nice
Yusuf Semmak
🔸 Rabbimiz, yolunu kaybed
Yusuf Semmak
Kadr Gecesi sebebiyle duâ ediyoru
Yusuf Semmak
Rabbimiz kalan ömrümüzü geçen ömr
Yusuf Semmak
☝️ "Tâğûta ibâdet et
Yusuf Semmak
✍ Sıla-i rahmin ömrü ve rız
Yusuf Semmak
BUNLAR HİÇ EŞİT OLUR MU?! 1- "
Yusuf Semmak
Arkadaşlar, videoyu paylaşalım!
Yusuf Semmak
Bu konuda üç Âyet-i Kerîme zikred
misafir
Thankks forr sharing your thought
Oğuzhan
Admin çok teşekkürler.
İsmail
Yüce ALLAH cc razı olsun sizden h
Yusuf Semmak
Ve aleyküm selâm kardeşim. Tâbi
Bekir Yetginbal
Canım kardeşim selamualeykum GÜN
Bekir Yetginbal
Ey Rabbim bu kulunun gayretlerini
Mahmut
Selamünaleykum Yusuf peygamberin
Ufuk
Çok güzel
Şeyma
Bu nadide soru ve cevapları için
Ahmet
Doyurucu bir yorum Teşekkürler
Yusuf Semmak
Son mısralar/dizeler hep "Lâm" ha
Baraa
Bence çoooook güzel bir site
ali
İlmî Arapça Sayfası http://www
ali
Faydalı Bir Maksud Programı http
ali
Faydalı Bir Emsile Programı http
Yusuf Semmak
BU DERSTE İŞLENEN BAŞLICA MEVZULA
Derya Atan
Ağzınıza, yüreğinize sağlık hocam
Firdevs Sevgi
inş güzeldit.
misafir
⭐⭐⭐⭐&
mustafa
Abi çook teşekküür ederim
Medine
Cenetin kapısın geçmek istiyom
Yusuf Semmak
Namazda Salli-Bârik okurken, Peyg
© 2012 YUSUFSEMMAK.COM