Araştırmacı, Yazar

ANASAYFA
BİZE ULAŞIN
AMACIMIZ
KUR'AN DİNLE
KİTAPLARIMIZ
DERS VİDEOLARI ARŞİVİ
NOT DEFTERİ
Tekfîr; Müslüman olarak bilinen bir kimsenin Tevhîd akidesine aykırı inanç, söz ve fiillerinden dolayı küfrüne hükmedilmesi demektir. Yani o kimseye “kâfir” demektir. Tekfîrin şartları oluşup, engelleri tamamen ortadan kalktığı bir durumda küfür hükmünü vermek zaruridir. Bu hüküm, aynen Allah’ın diğer hükümleri gibi İlâhî hükümlerdendir. Allah’ın dinine göre kâfire “kâfir”, Müslümana da “Müslüman” demek farzdır. Kâfir’e “kâfir” demek, Müslüman olan bir kişiye “Müslüman” demek gibi bir durumdur. Biz nasıl ki, iman edenleri “Mü’min” ve “Muvahhid” diye isimlendiriyorsak; inancı bozuk olanları da “müşrik” diye isimlendiririz. Fakat ulu orta birilerine kâfir demek doğru değildir! Şuna da dikkat edelim; tekfîr işi, ehliyetsiz kimselerin ağzında sakız olmamalıdır! Çünkü tekfîr meselesini bilmeden yapılan nitelemeler, tekfîrcilik olacaktır. Bu da bir tür hastalıktır! Avamın bu konuyu tam olarak bilmesi mümkün değildir. Belki bir kısım meseleleri bilir ama bu yetmez! Bu konuda cür’etkâr olmaktan sakınılmalıdır! İslâmî ilimleri, İslâm akidesini, usûlü, insanların içinde bulunduğu şartları ancak ilim ehli bilir. Her konuda olduğu gibi; gerekli durumlarda tekfîr konusunda da âlimlere müracaat etmek gerekir.

TEKFÎR VE TEKFÎRCİLİK MESELELERİ 1

Tekfîr; Müslüman olarak bilinen bir kimsenin Tevhîd akidesine aykırı inanç, söz ve fiillerinden dolayı küfrüne hükmedilmesi demektir. Yani o kimseye “kâfir” demektir. Tekfîrin şartları oluşup, engelleri tamamen ortadan kalktığı bir durumda küfür hükmünü vermek zaruridir. Bu hüküm, aynen Allah’ın diğer hükümleri gibi İlâhî hükümlerdendir. Allah’ın dinine göre kâfire “kâfir”, Müslümana da “Müslüman” demek farzdır. Kâfir’e “kâfir” demek, Müslüman olan bir kişiye “Müslüman” demek gibi bir durumdur. Biz nasıl ki, iman edenleri “Mü’min” ve “Muvahhid” diye isimlendiriyorsak; inancı bozuk olanları da “müşrik” diye isimlendiririz. Fakat ulu orta birilerine kâfir demek doğru değildir! Şuna da dikkat edelim; tekfîr işi, ehliyetsiz kimselerin ağzında sakız olmamalıdır! Çünkü tekfîr meselesini bilmeden yapılan nitelemeler, tekfîrcilik olacaktır. Bu da bir tür hastalıktır! Avamın bu konuyu tam olarak bilmesi mümkün değildir. Belki bir kısım meseleleri bilir ama bu yetmez! Bu konuda cür’etkâr olmaktan sakınılmalıdır! İslâmî ilimleri, İslâm akidesini, usûlü, insanların içinde bulunduğu şartları ancak ilim ehli bilir. Her konuda olduğu gibi; gerekli durumlarda tekfîr konusunda da âlimlere müracaat etmek gerekir.

Bir de irtidâd vardır ki; “dinden çıkmak” demektir. Dinden çıkana ise, “mürted” denir. Bu itibarla tekfîr, bir şahsın başkası tarafından küfre nispet edilmesi iken; irtidâd kişinin kendi irade ve ifadesiyle dinden çıkmaya karar vermesi demektir. Bir kimseye küfür hükmünün verilmesi ve ona mürted denmesi dünyevî açıdan ağır cezaları gerektirir.

Bu nedenle tekfîr konusunda çok titiz davranmak gerekir; gelişigüzel tekfîr konusundaki iddialara dayanarak, bu kimselere mürtedlerin hükümleri uygulanmaz! İslâm hukukunun yürürlükte olduğu asırlarda bile bu konuda bu kadar ciddiyet, titizlik ve dikkat ölçüsünde hareket edilip, ihtiyat ve teennî ile hüküm verilirken; câhilî ortamlarda herkesin bu konuya karşı çok meraklı ve istekli olmaması icap eder.

Bir kimseyi tekfîr etmenin ferdî yönden ağır sonuçlar doğurmasının yanında, toplumsal ve ailevî yönden de ağır sonuçları vardır. Mesela; tekfîr edilen kişiye dünyada Müslüman muamelesi yapılmaz, selam verilmez, selamı alınmaz, kestikleri yenilmez, Müslüman bir hanımla evlenemez, Müslümana mirasçı olamaz, öldüğünde cenaze namazı kılınmaz ve Müslümanların kabristanına defnedilmez.

Tekfîrin bu denli ağır sonuçları bulunduğundan bu konuda çok titiz davranmak ve rastgele ve ilimsizce tekfîrden sakınmak gerekir!

Peygamberimizin teblîğ siyasetinde amaç tekfîr etmek değil, insanların Müslümanlaştırılmasına gayret etmek olmuştur. Örneğin, Medine döneminde kendisine münâfıkların isimleri bildirildiği halde; o isimleri ifşâ etmemiştir. Pek çok Hadislerinde “Ben Müslümanım” diyeni küfürle itham etmekten sakındırmıştır.

Ebû Hüreyre'den rivâyet edildiğine göre; Rasûlullah şöyle buyurmuştur: “Bir adam kardeşine ‘ey kâfir!’ dediği zaman, ikisinden biri bu sıfatla dönmüş olur.” (Buhârî, Edeb, 73; Bkz: Müslim, Îmân, 111)

Peygamberimiz, muttefekun aleyh bir Hadislerinde ise şöyle buyurmaktadır: "Kim bir insanı 'kâfir' diye çağırırsa yahut öyle olmadığı halde, "ey Allah'ın düşmanı!" derse, söylediği söz kendisine döner." (Müslim, Îmân, 112)

Hadisimize göre, Müslüman bir kimseye kâfir dendiğinde bu söz doğru ise, söylenen kişi kâfir olur; bu söz doğru değilse sözü kendisine döner. Bir Müslümana “kâfir” diyen kişi, bu sözünü tefsîr ve te’vîl ederse küfre girmez. Haklı bir gerekçeyle tekfîr yapan bir kişi, tekfîrin gerekçesini açıklarsa günaha ya da küfre girmediği gibi; ma’zûr (özürlü) sayılır.

Bu konuda Hâtib bin Ebî Beltea kıssası açık bir delildir.

Hâtib, muhâcirlerden ve Bedir ashâbındandır. Uhud ve Hendek savaşlarına da katıldı. Rıdvân biatında ve Hudeybiye’de bulundu. Bu olay şöyle gelişti: Hâtib, Medine’ye hicret edince çocukları ve malları Mekke’de kalmıştı. Bu şahıs Kureyşli değildi. Mekke’de kalan ailesini koruyacak hiç kimsesi yoktu. Mekkeliler, Hudeybiye anlaşmasını bozunca Rasûlullah Mekke’yi fethetmeye karar verdi ve Müslümanlara savaş için hazırlanmalarını emretti. Peygamberimiz diğer savaşlarda olduğu gibi, bu harekâtı da gizli tuttu. Hâtib, Medine’de kalan aile efradına Kureyşlilerin yardımlarını sağlamak amacıyla, Rasûlullah’ın onlara karşı savaşmak istediğini bildiren bir mektup yazdı ve bu mektubu Kureyş’ten olan bir kadınla Mekke’ye gönderdi. Bunun üzerine Allah Teâlâ, Peygamberine bu mektubun gönderilişini haber verdi. Peygamberimiz de kadının arkasından adamlar göndererek onu yakalatıp mektubu getirtti.

Hz. Ali anlatıyor: ‘Allah Rasûlü beni, Zübeyr’i ve Mikdâd’ı gönderip dedi ki: “Ravdatu Hâh denilen yere gidin. Orada beraberinde mektup bulunan bir kadın bulacaksınız. O mektubu ondan alıp getiriniz.” Söz konusu mektubu alıp getirdiler. Hâtib tarafından gönderildiği anlaşılan mektupta, bazı müşriklere Hz. Peygamberin ordusuyla Mekke üzerine yürüdüğünü, yalnız gelse dahi mutlaka Allah’ın ona vaad ettiği zaferi elde edeceğini belirtiyordu. 

İşte bu olay üzerine Mümtehine Sûresinin ilk Âyeti nâzil oldu. (Buhârî, Meğâzî, 46; Tefsîr, Mümtehine, 1; Müslim, Fedâilu’s Sahâbe, 161; Ebû Dâvûd, Cihâd 68; Tirmizî, Tefsîr, 60. Sûre, 1. Hadis)

Bu olay üzerine Peygamberimiz: “Ey Hâtib bu nedir?” diye sordu. 

Hâtib: “Ey Allah’ın Rasûlü hakkımda acele davranma. Ben Kureyş soyundan değilim. Seninle beraber bulunan muhâcirlerin her birinin orada akrabaları var. Bunlar o akrabaları aracılığıyla Mekke’deki aile fertlerini ve mallarını koruyabiliyorlar. Benim onlarla bir soy bağım olmadığı için, onlardan destek sağlamak istedim ki, onlar akrabalarımı korusunlar. Ben bu işi ne kâfirliğimden dolayı yaptım, ne de dinimden döndüğümden dolayı” dedi.

Bunun üzerine Rasûlullah, sahabîlere: “O size doğruyu söyledi” dedi.

Hz. Ömer ise: “Yâ RasûlAllah! Bırak beni, bu münafığın boynunu vurayım” dedi.

Rasûl: “O Bedir’e katılmıştır. Ne bileceksin belki de Allah, Bedir ehline baktı ve onlara "İstediğinizi yapın. Ben sizi affettim” dedi.

İşte bunun üzerine: "Ey iman edenler, benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları dostlar edinmeyin." (Mümtehine: 1) Âyeti nâzil oldu. (Buhârî, Tefsîr, Mümtehıne 1. Âyetin Tefsîri Bâbı; Tirmizî, Tefsîr, 61)

Bu olay üzerine Hz. Ömer, Hâtib’e “münâfık” demiştir, ama zâhiren Hâtib’in yaptığı davranış müşrikleri dost edinmek olduğu için; Hz. Ömer’in bu davranışı olayı tefsîr etmektir. 

Bu nedenle din kardeşine “kâfir” dediği için; bu hüküm kendisine dönmez, ma’zûr sayılır.

Hâtib’in davranışı da çok büyük bir suç olmasına rağmen; amacı sadece Mekke’deki yakınlarını ve mallarını korumak olduğu için küfre girmemiştir. Hz. Ömer’in acele davranıp tekfîr etmesine rağmen; Peygamberimiz bu sahabîyi tekfîr etmemiştir. Çünkü her ne kadar bu amel görünüş olarak küfür ameli olsa dahi; bu amelin te’vîl boyutunda küfür yoktur! Meşru olan bir te’vîl de tekfîri engelleyen mânialardandır. Fakat bu davranışın suç olduğunu da söyleyelim. Peygamberimiz, Hâtib’in Bedir ashâbından olduğu için Allah’ın onu bağışladığını bildirmiştir. Bazı günahlarımıza güzel amellerimiz bu şekilde keffâret olabilir.

Bu nokta da hemen şunu da hatırlatalım: Günümüzde ya da geçmişte bir günahını ya da hatasını bildiğimiz bir kimse aleyhinde konuşmamak gerekir; belki de Allah, o kişinin o günahını işlediği başka bir sâlih ameli sebebiyle affetmiş olabilir.

Mesela; Hz. Ali’ye biat etmeyen ve onunla Sıffîn’de 657’de savaşan Muâviye; vahiy katipliği yapması, önceki halifelere biat edip o dönemlerde Şam valiliği döneminde büyük hizmetlerde bulunması gibi amelleri nedeniyle belki de Allah tarafından affedilmiştir. Ama bazı insanlar onun aleyhinde konuşmaya devam edebiliyorlar! Müslümanın aleyhinde konuşmak câiz olmadığı gibi, haddi aşmak iftira ve zulümdür. Belki de o, affedilmiştir; neden onu eleştirelim! Tarihî şahsiyetlerin yaptıkları yanlışları konuşmayacağız, değerlendirme yapmayacağız anlamında değil, bu ifadelerimiz. Tabi ki, Kur’ân ve Sünnete göre; yanlışa yanlış, doğruya doğru diyeceğiz. Ama o olayların kahramanları üzerinde odaklanmak kimseye bir şey kazandırmaz. Bu noktadaki konuşmalarımızın ölçülü olması icap eder.

Konumuzun seyrini bu noktaya getirmişken, ana konumuza devam edelim. Tekfîr ve Tekfîrcilik olaylarını değerlendiriyoruz. Birincisi meşru, ikincisi gayr-i meşrudur. 

Tekfîrcilik olayı Hz. Ali dönemine kadar dayanır. Tekfîrcilik fitnesini ümmetin başına Hâricîler bela etmişlerdir. Hz. Ali ile Muâviye arasında gerçekleşen Sıffîn savaşında daha fazla Müslüman kanı akıtılmaması için iki taraf hakem seçip aralarında ortak bir anlaşmaya varmaya karar verdiler (H. 37, Ramazan). Hz. Ali’nin hakemi Ebû Mûsâ el-Eş’arî, Muâviye’nin hakemi ise Amr b. El-Ass oldu. Ancak Hâricîler “Hüküm ancak Allah’ındır” (En’âm: 57, Yûsuf: 40, 67) diyerek hakemin hükmünü isteyenleri tekfîr ettiler. Görünüşte Kur’ân’a uyuyorlar gibi gözüken Hâricîlerin asıl amaçları fitne çıkarmak idi.

Hatta hakeme başvurma meselesini bir aldatmayla kabul ettirmek için pek çok entrikalara girişmişlerdi! Mesela; Amr’ın önerisiyle Kur’ân sahifeleri mızrakların ucuna asılıp, “Hüküm Allah’ındır” diye bağrıştılar! Aralarında Allah’ın Kitabının hakem olmasını istediler. Bunun bir hile olduğunu Hz. Ali biliyordu. Hatta onların söylediği bu sözler için; “kendisiyle bâtıl kastedilen hak söz” diyecekti! Ama yapabileceği bir şey yoktur! Artık fitne her yeri kuşatmıştır. Oluk gibi Müslüman kanı akıtılıyordu. Buna bir son vermek gerekmekteydi! Nihayetinde, Hz. Ali de teklif edilen tahkim konusunu kabul etti. 

Fitnenin ardı arkası kesilmiyordu ki. Bu sefer de hakemin hükmüne râzı olan Hz. Ali ve taraftarları ile Muâviye ile yandaşları Hâricîler tarafından küfre nispet edildiler. Bu olaya “Hakem Olayı” denir. Hz. Ali, savaş esnasında ısrarla hakeme başvurulmasını söyleyen bu azınlık yüzünden hakeme gitmeye râzı oldu; sonra da yine onlar tarafından tekfîr edildi!

Sonuçta da hakem olayı, Amr’ın bir hileyle Muâviye’yi halife tayin etmesiyle sonuçlandı. Hileli hakemlik olayı şöyle gerçekleşti:

Hz. Ali’nin hakemi Ebû Mûsâ: “Bu iki kişiden (Hz. Ali ile Muâviye) halifeliği almak, sonra şûrâ’ya müracaat etme görüşündeyim. Müslümanlar içlerinden dilediklerini halife seçsinler” deyince; Muâviye’nin hakemi Amr: “Tamam, çözüm dediğin budur işte!” dedi.

Bunun üzerine hakemler halkın huzuruna çıktılar.

Ebû Mûsâ: “Ben ve Amr anlaştık; inşâAllah, Allah Müslümanları düzene sokar” dedi.

Amr, onu onaylayarak, Ebû Mûsâ’ya kararını önce onun bildirmesini söyledi.

Abdullah b. Abbâs hemen Ebû Mûsâ’nın yanına gelerek onu uyardı ve: “Amr seni aldatır, bir karara vardıysanız önce sözü Amr’a ver; çünkü ona güvenilmez” dedi.

Ebû Mûsâ iyi niyetli bir insandı, bir sorun olmayacağını söyledi ve kararını açıkladı: “Ben Ali’yi ve Muâviye’yi halifelikten azlettim. Artık siz kimi dilerseniz onu halife seçiniz.” 

Amr, bunun üzerine halka dönerek: “Sözlerini duydunuz; o, kendisini hakem tayin eden Ali’yi halifelikten uzaklaştırdı. Ben de beni hakem tayin eden Muâviye’yi halifeliğe seçtim” dedi.

Hileyle sonuçlanan bu olaydan sonra; Hz. Ali’yi hakeme gitmeye zorlayan bir grup, onu hakeme başvurduğu için büyük günah işlemekle itham edip, küfre girdiğini ve tevbe etmesi gerektiğini söylediler. Hz. Ali’nin dinden çıktığını düşünen bu bid’atçı hareket, bedevilerin de katılımıyla güçlendi ve Nehrevan savaşına yol açtı. Bu savaşta Hâricîler, tarih sahnesine çıkmışlar ve İslâm tarihinde ilk mezhepleşmeler ortaya çıkmıştır: Sünnî, Şiî ve Hâricî mezhepleri.

Hakem olayı ve devamında Nehrevan savaşı, İslâm tarihinde ortaya çıkan ilk fitnedir ki; o fitne, Müslümanı tekfîr fitnesidir!

Hâricîler, “Hüküm ancak Allah’ındır” Âyetini keyfi yorumlayıp; Allah’tan başkasının hakem olamayacağını, hüküm veremeyeceğini söylemişlerdir. Sonuçta; hakem olayının ümmet arasında cereyan eden Sıffîn savaşındaki akan kardeş kanını durduracağını düşünen Hz. Ali küfürle suçlanmıştır!

Tekfîrciliğin tarihine bakacak olursak, bununla kastedilenin Allah’ın “kâfir” dediğine ya da tâğûtlara “kâfir demek” olmadığı anlaşılacaktır. Allah’ın hükmünde küfür ve kâfir olan bir durumu aynen öyle kabullenmek; tekfîrcilik değildir. Bu, Allah’ın iradesine teslimiyettir. Kaldı ki, “tekfîrcilik, tekfîrci” gibi nitelemeler meşru değildir; bunlarla tahkîr ve tenkîd kastedilir! Meşru şekilde küfre “küfür”, kâfire “kâfir” demek tekfircilik değildir! Aksine Allah’ın Kitabında olan bir itikâddır bu davranış! Ancak küfre ve şirke girenleri ve akidesi bozuk olanları bizzat “aynî tekfîr” ile küfre nispet etmeyi kastetmiyoruz. Buna gerek olmayabilir!

Müslüman iman etmekle, şirk koşmamakla ve küfürden sakınmakla mükelleftir; bu konularda kusurlu olanları bilmemekten mes’ûl değiliz!

Önemli olan; İslâm inancını en güzel bir şekilde, bilmeyenlere ulaştırabilmektir. Bunu yapabilmemiz için de, çevremizdeki inancı bozuk insanlarla dünya işlerinde iyi geçinmek gerekir. Akidesi bozuk olanlara teblîğ yapacağım diye, onları tekfîr edip, dışlamak, kötülemek, aşağılamak, suçlamak, tavır koymak doğru değildir! Kâmil mü’min ahlakıyla, dürüstlüğüyle, sadâkat ve vefâsıyla, güler yüz ve güzel sözüyle çevresinde herkes tarafından sevilir, sayılır, değer verilir.

Teblîğ etmek; ne tekfîr etmek demektir ne de çevreye, akrabaya, arkadaşlara ve tanıdık kimselere karşı tavır koyup, dışlayıcı olmaktır! Teblîğ, Tevhîd akidesini açık şekilde muhataba ulaştırmaktır. Onun iman etmesinin önündeki manevi engelleri ilimle kaldırmak, onun yolunu açmaktır.

“İman, tekfîr ile başlıyor. Bu nedenle halka İslâm’ı sunarken onları tekfîrle işe başlamalıyız” diyenler, pek çok meseleyi karıştırıyorlar! Evet, imanın ilk şartı tâğûtu reddir. Tâğûtu reddetmeden yapılan iman şeklinin, müşriklerin inanç şekli olduğu herkesçe bilinmektedir. Ancak tâğûtu tekfîr, imanın şartıdır; yani Müslüman olabilmek için sahte ilâhları tanımayıp, Allah’ın mutlak iradesine teslim olmak gerekir.

Fakat tekfîr, teblîğin amacı değildir! Teblîğin amacı, hidâyetten mahrum kimselerin tâğûtu tekfîr edebilecekleri bir aşamaya gelmeleri için, kendilerine Allah’ın emir ve talimatlarını ulaştırmaktır.

Teblîğ esnasında tekfîr sevdasından kaçınmakta fayda vardır; bu iş, âlimlere bırakılmalıdır. Tekfîrcilik mânevî bir hastalıktır, tedavi edilmesi gerekir.

İlmi olmayanların, neyin tekfîr, neyin tekfîrcilik olduğunu ayırt etmeleri mümkün olmaz! 

İslâm ümmetinin başına bela olan ilk büyük fitne olduğu unutulmamalıdır!

Hem de ümmetin en şereflilerini bile tekfîr etmeye götürecek kadar salgın bir hastalık! 

Ancak câhillerden ve bedevilerden ilgi ve destek görecek aşırılık yolu!

Selefin ve tüm ümmetin yolundan sapan sapkın bir hareket!

Ayrıca bir kez daha hatırlatalım. Tekfîrcilik, kâfirin kâfir olduğuna itikâd etmek -küfrü küfür olarak bilmek- değil; Müslümanı tekfîr etmektir!

Tekfîrcilik özellikle ilim sahibi olmayan, yeni iman etmiş, imanı kalplerinde kökleşmemiş, heyecanlı ve aşırı mizaçtaki kimselerde görülür.

Adeta bazı Müslümanlar veya iman iddiasındakiler, kendileri gibi düşünmeyen ya da bazı meselelere inanma hususunda ayrılığa düştükleri kişilere kâfir diyerek nefsî bir haz duyarlar ve rahatladıklarını hissederler!

Hatta bir meselede tartıştığı ya da bir olayda sorun yaşadığı Müslümanı bile neredeyse tekfîr edenlere rastlamaktayız günümüzde!

Muhatabımız Müslüman olmasa dahi; meşru olan tekfîrle onu kendimizden nefret ettirmek yerine onun kurtuluşu için çabalamalıyız. Onu açıkça tekfîr etmek bize ne kazandırır ki? O kimseyi bizden uzaklaştırmaktan başka! Kaldı ki, insanların küfür içinde olmaları normalde Müslümana üzüntü vermesi gerekir. Bu şekilde hisseden kimsenin aklına tekfîr gelir mi?

Biri ateşe koşuyorsa ya da uçuruma doğru gidiyorsa; Müslümana düşen, onu kurtarmaktır. Onu kurtarırken de en güzel sebeplere sarılır. Bu durumdaki kişiye kızmak ve onu kötülemek sağlıklı bir tutum değildir.

Bir kimse kaza yapmışsa; o kazazedeyi suçlamak makul müdür? Ya da gözleri görmeyen bir kimse trafiğin yoğun olduğu yola girmek üzere hemen onu kurtarmaz mıyız? Veya yolunun üstünde çukur var, bir adım atsa içine düşecek, koşup ona yardım etmez miyiz?

Demek ki, sıkıntılı anlarda olan kimselere merhamet, şefkat ve iyi duygularla yaklaşır ve onlara süratle yardım etmeye çalışırız. Teblîğ de böyledir...

Bir kişiye teblîğ için gideceksiniz diyelim… O kişinin akidesinin bozuk olduğunu biliyorsunuz, hedefiniz onu tekfîr etmek mi olmalıdır, yoksa onu ateşe düşmekten kurtarmak mı?

Tekfîr için gidenler sadece kızarlar, kınarlar, kırarlar! Bu usûl, İslâmî değildir; nefsânîdir!

İnancı bizden ayrı bile olsa önce onlarla insan olma noktasında ittifak edebilmelidir. 

Çünkü çevremizdekilere ancak iyi ilişkilerden sonra fayda verebiliriz. Önce iyi komşu, iyi arkadaş, iyi akraba, iyi tâcir olmak lazım; sonra da, o insanlar bize değer verince onlara “Allah şöyle buyurdu” demeliyiz. Hatta insanlarla iyi ilişkilerden sonra; onlar Müslümana teveccüh edecek “Allah ne buyurdu?” diye bizzat kendisi soracaktır. Ama komşusuyla, arkadaşıyla, akrabasıyla, müşterisiyle geçimsiz olan bir kimsenin rastlantılarla bir yerlerde karşılaşıp da konuştuğu meselelere o kimseler değer verir mi! Sevmedikleri o konuşmacı Müslümanı ön yargıyla ve buğzla dinleyeceklerdir!

İnsanların güvenini kazanamayan kişi, ağzıyla kuş tutsa yine de itibar görmez! Müslüman güvenilirliği, dürüstlüğü, doğruluğu, merhamet ve iyi niyetiyle çevresinde sevilen ve değer verilen bir şahsiyet olmalıdır.

Tuhaftır ki; kendini “muvahhid” görenlerin dahi bir kısmı, muvahhid Müslümanlarca bile sevilmemektedir! Demek ki sevmeyen ve sevilmeyenden bir taraf yanlış yoldadır!

Sonuç olarak, Tevhîd en güzel şekilde anlatılmalıdır ama hidâyetin Allah’ın dilemesine bağlı olduğunu da unutmamalıdır! Dolayısıyla “niye iman etmiyorlar?” diye kimseye kızmamak gerekir. “Demek ki, iman edemiyorlar, buna layık değiller” diye düşünmelidir. 

Bu gerçeği unutanlar “tekfîrci” olurlar, aşırı kişilik özelliklerini “takvâ” adı altında benimserler! Teblîğ yerine tekfîri, merhamet yerine kini, kolaylık yerine zorluğu, müjdelemek yerine nefret ettirmeyi, arkadaş olmak yerine tavır koymayı ve asosyalliği seçerler… Bu, sağlıklı bir insanın psikolojisi değildir!

Bu ifadelerden, İslâm’ın açıkça ve olduğu gibi anlatılması gerektiği gerçeğinin göz ardı edildiği sanılmasın! Tevhîd’i teblîğ ederken, dinsizlerle bâtıl üzerinde uzlaşma ya da onlara yalakalık ve yağcılık yapılmasını savunduğumuz şeklinde bir vehme kapılmayalım!

Apaçık küfür olan sıfatları kim taşırsa elbette küfre girer ve kâfir olur. Ama onun küfrünü dile dolamak yanlıştır. Kalbimizde bilmek kâfidir; zaten mü’min, “kim kâfir?” ve “kim iman ediyor?” bilmektedir. İman eden kimse; kendisi gibi iman etmeyenleri de hemen tanır.

Mesela; Allah’ın gönderdiği emir ve yasakların devrinin geçtiğini ve bunların “eskilerin masalları” olduğunu söyleyen kişi, kim olursa olsun kâfirdir!

Aslında câhiliyye çağlarında pek çok insan, küfr-ü mûcib söz ve davranışlar sergilemektedir. Önemli olan bu tür insanlarla güzellikle geçinebilmeyi başarabilmektir.

İnsanların küfür konusunda tayin edilerek, adlarının sohbet konusu yapılması, arkalarından ya da önlerinden dedikodularını yapmak yanlıştır!

Bu dünyada -istisnâî asırlar hariç- herkesin aynı inançta olmasının mümkün olmayacağını unutmamak gerekir.

Herkesin inancı kendinedir! Ayrıca inançlar, bir başkasının meşru özgürlük alanı ihlal etmediği ve hukuka zarar vermediği sürece hayat bulur ve tarih sahnesinde kalır.

Tarih içinde nice inançlar tarihin çöplüğünü boylamış ya da arşivine kaldırılmıştır. Bunlar insan fıtratını esas almayan ve kişilerin haklarına en çok zulmeden düzenlerdir. Çünkü sonunda zulmeden sistemler yıkılmaya mahkûmdur!

İnsan haklarına, adalet ve özgürlüğe değer vermeyen pek çok fikirsel akımlar geçmişte sahne almış, rolünü oynamış, senaryo bitmiş ve sahne kapanmıştır!

Demek ki, insanlığın tarihi kadar gerçek olan bir başka realite insanların inanma ihtiyacıdır. . Buna meşru ölçüde saygı duymak ve anlayışlı olmak gerekir.

En önemlisi de, objektifimizi kaybetmeden bizim gibi düşünmeyen bir kişinin yerine kendimizi koyabilmeliyiz; eğer onu anlamak istiyorsak.

Genel olarak şu ifadeyi kullanabiliriz. Zıtlıkları, aykırılıkları, çelişkileri, yanlışları ve hataları değil; güzellikleri paylaşmalıyız...

Bunun için de güzel düşünmeliyiz ki, güzellikleri görebilelim.

Güzellikleri görenler, hem güzel bir hayat yaşar hem de yaşatır.

Yusuf Semmak

Bağlantı | kategori: AKAİD-TEVHİD | tarih: 25/11/2012 | Yorum(0) | Yorum yaz
YORUM YAZINIZ
İSMİNİZ

E-Posta (Gizli)

Web siteniz

Yorumunuz

Güvenlik kodu
20.04.2026Pazartesi
Son Konular .: 147- İnşikak Suresi (Seri' Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 146- İnfitar Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 145- Alimlerden Birine Soruldu! | Yusuf Semmak
.: 144- Sabah-Akşam Zikirleri | Yusuf Semmak
.: 143- Fecr Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 142- Abese Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 141- Ğaşiye Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 140- Leyl Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 139- Şems Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 138- Fatiha ve 10 Kısa Sure (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 137- Tarık Sûresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 136- Beled Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 135- Nebe Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 134- Hümeze Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 133- Beyyine Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 132- Alak Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 131- Duha Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 130- A'la Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 129- Buruc Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 128- Tekvir Suresi (Seri Okuyuş) | Yusuf Semmak
.: 127- Hasta İçin Okunacak Dualar! | Yusuf Semmak
.: 126- Her Köşeye ve Her Kişiye Tevhid'i Duyurun! | Yusuf Semmak
.: 125- Ru'yetullah'ı Reddedenlere Reddiye! | Kesitler-3 | Yusuf Semmak
.: 124- Kelime-i Şehadet Nedir? | Kesitler-2 | Yusuf Semmak
.: 123- Tağutu İnkar Etmek İmanın Şartıdır! | Yusuf Semmak
.: 122- Zerre Kadar İman Nedir? | Kesitler-1 | Yusuf Semmak
.: 121- Alın Yazgısı, Kader | Yusuf Semmak
.: 120- İlim Ne İçindir? Kimlere İlim Ehli Denir? | Yusuf Semmak
.: 119- Tekfircilik! | Yusuf Semmak
.: 118- Kur'an ve Sünnet'in Arasını Ayırma! | Yusuf Semmak
.: 117- Tevhid'i Nasıl Anlamalıyız? | Yusuf Semmak
.: 116- Sosyal Medyada Ne Paylaşalım? | Yusuf Semmak
.: NASİHATLER 17
Son Yorumlar
Yusuf Semmak
⏳ Ey İslâm Ümmeti! İlk vazi
Yusuf Semmak
✍️ Derdin ilimse, im
misafir
Nice
Yusuf Semmak
🔸 Rabbimiz, yolunu kaybed
Yusuf Semmak
Kadr Gecesi sebebiyle duâ ediyoru
Yusuf Semmak
Rabbimiz kalan ömrümüzü geçen ömr
Yusuf Semmak
☝️ "Tâğûta ibâdet et
Yusuf Semmak
✍ Sıla-i rahmin ömrü ve rız
Yusuf Semmak
BUNLAR HİÇ EŞİT OLUR MU?! 1- "
Yusuf Semmak
Arkadaşlar, videoyu paylaşalım!
Yusuf Semmak
Bu konuda üç Âyet-i Kerîme zikred
misafir
Thankks forr sharing your thought
Oğuzhan
Admin çok teşekkürler.
İsmail
Yüce ALLAH cc razı olsun sizden h
Yusuf Semmak
Ve aleyküm selâm kardeşim. Tâbi
Bekir Yetginbal
Canım kardeşim selamualeykum GÜN
Bekir Yetginbal
Ey Rabbim bu kulunun gayretlerini
Mahmut
Selamünaleykum Yusuf peygamberin
Ufuk
Çok güzel
Şeyma
Bu nadide soru ve cevapları için
Ahmet
Doyurucu bir yorum Teşekkürler
Yusuf Semmak
Son mısralar/dizeler hep "Lâm" ha
Baraa
Bence çoooook güzel bir site
ali
İlmî Arapça Sayfası http://www
ali
Faydalı Bir Maksud Programı http
ali
Faydalı Bir Emsile Programı http
Yusuf Semmak
BU DERSTE İŞLENEN BAŞLICA MEVZULA
Derya Atan
Ağzınıza, yüreğinize sağlık hocam
Firdevs Sevgi
inş güzeldit.
misafir
⭐⭐⭐⭐&
mustafa
Abi çook teşekküür ederim
Medine
Cenetin kapısın geçmek istiyom
Yusuf Semmak
Namazda Salli-Bârik okurken, Peyg
© 2012 YUSUFSEMMAK.COM