Araştırmacı, Yazar

ANASAYFA
BİZE ULAŞIN
AMACIMIZ
KUR'AN DİNLE
KİTAPLARIMIZ
DERS VİDEOLARI ARŞİVİ
NOT DEFTERİ
Bu sorunun cevabını en iyi bu ortamı yaşamış, incelemiş bir âlim verebilir. Bu nedenle önceden tarîkat şeyhi iken, hidâyete erip şeyhliği bırakan bir kimsenin açıklamalarının çok önemli olduğu kanaatindeyiz. Ferîd Aydın Hoca Efendi, nesiller boyu Nakşî şeyhliğini yapmış bir aileden gelmektedir. Kendisi on binden fazla mürîdi varken şeyhliği bırakarak kendi ifadesiyle Tevhîd yoluna girmiştir. Arapça, Farsça, Türkçe, Kürtçe, Fransızca ve İngilizce'ye oldukça âşinadır. İslâmî ilimlerde de yetişmiş saygın bir ilim adamıdır. Bu soruya cevap verebilecek en uygun kişi, kendisidir. Çünkü hem şeyhlik yapmıştır, hem de şeyh ailesinden gelip bu kültürü ve âdetleri çok iyi bilmektedir, hem de araştırmacıdır... Hepsinden önemlisi de şeyhlik makamını terk etmiştir. Herkes şeyhlik, makam ve mevki için olmadık tavizler verirken; o neden şeyhliği terk etmiştir? Bu makam meşru olsaydı, terk eder miydi acaba? Herkesin inancının kendisine olduğunu hatırlatarak, objektif olmak isteyenler için eski şeyh Ferîd Hocanın açıklamalarının araştırmacılar tarafından dikkate alınması gerektiği kanaatindeyiz.

 

TARÎKATÇILIK

Tarîkatçılık İslâm'a Uygun mudur?

Bu sorunun cevabını en iyi bu ortamı yaşamış, incelemiş bir âlim verebilir.[1] Bu nedenle önceden tarîkat şeyhi iken, hidâyete erip şeyhliği bırakan bir kimsenin açıklamalarının çok önemli olduğu kanaatindeyiz. Ferîd Aydın Hoca Efendi, nesiller boyu Nakşî şeyhliğini yapmış bir aileden gelmektedir. Kendisi on binden fazla mürîdi varken şeyhliği bırakarak kendi ifadesiyle Tevhîd yoluna girmiştir. Arapça, Farsça, Türkçe, Kürtçe, Fransızca ve İngilizce'ye oldukça âşinadır. İslâmî ilimlerde de yetişmiş saygın bir ilim adamıdır. Bu soruya cevap verebilecek en uygun kişi, kendisidir. Çünkü hem şeyhlik yapmıştır, hem de şeyh ailesinden gelip bu kültürü ve âdetleri çok iyi bilmektedir, hem de araştırmacıdır... Hepsinden önemlisi de şeyhlik makamını terk etmiştir. Herkes şeyhlik, makam ve mevki için olmadık tavizler verirken; o neden şeyhliği terk etmiştir? Bu makam meşru olsaydı, terk eder miydi acaba? Herkesin inancının kendisine olduğunu hatırlatarak, objektif olmak isteyenler için eski şeyh Ferîd Hocanın açıklamalarının araştırmacılar tarafından dikkate alınması gerektiği kanaatindeyiz.

Nesiller boyu Nakşibendî tarîkatının şeyhliğini yapan bir aileden gelen Ferîd Aydın, hem medrese ilimleri hem modern ilimler hem de genel kültür yönünden kendisini yetiştirmiştir. Ailesi, kuşaklar boyu Nakşî liderliğini yaptığı için, kendisi beşik şeyhidir. Yani çakma şeyh değil, köklü ve icâzetli şeyhtir. Hz. Hasan soyundan geldiği için Şerîf'tir. Aslen Arap’tır. Arapça, Farsça yanında Türkçe ve Batı dillerine de oldukça âşinadır. Hatta Türkçe'nin gramer ve edebiyatı konusunda kendisini çok iyi yetiştirmiştir... Dil'e hâkimdir.

Ben de şahsen başta Arapça olmak üzere bazı derslerine misafir olarak iştirak ettim ve Arap Dili ve Edebiyatı’nın yanında Batı menşe'li diller ile Türkçe'ye hâkimiyeti, beni oldukça şaşırttı ve sevindirdi. Kur’ân ve Sünnet'i anlama konusunda Vahyin literatürünü Selef’in usûlüne uygun algılayışı ve açıklaması takdîre şayandır. Arapça'yı hem medrese, hem modern, hem konuşma, hem bilimsel konularda çeviri yapabilme, hem Arapça te’lîf yapma, hem de Kur’ân Arapçasına hâkimiyyet yönüyle mükemmel seviyede bilmektedir.

Özellikle İslâm akîdesini bilme noktasında âlimdir. Tasavvuf ve tarîkatın iç yüzünü bilme noktasında üstaddır. 1968'de şeyhlik makamına gelmiş ve 1975'de 10 binden fazla mürîdi varken; tarîkatın temel ilkelerinin Tevhîd inancına aykırı olduğu gerekçesiyle şeyhliği Allah rızâsı için bırakmıştır... Piyasada pek çok çakma şeyh, şeyh olabilmek için çırpınırken, -Ferîd Aydın'ın ifadesiyle- sultanlardan daha iyi bir hayatı olmasına rağmen, sırf inancı için şeyhlik makamını terk etmiştir.

Tarîkatın gerçek yüzünü ondan daha iyi bilen bir insan bulmak sanırım yoktur! Zira hem muvahhiddir, hem âlimdir, hem beşik şeyhidir, hem de şeyhlik yapmıştır ve şeyh ailesinden gelmiştir. Şeyh iken gittiği yolun Tevhîd yolu olup olmadığını sorgulayacak kadar mücâhid ve mübârektir. Tıpkı İbrâhîm b. Edhem'in padişahlığı bırakması gibi, o da şeyhliği bırakmıştır. Şeyhlerin etkisi padişahlardan tesirlidir; zira onlara, mürîdleri gönülden bağlıdır, padişahlara ise kanun ya da iktidar gücüyle bağlıdırlar.

Bu konuda söylenecek çok şey olmasına rağmen, bir mühim meseleye temasla bitirmek isterim inşâAllah. Ferîd Aydın Hoca Efendi, tarîkatın temelinin Şamanizm, şirk, hurâfe ve bid'atlere dayandığını tespit ettikten sonra, bu gerçekleri mürîdlerine teblîğ etmek istemiştir ama tarîkattaki diğer hocalar "şeyhimiz, sekr (mânevî sarhoşluk) halinde, bu mânevî olarak makamının yükselmesinin yani manevî kemâlâtın sekr'idir; o, sahv[2] haline dönünce kendine gelecek" diyerek; üstad ne kadar söyle de bir fayda vermiyormuş. Bu meseleyi bizzat kendisinden dinlemiştim.

Meşru olmayan bir makamda bulunarak, insanlara fayda sağlamanın mümkün olmadığını o genç yaşlarında (30 yaşlarında) anlamıştır, çok geçmeden de şeyhliği bırakmıştır.

Şeyhliği bıraktıktan sonra on binden fazla tarîkatçı mürîdlerinden sadece iki kişi kendisine sadık kalıp ayrılmamıştır... Kendisinin belirttiğine göre biri vefât etmiş, diğeri ise hayatta ve kendisine son derece -gönülden- bağlıymış... Demek ki mesele tarîkatmış, şeyh değil! Biri gitse diğeri gelir! Ve on bine karşı iki mürîd! Şeyh Efendi hakikatleri söylediğinde o binlerce mürîd nereye kayboldu acaba? Nedense birçok insan, duymak istediklerini söyleyenleri baş tacı ediyor; gerçekleri söyleyenleri değil!

Rabbim bu mübârek üstadımıza hayırlı, uzun ömürler versin; hayat çizgisinde gerçekleştirdiği sâlih amelini kabul etsin. Onu ve bizi şirkten, küfürden, hurâfelerden, bid'atlerden korusun; Kur’ân ve Sünnete uyan mü'minlerden kılsın... Hristiyanlar ve Yahudiler gibi, din adamlarını ve bilginlerini ilâh edinen, şeyhlere ve ruhânîlere tapan müşriklerden etmesin! Gerçek şeyhlik iddia, istek, hırs ile değil, Allah korkusuyladır. İnşâAllah, Ferîd Aydın, gerçek şeyh olduğunu ispatlamıştır.

Dünden bugüne, Nakşîlik kültüründe şeyhlik makamını terk eden ilk kişi olan; inanç bozuk olduğunda makamların araç ya da amaç olamayacağını ameliyle gösteren, tarîkatların bid'at ve hurafelerini iptal mücâhedesinde, Ümmet-i Muhammed için bulunmaz bir örnek olmasının yanında, yaşayan bir kaynak olan Ferîd Aydın Hoca Efendi, bir kişi için tarîkat ya da tasavvuf’a dair araştırma yolunda bulunmaz bir nimettir. Şeyh'in değeri vefâtından sonra herkesçe daha iyi anlaşılacaktır. Allah uzun ömür versin...

Tasavvuf Konusu Üzerine:

Tasavvufla ilgili temel eserler incelendiğinde, günümüzdeki bazı mutasavvıflarla da konuşulduğunda; Kur’ân ve Sünnet’i ve ashâbın yolunu kendine yol edinen herkesin kafasına takılacak sayısız sorular bulunmaktadır. Bunlardan sadece birkaçını yazmak istiyoruz.

Amacımız asla kimseyi yargılamak değildir; sadece birlikte sesli düşündüğümüzü farz edelim. Burada yazılanların ispatları ve kaynakları fazlasıyla mevcuttur. Tasavvuf kitaplarında yazılı olan ve sûfîlerin savundukları fikirleri kabul edenler olabilir ama biz bunları kabul etmiyoruz. Çünkü Kur’ân ve Sünnet’ten sayısız delillerle bu fikirler çöpü boylamıştır, asırlar önce… Bu fikirleri kabul etmeyenler de oldukça çoktur. Mesele, inanç olunca herkesin aynı görüşte olması beklenemez; ama inanırken acaba araştırarak mı inanıyoruz yoksa her şeyi te’vîl ederek mi fikir sahibi oluyoruz? Elimizde te’vîl baltası varsa, her şeye bir kılıf ve gerekçe buluruz kendimizce... Minareyi çalan kılıfını hazırlar, misali… Ama objektif, şartlanmış, peşin fikirli ve ön yargılı olmadan araştırma yapanlar; Kur’ân’ın güzelliklerine ulaşabilirler…

Birkaç Soru:

Bir kimsenin Allah’ın azâbından kurtulup, cennete girmesi için şeyhe bağlanmak şart mıdır?

Bu dinde hahamlar sınıfı var mıdır?

Mürşidlere ismet (günahsızlık hali) isnâd edilebilir mi?

Belirli bir mertebeden sonra sorumluluklardan kurtulup, kulluktan âzâde olmak ve dilediğince hareket etmek meşru mudur?

Şeyhler vahiy alır mı, gaybı bilir mi?

Şeyhler, mürîdlerini huzur-u İlâhî’de bulup, şefâat edebilecek mi?

Şeyhlerin huzurunda, gıyâbında, yaşarken ve öldükten sonra istiğâse, istiâne, imtimdâd etmek, “ya falan yetiş!” diye yardım istemek câiz midir?

Vahdet-i vücûd, hulûl, râbıta, fenâfişşeyh, fenâfillâh, tevbe almak, başkasının irâdesi dâhilinde, çizdiği sınır ve şartlara uygun kulluk yapmak, bazı kimseleri ibâdette Allah ile araya “vesîle”, “aracı”, “şefâatçi” olarak koymak doğru mudur?

Kur’ân’daki bilgileri kabuk, keşf ve ma’rifet’e ulaşan şeyhlerin sözlerini gerçek öz ve hakikatin ta kendisi kabul etmek câiz mi?

Şerîat-tarîkat-hakîkat üçlemesine inanmak sahîh midir?

Kur’ân’ın zâhir’i temsîl ettiği, bir takım velî denen kişilerin sözlerinin ise bâtın olduğu ve gerçek ilmin bâtın ilmi olduğu iddiasının delili var mıdır?

Kur’ân’ın bazı muhkem Âyetlerinin zâhirî manalarına ters olarak bâtınî anlamlar verilebilir mi?

Kur’ân’ı zâhirî ve tasavvufî tefsîr şeklinde iki farklı yöntemle anlamaya çalışmanın mantığı; Şerîat’ın zâhirini kabuk, tasavvufu ise öz ve hakikat kabul etme felsefesi değil midir? 

İbn-i Arabî’nin iddia ettiği, Hâtemu’l Evliyâ (İbn-i Arabî)’nin Hâtemu’l Enbiyâ’dan üstün olduğu iddiasının, Şerîat’tan delili nedir?

İbn-i Arabî’nin, Hâtemu’l Enbiyâ’nın sadece Müslüman olanlara şefâat edeceği, Hâtemu’l Evliyâ’nın ise tüm insanlığa şefâat edebileceği görüşü hangi Nass’a dayanıyor?

Bir şeyhin kalpten geçenleri bilebileceğinin, aynı anda iki yerde olabileceğinin, öldükten sonra hayattaki halinden daha etkili -kınından çıkmış bir kılıç gibi- olacağının delili nedir?

Dinlerinin amacının aynı olduğunu, dolayısıyla din ayrımı yapmanın gereksiz olduğu; Firavun’un bile mü’min olduğuna inanmanın delili nedir?

Bu Sorulardan Sonra Tasavvufun Önde Gelenlerinin Sözlerini Aktarmak İstiyoruz:

Tasavvufun temel ilkelerinden birisi; mürîd’in, şeyhine hiçbir konuda muhâlefet etmeden ve eleştirmeden mutlak itaat etmesidir.

“Mürîd, mürşidinin elinde ğassal (ölü yıkayan)ın elindeki ceset gibi olmalıdır.”[3]

Bâyezid-i Bistâmî:

"Öyle bir deniz geçtim ki, peygamberler onun kıyısında durdu."

"Cehennem dediğin nedir ki? Onu görsem hırkamın ucuyla söndürüveririm."

"Kendimi noksan sıfatlardan tenzîh ederim. Şân'ım ne kadar yücedir!"[4]

Tasavvufçuların Hadîs-i Şerîf diye sürekli dillerine doladıkları, "mürşidi (şeyhi) olmayanın mürşidi şeytandır"[5] sözü de Bâyezid-i Bistâmî’ye aittir. Vahdet-i Vücûd inancının sonucu olarak, “Cübbemin içinde Allah’tan başkası yoktur”[6] şeklindeki korkunç sözü de maalesef, mutassavıfların üstadı Bayezid söylemiştir.

Muhyiddîn İbn-i Arabî:

"Fusûsu'l Hikem" adlı eserinde Firavunun sâlih bir insan olduğunu ve kendisinin peygamberlerden üstün olduğunu yazar. Bu kitabı Rasûlullah'ın emriyle yazdığını söyler.[7]

İbn-i Arabî, pek çok âlim tarafından tekfîr edilmektedir.[8]

Fusûsu'l Hikem ve Fütuhâtu'l Mekkiyye diye meşhur olmuş iki eseri vardır!

İbn-i Arabî, Fütuhât'ın beşerî değil, İlâhî bir kitap olduğunu savunur.[9] Bu kitabı kendi istek ve irâdesiyle değil, Allah'ın istek ve irâdesiyle yazdığını belirtir. Bu ifadeleriyle açıkça kitaplarının vahiy ürünü olduğunu ifade eder.[10]

İbn-i Arabî, dinin Nasslarının sembolik olduğunu, insanları düzene sokmak için ifade edildiğini söyler. Ona göre cehennemdeki azap bile semboliktir. Gerçek olsa bile alışılıp, azâbı sona erecek olan bir şeydir. "Cehennem ehli, her ne kadar ateşte kalırsa da onların yanmalarından maksat haklarındaki gazap ve elemi kaldırmak içindir ki, bu da rızâ'dır."[11]

"Şayet (Allah, cehennemdekileri) cennete çıkarsa, onlar muhakkak ki (bundan) azâb duyarlar ve cennete girmek onlara zarar verir. Tıpkı, gül kokularının domuzlan böceklerine zarar vermeleri gibi."[12]

İbn-i Arabî bazen fakihlerin toplum için gerekli olduğunu söylerken bazen de, "fakihler bu ümmetin Firavunlarıdır"[13] demekten çekinmez.

İbn-i Arabî’nin inançlarının merkezini Vahdet-i Vücud ve dinlerin birliği düşüncesi oluşturur. Bu nedenle Vahdet-i Vücud'cu için görülen, hissedilen âlemden başka varlık yoktur. Buna ise "tabiat" ya da "tanrı" demek fark etmez. Nasıl olsa, iki ayrı isim de aynı şeyi ifade eder.[14]

"Hak'tan başka varlıklar yahut âlem adıyla anılan şey Hakka nispetle bir şahsın gölgesi gibidir. Böyle olunca Mâsiva yani Allah'tan başka olan varlıklar Allah'ın gölgesidir. Bu (temsîl) varlığın âleme nispet edilmesinin aynıdır."[15]

Vahdet-i vücûd inancını, İbn-i Arabî şöyle ifade eder: “Varlıkta ancak Allah vardır.”[16]

“Kendisinden başka bir şey yaratmamıştır. Eğer hakkın gayrı bir şey yaratmışsa o bâtıldır. Belki onları senin isimlerin ve sıfatların ile ortaya koymuştur. Senden gayrı olanları tenzîh ederiz.”[17]

Yûnus Emre:

"Cennet cennet dedikleri birkaç köşkle birkaç hûrî,

İsteyene ver sen anı, bana Seni gerek Seni."[18]

Bu şiir, Şeyhu’l-İslâm Ebû's Suûd Efendi'ye okunup, Şerîat açısından hükmü sorulduğunda, Şeyhu’l-İslâm bunu “Küfr-i Sarih” (açık küfür) olarak niteleyip, bunu inanarak söyleyip okuyanın katlinin vacib olduğu yolunda fetvâ vermekte tereddüt etmemiştir.[19]

Ebû's Suûd Efendi (1520–1574), Kânûnî ve 2. Selîm zamanlarında 27 yıl Şeyhu’l-İslâmlık yapmıştır. Yûnus Emre, Ebû's Suûd'dan yaklaşık 200 yıl önce yaşamış bir tasavvuf şairidir. Ebû’s Suûd, verdiği bir fetvâyla, bu şairin şiirlerini yasaklamıştır.

Yûnus Emre’nin, Şerîatı aşağılayan başka bir şiiri:

“Dost yüzün görücek şirk yağmalandı,

Anınçin kapıda kaldı şerîat.

Hakikat bir denizdir, şerîattır kapısı,

Çoklar gemiden çıkıp denize dalmadılar.”[20]

Hallâc-ı Mansûr:

 Vahdet-i vücûd inancını savunup, أنَا الْحَقُّ "Ene'l Hakk" yani -hâşâ- "Ben Allah'ım" dediği için döneminin en önde gelen âlimlerinden oluşan bir heyet tarafından muhâkeme edilip, uzun araştırmalar ve şahitlikler sonucunda idam edilen, sûfilerin "tasavvuf şehîdi (!)" kabul ettikleri Hallâc-ı Mansûr bir şiirinde şöyle diyor:

"Senin ruhun benim ruhum şarabın saf su ile karışması gibi karışmıştır.

Sana herhangi bir şey dokunduğunda bana da dokunur.

Ey Allah'ım! Her durumda Sen, benimsin.

Ben, sevdiğim O'yum ve sevdiğim O, benim,

Biz bir vücutta sakin iki ruhuz.

Eğer Sen beni görürsen, O'nu görmüş olursun.

Ve eğer sen O'nu görürsen, ikimizi birlikte görmüş olursun.

O yücelikte "Ben", "Biz" veya "Sen" yoktur.

"Ben", "Biz, "Sen" ve "O" hep biziz."[21]

Şebüsteri, Hallac-ı Mansur’un Ene’l Hakk demesini şöyle yorumlar:

“Ene’l Hakk, mutlak olarak sırları açığa vurmaktır,

Hakk’dan başka kim Ene’l Hakk diyebilir?

Âlemin bütün zerreleri, Mansur gibi Ene’l Hakk demektedir.

Sen ister onları sarhoş say, ister Mansur!

Kendini sen de hallaç yapar, varlık pamuğunu atarsan,

Hallac gibi bu sözü söylemeye başlarsın.

Hakk’dan başka varlık yok…

İster o hakk’dır de, ister ben Hakk’ım de.”[22] 

Celâleddîn Rûmî:

Celâleddîn Rûmî de, kitabı Mesnevî’nin kendisine vahiyle yazdırıldığını ve Mesnevî’nin aynen Kur’ân’ın özelliklerini taşıdığını uzun uzun anlatır!

“...Şüphe yok ki, Mesnevî gönüllere şifadır, hüzünleri giderir, Kur’ân’ı apaçık bir hale koyar, rızıkların bolluğuna sebep olur, huyları güzelleştirir. Şânları yüce, özleri hayırlı kâtiplerin eleriyle yazılmıştır, temiz kişiden başkasının dokunmasına müsaade etmezler. Mesnevî, âlemlerin Rabbinden inmedir; bâtıl ne önünden gelebilir ne ardından. Tanrı onu korur, gözetir; Tanrı en iyi koruyandır, merhametlilerin en merhametlisidir. Mesnevî’nin bundan başka lakapları da var, o lakapları veren de Tanrı’dır. Fakat biz bu az lakapları anarak lafı kısa kestik. Az çoğa, bir yudum su göle, bir avuç tane bir harmana delâlet eder.”[23]       

Mesnevî hakkında söylenen özelliklerin, Kur’ân Âyetlerinde Allah’ın Kitâbı için zikredilmiş vasıflar olduğuna dikkat edelim! Mesnevî’yi överken de, lafı kısa tutmuş; biz bu övgülerin baş tarafını bile yazmaktan sıkılıp, ihmal ettik. Oysa kendisi, bunların tamamını az buluyor ve azın çoğa delâlet etmesi gerektiğini söylüyor; âlemlerin “Rabbinden inme”, “bâtılın önünden ve ardından gelemeyeceği”, “sadırlara şifa”, "şânları yüce, özleri hayırlı kâtiblerin elleriyle yazılmış", "temiz kişilerden başkasının dokunmasına müsaade edilmez", "Tanrı onu korur ve gözetir" olduğunu iddia ettiği kitabı için...

Mesnevî’deki müstehcen beyitlere ve hikâyelere burada değinmeyi kendime yakıştırmadığım için onları geçiyorum! O müstehcenliğin boyutlarında asla bir sınır olmadığını belirtmeden geçmeyelim! Mesnevî’de okuduğum bazı erotik hikâyelerden dolayı, okuduğum için kendimden utandım! Mevlevîlere meseleyi delilleriyle ispat edip sorduğumuzda da, Celâleddîn-i Rûmî’nin “mânâ âleminin sultanı”, “kalplerin doktoru”, “aşk eri” olduğu gibi safsatalarla, onun söyledikleri her şeyin bir hikmeti olduğunu; onun hikâyeleri ne kadar erotik de gözükse doktorun elindeki kadavrayla oynaması gibi, yaptıkları ona helâldir dediler. Bu nasıl anlayış, bu nasıl inanç! Çok şeyler söylenir ama bâtıl fikirler, çok sözü hak etmiyorlar! Şunu söylemeden geçmeyelim, doktorlar da önlerindeki insan cesedine hürmet etmekle ve dilediği gibi mıncıklamamakla mükelleftirler!

İmam Gazâlî, İhyâ’sını Tasavvufçuları Islah Etmek İçin Yazmıştır:

Tasavvuf'u çok yakından tanıyan ama asla Vahdet-i Vücud'cu, Hülul'cu, Rabıta'cı olmayan[24]; İslâm'ın Tevhîd akîdesine aykırı bir inancı, söz ya da ameli kabul etmeyen İmam Gazâlî, halk arasında vahiy İslâm'ından, kültürel bir İslâm'a doğru yöneliş olduğunu fark etmiş ve vahiy İslâm'ını tekrar ihyâ etmek için "İhyâu ulûmi'd-dîn" isimli eserini yazmıştır.

Bu durumu da kendi eserinde şöyle özetlemiştir:

"Halkın i’tikâdının gevşeme ve imanlarının zayıflığı sebeplerini araştırdım. Karşıma dört sebep çıktı: Biri, Felsefe ile meşgul olanlardan, ikincisi, Tasavvuf yoluna girenlerden, üçüncüsü, "talîm" davasına bağlananlardan, dördüncüsü de, halk arasında ilimle tanınmış kimselerin davranışlarından gelmekteydi."[25]

İmam Gazâlî’nin, “Şeyh’e Bağlanma” Konusundaki Görüşü:

“Şüphesiz bir muallime (mürşid’e) ihtiyaç vardır. Muallimin ma’sûm olması lazımdır. Ancak bizim muallimimiz ma’sûmdur; o da Hz. Muhammed’dir.”[26]

Şeyhlerden İstiğâse (Yardım İsteme) Konusunda Şeyhu’l-İslâm İbn-i Teymiyye’nin Görüşü:

اسْتِغَاثَةُ الْمَخْلُوقِ بِالْمَخْلُوقِ كَاسْتِغَاثَةِ الْغَرِيقِ بِالْغَرِيقِ

“Yaratığın, yaratıktan istiğâsesi, boğulmakta olanın, boğulandan yardım istemesi gibidir.”[27]

Ömer Nesefî’nin Tasavvufçular Hakkındaki Uyarısı:

“Bil ki, tasavvuf yolunu tutanlar on iki fırkadır. Bunlardan sadece bir tanesi doğru yol üzeredir. Geriye kalanlar bid’at ve dalâlet içindedir.”[28]

O dönemde bu söz söylenmişse, günümüz için ne demek lazımdır?

Şeyhu’l-İslâm İbn-i Teymiyye’nin, Kıyâmet Gününde, Şeyhlerin Mürîdlerini Kurtaracağını İddia Edenler Hakkındaki Fetvâsı:

مَنِ ادَّعَى أنَّ شَيْخًا مِنَ الْمَشَايِخِ يُخَلِّصُ مُرِيدِيهِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ مِنَ الْعَذَابِ، فَقَدِ ادَّعَي أنَّ شَيْخَهُ أفْضَلُ مِنْ مُحَمَّدِ بْنِ عَبْدِ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، وَمَنْ قَالَ هَذَا فَإنَّهُ يُسْتَتَابُ، فَإنْ تَابَ وَإلاَّ قُتِلَ

“Kim herhangi bir şeyhin, mürîdlerini kıyâmet günü azâbtan kurtaracağını iddia ederse, kendi şeyhinin Abdullah oğlu Hz. Muhammed aleyhisselâm’dan daha üstün olduğunu iddia etmiş olur. Bunu diyen kimse tevbeye çağrılır, eğer bu sözünden vazgeçer ve tevbe ederse, ne âlâ! Yoksa (mürted olarak) öldürülür.”[29]

İslâm şifreler, düğümler, esrarlar, tılsımlar dini değildir. Allah’ın dini apaçıktır; Allah, akıl sahibi herkesi mükellef sayar. Dini herkes anlamasaydı mükellef olmanın şartlarından birisi de “şeyhe bağlanma” olması gerekirdi! Bu din sadece şeyhlere, hacı-hocalara, din adamlarına, âbidlere, zâhidlere gelmemiştir. Bu din herkesi muhatap almaktadır ve dileyen herkes onu anlar ve yaşar. Allah ile kendi arasına müşriklerin yaptıkları gibi aracılar koyup Allah’ın rızâsını kazanmaya çalışmak eski câhiliyyenin en bariz şirk âdetlerindendir. İlim ehline sormak ve ondan bir şeyler öğrenmek ile bir kişiye köle gibi bağlanıp ibâdet edercesine ona itaat etmeyi birbirinden ayırmak gerekir. Allah’a ait sıfatların bir kısmını ya da çoğunu şeyhlere verip, Allah’a şirk koşmak yapılabilecek en tehlikeli amellerden birisidir.

Tasavvuf Konusunda Kısa Bir Değerlendirme:

Bazı kesimler, tasavvuf aleyhinde konuşanları İslâm âlimlerine, evliyâ’ya sataşmakla ve zikre karşı olmakla suçlamaktadırlar. Bu, açık bir iftirâdır! Müslüman, Allah’ın evliyâ’sına asla düşman olmaz. Ama şeytanın evliyâ’sını dost edinmemesi de imanının bir gereğidir. Ayrıca zikir de zaten Kur’ân'ın ismidir ve zikrin çeşitleri de bulunmaktadır. “Tarîkatçılık” deyince neden zikir akla geliyor? Allah'ı zikretmek için mutlaka birilerine tevbe vermek mi lazım? Birilerinin eline, eteğine yapışmak mı lazım? Allah'ın rızâsını kazanmak için onlardan himmet, medet, şefâat ve tavassut niyaz etmek mi lazım? Allah'ı bir kenara bırakıp onlarla râbıta yapıp, ruhâniyetlerinden yardım istemek ve feyz depolamak mı lazım? Onların çizdiği sınırlar çerçevesinde kulluk etmek, onların belirlediği sayılarda zikir (!) ve dualar yapmak, ibâdetler etmek mi lazım? Allah mı emretti size, tarîkata girmeden beni zikredemezsiniz diye? Benim rızâmı bazı şeyhlere intisâb da arayın diye? Allah mı söyledi size, mahşer yerinde tüm peygamberlerim bile nefsinin derdine düşerken, bu şeyhler mürîdlerine şefâat edecekler diye? Allah mı söyledi size, direkt bana dua etmeyin, darda kaldığınızda bana siz ulaşamazsınız; şeyhlere dua edin ve onlardan yardım isteyin diye? Allah mı söyledi size, şeyhlik kisvesi ve hırkası giydirilen insanlar nerede olursa olsun sizi duyar ve halinizden haberdar olur; dara düştüğünüz onlardan medet dileyin diye? Allah mı söyledi size, şeyh denen kimseler ölünce dahi dünyada ve mürîdleri üzerinde tasarrufa devam ederler hatta ölen bir şeyh kınından çıkmış bir yalın kılıç gibi, sağlığından daha etkilidir diye? Allah mı söyledi size, şeyhler kalpten geçenleri bilir, duvarın önüyle arkası onlar için birdir, onlar sizin gece yatağınızda kaç kez sağa ve sola döndüğünüzü bilir diye?

Tarîkat ya da tasavvuf[30] kelimesi, Kur’ân ve Sünnetin neresinde geçiyor ki, bu kavramları din ile eşdeğer görecek kadar sapıtıyorsunuz? Sadece vahiy istikâmetinde dini kabul etmek ve yaşamak size neden yetmiyor? Din, tarîkatsız ve şeyhlere intisâbsız eksik mi kalıyor?

Tasavvuf tıpkı bir labirent gibidir. Bir şeyi haklı olarak söylerken, yanlış olan diğer bin şeyi fark edemezsin. 1. yüzyıldan itibaren tasavvuf’un geçmişini ve bugününü okuyun. Tasavvuftaki mertebeleri inceleyin. İyi niyetli bir arkadaşımızın göremediği ve bilemediği neler varmış, okumaya devam edildiğinde anlaşılacaktır. Bu ekolün pîrleri, üstadları, en büyük şeyhleri ve kutb’ları Muhyiddîn İbn-i Arabî, Bâyezid-i Bistâmî, Hallâc-ı Mansûr, Sadrettin Konevî, Celâleddîn Rûmî, Yûnus Emre ve emsalleri değil mi?

İbn-i Arabî’nin, Fusûs ve Futûhât isimli hurâfâtla dolu kitaplarını okudunuz mu? Neler dediğini söylesem, tarîkatçılar bile "öyle şey olur mu" diye kabul etmiyorlar. Lafı uzatmayalım diye size bırakıyorum.

Bâyezid-i Bistâmî kendisi için ne diyor biliyor musunuz?

لَيْسَ فِى جُبَّتِى سِوَى اللهِ yani "cübbemin içinde Allah'tan başka kimse yoktur" diyor. Bu cümlesiyle kendisini Allah olarak kabul etmiyor mu? Bu Tarîkatta var olan Vahdet-i vücûd i’tikâdının bir ifadesidir. Bu inanç, Yunan felsefesindeki Panteist düşünce biçiminin aşağı yukarı aynısıdır. Yani evrende bulunan her şeyin Allah'ın bir parçası, gölgesi, görüntüsü ya da yansıması olduğu inancı... Bundan dolayı da Bâyezid-i Bistâmî, "evrende olan her şey Allah ise, cübbemin içinde de Allah'tan başka kimse yok" diyebiliyor. Bu türden sapıkça inançların haddi hesabı yok. Ama tarihte geçmiş, sonraki asırlarda mutasavvıf diye tanınan herkes vahdet-i vücûd’cu olmayabilir. İmam Gazâlî gibi. Gazâlî, zikir, ibâdet, zühd, takvâ, ver⒠gibi şeylere a’zâmî hassâsiyet gösterdiği için tarîkatçılar ona da “mutasavvıf” derler. Oysa o, zamanının müceddididir. Yazdığı "ihya-i ulûmi'd-dîn" isimli eserini de tasavvufçuların bid'at, hurâfe ve dalâlet olan şeylerini İslâm'dan temizlemek için yazmıştır. Bunu bizzat kendisi “el-munkızu mine'd-dalâl” (Türkçe çevirisi: Dalâletten Hidâyete) isimli eserinde söylemektedir. Bu eserinde Felsefeciler, Bâtınîler, Kelâmcılar ve Sofiler konusunu etraflıca açıklar ve hidâyetten sapanların inançlarını reddeder.

Yine Bâyezid-i Bistâmî bir sözünde şöyle diyor:

سُبْحَانِى مَا أعْظَمَ شَأنِى yani "kendimi noksan sıfatlardan tenzîh ederim, benim şânım ne yücedir!" diyor. "Sübhân" ve "şânı yüce olmak" Allah'ın iki sıfatı değil midir? Bu arkadaş, kendisini Allah yerine koyarken, siz onun ilâhlık iddiasını ya da şeyhlik iddiasını onaylamakla ne durumda oluyorsunuz acaba?

Bu açıklamalar, zaten ma'lûm-u ârif’tir. Apaçık şekilde kitaplarda yazmaktadır. Baştan sona bu ekolü araştıran ve kimsenin fikren kuklası olmayan, kimseye aklını ve imanını kiraya vermeyen ya da temlik etmeyen bir kul olarak; objektif olduğumuzu söyleyebiliriz. Zira beyinlerini başkasına satan kişiler, âdil olamazlar. Bir insan için şu dünyada, başkasının papağanlığını yapmaktan daha kötü bir sıfat yoktur.

Şimdi soruyoruz; insanları Allah ve Rasûlünün yoluna davet ederken, tarîkatçıların İslâm'a aykırı olan inanç ve amellerini söyleyince ve ispat edince, bir mü'min nasıl ve ne cüretle eleştirilebilir? Ya da böyle bir hakkı var mıdır sofilerin?

İslâm'dan bir gerçeği inkâr etmedikçe hiçbir kimse dalâlete düşmez ve sırât-ı müstakim'den çıkmaz!

Ben, şahsen Kur’ân ve Sünnet'in bir tek esasını dünyayı değişmem! Tarîkatçıların ya da başka grupların inandığı ve savunduğu her ne, İslâm'a uyuyorsa, ben de aynı gerçeği vahiy istikâmetinde kabul ederim. Âdil olma ve hakka teslim olma konusunda kişisel önyargıları baskın çıkan kimse henüz iman etmemiştir. Meseleyi bu açıdan kişiselleştirmeyelim. Biz, Allah'ın rızâsı için konuşuyoruz; elbette yanlışa "yanlış" demekle de mükellefiz. Ama biz bir hakkı söylerken sırf sizin tarîkatınıza ya da grubunuza uymuyor diye, haddi aşar ve gerçeği kabul etmezseniz sizin hakperest değil, nefisperest ya da asabiyetçi olduğunu kabul ederim.

Ayrıca ben şu düşüncedeki kimselerin kafa yapılarını çözemiyorum. İslâm'ı konuşurken, “İslâm eşittir tarîkat” mantığıyla yaklaşıyorlar. İslâm'ı bütün olarak kabul eden ve İslâm'a aykırı bir inanç taşımayan bir kimseye, sırf tarîkatı kabul etmediği için teblîğ yaptıklarını sanıyorlar! Ama neyi teblîğ yapıyorlar? İslâm'ı mı? Hayır, tarîkatı!.. Yahu, teblîğ; Allah'ın irâde ve buyruklarının, inanmayanlara en güzel bir şekilde ulaştırılmasıdır. Ben Allah'ın ahkâmının mecmûuna iman ettim. Peki, bu durumda tarîkatçıların benimle tartışma mevzusu olarak ne kalıyor geriye? Tarîkat i’tikâdını benimsememek mi? İçerisinde şirk, hurâfe, bid'at ve bâtılların olduğu bir felsefeyi neden kabul etmek zorundayız? Sizin amacınız İslâm ise, başlangıç noktanız vahiy ise, hedefiniz Şerîat ise, önderiniz Hz. Muhammed ise; gelin her meseleyi konuşalım. Ve bu iddialarınızda sâdık iseniz, zaten tartışma mevzuu da kalmaması gerekir geriye!

Her düşünce akımı içinde, doğrular da samimi insanlar da hatta art niyetli, fırsatçı insanlar da bulunur. Bu nedenle hiçbir konuda peşin fikirli olmayın; yoksa yanılırsınız, bilgisizce iftirâ edersiniz ve âhirette sonucuna katlanırsınız. Ben bu konuda ciltler dolusu şeyler söyleyebilirim; ama bunlar soyut bir iddia değil, delilleri olan şeyler.

Bizden önceki toplumlar, din adamlarını dinin önüne geçirdikleri için helâk oldular. Dinde, kendilerine emredilmediği halde ruhbânlık ihdâs ettiler ve onun da hakkını vermediler, aşırı gittiler. Bunu, Kur’ân bize haber veriyor.

Objektif (hakka taraflı) iki kişi konuşurlarken biri diğerine sorsa, İslâm adına ortaya çıkmış gruplaşmalar içinde, ruhbânlığı benimseyen ve teşvik eden grup sizce hangisidir, diye?

Tartışmasız "tasavvuf ve tarîkat" cevabını alır.

Bu gerçeklere rağmen, ben doğrularınıza doğru diyorum, iyiliklerinize iyi diyorum, gerçek İslâm âlimlerinin de başımın üstünde yerleri var. Ama yanlışa "yanlış" deme hakkımı ve görevimi bana Allah verdi. Sizin yanlışlarınızı görmemezlikten gelerek, ebedî hayatımı hüsrâna çeviremem.

Ayrıca burada kendilerine cevap yazdığım arkadaşlar sanırım tarîkatta şeyh değiller. Bu nedenle bu açıklamalar yine şeyhlerin fikir süzgecinden geçmedikçe bir anlam taşımaz, onlar için... Ama açıklamalarımıza katkıda bulunmak isteyen arkadaşımızın da dediği gibi, bize düşen anlatmak, anlatmak, anlatmak… Kendi düşen ağlamaz... Aslında ben kimse düşsün istemiyorum ama sadece telmih ve kinaye yapıyorum. Soru soran arkadaş bize tarîkatı teblîğ ediyor, biz ise İslâm'ı... Elhamdülillah.

Ebû Hanîfe'ye sorarlar: Sana birisi "kâfir" derse ne dersin? Yalancı derim, diyor. Görüşlerinizi kabul etmese fâsık mıdır, diyorlar. O da, hayır, fâsık; Allah'ın emirlerine zıt amel eden, büyük günah işleyendir, der. Ayrıca “bizim görüşlerimiz zanna dayanır, doğru olduğuna kanaat ettiğimiz sözü söyleriz biz. Daha sonraki zamanlarda, eğer sözümün Nass’a ya da bir Hadîs'e aykırı olduğu ortaya çıkarsa, benim görüşümü atın, Hadîs'i alın, ona tutunun" demektedir.

Ebû Hanîfe ki, Allahu A'lem, ashâb hâricinde İslâm tarihindeki tüm fakihlerin üstadı. O böyle derken, siz şeyhinizin görüşlerini Nassların yerine nasıl koyarsınız? Ya da sizin şeyhlerin görüşleri nasıl olur da, Ebû Hanîfe'nin görüşlerinden daha üstün olabilir?

Bazı arkadaşlar, şeyh deyince havada uçan, aynı anda iki yerde bulunan, kalpten geçenleri bilen, bilim-kurgu filmlerindeki gibi paranormal davranışları olan, uçaktan ya da ışıktan hızlı giden, uyurken kalbi uyanık ve dünyadan kopmayan, mürîdlerine her dâim yardım eden ama mürîdi olmayanlara cimri (!) kesilen Süpermen gibi bir insan tipi canlandırmasınlar gözlerinde... Çok sayıda şeyh tanırım; birçoğuyla bazı meselelerde tartışmışızdır. Emin olun, onlarda sizin gibi adamlar. Belki de sizin kadar bile değiller. Çünkü üstünlüğün ölçüsü ilim, iman ve takvâ’dır. Siz, onlardan bu konularda üstün olabilirsiniz.

Lütfen, tarîkatçı arkadaşlar mu’tedil olun, fikirlerinizde aşırı gitmeyin. Kur’ân ve Sünnet’i delil kabul edin. Peygamberimizin Sünnet’i ile müctehid ulemânın ictihâdları sizin için yol leri olsun. Kendinizi bütünüyle birilerine teslim etmeyin. İnsan bir kez imtihan olur, fırsat kaçtığında çok pişman olursunuz. İmam Gazâlî bile Hadîs ilminde kendisinin noksanları olduğunu anlayınca hayatının son iki senesini tamamen Hadîs ilmine vermiştir. Pek çok âlim, İmam Gazâlî'nin zamanında köklü bir tecdîd işinde nihâî başarıyı sağlayamamasının nedeni olarak, Hadîs ilmindeki zaafiyetini gösterir. Vefât ettiğinde yatağının başucunda İmam Buhâri’nin Hadîs kitabı bulunmaktaydı. "İmam Gazâlî'nin son iki senesi olmasaydı helâk olmuştu" diyen âlimler bile çıkmıştır sonraki devirlerde. İnsanın kurtuluşu; Kur’ân ve Sünnet’e bağlanmaktadır. Hayat bazen o kadar hızlı geçer ki gerçekleri görecek iki senemiz bile olmayabilir. Zira zaman durağan değildir, su gibi akmaktadır. O zamanın içinde mazrûf olan bizler yatmayı bırakıp, Allah’a kulluk adına silkelenmemiz gerekmektedir. Yoksa bir gün gelir ölüm meleği bizi silkeler. O ana, hazırlıksız varmamalıyız!

Rica ediyorum sizden, Peygamberimizin sözlerini, şeyhlerinizin sözlerinden üstün tutun ve okuyun, araştırın. İnanın, siz hidâyetten mahrûm olarak Allah'ın huzuruna giderseniz onlar asla size fayda sağlayamazlar. Kendilerine faydaları olur mu o da koca bir meçhuldür! Peygamberimiz bile kızı Fâtıma'ya "sakın, babanın peygamber olmasına güvenme! Sen amel etmezsen seni ben bile kurtaramam" buyurmuştur. Hz. Nûh oğlunu, Hz. Lût karısını, Hz. İbrâhîm babasını Allah'ın azâbından kurtarabildi mi? Peygamberimiz amcası Ebû Talib’i kurtarabildi mi? Sizin şeyhler nasıl size böyle bir söz verebilirler? Huzur-u mahşerde tek tek mürîdlerini arayıp bulacaklarmış da onlara şefâatçi olacaklarmış! Kendilerine bu konuda Allah'tan bir vahiy mi geldi? Ya da Allah onlara Kur’ân dışında bir söz mü verdi? Allah'ın huzurunda Allah'ın diledikleri, Allah'ın izin verdikleri kimseler için şefâat edebilecektir. Bu şefâat etme işi, hem şefâat edeni hem de şefâat edileni ödüllendirmek şeklindedir. Yoksa iman etmeyen, inancı bozuk kimselere Hz. Muhammed aleyhisselâm bile şefâat edemez! Şefâat ancak Allah’ın izniyle, Allah’ın izin verdiği mü’min kimselere olacaktır. Şirk içinde ölen bir kimseye, peygamber olan bir baba bile şefâat edemezken, sıradan insanlar bunu nasıl yapabilirler? (“Putperest Çağlarda Müslüman Olmak” kitabımızdan alıntıdır.)

Yusuf Semmak


[1] Konunun hemen başında, tasavvufun kaç kısma ayrıldığı sorusuna cevap arayalım. Ferîd Aydın Hoca Efendi, bu soruya çok net bir cevap vermektedir: “Tasavvufun İslâmîsi olmaz.” Ona göre, tasavvuf bir felsefedir ve İslâm ile bir ilgisi bulunmamaktadır. Bu felsefe, İslâm’ın dışında ayrı bir dindir. Ferîd Hoca, İbn-i Teymiyye rahımehullâh’ın, tasavvufu, ‘İslâmî’ ve ‘Gayr-i İslâmî’ şeklinde ikiye ayırmasının da bir hata olduğu görüşündedir. Nitekim Şeyhu’l-İslâm, Mecmûu’l Fetâvâ’nın onuncu cildini ilmu’s sulûk’a, on birinci cildini de tasavvuf konusuna ayırmıştır. İbn-i Teymiyye’nin, taksîmâtının daha iyi anlaşılması için, Mevdûdî rahımehullâh’ın açıklamalarını hatırlatmak isabetli olacaktır. İmam Mevdûdî, -“Semâ ve Râbıta Meselesine Dair Bir Soru” başlıklı konuda da temas ettiğimiz gibi- tasavvufu üç kısma ayırmaktadır. İbn-i Teymiyye, tasavvuf hakkında ‘İslâmî’ ve ‘Gayr-i İslâmî’ yaklaşımı ortaya koyarken; Mevdûdî ise, ‘Gayr-i İslâmî’ maddesini, ‘reddedilmesi gereken’ ve ‘ıslâh edilmesi gereken’ biçiminde iki kısma ayırmıştır. Ona göre; İslâmî olan tasavvuf, tarihte mutasavvıf olarak bilinmelerine rağmen, hakikatte kendileri sâlih insanlar olan kimselerin İslâmî çalışmalarının ‘tasavvuf’ adı altında anılmasıdır. Bu tür âlimlerin yaptıkları her ne kadar tasavvufa nispet edilse de, aslında onlar tamamen İslâm’a uymuşlardır. Mevdûdî’nin reddedilmesi gerektiğini söylediği tasavvuf, şirk ve küfür i’tikâdlerini benimsemiş ve böylece İslâm’dan ayrı bâtıl bir din ya da felsefe haline gelmiş olan yapılanmalardır. Allâme Mevdûdî, ayrıca ıslâh edilmesi gereken bir tasavvuftan da bahsetmektedir. Bu tasavvuf anlayışı ise, diğer iki tür tasavvufun da özelliklerini taşıyan bir yapıya sahiptir. Bu nedenle bu anlayışın bâtıl olduğu anlatılarak, bu yolda olanların ıslâh edilmesi, onların bütünüyle reddedilmelerinden daha hikmetli bir davranıştır.

İmam Mevdûdî, tasavvufun kaç kısım olduğu hakkında şunları söylemektedir:

“Tasavvuf, tek bir şeyin adı değildir. Pek çok şeye bu ad verilmiştir. Bizim kabul ettiğimiz tasavvuf başka, reddetti­ğimiz tasavvuf başka bir şeydir. Ayrıca, ıslâh etmek istediği­miz tasavvuf da daha başka bir şeydir.

Bir de İslâm'ın ilk döneminde karşılaştığımız tasavvuf var. Bunu Fudayl b. Iyâz, İbrâhîm Edhem, Ma’rûf Kerhî vs. gibi kişiler temsil ederlerdi. Bunların İslâm'dan ayrı bir fel­sefeleri ve yaşayış tarzları yoktu. Bunların tüm düşünce ve amelleri Kur’ân ve Sünnet'e uygundu. Gayeleri, İslâm'ın da gayesiydi:

“Oysa kendilerine, dini yalnız Allah'a hâlis kılarak, Allah'ı birleyenler olarak O'na kulluk etmeleri, namazı kılma­ları, zekâtı vermeleri emredilmişti, işte doğru din budur.” (Beyyine: 5)

Bu tasavvufu biz de tasdîk ediyoruz. Hatta tasdik etmekle kalmayıp; bunu yaşatmak ve yaymak istiyoruz.

İkinci bir tasavvuf anlayışı daha vardır ki, içine değişik bâtıl inançlar ve felsefeler karışmıştır. Buna Hristiyan rahiplerinin ve Hint fakirlerinin felsefeleri girmiştir. Ayrıca bu tür tasavvufta pek çok müşrik düşüncesi ve amelleri de var­dır. Bu bâtıl tasavvufa göre, Şerîat, tarîkat ve ma’rifet ayrı ayrı şeylerdir. Bunlar birbirlerinden hemen hemen kopuk, hatta birbiriyle çelişir durumdadır. Bu tasavvufa sülûk eden insan, Allah'ın yeryüzündeki halîfesi olmaya değil de, başka amaçlara yönelik görevlere hazırlanıyor. Biz bu tür tasavvu­fu reddediyoruz. Bize göre bâtıl tasavvufu yok etmek, en azından modern câhiliyeyi yok etmek kadar gereklidir.

Ayrıca üçüncü olarak her iki tasavvuf çeşidinin özellikle­rini de kendinde taşıyan bir tasavvuf türü daha vardır. Bu tasavvufu, birçok ilim sahibi büyüklerimiz düzenlemiştir. Bu büyüklerimiz iyi niyetli olmalarına rağmen kendilerini geçmişteki ve dönemlerindeki etkilerden koruyabilmiş de­ğillerdi. Bunlar, İslâm'ın asıl tasavvufunu anlamaya ve bu­nu câhilî tasavvufun etkilerinden kurtarmaya çalıştılar. Böyle olmakla birlikte onlar da uygulamada bazı dış etkiler­den korunamamışlar ve bu nedenle de yaptıklarının Kur’ân ve Sünnet'e aykırı olduğunu görememişlerdir. Ayrıca bu üçüncü tür tasavvufun amaç ve neticeleri de İslâm’ınkinden hemen hemen farklıdır. Bu tasavvufun amacı insanı yeryü­zünde Allah'a halîfe olarak hazırlamak değildir. Kur’ân-ı Kerîm’in:

“Böylece sizi orta bir ümmet yaptık ki, insanlara şâhid olasınız, Peygamber de size şâhid olsun" (Bakara: 143) diye belirttiği bir insan olarak hazırlamak da değildir. Bu tür ta­savvuf, sonuç olarak ne dini bütün boyutlarıyla anlaşılır kılı­yor, ne dini ayakta tutma ve yaşatmayı amaçlıyor, ne de İslâm'a hizmete gerçekten ehil olan insanlar yetiştiriyor.

Biz, bu üçüncü tür tasavvufu ne tamamen kabul ediyo­ruz, ne de tamamen reddediyoruz.

Bu üçüncü tür tasavvufa girenlerden, büyük şahsiyetlere olan saygıyı bir yana bırakarak bu tasavvufu Kur’ân ve Sün­netin kriterinden geçirmelerini ve yanlışları düzeltmelerini özellikle rica ediyoruz. Ayrıca bu tasavvufun Kur’ân ve Sünnet'e ters düşen yönlerini görüp karşı çıkanlara eleştiri hak­kı versinler ve boşu boşuna onlarla alay etmesinler. Zira ta­savvuf, Kur’ân ve Sünnet gibi asıl kaynaktan biri olarak ka­bul edilemez.” (Fetvâlar, Nehir Yayınları, C: 2, S: 218-220)

[2] Sözlükte sahv; "ayıklık, uyanıklık, kendine gelme, iyileşme" anlamına gelir. Tasavvuf terimi olan bu kelime; hislerini yitiren ve kendinden geçen sûfînin kendine gelmesi, bilincini ve hislerini tekrar kazanması demektir. Sahv’ın karşıtı ise, sekr yani mânevî sarhoşluktur. Sûfî, vecd ve istiğrâk halinde kendisinden geçer. Sûfînin bu halden çıkmasına sahv (uyanıklık hâli) denir.

Sûfîler sekr ve sahv kavramlarına büyük önem verirler. Onlara göre, seyr-ü sülûk yolunda mânevî lezzetler bazen sâliki “mânevî sarhoşluk” denen “sekr” haline sokabilir. Sekr’i şöyle tarif ederler: İlâhî feyz ve kuvvetli tecellîlerle coşup taşan sûfîlerin yaşadıkları hal sebebiyle gayri ihtiyârî söyledikleri, içinde iddiaya benzer tarzda anlamlar bulunan, görünüşte Şerîat’a aykırı düşen sözlerdir. O esnada söylenen Şerîat’a muhâlif sözlere شَطَحَات “şatahât” denir ve “söz vs.de ölçüyü kaçırmak” anlamına gelen شَطْحَة “şatha” kelimesinin çoğuludur. Sûfîlere göre, tasavvuf yolunda ilerlerken bu hallerle karşılaşılmaktadır. Sekr hâlinde söylenen Şerîat’ın sınırlarını aşan, ölçüsüz sözler sebebiyle, sekr sahiplerinin ma’zûr olduğuna inanırlar. Ancak sekr bilgilerine uyulmayacağı, uyanların ma’zûr olmayacağını söylerler. Onlara göre; Bâyezid-i Bistâmî’nin: “Kendimi noksan sıfatlardan tenzîh ederim. Şân’ım ne kadar yücedir!” demesi, Hallâc-ı Mansûr’un: “Ene’l Hakk/Ben Hakk’ım” sözünü söylemesi hep sekr hâlinde söylendiği için, bu kimseler ma’zûrdular, ama onların bu sözlerini söyleyip onları taklîd edenler ma’zûr olmaz, cezalandırılır, derler. Tasavvuf’ta bu iki şahsın bu sözleri meşhûr şatahât’lardan sayılır. Bu tür hezeyanlar için, “şathiyye” kelimesinin çoğulu olan “şathiyyât” da kullanılır. Mutasavvıflar, hakikat ehlinin hataları olarak gördükleri bu şathiyyeler’in hikâye edilmesini, yayılmasını, anlatılmasını ve örnek gösterilmesini genelde tavsiye etmezler.

Haddizâtında tasavvuf bir felsefe olduğu için, İlâhî aşk ve gayret içinde bulunan bir mutasavvıfın, bu sevgisinin ve gayretinin aşırı olması sonucunda kendisi için iyi olanı göremeyip, kendisinden geçtiği bir istiğrâk halinde bu türden muvâzenesiz, yersiz, saçma sözler sarf etmesi ve İslâm’a aykırı heyezanlarda bulunması mümkün kabul edilir. İstiğrâk ise; Allah aşkıyla dünyayı ve kendini unutup kendinden geçme, dalgınlık, mânevî şarhoşluk hâlidir.

Nakşîlik; daha çok sahv (mânevî ayıklık) haline önem verir, sâliklerin, mânevî cezbe ve hatmeleri esnasında başkalarını rahatsız edecek şekilde dışarıya yansıtmamalarını tavsiye eder.

Aslında “insanın kendisini kontrol edemediği tasavvufî haller” olarak ifade edilen “şatahât, sekr, fenâ, galebe, cezbe, vecd, istiğrâk vb.” sözcükler sonradan uydurulmuştur. Bunlar, Şerîat’a ve Sünnet’e aykırı, ölçüsüz ve aşırı anlamlar içeren, bunun yanında belirli bir felsefe üzerine oturtulmak sûretiyle meşrulaştırılmaya çalışılan kavramlardır. Sözün burasında bir Hadîs-i Şerîf’i hatırlatmak yerinde olacaktır. Rasûlullah aleyhisselâm: “(Söz ve fiillerinde) sınırı aşanlar helâk olmuştur” (Müslim, İlm, 7) buyurmaktadır.

Hiç şüphesiz, İlâhî sınırları aşarak, Şerîat’a aykırı sözler söylemek ve hareketler etmek, mânevî kemâlât değil, açıkça şirk ve küfürdür! Bu nedenle de Şerîat’ı tahkîr eden sûfîler, tarih içerisinde İslâm âlimleri tarafından sürekli tekfîr edilmişlerdir. Muhyiddîn İbn-i Arabî, Bâyezid-i Bistâmî, Hallâc-ı Mansûr, Celâleddîn Rûmî, Yûnus Emre onlardan bazılarıdır. Allah’ın Şerîat’ını aşağılamak ve Allah’ın ahkâmının zıddına sözler sarf etmek asla câiz olmaz. Allah, böyle yapanları ebedî azap ile tehdit ederken, sûfîlerin sekr ve sahv anlarındaki taşkınlıklarını bağışladığını kimse iddia edemez! Onları ma’zûr gören, Allah’ın Şerîat’ını mahkûm etmiş olur!

[3] Tasavvufî Hayat, Necmüddin Kübrâ, Çev: Mustafa Kara, Dergâh Yay, İst-1980, S: 54; Tasavvuf’un Mâhiyeti, İbn-i Haldûn, Çev: Süleyman Uludağ, Dergâh Yay, İst–1984, S: 134

[4] Tasavvuf’un Mâhiyeti, İbn-i Haldûn, Çev: Süleyman Uludağ, Dergâh Yay, İst–1984, S: 59, 121, 153; İslâm Felsefesi Tarihi, Macit Fahri, Çev: Kasım Turhan, İklim Yay, İst–1987, S: 193; 100 Soruda Tasavvuf, Abdülbâkî Gölpınarlı, Gerçek Yay. 2. Baskı, İstanbul, Shf: 84; Sülemî ve Tasavvufî Tefsîri, Süleyman Ateş, Sönmez Neşr, İst–1969, S: 12

[5] مَنْ لاَ شَيْخَ لَهُ فَشَيْخُهُ الشَّيْطَانُ

Sülemî ve Tasavvufî Tefsîri, Süleyman Ateş, İst-1969, S: 202

[6] لَيْسَ فِى جُبَّتِى سِوَى اللَّهِ

[7] Her nedense, Kur’ân-ı Kerîm’i yeterli kaynak görmeyen bazı kimseler yazdıkları kitaplarını ya vahiy yoluyla Allah’tan aldıklarını ya da rüyalarında veya rûhâniyetlerinde Peygamberimiz tarafından kendilerine yazdırıldığını iddia ederek komik duruma düşmektedirler. Ama maalesef ki, ilmi olmayan pek çok kimseyi de bu çarpık fikir ve iddialarla yoldan çıkarmaktadırlar. Şunu açıkça söyleyebiliriz, her kim kitabını, Allah’ın vahyetmesiyle ya da Peygamberimizin yazdırmasıyla oluşturduğunu iddia ederse o kimseye inanmayınız. Zira din: “Bugün sizin için dininizi kemâle erdirdim. Üzerinizdeki nimetimi tamamladım. Ve size din olarak İslâm’ı beğenip seçtim” (Mâide: 3) Âyetiyle tamamlanmış ve son şeklini almıştır. Kıyâmete kadar artık bu dine ne ilave yapılabilir ve ne de bir çıkarma! Allah, son elçisiyle tamamladığı İslâm dinine, bir takım kimselere vahiy, ilhâm, keşf, rüya vb. yollarla yeni mesajlar göndererek, Şerîat’ına müdahale etmez. Tüm mü’minleri bağlayıcı olan tek hakîkat, İslâm Şerîat’ıdır. İslâm Şerîat’ına aykırı sözler söyleyen kişi, havada uçan veya deniz üzerinde yürüyen bir şeyh olsa dahi münkirdir ve mülhiddir! O, bu haliyle olsa olsa, Allah’ın kullarının ayaklarını kaydırmaya çalışan ya bir şeytandır ya da bir hokkabazdır…

Peygamber olmadığı halde, vahiy yoluyla kendisine kitap yazdırıldığını söyleyenleri Rabbimiz “en zâlim kimse” olarak nitelemektedir:

“Allah’a yalan iftirâ edenden yahut kendisine hiçbir şey vahyolunmamışken: ‘Bana da vahyolundu’ diye söyleyenden, bir de: ‘Allah’ın indirdiği gibi ben de indiririm’ diyenden daha zâlim kim olabilir?..” (En’âm: 93) Rabbimiz, Âyetin devamında da o zâlimlerin azap ile canlarının nasıl alınacağına dikkat çekmektedir.

[8] Tenbîhu'l Ğabiyyi İlâ Tekfîri İbni Arabî, S: 135–183

[9] Kitabını, İlâhî kitap gibi gören pek çok insanlar gelip geçmiştir. Mesela; Celâleddîn Rûmî de, Mesnevî’sinin kendisine Allah tarafından yazdırıldığını savunmaktadır.

[10] Fütuhâtu'l Mekkiyye, İbn-i Arabî, Yayına Haz: Nihat Keklik, İÜEF Yay, İst–1974, 1980, 2/B–455

[11] Fusûsu'l Hikem, İbn-i Arabî, Çev: Nuri Gençosman, MEB Yay, Ank–1964, S: 324

[12] Futuhâtu'l Mekkiyye, İbn-i Arabî, Yayına Haz: Nihat Keklik, İÜEF Yay, İst–1974, 1980, 2/A–168

[13] Futuhât, 2/A–11

[14] Futuhât, 2/B–405; İbn-i Teymiyye Külliyatı, Şeyhu’l-İslâm İbn-i Teymiyye, Çev: Kurul, Tevhîd Yay, İst–1986 ve sonrası, C: 2, S: 227

[15] Fusûsu’l Hikem, S: 139

[16] Futuhât, 2/B–405

[17] Tefsîr Tarihi, İsmail Cerrahoğlu, DİB Yay, Ank–1988, C: 2, S: 9

[18] Yûnus Emre, Abdülbâkî Gölpınarlı, Altın Yay, 4. Baskı, İst–1981

[19] İslâm Düşüncesinin Yapısı, Dergâh Yay, İst–1979, S: 203; Şeyhu’l-İslâm Ebû’s Suûd Efendi Fetvâları, Ertuğrul Düzdağ, Enderun Kitab, İst–1972, S: 87

[20] Yûnus Emre, Abdülbâkî Gölpınarlı, Altın Yay, 4. Baskı, İst–1981, S: 222, 224

[21] İslâm Sûfileri, Reynald A. Nicholson, Çev: Komisyon, Kültür Bak. Yay, İst–1978, S: 128, 130; Siyasi ve Kültürel İslâm Tarihi, Philip K. Hitti, Çev: Salih Tuğ, Boğaziçi Yay, İst–1980, C: 2, S: 456

[22] Gülşen-i Râz, Şebüsteri, Çev: Abdülbâkî Gölpınarlı, MEB Yay, 2. Baskı, İst–1968, S: 37, 38, 40

[23] Mesnevî, Çev: Veled İzbudak, Maarif V. Yay, İst–1958, C: 1, S: 1

[24] İmam Gazâlî’nin, “Mişkâtu’l Envâr” isimli kitabının 125. Sayfasında, “Lâ İlâhe İllallâh avâmın Tevhîdidir. Lâ Huve İllâ Huve havâssın Tevhîdidir” şeklinde cümle geçmektedir. Lâ Huve İllâ Huve; “O’ndan (kendisinden) başka O yoktur” demektir. Bu söz, kâinâtta tek bir varlığın olduğunu (vahdet-i vucûd’u) isbât etmektedir. Bu akîde biçiminin de, havâssın yani seçkin kulların Tevhîdi olduğu belirtilmektedir. Bu sözü belki birileri te’vîl ederek tashîh etmeye çalışabilirler ama “Allah’tan başka ibâdete lâyık hiçbir ilâh yoktur” cümlesinin avâmın yani ilmi olmayan halk kitlelerinin Tevhîdi olduğu sözünü nasıl te’vîl edecekler acaba? Biz biliyoruz ki, ‘Lâ İlâhe İllallâh’ ilimsiz insanların değil, bütün peygamberlerin Tevhîdidir; Allah gönderdiği tüm peygamberlerini bu akîdeyi teblîğ etmekle görevlendirmiştir. Bu Tevhîd’in üzerinde bir Tevhîd mertebesi ve İslâm akîdesi düşüncesi yoktur!

Binâenaleyh biz, bu sözlerin bâtıl olduğunu kabul ederiz. Söz ve fikirleri, söyleyene göre değil, vahye göre değerlendiririz. Kaldı ki, İmam Gazâlî’nin yine kendi kitaplarında bu türden sözlere zıt ve Tevhîd’i isbât eden cümleler de yer almaktadır.  

Âcizâne, İmam Gazâlî’nin vahdet-i vucûd ve hulûl gibi i’tikâdlara sahip olmadığı düşüncesindeyiz. Bazı kitaplarında vahdet-i vucûd’u ve vahdet-i vucûd’cu bazı sûfîlerin sözlerini naklederek müdafaa ettiği görülse de, o satırların İmam Gazâlî’nin kendisine ait olmadığı ya da sonra o görüşlerden döndüğü kanaatindeyiz. Aynen Abdülkâdir Geylânî ve İmam Rabbânî’ye İslâm akîdesine aykırı pek çok sözlerin iftirâ yollu nispet edildiği gibi, İmam Gazâlî’ye de pek çok şeylerin nispet edilmesi muhtemeldir…

İmam Gazâlî’nin, kitabında özellikle büyük tenkîdlere uğramış ve tekfîr edilmiş Bâzeyid-i Bistâmî ve Hallâc-ı Mansûr gibi kimselerin sözlerini aynen naklederek savunuyor olması oldukça mânidardır. Sanki bu kimseleri, bir âlimin ağzından müdafaa etme çabası sezilmektedir. Fakat müdafaa eden gerçekten İmam Gazâlî mi yoksa o satırların ardında bir başkası mı var, bu çok açık değildir. Zira özellikle vahdet-i vucûd’cu bazı sûfîleri övme ve savunmada mübalağa göze çarpmaktadır.

 Kaldı ki, İmam Gazâlî, İmam Rabbânî ve Abdülkâdir Geylânî gibi âlimleri, gerek kendi çağlarındaki, gerek kendilerinden sonraki ve gerekse bizim çağımızda yaşayan âlimler hüsn-ü şehâdet ile anmaktadırlar. Muâsır âlimlerden İmam Mevdûdî rahımehullâh, “İslâm’da İhyâ Hareketleri” isimli kitabında, İmam Gazâlî ile İmam Rabbânî’yi müceddid olarak zikretmektedir. Abdülkâdir Geylânî ise, başta Şeyhu’l-İslâm İbn-i Teymiyye rahımehullâh olmak üzere pek çok âlim tarafından ilmi ve fazîleti ile anılmaktadır. Fakat bilindiği gibi, bu âlimlere nispet edilen kitaplarda ne büyük hezeyanlar bulunduğu herkesçe bilinmektedir. Bu hezeyanları reddederiz. Çünkü İslâm’da hak ve bâtıl açıkça bellidir. Bizim buradaki mevzuumuz, âlim olarak bilinen bir şahsiyetin durumuyla ilgilidir. Bu duruma düşürülen âlimler, kendilerini, Ümmet-i Muhammed için örnek ve önder olmaktan çıkaran o iftirâcılardan davacı olacaklardır.

Bilindiği gibi, insanlar, öncelikle çağdaşlarının şehâdetlerinden, talebelerinden ve eserlerinden tanınır. Eserleri tahrifâta uğrayanlar ise, ya talebelerinden ya da onları tanıyan âlimlerin şehâdetlerinden tanınabilir. Yoksa bir âlimin kitabındaki birkaç satırı, tahkîk etmeden gelişigüzel anlamlar yükleyerek bir kimseyi itham etmek büyük bir vebaldir! Diğer taraftan İmam Gazâlî’nin bazı kitaplarında yer alan İslâm akîdesine zıt bazı felsefî görüşlerinden rucû’ ettiğine dair görüşler de bulunmaktadır. Dolayısıyla onun hâlâ bu görüşlerde olduğunu söylemek yerinde değildir.

Hangi konu olursa olsun, içyüzünü bilmediğimiz bir konuda bize hüsn-ü zann yapmak düşer. İslâm tarihinde İmam Gazâlî’nin bulunduğu konumun önemi herkesçe ma’lûmdur. Bu nedenle kısmen de olsa, bu konuda kanaatlerimizi belirtmemiz icap etti. Meselenin tahkîkâtı, bu kitabın muhtevâsının dışındadır. Allah dilerse, bu konudaki tahkîkâta da başka bir çalışmamızda yer veririz. Biz kimseyi, Allah’a karşı temize çıkarmayız; her şeyin en doğrusunu ancak Allah bilir.

[25] Dalâletten Hidâyete, İmam Gazâlî, Çev: Ahmet Suphi Fırat, Şamil Yay, İst-Tarihsiz, S: 83

[26] Dalâletten Hidâyete, İmam Gazâlî, Çev: Ahmet Suphi Fırat, Şamil Yay, İst-Tarihsiz, S: 63

[27] Mecmûu’l Fetâvâ, C: 1, S: 112

[28] Kitâb fî Mezâhibi’l Mutasavvıfa, Ömer Nesefî, S: 259

[29] Mecmûu’l Fetâvâ, C: 2, S: 105

[30] Tasavvuf kelimesi; Kur’ân’da ve Sünnet’te bir kez bile geçmez. Bu kelime, “tefe’ul” sîğasıyla ne Araplar tarafından câhiliyye döneminde ne Asr-ı Saâdette ne Hulefâ-i Râşidîn döneminde ve ne de günümüze kadar Arap otoriteleri tarafından kullanılmıştır. Bu gerçeği kanıtlayan en güçlü belgeler ise ilk Arap lügatleridir. Örneğin; İbn-i Manzûr’un te’lîf ettiği ünlü “Lisânu’l Arab” adlı ansiklopedik lügatte “tasavvuf” kelimesi yoktur. İbn-i Manzûr, 1232/1311 m. – 630/711 h. yılları arasında yaşamıştır. Bu da demek oluyor ki; tasavvuf kelimesi hicretten en az altı yüz küsur yıl sonra bile Arap lügatlerine girmemiştir. Bu çok önemli bir kanıttır.

Tasavvuf kelimesini “İştikâk” yani “kelime türetme disiplini” açısından ele aldığımızda bu sözcüğün Arap dil gramerine uymayan bir takım tutarsız sîğalarla düzenlenmiş olduğunu görürüz. Dolayısıyla bu kelime, Arapça’da “kaba yünlü kumaş, yün” anlamlarına gelen صُوف “sûf” kelimesinden gelmemektedir. Eğer tasavvuf kelimesi, “sûf” kökünden gelirse, tasavvufun anlamı “yünlendi” olur. Bu şekilde yaygın bir kanaat olsa da, bunu iddia eden hiçbir kimse, Arap dil literatüründen bunu tek örnekle bile kanıtlayamaz. Araplar, “koyun yünlendi” diyeceklerinde ne “sûf” kökünden “tasavvuf” sîğasına dönüştürüldüğü iddia edilen kelimeyi kullanırlar ve ne de  (صَوِفَتِ الشَّاةُ) derler. Araplar, koyunun yününün kırkılacak kadar uzamış olduğunu ifade etmek için (لَقَدْ طَالَ صُوفُهَا) şeklinde veya benzeri bir cümle kurarak bunu anlatırlar.

Bazı Arap sözlüklerinde “sûf” sözcüğünün kök fiili (صَوِفَ) olarak gösterilmeye çalışılsa da, aslında “sûf” kelimesi “câmid” (donuk) bir isimdir, türevleri yoktur. Son dönem Arap lügatçileri her ne kadar ona (يَصْوَفُ – صَوِفَ) şeklinde mâzi-muzâri’ kip yakıştırmış olsalar da, bunun hiçbir açıklaması yoktur. Bu durum, olsa olsa bazı Arapların her kelimeye bir kök bulma çabası olarak sıra dışı bir örnek olarak değerlendirilebilir.

Her ne kadar تَفَعُّل “tefe’ul” bâbında تَشَمَّسَ “güneşlendi” ve تَحَجَّرَ “taşlaştı” türünden fiiller bulunsa da, bunlar istisnâdır. Tasavvuf kelimesi bu istisnâlardan değildir. Bir kimse, bu iki kelimenin de, (güneş ve taş gibi) “donuk” isimlerden türetildiğini, dolayısıyla (تَصَوَّفَ) kelimesinin de “sûf” kelimesinden türetilebileceğini iddia edecek olursa, yukarıda da temas ettiğimiz gibi, bu iddiasını Arap dil literatüründen göstereceği tek örnekle bile ispatlayamaz.

Bazı kaynaklarda gömlek giyene تَقَمَّصَ “tegammesa” dendiği gibi, yün giyene de تَصَوَّفَ “tesavvefe” denir ifadeleri geçmektedir. (Sülemî ve Tasavvufî Tefsîri, S: 1). Bu yaklaşım yanlıştır. Zira gömlek bir elbise türüdür ama yün öyle değildir! İnsan gömlek giyip “gömlekli” hale gelebilir ama yün giyip “yünlü” olmaz, yünlenmez! "Yünlenmek" tabiri, koyun vb. memeli hayvanlar hakkında kullanılsa da, insan hakkında kullanımı doğru değildir. Yani faraza: تَصَوَّفَ الْغَنَمُ “Koyun yünlendi” denildiğini kabul etsek dahi, تَصَوَّفَ فُلاَنٌ “Falan yünlendi” denilemez. Bazı sözlüklerde “tesavvefe” fiiline: صَارَ مِنَ الصّوفِيَّةِ “sûfiyye’den oldu, sûfî oldu” anlamı verilmektedir. Tasavvuf kelimesi bir kökten türemiş olsaydı, Arapça lügatlerde bir maddenin (kelime kökünün) altında yer alması gerekirdi. Fakat durum hiç de öyle değildir. الْمُتَصَوِّفَةُ , التَّصَوُّف , صُوفِيَّة , صُوفِى gibi kelimeler yeni Arap lügatlerinde belli bir maddeye dâhil edilmeden müstakil olarak yer almıştır. “Sûfî’ye tasavvuf yolunu izleyen, mutasavvıf’a sûfiyyeden olan, sûfiyye’ye sûfîlik, tasavvuf, mutasavvıfe’ye mutasavvıflar, sûfîler” biçiminde açıklayıcı olmayan, muğlak ve soyut anlamlar verilmiş, bu kelimelerin köklerine dair bir bilgi yer almamış, âdeta açıklanması gereken bir terim, açıklanmaya muhtaç başka bir terimle ifade edilerek geçiştirilmiştir. Yani böyle bir zorunluluk hâsıl olmuştur. Bütün bunlardan da anlaşılıyor ki, tasavvuf kelimesi Arapça’da belli bir kelimeden türemiş değildir. Eğer öyle olsaydı, ilk dönem Arap lügatlerinden, yeni Arap lügatlerine kadar bu kelimenin hangi kökten türediğine dair açıklayıcı bilgiler yer alırdı.

Peki, bu kelime etimolojik olarak yani kökeni bakımından nereden gelmektedir?

Tasavvuf kelimesi; Yunanca “teozofi/theosophy” kelimesinden gelmektedir. Araplar “Tanrıbilim” anlamına gelen bu kelimeye “tasavvuf” demişlerdir. Tıpkı “Philosophy” kelimesine “felsefe” dedikleri gibi. Tasavvuf (theosophy) ve felsefe (philosophy) kavramları; “hikmet, bilgelik” anlamına gelen Yunanca “sophy” kelimesi ile diğer kelimeler (theo ve philo) arasında oluşturulmuş terkiplerdir. Yunan felsefesi, Abbâsi Halîfesi el-Me’mûn döneminden itibaren İslâm toplumlarında çeşitli düşüncelerin türemesine yol açmıştır. Erken dönemlerden itibaren Yunan kaynaklı iki önemli terim olan “philosophy” ve “theosophy” terimleri Arapçalaşmıştır. Telaffuz zorluğundan olsa gerek, Arapça’ya geçtikten sonra, bu iki kelimenin yazılış ve okunuş biçimleri oldukça değişmiştir. “Philosophy” “Felsefe” olmuş, “Theosophy” “Tasavvuf” olmuştur. İşin ilginç yanı, herkes “Philosophy” ile “Felsefe” kelimelerin anlamdaş olduğunda görüş birliğinde iken; “Theosophy” ile “Tasavvuf” kelimelerinin anlamdaş olduğu hususunda bir görüş ortaya konulmaması çok mânidardır. Bütün karşılıklığın nedeni işte budur! Fakat ilim ve akademi çevreleri “Theosophy” ile “Tasavvuf” kelimelerinin anlamdaş olduğunu çok iyi bilmektedir.

Şeyh Ferîd Aydın’ın tespitine göre, Ebû Hâşim es-Sûfî adındaki İran’lı bir meczûp tarafından “teozofi/theosophy” kelimesinin orijinal telaffuzu “tasavvuf” olarak değiştirilerek, bu kelime İslâm’a mâl edilmiştir.

Sûfî kelimesi ise, İslâm’ın ilk üç asrında meşhûr değildi. Bu kelimenin kullanımı bu dönemden sonra başlamıştır. Tarihte, “tasavvuf” ve “sûfî” kelimelerinin köklerinin ne olduğu hakkında farklı iddialar ortaya atılmıştır.

O iddialara birkaç örnek verelim. Bazı kimseler, bu kelimenin أهْلُ الصُّفَّة “Ehl-i Suffa”ya nispet edildiğini söylemiş olsalar da; bu yanlıştır. Çünkü öyle olsaydı, صُوفى “sûfî” değil, صُفِّى “suffî” denmesi gerekirdi. Kimisi de, Allah’ın huzurunda “Saff-ı Mukaddem” (Allah’ın hoşnutluğunu kazandığı için kiyâmette en ön safta yer alacağı varsayılan topluluğa yani ilk saf)’a nispet edildiğini söylemiştir. Bu da yanlıştır; çünkü bu durumda kelimenin صَفِّيٌّ “saffî” olması gerekirdi. Velhâsıl, sûfî kelimesinin kendisiyle ilişkili olduğu kavram ve kurumlar hususundaki iddiaların tamamı (sûf, safâ/safvet, Ehl-i Suffa, Saff-ı Mukaddem ve Benû Suffa), Arapça grameri bakımından nispet yâ’sı ile ifade edilişleri yönüyle de yanlıştır.

Sûfî kelimesi; her ne kadar teknik olarak “sûf/yün” kökünden gelebilirse de, tasavvuf ve felsefe kelimelerinde olduğu gibi, Yunanca “sophy” kelimesiyle bir bağı bulunmaktadır ve “sûf” ile “tasavvuf” kelimeleri arasında hiçbir ilgi bulunmamaktadır. Allah en iyi bilendir.

 

Bağlantı | kategori: REDDİYELER | tarih: 11/12/2012 | Yorum(0) | Yorum yaz
YORUM YAZINIZ
İSMİNİZ

E-Posta (Gizli)

Web siteniz

Yorumunuz

Güvenlik kodu
12.08.2022Cuma
Son Konular .: 113- Kur’an Okuma ve Öğretme Karşılığında Ücret Almak, Ölüler için Kur’an Okumak ve Rukye Bahsi - PÇMO – 44
.: NASİHATLER 16
.: 112- Peygamberin Kabrini ve Diğer Kabirleri Ziyaret ve Ölülere Nelerin Fayda Vereceği - PÇMO – 43
.: Muhtelif Konularda Kısa Kısa - 7
.: 111- Kâfir Olarak Ölenlere, Dünyadaki İyi Amelleri Fayda Sağlamaz! | Yusuf Semmak
.: 110- Benim Babam da Senin Baban da Ateştedir! | Yusuf Semmak
.: 109- Hz. Ömer’in Hılâfeti Devrinde Bir Adamın Hz. Nebî'nin Kabrine Gelip Onunla Tevessül Etmesi – 42
.: 108- İman Edip Müslüman Olmak Tertemiz Bir Sayfa Açmaktır! | Yusuf Semmak
.: 107- Peygamberimizin Kabrini Ziyaret Meselesi – Putperest Çağlarda Müslüman Olmak – 41
.: 106- Zamanın Önemi ve Su Gibi Akan Ömür! | Yusuf Semmak
.: 105- Mü’min Sabahlayıp Kafir Akşamlamak veya Mü’min Akşamlayıp Kafir Sabahlamak! | Yusuf Semmak
.: 104- Tarihte Putperestlik Nasıl Başladı? - Putperest Çağlarda Müslüman Olmak – 40
.: 103- Müslümana Sövmenin ve Onunla Savaşmanın Hükmü Nedir? | Yusuf Semmak
.: 102- Türbe ve Kabirleri Ziyaretin, Bid’at Olan Tevessülle İlişkisi – Putperest Çağlarda Müslüman Olmak – 39
.: 101- Münafıkların Özellikleri Nelerdir? | Yusuf Semmak
.: 100- Müslümanı Tekfir Eden Kimsenin Durumu Nedir? | Yusuf Semmak
.: 99- Tevessülün Anlamı, Kısımları ve Bid’at Olan Tevessül – Putperest Çağlarda Müslüman Olmak – 38
.: 98- Ehl-i Kıble Kime Denir? | Yusuf Semmak
.: 97- Hz. Yusuf’un Mısır’daki Konumu (3) – Putperest Çağlarda Müslüman Olmak – 37
.: 96- Bir Mezhebe Uymak Zorunda mıyız? | Yusuf Semmak
.: 95- Hz. Yusuf’un Mısır’daki Konumu (2) – Putperest Çağlarda Müslüman Olmak – 36
.: 94- Hz. Yûsuf’un Mısır’daki Konumu (1) – Putperest Çağlarda Müslüman Olmak – 35
.: 93- Ru'yetullah (Allah'ın Görülmesi) Meselesi | Yusuf Semmak
.: 92- Allah’tan Başka Kanun Koyucu Yoktur! (2) - Putperest Çağlarda Müslüman Olmak – 34
.: 91- Allah’tan Başka Kanun Koyucu Yoktur! (1) – Putperest Çağlarda Müslüman Olmak – 33
.: 90- Hz. İbrahim’in Nemrud’a, Babasına ve Kavmine Tebliği – Putperest Çağlarda Müslüman Olmak – 32
.: 89- Allah ve Mahlukat İlişkisi – Putperest Çağlarda Müslüman Olmak – 31
.: 88- O Büyük Mahkeme'de! (Şiir)
.: 87- İmanın Artıp Eksilmesi Meselesi ve Ehl-i Kıble Kimdir? – Putperest Çağlarda Müslüman Olmak – 30
.: 86- Peygamberimiz İslam’a Davet Metodu – Putperest Çağlarda Müslüman Olmak – 29
.: 85- Peygamberimiz Döneminin Dünya Konjonktürü ve Peygamberimizin Tebliğ Stratejisi – Putperest Çağlarda Müslüman Olmak – 28
.: 84- Umreden Men Ediliş ve Hudeybiye Antlaşması’nın Önemi – Putperest Çağlarda Müslüman Olmak – 27
.: 83- Kadınların Yüzlerini ve Ellerini Örtmeleri Meselesi – Putperest Çağlarda Müslüman Olmak – 26
Son Yorumlar
Şeyma
Bu nadide soru ve cevapları için
Ahmet
Doyurucu bir yorum Teşekkürler
Yusuf Semmak
Son mısralar/dizeler hep "Lâm" ha
Baraa
Bence çoooook güzel bir site
ali
İlmî Arapça Sayfası http://www
ali
Faydalı Bir Maksud Programı http
ali
Faydalı Bir Emsile Programı http
Yusuf Semmak
BU DERSTE İŞLENEN BAŞLICA MEVZULA
Derya Atan
Ağzınıza, yüreğinize sağlık hocam
Firdevs Sevgi
inş güzeldit.
misafir
⭐⭐⭐⭐&
mustafa
Abi çook teşekküür ederim
Medine
Cenetin kapısın geçmek istiyom
Yusuf Semmak
Namazda Salli-Bârik okurken, Peyg
Yusuf
Allah razı olsun hocam çok anlaşı
Yusuf Semmak
Saçınızı erkeğe kestirmediğiniz,
Meryem
Verdiğiniz bu bilgiler için çok t
Yusuf Semmak
+ Ayrıca Hadîs'in açıklamasında d
Yusuf Semmak
Güzel bir yorum. Fakat biraz açık
metin
hadiste gecen Gölge Arsin gölgesi
Rüya
Çok teşekkür ederim
Şule
Çok teşekkürler
sadullah demircioğlu
abdullah bin mesud (r.a.) ‘’sakın
Yusuf Semmak
Bir kardeşimiz, selâmdan sonra; “
Yusuf Semmak
EVET, YİNE SİGARA! Bugün piyas
İbrahim sarıtaş
Allahrazı olsun
Muhammet ****
Bizim din hocamız başınızı örtmek
Ali Özbek
Hocam Allah razı olsun mükemmel b
fatma
ellerinize yüreğinize sağlık cıdd
Mehmet
Bu site "13.45'de mi 13.45'te mi
iclal
elinize sağlık
misafir
Allah razı olsun .
mutluluk
Çok güzel olmuş ellerinize sağlık
© 2012 YUSUFSEMMAK.COM