Hamd, ancak Allah'a mahsustur.
O'na hamdeder, O'ndan yardım ve mağfiret dileriz.
Nefislerimizin şerrinden, amellerimizin kötülüklerinden Allah'a sığınırız.
Allah'ın hidayete erdirdiğini kimse saptıramaz. O'nun saptırdığına da kimse hidayet veremez.
Ben şehâdet ederim ki, Allah'tan başka ilâh yoktur. O tekdir ve hiçbir ortağı yoktur.
Ve yine şehâdet ederim ki, Muhammed aleyhisselâm O'nun kulu ve Rasûlüdür.بسم الله الرحمن الرحيم إن الحمد لله نحمده ونستعينه ونستغفره ، ونعوذ بالله من شرور أنفسنا ومن سيئات أعمالنا ، ومن يهده الله فلا مضلّ له ، ومن يضلل فلا هادى له وأشهد أن لا إله إلله وحده لا شريك له ، وأشهد أنّ محمدا عبده ورسوله NASİHATLER 1 Hamd, ancak Allah'a mahsustur. O'na hamdeder, O'ndan yardım ve mağfiret dileriz. Nefislerimizin şerrinden, amellerimizin kötülüklerinden Allah'a sığınırız. Allah'ın hidayete erdirdiğini kimse saptıramaz. O'nun saptırdığına da kimse hidayet veremez. Ben şehâdet ederim ki, Allah'tan başka ilâh yoktur. O tekdir ve hiçbir ortağı yoktur. Ve yine şehâdet ederim ki, Muhammed aleyhisselâm O'nun kulu ve Rasûlüdür. Öncelikle önemine inandığımız bazı konuları küçük başlıklar altında kısaca açıklamak istiyoruz. Bu açıklamalar, hem kitabımızın metoduyla ilgili, hem de konumuzun ilişkili olduğu mevzulara dairdir. Muhtelif konular üzerindeki açıklamalarımızın birinci amacının nasihat ve tebliğ odaklı olduğunu hatırlatalım. Bu bakımdan genelde konular ele alınırken, herkesin anlaması için ilmî izâhâtlara ve ayrıntılara girmekten uzak durmaya çalıştık. Bu sözümüzün, bazı konularda geçerli olmadığını düşünen kardeşlerimizin muhakkak olacağını düşünüyoruz; ancak acizâne, Müslümanın İslâmî ve kültürel seviyesinin vasatının yüksek olması gerektiği görüşündeyiz. Bu düşünce ve hakikat istikametinde, üslubun daha ilmî olmasını gönül arzuluyor; ancak geniş kitleleri düşündüğümüz de, çoğunluğun, âhir zamanın genel karakteristik özelliklerini taşıdığını görmekteyiz. Bu nedenle anlatımda, "anlaşılır olmak" öğesini, ön plana çıkarmanın zarureti kaçınılmazdır. Cehd ve çaba bizden, muvaffakiyet Allah'tandır. Bildiğim, inandığım, yaptığım, söylediğim ve savunduğum hakikatleri Allah Sübhânehu ve Teâlâ’nın tevfîk ve inâyetiyle sizlerle paylaşmak istiyorum. Bu gerçekleri anlaşılır, sade ve akıcı bir üslupla kaleme aldım ki, herkes okusun ve anlayabilsin istedim. Yıllar boyu konuşurken söylediğim bir takım vecîz ya da uzun açıklamaları insanlığa bir nasihat ve bir teblîğ olsun diye yazıya döktüm ki, âcizane kendim için sadaka-i câriye olsun… Bazen özlü, bazen de ayrıntılı izâhâtlarda bulundum. Herkesi ilgilendiren, güncel olan, muâsır gündem konularına öncelik verip, zaman zaman ayrıntıya da girdim. İslâmî meselelerin çarpıtılması şeklinde, geleneksel medya veya sosyal medyada ön plana çıkan felsefî tartışmalara İslâm’ın bakış açısını ortaya koyarak, reddiyeler yaptık. Ama “reklamın kötüsü olmaz” sözünü dikkate alarak, fikirlerinin İslâmdışı olduğunu belirtip, tenkîd ettiğimiz şahısların isimlerini zikretmedik. Böylece, tenkîd ettiğimiz o kimselerin şahsî fikirlerinin, bazı kimseler için teşvik ve referans niteliği taşımasını istemedik! “Önemli olan; yanlışa yanlış demek, yanlışı düzeltmek ve doğrusunu ortaya koymaktır” ilkesine riâyet ettik. Çünkü böyle yapılmadığında pek çok kimse, açıklanan meseleye odaklanmak yerine, dikkatlerini kişiler üstünde yoğunlaştırmakta ve asıl meseleden sapıp konuyla alakası olmayan sahalara dalmaktadır… Bunun olmasını istemedik! Bu sebeple, kişileri ve olayları konuşmak yerine; fikirleri tartışmayı tercih ettik. Konunun anlaşılması, bazı isimlerin zikredilmesine bağlı olan yerlerde, istisnâlar yapma ihtiyacından da uzak durmadık. Fakat bu istisnâlar, güncel fitnelere yaptığımız reddiyeler için olmamıştır. Zira fitne ve dalâlet peşinde koşanların fikirlerinin, bir kişi tarafından bile, bizim sebebimizle kabul görmesini asla kabul edemeyiz… Kaldı ki Kur’ân’ın üslubu da, çağdaş şirk mensuplarını zikretme biçiminde değil, onların sıfatlarından bahsetme biçimindedir. Kur’ân; indirildiği dönemdeki müşriklerden sadece Ebû Leheb’in adını zikretmiştir. Bunun da pek çok gerekçesi bulunmaktadır. Belki hepsinden önemlisi de Allah’ın, onun şirk üzerine öleceğini bilmesi gerçeğidir. Allah, âkıbetini bildiği kimselerden bile bir tek istisnâ yaparak isim zikrediyor ise, biz kimsenin âkıbetini bilmediğimiz için, insanları ismen eleştirirken çok dikkatli olmalıyız. Biz de, Kur’ân’ın bu usûlüne titizlikle uymalıyız. Bu, hikmetin bir gereğidir. Kur’ân, eğer Mekke döneminde birçok müşriğin isimlerini zikrederek kötülemiş olsaydı, o müşriklerin çoğu ileride iman edecekleri için; bu, hikmetli bir yöntem olmazdı. Hikmet sahibi olan Rabbimiz, hikmetli Kitâbında işte bu yola başvurmadı. Bugün bizim de aleyhinde sözler söylediğimiz kimseler yarın sâlih bir Müslüman olabilirler. Sözde yani ifade biçimlerinde ölçülü olmak, vasat olmanın bir gereğidir. Kur’ân; Sahâbe-i Kirâm’dan da sadece Hz. Zeyd b. Hârise’nin adını zikrederek hitapta da övgüde de ölçülü olunması gerektiğinin mesajını veriyor. Yüz binin üzerinde sahâbî olmasına rağmen, bunlardan sadece bir tanesinin zikredilmesinin hikmetlerinden bir tanesi de, insanları haddinden fazla övmekten sakındırmaktır. Bu olayı kısaca hatırlayalım. Peygamberimiz, kendisine Peygamberlik verilmeden önce Hz. Zeyd’i evlatlık edinmiş ve bunu ilan etmişti. Bu nedenle insanlar kendisine Zeyd b. Muhammed yani “Muhammed’in oğlu Zeyd” diye hitap etmekteydiler. Rabbimiz ise evlat edinme âdetini Peygamberin şahsında en etkili biçimde kaldırmak için, Ahzâb Sûresinin 37. Âyetinde, Hz. Zeyd, eşi Zeyneb’i boşadıktan sonra Peygamberimizin Hz. Zeyneb ile evlenmesini emretmiştir. Rabbimiz, daha sonra şöyle buyurmuştur: “Muhammed sizin adamlarınızdan kimsenin babası değildir. Fakat o, Allah’ın Rasûlü ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah her şeyi çok iyi bilendir.”[1] İslâm, bu uygulamayla evlat edinme geleneğini kökten kaldırmıştır. Peygamberimizin fiilî uygulaması olmadan sadece “evlatlık öz oğul gibi değildir” demek, câhiliyyenin yüzyıllardır benimsediği bu alışkanlıktan kaynaklanan önyargı ve saplantıları zihinlerden silemezdi. Bu câhilî geleneğe göre, evlatlıklar kendilerini evlat edinen kimseye mirasçı oluyorlar ve onun çocuğu olarak kabul ediliyorlardı. Aslında bu alışkanlığın sosyal yönden pek çok olumsuz yönleri vardı. Her şeyden önce bu uygulama; iki taraf arasında muhtemel bir evliliği men ediyordu, evlatlıkları mirasta hak sahibi yapıyordu ve bir kimseyi babası olmayan kimseye nispet ederek onun soyunu nesebinden gelmediği kimseye atfederek ciddi karışıklıklara neden oluyordu. Hz. Zeyd olayında işâret etmek istediğimiz yön ise, bir kimsenin hak etmediği bir hitap ile anılması, aşırı övülmesi ve haksız bir itibar elde etmesidir. Konunun bu yönü de, üzerinde düşünülmeye değer bir detaydır. Daha önce de belirttiğimiz gibi, yazılarımızın bir kısmı bize yöneltilen bazı meselelerdeki sorulara verdiğimiz anlık cevaplardan oluşurken, diğer bir kısmı ise ilmî açıklamalardır. Okuyucuyu sıkmamak için, çalışmamızda ilmî üslup ile düz anlatım[2] arasında bir denge sağlamaya çalıştık. İlmî açıklamalardan da uzak kalmadık ki, okuyucu hem konuyu anlasın, hem de bilgilensin… Gerek ilmî ve gerekse düz anlatım ile yaptığımız açıklamalarımızda konuyu, Âyet ve Hadîslerle delillendirme konusunda azamî çaba sarf ettik. Bazı konular için başlık kullanırken, bazı konuları ana başlık altında zikrettik. Her konunun farklı boyut ve açıları olduğu bir gerçektir. Bu nedenle konu başlıkları koymanın faydalı olacağını düşündük. Kanaatimizce, küllî ve cüz’î meselelere ana başlıklar altında yer vermiş olmamız, okuyucuyu sıkmayacağı gibi, okuma, manevî açıdan da daha etkili bir hâl alacaktır. Bu çalışmamızda öncelikli amacımız, geniş kitlelere ulaşabilme amacına mebnîdir. Hatırda kalıcı olsun diye, bazı yerlerde kısa, özlü ve veciz cümleler kullandık. O ifadelerimizin muhtelif konularda hikmetli darbımeseller ve vecîzeler olmasını istedik. Teblîğde esas alınması gereken temel bir ilke olan, ifadelerin açık, sade ve anlaşılır olması kâidesine titizlikle riâyet ettik. Böylece halkın kullandığı dile yabancılaşmamaya gayret ettik. Ayrıca, Türkçe dil bilgisi kurallarına ihtimam gösterdim. Noktalama işâretlerinin, eklerin, bağlaçların ve özel isimlerin yazılışı gibi kuralları gözettim. Örneğin; “Hadîs” kelimesini yazarken, bu kelimeyi Peygamberimize nispet ettiğim de büyük harfle yazdım ki, başkalarının sözünden ayırmak istedim. Çünkü Peygamberimizin sözü, başkalarının sözü gibi değildir. “Âyet” kelimesi de, Allah'ın sözü olduğu için, bu kelimeyi de özel isim olarak büyük harfle yazdım. Âyet kelimesini ısrarla Âyet şeklinde yazma ihtiyacı duymadım. Müslümanlar, özel insanlar oldukları ve Kur’ân'da iman edenlere “Müslüman” adı verildiği için bu kelimeyle birlikte, İslâm, Tevhîd, Rasûl, Sünnet gibi kelimeleri de büyük harfle yazdım. "O (Allah), sizi Müslümanlar diye isimlendirdi”[3] Dil bilgisi açısından bakarsak, sıfatlar küçük harfle yazılmalıdır. Ama nitelediği isimden önce gelmesi durumunda büyük harfle yazılır. Örneğin; “Doğu Anadolu” tamlamasında “doğu” kelimesi nitelediği özel ismin önüne geçtiği için, büyük harfle yazılmıştır. “Anadolu'nun doğusu” tamlamasında ise bu kelime küçük harfle yazılır. Bu gramere göre bile düşünürsek, “Müslüman” kelimesi Hacc: 78’e göre, iman edenlerin özel ismidir, bu nedenle de cümlenin neresinde gelirse gelsin, büyük harfle yazılmalıdır. Maamafih, tarafımızdan da büyük harfle yazılmıştır; büyük harfle yazılması da tavsiye edilir. Ayrıca Allah’a ait olan sıfatları da cümle içinde büyük harfle yazdık. “Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla” cümlesinde olduğu gibi. “Ben, sen, o, biz” zamirleri, Allah’a râci olduğunda, bu zamirleri büyük harfle yazdık. Çünkü bu zamirlerle kastedilen kişi, herhangi birisi değil, Rabbu’l Âlemîn olan Yüce Allah’tır. Genelde yazar ve çevirmenler, kendisiyle Allah’ın kastedildiği “o” zamirini büyük harfle yazarlarken, her nedense “ben, sen, biz” zamirleriyle Allah kastedildiğinde, küçük harf kullanmaktadırlar. Bu büyük bir çelişkidir. Zira bir yerde gösterilen hassâsiyet, diğer yerde ihmal edilmektedir. Bazı kelimelerin imlâsında tasarrufta bulundum. Âbit yerine âbid, mescit yerine mescid, içtihat yerine ictihâd, muvahhit yerine muvahhid kullanmak gibi. Türkçe’de gramer olarak, istisnâlar dışında kelimeler “p, ç, t, k” gibi ünsüzlerle bitmez. Bu harflerle son bulan bir kelimeye ünlü harfle başlayan bir ek geldiği zaman bu harfler “b, c, d, g” yumuşak ünsüzlerine dönüşür. Sert ünsüz diye bilinen bu dört harf, kelime içinde bulundukları bazı yerlerde de yumuşamamaktadır. Mahpus, Hatice, içtihat, menkul kelimelerinde ki sert ünsüzlerin aslı yumuşak ünsüzdür. "B, C, D, G" harflerinin kelime ortasında kullanıldığı da görülmektedir. Bu durumları birbirinden ayırmak Arapça'nın ve Türkçe'nin gramerini bilmeden mümkün olmaz. Doğru Türkçe konuşmak ve yazmak için hem Türkçe'nin imlâ kılavuzuna hem de Arapça'nın imlâ kılavuzuna mutlaka ihtiyaç vardır. Türkçe'de, bu sert ünsüzlerin, bazı kelimelerin sonlarında bulunduklarına da şahit olmaktayız. O kelimelerdeki bu harflere “anlam ayırt edici sesler” denilmiştir. At-ad, ot-od, saç-sac, haç-hac gibi örnekler çoktur. Bu durumlar, istisnâ kabul edilmiştir. Ben de, bu kâidenin istisnâsıyla ilgili tasarruflarda bulundum. Ancak cevap yerine cevab, sebep yerine sebeb, kitap yerine kitab gibi gereksiz ısrarlardan kaçındım. Kur’ân yerine kitap kelimesini kullanmak gerektiğinde, bu kelime, Kur’ân'ın özel isimlerinden biri olduğu için, onu “Kitâb” şeklinde yazmaya özen gösterdim. Zaman zaman, TDK'nın imlâsını belirlediği ve matbû eserlerde kullanılan yazımlara uymakta sakınca görmedim. Çünkü insanların çoğunun benimseme ve çok kullanım şeklini iletişim için gerekli gördüm. Darb-ı mesel yerine darbımesel, gânun yerine kanun, garîne yerine karine, Gur’an yerine Kur’ân, ğayr yerine gayr, ğıybet yerine gıybet, gudret yerine kudret kelimelerini kullanmak gibi. Türkçe’de Arapça kökenli olup “ğayn” ile başlayan harfler ‘G’ ile yazılırken, normalde bu harfle başlayanlar da vardır, onlar da ’G’ ile yazılıyor… Bu durum ‘Gaf’ ile başlayan Arapça kökenli harfler için de geçerlidir. Bu harfle başlayan kelimeler de Türkçe’ye ‘K’ ile yansıtılıyor; oysa normal de ‘K’ ile başlayan harfler de vardır. Bu durumları birbirinden ayırt etmek mümkün olmuyor. Pek çok kimsenin karıştırdığı durumlardan biridir bu… Örneğin; Kur’ân kelimesindeki ‘K’ harfi aslında Gaf'tır; ‘G’ sesi ile okumak gerekirken bu şekilde yazılmaktadır. Gıybet kelimesindeki ‘G’ harfinin aslı da Ğayn'dır; ‘Ğ’ sesi ile okunmalıdır. Bu konuda sayısız örnekler bulunduğunu düşününce, bu karışıklığın boyutu anlaşılır. Türkçe'deki Arapça kökenli kelimeleri çıkarttığımız zaman, âdeta bu dil çöker. Araplara ya da İslâm'a karşı ön yargı taşıyan bazı kimselerin, Arapça kökenli kelimeleri kullanmamaya azami özen göstermelerine rağmen, Arapça menşe’li kelimeler hâlâ Türkçe'nin iskeletini oluşturmaktadır. Bu durum zaten normal bir sonuçtur; zira bu milletin ecdâdı Müslüman’dır. Müslüman için de, Kur’ân’ın lisanı Arapça olduğu ve Peygamberimiz Arap olup, Arapça konuştuğu için Arapça'nın önemini kavramak zor olmasa gerektir. Hatta Arapça’ya ya da Arapça kökenli kelimelere antipati duyanların bile asıl ön yargısı acaba İslâm mıdır, diye insan düşünmeden edemiyor! Ma’lûmdur ki, Arapça'nın sevilmesi ve iyi bilinmesi İslâm'ın temel kaynağı olan Kur’ân'ın da iyi anlaşılmasını sağlayacaktır. Bu, meselenin dış kaynaklı bir boyutudur. Anadolu insanı kültürel bakımdan bile İslâm'ı sevmektedir. En basitinden küçük ya da büyük ölçekli kamuoyu yoklamaları yapılsa bile bu ortaya çıkacaktır. Kamuoyu yoklamaları ve anketler önceden belli kurumlar tarafından yapılabilirken, bugün artık bu imkânlar artmıştır. Oysa ilme ve bilimsel gerçeklere ulaşma fırsatları çoğalmasına rağmen; maalesef ki ilim kaybolmuştur. İnsanlar spor, müzik ve magazin gibi malayani ya da gayr-i meşru işlerle ömür sermayelerini tüketmektedir. Bu mesele, incelediğimiz konu içerisinde, göz ardı edilemeyecek derecede bir öneme hâiz bir boyutu teşkîl ettiği için, kısmen de olsa temas ettik. Türk dilinde imlâ yanlışlarını ortadan kaldırmak için; anadili Türkçe olanların ya da Türkçe konuşanların Arapça'yı bilmeden entelektüel ve aydın olabilmesi mümkün değildir. Türkçe'deki kelimelerin etimolojisini bilmeden konuşan biri acemlerin konuştuğu gibi Türkçe konuşmakta ve kullandığı kelimelerin kökenini ve anlamını bilmemektedir. Bu durum sadece Türkçe dili açısından geçerli değildir. Bir dil, her dilden her kültürden etkilenir; sonuçta da onlardan kelime ve deyimler alır. Dilimize, Batı dillerinden giren kelimeler de yanlış telaffuz edilmektedir. Bu durum, ictimâî, kültürel ve sosyolojik açıdan önemli bir sorundur. Bir ırkın diğer bir ırka üstünlüğü olmadığı gibi; bir dilin bir başka dile karşı da hiçbir üstünlüğü yoktur. “Göklerin ve yerin yaratılması, dillerinizin ve renklerinizin farklı olması O'nun Âyetlerindendir. Şüphesiz bunlarda âlimler için Âyetler vardır.” [4] Diller, insanların iletişim kurmalarını sağlar. Bir insan, kendi dili dışında da diller öğrenmelidir. Tarih boyunca âlimler buna dikkat etmişler ve teşvik etmişlerdir. Günümüzde kullanımı azalan ya da kısmen terk edilen “a, u, ı” harflerinin üzerine konan, inceltme ve uzatma işlevi gören düzeltme işâretini gerektikçe kullandık. Bu, halk arasında şapka veya külah olarak isimlendirilir. “Şapkalı â”, “şapkalı û” gibi. a) Bu işâret, yazılışları aynı okunuşları ve anlamları farklı olan kelimeleri ayırt etmek için, okunuşları uzun olan ünlü harfin üzerine konulur, uzatma görevi görür. Örneğin; Adem (yokluk) > âdem (insan), Adet (sayı) > âdet (gelenek), Alem (bayrak) > âlem (evren, dünya), Hadîs (söz, olay) > hâdis (yeni, sonradan olan şey), Hal (pazar yeri) > hâl (durum, vaziyet), Hala (babanın kız kardeşi) > hâlâ (henüz, daha), Kar (bir yağış türü) > kâr (kazanç), Şura (şu yer) > şûra (danışma kurulu) gibi. b) Düzeltme işâreti; nispet i’sinin belirtme durumu yani ismin –i hâli ve iyelik ekiyle, karışmasını önlemek için kullanılır. Örneğin; O, ilmi (belirtme durumu) seviyor > ilmî münazaralar, Allah’ın Dini (iyelik eki) > dînî (dinsel, dine ait, dinle ilgili ve sonuna nispet i’si almıştır). Nispet i'si alan kelimelere Türkçe ekler getirildiğinde düzeltme işâreti olduğu gibi kalır. “Resmîleştirmek” gibi. c) Düzeltme işâreti, Arapça ve Farsça’dan dilimize giren bir takım kelime ve eklerle özel adlarda bulunan ince “G”, “K” ünsüzlerinden sonra gelen “a” ve “u” ünlüleri üzerine konur. Örneğin; ordugâh, yadigâr, hikâye, kâfir, kâğıt, Hakkâri, Kâzım, mezkûr gibi. Düzeltme işâreti kullanılmadığında karışıklık olmaktadır. Bu işâretin, Arap dilindeki harekeler gibi olduğunu düşünmekteyiz. Zira Arapça'da harekeler okumayı ve anlamayı kolaylaştırır ama harekeler olmasa da dili iyi bilenlerce o kelimeler okunabilir. Arapça cümledeki kelimeler cümle yapısına ve cümlede bulunan bir takım karinelere göre okunur ve anlaşılır. Zira her dilde anlamdaş ve sesteş kelimeler mevcuttur. Türkçe'de düzeltme işâretleri olmadan, bazı karînelerle ve kelimenin kullanım yoğunluğu olması nedeniyle, kelimeler anlaşılabilmektedir. “Arkadaşım çok kar etti” cümlesindeki “kar”ın “kâr” anlamında kullanıldığı, “Arkadaşım bana kar attı” cümlesindeki “kar”dan ayrı olduğu hemen anlaşılmaktadır. Bu tür cümlelerdeki sesteş kelimeler; ya o dile hâkim olmakla ya da söylenişleri esnasındaki vurgu farklılıklarıyla birbirinden ayırt edilebilir. Fakat bu durum her zaman böyle değildir; dili iyi bilmeyenler tarafından bu incelikler karıştırılmaktadır ve bu anlatılanların cümle içinde yer alan kelimeler için geçerli olduğunu ifade edelim. Genelde cümlelerde, cümlenin öğesi olan bir kelimenin ne anlama geldiğini gösteren ipucu mesabesinde karîneler bulunur. Cümle yapısı içinde bile bazı kelimeleri doğru anlama mümkün olmayabilir. Bu duruma bir örnek verelim. “Şura çok güzel” ifadesindeki şura kelimesi, “şu yer” anlamında mı, “danışma kurulu” anlamında mı kullanılmıştır, belli değildir. Bu bakımdan ihtiyaç oldukça kelimelere bu işâretin konulması gerekmektedir. Her Arapça ya da Farsça kelimeye ısrarla bu işâretin konmasını da gereksiz görüyoruz. Arapça’da her kelimeyi harekelemek gibi bir durumdur bu. Buna her zaman ihtiyaç yoktur. Anlaşılması güç kelimeleri harekelemek nasıl ki gerekiyorsa, bir takım Arapça kökenli kelimelerin Türkçe'ye çevirisinde de, o kelimeyi aslına uygun algılamak için düzeltme işâreti kullanılmalıdır. Ama ne kadar da işâret konulsa, Türkçe karakterlerle Arapça'yı ifade etmek imkânsızdır; zira Türkçe Ural-Altay dil grubundan iken, Arapça, Sâmî dil grubundandır. Hz. Nûh'un oğlu olan Sâm'dan gelmektedir. Türkçe eklemeli dillerden iken, Arapça bükümlü (çekimli, türetmeli) dillerdendir. Farklı dil grubundan oldukları için sesleri itibariyle harfleri de tamamen aynı değildir. Örneğin; Arapça'da sesli harf bulunmaz; o sesler harekelerle elde edilir. “ç, j, p” gibi harfler de yoktur. Türkçe'de de, Arapça'daki bazı harfler bulunmamaktadır. Peltek se (ث), peltek ze (ذ), hı (خ), dad (ض), ayn (ع) gibi. Arapça'daki diğer sesleri Türkçe'de ünlü harfler yardımıyla elde etmek mümkündür. Her ne kadar ze (ز), ha (ح), tı (ط), zı (ظ) gibi Arapça harfler, mahreçleri (ses ve harflerin ağızdan çıktıkları yerler) itibariyle Türkçe’de olmasa da, Türkçe’deki sesli harfler yardımıyla, bu harflerin yaklaşık seslerini elde edebiliriz. Bu nedenle bu iki dil ve diğer diller arasında ki geçişlerde, o kelimenin aslını tespit etmek çoğu zaman mümkün değildir. Ancak her iki dili de bilmek müstesnâ. Bu olası karışıklığa bir örnek vererek bu açıklamalarımızı bitirelim. “Halk” kelimesi eğer “ha” harfiyle yazılmışsa “traş etmek”; “hı” harfiyle yazılmışsa “yaratmak”[5] anlamına gelir. Türkçe'de “hı” harfi olmadığı için bu ayrımı ifade edecek ne bir harf var ne de bir işâret vardır. Bu durumun benzeri sayısız örnekler bulunmaktadır. Düzeltme işâretiyle bazı kelimelerin aslını bir nebze korumak mümkün olduğuna göre, ihtiyaç ve imkân ölçüsünde bu işâretin kullanımını yerinde buluyoruz. Ama bazı kelimeler zamanla Türkçe'de aslından ayrı olarak kalıplaşmıştır ki, bu kelimeler o hâliyle doğru şekilde anlaşılır. Onları öyle kullanmakta da sakınca yoktur. Sadece Türkçe bilip Arapça bilmeyenlere hitap ettiğimiz zaman, Türkçe'nin kullanım ve telaffuz şekillerine riâyet etmeliyiz. Zira biz kelimelerin etimolojisi hususunda muhataba brifing vermiyoruz; amaç iletişimdir... Batı dillerinden Türkçe'ye giren kelimelerde ise, düzeltme işâreti kullanılmamaktadır. Flama, lahana, lokal gibi. Son dönemlerde TDK'nın düzeltme işâretlerini kaldırdığı ile ilgili söylenti doğru değildir. Bu işâret, Batı kökenli kelimelerde kullanılmamaktadır ki, yerinde bir karardır. Daha önceden Batı kökenli kelimelerdeki ‘L’ ünsüzünün ince olduğunu göstermek için, bu ünsüzden sonra gelen “a” ünlüsüne düzeltme işâreti kullanılmaktaydı; ama bugün kullanılmamaktadır. Lâik, Lâtin, plân, reklâm gibi. Bu türden kelimeler, düzeltme işâretsiz kullanılmaktadır. İnsanın mutlaka kendi dilinin kâide ve kurallarını bilmesi gerekir. Türkçe de bugün bizim konuştuğumuz bir dil olması hasebiyle, ona gereken hassasiyeti göstermek zorundayız. Türkçe dili; Arapça, İngilizce, Çince gibi yaygın olan dünya dillerinden birisidir. Türkçe, özellikle Arapça ve Farsça gibi dillerden çok sayıda kelime ve terkipler barındırdığı için, İslâm kültürünün izlerini de taşımaktadır. Arapça'nın Müslümanlar açısından önemi ise herkesçe bilinmektedir. Her dönemde insanlar, kendi etnik dillerini, öz kültürlerinin bir parçası olarak gördükleri için, dillerine sahip çıkıp onu yaygınlaştırmaya çalışmışlardır. Bu gerçekler karşısında Müslümanların Kur’ân dili olan Arapça'ya her dilden daha fazla önem vermeleri gerekmektedir. Çünkü dinini asıl kaynaklardan öğrenmek için Arapça'yı bilmek zorundadır. Allah'ın kullarına hitap ettiği vahyin dili Arapça'dır. Bu nedenle her Müslüman, Kur’ân'ın muhkem Âyetlerini anlayabilecek düzeyde Arapça bilmelidir. Nice Müslüman’ın, Kur’ân'ı Arapça metninden dahi okuyamadığı ya da yanlış okuduğu gerçeği çok acıdır. Oysa orta zekâdaki bir kimse bile, Kur’ân'ı 1–2 ay içinde okumayı öğrenebilirken; 9–12 ay içinde de Arapçayı ana hatlarıyla öğrenip düz ve muhkem Âyetleri anlar hâle gelebilir. Ortalama bir yılınızı bu hayırlı işe hasrettiğinizde Âyet ve Hadîs'ten anlayan veya en azından laftan anlayan Müslüman olursunuz. Bu noktada bazı cür’etkâr kişiler "on beş günde Kur’ân okunabilir. Altı ayda da temel kurallarıyla Arapça anlaşılır" gibi sözler söyleyebilirler! Fakat hepimiz, altı ayda değil nice altı yıllar geçmesine rağmen bile bu sorunun çözülemediğine şâhidiz. İnsanlar kendilerini yenileyip, geliştirmemektedirler. Bu konuda önce inanç, azim, istek ve sebat olmalıdır. Teorik ve ayakları yere basmayan cümleler sarf etmek yerine sonuç veren, pratik gerçekler üzerinde durmalıyız. Zeki olanlar on beş günde Kur’ân okusunlar, altı ayda Âyetleri çözebilecek düzeyde Arapça öğrensinler. Buna kim karşı gelebilir ki? Arapça bilmek, ifadesini bile anlamayan bir toplumdan bahsediyoruz. Arapça bilmekten “Kur’ân'ı, Mushaf’tan okuyabilmeyi” anlıyor pek çok insan! Ya da ta’bîr-i sahîhse, Kur’ân'ı yüzünden okumaya bile, “Kur’ân'ı bilmek” ifadesi kullanılıyor. Bu nedenle, sosyolojik ve kültürel yapıyı göz önünde bulundurmadan üretilen çözümler âfâkî kalır. Üzücü bir durumdur ki, günümüzde Arapça bilmeyenler, İslâmî konularda ilim sahibi kişilerle tartışabilmekte ve Âyet ile Hadîslerden delil getirmektedirler. Metnini anlamadığınız Âyetin, tefsîr ve muhtevâsını nasıl anladınız ki, delil getiriyorsunuz? Muhâlif karakterli bazı kişiler hemen sorabilir. “O halde Kur’ân okumayalım mı?” Elbette okumalıyız. Mushaf’tan anlamadan okumak bile sevaptır. Her harfine on sevap verilir ve Allah dilediği kadar da artırabilir. Ama Kur’ân'ı anlamak farzdır. Onu anlamaya çalışmalıyız. Anlamadığımız konularda ilim ehline sormalıyız ve araştırmadan yorum yapmamalıyız. Kur’ân'ı asıl metninden, sahîh olan meâllerden, âlimlerin tefsîrlerinden okuyup öğrenmeliyiz. Bunun yanında Arapça metnini anlayabilmek için de Arapça öğrenmeyi, hayatta en çok ulaşmak istediğimiz hedef haline getirmeliyiz. Unutmayınız ki; Kur’ân temelde iki metod ile tefsîr edilir. Rivâyet ve dirâyet tefsîrleri. Kur’ân'ın, Arapça ilimlerine göre tefsîr şekli de -Selef’ten nakledildiğine göre- bir tefsîr yöntemidir ve dirâyet tefsîri içinde yer alan köklü ve çok önemli bir alandır. Tefsîr ilminin temelidir. Arapça ilimlerinin kâidelerine göre Kur’ân'ı tefsîr edemeyenlerin, Kur’ân tefsîri yapmaları mümkün değildir. İlimsizce sadece şahsî görüşe dayanarak Kur’ân’ı tefsîr etmek, Hadîslerde yasaklanmıştır. Böyle yapmak, i’tikâdî açıdan da çok tehlikeli sonuçlar doğurabilir. İlimsizce yorum yapanlar kendi fikirlerini “Allah böyle diyor” diyerek, Allah adına iftirâ etmiş olmaktadırlar. İctihâdî sahaların hâricindeki temel meseleleri inkâr edici fikirler ve yorumlar, kişiyi küfre sokar. İctihâdî sahalara da ehliyetsiz girmenin vebali çok büyüktür. Arapça'nın, İslâmî ilimler açısından ne kadar gerekli olduğu görülmektedir. Hangi dili konuşursa konuşsun, hangi ırktan olursa olsun, her Müslüman kullandığı dilde, Kur’ân'ın kelime ve kavramlarına mutlaka yer vermelidir. Her insanın konuşma tarzı, kullandığı kelimeler, örnekleme yöntemleri, o kişinin inanç, kültür ve kişilikleri hakkında mesajlar verir. İşte Müslüman hangi dili konuşursa konuşsun, Kur’ân'da yer alan kelimeleri yoğun olarak kullanmak zorundadır. Her dil, başka dillerden kelimeler alırken, Kur’ân'ın kelimelerine sırt dönülmesi ancak ideolojik bir yaklaşım olur. Geçtiğimiz asırlarda Kur’ân ve Sünnet'in kelime ve deyimlerinin, âlim ya da avâm toplumun her kesimi tarafından, hayatın her alanında sıklıkla kullanıldığını hatırlatmak isteriz. Günümüzde entelektüel görüntüsü vermek için, Batı kaynaklı kelime ve tabirleri kullanmaya özenen pek çok insanın gülünç durumuna da dikkat çekmek isteriz. Eleştirimizin, Batı kaynaklı kelimelerin kullanılmasına yönelik olmadığını, asıl eleştirimizin, Arapça bir kelimeyi kullanmamak için, onun yerine yabancı kelime seçimine yönelik ısrarlara ma’tûf olduğunu vurgulamak isteriz. Yoksa ihtiyaç oldukça her dilden kelimeler kullanılabilir; amaç, insanlarla iletişimdir. İletişimde, tanışmak ve anlaşmak hedeftir. İnsanların anlamadığı kelimelerle konuşanlar, anlaşılmak istemeyen, belki entelektüel ve aydın gözükmek isteyen kimselerdir. Bu türden kişiler, çoğu zaman anlamını bilmediği belki ilk kez duyduğu Batı kökenli bazı kelimeleri kültürlü ve aydın desinler diye kullanırlar. Bu davranış, yadırganacak bir durumdur. Ayrıca Arapça'nın dünya dilleri içinde en gelişmiş, en edebî, en kapsamlı bir dil olduğunu da ifade etmeden geçmeyelim. Ancak mevzumuz, Arapça'nın diğer dillerden farkı ve önemi hakkında değildir. Bu mesele ayrı bir çalışma konusudur. Biz, şu kadarla iktifa edelim ki; Hz. Muhammed aleyhisselâm'ın elçi olarak gönderildiği dönemde Arap yarımadası edebiyatta, şiirde, hitâbette, hikâye ve kıssalarda, darbımesel ve atasözlerinde çok ilerlemişlerdi. Peygamberimize de onların ifade ve üslup yönünden etkili beyanlarını iptal edecek bir mu’cize olan Kur’ân verilmiştir. Kur’ân'ın engin belâğat ve fesâhat'ı karşısında müşrikler; bu Kitâb'ın, insan sözü olamayacağını itiraf etmek zorunda kalmışlardır. O dönemdeki Arapların, Arap edebiyatındaki ilerlemelerini ifade etmekten diller aciz kalır. Noktasız ve harekesiz Arap alfabesiyle emsalsiz söz sanatları meydana getiren bu insanların ulaştığı edebî seviyeye hiçbir toplum ulaşamamıştır. Peki, onları âciz bırakan Allah Kelamının mükemmelliğini diller nasıl anlatabilir? O Kelam'ın dili olan Arapça'nın hangi mükemmelliğini anlatsak diğeri darılmaz mı? Gerek İlâhî Kelam'ın mu’cizevî yönünü ve gerekse o Kelam'ın lisanı olan Arapça'nın okyanuslar gibi derin ve engin zenginliklerini ancak, tefsîr ilmiyle iştigal ederken görebiliriz, gösterebiliriz. Kur’ân-ı Kerîm’i anlamanın ve Kur’ân’ın ahkâmıyla âmil olmanın fazîletini anlayan herkes, Arapça’yı öğrenmenin önemini de idrâk eder. Kur’ân’ı daha iyi bilmenin önemini, Rasûlullah’ın, Uhud şehîdleri hakkındaki şu uygulaması ile daha iyi kavrayabiliriz: “Câbir b. Abdullah radıyallâhu anh demiştir ki: Peygamber, ikişer kişiyi bir kabirde birleştiriyordu. Sonra: ‘Bunların hangisi Kur’ân’ı daha iyi bilmektedir?’ diye soruyordu. Bu iki şehîdden birisi kendisine işâret edilince, kabirde onu öne koyardı. Daha sonra da: ‘Ben kıyâmet gününde bu şehîdler üzerine bir şâhidim’ der, onları yıkamadan, kendi kanlarıyla defnedilmelerini emrederdi.”[6] Rasûlullah, iki şehîdi aynı mezara koyup defnederken dahi, Kur’ân’ı daha iyi bileni, öne yani kıbleye yakın koymaktadır. Bu Hadîs, Kur’ân ehli olmanın önemi açısından sözün bittiği yerdir! Peygamberimiz, her ikisi de şehîd olan, cennetle ve büyük mükâfatlarla müjdelenen iki mü’minden Kur’ân’a daha vâkıf olanını öne geçiriyor. Âdeta sağ iken, Kur’ân’ı daha iyi bilen kimsenin imam olduğu gibi… Zaten şehîdler diridirler: “Allah yolunda öldürülenler için ‘ölüler’ demeyin. Hayır, onlar diridirler; fakat siz anlayamazsınız.”[7] Yukarıda Hadîs’i, Kur’ân’ı öğrenmenin ve Kur’ân Âyetlerine uygun bir hayat yaşamanın önemini ve Allah katındaki değerini ortaya koymak için zikrettik. İslâmî ilimler arasında da yer alan ilm-i iştikâk ve ilm-i lügat diye bilinen iki ilme önem verilmelidir. Yani Türkçemizde köken bilimi ve sözlük (lügat ilmi) konusuna çok önem vermeliyiz. Yunanca'dan dilimize giren etimoloji deyimi; bir dildeki sözcüklerin kökenini, o dilin diğer dillerle ve o dili konuşan toplulukların geçmişten bugüne diğer topluluklarla olan kültürel ilişkisini araştıran bir ilimdir. Diğer bir ifadeyle; bir dildeki benzer bir kullanımın ilk ortaya çıkışından itibaren gelişme sürecinin incelenmesi, o kelimenin diğer dillerde ne şekilde kullanıldığının tespit edilerek parça ve bileşen analizlerinin yapılmasıdır. Bu ilimle ilgilenenlere köken bilimci, iştikâkçı ve etimolog denir. Köken bilimi, ilköğretim yaşından itibaren kademeli olarak, örgün ve yaygın eğitimde mutlaka yerini almalıdır. Bazı konuları ifade ederken darbımesel mesabesinde cümleler kullandık. Gerek gördükçe açıklamaları örneklendirdik ki, herkes anlasın. Kısaca bu kavramı tanıyalım. Darbımesel, Kur’ân'da geçen bir kavramdır ve “misal vermek, misal getirmek, örneklendirerek anlatmak” anlamına gelir. Bazı insanlar yalın sözü anlayamayacakları için, Yüce Allah örnekler vererek sözlerini açıklamıştır. Kur’ân'ın metodu ve amacı, insanların Âyetleri anlamalarını sağlamaktır. Bu nedenle de Kur’ân'daki misaller, duyu organlarıyla algılanabilen dış dünyadan getirilmiştir. İnsanlar böylelikle ne anlatılmak istendiğini anlasınlar, düşünsünler ve ibret alsınlar diye. Lügatta mesel ya da darbımesel; öteden beri söylenegelen, halk arasında yaygınlaşmış hikmetli, özlü ve derin anlamlı söz, atasözü, vecîze, özdeyiş gibi anlamlara gelir. Bu misaller sağduyuya ve tutarlı düşünceye uygun olduğu için, insanları doğruluğa ve hidâyete sevk eder. Tutarsız ve ters yönde çalışan zihnî faaliyetlerin mahsûlü olan misaller de vardır. Kur’ân'da, bunun örneklerine de temas edilmiştir. Materyalistlerin bakış açısını yansıtan misallerden birine şu örneği verebiliriz: “Senin için nasıl misaller verip dalâlete düştüklerine bir bak! Artık onlar bir daha (doğru) yolu bulamayacaklardır. Ve onlar: ‘Biz bir yığın kemik ve ufalanmış toprak olduğumuz zaman mı, biz mi yeniden yaratılıp diriltileceğiz?’ dediler. De ki: ‘İster taş olun, ister demir, ister gönlünüzde büyüyen (aklınıza tuhaf gelen) herhangi bir yaratık olun (Allah sizi mutlaka diriltecektir).’ ‘Bizi kim diriltecek?’ diyecekler. Hemen de ki: ‘Sizi ilk defa yoktan yaratan (diriltecek).’ Sana alaylı alaylı başlarını sallayacaklar ve ‘Ne zaman o?’ diyecekler. De ki: ‘Yakın olması umulur.’”[8] Müşriklerin bu tür yaklaşımlarına karşı bizler hikmetli misallerle karşılık vermeliyiz. Bu çalışmamızın da bu amaca hizmet etmesini istediğimiz için böyle bir yöntem takip ettik. Salon edebiyatı ya da sanat için sanat anlayışlarının değişik bir varyantı olan, örgülü dillerle kuşatılmış, felsefî, bilimsel ya da ilmî terim ve ıstılâhlara yer vererek, toplum içinde ekalliyet teşkîl eden bir zümreyi hedeflemedik. Amaç, Allah’ın rızâsı istikâmetinde, insanların bizi anlaması ve bilgilenmesi olunca, bu sonuç ortaya çıkmaktadır. Her şeyin Allah için ve Allah'ın rızâsına râci olması gerekçesiyle, Allah'ın kullarından kopuk ve onların seviyelerini dikkate almayan bir yaklaşımdan ve anlaşılmaz ifadelerden uzak durmaya çalıştık. Fakat ihtiyaç olan yerlerde ilmî meselelere ve açıklamalara da yer verdik. Rabbimiz bizi, ilminden yararlanan ve yararlandıran kullarından kılsın. Gösteriş için akademik çalışmalar yaparak, kitaplar yazıp, birilerine “ben âlimim” mesajını verme çabasında olanların düşünce yapılarından bizi muhafaza etsin. Rabbimiz bizi, farklı ilim, kültür, ahlâk, psikoloji ve sosyal statülerde olan insanların anlayabileceği üslupla teblîğ yapma basîretine ve dirâyetine sahip olan ilim ehlinden kılsın. Genelde günümüzde yazılan kitaplar, maalesef üslup olarak toplumun bilgi ve kültür seviyesi dikkate alınarak yazılmamaktadır. Her insanın seviyesine inmek ya da çıkmak bir hünerdir ve buna herkes muvaffak olamaz. İyi bir teblîğci, yazmış olduğu eseri yayınlamadan önce farklı kesimlerden pek çok kişiye oku(t)malı ve onun anlayıp anlamamasını dikkate almalıdır. Üslubumuzun herkesin seviyesine uygun olduğu iddiasında değiliz. Zaten bunu birebir konuşma ve yazışmalar dışında tam olarak sağlamak imkânsızdır. Çünkü kalabalık kitlelere hitap edildiğinde, muhatapların farklı ilim, bilgi, kültür, zekâ, kavrayış ve psikolojide olacağı muhakkaktır. Bu durumu dikkate alma çabamız dolayısıyla, en azından vasat bir anlatım üslubunu yakalamaya çalıştık. Bu vasat üslup, tek tip değildir; yeri geldikçe, nasıl bir üslup kullanılması gerekiyorsa onlardan da müstağni kalmadık. Bazen muhtevânın anlaşılmasına odaklandık, bazen de ilmî açıklamaları öne alıp bilgilendirerek, meseleler üzerinde düşünülmesini sağladık. Dipnotlarla izâhâtlara da çok ehemmiyet verdik. Bu dipnotlar, ya meselenin genel bir perspektif içerisinde değerlendirildiğinde okuyucuya geniş bir yelpaze sunmaktadır ya da o meselenin ta’rîf, tefsîr, şerh, kaynak vb. bilgilendirmelerini içermektedir. İhtiyaç hâsıl oldukça teknik bilgiler de verdik. Meselelerin açıklamasına verilen önem kadar, “üslubunca söz söyleme” kâidesine yani hikmete de önem verdik. Bilgilendirme ile hedef kitle arasında; samimiyetle okuyarak ve düşünerek meseleleri fıkhetme köprüsünün kurulmasını temin etmeye çalıştık. Rafları dolduran farklı konularda yazılmış sayısız kitaplar genelde üslup olarak, ilim ehli kişiler ve ilmî araştırmalar yapanlar için yazılmış gibidir. Sanki bu eserleri yazanlar, bunları, ilim ehli ya da hocalar okusunlar, anlasınlar ve anlatsınlar diye düşünmektedirler. Oysa o eserleri yazan kişiler, ilim sahibi iseler, neden insanların anlayıp istifade edecekleri bir üslup ile çalışmalar yapmamaktadırlar? En azından bu çaba içerisinde olduğunu okuyucuya hissettirmelidirler… İslâm'ın temel meselelerinden herkes kendi ilmî seviyesine göre haberdar olmalıdır. Yani insanların, İslâm'ın ne olduğunu bilmeye hakları vardır. Müslümanlar da kültürlü ve münevver insanlar olmalıdırlar. Fakat yüksek seviyede ve ilmî üsluplarla kaleme alınan eserler, okuyanlarca yanlış anlaşıldığı yani o eserlerin manasını tam anlayamadıkları için, kendi kanaat ve yorumlarını, İslâm'dan zannedebilmektedirler. Okuduklarını yanlış anlayan bu insanlar, kendi fikirlerini “İslâm’ın Görüşü” olarak savunup teblîğ etmektedirler! Bazı insanların Kur’ân meâllerinden ya da itibar ettikleri âlimlerin eserlerinden -akîde konusunda bile- kendi yanlış anlayışlarına mesned buldukları görülmektedir. Bu nedenle insanlara hitap ederken kullanmak zorunda olduğunuz ilmî kavram ve kâideleri anlaşılır bir ifadeyle mutlaka açıklayınız. Bir takım meseleler için delil olarak sunduğunuz Âyet-i Kerîmeleri ya da Hadîs-i Şerîfleri doğru ve sade olarak çeviriniz, gerekli olan yerlerde izâhâtlar yapınız. Kur’ân'ın kendini nitelediği bir sıfatın da “mübîn” yani “apaçık” olduğu gerçeğini unutmayınız. Bu nedenle, Kur’ân'a davet yolunda açık ve anlaşılır olmalıdır. Rabbimiz, Âyetler için de yine “apaçık” anlamına gelen, tekil haller için “beyyine”, çoğul haller için ise “beyyinât” kelimelerini kullanmaktadır. Biz de bu çalışmamızda, açık ve anlaşılır olmaya çaba sarf ettik. Konuları izah ederken sık sık Âyet-i Kerîmelere ve Hadîs-i Şerîflere yer verdik. Böylece okuyucuların, Kur’ân ve Hadîs okumalarına ve vahiyle içli dışlı bir hayat yaşamalarına vesîle olmak istedik. Davetin, açık ve anlaşılır olmasını kastederken, Kur’ân ve Hadîslerin kavram ve terkiplerini (ıstılâhlarını) tamamen terk ederek modern bir kavramlar sözlüğü kullanılması gerektiğini söylemedik. Her ilmin ve bilimin kendine özgü teknik tabirleri bulunmaktadır ve o ilmi, bu kavramlardan soyutlamak mümkün değildir. Kur’ân ve Sünnetin de kendine özgü, anlam derinlikleri ve bütünlükleri olan kavramları vardır. Herkesin bu kavramları öğrenmesi ve gerektiği yerlerde bu ıstılâhları açıklaması gerekir. Çünkü unutulmasın ki vahyin kelimelerini, İlâhî irâdeye uygun şekilde anlamadan Âyetleri yorumlamak, tahrîfâta yol açar... Rabbimizin şu müjdesine nâil olmayı dileriz: "Kim güzel bir işte aracılık ederse ondan kendisine bir pay vardır. Kim de kötü bir işe aracılık yaparsa ondan da kendisine bir pay (günah) vardır. Allah her şeye kâdir ve şâhiddir."[9] Yusuf Semmak
[1] Ahzâb: 40 Bu Âyet, İslâm düşmanlarının Peygamberimiz hakkında, “o, oğlunun karısı ile evlendi” biçimindeki yaygaralara bir cevaptır. Yani: “Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirisinin babası değildir” demektir. Rabbimiz, “o, Allah’ın Rasûlüdür” demiştir çünkü asırlardır süregelen bu câhilî uygulamayı ancak Allah’ın peygamberi sonlandırabilirdi demektir. Bu sefer de onlar, “Zeyd, onun gerçek oğlu olmasa bile bu evliliği yapmak zorunda mıydı, şeklinde itiraz etmekteydiler. Bu itiraza cevap ise, “o, peygamberlerin sonuncusudur” şeklindedir. Yani câhiliyyenin geleneklerinde haram kabul edilen ama aslında helâl olan bir şey hakkındaki tüm yanlış kanaatleri ortadan kaldırmak o son peygamberin görevidir denilmiş olmaktadır. Çünkü ondan sonra başka bir peygamber gelmeyecektir ki onun eksik bıraktığı işleri ikmâl etsin. İşte bu nedenle, Peygamberimiz önceden evlatlık edindiği Hz. Zeyd’in boşadığı Hz. Zeyneb iddetini tamamladıktan sonra onunla evlenmiştir ki insanların kafalarında bu konuda hiçbir şüphe kalmasın. [2] Düz anlatım; öncelikle meselenin anlaşılmasını hedefleyen bir konuşma tarzıdır. Bu tür anlatımlarda konunun özüne odaklanılır ve muhatabın, anlatılanları doğru bir şekilde anlaması için bir metod çerçevesinde yol izlenir. Bu anlatım şeklinde ilmî anlatımda olan teknik açıklamalar fazla olmaz, dinleyicinin ve okuyucunun idrâkine düz bir üslup ile yani en kısa yoldan ulaşmaya çalışılır. Bu konuşma üslubu iki kısma ayrılır: Birincisi; Âyet-Hadîsler ve onlardan istinbât edilmiş gerçeklerle, meselenin delillendirilmesi ve konunun gerektiği ölçüde açıklanmasından ibârettir. İkincisi de; muhatabın bilgi ve anlayış seviyesi dikkate alınarak, vahiy gerçeklerinin mefhûm ve tefsîrlerine uygun bir anlatım üslubu ile muhatabı sıkmadan, dikkatini de dağıtmadan, onun seviyesine uygun örneklendirme ve ma’kûl izâhâtlarla anlatım şeklidir. İnsanları iki kategoriye ayırmak gerekirse, onların bu iki üsluptan birisine göre konuştuklarını ve anlaştıklarını ya da en azından böyle olması gerektiğini söyleyebiliriz. Diğer bir sınıf insan daha vardır ki, onlar da, ilimden belli seviyelerde nasipli kardeşlerimizdir. Onların istifadesi için ise ilmî üslubu tercih ettik. Bu bölümdeki ilmî açıklamalar, diğer insanlar için de bir bilgilendirme ve ilme teşvîk mâhiyetinde bir nitelik arz etmektedir. Biz, insanlarla bazen o üslupla, bazen de bu üslupla konuşuruz. Dolayısıyla bir hitâbet veya kitâbet esnasında insanların genelinin istifadesi için, bu iki üsluptan birisinin yahut ikisinin aynı anda tercih edilmesi gerekir. İhtisâs gerektiren meselelerde yazılan ve muhatabı, muayyen bir kitle olan risâle ve kitapların üslubunu, insanların geneline hitap ederken tercih etmemelidir. Dediğimiz gibi, o ilmî açıklamalardan büsbütün de kopuk bir dil de kullanmamalıdır. [3] هُوَ سَمَّاكُمُ الْمُسْلِمينَ (Hacc: 78) [4] وَمِنْ آيَاتِهِ خَلْقُ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ وَاخْتِلافُ أَلْسِنَتِكُمْ وَأَلْوَانِكُمْ إِنَّ فِي ذَلِكَ لآيَاتٍ للعَالِمِينَ (Rûm: 22) [5] “Halk: yaratmak” kelimesi; masdar olduğu halde, ism-i mef’ûl anlamında da kullanılır. Bu durumda anlamı, “mahlûk, yaratılmış, yaratık” olur. Halk kelimesi, halk arasında sıklıkla kullanılmaktadır ki, bu kelime ile “toplum, ahâli, insanlar topluluğu” gibi anlamlar kastedilir. [6] Buhârî, Cenâiz, 78 [7] Bakara: 154 [8] İsrâ: 48–51 [9] Nisâ: 85 |
KATEGORİLER
18.04.2026Cumartesi
Son Yorumlar
Yusuf Semmak ⏳ Ey İslâm Ümmeti! İlk vazi Yusuf Semmak ✍️ Derdin ilimse, im misafir Nice Yusuf Semmak 🔸 Rabbimiz, yolunu kaybed Yusuf Semmak Kadr Gecesi sebebiyle duâ ediyoru Yusuf Semmak Rabbimiz kalan ömrümüzü geçen ömr Yusuf Semmak ☝️ "Tâğûta ibâdet et Yusuf Semmak ✍ Sıla-i rahmin ömrü ve rız Yusuf Semmak BUNLAR HİÇ EŞİT OLUR MU?! 1- " Yusuf Semmak Arkadaşlar, videoyu paylaşalım! Yusuf Semmak Bu konuda üç Âyet-i Kerîme zikred misafir Thankks forr sharing your thought Oğuzhan Admin çok teşekkürler. İsmail Yüce ALLAH cc razı olsun sizden h Yusuf Semmak Ve aleyküm selâm kardeşim. Tâbi Bekir Yetginbal Canım kardeşim selamualeykum GÜN Bekir Yetginbal Ey Rabbim bu kulunun gayretlerini Mahmut Selamünaleykum Yusuf peygamberin Ufuk Çok güzel Şeyma Bu nadide soru ve cevapları için Ahmet Doyurucu bir yorum Teşekkürler Yusuf Semmak Son mısralar/dizeler hep "Lâm" ha Baraa Bence çoooook güzel bir site ali İlmî Arapça Sayfası http://www ali Faydalı Bir Maksud Programı http ali Faydalı Bir Emsile Programı http Yusuf Semmak BU DERSTE İŞLENEN BAŞLICA MEVZULA Derya Atan Ağzınıza, yüreğinize sağlık hocam Firdevs Sevgi inş güzeldit. misafir ⭐⭐⭐⭐& mustafa Abi çook teşekküür ederim Medine Cenetin kapısın geçmek istiyom Yusuf Semmak Namazda Salli-Bârik okurken, Peyg |