Bismillahirrahmanirrahim.
"Dinde zorlama yoktur. Muhakkak iman ile küfür apaçık meydana çıkmıştır. Artık kim tâğût’u inkâr eder ve Allah’a iman ederse o gerçekten, kopması olmayan sapasağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah işitendir, bilendir." (Bakara: 256)
Bakara: 256 Âyetini ele alacak olursak; "dinde zorlama yoktur" buyruğundaki 'din' kavramı, i’tikâd (inanç) ve şerîat (İslâm) anlamındadır. 'Din' kelimesinin bu anlamlara geldiğinin karînesi de sonra gelen cümledir: "Muhakkak doğruluk ile sapıklık apaçık ortaya çıkmıştır." Bahsi geçen Âyette 'Din' kelimesi akîde ve şerîat anlamına geldiğine göre; sonra gelen cümleye şöyle de anlam verebiliriz: "Muhakkak iman ile küfür apaçık meydana çıkmıştır." (Bakara: 256) Müfessirler buradaki “Rüşd” (doğruluk)'un iman, “Ğayy” (sapıklık)’ın da küfür olduğunu söylerler. Bu açıklamalardan sonra şunu anlıyoruz: İman ve küfür apaçık ortaya çıkmıştır, "Artık dinde zorlama yoktur." Yani; Din(e girme)de zorlama yoktur. Hiçbir kimseye "Müslüman ol!" diye baskı yapılamaz. Çünkü Bakara: 256'nın ikinci cümlesinden de anlaşılmaktadır ki, iman ve küfür kesin olarak birbirinden kesin çizgilerle ayrılmıştır. Bu nokta bir yol ayrımıdır. "De ki: 'O (Kur’ân) Rabbinizden gelen bir hakktır. Artık dileyen iman etsin, dileyen kâfir olsun." (Kehf: 29) Seçimini küfür ve inkâr yolundan yana kullanan kimseye, kim, kalkıp da zorla 'İslâm yoluna gir, Müslüman ol!' diye baskı yapabilir! Bu doğru olmaz. "Artık kim tâğûtu inkâr eder ve Allah’a iman ederse o gerçekten, kopması olmayan sapasağlam bir kulpa yapışmıştır." Önceki cümlede iman ve küfrün açıkça ortaya konulduğu belirtildi. Artık insanlar bu noktada bir yol ayrımına, bir kavşağa geldiler. Ya iman, ya küfür! Ya cennet, ya cehennem! Ya Allah'ın yolu, ya şeytanın yolu! Ya ebediyyen kurtuluş, ya da ebedî olan bir kaybediş! Bu aşamada Rabbimiz; "ne haliniz varsa görün", "bu kadarını söyledim, gerisini siz bilin, bulun" demiyor. İman yolunu gösteriyor. Allah, kullarını bir an bile kendi hallerine bırakmıyor, her an gözetiyor, hakka çağırıyor, hak yolu gösteriyor. Rabbimiz kullarına "iman edin" diyor; ama ‘nasıl iman edeceğiz’ diye biz sormadan O, bize nasıl iman etmemiz gerektiğini de açıklıyor. Sonsuz rahmet ve hikmet sahibi olan yaratıcımız hiçbir şeyi ihmal etmiyor/etmez.BAKARA: 256. AYETİN TEFSİRİ VE LÂ İLÂHE İLLALLÂH’IN TERKÎBİ VE ANLAMI: بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ لاَ إِكْرَاهَ فِي الدِّينِ قَد تَّبَيَّنَ الرُّشْدُ مِنَ الْغَيِّ فَمَنْ يَكْفُرْ بِالطَّاغُوتِ وَيُؤْمِن بِاللّهِ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقَىَ لاَ انفِصَامَ لَهَا وَاللّهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ Bismillahirrahmanirrahim. "Dinde zorlama yoktur. Muhakkak iman ile küfür apaçık meydana çıkmıştır. Artık kim tâğût’u inkâr eder ve Allah’a iman ederse o gerçekten, kopması olmayan sapasağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah işitendir, bilendir." (Bakara: 256) Bakara: 256 Âyetini ele alacak olursak; "dinde zorlama yoktur" buyruğundaki 'din' kavramı, i’tikâd (inanç) ve şerîat (İslâm) anlamındadır. 'Din' kelimesinin bu anlamlara geldiğinin karînesi de sonra gelen cümledir: "Muhakkak doğruluk ile sapıklık apaçık ortaya çıkmıştır." Bahsi geçen Âyette 'Din' kelimesi akîde ve şerîat anlamına geldiğine göre; sonra gelen cümleye şöyle de anlam verebiliriz: "Muhakkak iman ile küfür apaçık meydana çıkmıştır." (Bakara: 256) Müfessirler buradaki “Rüşd” (doğruluk)'un iman, “Ğayy” (sapıklık)’ın da küfür olduğunu söylerler. Bu açıklamalardan sonra şunu anlıyoruz: İman ve küfür apaçık ortaya çıkmıştır, "Artık dinde zorlama yoktur." Yani; Din(e girme)de zorlama yoktur. Hiçbir kimseye "Müslüman ol!" diye baskı yapılamaz. Çünkü Bakara: 256'nın ikinci cümlesinden de anlaşılmaktadır ki, iman ve küfür kesin olarak birbirinden kesin çizgilerle ayrılmıştır. Bu nokta bir yol ayrımıdır. "De ki: 'O (Kur’ân) Rabbinizden gelen bir hakktır. Artık dileyen iman etsin, dileyen kâfir olsun." (Kehf: 29) Seçimini küfür ve inkâr yolundan yana kullanan kimseye, kim, kalkıp da zorla 'İslâm yoluna gir, Müslüman ol!' diye baskı yapabilir! Bu doğru olmaz. "Artık kim tâğûtu inkâr eder ve Allah’a iman ederse o gerçekten, kopması olmayan sapasağlam bir kulpa yapışmıştır." Önceki cümlede iman ve küfrün açıkça ortaya konulduğu belirtildi. Artık insanlar bu noktada bir yol ayrımına, bir kavşağa geldiler. Ya iman, ya küfür! Ya cennet, ya cehennem! Ya Allah'ın yolu, ya şeytanın yolu! Ya ebediyyen kurtuluş, ya da ebedî olan bir kaybediş! Bu aşamada Rabbimiz; "ne haliniz varsa görün", "bu kadarını söyledim, gerisini siz bilin, bulun" demiyor. İman yolunu gösteriyor. Allah, kullarını bir an bile kendi hallerine bırakmıyor, her an gözetiyor, hakka çağırıyor, hak yolu gösteriyor. Rabbimiz kullarına "iman edin" diyor; ama ‘nasıl iman edeceğiz’ diye biz sormadan O, bize nasıl iman etmemiz gerektiğini de açıklıyor. Sonsuz rahmet ve hikmet sahibi olan yaratıcımız hiçbir şeyi ihmal etmiyor/etmez. Bizlere şöyle iman edin diyor: "Artık kim tâğûtu inkâr eder ve Allah’a iman ederse" buyuruyor. Âyette görüldüğü gibi; imanın ilk şartı tâğûtu inkârdır. Tâğûtu reddetmeden, inkâr etmeden iman gerçekleşmez. Böyle bir iman şekli, içinde şirk bulaşığı olan bir imandır. Bulaşık bir imandır. Yani Allah'ın kabul edeceği bir iman şekli değildir! Allah bizden şirksiz bir iman istiyor. "Allah'a ibâdet edin (iman edin), O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın." (Nisâ: 36) Ancak bu şekilde iman ederse kişi; muvahhid olur. Aksi takdirde müşrik sayılır. Allah şirk koşmadan iman edenleri müjdeliyor: "İman edenler ve imanlarına da zulüm (şirk) karıştırmayanlara gelince; işte emniyet onlaradır ve hidâyete ermiş olanlar da onlardır." (En'âm: 82) En'âm: 82'ye göre şirk koşmadan iman edenler tüm korkularından emin olacaklardır. Hidâyette olanlar da onlardır. Bu Âyette ki "zulüm" Peygamberimizin açıklamasına göre; "şirk" anlamındadır. Lokmân: 13 Âyetindeki gibidir. (Buhârî, Tefsîr. 6. Sûre, B. 3; Tirmizî, Tefsîr, 6. Sûre, H. 4) "Hani Lokmân oğluna öğüt verirken şöyle demişti: 'Oğulcuğum, Allah'a şirk koşma. Muhakkak şirk büyük bir zulümdür.'" (Lokmân: 13) Bu Âyet bir babanın çocuğuna karşı görevinin açık bir delilidir. Çocuklarını şirkten, tâğûttan sakındıran ve yalnızca Allah'a iman eden babalara ve analara ne mutlu! Bu Âyetten böyle bir müjde de çıkar. Ama birileri de itiraz edip "sen Müslüman olarak çocuklarını şirkten sakındıramazsın, namaz kıl, diyemezsin, dinde zorlama yoktur" diye itiraz ederlerse; onların bu itirazı acaba bu Âyete uyan Müslümana mı yoksa Allah'a ve O'nun hükmüne mi? Böylece Allah'ın bizden istediği makbul imanın şirkten soyutlanmış bir iman olduğunu anladık. Tâğûtları reddetmeden ise bu iman asla gerçekleşmeyeceğini bizi yaratan irade sahibi söyledi; biz de iman ettik. Bakara: 256'da "Artık kim tâğûtu inkâr eder ve Allah’a iman ederse" derken, bu gerçeğe işaret edilmektedir. Bu Âyet, en önemli İslâm gerçeğini en açık şekilde ifade ediyor. Tâğûtu inkâr, imanın temel şartıdır. Sadece bu şekilde iman dairesine girilebilir. Yani 'tâğûtu inkâr fiili' tam gerçekleştikten sonra 'iman' ortaya çıkmaktadır. Birisi, iman etmek istiyorsa mutlaka tâğûtları reddetmelidir. Tâğûtu inkâr etmeden iman gerçekleşmiyorsa, peki tâğût nedir? Belki de bu yaşına kadar bu kelimeyi duymayanlar, bilmeyenler var! "Tâğût, Allah dışında kendisine ibâdet edilen herkesten ve kendisine tapılan her şeyden ibârettir. "Tâğût", tekil'e de çoğul'a da kullanılır. Bkz: Bakara: 256, 257, Nisâ: 51, 60, 76, Mâide: 60, Nahl: 36, Zümer: 17. (Kur’ân'da 8 yerde geçer) O halde tâğût, haddini iyice aşan herkesi kapsar. Sihirbaz, kâhin, şeytan ve hayır yolundan alıkoyan herkes tâğût ismini alır." (Müfredât, Râğıb el-İsfehânî, Beyrût, Dâru'l Ma'rife, 4. Baskı, 2005, S: 306) Tâğûtlar çoktur; biz belli başlılarını zikredelim: Tâğûtların ilki ve hocası İblîs'tir. Tüm insan ve cinlerden Allah'a başkaldıran, insanları kendisine ibâdet ve teslimiyete çağıran herkes tâğûttur. Bazı âlimler tâğûtu "insan ve cin şeytanlarıdır" diye tarif ederler. Bu nedenle bazı Kur’ân çevirmenleri tâğûtu şeytan diye çevirmiştir. Mütercim yerine “çevirmen”, “çeviren” kelimesini kullanıyoruz. Çünkü bütün ulemâya göre, Kur’ân'ın tercüme edilemeyeceğinde icmâ vardır. Kur’ân, Allah Kelâmı olduğu için, Allah'ın hiçbir sözünün hiçbir dilde tam karşılığı bulunamaz; ancak Allah'ın Kelâmı meal ve tefsîr yoluyla açıklanır ve anlaşılır. Kur’ân’ın başka dillere çevrilmesine “tercüme” değil; meal ya da anlam denir. Tercüme ise; bir dildeki metnin başka bir dile aynen, tüm özellikleriyle birebire aktarılması işidir. Bazı âlimlerin, Kur’ân çevirilerinde tâğûtu şeytan diye ifade ettiklerini söylemiştik. Ama böyle bir çeviri, eksiktir. Zira burada tafsil vardır. Yani bu mesele 'açıklanmadan, avâmlarca anlaşılamaz' ve bu durumda, insan şeytanlarından da sakınılamaz! Kur’ân'ın son sûresi olan Nass Sûresinde cin ve insan şeytanlarının şerrinden ve vesveselerinden Allah'a sığınmamız emredilmiştir. Kul, hem insan hem de cin şeytanlarının şerrinden, saptırmasından, ayartmasından sakınmak zorundadır. Kendisi râzı olduğu halde kendisine ibâdet edilen kimseler de tâğûttur. Bu tür insanlar kendilerine kulluk yapılmasından memnundurlar. Hatta pek çoğu bizzat kendisine kulluk edilmesini emreder, insanları bu konuda icbâr eder. Burada bir noktaya dikkat çekelim; eğer tapınılan kişi, kendisine yapılan kulluktan râzı değilse, tâğût olmaz. Peygamberler, melekler, sâlih zatlar gibi. Tarih boyunca ve bugün; Peygamberleri, melekleri ve sâlih insanları ilâhlaştırıp onlara tapan kimseler var olagelmiştir. Bu sâlih zevâta tâğût denmez. Sadece bu mübarek kulları ilâhlaştırıp onlara tapanlar küfre girerler. Bu zevâtın bu konuda hiçbir suçu yoktur. Rabbimiz bu konuya Hz. Îsâ’nın şahsında açıklık getiriyor: ”Allah: ‘Ey Meryem oğlu Îsâ, insanlara, Allah’ı bırakıp da beni ve anamı iki ilâh edinin diye sen mi söyledin?’ diyeceği zaman (Îsâ) der ki: (Rabbim) Seni tenzîh ederim. Hakkım olmayan bir sözü söylemek bana yakışmaz. Şâyet ben onu söylemiş isem zaten Sen onu bilmişsindir. Sen içimde olanı bilirsin. Ama ben Senin gaybında olanı bilmem. Şüphesiz Sen, gaybları çok iyi bilensin.” (Mâide: 116) Bu Âyet, kendisi râzı olmadığı halde kendisine tapınılan kimsenin suçunun olmadığının açık bir delilidir. Ancak, kendisine ibâdetten râzı olanlar, bundan daha kötüsü insanlara, Allah’ı bırakın da bana kulluk edin diyenler, hatta kendilerine itaate zorlayanlar için çok korkunç bir tehdittir bu Âyet! Kıyâmet günü Allah, bu insanlara hesap soracak! Böyle bir suçla Allah’ın huzuruna gidip de sorgulanmaktan korkmayan var mı? İnsan dünyada küçük bir hata bile etse, sorumlu kişiye karşı ne kadar utanıyor; suçu büyükse korkuyor değil mi? Gaybtan bir şeyler bildiğini iddia eden de tâğûttur. Örneğin; "kalpten geçenleri bilirim, duvarın arkası ile önü benim için birdir" diyenler. "Geceleyin yatağında kaç kez sağa sola döndüğünü ben bilirim" diyen de tâğûttur. Bunlara inanan da tâğûtu inkâr etmemiştir. Böyle insanları âlim ve evliyâ sanan insanlara da şaşmamak elde değil! Senin yatak odana, özeline kadar hayal âleminde göz dikip, bilgi sahibi olduğunu iddia eden kişi evliyâ değil; olsa olsa gaybı bildiğini iddia eden bir tâğûttur! Allah ve Rasûlü özel hayatı ifşâ etmemeyi, tecessüs yapmamayı emrederken, kime bu konularda yetki verebilir?! Senin ya da eşinin gece yatağında kaç kez sağa, sola döndüğünü bilmek o zata ne kazandırır ki; Allah ona -hâşâ- bu gayb perdesini açsın? Bu ve benzeri konularda kimse bilgi sahibi değildir; iddia edenler ise ya birilerinin ya da şeytanın yalancısıdırlar. "Gerçekten şeytanlar, sizinle mücadele etmeleri için kendi dostlarına telkinde bulunurlar. Eğer onlara itaat ederseniz, elbette sizler de müşrikler olursunuz." (En'âm: 121) Gaybı ancak Allah bilir. Allah da gaybını ancak peygamberlerine bildirir. "O, gaybı bilendir. Gaybını hiçbir kimseye bildirmez. Ancak beğenip seçtiği Peygamberler müstesnâ." (Cinn: 26, 27) Biri çıkıp "ben gaybı bilirim" diyor; Allah da "Vahyi, Peygamberlerden başka kimseye bildirmem" diyor! Bu adam, Peygamber de olmadığına göre; yalancıdır ve onu tasdik etmek küfürdür. Demek ki tâğût Allah'ın ilâhlığını kabul etmeyerek, kendisini ilâhlaştırandır. O, şeytan, papaz, dinî veya siyasî lider ya da kral olabilir. Allah'ın indirdiği hükümlere muhalif olan ve onların yerine geçmek ve alternatif olmak üzere hükümler icat eden her varlık tâğûttur. "Andolsun ki Biz her ümmet arasında: 'Allah'a ibâdet edin ve tâğûttan sakının' diye (uyaran) bir peygamber göndermişizdir." (Nahl: 36) Gramer Yönünden Açıklama: Bu izâh, Arapça bilenleredir... Âyetin Arapça metninde iki fiili cezm eden şart edatı "Men" geçmektedir. İ'râbu'l Kur’ân, Kur’ân ilimlerinin esası ve İbn-i Abbâs'dan gelen bir rivâyete göre; Kur’ân'ın tefsîr metotlarındandır. Yani Kur’ân'ın tefsîr ediliş yöntemlerinden biri de Arapça ilimleri ile Kur’ân'ı anlamaktır. Bu ilim olmadan Kur’ân tefsîr edilemez. Yani Kur’ân'ın i'râbını bilmeyen, Kur’ân hakkında söz söyleyemez. Ancak okuduklarını konuşur. Bunlar da soyut fikirlerden ibarettir ve tahkik edilmeleri şarttır! İ'râbımıza devam edelim: Men-i şartıyye; şart fiili ve şartın cevâbı ya da cezâsı (karşılığı) olmak üzere iki fiil ister. Yani يَكْفُرْ بِالطَّاغُوتِ “Tâğûtu inkâr ederse” ifadesinde 'inkâr ederse' şart fiilidir. 'Tâğûtu' kelimesi de şart fiiline müteallıktır. وَيُؤْمِن بِاللّهِ “Allaha iman ederse” ifadesindeki 'iman ederse, يَكْفُرْ بِالطَّاغُوتِ “tâğûtu inkâr ederse” üzerine ma’tûftur. 'Allaha' kelimesi de ‘iman ederse’ye müteallıktır. Aradaki 'vâv' atıf vâv'ı olur; sonrasına ma'tûf, öncesine ma'tûfun aleyh denir. Bu durumda; 'Allaha iman ederse' ifadesi, 'Tâğûtu inkâr ederse' ifadesinin üzerine ma'tûftur. Allah'a iman, tâğûtu inkâr şartından sonra geliyor ve o şart fiili üzerine atfedilerek; imanın sıhhat şartı ortaya konuluyor. Bizler önce, كَفرْتُ بِالطاغوُتِ “tâğûtu reddettim” daha sonra da آمَنْتُ بِاللَّه “Allah'a iman ettim” demeliyiz. Bu iki cümle ilk öğrenmemiz gereken gerçeklerdendir. Belki de konuşmaya başladığımızda ilk söylememiz gereken cümlelerden idi. Çünkü iman, bâtıl ilâhlarının reddiyle başlamaktadır. Kelime-i Tevhîd de (Lâ İlâhe İllallâh) nefy (olumsuzluk) edatı ile başlıyor. Ana Hatlarıyla Kelime-i Tevhîd'i Tanıyalım: Kelime-i Tevhîd’deki "Lâ", cinsini nefy eden olumsuzluk edatıdır. İsmi sürekli cins isim, haberi de genelde gizli olur. İsmini nasb, haberini ref' eder. Şimdi de, Lâ İlâhe İllallâh'ın terkîbini yapalım: لاَ إلَهَ إلاَّ اللهُ daki لاَ , cinsini nefy eden Lâ'dır. إلهَ , Lâ'nın ismi ve mensub'tur. Lâ edatı, ilâh cinsinden herkesi nefy ediyor. لاَ إلهَ derken, ilâh cinsinden her şeyi reddetmiş oluyoruz. Bu bölüm; كَفرْتُ بِالطاغوُتِ “tâğûtu reddettim” demektir. Lâ'nın haberi gizlidir; o da, ya حَقٌّ (gerçek) ya da مُسْتَحَقٌّ (layık, hak sahibi) kelimeleridir. Lâ'nın mahzûf haberinin, بِحَقٍّ yahut لَنَا kelimeleri olduğu da söylenmiştir. Yani "Allah'tan başka, bizim için gerçek ve hak sahibi hiçbir ma'bud yoktur" demektir. Bu, Ehl-i Sünnet'in görüşüdür. Kelamcılara göre ise, Lâ'nın gizli haberi; مَوْجُودٌ (mevcûd)’dur. Ancak burada işkâl (problem) vardır. Çünkü bu durumda anlam; لاَ إلَهَ مَوْجُودٌ إلاَّ اللهُ "Allah'tan başka mevcut hiçbir ilâh yoktur" olur. Bu açıklama yanlış olur; çünkü Kur’ân, Allah'tan başka sahte ilâhlar bulunduğunu bizzat kendisi belirtiyor. Ve onları reddetmeyi emrediyor. Tekrar söyleyelim: Kelamcıların, haberi مَوْجُودٌ olarak takdirlerine göre, Lâ İlâhe'nin anlamı: "mevcut hiçbir ilâh yoktur" olur. Tabii ki bu yorum şeklinin İslâm akîdesine uymadığını ve Tevhîd'i bu şekilde yorumlayanların şirkten uzak kalamayacakları muhakkaktır! Tevhîd ve imanın esası, sahte ilâhların reddinden ve Allah'a teslimiyetten ibarettir. Tüm Peygamberler, sahte ilâhlara karşı mücadele vermişler ve kavimlerini sadece Allah'a kulluğa davet etmişlerdir. Kelamcılara, itiraz ettiğimiz de onlar: "Lâ İlâhe (Mevcud)" deki 'İlâh'dan kastın 'yaratıcı' olduğunu söyleyerek işkâl'i izâle etmek, ortadan kaldırmak istiyorlar. Daha doğrusu problemi çözmeye çalışıyorlar ama sorun devam ediyor. Zira bu durumda anlam; لاَ خَالِقَ مَوْجُودٌ إلاَّ اللهُ "Allah'tan başka mevcut hiçbir yaratıcı yoktur" olmaktadır. Kelime-i Tevhîd'i bu şekilde ifade etmek doğrudur ancak eksiktir; zira bu, Rubûbiyette Tevhîd'dir. Bunu müşrikler de kabul ediyorlar. Sadece bununla yetinilse Tevhîd akîdesi gerçekleşmiyor! Ehl-i Sünnet'e göre "İlâh" kelimesi ism-i mef’ûl anlamında masdardır. İlâh, مألوُهٌ yani مَعْبُودٌ "ibâdet edilen, ma'bud” demektir. Dolayısıyla Ehl-i Sünnet'e göre anlam: لاَ مَعْبُودَ حَقٌّ إلاَّ اللهُ "Allah'tan başka gerçek hiçbir ma'bûd yoktur" olur. Bu takdir, Ulûhiyet Tevhîdini ifade etmektedir. Ulûhiyet Tevhîdi, Rubûbiyet Tevhîdini de içine alır. Kelime-i Tevhîd'in i'râbına devam edecek olursak; إلاَّ istisnâ edatı, nefy'den sonra vâki olduğu için, ilga edilmiştir yani onun ameli yoktur (lâ amele lehâ), اللَّهُ ise, Lâ (لاَ)'nın mahzûf olan haberinden bedel'dir. لاَ إلَهَ حَقٌّ إلاَّ اللهُ cümlesi, nefy (لاَ إلَهَ) ve isbât (إلاَّ اللهُ)'ı içermektedir. إلاَّ اللَّهُ ise;آمَنْتُ بِاللَّه "Allah'a iman ettim” anlamındadır. Kelime-i Tevhîd'in izâhına devam edelim. Kelamcılar: "Allah'tan başka mevcut Yaratıcı yoktur" derken; Ehl-i Sünnet: "Allah'tan başka gerçek ilâh yoktur" demektedirler. Kelamcıların bu yorumu ve bu şekilde düşünenlerin Tevhîd hakkındaki anlayışları, Kur’ân'a aykırıdır. Çünkü Kur’ân bize müşriklerin Allah'ı yaratıcı olarak kabul ettiklerini bildiriyor: "Andolsun, onlara (müşriklere): "Gökleri ve yeri kim yarattı?" diye sorsan; onlar elbette "Allah" diyeceklerdir." (Lokmân: 25) "Eğer sen onlara (müşriklere): 'Göklerle yeri kim yarattı, güneşi ve ayı kim emrinize verdi?' diye sorsan, onlar elbette: 'Allah' diyeceklerdir." (Ankebût: 61) Bu konudaki Âyetleri çoğaltabiliriz. Bu kadarı yeterlidir. Eğer kelamcıların iddia ettikleri gibi, ilâh'tan kasıt sadece "Yaratıcı" olsaydı; müşriklerin de Tevhîd ehli sayılması gerekirdi! Günümüzde de pek çok insan sadece "Allah vardır, birdir, yaratıcıdır, rızık verir" demeyi Tevhîd için yeterli sanıyorlar; oysa müşrikler de bunların hepsini söyleyip kabul ediyorlardı. Buna rağmen sadece O'na ibâdet etmiyorlardı. Asıl mesele budur! İbadet edilmeye layık gerçek ilâh sadece Allah'tır. Allah sadece mevcudiyeti ile değil; sıfatlarında eşsiz ve ortaksız olmasıyla, tek mabud olmasıyla, kâinatın tek sahibi olmasıyla, mülkünde ve hükmünde ortağı bulunmamasıyla tek ve biriciktir. Elbette ki; bunların yanında Allah bir tektir, her şeyin yaratıcısıdır, herkesin rızkını O verir, hiçbir şeye muhtaç değildir, herkes O'na muhtaçtır, varlığı kendindendir, gökten suyu O indirir, her şeye gücü yetendir, her şeyi bilir, görür, haberi olur, sonsuz ilim sahibidir, öldürür, diriltir, âhirette hesaba çekecek olan O'dur. Dolayısıyla noksan sıfatlardan münezzeh ve en mükemmel sıfatlarla muttasıftır. Kelime-i Tevhîd'in ne anlama geldiğini gelin, Kur’ân'dan öğrenelim: Âl-i İmrân: 64; Kelime-i Tevhîd'in anlamının sadece Allah'a ibâdet etmek, O'na şirk koşmamak ve sahte rabbler edinmemek olduğunu bildiriyor: "De ki: 'Ey Kitap Ehli! Bizimle sizin aranızda âdil olan bir kelimeye geliniz: "Allah'tan başkasına ibâdet etmeyelim. O'na hiçbir şeyi ortak koşmayalım. Kimimiz kimimizi Allah'tan başka Rabbler edinmesin." Eğer yüz çevirirlerse: 'Bizim gerçekten Müslümanlar olduğumuza şâhid olun' deyin." (Âl-i İmrân: 64) Kelime-i Tevhîd'e sadece zahiren "Allah'tan başka ilâh yoktur" diye i’tikâd etmek küfürdür. Çünkü sahte ilâhlar vardır ve çoktur; Tevhîd ve İman, o sahte ilâhların ve tâğûtların reddiyle gerçekleşir. İlâhlık iddia eden sahte ilâh ve rabbler olabilir ama Allah'tan başka hakiki ilâh yoktur. Yani onlar sahtedir, Allah gerçek! Tevhîd'in gerçek anlamını kastetmek şartıyla, lafız olarak; "Allah'tan başka ilâh yoktur" demek ise câizdir. Tekrar Bakara: 256'nın terkîbine dönecek olursak; öncelikle şunu söyleyelim. Bu Âyet, -Âl-i İmrân: 64 gibi- Kelime-i Tevhîd'in anlamını açıklamaktadır: "Artık kim tâğûtu inkâr eder ve Allah’a iman ederse" ifadelerinin biri diğerinin üstüne atfedilmiş şart fiili olduğunu söylemiştik. فَقَدِ اسْتَمْسَكَ "Muhakkak tutunmuştur” ifadesi, cevâbu’ş şarttır. بِالْعُرْوَةِ ‘kulpa’ kelimesi cevâbu’ş şarta müteallıktır. الْوُثْقَىَ 'sapasağlam' da, onun sıfatıdır. Cevâbu'ş şart'ın başında ki "fâ" cevap fâ'sıdır. Yani Allah’a imanın gerçekleşmesi için önce tâğûtu inkâr sonra Allah’a iman gerekiyor. Böylece kopması olmayan bir kulpa tutunulmuş olmaktadır. Bu kimse artık, “gerçekten, kopması olmayan sapasağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah işitendir, bilendir.” (Bakara: 256) Bakara: 256. Âyette 'tâğûtu inkâr edip Allah'a iman edenlerin, kopması olmayan sapasağlam kulpa yapışması' ifadesi bir benzetmedir. Bu Âyetteki benzetilen (kulp) hakkında âlimler farklı açıklamalar yapmışlardır. Ama bu kelimeler aynı anlamı ifade eden değişik ibârelerdir. İmam Mücâhid'e göre bu kulp, "İman", İbn-i Abbâs'a göre "Lâ İlâhe İllallâh", Süddî'ye göre "İslâm"dır. Hepsi de aynı anlama gelmektedir. Demek oluyor ki; tâğûtlara kulluktan uzak duran, şirki terk eden, ancak Allah’a kul olan kimse İman’a, İslâm’a, Lâ İlâhe İllallâh’a tutunmuş olmaktadır. Allah, bu kulp'u "kopması olmayan" diye nitelemektedir. Bu konuda da İmam Mücâhid: "Onlar küfre sapmadıkça İman'ı onlardan izâle etmez" demiştir. Rabbimiz de: "Bir toplum kendi durumunu değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez" buyurmaktadır. (Ra'd: 11) İman ve İslâm kulpuna tutunan kimseden bu kulp asla kopmaz ve elinden kayıp gitmez. Bu bir teşbîhtir; iman eden kimse küfre sapmadıkça; iman nimetinden mahrum kalmaz, zorla da mahrum edilemez. Bakara: 256. Âyet "Allah işitendir, bilendir"diye bitiyor. Bu bitiriş, konuyla çok uyumludur. Zira tâğût'un inkâr edilmesi ve Allah'a iman, dil ile söylenen ve kalp ile inanılan hususlardandır. Allah, kullarının dille söylediklerini Semî'dir. Her şeyi işitendir; kalplerindekileri, inandıklarını da Alîm'dir. Her şeyi bilendir. Her şeyin en doğrusunu Allah bilir. Yusuf Semmak |
KATEGORİLER
28.04.2026Salı
Son Yorumlar
Yusuf Semmak ⏳ Ey İslâm Ümmeti! İlk vazi Yusuf Semmak ✍️ Derdin ilimse, im misafir Nice Yusuf Semmak 🔸 Rabbimiz, yolunu kaybed Yusuf Semmak Kadr Gecesi sebebiyle duâ ediyoru Yusuf Semmak Rabbimiz kalan ömrümüzü geçen ömr Yusuf Semmak ☝️ "Tâğûta ibâdet et Yusuf Semmak ✍ Sıla-i rahmin ömrü ve rız Yusuf Semmak BUNLAR HİÇ EŞİT OLUR MU?! 1- " Yusuf Semmak Arkadaşlar, videoyu paylaşalım! Yusuf Semmak Bu konuda üç Âyet-i Kerîme zikred misafir Thankks forr sharing your thought Oğuzhan Admin çok teşekkürler. İsmail Yüce ALLAH cc razı olsun sizden h Yusuf Semmak Ve aleyküm selâm kardeşim. Tâbi Bekir Yetginbal Canım kardeşim selamualeykum GÜN Bekir Yetginbal Ey Rabbim bu kulunun gayretlerini Mahmut Selamünaleykum Yusuf peygamberin Ufuk Çok güzel Şeyma Bu nadide soru ve cevapları için Ahmet Doyurucu bir yorum Teşekkürler Yusuf Semmak Son mısralar/dizeler hep "Lâm" ha Baraa Bence çoooook güzel bir site ali İlmî Arapça Sayfası http://www ali Faydalı Bir Maksud Programı http ali Faydalı Bir Emsile Programı http Yusuf Semmak BU DERSTE İŞLENEN BAŞLICA MEVZULA Derya Atan Ağzınıza, yüreğinize sağlık hocam Firdevs Sevgi inş güzeldit. misafir ⭐⭐⭐⭐& mustafa Abi çook teşekküür ederim Medine Cenetin kapısın geçmek istiyom Yusuf Semmak Namazda Salli-Bârik okurken, Peyg |