Araştırmacı, Yazar

ANASAYFA
BİZE ULAŞIN
AMACIMIZ
KUR'AN DİNLE
KİTAPLARIMIZ
DERS VİDEOLARI ARŞİVİ
NOT DEFTERİ
"Akâid", "İbâdet" ve "Din" Kavramlarının Açıklaması

 

 

 

İSLÂM AKÎDESİ

VE

TEMEL KAVRAMLAR

 بسم الله الرحمن الرحيم

إن الحمد لله نحمده ونستعينه ونستغفره ، ونعوذ بالله من شرور أنفسنا ومن سيئات أعمالنا ، ومن يهده الله فلا مضلّ له ، ومن يضلل فلا هادى له وأشهد أن لا إله إلا الله وحده لا شريك له ، وأشهد أنّ محمدا عبده ورسوله .

 أمّا بعد :  

ÖNSÖZ:

Hamd, ancak Allah’a mahsustur. O’na hamdeder, O’ndan yardım ve mağfiret dileriz. Nefislerimizin şerrinden, amellerimizin kötülüklerinden Allah’a sığınırız. Allah’ın hidâyete erdirdiğini kimse saptıramaz. O’nun saptırdığına da kimse hidâyet veremez. Ben şehâdet ederim ki, Allah’tan başka ilah yoktur. O tekdir ve  hiçbir ortağı yoktur. Ve yine şehâdet ederim ki, Muhammed aleyhisselâm O’nun kulu ve Rasûlüdür.

Yaratıcımız ve yol göstericimiz olan Allah’a hamd’dan sonra; bizlere vermiş olduğu başta İslâm nimeti olmak üzere sayısız lütuflar sebebiyle şükrediyor ve sonsuz teşekkür ediyoruz. Ey Rabbimiz, bizler seni hakkıyla övmekten aciziz.

Yarattıklarının sayısı, zâtının rızası, yüce arşının ağırlığı ve kelimelerinin sayısı kadar hamd ile Seni tesbih ve tenzih ediyoruz. Senin ilahlıkta hiçbir ortağın yoktur. Göklerde ve yerde ibâdet edilmeye layık yegâne Rabb Sensin. İnsanlık ancak sana kulluk ederek kullara kulluktan kurtulur ve maneviyat ile huzur bulur. Bizi, Sana iman etme şerefinden mahrum olduğu için şu fani dünyada yolunu kaybeden ve şaşkın şaşkın yeryüzünde dolaşan insanlardan eyleme. Bizi Sırât-ı Müstakim’in üzerinde sabit kıl ve Sana iman ettikten sonra kalplerimizi batıla kaydırma!

Salât ve selam elçilik görevini hakkıyla yerine getiren, şerîatını  teblîğ edip ümmetine İslâm dininin esaslarını  irşâd, ta’lîm ve terbiye eden, tüm insanlığa kurtuluşun yolunu gösteren, mahlûkatın en şereflisi olan Hz. Muhammed aleyhisselâm’a olsun.                

Peygamberimizin bizzat kendisinden Sünnetini ve  şeriatını öğrenip bu hakikatlere en güzel şekilde tabi olan ve ehl-i Sünnet ve’l cemaat akîdesini ve yolunu kendilerinden sonra gelenlere aktaran ashâb-ı kiram’dan ve  ensâr ile muhâcirlere en güzel şekilde uyan kıyamete kadar gelmiş ve gelecek tüm Müslümanlardan Allah razı olsun.

AKÂİD:

Akâid, akd (akid, bağ, düğümlemek) kökünden türetilmiş olan ‘akîde’ (inanç) kelimesinin çoğuludur. Akîde, sözlükte “gönülden bağlanılan, düğüm atmışçasına sağlam inanılan şey” demektir. Dini literatürde akîde, “inanılması zorunlu olan ilke” (iman esası, mü’menün bih), çoğulu olan akâid kelimesi ise “İslâm dininde inanılması farz olan hususlar, iman esasları, dinin temel kural ve hükümleri” anlamına gelmektedir. Buna göre, dinin temel kural ve hükümlerini oluşturan iman esaslarından bahseden ilme de akâid ilmi denir.

Akâid, İslâm dininin temel hüküm ve prensiplerini özlü bir şekilde anlatan kaide ve düsturlardır. Akâid, ibâdeti değil inancı; yani ameli değil, imanı esas alan İslâmî kaide ve hükümlerin tümüdür. Akâid, Kur’ân ve Sünnet ışığında İslâm dininin temel  esaslarından sistemli bir şekilde bahseden ilkelerdir. İslâm’ın inanç manzumesi ‘Âmentü’ cümlesinde toplanmıştır. Bu da, Allah’ın varlığına ve birliğine, meleklere, kitaplara, peygamberlere, âhiret gününe, kadere, hayır ve şerrin Allah’tan geldiğine imandan ibarettir. Bunlar İslâm akîdesinin ve Tevhîd inancının esasını oluşturan temel prensiplerdir. İslâm akîdesi ‘Âmentü’ esaslarına kesin ve şüphe etmeksizin inanmanın yanında, gayba dair sabit olan diğer hususlara, Dinin esaslarına, selef-i salihin’in üzerinde icma etmiş olduğu hususlara kesin olarak inanmak ve emir, hüküm ve itaat hususunda yüce Allah’a tam teslimiyet, Rasûlünün Sünnetine de tabi olmaktır. İslâm akîdesi mutlak olarak kullanıldığı zaman ehl-i sünnet ve’l cemaat’in akîdesi anlaşılır. Ashab, tabiîn ve tebe-i tabiîn olarak bilinen üç neslin akîdesi de budur. İslâm akîdesinin, onunla eş anlamlı ve onun yerine kullanılan başka isimleri de vardır. Tevhîd, usûlu’d din, iman, fıkh-ı ekber ve şeriat bunlardan bazılarıdır.

 İslâm akâidinin ilk ve en önemli kaynağı Kur’ân-ı Kerîm, daha sonra da Sahih Hadîslerdir. İslâm akâidini oluşturan esaslar, Kur’ân-ı Kerîm’de ve Hadîslerde hiçbir yoruma mahal bırakmayacak şekilde açık, sade ve anlaşılır ifadelerle yer almıştır. Kur’ân’da Allah’a, peygamberlerine, kitaplara, meleklere, ahirete, kaza ve kadere iman konusuna temas eden ve yer yer ayrıntılı bilgiler veren pek çok Âyet vardır. Hadîs kitaplarının “Tevhîd, iman, enbiyâ, cennet, cehennem, kader, kıyamet” gibi bölümlerinde, iman esaslarıyla ilgili çeşitli açıklamalar yer almaktadır. Bu sebeple de Kur’ân Âyetleri ile başta Mütevâtir Hadîsler olmak üzere Sahih Hadîsler, akâidin temel kaynaklarını teşkil eder. Duyu organlarının verileri ve akıl her ne kadar akâid ilminin kaynakları arasında ise de, bu ikisi doğrudan doğruya dinî prensiplerin ve iman esaslarının belirlenmesinde kaynak sayılmazlar. Akıl ve duyu organlarının verileri, daha çok Âyet ve Hadîslerin belirlediği esasların açıklanması, yorumu ve ispatlanması konusunda malzeme oluştururlar, nakli desteklerler. Bu sebeple iman esaslarının belirlenmesinde tek kaynak vahiydir.

İslâm akâidini oluşturan esaslar, hem kesin delile dayanmaktadır hem de apaçıktır. Zamana, mekana, fert ve toplumlar göre değişiklik göstermez. Bu hükümler bir bütün teşkil edip, bölünme kabul etmezler. Yani bir kısmına inanıp bir kısmına inanmamak söz konusu olamaz. Akâid ilmi, konusu itibariyle inanılması ve reddedilmesi gereken esasları ihtiva eder. Günümüzde akîde ve iman dendiği zaman sadece inanılması gereken esaslardan bahsedilir. Oysa ki Kelime-i Tevhîd’de ilk kelime Lâ (nefy, olumsuzluk, red ve kabul etmeme) edatıdır. Reddetmek kabulden önce gelmiştir Kelime-i Tevhîd’de. Müslüman olabilmek için ilk şart red ve inkârdır. Tâğûtları ve şeytani güçleri reddetmedikçe iman etmek mümkün değildir. Bu konunun anlaşılması için bir örnek vermek gerekirse; bir kimse ‘iman ettim, kabul ediyorum’ diyor ancak kabirlere tapınıyor onların kendilerine yardım edebilecegine inanıyor. Bu kişi ne kadar da kabul ettim dese ‘reddetmeden’ Müslüman olmaz. Bu sebeple itikadı tanımlarken iman edilmesi gerekenlerin yanında  reddedilmesi gerekenlerin de bilinmesi gerekmektedir. Unutmamalı ki Peygamberimiz döneminde Müslümanların aileleri ve müşrik Mekke idaresiyle sürtüşmeleri, müşriklerin bâtıl ilahlarını reddetmeleri ve şirk sistemlerini tanımamalarındandır. Bilindiği gibi, Efendimize gelip atalarını kötülememesini istemişler bunun karşılığında da çeşitli vaadlerde bulunmuşlardır. Eğer Peygamberimiz, putların ve tâğûtların aleyhinde konuşmasaydı, Müslümanlar müşriklerle hiçbir sorun yaşamazdı. Çünkü müşrikler dinin vicdan işi olmasından rahatsız olmazlar. Kuru bir inanç olarak hayata tesiri olmayan, duygu ve hislere esir edilmiş bir inanç şekli onlara zarar vermez. Fakat Allah’ın iradesi kendi ilâhlığını ve rabblığını tanımayanları tanımamayı gerektiriyordu. Efendimizin ashâbı imandan red ile kabulü birlikte anlıyorlardı. Şirk reddedilmeden Tevhîd'in gerçekleşmeyeceğini biliyorlardı. Tevhîd'in gerçekleşmesinin temel şartı beşeri, bâtıl ideolojilerin ve tâğûtî sistemlerin reddedilmesidir. İman edip reddetmeyenler, bir köşeye çekilerek tesbih çekenler, câhil âbidler, sofu dervişler, maaş ve makamlarıyla tâğût’a hizmet edenler hiçbir zaman tâğûtî sistemler için sorun teşkil etmemişlerdir.

Âyet ve Hadîsler ışığında bütün Ümmet-i Muhammed ve mezheblerce kabul ve tasdik edilmiş İslâm akâidini maddeler halinde şu şekilde özetleyebiliriz:

1) Allah vardır, varlığı kendinden olup kimseye muhtaç değildir, ezeli ve ebedidir.

2) Kâinat tüm nesne ve olaylarıyla yaratılmıştır. Her şeyin tek yaratıcısı Allah’tır.

3) Allah birdir, yegâne ibâdet edilecek varlık O’dur. O celle celâluh hiçbir şeye benzemez.  Cisimler gibi zaman, mekân gibi değişik kategori ve durumlara bağımlılıktan ve her türlü  eksiklikten münezzehtir. 

4) Allah diridir, bilendir, irade sahibidir, güç yetirendir, işitendir, görendir, kelam sahibidir, mülkün sahibidir, mülkü üzerinde hüküm sahibidir. O, bütün kemal ifade eden sıfatlarla vasıflanmıştır.

5) Her insanın bir kaderi vardır. Allah yarattıklarının her şeyini bilir. Fakat insan cebir (zorlama) altında değildir. İnsan yaptıklarını kendi iradesiyle seçer, Allah onları yaratır, kul da yapar. Sonra yaptıklarından da hesaba çekilir. Allah her şeyi eksiksiz ve tam bildiği için kullarının nasıl bir hayat yaşayacaklarını önceden levh-i mahfûz’da yazıp takdir etmiştir. Kader; baht, alın yazısı, yazgı, takdir-i ilâhi, ezeli kısmet gibi anlamlara gelir. Allah, kullarını şaki (bahtsız, cehennemlik) ve said (mutlu, cennetlik) diye önceden belirlememiştir. İnsanlar kendi iradeleriyle hangi yolu seçeceklerse Allah bu durumları önceden bildiği için, kulların kendi seçimleriyle yaptıklarını kayıt altına almış ve önceden kaydedilmiş kadere imanı şart koşmuştur. Allah’ı tanıyamayanlar bu konuya iman etmemişler ve kötü insanlar olmalarının sorumlusu olarak Allah’ın yazgısını göstermişlerdir. Allah’ın bir şeyi bilmesi için zamana, mekana, bir takım şartların tahakkukuna, insanların yaratılmış olmasına ihtiyacı yoktur. Çünkü bütün bunları yaratan Allah’tır. Allah yarattığına muhtaç olur mu hiç! Tarih boyunca insanların sapma noktalarından birisi olmuştur kader konusu. Allah’ı hakkıyla tanıyamayan, yaratıcıyı mahlûkâtla bir tutan, Hâlık’ı insanlara benzeten ve kendi yarım akıllarıyla ilâhi buyrukları yorumlamaya çalışan müşrikler hep kaderi inkâr etmişlerdir. “Alın yazım buymuş, bahtım karaymış, kaderim böyleymiş” gibi ifadelerle Allah’ı suçlamak şirktir. Hâşâ, Allah’ın her şeyi bilmesi midir, suç olan? Üstelik Allah hayır yollarını açar, şer yollarını kapatır. O’nun mutlak iradesiyle takdir ettiği her şey, kullarının hayrınadır. Hayır ve şer her şeyi yaratan Allah’tır. Şerden razı olmaz ama kul şerri seçer ve isterse Allah şerden razı olmasa da onu yaratır. Demek ki, her insanın tayin edilmiş bir kaderinin bulunması demek, kulun cebir altında olduğu anlamına gelmez. Kul, önceden yazılmış senaryonun bir oyuncusu durumunda değildir. İyi olan kendi iradesiyle iyi insan olur, kötü olan da kendi seçimiyle kötü insan olur.

6) Peygamberlik müessesesi gerçektir. Bütün Peygamberler emindirler ve kendilerine verilen elçilik görevini eksiksiz olarak yerine getirirler. Günah işlemekten korunmuş olmalarına rağmen tanrılık özellikleri yoktur. Hepsi de kuldur; Allah’a ibâdet etmekle mükelleftirler. Allah’ın izniyle gösterdikleri mucizeleri de haktır. Peygamberlerin ilki Hz. Âdem, sonuncusu da Hz. Muhammed aleyhisselâm’dır.

7) Meleklere ve Kitaplara iman da, İslâm akâidinin temel esaslarındandır. Melekler, kendilerine emredilenleri karşı gelmeden, yerine getiren nurânî ve rûhânî varlıklardır. Zebûr, Tevrât, İncîl, Kur’ân, Hz. İbrâhîm ve Hz. Mûsâ’ya verilen sahifeler, Allah tarafından indirilmiş Kitaplardır. 

8) Âhiret hayatı, cennet ve cehennem haktır. Dünya hayatından sonra ebedi bir hayat yaşanacaktır. Âhirette de iki yerleşim yeri bulunmaktadır. İman edenlere cennet ve inkâr edenlere cehennem vardır… 

İBADET:

Yüce Allah Kitab-ı Kerim’inde şöyle buyuruyor:

وما خلقت الجنّ ولإنس إلا ليعبدون

“Ben cinleri ve insanları ancak Bana ibâdet etsinler diye yarattım” [1] Üstad Mevdûdî (rh.a) ibâdet kavramını şöyle açıklar: “Ubûdet, ubûdiyyet ve abdiyyet diye kullanılan ibâdet kelimesinin lügat manası; itaat etmek, tevazu göstermek demektir. Yani kişinin bir kimseye karşı gelmeksizin, ondan yüz çevirmeden, ona mukavemet de göstermeden tam olarak ona bağlanması ve boyun eğmesidir. O kadar ki boyun eğilen kimse onu dilediği gibi kullanır ve kendisine hizmet ettirir.” [2]  İbadet kavramını bu şekilde anladığımız zaman görüyoruz ki ibâdet; hayatın her alanında Allah’ı hüküm sahibi kabul ederek O’nun iradesine teslim olmaktır. Bütün peygamberler Kur’ân’da da haber verildiği gibi kendi kavimlerini yalnızca Allah’a kul olmaya davet ederken bu kelimeyi kullanıyorlardı.

لقد أرسلنا نوحا إلى قومه فقال يا قوم اعبدوا الله ما لكم من إله غيره إني أخاف عليكم عذاب يوم عظيم       

“Andolsun Biz Nuh’u kavmine gönderdik de o dedi ki: Ey kavmim, Allah’a ibâdet edin. Sizin O’ndan başka hiçbir ilahınız yoktur. Gerçekten ben sizin için büyük bir günün azabından korkuyorum.” [3] Nuh aleyhisselâm bu Âyette kendi kavmini, اعبدوا الله “Allah’a ibâdet edin” diyerek, yalnızca Allah’a iman etmeye davet ediyordu.

Bu ifade, وحّدوا الله  anlamına gelir. Yani, Allah’ı birleyin; ulûhiyette ve rubûbiyette Allah’ın bir olduğuna iman edin, Allah’a ait olan isim ve sıfatlara bir başkasını ortak kabul etmeyin demektir. Allah sadece zatı itibariyle değil, ibâdete layık yegâne ma’bûd olması haysiyetiyle tek ve biriciktir.

ما لكم من إله غيره  “Sizin O’ndan başka hiçbir ilahınız yoktur” cümlesi de bu açıklamaları özlü olarak ifade ediyor. Nuh aleyhisselâm bu çağrısıyla, diğer bütün peygamberler gibi, kavminin putperestliği ve tağûti sisteme bağlılığı bırakıp Allah’a iman ederek Allah’ın kulları olmalarını istiyordu. Nuh aleyhisselâm, dokuz yüz elli yıl boyunca peygamberlik görevini kavminin zulüm, işkence, alay ve tehditlerine rağmen hakkıyla icra etti; yılmadı ve ümitsizliğe düşmedi. Asırlarca süren Tevhîd'i mücadelesine rağmen davetini insanlara ulaştırmaktan usanmadı ve pes etmedi. Kur’ân, Hz. Nûh’u ve diğer tüm peygamberlerin İslâm’a davet mücadelerini, zorluklar karşısında gevşeklik göstermeden sadece Allah’a dayanarak ve O’na teslim olarak sürdürmelerini, Allahdan başkasındankorkmadan ve kınayanların kınamalarına da aldırış etmeden dosdoğru yol üzerinde görev ve sorumluluklarını hakkıyla ifa etmiş olmalarını bizlere ve kıyamete kadar gelecek olan ve aklını kullanacak tüm insanlığa örnek ve model olarak sunmaktadır.

DİN:

      Özlü bir şekilde ifade etmek gerekirse din, âbid (ibâdet eden) ile ma’bûd (ibâdet edilen) arasındaki ibâdet  esasını  bilmekten ve ubûdiyyet (kulluk)’in gereklerini yapmaktan ibarettir. Bu kelimeyi çok farklı ifadelerle tanımlamak da mümkündür. Her hususta olduğu gibi bir kavramı, ya da mefkureyi tanımlamaktan hedeflenen amaç, tanımlananın doğru şekilde tanınması ve anlaşılmasıdır.  Aksi takdirde biz bir şeyi tarif etmek isterken tahrif etmekle karşı karşıya kalabiliriz. Bu sebeple din kavramı çok çeşitli ifadelerle tanımlanmıştır. Din, Allah tarafından belirlenen, insanlara yaradılış gayesini ve hikmetini açıklayan, yaratıcıya karşı itaat ve ibâdet şekillerini öğreten, yararlı şeyleri emreden, zararlı şeylerden de alıkoyan ilahi hükümler bütünüdür. Din, yüce Allah’ın insanlar arasından seçtiği peygamberlerine vahiy yoluyla bildirdiği ilahi bir sistemdir. Din kelimesi mutlak olarak kullanıldığında ilahi din olan İslâm kasdedilir ve batıl dinler dışlanmış olur. Din, yaşam tarzı ve hayat biçimi demektir. İnsan için en doğru yaşam şekli de elbette İslâm’dır. İnsanı Allah yarattığı için onun için en güzel ve mükemmel yaşam tarzını ancak O bilir. Allah yarattığı insanın fıtratına uygun kanunlar manzumesi göndermiş ve onu yaratılış hikmet ve gayelerine uygun buyruklarla sorumlu tutmuştur. Arapça’da din kelimesi egemenlik, emir, itaat, yol, kanun, şeriat, sistem, ceza-mükâfat, hesap ve muhakeme gibi anlamlara gelmektedir. Kur’ân-ı Kerîm’de de din kelimesi bu anlamlara uygun manalar içermektedir.

Arapça’yı bilen bir kişi Kur’ân okurken açık şekilde din kelimesinin muhtevasının başlıca dört ana başlık altında toplanıldığını görecektir.

a) Hâkimiyet ve egemenlik:

b) Egemenlik sahibine boyun eğmek, itaat etmek, kulluk yapmak:

“Allah O’dur ki, yeri sizin için bir karargâh, göğü üstünüze yüksek bir bina yapmış, size sûret verip sûretlerinizi güzelleştirmiş ve hoş şeylerden sizi rızıklandırmıştır. İşte Rabbiniz Allah! Âlemlerin Rabbi Allah’ın şanı ne yücedir!” “O, diri olandır. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O halde dini yalnız O’na hâlis kılanlar olarak O’na dua (ibâdet) edin. Âlemlerin Rabbi Allah’a hamd olsun (deyin).” [4]

“Onlar Allah’ın dininden başkasını mı arıyorlar? Halbuki göklerde ve yerde kim varsa hepsi ister istemez O’na teslim olmuştur ve O’na döndürüleceklerdir.” [5]

“Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. Din (itaat) de daima ve yalnız O’nadır. Buna rağmen hâlâ Allah’tan başkasından mı korkuyorsunuz?” [6]

“Kitabın indirilmesi mutlak galip, her işi hikmet dolu Allah tarafındandır.” “Muhakkak Biz sana Kitabı hak ile indirdik. O halde, Allah’a dini yalnız O’na hâlis kılarak ibâdet et.” “Uyanık olun, hâlis olan din yalnız Allah’ındır. O’ndan başka velî (dost, ilâh) edinenler: 'Biz bunlara, ancak bizleri Allah’a yaklaştırsınlar diye ibâdet ediyoruz' (derler). Muhakkak Allah ihtilâf edip durdukları şeyler hakkında aralarında hüküm verecektir. Şüphe yok ki Allah, yalan söyleyen, kâfir olan hiçbir kimseye hidâyet vermez.” [7] * 

c) Suçlar için öngörülen cezalar, Allah’ın koyduğu sınırlar, kanunlar:

“Sizin O’nu bırakıp da taptıklarınız, kendinizin ve babalarınızın adlandırdığı birtakım isimlerden başkası değildir. Allah bunlara dair hiçbir delil indirmemiştir. Hüküm ancak Allah’ındır. O, kendisinden başkasına ibâdet etmemenizi emretmiştir. Dosdoğru din işte budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.” [8] “Yoksa onların Allah’ın izin vermediği şeyleri kendilerine dinden şeriat yapan (kanun koyan) ortakları mı vardır? Eğer ayırt edici söz [9] olmasaydı, muhakkak aralarında hüküm olunmuştu bile. Doğrusu zâlimler için can yakıcı bir azap vardır.” [10]  “Hırsızlık [11]eden erkekle, hırsızlık eden kadının o kazandıklarına bir karşılık ve Allah tarafından (insanlara) ibret verici bir ceza olmak üzere, ellerini kesin. Allah mutlak galiptir, mutlak egemen ve hükmünde hikmet sahibidir.” [12]

“Sen yüzünü Hanif olarak dine, Allah’ın insanları üzerinde yarattığı fıtratına dosdoğru çevir. Allah’ın yaratılışını değiştirmek söz konusu değildir. Dosdoğru din işte budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.” [13]

d) Muhakeme, muhasebe, ceza ve mükâfat:

“Şüphesiz ki va’d olunduğunuz elbette doğrudur.” “Ve şüphesiz ki din (hesap ve amellerin karşılığının verilmesi) elbette gerçekleşecektir.” [14] 

“Din (kıyamet)’i yalanlayanı gördün mü? [15]

Din üzerine bu mütalaadan sonra anlaşılmaktadır ki kişi için itaat ve ibâdetin önemi çok büyüktür. İbadet kavramından kısmen bahsetmiştik. Bu kelimeler iç içe olduğu için her kavramın açıklanması ötekinin de daha iyi anlaşılmasını sağlamaktadır. İbâdet ve din tüm muhtevasıyla anlaşılmadığı zaman Allah korusun sahte ilâhlara, tâğûtlara ve şeytanlara ibâdet edilmeye başlanır. Gelenek ve alışkanlıklar dinin yerini tutar. Böylesi bir yaşam tarzına reaksiyon gösteren bazı kimseler de hükümleri yanlış anladıkları için kulluk vazifeleri olmayan işlere girişebilirler. Bu açıklamalardan sonra dini doğru anlamak dileğiyle genel bir tarif yapmak gerekirse; “İsteyerek yapılan işlerin iyiliğine veya kötülüğüne göre sonunda iyi veya kötü bir sonuca varacağına, sevap veya ceza gibi bir sona sebep olacağına inanarak Hak Teâlâ katında en güzel sonuca ulaşmak için tutulacak yoldur. Böylece din, insanları tabiatta meydana gelen zorlama ve çaresizlik baskılarının üstüne kendi istekleriyle yükseltecek olan bir özgürlük yolu, yani özgürlük ve iradenin başarı ve sorumluluğu kanunudur. Onun için bütün tabiatların üstünde herşeyin yaratıcısı, ليس كمثله شيء “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur” (Şûrâ: 11) herşeyi bilen Allahu Teâlâ’nın hüküm ve iradesine yükselmeden doğru din bulunamaz. Dinin doğrusu,  اهدنا الصراط المستقيم صراط الذين أنعمت عليهم "Bizi dosdoğru yola, kendilerine nimet verdiklerinin yoluna ilet" (Fâtiha: 6, 7) diye açıklanan Sırât-ı Müstakîm, Tevhîd ve Allahu Teâlâ’nın hükmüne iman ve itaat, yani İslâm’dır. Onu doğru tutmak da rükünlerini zarardan koruyarak Âyet ve delillerinden doğrusunu anlayıp iman ve amelde ihlas ile tatbik etmektir. [16]

İnsan yaratıldığı ilk andan itibaren başıboş bırakılmayıp ilahi gözetim ve yönlendirmeye mazhar olmuştur. “İnsan kendisinin başıboş bırakılacağını mı sanıyor?” [17]

“Bizim sizi boş yere yarattığımızı ve sizin Bize döndürülmeyeceğinizi mi sandınız.” [18] Allah celle celâluh, ilk insan ve ilk peygamber Hz. Âdem aleyhisselâm’dan itibaren insanlara tâbi olmaları gereken hak dini bildirmiştir. Hak din olan İslâm, Allahu Teâlâ tarafından belirlenmiş apaçık kanunlar manzumesidir. Bu din insanı yaratılışındaki gaye ve hikmetlerden haberdar edip ona kurtuluşun ve mutluluğun yollarını gösterir. Akıl sahibi olan insanları hayırlı amellere sevk eder, kötü amellerden de men eder. İslâm dinini peygamberler Allah celle celâluh katından vahiy yoluyla alıp tüm insanlığa tebliğ etmişlerdir. Dolayısıyla dini belirleme ve kanun koyma yetkisi sadece Allah’a aittir. Hak din olan İslâm’ın tek temel kaynağı vahiy ve nübüvvettir. Akıl, zevk, bilim, deney, rüya, mitoloji gibi şeyler hakikatin ölçüsü olamaz. Bütün peygamberler insanlığa aslı Tevhîd inancı olan İslâm’ı teblîğ ettiler. İslâm dinine Tevhîd dini de denir. Tevhîd inancını kabul edip, tâğûtları ve hakkın karşısında bâtılın yanında olan başta nefis olmak üzere her şeyi reddedip yalnızca Allah’ın hükmüne iman eden kişilere de ‘muvahhid (Allah’ın birliğine inanan)’ denir. Tabi ki bu birlikten kasıt; isim ve sıfatlarında eşsiz, âlemler ve insanlar üzerinde yegane otorite ve hakimiyet sahibi olması anlamındaki tekliğidir. Bir kimsenin Allah inancı Kur’ân’a uymadıkça o kişi iman etmiş sayılmaz. Bunun gerçekleşmesinin yolu da Allah kendisini Kur’ân’da tanıtmış ise; O’na öylece inanmaktır. Allah’a imanın muhtevasını Kur’ân’dan aldıktan sonra, önce kalple hiçbir şüphe olmaksızın tasdik etmeli sonra da o imanın bizden istediği kulluk ne ise; onu gerek dil ve gerekse amel ile hayatımızda tatbik edip yaşamalıyız. Allah’ı ‘yaratıcı’, ‘mülkün sahibi’, ‘rızıklandıran’, ‘fayda ve zarar veren’, ‘öldüren ve dirilten’, ‘gücü ve ilmi her şeyi kuşatan’, ‘her şeyden haberi olan’, biricik ilâh olarak kabul etmekle beraber, O’nu ‘kanun ve nizam belirleyen’, ‘her hususta hükmüne başvurulan mutlak hüküm sahibi’ ve ‘itaat ve ibâdete layık tek merci’ olarak kabul etmedikçe iman gerçekleşmez. İbadet anlamı taşıyan bir itaat ve teslimiyeti Allah dışında herhangi bir kimseye sunmak şirktir. Allah’ı tanımamızı sağlayan el-Esmâu’l Hüsnâ’daki ilâhi sıfatlara bir başkasını kalp, dil ya da amel yoluyla ortak kılan kimse dinden çıkar ve müşrik sıfatını alır. Hak dinin tam karşısında çok çeşitli görüntülerde bâtıl dinler vardır. İnsan Hakk celle celâluh’un dinine uymadığı zaman, temeli insan aklına dayanan beşeri dinlere tâbi olacaktır. Her zaman ve çağda Allah’ın dininden memnun olmayan insanlar var olagelmiştir. Bunlar ya peygamberlerin getirdiği semâvi dini tahrif edip bozmuşlar ya da İslâm’a alternatif olsun diye çeşitli dinler icat etmişlerdir. Fikir temeline dayanan, insan aklını kutsayıp vahyi inkâr eden bu bâtıl dinler, kitleler halinde yığınlarca insanın dünya ve âhirette felaketine neden olmaktadır. “O, dini (İslâm’ı) bütün dinlere üstün kılmak için Rasûlünü hidâyetle ve hak din ile gönderendir. Müşriklerin hoşuna gitmese de.”[19] Tarih boyunca Tevhîd mücadelesi veren mü’minler, sürekli olarak karşılarında Allah’ın iradesini hiçe sayan tâğût ve yardımcılarını bulmuşlardır. Yüce Allah, o seçkin kullarını desteklemiş ve vahiy düşmanları kısa zaman içinde helak olup Allah’a hesap vermek üzere Allah’ın huzuruna gitmişlerdir. Zulmeden elleri, isyana koşan ayakları ve naralar atan dilleri kurumuş, Allah’ın ‘Gel!’ buyruğuna karşı çıkıp itiraz edememişlerdir. Dünyada yaşarken onlar kalplerinde ve düşüncelerinde Allah duygusuna yer vermemişlerdi. Kültür, sanat, eğitim, tarih, spor ve eğlence gibi faaliyetlerinde aşırı gidip haddi aşmışlardı. Koskoca bir insanlık tarihini kaleme alan ve yeni nesillere aktaran bu zihniyet, her köşesinde nübüvvetin nurları ve peygamberlerin mücadeleleri bulunan gerçeklere asla temas etmemiş, peygambersiz, vahiysiz ve İslâmsız bir geçmişten söz etmişlerdir. Oysaki İnsanlık tarihi peygamberler ve onların Tevhîdî mücadelelerinden ibarettir. Tarihin başrollerinde tabiri câizse aktif aktörler peygamberler olmasına rağmen Bâtıl zihniyet onlara hiç temas bile etmemiştir. Onlar da biliyorlardı ki eğer bu peygamberlere dünya tarihinde yer vermiş olsalardı, onların davalarına ve mücadelelerine de yer vermek zorunda kalacaklardı. Yani tarihin hak ve bâtıl mücadelesinden ibaret olduğu ortaya çıkacaktı. Bu konuda örnek vermek gerekirse; Mısır tarihini kaleme aldıkları halde, Mısır’ın tarihinde Yûsuf aleyhissalâtü vesselâm ile Mûsâ aleyhisselâm’a yer vermemişlerdir. Oysa ki Kur’ân’da hayatı baştan sona verilen tek peygamber olan Yûsuf aleyhisselâm Mısır’da tam yetkili olarak hükümdarlık yapmıştır. Yûsuf Sûresini her Müslümanın okuması ve Âyetlerini doğru anlaması şarttır. Çünkü peygamberlerin hayatlarından bir takım kesitler bizlere örnek ve model olmak üzere verilmektedir. Yûsuf aleyhisselâm’ın Kur’ân’da tüm hayatı anlatılmıştır. Bu büyük nimetten habersiz kalmak büyük gaflettir. Ayrıca hayatı firavunlarla mücadelelerle geçen ve Kur’ân’da kendisinden en çok bahsedilen peygamber olan Hz. Mûsâ’ya da Tarih kitaplarında rastlamak mümkün değildir. Mısır’ı firavunlar tarihi olarak göstermişlerdir. Oysa Mısır Allah elçilerinin firavunlarla mücadelesinin tarihidir. Bütün ülkelerin ve çağların tarihini bu anlayışla ele almışlardır. Tarihin gerçeklerine temas etmemişlerdir. İnsanlık ve İslâm tarihini biz ancak Allah’ın bildirmesiyle bilebiliriz. Tarih konusunda da tek geçerli kaynak, vahiydir. Vahyi esas almadan kaleme alınmış ne tarih kitaplarına ne de fikri kitaplara itibar edilebilir. Kur’ân’ı esas almayan zihniyet insanlık üzerinden karanlık bir çağ geçtiğini, insanların o devirlerde mağara ve ağaç kovuklarında yaşayıp menfaatlerine yönelik bilgilerden habersiz olduklarını kabul edebilirler hatta insanların atasının maymun ya da başka bir hayvan olabileceğini de ileri sürebilirler. Ama aklı başında kimsenin bu safsatalara inanmalarını bekleyemezler. Biz de şuna inanırız ki Allah, ilk insan olarak Hz. Âdem’i yarattı, onu peygamber seçip insanların kendi hayırlarına yönelik bilmesi gereken her şeyin ilmini ona verdi. Ona vahiy göndererek nasıl bir hayat yaşamaları gerektiğini bildirdi. Asla Yaratıcımız yarattığı ilk insanı ve onun çocuklarını kendi hallerine başıboş ve kimsesiz bırakmadı ve onları dünyada kendi başlarına terk ederek unutmadı. "Ve Âdem’e bütün isimleri öğretti. Sonra onları meleklere arz ederek: 'Eğer doğru sözlüler iseniz bunların isimlerini Bana haber verin' dedi." 'Seni tenzih ederiz. Senin bize öğretmiş olduğun şeyden başka bizim hiçbir ilmimiz yoktur. Şüphesiz Sen her şeyi bilen, hüküm ve hikmet sahibisin.' "(Allah): ‘Ey Âdem, onlara eşyanın isimlerini haber ver’ dedi. O da onlara isimlerini haber verince (Allah): ‘Ben size şüphesiz ki, göklerin ve yerin gaybını Ben bilirim, sizin açığa vurduğunuz ve gizlediğiniz şeyleri de bilirim dememiş miydim?' dedi." [20]

İnsanlık tarihinin karanlık ve cehâlet ile başlamadığına bir örnek daha vermek istiyoruz. Hz. Âdem ve eşi cennette iken şeytan ikisini aldatarak kandırmış ve onlar da Allah’ın yasak kıldığı meyveyi yemişlerdi. Rabbimiz de onları cennetten çıkararak yeryüzüne göndermişti. Bu durumda bile Allah onları yardımsız halde kendi hallerine bırakmadı, onlara nasıl tevbe edeceklerini öğretti. “Âdem, Rabbinden birtakım kelimeler aldı (ve tevbe etti). O da tevbesini kabul etti. Şüphesiz O, tevbeleri çokça kabul eden, merhameti geniş olandır.” [21] Dolayısıyla insanın ilimden mahrum olduğu cehâlet bataklığında yüzdüğü ne bir dönem ne de bir an olmuştur. Kulunun kendisinden nasıl bağışlanma dileyeceğini bile rahmet sahibi yaratıcımız babamız Âdem’e bildirmişken; diğer görevlerini ve ihtiyaç duyduğu bilgileri ona bildirmediğini iddia etmek nasıl mümkün olabilir? İnsaf ve idrak sahibi bir kişi bu benzeri iddialarda nasıl bulunabilir?                 

Evet, insanlık tarihinin peygamberler tarihi olduğunu ne kadar örtbas etmeye çalışsalar da başarılı olamayacaklarını çok iyi biliyorlardı. Bu nedenle tarih kitaplarında Tevhîdî mücadeleye ve İslâm’a karşı gelenlerin âkıbetine hiç temas etmeden üstü kapalı geçiştirmişlerdir. Bu olayları ve kişileri Hıristiyan ve Yahudi kaynakları ya ismen tarihi bir şahsiyet olarak ya da yaşanan olayları çarpıtarak vermişlerdir. Pek çok meseleyi de felsefik, ideolojik ve mitolojik çerçevelerde kendi inançlarınca yeniden resmetmişlerdir. Ama Elhamdülillah ki Rabbimiz bizim ihtiyacımız olan tarihi ve ilmi gerçekleri, ibret nişanelerini Kitabımız Kur’ân’da bildirmiştir. Hatta tarihte bazı tâğûtların akıbetlerinden örnekler bile vermiştir. İlâhi uyarı ve buyruklara aldırış etmeden, nankörce yaşayan pek çok zalim idareci ve inkârcı milletler Allah tarafından topluca helak edilip sonrakiler için ibret olması amacıyla kalıntıları bırakılmıştır. “Andolsun ki Biz her ümmete ‘Allah’a ibâdet edin ve tâğûttan kaçının’ diye bir peygamber gönderdik. Onlardan kimine Allah hidâyet etti, kimine de sapıklık hak oldu. Şimdi yeryüzünde gezin de bir bakın, yalanlayanların sonu nasıl olmuştur?” [22] Ne yazıktır ki dünyanın her köşesinde bulmak mümkün olan bu tarihi kalıntılar ibret örneği olup insanoğlunu Allah’a isyandan sakındırıcı fonksiyon taşımasına rağmen, nasipsizler bundan habersiz olarak bu gibi yerleri turistik gelir vasıtaları olarak görmektedirler. Bu korkunç akıbetlere uğrayan insanların yaşadıkları tarzda bir hayatı terk etmesi gereken birçok insan, kendilerinden öncekilerin yolunu adım adım izlemektedirler.  İnsanın yaratış amacının hak din olan İslâm’a göre yaşamak olduğunu bildiren Rabbimiz, tarihteki Tevhîd ve şirk mücadelelerinden bizlere Kur’ân’da kesitler sunduğu gibi, helak ettiği şirk ehlinin kalıntılarından da numuneler bırakmıştır.

Din’e dair açıklamalarımızı uyarıcı bir Âyetle bitirip tâğût kavramına geçeceğiz. “Kim İslâm’dan başka bir din ararsa ondan asla kabul edilmez ve o, âhirette de hüsrana uğrayanlardan olur.” [23]

 


Dipnotlar:

[1] Zâriyât: 56

[2] El-Mustalahâtü’l Erbea Fi’l Kur’ân, İmam Mevdûdî rahmetullahi aleyh, Urduca Aslından Arapça’ya Çeviri: Muhammed Kâzım Sebbâk, S: 95

[3] A’râf: 59

[4] Mü’min: 64, 65

Son cümleye “Hamd, Âlemlerin Rabbi olan Allah’adır” şeklinde ihbâri cümle formunda da meâl verilebilir.

[5] Âl-i İmrân: 83

[6] Nahl: 52

[7] Zümer: 1, 2, 3

* Bu Âyetlerde din kelimesi hem mutlak egemenlik ve üstünlük hem de bu mutlak otoriteye itaat ve kulluk etmek anlamlarında kullanılmıştır. Egemenlik ve bu egemen otoriteye teslimiyet konuları iç içe olduğu için Âyetleri topluca verdik. Yukarıdaki Âyetlerde “Din’i Allah’a Hâlis Kılmak” tabiri geçmektedir. Kur’ân’da sıkça rastladığımız bu tabiri doğru anlamak zorundayız. Din’i Allah’a has kılmaktan maksat; hâkimiyyet, hüküm ve emir konularında kişinin Allah’tan başkasına boyun eğmemesi, yanlızca Allah’a ihlâslı bir şekilde itaat etmesi, kullukta bulunması, bunun sonucunda da Allah’tan başkasına Allah’ın emirlerinin aksine asla itaat etmemesi demektir. Din’i Allah’a has kılana muvahhid (Allah’ı birleyen, Tevhîd akîdesine iman eden, mü’min) dendiği gibi; Allah’ın emir ve hükümleri aksine kendi aklına ya da başkalarının aklının mahsûlü olan ideolojilere teslim olan kimseye de müşrik denir. Bu durumda Kur’ân’ın bize bildirdiği din terk edilmiş olur. Allah’ın hükümlerini kabul etmeyen kişi O’nun hükümranlığını da reddetmiş olmaktadır. Ancak Allah’tan başkasına itaat meselesi pek çok kimsenin karıştırdığı bir konudur. İslâm’da temel ilke; emir ve hüküm Allah’tandır; itaat ve teslimiyet ise ancak Allah’adır. Allah’tan başkasına itaatin boyutu ise Allah’a itaat ve O’nun belirlediği sınırlara bağlıdır. Çocuğun babasına, hanımın kocasına, köle/hizmetçinin efendisine, memurun âmire, tebânın idareciye ve benzeri itaatler bu genel kaide çerçevesinde anlaşılmalıdır. Şayet bu itaatler Allah’ın belirlediği sınırlar dâhilinde, Allah’ın irade ve buyruklarına (emir ve yasaklarına) uygun bir biçimde gerçekleşiyorsa; burada itaat Allah’a sayılır. Çünkü Müslümanın temel görevi Allah’ın hükümlerine teslimiyettir. O da bunu yapmaktadır. Amacı da sadece Allah’ı razı etmektir. Fakat bu itaat hudûdullah (Allah’ın belirlediği sınırlar)’ın haricinde ise yani Allah’ın koyduğu emir ve yasakların tam aksine başlıbaşına müstakil bir itaati içeriyorsa; bu tam anlamıyla Allah’a başkaldırı ve isyandır. 

Ahmed b. Hanbel, Hâkim, Tâberâni gibi pek çok Hadîs âliminin kitabında rivâyet ettiği bir Hadîs-i Şerîf’de “Hâlik (yaradan)’a isyan hususunda mahlûk (yaradılan)’a itaat yoktur” buyrulmaktadır. Bu konuyu destekleyen pek çok rivâyet mevcuttur. Bu nasslar İslâm’da -biraz önce açıkladığımız- temel bir ilkenin delili sayılmıştır.  Yukarıdaki Hadîs’in devamında da “Şüphesiz itaat, ma’rûf (meşrû)’dadır” buyurularak itaatin meşrûiyet şekli de açıkça belirtilmektedir. Meşrû, Şer-i Şerif’e uygun olan demektir. Allah’ın onayından geçmeyen hiçbir itaat şekli meşrû değildir. Ahmed b. Hanbel’in Müsned’indeki bir Hadîs’de  “Allah’a itaat etmeyene itaat edilmez” buyurulmuştur. Buhâri’nin rivâyet ettiği ve İbn-i Hacer’in senedi kâvidir dediği bir Hadîs’de de: “Allah’a isyan eden kimseye itaat yoktur. İmam (idareci, Allah’a)  isyanı emrederse onu dinlemek ve itaat etmek yoktur” hükmü geçmektedir. Din kelimesinin kapsamını kavrama noktasında itaat’in mahiyetini bilmek büyük önem arzettiği için bu açıklamalar serdedilmiştir. Din ve İslâm’ın anlamdaş olduğunu,  teslimiyet ve itaati içerdiğini ve birbirine eşit olduğunu düşündüğümüz zaman itaat ve teslimiyetin sınırlarını bilmenin önemi kendiliğinden açığa çıkmaktadır. İnsanlar, meşrû ve gayr-i meşrû itaati tam olarak bilmeden Allah’ın dinini öğrenemezler.

[8] Yûsuf: 40

[9] Kâfirlerin azabının erteleneceğine dair ilâhi hüküm. Allah inkârcıların cezalarını dünyada hemen vermemektedir. Onların asıl cezalarını âhirete bırakmaktadır. Bu durum kâfirler açısından da ilâhi bir rahmettir. Suçları sebebiyle hemen helâk edilmeyerek, kendilerine iman etme fırsatı tanınmaktadır. Ama bu fırsata rağmen Müslüman olmadan ölenler ve bu fırsatı tepenler içinse büyük bir tehdittir. Zira Allah’ın kâfirler için cehennemde hazırladığı azap çok şiddetli ve korkunçtur. Artık bu fırsattan sonra Allah kendilerine merhamet etmeyecektir!

”Eğer Rabbinden, daha önce sâdır olmuş bir söz ve tayin edilmiş bir va’de olmasaydı, (ceza onlar için de dünyada) kaçınılmaz olurdu.” (Tâ-Hâ: 129)

[10] Şûrâ: 21                                                        

[11] Nisâb miktarında olan ya da değeri nisâb miktarında bulunan başkasının mülkündeki korunmuş bir malı, akıllı ve büluğ çağına ermiş birisinin -o malda kendisi için bir mülkiyet şüphesi bulunmadan- gizlice almasıdır. (el-İhtiyar, İmam Mavsılî, Daru’d Da’vet, C: 4, S: 102)

Hırsızlık, büyük ve küçük olmak üzere iki çeşittir. Büyük hırsızlık, yol kesmektir.  “Allah’a ve Rasûlüne karşı savaşanların ve yeryüzünde fesad çıkarmaya çalışanların cezası ancak öldürülmeleri yahut asılmaları yahut ellerinin ve ayaklarının çaprazlama kesilmesi yahut yerlerinden sürülmeleridir.” (Mâide: 33) Yol kesme de mal; devlettten gizli olarak çalınır. Küçük hırsızlıkta da mal, mal sahibinden gizlice çalınmış olmaktadır. Hırsızlıkta gizlilik şarttır. Mâide: 33′ün nüzûl sebebi incelendiğinde; bu Âyetin yol kesme suçu ile ilgili olduğu anlaşılmaktadır. Bazı alimler bu Âyetin hükmünün kâfirlere ait olduğunu söylerken; fakihlerin çoğunluğu Müslümanların da bu hükmün içine girdiği görüşündedirler. Allah elçisine savaş açmak aklen ve örfen mümkün olsa da, Allah’a savaş açmak ne aklen ne de örfen mümkündür. Biri hakikat diğeri mecaz olamayacağına göre, iki ifade de mecaz kabul edilir. ‘Allah ve Rasûlüne karşı savaş’ ifadesi, Allah ve Rasûlünün hükümlerine karşı gelmek anlamından mecazdır. Yeryüzünde bozgunculuk için çalışıp cana, namusa, mala saldıran; ekin ve nesli yok etmeye teşebbüsle hak düzeni, toplum asayiş ve emniyetini bozmaya çalışanların suçları Âyette belirtildiği gibi durumlarına göre cezalandırılır. Hâkim, suçun niteliğine ve boyutuna göre ictihatta bulunarak bu cezalardan birini seçer. Yol kesenlerin de yeryüzünde bozgunculuk adına yaptıkları hırsızlık, cinayet vb işledikleri suçlarına göre ceza görürler. Yol kesip hırsızlık yapmaya büyük hırsızlık denmektedir. Bu bakımdan öncelikle kısmen de olsa bu konuya temas ettik.

Hırsızlık konusu günümüzde çarpıtılan ya da tam anlaşılmayan bir mesele olduğu için birkaç söz söylemek isteriz. Öncelikle bu konunun mezheblere göre tasnif edilmiş fıkıh kitaplarıyla Hadîs kitaplarının Sirkat ve Hudûd bölümlerinden incelenmesi tavsiye edilir. İslâm’a saldırmak için istismar edilen hükümlerden birisidir hadd-i sirkat. Oysa el kesme cezası; “Hırsızlık eden erkekle kadının o kazandıklarına bir karşılık ve Allah tarafından –insanlara- ibret verici bir ceza olmak üzere, ellerini kesin” (Mâide: 38) Âyetiyle sabit olan bir had cezası olarak, hırsızlıkta verilecek maksimum cezayı ifade eder. Ve şartları oluşmadan bu ceza uygulanmaz. Şartları; hırsızlığın tanımından da anlaşıldığı gibi; hırsızlık yapan akıllı ve ergenlik çağına erişmiş olmalı, çocuk ve deli olmamalı, çalınan mal nisâb miktarında olmalı, başkasına ait bir mülkiyet olmalı, o mülkiyette kendisinin de hakkı bulunmamalı, bir mekan ya da bekçi ile korunan kapalı bir yerden gizlice çalınmalı ve çalınan o mal hırsızlık mahallinden götürülmelidir. Bütün suçlarda olduğu gibi hırsızlıkta da Şeriatın asıl amacı cezalandırmak değil, ıslah edip topluma kazandırmaktır. Şerî cezaların uygulanması toplum için, o suçtan caydırıcılık ve ibret anlamı taşır. Hem toplum her türlü karışıklıktan, fitneden, ahlaksızlıktan, insan hakları ihlallerinden korunarak temizlenir; hem de suçlu cezasını çekerek nefsini temizler ve o günahtan uzak durur. Hatiplerin çoğalıp âlimlerin azaldığı günümüzde, bilmedikleri konularda konuşma yapmak, fikir üretmek insanlarca maharet sayılmaktadır. Hırsızlık bahsinde de ileri geri konuşmalarla insanları yanlış şartlandırmakta ve onları İslâm Şerîatına karşı önyargılı hale getirmektedirler. Oysa yumurta çalana, baklava çalana, ekmek ve pasta çalana şeriatın el kesme cezası uyguladığını söyleyerek insanları yanıltan ve İslâm’a düşmanlığını bir şekilde açığa vuran cahillere şunu hatırlatmak isteriz ki; her hırsızlığa el kesme cezası uygulanmaz. İmam Ebu Hanife’ye göre sebze, meyve, et, süt, pişmiş yemek, henüz toplanmamış tahıl, ormanda otlayan hayvanlar, devlet hazinesinden (beytu’l mal’da onun da hakkı olduğu için. Fakat kendisine başka ceza verilir) yapılan hırsızlıklar karşısında el kesme cezası verilmeyeceği görüşündedir. Hırsızlık suçunda kimlere el kesme cezası verilir, kimlere verilmez? Bu konu ayrıntıları itibariyle âlimler arasında muhtelefun fîh’dir. Ama kesin olan bir şey vardır ki, o da her hırsızın eli kesilmez. Bazı eşyalarda da el kesme cezası uygulanmaz. Ya değersiz eşya sayıldığı, ya açıkta bulunduğu, ya nisâb miktarına ulaşmadığı, ya da gizlice olmadığı gibi pek çok durum göz önünde bulundurulur. Bir şüpheden dolayı el kesme cezası düşünce, hırsız çaldığını tazmin eder, malı verir ya da bedelini öder; el kesme cezası sabit olur da uygulanırsa tazminat ödeme mükellefiyeti ortadan kalkar. Bir de ilmi kitaplar çalanın eli kesilmez. Zira o kimse içindekileri okumak için aldığını söyleyebilir ki, onlar da mal değildir. Ancak defter çalanın eli kesilir. Edebi kitaplar çalanın elinin kesilip kesilmeyeceği hususunda da iki görüş vardır. Dolayısıyla görüldüğü gibi bu konu çok etraflı bir mevzûdur. Şeriatın hikmetsiz ve gereksiz hiçbir hükmü yoktur. Ayrıca şeriatı ‘astığı astık kestiği kestik’, ‘el kesen’, ‘göz çıkaran’ , ‘kısas yapan’ korkunç bir sistem gibi gösterenler; kendi gönül verdikleri beşeri ideolojilerin insanın yaşam ve mukaddesatına ne kadar önem verdiklerini görmek için tarihe ve hâl’e baksınlar. İslâm, insan hayatını ve mukaddes değerlerini koruma altına alır ve ona her türlü saldırıyı engeller. İslâm sisteminde haşerât ve böcek öldürür gibi her gün insanların ölmesi, hırsızlık yapılması, zina edilmesi, rüşvetçilik, tefecilik, faizcilik, iftira ve ispiyonculuk hayat bulamaz. Bunlara özentisi olanlar tedavi edilerek topluma kazandırılır. Had cezaları toplumu fesattan, şiddet ve vahşetten muhafaza eder, temizler ve insanları suç işlemekten caydırır. Bile bile bir insanın hayatına kıymak nasıl bağışlanabilir? Bu suçtur; kimsenin buna hakkı olamaz. Şeriatta karşılığı kısas olan cinayeti, Şerî cezanın varlığına rağmen kim işlemeye cesaret edebilir? Şeriat insan hayatının sigortasıdır… Başkalarının malına musallat olmaktan daha yüz kızartıcı suç olabilir mi? Bu suçu, Rabbimizin niçin böyle ürkütücü bir cezayla cezalandırdığını düşünmemiz gerekir. Böylesi bir suç hem Allah’a, hem de ibâdullah’a karşı suçtur. Allah’ın hudûdunu çiğnemenin ve kul hakkının cezası büyüktür. Et, ekmek, yemek, tatlı gibi temel ihtiyaç maddelerini aç olduğu için çalanın elinin kesilmeyeceğini de tekrar hatırlatmak isteriz. İslâm, İşsize iş verir, insanlar geçim sıkıntısı çekmezler, kendi hallerine terk edilmezler. Kapitalist sisteme köle yapılmazlar. İslâm israfa ilke olarak karşı olduğu için, tüm yer altı ve yer üstü kaynakları hayır yollarında kullanılır, insanlar hayat mücadelesi uğrunda değil; kulluk mücadelesi adına yaşarlar. Dünya nimetleri zevk ve sefahat için değil; yaşamak için bir gereksinim ve araçtır. Amaç değildir. Şüphesiz İslâm bu mefkûresiyle insanların bütün maddi ve manevi ihtiyaçlarını karşılar ve bu ihtiyaçları temel insani haklar olarak kabul eder.                                      

 Bu konuda son olarak iki noktayı aydınlığa kavuşturalım.

1) Başkasının yenine, cebine elini sokup çalanın da eli kesilir. El çabukluğuyla cüzdan, kredi kartı ya da değerli eşyaları cepten aşırmak hadd-i sirkat gerektirir.

2) Hırsızlık yapan, suçüstü yakalanır ve çaldığını aşırıp götürmeye fırsat bulamadan güvenlik güçleri olay yerine yetişip onu yakalarsa; eli kesilmez. Hırsızlık ister gece ister gündüz olsun malın gizlice çalınarak götürülmesi şarttır.

 Bir de Kleptomani hastalarının da tedavi edilmeleri ve ıslah edilerek topluma kazandırılmaları gerekir. Kleptomani, hırsızlık yapma ihtiyacı duyarak ortaya çıkan ruhsal bir hastalıktır. İnsan hak ve özgürlüklerine zarar veren hiçbir dürtü ve düşünce  ihtiyaç değildir.

[12] Mâide: 38

[13] Rûm: 30

[14] Zâriyât: 5, 6

[15] Mâûn: 1

[16] Hak Dini Kur’ân Dili, Elmalı’lı Muhammed Hamdi Yazır, Eser Neşriyat, S: 4228 (Sadeleştirilerek verilmiştir.)

[17] Kıyâmet: 36

[18] Mü’minûn: 115

[19] Tevbe: 33

[20] Bakara: 31, 32, 33 Rabbimiz İnsanı yaratmadan önce meleklere: ‘yeryüzünde bir halife yaratacağım’ diye haber verince onlar da; ‘biz Seni hamdinle tesbih ve takdis ederken orada bozgunculuk yapacak ve kanlar akıtacak birini mi yaratacaksın?’ demişlerdi. Allah da: ‘Şüphesiz Ben, sizin bilmediklerinizi bilirim’ (Bakara:30) buyurmuştu. Melekler yeryüzünde yaratılacak olan insana –kendilerinden farklı olarak- irade (seçim imkânı) ve iktidar verilecek olmasından tedirgin olmuş ve: ‘orada bozgunculuk yapacak ve kanlar akıtacak birini mi yaratacaksın?’ deyivermişlerdi. Oysaki Allah, ‘ben sizin bilmediklerinizi biliyorum’ buyurarak; onları ilâhi vahiyle yönlendireceğini, onları kendi hallerine bırakmayacağını ve insanı bu yetenekleriyle imtihan edeceğini bildirmiştir. Fakat imtihan edilmekte olan insan eğer vahye sırtını döner ve Allah’ın gözetiminden çıkarsa aynen meleklerin endişe ettiği sonuçlar meydana gelir. Yeryüzünde bozgunculuk yaparlar ve kanlar dökerler. Bunlar bugün maalesef vahyi terk eden toplumların değişmez sıfatları haline gelmiştir. Allah’ın mutlak gücünü tanımayarak ilahlık ve egemenlik iddiaları, kan dökücülük, zulüm ve haksızlık.

[21] Bakara: 37

[22] Nahl: 36

[23] Âl-i İmrân: 85

Bağlantı | kategori: AKAİD-TEVHİD | tarih: 13/11/2012 | Yorum(0) | Yorum yaz
YORUM YAZINIZ
İSMİNİZ

E-Posta (Gizli)

Web siteniz

Yorumunuz

Güvenlik kodu
18.04.2026Cumartesi
Son Konular .: 146- İnfitar Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 145- Alimlerden Birine Soruldu! | Yusuf Semmak
.: 144- Sabah-Akşam Zikirleri | Yusuf Semmak
.: 143- Fecr Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 142- Abese Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 141- Ğaşiye Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 140- Leyl Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 139- Şems Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 138- Fatiha ve 10 Kısa Sure (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 137- Tarık Sûresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 136- Beled Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 135- Nebe Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 134- Hümeze Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 133- Beyyine Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 132- Alak Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 131- Duha Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 130- A'la Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 129- Buruc Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 128- Tekvir Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 127- Hasta İçin Okunacak Dualar! | Yusuf Semmak
.: 126- Her Köşeye ve Her Kişiye Tevhid'i Duyurun! | Yusuf Semmak
.: 125- Ru'yetullah'ı Reddedenlere Reddiye! | Kesitler-3 | Yusuf Semmak
.: 124- Kelime-i Şehadet Nedir? | Kesitler-2 | Yusuf Semmak
.: 123- Tağutu İnkar Etmek İmanın Şartıdır! | Yusuf Semmak
.: 122- Zerre Kadar İman Nedir? | Kesitler-1 | Yusuf Semmak
.: 121- Alın Yazgısı, Kader | Yusuf Semmak
.: 120- İlim Ne İçindir? Kimlere İlim Ehli Denir? | Yusuf Semmak
.: 119- Tekfircilik! | Yusuf Semmak
.: 118- Kur'an ve Sünnet'in Arasını Ayırma! | Yusuf Semmak
.: 117- Tevhid'i Nasıl Anlamalıyız? | Yusuf Semmak
.: 116- Sosyal Medyada Ne Paylaşalım? | Yusuf Semmak
.: NASİHATLER 17
.: 115- Ebu Hanife Hakkında | Yusuf Semmak
Son Yorumlar
Yusuf Semmak
⏳ Ey İslâm Ümmeti! İlk vazi
Yusuf Semmak
✍️ Derdin ilimse, im
misafir
Nice
Yusuf Semmak
🔸 Rabbimiz, yolunu kaybed
Yusuf Semmak
Kadr Gecesi sebebiyle duâ ediyoru
Yusuf Semmak
Rabbimiz kalan ömrümüzü geçen ömr
Yusuf Semmak
☝️ "Tâğûta ibâdet et
Yusuf Semmak
✍ Sıla-i rahmin ömrü ve rız
Yusuf Semmak
BUNLAR HİÇ EŞİT OLUR MU?! 1- "
Yusuf Semmak
Arkadaşlar, videoyu paylaşalım!
Yusuf Semmak
Bu konuda üç Âyet-i Kerîme zikred
misafir
Thankks forr sharing your thought
Oğuzhan
Admin çok teşekkürler.
İsmail
Yüce ALLAH cc razı olsun sizden h
Yusuf Semmak
Ve aleyküm selâm kardeşim. Tâbi
Bekir Yetginbal
Canım kardeşim selamualeykum GÜN
Bekir Yetginbal
Ey Rabbim bu kulunun gayretlerini
Mahmut
Selamünaleykum Yusuf peygamberin
Ufuk
Çok güzel
Şeyma
Bu nadide soru ve cevapları için
Ahmet
Doyurucu bir yorum Teşekkürler
Yusuf Semmak
Son mısralar/dizeler hep "Lâm" ha
Baraa
Bence çoooook güzel bir site
ali
İlmî Arapça Sayfası http://www
ali
Faydalı Bir Maksud Programı http
ali
Faydalı Bir Emsile Programı http
Yusuf Semmak
BU DERSTE İŞLENEN BAŞLICA MEVZULA
Derya Atan
Ağzınıza, yüreğinize sağlık hocam
Firdevs Sevgi
inş güzeldit.
misafir
⭐⭐⭐⭐&
mustafa
Abi çook teşekküür ederim
Medine
Cenetin kapısın geçmek istiyom
Yusuf Semmak
Namazda Salli-Bârik okurken, Peyg
© 2012 YUSUFSEMMAK.COM