Araştırmacı, Yazar

ANASAYFA
BİZE ULAŞIN
AMACIMIZ
KUR'AN DİNLE
KİTAPLARIMIZ
DERS VİDEOLARI ARŞİVİ
NOT DEFTERİ

NASİHATLER 6

Rahmân ve Rahîm olan Allah’a hamdederek söze başlıyoruz.

1- EY AKRABALAR!

ALLAH'IN EMRETTİĞİ GİBİ İMAN ETME ZAMANINIZ HÂLÂ GELMEDİ Mİ?

ANA-BABANIZA, BÜYÜKLERİNİZE KARŞI VEFÂ BORCUNUZU ONLARIN HİDÂYETİNE VESİLE OLARAK ÖDEYİNİZ.

BUNUN OLMASI İÇİN DE, ELBETTE SİZİN DE TEVHÎD EHLİ MÜ'MİNLER OLMANIZ GEREKİR.

ANA, BABA, OĞUL, KIZ, TORUN, DEDE, NİNE, KARDEŞ, BACI, AMCA, DAYI, TEYZE, HALA, YEĞEN VE DİĞER YAKINLARINIZIN CENNETE GİRMESİNİ Mİ İSTİYORSUNUZ?

O HALDE, ONLAR CENNET İÇİN ÇALIŞMIYORLARSA, SİZ ONLARI ŞİRK VE KÜFÜR UYKUSUNDAN UYANDIRMAYA ÇALIŞIN.

AMA İNSAN KENDİSİ UYANMADAN UYANDIRAMAZ!

ALLAH İÇİN, KENDİMİZE GELELİM. BU DÜNYANIN KURULDUĞU GÜNDEN KIYÂMETE KADAR EN ÖNEMLİ GÜNDEM MADDESİ HİÇ ŞÜPHESİZ Kİ TEVHÎD'DİR. YANİ YALNIZCA ALLAH'A KULLUK ETMEK VE BAŞKALARINA TAPINMAMAK!

ÂHİRETTE DE TEVHÎD İNANCINI KABUL ETMİŞ KİMSELER KURTULUŞA ERECEK, TEVHÎD İNANCINI BÜTÜN OLARAK KABUL ETMEYEN MÜŞRİKLER İSE EBEDÎ AZABA MAHKÛM VE MECBÛR OLACAKLARDIR.

AMAN DİKKAT!

Bu korkunç âkıbetin olmaması için de, artık atalar dininin hurâfelerinin ve bâtıl uygulamalarının terk edilerek; dinin yalnızca Allah'a hâs kılındığı, sadece O'na iman ve ibâdet edildiği, O'na hiçbir kimsenin ve hiçbir şeyin ortak koşulmadığı, Allah'ın yanında insanların rab ve ilâh edinilmediği, başkalarının buyruklarının Allah'ın buyruklarına tercih edilmediği, "bence, bana göre"lerle değil, Allah'ın emir ve yasaklarına göre hareket edildiği, yapılanların "kendim için, anam için, babam için, falan kız veya filan şahıs için" değil de "Allah için" yapıldığı ve böylece tüm hayatın hatta ölümün dahi Allah için olduğu Tevhîd dinine -gizli açık tüm şirk ve küfürlerden arınarak- girmek gerekir.

Evet, Allah için, kendi hayrınız için, yakınlarınızın veya başkalarının yakınlarının kurtuluşuna vesile olmanız için Tevhîd akîdesiyle tanışın, barışın ve mü'minlere karışın... Allah için sevin, sevilin, sevindirin... Unutmayın ki, Allah da her daim sizi sevindirecek ve sizi ebediyyen kazananların arasına katacaktır. Ebediyyen zarar edeceklerle beraber zarar edenlerden olmaya cür'etkâr olmayınız!

Tevhîd akîdesini benimsemek ve Allah'ın râzı olduğu inanca/imana sahip olmak emin olun ki, başarıların en büyüğüdür. Ve yine inanın ki, Tevhîd'e sahip olmadan yapılan tüm ameller suya yazı yazmaya, kardan adam yapmaya benzer. Suya yazılan yazılar silinir, kardan adam sıcağı görünce erir ve yok olur. İşte şirk koşanlara göre kendi amelleri de uçsuz bucaksız bir çölde susamış ve bundan dolayı kan-ter içinde kalmış bir kimsenin baktığı her yönde su görmesine benzer. Şirk koşmak, mânevî olarak güçten düşmektir, mecalsizliktir ve gerçekleri değil hayal ettiğini görmektir.

Her Tevhîd ehli, yakın akrabalarından Tevhîd akidesiyle tanışan ve barışan kimseler olmasını ister. Tevhîd akîdesini öğrenip, bu inanca sadakat gösteren o muvahhid kişi, şayet bir kimsenin kendi vesilesiyle olursa; işte bu sevinci cümlelerle tarif etmek mümkün değildir! Yakın akrabadan olan bir kimsenin mü'min olmasına sebep olmak, sanki tüm dünya insanlığına hayat vermek gibidir.

Rabbimiz: "Kim bir kimseyi diriltirse bütün insanları diriltmiş gibi olur" (Mâide: 32) buyurmaktadır. Bu Âyet, insan hayatının kutsallığını ve onu korumanın gereğini ortaya koymaktadır. Bir kimse, bir tek insanın hayatının korunmasına ve kurtulmasına vesile olursa, tüm insanlığın hayatını kurtarmış gibi sevap kazanır. Böyle yapan kimse insanlığın dostudur ve tüm insanî ve fıtrî değerleri taşıyan bir kimsedir. Bir kimseyi de haksız yere öldürmek tüm insanları öldürmek gibidir. Bunu yapmak da insanî değerlere düşman olmak ve en büyük faziletlerden biri olan merhametten yoksun olmak demektir. Merhametini kaybeden kimseden merhamet beklenemez. Sonuçta demek oluyor ki, insan hayatının kutsallığı sebebiyle, bir insanı kurtarıp yaşatan "insanlığın kurtarıcısı, kahramanı" gibi oluyorsa; bir kimsenin mânevî (hakiki ve ebedî anlamda) kurtuluşuna vesile olanın mükâfatı da -Allah daha iyi bilir- tüm insanlığın mânen kurtuluşuna sebep olmak gibidir. Biz mü'minler, Mâide Sûresinin 32. Âyetine dayanarak, Rabbimiz hakkında bu hüsn-ü zannı taşımaktayız.

Bu bahiste şu hatırlatmayı yapmadan geçmek doğru olmaz. Rabbimiz, bir insanı yaşatan kişinin tüm dünya insanlığını kurtarmış gibi olacağını müjdelerken, doktorların bu müjdeden ve mükâfattan mahrûm olmaları kadar abes bir durum düşünülemez. Öyle ya, devamlı insanların sağlığının iyileştirilmesi için bir meslek icra eden, kritik ameliyatlarla insanların hayata tutunmalarına vesile olan bir kimse, sırf Tevhîd'den yoksun olduğu için, bu minvaldeki uhrevî mükâfatları elde edememesi ne kadar da hüzünlendirici bir durum olur değil mi?

Ey doktorlar! İnsanlığın gerçek kurtarıcıları ve kahramanları olmak istiyorsanız, muvahhid tabipler olunuz! Elbette ki, insanların hayrına yapılan iyi işlerin mutlaka mükâfatı olur ama herkes şunu bilsin ki, Rabbimiz şirk koşanların iyi amellerinin karşılığını bu dünyada verir ve kendilerine âhirette karşılık vermez; onları şirk ve küfürlerine göre ebedî cehennem azabına sevk eder. Dünyada yapılan iyi amellerin güzel karşılığını görmek ancak Tevhîd ile mümkündür. Şirk koşanın, Allah’ın rızâsından bir nasibi olmaz. Yaptıkları her şey bu dünyada kalır ve Allah’ın huzuruna -Allah korusun- müşrik olarak çıkarlar. Şirk’ten ve müşriklikten Allah’a sığınırız.

Evlatlar ve torunlar atalarının hidâyetlerine vesile olmak için sorumluluk almaları gerekir. Hani genelde denir ya, “sen büyüklerden(!) daha iyi mi bileceksin?” şeklinde. Bu söz ile çok karşılaşırsınız ve karşılaşacaksınız. Bu söz üzerinde tartışmaya girmeden sadece şunu söylemek gerekir: “O büyükler(!), Allah ve Rasûlünden daha iyi mi bilmektedirler?!” Biz Allah ve Rasûlünün dediklerine göre konuşursak, hiçbir büyüğün(!) o hakikatlere itiraz etmemesi ve hemen teslim olması gerekir.

Bazı gençler de diyebilirler ki, büyüklere(!) akıl mı vereceğiz, diye. Bunun akıl vermekle ilgisi yok. Âkil olan herkeste akıl vardır. Zaten Allah, akıl vermiştir, o akla itiraz edilemez. Fakat aklın da "sâlim/selîm" veya "gayr-i sâlim" diye taksîmâtı vardır. Yani bazı akıllar -insanın bünyesi gibi- hasta olabilir ve doğru sonuç çıkaramayabilir. Bu durum mümkündür, hatta vâkıada bazen yaygın olur. Ana-babaya, kardeşe, yeğene, yengeye, bacıya söylenecek sözler akıl vermek değil; ilim ve hikmeti göstermek ve selîm akla davet etmek demektir. Nasıl ki, güç ve kuvvet gerektiren konularda gençler öne çıkarsa; büyüklerin ve yaşlıların hidâyeti gibi en önemli meselede de sorumluluğun önemli bir kısmını üzerlerinde görmeleri yerinde olur. Asıl güçlü kimse, iman üzere yaşamak, sabır ve sebât ile hak yolundan sapmadan istikâmetli bir yaşam sürmektir. Güçsüz kimse ise, mânevî yönden sarhoş olduğu için, sanki bir sarhoş gibi, uyurgezer gibi, gaflet içindeki bir insan gibi sağa sola sendeleyerek istikâmetsiz bir hareket içinde olur. Bu son hareket tarzı, güçsüzlüğün bir sonucudur. Güçlü kimse ise, her türlü dış etkiye rağmen İlâhî yönlendirmeden sapmadan bir yaşam çizgisi ortaya koyar.

Unutulmasın ki, câhiliyyenin yaşlı insanları yıllarca nadasa bırakılmamış, bu yüzden verimi azalmış, bir anlamda çoraklığa yüz tutmuş bir araziye benzerler. Gençler ise verimli bir arazi gibidirler; istenirse verim alınır, ilgisiz kalınıp, kendi hallerine terk edilirse atâlet ortaya çıkar.

Allah için yaşamayan bir insan, dümensiz bir gemi gibi rüzgâr tarafından sağa sola sürüklenir. İnsan vahiyden kopuk bir hayat yaşadığında, üzerinde gerekli-gereksiz otların bittiği, genelde dikenlerin, yer yer faydalı bitkilerin ve meyvelerin boy verdiği ama kendisiyle ilgilenilmeyen, sulanmayan, dikenleri sökülmeyen, zararlı otları yolunmayan bir bahçe gibidir. Bu durumda, içindeki yararlı bitkiler de sağlıklı olarak gelişemez ve zamanla kurur ve bu manzara her sene ya da birkaç senede bir mütemâdiyen tekrarlanır. Hem gençleri hem de yaşlıları dinçleştiren, güçlendiren ve verimli hale getiren ise vahiyle doğrulmak, Sünnet-i Seniyye ile yol almaktır.

O halde ey insanlık!

Haydin İslâm’a, imana, Tevhîd’e!

 

2- ALDATILARAK ŞİRK’E DÜŞEN KİMSE MA’ZÛR MUDUR?

EN ÇOK KARIŞTIRILAN MESELELERDEN BİRİSİ; GÜNÜMÜZDE HAKKI SÖYLEYEN EHL-İ İLİM OLDUĞU GİBİ, HALKIN BİR KESİMİNİN GÖZÜNDE İLİM SAHİBİ KABUL EDİLDİĞİ HALDE, ÂLİMLERİN SÖYLEDİKLERİ HAKİKATIN ZIDDININ HAK OLDUĞUNU SÖYLEYEN KİMSELER DE BULUNMAKTADIR.

BU TABLO, CÂHİLİYYENİN HÜKÜM SÜRDÜĞÜ HER YERDE GÖRÜLEN BİR DURUMDUR. BAZI KİMSELER BU DURUMDA SAPANLARIN (=SAPTIRILANLARIN) VEYA KENDİLERİ YANLIŞ İ'TİKÂD'A SAHİPSELER; BÜTÜN BUNLARIN GÜNAHI YANLIŞ KONUŞAN HOCALARIN BOYNUNADIR, DİYE SÖYLERLER!

OYSA HAKİKAT ŞUDUR Kİ; ELBETTE ALLAH'IN DİNİNİN AKSİNİ SÖYLEYİP İNSANLARI SAPTIRIRKEN ŞEYTANI GÜLDÜREN KİMSELERE YAPTIKLARININ GÜNAHI YÜKLENECEKTİR. ANCAK SAPAN KİMSELER HAKKI ARAŞTIRIP ÖĞRENMEK İÇİN ÇABA GÖSTERMEDİKLERİ VE DİNLERİNİ BİRİLERİNİN SÖZLERİNE DAYANDIRDIKLARI İÇİN, KENDİLERİ DE DALÂLET VE CEHÂLETLERİNİN GÜNAHINI YÜKLENECEKLERDİR!

BAZI ÂLİMLER, AHZÂB: 64-68. ÂYETLERİN KONU BÜTÜNLÜĞÜNDE GEÇEN, SAPTIRICILARA UYDUKLARI İÇİN SAPITANLARIN: "RABBİMİZ, ONLARA (SAPTIRANLARA) AZAPTAN İKİ KAT VER" İFADESİNİN ANLAMI HUSUSUNDA, ALLAH, HEM SAPTIRANLARA HEM DE SAPITANLARA İKİ KAT AZAP VERECEKTİR ŞEKLİNDE ANLAM VERMİŞLERDİR.

SAPTIRANLARIN SUÇU: DÂLL (DALÂLETTE OLAN) VE MUDİLL (İDLÂL EDEN, YOLDAN ÇIKARAN, SAPTIRAN). SAPANLARIN SUÇU İSE: DÂLL (DALÂLETTE OLAN) VE TEMBELLİK VE CEHÂLET (HAKKI ARAŞTIRIP DOĞRUYA UYMAK YERİNE, ALLAH'IN SAKINDIRDIĞI BEL'AMLARA TÂBİ OLMASI) SEBEBİYLE İSLÂM'A UYMAMASI.

Bir coğrafyada saptırıcı imamların, bel'am din adamlarının ve dinsiz bilim adamlarının bulunması ve hakkı bâtıl, bâtılı hak göstererek halkı aldatması; aldanan halk kitleleri için lehte bir mazeret değildir. Rabbimizin Kur'an'da bildirdiğine göre hem saptıranlar hem de saptırıcıların ayartmasıyla sapmış olan kimseler topluca ebedî azaba müstahak olacaktır. Bu konuda sarîh Âyetler bulunmaktadır. Yüce Allah, kullarına bel'amların ve saptırıcı kimselerin olacağını bildirmiş ve onlardan sakınılmasını emretmiş, ilim talep etmeyi her Müslümana farz kılmış ve cehâletten sakındırmıştır. Buna rağmen, ilim öğrenmeyip câhil kalan kimsenin bilmeden saptırıcı şeytana ve onun dostlarına aldanması mazeret sayılmaz!

Rabbimizin bazı buyruklarını okuyalım:

"Muhakkak Allah kâfirlere lânet etmiş ve onlar için alevli bir ateş hazırlamıştır. Onlar orada ebediyyen kalıcıdırlar. Hiçbir veli (dost) ve yardımcı da bulmayacaklar. Yüzlerinin ateşte evirilip çevirileceği o günde diyeceklerdir ki: -N'olaydı, keşke biz Allah'a ve Rasûlüne itaat etseydik. Diyeceklerdir ki: -Rabbimiz, gerçekten biz, yöneticilerimize ve büyüklerimize itaat ettik, onlar da bizi (doğru) yoldan saptırdılar. Rabbimiz, onlara azaptan iki kat ver ve onları büyük bir lânetle lânetle (rahmetinden kov)!" (Ahzâb: 64-68)

Başka Âyetlerde ise Yüce Allah şöyle uyarmaktadır:

"İnsanlar içinde öyle kimseler vardır ki, Allah’tan başkasını (O’na) eşler edinirler de onları Allah’ı sever gibi severler. İman edenlerin Allah’a olan sevgileri ise daha kuvvetlidir. (Allah'a eş tutarak nefislerine) zulmedenler, azabı görecekleri zaman bütün kuvvetin hakikaten Allah’a ait olduğunu ve Allah’ın azabının gerçekten çok şiddetli olduğunu bir bilselerdi (Allah’a eşler tutmazlardı). O zaman kendilerine uyulanlar, uyanlardan hızla uzaklaşmıştır. Onlar azabı görmüşler, aralarındaki bütün bağlar da kopmuştur. Uyanlar: ’Keşke bizim için (dünyaya) bir dönüş olsaydı da (bugün) onların bizden uzaklaştıkları gibi biz de onlardan uzak dursaydık!’ derler. Böylece Allah, bütün amellerini pişmanlıklar halinde kendilerine gösterecektir. Ve onlar, ateşten de çıkacak değillerdir." (Bakara: 165-167)

Birilerini dost edinip, onlara uyarak sapıtanlar hakkında Âlemlerin Rabbi şöyle buyurmaktadır:

"O günde hak mülk (hâkimiyet) yalnız Rahmân'ındır. O gün kâfirlere çok zordur. O günde (her) zâlim ellerini ısırıp: -Keşke Peygamberle birlikte hak yolu tutmuş olsaydım, der. 'Eyvah bana, keşke falanı dost edinmeseydim. Andolsun ki bana geldikten sonra beni Zikirden o saptırdı. Zaten şeytan insanı yardımsız olarak ortada bırakır.' " (Furkân: 26-29)

Kim şeytana ve sahte ilâhlara/sahte ma'bûdlara uyarsa, şeytanla ve o ma'bûdlarla birlikte cehennemi boylar:

"Küçültülmüş, kınanmış ve kovulmuş olarak çık oradan. Yemin ederim ki onlardan kim sana uyarsa, cehennemi hep sizden dolduracağım, buyurdu." (A'râf: 18)

"Gerçekten siz de Allah'tan başka taptıklarınız da cehennemin odunusunuz. Siz oraya gireceksiniz. Eğer bunlar ilâh olsalardı oraya girmezlerdi. Hepsi orada ebediyyen kalacaklardır." (Enbiyâ: 98, 99)

Kitap'taki açık hükümleri gizleyenlere hem Allah hem de tüm lânetçiler lânet edecektir:

"Gerçekten, indirdiğimiz apaçık delilleri ve hidâyeti, Biz Kitap’ta insanlara açıkça bildirdikten sonra gizleyenler var ya; işte onlara hem Allah lânet eder hem de bütün lânet ediciler lânet eder." (Bakara: 159)

Bel'amların dünya malına, makam ve mevkiye ne kadar hevesli olduğuna dair A'râf Sûresinin 175 ve 176. Âyetlerleri çok ibretlik bir delildir. Bu bölümde Yüce Rabbimiz, Allah'ın Âyetlerini öğrendikten sonra, bu Âyetlerden, yılanın derisinden sıyrılıp çıktığı gibi uzaklaşan ve insanlara hakkın hilâfına fetvalar veren, uzun emelleriyle dünyaya çakılıp kalan, üzerine hamle yapsan da, kendi haline bıraksan da dilini dışarı çıkarıp soluyan bir köpeğe benzetilen bir adamdan bahsetmektedir ki, o kimsenin adının Bel'am b. Bâûra olduğu rivâyet edilmiştir. Rabbimiz, bu adamın onca ilmine rağmen böyle hareket etmesinin illetlerini bizlere bildirmekte; hem bu adamın yaptığından hem de onun taşıdığı sıfatlardan bizleri sakındırmaktadır. Rabbimiz, bu kişinin yaptığı şeyi yapan herkesin hükmünün "Allah'ın Âyetlerini yalanlamak" olacağını bildirilmiş ve bu olayın insanlara anlatılmasını emretmiştir ki, insanlar bu hale düşmesinler ve saptırıcı kimselerin sözlerine kanmasınlar.

Allah Sübhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

"O gün her sınıf insanı (tâbi oldukları) imamları ile çağırırız. Kimin kitabı sağ eli ile verilirse, onlar kitaplarını okurlar ve onlara hurma çekirdeği iplikçiği kadar zulmedilmez." (İsrâ: 71)

 

3- ASLÎ MESELELERDE CEHÂLET MAZERET MİDİR?

HER MÜSLÜMANIN BİLMEK ZORUNDA OLDUĞU; KENDİ TEMBELLİĞİNDEN VE UMURSAMAZLIĞINDAN KAYNAKLANAN CEHÂLETİNİN MAZERET OLMAYACAĞI MESELELERE İSLÂM ÂLİMLERİ İÇERİĞİ AYNI MAHİYETTE OLAN FARKLI TABİRLER KULLANMIŞLARDIR: USÛLU'D-DÎN (HER MÜSLÜMANIN BİLMESİ GEREKEN DİNİN ASIL MESELELERİ), ZARÛRÂT-I DÎNÎYYE (BİLİNMESİ ZORUNLU DÎNÎ MESELELER), FARZ-I AYN MESELELER (HER MÜSLÜMANIN BİLMESİ VE AMEL ETMESİ FARZ OLAN MESELELER), ZÂHİR MESELELER (İSLÂM'IN AÇIK VE KESİN MESELELERİ), YAYGIN MESELELER (MÜSLÜMANLAR ARASINDA YAYGIN MESELELER)...

BURDAN ANLAŞILIYOR Kİ, KELİME-İ TEVHÎD'İ BİLMEMEK, ŞAHSİ TEMBELLİKLERDEN DOLAYI ALLAH’A İMANDAN HABERSİZ OLUNDUĞU İÇİN BÜYÜK ŞİRK'E VE BÜYÜK KÜFR'E DÜŞMEK VE ŞİRK İNANCINI BENİMSEMEK ASLA MAZERET DEĞİLDİR.

BİR KİMSENİN ALLAH'IN DİNİNİ ÖĞRENMEDİĞİ VE AMEL ETMEDİĞİ İÇİN MAZERETLİ SAYILMASI BİR YANA, DİNDEN BİLİNMESİ GEREKEN ŞEYLERİN EN TEMELİ OLAN TEVHÎD'İ BİLMEYEN KİMSE, "ALLAH'IN DİNİNİ ÖĞRENMEME VE AMEL ETMEME NEDENİYLE YÜZ ÇEVİRME KÜFRÜNÜ" İŞLEMİŞ OLUR (KÜFRÜ'L-İ'RÂZ). GÖRÜLDÜĞÜ GİBİ KENDİ TAKSÎRİYLE BİLGİSİZ KALAN KİMSE MAZÛR OLMAK ŞÖYLE DURSUN, O HALİYLE ALLAH'IN DİNİNDEN ÖĞRENMESİ GEREKENLERİ ÖĞRENMEME VE BUNDAN DOLAYI DA YAPMASI GEREKENLERLE AMEL ETMEME KÜFRÜNÜN İÇİNDEDİR. HAK KENDİNE ULAŞTIĞI HALDE, YÜZ ÇEVİRME VE İLGİSİZLİK; İNSANI KÜFRE SOKAN İCMÂÎ MESELELERDENDİR.

HÜCCET KENDİSİNE ULAŞTIĞI HALDE İLGİSİZ KALMAK KÜFÜRDÜR. KUR'AN BU DURUMDAKİ İNSANLARA مُعْرِضُونَ "MU'RİDÛN/YÜZ ÇEVİRENLER" DEMEKTEDİR.

"...İNKÂR EDENLER UYARILIP KORKUTULDUKLARI ŞEYDEN YÜZ ÇEVİRMEKTEDİRLER." (AHKÂF: 3)

İSLÂM'IN ASLINA TAALLUK EDEN MUHKEM MESELELERİN HÜCCETİNİ RABBİMİZ, RASÛLLER GÖNDERMEK VE ONLARA KİTAPLAR İNDİRMEK SÛRETİYLE İKÂME ETMİŞTİR. BU KONUDA PEK ÇOK ÂYET-İ KERÎME VE HADÎS-İ ŞERÎF BULUNMAKTADIR.

KUR'AN VE SÜNNETTE TEVHÎD AKÎDESİ AÇIKÇA BEYAN EDİLMİŞTİR. BU NEDENLE TEVHÎD'İ BİLMEMEK MAZERET OLAMAZ. ZİRA BU KONUDA HÜCCET, YÜCE ALLAH TARAFINDAN ORTAYA KONMUŞTUR.

İBN-İ KUDÂME RAHIMEHULLÂH: "İSLÂM ESASLARINI İNKÂR EDENİN KÜFRÜNDE ÂLİMLER ARASINDA İHTİLÂF YOKTUR. VÂCİP OLDUĞUNU BİLMEYEN YENİ İSLÂM'A GİRMİŞ VEYA MÜSLÜMANLARA UZAK BELDEDE YETİŞEN OLURSA, İLİM EHLİ KÜFRÜNE HÜKÜM VERMEZ..." (MUĞNÎ, 8/131) DEMEKTEDİR.

BU KİMSE KENDİ ÇABASIYLA ÖĞRENME İMKÂNINA SAHİP DEĞİLDİR. BU NEDENLE BU İKİ SINIF İNSANA HÜCCET İKÂMESİ YANİ BİLMEDEN ŞİRKE DÜŞTÜĞÜ MESELENİN İZAHI GEREKİR. MESELE ANLATILDIĞI HALDE HÂLÂ O KİMSE ŞİRK'E DEVAM EDERSE, TEKFÎR EDİLİR.

ELİNDE OLMAYAN SEBEPLERLE HÜCCETE ULAŞAMAMIŞ OLAN BU İKİ İNSANA GÖRE BAZI MESELELER HAFÎ (GİZLİ) KALABİLİR. İSLÂM'A YENİ GİRMİŞ VE İSLÂM'DAN UZAK BELDELERDE OLAN BU KİMSELERE HÜCCET İKÂMESİ OLMADAN TEKFÎR EDİLMEZ. BELKİ DE BU KİMSELER GERÇEĞİ DUYUNCA TÂBİ OLACAKTIR. TÂBİ OLMAZLARSA KÜFÜRLERİNE HÜKMEDİLİR.

İBN-İ HACER EL-HEYTEMÎ ŞÖYLE DEMEKTEDİR:

"BİZİM YANIMIZDA (ŞÂFİÎ MEZHEBİNDE), KİŞİ, MÜSLÜMANLARIN BELDESİNDEN UZAK İSE VE GELİP ÖĞRENME HUSUSUNDA KENDİ TAKSÎRİ YOKSA YA DA YENİ MÜSLÜMAN OLMUŞSA, CEHÂLETİ MAZERET OLUR; KENDİSİNE ANLATILIR VE NİTEKİM BUNDAN SONRA (ÖNCEKİ) SÖYLEDİĞİNİ TEKRARLARSA KÂFİR OLUR." (EL-İ'LÂM Bİ-KAVÂTIİ'L İSLÂM, S: 41)

İSLÂM'DA, İLİM DE AMEL DE FARZDIR. KİŞİ, İLİM ÖĞRENMEZ VE AMEL ETMEZSE İKİ MA'SİYET İŞLEMİŞ OLUR. BİLİR DE AMEL ETMEZ İSE BİR MA'SİYET İŞLEMİŞTİR. BU NEDENLE BİLME İMKÂNI OLDUĞU HALDE ÖĞRENMEYEN SUÇLUDUR. YANİ BİLEMEMEK (ELİNDE OLMAYAN CEHÂLET) MAZERETTİR, BİLMEMEK (KENDİSİNDEN KAYNAKLANAN CEHÂLET) DEĞİL! MAALESEF BAZI KİMSELER, YÜCE RABBİMİZİN SUÇ OLDUĞUNU BİLDİRİP, EN ŞİDDETLİ ŞEKİLDE AZAPLANDIRACAĞINI HABER VERDİĞİ CEHÂLETİ MUTLAK ANLAMDA ÖZÜR YAPIP, ONUNLA CÂHİLİYYENİN ŞİRK, BİD'AT VE HURAFE GİBİ MA'SİYETLERİNİN AFFEDİLECEĞİNİ İDDİA EDİYORLAR! BU İDDİALAR, İNSANLARI İSLÂM ÖNCESİ İLK CÂHİLİYYEYE GÖTÜRÜCÜ HURAFE FİKİRLERDİR.

İBN-İ KAYYIM, MEDÂRİCU'S-SÂLİKÎN'DE; KİŞİNİN ALLAH'IN EMRETTİĞİ VE NEHYETTİĞİNİ BİLME İMKÂNI OLDUĞU HALDE, SAHSÎ SEBEPLERDEN DOLAYI ÖĞRENMEZSE, BU KİŞİYE HÜCCETİN KÂİM OLDUĞUNU SÖYLEMEKTEDİR (BKZ: 1/232). KUR'AN VE SÜNNET, AÇIK ŞEKİLDE ALLAH'IN EMRETTİKLERİNİ VE YASAKLADIKLARINI BEYAN ETMEKTEDİR. BU KİŞİ HER NE KADAR BUNLARI BİLMESE DE; ŞAYET ARAŞTIRMIŞ OLSAYDI GERÇEĞİ BİLECEKTİ. BU NEDENLE, BU TÜR KİMSELERE "HÜKMEN BİLEN KİMSE" DENİR.

SONUÇ OLARAK ŞUNU BİLMELİDİR Kİ, ÂLİMLER ARASINDA CEHÂLET KONUSUNDA TEMELDE İKİ GÖRÜŞ VARDIR. DİĞER GÖRÜŞLERİN TAMAMI BU İKİ GÖRÜŞÜN ÇATISI ALTINDADIR.

O GÖRÜŞLER:

  • BÜYÜK ŞİRK'TE CEHÂLET MAZERET OLMAZ.
  • İSLÂM'A YENİ GİREN VEYA MÜSLÜMANLARDAN UZAK VE HÜCCETİN KENDİSİNE ULAŞAMAYACAĞI BELDELERDE YAŞAYAN, KENDİSİNİN DE KİŞİSEL ÇABASIYLA HÜCCETE ULAŞAMADIĞI KİMSE HAKKINDA, CEHÂLET MAZERETTİR. FAKAT BU KİMSEYE HÜCCET ULAŞTIĞI HALDE KABUL ETMEZSE KÂFİRDİR.

İLİM SAHİBİ OLMAYAN KİMSELERİN ÇOĞU GENELDE BU İKİNCİ GÖRÜŞÜ KARIŞTIRMIŞLAR VE CEHÂLETİN MAZERET OLMADIĞI KİŞİLER VEYA TOPLUMLAR HAKKINDA CEHÂLETİ CAN SİMİDİ GİBİ GÖRMÜŞLER, ONLARI TEMİZE ÇIKARMAYA ÇALIŞMIŞLARDIR! AYDINLANMAK VE AYDINLATMAK YERİNE, KARANLIKTAN MEDET UMMUŞLARDIR!

CEHÂLET; KENDİSİNİ İSLÂM'A NİSPET EDEN, KUR'AN VE SÜNNETE ULAŞMA İMKÂNININ BULUNDUĞU TOPLUMLARDA GENEL OLARAK MAZERET DEĞİLDİR. AMA BU TOPLUMLARDA YENİ MÜSLÜMAN OLAN KİŞİLERİN HALİ MÜSTESNÂDIR. O KİMSE İSLÂM'LA YENİ MÜŞERREF OLDUĞU İÇİN BİLMEDİĞİ MESELELER OLABİLİR. ÇÜNKÜ BİR KİMSENİN İSLÂM'IN AYRINTILI MESELELERİNİ BİR ANDA ÖĞRENMESİ BEKLENEMEZ! İŞTE BU DURUMDAKİ KİŞİLER TEKFÎR EDİLMEZ, KENDİLERİNE HÜCCET İKÂME EDİLİR. TIPKI HAYBER SAVAŞINA ÇIKILDIĞINDA, YENİ MÜSLÜMAN OLMUŞ BAZI KİMSELERİN RASÛLULLAH'TAN MÜŞRİKLERİN ZÂTU ENVÂT DENEN AĞAÇLARINDAN İSTEMELERİ GİBİ. RASÛLULLAH, BU KİMSELERİN CÂHİL OLDUKLARINI SÖYLEDİĞİ HALDE, ONLARIN ŞİRK'İ GEREKTİREN BU TALEPLERİNE RAĞMEN, KÜFRE GİRDİKLERİNİ SÖYLEMEMİŞTİR. BU DURUMDAKİ KİŞİLER MAZERETLİ SAYILIRLAR. ALLAH EN İYİ BİLENDİR.

 

4- TEKFÎR VE TEKFÎRCİLİK ARASINDAKİ FARK NEDİR?

BAZI KİMSELER, "BANA TEKFÎRCİ DEMESİNLER" DİYE, ALLAH'IN ŞİRK VE KÜFÜR DEDİĞİ ŞEYLERİ YAPANLARA DA MÜSLÜMAN GÖZÜYLE BAKMAKTADIRLAR! BU DURUM, ŞEYTANIN BİR ALDATMACASIDIR!

PEKİ, TEKFÎR İLE TEKFÎRCİLİĞİN ARASINI NASIL AYIRACAĞIZ?

BU İKİ KAVRAMI DOĞRU OLARAK ANLAYAMAZSAK; "BANA TEKFÎRCİ DEMESİNLER" DERKEN, ALLAH'IN EMRETTİĞİ ESASLARIN EN ÖNEMLİSİ OLAN VE İSLÂM'DA HER ŞEYİN KENDİ ÜZERİNE BİNÂ EDİLDİĞİ TEVHÎD KONUSUNDA SAPMALAR VE SAPTIRMALAR ORTAYA ÇIKACAKTIR...

Meşrû, zarûrî ve farz olan tekfîri 'tekfîrcilik' sananlar, bu i'tikâdları sebebiyle Allah'ın 'küfür' dediklerine 'küfür' demezler. Allah'ın haramlarını 'haram', helâllerini de 'helâl' kabul ettiklerini söyledikleri halde; Allah'ın şirk ve küfür dediği söz, fiil ve i'tikâda sahip olanların, o esnada küfre girdiklerini kabul etmezler!

Bir insanın, küfür ve şirk sözünü söylediği ve bu türden amelleri işlediği anda küfre gireceğine i'tikâd etmekle beraber, maslahat ve hikmet açısından, küfre giren insanın adını zikretmemek câizdir. Bu durum ile ne kadar şirk koşarsa koşsun bir kimsenin asla şirke girmediğine inanmak ayrı şeylerdir. Bu iki durumu birbirinden ayırmak gerekir!

Ayrıca Tevhîdî akîdeye sahip olanları, sırf bazı tâlî konularda bizim gibi düşünmüyorlar diye ya da her ne kadar günah işleseler de, şirk ve küfrü gerektiren bir durum olmadığı halde, onları tekfîr etmek tekfîrciliktir! Tekfîrcilik meşrû değildir; ama İslâm akîdesinin gerektirdiği akîdeye aykırı bir inanç taşıyan ya da aykırı bir söz ve amel ortaya koyan kimsenin, o an itibariye küfre gireceği muhakkaktır. Bu durumu, hikmet açısından ta'yîn etmek gerekmeyebilir. Ama Müslümanın i'tikâdı ne ise ona uygun inanması zorunludur.

Şu da muhakkaktır ki, bir kimsenin yarın ne olacağı ve hangi inanç üzere öleceğini ancak Allah bilir. Bu nedenle, bu durumların değişebileceğini unutmayalım. İşlediği bir şirk nedeniyle bir kimsenin ebediyyen öyle kalacağını ve müşrik olarak öleceğini de söylemeyelim. Bu asla câiz değildir; çünkü gaybı ancak Allah bilir. Kaldı ki, iman üzere olan bir kimsenin bile kötü akıbetten ve Allah'ın azabından korkması; bu nedenle ümit ve korku arasında bulunması şarttır.

"Ben tekfîr işinden uzak duruyorum" cümlesi ile, bir ya da birkaç şirki sebebiyle şirke düşenlerin adını dile dolamayı ve âlimlerin, şirk mi yoksa haram mı olduğunda ihtilaf ettikleri ictihâdî meselelerde insanlara müsamaha ile yaklaşıp, onların teblîğ ve irşâdı ile ilgilenmeyi uygun buluyorum denmek isteniyorsa; bu anlayış yanlış değildir. Ama bu söz ile muhkem Nassların delâletiyle kesin olarak şirk ve küfür olan söz ve fiilleri de işlese, ben kimseyi tekfîr etmem, onun küfre girdiğine inanmam anlamı kastediliyorsa bu apaçık şekilde bâtıl bir sözdür! Şunu da ifade edelim; bu sözün iki anlamından ilkini kastetmek doğru olsa da, bu sözü, "ben tekfîrcilikten uzak duruyorum" diye düzeltmek gerekir. Zira 'tekfîr' denince, mutlak olarak meşrû ve vâcip tekfîr kastedilir. Gayrimeşrû olan tekfîre ise tekfîrcilik denir.

Birçok insan şu iki durumu karıştırır. Elbette tekfîrcilik işlerinden uzak durmak gerekir. Ama farz olan tekfîr; sahîh inancın bir gereğidir. Küfre 'küfür' diyen bir kimsenin o küfrü işleyene 'Müslüman' demesi kadar tutarsız bir inanç şekli olamaz! Yani kalben buna inanıp, kavlen bunu söylemesi İslâmî bir düşünce şekli değildir. Tekfîrcilikten sakınmak insanlara karşı merhametli ve hoşgörülü olmak iken, küfre giren bir kimseye, sırf "tekfîr kötü bir şeydir" düşüncesiyle, "sen küfre girmedin; ben seni mü'min olarak görüyorum, sen bu yolda devam et" demek; o insana yapılabilecek en büyük kötülüktür. Çünkü bir insanın felâketine seyirci kalmak, o kimseye merhamet anlamı taşımaz. Ayrıca böyle diyen bir kimsenin akîdesinin sağlam olduğunu da kimse söyleyemez. Zira o, Tevhîd'den sapan kimseleri mü'min görmektedir.

Tekfîrciliği meslek edinmiş kimselere bakarak, bir yanlışa başka bir yanlışla karşılık verme pahasına, farz olan i'tikâdı da reddetmek ve Allah'ın emrettiği i'tikâda aykırı konuşmak masum bir davranış olmadığı gibi, bu aynı zamanda Allah'a da iftira anlamına gelir.

Mü'minin merhameti fıtrata ve yaratılış gayesine ters tecelli etmemelidir. Asıl rahmet; insanların hayrını ve onların hidâyetini istemek ve bunun için çalışmaktır. Bu çalışma; güzel öğüt, hikmet ve yumuşak bir ifade tarzı ile olmalıdır. Katı kalplilikten, nefisten kaynaklanan saldırgan tutumlardan ve kaba saba sözlerden sakınmak gerekir.

Bir problemi göremeyen, ondan sakınamaz ve kimseyi sakındıramaz. Bu nedenle önce problemin varlığını kabul etmek, sonra da o kötülüğü ortadan kaldırmak için, insanî merhametin ve güzel ahlâkın en güzel örneklerini temsil etmek; emîn, güvenilir, doğru sözlü, dürüst, merhametli, iyi niyetli, elinden ve dilinden asla zarar gelmeyen, bilâkis her daim hayır üzere olan ve herkesi hayra ve Allah'ın rızâsına çağıran bir davranış ortaya koymak gerekir. İnsanları imana, takvâya, ebedî kurtuluşa yani Allah'ın rızâsına ve cennete çağıran bir kimse; insanları Tevhîd'e davet ederken, kendisini, rakibini nakavt veya tuş etmeye çalışan bir boksör ya da güreşçi gibi görmemelidir. Bilâkis Allah'ın kulları, insanlara hakkı söylerken, hastasını, imkânların elverdiği ölçüde iyileştirmeye çalışan bir doktor gibi olmalıdır. Unutmayalım ki, doktor, önüne gelen hasta ne kadar ağır olsa da, hatta hastanın dili, dini, ahlâkı ve kültürü ne olursa olsun, bütün hastalarına karşı elinden gelen her şeyi özveri ile yerine getirir. Hiçbir doktor, hasta seçmez, seçmemelidir. Teblîğci de aynen böyle olmalıdır. Doktor nasıl ki, "neden bu hale geldin?" ya da "şimdiye kadar neredeydin?" gibi sözlerle, hastası ile tartışmaya girmez ya da girmemesi gerekli ise, teblîğci de nefsânî davranışlardan uzak durmalı ve muhâtabı ile cedelleşmektan sakınmalıdır.

Allah, iman ile yaşamayı ve iman ile Huzur-u İlâhî'ye varmayı, cennetine girmeyi ve cemâlini görmeyi bizlere nasip etsin. Âmîn!

 

5- EY SÜRÜCÜLER!

ACELE ETMEK SİZİ HER ZAMAN İSTEDİĞİNİZ YERE GÖTÜRMEZ. ACELECİLİK ŞEYTANDANDIR VE İNSAN ACELE HAREKET ETTİĞİ ZAMAN ŞEYTAN DEVREYE GİRER VE ONU HATAYA ZORLAR. DÜŞÜNMEDEN, HIZLI HAREKET EDEN KİMSE İSE O ANDA ŞEYTANIN TAHRİKLERİNE KARŞI SAVUNMASIZ KALIR; YANLIŞ BİR HAREKET İLE PİŞMANLIK DUYACAĞI İŞLER YAPAR!

UNUTMAYIN, ACELE İŞE ŞEYTAN KARIŞIR, TEDBİRLİ İŞE RAHMÂN YARDIM EDER...

Bulûğ çağı ma'lûm olduğu üzere erken olsa da, günümüzde rüşt ve kemâl yaş ortalaması oldukça yükselmiştir. Yani artık 20-30 yaşına gelmiş birine 'olgun, aklı başında' demek çok zordur! Bunu görmek için trafikte seyreden soförlerin nasıl araba kullandığına bakmanız yeterlidir. Çünkü bir toplumun karakteri konusunda en önemli doneleri trafiğinden alırsınız. Eskiden rüştünü ve aklî olgunluğunu ispat etmeyene, ehil olmadığı gerekçesiyle bir takım işler (sorumluluklar) verilmezdi. Bugün -teknolojinin gelişmesi ile- belki de en önemli mesleklerden birisi olan şoförlük diye bir meslek kalmamış ve parası olanın yahut da babasının/kocasının parası olanın şoför koltuğuna oturduğu bir dönem başlamıştır! Sonuç ortada! Trafik terörü denen; sayısız insanın öldüğü yaralandığı değişmeyen günlük/aylık/yıllık tablolar, istatistikler! Mâlî zararları söylemeye gerek bile yok. Zira cana gelmişken mal konuşulmaz! Değiştirilemeyen bu durumun açıklaması nedir? Dikkatsizlik, acelecilik vs. vs. mi? Hayır, ehliyetsizlik, beceriksizliktir! Şoförlük mesleğiyle alâkası olmayan insanların trafiğe çıkmasıdır. Az önce yaşadığım bir olay... Hemen yakınımda bir araba, park yerinden çıkarken öyle bir çıkış yapıyor ki, sanırsınız ki adam kendisini 'kara şimşek' denen arabanın içindeki film kahramanı sanıyor! Yolda yürürken, gelip geçen arabalar sanki üzerinize geliyor; bir anlık dikkatsizliğiniz felâketle sonuçlanabilir. Çünkü derler ya, trafikte şoför yayanın dikkatli olacağını sanır, umursamaz ve rahat tavırlar içine girer. Yaya da, şoförün dikkatli olacağını sanır, sorumluluğu şoföre yıkar. Karşıdan karşıya geçerken yaşanır bu duygular genelde. Yaya, "araba yavaşlar" diye düşünür; şoför de, "yaya hızlı geçer" diye düşünür gazdan ayağını çekmez! Bu mudur bizim rüştümüz?

Trafik hataları ve kazalarla sonuçlanan tüm hâdiseler ciddi şekilde incelenip -insanların yaşamlarını yitirmemeleri, sakat kalmamaları ve ekonomik zararın önlenmesi için- ağanın, beyin keyfine bakmaksızın, alınması gereken önlemler alınmadıkça bu tablo değişmez! Bunun yanında, trafikte iken, yoldaki diğer vasıta ve yayalara saygılı olmamak, genç sürücülerin mânevî açıdan da bozulmalarının önünü açacaktır! Çünkü saygısızlık saygısızlığı doğuracak. Ve "ne yapayım, öndeki, yandaki araba/yaya şöyle böyle yaptı" diyerek, bahanelerin arkasına sığınılıp trafik magandalığından uzaklaşma kararlılığı ortaya konulamayacaktır!

Trafikte saygı ve anlayış; bir toplumun medeniyetlik seviyesinin en önemli göstergelerinden biridir. Şunu herkes kabul eder ki, medenî bir hayattan gelmeyen, meselâ, dağda, ormanda ya da çölde yaşayan bir kimse, böylesi bir ortama gelip trafikteki saygısız tutumları görse, -kendisi medenî sayılmasa bile- medenî toplumun o sürücülerini yadırgayacaktır! Bu insanlarda hiç saygı yok mu, diyecektir! Öyle değil mi?

Gerçekleri görmemek veya gerçeklerden kaçmanın en ucuz yolu, "kötü sürücüler olsa da, iyiler de yok değil" tarzında sözlerdir. Yaklaşımları genelde böyle olanlara sormak lazımdır: Meselenin mecrası iyi şoförleri övmek mi yoksa beceriksiz sürücülerin neden olduğu olumsuzlukları dile getirip, duyarlılık bilincini kazanmak mıdır? Problemi görmeyen bir kimse, o problemle karşılaşırsa ne olacak? Zira trafikte hep iyi şoförler yok; arabayı yürütebilen nice insanlar direksiyon başında!.. Allah korusun diyoruz!.. Rabbim, herkesi musibetlerden korusun. Ebedî kurtuluşun yolunu göstersin ve o yolda sebât versin. Âmîn.

 

6- BİLMEYENİ UYARMAK BİLDİRMEKLE OLUR; PEKİ, BİLDİĞİ HALDE AMEL ETMEYENE NE YAPMALIDIR?

İnsanlara doğruyu göstermek bazen onlara bilmedikleri bir şeyi öğretmekle olur; bazen de teorik anlamda bildikleri halde uygulamadıkları bir şeyin pratiğinin nasıl olması gerektiğini fiilî olarak göstermekle olur. Meselâ; bir mecliste aksıran/hapşıran kimse, Allah'a hamdederse ona "yerhamukellâh" denmesi gerektiğini genelde her Müslüman bilir. Ama buna rağmen, bu bildiğiyle amel etmiyor olabilir. İşte böylesi durumlarda bu tür insanlara bu konudaki bilgiyi tekrar etmek yerine; onlara böylesi bir durumda nasıl hareket edileceğini bizzat uygulamalı olarak göstermek ve daha sonra da -o mecliste ya da başka bir ortamda- kimsenin şahsını hedef almadan genel bir hitap ile bu meselede nasıl yapmak gerektiğini tekrar söylemek, bu ve benzeri durumlarda insanların çoğunda bildikleriyle amel etme hususunda maalesef ki umûmî bir problem olduğunu hatırlatarak, insanlara -Allah için- hem fiilî hem de kavlî olarak nasihat etmek gerekir. İnşâAllah bu tür öğütler o kimselerin çoğuna, Allah dilerse hepsine fayda sağlar...

Unutmayalım Müslümanın güzel ahlâk sahibi olması, Peygamberimizin Sünnetine azı dişiyle tutunur gibi sarılmasıyla mümkündür. Sünnet ehli bir Müslüman en güzel insan olması gerektiğini hiçbir zaman aklından çıkarmamalıdır.

 

7- GÜNEŞ, BİR FELÂKETİ HABER VERMEK İÇİN TUTULMAZ!

GÜNEŞİN TUTULMASINI ÖNEMLİ BİR OLAYA VEYA BİR FELÂKETE BAĞLAMAK BÂTIL BİR İNANIŞTIR, HURÂFEDİR! BU DÜŞÜNCE YAPISINI NE İLİM NE DE BİLİM ONAYLAR; BİLÂKİS PEYGAMBERİMİZ BU DÜŞÜNCENİN BATIL İNANÇ OLDUĞUNU VE GERÇEKLİK YÖNÜNÜN OLMADIĞINI PEKÇOK HADÎSİNDE BİLDİRMİŞTİR!

GÜNEŞ TUTULDUĞUNDA ALLAH'I TEKBÎR VE TA'ZÎM EDİNİZ, DUA EDİNİZ, NAMAZ KILINIZ VE SADAKA VERİNİZ...

Peygamberimiz aleyhissalâtü vesselâm şöyle buyurmuştur:

إنَّ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ مِنْ آيَاتِ اللهِ وَإنَّهُمَا لاَ يَنْخَسِفَانِ لِمَوْتِ أحَدٍ وَلاَ لِحَيَاتِهِ فَإذَا رَأيْتُمُوهُمَا فَكَبِّرُوا وَادْعُواللهَ وَصَلُّوا وَتَصَدَّقُوا

"Şüphesiz güneş ve ay Allah'ın Âyetlerindendir. Muhakkak bunlar herhangi bir kimsenin ölümü ve yaşaması sebebiyle tutulmazlar. Onların tutulduklarını görecek olursanız, Allah'ı tekbîr (ve ta'zîm) ediniz. Allah'a dua edip namaz kılın, sadaka verin." (Müslim, Kitâbu'l Kusûf, 1; Ayrıca Bkz: Buhârî, Müslim ve Nesâî'nin Kitâb'ul Kusûf Bölümleri)

Bu Hadîs-i Şerîf'te, güneş ve ay tutulmasının arkasında gaybî bazı kehânetlerde bulunanlara, güneş bir kimsenin ölümü nedeniyle tutuldu gibi sözler söyleyenlere reddiye vardır. Nitekim Hicretin 10. yılında Peygamberimizin Hz. Mâriye annemizden olma oğlu İbrâhîm 16 ya da 18 aylıkken vefât ettiği gün güneş tutulmuştu. Bunun üzerine halk, güneşin tutulmasının İbrâhîm'in ölümü nedeniyle olduğu şeklinde yorumlamışlardı. Rasûlullah aleyhisselâm yukarıdaki Hadîsinde geçtiği şekilde buyurarak, bu yorumun yanlış olduğunu belirtmiştir. Fakat câhiliyyenin hâkim olduğu veya câhiliyyenin izlerini taşıyan tüm toplumlarda bu ve benzeri bâtıl inançları savunan kimseler bulunur. Gök cisimlerini ta'zîm ve onlara secde etmek, güneşe, aya, yıldızlara tapınmak geçmişten günümüze var olagelmiştir. Günümüzde "Astroloji" adı altında yıldız ve gezegenlerin insanların hayatı ve geleceği üzerinde etkili olduğunu söyleyerek kehânette bulunan kâhinler ve müneccimler bulunmaktadır. İlkel câhiliyye dönemlerinde müneccimlik Firavunların ve Nemrûdların mele' takımından sayılırdı. Müneccimbaşı mevkiine gelenler sarayda ikram ve iltifat içinde bir hayat sürerlerdi. Bugün ise yıldızlardan haber aldığı iması ile gökten haber verme sevdalısı falcı ve müneccim şahsiyetler halkın belli kesimini olumsuz etkilemektedir. Maalesef ki gayb adına yalan söyleyen kimseler, gelecek hakkında hiçbir şey bilmedikleri ve geleceği görmedikleri halde magazinlerde boy gösterebilmektedirler! Müslüman, göklerin ve yerin gaybını göklerde ve yerde Allah'tan başka hiçbir kimsenin bilemeyeceğini kesin olarak bilir. Bundan dolayı magazinlerde yer alan ve güneş tutulmasıyla ilişkilendirilen deprem, tsunami gibi felâket senaryolarına itibar edilmemelidir. Unutulmamalı ki, güneş tutulduğu günde ya da başka günlerde olacak olayları önceden mutlak anlamda bilmek mümkün değildir. Bazı esbâb ve emârelerle bir şeyleri tahmin etmek ve tedbirli olmak ise ayrı bir durumdur. Zira tedbirli olmak sadece bir gün için değil, her gün için olmalıdır! Allah bizleri her türlü âfet ve felâketlerden korusun, kendisine kul olarak yaşatsın ve günahlarımızı affetsin.

 

8- CÂHİLÎ TOPLUMLARDA ÇOĞU ZAMAN YALANCI FECİR İLE GERÇEK FECİR KARIŞTIRILIR!

ZİFİRİ KARANLIKLAR ALTINDA CANLI-CANSIZ TÜM VARLIKLARA YOL GÖSTEREN ÂLEMLERİN RABBİ OLAN YÜCE ALLAH'TIR:

SIKINTI NE KADAR BÜYÜK OLSA DA ALLAH'TAN BÜYÜK DEĞİL!

ALLAH'A İMAN VE KULLUK VARSA, TÜM KEDERLER KÜÇÜLÜR, YOK OLUR...

İnsan, mânevî ve maddî musibet ve felâketlerin kuşattığı koyu karanlıklar içinde olduğunda, fecrin doğuşuna hasrettir. Üzerindeki kara bulutları yok edecek ışığa muhtaçtır. Bu durumdaki insan herhangi bir ışığı fecir sanabilir. Çünkü zifiri karanlıklar içinde küçük bir parıltı bile hemen fark edilir, dikkat çeker ve karanlığı boğacak fecrin ilk ışıkları sanılabilir. Her gecenin içinde irili-ufaklı sayısız ışıklar, parıltılar, yıldırımlar, şimşekler ve bir yerlerde yakılan ateşler olur ama hiçbirisi ile sabah olmaz. Hiçbirisi sebebiyle insan yatağından kalkıp "gün doğdu" demez. Geceyi bitiren gerçek fecirdir. Kuşlar, horozlar diğer canlı varlıklar bile fecirle ötmeye, uçmaya ve koşmaya başlarlar.

Oysa Peygamberimizin de haber verdiği gibi, iki türlü fecir vardır: Fecr-i kâzib (yalancı fecir) ve fecr-i sâdık (gerçek fecir). Yalancı fecir çıkmadan gerçek fecir gelmez. Yalancı fecir, gerçek fecrin habercisidir; fecrin kendisi değildir. Çünkü yalancı fecir çıkınca sabah namazı kılınamaz ve sahurda yeme-içme son bulmaz. Sabah namazı vakti gerçek fecir doğunca başlar. İşte tanyerinin ağardığı vakit bu vakittir. Güneşin doğuşuyla da sabah namazı çıkar. Müslüman için gün, güneşin doğuşuyla değil, gerçek fecrin doğuşuyla başlar.

Unutmayalım ki, karanlıklar ne kadar yoğun ve ne kadar koyu olsa da ışığı gördüğü anda boğulup yok olmaya mahkûmdur. Dert ne kadar büyük olsa da, Allah'ın büyüklüğü, lütfu, rahmeti, keremi, inayeti ve yardımı karşısında yok hükmündedir. Zira sıkıntıyı veren de O'dur, alacak da O'dur. Musibet anında Allah'ı unutmak ve O'nun rahmetinden ümitsiz olmak en büyük musibettir. Küçük musibetlerin en büyük musibetlere yol açmaması duasıyla...

Rabbim karanlıkların ve musibetlerin içinde olan ve "sabah ola, hayr ola" diyerek, Rabbü'l-Âlemîn'in göstereceği rahmet ışıklarını gözleyen herkese gerçek fecirler ve aydınlık yarınlar lütfetsin.

 

9- SELÂM VERMEMEK VE SELÂM ALMAMAK KİBİR ALAMETİDİR!

İki Müslüman yolda karşılaşıyorlar birbirlerine bakıyorlar ve her ikisi de diğerinden selâm bekliyor. Hayatın içinde, özellikle birbirini fazla tanımayan ya da tanısalar da aralarında pek fazla sosyal ilişki bulunmayan kişiler arasında sıkça yaşanılan bu meseleyi öğrenmek ne kadar da zormuş!! Yahu, yaşı küçük olan büyüğe selâm verir. Bu kadar basit! Bir Müslümanın diğerine selâm vermesi için din kardeşliği dışında şartlar aranmaz. Müslüman Müslümana selâm verir. Sünnete uygun olan da; normal, düz bir yolda küçüğün büyüğe selâm vermesidir. Küçük (yaşı 30'larda olmasına rağmen) selâm vermiyorsa büyük olanın selâm vermesi ve o kişiye fiilî olarak örnek olması gerekir. Olur ya, bu durumda bile muhâtap olan kimse selâm almazsa, selâm verenin verdiği selâmını tekrar kendisinin alması gerekir. Küçük çocuklara gelince; onlara büyüklerin selâm vermesi gerekir. Böylece selâm vermeyi ve selâm almayı öğrensinler. Zaten günahsız olan ve fıtratları üzerinde bulunan çocuklara birkaç kez selâm verdiğinizde göreceksiniz ki onlar sizi her gördüklerinde size selâm vereceklerdir. Çocuklara sık sık selâm verelim ki, abilerine/büyüklerine temiz fıtratları ile güzel örnek olsunlar.

 

10- BUGÜN İNSANLIK GÜNAH İŞLEMEKTE, DÜŞMANLIK YAPMAKTA VE HARAM YEMEKTE BİRBİRLERİYLE YARIŞ ETMEKTEDİRLER!

BU ÜÇ SIFAT; KÂFİRLERİN, MÜŞRİKLERİN VE MÜNÂFIKLARIN SIFATLARIDIR!

Kötülüklerin, fuhşiyatın ve suçların artmasında ya da azalmasında dinin hiçbir tesiri yoktur, zihniyetinde olanlara Yüce Rabbimiz buyuruyor ki:

"Onlardan pek çok kimsenin günah işlemekte, düşmanlık yapmakta ve haram yemekte birbirleriyle yarıştıklarını görürsün. Yaptıkları şey ne kadar da kötü!” (Mâide: 62)

Müslüman günah işleyebilir! Bu gerçeğe eyvAllah! Fakat mü'min günahta ısrar etmez. İşlediği günahının ardından nefsine zulmettiğini bilir, Allah'ı hatırlar, hemen tevbe ve istiğfâr eder. Günah işleme, insanların yaratılış özelliğinde vardır. Bir mü'minin imanının zayıflığı, gaflet anı, aldatılma ve bilgisizlik hallerinde günaha girmesi mümkündür. Ama o, nefsine uyarak günah işlese dahi, işlediği günahtan râzı olmaz, suçluluk psikolojisindedir ve yaptığını insanların bilmesini istemez! Bundan hayâ eder.

Şimdi sormak lazımdır: Siz, hiç Müslümanların günah işlemekte, düşmanlık yapmakta ve haram yemekte birbirleriyle yarıştıklarını gördünüz mü?

İşte Müslümanları küfür ve şirk ehlinden ayıran önemli çizgilerden bir tanesi budur! Mü'minde Allah korkusu vardır. İmanı ona iyi işleri emreder. Allah'ın rızâsını ve sevgisini kazanmak için haramlardan uzak durur hatta bir anlık gafletle harama düşerim diye harama yaklaşmaz bile! Allah'ın rızâsını ve sevgisini kazanmak için Allah'ın emrettiği istikamette bir yaşam sürer. Allah'ın rızâsı ve sevgisi nelere kâdir değildir ki!

Rabbimiz, şöyle buyurdu:

"...İyilik ve takvâ üzerinde birbirinizle yardımlaşın! Günah işleme ve haddi aşma üzerinde ise yardımlaşmayın! Allah’tan korkun! Muhakkak ki Allah, cezası pek şiddetli olandır." (Mâide: 2)

Mü'minin işi iman, sâlih amel, takvâ, salâh, ıslâh, teblîğ, ibâdet, tefekkür, dua, tevbe, istiğfâr ve nefis muhasebesidir. İyilikleri yaşayan ve iyilerden olma mücadelesi veren bir Müslümanın kötülüklerle işi olmaz. Hayatını iyiliklerin doldurduğu bir insanın hayatına kötülükler giremez bile. Zira hak ile meşgul olan bir yerde bâtılın işi yoktur. Hak geldiğinde bâtıl zâil olur, yıkılır, yok olur ve gider.

"De ki: Hak geldi bâtıl yok oldu. Çünkü bâtıl yok olmaya mahkûmdur." (İsrâ: 81)

 

11- "AKILLI TELEFON" KULLANMAMAK EN AKILLICA İŞTİR!

"Akıllı telefon" diye tesmiye olunan âlet-i acîbeyi icât edenler kendilerince çok akıllıca iş yapmış olabilirler. Fakat bu acîb icâtı kullanmanın aynı şekilde aklıllılık olduğu söylenemez!

Bu telefon "akıllı telefon" ismine layık olmak şöyle dursun, akıllara, vakitlere ve insanî ilişkilere zarar ve ziyandan ibarettir.

Hem telefonun akıllısı mı olurmuş! Akıl olsa telefon olmazdı!

Bu tuhaf makineler insanları gereksiz, boş ve gayrimeşrû konuşmalara iterek boşboğazlığa alıştırmaktadır. Ya da bazı insanlardaki bu potansiyeli harekete geçirmektedir.

Pek çok insan âşık olmuşçasına gün boyunca bu akıllı denen cihazlara bakmakta, elinden düşürmemekte ve sürekli onunla oynamaktadır!

Bunu icât edenlerin çok iyimser olduğunu düşünenler, çok fazla iyimserler!

"Akıllı" denen telefon kullanmak hiç de akıl kârı değildir!

Akıllı insanlar, akıllı olduğu iddia edilen bu teknoloji ürünüyle meşgul olacağına, dostlarına ve sevdiklerine zaman ayırsın. Yapması gereken işlere kendisini versin. Elin adamları "akıllı telefon" diye bir teknoloji üreterek insanların çoğunu bu ürüne mest ediyorsa; düşünmek gerekir. Akıllı insan, kendisinin ve insanların hayrına âhirete yönelik hayırlı işler yapar. Başkasının yaptığı teknolojiyi abartıp, gününü onunla işgal etmez!

 

12- "ONLAR ADAM, BİZ DE ADAMIZ" SÖZÜNÜ YERİNDE KULLANMAK!

Usûl olarak, âlimlerin kullandığı: هم رجال ونحن رجال "onlar da adam bizler de adamız" sözünü yersiz kullanmaktan sakınmak gerekir!

Genel bir bakış açısıyla ifade etmek gerekirse; bu sözü tâbiîn, tâbiîn için kullanır; sahâbe için kullanmaz. Tâbiînden olan müctehidler, sahâbeden gelen rivâyetler arasından dilediğini seçer. Tebe-i tâbiîn, tebe-i tâbiîn için kullanır; sahâbe ve tâbiîn için kullanmaz. Müctehid, müctehid için kullanır; ilk üç tabaka için kullanmaz. Yani gerçek ilim sahipleri kendilerinden önceki Selef'lerinin ilminden -minnettarlıkla- istifade ederler; asla onlar hakkında küçültücü ifadeler kullanmazlar. Bu sözü, âlim, âlim için kullanır; müctehidler için kullanmaz. İlim talebesi, ilim talebesi için kullanır (kullanabilir); âlimler (müctehidler ve Selef-i Sâlihîn) için kullanmaz. Avâm, avâm için kullanır; ilim talabesi, âlimler, müctehidler ve Selef için kullanmaz.

Buna riâyet; hem ilmin gerektirdiği usûlle ilgilidir hem de âdâb, gerektiğinde bu hassasiyeti gözetmeyi gerekli kılar.

Müslüman; nefsiyle hareket etmeyendir. İlim, sâlih amel, imanda (Müslüman oluşta) öncelik, yaşta büyüklük vb. özellikleri Müslüman kimse dikkate alır/almalıdır.

Müslüman ecdâd buna kısaca "büyüğünü küçüğünü bilmek" demiştir.

Netice olarak; ilimde, usûlde, ictihâd ve fetvâlarda âlimlerin faziletlerine ve makamına değer vermek İslâm edebinin bir gereğidir. İlk üç asrın Müslümanlarının faziletleri, Peygamberimizin Hadîsleri ile sâbittir. Elbette ki onların âlim ve fakîhleri de kendilerinden sonra gelen âlimlerden daha hayırlı ve faziletli olacaklardır.

Rabbim, tüm Rabbânî âlimlerden ve Ümmet-i Muhammed'in tamamından ebediyyen râzı olsun.

 

13- İYİ İNSAN! İYİ MÜSLÜMAN! İYİ ARKADAŞ (DOST)! İYİ KARDEŞ!

Bazılarına göre "iyi insan"; kendisiyle arası iyi olunan kişidir. Asla! İyi insan; Allah ve Rasûlü ile arası iyi olan kimsedir. İki kişinin arasının iyi olması, o ikisinin iyi olduklarını göstermez. Belki de bir tarafın iyiliğinden dolayı arada sorun gözükmüyordur. Yani birisi iyi olan insanın iyiliği insanî ilişkinin problemsiz sürdürülmesine sebep oluyordur. Ya da muhtemeldir ki, her ikisi de dünya menfaati için bir araya geliyordur! İyi insan odur ki, kendisinden mütemâdiyen iyiliklere şahit olursunuz. Dilinden ve fiilinden iyilik ve güzellikler sâdır olur. Hem de en nazik anlarda bile bu kimseler iyiliğin öncüleri olurlar. Nice insanlar vardır ki, zor zamanlarda, dar vakitlerde ve sıkıntı anlarında ortadan kaybolur. Asıl iyilik ve asıl sabır işte bu anlarda belli olur. Gerçek dostlar da yani iyi insanlar da bu imtihanlarla ortaya çıkar. Aklıselim Müslüman elbette insanlarla güzel geçinmelidir ki, onlara güzel bir örneklik sergileyebilsin. Ama bir kimseyle güzel geçinen o iyi insanlara göre, dünya hayatında güzelce geçim sağladığı kimselerin kötülükleri yine kötülüktür. Sırf kendisiyle münasebetlerde zarar görmediği için, o kişi iyiler sınıfına terfi etmez! Bu kimselerin ıslahına müsebbip olmak gayesiyle onlarla güzel ilişkiler kurarlar. Diğer taraftan, Allah katında ecri en büyük olanlardan bir tanesi de, birbirini Allah için seven iki kimsedir. Bunlar Allah için bir araya gelirler, Allah için ayrılırlar. Peygamberimizin haber verdiğine göre; Rabbimiz bu kişileri hiçbir gölgenin bulunmadığı kıyâmet gününde kendi (arşının) gölgesinde gölgelendirecektir. Nefis ve menfaat için birleşen insanların gelirken ya da giderken attıkları adımlar ise, hırs, çıkar ve bencillik içindir. Allah için adım atabilene, Allah için gelebilene, Allah için sevebilene, Allah için dost olana ne mutlu!

 

14- GERÇEK DOST VE SAHTE DOST KİMDİR?

GERÇEK DOST; KÜÇÜK BİR SORUN YAŞADIĞINIZDA ONU BÜYÜTMEYENDİR.

SAHTE DOST İSE; İNCİR KABUĞUNU DOLDURMAYAN BİR SORUN YAŞADIĞINIZDA ONUN ÜZERİNE KABARTMA TOZU ATAN, SORUNU KÖRÜKLEDİKÇE KÖRÜKLEYEN, YAYDIKÇA YAYAN, SAÇTIKÇA SAÇANDIR. İLKİYLE MUHABBETİNİZ BOL OLSUN, İKİNCİSİ İÇİN NEFESİNİZİ TÜKETMEYİN!

 

15- RABBİN KİMDİR? RABB KİMDİR?

Kendisinden başka gerçek Rabb olmayan Allah'a hamd, Rasûlüne salât ve selâm olsun.

A'râf Sûresinin 172. ve 173. Âyetlerinde bildirildiği gibi; Rabbimiz, rûhları yarattığı zaman, onlara hitâben:

أَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" diye bir sual tevcîh etmiştir.

Rûhlar da: قَالُوا بَلَى شَهِدْنَا “Evet (Rabbimizsin), şâhit olduk" diye karşılık vermişlerdi.

Yüce Allah, rûhları kendi aleyhlerine şâhit tutmasının sebebini/illetini şöyle açıklamaktadır:

أَنْ تَقُولُوا يَوْمَ الْقِيَامَةِ إِنَّا كُنَّا عَنْ هَذَا غَافِلِينَ “Kıyâmet gününde ‘bizim bundan haberimiz yoktu’ demeyesiniz diye…”

Ayrıca huzur-u İlâhî’ye şu bahane ile de gelmesinler diye… O bahane de; daha önceden atalarının şirk koşması ve kendilerinin de onlardan sonra gelen bir nesil oldukları için, atalarının yolundan gitmeleri nedeniyle Allah’tan başka rabb ve ilâh edinmeleridir.

Rabbimiz, rûhları kendi aleyhlerine şâhit tutmasının sebebi olarak yine şöyle buyurur:

أَوْ تَقُولُوا إِنَّمَا أَشْرَكَ آبَاؤُنَا مِنْ قَبْلُ وَكُنَّا ذُرِّيَّةً مِنْ بَعْدِهِمْ أَفَتُهْلِكُنَا بِمَا فَعَلَ الْمُبْطِلُونَ

"Yahut: 'Muhakkak atalarımız/babalarımız daha önce Allah'a ortak koşmuşlardı. Biz de onlardan sonra gelen bir nesildik (onların izinden gittik). Şimdi (atalarımızdan) o bâtıla sapanların işledikleri yüzünden bizi helâk mi edeceksin?' demeyesiniz diye." (A'râf: 173)

Bu mîsâk delili açıkça gösteriyor ki, haktan bâtıla kayanlar kendi şirklerinden mes’ûldürler. Ataları veya bir başkaları tarafından saptırılmış olsalar bile!..

Rabbimizin bize haber verdiği bu hâdise fizik dünyada gerçekten yaşanmıştır; temsilî bir anlatım değildir. Bütün rûhların toplanması nasıl olabilir diyerek bu olayın gerçekleşmesinin imkânsızlığına dair akıl yürütenler, Allah’ın sınırsız kuvvetini bilselerdi, bu konuda şüphe etmezlerdi. Rabbimiz için imkânsız diye bir şey yoktur. O ne dilerse yapar, yaratır. Bu nedenle, Kur’ân’da, Rabbimizin bizlere haber verdiği olaylar temsîl değil, hakikattir.

Kabirde ilk sual, “Rabbin kim?” şeklinde olacaktır.

Berâ b. Âzib radıyallâhu anh, Peygamberimizden şöyle buyurduğunu rivâyet etti:

يُثَبِّتُ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا بِالْقَوْلِ الثَّابِتِ فِى الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَفِى الآخِرَةِ

“Allah, iman edenleri dünya hayatında da âhirette de sâbit söz (Kavl-i Sâbit, Kelime-i Şehâdet) ile tesbît eder (onlara sebat verir)” (İbrâhîm: 27) Âyeti hakkında şöyle buyurduğunu rivâyet etti: “Bu kabir azâbı hakkında inmiştir. Ona: Rabbin kim, denilir; o: Rabbim Allah’tır, Nebim de Muhammed aleyhisselâm’dır, der. İşte Allah Azze ve Celle’nin: Allah, iman edenlere dünya hayatında da âhirette de sağlam söz üzere sebat verir, buyruğu bunu anlatır.” (Müslim, 2871; Buhârî: 1369, 4699 numaralı Hadîsler de bu anlamdadır.)

Hadîslerde geçtiğine göre; kabirdekilere üç soru sorulacaktır:

1- مَنْ رَبُّكَ؟ “Rabbin kim?” (Müslim, 2871; İbn-i Mâce, 4269)

2- مَا دِينُكَ؟ “Dinin nedir?” (Tirmizî, 3120; Ebû Dâvûd, 4753)

3- مَنْ نَبِيُّكَ؟ Peygamberin kimdir? (Tirmizî, 3120; Ebû Dâvûd, 4753)

Ayrıca Peygamberimiz hakkında kapalı üsluplarla sualler de sorulacaktır:

مَا عِلْمُكَ بِهَذَا الرَّجُلِ؟ “Bu adam (Muhammed) hakkında ne biliyorsun?” (Buhârî, 86, 184, 922, 1053; Müslim, 905)

مَا هَذَا الرَّجُلُ الَّذِى بُعِثَ فِيكُمْ؟ “Şu aranızda (peygamber olarak) gönderilen adam nedir?” (Ebû Dâvûd, 4753) şeklinde sualler yöneltilecektir. Mü’min olan kimse, kabir suallerine hemen cevap verecek; kâfir ise “hah, hah, bilmiyorum” diyecektir.

Bugün kâfirler, bu suallerin cevaplarını ezberlemiş olsalar da, Tevhîd akîdesini kalpleriyle tasdîk edip, dilleriyle ikrar etmedikleri ve bu akîdeye uygun bir hayat yaşamadıkları için; sorgu meleklerinin kabirde kendilerine yönelttikleri bu suallere cevap veremeyecekler, “hah, hah, hah” (Ebû Dâvûd, 4753) diye tıkanıp kalacaklardır. Ayrıca “Bu adam hakkında ne biliyorsun?” biçimindeki suale dikkat ederseniz, sorgu melekleri kabirdeki kişiye öyle mübhem ve kapalı bir şekilde sual soracaktır ki, tâbir-i câizse, dünya imtihanında iken derslerine çalışmış kimseler ancak bu tür suallere cevap verebilecektir. Kulaktan dolma bilgilerle hareket eden kâfirler ise, oradaki suallere asla cevap veremeyecektir. Hani küfür toplumlarında zor soruları ya da beğenmedikleri soruları "kabir sorgusu gibi" diye tabir ederler ya; aynen bunun gibi kabir sorgusu da iman etmeyenlere çok zor olacaktır. Dünyada iken "huh, hah" diye tempo tutanlar, boş sözlerin peşine takılıp, anlamsız ve faydasız sözleri terennüm edenler, kabirdeki suallere de ancak "hah, hah" diyebileceklerdir. Ağızlarından çıkan cümle ise: لاَ أَدْرِى، كُنْتُ أَقُولُ مَا يَقُولُ النَّاسُ‏ “Bilmiyorum, ben insanların dediği gibi dedim" olacaktır!

Rabbimiz, dünyada kendisini zikretmekten gâfil olanlardan eylemesin!

Dikkat edersek, insan daha dünyaya gönderilmeden önce, rûhlarıyla Allah’ın, Rabbi olduğuna şehâdet etmektedir. Yani; “Şehâdet ederim ki, Allah’tan başka hiçbir hakiki Rabb ve İlâh yoktur” demektedir…

Orada rûhlar dediler ki: “Ey Rabbimiz! Sen, bizi dünyaya gönderdiğinde Sen’den başka Rabb tanımayacağız. Sen’den başka İlâh kabul etmeyeceğiz. Sadece Sana ibâdet edeceğiz ve asla Sana kimseyi ve hiçbir şeyi şirk koşmayacağız. Sana ortaklar kabul etmeyeceğiz…” Ama maalesef ki bazı insanlar, mîsâk meclisinde Allah’a verdikleri sözü unutarak ayakları yere basınca küfür yolunu seçmektedirler ve başka rablerin ve ilâhların peşine düşmektedirler. Rûhlar âleminde Allah’a güzelce kulluk sözü veren nice insan, etlenip, kemiklenip, bedenlenip, biçimlenip dünyaya geldiklerinde ve bazı dünyalık imkânlara ve geçici ziynetlere sahip olduklarında, kibirlenmekteler ve Allah’a verdikleri sözü unutmaktadırlar! Rabbimiz, bazı kimselerin böyle yapacağını bildiği için “bundan habersizdik” dememeleri için kendilerinden kesin söz almıştır. Sadece Allah’a kulluk (Tevhîd) ilkesini fıtratlarına yerleştirmiş, kendilerine akıl, fikir, vicdan vermiş, onlara peygamberler göndermiş, o elçilere de kitaplar indirmiştir. Yerde ve göklerde sayısız delil ve işaretlerle “Lâ İlâhe İllallâh” ve “Lâ Rabbe İllallâh” hakikatine dikkat çekmiş ve Tevhîd’e davet etmiştir, davet etmektedir... Bunun yanında, Rabbânî olan muvahhid kullar da insanları her dâim sadece Allah’a kulluk etmeye çağırmaktadırlar. Bütün bunlara rağmen, kelimenin tam anlamıyla, başta Allah olmak üzere, her türlü hakikatten ve uyarıdan yüz çevirerek nefsinin istediği yöne giden bir kimsenin Allah’a karşı zerre kadar bir bahanesi kalmaz!

Evet, yokluktan var edilen biz; rûhlarımızla Allah’tan başkasını Rabb ve İlâh edinmeyeceğimize dair söz verdik… Bu dünyaya geldik bu sözümüze sadâkat gösterip Tevhîd üzere yaşıyoruz, yaşayacağız ya da yaşadık. Böyle olan kimseler -Allah’ın izniyle- son nefesini de, şehâdet ettiği Tevhîd akîdesi ile verir. Kabirde de kendisine: “Rabbin kim?” denildiğinde, “Rabbim Allah’tır” der. “Peygamberim Hz. Muhammed” ve “Dinim İslâm” cevaplarını verir. Bunun üzerine kabri genişletilir, aydınlatılır, altına döşek serilir, kabrinden cennete pencere açılır. Ve kabri cennet bahçelerinden bir bahçe gibi olur. Kabrindeki mü’mine “Uyu!” denir. O da güzelce uyur…

Unutmayın ki, ölüm ve ölümden sonrasıyla, keyfiyetini Allah’tan başka kimsenin tam olarak bilemeyeceği yollardan ve yerlerden geçeceğiz. Rabbi Allah olana ne mutlu! Rabb Teâlâ’ya verdiği söze sâdık kalanlara müjdeler olsun! Allah’tan başka Rabb kabul etmemiş olanları, Yüce Rabbimiz tüm korkularından ve üzüntülerinden kurtaracak, onların yardımcıları olacaktır. Rabbimiz, bizleri o sâlih kullarından eylesin! Âmîn!

İsrâfîl’in sûr’a ikinci kez “nefha-i kıyâm” üfürüşüyle insanlar ve cinler dirilecekler, bulundukları yerden kalkacaklar ve mahşer yerinde toplanmak üzere Allah’ın gösterdiği istikâmette yol alacaklar. Bu uzun yolda da yine Rabbimiz, mü’min kullarına rahmet edecektir. Kâfirlerin mahşere gitmeleri de çok zorlu ve meşakkatli olacaktır. Daha sonra mahşer yerinde toplanma ve orada bir mızrak kadar yaklaşmış olan güneşin altında bekleme, insanlara amel defterlerinin dağıtılması, mîzân, hesap, sırât’tan geçiş gibi anlarda Rabbimizin yardım, rahmet ve inâyetini dileriz.

“Rabb ne anlama gelir?” sualine Kur’ân’dan bir Âyet ile cevap verelim:

 إِنَّ رَبَّكُمُ اللَّهُ الَّذِى خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ فِى سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ يُغْشِى اللَّيْلَ النَّهَارَ يَطْلُبُهُ حَثِيثًا وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ وَالنُّجُومَ مُسَخَّرَاتٍ بِأَمْرِهِ أَلاَ لَهُ الْخَلْقُ وَالأَمْرُ تَبَارَكَ اللّهُ رَبُّ الْعَالَمِينَ

“ŞÜPHESİZ RABBİNİZ ALLAH’TIR Kİ, GÖKLERİ VE YERİ ALTI GÜNDE YARATTI. SONRA ARŞA İSTİVÂ ETTİ. O, GECEYİ DURMADAN KOVALADIĞI GÜNDÜZE BÜRÜR. GÜNEŞİ, AY’I, YILDIZLARI EMRİNE RÂM EDEN O’DUR. (Şüphesiz Rabbiniz Allah, gökleri ve yeri altı günde yaratan sonra arşa istivâ eden, geceyi, durmadan kendisini kovalayan gündüze bürüyüp örten; güneşi, ay’ı ve yıldızları emrine boyun eğmiş durumda yaratandır.) İYİ BİLİN Kİ, YARATMA DA EMRETME DE YALNIZ O’NUNDUR. ÂLEMLERİN RABBİ OLAN ALLAH’IN ŞÂNI NE YÜCEDİR.” (A’RÂF: 54)

Bu Âyette, Rabbin iki temel vasfı zikredilmiştir:

1- Gökleri, yeri yaratan. Her şeyin var edicisi. Yaratılmışlar içinde en azametli olan güneşi, ay’ı, yıldızları emrine boyun eğdiren.

2- Her şeyin yaratıcısı olan, göklerde ve yerde her şeyi kendisine boyun eğdiren Allah Teâlâ, yaratıcılığının yanında emir ve yasak belirleyendir. Yani emretme de hükmetme de yalnızca Rabbimiz olan Allah’ın hakkıdır. Rabbimiz, yaratmış olduğu tüm canlılar için bir yaşam çizgisi belirlediği gibi; akıllı ve imtihana tâbi olan insanlar ve cinler için de bir yaşam tarzı belirmiştir. Fakat insanların ve cinlerin akılsız veya irâdesiz varlıklardan farkları, irâdeli oluşları ve günah işlemeye müsait bir tabiatta yaratılmış olmalarıdır…

Bu Âyete göre; rablik iddia edenlerin sahte ve yalancı rabcıklar olduklarının en büyük delili; kendilerinin yaratılmış olmalarıdır. Yaratılmış olan hiçbir kimse rab olamaz. Gerçek Rabb O kimsedir ki, her şeyi yaratandır, göklerde ve yerde zerreden kürreye her şeyi kendisine boyun eğdirendir. Her şey için yaşam alanı ve kuralları belirleyen, her canlının rızkını veren, her şeye güç yetiren, hakkıyla bilen ve gören, hiçbir şeye muhtaç olmayan, herkesin kendisine muhtaç olduğu varlıktır. O yaratmada tek olduğu gibi; yani her şeyin yaratıcısı sadece Allah olduğu gibi, yarattığı herkes ve her şey üzerinde emretme hakkına sahip olan da sadece O’dur. Bu akîde (inanç), Allah’ı, Âlemlerin Rabbi kabul etmektir. Bir kimse Allah’ı yaratan, yaşatan, öldüren, dirilten, rızık veren, her şeye güç yetiren, kendisine muhtaç olunan, zatı itibariyle tek olan vb. sıfatlarıyla kabul ettiği halde O’nu mutlak anlamda hüküm sahibi (haram ve helâl belirleyen) kabul etmedikçe, bu konuda O’nun hiçbir ortağının olmadığını tasdîk etmedikçe Yüce Allah’ın Rablığını kabul etmiş sayılmaz! Allah’ı pratikçe yegâne emir sahibi görmediği halde, diliyle bunun aksini söylemesi; o kimsenin Allah’ın rabblığına ve ilâhlığına iman etmiş olduğunu göstermez. A’râf Sûresinin 54. Âyetine göre, Rabb’ın iki temel özelliği; yaratmak ve hükmetmektir. İşte Yüce Allah, bu iki sıfatında da tek ve ortaksızdır. O, zâtında tek olduğu gibi, yaratıcı olarak da emredici ve yasaklayıcı olarak da, rızık verici olarak da, insanlara fayda ve zarar verici olarak da, dualara icâbet edici olarak da, öldüren ve dirilten olarak da, âhirette hesaba çekici olarak da tek ve biriciktir. Allah’a ait bir ismi, bir sıfatı veya bir fiili inkâr etmek de, mahlûkâta teşbîh etmek (benzetmek) de, bunlardan birini dahi bir insana veya bir şeye vermek de şirk’tir! Şirk’in doğru anlaşılması Tevhîd’in de sağlam olması demektir. Mü’min çok dikkatli olmalıdır, çünkü insan bazen bilmeden de şirk’e düşebilir!

Rabbimizin buyruğu ile bitirelim…

Rabbimiz -zikredeceğimiz Âyetlerde- bize iki adamı misâl olarak vermektedir. Onlardan birine, Allah iki üzüm bağı vermiş, iki bağın etrafını hurma ağaçlarıyla donatmış, aralarında da ekinler bitirmiş ve iki bağın arasından da ırmak akıtmıştı. Fakat bu imkânları ve ürünleri kendisine veren Allah’a şükretmesi gerekirken, arkadaşına karşı zenginliğiyle ve sayıca gücüyle övünerek gurura kapıldı. Onların ebediyyen yok olmayacağını sandı. Küfre girerek nefsine zulmetti. Kıyâmetin kopacağını da inkâr etti. Şayet Rabbine döndürülecek olsa dahi, döndürüldüğü yerde dünyadaki servetinden daha hayırlısını bulacağını söyledi. Bu durum, birçok zenginin içine düştüğü hastalık ve dalâlettir! Bu iki adamdan zengin olan kâfir idi. Mü’min olan adam ise onu içine düştüğü küfürden sakındırmaya çalışıyordu…

قَالَ لَهُ صَاحِبُهُ وَهُوَ يُحَاوِرُهُ أَكَفَرْتَ بِالَّذِى خَلَقَكَ مِنْ تُرَابٍ ثُمَّ مِنْ نُطْفَةٍ ثُمَّ سَوَّاكَ رَجُلًا

“Arkadaşı ona cevap vererek dedi ki: ‘Seni önce topraktan, sonra da bir damla sudan yaratan, sonra da seni tam bir adam yapan (Allah’a) kâfir mi oldun?’

لٰكِنَّا هُوَ اللّٰهُ رَبِّى وَلَا أُشْرِكُ بِرَبِّى أَحَدًا

‘Fakat ben (mü’minim ve); O Allah benim Rabbimdir. Ben Rabbime hiçbir kimseyi ortak koşmam.’” (Kehf: 37, 38)

Ne büyük suçtur; Yaratana kâfir olmak!..

Rabbe şirk koşmak!..

Biz, yaratıcıya iman eder, O’na hiçbir kimseyi ve hiçbir şeyi ortak tutmayız!

Küfürden ve şirk’ten Allah’a sığınırız…

 

16- ŞEYHU'L-İSLÂM HAKKINDA İNSANLAR BAŞLICA ÜÇ SINIFTIR:

Şeyhu'l-İslâm İbn-i Teymiyye rahımehullâh hakkında konuşanları; bilerek konuşanlar, bilmeden konuşanlar ve art niyetle konuşanlar diye üçe ayırmak mümkündür…

Bilerek konuşanlar; onun imanını, ilmini, takvâsını, cihâdını, davetini, teblîğini, mücâdesini, tüm zamanların en korkunç istilâlarından birisi olan Moğol mezâliminde cephede gösterdiği cesaretini ve kahramanlığını, herkesin adını duyunca korkudan kaçacak siper aradığı Moğol hükümdarı Gâzân Hân'ın (d. 1272 – v. 1304) karşısına çıkarak korkusuzca hakkı haykırmasını, Şîîlerin en büyük âlimlerinden biri kabul edilen İbnu’l Mutahhar'ın yazdığı Minhâcü'l Kerâme'sine karşı çok yönlü bir reddiye olarak Minhâcü's Sünne'yi yazarak, o dönemde Ehl-i Sünnet’in önünün tıkanmakla yüz yüze olduğu hengâmede Tevhîd akîdesinin bayraktarlığını yaptığını, İbnu'l Mutahhar'ın bozuk inançlarının bütün kerâmetlerini âdeta Sünnet ile yerle bir edip, onun yazdığı bu kitapta hiçbir kerâmet olmadığını ortaya koyduğunu ve bu ameli karşılığında dönemin âlim ve müctehidlerinin büyük bir takdîrini kazandığını, hatta bazı tasavvufçuların bile onu övmekten kendilerini alamadıklarını, “Ehl-i Sünnet’in yolunun tıkanmasını önleyen, Sünnîliğin yüzünü ağartan kişi” diye tavsîf edildiğini, Minhâcü’s Sünne’sinden sonra kendisine âlimlerin “Şeyhu’l-İslâm” unvanını verdiklerini bilenler, Allah için verdiği fetvâları, bazı odakları rahatsız etse de, doğru bildiğinden vazgeçmediğinden, bu uğurda her türlü çileye sabırla göğüs gerdiğinden ve tarihe geçen: "Düşmanlarım bana ne yapabilir ki? Ben cennetimi yüreğimde taşıyorum. Hapsedilmem halvet, sürgün edilmem seyahat, öldürülmem şehâdettir!..” şeklinde şiir gibi sözün sahibi olduğundan, kendi döneminde dört bir koldan Tevhîd akîdesine yönelik saldırıları bertaraf etmek için, bâtılların, hurâfelerin, sapıklıkların ve şirklerin karşısında âdeta kale gibi durduğundan haberdar olanlar, ilmi; iman, sâlih amel, cihâd, rıhle, seyahat, teblîğ, irşâd, sayısız fetvâlar, adetleri tam olarak tespit edilemeyecek kadar çok te’lîfler, eserler, yetiştirdiği talebeler, ders verdiği âlim ve müctehid kimseler ile taçlandıran, kendisini eleştiren bid’atçılar gibi rahat ve konforlu bir yaşam sürmek yerine, sürgünlerle, zindanlarla ve bin bir çeşit mihnetlerle yaşayan hatta kendisine bazı fetvâlarından vazgeçmesi karşılığında serbest bırakılacağı söylenince, tartışmaya veya bunu konuşmaya gerek bile yok dercesine mahkeme yetkililerine “ben zindana dönüyorum” cevabını veren ve vefâtı, kendisini hapsedip zulmedenlerin zulmü esnasında zindanda gerçekleşen böylesine eşine az rastlanır bir ilim deryası mübârek bir âlim olduğunu bilenler elbette onu çok severler…

Çok sevmek şöyle dursun, onu hatırlayınca onun benzeri âlimler neden yok diye de hüzünlenirler… Çünkü İbn-i Teymiyyeler olmayınca, meydanları hurâfeler, bid’atler, dalâletler ve şirkler istilâ etmiştir. Onu anlatmak gerçekten çok zordur. Böylesine çaplı bir âlimi yanlış tanımak ancak cehâlet ve önyargı ile açıklanabilir.

İbn-i Hacer el-Askalânî rahımehullâh onun hakkında meâlen diyor ki: İbn-i Teymiyye’nin bu kadar te’lîfleri, fetvâları olmasaydı bile, onun, İbn-i Kayyım gibi bir âlim yetiştirmiş olması bile, onun ilminin ne kadar derin olduğunu anlamamıza yeterli olurdu…

Şimdi bazıları İbn-i Kayyım’ın ilminin derinliğini de bilmiyorlardır! İşte bir şeyleri bilmeden fikir sahibi olunursa, durum aynen böyle olmaktadır. Bir âlim düşünün ki, İbn-i Kayyım, İbn-i Kesîr, İbn-i Recep el-Hanbelî, Zehebî, Mizzî, İbnu Abdi’l Hâdî rahımehumullâh gibi âlim ve müctehidler olmak üzere çok sayıda talebe yetiştirmiş, neredeyse tüm ilimlerde dersler vermiş; bu kimselerin saygısını ve teveccühünü kazanmış, o dönem muvahhidlerin takdîr ve taltîflerine mazhar olmuş, kendisinden sonra, yedi asır geçmiş olmasına rağmen Ümmet-i Muhammed’in kendisine sevgisi azalmamış hatta onun yokluğunda kendisine hasret ona olan sevgiyi artırarak devam etmiş, işte böyle bir kimseye onun davasıyla çelişen kimseler elbette çamur atmaya çalışırlar!

İnsan düşünmesi lazım; yedi asır önce yaşamış bir kimseye günümüzde bazı kimselerin bu denli düşmanlık yapmasının nedeni ne olabilir? Elbette bu insanın, onların yanlış i’tikâdlarını çok açık şekilde eserlerinde ortaya koymuş olmasıdır. İbn-i Teymiyye’nin eserlerini okuyan, onu tanıyan bir kimsenin Selef yolundan başka bir yola, Ehl-i Sünnet’in menhec ve akîdesinden başka hurâfe ve bid’at olan inançlara prim vermesi beklenemez.

Gelelim, ikinci sınıf insanlara… İbn-i Teymiyye hakkında onu tanımadan konuşanlar…

Bu tür kimseler de onun muhâliflerinin ağzında dolaşan veya muzır (zararlı) kitaplarında yer alan yalan ve iftiraları -bilmeden- gelişigüzel tekrar ederler. Bu kimseler, başkasının aklı ve fikri ile konuştukları için, onları uyarmak ve hakkı açıklamak gerekir.

Üçüncü sınıf insanlar ise, baştan beri anlatmaya çalıştığımız gibi, akîdesinde bozukluklar olan bazı grup ve meşrepler, İbn-i Teymiyye’yi kendi inançlarını bâtıl gösterdiği için kendilerine düşman bilirler ve var güçleriyle ona saldırmaktan geri durmazlar. Birilerinin, onun kitaplarını okumasından bile korkarlar! Zira kendi fikirlerinin bâtıl olduğu, hak okununca ortaya çıkacaktır! Bundan endişe ederler. Bu kimseler zaten yanlış i’tikâdları savundukları için, kendi inançlarına aykırı olarak, delilli ve etkili şekilde söz söyleyen -İbn-i Teymiyye gibi- kimseler hakkında atıp tutarlar.

Özetle, Şeyhu’l-İslâm İbn-i Teymiyye hakkında olumlu veya olumsuz konuşanların kimler olduğu üzerinde durduk…

İbn-i Teymiyye’yi sevenleri de; onu sevenler (âlim olduğu için), onu çok sevenler (faziletleri sebebiyle) ve ona sevgide aşırıya gidenler (onu hatasız/ma’sûm gibi görenler) diye taksim edebiliriz.

Şunu söyleyelim ki, hiçbir insan -Peygamberler hâriç- günahsız değildir. Kaldı ki, peygamberlerin bile “zelle” adı altında hataları olmuştur.

İbn-i Teymiyye’yi sevmeyenleri de; onu sevmeyenler (kendi akîdeleriyle aynı olmadığı veya yaşadığı çevre tarafından kötü gösterildiği için) ve onu hiç sevmeyenler hatta tekfîr edenler (kendileri, mü’minlerin yolunda -Nisâ: 115- olmayan ve şirk ve hurâfe inançlar taşıyanlar) diye ikiye ayırmak mümkündür.

Son söz olarak deriz ki, insanların sevgisinin-övgüsünün ya da buğzunun-yergisinin fazla bir önemi yoktur. Önemli olan; Allah’ın, Rasûlünün ve mü’minlerin bizi sevmesidir. Velev ki, Allah’a şirk koşan insanların tamamı bizi sevmese bile, bu önemli değildir! Zaten bir kimse mü’min ise, müşriğin kendisini gerçekte seveceğini sevmesini beklemez. Zira Tevhîd ile şirk birbirine taban tabana zıddır!

Yüce Rabbimiz, Şeyhu’l-İslâm İbn-i Teymiyye’den ve hepimizden râzı olsun. Bize emrettiği Tevhîd akîdesine düşman olan kimselerin hile, tuzak, düşmanlık ve taşkınlıklarını bertaraf eylesin. Hakikati görmelerine engel olarak gözlerinde perde, kulaklarında ağırlık, kalplerinde mühür, kılıf ve kilitler olanları da hak ile buluştursun. Âmîn.

 

17- GÜZEL KONUŞMA İLE ETKİLİ KONUŞMA ARASINDAKİ FARK!

GÜZEL KONUŞMAYI ANCAK MÜ'MİNLER YAPAR.

BAZEN MÜNÂFIKLARIN KONUŞMALARI BİLE İNSANI ETKİLEYEBİLİR!

GÜZEL ÖĞÜT/KONUŞMA İLE ETKİLEYİCİ SÖZLER ARASINDA FARK VARDIR!

GÜZEL OLAN SÖZLER; VAHYE DAYANAN KONUŞMALARDIR...

Etkili konuşma ve etkili yazma insanın değerini artırmaz. İnsanın değerini artıran şeyler; Tevhidî akîde, takvâ, faydalı ilim ve sâlih amellerdir. Bu değerlerden yoksun kimselerin söyledikleri de yazdıkları da temelsiz bir bina gibidir! İnsanların istifâde edebileceği niteliklerden uzaktır! Nasıl ki, temeli, çatısı ve duvarları sağlam olmayan bir yer harâbe hükmünde olup içine sığınılmaz, insanlar tarafından ya terk edilir yahut da yeni baştan imar edilir ise; Tevhîd'den, ilimden, takvâdan ve sâlih amelden soyutlanmış kuru laflar da, diyaloglar ve tartışmalar da faydasız sözlerden ibârettir!

Kısa bir anımı kaydedeyim. Geçmişte, bir mecliste, asıl güzelliğin Tevhîd akîdesini benimsemek olduğunu, dış görünüşün önemli olmadığını yani buna takılmak ve bunu saplantı haline getirmenin doğru olmadığını, haddizâtında Allah'ın, insanı en güzel biçimde yarattığını söylemiştim... Nitekim Yüce Rabbimiz: "Andolsun ki Biz, insanı, gerçekten ahsen-i takvîm (en güzel sûret ve ölçü, mükemmel kabiliyet ve imkânlar)da yarattık." buyurmaktadır. (Tîn: 4) Bir Hadîs'te de, her gün yapmamız gereken bir dua olarak: "Allah'ım! Yaratılışımı güzelleştirdiğin gibi, ahlâkımı da güzelleştir" şeklinde geçmektedir. Anıya dönersek; ben o sözleri söyleyince, bir arkadaş insanlar arasında söz istedi ve: "Güzellik kötü mü? Meselâ ben kendimi yakışıklı görüyorum. Evleneceğim zaman da güzel bir kızla evlenmek istemem yanlış mı?" diyerek bir soru (itiraz) yöneltmişti. Yorum yapmayı gereksiz görüyorum...

Bu tür durumlarla çok kereler sizler de karşılaşırsınız. Siz, çok açık ve anlaşılır konuşsanız da, birileri o sözlerinizi ters mantıkla anlamak ister. Ya da pozitif olmak yerine fotoğrafın negatifine bakar gibi, tabloyu negatif bir perspektiften algılamaya çalışır! Sonuçta da, itiraz edecek bir yön, bir taraf bulur. Bu nedenle yukarıdaki meseleye de kısa bir açıklama yapmak gerekir ki, okumayan, araştırmayan, bilmediğini sormayan, öğrenmeyen kimselerin aklına gereksiz bir soru gelmesin... Demek istediğimiz şudur: Etkili konuşmalar, Allah için olursa güzeldir; nefis ve menfaat için olursa ne kadar güzel gözükse de Allah katında hiçbir kıymeti yoktur! Ama Allah rızâsı için konuşan ve yazan kimsenin etkili bir hitâbete ve belâğata sahip olması elbette büyük bir fazilettir ve güzel bir konuşma şeklidir. Bu özelliği olan Müslümanı severiz, takdîr ederiz ve kendisinden istifade ederiz... Yukarıda kastettiğimiz şey ise; ilimden, imandan, takvâdan, ihlâstan ve ihsândan uzak olan kuru, kof ve felsefî laflardır. Bu tür sözler, vitrini câzip olduğu halde, içerisi (vitrinin gerisi) iflâsa yüz tutmuş bir dükkâna benzer. İnsan o vitrinin câzibesine bakıp/aldanıp içeri girse bile ihtiyacını karşılayamaz.

Rabbimiz, müşrik, kâfir hatta münâfıkların konuşmalarının bile insanları etkileyebileceğini haber vermektedir. Bu tür insanların sözlerinin boşluğu ve bâtıllığı ancak -Allah'ın izniyle- ilim ve firâset sahiplerince fark edilir.

Yüce Rabbimizin buyruğuna kulak verelim:
"Onları (münâfıkları) gördüğün zaman cüsseleri (belki) hoşuna gider. Söz söylerlerse, sözlerini dinlersin. Halbuki onlar (duvara) dayandırılmış keresteler gibidirler..." (Münâfikûn: 4)

Evet, bu insanların sözlerinin içi aynen kendi içlerinin iman bakımından boş olduğu gibi boştur! Küfür ve nifâkla doludur! Kendileri boşlukta olan kimse, başkalarına hangi değeri sunabilir? Onlar, ancak duvara dayanınca ayakta durabilen bir kereste gibidirler. Çünkü insânî ve ahlâkî erdemlerden soyutlanmışlardır. Fıtratlarından gelen değerleri terk etmişlerdir. Bu kimselerin, duvara dayandırılmış kerestelere benzetilmelerinin nedeni; konuşmalarının temelsiz olmasındandır. Zira onların sözleri ilme, imana ve takvâya dayanmaz. Bu sebeple de onlar sadece duvar yastıklarına, koltuklara, minderlere dayanarak konuşurlar. Duvar ya da dayandıkları şey çekildiğinde nasıl ki hemen devrileceklerse; Rabbimiz, onları ve bâtıl amellerini duvara dayatılmış kütüklere benzetmiştir. Konuşmaları, Allah ve Rasûlünden gelenlere dayanmayan herkesin durumu da böyledir! Bu tür kimseler de, koltuğa, mindere, yastığa yani duvara dayanırlar; Allah ve Rasûlüne dayanmazlar! Medeti, fâni nesnelerden ve kimselerden beklerler!

Münâfikûn Sûresinin 4. Âyetinin tefsîri hakkında İmam Mevdûdî rahımehullâh şöyle demektedir:

"İbn Abbâs'ın açıklamasına göre, Abdullah İbn Ubeyy yakışıklı, sıhhatli, çekici konuşan bir kimseydi. Onun Medine'nin ileri gelenlerinden olan arkadaşları da kendisi gibiydi. Hz. Peygamber (s.a) meclise geldiğinde sırtları yastıklara dayanmış bir şekilde iddialı iddialı laflar ederlerdi. Öyle ki onların bu halini gören bir kimse, bu muteber (itibar olunan, saygı duyulan) kişilerin, şehrin en alçak karakterli kimseleri olduklarını tahmin edemezdi." (Tefhîmu'l-Kur'an, C: 6, S: 331)

Asrımızın müceddidi olan İmam Mevdûdî konuyu nefis cümlelerle özetlemektedir. Allah ondan da bizden de râzı olsun. Âmîn.

 

18- PEYGAMBERİMİZİN İCTİHÂD ETMESİ MESELESİ:

Konunun Özeti:

Muhakkik âlimlere göre; Peygamberimiz aleyhisselâm’ın ictihâd etmesi câizdi ve fiilen de ictihâd etmiştir. Onun diğer müctehidlerden, ictihâdında hata üzere bırakılmaması gibi bir ayrıcalığı vardır.

Bazı âlimler bunu kabul etmezler ve dînî hususlarda Peygamberimizin vahye dayalı olmadan söz söylemeyeceğini savunurlar.

Konunun Detayları:

Konuyu maddeleştirerek ve detaylandırarak ele almak meselenin daha iyi anlaşılmasını sağlayacaktır.

Peygamberimizin ictihâd etmesi mevzuunu ikiye ayırmak gerekmektedir:

1- Peygamberimizin, dünya işlerinde ictihâd etmesi:

İslâm âlimleri, dünya ile ilgili hususlarda Peygamberimizin ictihâd etmesinin hem câiz olduğu hem de fiilen ictihâd ettiği üzerinde ittifâk etmişlerdir.

2- Dînî meselelerde ictihâd etmesi:

Mesele üzerindeki ihtilâf, bu noktada deveran etmektedir.

Âlimlerin –Allah hepsinden râzı olsun- görüşlerini maddeler halinde özetleyelim:

a) Âlimlerin çoğu, Peygamberimizin ictihâd etmesinin câiz olduğunu kabul etmişlerdir. Çünkü ictihâd başkaları için câiz olduğuna göre, Peygamberimiz için öncelikli olarak (evleviyetle) câizdir.

b) Bazı âlimler, Peygamberimizin, kesin bilgi sahibi olabilecek durumda olduğundan ötürü, onun için ictihâdın câiz olmadığı görüşündedirler.

c) Bazı âlimler, yalnızca savaşlarda ictihâd etmesinin câiz olduğunu, başka hususlarda câiz olmadığını söylemişlerdir.

d) Bazıları ise, bu hususta kanaat belirtmekten kaçınmışlar, tevakkuf etmişlerdir.

Bu konuda bir diğer mesele daha vardır. O da, Peygamberimizin ictihâd etmesinin câiz olduğuna kânî olan âlimler, Peygamberimizden ictihâdın fiilen gerçekleşip gerçekleşmediği hususunda ihtilâf etmişlerdir.

Peygamberimiz, fiilen ictihâd etmiş midir, sualine –onun için ictihâdı câiz gören âlimlerin nasıl yaklaştıklarını- maddeler halinde özetleyelim.

Bu konuya üç farklı yaklaşım bulunmaktadır:

a) Peygamberimizin ictihâd etmesinin câiz olduğunu söyleyen cumhûr-u ulemânın çoğu, ondan ictihâdın da fiilen gerçekleştiğini söylemişlerdir.

b) Peygamberimizin ictihâd etmesini câiz gören diğer âlimler ise, peygamberimizin fiilen ictihâd etmediğini söylemişlerdir.

c) Bir kısmı da herhangi bir açıklamada bulunmayıp tevakkuf etmeyi tercih etmiştir.

Son olarak da başka bir noktaya temas edelim.

Peygamberimizin ictihâd etmesini hem câiz gören hem de kendisinden ictihâdın fiilen gerçekleştiğini kabul eden çoğunluk âlimler, Peygamberimizin ictihâdında hata etmesinin câiz olup olmadığı hususunda ihtilâf etmişlerdir.

Bu konuda da iki görüş bulunmaktadır:

a) Muhakkıklar, Peygamberimizin ictihâdında hata etmesinin câiz olmadığı yani hata etmeyeceği kanaatindedirler.

b) Çoğunluk ise, Peygamberimizin ictihâdında hata etmesinin câiz yani mümkün olduğunu ama diğer müctehidlerden farklı olarak, onun hata üzere bırakılmayacağı –Rabbimiz tarafından düzeltileceği- kanaatindedir.

Allah en iyi bilendir.

(Bkz: El-Minhâc fî Şerhi Sahîh-i Müslim, İmam Nevevî, Mektebetü’l Ğazâlî/Dimeşk & Müessesetü Menâhili’l İrfân/Beyrût, C: 1, S: 241) 

 يوسف السماك

Yusuf Semmak

Bağlantı | kategori: NASİHATLER | tarih: 10/05/2015 | Yorum(0) | Yorum yaz
YORUM YAZINIZ
İSMİNİZ

E-Posta (Gizli)

Web siteniz

Yorumunuz

Güvenlik kodu
18.04.2026Cumartesi
Son Konular .: 146- İnfitar Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 145- Alimlerden Birine Soruldu! | Yusuf Semmak
.: 144- Sabah-Akşam Zikirleri | Yusuf Semmak
.: 143- Fecr Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 142- Abese Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 141- Ğaşiye Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 140- Leyl Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 139- Şems Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 138- Fatiha ve 10 Kısa Sure (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 137- Tarık Sûresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 136- Beled Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 135- Nebe Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 134- Hümeze Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 133- Beyyine Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 132- Alak Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 131- Duha Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 130- A'la Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 129- Buruc Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 128- Tekvir Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 127- Hasta İçin Okunacak Dualar! | Yusuf Semmak
.: 126- Her Köşeye ve Her Kişiye Tevhid'i Duyurun! | Yusuf Semmak
.: 125- Ru'yetullah'ı Reddedenlere Reddiye! | Kesitler-3 | Yusuf Semmak
.: 124- Kelime-i Şehadet Nedir? | Kesitler-2 | Yusuf Semmak
.: 123- Tağutu İnkar Etmek İmanın Şartıdır! | Yusuf Semmak
.: 122- Zerre Kadar İman Nedir? | Kesitler-1 | Yusuf Semmak
.: 121- Alın Yazgısı, Kader | Yusuf Semmak
.: 120- İlim Ne İçindir? Kimlere İlim Ehli Denir? | Yusuf Semmak
.: 119- Tekfircilik! | Yusuf Semmak
.: 118- Kur'an ve Sünnet'in Arasını Ayırma! | Yusuf Semmak
.: 117- Tevhid'i Nasıl Anlamalıyız? | Yusuf Semmak
.: 116- Sosyal Medyada Ne Paylaşalım? | Yusuf Semmak
.: NASİHATLER 17
.: 115- Ebu Hanife Hakkında | Yusuf Semmak
Son Yorumlar
Yusuf Semmak
⏳ Ey İslâm Ümmeti! İlk vazi
Yusuf Semmak
✍️ Derdin ilimse, im
misafir
Nice
Yusuf Semmak
🔸 Rabbimiz, yolunu kaybed
Yusuf Semmak
Kadr Gecesi sebebiyle duâ ediyoru
Yusuf Semmak
Rabbimiz kalan ömrümüzü geçen ömr
Yusuf Semmak
☝️ "Tâğûta ibâdet et
Yusuf Semmak
✍ Sıla-i rahmin ömrü ve rız
Yusuf Semmak
BUNLAR HİÇ EŞİT OLUR MU?! 1- "
Yusuf Semmak
Arkadaşlar, videoyu paylaşalım!
Yusuf Semmak
Bu konuda üç Âyet-i Kerîme zikred
misafir
Thankks forr sharing your thought
Oğuzhan
Admin çok teşekkürler.
İsmail
Yüce ALLAH cc razı olsun sizden h
Yusuf Semmak
Ve aleyküm selâm kardeşim. Tâbi
Bekir Yetginbal
Canım kardeşim selamualeykum GÜN
Bekir Yetginbal
Ey Rabbim bu kulunun gayretlerini
Mahmut
Selamünaleykum Yusuf peygamberin
Ufuk
Çok güzel
Şeyma
Bu nadide soru ve cevapları için
Ahmet
Doyurucu bir yorum Teşekkürler
Yusuf Semmak
Son mısralar/dizeler hep "Lâm" ha
Baraa
Bence çoooook güzel bir site
ali
İlmî Arapça Sayfası http://www
ali
Faydalı Bir Maksud Programı http
ali
Faydalı Bir Emsile Programı http
Yusuf Semmak
BU DERSTE İŞLENEN BAŞLICA MEVZULA
Derya Atan
Ağzınıza, yüreğinize sağlık hocam
Firdevs Sevgi
inş güzeldit.
misafir
⭐⭐⭐⭐&
mustafa
Abi çook teşekküür ederim
Medine
Cenetin kapısın geçmek istiyom
Yusuf Semmak
Namazda Salli-Bârik okurken, Peyg
© 2012 YUSUFSEMMAK.COM