Araştırmacı, Yazar

ANASAYFA
BİZE ULAŞIN
AMACIMIZ
KUR'AN DİNLE
KİTAPLARIMIZ
DERS VİDEOLARI ARŞİVİ
NOT DEFTERİ
“NASİHATLER 7” isimli yazımızda; Magazin, nazar, “ameller niyetlere göredir” Hadîsinin açıklaması, şirk, gıybet-iftirâ, takvâ mescidleri-çarşılar, Tevhîd ve iman daveti karşısında “ölüm baygınlığında olan kimsenin bakışı gibi bakmak”, internet dünyası, okuma özürlüler, yedi yaşına geldiklerinde çocuklara namaz kılmayı öğretmenin gereği, Müslümanın hesaba çekileceği ilk amelinin namaz olduğu, hidâyet-doğruluk, Hz. Yûsuf’a atılan iftirânın reddi, tevbe etmeden ölenlerin şirk günahlarının asla affedilmeyeceği, başkalarının elindekilere bakıp kendini aşağı görme psikolojisinin yanlışlığına dair bir diyalog, geçmişte Müslümanlardan zuhûr eden kerâmetlerin ve hârikülâdeliklerin çokluğu ve hikmeti, “sihirbaz-râhib-çocuk” kıssası ve Ashâb-ı Uhdûd mevzuu, gömlek değiştirir gibi akîde değiştirmek, mü’mine hanımların ziynetlerini göstermeleri ile kendiliğinden görünmesinin anlam farkı, hayatın tartışma ve polemikler üzerine kurulu olmadığı, nefsin isteklerini tatmin uğrunda yaşarken Tevhîd’den uzak düşüp ömür sermayesini hebâ etme mevzuu, Bir Müslümanın, “imanlı olarak ve sevabını da yalnız Allah’tan bekleyerek” yaptığı sâlih amelinin asla küçümsenmemesi gerektiği, “tasavvuf” kelimesinin anlam ve kökeni, Hadîs nakleden kimsenin söylediği ve/veya yazdığı Hadîsi tahkîk edip kaynağını belirterek başkasına aktarmasının gerekliliği, “kopyala-yapıştır” yöntemiyle Hadîs nakledilemeyeceği, İsrâiliyyâtın üç kısım olması, çok ve boş konuşmayı terk etmeyi öğrenmenin bir takım ma’lûmatları öğrenmekten daha zor olduğunun beyanı, Firavun siyasetinin esasının, halkı sınıflara/tabakalara ayırıp, bir kısmını yüceltirken diğerlerini de alçaltıp ezmekten ibaret olduğu, Kur’ân’ın Sûreleri, cüzleri, hizbleri hakkında kısa notlar, Kur’ân’da 12 kez geçen: “Artık o gün yalanlayanların vay hâline!” İlâhî buyruğu hakkında açıklamalar, insanın, ya cömert ya savurgan ya da cimri olduğu meselesi, namaz kılarken bazı hayvanlara özgü davranışlardan sakınmak gerektiği, hikmet, en hayırlı ve en kötü insanın kimler olduğu, insanların “huy-kişilik-inanç ve davranış biçimleri” dünyada insan manzaralarının farklılığını ve çeşitliliğini oluşturduğu, teblîğ’in “hikmet” ve “güzel öğüt”le olması gerektiğinin beyanı, “Yûnus” ve “Yûsuf” isimlerinin altışar türlü söylenişlerinin olduğunun beyanı, gıybet hastalığının bir bakıma insan eti yeme vahşetine mübtelâ olmak gibi olduğu, her vesileyle nefis muhâsebesi yapmanın gerekliliği, “ümmet” kavramının anlamı ve kaça ayrıldığı, “hidâyet” kavramının anlamı ve kaça ayrıldığı, yiğitlik başlıkları olmak üzere 41 tane konuyu ele almaktayız. Rabbim, bu mütevazı açıklamalarımızı, insanların okuyup, amel etmelerine, tefekkür edip âhiret azığına dönüştürmelerine, hidâyetlere ve imanların artmasına vesile kılsın. Sebep olduğu hayırlardan müsebbibini de müstefîd eylesin. Âmîn.

 

NASİHATLER 7

Allah’a hamd, O’nun göndermiş olduğu tüm Peygamberlere ve onların ümmetlerine salât ve selâm ederiz.

1- İNSANLAR, MAGAZİNİ, KİTAP OKUMAKTAN DAHA ÇOK SEVİYORLAR!

Magazin haberlerinin ve yayınlarının bu denli rağbet görmesi, bu konu üzerinde birkaç cümleyle de olsa, hasbihal etmeyi gerekli kılıyor.

Magazin kelimesi Fransızca bir kelimedir.

Türkçe sözlükte magazin kelimesi şöyle tarif edilmektedir: "Çeşitli konuları, geniş bir kitlenin ilgileneceği şekilde hafifleterek veren resimli süreli yayın." Bir diğer tarifi de: "Eğlendirici, hafif, basitleştirilmiş konular" (Büyük Türkçe Sözlük, M. Doğan) şeklindedir.

Evet, tanımı tekrar okuyalım ve üzerinde düşünelim.

Magazin neymiş?

"ÇEŞİTLİ KONULARI" yani biraz ordan biraz burdan, dağdan, bağdan, çayırdan, bayırdan, hayattan, memattan, paradan puldan, kadından kısraktan, aştan, eşten, işten, piyasadan piyesten, velhâsıl akla gelebilecek her şeyden birazcık alıp onu "GENİŞ BİR KİTLENİN İLGİLENECEĞİ ŞEKİLDE HAFİFLETEREK VEREN" insanların çoğunun ilgisini çekecek basitlikte ve davetkâr bir câzibe içinde ambalajlayarak, reklamlarla ve moda kılıfı ile destekleyerek herkesin yorulmadan, terlemeden takip edecekleri basitlikte “RESİMLİ” resimlerle, videolarla, kendisine çeken başlıklarla, manşetlerle, tasarımlarla bir gizemin ardına gizlenen ve insanları kendisine çeken “SÜRELİ YAYIN”dır. Yani insanlara zahmetsizce sunulan bu yayınlar anlık bilgilendirme, eğlendirme, rahatlatma, dinlendirme, tembelleştirme ve gerçeklerden koparma amacına matuftur.

Bu tür yayınların en bariz işlevleri; genelde, gayrimeşru ve İslâm’a göre câiz olmayan konularda ve yöntemlerle “EĞLENDİRİCİ” bir fonksiyon yüklenmiş olmaları, “HAFİF” ciddiyetsiz, önemsiz, faydasız ve zararlı olmaları; izlenmeleri, okunmaları, bakılmaları ve takip edilmeleri kolay olsun diye de “BASİTLEŞTİRİLMİŞ KONULAR”dan oluşuyor olmalarıdır. Zaten magazinin hedef kitlesi herkes olduğu için, insanların çoğunun ilgisini kazanmak adına, nefsî zaafları, insanın doğasında bulunan merak ve istifham duygusunu harekete geçirerek; izleyici bulur. Kişi ya da olayları merak edilecek bir sunumla ambalajlı, süslü, makyajlı ve abartılı şekilde halka haber yapar. Magazinlerde en çok kullanılan objeler; kadın, cinsellik, para, zenginlik, şöhret, iktidar, makam ve mevkilerdir. Diğer bir deyişle; MASA (iktidar, makam, şöhret), KASA (para, zenginlik, israf) ve NİSÂ (kadınlar, cinsellik, istismar, zina)dan sakınmak gerekir. Bu konularda gaflete düşürebilecek belki de -Allah korusun- ayakları kaydırabilecek her türlü yayın ve sunumlara karşı dikkatli olmak icap eder.

Bu türden olan yayınlara dikkat edin. Öyle bir resim koyarlar ki, “acaba bu nedir?” dersiniz! Öyle bir başlık atarlar ki, “şunu mu bunu mu kastediyor ya da ne demek istiyor?” diye merak edersiniz! Hep bir bilinmezlik, istifham, merak, nefsânî câzibeler ve basitlikler vardır. Bunun yanında da magazinin ömrü kelebeğin ömrü kadar bile değildir! Yani faydasız haberler, faydasız bilgiler, faydasız görüntüler, faydasız tartışmalar, faydasız meraklar, faydasız gizemler bir anlık insanların çoğunun ilgisini çeker, sonra o olay câzibesini yitirir, onun yerine onun gibi basit olan aynı nitelikte başka bir şey öne sürülür. İnsanı gerçeklerden ve kendisinden uzaklaştıran, öz vatanında basit bir tiyatronun seyircisi haline getiren bu durum insanlık için ciddi bir tuzaktır. Basitleştiren, yüzeyselleştiren, tembelleştiren, boş bilgilerle beyni doldurup psikolojileri bozan, câhilleştiren, değerlerden uzaklaştırıp, nefsânî yargıları meşrulaştıran, okumayan, bilmeyen, anlamayan hatta düşünmeyen insanların yetişmesine sebep olduğu halde insanları sürekli tartıştıran, muhâlefet etmeyi ve zıtlaşmayı meziyet ve çağdaşlık saydıran, taklitçiliği ve modayı her ne kadar keyfiyette nüans olarak değişimler olsa da benimseten, savunduran ve takip ve taklit ettiren bir furyadır magazin…

Artık şunu sorabiliriz. Sen de magazinleri takip ediyor musun ya da edecek misin?

Cevap vermek için toparlanıp, ağzındaki tükürüğünü yutkunarak münasip bir cevap vermek adına hazırlananlara deriz ki, cevabınızı Allah’a verin!

Biz, bize düşeni yapalım. İnşâAllah, Rabbim bizleri, kıyâmet gününde mahşerî kalabalığın ortasında rezil ve rüsva etmesin, utandırmasın!

Boş, değersiz, anlamsız, zararlı, sıradan, geçici, dünya ve âhirete faydası olmayan gündem ve yayınlar yerine Nebe Sûresinde haber verilen en büyük haberi önemseyelim ve o haberin gerçekleşmesinden önce sâlih amellere koşalım, Hatta hayırlar hususunda birbirimizle yarışalım, yardımlaşalım...

Nebe kelimesi "önemli haber" demektir. Rabbimizin bu Sûrede haber verdiği bu önemli haber kıyâmet ve âhiret gerçeğidir. Bunlardan daha önemli bir haber olabilir mi? Bu nedenle Yüce Allah bu haber için, “En-nebeu’l-azîm/en büyük haber” buyurmaktadır. Kıyâmet ve âhiret gerçeğinden daha büyük haber olabilir mi? Şüphesiz, olmaz! O halde, dünyadaki, sıkıcı ve yapmacık haberlere, magazinlere her gün ve her dakika vakit ayırırken en büyük haberden gâfil olmak, o en büyük haber için çalışmamak, Allah’ın insanlara lütfettiği o aklın hangi ilkesine göre ma’kûl olabilir?

O halde, her şeye hak ettiği kadar değer verin, dünya hâdiseleri sizin gündeminizde "değeri kadar" yer bulsun. Her şeyden değerli olan Allah’ın rızâsı için çalışmanıza engel olan; fâni dünyanın geçici hâdiselerinin, magazinlerinin ve belirli süre etkin olup sonra “bâtıl”ın yok olduğu gibi “yok” olan modalarının, sizin yaşam alanlarınızı işgal etmesine izin vermeyin!

 

2- NAZAR (GÖZ DEĞMESİ) HAKTIR:

Biraz önce okuduğum bir yazıda araştırmacı (!) görünümündeki bir şahıs, nazarın olmadığını, bu inancın Kur’ân'a aykırı olduğunu söylemektedir. Bu mesele cevap vermeyi gerektirecek nitelikte kapalı ve karmaşık bir konu olmasa da, kısa da olsa birkaç satır karalamak yerinde olacaktır. Zira bâtıl fikirler, bilmeyenlerin kafasını karıştırabilir.

Göz değmesi meselesinde Hadîslerden, Selef'ten, âlimlerden o kadar çok delil getirebiliriz ki, o deliller buradaki satırlara sığmaz! Biz bu yönde ayrıntılara girmeyeceğiz. Zira göz değmesini inkâr edenler, İmam Nevevî'nin de belirttiği gibi, bid'atçilerden olan çeşitli gruplardan kimselerdir. Bir kimse, Hak ehlinin (Ehl-i Sünnetin, Selef-i Sâlihîn'in) yolunda olduğu sürece bu bid'at ve hurâfe fikir bataklıklarına düşmez. Günümüzde ise bu ve benzeri türden konuları inkâr eden kimselerin çoğunun inançlarının temelini -maalesef ki- Hadîs inkârcılığı fitnesi teşkil etmektedir.

Kur’ân'a Usûlsüz olarak; indî kanaat ve zannlarla yaklaşanlar, orada göz değmesine dair delâletler ve işâretler bulamasalar da, bu, onların sorunudur diyerek, Rabbimizin Kitâbında da buna temas edildiğini ulemânın beyan ettiğini hatırlatalım. Müfessirler, Kalem Sûresinin 51. Âyetinin, göz değmesinin ve nazarın tesirinin hak olduğunun delili olduğunu ifade etmektedirler:

“Gerçek şu ki o kâfirler Zikri işittiklerinde neredeyse gözleriyle seni devireceklerdi…”

Nazarıın varlığını kabul etmeyen bir kimse bunca delili göz ardı etmeden nazarı inkâr edemez!

Hâfız İbn-i Kesîr bu konuda çarpıcı bir beyanda bulunmaktadır:

وقد اتفق العقلاء على أنّ الإصابة بالعين حقّ

“Akıl sahibi olan herkes göz değmesinin hak olduğunda ittifak etmiştir.” (Tefsîru’l Kur’âni’l Azîm, Dâru Usâme, C: 1, S: 146)

Dikkat ederseniz, İbn-i Kesîr rahımehulâh bu konuda icmâ'yı zikrederken ulemâ/âlimler deme gereği bile görmüyor ve ukalâ/akıllılar diyerek çok latîf bir üslup kullanıyor. Yani bu konuda sadece İslâm âlimlerinin değil, ilim sahibi olmasalar bile akıl sahibi olan tüm ümmetin de ittifakı vardır demek istemektedir. Allah en iyi bilendir.

Peygamberimiz aleyhisselâm da şöyle buyurmuştur:

الْعَيْنُ حَقٌّ ، وَلَوْ كَانَ شَيْءٌ سَابَقَ الْقَدَرَ سَبَقَتْهُ الْعَيْنُ

“Göz (nazar değmesi) haktır. Eğer herhangi bir şey kaderin önüne geçecek olsaydı, göz onu geçecekti.” (Müslim, Tıbb, 42)

Yâ Rabbi, bizleri, bakışı insanlara zarar verenlerden eyleme! Nazar ettiğimiz her şeyde hayır ve bereketler ihsân eyle! Aşırı imrenerek ve kıskanarak bakıp başkasına zarar verenlerin şerrinden ve zararlarından da bizleri muhâfaza eyle. Âmîn!

3- "AMELLER NİYETLERE GÖREDİR" HADÎS-İ ŞERÎFİNİ NASIL ANLAMALIYIZ?

Şirk, küfür ve haram'da ya da kısaca söylemek gerekirse gayrimeşru şeylerde niyete itibar olunmaz. İkrâh altında olanların hâli müstesnâdır. Akîdesi bozuk olan pek çok kimse, ihtimalli sözlerde yani sarîh olmadığı için şirkin mi yoksa meşru bir mananın mı kastedildiği belli olmayan mübhem sözlerde niyete, maksada itibar olunacağı gerçeğinden hareketle, şirk ve küfür sözlerinde de niyetin geçerli olduğunu sanmaktadırlar! Bu durum; Tevhîdî akîdeden yoksunluk nedeniyle hakikati kavrayamamak ve İslâm'da çok açık olan bu meseleyi karıştırmaktan ileri gelir! Peygamberimizin "Ameller niyetlere göredir" Hadîsi genel olarak meşru ve mubah şeyleri kapsamaktadır. Büyük küfür, büyük şirk, haram veya günah işleyip de, niyetin iyi (!) olduğu ya da maksadın hayır (!) olduğu iddiasıyla, mutlak anlamda şerr olan bir şeyi savunmak tek kelimeyle hidâyetten mahrumiyet demektir!

Meşru işlerde niyetin önemi bilinmektedir. Gayrimeşru işlerde niyetin -ikrâh hâli dışında- önemi yoktur. Bir takım iyi (!) niyetlere güvenerek günah işleyen günahkârdır, şirk sözleri söyleyen müşriktir!

Bu iki durum dışında bir de zâhiren bâtıl mı olduğu yoksa hak mı olduğu tam olarak anlaşılamayan kapalı veya kaypak sözler vardır. Bu durumda, o sözü söyleyenin aleyhine açık bir Şer'î delil olmadığı için, o kimseye günahkâr veya müşrik demeden önce; söylediği ile neyi kastettiği sorulur, şirki kastetmişse kendisine hüccet ikâme edilir yani hakikat açıklanır. Meşru bir manayı kastettiğini söylerse, o zaman da, o kişiye bu türden yanlış anlaşılabilecek kaypak ve esnek ifade tarzlarından sakınması öğütlenir. Doğru manayı yanlış ifade tarzıyla dile getiren bu kişinin niyetinde kötülük olmadığı için, -inşâAllah- iyi niyetinden dolayı ma'zûr olur. Bu son durumdaki kimselerin kalplerini ve niyetlerini Allah'tan başka kimse bilemez. Onun için de söz ve davranışları meşru'ya da gayrimeşru'ya da ihtimali olan hallerde kişinin ikrârına itibar olunur. Amellerin niyetlere göre olmasının, en çok karıştırılan yönü budur. Ya da bazıları bu son durumu bildiği için, bu bilgiyi şirk-i ekber veya küfr-ü sarîh meselelerine de teşmîl ederek/genelleyerek, her durumda niyetin "asıl" olduğu iddiasıyla büyük i'tikâdî yanlışlara düşmektedirler!

Unutulmasın ki, Allah'ın şirk, küfür veya haram diye isimlendirdiği bir şey, insanların niyeti, maksadı veya hüsn-i te'vîli (!) ile meşrulaşmaz ve o kimseyi yaptığının vebalinden kurtarmaz. Zira İslâm'da haram da bellidir, helâl de... Müslümana düşen; şirk'ten, küfür'den, irtidâd'dan ve her türlü ma'siyetten ictinâb etmek, sakınmak, kaçınmak, uzak durmak; farzlara, vâciplere, müstehablara, mendûblara yani bi'l-netice tüm sâlih amellere imtisal etmektir. Yani yapışmaktır...

Gayrimeşru söz ve fiilleri işleyip de "niyetim iyi, kalbim temiz" gibi Şerîatta hiçbir kıymeti olmayan sözlerle aldanmak ve aldatmak aklıselimin davranışı olamaz!

Hiç şüphesiz câhiliyyenin hüküm sürdüğü her ortamda genelde İslâmî ıstılâhların halk nezdinde kabuklarının ve isimlerinin kaldığını, içlerinin boşaltılıp bâtıl fikirlerle doldurulduğunu, o ıstilâhların özünün kaybolduğunu ve her kavram ya da her konu hakkında milyonlarca birbirinden ayrı ve birbirine zıt düşünce tarzlarının bulunabildiğini unutmayalım. Herkesin düşüncesi kendisine denir; "âmennâ" ama bu fikir enflasyonu İslâm adına olunca, "Müslümanım" diyen kimselerin bu durumda durup tekrar tekrar düşünmeleri ve iyice araştırma yapmaları gerektiğini kabul etmek lazımdır!

 

4- ŞİRK!

Tevhîd en büyük ma'rûf'tur; şirk en büyük münker'dir.

Bir kimse en büyük ma'rûf'tan mahrum iken, iyiliklerinin olduğundan ve çokluğundan söz edemez. Tevhîd; Kur’ân ve Sünnetin haber vermiş olduğu sâlih amelleri işleyenlere sevap kazandıran bir belgedir. Bu akîde belgesi olmadan, Kur’ân ve Sünnette yer alan bazı ibâdetler işlense de kişiye hiçbir faydası olmaz!

Zira Rabbimiz buyurmuştur ki:

“Şüphesiz sana ve senden öncekilere şöyle vahyolundu ki: Eğer şirk koşarsan, andolsun ki amelin boşa gider ve muhakkak zarar edenlerden olursun.” (Zümer: 65)

“De ki: Amelleri açısından en çok ziyana uğrayanları size haber vereyim mi? Onlar o kimselerdir ki, dünya hayatında yaptıkları boşa gitmiştir, üstelik kendilerinin iyi (işler) yaptıklarını zannederler.” (Kehf: 103, 104)

“Allah’a ibâdet edin (O’nu birleyin, Tevhid’e iman edin), O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın.” (Nisâ: 36)

Ey insan! Sen şirk içindeysen asıl suçlu kendi nefsindir!

Velev ki, seni aldatanlar olsa da, sen suçundan beraat edemezsin! Seni aldatan senin suç ortağındır; seni saptırandır, şirk'e seni râzı edendir, bâtılı sana süsleyip hak gösterendir. Bunlar "tamam" ama bu detaylar, şirk ehlinin lehine delil olmayıp, saptırıcıların aleyhine olan delillerdir! Unutma ki, şirk'i benimseyen ve yol edinen sensin! Kendi adına sen suçlusun, saptırıcılar açısından da onlar suçludur, Allah katında...

Tevhîd'i inkârda bu kadar cür'etkâr olanlar; kendilerini aldatan insan ve cin şeytanlarına ve nefs-i emmârelerine karşı cesur olsunlar. Asıl cesâret haksızlık karşısında hakkın tarafında olmaktır.

İnsanların ve cinlerin ebedî kurtuluşu Tevhîd iledir! İmana şirk bulaştığı anda insan ne kadar ibâdet ederse etsin, ne kadar iyi insan olursa olsun, ne kadar güler yüzlü, güzel gözlü, yumuşak sözlü, yardımsever, iyimser, insancıl biri olursa olsun; bunların âhirette bir faydası yoktur. İmanına şirk karıştırıp ölenin varacağı yer -Allah korusun- ebedî bir cehennem azabıdır! Bu gerçeği, insan ve cin şeytanları insana unutturmak için, bunun böyle olmayacağını söyleyerek Tevhîd yolundan saptırmak için, Allah'ın keremi, lütfu ve rahmetinin sınırsızlığını hatırlatarak, Allah'ın affına ve merhametine güvendirmek için ve müşrikler hakkında kesin olan Allah'ın azabı hususunda emin olunmasını sağlamak ya da zor ve dar zamanlarda Allah'ın rahmetinden ümit kestirmek için elinden gelen çabayı göstermektedir...

Sen, Allah ve Rasûlünün dediklerini okumazsan, mü'minlerin öğütlerine kıymet vermezsen; seni hak yoldan uzaklaştıracak milyonlarca bâtıl seslere kulak vermek zorunda kalırsın. "Benim görüşüm" diyerek kendi düşüncen sandığın şeyler, o seslerin sentezi bir takım çıkarımlardır! Kaynakları bâtıl olan çıkarımlar! Allah, bu durumdaki insanı, kendi Zikrinden gâfil olduğu, hakikati araştırmadığı, Allah'ın rızâsının gönderdiği Kitap'ta ve Peygamberinin Sünnetinde olduğunu düşünmediği, bunu düşünse de Kitap ve Sünnetle tüm bağlarını kopardığı için, bilgisiz kalmayı kendisi tercih edip Allah'ın emrettikleri ve yasakladıkları istikamette -İlâhî sınırları koruyarak- bir yaşam sürmediği için; evet, Rabbimiz, bu durumda olan insanı "Tevhîd'e ve İslâm'a ilgisiz kalanlar, yüz çevirenler" anlamında "mu'ridûn" diye isimlendirmektedir. Ve bu durumdaki kimseleri ebedî bir azap ile tehdit etmektedir. Ulemâ da, böyle yapan insanların amelinin "küfrü'l-i'râz" yani "yüz çevirme küfrü" olduğunu belirtmektedirler.

Kendimizin, sevdiklerimizin, başkalarının, başkalarının sevdiklerinin hatta tanıdığımız ya da tanımadığımız tüm insanların sahîh olarak iman etmesini ve muvahhid Müslümanlar olarak cennete girmesini gönlümüz arzu ettiği için, bu duygu, düşünce ve istek sebebiyle Rabbimizden bunu diliyoruz. Fakat insan kendisi için bir hayrı istemeden, onu kazanmak için çalışmadan onu elde edemez, bunu da unutmamak gerekir. Müslüman ecdâd ne güzel söylemiştir. İnsanın kendisine yaptığını kimse yapamaz, diye... Gerçekten iyi ya da kötü her anlamda insan kendi âhireti için şimdiden yatırım yapmaktadır. Bunun farkına varmak gerekir.

Bugün, modern (!) ve çağdaş dünyanın kullandığı "farkındalık" tabiri asıl itibariyle, insanın, Allah'a kulluk noktasında bilinçlenmesi ve bu konuda yaratılış amacının farkına varması ve bu amaca uygun bir yaşam sürme şuurunu kazanması anlamında anlaşılmalıdır ve kullanılmalıdır. Bu gerçek dışındaki farkındalıkların insana kazandırdıkları bu dünya ile sınırlıdır; unutmayalım!

Yüce Allah'tan, yarın, korktuğundan emin olanlardan ve umduğuna nâil olanlardan olmayı dileriz. Rabbimizin azabından O'nun lütfuna, keremine, rahmetine ve mağfiretine sığınırız.

 

5- GIYBET (DEDİKODU), İFTİRÂ!

Haksız yere aleyhte konuşanlar; ya tekfîrcilik ederler ya nefsî zaaflarıyla konuşurlar, ya bilmeden/tanımadan söz söylerler ya da aralarındaki düşmanlık, husûmet ve ihtilâflar nedeniyle aşırıya kaçarak yalan yanlış sözler söylerler, iftirâ ederler, sû-i zann'da ve sû-i te'vîl'de bulunurlar.

Böyle yapanların sözlerine aklıselîm bir kimse iltifât etmez. Bu tarz konuşmalara ancak câhil, gâfil, firâsetsiz, dirâyetsiz, zulme meyilli ve fitneci kimseler ilgi gösterirler!

Eğer size söylenen sözler bu kâbilden ise; o lafçı ve fitneci kimseye prim vermeyerek, meclisinizde onun konuşmalarından rahatsızlığınızı açığa vurarak, onun susması ve ıslâh olması için kendisine nasihat ederek, gıybetçiliğe ve fitneciliğe son vermezse de onunla arkadaşlığınızı ve dostluğunuzu gözden geçirerek, hakkın tarafında durunuz ve aleyhinde aşırı gidilen kardeşinize karşı "gıyâbında onun izzetini ve şerefini koruma" vazifenizi yerine getiriniz!

Nefsine uyan insanlar, nefsânî zaafları nedeniyle insanlar yanında meşrû' şekilde i'tibâr elde edemedikleri için, insanların aleyhinde konuşarak bir yerlere gelme kuruntusundadırlar! Yani birilerini i'tibârsızlaştırarak i'tibâr elde etme peşindedirler!

Lafçı insanları kimse sevmez. Hatta lafçılar bile! Laf taşıyanlar, laf taşır ama kendilerinin aleyhinde konuşulduğunda rahatsız olurlar! Düşünmezler ki, sen nasıl rahatsız oluyorsan, insanları da bu şekilde rahatsız ediyorsun!

Bir yerlerden laf getiren kimse; size laf getirdiği gibi, sizden de başkasına götürür. Zira onun hâli ve sıfatı budur! Onların lafından ancak onlara bu türden çirkin konuşma izni vermeyerek sakınabiliriz.

Arkamızdan konuşan câhilin lafına iki karşılığımız vardır: Tebessüm ve sükût!

Tebessüm et; çünkü tebessüm sadakadır. Sana kötü söz söyleyene sadaka ver! Zira sevaplarını sana göndermekte ve gerekirse günahlarını da yüklenmektedir! Sen de hiç değilse tebessüm sadakasıyla onun bu iyiliği (!) altında kalma!

Sükût et; çünkü ahmağa kelâm fayda verme! Hamâkat elbisesini giymiş bir kimse, o elbiseyi çıkarmadıkça, o halden silkinmedikçe, ne konuşursan anlamaz! Sadece konuşulanları dedikoduya âlet eder! O kimseye günah işleme malzemesi vermemek için, susmak, bu tür kimselerin de hayrına olan bir cevap şeklidir!

Sözün burasında, 17. Yüzyıl Türk hiciv şâirlerinden olan Nef'î'nin bir dörtlüğü aklıma geldi. O, kendisine kâfir diyen Şeyhulislâm Yahyâ Efendi'ye karşılık olarak şu dizeleri söylemişti:

"Müftü Efendi bize kâfir demiş,

Tutalım ben ona diyem müselman,

Lâkin varıldıkta rûz-i mahşere,

İkimiz de çıkarız orda yalan."

Bu şiire uyarlayarak siz de şöyle diyebilirsiniz:

"Adamın biri bize 'ilimsiz' demiş,

Tutalım ben ona diyem 'doğru söylemiş',

Lâkin varıldıkta rûz-i mahşere,

İkimiz de çıkarız orda yalan."

Bu dörtlükte "Doğru söylemiş" ifadesiyle takvâlı ve tevâzu'lu bir yaklaşım olarak her bilenin üstünde daha iyi bir bilen olduğu hakikati ve ilkesi vurgulanmaktadır. Yoksa Allah'ın lütfettiği ilim nimeti yok sayılmamaktadır. Zira ilmin varlığı ya da yokluğu izâfî bir durumdur. Hiçbir ilim talebesi, âlimlerden iyi bildiğini iddia etmez. Hatta bilmediğini söyler! Çünkü âlimler meseleyi farklı yönleriyle, illetleriyle, hikmetleriyle, haysiyetleriyle, keyfiyetleriyle ve ihtilâflarıyla daha iyi bilirler. Âlimler de kendi aralarında mütevâzıdırlar. Hiçbir zaman "daha iyi bilme", "daha âlim olma" davası gütmezler. "İlimsiz" kelimesi yerine size karşı atılabilecek her türlü iftirâyı yazabilirsiniz. Biz, en hafiflerinden birini seçtik. Ya da en ağırlarını tercîh etmedik!

İnsanları geneli açısından, çok konuşmak neredeyse boş konuşmaya eştir! Söyleyen ne güzel söylemiş: "Çok laf yalansız, çok mal haramsız olmaz" diye! Boşboğazlık; vebâle, günaha ve kul hakkına sebep olur. Hayırları yer bitirir. Kendisine iyilik etmek isteyen akıllı bir kimse, dilini tutmasını bilmelidir.

Unutmayalım ki, Müslüman; diğer Müslümanların elinden ve dilinden selâmet bulduğu kimsedir. Rabbimiz, Mümtehine Sûresinin  Âyetinde müşrik ve kâfirlerin bir özelliğini haber vermektedir:

 وَيَبْسُطُوا إِلَيْكُمْ أَيْدِيَهُمْ وَأَلْسِنَتَهُم بِالسُّوءِ

"Onlar size ellerini ve dillerini kötülükle uzatırlar."

Müslüman; elinden ve dilinden hayır ve güzellik görülen kimsedir. Bu nedenle "Müslümanım" diyenler, ellerini de dillerini de kötülüklerden korusunlar.

Dilinizi Allah'ın zikriyle, güzel sözlerle, dualarla, iyiliği emretmekle, kötülüklerden men etmekle meşgul edin! Kur'ân okuyun, tefsîr okuyun, Hadîs okuyun, nasihat edin ya da hayırlı şeyler konuşun... Yahut da hiç değilse susun!

Yanında gıybet edilen kimseler, -Allah rızâsı için- gıybet edene "SUS!" desinler! Yoksa gıybete kulak verenler de, gıybetçiye gaz verenler de, fitne ateşini körükleyenler de, hakkında dedikodu edilen veya iftirâ edilen kardeşini müdâfaa etmeyip, lafçıları susturmayanlar da; gıybetçi vites yükseltmiş ve susmaya hiç de niyetli değilse, o fitne ortamını terk etmeyenler de, o gıybet, iftirâ, sû-i zan, yalan, yanlış vs. günahlara ortak olurlar!

 

6- ALLAH'IN EN SEVDİĞİ YERLER TAKVÂ MESCİTLERİ, EN SEVMEDİĞİ YERLER İSE ÇARŞILARDIR:

Ebû Hüreyre radıyallâhu anh'ın rivâyetine göre, Rasûlulah aleyhisselâm şöyle buyurmuştur:

أحَبّ الْبِلاَدِ إلَى اللهِ مَسَاجِدُهَا وَأبْغَضُ الْبِلاَدِ إلَى اللهِ أسْوَاقُهَا

"Allah nezdinde beldelerin en sevileni (temeli takvâ üzerine tesis edilmiş) MESCİTLERDİR. Allah nezdinde beldelerin en buğzedileni (sevilmeyeni) ise ÇARŞILARDIR." (Müslim, Kitâbul Mesâcid ve Mevâdiu's Salât, 288)

Hadîsin metninde مَسَاجِدُهَا “mescitleri” ve أسْوَاقُهَا “çarşıları” ifadeleri geçmektedir. Bu kelimeler, isim tamlaması (izâfet)tir; مَسَاجِدُ “mesâcid/mescitler” kelimesi, mercii الْبِلاَدِ “bilâd/beldeler” olan هَا “müfred-müennes-ğâibe” muttasıl (bitişen) zamire izâfe edilmiştir. Bunun anlamı şudur: Allah katında beldelerin en sevilen yerleri, sadece Allah'a ibâdet edilen ve O’na hiçbir şeyin ortak koşulmadığı takvâ temeli üzerine binâ edilmiş olan mescitlerdir. Beldelerin/şehirlerin Allah nezdinde en buğzedileni yani en sevilmeyeni ise çarşılardır.

O halde, yaşadığınız beldede Allah'a ibâdet edebileceğiniz takvâ mescitleriyle iç içe olunuz ki, Allah'ın sevdiği o mekânlarda ibâdet etmeniz sebebiyle Allah sizi de bizi de sevsin. İşiniz olmadıkça çarşılarda fazla bulunmayın. Yolları, sokakları, pazarları amaçsızca işgal etmeyin. Çünkü oralarda genelde Allah'a isyan edilir, günahlar işlenir, harama bakılır, zulüm yapılır, israf edilir. İnsanın bu yerlerde elini, dilini, gözünü ve kulağını haramdan koruması çok zordur. Hatta çarşı pazar gibi yerlerde insanlar namazlarını bile kılmazlar. Namaz kılanlar bile, namazı son vakte kadar tehir ederek, son dakikalarda huşusuzca, hızlı hızlı, ne okuduğunu bilmeden, Allah'ı da çok az zikrederek namaz kılarlar. Şeytanlar da buraları çok severler ve buralarda insanları aldatabileceği rahat ortamlar bulurlar. Allah ise, meşru bir ihtiyaç olmadan çarşılarda bulunulmasını sevmez. Çünkü Rabbimizin en sevmediği mekânlar bu tür yerlerdir.

Sözün burasında, Müslümanlar için sakındırıcı olması ümidiyle münâfıkların namazı hakkındaki Âyet-i Kerîme’yi hatırlatmak yerinde olacaktır:

“Doğrusu münâfıklar Allah’ı aldatmak isterler. Hâlbuki O, hilelerine başlarına geçirir. Onlar, namaza kalktıkları vakit üşenerek (tembelce) kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar ve Allah’ı da pek az anarlar.” (Nisâ: 142)

Peygamberimiz, pazar yerlerini مَعْرَكَةُ الشَّيْطَان "şeytanın savaş yeri" olarak nitelemektedir. Pazar yerleri için bu kelimenin kullanılması; orada insanların birbirleriyle dövüşmeleri, birbirini alt etmeye çalışmaları sebebiyledir. Şeytan da pazardakilere zarar vermek için çalıştığı için, bu tür mekânlar savaş yerine benzetilmiştir. Bir anlamda şeytanların kışkırtmasıyla buralarda savaş olmaktadır. Ya da oradaki insanlarla şeytanlar savaşmaktadır. Pazarlardaki insanlarda şeytan savaş yapar; çünkü orası şeytanın savaş alanıdır. Hatta şeytanın sancağını diktiği yerdir. Şeytanın pazar yerine sancağını dikmesinin anlamı; insanları günahlara sürüklemek için orada yardımcılarıyla toplanması anlamındadır.

Pazarlarda şeytanın insanlarla savaşları da onları birtakım günahlara sürüklemek şeklindedir. Oralarda aldatma, kandırma, yalan yere yeminler etme, fâsid akidler yapma, müşteri kızıştırma, kardeşinin satışı üzerine satış, alımı üzerine alım yapma, ölçüde ve terazide eksiltme ve hile yapma gibi türlü türlü bâtıllar işlenir. Câhiliyye toplumlarında ise bu haramlara başka haramlar katılır. Kadın ve erkeklerin birbirine karışması (ihtilât), açık saçıklık (teberrüc), göz ve el zinası, meşru olmayan ürünlerin satışı, namazdan ve Allah'ı zikretmekten gâfil olma, kendini dünyaya kaptırıp tefekkür ve takvâyı terk etme vb. pek çok ma'siyetler olur.

Bu nedenle pazar yerlerinde fazla eğleşmemek gerekir. İşleri hızlıca görüp uzaklaşmak en hayırlısıdır. Hatta pazar yerlerine ilk giren ve son çıkan olmaktan sakınma imkânımız varsa, bu hususta bile hassâsiyet göstermeliyiz!

Rasûlullah aleyhisselâm buyurdu ki:

لا تَكُونَنَّ إِنْ اسْتَطَعْتَ أَوَّلَ مَنْ يَدْخُلُ السّوقَ ، وَلا آخِرَ مَنْ يَخْرُجُ مِنْهَا ، فَإِنَّهَا مَعْرَكَةُ الشَّيْطَانِ ، وَبِهَا يَنْصِبُ رَايَتَهُ

"Eğer gücün yeterse, pazara ilk giren ve oradan son çıkan kişi sen olma! Çünkü şüphesiz orası şeytanın savaş yeridir ve sancağını da oraya diker." (Müslim, Kitâbu Fedâilu's Sahâbe, 100)

“Pazar” سُوق kelimesi hem müzekker (eril) hem de müennes (dişil) olarak kullanılır. Müennes kullanımı daha fasihtir. Ona bu adın verilmesinin nedeni, insanların orada ayakları üzerinde dikilmelerinden dolayıdır.

Peygamberimiz:

وَإيَّاكُمْ وَهَيْشَاتِ الأسْوَاقِ "Çarşı ve pazarlardaki gürültü ve patırtılardan kendinizi koruyunuz" (Müslim, Namaz, 123) buyurmuştur.

“Heyşât” هَيْشَات kelimesi, “heyşe” هَيْشَة kelimesinin çoğuludur ve "gürültü, patırtı" anlamına gelir. Bu kelimeyle Peygamberimiz, çarşı ve pazarlardaki telaş, kargaşa, keşmekeş, tartışma, kavga, seslerin yükselmesi, seslerin birbirine karışması, çarşı ve pazarlarda görülen fitneler ve karışıklıklar gibi halleri kastetmektedir.

Rabbim, sosyal hayat ile âdeta iç içe hâle gelen bu tür yerlerin fitnesinden ve günahlarından hepimizi korusun.

Rasûlullah aleyhisselâm, cennet çarşısı hakkında şunları haber vermektedir:

"Şüphesiz cennette bir çarşı vardır. Her cuma oraya gelirler. Kuzey rüzgârı eserek yüzlerine ve elbiselerine değer, böylelikle güzellikleri ve cemalleri artar. Ailelerinin yanına da güzellikleri ve cemalleri artmış olarak geri dönerler. Aileler (eşleri) onlara: Allah'a yemin olsun, bizden (yanımızdan ayrıldıktan) sonra güzelliğiniz ve cemaliniz arttı derler. Onlar da: Allah'a yemin olsun, siz de öyle. Bizden (sizden ayrıldıktan) sonra sizin de güzelliğiniz ve cemaliniz arttı derler." (Müslim, Kitâbu'l Cenne ve Sıfati Naîmihâ ve Ehlihâ, 13)

Cennetlikler cennet çarşısına gidince güzellikleri artmaktadır. Oysa dünya çarşıları genelde güzelliği ve iyilikleri azaltıp insanları günaha sevk edici nitelikler taşımaktadır.

Yüce Rabbimiz bizlere cennet çarşılarında dolaşmayı nasip eylesin.

 

7- TEVHÎD VE İMANDAN BAHSEDİLİRKEN, ŞİRK VE KÜFRÜN MAHİYETİ AÇIKLANIRKEN, ÖLÜ BALIĞIN VEYA ÖLÜM BAYGINLIĞINDA OLAN KİMSENİN BAKTIĞI GİBİ BOŞ BOŞ BAKANLAR!..

Yanında, Tevhîd ve Şirk konularının en esaslı meseleleri anlatılırken; bir kimse ile göz göze geldiğinizde o kimse anlattıklarınızı kavliyle, haliyle veya vücut diliyle onaylamıyorsa yani söylediklerinizin doğruluğunu ikrar etmiyorsa, o kişi hakkında şu ihtimaller söz konusudur:

- Ya o kimsenin huyu suyu öyledir. Yani güzele güzel diye tasdik etme hasleti kazanmamıştır. Bu güzel bir kişilik değildir! Bu kimseye nasihat edip ıslah etmek gerekir.

- Ya o kimse o esnada gaflet halindedir. Yani ya uykuludur, ya düşüncelidir, ya anlatılanları tam algılayamamıştır veya hakkı açıklayan kimse ile kişisel problemi vardır vb. durumlardadır. Bu tür kimseler için de bulunduğu hale göre ikaz edilir.

- Ya da o kimse Tevhîd ve Şirk konularına dair anlatılan meselelerin bir kısmını onaylamıyordur. Yani akidesi bozuktur. Bu en kötü ihtimaldir! Bu durumdaki kişilere Tevhîd teblîğ edilir ki, bozuk akîdeleriyle Allah'ın huzuruna varmasınlar...

Bu sınıf kimseler, Tevhîd'i açıklayan kimsenin konuşmasına onay vermez, sessiz kalmayı tercih eder, yüz hatları değişir, keyfi kaçar, konuya müdahil olmak ister, konuşan kimseyi başka bir mecraya çekmek ister, itiraz makamında sorular sorar...

Bu kimselerin, konuşma esnasında genelde bakışlarında bir boşluk sezilir. Bu boşluk, ölü balığın gözlerinin bakışı gibidir. Ya da bu bakış; Muhammed Sûresinin 20. Âyetinde haber verildiği gibi, üzerlerine ölüm baygınlığı gelmiş olan -kalplerinde hastalık bulunan- kimselerin bakışı gibidir...

"Ölüm baygınlığı", halk arasında "sekerâtü'l mevt" ya da kısaca "sekerât" diye bilinen şeydir. Bu tâbir, Kur'ânî bir terimdir. Kâf Sûresinin 19. Âyetinde سَكْرَةُ الْمَوْتِ "sekretü'l mevt" tâbiri geçmektedir. "Sarhoşluk, baygınlık, kendinden geçme" anlamlarındaki "sekret" سَكْرَة kelimesi müfred (tekil)dir. Çoğulu "sekerât" سَكَرَات şeklindedir. "Sekretü'l mevt" سَكْرَةُ الْمَوْتِ kelimesi; "ölüm baygınlığı"; "sekerâtü'l mevt" سَكَرَاتُ الْمَوْتِ ise "ölümün baygınlıkları" demektir.

Rabbimiz buyurdu: "(Bir gün bakarsın ki) ölüm baygınlığı gerçek olarak (bi-hakkın) gelmiş. '(Ey insan!) İşte bu, senin kendisinden kaçıp durduğun şey' (denilir)." (Kâf: 19)

- Ana başlık olarak temas ettiğimiz bu üç başlık dışında bir ya da birkaç ihtimal de olması mümkündür.

Bu, önemli bir mevzudur. Zira düşünsenize, siz, imandan, İslâm'dan, Tevhîd'den, Dîn'den, ibâdetten, ilâhtan, rabbden, tâğûttan, ma’bûddan, şirkten, küfürden, câhiliyyeden vb. meselelerden bahsediyorsunuz; ama yanınızda akîdesinin sağlam olduğunu bildiğiniz (ya da öyle düşündüğünüz) bir arkadaşınız sizi onaylamamaktadır. Size destek vermemektedir. Sanki sizinle aynı görüşte değilmiş gibi bir görüntü sergilemektedir. Bu ne acîp bir durumdur! O kimse hakkında akla gelen üç ihtimal; ya gaflet anındadır. Fakat bu konular konuşulurken gaflet anında bulunmak genelde uzak ihtimaldir. Ya onun kişilik ve karakterinde zaaflar ve problemler vardır. Ya da -genelde yaşanan vâkıî bir durum olarak- konuşulanların hepsini ya da bir kısmını onaylamadığı için, suskunluğu tercih etmektedir. Amaç; insanların hidâyeti olunca, önce yakınlardan başlamak gerekir. Yanı başındaki kimsenin şirkleri varken, uzaktakilere anlatmak; komşusu açken, başkalarının komşusunun yardımına koşmaya benzer. Bu açıdan konu çok önemlidir. Tevhîd akîdesine mensup olduğunu (önceden itiraf ettiği gibi) sonradan (bu hâdiseden sonra da) itiraf etmeye devam eden böylesi arkadaşlara da nasihat etmek lazımdır ki, hakkı söyleme hususunda -en azından bir kelime veya kelam ile de olsa- dillerini kıpırdatma zahmetinde bulunsunlar!

 

8-   İNTERNET DÜNYASI

TR - İnternet ortamındaki özel mesajlaşmaların, global ortamlardaki sohbetlerin ve polemiksel tartışmaların zararı faydasından büyüktür!

AZ - İnternet mühitindəki xüsusi mesajlaşmaların, qlobal ortamlardaki söhbətlərin və polemiksel müzakirələrin zərəri faydasından böyükdür!

Boş (malayani) konuşma, zaman israfı, tartışma ve kalp kırma, yanlış anlama ve yanlış anlaşılma, hitap edilen kişiyi tanımama ve gelişigüzel konularda konuşmak zorunda kalma, husûsî (özel) hitap ile umûmî (genel) hitabın birbirine karışması, sadece yazıyla bir kimsenin kendisini ifade edemeyeceği gerçeğinin ihlâli ve ihmâli sebebiyle chat'leşmeyi âdeta günlük yaşam biçimi haline getirme, özel üsluplu teblîğ, irşâd ve nasihatlere yakından başlamak gerekirken, yanı başımızdaki insanlara ilgisizlik (vefâsızlık ve asosyalite), yazılı polemiklerde insanların, birbirlerinin kirli çamaşırlarını ortaya dökercesine bir tutum içinde olması, her doğrunun her yerde söylenemeyeceği, her hakkın doğru bir ifade tarzının olduğu gerçeğinin göz ardı edilmesi, milyonlarca farklı karakter ve kişilikteki insanların kendi inancı, düşüncesi, mizacı, değer yargıları, psikolojisi, olmazsa olmazları veya olmaması gerekenleriyle hareket ederek, konuştuğu kimse üzerinden fikirlerini doğru/yanlış biçimlerde dile getirmesi ve âdeta tartışma yapmaya cür'etkârâne bir heves içinde bulunması, her bir konuşmanın muhataba veya muhataplara, yer, zaman ve şartlara göre üslup biçiminin olduğunu insanların genelinin bilmemesi, aykırı sözler söylemeyi hüner sayması, küfür, hakaret, argo ve âmiyâne konuşmalar, büyüğünü küçüğünü bilmeme, yıkıcılığın yapıcı olmaktan daha çok rağbet görmesi, insanlara ilmî ve bilimsel gerçeklerle değil de, kişisel görüş ve kuruntularla gitme, ihlâs ile okuyup anlamayı, anlayıp amel etmeyi tercih etmek yerine, akıl, fikir, zekâ, nefis ve asabiyetle konuşmayı ve tartışmayı daha çok sevme, öğrenmek yerine öğretmeye heves, çalakalem yazarak nefis tatmini, beğeni çokluğu ile avuntu, internet ortamında milyonlarca kalemin olduğunu unutarak, her paylaşımın veya her yazılanın doğru olacağını varsayma ya da nefse uygun gelen şeylere yönelip, onları tahkîk etmeden (iyice araştırmadan) kişisel görüşe delil kabul etme, hayal âlemindeki dünyanın sanal âlemde inşâsı için çalışırken, reel hayatın gerçeklerinden soyutlanma, tepkisel paylaşımlarla tatmin olmaya çalışma, bin düşünüp bir konuşmak ve yazmak yerine, binlerce kez yazıp konuştuktan sonra gecikmeli ve yetersiz düşünmeyle yetinme, zararı faydasından çok olan sözlerden sakınacak fren sistemine sahip olmama, sürekli gaza basma, gaz verme, övme, yerme, eleştirme, sataşma vb. olumsuz örnekler ve binlerce durumların internet ortamlarında söz konusu olduğunun bilincinde olarak; meşru, ma'kûl, yapıcı, faydalı, güzel ve pozitif hareket etmek gerektiğini unutmamak gerekir...

 

9-   OKUMA ÖZÜRLÜLER!

Bazı insanlar okuma özürlüdür. Tıpkı görme ve işitme engelli kimseler gibi. Görme ve işitme özrü yüksek olanlar, nasıl ki bu sıfatlara tekabül eden işlerden muaf olurlar ve kendilerinin mazur görülmesini beklerler ise, okuma özürlü olanlar da, okumaya taalluk eden işlerden uzak dururlar. Okuma özürlüler, -rahatsızlığının durumuna göre- az gören ve az duyan kimseler gibi, ara sıra okurlar. Mektup, mesaj, şiir, şarkı, fatura, tabela, plaka, gazete, dergi, internette bazı yazılar vb. sınırlı okuma durumları da vardır. Aynen bazen gören, bazen duyan kimseler gibi, okuma özürlüler de bazen okurlar!

Bazı kimseler de haftada, ayda, mevsimde ya da yılda o kadar az okurlar ki, buna rağmen o okudukları birkaç satırı gözlerinde büyütürler, bunu yeterli görürler. Ve okuma konusu açılınca da "okuyorum" derler... Bu durumdakilere, çok telaffuz edilen bir sözü hatırlatmak gerekir. "Bozuk saat bile günde iki kez doğruyu gösterir..." Aslında çok hikmetli bir sözdür. Zira önemli olan, ayda yılda doğru işler yapmak değildir. Az da olsa, hayırlı amellerde devamlı olmak gerekir. Devamlı olan güzel ameller, güzel sonuçlar verir. Yılda bir-iki kitap bile okumayan kişilerin, öğrenmeden, nasıl güzel ameller yapması beklenebilir! Günde bozuk saat gibi bile olamayıp, iki doğrusu dahi olmayanlar, kendilerine gelmek için -etkili uyarıcı olarak- bozuk bir saat edinsinler. "Ne işe yarıyor?" diyenlere de: "Benim kendime gelmem için bana günde iki kez nasihat ediyor" desinler! Okuyarak, nasihat dinlemeyi öğrendikleri zaman artık o saate ihtiyaçları kalmayacaktır! Artık zamanın önemi anlaşılmıştır. Ömür sermayesini daha dikkatli kullanmak adına bir dakika bile ileri gitmeyen ve geri de kalmayan saate ihtiyaç vardır... Bu, işin latife ve ibret boyutu! Üzerinde düşünmeye değer!

Gelelim, ellerine kitap verildiğinde sanki maşa olmadan ateş parçası tutuyormuş gibi ellerini isteksizce uzatanlara, kendilerine kötülük ediliyormuşçasına okuma konusunda mırın kırın yapanlara, diliyle dişinin arasından çıkan düşük bir ses tonuyla okuma alışkanlığının olmadığını söyleyenlere!...

Gerçekten okuma özürlülere: “Şunu oku!” diye eline bir fotokopi yazısı ya da kitap tutuştursanız, onlar: “Okumam iyi değil, okuduğumu anlamıyorum, okuma alışkanlığım yok, dinlemeyi seviyorum, burada yazanları sen özetleyiver de konuşalım” gibi pek çok bahaneler ve kaçamak cevaplarla size karşılık verirler. Sanki bu kimselerin okuması yoktur; sadece işitmesi vardır! Okumayanın, işitme ve algılama kapasitesinin de ne durumda olduğunu tahmin etmek güç olmasa gerektir! Okumayan, öğrenmeyen, anlamayan ve bilmeyen insan duyduklarını neye göre değerlendirip de anlayacaktır?

Bu kimseler neden okumadan korkarlar ki? Yoksa okumanın zor ve sıkıcı olduğu yönünde bir vesveseyi şeytan mı bu kimselerin aklına koyuyor? Öyleyse, bu kişilerin, âlimlerin ne kadar büyük bir fazilete sahip olduklarını kabul etmeleri de beklenmez mi? Öyle ya, kendisine çok zor gelen şeylerin çok ama çok ötelerinde okuyan kimseler âlimler değil midir? Fakat okumayanın, böyle düşünse de, düşündüğü şeyden ibret alıp güzel sonuçlar çıkarması genelde çok zordur. Zira okumayan bilmez!

Okuma özürlüler unutmasınlar ki, bu probleminiz fizikî değil, manevî bir rahatsızlıktır! Muhakkak insanların fizikî anlamda görme, duyma ve anlama özürlüleri olduğu gibi, bir de manevî anlamda görme, duyma, anlama ve akletme özürlüleri vardır. Okuma özürlülüğü de tembellik anlamında büyük bir sorundur. Bu sorun, manevî anlamda görme, duyma, anlama ve akletme sorunlarına yol açar. Bu sorunun sonucu da doğru yolu bilememek/bulamamak, doğru yolda olamamak ve hak üzere ölememektir.

Allah aşkına, ilk sırada yaptığınız, önemli, öncelikli “olmazsa olmaz”larınıza bir bakın! Sonra da “olmazsa da olur”larınıza bir bakın! Bunların ne ilk ne de ikinci sırasında neden Müslümanların “olmazsa olmaz”ı olan “Yaratan Rabbin adıyla, O’ndan gelenleri, O’nun rızâsı için okuma ve gerekleriyle amel etme” yoktur? Yoksa siz, Müslümanların kazanmayı “en büyük kazanç, başarı ve kurtuluş” kabul ettikleri “Allah’ın rızâsı”nı önemsemiyor musunuz? Yoksa dünya kazanımlarını ve fani insanların hoşnutluğunu elde etmeyi daha önemli mi görüyorsunuz? “Evet” diyenlere sözümüz kalmaz; kendilerine Yüce Yaratanımız, Celâl sıfatlarıyla hükmedecek ve yaptıklarının karşılığını tam olarak verecektir! Yukarıdaki sorumuza “Hayır” diyenlere ise, o halde, Allah’ın ilk emri olan ‘Oku!’ ile âmil olunuz diyoruz. Yoksa siz de, yukarıda bahsi geçen insanlar ile âhirette aynı azabın yoldaşları ve cehennemin sakinleri olursunuz!

Okuyun, Allah’ın adıyla okuyun! Allah’tan gelenleri, Allah rızâsı için ve Allah’tan gelenlere göre okuyun! Yani her şeyi değil, Allah’ın vahyini ve Allah’ın vahyine göre okuyun! Her konuda kıstasınız ve değer ölçünüz vahiy olsun! İnsanların değer yargıları ile değerlendirmeyin. Değerlendirme de tek ölçü vardır; o da vahiydir! Kur’ân ve Sünneti okuyun, anlayın ve her konuya Allah ve Rasûlünün buyruklarına göre bakın! Dünyaya vahiy ile vahyin penceresinden bakın! Hevâ ve heves gözlüklerini atın, vahiy gözlüğünü takın! Unutmayın, hak veya bâtıl olan her şeyin hükmünü ancak her şeyi yaratan, emretme ve yasaklama hakkı yalnızca kendisine ait olan Âlemlerin Rabbi, gerçek ma’bûd Allah Sübhânehu ve Teâlâ bilir. Allah, Kur’ân-ı Kerîm’i ve Rasûlullah ile de Sünnet-i Seniyye’yi bizlere gönderip, hakkı açıkça bildirdikten sonra, aldatıcılara kanmak, şeytan ve dostlarının satırlarını okumak –birilerinin zannettiği gibi- mazeret değil, suçtur! Akıllı insan mazeret aramaz; mazeret aramakla vakit kaybetmek yerine, Yaratana karşı vazifelerini öğrenmek için, Rabbinden gelenleri okur!

Yaratıcımız: "Yaratan Rabbinin adıyla oku!" (Alak: 1) buyurmaktadır.
Gerçek Rabb ve İlâh hem yaratma hem de hükmetme sıfatları kendisine ait olandır. Yaratmayan ne rabb olabilir ne de ilâh! Yaratamayan varlıkların, Allah’ın okumamızı emrederek gönderdiği İlâhî gerçeklerin hılâfına hüküm vaz etme hakkı da bulunmamaktadır!

 

10- YEDİ YAŞINA GELDİKLERİNDE ÇOCUKLARA NAMAZI ÖĞRETİN!

Hz. Peygamber:

عَلِّمُوا الصَّبِيَّ الصَّلاَةَ ابْنَ سَبْعِ سِنِينَ وَاضْرِبُوهُ عَلَيْهَا ابْنَ عَشْرٍ

"Yedi yaşına geldiğinde çocuğa namazı öğretin. On yaşına geldiğinde (kılmazsa, hafifçe) dövün" buyurdu. (Tirmizî, Salât; 182, [407])

Ebû Dâvud'un rivâyetinde Hadîs şöyledir:

 مُرُوا الصَّبِيَّ بِالصَّلاَةِ إِذَا بَلَغَ سَبْعَ سِنِينَ وَإِذَا بَلَغَ عَشْرَ سِنِينَ فَاضْرِبُوهُ عَلَيْهَا

"Yedi yaşına ulaştığı zaman çocuğa namazı emredin. On yaşına geldiğinde (kılmazsa, hafifçe) dövün." (Ebû Dâvûd, Salât, 26, [494])

Çocuklar yedi yaşına ulaşınca şahsî işlerini yapabilecek hale gelirler. Onları bu dönemde namaza alıştırmalıdır. Bu devrede onlara öğretilecek en faydalı şey namazdır. Namazın yanında akîde ve ahlâk esaslarını da vermelidir. On yaşında namaz kılmaya başlamalıdırlar; çünkü bir zaman sonra bulûğ çağına ulaşacaklar ve namazla mükellef olacaklardır.

Çocuklarına iman, ahlâk ve ibâdet esaslarını öğretmek ebeveynin görevidir. Ebeveyn, Allah'a itaat ve güzel ahlâkta çocuğuna örnek olmalıdır.

Baba ve anne çocuğuna eğitim-öğretimde yetersiz kalırsa; âlimlere gönderip çocuğunun ilim öğrenmesini ya da âlim olmasını sağlamalıdır.

Unutulmamalı ki, çocuklar için canlı örneklik kuru sözlerden daha etkilidir. Kendisi ibâdette gevşek olanın sözü tesirli olmaz.

Kendi sigara içip çocuğuna sigaranın zararlarını anlatan babanın etkisizliği gibi! Çocuk sadece şunu düşünür: "Babam neden içiyor o zaman!"

Ebeveyn, kötü alışkanlıkları hiç olmazsa çocukları için bırakmalıdır. Onlara zarar vermemeli ve kötü örnek olmamalıdır.

Çocuğunu namaza alıştırmak, İslâm akîdesini ve ahlâkını öğretmek, kötü örnek olmamak; ebeveynin evladına görevlerindendir.

Hadîste geçen "dövme" şiddet anlamında değildir. Gerekirse, hafifçe dövmedir. Bu kayd, emrin önemine işarettir. "Mutlaka öğretin, emredin" demektir. Çocuğuna güzel örnek olan ailelerde zaten kızmaya hele de dövmeye hiç gerek olmaz. Sağlıklı temellere oturtulmuş ailelerde zaten asla şiddet ve kavga ortamı yoktur; kişiler arasında saygı ve sevgi vardır. Bu tür ailelerde ebeveynini namaz kılarken gören küçük çocuklar da namaz kılmaya özenirler. Müslüman aileler için genel durum bu şekildedir. Hadîs'te ise, sağlıklı aile ortamlarına rağmen, yedi yaşına geldiği halde namazı öğrenmek istemeyen, on yaşına geldiği halde hâlâ kılmayan çocukların durumuyla ilgili bir uyarı vardır. On yaşından sonra çocuğun ulaşacağı dönem bulûğ çağıdır. Bu dönem de bir-iki sene içinde gerçekleşecektir. Bu nedenle Peygamberimiz, en son çare olarak, sakındırma amacına ma’tûf olarak hafifçe dövmek gerekirse bunun da yapılması gerektiğini bildirmekte hatta emretmektedir.

Amacı üzüm yemek olanlar sözü en iyi şekilde anlar; derdi bağcıyla olan ise lafı didikler, bir türlü anlamaz. Dayak, şiddet vs. der, durur!..

Namaz, mü’minler üzerine günde beş vakit olarak Allah Sübhânehu ve Teâlâ’nın emr-ü fermânıdır: "Muhakkak namaz, mü'minler üzerine vakitleri belli bir farzdır." (Nisâ: 103) Bizi yaratan, bizi namaz kılmak ile sorumlu tutuyor. Ancak namazın öncesinde iman istiyor bizden…

Şimdi, namaz kılmamak ve kıldırmamak için hak ve özgürlük masallarıyla namaza engel olana mı yoksa Allah'a mı kulak vereceğiz?

Abdestli, namazlı bir nesil güzel ahlâk ve temiz bir toplumun numûnesidir. Kılmak istemeyen kılmasın; ama imanı sebebiyle kılanlara saygı!

Bunları Allah emrediyor! Birazcık Kur’ân'ı bilen herkes bunlardan haberdardır. Namazın aile halkına emredilmesi gerektiğini Allah söylüyor:

"Sen aile halkına (ve ümmetine) namazı emret. Kendin de sabırla ona devam et. Senden rızık istemeyiz. Sana rızkı Biz veririz. Güzel âkıbet ise takvâ sahiplerinindir." (Tâ-Hâ: 132)

Bu Âyette, aile fertlerine namazın emredilmesi emr-ü fermân buyrulmaktadır. Ebû Dâvud'un rivâyetindeki "Yedi yaşına ulaştığı zaman çocuğa namazı emredin" Hadîs-i Şerîf'i de bu durumu vurgulamaktadır. Âyet ve Hadîslere göre; namaz önce öğretilecek sonra da emredilecektir.

Cehennemin yedi (Hicr: 43, 44), cennetin ise sekiz kapısı bulunmaktadır. Cennetin sekiz kapısının olduğuna dair çok sayıda Hadîs-i Şerîfler vardır. Bir tanesini hatırlatalım. Peygamberimiz buyurdu: "Sizden kim, güzelce abdestini alır, sonra da 'Şehâdet ederim ki Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur ve Muhammed O'nun kulu ve Rasûlüdür' diyecek olursa; mutlaka ona cennetin sekiz kapısı açılır ve bunlardan hangisinden dilerse girer." (Müslim, Tahâret, 17)

Peygamberimiz: "Cennette sekiz kapı vardır" (Buhârî, Kitâbu Bed’i’l-Halk, 9) buyurarak bunu açıkça ifade etmiştir.

Bunlardan dördü; oruç tutanların gireceği "reyyân" kapısı, namaz kılanların gireceği namaz kapısı, cihâd kapısı, sadaka (zekât) kapısıdır. (Buhârî, Savm, 4; Müslim, Zekât, 85)

Peygamberimizin bu Hadîsini dinleyen Hz. Ebû Bekir: “Anam babam sana fedâ olsun ey Allah’ın Rasûlü! Bu kapılardan çağırılan kimselere hiçbir sıkıntı olmayacağı belli. Peki, bahsettiğiniz kapıların hepsinden (aynı anda) çağırılan biri olacak mı?”  diye sordu.

Rasûlullah: "Evet hepsinden davet olunur. Ve ben, senin onlardan olmanı ümit ediyorum" buyurdu. (Buhârî, Savm, 4; Müslim, Zekât, 85)

Hz. Ebû Bekr'in İslâm'ı yaşama konusunda ne kadar gayretli ve Allah'ın rahmetini ümit etme hususunda ne kadar istekli olduğuna dikkat edelim.

İmam Buhârî ve İmam Müslim'in zikrettiği cennetin dört kapısını tekrar hatırlayalım: Namaz kapısı, Cihâd kapısı, Reyyân kapısı, Sadaka (zekât) kapısıdır.

Diğer dördü şunlardır: İnsanları affedenlerin gireceği "Affedenler kapısı", Hesap ve azâbı olmayan, tevekkül ehlinin gireceği "Eymen kapısı". İlim ehlinin gireceği "Zikir veya ilim kapısı". İbn-i Hacer'in açıklamasına göre "Hacc kapısı" da vardır.

Şu anda siz, cennetin hangi kapısından girmeye kendinizi aday görüyorsunuz? Rabbim bizlere hepsine layık olacak bir hayat bahşetsin! Âmîn!

Son olarak şu iki Hadîs-i Şerîf'i de hatırlatalım: 

"İnsanın ehli, malı, komşusu yüzünden uğrayacağı fitneye namaz kılması, oruç tutması, sadaka vermesi keffâret olur" (Buhârî, Savm, 3)

"Kıyâmette kulun ilk sorguya çekileceği ibâdet, namazdır." (Tirmizî, 413; Ebû Dâvûd, 864; İbn-i Mâce, 1425, 1426; Nesâî, 46) Eğer namazı tam olursa; diğer işler kendisine kolaylaştırılacaktır.

Namazlarında huşû içinde olan ve namazlarını muhâfaza eden mü'minler kurtuluşa ermişlerdir; Firdevs cennetine de mirasçı olanlar işte bu kimselerdir. (Bkz. Mü'minûn: 2, 9, 10, 11)

Peygamberimiz, yedi yaşına gelmiş çocuklarımıza namazı emretmemizi buyururken, on yaşından itibaren beş vakit namaz kılmalarını emrederken; ana ve babaları kırkında, ellisinde -Müslümanım, dedikleri halde- hâlâ abdestle, namazla, niyâzla münâsebetleri yoksa bu halde peygamberin huzuruna nasıl varacaklar?

"Müslüman olan namaz kılar" diyerek kendini temize çıkaranlara da namazın Sünnete uygun şekilde, zâyi edilmeden ve Kur’ân ifadesiyle ikâme edilmesi gerektiğini hatırlatalım. Rasûlün ve ashâbının kıldığı gibi namaz kılmak zorundayız. Namazla dirilmeliyiz, namaz bizi, kötülüklerden alıkoymalıdır. Namazda rûhen ve mânen mi'râc'a çıkmalıyız. Huzursuzluklarımızı, sıkıntı ve streslerimizi namaz kılarak atmalıyız. Namazda huzur bulmalıyız. Namaz, hayatımızın maketi olmalıdır; namaz esnasında Allah'tan aldığımız İlâhî mesajları hayatımıza yansıtmalıyız. Namaz, kardeşlik, sevgi, saygı, merhamet, birlik ve beraberlik duygularını öğretmelidir. Namaz kılarak, emin, güvenilir ve dürüst insanlar olmalıyız. İnsanlar hakkımızda: "Bu adam namaz kılıyor; bundan kimseye zarar gelmez" diye düşünmelidirler.

Gaflet içinde namaz kılıp, namazda ne dediğini bilmeyen, namazı kendisine yük gibi gören, namazda gerilen, strese giren, namaz kıldığı halde kötülükleri terk edemeyen, namazlı olduğu halde gerçekte musallî olamayan, ahlâkı düzelmeyen, merhamet, sevgi ve saygıdan mahrûm olan; namazının ya bir kısmından ya da tamamından gaflet içinde olanlardan Rabbimiz, hepimizi muhâfaza etsin.

Bizleri musallîn'den ve namazı ikâme edenlerden, cennete namaz kapısından girenlerden kılsın, inşâAllah.  

 

11- MÜSLÜMAN BİR KULUN KIYÂMET GÜNÜNDE HESABA ÇEKİLECEĞİ İLK AMELİ FARZ NAMAZLARIDIR:

Allah'ın kullarının imandan sonra üzerinde titizlik göstermeleri, önem vermeleri ve asla zayi etmemeleri gereken amel hiç şüphesiz ki namazdır. Namaz, insanlık tarihiyle aynı yaştadır. Tarih boyunca, namazın emredilmediği ne bir peygamber ve ne de bir İslâm toplumu olmuştur.

Peygamberimiz namaz için "gözümün nuru" ifadesini kullanmıştır ve sıkıntılı anlarında Efendimiz namaz kılarak rahata ve huzura kavuşur, sıkıntılarını unuturdu. Namaz, kulun Rabbiyle mânen buluşmasıdır; namazsızlar, âhirette Rabbleriyle buluşmaktan ve görüşmekten mahrum olacaklar ve cehennemi boylayacaklardır. Cehenneme gitmelerinin sebebini de: “Biz namaz kılanlardan değildik” (Müddessir: 43) diye ifade edeceklerdir.

İmam Mevdûdî rahımehullâh bu Âyeti şöyle açıklamaktadır:

“Yani biz Allah'a, Rasûlü'ne ve Kitâbı'na inanarak Allah'a inananların ilk olarak yerine getirecekleri hakkı yerine getirenlerden değildik. O hak namazdır. Bundan da iman etmeyen kimsenin namaz kılmadığını burada iyice anlamalıyız. Dolayısıyla bir kimse eğer namaz ehlinden ise, kendiliğinden anlaşılır ki o kimse iman ehlidir. Çünkü iman olmadan namaz kılınmaz. Ayrıca namaz kılanlardan olmamanın da cehenneme gitme sebeplerinden olduğu açıklanmaktadır. Onun için bir kimse iman etse ama namazı terk edenlerden olsa, o da cehennemden kurtulamayacaktır. (Tefhîmu’l Kur’ân, C: 6, S: 523)

Mahkeme-i Kübrâ'da, mü'min bir kulun ilk hesaba çekileceği ameli, farz namazdır.

Hureys b. Kabîsa radıyallâhu anh’dan rivâyete göre, şöyle demiştir:

Medîne’ye geldim ve:

اللَّهُمَّ يَسِّرْ لِى جَلِيسًا صَالِحًا "Allah’ım! Bana sâlih bir arkadaş nasip et” diye dua ettim. Derken Ebû Hüreyre radıyallâhu anh’ın yanına oturdum. Kendisine: “Ben, Allah'a bana sâlih bir arkadaş nasip etmesi için dua ettim. Bana, Rasûlullah'tan işittiğin bir Hadîs söyle! Olur ki, Allah Teâlâ onunla beni faydalandırır” dedim. Bunun üzerine dedi ki: Ben, Rasûlullah aleyhisselâm’ın şöyle buyurduğunu işittim:

إنَّ أوَّلَ مَا يُحَاسَبُ بِهِ الْعَبْدُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ مِنْ عَمَلِهِ صَلاتُهُ

"Kıyâmet gününde kulun işlediği amellerinden hesaba çekileceği ilk şey namazıdır.” (Tirmizî, Salât, 188, No: 413) Bu Hadîs-i Şerîf'in devamı üzerinde birazdan duracağız...

İnsanoğlu, sorumsuz davrananlar hakkında vârid olan tehdit edici İlâhî hükümlerden kaçmakla ve onları görmemezlikten gelmekle gerçeği değiştiremez. Cesur kişi odur ki, korkularını yenebilen ve kendi gerçeğiyle yüzleşebilendir. Rabbim, cennete "namaz kapısı"ndan girenlerden eylesin bizleri!

Ebû Hüreyre’den rivâyet edilmiştir:

"Bedevi bir adam gelerek: "Yâ Rasûlallah! Bana, işlediğim zaman cennete girebileceğim bir amel söyle" dedi. Rasûlullah da ona: "Hiçbir şeyi ortak koşmaksızın sırf Allah’a kulluk edersin, namaz kılarsın, farz kılınan zekâtı verirsin, Ramazan’da oruç tutarsın” dedi. Adam: "Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, bunlara hiçbir şey eklemem" dedi. Adam yüzünü dönüp yanımızdan ayrılınca, Rasûlullah: "Kim cennet ehlinden bir kimseye bakmaktan hoşlanırsa, bu adama baksın" buyurdu." (Buhâri, Zekât, 1, H. No: 1397; Müslim; Îmân, 15)

“Allah’tan başka ilâh olmadığına, Muhammed’in O’nun elçisi olduğuna şehâdet edinceye, namaz kılıncaya ve zekât verinceye kadar insanlarla savaşmakla emrolundum. İnsanlar bunları yaptıkları zaman İslâm’ın hakkı hariç, bana karşı canları ve malları dokunulmazlık kazanır. Onların (iç yüzlerinin) hesabı Allah’a aittir.” (Buhâri, Îmân, 17, H. No: 25; Müslim, Îmân, 36)

“Ümmetim kıyâmet gününde bedenlerindeki abdest izlerinden dolayı yüzleri nurlu, elleri ve ayakları sekililer olarak çağrılacaktır.” Ebû Hüreyre şöyle demiştir: “Sizden kim parlaklığını artırmaya gücü yetiyorsa yapsın.” (Buhâri, Vudû’, 3, H. No: 136; Müslim, Tahâret, 35)

“Mü’minin hilyesi/süsü abdest suyunun ulaştığı yere kadardır.” (Müslim, Tahâret, 40)

Hureys b. Kabîsa radıyallâhu anh'ın rivâyeti olan Hadîs'in tamamını okuyalım:

"Kıyâmet günü kulun ilk önce hesaba çekileceği ameli namazdır. Eğer namazı iyi, eksiksiz çıkarsa o kul kurtuluşa ermiş ve başarıya ulaşmış olur. Eğer namazı bozuk çıkarsa, aldanmış ve hüsrâna uğramış olur. Eğer farzlardan eksiği çıkarsa Allah Azze ve Celle: 'Bakın bakalım, kulumun eksik farzlarını tamamlayacak nâfile namazı var mı?' buyurur. Sonra kişinin diğer amellerinin hesabı da bu şekilde yapılır." (Tirmizî, Salât, 188, H. No: 413; Ebû Dâvûd, Salât, 151, H. No: 864; İbn-i Mâce, İkâme, H. No: 1425, 1426; Nesâî, Salât, 9, H. No: 465;)

Hadis-i Şerif'in son bölümünü tekrar hatırlayalım:

قَالَ الرَّبُّ عَزَّ وَجَلَّ : اُنْظُرُوا هَلْ لِعَبْدِى مِنْ تَطَوُّعٍ

فَيُكَمَّلُ بِهَا مَا انْتَقَصَ مِنَ الْفَرِيضَة ثُمَّ يَكُونُ سَائِرُ عَمَلِهِ عَلَى ذَلِكَ

Azîz ve Celîl olan Rabbimiz şöyle buyuruyor:

"Bakın bakalım, kulumun eksik olan farzlarının kendisiyle tamamlanacağı nafile namazları var mı?"

Eğer nafile namazları varsa, Rabbimiz rahmet ve lütfuyla o kulunun eksik farzlarını tamamlar. Bu nedenler Müslüman farz veya nafile hiçbir ibâdeti küçük göremez, bazı ibâdetlerde gevşeklik gösteremez. Ashâb-ı Kirâm, o muhteşem saadet asrını; Allah ve Rasûlünün emir ve tavsiyelerinin tamamına uyarak inşâ etti.

Onlar; şu farz, şu sünnet demediler! Şu vacip, bu müstehab ayrımı yapmadılar! Selef-i sâlihîn; Kur’ân ve sünnete güçleri yetiğince uydu; onların tek hedefi Allah'ı râzı etmek idi.

Bazı âlimler, günahın büyüğü-küçüğü olmaz; bütün yasaklardan sakınmak gerekir, derler. Bu söze doğru yerden bakarsak çok hisseler çıkarabiliriz. Ama elbette suçun büyüğü ve küçüğü olur. Ama o suçun en küçüğünün bile Allah'a karşı işlendiğini düşünürsek; tüm insanlığa karşı suç işlemek bile, o suçun yanında küçülür. Büyüğüyle, küçüğüyle her günah işlendiğinde kalpte siyah bir nokta oluşur. O nokta bazen büyük, bazen küçüktür, bazen koyu, bazen açıktır. Ama kişi günah işlemeye devam ettikçe o nokta büyür. Müslüman, mekrûhlardan da şiddetle sakınmalı ve müstehab ve mendub amellere karşı titizlikle rağbet etmelidir. Çünkü mekrûhlar zamanla birikerek harama yaklaşabilir veya harama dönüşebilir. Nafile ibâdetler de, farz ibâdetlerden noksanlıklarımızın ikmâline ve günahlarımın affedilmesine keffâret ve bedel olacaktır.

En son zikrettiğimiz Hadis'in son cümlesi bunun delilidir.

ثُمَّ يَكُونُ سَائِرُ عَمَلِهِ عَلَى ذَلِكَ

"(Kulun; nafile namazlarıyla, noksan olan farz namazları ikmal edildiği gibi), kişinin diğer amellerinin hesabı da aynı şekilde olur."

Bu büyük müjdeden sonra, fırsat buldukça farzların yanında nafile namaz kılalım, nafile ibâdetler yapalım ki; farzlarımızdan eksiklerimizi Rabbimiz, bu ibâdetlerimizle ikmâl edip bizi, cehennemden korusun.

 

12- HİDÂYET VE DOĞRULUK:

Akîdesi bozuk olan yani şirk koşan bir kimse, mü'minlerin kalben şeksiz, şüphesiz, kesin ve kat'î olarak bildiği ve i'tikâd ettiği iman esaslarının tamamını asla kabul etmez, edemez. Tevhîdî esasların biri, birkaçı veya çoğu; şirk koşanların aklına, fikrine, yaklaşım tarzına, usûlüne, hevâsına, menfaatlerine, ölçme ve değerlendirmesine, kıyas ve te'vîline uymaz. Bunun nedeni hidâyetten mahrum olmak; hak ile bâtılı birbirine karıştırmak, okunanları yanlış anlamak, kaynak niteliği taşımayan (ilmî değeri olmayan) kitaplar okumak, konuşulanların içindeki doğru ile yanlışı ayıklayamamaktır. Bunu ancak mü'min olanlar yapabilir. Çünkü ellerinde Kur’ân ve Sünnet vardır. Allah bir kimseye hidâyet vermedikçe, işittikleri sayısız sözlerin hangisinin "doğru" hangisinin "yanlış" olduğunu bilmesi ve doğru olana uyması beklenemez.

Rabbimiz bu konuda şöyle buyurmaktadır:

"Tâğut'a ibâdet etmekten sakınıp Allah'a dönenlere; işte onlara müjde vardır. O halde sen de müjde ver o kullarıma ki; Onlar, sözü işitip en güzeline uyarlar. İşte onlar, Allah'ın kendilerini doğru yola ilettiği kimselerdir. Ve işte bunlar özlü akıl sahipleri olanların da tâ kendileridir." (Zümer: 17, 18)

Ne kadar kitap okursa okusun, ne kadar kültürlü olursa olsun, ister hafız olsun, isterse Arapça bilsin fark etmez. Allah'ın hidâyeti ancak layık olanlara nasip olur. "Çok bilgi" değil, "faydalı, fayda veren bilgi" önemlidir. Avam arasında "çok bilmek" diye ifade edilen vâkıanın hidâyet ve dalâlete birinci derecede etkisi olmaz. Önemli olan tasdîk, teslimiyet ve sadakattır. Tarihte ve bugün nice "bilenler" olmuştur ki, bilimsel, felsefî, kültürel, fikrî, aklî ve zihinsel anlamda birçok meziyetleri olmasına rağmen, hidâyetten yüz çevirmişlerdir!

Okumak Allah için olmalıdır ki, Rabbimiz okunanlarda anlayış ve fıkıh lütfetsin. Allah'ın rızâsından başka hedeflerle okuyan kimsenin beynine doldurdukları, kendisine fayda sağlamak şöyle dursun, vebal olur. Fikrî tutarsızlıkların, kişilik ve psikolojiye de olumsuz tesirleri olur. İlim huzur getirir, faydasız bilgi ise zihinsel çelişkileri ve tutarsızlıkları artırarak huzursuzluklara ve kararsızlıklara yol açar. Allah korusun, özellikle ileri yaşlarda vesveselerin artmasını sağlar!

Bu nedenle, Allah'tan hidâyet ve doğruluk istemeliyiz:

أللَّهُمَّ اهْدِنِى وَسَدِّدْنِى "Allah'ım, bana hidâyet ver. Beni doğru yolda yürüt."

أللَّهُمَّ إنِّى أسْألُكَ الْهُدَى وَالسَّدَادَ "Allah'ım, Sen'den bana hidâyet vermeni ve beni doğru yolda yürütmeni dilerim." (Müslim, Zikir, Duâ, Tevbe ve İstiğfâr Kitâbı, 78)

Hadîs'te geçen الْهُدَى "hüdâ" kelimesi "hidâyet, السَّدَاد "sedâd" kelimesi "doğruluk" demektir.

Ey Allah'ım! Sen'den hidâyet ve doğruluk isteriz.

Yüce Rabbimize dua ediyoruz:

"Allah'ım, nefsime takvâsını ver ve onu tertemiz et. Sen onu tertemiz edenlerin en hayırlısısın. Sen onun hem velisisin, hem mevlâsısın. Allah'ım, ben fayda vermeyen ilimden, huşu duymayan kalpten, doymayan nefisten ve kendisine icâbet olunmayan (kabul olunmayan) bir duadan Sana sığınırım." (Müslim, Zikir, Duâ, Tevbe ve İstiğfâr Kitâbı, 73)

 

13- "HZ. YÛSUF, KENDİ ZAMANINDA KÜFÜR DEVLETİNDE MALİYE BAKANI OLUP, BİR TÂĞÛTUN HÜKMÜ ALTINA GİRDİ" DEMEK, ALLAH'IN PEYGAMBERİNE ATILABİLECEK EN BÜYÜK İFTİRÂLARDANDIR!

Allah'ın Peygamberi Yûsuf aleyhisselâm'ın kendi zamanında küfür devletinin maliye bakanı olduğunu söylemek, bir peygambere en büyük iftirâdır! Hz. Yûsuf o dönemde Züleyha'nın iftirâsına ma’rûz kalıp yıllarca zindana mahkûm olduktan sonra (Yûsuf: 42), bu iftirâdan aklanmadıkça zindandan çıkmayı reddetmişti (Yûsuf: 50). Günümüzde bir takım insanlar onun küfür devletinin memuru olup, bir tâğûtun hükmü altında görev yaptığını söylemek sûretiyle ona en büyük iftirâyı atmaktadırlar! Allah o dönemde böylesi bir duruma izin vermediği gibi, âhirette de kendisine atılan bu iftirâdan onu temize çıkaracaktır. Fakat Allah elçisinin, küfür sistemine tâbi olduğunu söyleyerek iftirâ edenler, yarın Hakkın huzurunda kendilerini nasıl temize çıkarabilecekler acaba! El-insâf, diyoruz! Bir insanın akîdesi şu ya da bu olabilir, bu noktayı anlarız; ama birileri akîdelerinin sahihliğini ispat ederken bir peygambere asılsız çirkin yakıştırmalar nispet etmeye nasıl cür'et edebilir? Hakkında hiçbir ilmi olmayan bir meselede konuşurken, insan, Allah'tan korkmaz mı? “Yûsuf aleyhisselâm, Kralın dinine uydu” derken, Hz. Yûsuf'un zindan arkadaşlarına Tevhîd'i teblîğ ederken söylediklerini (Yûsuf: 40. Âyeti) okumazlar mı? Hz. Yûsuf, zindanda hükmün ancak Allah'a ait olduğunu söylerken, zindandan çıkınca "Kralın hükmü"ne mi râzı olmuştur! Bunu iddia edenler, Hz. Yûsuf'a -hâşâ- “zindanda teoride savunduğunu, zindandan çıkınca pratikte reddetti” demiş olmuyorlar mı? Bazı insanlar, Allah'ın peygamberinin sabah başka akşam başka, zindanda başka dışarı çıkınca başka bir akîdeyi savunduğunu mu sanıyorlar! Bunu ancak hak ile bâtıl arasında taraf seçememiş, inanma ile inanmama arasında gidip gelen (Nisâ: 143) münâfık insanlar ve müşrikler yapabilir. Mü'minler kesin olarak bilirler ki, Rabbimizin, insanlara Tevhîd muallimi olarak gönderdiği elçisi Hz. Yûsuf bu iftirâlardan beridir.

Yûsuf aleyhisselâm zindan arkadaşlarına Tevhîd'i teblîğ ediyor ve onların, Allah'ın haklarında hiçbir delil indirmediği bir takım putlara ve ma'bûdlara tapmamalarını, hükmün ancak kendisine ait olduğu Tek ve Kahhâr olan Allah'a ibâdet etmelerini söylüyor. Allah Teâlâ'dan başkasına ibâdet edilmemesi gerektiğini, sadece O'nun hükmüne tâbi olmak gerektiği gerçeğinin vurgusuyla açıklığa kavuşturuyor. İşte bunun “dosdoğru din”, Allah'ın râzı olduğu yegâne din olan "İslâm" olduğunu, ama insanların çoğunun bunu bilmediklerini, kabul etmek istemediklerini ve bu dine tâbi olmak yerine sahte rabblerin hükümlerine uyduklarını söylemektedir:

“Ey zindan arkadaşlarım! Darmadağınık pek çok rabbler mi hayırlıdır yoksa bir tek olan (ve her şeyi hükmü ve irâdesi altında tutan) Kahhâr Allah mı? Sizin O'nu bırakıp da taptıklarınız, kendinizin ve babalarınızın adlandırdığı bir takım isimlerden başkası değildir. Allah bunlara dair hiçbir delil indirmemiştir. Hüküm ancak Allah’ındır. O, kendisinden başkasına ibâdet etmemenizi emretmiştir. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bunu bilmezler.” (Yûsuf: 39, 40)

Hz. Yûsuf'un zindan arkadaşlarına yaptığı teblîğinin tamamı için, Yûsuf: 37 ve 38. Âyetler de okunmalıdır.

Zindanda bu cümleleri söyleyen Hz. Yûsuf, zindandan çıkınca, -hâşâ- Allah'ın hakkında hiçbir delil indirmediği bir yola mı girmiştir? Zindandayken, Allah'ın hükmünden başkasını kabul etmemek gerekir derken, daha sonra -hâşâ- bu sözlerini unutmuşçasına Kralın küfür hükmüne mi teslim olmuştur?

Bir gerçeği hatırlatalım. Rabbimiz, tüm peygamberleri kendilerine itaat edilsin diye gönderilmiştir. Hâşâ, tâğûtlara tâbi olsunlar ya da onların yasalarındaki açıklardan yararlansınlar diye değil!

“Biz, gönderdiğimiz her bir peygamberi, Allah’ın izniyle kendisine itaat edilsin diye gönderdik…” (Nisâ: 64)

Allah'ın peygamberine bile bu denli iftirâ edebilen insanları gördükçe, iftirâcıların şerrinden Rabbimize sığınıyoruz! Bir peygambere atılan böylesi bir iftirâyı hiçbir mü'min kabul edemez. Hatta aklıselim hiçbir kimse bunun olabileceğine ihtimal dahi vermez! Böyle hüküm veren insanlar, âdeta zindandaki konuşmalarıyla muvahhid olan -zindandaki konuşmalar hak ise, ki öyledir- zindandan çıkınca o hakka, o konuşmalara aykırı hareket eden bir insan portresi çizmektedir! Bu portre de Allah'ın peygamberine yakıştırılmaktadır!

Hz. Yûsuf, Rabbine şükür makamında şöyle niyâz etmektedir:

“Ey Rabbim, Sen bana mülk (saltanat) verdin ve bana sözlerin (kitap ve rüyaların) te’vîlinden (bazı bilgiler) öğrettin. Ey gökleri ve yeri yaratan! Sen, dünyada da âhirette de benim velîmsin (yardımcım, dostum, işlerimi havale ettiğim ve hükmüne boyun eğdiğimsin). Benim canımı Müslüman olarak al ve beni sâlihlere kat.” (Yûsuf: 101)

Hz. Yûsuf, Rabbimize niyâz ederken: أَنْتَ وَلِيِّي فِي الدُّنْيَا وَالآخِرَةِ “(Rabbim) Sen, dünyada da âhirette de benim velîmsin” demek sûretiyle, vilâyet (egemenlik, hâkimiyyet) makamında sadece Allah’ı gördüğünü ve onun hükmüne göre hareket ettiğini açıkça itiraf etmektedir. Yûsuf aleyhisselâm’ın yalnızca bu sözü dahi, kendisine iftirâ edenlere cevap olarak yeterlidir!

Allah Sübhânehu ve Teâlâ, Yûsuf Sûresinin 3. Âyetinde Hz. Yûsuf'un kıssasını "Ahsenu'l-Kasas (En Güzel Kıssa)" olarak nitelemekte, sûrenin son Âyetinde ise şöyle buyurmaktadır: "Andolsun ki onların kıssalarında olgun akıl sahipleri için bir ibret vardır. O (Kur’ân) uydurulan bir söz değildir. Fakat kendisinden önce olanları doğrulayıcı, (insanlara) gerekli her şeyin açıklayıcısı, iman edecek bir topluluk için de hidâyet ve rahmettir." (Yûsuf: 111)

Rabbimiz! Üzerimizden hidâyet ve rahmetini eksik etme. Kur’ân'ı, Kur’ân kıssalarını ve Kur’ân'daki kıssaların en güzeli olan Yûsuf aleyhisselâm'ın kıssasını en güzel şekilde anlayıp ibret alanlardan ve hakka uyan olgun akıl sahiplerinden kıl bizleri. Âmîn!

 

14- TEVBE ETMEDEN ÖLÜNDÜĞÜ ZAMAN, AFFEDİLMEYECEK EN BÜYÜK GÜNAH, EN BÜYÜK ZULÜM, EN BÜYÜK MÜNKER ŞİRK’TİR!

Müşrikler; dilleriyle "Lâ İlâhe İllallah" derler, Allah'a inandıklarını söylerler. Ama amel ve sözleriyle Kelime-i Tevhîd'i bozucu davranışlar sergilerler. Yani dilleriyle iman iddiasında bulundukları Yüce Allah'ın bazı dediklerine bazen sözle, bazen de fiilleriyle "inanmam" derler. Müşrikler, her konuda helâl ve haram belirleyen bir Allah inancını kabul etmezler. Şirk ehlinin Allah'a iman hususundaki durumu; kalpleriyle sözlerinin, sözleriyle amellerinin, amelleriyle de kalplerinin uyum içinde olmamasıdır. Yani iç ve dış âlemleriyle kendi dünyalarına Tevhîd'i hâkim kılamamışlardır. "Birleme"si olmayan kimsenin de iç veya dış dünyasında ikilikler ve ikilemler eksik olmaz!

İman; şek, şüphe ve tereddütten uzak olarak kalp ile tasdîk, dil ile ikrar ve i'tikâd edilen iman esaslarına uygun olarak, Allah'ın emrettiği ve yasakladıklarına ittibâ ederek azalarla da amel etmekten ibarettir. Bir kimsenin "Allah'a inandım" dediği halde, farz ve haram belirleyen bir Allah'a inanmaması şirk'in ta kendisidir. İnsan hayatına karıştırılmayan bir Allah inancı müşriklik ve putperestliktir. Allah'ın serbest ve yasak belirleme yetkisini yok sayanlar, Allah'tan başka helâl (serbest) ve haram (yasak) belirleyen sahte ilâhların ve rablerin eteklerine yapışırlar, onlara itaat ederler. İşte şirk de bu noktada başlar! Peygamberimizin de belirttiği gibi, bu yapılan, "Allah'tan başkalarına ibâdet etmek"tir!

Tevbe Sûresinin 31. Âyetinin tefsiri sadedinde Adiyy b. Hatem'e Rasûlullah'ın açıklamaları da bu gerçeğin en açık delillerinden birisidir. O hâdiseyi hatırlayalım.

İmam Tirmizî rahımehullâh: "Onlar, Allah'ı bırakıp âlimlerini ve rahiplerini rabbler edindiler" (Tevbe: 31) Âyetinin tefsiri hakkında Adiyy b. Hatem radıyallâhu anh'ın şöyle dediğini rivâyet etmiştir: "(Rasûlullah aleyhisselâm bu Âyeti Adiyy'in yanında okuyunca), Adiyy: 'Ey Allah'ın Rasûlü, onlar (Hristiyanlar) bunlara ibâdet etmiyorlar' demiştir. Bunun üzerine Rasûlullah: 'Bilâkis, din adamları onlara (Allah'ın) haramı(nı) helâl, (Allah'ın) helâli(ni) de haram kıldılar, onlar da bu kimselere tâbi oldular. İşte bu, onlara ibâdet etmektir' buyurdu." (Tirmizî, Tefsîr, 9. Sûre, 31. Âyet; Tefsîru'l Kur’âni'l Azîm, İbn-i Kesîr, Dâru Usâme-Ammân, 2/756)

 

15- GEÇMİŞTEN BİR DİYALOG!

BAŞKALARININ ELİNDEKİ DÜNYALIKLARA BAKIP, KENDİSİNİ AŞAĞIDA GÖRMEK!

Lise yıllarında iken, Allah'ın, kendisine fazla bir şey vermediğini söyleyen kendisini fakir gören bir arkadaşla konuşuyoruz.

Allah bana hani ne verdi ki, diyor?

Dedim ki, nereden başlayalım?

Fark etmez, elle tutulacak neremiz var ki, dedi!

Nefesinden başlayalım dedim. Allah sana nefes nimetini verdi. Nefes alman bir nimet, aldığın nefesi vermen başka bir nimet dedim. Nefes alamasan ölürsün, aldığın nefesi veremesen yine ölürsün. Demek ki Allah, nefes alıp verdiğin her an sana iki kez hayatını bağışlamaktadır. Rabbimizin bu nimet ve lütfunu düşünsen sana yeter, dedim! İnsan, bu dünyada hayatını kurtaran bir kimseye ömrünün sonuna kadar kendisini borçlu hissediyor ve onun hiçbir isteğini geri çeviremiyor. Oysa Allah sana her an iki kez hayatını bağışlamakta ve senin yaşamana izin vermektedir. Senin de, Allah'a şükretmen, sadece O’na ibâdet etmen ve hayatın boyunca O’na karşı gelmemen gerekmez mi, dedim?

Tamam, yaratmış, yaşatıyor ama zenginlere bak, bir de bizim halimize; zenginler yiyor, içiyor, bu hayatta keyif çatıyorlar, dedi. Dedim ki: Çok zengin olsaydın ama hasta olsaydın, gönlünce yiyip içebilir miydin? Hayır, tabii ki de, dedi. O halde, düşünmez misin, Yüce Allah sana sağlık nimeti vermiş? Nice zenginler vardır ki, bazı rahatsızlıkları nedeniyle, senin imrendiğin güzel yemekleri yiyemiyorlar, bir de sen zengin olan bu kimselerin yerinde olmak istiyorsun, dedim. İmkânları geniş olduğu için, dedi. İmkânlarının olması ayrı, o imkânlardan yararlanabilmek ayrı şeylerdir, dedim. Kimisi "var yemez"dir, kimisi "var yedirmez", kimisi de "var yiyemez"dir. Sen "var yiyen" olmaya özeniyorsun ama varlıktan anladıkların değeri düşük şeyler. Oysa daha değerli hatta paha biçilmez zenginlikler var, dedim.

Nedir o zenginlikler, dedi?

Sence, sağlık mı zenginlik mi önemli, dedim? Önce sağlık önemli, dedi. O zaman, sana hayat veren ve sağlıklı olarak yaşatan Rabbimizin nimetlerini neden görmeye çalışmıyorsun, dedim. Devamla: Sağlık ile zenginlik arasında tercih yapmak zorunda kalsan hangisini seçersin, dedim? Ya tabii ki sağlığı seçerim, dedi. Ee, işte Allah sana onu lütfetmiş, dedim. Öyle de, yanında zenginlik de olsa, kötü mü olur, dedi. Dedim ki: Ama sen dünyalıklar konusunda çok hırslısın. İstediğim her şey benim olsun diyorsun. "Rabbenâ! Hep bana!.." diyorsun, bu hırs ve bencillik değil mi? Elindeki sayısız nimetin farkına varmayan, verene şükretmeyen, devamlı sızlanan, verilenleri küçümseyen ya da azımsayan kimsenin kalbine, bu nimetleri karşılıksız veren Allah, darlık vermez mi, dedim. Sen, Allah'ın sayısız nimetlerinden gâfil olduğun için, her nimetin yanından gafletle geçiyorsun, "benim durumun çok kötü" diyerek kendine dertler, sıkıntılar üretiyorsun ve problemli bir kişi olmak için âdeta çabalıyorsun, dedim!

Dünya nimetleri konusunda sen kendinden aşağıdakilere baksan, senden daha kötü durumlarda olan sayısız insanları göreceksin ve kendin için sızlanacağına, onlar için üzüleceksin, böylece elindekilerin kıymetini daha iyi anlayacaksın!

Bir kere sende servet ve zenginlik meselesi takıntı haline gelmiş. Sana sorarım, gözlerin görmese, dünyanın en zengini olsan, gözlerinin açılması için o serveti seferber eder miydin, dedim? Ederdim, dedi. O halde, sen zaten zenginsin; çünkü gözlerin görüyor. Şayet servet sahibi bir kimse olsaydın, gözlerinin görmemesi durumunda o serveti gözünü kırpmadan vereceksen; iltifat etmediğin o zenginlik için ne diye Allah'ın sana lütfettiği ağzını yoruyorsun ve nefesini tüketiyorsun, dedim. Unutma ki, nice insanlar konuşamıyor, nefes darlığı çekiyor ve göremiyor. Senin elin, ayağın sağlam, gençsin, dinçsin. Bu zenginliklerinin farkına varman gerekmiyor mu artık, dedim.

Bu açılardan bakılırsa, haklısın tabii ki, dedi. Dedim ki: Arkadaşım! Bakış açısı bu, diğer bakış açıları insanı şükürsüzlüğe, nankörlüğe, hasede, gıybete, çekememezliğe, hırsa, ihtirasa, bencilliğe, açgözlülüğe ve kanaatsizliğe götürür!.. Şeytanın istediği de budur! Şeytan, insanı hırs ve açgözlülükle şükürsüzlüğe ve küfre sürükler; ona ve nefsine kanma, en büyük zenginlik kanaattir, dedim!

Sonra, Peygamber, Kitâb, akıl, fıtrat, iman, rızık nimetlerini hatırlattım. Nefislerimizde, yeryüzünde, göklerde ve bu ikisi arasında nice Âyetler (ibretler, deliller) olduğunu söyleyerek; rahmetinin, lütfunun ve kereminin sınırı olmayan Rabbimizin sayılamayacak kadar çok nimetler bahşettiğine dikkat çektim. Asıl lütfunun ise âhirette mü'min kullarına bahşedeceği rızâsı, cenneti, cennet nimetleri, Cemâl-i İlâhî'si, Peygamberimizle, diğer peygamberlerle ve tüm sâlih kullarla ebedi olarak cennette kalmak nimetlerinin bulunduğunu söyledim. Bu nimetler, sadece Allah'a kulluk eden takvâ sahiplerine verilecektir...

Rahmet ve mağfiret sahibi olan Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:

“Allah’ın nimetlerini saymaya kalkışırsanız (mümkün değil) onları sayamazsınız. Şüphesiz Allah çok mağfiret edendir, çok rahmet edendir.” (Nahl: 18)

 

16- İNSAN KERÂMET YERİNE, HAKKI ARAMALIDIR!

MÜSLÜMANLAR ARASINDA ÖNCEKİ ASIRLARDA YAŞANAN O HÂRİKULÂDE OLAYLAR BUGÜN NEDEN YAŞANMIYOR?

Lise yıllarımda bir adam: "Kitaplarda okuduğumuza göre, eskiden Müslümanların hayatlarında ne kadar olağanüstü durumlar olurmuş, nice kerâmetlere şâhit olunurmuş, şimdi artık o haller kalmadı!" demişti.

Evet, demiştim. Mağaraya sığınan Müslümanlar, sâlih amelleriyle Allah'a tevessül edip, O'ndan yardım dileyince mağaranın girişindeki kaya parçası açılırmış, ateş hendeklerine atılacaklarında kendisini sıkı sıkıya bağrına basan annesine kundağındaki bir bebek, "sabret anneciğim, çünkü sen hak üzeresin" dermiş, kâfirler her yolu denemelerine rağmen -Allah'ın koruması altındaki- mü'min bir genci öldüremezlermiş, açık güneşli bir havada yağmur bulutu belirirmiş ve mahsûlünü, "ailesinin geçimine, tekrar ekim dikim için tasarrufa ve Allah yolunda infâka tahsîs eden" bir adamın bahçesini sularmış, zamanının tâğûtlarına hakkı teblîğ ettikleri için idama mahkûm edilen gençleri Rabbimiz, zâlimlerin ellerinden kurtarıp onları 300 yıl uyutup, insanların âhiret inançlarının zayıfladığı bir dönemde tekrar uyandırır ve öldükten sonra dirilmenin hak olduğunu o dönemin insanlarına mûcizevî bir olayla ispat edermiş vb. hârikulâde olayları kastediyorsun sanırım, demiştim.

Sözlerimi onayladığı zaman ona dedim ki: Sen hârika bir insan (mü'min) olmadan, -Allah'ın dilediği zaman- bu dünyada nasip edeceği hârikulâde olayları görmek ve yaşamak istiyorsun. Oysa evrene bak, kendi beden ülkene bak, yaratılışını ve mevcûdâtın yoktan, modelsiz şekilde var edilişini düşün, canlı-cansız varlıklara bak, canlıların kendi yaşam alanlarındaki yaşayışlarına bak, göklere ve yere nazar et, buraların düzen ve intizâmını tefekkür et. Kendine şunları sor; güneşi yörüngesinde tutan kim, yıldızları gökyüzüne yerleştiren ve onları emrine musahhar kılan kim, ayı dünyanın uydusu yapan kim, geceyi-gündüzü yaratan ve onları birbiri ardınca getiren kim, yaşaman için sana oksijeni veren kim, vücudunun sıhhatle hayâtiyetine devam edebileceği sıcaklığı ayarlayan, seni donmaktan ve kavrulmaktan koruyan kim, yağmuru yağdırarak bitkileri bitiren, onunla senin ve tüm canlıların rızkını veren kim, zerreden kürreye tüm evrende, uzaklarda-yakınlarda, canlılarda-cansızlarda, göklerde-yerde, dünyada-diğer gezegenlerde-yıldızlarda ve galeksilerde bildiğimiz-bilmediğimiz böylesi muhteşem bir düzeni kuran, onu idâre eden, her şeyi yaratan, her şeyin sahibi ve mutlak hükmedicisi olan yani tüm bu mükemmelliklerin Rabbi kim?

Hayatın her alanında görebilen ve idrâk edebilenler için, her an hârika hâdiseler vücuda gelmektedir. Bunları gördüğün zaman, senin hayatında kendi elinle gerçekleşecek ilk hârikulâde olayın da şâhidi olacaksın. O da, Allah'a iman ve ibâdet etme nimeti... İşte bu bir ayrıcalıktır; zira bu fazilete herkes değil, sadece lâyık olanlar kavuşur. Senin, filmlerin etkisi altında kalarak beklediğin ve imrendiğin süpermenlik, örümcek adamlık türü sahneler sadece birilerinin hayal ürünüdür. Uçmak, kaçmak, suda yürümek, gözden kaybolmak, görünmezlik kerâmet olsaydı; kuşların, balıkların, cinlerin, -hâşâ- şeytanların kerâmeti olduğunu kabul etmek gerekirdi! Asıl kerâmet; Hakka uymak ve hak üzere sebât etmektir. Gözleriyle ya da akıllarıyla iman etmeye kalkışanlar, bu türden olağanüstü hâdiselerden etkilenebilirler! Ama unutmasınlar ki, Tevhîd üzere olamayan bir kimse gökte uçsa da, görünmez olsa da, su üzerinde yürüse de, bu kerâmet değil, istidrâc’dır! Yani elinden/hâlinden olağanüstü şeyler zuhûr eden bu kimseler, farkında olmadan, bilmedikleri bir yönden, yaptıklarıyla derece derece, yavaş yavaş azâba/helâke yaklaşırlar.

Bu insanlar hakkında Rabbimiz şöyle buyurmuştur:

"(Rasûlüm!) Artık bu sözü (Kur’ân’ı) yalanlayanları Bana bırak. Biz onları bilmeyecekleri bir yerden derece derece azâba yaklaştıracağız." (Kalem: 44)

Müslüman; gördüklerine inanmakla yetinen değil, gayba iman edendir. Mü'min; gördüklerine göre hakk ile bâtılı tespit eden değil, Allah'tan gelenlere yani Allah ve Rasûlünün dediğine göre "bu hakk, şu bâtıl" diyendir! Dediğimiz gibi, adam şirk'in ve küfrün içinde yüzüyor, birileri kalkıp, onun kerâmetlerini sayıp döküyor ve bitiremiyor! Böyle bir saçmalık olabilir mi?

Evet, gözlemcilikle veya akılcılıkla iman edilmeyeceğini de öğrendiğimize göre, imanın, Allah katından gelenleri tasdîk etmek olduğu anlaşılmıştır. İman öyle kıymetli bir değerdir ki, onu aklın veya gözün üzerine bırakmak, akla ve göze zulüm olan bir amel işlemek olur. Böyle yapmak, akıllara ziyân davranışlardandır. İmanın mahalli kalptir. İkrâr ve amel ile de i'tikâd tamam olur. "Vay be!.." diye gözleriyle gördüklerine şaşırmak için sebep (bahane) arayanlar, Allah'ın muazzam, mükemmel, muhteşem ve hârikulâde şu yarattığı evrene ve içindekilere baksınlar! Böylesi sınırsız gücün, ilmin, hikmetin, tasarruf ve hükmün sahibi olan, yarattığı hiçbir şeyi kendi hâline bırakmadan gözeten, terbiye eden, yaşatan, rızkını veren Âlemlerin Rabbi, kendisine iman eden sâlih kullarından râzı olmaz mı hiç? Ve onları tarifsiz bir şekilde mutlu etmez mi hiç? Allah'ın rızâsından daha muhteşem bir şey mi vardır? Allah'tan bu dünyada olağanüstülükler bekleyenler; Allah'ın mü'min kullarına cennette vereceği gözlerin görmediği, kulakların işitmediği, akıl ve hayale dahi gelmeyen mükemmel ve sürekli nimetlerden daha hârika bir şey mi istiyorlar?

Kerâmet isteyenler, bekleyenler ve gördükleri bazı olağanın dışında kalan olayları ballandıra ballandıra anlatanlar şunu bilsinler ki, o gördüğünüz hak istikâmette ise, yani Hakkın rızâsı ve lütfu ile gerçekleşmişse ne âlâ! Yok, o hâdiseler, dünyanın aldatıcı görüntülerinden ibâret ise, o yaşananlar ve yapılanlar insanı Allah'ın rızâsına götürmüyor ise, o sahnelerin tamamı şeytanın "Cehenneme Sevk Var" filminden kesitlerdir, fragmanlardır! Şunu her insan, şüphe etmeden anlasın ki, kul için bu dünyada en büyük kerâmet; Allah'a iman etmesi, O'na teslim olması, kulluk yolunda sabır ve sebât ile istikâmet sahibi olmasıdır. Daha büyük kerâmet peşinde koşanlar, daha büyüğünden gâfil olanlardır. Bu gerçekleri bilmeyenler/bilmek istemeyenler, yakında bileceklerdir!

Sâlih kulların elinde/şahsında vukû’ bulan muhteşem İlâhî yardımlara/kerâmetlere, kâfirlerin “sihir” dediklerini, tüm peygamberlerin de peygamberliklerinin ve hakkın ispatı olarak gösterdikleri mu’cizeleri nedeniyle kendilerine “sihirbaz” denildiğini unutmayalım! İnanmak isteyene tek delil yeter; inanmak istemeyene binlerce delil kifâyet etmez! Ayrıca bir noktanın da altını çizelim; peygamberlerden mu’cize isteyenler genelde inkârcılar olmuştur. Kerâmet istemek ve beklemek de bir yönüyle onların amelleriyle benzeşmektir!

Şunu da ifade etmeden bitirmeyelim ki, elbette Yüce Rabbimiz, dilediği mü'min kuluna, onun elinde veya şahsında gerçekleşen kerâmetlerle de yardım eder. Kerâmet haktır; ama iman sahipleri için! İman etmeyenlerdeki olağan dışı olaylar kerâmet değil, istidrâc'dır. İstidrâc da, sahibinin küfrünü artırmak ve onu bilmediği cihetten helâke yaklaştırmak/sürüklemek içindir. “Neden istidrâc?” denilecek olursa, “adâlet sahibi Rabbimiz, o kimseye layığını verdiği için” diyebiliriz. Rabbimiz, kalplerimizi bâtıl ve aldatıcı süslere kaydırmasın ve bizleri, aldanan ve aldatanlardan eylemesin. Âmîn! 

 

17- ASHÂBU’L UHDÛD,

SİHİRBAZ, RAHİP VE ÇOCUĞUN KISSASI:

Suheyb er-Rûmî radıyallâhu anh’den rivâyet edildiğine göre; Rasûlullah aleyhisselâm şöyle buyurmuştur:

Sizden öncekiler arasında bir kral vardı. Onun da bir sihirbazı vardı.

 فَلَمَّا كَبِرَ قَالَ لِلْمَلِكِ : إِنِّى قَدْ كَبِرْتُ فَابْعَثْ إِلَيَّ غُلامًا أُعَلِّمْهُ السِّحْرَ

Bu sihirbaz yaşlanınca krala: Ben yaşlandım. Bu sebeple bana sihri öğreteceğim bir çocuk gönder, dedi.

(Kral da) ona kendisine sihir öğretsin diye bir çocuk gönderdi. Bu çocuk yoluna gittiği zaman yolu üzerinde bir rahip vardı. Bu rahibin yanına oturup onun söylediklerini dinledi. Dinledikleri hoşuna gitti. Bundan dolayı sihirbaza gittiği zaman rahib'e de uğrar, onun yanında bir süre otururdu. Sihirbazın yanına gittiği zaman sihirbaz onu döverdi.

Bundan dolayı rahib'e şikâyet edince, rahip:

إِذَا خَشِيتَ السَّاحِرَ فَقُلْ : حَبَسَنِي أَهْلِى ، وَإِذَا خَشِيتَ أَهْلَكَ فَقُلْ : حَبَسَنِى السَّاحِرُ

Sihirbazdan (seni döveceğinden) korkarsan, ailem beni geç bıraktı, dersin. Ailenden korkacak olursan, sihirbaz beni geç saldı dersin, dedi.

O bu halde iken insanları alıkoymuş olan büyük bir hayvanın yanından geçti. Çocuk: Bugün sihirbaz mı daha üstün yoksa rahip mi daha üstündür bileceğim gündür, dedi ve bir taş atıp: Allah’ım, eğer rahibin durumunu sihirbazın durumundan daha çok seviyor isen, bu hayvanı (bu vesile ile) öldür ki insanlar yollarına devam etsin, dedi ve o taşı atıp hayvanı öldürdü. İnsanlar da, yollarına devam etti. Rahibin yanına giderek ona bunu haber verince rahip kendisine: Oğlum, bugün sen benden daha üstünsün. Senin durumun işte şu gördüğün hale kadar ulaşmış bulunuyor. Muhakkak sen belaya maruz kalacaksın. Belaya maruz kalacağın zaman beni, kimseye gösterme, dedi.

Çocuk anadan doğma körü ve abrası iyileştiriyor ve diğer hastalıklardan insanları tedavi ediyordu. Bu durumu hükümdarın, gözleri kör olmuş bir meclis arkadaşı işitince, çok miktarda hediyelerle onun yanına gitti ve: Eğer sen bana şifa verirsen burada bulunanların hepsi senindir, dedi.

Çocuk: إِنِّى لا أَشْفِي أَحَدًا ، إِنَّمَا يَشْفِى اللهُ Ben hiçbir kimseye şifa veremem. Şifayı veren ancak Yüce Allah’tır.

فَإِنْ أَنْتَ آمَنْتَ بِاللهِ دَعَوْتُ اللهَ فَشَفَاكَ Eğer Allah’a iman edersen, ben de Allah’a dua ederim, O da, sana şifa verir, dedi.

 فَآمَنَ بِاللهِ فَشَفَاهُ اللهُ O da, Allah’a iman etti, Allah da, kendisine şifa verdi.

Kralın yanına gitti ve daha önce oturduğu gibi yanına oturdu. Bu sefer kral kendisine:

 مَنْ رَدَّ عَلَيْكَ بَصَرَكَ ؟ Sana görmeni kim geri verdi, dedi.

O:  رَبِّى Rabbim, dedi.

Kral: وَلَكَ رَبٌّ غَيْرِى ؟ Senin benden başka Rabbin var mı ki? Dedi.

O:  رَبِّى وَرَبُّكَ اللهُ Benim de senin de Rabbin Allah’tır, dedi.

Kral onu yakaladı ve çocuğu gösterinceye kadar ona aralıksız işkence etti. Sonra çocuk getirildi. Kral ona: Oğulcağızım, senin sihrin anadan doğma körü ve abrası iyileştirecek dereceye kadar şunları şunları yapabilecek hale kadar ulaşmış bulunuyor, dedi.

Çocuk: Ben hiç kimseye şifa vermiyorum. Şifa veren ancak Allah’tır, dedi. Kral onu da yakaladı ve rahibin yerini söyleyinceye kadar ona aralıksız işkence yaptı. Derken rahip de getirildi. Rahib’e: Dininden dön denildi. Bunu kabul etmedi. Bunun üzerine testere getirilmesini istedi. Testere başının ortasına konuldu ve onu her bir yarısı bir tarafa düşecek şekilde ikiye biçti. Sonra kralın meclis arkadaşı getirildi. Ona da: Dininden dön denildi. O da, bunu kabul etmeyince, testere başının ortasına yerleştirildi ve testere ile onu iki ayrı parçası düşünceye kadar ikiye böldü. Sonra çocuk getirildi, ona: Dininden dön denildi. O da, bunu kabul etmedi. Kral onu arkadaşlarından birkaç kişiye teslim etti ve: Bunu alıp şu şu dağa götürün, onu dağa çıkartın, dağın zirvesine vardığınız zaman, dininden dönerse mesele yok. Aksi takdirde onu atın diye talimat verdi.

Onlar da, onu alıp gittiler, onu dağa çıkardılar.

Çocuk: اللَّهُمَّ اكْفِنِيهِمْ بِمَا شِئْتَ Allah’ım, beni dilediğin bir şekilde bunlardan koru, dedi.

Dağ onları sarstı ve yere düştüler. Çocuk da, yürüyerek krala geldi.

Kral ona: Arkadaşların ne yaptı? Dedi.

O:  كَفَانِيهِمُ اللهُ Allah, onlara karşı bana yetti, dedi.

Bu sefer kral onu tekrar arkadaşlarından birkaç kişiye teslim etti ve: Bunu alın ve bir gemiye koyun. Onunla denizin ortasına gelin. Eğer dininden dönerse mesele yok, değilse, onu (denize) atın, dedi. Onlar da, onu alıp gittiler.

Çocuk: اللَّهُمَّ اكْفِنِيهِمْ بِمَا شِئْتَ Allah’ım, dilediğin şekilde beni bunlardan koru, dedi.

Gemi, içindekilerle devrildi ve (kralın arkadaşları) suda boğuldular. Çocuk da, yürüyerek krala geldi.

Kral ona: Arkadaşların ne yaptı? Dedi.

O:  كَفَانِيهِمُ اللهُ Allah, onlardan beni korudu, dedi.

Sonra krala dedi ki:

إِنَّكَ لَسْتَ بِقَاتِلِى حَتَّى تَفْعَلَ مَا آمُرُكَ بِهِ Benim sana emrettiğimi yapmadığın sürece beni öldüremezsin, dedi.

Kral: وَمَا هُوَ ؟ O nedir? Dedi.

Çocuk: İnsanları bir düzlükte bir araya topla. Beni de bir ağacın kütüğüne as. Sonra benim ok torbamdan bir ok al. Sonra o oku yayın ortasına yerleştir.

Sonra da: بِاسْمِ اللهِ رَبِّ الْغُلامِ “Çocuğun Rabbi Allah’ın adı ile” de, arkasından bana oku at. Şüphesiz sen bunu yapacak olursan, beni öldürebileceksin, dedi.

Kral da, insanları bir düzlükte topladı, çocuğu bir ağacın kütüğüne astı. Sonra da, ok torbasından bir ok aldı. Arkasından oku yayın ortasına yerleştirdi,

Sonra da: بِاسْمِ اللهِ رَبِّ الْغُلامِ “Çocuğun Rabbi Allah’ın adı ile” dedi. Arkasından ona ok attı. Ok çocuğun şakağına düştü. Çocuk da, elini okun şakağındaki yeri üzerine koydu ve öldü (şehîd oldu).

Bu sefer insanlar:

 آمَنَّا بِرَبِّ الْغُلامِ ، آمَنَّا بِرَبِّ الْغُلامِ ، آمَنَّا بِرَبِّ الْغُلامِ

Çocuğun Rabbine iman ettik, çocuğun Rabbine iman ettik, çocuğun Rabbine iman ettik, dediler.

Bunun üzerine krala gidildi ve ona: O senin korktuğun şey var ya; Allah’a yemin olsun ki işte korktuğun başına geldi. İnsanlar iman etti, dediler.

Bunun üzerine kral, yol ağızlarında (yol girişlerinde) hendekler kazılmasını emretti. Hendekler kazıldı. Ateşler yakıldı ve:

مَنْ لَمْ يَرْجِعْ عَنْ دِينِهِ فَأحْمُوهُ فِيهَا

Dininden dönmeyeni onun içine atın, dedi. Yahut da ona: اقْتَحِمْ Buna kendini at, denildi. Dediklerini yaptılar.

حَتَّى جَاءَتْ امْرَأَةٌ وَمَعَهَا صَبِيٌّ لَهَا

Nihayet beraberinde bir sabi çocuk ile birlikte bir kadın geldi.

 فَتَقَاعَسَتْ أَنْ تَقَعَ فِيهَا ، فَقَالَلَهَا الْغُلامُ Ateşin içine atılmakta tereddüt gösterince, çocuğu ona:

يَا أُمَّهْ ! اصْبِرِي فَإِنَّكِ عَلَى الْحَقِّ

Anacığım, sabret, çünkü sen hak üzeresin, dedi.” (Müslim, Kitâbu’z Zühd ve’r Rekâik, 73; Bkz: Tirmizî, Tefsîr, 77)

Kısa Açıklamalar:

Bu Hadîs, öncelikle, sâlih kullardan sâdır olan kerâmetlerin sâbit olduğunu ortaya koymaktadır.

Ayrıca imanın karşısında sihir, iktidar, servet, çevre vb. hiçbir gücün duramayacağı açıkça anlaşılmaktadır.

Sihrin, aldatmak, korkutmak ve göz boyamaktan ibâret olduğu görülmektedir. Sihir; insanların gözlerini etkileyip yani gözlerini bağlayıp, onların akıl ve kalplerine hükmetme çabasıdır! Sihirbazlar, insanlar üzerinde ululanmaya, iktidar sahipleri ve krallar yanında da makam elde etmeye çalışırlar. Fakat, sihrin ve sihirbazın en korktuğu şey, vahiydir. Onlar, vahyin karşısında hiçbir etki ve tesire sahip değildirler. Zira hak geldiğinde, bâtıl yıkılmaya ve yok olmaya mahkûmdur!

Hadîs'te dikkat çeken bir diğer nokta ise, rahibin çocuğa öğrettiği tedbirdir. O cümlelerle rahip, çocuğa keyfî olarak yalan söylemesini öğütlememektedir. Bilâkis, İslâm'da yalan söylemenin câiz olduğu durumlar dışında yalan söylenmesi haramdır. Bu kıssada, eğer çocuk yalan söylemezse, ya öldürülecek ya da zulme maruz kalacaktır. Burada söylenen yalan, bir Müslümanı zâlimlerden korumak içindir. Müslümanın hangi durumlarda yalan söyleyebileceği ayrı bir konudur. Biz, burada o meseleye girmeyeceğiz.  

Rahibin, çocuğa tedbir olarak öğrettiği: “Sihirbazdan (seni döveceğinden) korkarsan, ailem beni geç bıraktı, dersin. Ailenden korkacak olursan, sihirbaz beni geç saldı dersin" sözü hakkında İmam Nevevî rahımehullâh şöyle demektedir:

“Savaş ve benzeri durumlarda bir kişiyi ölümden kurtarmakta yalan söylemek câizdir. Bu kişi, ister kendisi isterse de öldürülmesi haram olan başka birisi olsun.”

(El-Minhâc fî Şerhi Sahîh-i Müslim, İmam Nevevî, Mektebetü’l Ğazâlî/Dimeşk & Müessesetü Menâhili’l İrfân/Beyrût, C: 18, S: 130)

Hadîs'te geçen bu mübârek delikanlının âkıbetiyle ilgili de şöyle rivâyet olunmuştur: "O delikanlıya gelince; o toprağa gömülmüştü (defnedilmişti). Ömer b. Hattâb radıyallâhu anh zamanında bu gencin, öldürüldüğü zaman koyduğu gibi, eli şakağında olduğu halde mezarından çıkarıldığı söylenmiştir." (Tirmizî, Tefsîr, 77; İmam Tirmizî: Bu, hasen-ğarîb bir Hadîs'tir, demiştir.)

Allah Sübhânehu ve Teâlâ, Burûc Sûresinde Ashâb-ı Uhdûd hakkında şöyle buyurmaktadır:

“Andolsun, burçlara sahip göğe;

Va’dolunan o güne;

Şâhitlik edene ve edilene;

Lânet olsun, tutuşturulmuş ateş hendeklerinin sahiplerine.

O zaman onlar, o ateşin etrafında oturuyorlar,

Ve onlar mü’minlere yaptıkları şeyi görüyorlardı (seyrediyorlardı).

Onların bunlardan intikam almalarının tek sebebi, hükmüne karşı konulamayan (Azîz) ve her övgüye lâyık (Hamîd) olan Allah’a iman etmiş olmaları idi.

O, göklerin ve yerin mülkü (hâkimiyeti) yalnız kendisinin olandır. Allah her şeyi çok iyi görür.

Şüphe yok ki mü’min erkeklerle mü’min kadınlara (iman ettiler diye) işkence edip, sonra da tevbe etmeyenler için, (evet) onlar için cehennem azabı ve onlar için bir de yanma azabı vardır.” (Burûc: 1-10)

Âyetlerin tefsirine tek tek girmeyeceğiz. Kur’ân-ı Kerîm'de zikredilen Ashâb-ı Uhdûd'un kimler olabileceği hakkında pek çok rivâyetler gelmiştir. Her rivâyetin de, ilgili olduğu konuyla alâkalı olarak  uzun kıssaları bulunmaktadır. Muhaddislerin genelde benimsedikleri rivâyet, bizim de yukarıda zikrettiğimiz, Suheyb kanalıyla gelen Sahîh-i Müslim ve diğer bazı Hadîs kitaplarında yer alan rivâyettir.

Kur’ân; hendekler kazıp, içlerini ateşlerle dolduran ve bu hendeklere, sırf Allah'a iman etmeleri sebebiyle mü'minleri atarak yakan işkenceci ve zâlim kâfirlerden bahsetmektedir. Bu konuda birden çok rivâyetin olması, bu tür vahşetin tarihin çeşitli dönemlerinde birden fazla gerçekleşmiş olabileceğini de göstermektedir. Önemli olan zaten bunu yapanların kimler olduklarından çok, sıfatlarının ne olduğu ve bu câniliği neden yaptıklarıdır. Rabbimiz, bu sorunun cevabını açıklıkla Kitâbında bizlere bildirmiştir. Üzerinde durulması gereken asıl nokta budur!

Elmalılı M. Hamdi Yazır rahımehullâh, Kur’ân’da haklarında:

قُتِلَ أَصْحَابُ الْأُخْدُودِ “Kahrolsun Ashâb-ı Uhdûd!”(Burûc: 4) buyrularak lânetlenen hendek sahipleri (Uhdûd Ashâbı) hakkında şunları söylemektedir:

“Bunların kimler oldukları ve nerelerde yaşadıkları hakkında çeşitli görüşler vardır. Yemen, Necran, Irak, Şam ve Habeşistan’da Mecûsî veya Yahûdî yahut bazı hükümdarlar tarafından bu olayların gerçekleştirildiğine dair çeşitli rivâyetler aktarılmışsa da, Kur’ân’da kim oldukları belirtilmediğinden, ancak nitelikleri ve yaptıkları işlerle anılmışlardır.

Ebu Hayyân şöyle der: “Müfessirler, Uhdûd Ashâbı hakkında on'dan çok görüş bildirmişlerdir. Her görüşün uzun bir kıssası vardır. Biz bunları buraya yazmak istemedik. Hepsinin ortak noktası şudur: Kâfirlerden bir takım kimseler yerde hendekler açtılar ve oralarda ateş yaktılar. Müminleri oraya götürdüler. Dininden vazgeçeni serbest bıraktılar, imanda ısrar edeni yaktılar. Ashâb-ı Uhdûd, müminleri yakanlardır.”

Kaffâl ise tefsirinde şunları söylemektedir: “Uhdûd Ashâbı kıssasında çeşitli rivayetler söylenmiştir. Bununla beraber, içlerinde sahih denecek derecede bir şey yoktur. Ancak şunda görüş birliğine varmışlardır. Mü’minlerden bir kavim, milletlerine yahut üzerlerinde egemen olan kâfir bir hükümdara muhâlefet etmişler. O da, onları hendeğe attırmıştır. Ve sanırım, demiş: Bu olay, Kureyşlilerce meşhurdu. Allah Teâlâ bunu Rasûlünün ashâbına hatırlatarak, dinleri hakkında uğradıkları işkencelere sabır ve tahammül etmeleri gereğine işâret etmiş, bu noktayı vurgulamıştır. Çünkü Kureyş müşriklerinin müminlere eziyet ettiği herkesçe biliniyordu."

Bu konuda muhaddislerin en çok benimsedikleri rivâyet, Müslim, Tirmizî, Nesâî ve daha başkalarının Suheyb yoluyla Hz. Peygamberden merfû’ olarak rivâyet ettikleridir ki, Tirmizî ona sadece "hasen-ğarîb" demiştir. “Sahîh” dememiştir. Onun için biz de yalnız Kur’ân'ın beyanıyla yetinelim: Hangi kavimden olursa olsun, Uhdûd Ashâbı lânetlendiler.” (Hak Dini Kur’ân Dili, Çelik-Şura, 8/345)

Kur’ân-ı Kerîm’de bahsedilen Ashâb-ı Uhdûd, yukarıda Suheyb kanalıyla gelen rivâyette bahsi geçen hâdisedeki kimseler midir yoksa başkaları mıdır?

 

18- GÖMLEK DEĞİŞTİRİR GİBİ AKÎDE DEĞİŞTİRMEK!

Tecrübeyle şahit olunmaktadır ki, 15-20 senede bir, bazı insanlar aKîde değiştirmektedir!

Bundan hareketle, diyebiliriz ki; bir insan, 15-20 yıl Tevhîd akîdesi üzerinde sebat edebiliyorsa, -inşâAllah- o kimsenin imanı kalbinde yerleşmiş ve kökleşmiştir. Yani yukarıdaki tecrübe ile sâbit örnekleri bulunan olumsuz tablonun mefhûm-u muhâlifi, bazı Müslümanlar hakkında da hüsn-ü zann yapmamıza elvermektedir. Yüce Rabbimiz, her mü'mine hüsn-ü hâtime nasip eylesin!

Rabbim, İslâm akîdesinden saptırmak için varını yoğunu ortaya koyan, gece-gündüz insanların Tevhîd yolundan sapmaları ve iman ve İslâm'dan iyice uzaklaşmaları için tüm çabasını -hâssaten- bu alana teksif eden şeytanlara ve dostlarına fırsat vermesin!

Şeytanların saptırıcı te'vîl ve kıyaslarına karşı ise, Rabbimizin hepimize hidâyet rehberi olarak gönderdiği Vahy-i İlâhî yeter!

Unutulmasın ki şeytan, insanları şirk'e düşürmek için aklî deliller olarak bazı safsataları onlara hakikat elbisesiyle gösterir. Kur’ân ve Sünnetteki hükümleri de fâsid yorum ve kıyaslarla ifsâd ederek yorumlar!

Hak yoldan sapan kimse de, bozuk akîdesi hususunda, inancının pek çok aklî ve naklî delilleri olduğunu söyler, buna inanır. Kendisine hakkı açıklayan kimseye de, kendi delillerinin olduğunu söyleyerek, anlatmak istediklerinin tam olarak anlaşılmadığını söyler ve tartışmaya girer. Bu hengâmede kendisine ikâme edilen hücceti önyargı ile dinler ya da tam olarak dinlemez, anlatılanlar üzerinde sağlıklı bir akıl ile düşünmez. Bu nedenle de, hidâyetten mahrumiyette devamlılığı -kendi iradesiyle- tercih eder.

Akıllı insan; İslâm'ın emrettiklerini ve yasakladıklarını güzelce öğrenir ve Hudûdullah'ı çiğnememek için elinden gelen titizliği ve hassâsiyeti gösterir. Şirk, küfür ve haram sahalarına yakın yerlerde gezip dolaşarak, tehlikeli sularda yüzmez! İslâm öyle bir dindir ki, haramlara yaklaşmayı bile yasaklar. Şüpheli şeylerden sakınmayı "takvâ" kabul eder. Mü'minin bir diğer ismi de "muttakî"dir. Mü'min muttakîce bir hayat yaşamalıdır. Gömlek değiştirir gibi, canı sıkıldıkça i'tikâd değiştirmemelidir.

İman en büyük fazilettir. Onu elde eden kimsenin öncelikli derdi, o kıymeti muhafaza etmek olmalıdır. Bir kimsenin imanlı olması şeytanların uykusunu kaçırır. Onun inancını bulandırmak için türlü türlü kılıklarla, yollarla ve mantık oyunlarıyla ona yaklaşır.

İman sahipleri ise, ancak Allah'a güvenirler ve sadece O'na tevekkül ederler. Bilirler ki, Allah kullarına zulmetmez, onlar için hayır diler ve zâlimlere karşı kuluna yeter.

Ey kalpleri bir halden başka bir hale çekip çeviren Allah’ım! Kalplerimizi Dîn-i İslâm üzere sâbit kıl. Doğru yola ilettikten sonra, kalplerimizi bâtıl’a kaydırma! Bize katından rahmet bağışla; bizi ve bizden önce yaşamış tüm mü'min kardeşlerimizi mağfiret eyle. Allah’ım, sen affedicisin, affı seversin, bizleri de affet! Senin her şeye gücün yeter! Âmîn!

 

19- MÜ'MİN HANIMLARIN, ZİYNETLERİNİ GÖSTERMELERİ İLE KENDİLİĞİNDEN (İSTEMDIŞI) GÖRÜNMELERİ ARASINDA FARK VARDIR:

Bir arkadaşımızın: “Bu Âyette, boyundaki zînetleri gizlemek için baş örtüsünün yakalara kadar indirilmesi emredilmiştir diyenler var. Yorumunuz ne olur?” sorusuna kısa cevap verelim:

Hakkında soru yöneltilen Âyet, Rabbimizin: وَلْيَضْرِبْنَ بِخُمُرِهِنَّ عَلَى جُيُوبِهِنَّ "Baş örtülerini de yakalarının üzerine indirsinler." (Nûr: 31) buyruğudur.

Âyette "ziynet", "baş örtüsü" ve "yaka (gerdan)" kelimeleri dikkat çekmektedir.

Ziynet; gösterişli ve câzibeli elbiseler, süslemeler ve kadınların el, yüz, baş, ayak gibi bölgelerindeki süs ve süslemelerini içine alır.

Kadının ziynetlerini gizlemesini emreden Allah Teâlâ, kadının vücudunun güzelliğini ve câzibesini göstermesine hiç izin verir mi? Baş üzerinden sarkıtılan ve saçlar da dâhil boynu, gerdanı ve göğsü kapatmayı sağlayan örtü, sadece boyundaki kolye gibi ziynetleri örtmek içindir demek doğru değildir. Çünkü kadının ziyneti, kadının üzerinde olduğu için güzeldir ve gösterilmemesi gerekir. Bu, kadının ve vücudunun câzibesinden dolayıdır. Yoksa ziynet (süs)lerin câzibesinden değildir! Kadının örtünmesi; “Boynunda ya da başka yerlerinde bulunan ziynetlerini kapatmak içindir” denilecek olursa, o bölgelerinde ziyneti olmayan kadının, örtünmesinin gerekmediği sonucu çıkar ki, bu da bâtıl bir yorumdur! Rabbimiz, kadınlar hakkında: “Ziynetlerini açmasınlar (göstermesinler, teşhir etmesinler). Bunlardan (kendiliğinden) görünen kısım müstesnâ” (Nûr: 31) buyurmaktadır. Ziynetleri göstermemek; ziynetlerle beraber, ziynet yerlerini göstermemek demektir. Yoksa burada asıl olan; “kadının ziynetini göstermemektir; ziynet mahallini göstermek ise yasaklanmamıştır” denilemez!

Âyette geçen “kendiliğinden görünen kısım hâriç” ifadesi, kadının kontrolü dışında, istemdışı görünen ziynetleri konusunda kendisine vebal olmayacağı şeklinde bir anlam içermektedir. Yani kadınlar bilerek ve isteyerek ziynetlerini açığa çıkaramazlar. Kadının başörtüsünün savrulup ziynetinin istemeden görünmesi ya da Şer’î sınırlara uygun olan dış elbisesinin gizlenemeyen câzibesinin görünüyor olması gibi hallerden dolayı kadına bir sorumluluk yoktur. Bu konuda İmam Mevdûdî rahımehullâh’ın açıklamaları gerçekten çok nefistir. Mü’min hanımların, bu âlimin, Nûr: 31, 60; Ahzâb: 32, 33, 53, 59 Âyetleri hakkındaki açıklamalarını okuyup, bu hususta kafalarında olması muhtemel bazı soruların cevaplarını kolayca öğrenebilirler. Tabii ki tavsiyemiz, Nûr ve Ahzâb Sûrelerinin tamamının hem metninden hem de tefsirinden tamamen okunmasıdır.

İmam Mevdûdî (Rh.a), وَلا يُبْدِينَ زِينَتَهُنَّ إِلا مَا ظَهَرَ مِنْهَا “Süslerini açığa vurmasınlar, ancak kendiliğinden görüneni hâriç" Nûr: 31. Âyetteki “ancak kendiliğinden görüneni hâriç” İlâhî buyruğunu şöyle açıklamaktadır:

“Çeşitli müfessirlerce bu Âyete verilen anlamlar Âyetin gerçek anlamını karmakarışık bir hale getirmiştir. Oysa açıkça söylenmek istenen, "kadınların zînet ve süslerini" açıkta olan-kendiliğinden görünen" ve kontrollerinin ötesine taşanın dışında göstermemeleri gerektiğidir. Yani, kadınlar bilerek ve kasten süslerini açığa vuramazlar, fakat niyet ve kasıt olmaksızın, başörtünün savrulup zînetin ortaya çıkması veya kadın giyiminin bir parçası olarak çekiciliği bulunmakla birlikte gizlenmesi mümkün olmayan dış elbisenin görünmesi gibi durumlarda zînetin açığa çıkmasında kadın üzerine sorumluluk yoktur. Hz. Abdullah İbn Mes'ûd, Hasan Basrî, İbn Sirin ve İbrahim Nehaî'nin tefsirleri de bu şekildedir. Buna karşılık, bazı müfessirler Âyeti, "vücudun genellikle açıkta kalan ve örtülmeyen kısımları" anlamına almışlar ve tüm süsleriyle birlikte yüzü ve elleri bunun içine dâhil etmişlerdir. Bu, Hz. Abdullah İbn Abbas'la izleyicilerinin ve çok sayıda Hanefî fakihinin görüşüdür. (Ahkâmü'l-Kur’ân, el-Cessas, Cilt: 3, 388-389). Bu durumda, bunlara göre kadınların, tüm makyajıyla yüzleri ve süsleriyle elleri açık olarak dışarı çıkmalarında bir mahzur yoktur.

Fakat biz bu görüşe katılamayacağız. BİR ŞEYİ GÖSTERMEKLE O ŞEYİN KENDİLİĞİNDEN GÖRÜNMESİ ARASINDA DAĞLAR KADAR FARK VARDIR (Bilindiği gibi Âyetteki yasaklama وَلا يُبْدِينَ زِينَتَهُنَّ "Süslerini göstermesinler!" şeklindedir). Birincisi niyet ve kasıt belirtirken ikincisi zorda kalma ve çaresiz olmayı ifade eder. Üstelik böyle bir yorum, Hz. Peygamber (s.a) devrinde örtü Âyetinin inmesinden sonra kadınların yüzleri açık dışarı çıkmadıklarını bildiren rivâyetlere de ters düşmektedir. Örtü hükmü yüzlerin örtülmesini de içine almaktadır ve peçe, Hacc'da ihramlı olmanın dışında kadın giyiminin bir parçası haline gelmiştir. Bunun bir diğer delili de, ellerin ve yüzün kadınların avret yerine dâhil edilmemiş olmasıdır, avret yeri ile örtü farklı şeylerdir. Avret yeri, baba ve erkek kardeş gibi erkeklerin bile yanında açılmaması zorunlu olan yerlerdir; oysa örtü, kadını mahremi olmayan erkeklerden ayıran şeydir, buradaki tartışma avret yeri değil, örtü hükümleriyle ilgilidir.” (Tefhîmu’l-Kur’ân, 3/526, 527)

Allah en iyi bilendir.

Dua ile…

 

20- HAYAT TARTIŞMA VE POLEMİKLER ÜZERİNE KURULU DEĞİLDİR!

İlimden, irfandan, hikmetten, tecrübeden, saygı ve edepten uzak polemikleri, zıtlaşmaları, aykırılıkları, sözüm ona tartışmaları ne kadar da çok seven bir toplum olmuşuz! 4-5 kuşak önceki dedelerimiz, mezarlarından kalkıp gelseler, bu halimizi görseler ne derlerdi acaba? Herhalde öncelikle "bunlar benim torunlarım mı?" diyerek, gördüklerine inanamazlardı! Aynen 300 yıl uyutulan ve Ashâb-ı Kehf diye bilinen mağara ashâbı gençlerin, o güzel uykularından uyandıklarında, akîde ve ibâdetlerde sapkın yollara girmiş insanları görünce şaşırmaları, üzülmeleri ve âdeta 300 yıl öncesinden geleceğe doğru zamanda yolculuk yaparcasına gelip o dönemin insanlarına son bir kez daha tebliğlerini yapıp, onları uyarıp -Allah'ın izniyle- ölmeleri gibi bir sahne yaşanırdı sanırız!

Bir hayal kuruyoruz, bir faraziyede bulunuyoruz. Düşünmek ve düşündürtmek adına! Böyle bir şey yaşansaydı, onlar, önce nasıl davranacağını şaşırırlardı. Belki kimi kulak çekerdi, kimi nasihat ederdi, kimi üzüntüden susar, tefekkür ederdi, kimi gördükleri sorunların çözümlerini bir anda anlatma istek ve heyecanıyla hiç durmadan konuşurdu, pek çoklarının gözlerinden yaşlar akardı. En önemlisi, bizim ıslahımız adına bir şeyler yapılması gerektiği düşüncesiyle problem gördükleri şeyleri ele alarak, çözüm yolları üretmek adına bir araya gelip istişâre ederlerdi.

Oysa bugün biz de problemin nedenini biliyoruz. Toplumların sorunu; Alllah'ın vahyine ilim, i'tikâd, amel, ihlâs ve takvâ açılarından sırt dönmektir! İster hakikat diyelim, isterse realite diyelim, bir gerçek vardır ki; Allah'ın dediğine uyulmazsa, başkalarının dediğine uyulur ve mânevî anlamda uyunur/uyuklanır! Konuşmadan önce okumak, okuduktan sonra düşünmek, anlamak, yaşamak ve samimi olmak önemlidir. Okumanın ve yaşamanın yerini konuşma ve tartışma tutarsa, insan, düşünme, anlama, kavrama, öğrenme gibi hassalarını/özelliklerini yitirir. Tartışmalar da, ilim ve edepten soyutlanınca, sadece nefis için mücadele edilir; kalp kırılır, husumetler artar, insanlar birbirlerini tam olarak anlayamazlar, söylenenler yanlış ve eksik anlaşılmaya başlanılır, konuşmalardan bir fayda elde edilemez ya da zararı faydasından çok tartışmalar neticesinde kişisel önyargılar artar! Şeytan da böyle ortamlarda, Ebû Leheb'in karısı gibi odun toplamaya başlar yani gereksiz konuşmalar için zemin hazırlar, faydasız konuları çoğaltır ve tartışmaların daha alevlenmesi için adeta bâtıl diyalogların ve polemiklerin artması adına ateşe (fitne kazanının altına, fırına) odun atar, bu kalp kırıcı diyaloglar ve polemikler son bulmasın ve böylece insanlar günaha girsin, günahları ve kırgınlıkları artsın ister!.. Unutmayalım ki, her nerede bâtıl bir kıvılcım varsa onun büyümesi için körükçüsü ve yardımcısı şeytan olur! Kovulmuş şeytandan Allah'a sığınırız!

 

21- ÖMÜR SERMAYESİNİ, NEFSÎ BİR ŞEYLER YAPMA UĞRUNA ÇARÇUR EDERKEN, TEVHÎD'DEN UZAK DÜŞMEK!

Hidâyetten yoksun olan kimseler; Allah'a sahîh olarak iman etmiş olmayı, O'na hiçbir şeyi şirk koşmadan, hiçbir kimseyi ortak tutmadan yaşamayı, O'nun isimlerinde, sıfatlarında ve fiillerinde eğriliğe sapmamayı, dini yalnız yaratıcıya hâs kılmayı, Allah için sevmeyi, Allah için buğzetmeyi, tâğûtların tuğyânına destek olmadan, onların zulüm olan inançlarından ve amellerinden ictinâb etmeyi, mü'min olarak sâlih ameller işlemeyi, şirk, küfür, nifâk ve bid'atlerden sakınarak Sünnete tâbi olmayı, bid'at ve şirk fırkalaşmalarından uzak durup, Selef-i Sâlihîn'in üzerinde olduğu dosdoğru yolun yolcusu olmayı, ailesi ve yakınlarının sâlih ve sâliha mü'minler olmaları için çaba sarf etmeyi, ilim öğrenmeyi, Kur’ân ve Sünnetin ahkâmına sadakat göstermeyi, Tevhîd'i teblîğ etmeyi, Sırât-ı Müstakîm (dosdoğru yol) üzere istikâmet sahibi olmayı, insan ve cin şeytanlarının saptırmalarına ve kandırmalarına karşı uyanık olup, sadece Allah'a tevekkül ederek bir ömür geçirmeyi ve imanlı olarak ruhu ölüm meleğine teslim edip, Âlemlerin Rabbinin huzuruna varmayı önemsemiyorlar ve "hiçbir şey yapmamak" olarak görüyorlar! Güzellikleri görememek bu olsa gerek!

Hakikatte şirke düşenlerin yaptığı her şey, hak terazisinde "hiçbir şey"dir! Çünkü müşriklerin dünyadaki amelleri için kıyâmet gününde terazi kurulmayacaktır. Dolayısıyla onların amelleri yok hükmündedir. Mü'minlerin iman üzere olmalarını ve Tevhîd akîdesine sahip olarak sâlih ameller işlemelerini, sırf kendi yaptıkları yanlışları yani gayrimeşru işleri yapmıyorlar diye "hiçbir şey" olarak görmek ancak hidâyetsizlikle ve basîretsizlikle açıklanabilir! Zira akîdesi bozuk insanlar Kur’ân ve Sünnetin ahkâmını sahîh olarak fıkhedemezler ve meselelere şirk mantığı ile yorumlar getirirler. Çıkarımları da, Allah ve Rasûlünün murâdına genelde uygun olmaz. Bunun nedeni, Rabbimizin katında en önemli ve öncelikli olan Tevhîd inancını tasdîk etmemelerdir. İnsanlar, yaşarken ve fırsat varken bu gerçeğe hayatlarında her şeyden daha çok önem vermelidirler. Sağlam bir i'tikâdın elde edilebileceği en sağlam ve temel kaynak hiç şüphesiz ki Allah katından gelen vahiy gerçekleridir! Gerçekten, samimi olarak ve isteyerek hidâyeti arayanlara Yüce Rabbimiz bazen ilk, bazen ikinci adımında hidâyeti nasip buyurur. Bazen bilmediğimiz hikmetleri bulunur. İnsan son nefese kadar bu meseleyi tehir ederse, can boğaza dayandığı anda yani ölüm döşeğindeki iman ikrârı makbul olmaz, kabul edilmez! Zira artık son nefesin verilme anı, ölüm meleğini görme, gideceği yere şahit olma, küfür üzere olduğunu kesin olarak bilme, Allah'ın mutlak ilâh olduğunu anlama vaktidir. Ama heyhât ki, imtihanın da son bulduğu andır! Halk arasında "sona kalan donakalır" diye bir söz vardır. Allah korusun da, bu şekilde sona kalan, hem donar, hem buz keser, hem yanar... Hem de ne yanar!

Rahmetinin sınırı olmayan Yüce Rabbimiz bizleri böyle geç kalanlardan, sona kalanlardan, cehenneme mahkûm olanlardan etmesin. İnsanoğlu yarın pişman olmamak için, hayatını proğramlı yaşamalıdır; Tevhîd, İslâm, ihsân ve ihlâs üzere olmalı, ömür sermayesini çarçur etmemelidir...

 

22- SORU: Bir Müslümanın, başka bir Müslümanın imanlı olarak ve sevabını yalnızca Allah'tan bekleyerek meşru dairede yaptığı bir ameli küçümsemesi câiz midir?

CEVAP: Gerçek bir Müslümanın, Allah ve Rasûlünün emrettiği bir taati küçük görmesi asla düşünülemez. İbâdetleri önemsiz görmek, hafife almak ve amel eden mü'minleri o taatleri sebebiyle küçümsemek Tevhîd inancıyla çelişir.

Konunun yoruma açık boyutu da bulunmaktadır.

Bu problemin ana nedeni, bir farîzayı diğerinden daha üstün (önemli) veya daha öncelikli görmektir. Oysa haramları küçük görüp işleme gafleti göstermek asla câiz olmadığı gibi, farzlar hususunda da birini diğerine tercih edip, ötekinden ferâğat etmek diye bir şey olmaz. Şu noktayı gözden uzak etmemek gerekir. Allah hiçbir kimseye gücünün üzerinde sorumluluk yüklemez. Diğer taraftan, Allah'ın dini bir bütündür ve herkese hitap eder. İbâdetlerin vucûbiyet şartları bakımından her mü'min eşit değildir. Bir mü'mine farz olan şey, diğerine müstehab olabilir. Bir Müslüman kendisine farz olanları yerine getirir ve farzlar dışındaki diğer konularda da gücünün yettiğince Allah'tan korkar, sakınır ve sâlih ameller işlemeye çaba gösterir.

Elbette ki farzları işlemenin sevabı çok büyüktür. Ama bu demek değildir ki farzlar dışındaki taatleri terk etmek gerekir! Takvâ; Sünnetleri, müstehabları ve mendûbları işlemeyi, hatta mubah olan tüm amelleri Allah için yapmayı, mekrûhlardan, şüpheli şeylerden, haramın ve günahın ihtimalinden bile sakınmayı gerektirir. Muttakî bir kul; şüpheli şeylerden sakınırken, ibâdetlerde gevşeklik göstermez. Böyle bir kul, kendi nefsinin tezkiyesi yanı arındırılması için yapılması gereken kulluk görevlerini hafife alabilir mi? Ya da bu minvalde, ibâdetler konusunda çok arzulu, hevesli ve gayretli olduğu için dua, zikir, fikir, tevbe, istiğfâr vb. taatlere devam eden bir mü'minin amellerini küçümseyebilir mi?

Dolayısıyla Allah ve Rasûlünün emrettiklerini, Rasûlullah'ın Sünnetindeki pratizesine uygun olarak, imanlı halde, Allah rızâsı için yani Allah emretti diye, O'nun hoşnutluğunu kazanmak ve karşılığını O'nun katında görmek için, ihlâslı olarak işleyen hiçbir kul, ameli sebebiyle küçük görülemez. Bazı insanlar kendi yaptıklarını "dağ", başkalarının yaptıklarını "tepe" olarak görürler! Düşünmezler ki, Allah'ın, o kulunun hangi ameline ne kadar karşılık vereceğini ancak Yüce Allah bilir. Kula düşen yaratıcıya teslimiyettir. Yaptığını büyük görüp, başkalarını küçümsemek değildir. Kaldı ki, bunu yapmak takvâ ile çelişir. Zira hiçbir muttakî kul, kendisini diğer mü'minlerden üstün görmez!

Muttakî insan çok iyi bilir ki, üstünlük takvâ iledir. Kimin ne kadar takvâlı olduğunu ölçecek takvâmetre de kimsenin elinde yoktur. Çünkü sinelerin özünü ancak Allah bilir. Fısk-ü fucûr, şirk, küfür gibi ameller ve sözler belli olur ama ibâdet eden kulların kalpleri ve niyetleri bize meçhul olduğu için, hangisinin daha takvâlı olduğu bize açıkça belli olmaz. Ancak alâmetleri bulunur. Müslümanlar bir kimse hakkında sadece hüsn-ü zann yapabilirler; "bu adam en muttakî mü'min, bu adam kesin cennetlik" gibi sözler sarf etmeleri bâtıl'dır!

Bu nedenle hiç kimse bir başkasının kalplerini ve niyetlerini bilircesine, amellerine puan vermemelidir! Dediğimiz gibi, farzların farz olabilmesi için, kulun bir takım şartları taşıması gerekir. Buna vucûbunun şartları denir. Yani o taatin farz olmasının şartlarıdır. Farziyet şartları kulun kendisinde aranır. İslâm'ın öngördüğü şartları taşıyorsa, o ibâdet ile mükellef olur. Bir de edasının şartları vardır ki, bu şartlar mükellefin dışında aranan şartlardır. Bu meseleler Fıkıh ilminin teferruatlı mevzularıdır. Örneğin Cuma namazı konusunda bazı âlimler, bir kimsede cumanın vucûbunun şartları bulunmazsa eda (kıldığı cuma) sahîh olur ama bir kimsede edasının şartları bulunmazsa, eda sahîh olmaz, demiştir. Örneğin bir kimse, seferî iken cumayı kılsa sahîhtir ama cumanın kendi dışında aranan şartlarından biri yok iken kılarsa, vucûbunun şartları tam olsa bile sahîh değildir. Bunlar, âlimlerin görüşlerdir. Takdîr edilir ki, âlimlerin ictihâd ettikleri sahalarda farklı görüşler de bulunmaktadır. Bu demek oluyor ki, birileri bizim gibi amel etmiyorlar diye hemen onun amelini küçük görmek doğru olmaz. Bu, sadece bir örnektir. Binlerce örnek üzerinden meseleyi düşünmek konunun öneminin anlaşılmasını kolaylaştıracaktır. Dünyaya sadece kendi penceremizden bakmamızın "İslâm" olmayacağını o zaman anlarız. Zira bir kimsenin evi ne kadar yüksekte olursa olsun, manzarası ne kadar geniş alanları kapsıyorsa kapsasın; muhakkak olan bir gerçek var ki, görüş alanı sınırlıdır! Hiç kimse dünyayı kendi penceresinden izleyemez! Onun için her mesele Kur’ân ve Sünnete göre değerlendirilmelidir. Yani vahiy penceresinden bakmadıkça, insanlar hakkında âdil yaklaşımlar ortaya koymak neredeyse imkânsız olur!

Bu mevzuda mezhep boyutundaki farklı uygulamaların olabileceğini de hatırlatmak ufkumuzun açılmasını ve sığ düşünceden daha derin ve oturaklı düşünceye sahip olmamızı sağlar, inşâAllah...

Allah en iyi bilendir!

 

23- "TASAVVUF" KELİMESİNİN KÖKENİ NEDİR?

Tasavvuf kelimesi; Kur’ân’da ve Sünnet’te bir kez bile geçmez. Bu kelime, “tefe’ul” sîğasıyla ne Araplar tarafından câhiliyye döneminde ne Asr-ı Saâdette ne Hulefâ-i Râşidîn döneminde ve ne de günümüze kadar Arap otoriteleri tarafından kullanılmıştır. Bu gerçeği kanıtlayan en güçlü belgeler ise ilk Arap lügatleridir. Örneğin; İbn-i Manzûr’un te’lîf ettiği ünlü “Lisânu’l Arab” adlı ansiklopedik lügatte “tasavvuf” kelimesi yoktur. İbn-i Manzûr, 1232/1311 m. – 630/711 h. yılları arasında yaşamıştır. Bu da demek oluyor ki; tasavvuf kelimesi hicretten en az altı yüz küsur yıl sonra bile Arap lügatlerine girmemiştir. Bu çok önemli bir kanıttır.

Tasavvuf kelimesini “İştikâk” yani “kelime türetme disiplini” açısından ele aldığımızda bu sözcüğün Arap dil gramerine uymayan bir takım tutarsız sîğalarla düzenlenmiş olduğunu görürüz. Dolayısıyla bu kelime, Arapça’da “kaba yünlü kumaş, yün” anlamlarına gelen صُوف “sûf” kelimesinden gelmemektedir. Eğer tasavvuf kelimesi, “sûf” kökünden gelirse, tasavvufun anlamı “yünlendi” olur. Bu şekilde yaygın bir kanaat olsa da, bunu iddia eden hiçbir kimse, Arap dil literatüründen bunu tek örnekle bile kanıtlayamaz. Araplar, “koyun yünlendi” diyeceklerinde ne “sûf” kökünden “tasavvuf” sîğasına dönüştürüldüğü iddia edilen kelimeyi kullanırlar ve ne de  (صَوِفَتِ الشَّاةُ) derler. Araplar, koyunun yününün kırkılacak kadar uzamış olduğunu ifade etmek için (لَقَدْ طَالَ صُوفُهَا) şeklinde veya benzeri bir cümle kurarak bunu anlatırlar.

Bazı Arap sözlüklerinde “sûf” sözcüğünün kök fiili (صَوِفَ) olarak gösterilmeye çalışılsa da aslında “sûf” kelimesi “câmid” (donuk) bir isimdir, türevleri yoktur. Son dönem Arap lügatçileri her ne kadar ona (يَصْوَفُصَوِفَ) şeklinde mâzi-muzâri’ kip yakıştırmış olsalar da, bunun hiçbir açıklaması yoktur. Bu durum, olsa olsa bazı Arapların her kelimeye bir kök bulma çabası olarak sıra dışı bir örnek olarak değerlendirilebilir.

Her ne kadar تَفَعُّل “tefe’ul” bâbında تَشَمَّسَ “güneşlendi” ve تَحَجَّرَ “taşlaştı” türünden fiiller bulunsa da, bunlar istisnâdır. Tasavvuf kelimesi bu istisnâlardan değildir. Bir kimse, bu iki kelimenin de, (güneş ve taş gibi) “donuk” isimlerden türetildiğini, dolayısıyla (تَصَوَّفَ) kelimesinin de “sûf” kelimesinden türetilebileceğini iddia edecek olursa, yukarıda da temas ettiğimiz gibi, bu iddiasını Arap dil literatüründen göstereceği tek örnekle bile ispatlayamaz.

Bazı kaynaklarda gömlek giyene تَقَمَّصَ “tegammesa” dendiği gibi, yün giyene de تَصَوَّفَ “tesavvefe” denir ifadeleri geçmektedir. (Sülemî ve Tasavvufî Tefsîri, S: 1). Bu yaklaşım yanlıştır. Zira gömlek bir elbise türüdür ama yün öyle değildir! İnsan gömlek giyip “gömlekli” hale gelebilir ama yün giyip “yünlü” olmaz, yünlenmez! "Yünlenmek" tabiri, koyun vb. memeli hayvanlar hakkında kullanılsa da, insan hakkında kullanımı doğru değildir. Yani faraza: تَصَوَّفَ الْغَنَمُ “Koyun yünlendi” denildiğini kabul etsek dahi, تَصَوَّفَ فُلاَنٌ “Falan yünlendi” denilemez. Bazı sözlüklerde “tesavvefe” fiiline: صَارَ مِنَ الصّوفِيَّةِ “sûfiyye’den oldu, sûfî oldu” anlamı verilmektedir. Tasavvuf kelimesi bir kökten türemiş olsaydı, Arapça lügatlerde bir maddenin (kelime kökünün) altında yer alması gerekirdi. Fakat durum hiç de öyle değildir. الْمُتَصَوِّفَةُ , التَّصَوُّف , صُوفِيَّة , صُوفِى gibi kelimeler yeni Arap lügatlerinde belli bir maddeye dâhil edilmeden müstakil olarak yer almıştır. “Sûfî’ye tasavvuf yolunu izleyen, mutasavvıf’a sûfiyyeden olan, sûfiyye’ye sûfîlik, tasavvuf, mutasavvıfe’ye mutasavvıflar, sûfîler” biçiminde açıklayıcı olmayan, muğlak ve soyut anlamlar verilmiş, bu kelimelerin köklerine dair bir bilgi yer almamış, âdeta açıklanması gereken bir terim, açıklanmaya muhtaç başka bir terimle ifade edilerek geçiştirilmiştir. Yani böyle bir zorunluluk hâsıl olmuştur. Bütün bunlardan da anlaşılıyor ki, tasavvuf kelimesi Arapça’da belli bir kelimeden türemiş değildir. Eğer öyle olsaydı, ilk dönem Arap lügatlerinden, yeni Arap lügatlerine kadar bu kelimenin hangi kökten türediğine dair açıklayıcı bilgiler yer alırdı.

Peki, bu kelime etimolojik olarak yani kökeni bakımından nereden gelmektedir?

Tasavvuf kelimesi; Yunanca “teozofi/theosophy” kelimesinden gelmektedir. Araplar “Tanrıbilim” anlamına gelen bu kelimeye “tasavvuf” demişlerdir. Tıpkı “Philosophy” kelimesine “felsefe” dedikleri gibi. Tasavvuf (theosophy) ve felsefe (philosophy) kavramları; “hikmet, bilgelik” anlamına gelen Yunanca “sophy” kelimesi ile diğer kelimeler (theo ve philo) arasında oluşturulmuş terkiplerdir. Yunan felsefesi, Abbâsi Halîfesi el-Me’mûn döneminden itibaren İslâm toplumlarında çeşitli düşüncelerin türemesine yol açmıştır. Erken dönemlerden itibaren Yunan kaynaklı iki önemli terim olan “philosophy” ve “theosophy” terimleri Arapçalaşmıştır. Telaffuz zorluğundan olsa gerek, Arapça’ya geçtikten sonra, bu iki kelimenin yazılış ve okunuş biçimleri oldukça değişmiştir. “Philosophy” “Felsefe” olmuş, “Theosophy” “Tasavvuf” olmuştur. İşin ilginç yanı, herkes “Philosophy” ile “Felsefe” kelimelerin anlamdaş olduğunda görüş birliğinde iken; “Theosophy” ile “Tasavvuf” kelimelerinin anlamdaş olduğu hususunda bir görüş ortaya konulmaması çok mânidardır. Bütün karşılıklığın nedeni işte budur! Fakat ilim ve akademi çevreleri “Theosophy” ile “Tasavvuf” kelimelerinin anlamdaş olduğunu çok iyi bilmektedir.

Şeyh Ferîd Aydın’ın tespitine göre, Ebû Hâşim es-Sûfî adındaki İran’lı bir meczûp tarafından “teozofi/theosophy” kelimesinin orijinal telaffuzu “tasavvuf” olarak değiştirilerek, bu kelime İslâm’a mâl edilmiştir.

Sûfî kelimesi ise, İslâm’ın ilk üç asrında meşhûr değildi. Bu kelimenin kullanımı bu dönemden sonra başlamıştır. Tarihte, “tasavvuf” ve “sûfî” kelimelerinin köklerinin ne olduğu hakkında farklı iddialar ortaya atılmıştır.

O iddialara birkaç örnek verelim. Bazı kimseler, bu kelimenin أهْلُ الصُّفَّة “Ehl-i Suffa”ya nispet edildiğini söylemiş olsalar da; bu yanlıştır. Çünkü öyle olsaydı, صُوفى “sûfî” değil, صُفِّى “suffî” denmesi gerekirdi. Kimisi de, Allah’ın huzurunda “Saff-ı Mukaddem” (Allah’ın hoşnutluğunu kazandığı için kiyâmette en ön safta yer alacağı varsayılan topluluğa yani ilk saf)’a nispet edildiğini söylemiştir. Bu da yanlıştır; çünkü bu durumda kelimenin صَفِّيٌّ “saffî” olması gerekirdi. Velhâsıl, sûfî kelimesinin kendisiyle ilişkili olduğu kavram ve kurumlar hususundaki iddiaların tamamı (sûf, safâ/safvet, Ehl-i Suffa, Saff-ı Mukaddem ve Benû Suffa), Arapça grameri bakımından nispet yâ’sı ile ifade edilişleri yönüyle de yanlıştır.

Sûfî kelimesi; her ne kadar teknik olarak “sûf/yün” kökünden gelebilirse de, tasavvuf ve felsefe kelimelerinde olduğu gibi, Yunanca “sophy” kelimesiyle bir bağı bulunmaktadır ve “sûf” ile “tasavvuf” kelimeleri arasında hiçbir ilgi bulunmamaktadır. Allah en iyi bilendir.

 

24- HADÎS NAKLETMEK; BAŞKASININ SÖYLEDİĞİ VEYA YAZDIĞI SÖZÜ TAHKÎK ETMEDEN AYNEN KOPYALARCASINA BAŞKA YERDE SÖYLEMEK VE YAZMAK DEĞİLDİR!

Bir hakikati öğrenmek için çalışmak, araştırmak, bir şeyin doğrusunun ne olduğunu kaynaklardan okuyarak öğrenmek, öğrenilen doğru bilgiyi kaynağıyla insanlara anlatmak, yazmak, delilli olan o hakikate uygun hareket etmek ibâdettir.

Fakat ne yazıktır ki, günümüzde insanlar 2 saat futbol maçı, film, dizi izliyorlar, saatlerce piknik yapıyorlar, futbol maçı oynuyorlar, çay sohbeti yapıp, muhabbet ediyorlar, kendilerince eğleniyorlar; bunlardan sıkılmıyorlar da, Hadîs-i Şerîf okumaktan, duyduğu bir Hadîs’in kaynağını öğrenmek için çabalamaktan, Kur’ân okumaktan, okunan Âyetlerin tefsîrlerini öğrenmek için temel eserlere başvurmaktan sıkılıyorlar!

Şeytan insanları tembelliğe ve nemelazımcılığa sevk etmektedir!

Bir Hadîs nerede geçiyor, diye merak edip Google’a baksanız veya bir konuda hangi Hadîsler var acaba deseniz, emin olun, bilmediğiniz ve merak ettiğiniz o Hadîs’in kaynağı hakkında ya çelişkili ifadelerle karşılaşacaksınız ya da kaynaksız nakiller göreceksiniz!

Bu durum Türkçe aramalı Google hakkındadır. İnsanların çoğu bu durumlardan habersiz olduğu için internette her yazan çizeni “âlim” sanmaktadır! Bu nedenle tembellik yapıp sorumluluğu başkasına atarcasına sadece “copy-paste/kopyala-yapıştır” ile yetinilmektedir! Bu davranış akıl sahibi herkesin ittifakı ile sağlıksız bir uğraştır! Bunun yerine, imkân elverdiğince okuyucu ve araştırıcı olma mecburiyeti vardır. Doğru bilgiye ulaşma konusunda istekli ve samimi isek!..

Günümüzde Hadîs naklederken insanların zâhiren yüzde doksanı belki de daha fazlası şu şekillerde hareket etmektedirler:

- "Kim inanarak ve sevabını umarak Ramazan'ı ihyâ ederse, geçmiş günahları bağışlanır." (Buhârî, Müslim)

Buhârî, Müslim ama neresinde geçiyor?

Hangi bölüm, bölüm numarası kaç ya da Hadîs numarası kaç?

İnsan, şaşırıyor, bu şekilde hareket tarzını huy edinen insan, başkalarına hayır ve güzelliği tavsiye ederken, o Hadîs'in nerede geçtiğini, anlamının ve açıklamasının ne olduğunu hiç merak etmez mi?

Bu bahsettiğimiz davranışı, zaman zaman gerçekleştirenlere sözümüz yok. Zira insan bir Hadîs'i bilir ama bazen nerede geçtiğini, -o sözün Hadîs olduğunu bildiği halde- o esnada hatırlayamayabilir. Bu durumda da tam kaynağını söylemeden veya yazmadan nakledebilir. Ama ilk fırsatta o Hadîs'in kaynağını tespit etmek ister.

- Yukarıda örnek verdiğimiz Hadîs'in doğru nakli şöyle olmalıdır.

"Kim inanarak ve sevabını umarak Ramazan'ı ihyâ ederse, geçmiş günahları bağışlanır." (Buhârî, Kitâbu Salâti't Terâvîh, 1; Kitâbu’l Îmân, 27; Müslim, Kitâbu Salâti'l Musâfirîn, 183)

- Bu, başka Hadîs kitaplarında da geçtiği için imkân ölçüsünde kaynak verilir.

- Kimisi parantez içine (MÜSLİM) yazmış olmasına rağmen, bazen o Hadîs'in Sahîh-i Müslim'de geçmediğini görüyoruz.

- Kimisinin, naklettiği Hadîs'in kaynağı olarak (TİRMİZÎ, SAVM, 70) dediği halde O Hadîs'in (TİRMİZÎ, SAVM, 80)'de olduğunu görüyoruz. Bazen de başka bir kitâb ve bâb’da, farklı bir numara ile yer aldığına şahit oluyoruz.

- Bazen de kimileri, bir sözü naklediyor ve kaynak olarak (HADÎS-İ ŞERÎF) yazıyor. Böyle hareket edenler oldukça çoktur!

- Kimisi de “PEYGAMBERİMİZ ŞÖYLE BUYURDU) yazarak nakilde buluyor. Peygamberimizin o buyruğu hangi kaynakta geçiyorsa onu belirtmek gerekir. Aksi takdirde art niyetli insanlar da bu yola başvurarak fikirlerine uydurma sözleri “Hadîs” diye mesned gösterirler! Google’da Hadîs vb. konularda araştırma yaparsanız, herhangi çok bilinen bir meselede bile, nakil yapan kişilerin kaynak gösteremedikleri ya da yanlış kaynak gösterdiklerini göreceksiniz! Bu da insanların genelinin yüzeysel bilgi seviyelerinin dahi çok zayıf olduğunu gösterir açık bir tablodur! Bu tablo, genel kanaat ve zann-ı gâlip açısından âdeta insanların aynasıdır!

- Kimisi de Hadîs naklederken (BUHÂRÎ, 1234) şeklinde kaynak belirtiyor. Bu kaynak belirtmelerin çoğu bir başkasına dayandığı için bir şey ifade etmiyor. Yani kaynak belirtildiği halde, maalesef ki o kimse o Hadîs’in kaynağına bakmadan kaynağını görmüş, kaynağından okumuş gibi davranmaktadır! Bu şekilde hareket edenlere düşen, Hadîs’in hangi kaynakta; hangi kitâb, bâb veya bölümde geçtiğini, bâb numarasının veya Hadîs numarasının kaç olduğunu belirtmektir. Sadece elimizdeki tercüme veya muhtasar nüshalardan rakam vermek yeterli olmaz. En azından Buhârî için, kitâb ismini ve bâb numarasını, Müslim için ise kitâb ismini ve Hadîs numarasını belirtmek gerekir ki, Hadîs, yerinde doğru şekilde okunsun ve açıklamalarına bakılabilsin…

Bu konuda dikkat edilmez ise, farkına varmadan uydurma sözleri “Hadîs” diye Peygamberimize nispet etme tehlikesi ile karşı karşıya kalabiliriz. İnsanlar da uydurma sözleri "Hadîs" sanabilirler. Allah korusun!

Abdullah b. Mübârek rahımehullâh'ın şu sözünü unutmayalım. O şöyle demiştir:

إنَّ الإسْنَادَ مِنَ الدِّينِ، وَلَوْلاَ الإسْنَادُ لَقَالَ مَنْ شَاءَ مَا شَاءَ

"İsnâd (sened ilmi) dindendir. Şayet isnâd olmasaydı dileyen dilediğini söylerdi." (Müslim, Mukaddime, Bâb: 5; Karınca&Polen Yay, S: 250)

İsnâd ilmi dindendir. Öyle olmasaydı, Rabbimiz tarafından metni korunmuş olan Kur’ân, uydurma sözlerle manası bakımından tahrîf edilirdi! Muhaddisler ilm-i sened konusunda bizden önce üzerlerine düşeni yapmışlardır. Artık bu ilim olduğu için, hiçkimse Peygamber adına yalan uyduramaz. Uydursa da yalanı ve yalancılığı ortaya çıkar. Yeter ki, farz-ı kifâye olan bu ilme gereken hassâsiyeti gösterelim. O zaman Hadîs uyduran yalancılar, bu ilmin sahiplerinin bulunduğu mekânlarda asla yalan söyleyemeyeceklerdir.

Rabbimiz, Ümmet-i Muhammed'e isnâd ilmini lütfetmiş iken, o ilimden müstağni kalmak istercesine kaynaksız sözlere mal bulmuş mağribî gibi yapışmadan önce, onun kaynağı, senedi var mıdır, âlimler o söz hakkında ne demişler ve açıklamaları nedir, bunları önemsemek gerekir. Bunun yanında da, kaynaklı söz söyleme konusunda azamî titizlik göstermek her Müslümanın vazifesidir.

 

25- İSRÂİLİYYÂT ÜÇ KISIMDIR:

Abdullah b. Amr'dan rivâyet edildiğine göre, Rasûlullah (a.s) şöyle buyurmuştur:

بَلِّغُوا عَنِّى وَلَوْ آيَةً وَحَدِّثُوا عَنْ بَنِي إسْرَائِيلَ وَلا حَرَجَ وَمَنْ كَذَبَ عَلَيَّ مُتَعَمِّدًا فَلْيَتَبَوَّأْ مَقْعَدَهُ مِنَ النَّارِ

"Benden (benim tarafımdan teblîğ olunan Kur’ân'dan) bir Âyet kadar bile olsa, başkalarına aktarınız. İsrâîloğullarından da (ibretli kıssaları) haber verebilirsiniz, bir sakınca yoktur. Her kim (benim söylemediğim bir sözü 'söyledi' diye) taammuden (kasıtlı olarak, bile bile) bana yalan isnâd ederse, cehennemdeki yerine hazırlansın." (Buhârî, Enbiyâ, 50; Tirmizî, İlm, 13)

İsrâiliyyât; "isrâiliyye" kelimesinin çoğuludur ve İsrâilî kaynaktan aktarılan kıssa veya olay anlamına gelir. İsrâîl, Yâkûb (a.s)'ın adı ya da lakabıdır. Yâhûdîler, Hz. Yâkûb'a nispet edilerek, kendilerine "İsrâiloğulları" denir. Hristiyanların ve Yahûdîlerin kültürlerinin yanısıra, geçmiş toplumlarla ilgili mitoloji ve hikâyelerin tamamına "İsrâiliyyât" denmektedir. Âlimler bazı durumlarda İsrâilî nakillere açıklamalarında yer vermişlerdir.

İsrâiliyyât başlıca 3 kısma ayrılır:

1- İslâm'a (Kur’ân ve Sünnete) uygun olan rivâyetler.

2- İslâm'a uygun olmayan rivâyetler.

3- Hakkında hüküm bulunmayan yani İslâm'da doğrulanmayan (Tasdîk edilmeyen) ve yalanlanmayan (tekzîb edilmeyen) rivâyetler.

Biz, İslâm'a uygun olan açıklamaları Kur’ân ve Sünnetin haber verdiği hakikatlere teslim olma noktasında kabul ederiz. İslâm'a aykırı olan rivâyetleri reddederiz. İslâm'ın tasdîk de etmediği, tekzîb de etmediği rivâyetler hususunda ise: "Biz, Allah'a ve O'nun katından gelenlere iman ettik. Biz, Rasûlullah'ın Allah'ın kulu ve Rasûlü olduğuna ve onun Allah katından bize teblîğ ettiklerine iman ettik" deriz. Bu son kısımdaki İsrâilî rivâyetleri dile getirirken "Allahu A'lem/Allah en iyi bilendir" demek en doğrusudur. Kimisi de, bu tür konularda "ne tasdîk ederiz, ne de tekzîb ederiz, işin aslını Allah'a havale ederiz" görüşündedirler. Bu yorum sahiplerinin hassâsiyetlerinin nedeni; bu sınıftaki İsrâiliyyâtı tasdîk, bir yanlışı onaylamak, tekzîb de -farkına varmadan- bir gerçeği yalanlamak anlamı taşıyabilir endişesinden kaynaklanmaktadır. Fakat Kur’ân'da ve Sünnette hakkında açık bir hüküm bulunmayan bir meselede, İsrâilî kaynaklarda geçen bir malumatın doğru olma ihtimali olduğunu mümkün (imkân dâhilinde) saymakta bir sakınca yoktur. Zira bizden önceki Kitaplarda kıssalar daha detaylı olduğu için, bize bildirilmeyen bir ayrıntının bizden önce Tevrât'ta ya da İncîl'de yer almış olması mümkündür. Burada önemli olan nokta, rivâyetin, İslâm'a aykırı bir şey olmamasıdır. Müfessirler; -yukarıda zikrettiğimiz Hadîs-i Şerîf'te de izin verildiği gibi- Kur’ân kıssaları, bizden önceki toplumlar ve Kur’ân şahsiyetleri hakkında yer yer İsrâiliyyât'ta bulunan ibretlik malumatlara yer vererek olayların anlaşılmasında geniş bir perspektif sağlamaya çalışmışlardır. Kur’ân'da özlü geçen bir hâdise, İsrâiliyyât'ta daha açık ve ayrıntılı olarak yer alabilmektedir. Allah en iyi bilendir...

 

26- NİCE İNSANLAR HER ŞEYİ ÖĞRENEBİLİYOR AMA GEVEZELİĞİ, BOŞBOĞAZLIĞI, DURMADAN, YORULMADAN KONUŞMAYI TERK ETMENİN BİR FAZİLET VE TAKVÂ GÖSTERGESİ OLDUĞUNU KOLAY KOLAY ÖĞRENEMİYOR!

"ALLAH'A VE ÂHİRET GÜNÜNE İMAN EDEN KİMSE, YA HAYIR KONUŞSUN YA DA SUSSUN!" (Buhârî, Edeb, 31, 85; Rikâk 23)

"ÂDEMOĞLUNUN BÜTÜN KONUŞMALARI ALEYHİNEDİR, LEHİNE DEĞİLDİR. ANCAK İYİLİĞİ EMREDİP, KÖTÜLÜKTEN SAKINDIRMAK VE ALLAH'I ZİKRETMEK BUNUN DIŞINDADIR." (TİRMİZÎ, ZÜHD, 62)

Bilin ki, bir insanda bulunan çok (ve gereksiz) konuşma isteği, karakter zayıflığındandır!

Bu öyle bir noksanlıktır ki, binlerce kötü huyun içinde belki de en başta gelenidir!

Çok konuşmayı yemek yemek hatta bazen yemek yemeden daha önemli sayanlara göre, konuştukları "gereksiz meseleler" değildir! Böyle düşünmeleri normaldir. Bu savunma şeklini, çok konuşan bir insanın fazladan birkaç gereksiz söz söylemesi olarak algılamak mümkün olduğu gibi, konuştukları meselelerin gerekliliğini, kendi karakterine göre bir lüzumluluk olduğu biçiminde de anlayabiliriz. Zira bu tür kimseler çok konuşmayı karakterlerinin bir parçası haline getirdikleri için, konuşmadan duramazlar. Konuşurken, "Bunlar çok önemli" dedikleri meselelere bakın, hayatta gördükleri, duydukları, karşılaştıkları, kafalarına takılan ve merak ettikleri her şeydir! Sormak lazım, her şey mi önemlidir? Önemli olan her şeyi konuşmak mı lazımdır? Yaşadığın ve gördüğün her şeyi herkese anlatman mı gerekiyor? Çok konuşanlar bilsinler ki, çoğu zaman kendilerine bir şeyler anlattıkları kimselere eziyet etmektedirler!

Tecrübeyle (ya da ilim, bilim vb. pek çok şeylerle) sabittir ki, susabilmek dünyanın en zor amelidir! Bunun yanında da en erdemli amellerdendir.

Gerekmedikçe konuşmayan, tefekkür eden, susabilen ve gerektiği zaman gerektiği şekilde konuşan kişide hem ilim ve fıkıh bulunur, hem de o kimse vakar ve mürüvvet sahibi bir insandır.

Gerekli şeyleri, gerektiği zamanda, gerektiği şekilde ve gerekli kişilere karşı konuşmayı başarabilmek -insanların geneli açısından- neredeyse dünyanın en zor işidir!

Bakın insanların konuştuklarına ve yazdıklarına! Genelde, ipe sapa gelmez, incir kabuğunu doldurmaz, fitneye, kırgınlığa, düşmanlığa ve yanlış anlamaya neden olacak nitelikte ve konuşmaktansa susulması en büyük fazilet olan meseleleri; kendi kişiliklerinin, psikolojilerinin, ahlâk ve edeb anlayışlarının, bilgi ve görgülerinin, acelecilik ve meraklılıklarının bir göstergesi ve bir aynası kâbilinden ardı arkası gelmeyecek biçimde bir ömür boyu konuşmaktadırlar! İnsanları tanımak istiyorsanız konuşma tarzlarına ve konuştukları şeylere bakınız! Aslında insan diliyle kendini anlatmaktadır. Ama onu tanımak için ilim, hikmet, firâset ve tecrübe lazımdır!

Susmayı başarabilen kimseler, konuştukları zaman dinlenmeyi hak eden insanlardır. Gece-gündüz demeden yanındakilere devamlı "dır dır, vır vır" konuşan kimseler ise, kendileri hakkında insanların çoğunun "keşke sussa!" dedikleri insanlardır.

Bu tür kimselere, susmasını kinaye ederek "bir nefes al" ya da argo bir tabirle "motor bir soğusun" derler! Gerçekten bu ne hız ne harâret! Konuşulan şeylerin ilmî, fennî, insânî, dünyevî ya da uhrevî bir hayrı olsa ne âlâ diyeceğiz! Fakat maalesef ki konuşmaların çoğu, hikmetten yoksun laf kalabalıklarından ibarettir!

Peygamberimizin de bildirdiği gibi, Müslüman, elinden ve dilinden diğer Müslümanların emniyet ve esenlikte olup zarar görmedikleri kimsedir.

Sözünüzün dinlenmesini ve ne diyeceğinizin merak edilmesini istiyorsanız, susmayı, tefekkür etmeyi, dinlemeyi, okumayı, yaşamayı, insanlar konuşurken tebessümle karşılık vermeyi, üzerinize söz düşünce güzellikle konuşmayı öğrenmek zorundasınız/zorundayız.

 

27- FİRAVUN SİYASETİ HALKI SINIFLARA AYIRMAK, BİR SINIFI YÜCELTİRKEN, DİĞERLERİNİ KÜÇÜMSEMEKTİ:

Kur’ân'da Firavunla alâkalı çok açıklamalar bulunmaktadır. Ama iki tanesi vardır ki, üzerinde tadımlık da olsa durmak isteriz:

Kasas: 4 ve Zuhruf: 54. Âyetler.

"Şüphesiz Firavun arzda (Mısır'da) üstünlük sağlamaya kalkıştı (azdı) ve ora ahâlisini bölük bölük (çeşitli gruplara) ayırıp, onlardan bir kesimi zayıf düşürmek istiyor, (bu yüzden) oğullarını boğazlatıp, kadınlarını hayatta alıkoyuyordu. Gerçekten o bozgunculardan idi." (28/Kasas: 4)

Fıravun kavmini yönetirken onlara eşit haklar tanımadı. Aksine onları çeşitli gruplara ayırdı. İnsanlar arasında sınıf farkları oluşturdu. Kimini yönetici sınıfı yapıp, onlara geniş haklar ve yüksek imtiyazlar tanırken, kimisini de ezip, köleleştirdi.

"(Firavun) kavmini hafife aldı (küçümsedi, aşağıladı). Onlar da ona itaat ettiler. Çünkü onlar bir fâsıklar topluluğu idi." (43/Zuhruf: 54)

Ülkeyi baskı ve zulüm ile yöneten Firavun, bazı insanları kendi saltanatının bekâsı ve şahsî çıkarları için değişik makam ve dünyalıklar karşılığında kendine hizmete ve itaate râzı etmiştir. Makam ve para ile satın alamadığı dürüst ve yiğit kimseleri de toplumun gözünde itibarsızlaştırıp, değersiz insanlar olarak göstermiştir. Firavunun zulümleri karşısında köleliği benimseyen halk zamanla Firavunun da istediği gibi, değersiz insanlar haline gelmişlerdir. Bu Âyette Rabbimiz, Firavunun kendi kavminin aklını, ahlâkını ve yiğitliğini hiçe sayıp, onları akılsız (sefîh) göstermeye çalıştığını bildirmektedir. Firavunun kavmi, zamanla Tevhîd ile şirk, hak ile bâtıl, adâlet ile zulüm arasında fark görmemeye başladığı andan itibaren, Firavunun istediği gibi silik şahsiyetler hâline gelmişlerdir. Yüce Allah, bu noktaya dikkat çekerek: "Onlar da ona uydular. Çünkü onlar bir fâsıklar topluluğu idi" buyurmaktadır. Yani Firavunun kavmi, kendilerini bölük bölük, sınıf sınıf yaparak yöneten Firavunun bu siyasetinde tâğûta itaat ederek, köleliği ve zilleti tercih etmişler, Allah'a itaatten çıkmışlardır. Çünkü onlar dinden çıkmış bir topluluktular. Firavunların saltanatının bekâsı, insanların Allah'a kulluğu terk edip, tâğûtlara kul köle olmalarını gerektirir. Firavun dünyanın geçici makam ve zenginliği için insanlara zulmetmiştir. Süflî arzularını tatmin etmek uğruna, Kasas Sûresinin 4. Âyetinde geçtiği gibi, Allah'a baş kaldırarak, halk üzerinde üstünlük elde etmeye çalışmış ve bu istikamette de iyice azgınlaşmıştır. Hatta doğumu yaklaşmış olan her hamile İsrâilî kadının başına bir ebe koyarak ve askerlerini göndererek, dünyaya gelen erkek çocuklarını acımadan, gaddarca öldürmüş; kız çocuklarını da kendilerine hizmet etsinler ve câriyelik yapsınlar diye serbest bırakmıştır. Bazı müfessirlere göre, sağ bıraktığı o kadınları hayâsızlaştırmış ve hayâsızlığın yaygınlaşması için onları istismar etmiştir. Firavun, tarihin şahit olduğu en büyük zâlimlerden biri olduğu için Rabbimiz, Kur’ân-ı Kerîm'de kendisinden ve yaptıklarından genişçe bahsetmiştir.

Nefsimize ve başkalarına zulmetmekten, nefsine ve insanlara zulmeden zâlimlerin zulmünden adâlet ve rahmeti sonsuz olan Rabbü'l Âlemîn'e sığınırız!

 

28- KUR’ÂN'DAN KISA NOTLAR:

Kur’ân-ı Kerîm'de 114 Sûre vardır.

Bu sûrelerin yarısı yani 57 tanesi son üç cüzde bulunmaktadır.

28. Cüzde 9 Sûre,

29. Cüzde 11 Sûre,

30. Cüzde 37 Sûre vardır.

28. Cüzdeki Sûreler Medenî,

29. Cüzdeki Sûreler Mekkî,

30. Cüzdeki Sûreler ise geneli Mekkî, 4 tanesi (Beyyine, Nasr, Felâk, Nas) Medenî, Zilzâl Sûresi ise ihtilâflıdır.

Kur’ân'ın son üç cüzü, her Müslümanın ezberleyeceği, meâlini ve tefsirini okuyacağı, namazlarında ve sâir vakitlerinde sık sık tilâvet edeceği, konuşmalarında zikredeceği hizbler olmalıdır.

Müslümanın günlük okuduğu hizbleri olmalıdır. Tercîhen, Kur’ân-ı Kerîm baştan sona hizb hizb, cüz cüz hem metninden hem de meâl ve tefsirinden dura dura, düşüne düşüne, huşû içinde okunmalıdır. Müslümanın hayatında Kur’ân'ın yeri, insan vücudundaki kalbin yeri gibidir. Nasıl ki, kalpsiz bir insan yaşayamazsa, Kur’ân'sız bir insan da -mânevî bakımdan- hayat sahibi değildir!

Hizb; Kur’ân'daki cüzlerdeki beş sayfalık bölümlerdir. Her cüzde dört hizb bulunmaktadır. Hizbler 1, 2, 3, 4 şeklinde numaralanır ve her cüzde bu şekilde tekrarlanır. Yani diğer cüze geçildiğinde 5, 6, 7, 8 şeklinde devam etmez. Kur’ân'da 120 hizb bulunmaktadır.

Gece-gündüz vakitlerinde, yüzünden ya da ezberden, bir Müslümanın en azından bir hizb okuması gerekir ki, Kur’ân Âyetleriyle devamlı birlikte olsun. Allah'ın zikrinden asla gâfil kalıp, dünya işlerine, zevklerine kendisini kaptırmasın!

Unutulmasın ki, Kur’ân-ı Kerîm kendi ashâbına kıyâmette şefâat edecektir.

Rasûlullah aleyhisselâm buyurdu:

"Kur’ân'ı okuyunuz; çünkü Kur’ân kıyâmet gününde kendi ashâbına şefâat edici olarak gelecektir." (Müslim, Kitâbu Salâti'l Musâfirîn ve Kasrihâ/Yolcuların Namazı ve Namazın Kısaltılması Kitâbı, 252)

 

29- “ARTIK O GÜN YALANLAYANLARIN VAY HÂLİNE!”

Allah Sübhânehu ve Teâlâ buyurdu:

وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ

"O günde (peygamberleri, âhireti, hakikati) yalanlayanların vay hâline!" (Murselât: 15, 19, 24, 28, 34, 37, 40, 45, 47, 49; Mutaffifîn: 10)

فَوَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ

"Artık o gün yalanlayanların vay hâline!" (Tûr: 11)

Rabbimiz; gönderdiği peygamberlerini, peygamberlerin teblîğ ettikleri Tevhîd'i, âhireti, mükâfaat ve cezâ gününü yalanlayanların helâk olduklarını/olacaklarını, âhirette de şiddetli, korkunç, elîm ve ebedî bir azâba müstahak olacaklarını, Allah'ın azâbı başlarına gelince de kendilerinde faydasız haserât yani hasretler, üzüntüler, kederler olacağını bildirmektedir. Ama heyhât! Son pişmanlık fayda vermez! Artık her kim, İslâm'ı, Tevhîd'i, imanı, Kur’ân'ı, âhireti ve Allah'ın bildirdiği hakikatleri yalanlarsa; işte vay o kimselerin hâline! Onlar hüsrâna uğramış ve ebedî azâbı hak etmiş kimselerdir. Allah o kimseleri asla bağışlamayacak ve azâblarını sonlandırmayacaktır! Yüce Rabbimiz, peygamberleri vasıtasıyla bizlere bildirdiği hakikati yalanlayanları Kitâbında: "Artık o gün (peygamberleri, Tevhîd'i, Kur’ân'ı, Kur’ân hakikatlerini, âhireti) yalanlayanların vay hâline!" buyurarak, tam 12 kez aynı üslup ile tekrar tekrar uyarmıştır! Bir kez değil, tam on iki kez yalanlayanların helâk olup ebedî ve çok çetin bir azâba uğrayacaklarını haber verdiği halde, hakkı yalanlamada ısrarcı olanlar hâlâ "Yalanlama Küfrü"nden vaz geçmeyecekler mi? Rabbimizin, ne kadar korkunç bir tehdîtte bulunduğunu, hem de bu meselenin hafife alınabilecek yahut da şeytanın "Allah affeder" diyerek, saptırmalarına aldanılabilecek nitelikte basit bir mesele olmadığını "peygamberleri ve getirdiklerini yalanlayanlar" ne zaman anlayacak! İnsanlık bugün bu Âyetlerde yapılan uyarıları kavramaya ne kadar da muhtaçtırlar!

Allah'ın dininin güzelliklerini dilde değil, fiilde, sözde değil, özde, satırlarda değil, sadırlarda, sadece mescidlerde değil, hayatın her alanında, çarşıda, pazarda, evde, yolda, her yerde ve herkese karşı Müslümanlar hayatlarında yaşamayı öncelikli vazife olarak telakkî etseydiler, her Müslüman ayaklı Kur’ân, ayaklı kütüphâne ve edeb timsâli örnek insan ve muttakî Müslüman şahsiyetin bir numûnesi olmaz mıydı?

Evet, şu mübârek İslâm'ın muazzam, muhteşem, hârikülâde güzelliklerini, güzel ahlâkını, birlik ve beraberliğini, kardeşliğe verdiği önemi, barış, huzur, sevgi, saygı dini olduğunu, kalplerin fethini kale fetihlerinden binlerce kez üstün gördüğünü, gönül kazanmayı, dünyalık kazanmaktan efdal saydığını, insanlığı, fıtrî değerlerine kavuşturarak ebedî hüsrandan ve üzüntüden kurtarmayı en büyük ibâdetlerden kabul ettiğini, affetmeyi emrettiğini, ilmi, fenni en büyük faziletlerden saydığını, tembelliği değil, çalışmayı, ahlâksızlığı değil, edeb ve hayâyı emrettiğini, bilgisizce, boş boş konuşmayı değil, okumayı, tefekkürü, yerli yerinde konuşmayı emrettiğini, gıybet, dedikodu, iftirâ ve kötü zanlardan sakındırıp, güzel iş yapmayı, güzel söz söylemeyi, güler yüzlü olmayı ve insanlar hakkında güzel zan ve tahminlerde bulunup pozitif olmayı emrettiğini, fâiz, rüşvet, tefecilik, karaborsacılık, fakiri ezip, zengini yüceltme anlayışlarının câhiliyye âdetlerinden olduğunu haber verdiğini, insanların, Allah'ın huzurunda eşit olduklarını, erkeğin kadından, kadının erkekten alçaklığı olmadığını, siyahın beyaza, beyazın siyaha, Arabın aceme, acemin de Araba hiçbir üstünlüğü bulunmadığını bildirdiğini, bir ırkın ya da kavmin asil diğerinin ise köle olarak yaratılmadığını, Allah katında üstünlük ve şerefin ölçüsünün takvâlı olmak olduğunu haber verdiğini, kullarından, şirksiz bir iman istediğini, insanların birbirlerini veya bazı varlıkları ilâhlaştırıp, putlaştırıp onlara veya birbirlerine tapmalarından asla râzı olmadığını ve olmayacağını, her şeyin yaratıcısı, var eden, hayat veren, yaşatan, öldüren, her şeyin sahibi, rızıkları veren, göklere ve yere hükmeden, herkesin ve her şeyin ancak kendisine muhtaç olduğu, ama kendisinin hiçbir şeye muhtaç olmadığı ve hiçbir şeye benzemediği ezelî ve ebedî olan Âlemlerin Rabbine kulluk etmesi gerektiğini, o Rabbin, rahmetinin de, adaletinin de, azabının da, lütfunun da, kereminin de sınırsız olduğunu, râzı olduğu kullarına gözlerin görmediği, kulakların duymadığı, akıl ve hayale bile gelmeyen mükâfaatlar bahşedeceğini, verdiği bu ebedî nimetleri verirken kullarının başına kakmayacağını, “işlediğiniz güzel amellerden dolayı cennete girin!” buyuracağını, cennet ve nimetlerini tekrar onlardan almayacağını bilmiş olsalardılar; câhil, mahkûm, muhtaç, zavallı ve ölümlü varlıklara kulluğu şânı Yüce olan Âlemlerin Rabbine kulluğa hiç tercih ederler miydi? Yani böylesi çok daha farklı olmaz mıydı?

Elbette hidâyet Allah’tandır ama Müslümana emredilen de takvâ ve güzel ahlâka sahip olması değil midir? Müslüman, güzel ahlâkı ile insanlarla güzel münasebetler kursa, tartışma ve zıtlaşmaları bırakarak, takvâ’ya zühd’e, iffet’e ve hayâ’ya önem verse, nefsî tavırların şeytandan olduğunu bilerek Allah için konuşsa, Allah için yapsa durum farklı olmaz mı?

Yukarıdaki Âyetlerin hepsi de tek bir gerçeği haber veriyor. Allah’tan gelenleri yalanlayarak ölenlerin korkunç bir azâba uğrayacakları gerçeği! Bu âkıbetten insanların kurtulması adına onlara İslâm’ın güzel bir görüntüsünü sunarak, hem onların hidâyetine vesile olarak kendi hayrımız, hem de onların kurtuluşa erip ebedî hayırları elde etmeleri için çalışmamız gerekmez mi? Rabbimiz, Kur’ânî, aklî, kevnî, enfüsî nice deliller ile insanlara hakkı açıkça bildirmiş iken, bunlardan gâfil olan insanları bu gerçeklerle tanıştırmak çok mu zordur? Yukarıdaki Âyetler bize şu gerçeği bildiriyor. Bir insan bu dünyada nasıl yaşarsa yaşasın, ne kadar imkânlar içinde bir hayat geçirirse geçirsin fark etmez; eğer şirk ve küfür inancıyla ölürse, o kimse için artık rahat ve huzur olmayacaktır. Rabbimiz onu öyle bir yakalayacaktır ki, o kimse artık sonu olmayan bir azâp ve bir ceza ile karşı karşıya kalacaktır! Böyle bir ihtimali bilen bir insan, İlâhî hakkın delilleriyle ifade edilmesi karşısında bir an ya da binlerce an durup düşünmez mi? Düşünür! Ama hidâyete lâyık olup olmadığını her şeyi bilen Yüce Rabbimiz bilir. Müslümana düşen, Rabbinden geleni teblîğdir! Bütün bunlardan sonra bir kimse, Allah Teâlâ’nın bir tek Âyetini bile yalanlar vaziyette ölse, yukarıdaki Âyetler, o kimsenin helâk olacağını, zarar edenlerden olacağını ve cehennemde ebedî cezayı hak edeceğini haber vermektedir.

Hakka uyanlardan ve hak üzere canını teslim edenlerden olmak duası ile…

 

30- CÖMERT MİSİN, SAVURGAN MISIN YOKSA CİMRİ MİSİN?

Bunlardan hangisi olmak isteyeceğin yani aldatıcı temennilerin değil, hangisi olduğun önemlidir!

İsterseniz okuyalım, biz hangisiyiz?

Cömert mi? Savurgan mı? Yoksa cimri mi?

Dünya malıyla münâsebeti bakımından insanlar üç sınıftırlar:

1- Tutumlu, iktisatlı, cömert,

2- Tutumsuz, savurgan, müsrif, mübezzir, saçıp savuran,

3- Eli sıkı, varyemez/yedirmez, cimri.

Siz hangisisiniz? Ya da hangisi olmak için çabalıyorsunuz?

“Akrabaya hakkını ver; yoksula da, yolda kalmışa da. Ama saçıp savurma! Çünkü saçıp savuranlar şeytanların kardeşleridir. Şeytansa, Rabbine karşı çok nankördür. Elini boynuna bağlanmış yapma (cimri olma). Onu büsbütün de açma (israf da etme). Yoksa sonra kınanmış, yaptığına pişman olur kalırsın. Şüphesiz ki Rabbin dilediğinin rızkını genişletir, (dilediğine) daraltır. Şüphesiz ki O, kullarından gerçekten haberdardır, çok iyi görendir.” (İsrâ: 29, 30)

Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: "Kulların sabahladığı her bir günde muhakkak iki melek iner. Birisi, 'Allah'ım! Malını infâk edene halef ver (yerini doldur)' der. Diğeri de: 'Allah'ım! Malını vermeyene (imsâk edene) telef ver (malını yok et)' der." (Buhârî, Zekât, 27; Müslim, Zekât, 57)

Bu Hadîs'e göre, her gün iki melek inip; biri cömert için dua, diğeri de cimri için beddua etmektedir!

İnsanın bu konularda genelde dengeyi koruyamadığını, ölçüyü kaçırdığını görürüz.

Kimileri, akrabaya, yoksula, yolda kalmışa, isteyen ya da istemeyen hak sahiplerine infâk etmeyi "saçıp savurma" olarak gördükleri için, ellerini boyunlarına asarlar, ellerini sıktıkça sıkarlar, paralarını yedi kat muşambaların içine muska yerleştirir gibi gizlerler, o paraları güneşten de, fakirlerin görmesinden/istifadesinden de mahrûm ederler ve tam manasıyla kimseye bir faydası olmayan cimri, pinti, varyemez amcalar ve varyemez ablalar olurlar. Çünkü şeytan böylelerine cimriliği emreder ve onları fakirlikle ve aç kalmakla korkutur. Şeytan ise ancak kendi dostlarını korkutabilir! Kur'ân'ın ifadesiyle saçıp savuranlar "şeytanların kardeşleri"dir. Bundan Allah'a sığınırız!

Kimileri de, cimri olmayacağım, cömert olacağım derken, ellerinde ne var ne yoksa olur olmaz yerlere harcarlar, sürekli bir şeyler almak isterler, harcamadan duramazlar, alışverişten zevk alırlar, bir takım yerlere ve kimselere hayır mı şerr mi olduğuna aldırış etmeden harcarlar yani ölçüsüzce saçıp savururlar. Böylece savurgan, tutumsuz ve iktisatsız insanlar oluverirler! Rabbimiz böyle yapılmasını yasaklamaktadır. Bundan da Allah'a sığınırız!

Kimileri de, bu iki ifrât ve tefrît uçlarından uzak durup, dengeli bir davranış biçimini seçerler. Bu kimseler, ihtiyaç sahiplerine karşı çok cömerttirler, kazandıklarını zekât, sadaka, infâk, karz-ı hasen, hediye vb. mâlî ibâdetlerle temizlerler ve bereketlendirirler. Mâlî ibâdetleri çok severler, insanların bir sıkıntısını gidermeyi Allah'ın kendilerine lütfettiği bir fırsat olarak görürler. İyilik ettikleri kimselerden ne bir karşılık ne de bir teşekkür beklerler. Aksine sevap kazanmalarına sebep oldukları için onlara teşekkür ederler. Yaptıklarını başa kakma gibi şuursuz davranışlar onlarda asla yoktur. Verdiklerini unuturlar, sağda solda dile getirmezler. Yemek yedirmeyi, çıplağı giydirmeyi, susuzun su ihtiyacını gidermeyi hayatlarının merkezî amellerinden kabul ederler. İnfâk ederken nefsî davranıp malların kötülerinden değil, muttakîce davranıp en iyilerinden ve en sevdiklerinden verirler. Allah için yapılacak bir iş karşısında ne elleri titrer ne de sesleri! Ama bunların başka bir özellikleri ise, Allah'ın râzı olmayacağı bir yere bir kuruş/bir lira dahi vermezler. Çünkü bunun isrâf olduğunu, isrâfın da haram yani büyük günahlardan olduğunu çok iyi bilirler. Bu mübârek insanlar isrâf ve savurganlıktan sakınan çok cömert Müslümanlardır. Rabbim, hepimizi bu sâlih kullarından eylesin! Âmîn!

“Azîz ve Celîl olan Allah: Ey kulum, sen (fakirlere) infâk et ki, Ben de sana infâk edeyim” buyurmuştur. (Buhârî, Tefsîr, 11. Sûre, 2. Bâb, Hadîs No: 4684)

Unutma ki sen, ne kadar cömert olursan rızkın da o denli bereketli olur. Ne kadar cimri olursan da, o nispette bereketsiz bir kazancın ve bitmek tükenmek bilmeyen mâlî ve mânevî sıkıntıların olur!

Enes b. Mâlik'ten rivâyet edildiğine göre ise, Peygamberimize, "hangi sadaka daha üstündür?" diye sorulduğunda: "Ramazan ayında verilen sadaka" buyurmuştur. (Tirmizî, Zekât, 28)

 

31- NAMAZDA BAZI HAYVANLARA HÂS DAVRANIŞLARDAN SAKINMAK GEREKİR:

Bazı Hadîslerde geçtiğine göre; Namaz kılarken bazı hayvanların davranış biçimlerinden sakınarak ta’dîl-i erkân’a riâyet etmek gerekir:

- Namazda, tilkinin sağa sola baktığı gibi bakınmamak gerekir.

- Secdeye giderken, devenin çöküşü gibi çökmemek gerekir. Yani elleri dizlerden önce yere koymamak gerekir.

- Tavuk ve horozun yerden yem topladığı gibi ve karganın yerden leş gagaladığı gibi secde yapmamak gerekir.

- Erkeklerin, namazda iken, köpeğin ayaklarını yere yayıp oturuşu gibi ve maymun gibi oturmamaları gerekir. Sol ayağı yatırıp sağ ayağı dikmek ve sağ ayağın parmakları kıbleyi gösterecek biçimde oturmak gerekir. Hanefîlere göre, kadınlar تَوَرّك "teverrük" şeklinde, yani butları üzerine oturup iki uyluklarını birbiri üzerine koyarlar, sol ayaklarını sağ taraftan çıkarmak sûretiyle otururlar. Çünkü böyle oturuş şekli onların örtünmelerine daha çok yardımcıdır.

- Erkeklerin, secdeye varınca da dirseklerini yere yapıştırmamaları gerekir.

- Mescidde, “deve gibi mekân tutmamak” yani hep aynı yerde namaz kılmamak gerekir. Çünkü namaz kılınan yer, namaz kılan hakkında şâhidlik edecektir.

- Allah Teâlâ’nın kıyâmet gününde başları eşekbaşına çevirmemesi için, rükû ve secdeden, başı imamdan önce kaldırmamak gerekir.

“Sizden biriniz, (rükû ve secdede) başını imamdan önce kaldırdığı zaman, Allah’ın onun başını eşekbaşına çevirmesinden yahut onun sûretini eşek sûretine çevirmesinden korkmaz mı?“ (Buhârî, Ezân 53; Bkz: Müslim, Salât 114, 115, 116; Tirmizî, Salât 409)

 

32- HİKMET NEDİR?

El-Hakîm olan, hüküm ve hikmet sahibi Rabbimiz şöyle buyurmuştur:

يُؤْتِي الْحِكْمَةَ مَنْ يَشَاءُ وَمَنْ يُؤْتَ الْحِكْمَةَ فَقَدْ اُوتِيَ خَيْرًا كَثِيرًا وَمَا يَذَّكَّرُ إِلَّا أُولُوا الْأَلْبَابِ

“O hikmeti dilediğine verir. Kime de hikmet verilmişse, şüphesiz ona çok hayır verilmiştir. Bunu ancak temiz akıl sahipleri anlar.” (Bakara: 269)

Cürcânî hikmeti şöyle tanımlar: "Hikmet, ilmî ve aklî kuvvetin hey'eti olup, bu kuvvetin ifrâtı olan kurnazlık ile, onun tefrîti olan ahmaklık arasında orta yerdedir." (Et-Ta'rîfât, Seyyid Şerîf el-Cürcânî, S: 123)

Bilindiği gibi, insanlar arasında çok uyanık, çok kurnaz kimseler de sevilmez, çok ahmak ve aşırı saf kimseler de. Bu ikisi, iki zıt uçta yer alan noksanlıklardır. Bir diğer deyişle, hikmetsiz davranış biçimleridir.

Hikmetin o kadar çok tanımı yapılmıştır ki, bunları bir araya getirmek dahi çok zordur.

Bu kısa girizgâhtan sonra, âlimlerin, “hikmet” kavramını nasıl tarif ettiklerini bir bakalım:

1- Hikmet; sözde ve fiilde isâbet demektir. Sözde isâbet hakka, fiilde isâbet ise hayra yöneliktir. Hikmetin gerçeği; başında ilim, sonunda amel olmak üzere iki değerin bir araya gelmesidir.

2- Hikmet; faydalı ilim ve sâlih ameldir.

3- Hikmet; ilim ve fıkıhtır.

4- Hikmet; eşyanın mânâlarını bilmek ve anlamaktır.

5- Hikmet; Allah’ın emrini, işini akletmektir.

6- Hikmet; anlamak demektir.

7- Hikmet; îcâd demektir.

8- Hikmet; eşyayı yerli yerine koymak demektir.

9- Hikmet; doğru ve güzel fiillere sabır ve sebâtla devam etmektir. Yani âkıbeti mahmûd olan (övülen) fiili yapmak gerekir.

10- Hikmet; siyâsette, beşerî tâkat ölçüsünde (insanın gücünün yettiği ölçüde) Allah Teâlâ’ya uymaktır.

11- Hikmet; Allah’ın emrini düşünmek ve ona tâbi' olmaktır.

12- Hikmet; Allah’a itâat, fıkıh, din ve ameldir.

13- Hikmet; bir nûrdur ki, vesvese ile gerçek makam arasındaki fark bununla fark edilir. Yani bir şey vesvese midir, değil midir; bu hikmet ile anlaşılır.

14- Hikmet; doğruya isâbet etmekle birlikte cevabın sür'atliliğidir.

Bu, سرعة الجواب مع إصابة الصّواب “Sür’at-i cevâb mea isâbeti’s savâb” diye ta’bîr olunur. Yani hakka isâbet eden hazır cevaplılık da hikmettir.

15- Hikmet; doğruya karşılıktır.

16- Hikmet; rûhların sükûnet ve itminânının sonudur, zirveye ulaşmasıdır.

17- Hikmet; illetsiz işâret, yani üstünde illet (sebep) düşünülmeyen, Hakk Teâlâ’dan kayıtsız şartsız gelip, şekk ve şüphe, zaaf ve fesâd ihtimâli bulunmayan, niçin ve neden diye araştırmaya ihtiyaç bırakmayan işârettir.

18- Hikmet; bütün durumlara hakkı şâhid tutmaktır.

19- Hikmet; din ve dünyanın salâhı/düzgünlüğüdür...

(Hak Dini Kur’ân Dili, Eser Neşriyat-1979, C: 2, S: 915-926 Sayfalar arasından sadeleştirilerek özetlenmiştir.)

20- İbn-i Abbâs’tan rivâyete göre, o şöyle demiştir: “Hikmetten kasıt, nâsihi ve mensûhuyla, muhkemi ve müteşâbihiyle, mukaddemi (başta ineni) ve muahharıyla (sonda ineniyle), helâli ve haramıyla vs. Kur’ân'ı bilmektir.” (Tefsîru’l Kur’âni’l Azîm, 1/314)

21- Dahhâk, İbn-i Abbâs’tan Rasûlullah aleyhisselâm’ın şöyle buyurduğunu rivâyet etmiştir: “Hikmet Kur’ân’dır.” Bundan kasıt; Kur’ân’ın tefsiridir. İbn-i Abbâs der ki: “Zira Kur’ân’ı müttakîsi de okur, fâciri de.” Bunu İbn-i Merdûyeh rivâyet etmiştir. (Bu Hadîs, merfû rivâyettir, çok zayıftır. Çünkü râvilerden Cüveybir metrûktur. Dahhâk da İbn-i Abbâs ile hiç buluşmamıştır. Doğru olan; -İbn Darîs’in, Fedâilu’l Kur’ân’da bunu İbn-i Abbâs’ın sözü olarak rivâyet ettiği gibi- bu sözün İbn-i Abbâs’a ait olmasıdır, Peygamberimize değil!) İbn-i Ebî Necîh, Mücâhid’den şöyle rivâyet etmiştir: “Hikmetten kasıt, sözlerde isâbetliliktir.” Leys b. Ebû Selîm, Mücâhid’den şöyle nakleder: يُؤْتِي الْحِكْمَةَ مَنْ يَشَاءُ “Allah hikmeti dilediğine verir” Âyetindeki hikmetten kasıt, peygamberlik değildir. Bilâkis ilim, fıkıh ve Kur’ân bilgisidir.” Ebû Âliye de: “Hikmet, Allah korkusudur. Çünkü Allah korkusu her hikmetin başıdır” demiştir. (Tefsîru’l Kur’âni’l Azîm, 1/314)

Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: “Yalnız iki şeyde hased (gıpta) edilir: Allah, bir adama (çok) mal vermiş ve malını ona hak yolda harcamayı nasip etmiştir. Bir de Allah, bir adama hikmet vermiştir ve o buna göre hareket etmekte (bununla hükmetmekte ve onu) başkalarına da öğretmektedir.” (Buhârî, Ahkâm, 3, No; 7141; İ’tisâm, 13, No: 7316; Müslim, Salâtu’l Musâfirîn, 268, No; 816; İbn-i Mâce, Zühd, 22, No: 4208; Ayrıca Bkz: Buhârî, İlim, 15, No: 73; Zekât, 5, No: 1409)

Ayrıca İbn-i Abbâs’ın hikmetin Kur’ân tefsîri olduğunu ifade eden rivâyetinin delili mesâbesinde bu Hadîs’in şu şekilde varyantı da bulunmaktadır:

“Ancak iki şeyde hased (gıpta) olur: Allah, bir adama Kur’ân (ilmi) vermiştir (Kur'ân'ı öğretmiştir) ve o da, gecenin çeşitli vakitlerinde ve gündüzün çeşitli zamanlarında (onu okur ve) onun gereğince amel eder. Bir de Allah, bir adama mal vermiştir ve o da, gecenin çeşitli vakitlerinde ve gündüzün çeşitli zamanlarında onu infâk eder.” (Müslim, Salâtu’l Musâfirîn, 266, No: 815a; Buhârî, Tevhîd, 45, No: 7529; İbn-i Mâce, Zühd, 22, 4209; Ayrıca Bkz: Buhârî, Fedâilu'l Kur'ân, 20, No: 5026; Temennî, 5, No: 7232; Tevhîd, 55, No: 7528; Tirmizî, Birr, 24, No: 1936)

Müslim’in diğer rivâyetinde ise "Kur’ân" yerine "Kitâb" kelimesi geçmektedir:

“Ancak iki şeyde hased (gıpta) olur: (Biri) Allah’ın, Kitâb’ı kendisine öğrettiği ve o Kitâb gereğince gecenin çeşitli vakitlerinde, gündüzün farklı zamanlarında gereğince amel eden kişi ile diğeri de, Allah’ın, kendisine mal verdiği ve o malı gecenin çeşitli zamanlarında ve gündüzün vakitlerinde tasadduk eden kişidir.” (Müslim, Salâtu’l Musâfirîn, 267, No: 815b; Ayrıca Bkz: Buhârî, Fedâilu'l Kur'ân, 20, No: 5025)

Hadîslerde, gıpta edilecek iki kişiden biri olarak, kendisine “hikmet, Kur’ân ve Kitâb” verilen kimsenin zikredilmesi, -İbn-i Abbâs’ın da dediği gibi- hikmet’in Kur’ân yani bundan kasıt Kur’ân tefsîri olduğu anlaşılmaktadır. Kur’ân’ı sadece okuyabilmek, ezberlemek veya bazı Âyetlerini ve Sûrelerini öğrenip amel etmemek yahut da İslâm’a ve Tevhîd’e inanmamakla birlikte, Kur’ân üzerinde incelemeler yapmak “hikmet” değildir. Bu kimselere “hikmet sahibi” denmez.

Bir kimse Kur’ân’ı anlamadan metninden okuyabilir, Kur’ân bilgisi fazla olduğu halde sâlih amel sahibi olmayabilir, yani fâsık ve fâcir olabilir, şirk koştuğu halde, Kur’ân’ı ezberlemiş olabilir, müsteşrik olduğu halde Kur’ân üzerinde eserler vermiş olabilir; işte bu ve benzeri kimselerde hikmet yoktur ve onlar hikmetli kimseler değillerdir!

Hikmet; Kur’ân’a ve içindekilere iman edip, Allah’tan korkmak, Allah ve Rasûlü'nün emrettiği istikâmette sâlih amel işlemek; Kur’ân’ın tefsîrine, onun fehmine, fıkhına, içindeki ilimlere, hükümlere vâkıf olmak, Allah’ın ibretlik Âyetleri üzerinde düşünüp ibretler almak, bilip amel ettiklerini başkalarına öğretmek ve emrolunduğu gibi, istikâmet sahibi bir Müslüman olmaktır.

Âyetlerde ve Hadîslerde hikmete dâir o kadar çok ma’lûmât bulunmaktadır ki, Nasslardaki beyânları esas alan âlimler de, anlamca birbirini tamamlayan, “Allah’ın vahyini anlayıp, onunla amel etme, ihlâslı ve takvâlı olma ve bildiklerini başkalarına da öğretme” anlamında birleşen çok sayıda “hikmet” tarifleri yapmışlardır. Hikmet hakkında söylenecekler ne biter ne de bu satırlara sığar!

Rabbim, bizleri kendilerine hikmet verilen kullarından eylesin. Âmîn.

 

33- EN HAYIRLI İNSAN KİMDİR?

"Abdullah b. Busr radıyallâhu anh'dan rivâyete göre, bir bedevî:

يَا رَسُولَ اللَّهِ، مَنْ خَيْرُ النَّاسِ؟

- Ey Allah'ın Rasûlü! İnsanların en hayırlısı kimdir? Dedi. O:

مَنْ طَالَ عُمُرُهُ وَحَسُنَ عَمَلُهُ

- Ömrü uzun olup, ameli güzel olandır, buyurdu." (Tirmizî, Zühd, 21)

EN HAYIRLI VE EN ŞERRLİ İNSANLAR HANGİLERİDİR?

"Ebû Bekre radıyallâhu anh'dan rivâyete göre, bir adam:

يَا رَسُولَ اللَّهِ، أيُّ النَّاسِ خَيْرُ؟

- Ey Allah'ın Rasûlü! İnsanların en hayırlısı kimdir? Dedi. O:

مَنْ طَالَ عُمُرُهُ وَحَسُنَ عَمَلُهُ

- Ömrü uzun olup ameli güzel olandır, buyurdu.

فَأيُّ النَّاسِ شَرٌّ؟

Adam yine sordu: İnsanların en kötüsü hangisidir? O:

مَنْ طَالَ عُمُرُهُ وَسَاءَ عَمَلُهُ

- Ömrü uzun ve ameli kötü olan kimsedir, buyurdu." (Tirmizî, Zühd, 22)

BU ÜMMETİN YAŞ ORTALAMASI KAÇTIR?

Ebû Hüreyre radıyallâhu anh'den rivâyete göre, Rasûlullah şöyle buyurmuştur:

عُمْرُ آمَّتِى مِنْ سِتِّينَ سَنَةً إلَى سَبْعِينَ سَنَةً

"Ümmetimin (ortalama) ömrü altmış ile yetmiş arasındadır." (Tirmizî, Zühd, 23)

Allah'tan tûl-i ömür ve amel-i sâlih dileriz; sû-i amelden O'na sığınırız.

 

34-  DÜNYADAN İNSAN MANZARALARI!

□ Bu manzaralar; görüş alanı ve açısına göre yani, görebilecek uzaklık ve açıda olmak şartıyla zâhirdir.

□ Allah için tefekkür etmek farzdır. O halde tefekkür edelim, bakalım, biz aşağıdaki insan tiplerinden hangisiyiz?

İnsanlar gördüm, maddî durumu iyi değil ağlıyor. Genelde fakir insanlar yokluktan şikâyet ederler! [Sızlanmakla insan düzlüğe çıkmaz!]

İnsanlar gördüm, maddî durumu iyi değil, ama hâline şükrediyor ve asla sızlanmıyor. Elindeki yarım hurmasını da kardeşleriyle paylaşmanın çabası içinde. Müttakilerin bollukta da darlıkta da infâk ettiklerinin bilincinde, Allah'ın verdiklerini azımsamıyor, infâk ediyor, kanaat ediyor ve bereket ile hayatını idâme ettiriyor, kendinden daha zor durumdaki insanlara faydalı olabilmeyi şükredilecek bir fırsat olarak görüyor ve kolluyor. [Şükreden kulun malını Allah, artırır ve bereketlendirir.]

İnsanlar gördüm, maddî durumu iyi, ama yine de ağlıyor yani o malların imtihan aracı olduğunu unutuyor, sıktıkça sıkıyor, cimrilik ediyor, kimsenin derdine deva olmuyor, şükretmiyor. Böyle yapıyor; çünkü o, daha fazlasını kazanmaya şartlanmış, hep kendinden üsttekilere bakıyor, âdeta fakirlik psikozuna giriyor. Kendinden alttakileri hiç görmüyor ve gözü bir türlü doymuyor. Daha çok para ve daha çok servet peşinde! Belki ileride fakir olmaktan ve aç kalmaktan korkuyor! [Nankörlük ve şükürsüzlük; malın helâkine, o kişinin de felâketine yol açar!]

İnsanlar gördüm, maddî durumu iyi, ağlamıyor, sızlanmıyor ama maddî durumu iyi olmayanlarla da yardımlaşma, kardeşlik ve sıla-i rahim adına hiçbir hayırlı bir bağı yok! Mallarında, isteyenin ya da istemeyenin hakları olduğunun şuurundan çok uzak! Parasını, Allah rızâsı için nasıl ve ne şekilde harcayacağının ilminden ve fıkhından habersiz! [İhsân, ikrâm, infâk ve şükürden yoksun olan tok gözlülük, takvâdan kaynaklanan taaffüf ve iffet değil, nefisten kaynaklanan bir kasılmadır!]

İnsanlar gördüm, maddî durumu iyi, kazandıklarının imtihan vasıtası olduğunun bilincinde olarak, imkânı ölçüsünde mallarla cihâd etme yani Allah yolunda dünyalıklarını harcama konusunda asla cimrilik etmiyor, nefsinin ya da şeytanın telkin ve vesveselerine aldanmıyor. [Bu mübârek insanlar, her günün sabahında iki meleğin indiğini; birisinin: “Allah'ım! Malını infâk edene halef ver (yerini doldur)” dediğini, diğerinin ise: “Allah'ım! Malını vermeyene (imsâk edene, elinde tutana, cimrilik edene) telef ver (malını yok et)” (Müttefekun aleyh) dediğini çok iyi bilirler.]

 

35- TEBLÎĞ; “HİKMET” VE “GÜZEL ÖĞÜT” iLE OLMALIDIR:

١- Teblîğde tâviz vermek, gerçeği söylememek bir bakıma bâtılla uzlaşmaya çalışmaktır!

٢- Hakkı, usûlünce ifade etmek, kötü ve sert konuşmak değildir!
Teblîğde fitneye sebep olacak nefsânî sözlerden ve üsluplardan sakınmak gerekir.

٣- Teblîğ; teblîğ edilen konuda ehil olmayı gerektirir. Zira İslâm’da asıl olan; önce öğrenmek, sonra yapmak, sonra anlatmak, daha sonra da sabr-ü sebât etmektir.

٤- Takvâsız ya da iyi niyetli olmayan kimsenin teblîği genelde tesirsizdir. Bu nedenle kendi ıslahımız için, takvâ yoluna girmemiz gerekir. İnsanlara iyiliği emredip kendimizi unutmamalıyız.

٥- Teblîğde hakkı ketmeden, gizleyen, bulandıran ve dünya çıkarları için anlatmayan kimselere hem Allah, hem de tüm lânet edebilenler lânet eder (Bkz: Bakara: 159).

٦- İnsanların fikirleri ne kadar bozuk olursa olsun iyi niyetle, Allah'ın Âyetleri en güzel bir tarzda anlatılırsa, o kimseler –Allah’ın izniyle- gerçeği görüp, sıcak ve samimi bir dost hâline geliverirler (Bkz: Fussılet: 34).

٧- Hikmet ve güzel öğütten yoksun konuşmalar, meşru teblîğ olamaz. Teblîğde bu iki ilkenin korunması şarttır (Bkz: Nahl: 125).

٨- İnsan, ne kadar yakınları da olsa, istediklerinin hidâyete ermesini sağlayamaz. Hidâyete ercekleri en iyi bilen Allah’tır. (Bkz: Kasas: 56)

٩- Kula düşen açıkça teblîğdir (Bkz: Yâsîn: 17).

(شرح) - Tevhîd'in teblîğinde Nebevî metod takip edilir, güzel öğüt yani açık, anlaşılır ifadeler, güzel, hoş, merhametli bir üslup, tavizsiz ve hikmetli bir anlatım ile, tüm peygamberlerin teblîğ ettikleri ilk ve en önemli esas olan Kelime-i Tevhîd açıklanır... Genel olarak insanlar, konuşmaya başladıklarında kendi bilgi, görgü, ahlâk, birikim, huy, kişilik vb. değerlerine uygun şeylerden bahsedip, "Lâ İlâhe İllallah"ın muhtevasının anlatılmasına mâni olmaya çalışsalar da, bu kişilerin sözlerine sabır, yumuşak huyluluk ve hikmetle karşılık verip, sözleri bittiğinde yine meseleyi Tevhîd'e getirmek gerekir. Hatta onların her konuşmasının içinden bazı cümleler alarak, o sözleri "sizin de dediğiniz gibi- cümlesiyle yeniden vahiyle formatlayıp, Tevhîd'e bağlamak gerekir. Böylece o kimseler de anlamalıdır ki, Tevhîd'den kaçış yok. Her kim Tevhîd'den kaçarsa, gerçeklerden kaçmış olur. Bu gerçeği hissedip düşünmeleri için, Tevhîd'den daha önemli ve öncelikli bir konu olamayacağını, konuşan Müslümanın davranış biçimi ortaya koymalıdır. Tevhîd'in teblîği esnasında muhâtabın konuştuğu tâlî meselelerin içine dalıp, karmaşık o konular içinde boğulmak ve asıl konunun dağılmasına sebebiyet vermek, hikmetsiz konuşmanın bir örneğidir. Teblîğde, tâlî yani ikincil meseleleri konuşmak ve bir türlü aslî, temel meseleye dönememek; iyi meyve vermesi için, bir ağacı budayıp, aşılarken; onu sulayıp, gübreleyerek, ilaçlayarak köküne ve kökünün kurumasına engel olmak adına gerekli hassâsiyeti ihmâl etmeye benzer. Asıl titizliği dallara değil, ağacın köküne göstermek gerekir. Daha sonra dallarıyla ilgilenmek faydalı olur. Aynen önce Tevhîd’e öncelik verip, daha sonra diğer meselelere geçmek gibi. Ağacın bakımını ihmâl etmemek gerekir, mutad olarak her sene devam etmelidir. Aynen bunun gibi, teblîğde de taviz ve ihmâl olmaz. Söylenmesi gereken bir gerçeğin atlanması, sonucun da akim (başarısız, sonuçsuz) olmasına yol açacaktır. Teblîğ eden kimse kaba saba, ahlâksız, anlayışsız, saldırgan, taşkınlık yapan, nefsine uyan, kırıp döken bir kimse de olmamalıdır. Aynen, ağaç misalimizde olduğu gibi. Eğer bir kimse ağacın kocaman gövdesini kırarsa, o ağaç zayıflayacak ve ondan normal verim alınamayacaktır. Belki de kurumaya yüz tutacak, ki kendisiyle daha fazla ilgilenmek icap edecek; belki de bir türlü düzen tutturamayacak ve kuruyacaktır. İnsanlara hitâp ederken bu noktayı da gözden kaçırmamak gerekir. İnsanların yanlış yönlerini ilimle, hikmetle ve güzellikle budamak ayrı, onları kırmak apayrı şeylerdir. İlkinde, o kimse, -bir ağaç gibi- kendine gelir, daha gürleşir, sağlamlaşır ve meyve veren bir insan haline gelir. İkincisinde, ne olacağını ağaç misalimizde az önce söyledik. İnsan cihetinde ise, insan kırılır, küser, uzaklaşır, gerçeklere yabancılaşır, gerçeklerden kaçar, önyargılı ve saplantılı bir hâle gelir. Ya bu hâl üzere yaşayıp ölür ya da o kimsenin kendini bulması, hidâyete ermesi çok uzun bir zaman alır. Başkasına birkaç söz kâfi gelirken, bu kimsenin önyargılarından örülmüş duvarları yıkılmadan, doğrulara kalbinin kapısını açması çok zor olur. Buna sebep olan şey, kaş yapayım derken; kaş yapamadığı gibi, bir de göz çıkartan, arkasından ağız, burun kıran kimsenin câhilâne amelidir! Hakkı usûlüne göre, ilim ve hikmet istikametinde, tâviz vermeden, muhâtabın anlayabileceği şekilde söylemek “ağır konuşmak, kötü konuşmak, kaba konuşmak, sert konuşmak, yanlış konuşmak” değildir! Bazı insanlar, karşısındaki kişinin düşünce ve takdirini çok fazla önemsediği için, onun menfî tepki gösterebileceğini tahmin ettiği konulara girmez. O kimsenin takdir edeceği ya da onun hoşuna gidecek tarzda bir konuşma biçimi tercih eder. Bu kimseler, konu Tevhîd bile olsa, öyle bir konuşurlar ki, Tevhîd’den başka her mesele konuşulsa da, bir türlü Tevhîd’e (imana, imânî meselelere) gelemezler! Oysa sakınılması gereken şey; kendisiyle konuştuğumuz amcamızın, dayımızın, akrabamızın, arkadaşımızın, komşumuzun olası olumsuz tepkisi değil, hitâp edilen kimseye hakaret etmemek, kırıcı olmamak, rencide etmemek, kötü ve kaba söz söylememek, onu tahkir etmemek, aşağılamamak, suçlamamak vb. kötü davranışlardır. Esâsen, bunlardan sakınmak şarttır! O kimsenin, duyup şaşırdıkları karşısında kendine gelebilmesi ve gaflet uykusundan uyanabilmesi; ilk başta söyleyenin güvenilir ve dürüst olduğuna inanması ve sonra da, söylenenlerin doğru olduğuna aklının kanaat edip, düşünmesi ve kendi söyledikleriyle karşılaştırıp, yanlış şeylere inandığını fark etmesine bağlıdır. Bir insanın söylenen hakikatlar üzerinde düşünmesini sağlayabilmek çok büyük bir iştir. Fakat önyargılı yaklaştıklarında insanların bunu yapmadıklarını unutmayalım. Moda tabirli, pozitif olmak gerekir. Yani ilim, hikmet, adâlet, merhamet, iyi niyet, güzel söz, güler yüz ve güzel hitâp tarzıyla; insanları suçlamadan ve aşağılamadan konuşmak gerekir. Düşünün, hiçbir doktor, hiçbir hastasını –ihmâlkârlığı dahi olsa- suçlamaz, kızmaz, aşağılamaz, kaba ve gayr-i ahlâkî sözler sarf etmez ve onu tedavi etmekten imtinâ etmez. İnsanların sosyal hayatta da içinde bulundukları durum ve şartlar ne kadar olumsuz ve kötü olursa olsun, o kimselerin kişilik ve insâniyet bakımından ne kadar zaafları olursa olsun, onlara insanca yaklaşmak, merhametli olmak gerekir. Merhamet, iyi niyetli, insancıl ve Allah için olan çaba ve gayretimizde belli olmalıdır. Nefis ve menfaat için konuşulmamalıdır ki, dinleyen kimse, konuşanı samimiyetsizlikle suçlamasın! İnsana düşen; açıkça, hikmet ve güzel öğüt ilkelerine uyarak hakkı söylemektir. Hidâyet verecek ya da layık olmayanları sapıklıkları üzerinde bırakacak olan ancak Âlemlerin Rabbi olan Allah Sübhânehu ve Teâlâ’dır.

 

36- “YÛNUS” VE “YÛSUF” KELİMELERİN ALTI TÜRLÜ SÖYLEYİŞİ VARDIR:

Bu iki isim de munsarif değildir yani gayr-i munsariftir, bu nedenle son harekeleri itibariyle tenvin ve kesreyi kabul etmezler.

Yâ harfinden sonra, hemze getirmek veya getirmemek yani vav harfiyle gelmek sûretiyle, Yûnus’taki nûn harfi ve Yûsuf’taki sîn harfi üç harekeyi de alabilir.

Yûnus kelimesinin okunuşları:

Yûnus, Yûnis, Yûnes, Yu’nus, Yu’nis, Yu’nes

يُونُسُ، يُونِسُ، يُونَسُ، يُأْنُسُ، يُأْنِسُ، يُأْنَسُ

Yûsuf kelimesinin okunuşları:

Yûsuf, Yûsif, Yûsef, Yu’suf, Yu’sif, Yu’sef

يُوسُفُ، يُوسِفُ، يُوسَفُ، يُأْسُفُ، يُأْسِفُ، يُأْسَفُ

 

37- BİRBİRİNİZİN ETİNİ YEME VAHŞETİNDEN SAKININ!

GIYBET ETMEK, KARDEŞİNİN ÖLÜ ETİNİ YEMEK GİBİ TİKSİNİLECEK BİR AMELDİR!

Ömrünüzde bir kez karşılaştığınız bir kimse, ya da ayda yılda tabiriyle yıllar içinde zaman zaman görüşebildiğiniz bir kişi yahut da birkaç kez görüşüp de aranızda samimiyet olmayan ya da sizin iç âleminizde kendisini pek muhabbet besleyemediğiniz bir kişi sizin aleyhinizde konuşuyorsa üzülmeyin! Hatta imkân elverirse, kendisine hediye gönderin! Zira o, bu ameliyle size kendi sevaplarını verip, sizin günahlarınızı yüklenmektedir.

Çağımızın en büyük salgın mânevî ve kavlî hastalıklarından birisi gıybetçiliktir!

Gıybet nedir?

Rasûlullah aleyhisselâm: “Gıybet nedir bilir misiniz?” buyurdu. Ashâb: “Allah ve Rasûlü en iyi bilir” dediler. O: ”Kardeşinden, hoşuna gitmeyecek şekilde söz etmendir” buyurdu. “Peki, eğer benim söylediğim kardeşimde olan bir şeyse ne buyurursun?” diye sorulunca, O: “Eğer senin dediğin onda varsa, onun gıybetini yapmış olursun. Eğer (dediği şey) onda yoksa, ona iftirâda bulunmuş olursun” buyurdu. (Müslim, Birr, 70)

Rivâyetlere göre, kıyâmet gününde gıybet edenin amel defteri açılır, kul şaşırır, "Yâ Rabbi, dünyada iken şu ibâdetleri yapmıştım, onlar burada yazılı değil" der. Kendisine: "Onlar defterinden silindi, gıybet ettiklerinin defterine yazıldı" denilir.

Kıyâmet günü başka bir kişinin iyilikler defteri açılır. Yapmamış olduğu bazı ibâdetleri orada görür. Ona da: "Bunlar seni gıybet edenlerin sevaplarıdır" denilir.

Bunun yanında gıybet ettikten sonra tevbe eden kimsenin cennetteki mükâfatı ise çok büyüktür.

Gıybet, kul hakkını gerektirir; bu nedenle tevbe etmek için gıybet edilenle helâlleşmelidir. Gıybeti edilenler ölmüş kişiler ise, onlar hakkında hayır dua etmeli, yapılan bazı güzel amellerin sevabını onlara bağışlamalıdır ve Allah’tan bağışlanma dilemelidir.

Gıybet edene "sus!” diyene büyük sevap vardır. Gıybete kulak veren, o günaha ortak olur.

Ka'b b. Mâlik radıyallâhu anh'den, Tebük gazvesinden geri kalmasından sonraki tevbe mâcerasına dair Sahîh-i Müslim'in "Tevbe" bahsinde geçen uzunca Hadîsinde rivâyet edildiğine göre şöyle demiştir: Rasûlullah aleyhisselâm Tebük'te ashâbı arasında otururken:

- "Ka'b b. Mâlik ne yaptı acaba?" diye sormuş. Selîmeoğullarından bir adam:

- Ey Allah’ın Rasûlü! Onu iki elbisesi ve (kibirli şekilde) yanlarına bakması (Medîne’de) alıkoydu, demiştir. Bunun üzerine Muâz b. Cebel o adama:

بِئْسَ مَا قُلْتَ وَاللَّهِ يَا رَسُولَ اللَّهِ مَا عَلِمْنَا عَلَيْهِ إلاَّ خَيْرًا

- Ne kötü bir söz söyledin! Allah’a yemin olsun ey Allah’ın Rasûlü, biz onun hakkında hayırdan başka bir şey bilmedik, demiştir. Rasûlullah aleyhisselâm ise, hiçbir şey söylememiş, sükût etmişti. (Müslim, Tevbe, 47)

Gıybet öyle çirkin bir şeydir ki, gıybet sözü denize atılsa, o söz, denizi kirletir. Meclislerinizi pis sözlerle kirletmeyin ve birilerinin de kirletmesine izin vermeyin. Nefis ve şeytan size bu pis işleri telkin etse de, siz takvâ yolundan şaşmayın!

Hz. Âişe’den rivâyete göre; Hz. Safiyye vâlidemizin kısa boylu olduğundan bahseden Hz. Âişe’ye Peygamberimiz: “Öyle bir söz söyledin ki, o söz deniz suyuyla karıştırılmış olsaydı, kesinlikle denizin suyuna gâlip gelir (onu ifsâd eder, bulandırır)dı.” buyurmuştur. Yine Hz. Âşe’nin rivâyetine göre, Rasûlullah: “Benim için şunlar bunlar (pek çok şeyler, şu kadar dünya malı verilmiş) olsa bile, ben hiç kimseyi hikâye etmeyi (hakkında konuşmayı, taklidini yapmayı) sevmem” buyurmuştur. (Tirmizî, Kıyâmet, 51; Ebû Dâvud, 35)

Terhîb (sakındırma) amaçlı iki rivâyeti hatırlayalım:

İnsanlara Allah ve Rasûlünün sözü yerine insan sözü taşımak, lafçılık etmek, insanların canını sıkmak ve insanların aralarının bozulmasına sebebiyet vermek:

Lafçıların kulağına küpe olması dileğiyle bazı kıssalara dikkat çekelim. Zira birçok insan bu tür ifadelerden etkilenip, öğüt alır.

Hasan Basrî’ye bir adam gelir ve:

-Falanca senin hakkında şöyle dedi, der.

-Ne zaman?

-Bugün.

-Nerede?

-Evinde.

-Onun evinde ne yapıyordun?

-Ziyafeti vardı, onun için gitmiştim.

-Orada ne yedin?

-Şunu, şunu, hatta sekiz çeşit yemeğin hepsinden yedim. Bunun üzerine tâbiînin büyük imamı:

-Be adam, sekiz çeşit yemeği karnına sığdırdın da, bu sözü sığdıramadın mı? Kalk git yanımdan, der

Selef, gıybetçiye hediye yollardı. O zamanın insanları yaptıklarından utanır ve bu davranışı tekrar etmekten hâya ederlerdi. Günümüzdeki lafçılara hediye yollasak, acaba terk mi ederler, hediyelerin çoğalması için, lafçılığı meslek mi edinirler; bilinmez. Biz diğer kıssamıza geçelim:

Anlatıldığına göre Hasan-ı Basrî’ye: “adamın biri seni arkadan çekiştirdi” dediler. Bunun üzerine Hasan Basrî, adama bir tabak hurma ile birlikte şu haberi gönderdi:
- Duyduğuma göre sen bana iyiliklerini hediye ettin. Ben de buna karşılık vermek istedim. Fakat senin hediyene denk gelecek bir hediye veremediğim için özür dilerim.”

Mü’minler arasında nifâkın, bozgunculuğun, ayrılığın en önemli sebebi fitnedir. Fitne, öldürücü zehirden daha beterdir. Ve fitnenin en önemli unsuru da gıybettir, arkadan konuşmaktır, kötü zandır. Kulaktan kulağa bin türlü şekle giren bir söze sebebiyet vermemek için aleyhte ve gıyâbî konuşmalardan kaçınmak gerekir. Öyle sözleri söyleyen de, dinleyen de mes’ûldür, insan dinlememek için gerekli tepkiyi vermeli, mü’min kardeşinin arkadan hançerlenmesine yardımcı olmamalıdır. O anlatılan özellik o şahısta varsa gıybet, yoksa iftirâdır. Her ikisi de birbirinden daha tehlikeli olan bu şeyden kaçınmak, müminlerin kusurlarında şeytana yardımcı olmamak fazilettir ve insânîyetin gereğidir. Kimsenin bir başkasının etini dişlemeye hakkı yoktur!

Rabbimiz şöyle buyurmuştur:

“Ey iman edenler! Zannın bir çoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırmayın. Kiminiz kiminizin gıybetini yapmasın. Sizden biriniz ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz. Allah’tan korkun. Çünkü Allah tevbeleri kabul edendir, Rahîm’dir.” (Hucurât: 12)

Ey Rabbimiz, bizleri, elinden ve dilinden tüm insanların güvende olduğu ve selâmet bulduğu kullarından kıl. Ve emîn kullarının arkadaşlık ve dostluğunu bizlere nasip eyle. Âmîn.

 

38-EVLİLİĞE FITRATININ MÜSAİT OLMADIĞINI SÖYLEYEN BİR KADININ SÖZÜNDEN HAREKETLE, BAŞKA AÇIDAN NEFİS MUHÂSEBESİ:

Bu söz üzerinde fazla durmaya hâcet yok! Çünkü tüm insanların çirkin olduğunda ittifâk ettikleri bir şeyin çirkin olduğunu tekrar ispatlamaya ihtiyaç yoktur!

Kısaca birkaç cümleden sonra, usûl ve âdâb açısından birkaç noktaya değinelim. Önce neden bahsettiğimizi bir cümleyle söyleyelim.

Magazin dünyasından bir kadın: "Evliliğe fıtratım müsait değil" demiş! İlginç!.. Fıtratı nasıl bir fıtrat ise!..

Ölçülü cevap vermek gerekirse; insan, duyduklarına şaşırıyor: Allah'ın, insanları üzerinde yarattığı o güzel fıtrata zulmeden insana mı, insanın bozup ifsâd ettiği o fıtrata mı yoksa her ikisine birden mi acıyacak?! Evliliğe fıtratının müsait olmadığını ve evlilik dışı ilişkilerin kendisine daha uygun olduğunu söyleyen, “bir kadın” olunca, bunu işiten erkeklerin bile yüzü kızarıyor. O kadın bu sözü söylerken nasıl utanmıyor, bunun mantıklı bir cevabını bulmak imkânsızdır! Allah hidâyet versin.

Sanatçı, şöhret, ekonomik statü gibi etiketlerin tesiriyle temiz fıtratların kirletilmesinde kötü örneklik teşkil eden bu tür söylemlerin zararlı sonuçlara sebebiyet vermesinden Rabbimiz tüm insanlığı muhafaza buyursun. Bize düşen duadır. İhlâs ile yapılan dua müstecâbdır.

Kötü sözler ve fiiller karşısında bile güzellikle karşılık vermek güzelliklere sebep olur. Bu da ancak takvâ sahiplerinin amelidir. Biz de onlardan olmak zorundayız. Unutulmasın ki, hiçbir kötülük kötülükle izâle edilmez. Zira necâseti necâset temizlemez. Ateş ateşle sönmediği gibi, öfke de öfkeyle sönmez, dinmez; bilâkis artar. Ne kadar kötü olursa olsun, ne kadar kötülüğü bulunursa bulunsun; akıl, irâde, fikir, zekâ, fıtrat ve vicdan sahibi, ilimden şu ya da bu şekilde ma’lûmâtı olan bir kimsenin iyilik damarının da olduğunu akıldan çıkarmamak ve kötü davranışlara hikmetle karşılık vermek icap eder. Muhâtap bu güzel davranışı takdir etmese bile!.. İyilik yap denize at, semek bilmezse de, hâlık bilir. Halk da bir gün iyiliği takdir eder; ama bu takdir süreci kimi için o andır, kimi için sonraki bir zamandır, kimileri için ise yıllar sonrasıdır, belki de hayatının son demleridir. Bunu unutmamak ve acelecilikle nefsî davranışlara prim vermemek; hepsinden önemlisi de, insanlara kötü örnek olmamak gerekir. Fakat insanların çoğu bilmezler. Çünkü insan aceleci ve aceleden yaratılmıştır, sabırsızdır, câhildir, nankördür ve genelde nefs-i emmâresine uyar ve ma'kûl ve mantıklı bir davranış sergilemekten uzaktır. Ancak sâlih kullar müstesnâ.

Hangi mesele olursa olsun, o meseleyi ele alış usûlümüz, o kapsamdaki bütün meseleler üzerinde düşünmemizi ve pek çok mevzuları da hatıra getirerek çözüm yollarını görmemizi sağlamalıdır. Sadece kişilere ve olaylara odaklanmak; genel anlamda “fikir tabanlı” konuşmamayı, hakikatlere odaklanmamayı sağlar ki, bu durumda “kişisel konuşmalar” yapılır. Yani olaydaki kişi ya övülür ya da yerilir. Ma'lûm olduğu üzere, bir kişiyi seven de olur, sevmeyen de. Sevenler över, sevmeyenler eleştirir; diğer insanlar da bu fikirleri çatıştırır! Allah'a sığınırız böylesi çocuksu davranışlardan! Allah'tan ilim, sâlih amel, ihlâs, iffet, hayâ ve Tevhîd üzere hayırlarla dolu uzun ömür dileriz. Yaşarken ve vefâtımızdan sonra iyilikler defterimizin açık kalmasını ve oraya devamlı sûrette sevaplar işlenmesini, Rabbimiz hepimiz hakkında nasip ve müyesser kılsın. İnsanların kötü söz ve fiilleriyle hikmetle mücadele etme şuurunu, insanlarla didişmenin hikmete ve “dünya işlerinde insanlarla güzel geçinme” ilkesine aykırı olduğu gerçeğini, taşkın ve nefsânî davranışların ve sözlerin doğru olmadığını anlama idrâkini, Rahmân ve Rahîm olan Yüce Rabbimiz tüm insanlara lütfetsin!

 

39- "ÜMMET" NE DEMEKTİR?

"Ümmet" kelimesi Kur'ân ve Sünnette "ana, yol, din, sınıf, cemaat, familya, nesil, boy, zaman" gibi birçok anlamlarda kullanılmıştır. Istılâhta ise; kendi irâdeleriyle veya zorunluluk neticesinde aynı yerde, aynı zamanda veya aynı dine tâbi olma neticesinde bir arada yaşayan insan topluluğudur. Âlimlerin çoğu ümmet kelimesini aynı dine tâbi olanlar yani Müslümanlar için kullanmışlardır. Arapça bir kelime olup, "emme" fiilinden isimdir. Çoğulu, "umem"dir.

Kur'ân ve Sünnet, yeryüzünde yürüyen hayvanlar, kuşlar, köpekler, karıncalar vb. hayvan topluluklarının da birer ümmet olduklarını bildirmiştir (En'âm: 38; Ebû Dâvud, Edâhî, 22; Müslim, Selâm, 148). Hak dine (Enbiyâ: 92) de, bâtıl dine (Zuhruf: 22) de "ümmet" denilmiştir.

Kur'ân'da, kendilerine peygamber gönderilen toplumlara "ümmet" denir (En'âm: 42; Ra'd: 30; Nahl: 36). Bu manada "ümmet" kelimesi, mü'min olsun, kâfir olsun tüm insanları içine almaktadır. Kendilerine peygamber gönderilenlerden iman edenler de, iman etmeyenler de olmuştur. Allah, onlardan kimine hidâyet vermiştir, kimine de sapıklık hak olmuştur (Nahl: 36). Bu noktada "ümmet" kavramı iki farklı anlam ifade etmektedir:

1- Ümmet-i İcâbet: Kendilerine gönderilmiş olan peygamberin davetini kabul edip, iman edenlere "Ümmet-i İcâbe" denir.

2- Ümmet-i Da'vet: Peygamberler tarafından imana davet edildikleri halde, iman etmeyen topluluklara da "Ümmet-i Da've" denilir.

Biz, tüm peygamberlere ve onların ümmetlerine salât ve selâm gönderirken de, işte bu iman etmiş olan mü'min toplulukları kastederiz. İman davetinden yüz çeviren, peygamberlerini yalanlayan şirk ve küfür üzere yaşayan bâtıl din mensuplarını kastetmeyiz.

 

40- KUR’ÂN'DA GEÇEN “HİDÂYET” KAVRAMINI NASIL ANLAYACAĞIZ?

1- Rabbimiz Teâlâ, Leyl Sûresinin 12. Âyetinde:

إِنَّ عَلَيْنَا لَلْهُدَى

"Hidâyete iletmek şüphesiz ki Bize aittir" buyurmuştur.

2- Rabbimiz, Kasas Sûresinin 56. Âyetinde:

إِنَّكَ لا تَهْدِي مَنْ أَحْبَبْتَ وَلَكِنَّ اللَّهَ يَهْدِي مَن يَشَاء وَهُوَ أَعْلَمُ بِالْمُهْتَدِينَ

"(Rasûlüm!) Sen sevdiğini (istediğini) hidâyete erdiremezsin; bilâkis, Allah dilediğine hidâyet verir ve hidâyete erecek olanları en iyi O bilir" buyurmaktadır.

3- Şûrâ Suresinin 52. Âyetinde Yüce Rabbimiz, Peygamberimiz hakkında:

وَإِنَّكَ لَتَهْدِي إِلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ

"Muhakkak ki sen dosdoğru yola iletirsin" buyurmaktadır.

Şimdi bu üç Âyeti dikkate aldığımızda; ilk Âyette, hidâyete erdirmenin ancak Allah'a ait olduğu, ikinci Âyette, Peygamberimizin istedikleri kimseleri hidâyete erdiremeyeceği, üçüncü Âyette ise, Peygamberimizin dosdoğru yola ilettiği bildirilmektedir.

Burada bir soruya cevap aramamız gerekmektedir. Bu durumları nasıl anlamak ve ilgili Âyetleri ne şekilde tefsir etmek gerekir?

Temel Akâid ve Tefsîr kitaplarımızda bu sorunun cevabını bulmaktayız. Âlimler, "hidâyet" kavramını ikiye ayırmışlardır.

1- Hidâyet-i Mûsile

2- Hidâyet-i Gayr-i Mûsile

Mûsile kelimesi; وَصَلَ "vasale" (ulaştı) anlamına gelen kökten if'âl bâbı olan أوْصَلَ "evsale"nin ism-i fâilidir ki, "ulaştıran" demektir. Hidâyet-i Mûsile (الهِدَايَة المُوصِلَة); bir sıfat tamlaması olduğu için, sıfat olan "mûsile" kelimesi mevsûfuna te'nîs (müenneslik) bakımından uymuştur. Matlûba "ulaştıran hidâyet" demektir.

Hidâyet, doğruya iletmek, sevk etmek, ulaştırmak, rehberlik etmek, irşâd etmek ve doğru yolu göstermek gibi anlamlar içermektedir. Istılâhî anlamda; dalâlet (sapıklık)ın zıddır; küfür, şirk ve sapıklıktan kurtularak, İslâm’ın aydınlık yoluna girmektir. Kişinin bâtılı terk edip, İslâm’a girmesi Allah’ın dilemesi ve yardımı ile olur.

Kısacık da olsa, bu açıklamalardan sonra, tekrar Âyetlerin nasıl anlaşılacağına dönelim. Bunun için, konunun iyice anlaşılmasını sağlayacak bir misal verelim.

Örneğin; Kâbe'ye gitmek isteyen bir kişi var. Bu kişiyi bizzat Kâbe'ye kadar götürüp, ona Kâbe konusunda bilgiler vermek, nasıl tavaf edeceğinin bilgilerini vs. anlatıp öğretmek yani o kimseyi nihâî anlamda matlûba ulaştırmaya "hidâyet-i mûsile" denir. Diğer taraftan, Kâbe'ye gitmek isteyen kimseye sadece Kâbe'ye nasıl gidileceğini tarif etmek, orada nasıl ibâdet edileceğinin bilgilerini öğretmek yani bir anlamda adresi tarif ve tebyîn etmek ise "hidâyet-i gayr-i mûsile"dir. İlkinde kişiyi bizzat hedefe, amaca tam olarak iletme, ulaştırma ve matlûbu karşılama vardır. İkincisinde ise, rehberlik etme, yol gösterme, tarif etme ve açıklama vardır.

Teşbîhte hata olmaz kâidesine istinâden, şimdi bu örneğimiz üzerinden hidâyet konusunu düşünelim. "Hidâyet" kelimesi Kasas: 56. Âyette hangi anlamdadır? Şûrâ: 52. Âyette hangi anlamdadır? Ma’lûm, Kasas: 56’da إِنَّكَ لا تَهْدِي “(Rasûlüm!) Şüphesiz sen hidâyet edemezsin” buyurulurken, Şûrâ: 52’de وَإِنَّكَ لَتَهْدِي “Muhakkak ki sen hidâyet edersin” buyurulmaktadır. Bu iki İlâhî buyruğu nasıl te’lîf ve tefsîr edeceğiz?

Bilindiği gibi, insanların kalplerini, niyetlerini, düşüncelerini, hidâyete/imana layık olup olmadıklarını Allah'tan başka hiçbir kimse bilemez. Bu ilke, imanın da temel esaslarındandır. Dolayısıyla bu mevzunun doğru anlaşılması gerekmektedir. Aksi takdirde, bilmeyenler ve saptırıcılar tarafından aldatılan bazı kimseler, rûhânî ve mânevî şahsiyetlerin, değişik makam ve statüdeki kimselerin hidâyet edebileceğini ya da bu konuda Allah'ın irâdesine tesir edebileceklerini düşünebilirler! Cennet yolunun bu kimselerin rızâsından geçtiğini sanıp, onlara da kulluk etmeye başlayabilirler. Bu açıkça, hidâyetin zıddı olan "dalâlet"tir. Peygamberimiz bile istediği kimselerin Müslüman olmasında söz sahibi değildir. Çünkü hidâyete erecekleri ancak semâvâtın ve arzın gaybını, sinelerin özünü bilen, kendisinden hiçbir şey gizli kalmayan Rabbü'l-Âlemîn bilebilir. Kula düşen görev, açıkça anlatmak, öğretmek, davet etmek yani teblîğdir.

Bu açıklamalardan sonra şu gerçek tebeyyün etmiş olmalıdır ki, Leyl: 12 ve Kasas: 56. Âyetlerdeki "hidâyet"; "hidâyet-i mûsile", Şûrâ: 52. Âyetteki "hidâyet" ise; "hidâyet-i gayr-i mûsile"dir. Yani Allah, hidâyeti hak edenleri hakka ve hakikate ulaştırandır. Peygamberimiz ise, kim hidâyete erecek, kim ermeyecek bunu bilemeyeceği için, insanları imana getiren, iman veren ve imana îsâl eden olmadığı için, Şûrâ: 52. Âyetteki onun hidâyeti, gayr-i mûsile'dir. Bunun anlamı şudur; Peygamberimiz sadece doğru yolu gösterir, açıklar, öğretir, güzel hayatıyla örnek olur, insanlara Tevhîd'i ve İslâm'ı teblîğ eder. O insanların doğru yola gelip gelmemelerinde, hedefe ulaşıp ulaşmamalarında Rasûlullah söz ve yetki sahibi değildir. Son sözü söyleyen de nihâî hükmü veren de Allah Sübhânehu ve Teâlâ’dır.

 

41- YİĞİTLİK NEDİR?

Bugün (17.07.2015 Cuma) Ramazan bayramı…

Bayramda ne yapsak acaba?

Yiğitlik; küstüğün, kırdığın, üzdüğün, gıybetini yaptığın, zulmettiğin, velhâsıl elinle veya dilinle kötülük ettiğin Müslüman kardeşinle helâlleşmen, gönlünü almandır.

Şeytan, birbirine tepkisellikle ve anlayışsızlıkla yaklaşan insanların amelinden o kadar çok memnundur ki, en sevdiği şey iki insanın arasını bozmaktır. Mudâra ve geçim ehli olmayan kimseler, şeytanı sevindirmektedirler!

Şeytan aleyhilla'ne, günümüzde insanların nefislerini nasıl da büyütüp, onları kışkırtarak, türlü türlü vartalara düşürmüş değil mi? Birbirini Allah için ve gerçek anlamda seven iki insan göstermek neredeyse imkânsız hâle gelmiştir! Dost tanımına uyan birliktelikler tarihin şerefli sayfaları arasında kalmıştır âdeta. Gerçek dostları bulmak, tabiatta elmas bulmaktan daha zordur. Elmas ve hazine avcıları/arayıcıları, eğer bilselerdi, gerçek elmas dosttur, dostluktur; dostluğu elde etmek ve kazanmak için gayret etmezler miydi? Dost olabilmek için, insanın kendisiyle barışık olması, özgüven, anlayış, ferâgat ve fedakârlık basamaklarını çıkmış olması, buralardan geçmiş olması gerekmektedir. Bugün hiç olmayan bir şeyden bahsetmiyoruz. Ama sadece sâlih ve takvâ sahibi kimselerde bu dostlukların örneklerine şâhit oluyoruz. Diğer birlikteliklerin hepsinde menfaat ilişkileri ve nefsânî duygu ve dürtüler bulunmaktadır. Şeytandan ve dostlarından Allah'a sığınırız.

Ey nefs! Buralardaysan, git! Git de ıslâh olarak gel, iyiliklerde yanımızda ol, hatalarımızda bizi uyar ve yanlış yaptın, de. Allah ve Rasûlüne itaat yolunda, rızâ makamına ulaşmamızda bir faydan olsun bize. Bizimle beraber olup da, bize düşman olma! Olma ki, içimizde düşman varken, dışarıda dost arama çelişkisiyle bizi gülünç duruma düşürme! Ey nefs! Sen şeytana kulak verirsen, beraber olduğun bedenin sahibine düşman kesilirsin. Bize kötülükleri emretmekten vazgeç! Günahlarımızdan sonra, bize serzenişte bulun, napıyorsun sen, de! De ki, kötü insan olmaktan kurtulalım!

Ey nefs-i emmârelerinin kötü telkinleriyle birbirini kıranlar, üzenler, küsenler, ilişkiyi kesenler, kötü sözler söyleyenler; bugün Ramazan bayramının ilk günü... Bugünlerde bir yiğitlik yapın ve küstüklerinizle barışın, ilk ziyaret eden ve ilk selâmı veren siz olun; kırdıklarınızla, gıybet ettiklerinizle helâlleşin. Hem de bunları yapmadan önce, bir durup düşünüp, acaba yapsam mı ki diye içinizde gelgitler yaşayarak, şeytandan gelen vesveselere kulak vermeyin! Ey şeytan, sen ne dersin, demeyin! Bu konuda şeytanın da fikrini sormayın! Belki de hep nefse ve şeytana kulak vermek değil mi, insanı hayırlardan alıkoyan şey! Allah ve Rasûlünün ne dediğini biliyorsunuz; bu size/bize yetsin. Bırakın küslükleri, kırgınlıkları, kızgınlıkları, taşkınlıkları, nefsî davranışları, lam'dan cim çıkarmaları, öküzün altında buzağı aramaları, buluttan nem kapmaları, "ama ama"ları, insanları suçlamaları, başkalarını eleştirip, yağ gibi üste çıkmaları! Bu, biz değiliz! Bizim fıtratımızdaki güzelliklerin içinde bunlar yok! Akıl, fikir, kalp, beden ve ruh dünyamıza sonradan gelen kötülüklerle vedalaşalım! İyi bir kul, sâlih bir mü'min olmanın azmi ile donanalım! Kim ne derse desin, biz sadece Âlemlerin Rabbinin ve emrettiğinin derdinde olalım! Bundan gerisi bâtıldır, boştur, oyalanmadır, kanmadır, kandırmadır, kırmadır, kırılmadır, oyundur, eğlencedir, mal yığmadır, gezip dolaşmadır, konuşma tartışmadır, sonunda da pişmanlıktır, kayıptır, iflâstır. Bunlardan Allah'a sığınırız.

Şafağın sökmesiyle birlikte bayram kutlama düşüncesinde ve telâşında olan Müslümanlar, bu sayılanları bayram sevinciniz ve programınız arasına dâhil etmezseniz, o bayram mahzûn olacaktır, unutmayın! Bayram, sevgidir, sevmektir, sevindirmektir, sevilmektir. Tek cümleyle dostlarla birlikteliktir, sevinçleri paylaşıp, üzüntüleri ortadan kaldırmaktır.

Ramazan bayramının; tüm İslâm âleminin birlik ve dirliğine, hayatın her köşesinde zerre miskali zulümlerin ve haksızlıkların son bulmasına, insanların hakiki sevgi ve saygı gerçeğiyle tanışmalarına vesile olmasını dileriz. Âmîn.

Allah en iyi bilendir.

 يوسف السماك

Bağlantı | kategori: NASİHATLER | tarih: 14/07/2015 | Yorum(0) | Yorum yaz
YORUM YAZINIZ
İSMİNİZ

E-Posta (Gizli)

Web siteniz

Yorumunuz

Güvenlik kodu
17.04.2026Cuma
Son Konular .: 146- İnfitar Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 145- Alimlerden Birine Soruldu! | Yusuf Semmak
.: 144- Sabah-Akşam Zikirleri | Yusuf Semmak
.: 143- Fecr Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 142- Abese Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 141- Ğaşiye Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 140- Leyl Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 139- Şems Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 138- Fatiha ve 10 Kısa Sure (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 137- Tarık Sûresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 136- Beled Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 135- Nebe Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 134- Hümeze Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 133- Beyyine Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 132- Alak Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 131- Duha Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 130- A'la Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 129- Buruc Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 128- Tekvir Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 127- Hasta İçin Okunacak Dualar! | Yusuf Semmak
.: 126- Her Köşeye ve Her Kişiye Tevhid'i Duyurun! | Yusuf Semmak
.: 125- Ru'yetullah'ı Reddedenlere Reddiye! | Kesitler-3 | Yusuf Semmak
.: 124- Kelime-i Şehadet Nedir? | Kesitler-2 | Yusuf Semmak
.: 123- Tağutu İnkar Etmek İmanın Şartıdır! | Yusuf Semmak
.: 122- Zerre Kadar İman Nedir? | Kesitler-1 | Yusuf Semmak
.: 121- Alın Yazgısı, Kader | Yusuf Semmak
.: 120- İlim Ne İçindir? Kimlere İlim Ehli Denir? | Yusuf Semmak
.: 119- Tekfircilik! | Yusuf Semmak
.: 118- Kur'an ve Sünnet'in Arasını Ayırma! | Yusuf Semmak
.: 117- Tevhid'i Nasıl Anlamalıyız? | Yusuf Semmak
.: 116- Sosyal Medyada Ne Paylaşalım? | Yusuf Semmak
.: NASİHATLER 17
.: 115- Ebu Hanife Hakkında | Yusuf Semmak
Son Yorumlar
Yusuf Semmak
⏳ Ey İslâm Ümmeti! İlk vazi
Yusuf Semmak
✍️ Derdin ilimse, im
misafir
Nice
Yusuf Semmak
🔸 Rabbimiz, yolunu kaybed
Yusuf Semmak
Kadr Gecesi sebebiyle duâ ediyoru
Yusuf Semmak
Rabbimiz kalan ömrümüzü geçen ömr
Yusuf Semmak
☝️ "Tâğûta ibâdet et
Yusuf Semmak
✍ Sıla-i rahmin ömrü ve rız
Yusuf Semmak
BUNLAR HİÇ EŞİT OLUR MU?! 1- "
Yusuf Semmak
Arkadaşlar, videoyu paylaşalım!
Yusuf Semmak
Bu konuda üç Âyet-i Kerîme zikred
misafir
Thankks forr sharing your thought
Oğuzhan
Admin çok teşekkürler.
İsmail
Yüce ALLAH cc razı olsun sizden h
Yusuf Semmak
Ve aleyküm selâm kardeşim. Tâbi
Bekir Yetginbal
Canım kardeşim selamualeykum GÜN
Bekir Yetginbal
Ey Rabbim bu kulunun gayretlerini
Mahmut
Selamünaleykum Yusuf peygamberin
Ufuk
Çok güzel
Şeyma
Bu nadide soru ve cevapları için
Ahmet
Doyurucu bir yorum Teşekkürler
Yusuf Semmak
Son mısralar/dizeler hep "Lâm" ha
Baraa
Bence çoooook güzel bir site
ali
İlmî Arapça Sayfası http://www
ali
Faydalı Bir Maksud Programı http
ali
Faydalı Bir Emsile Programı http
Yusuf Semmak
BU DERSTE İŞLENEN BAŞLICA MEVZULA
Derya Atan
Ağzınıza, yüreğinize sağlık hocam
Firdevs Sevgi
inş güzeldit.
misafir
⭐⭐⭐⭐&
mustafa
Abi çook teşekküür ederim
Medine
Cenetin kapısın geçmek istiyom
Yusuf Semmak
Namazda Salli-Bârik okurken, Peyg
© 2012 YUSUFSEMMAK.COM