Araştırmacı, Yazar

ANASAYFA
BİZE ULAŞIN
AMACIMIZ
KUR'AN DİNLE
KİTAPLARIMIZ
DERS VİDEOLARI ARŞİVİ
NOT DEFTERİ
Bismihi Teâlâ... Bugün hicrî 1443 senesinin Ramazan ayının 21'i, günlerden Cuma... "Nasihatler 12" adlı çalışmamızda 64, "Nasihatler 13" adlı çalışmamızda 86, "Nasihatler 14" adlı çalışmamızda 82, “Nasihatler 15” adlı çalışmamızda 114 farklı konuyu ele almıştık. "NASİHATLER 16" adlı çalışmamızdaki ise konu adedi, Allah'ın izni, yardım ve tevfîki ile 115’e ulaştı. Uzun nasihatler serimizde bu kendi sa’y-u gayretimiz çerçevesinde -hamdolsun- yeni bir rekordur. Rabbim, daha hayırlı çalışmalar yapmayı nasip ve müyesser eylesin. Hayırlara vesîle olması duası ile.


NASİHATLER 16

1- OSMANLI MEDRESE GELENEĞİNE KÜRTLER SAHİP ÇIKTILAR!

Kürtler arasında, "Medrese Arapçası" olarak bilinen İlmî Arapça'yı bilen kimselere rastlamak çok olağan bir durumdur. Türkler arasında ise nâdir veya ender bir haldir. Fakat nedret/azlık ânında hayra adım atan Müslümanların ilki olmak da elbette çok efdal bir ameldir.

Bu tespiti neden yaptık? Çünkü "Nizâmiye Medreseleri" olarak bilinen, daha sonra da Osmanlıların benimseyip geliştirdikleri eğitim-öğretim geleneğini Türkler değil, -hasbe'l-kader ve mea'l-kusûr- Kürtler sürdürmüşlerdir. Sadece bu açıdan bile düşünsek, genelde Anadolu halkı, özelde ise tüm Müslümanlar Kürtlere müteşekkirdirler.

Hani bazıları, Arapça öğrenmek için Arap ülkelerine gider ya, mesele Arapça ise, bu icrâat, Arapça ta'lîmine hasren anlamsızdır! Çünkü Nahv'de, ibârede -Arap bile olsa- hiç kimse medrese ilimlerini ikmâl eden kadar mütehassıs ve amîk/derin olamaz! İstisnâlar kâideyi bozmaz da diyelim ki, hikmetsiz muhâlefet'e kapı aralanmasın!

Gördüğüm kadarıyla Modern Arapça'da Türkler; ilmî, kitâbî ve klasik Arapça'da ise Kürtler iyiler. Klasik Arapça olmadan, asırlardır yazılmış ilmî eserler okunamaz ve anlaşılamaz. Bana -veya birçoklarına- göre, Arapça dört kısımdır ya da dört tip Arapça'dan söz edilebilir. Bu dördünü sentez ettiğimizde bir beşinci Arapça kısmından da bahsedebiliriz. Ama hangisi ehemm yani en önemlisi dense, hiç düşünmeden "İlmî Arapça" derim/z. Diğerlerinin öğrenilmesi zaman açısından da muhtevâ bakımından da çok kolaydır. Medrese Arapçası ise bir ilimdir. Hem Şer'î ilimlerin anahtarı, hem de onlara vesîledir. "Merâhu'l Ervâh" eserinin sahibinin yaptığı benzetmeye göre; Sarf'ı ilimlerin anası, Nahv'i ise babasıdır.

Rabbim, Türküyle-Kürdüyle, Arabıyla-Acemiyle, İslâm için çalışan bütün mü'minlerden râzı olsun.

2- HZ. NÛH İLE HZ. LÛT’UN KARILARI KÂFİR İDİLER!

Bugün kısa süre sohbet ettiğimiz, daha doğrusu Arapça konuşan bir arkadaşı genelde benim dinlemede kalmayı tercih edip, maksadını anlamak istediğim sûfîmeşrep biri, Talâk Sûresinin onuncu Âyetinde zikri geçen Nûh ve Lût aleyhimesselâmların nikâhları altında olan karılarının, kocalarına hıyânetlerinin küfür anlamında olmadığını söyledi. Ve: "bazıları o iki kadının iki kâfir olduğunu söylüyorlar ama ben şeyhimden böyle bir şey duymadım" diye de ekledi. SübhânAllah. Bu konuda tefsîrlere mürâcaat edip sözü uzatmaya gerek yoktur. En azından Celâleyn tefsîrine bile bakılsa, o iki kadının, iki peygamberin nikâhı altında olmalarına rağmen kâfir oldukları ve din hususunda kocalarına hıyânet ettikleri anlaşılacaktır. Fakat hiç tefsîrlere gitmeden Âyet tefekkür ve tedebbür ile okunsa bile bu hususun çok açık olduğu görülecektir!

Âyet daha başlarken kâfirler için bir misâl sunuyor:

ضَرَبَ اللّٰهُ مَثَلاٌ لِلَّذِينَ كَفَرُوا امْرَأَتَ نُوحٍ وَامْرَأَتَ لُوطٍ

"Allah, kâfirlere Nûh'un karısı ile Lût'un karısını misâl olarak gösterdi."

Âyetin devamı:

كَانَتَا تَحْتَ عَبْدَيْنِ مِنْ عِبَادِنَا صَالِحَيْنِ

"Onların ikisi de kullarımızdan sâlih iki kulun (nikâhı) altında idiler."

Âyeti okumaya devam edelim:

فَخَانَتَاهُمَا فَلَمْ يُغْنِيَا عَنْهُمَا مِنَ اللّٰهِ شَيْـًٔا

 “İkisi de kocalarına (din hususunda) hâinlik ettiler de kocalarının kendilerine Allah’(ın azâbın)a karşı hiçbir faydaları olmadı.”

Âyetin son kısmı ise şöyle:

وَق۪يلَ ادْخُلاَ النَّارَ مَعَ الدَّاخِل۪ينَ

“O ikisine (iki kadına) da: ‘Ateşe girenlerle birlikte siz de girin!’ denilecek.”

Bu Âyeti okuyan bir kimse, bu iki peygamberin karılarının kâfir olmadıkları sonucunu çıkarabilir mi?

Bu kadınların, peygamber olan kocalarına hâinlikleri cinsel hâinlik değildi. Çünkü İbn-i Abbâs, hiçbir peygamberin hanımının zinâ suçu işlemediğini söylemiştir. Fakat bu gerçek, bu iki peygamberin karılarının hıyânetlerini, küfürlerini, şirklerini ve nifâklarını örtbas etmez! Bazı âlimler bu iki kadının müşrik, bazıları da münâfık olduklarını söylemişlerdir.

Anasının, babasının, dedesinin, amcasının, karısının veya oğlunun küfrü seçmiş olması bir peygamber için asla bir leke sayılmaz!

Âyetteki bir inceliğe işâret edelim. “O iki kadın da kocalarına (din hususunda) hâinlik ettiler” buyruğundan anlaşılıyor ki, o kadınların kâfir ve münâfık olduklarını Yüce Allah bildirinceye kadar kocaları bilmiyordu. Çünkü hıyânet gizli yapılır. Ayrıca bu Âyette zâhire göre hükmetme kâidesinin yanında, Allah bildirmediği sürece, peygamberlerin bile gaybı bilmedikleri hükmü bulunmaktadır.

Kâfir olarak ölen hiç kimseye, -peygamberler de dâhil- kimsenin şefâat edip de onları kurtaramayacağına dair youtube’daki Hadîs derslerimiz dinlenebilir.

3- MÜZİK VE ÇALGI ÂLETLERİ HAKKINDA:

1) Nâfi'den rivâyet edildiğine göre, o şöyle demiştir:

سَمِعَ ابْنُ عُمَرَ، مِزْمَارًا ـ قَالَ ـ فَوَضَعَ أُصْبُعَيْهِ عَلَى أُذُنَيْهِ وَنَأَى عَنِ الطَّرِيقِ وَقَالَ لِى يَا نَافِعُ هَلْ تَسْمَعُ شَيْئًا قَالَ فَقُلْتُ لاَ ‏ قَالَ فَرَفَعَ أُصْبُعَيْهِ مِنْ أُذُنَيْهِ وَقَالَ كُنْتُ مَعَ النَّبِيِّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَسَمِعَ مِثْلَ هٰذَا فَصَنَعَ مِثْلَ هٰذَا

İbn-i Ömer (yolda giderken) bir kaval (sesi) işitti de parmaklarını kulaklarına soktu ve yoldan uzaklaşıp bana: "Ey Nâfi, (hâlâ) bir şeyler işitiyor musun?" diye sordu. Ben: "Hayır (işitmiyorum)" deyince, parmaklarını kulaklarından çıkarıp: "Ben (bir gün) Peygamber aleyhisselâm ile beraberdim. Aynen böyle bir şey işitmişti de, o da aynen böyle (benim yaptığım gibi) yapmıştı" dedi. (Ebû Dâvûd, Edeb, 60, No: 4924; Sahîhu Sünen-i Ebî Dâvûd, Mektebetü'l Meârif, Riyâd, 3/207, 208, Hadîs sahîhtir; Bkz: Ebû Dâvûd, 4925, 4926)

2) İsnâdı zayıf bir Hadîs'te geçtiğine göre, Ebu Vâil şöyle demiştir: Ben Abdullah’ı şöyle derken işittim:

Ben, Rasûlullah aleyhisselâm’ı:

الْغِنَاءُ يُنْبِتُ النِّفَاقَ فِى الْقَلْبِ

 “Ezgi (şarkı söylemek), kalpte münâfıklık (duyguları) meydana getirir” buyururken işittim. (Ebû Dâvûd, Edeb, 60, No: 4927)

3) İmrân b. Husayn radıyallâhu anh'tan rivâyete göre, Rasûlullah aleyhisselâm şöyle buyurdu:

فِى هٰذِهِ الأُمَّةِ خَسْفٌ وَمَسْخٌ وَقَذْفٌ

"Bu ümmette yere batma, sûret değiştirmesi ve (gökten taşların) yağdırılması (gibi hâdiseler) olacaktır."

Bunun üzerine Müslümanlardan bir adam: "Bu ne zaman olacak?" diye sordu.

Buyurdular ki:

إِذَا ظَهَرَتِ الْقَيْنَاتُ وَالْمَعَازِفُ وَشُرِبَتِ الْخُمُورُ

"Şarkıcı kızlar ve çalgı âletleri türediği ve şaraplar (her türlü içki) içildiği zaman." (Tirmizî, Fiten, 38, No: 2212)

4) İsnâdı zayıf bir Hadîs'te, Ali b. Ebî Tâlib radıyallâhu anh'tan rivâyete göre, Rasûlullah aleyhisselâm şöyle buyurmuştur:

"Ümmetim on beş kötülüğü işlerse, başına belâlar iner."

"Ey Allah'ın Rasûlü, onlar nelerdir?" diye soruldu.

Meâlen buyurdular ki:

1- Ganimete hıyânet edilince,

2- Emânet ganimet sayılınca,

3- Zekât angarya ve cereme kabul edilince,

4- Erkek karısına itâat edince,

5- Kişi [karısına itâat edip] anasına saygısızlık edince,

6- Kişi, arkadaşına itaat edince,

7- Kişi (arkadaşına iyi davranıp) babasına sıkıntı verince,

8- Mescidlerde (Allah ve Rasûlünün râzı olmadığı) sesler yükseldiğinde,

9- En rezil kimseler iş başına geçip topluma reis olduğunda,

10- Bir kimseye şerrinden korkulduğu için ikrâm edildiğinde,

11- Bütün içkiler her yerde bol bol içildiğinde,

12- Erkekler ipekli elbiseler giyinince,

13- Şarkıcı kadınlar çoğalıp her iş için çağrıldıklarında,

14- Çalgı âletleri yaygınlaşınca,

15- Bu ümmetin sonradan gelen nesilleri öncekileri lânetlediğinde...

İşte o zaman ve durumlarda bir kızıl rüzgâr veya yere batmak veya sûret değişmesi gibi belâları bekleyin!" (Tirmizî, Fiten, 38, No: 2210)

5) İçinde haram sözlerin bulunmadığı ve yasak olan çalgı âletleriyle söylenmeyen ğınâ (şarkı söyleme) hakkındaki mezhep imamlarının görüşleri:

1. Ebû Hanîfe: Mekrûhtur.

[İmamlar içinde bu konuda en sert davranan Ebû Hanîfe'dir. Ona göre, çalgı âletleri eşliğinde eğlence maksadıyla söylenen teğannî ve ezgileri dinlemek haramdır. Bu amaçla kaval ve def dinlemek de böyledir. Hatta bir sopayı bir yere vurarak âhenkli şekilde ses çıkarmak ve onu dinlemek bile bu kapsamdadır. Bu günahı irtikâb edenin veya dinleyenin şâhidliği kabul edilmez.]

2. İmam Mâlik: Fâsıkların amelidir.

3. İmam Şâfiî: Bâtıla benzeyen mekrûh bir eğlencedir.

4. Ahmed b. Hanbel: Kalpte nifâkı yeşertir, ben hoşlanmam.

6) Günümüzde her Müslümanın, "çalgı âletleri, şarkı söylemek ve şarkıcılık" gibi konulardaki Hadîs-i Şerîfleri okuyup, bu Hadîsleri âlimlerin nasıl açıkladıklarını öğrenmeleri zarûrîdir.

"Ben, müzik âletlerini (mizmârları) kırmak için gönderildim" بُعِثْتُ لِكَسْرِ الْمَزَامِيرِ buyuran, müzik sesini duyunca kulaklarını tıkayan bir Peygamberin getirdiği bu dinin hakikatini Hadîslerden öğrenmek zorundayız. Âhir zamanda farklı isimler altında helâl sayılacak şeylerden bir tanesi de müziktir. Maalesef ki günümüzde hayırlı işlerle meşgul olmayan toplumların genelinde boş işlere rağbet artmış ve neredeyse uyanık oldukları her saatte insanlar müzik dinler hâle gelmişlerdir!

Pek çok insan, hayatın anlamını müzikte bulmakta ve müziksiz bir hayat düşünememektedir! Şeytan, vahiyden kopardığı insanları okumaması, düşünmemesi, yaşamaması, yapmaması ve üretmemesi için gürültülü ve değişik sesleri olan enstrümanlara yöneltmekte, anlamsız ya da kötü anlamlı şiirleri terennüm ettirerek uyuşturmaktadır!

İnsanlar, Allah'ın gönderdiği vahyi okumaları gerekirken, şeytanın nefislerine ilkâ ettiği duyguların tezâhürü olan şarkılarla -çocuk gibi- avunmaktadırlar!

Öyle şarkılar ve türküler duyarsınız ki, insanlar bıkmadan, usanmadan, yorulmadan ve yüksünmeden defalarca söyler dururlar. Oysa hiç bir amacı ve faydası olmayan boş bir uğraştan başka bir şey değildir.

Bir de o teğannîler esnasındaki çalgı âleti denen ve insanların kulaklarını tırmalayan, huzurlu ve sessiz ortamın mânevî atmosferini delen sesler vardır ki, o seslere tahammül edebilmek mümkün değildir.

Bu konu ne zaman açılsa, bazı insanların bu konuda mubâh yön bulma çabalarının yanlışlığını mevcut vâkıa ispatlamaktadır. Etrafında zil bulunmayan sade def çalmaya İslâm'da genelde izin verildiği halde; bu def'in, diğer müzik âletlerine basamak teşkil etmesi durumunda câiz olmadığına fetvâ veren âlimlerin, vâkıa ile alâkalı gördükleri gerçekleri, Rabbim herkese göstersin. Âmîn.

4- CEVAP VERİYORUM!..

“PUTPEREST ÇAĞLARDA MÜSLÜMAN OLMAK” KİTABIMIZA DAİR BİR SORU –2

İlim tahsîl ettiğini veya belli seviyede vukûfiyeti olduğunu tahmin ve hüsn-ü zan ettiğim bir kimse, bir dostum vasıtasıyla, “Putperest Çağlarda Müslüman Olmak” adlı eserimizde iki yerde iki âlimden yaptığımız nakle istinâden itirazda bulunmuştu. Yani Halef âlimlerine itiraz etmişti!

Kitabımızı te’lîfe karar verirken, bazı doğruları bilmeyen kimseler tarafından, yazılanların bizim şahsî fikrimiz olduğu zehâbına kapılmamaları için hikmet ve basîret açısından meselelerin Kur’ân, Sünnet ve ulemâdan nakillerle delilli şekilde kaleme alınmasının daha hayırlı olduğu fikrini kalbimize bahşeden Rabbime hamd-ü senâlar olsun. Eğer böyle yapmasaydık, bu iki itiraz, iki âlime değil, bize olacaktı! Avâmın, ictihâd ehli âlimlere itiraz etmesi de oldukça mânidârdır! İnsanlar eleştirilmez mi? Elbette eleştirilebilir ama eleştiri ilim, fıkıh, basîret, hikmet ve usûl çerçevesinde olur. Rastgele aklımıza uymuyor, içime sinmiyor mantığıyla değil!

Meseleye kısaca cevap vereceğiz. Yoksa elli sayfa olarak da cevap verilebilir. Ama kısa sözlerden anlamayan uzun sözleri hiç anlamaz. Çünkü kısa sözlerde birkaç cümle, uzun sözlerde ise birçok cümle bulunur. O cümlelerin ve paragrafların bütünlüğünü ve mesajlarını kavramak, kısa sözlere göre daha zordur.

Söz konusu itirazlardan biri, Aliyyu’l Kârî’den yaptığımız iktibâs, ki o konuya, “Cevap Veriyorum!.. ‘Putperest Çağlarda Müslüman Olmak’ Kitabımıza Dair Bir Soru –1” başlıklı yazımızla kısmen cevap vermiştik. Dileyenler o yazımızı da okuyabilirler. Kitabımızda bu itiraza mahal verilmeyecek denli açık ifadeler ve açıklamalar olduğu için bu soruya uzun cevap verme ihtiyacı duymadık. O cevabımızda daha çok ikinci itiraza cevap verdiğimizi de belirtelim. Zira kitabımızda Aliyyu'l Kârî'den yaptığımız nakillerin ve o nakiller çerçevesinde sarf ettiğimiz sözlerimizin okunması bile meselenin vuzûhu için yeterlidir. Kaldı ki, mezkûr konu farklı yerlerde birçok kez geçmektedir. Halef ulemâsına muhâlefetçilik sâikiyle hareket edilmedikçe oralardan, inanın ne itiraz çıkar, ne de soru?!

Diğeri ise, İmam Taberî’den yaptığımız iktibâs çerçevesinde idi. Bu itiraz, İmam Taberî’nin, “yed, yedullâh” gibi haberî sıfatlarla alâkalı olarak, “Bu Âyette iki te’vîl vechi vardır” ifadesiyle başlayan sözlerine yönelik idi. Bu itirazı dikkate alarak, bu noktada kitabımıza bir dipnot ilâve ettiğimizi ve birazdan onu paylaşacağımızı ifade ettikten sonra şunu belirtmek isterim. İstişâreye çok önem veren bir Müslüman olarak, nasihate de yapıcı itiraza da açık olduğumu ve memnuniyet duyacağımı belirtmeliyim. Hatta bu nasihat veya itiraz haklı yere olmasa yani yanlış veya eksik anlamaktan mütevellit olsa dahi, iyi niyete ve duyarlılığa minnettâr olurum.

Ben bu durumu -hikmet açısından- şuna benzetirim. Mimar Sinan, yaptığı bir minarenin eğri olduğunu söyleyen bir çocuğun itirazını bile geçiştirmeyip, minareye bir halat bağlatmış ve çocuğa “oldu mu?” diye sora sora, çocuk “tamam” deyinceye kadar halatı çektirmiştir. Mimar’a, neden böyle yaptığı sorulunca da, “çocuk deyip geçmeyin” demiştir. “Büyük bir titizlikle yaptığım eserimin halkın gözünde veya aklında eğri kalmasını istemem” meâlinde cevap vermiştir.

Bu demek oluyor ki, biz kendimizi bilsek ve haklı bile olsak, karşımızdaki insanların da sözlerine kulak vermeliyiz. Misâl olarak; bir söz mücmel olduğu için anlaşılmadıysa, mufassal bir beyan ilâve edebiliriz. Bir meseleyi izah ettiysek de, başka bir konuda bir alâkadan dolayı daha farklı bir üslupla tekrar tekrar açıklama yapabiliriz. Bir konuda nakilde bulunmadıysak, şüpheleri izâle etmesi ve iknâ edici olması için o kısma delil olarak nakil ekleyebiliriz. Bunlar zor şeyler değildir!

Bilelim ki, bazen bakılan şey, bazen de bakış şekli eğri olur. Ama her hâlükârda -yanlış anlaşılmaya ve fitneye neden olmamak için- yapıcı ve anlayışlı olmak takdir ve rağbet edilmesi gereken bir davranıştır.

İnsanların yanlış görmeleri genelde kendi birikim ve bakış açılarıyla alâkalı olsa da, hayra vesîle olacak davranış yanlışa odaklanmak değil, en azından üslubu değiştirmek veya ek açıklama ile konuyu o kimsenin ve o kimse gibi bakanların da kavrayabilecekleri şekilde anlaşılır kılmaktır.

Hâsılı, İmam Taberî’den yaptığımız nakil çerçevesinde bize ulaşan soruya yönelik -kitabımızın bütünlüğünde cevaplar olmasına rağmen- bu noktadaki minarenin düzeltilmesi bâbından verdiğimiz cevabımıza gelelim.

İmam Taberî rahımehullâh’ın yukarıda ilk cümlesini hatırlattığımız sözlerinde geçen “te’vîl” kelimesine eklediğimiz dipnot şöyledir:

“Usûlen, te’vîl ve tefsîr kelimelerini anlamdaş kabul ettiğimizde haberî sıfatların te’vîli meselesindeki ihtilâfı ‘lafzî ihtilâf’ sayabiliriz. Yahut da burada te’vîl ile kastedilenin, ‘lâzımî mân⒠anlamında bir tefsîr olduğunu değerlendirebiliriz. Nitekim İmam Taberî rahımehullâh tefsîrine ad koyarken ‘tefsîr’ yerine ‘te’vîl’ kelimesini kullanmıştır. Buradan da anlaşılıyor ki, te’vîl ile tefsîri kastetmiştir. Fakat eslem ve ercah olanın, Sâlih Selef’in yol ve menheci olduğunu belirtmeliyiz.”

Kitabımızın; “Akâid” ekseninde İslâm Akâidi, Nebevî ahlâk, usûl, menhec ve birçok konuyu hâvî şekilde avâm için de, ilim tâlipleri için de, Müslimler için de, gayrimüslimler için de İslâm adına câmialı bir eser olduğunu belirterek sözlerimize son verelim.

Başarı ve muvaffakiyet Allah’tandır.

Selâm ve dua ile.

5- HADÎSLERİN, KUR’ÂN’A ARZ EDİLMESİ MESELESİ:

Bismillâhirrahmânirrahîm.

Allah’a hamdolsun. O’na güveniyorum. Selâm da O’nun seçkin kullarının üzerine olsun. Allah size merhamet etsin, şunu biliniz ki; bazı ilimler vardır ilaç gibidir. Bazı görüşler de vardır ki abdesthâne gibidir, ancak zarûret ânında zikredilir. Allah’a hamdolsun ki, uzun zamandır mevcut olmayan fakat şimdilerde (kötü) kokusu yayılan bir görüş var.

O da şu:

Bir râfizî zındığı sözünde ileri giderek Sünnet-i Nebeviyye ve rivâyet edilen Hadîslerle amel edilemeyeceğini, sadece Kur’ân’ın delil olacağını söylemiştir. Allah Teâlâ, Hadîs-i Şerîflerin yüceliğini ve şerefini artırsın.

Bu kişi bu sözüne delil olarak da şu sözü getirmiştir:

مَا جَاءَكُمْ عَنِّى مِنْ حَدِيثٍ فَاعْرِضُوهُ عَلَى الْقُرْاٰنِ، فَإِنْ وَجَدْتُمْ لَهُ أَصْلاً فَخُذُوا بِهِ، وَإِلاَّ فَرُدُّهُ

“Size benden bir Hadîs geldiğinde bunu Kur’ân’a arz edin. Eğer bu Hadîsle ilgili Kur’ân’da bir asıl buluyorsanız, Hadîsi alın; bulamıyorsanız onu reddedin.” [1]

Bu Râfizî’den ben de bu hadîsi bu şekilde işittim. Başkaları da işitti. Bazıları oralı olmadı. Bazıları da bu sözün aslını ve nereden geldiğini bilmiyor. Ben de bu sözün aslını ve bâtıl olduğunu insanlara açıklamak istedim. Çünkü bu, toplumu helâke götürecek en büyük sebeplerden bir tanesidir. [2]

DİPNOTLAR VE AÇIKLAMALAR:

[1] Hadîs uydurmadır. Ukaylî, “sahîh isnâdı yoktur” der. Sâğânî de, “mevzû'dur (uydurmadır)” der.

Bkz. Delâilu’n Nübüvve, İmam Beyhakî, I/27;

el-Mevdûât, İbnu'l Cevzî, I/257, 258;

El-Fevâidu’l Mecmûa, İmam Şevkânî, 278, 291;

Sünen-i Dârekutnî, IV/208;

er-Risâle, İmam Şafiî, 224;

el-İhkâm, İbn-i Hazm, II/76;

el-Fevâidu’l Mevdûa, el-Kermî, No: 152;

el-Mekâsidu’l Hasene, 36;

Temyîzu’t Tayyib mine’l Habîs, 13;

Keşfu’l Hafâ, No: 220;

Tezkiretu’l Mevzûât, 28;

Lisânu’l Mizân, I/455;

Avnu’l Ma’bûd, IV/329;

Ehâdisu’l Kussâs, No: 51;

Muhtasaru’l Mekâsidi’l Hasene, No: 53;

Mecmeu’z Zevâid, I/170

[2] Bu açıklamaların tamamı, İmam Suyûtî’nin “Miftâhu’l Cenne fi’l İhticâci bi’s Sünne” eserinden alıntıdır. Bu eser, “Sünnet'in İslâm’daki Yeri” ismiyle Türkçe’ye çevrilmiştir. Sünnetin dindeki yerini delilleriyle öğrenmek için bu kitabın tamamının okunmasını tavsiye ederiz. Suyûtî, toplumu helâke götüren sebeplerin başında bu fitneyi gördüğü için, Ümmet-i Muhammed’i ve tüm insanlığı uyarmak adına bir kitap yazmıştır.

 

İmam Suyûtî rahımehullâh’ın doğumu 849/1445, vefâtı ise 911/1505’tir. “Şimdilerde kötü kokusu yayılan bir görüş var” derken yaklaşık beş buçuk asır öncesinden bahsetmektedir. Bu, âlimlerin ne kadar firâsetli ve basîretli olduğunun çok açık bir delilidir. O günlerde pis kokusu yayılmaya başlayan “Hadîsleri Kur’ân’a arz etme görüşü” bugün tüm dünyada yaygınlaşmış bir fitne durumundadır. Şerrinden Allah’a sığınırız. Allah Teâlâ, İmam Suyûtî’ye rahmet etsin.

DELİLLİ VE ÖZLÜ AÇIKLAMALAR:

Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: “Sizden birinizi; emrettiğim veya yasakladığım konulardan birisi kendisine ulaşınca koltuğuna yaslanmış durumda iken, ‘(Bunu) bilmiyorum, Allah’ın Kitâbında ne bulursak ona uyarız (Hadîsleri kabul etmeyiz)’ derken bulmayayım.” (Tirmizî, İlm, 10, No: 2663; İbn-i Mâce, Mukaddime, 2, No: 13, Hadîs Sahîhtir; İbn Hıbbân, No: 13; er-Risâle, İmam Şafiî, 89, 403, 404; Hâkim, Müstedrek, I/108)

Kur’ân’ı anlamak için, Hadîsleri delil saymayıp kendi akıllarına, mantıklarına göre Âyetlere yorum yapanlar için de sadece bir Hadîs-i Şerîf’i hatırlatmakla yetinelim:

“Kur’ân’dan kendi görüşüne göre hüküm çıkaran kimse isâbet etse de hata etmiştir.” (Tirmizî, Tefsîr, 1, No: 2952; Ebû Dâvud, İlim, 5, No: 3652; Ebû Ya’lâ, III/90)

Bu Hadîs, bu rivâyet şekliyle senedindeki Suheyl b. Abdullah b. Ebî Hazm dolayısıyla tenkîde uğramış olsa da, bu Hadîsin ifade ettiği anlamda çeşitli varyantları bulunup birbirini desteklediği için, İmam Suyûtî, Hadîsin hasen olduğunu belirtmiştir. (Câmiu’s Sağîr, Suyûtî, 8900 Numaralı Hadîs)

Bu kısa ama ispatlı açıklamalardan sonra kesin olarak şunu anlıyoruz ki, Kur’ân’ı anlama ve yorumlama yöntemleri içinde asla akıl temel ölçü değildir. Karşımıza çıkan Hadîslerin, Kur’ân’a arz edilmesi yöntemi de, Hadîslerin sahîhini, uydurmasından ayırt etme metodlarından birisi olamaz!

Muhaddislerin, Hadîsleri "Metin Tenkîdi" yönüyle incelemeleri esnasında, Kur'ân'a başvurmaları, ilmî bir yöntemdir ve bu metod ancak âlimler için câizdir. Avâmın keyfî davranışları ile, âlimlerin te'vîl, tefsîr ve ictihâdlarını birbirine karıştırmamak gerekir!

Herhangi bir Müslüman ya da bir araştırmacı, Kur’ân’dan kendisinin anladığı kanâate göre, “şu Hadîs sahihtir, şu Hadîs uydurmadır” diyemez! Yukarıda bir tane Hadîsle yetinip, uyardığımız gibi bu fitne, Peygamberimize yakın dönemlerde olmayan bir fitneydi. Bu bakımdan ileride böyle bir fitnenin zuhûr edeceği Peygamberimiz tarafından belirtilmiş ve bu mezmûm davranış biçiminden insanlar sakındırılmıştır. Bu anlayış, çok tehlikeli olduğu için, Peygamberimiz, daha sonra gelecek nesilleri ciddiyetle ikaz etmiştir. Bu uyarıları dikkate almak zorundayız!

Rasûlullah’ın Sünnetine uymanın farz oluşuna Kur’ân’dan delil:

“Andolsun ki Allah mü’minlere, içlerinde kendilerinden Âyetlerini okuyan, onları tertemiz eden, onlara Kitap ve HİKMET’i öğreten bir Peygamber göndermekle büyük bir lütufta bulunmuştur. Hâlbuki daha önce onlar gerçekten apaçık bir sapıklık içinde idiler.” (Âl-i İmrân: 164)

İmam Şafiî’ye göre; Âyette geçen “hikmet”, Rasûlullah’ın Sünnetidir. (er-Risâle, S: 78)

Çok sayıda müfessir bu Âyetteki "hikmet" kelimesini, Rasûlullah'ın Sünneti olarak tefsîr etmektedir.

Şu iki Hadîs ile sözümüzü bağlayalım, inşâAllah.

“Dikkat edin! Sizden biriniz koltuğuna kurulduğu halde benden bir Hadîs kendisine ulaşacak da, o kimse şöyle diyecek: ‘Bizimle sizin aranızda Allah’ın Kitâbı vardır. (Rasûlullah bunu söylememiştir. Bunu bırakın, Kur’ân’da ne varsa ona uyun!) Bu Kitâbda neyi helâl olarak bulursak onu helâl sayarız ve onda haram olanları da haram kabul ederiz.’ (Dikkat edin!) Muhakkak Allah Rasûlünün haram kıldığı bir şey, Allah’ın haram kıldığı gibidir.” (Tirmizî, İlm, 10, No: 2664)

“İyi bilin ki, bana Kur’ân ve onunla beraber bir misli verildi. Yine iyi bilin ki, bana Kur’ân ve onunla beraber bir misli verildi. Kezâ, bilesiniz ki, karnı tok kişinin koltuğuna oturup, şöyle demesi yakındır: ‘Size sadece Kur’ân yeter. Kur’ân’da helâl olarak bulduğunuzu helâl sayın. Haram olarak bulduğunuzu da haram kılın.’ Şunu bilesiniz ki ehlî eşek, yırtıcı tırnaklı hayvan ve zimmîlerin yitik malı haramdır.” (Ebû Dâvûd, Sünnet, 6, No: 4604; Beyhakî, IX/332; Delâil, VI/549)

“Kim kendisine dosdoğru yol apaçık belli olduktan sonra Peygambere karşı gelir ve mü’minlerin yolundan başkasına uyup giderse, onu döndüğü o yolda bırakır ve cehenneme atarız. O ne kötü bir dönüş yeridir.” (Nisâ: 115)

Rabbim bizleri, yaşayan Kur’ân olan Rasûlünün Sünnetine en güzel şekilde ittibâ eden kullarından eylesin.

Sözlerimizin başı da sonu da yüce Rabbimize hamd etmektir.

6- 1 SORU 1 CEVAP:

SORU:

Bir kardeşimiz, “Hocam, Âl-i İmrân: 14. Âyette, nefse hoş gelen şeyler sayılıyor ve ذٰلِكَ مَتَاعُ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا  'bunlar dünya hayatının metâıdır’ buyruluyor. Bir bacımız, ‘kadın metâ mıdır?’ diye sordu. Metâ nedir? Müsait bir zamanda cevap bekliyoruz inşâAllah” diyerek bir soru sormuştur. Soruyu tam akşam ezânı okunurken gördüm ve hayırlı işlerde acele etmeyi sevdiğim için, akşam namazını da kaçırmayacak şekilde hızlıca ağağıdaki cevabı yazdım. Aslında hızlı veya yavaş önemli değildir. Önemli olan samimiyet ve ihlâstır. O olunca Allah yardım etmektedir. Muvaffakiyet Allah’tandır.

CEVAP:

Bismillâh, elhamdülillâh, vessalâtü vesselâmu alâ Rasûlillâh.

O bacımız Âyeti -tefekkür ederek- birkaç kez daha okusun; Âyet anlaşılacaktır. Çünkü Âyet çok açık. "Bunlar dünya hayatının metâıdır." (Âl-i İmrân: 14)

Bu tür sorular, Kur’ân’ı çokça okumak sûretiyle zâil olur. Kısa sürede sorumuzun cevabını ise, tefsîrlere başvurarak veya sorarak öğreniriz.

Metâ' kelimesi bu şekliyle ve farklı türevleriyle Kur’ân’da çok kez geçer. Kur'ân mu'ceminden tespit edilerek o Âyetler okunmuş olsa çok daha iyi olur.

Metâ' kelimesi mal, eşya anlamına da geldiği için sanırım bu soru sorulmuş olmalı. Aslında bu tür sorular üzerinde yoğunlaşmanın nedeni, içinde bulunduğumuz çağda modernizmin ve feminizmin insanların duygu dünyalarındaki tahriplerinin ve işgallerinin bir etkisiyle de irtibatlıdır. Cümlelerimi özetle kaydediyorum. Satırlar arasındaki boşlukları tefekkür ve anlayışla dolduralım. Çünkü uzun cevap verildiğinde cevap çok uzamaktadır. Söz uzayınca da merâm bazen kavranmamaktadır. Bu Âyeti ben 1999-2000 yıllarında Âl-i İmrân Sûresinin tefsîrini yaparken açıklamıştım. Youtube'da var.

Kısaca söylemek gerekirse, İmam Kurtubî'nin de yaptığı tarife göre metâ' kelimesi; "dünya hayatında kendisinden yararlanılan, sonra geçip giden ve kalıcılığı olmayan şey" anlamına gelir. Halk arasında daha çok "geçimlik" denir.

Sahîh bir Hadîs'te:

إِنَّمَا الدُّنْيَا مَتَاعٌ وَلَيْسَ مِنْ مَتَاعِ الدُّنْيَا شَىْءٌ أَفْضَلَ مِنَ الْمَرْأَةِ الصَّالِحَةِ

"Dünya bir metâ'dır (faydalanmadır, geçimliktir). Dünya metâ'ı arasında ise sâliha bir kadından daha üstün bir şey yoktur" (İbn-i Mâce, 1855) buyrulur.

Sahîh-i Müslim'de de:

باب خَيْرُ مَتَاعِ الدُّنْيَا الْمَرْأَةُ الصَّالِحَةُ

"Dünya metâının en hayırlısı sâliha kadındır bâbı" vardır. İmam Müslim burada:

الدُّنْيَا مَتَاعٌ وَخَيْرُ مَتَاعِ الدُّنْيَا الْمَرْأَةُ الصَّالِحَةُ

"Dünya bir metâ'dır. Dünya metâının en hayırlısı ise sâliha bir kadındır" (Müslim, Radâ’,  64, No: 715k) Hadîsine yer vermiştir. Başka Hadîsler de vardır. Sanırım Hadîslerin de bereketiyle Âyet biraz daha anlaşıldı.

Şimdi Âl-i İmrân: 14'e dönersek; bu Âyette insanlara tezyîn edilen yani süslü gösterilen şeylerden bahsedilmektedir. O şeyler dünyadaki insanın arzuladığı ve sevdiği şeylerin tamamıdır. O şeyler ana hatlarıyla, ana başlıklarla verilmiştir. Onlara da "şehvetlerin sevgisi" anlamına gelen حُبُّ الشَّهَوَاتِ denilmiştir.  İnsanların fıtraten sevdiği o arzulardan meşrû dairede istifâde etmek helâl; gayrimeşrûya sapmak ise haramdır.

Bu anlamda, "süslü gösterildi" şeklinde mechûl/edilgen bir kipte gelen fiilin fâili hakkında ulemâ yorumlar yapmıştır. Nasslar istikâmetinde "Allah" olduğu da, "şeytan" olduğu da söylenmiştir. Aslında bu nakiller te'lîf ve cem' edilmelidir.  Gerçek şudur ki, insanların fıtratlarına meşrû dairede bunları koyan Allah'tır ama insanlara haramı tesvîl ve tezyîn ederek onu aldatmaya çalışan da şeytandır. Yani işin saptırıcılığa giden tezyînât boyutunda şeytan vardır. Mü'min de şeytandan sakınmalı, helâl olan ile yetinmelidir.

Bazı insanlar bazı şeylere tutkuyla bağlanırlar. İşte o tutkulu isteklerde şeytanın parmağı vardır. Mü'minler ise, edep, hayâ ve takvâ sınırlarını gözeterek dünyanın metâ'ından faydalanırlar, ki, bu da câizdir. İşte Âyette zikredilen o şehvetlerin, arzu ve isteklerin sevgisinden Şer'î sınırlar dâhilinde yararlanmak ve istifâde etmek, Allah'ın insanlara lütfetmiş olduğu dünya hayatının metâıdır, geçimliğidir. Bu metâ'ın bazıları mal veya eşyadır, bazıları hayvandır, bazıları bitkidir, bazıları cansız varlıklardır, bazıları altın ve gümüştür, bazıları evlatlardır, bazıları ise kadınlardır.

Burada kadınların durup düşünmesi ve hamdetmesi gereken bir nokta vardır. O da, bunlar içinde en hayırlı metâ' -salt kadın yani herhangi bir kadın değil- sâliha bir kadındır. Bu mecrâda vârid olan Hadîsler pek çok hikmetler içerir. Kadının ana olması, ailenin toplumun temel taşı olması, insanların ilk terbiye edicilerinin ana olduğu vesâir incelikler.

En hayırlılığın da, sâliha olmakla yani iffet ve hayâ gibi vasıfları taşımakla mümkün olduğunun altını çizelim.  Eğer kadın sâliha olmazsa, "en hayırlılık" vasfını kaybeder ve "en zararlı" hâle de gelebilir. Feministlerin hezeyanları gibi, bu gerçekler Hadîslerde kadın düşmanlığı değildir! Her nedense sâlihlikle veya sâlihalıkla alâkalı bir talebi olmayan kimseler bu noktada Allah Rasûlüne iftirâ etmektedirler!

İsterseniz o Hadîsi de hatırlatalım:

مَا تَرَكْتُ بَعْدِي فِتْنَةً أَضَرَّ عَلَى الرِّجَالِ مِنَ النِّسَاءِ

"Benden sonra erkeklere kadınlardan daha zararlı bir fitne sebebi bırakmadım.” (Buhârî, 5098; Müslim, 2740, 2741a)

Bu Hadîs'te bahsedilen en zararlılık vasfının sâliha olmamak ve iffetsizlikle alâkalı olduğunu anlamak için fakîh veya müctehid fi'l-âlem olmaya sanırım gerek yoktur!

Hâsıl-ı kelâm, ana soruya tekrar dönerek bitirelim. Metâ' demek, Âyette canlı-cansız, insan-hayvan, ekin-bitki, toprak-arazi gibi genel çerçevedeki kısımlarıyla, dünyada insanların az bir süre yararlandıkları, ecellerinin dolmasıyla beraber terk ettikleri her şeydir. Metâ, cisimler için kullanıldığında eşyadır, canlı varlıklar için kullanıldığında ise cinsi her ne ise o şeydir. Dünyalık olan ve dünyada bir zamana kadar yararlanılan her şey Kur'ânî tabirle meta'dır! Sanırım ana hatlarıyla ve özetle de olsa, ifade etmişimdir. Selâm ve dua ile.

7- KIZMA!

Ebû Hüreyre'den rivâyete göre, Peygamberimiz kendisinden nasihat isteyen bir sahâbîye "kızma!" demiştir. O kişi nasihat isteğini birkaç kez tekrar etmiş, Peygamberimiz her defasında yine "kızma!" buyurmuştur. Peygamberimiz insanlara durumlarına ve ihtiyaçlarına uygun nasihatlerde bulunurdu. (Bkz: Buhârî, 6116; Tirmizî, 2020)

Kızmamak, kızgınlığa götürecek sebeplerden uzak durmakla olur. Yani "harama yaklaşmamak" gibi, günaha sevk edecek kızgınlığa yakalanmaktan kaçınmak gerekir. Kızmaktan kibir doğar. Öfke ile kibrin bir araya geldiği esnada nefse uygun şeyler yapılır.

İlim ve bilim birbiriyle asla çatışmaz. Meseleyi hem bilimle hem de ilimle kısaca ve bir haysiyetle izah ederek özetleyelim. Bu sözlerimiz de nasihat olsun.

Psikiyatristlere göre, öfke kontrol bozukluğu sinirsel bir hastalıktır. Bu rahatsızlık nüksettiğinde, normal şartlarda on ya da on beş dakika sürmektedir. Öfkeyi kontrol edemeyip kendini kaybetme ve aklın perdelenmesi ile sağlıklı düşünememe neticesinde işlenen suçlar ve günahlar işte bu 10-15 dakika içinde gerçekleşmektedir. Daha sonra öfkesi geçtiğinde insan yaptığına pişman olmaktadır.

Bahsi geçen şey sinirsel bir durumdur. Sinirlilik ve öfkeyi kontrol edememe kişiye göre değişebilir. Öfke esnasında zikrin, sabrın ve öfkeyi yutmanın önemi ortaya çıkmaktadır. İnsan, olası bir durumda öfkelenmeye başladığı anda öfke girdabına düşmemek için hemen besmele çekip Allah'ı anmalı ve şeytandan Allah'a sığınmalıdır. Oturuyorsa ayağa kalkmalı ve mekân değiştirmelidir. Birkaç dakikalık süreçte öfkesi hâlâ geçmediyse abdest almalıdır. Allah'ın izniyle bunlar yapıldığında öfkenin esâmîsi bile kalmayacaktır. Daha da olmadı, iki rek'at namaz kılmalıdır. Biiznillâh, namaz kılmak için mescide doğru giderken bile az da olsa devam eden öfke geçecektir. Namaza başlarken ise artık içteki öfke dinmiş olacaktır.

Bilelim ki, kalpler/gönüller Allah'ın zikriyle yatışır, huzur ve sükûn bulur. Kontrolsüzlükler ve taşkınlıklar aslında insan karakter ve mizacıyla alâkalıdır.

Mü'min ise, kendini kaybedecek şekilde her şeye öfkeyle karşılık vermez/vermemelidir. Kötü konuşmaz, yangına körükle gidercesine muhataplarına taşkın ve kırıcı sözler söylemez ve karşılıklar vermez. Faydasız diyaloglardan geri durmasını bilir, yumuşak söz söyler ve tebessüm eder. Bunlar olması gerekenlerdir!

Âyette de zikredildiği gibi iyiliğin karşılığı ancak iyiliktir (Bkz: Rahmân: 60). Sonuçta da, iyi halli bir kimseye kötü karşılık verilmez. Densizlik ve patavatsızlık karşısında bile olgunluk ve hikmet içinde bir tavır ortaya koymak gerekir. Bu da bir erdemdir. Müslüman bilir ve inanır ki, câhilce sataşmalara, faydasız konuşmalara ve fitneye neden olacak sözlere "selâm" denir, selâmet ve hidâyet dilenir. Kırmadan, dökmeden ve yıkmadan vakar ve haysiyetle yola devam edilir.

Kontrol edilmeyen ve yutulmayan öfkenin zararları ile öfkesini yenenlerin faziletleri hususunda vârid olan Hadîsler, eserler ve nakiller okunabilir.

8- HAKÂRETE HAKÂRETLE, SÖVGÜYE SÖVGÜYLE KARŞILIK VERİLMEZ!

Şu günlerde medyada yer alan, bir hadsiz tarafından Allah'a, Peygamberine ve Kitâbına yönelik yapılan hakâretler sadece mü’minlerin değil, içinde insâf, vicdân ve insanlık taşıyan herkesi gönülden ve derinden yaralamıştır.

Ee, napalım; biz de mi hakâret edelim? Asla! Hakâret ve sövgü câhillerin ve hadsizlerin işidir!

Çözüm şu olmalı, en azından elimizden geldiği kadarıyla. Kur'ân'a yönelelim, daha çok okuyup anlayalım ve yaşayalım. İslâm'ı delilli şekilde en güzel bir sûrette fıkhetmeye başlayalım. Tevhîd'i tahkîkli şekilde öğrenip iman edelim, imanımızı artıralım. Bu süreçten itibaren artık bütün bâtıllardan uzak duralım. Gündemi takip etmek adına -iyi niyetle veya merak sebebiyle de olsa- ateist kanalları ve yayınları asla dinlemeyelim ve izlemeyelim!

Maalesef ki, Türkiye'de ateistlik, mutlak inkâr ve inançsızlık seçiminden öte, ideolojik İslâm düşmanlığı görüntüsündedir! Muharref veya putperest dinlerin eleştirisinden çok, İslâm eleştirisinden ibârettir. Her nedense putperestlikte eleştirecek bir şey bulamayanlar, Allah’ın dini olan İslâm’ı eleştire eleştire bitiremiyorlar! Hatta sitelerinde Âyet-Âyet bütün Kur’ân’a iftirâ ediyorlar! Sadece inançtan değil, insânlıktan bile yoksun olanları ise Allah ve Rasûlüne -hâşâ- sinkaflı küfürler ediyorlar! Beytullâh’ı Ebrehe’den koruyan Yüce Allah elbette kendi Celâline, Şânına ve Peygamberinin izzet ve şerefine saldıranlara da müstehaklarını verecektir! Allah’a, Nebî'ye ve Kur’ân’a hakâret ve sövgü videosunun birkaç saniyesini dinleyip hemen kapattım ve üzüntüden bir gün kendime gelemedim! İslâm, bâtıl din ve inanç mensuplarına bile inançlarına göre yaşama hakkı tanırken, İslâm’a bu denli tahammülsüzlüğün akl-ı selîmle ve iz’ân ile bir açıklaması yoktur! Münâfıklar ve hassâten ideolojik ateistler bilmeseler de, hiç şüphesiz izzet, şeref, üstünlük ve galibiyet Allah’ın, Rasûlünün ve mü’minlerindir. (Bkz: Münâfikûn: 8)

Ateizm konusunda tespit yaparken bile insâflı olalım. Bu tablonun istisnâları da olabilir diyelim. İnançsızlığı sebebiyle kimseye düşmanlık yapmayan, sözlü şiddet uygulamayan, mukaddes değerlere sövmeyen, kendi hâlinde ve kendi âleminde kimseler de olabilir! O kimselere Allah hidâyet versin. Çünkü ön yargılı ve bağnaz olmayan kimse düşünebilir, düşünen de öğüt alıp hakka kalbini açabilir! Vesselâm!

9- DİN KARDEŞİNİ SEVMEKTEN DAHA ÖNEMLİ GÜNDEMİ OLANLAR!

Müslüman!

Allah için amel mi işleyeceksin, bir şeyler mi söyleyeceksin, makale mi yazacaksın, ehline veya öğrencilerine nasihat mi edeceksin, çocuklarını terbiye mi edeceksin, arkadaşlarına güzel örnek mi olacaksın,  âhiret sevabı için plan, program ve proje mi yapacaksın? İslâm'ın çağrısı çok açık: "DİN KARDEŞİNİ SEVMEK!"

O halde uhuvvet hedefin olsun! Allah'ın rızâsını kazanma yolunda eskilerin tabiriyle âhiretliğin/ahretliğin olsun, ki, onunla/onlarla Allah'ın rızâsı için bir araya gel ve yürü. Düşersen kaldırsın, düşerse kaldır. Yardıma muhtaç olursan yardım etsin, yardıma muhtaç olursa yardım et. Birbirinizin hayırlarını artırma yolunda el birliğiyle çalışın, yardımlaşın. Birbirinize dua edin. Çevrenize "işte kardeşlik bu" dedirtin, güzel örnek olun. Öyle örneklik ki, siz yokken hatta siz uyurken bile insanlar sizin örnekliğinizden gıptayla söz etsinler ve örnekliğiniz İslâm için teblîğ olsun. Söz söylediğiniz zaman da sözünüz, -kısa bile olsa-, insanlara tesir etsin. Hayatta belki de binlerce şeyi istediniz, sayılamayacak kadar şeye gıpta ettiniz. Peki, hiç buna gıpta ettiniz mi? Hiç bunu gerçekten istediniz mi? Elde etmek için ciddi anlamda çabaladınız mı? 

Allah'ın rızâsını mı istiyorsunuz? Buyurun, birbirini Allah için seven ve bu sevgiye sadâkat gösteren yiğit Müslümanlar olun! İslâm kardeşliği imanın gereğidir! Bu, kâmil imanı elde etmeyi sağlayan çok önemli bir sâlih ameldir. Bu, biiznillâh doğrudan cennete girmeyi sağlayan da bir erdemdir!

Direkt şekilde cennete gitmek mi istiyorsun? O halde, mü'minleri seveceksin! Nefret, kin, buğz, hased, fesâd, kötü zan, iftirâ, yalan gibi sıfatların var ise, Allah dilerse seni cehennemine atar ve azap eder! Kul hakkına girersen, azaptan kork! İnsan kendine zoru neden kolaylaştırır ki?

Affedilmek sevgi, merhamet ve aftan geçer! Gerçek sevgi de liyâkat ve sorumluluk ister. Sevmeyi dene, -olmadı- tekrar dene, -zorlandın- Allah'tan yardım iste, şeytandan Allah'a sığın; inşâAllah başaracaksın. Bir karınca bile küçücük cüssesiyle dağları aşıyor. Çıkamadığı bir yokuşu/dağı aşmayı -yuvarlansa bile- onlarca kez tekrar tekrar deniyor yolundan dönmüyor, başarıyor. Eşref-i mahlûkât olan biz mi, cennet biletimiz olan uhuvvet erdeminden birkaç şeytânî, nefsânî ve câhilâne vesvese, his, heves ve sözler nedeniyle vazgeçeceğiz?!

Bil ki, Müslümanı sevmek Tevhîd'in gereği olduğu gibi, vahdet ve cemâat de Allah için sevgiden doğar. Uhuvvet olmadan cemâat olmaz! Ümmet şuuru olmadan taassuptan ve fanatizmden kurtulunmaz! Dînî uhuvvete mâni olan ve onu hafife alan her tutum ve amel bâtıldır!

Son söz...

Sevmeyi dene, kardeş olmayı dene, affetmeye çalış, musâmaha ve mudârâ ile tanış, eşini dostunu ziyâret et, sıla-i rahme yanaş ve sevmen gereken kardeşlerinle kaynaş! İnan yol bu, bu yolu yıkan şeyler yol değil, yolsuzluktur! Kâmil iman bu yoldan geçiyor. Dur, düşün, sor, anla; kâmil iman nedir ve nasıl elde edilir? Vesselâm.

10- 1 SORU 1 CEVAP:

Selâm’dan sonra, ilim talebi konusunda soru soran ve nasihat isteyen samimi bir kardeşimize cevabımız aşağıdadır…

Ve aleyküm selâm ve rahmetüllâh kardeşim. Pratiği çok zor (es'ab) bir soru sordun. Sanal âlemde bunları hakkıyla cevaplayabilmek de bir o kadar zor. Onun için görünen o ki, cevap biraz uzayacak… Fakat cevabımı, senin soru ve sözlerinden hareketle, istifâde edebilecek herkesi hesap ederek vereceğim. Muvaffakiyet Allah’tandır.

Evet ben, “‘ilme aday olan insanın, bir hocanın nezâretinde ilim edinmesi gerekir’ sözünü söyledim ve söylerim ama devamında “her beldenin Müslümanlarının ilim ehli yetiştirmeleri öncelikli görevleridir” de derim. Müslümanların bugün öncelikli vazifeleri -grupçuluğu ve hocacılığı bırakıp- ilim tâlibleri yetiştirmeleri, ilim ehlinin etrafında cemâat olmalarıdır. Tıpkı namaz kılarken imama tâbi oldukları gibi. Cemâatle namazın fıkhını kavrayan her mü’min bu meseleyi çok iyi anlar! Fakat bu çağda maalesef ki teferruk yani fırkacılık, bölünüp parçalanma, nemelâzımcılık, başıboşluluk, bencillik, ayrılık ve duyarsızlık -ki, çocukluğumuzda önce Alman modeli olduğunu öğrendik; sonra da bütün Frenklerin modellerinin böyle olduğunu gördük-; evet bunlar insanların kalplerine buzağı sevgisi gibi içirilmiş; ilmi, âlimleri, Tevhîd'i, tahkîkî imanı, kardeşliği ve vahdeti bir tarafa atmışlar veya bunlara kendi hevâlarına göre bir anlam kılıfı uydurmuşlar, çarklarını çurklarını bozmadan keyiflerince bir hayat yaşayarak Müslümanlık iddia ediyorlar! Âdeta “Allah da bizden böyle râzı olsun” diyorlar! Tabii ki, şeytan da yetişip, Kerîm olan Allah’ın keremiyle aldatıyor: “Allah affeder hem sonra tevbe edersin” gibi iğvâlarla insan nefsini uyuşturuyor, hevâsını pohpohluyor!

Oysa işin başı Tevhîd, teslimiyet, ihlâs, samimiyet, kardeşlik, cömertlik, fedâkârlık ve ferâgattir. Bunlar da, tahkîkî iman, uhuvvet yani kardeşlik duygusu ve ümmet şuuruyla olur. Bunlar olmadan ne olur? Cevap: Olan olur! İnsanlar da “olan oldu!” derler. Oysa olan, kendi başına olmadı ki!

Ben yaşadığım hayat içinde muhitimde sohbet ile dersin arasını ayıran ve bunların farklı olduğunu; bu cümleden olarak da dersin nasıl olması gerektiğini söyleyen, sohbetlerinde gündem edinen belki de ilk kişiyim. Otuz yıllık âlimlerin (!) bile “Usûl” diye bir ilmi bilmedikleri, onlardan on beş yıldır ilim alanların “Usûl İlmi” diye bir şeyi hocalarından hiç duymadıkları dönemlerde “usûlsüz olmaz” diyen kişiyim. Gruplara “cemâat” diyenlere, “bunlar gruptur hatta birbirleriyle aynı akîdede bile değiller! İnsanlara olduğu gibi, bunların özellikle hocalarına teblîğ yapılması gerekir” diyen biriyim. Hikmet açısından bu teblîği de, o kimselerin en yakınında olan, mümkünse tanıyıp güvendikleri güzel ahlâk ve hikmet sahibi kimseler yapmalıdır.

Cemâat nasıl olacak diyenlere ise, “cemâat; tek başına olsan/kalsan bile, hak üzere olmaktır, istikâmetten sapmamaktır” derim. Bunun yanında, “hak ehli sorumluluklarını da bilir, en büyük sorumluluklarından biri ise, kardeşlik hukûkudur” derim hep. Allah’ın dininin ikâmesi için ilmin ihyâsı adına -ilim taleb etme veya ilim taleb edenlere destek olma bakımından- sorumluluk al(a)mayan hatta fikir ve taassuplarına uygun hareket etmeyen ilim ehline karşı mesâfeli olan ve belki de Allah yolunda bir kardeş bile edinemeyen kimselerin cemâatten dem vurmaları kadar da trajikomik bir durum olabilir mi?

İlmin ihyâsı ve dinin ikâmesi adına ciddi bir gündemi olmayarak, kesret-i kelâm veya lâf-ı güzâflarla yaşayan kimselerin çoğu zaten hak tâlibi değiller ve maalesef -âhir zamanın bir vâkıası olarak, ifrât ve tefrît çizgisinde- grup, hoca ve şeyh takıntılı kimselerdir. İnsâf ve hakkâniyet sahibi kimse bu nasihat karşısında, “acaba ben de öyle miyim?” diye düşünür, düşünmelidir. Hatta bu sorunun cevabını mutmain şekilde buluncaya kadar, bu suâli gündeminden düşürmemelidir.

Demem o ki, Müslümanlara, otuz yıldır, “kalıcı bir hayır işleyecekseniz, ilim ehli yetiştirin” derim. Kaldı ki, ümmetin öncelikli görevi de budur. İlmin neşr-ü intişârında maddî ve mânevî yer almalıyız. Her yerde ilim ehli kimseler olmalı. İdeali odur ki, her mahallede olsun. O kimselerden, genel ve özel hususlarda ümmet yararlansın. Günümüzde hakikatli şekilde yüzde bir bile değil, ne yazık ki binde bir olarak ortaya çıkan ilim tâlibi adaylarına da, o yetişmiş kimseler yardımcı olsunlar. Ben hayatım boyunca efendi, samimi ve bir grupla alâkası olmayan, dengesizlikten, hikmetsizlikten, dar kafalılıktan ve sivrilikten uzak bir karakterde ve ilim tahsîl edebilecek kapasitedeki kardeşlerimize kucak açtım. Bunu Dâru'l-Erkam menheci üzere yaptım. Ve bugün böyle yapılması gerekir.

Hayatın olağan akışı içinde, yakın çevremizdeki ilim, fıkıh, hikmet, hayır ve salâh ehli kimselerin kıymetini bilmeliyiz ve onlarla kalpten kardeş olmanın mücâdelesini vermeliyiz. Kardeşlikten ve dostluktan yüksek makam arayanlar, en âlî makamlardan mahrûm kalırlar!

Kardeşlik olmadan bir şey olmaz. Hasbîlik olmadan, dünyevî ve nefsî hesaplar insanlara ayak bağı olmaya devam eder ve bir arpa boyu yol alınamaz! Hangisi hevâ, hangisi devâ bilinemez! Kardeşlik, ihlâs ve îsâr makamları elde edilemez! Bu değerler, değerli dostlarla birlikte kazanılır. Hayırlara koşarak, yarışarak ama çelme takmadan, yardımlaşarak! Konuşurken veya tartışırken yapmaktan çok yıkan, yüzlerinde sevgi, saygı, efendilik, samimiyet, merhamet, şefkat, af ve âlicenaplık izleri ve nişâneleri bulunmayan kimselerle bu yüce hedeflere gidilemez ve âlî makamlara ulaşılamaz!

Mekke döneminde Peygamberimizin yaptığı gibi, nefsimizden, ehlimizden, yakın akrabalarımızdan, yakın komşularımızdan, yakın arkadaşlarımızdan başlayarak sorumluluk alanımızı -elimizden geldiğince- en iyi şekilde gözetmenin çabası, derdi, koşturmacası ve projesi içinde olmalıyız. Özellikle de, dünyanın bütün hızıyla modernizme koştuğu, câhiliyyenin, dünyanın dört bir köşesinden insanlara tahakküm edip, onların düşünme, akletme ve tercih etme haklarını bile ellerinden aldığı veya almaya çalıştığı şu dönemde!..

Özel soruna istinâden de birkaç söz söyleyeyim. Yakın çevremde bir kardeşim olsaydın, sana bu sözü söyletmeden -samimiyetin kadar- senle dost olurdum. Dostlar da birbirlerine karşı sorumludurlar. Fakat hayatın olağan akışı içinde senin gibi talebi olan sen veya başkaları için ne yapabilirim ki? Buradaki paylaşımlarımla veya eserlerimizle yardımcı olmaktan başka! Ve dahi dua etmekten başka? Ma'lûm, herkesin kendine göre bir imtihânı, -doğru veya yanlış- bir düşüncesi ve hayatı var.

Bu hayat içinde ben dernek, vakıf, medrese, grup gibi yapılanmalara hiç sıcak bakmadım. Çünkü ben İslâm’a itttibâ noktasında ideali hedefleyen bir yapıdayım. Hak ile bâtılın -teoride olmasa bile pratikte- karıştırıldığı, yanlışların ve -az veya çok- taassubun olduğu bir ortam beni sıkar.  Herhangi bir ortamda da, muhâlefet etmek görüntüsü altında bulunmayı hikmete uygun bulmam. Bu, fayda getirmez; zaman isrâfıdır!

Medrese gibi yerlerden teşehhüd miktarı yararlanıp, bal arısı misâli yoluna devam etmek gerekir. Tarihe de bakarsak, gerçek ilim adamları bir yeri mesken seçip orayla veya bir zümreyle bütünleşmezler, sadece İslâm’ın, İslâm kardeşliğinin ve ümmetin maslahatını öncelerler. Sıfatı ve makamı ne olursa olsun, mutaassıp insanlar ise bunu yapamazlar. Onların koruyacakları cemâatleri, hocaları, şeyhleri, dernekleri, vakıfları, medreseleri ve maslahatları vardır. İslâmî maslahatlar bunlar arasında arada kaynar gider!

Gerçek ilim tâlibi engin denizlerin, dağların ve dünyevî engellerin durduramayacağı kadar güçlü bir azimle ilme rağbet eder. Ve ilim talebi yolunda, insanların çoğunun önüne gelse, dünyalarını değiştirecekleri binlerce -tırnak içinde- şans veya fırsatlar çıkar ama onlar bu fırsatlardan -hiç düşünmeden- yüz çevirirler. Gerçek ihlâs, gerçek ehliyet ve Allah için ideal sahibi olmak işte budur!

Vecîz olarak temas etmemize rağmen uzayan bu yazımızdaki hassâsiyetleri kavramak için de faydalı ilim, sahîh fıkıh, hepsinden önemlisi de akl-ı selîmlik yani temiz akıl sahibi olmakla beraber samimiyet gerekir. Rabbimiz bizleri o hayırlı mü’minlerden eylesin.

Bitirirken… Bu senin nezâketin ve duyarlılığın icabı olsa da, bana soru sormak için utanmana veya çekinmene gerek yok kardeşim. Eğer medresem olsaydı veya yakın çevremde bir kardeşimiz olsaydın, seve seve sana Arapça, Usûl vesâir ilimleri öğrenmende yardımcı olurdum.

Fakat şunu da bilmek gerekir ki, kardeşler için mesâfenin bir önemi yoktur. İnternetten ve kitaplarımızdan istifâde edebilirsin. Hak, liyâkati olana mutlaka ulaşır. Yeter ki, biz azmimize ve samimiyetimize sahip çıkalım! Azmin önünde setler ve bentler duramaz. Ama ifrât ve tefrîtten Allah'a sığınmak gerekir.

Bil ki, -çoğu bilmez- koca Konya'da ilme rağbet eden kimse neredeyse otuz yıldır ideal anlamda yok! Bu kadar süre içinde birkaç kişi çıksa bile, onlar da üç beş kitap okuduktan sonra gruplara yanaşıp, ilim talebinden çok grup maslahatına hizmet ediyorlar, kapasitelerini daraltıyorlar veya asimile oluyorlar! Oysa ilim tâlibi müstakîl ve hür olur; ancak İslâm’ın maslahatını gözetir. Üç beş kuruş verilerek, yönlendirilemez. Yönlendirme ve beklenti maksadıyla verilen tasadduku da firâsetiyle bilir ve icâbet etmez. Aslında iyi düşünebilsek, Allah için derdimiz büyük! Allah Teâlâ, bu ümmete anlamayı ve sorumluluklarını îfâ etmeyi nasip etsin.

Umarım nâçizâne faydalı birkaç nasihat edebilmişimdir. Allah'a emânet ol kardeşim.

11- ÖRNEĞİMİZ KİM?!

Hoca Efendi Hazretleri şöhretine şöhret katıp belirli kesimler yanında saygı ve itibar gördükçe havalara girer. Ama bu havaya girme âmiyâne değil, çaktırmadan olur! Takvâ kisvesiyle gizlenmiş bir kibir şeklinde gerçekleşir. Beyefendi meşhûr olunca, özel doktor, özel aşçı, özel kâtip, özel koruma, özel fotoğrafçı, özel sekreter, özel çanta taşıyıcısı edinir. Âdeta gittiği geldiği yerlere kral havasında teşrif buyurur! Artık o normal insanlar gibi garip ve mütevâzı bir kimse değildir! Kendisiyle randevusuz görüşülemez! Herkesi muhatap alamayacak kadar yükseklerdedir! Önemli meşgaleleri vardır! Hâliyle, herkesten akıllı ve çok bilgilidir! Hikmet varsa, çoğu kendisindedir! En azından alkışlayanlarına göre böyledir! Onun da buna bir itirazı yoktur! Maslahat veya hikmet gözüyle mesele değerlendirilebilir diye düşünür! Tabii ki, ancak randevu ile görüşülebilen bir kimse lütfedip de gariplerin evlerini şenlendirmez! Onların ikrâm edecekleri birkaç bardak çaya veya acı kahveye tenezzül etmez! Kıymetli vakitlerinden özveride bulunup da davet ve teblîğ için insanların evlerine ve ayaklarına gitmez! Artık o gidilen değil, tırnak içinde tavâf edilen, etrafında pervane gibi dönülen kimse olmuştur!..

İlmi artıkça kulluğunun, takvâsının, tevâzuunun, kanâat ve şükrünün de artması gerekirken, krallara ve padişahlara öykünen bir gidişatı seve seve kabul etmiştir!..

Peki, Peygamberimiz böyle miydi? Hulefâ-i Râşidîn böyle miydi? Ashâb-ı Kirâm böyle miydi? Ümmetin muttakî imamları ve sâlih zatları böyle miydi? Akl-ı selîm mü’minler böyle miydi? Böyle değilse, ki, değildir; çünkü onların hayatlarında sadelik, tevâzu, kanâat ve takvâ vardır.

Peki, âhir zamanın bu tip hocaları (!) kimleri örnek alıyorlar? Kayserleri, Kisrâları mı? Yoksa Âdemoğullarının en hayırlısı ve efendisi olan, âlemlere rahmet olarak gönderilen, dünyanın zenginliğine ve süslerine tamah etmeyip sade bir hayat yaşayan, insanlardan farklı giyinmeyen, insanların yemediğini/yiyemediğini -özel siparişlerle getirtip- yemeyen, insanların çadırlarına ve evlerine kadar gidip onları Allah’a imana davet eden, sıla-i rahim yapan, dostluk ve vefâya ihtimâm gösteren, muhtaçları gözeten, isteyeni azarlamayan hatta geri çevirmeyen, kendisinin Kisrâ veya Kayser olmadığını söyleyerek -kefâf’tan öte- dünyalıklara iltifât etmeyen, eline geçenleri paylaşan, -kıyâmette de düşüneceği gibi- dünyada son ânına kadar ümmetini düşünen, onların sapmamaları için elinden ne geliyorsa yapan, insanların Sırât-ı Müstakîm’den çıkmalarından endişe eden ve bunu dert edinen, canına kasteden kimseleri bile affeden, nefsi için asla intikâm almayan, çok konuşmayan, münâkaşa sevmeyen, kin beslemeyen, affetmeyi seven, kuşu ölen bir çocuğa bile taziyede bulunacak kadar hassâs ve düşünceli olan, kendisini tanımayan kimseleri bile birkaç dakikalık münâsebeti esnasında o güzel ve muazzam ahlâkıyla etkileyen, peygamberlerin seyyidi ve âhir zaman Nebî’si olan Muhammed aleyhisselâm’ı mı örnek alıyorlar?!

Sahi, biz kimi örnek alıyoruz?! Örneğimiz kim?!

12- KİTABIMIZIN İÇERİK VE DİZGİSİ HAKKINDA KISA AÇIKLAMA:

Arkadaşlar!

“Putperest Çağlarda Müslüman Olmak” adlı kitabımız büyük boy (15,5x24cm) ve 1072 sayfadır. Aslında iki cilt ebâdındadır. Yani iki cilt olarak da basılabilir. Ama biz hem masraflı olmaması, hem de alınması, okunması ve taşınması kolay olması için kâğıt kalitesini yükselterek tek cilt olarak bastırdık. Yani gerekirse, sonraki baskılarda iki cilt hâlinde de bastırabiliriz. Nitekim iki cilt bastırmamızı söyleyenler de olmuştur.

Çoğunun bilmediği ve birçoğunun da gözünden kaçan önemli bir şey daha vardır. Aslında kitabımızı yazarken, bizim takip ettiğimiz metotlardan da biridir. O da şu ki, kitabımızda çok sayıda Âyet ve Hadîs’e yer verdik ama o Âyetlerin ve Hadîslerin Arapçalarını gerekli oldukça ve ihtiyaç ânında zikrettik. Bunun dışında birçok Âyet ve Hadîs’in Arapça metnine yer vermedik ki, sayfalar çoğalmasın! Hani bazı kimseler birkaç söz söyleyip, o sözleriyle uyumlu olup olmadığına bakmaksızın Âyet ve Hadîslerin Arapçalarını yazarak ve de satırların arasını açarak sayfa şişirirler ya, biz buna asla tevessül etmedik.

Diğer taraftan, satır aralarını da gerek ana metinde ve gerekse de dipnot bölümünde fazla açmamaya dikkat ettik.

Bir diğer mesele ise, özellikle dipnotlarda paragraf çoğaltmamaya çaba gösterdik. Dipnotlardaki açıklamalarımızda ana paragraf çerçevesinde diyeceklerimizi dedik. Bu metoda uygun bir açıklama yolu takip ettik. İsteseydik, onları da birçok paragraflara ayırarak, oralarda da sayfaların çoğalmasını sağlardık. Ama dediğimiz gibi, biz bu tür şekilsel ve nefsî yollara girmedik.

Hatta âlimlerden yaptığımız nakillerde de Arapça metinlerine yer verebilirdik. Bu da satırları ve sayfaları oldukça fazla artırırdı. Fakat biz genel olarak bunu yapmadık ama çok elzem durumlarda ilim talebesi kardeşlerimiz için bazı orijinal metinlere yer verdik.

Kitabımızı ders kitabı olarak okuyan veya okutan ilim tâlibi, araştırmacı, akl-ı selîm ve gayretli kardeşlerimiz bu metot çerçevesinde bizim açıkça zikretmediğimiz şeyleri de inşâAllah satır aralarında bulacaklar ve onları da düşünecekler ve anlatacaklardır.

Ana konuyla doğrudan alâkalı olmayan ama anlam yelpazesi içinde bir yeri olan ve okuyucunun bilgilenmesini sağlayıp ufkunu açan birçok hususa dipnotlarda yer verdik. Dipnotlardaki yazı fontu ana metinden bir kademe düşüktür. Yine isteseydik, o bilgileri ana metin içinde harmanlayarak bir kademe yüksek font ile sayfaların çoğalmasını sağlayabilirdik. Ama bunu da yapmadık. Gerek ana metinde ve gerekse de dipnot [açıklama, şerh, hâşiye, tahrîc, ta’lîk ve tahkîk] bölümünde kullandığımız yazı fontunun boyutu da abartıya kaçmadan oldukça makuldür.

Meseleler; beyan, ihkâk ve tahkîk yönüyle açıklığa kavuştuktan sonra, ihtiyaç kalmamasına rağmen âlimlerden nakillerle sözü uzatmadık. Konuları izah ederken, asla, esasa, öze ve özete odaklandık. Taksîmâtları önemsedik.

Kitabımız ana hatlarıyla bu şartlarda şu anki mevcut hacmine sahiptir. Bu özverilerimizden birazcık geri adım atsaydık, kitabımızın sayfa sayılarının da çok fazla artacağını ifade etmek isteriz. Hatta üç cilt ebâdına dahi bâliğ olabilirdi. Fakat biz amelimizde de niyetimizde de ihlâs yolunu tuttuk. Satırlarımızın dolu dolu olmasına özen göstererek davet ve teblîğin maslahatını gözettik. “Şu kadar sayfa veya şu kadar cilt kitap yazdım” demeye özenmek yerine!..

Bizce, Allah için ortaya konulan kaliteli bir çalışma nice onlarca veya yüzlerce özensiz çalışmadan daha evlâdır, hayırlıdır ve dahi tercih sebebidir.

İstifâde edecekelri de düşünerek, bilgilendirme adına kısaca bunları söyleyebilirim.

Cehd-ü gayret bizden, tevfîk Allah’tandır.

13- HZ. ÖMER’E İFTİRÂYA CEVAP!

“Hadîs inkârcılığından modernizm, modernizmden deizm, deizmden agnostisizm, agnostisizmden de ateizm doğar” ifademize itiraz olarak, “Hz. Ömer de mi deistti. O da Hadîslerin yazılmasını ve toplanmasını istemiyordu” diyen bir kimsenin kastettiği hâdise çok meşhûr olsa da, maalesef ki bazı fırkalar tarafından istismâr edildiği de açıktır. Bu istismârla da ne yazık ki zihinler fikren işgal edilmektedir. Bu hususa dâir kısa da olsa bir açıklama yapalım ki, zihinlerin açılmasına ve bazı kalplerdeki marazların giderilmesine -bi-tevfîkıllâhi teâlâ- bir katkımız olsun…

Allah’a hamd, Rasûlüne salât-ü selâm olsun.

Öncelikle söyleyelim ki, Hz. Ömer asla Hadîslere karşı değildi; o hâlis, muhlis bir mü’min ve Müslim idi. Allah ondan râzı olsun. Bizleri cennette komşu eylesin.

Bazı kesimlerce sû-i isti’mâl edilen konu şudur…

İbn-i Abbâs radıyallâhu anh şöyle demiştir: “Peygamber (son hastalığında) ağrısı şiddetlenince:

ائْتُونِى بِكِتَابٍ أَكْتُبُ لَكُمْ كِتَابًا لاَ تَضِلُّوا بَعْدَهُ

‘Bana yazı yazacak şey getirin, size öyle bir kitâb (vasiyetnâme) yazayım (yazdırayım) ki, ondan sonra sapmayasınız’ buyurdu.

Ömer radıyallâhu anh:

إِنَّ النَّبِيَّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ غَلَبَهُ الْوَجَعُ وَعِنْدَنَا كِتَابُ اللَّهِ حَسْبُنَا

‘Peygamberin hastalığı ağırlaştı. Bizim elimizde de Allah’ın Kitâbı vardır. O bize yeter’ dedi. Bunun üzerine oradaki sahâbîler ihtilâfa düştüler, sesler birbirine karıştı. Rasûlullah: ‘Yanımdan kalkın, benim yanımda tartışma uygun değildir’ buyurdu. (Buhârî, İlm, 39, H. No: 114)

Hz. Ömer, o yazıyı yazdırmanın, hastalığı ilerlemiş olan Peygamberimize ağır geleceğini düşünerek, bu sözleri söylemiştir. Hadîsin sonunda İbn-i Abbâs, Rasûlullah’ın o yazıyı yazmamasının büyük bir musibet olduğunu ifade ederek, kendi kanâatini belirtmiştir. Hz. Ömer’in kanâat ve fıkhı ise, İbn-i Abbâs’ınkinden farklıydı. Allah, ikisinden de râzı olsun.

Bu Hadîste Hz. Ömer imtisâl ile edeb arasında edebi tercih etmiştir. Bu hâdise karşısında insanlar ihtilâfa düşmüş, konuşmalar çoğalmış ve sesler yükselmiştir. Bunun üzerine Rasûlullah, insanların yanından kalkıp çıkmalarını istemiştir. Çünkü onun yanında nizâ (çekişme) olmaz, sesler yükseltilmez.

Bu Hadîsi genelde iki fırka istismâr etmektedir: Râfizîler ve meâlciler ya da Kur’âncılar.

Râfizîler, o esnada Rasûlullah’ın, vefâtından sonra Müslümanların başına geçecek halîfeyi açıklamak istediğini ve bu maksatla yazı yazmak için bir şey talep ettiğini, bunu yazılı bir vesika ile vasiyet etmeyi düşündüğünü söylerler. Yani çok kötü bir sıfat olarak bir nevi niyet okuyuculuğu yaparlar! Bu davranışı sebebiyle de Hz. Ömer’i, hakka mâni olduğu yaklaşımı ve inancı ile tekfîr ederler!

Yani şunu demek isterler: “Rasûlullah, kendisinden sonra Müslümanların işlerini üstlenecek halîfe olarak, Hz. Ali’yi vasiyet edecekti. Hz. Ömer bunu bildiği için, bu vasiyete engel olmak adına o çıkışı yaptı, neticede Hz. Ali’den önce kendisi halîfe oldu” derler! Bu büyük bir safsata ve çok büyük bir iftirâdır!

Hz. Ömer’in bu davranışında art niyet arayıp, onun maksadının hakkı gizlemek ve Peygambere muhâlefet etmek olduğunu söyleyerek, onu kâfir sayanlar; Rasûlullah’ın bu hâdiseden sonra yanındakileri dışarı çıkarıp, herhangi bir açıklama yapmaması karşısında Nebî’yi de mi hakkı gizlemekle itham etmektedirler?!

Bu kimseler düşünmüyorlar mı, mesele onların iddia ettikleri gibi olsaydı, Rasûlullah’ın yazdırmak istediği şeyden vazgeçmesi düşünülebilir miydi? Hiç değilse, onun ölüm hastalığı esnasında yanı başında bulunanlara daha sonra tüm ashâbın da duyup meseleden haberdar olmaları adına, o bilgiyi sözlü olarak söylemez miydi? Bunu bile yapmamasından anlaşılıyor ki, o, ölüm döşeğinde dahi kendisinden sonra ümmetinin dalâlete düşmemesi için vasiyet, uyarı ve nasihatlerine devam etme hassâsiyetini ortaya koymaktadır. O, acılar içindeyken bile, ümmetini düşünen yaratılmışların en faziletlisi ve insanların seyyidi Muhammedun Rasûlullah’tır.

Nitekim Hadîslerde de geçtiği gibi o, kıyâmet gününde bile bütün peygamberler “nefsî nefsî” diyecekleri bir hengâmede secdeye kapanacak, “ümmetî ümmetî” diyecek ve böylece ümmetinin bağışlanmasını dilecektir. Ona binlerce salât-ü selâm olsun.

Ahlâkı böylesine çok büyük, emîn, sâdık ve mesdûk olan o Nebî-yi Zî-Şân’ın, Allah’tan aldığı talimatları ümmetine bildirmediğini yahut da onlardan bir kısmını veya bir tanesini bile gizlediğini iddia etmek; bu dinin hakikatini hiç bilmemek, Allah’ı hakkıyla takdîr edememek ve Rasûlullah’ı da tanımamaktır!

Hz. Ömer’e ve onun şahsında Nebî aleyhisselâm’a hakkı gizleme iftirâsı edenler şu Âyeti okusunlar!

“Ey Rasûl! Rabbinden sana indirileni teblîğ et. Eğer bunu yapmazsan, O’nun risâletini teblîğ etmemiş olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır. Şüphesiz Allah kâfirler topluluğuna hidâyet vermez.” (Mâide: 67)

Hz. Ömer’in, Nebî tarafından açıklanacak bir hakka engel olup, dolaylı şekilde hakkı gizlediğini söyleyenler bilsinler ki, bu ifadeleriyle zımnen Hz. Rasûl’ün de hakkı gizlediğini söylemiş olmaktadır. Bu iftirâdan ve iftirâ sahiplerinin haset ve fesâdından Allah’a sığınırız.

Yukarıdaki Hadîsimizi istismâr eden ikinci fırka ise meâlcilerdir. Onlar da Hz. Ömer’in: “Bizim elimizde Allah’ın Kitâbı vardır. O bize yeter” sözünü cımbızlayıp, Müslümana sadece Kur’ân’ın yeteceğini, Hadîslere ve Sünnete ihtiyaç olmadığını söylemektedirler. Bu söz de, Hz. Ömer’e başka bir iftirâdır!

Sanki o: “Sünnete, Peygamberin örnekliğine, onun yol göstericiliğine ve Hadîslerine gerek yok, bize sadece Kur’ân yeter” demiş gibi! Kur’ân-ı Kerîm’i hakkıyla okuyanlar kesin olarak bilirler ve iman ederler ki, Rasûlullah’ı örnek almak, ona uymak her Müslümana farzdır ve Tevhîd’in bir gereğidir…

Duymak ile dinlemek, bakmak ile görmek, inanmak ile iman etmek arasında fark vardır. Önemli olan, sözleri dinleyip anlayıp, en güzeline uymaktır. Vesselâm.

14- ALLAH'A ŞİKÂYET EDİYORUZ!

Kur'ân'daki o kadar Âyeti gözmezlikten gelerek; "tâğûtu inkâr/red etmek ve tâğûttan ictinâb etmek imanın şartı ve gereği değildir; bu ancak bir kurgudur" diyen kimseler, beyinlerini birkaç câhile/şeyhe teslim edip körü körüne onlara uydukları için ne Tevhîd'i ne İslâm'ı tanımışlar ve ne de Allah'ı hakkıyla takdîr edip de O'na iman ve ibâdet edebilmişlerdir! Bu kimseler, Allah'ın verdiği akla, iz'âna ve fıtrata bile zulmetmişlerdir!

Kur'ân ve Sünnet ile zerre kadar alâkası olmayan şirk ve küfür fikirlerini "İslâm'mış, İslâm'danmış" gibi gösterip, Allah'a, Allah'ın Dinine, Kitâbına, Rasûlüne ve bütün mü'minlere hadsizce ve fütûrsuzca iftirâ ve hakâret edip, insanları hak yoldan çevirenleri Azîz ve Celîl olan, Celâl ve İkrâm sahibi Âlemlerin Rabbine şikâyet ediyoruz!

El-Bâkî ve el-Hakîm olan Allah'ın dediklerini hazmedemeyip, kabullenemeyip, bazı fânîlerin ve âcizlerin saptırmaları istikâmetsizliğinde Allah'ın diniyle oynayıp, Allah'a din öğretmek istercesine bir cür'et, cehâlet ve dalâletin içine girenlerin şerrlerinden Rabbim insanlığı korusun!

SübhânAllah! Kimi Hadîslere tavır alır, kimi Âyetlere! Ama bunu açıkça söyleyemezler! "O Hadîs şöyle, bu Âyet böyle" derler!...

Dikkat edin, âhir zamanda gırla olan din saptırıcıları sizi de saptırmasın! Sonra âhirette hiçbir mazeretiniz kabul edilmez! Dininizi Allah ve Rasûlünden öğrenin. Vahyi her şeyin önünde ve üstünde tutun!

Bilin ki, Allah katında hak din İslâm'dır ve onun üzerinde bir yücelik yoktur! Hiç kimseden de, Allah'ın gönderdiği İslâm'dan gayrı kabul edilmeyecektir! Vesselâm!

15- SÜRDÜLER TÜRK'E 'TASAVVUF' DİYE OLGUN ŞIRAYI!

“Sürdüler Türk’e 'Tasavvuf' diye olgun şırayı,

Muttasıl şimdi 'hakîkat' kusuyor Sıtkı Dayı!” (MAE)

Sürdüler Türk'e 'tasavvuf' diye olgun şırayı, devamlı şimdi hakikat kusuyor Sıtkı dayı, Sıtkı dayılar!.. Dayılar da yeğenlerine sürüyorlar!.. Sakın herkesi dayı bilmeyin!.. Yoksa bilmediğiniz dehlizlere girersiniz!

Mutlak deliliniz vahiy olsun. Gerisi, -vahye uygunluk arz etmediği sürece- boş, bâtıl, lakırdı ve vesvâsü'ş-şeyâtîn'dir.

Unutmayın, şeytan sizi sağlı-sollu aldatmaya çalışır. Hatta önden sokulur, olmazsa, arkadan sinsice gelir. Şeytanın ayartma ve iğvâlarından ancak vahye uymakla kurtulabiliriz. İnsanların sözlerinin peşine takılan, bir de bakar ki, yol arkadaşı şeytan! Allah korusun!

Şiire gelirsek; Mehmed Âkif'in bu şiirinde bir ırkın yani Türkler'in eleştirisi yok; bir vâkıanın tespiti var! "Türkler" kelimesi umûmî bir tabirdir. Selçuklu ve Osmanlı geçmişinde Türk'ünden Kürd'üne, Arnavut'undan Çerkez'ine, Anadolu toplumlarında ve topraklarında her ne kadar ırk ve milliyet barınıyorsa, asırlar boyunca tasavvuf, maalesef ki o kimseleri ve toplumları az veya çok etkilemiştir.

Zaten temeli Yunan felsefesine, Hristiyanlığın ruhbânlığına, Hint mistisizmine, Budizm'e ve Mecûsîliğe dayanan bir düşünce yapısının, en iyimser bir yaklaşımla bunlarla bağları ve köprüleri olan bir akımın -iyi niyetle bir takım amaçlar da hedeflense- zamanla yine aslına akmaması, kaymaması mümkün müdür?!

Müctehid ulemâya tâbi olup Ehl-i Sünnet i'tikâdı, yolu ve menheci üzere olmak yerine; fakîhleri bu ümmetin Firavunları gören, ilmi küçümseyip "bâtın ve ledünnî ilim" uyduran, evliyâyı enbiyâdan üstün sayan, işin başında şeyhlere, belli mertebelerden sonra da bazı insanlara "ilâhlık" pâyesi verip, onları kulluktan ve ibâdetlerden âzâde gören, Şerîat'ın hılâfına sözlere "hakîkât, hikmet" gözüyle bakıp, şeyhleri, Allah'ı bile inkâr etseler hatta kendilerinin "Allah" olduğunu söyleseler bile "bir hikmeti vardır" diye düşünen, insanları Hindistan'daki "kast" sistemi veya Orta Çağ Avrupasındaki "sosyal sınıflar" gibi, -mertebelerine göre- sınıflara ayırıp, hepsine karşı farklı bir din takdîm eden, Hristiyanların Allah'a ibâdet, çok zikretmek ve zühd ehli olmak maksadıyla kendiliklerinden uydurdukları "ruhbânlık" gibi, teozofi'yi [Arapçalaşmış ifadesiyle tasavvuf'u] icâd eden, Şerîat'a akılsız insanların uyduğunu söyleyecek kadar haddi aşan, Hristiyanların "teslîs" inancına benzer şekilde Şerîat'ı tek başına yeterli görmeyip "Şerîat-tarîkat-hakîkat" üçlüsünü uyduran, yine Hristiyanların, Tanrıyla ve kiliseyle barışmak anlamına gelecek şekilde rahiplerin huzurunda günahlarını itiraf ederek tevbe etmeleri gibi tevbe alan, gayrimeşrû söz ve fiilleri tenkîd edildiğinde de "siz anlamazsınız" diyerek kendilerine mensup olmayan kimseleri akılsızlıkla ve dini dar olmakla niteleyen bir zihniyetin istikâmet üzere olması beklenebilir mi?!

Sünnet'e uymaya, daha çok nâfileler işlemeye, Allah'ı çokça zikretmeye, nefis terbiyesi yapmaya, kalp hastalıklarından ve dilin âfetlerinden korunmaya, mânevî bütün hastalıkların tedâvîsi için Kur'ân ve Sünneti esas almaya, İslâm'ın her bir değerini mektep ciddiyetinde edâ edip özümsemeye, zühd ve takvâ ehli olmaya, sâlih ameller işleyip hayırlarda yarışıp yardımlaşmaya, sâlihlerden ve sâlihalardan olmaya eyvAllah! EyvAllah ama İslâm Şerîat'ı tek başına bunları karşılayamıyor mu ki, Peygamberimizin bize verdikleriyle ve Sünneti ile yetinmeyelim?! Allah'tan en çok korkan o Nebî'nin örnekliğinden ve yolundan saparak kim daha müttakî bir kul olabilir?

Dini Allah'a hâlis kılmadan, Allah ile aradaki aracı putları ve kimseleri çıkarmadan, kalbi ve ameli sadece Allah'a bağlamadan, şirki, küfrü ve nifâkı terk etmeden hatta bid'at, hurâfe ve bâtıl her şeyden arınmadan nasıl sâlihlerden veya evliyâdan olunabilir?

Şirki terk etmeyen kimse mü'min bile olamazken, günahkâr bir fânîye intisap ile cenneti hak ettiğini "i'tikâd" olarak savunmak ve buna inanmak, müşriklerin bile aklî muhâkemelerine göre deli saçması hezeyânlar değil midir? Hem de Allah Rasûlü bile kızına, amcasına, halasına ve yakın akrabalarına "nefislerinizi Allah'tan satın alınız. Allah'a karşı benim size bir faydam olmayacaktır" buyurmuş iken! İmanı ve ameli olmayanı ne bir takım rûhânîler ne soy-sop ve ne de mukarrabîn'in -kan veya akrabalık yönüyle- bir yakını olmak kurtarabilir!

Rabbimiz bizleri, Sırât-ı Müstakîm'den ifrât ve tefrît yollarına sapıp da dalâlete düşen kimselerin amellerinden muhâfaza eylesin. Bize iman ve İslâm üzere sebât ve istikâmet verip, sâlihlere ilhâk buyursun.

16- DEDE MAHRÛMU:

Kur’ân-ı Kerîm’de ve Hadîs-i Şerîflerde bu hususta sarîh bir ifade yer almamaktadır. “Dede mahrûmu” kısaca; babası dedesinden önce vefât eden çocuk veya çocuklar demektir. Halk arasında “dede yetimi” olarak bilinir.

Basitçe ifade etmek gerekirse; örneğin, bir adamın bir oğlu kendisinden önce ölür. O ölen kişinin de çocukları vardır. Bu durumda ölen kişinin vârisliği düştüğü için, o kişinin çocukları dedelerinden miras alamazlar.

Bu konuda açık bir hüküm olmamakla beraber, Ferâiz ilminde: “yakın olan vâris uzak olanı hacbeder (men eder, engeller)” kuralı vardır.

Buna göre; bir adamın bir çocuğu öldüğünde, o ölen çocuğun çocukları kendisinin torunları olduğu için, geride bırakacağı mirasında torunlarından önce kendi çocukları hak sahibi olduğundan, ölen çocuğunun çocuklarına yani torunlarına miras düşmez. Yani diyelim ki o dedenin dört çocuğu vardı, biri öldü. O dedenin diğer üç çocuğu, babaları ölen çocukların miras almalarını engellerler. O çocuklara da “dede mahrûmu” denir.

Toplumda bu durumlarla; ya dedenin uzun yaşaması ya da babanın genç ölmesi gibi hallerde karşılaşılır. Bu durumda ölen kimseye miras düşmeyeceğinden, o ölenin çocuklarına da miras hakkı doğmaz. Ama eğer ölen kişi babasından önce değil de, sonra ölmüş olsaydı miras hakkına sahip olacaktı ve çocuklarına da miras hakkı intikâl edebilecekti. Bu durumda, ölenlerin mirastan hakkı olmadığı için, çocukları da mirastan mahrûm kalırlar.

O çocukların mahrûmiyetini göz önünde bulunduran fıkıhçılar bu konuyu değerlendirmişler ve bir çözüm üretmişlerdir. Hanefîlere göre, o dedenin çocuklarına, normal şartlarda alamadıkları mirasa muâdil veya yakın olarak ve malının üçte birini de geçmeyecek şekilde vasiyet etmesi müstehabdır. Zira vasiyete Şer’an cevâz verilir. Vasiyet edilecek en makbûl yerlerden biri de, hiç şüphesiz bu konumdaki yetimleri mahrûm ve mağdur bırakmamaktır. Dede, torunları için bu duyarlılığı göstermelidir. Hanefî mezhebinde bu vasiyet tavsiye edilirken, Şâfiîlerde ise bu vasiyetin vâcip olduğu ifade edilir. Şâfiî mezhebinde bu vasiyet mutlaka yapılmalıdır. Bazı âlimler bu vasiyetin, Bakara Sûresinin 180. Âyetinde geçen vâcip vasiyet sebebiyle gerekli olduğunu söylemişlerdir.

Diyelim ki, dede bu vasiyet konusunda ihmâlkâr davrandı. Bu durumda da o dedenin/kişinin çocukları kendi miras paylarından ortaklaşa o çocuklara normal şartlarda doğan miras kadar bir bedeli verip veya vasiyet edip, dede yetimi olan o çocukları muhtaç ve mağdur halde bırakmamalıdır. Nisâ Sûresinin 8. Âyetine göre miras taksîminde hazır bulunanların bile faydalandırılmaları tavsiye edilirken, dede yetimlerini unutmak uygun olmaz.

Bu durum, kız çocuğunun ölmesi durumunda da geçerlidir. Yani bir adamın kızı vefât eder de, geride çocuk/lar bırakırsa, o çocuklar dedelerinin mirasından bu şekilde faydalandırılırlar. Allah en iyi bilendir.

17- İNFÂK MÜESSESESİNİ İPTAL Mİ EDELİM?!

Nebî aleyhisselâm devrinde bir mü'min, imkânına göre infâk edip az tasadduk etse, münâfıklar hemen "Allah senin o kadarcık verdiğine mi muhtaç?" derler ve o mü'mini ayıplarlardı. Başka bir mü'min, imkânları geniş olduğu için çok infâk etse, bu sefer de "gösteriş yapıyor" derlerdi. Bir mü'min de o infâka icâbet etse, onun da aldığını çekemezler ve haset ederlerdi! İman ve tasdîkten mahrûm o insanlar, Allah için yapılan her türlü tasdîği ve şükrü her hâlükârda eleştirirlerdi!

Böyle insanlar bugün de çokça yok mu? Ne dersiniz? Kimileri infâk etmez, edenin ettiğinden rahatsız olur. Fakir fukarayı, muhtaçları, yetimleri, mağdurları, âcizleri, dulları ve kimsesiz/garip kimseleri gözetmezler. Hatta onlara verilenleri konuşurlar. Elleri değil, dilleri çalışır! Tabii ki hayra değil, şerre, nifâka ve ifsâda! Ya bir de kendileri verse, kim bilir naparlar?! Her zaman söylerim, bu özellikte olduğunu fark ettiğiniz kimseden infâk kabul etmeyin! Mürüvvet, iffet ve fazilet ehliyseniz, almayın! Allah, sizin kendi rızâsı için olan bu istiğnâ ve zühdünüzün karşılığında size daha hayırlı vesîlelerle lütfedecektir.

Acaba bu nifâkî söylem ve zihniyetteki kimseler infâkı mı kaldıralım isterler?! Zekât ve infâk müessesesini ihyâ etmeyelim de, iptal ve imâte mi edelim?! Malla cihâdı yok mu sayalım?! Hayır yollarına ve sadaka-i câriyelere üç kuruşumuz gitmesin mi?! Yetimlerin ve gariplerin kursaklarından aşağı, bizim yiyip içtiğimiz dünyalıklardan birkaç lokma düşmesin mi? Bize ait olmadığı ve de hak etmediğimiz halde, sırf Allah'ın bizi imtihân etmek yani malla münâsebetimizi denemek için bize emâneten verdiği dünyalıkların şükrünü yapmayalım mı?! "Verilen her nimetin şükrü kendi cinsindendir, malın şükrü maldır, paranın şükrü paradır" vs. diyerek, eşimizi dostumuzu şükretmeye; şâkirlerden ve muhsinlerden olmaya teşvik etmeyelim mi?! Size ne oluyor? Nasıl hüküm veriyorsunuz?!

18- İMAN VE KARDEŞLİK BÜTÜN HAYIRLARIN ESASIDIR!

Bugün hayatı tepeden tırnağa taassup, fırkacılık ve câhiliyye hamiyyeti kuşatmıştır. Bu çağın insanlarında genelde torpil, iltimâs ve ayrımcılık vardır! Hak taraftarlığı ise ya yoktur ya da çok zayıftır! Hakka teslimiyet iddiası asabiyyet potasında erimektedir. İnsanlara, "bizden mi, değil mi?" kriteriyle yaklaşılmaktadır. Bu gerçek çok açıktır. Ama ancak taassup ve asabiyyet hastalığına tutulmayanlar görebilirler!

Bir gruptan olmadan, ağzınla kuş tutsan kıymeti yoktur! İlimde, imanda, ihlâsta, fedâkârlık ve hayırlara rağbette Müslümanların ilki dahi olsan, mensûbiyet bağın olmayan fırkaların yanında bunların bir önemi yoktur! Değil mi ki, sen onlardan [gruplarından] değilsin! Ehl-i Sünnet ve'l-Cemâat akîde ve menhecinde müstekîm olman bir şey ifade etmez!

Maalesef, fırkacılık ve asabiyyet samimiyeti köreltmektedir! Ufku daraltmaktadır! Meselelere indî, şahsî, fikrî ve hizbî bakışlara neden olmaktadır! Allah için nasihatler de taassup duvarlarına çarpmakta ve o duvarları aşamamaktadır! İman, ihlâs, takvâ, uhuvvet, istikâmet ve vahdet gibi ifadeler, taassubî zihniyetlerin kendilerini merkeze koymalarıyla, teorik ve dar çerçeveli bir söylemden öte bir anlam ifade etmemektedir!

Bu taassubî yöneliş ve ısrârdan da genelde sahîh ya da tahkîkî iman doğmamakta, ilim ehli yetişmemekte, ensâr ve muhâricîn benzeri bir kardeşliğin esâmîsi bile gözükmemekte, ileriki yıllarda da ihtilâf ve husûmetler zuhûr etmektedir!

Bu ümmete yazık değil mi? Câhiliyyeye ait olan taassup, fırkacılık, asabiyyet ve câhilî hamiyyetlerle enerjiler tüketilmekte, gençlik ve imkânlar hebâ edilmektedir! Oysa insan; kalbinin, aklının, fikrinin ve hayatının merkezine Tevhîd, uhuvvet, ihlâs ve takvâ maslahatlarını koymalıdır. Bunlar olduğunda imanın da mü'minin de değeri anlaşılır. Bunlar olduğunda ihlâs ve takvâ önemsenir. Boş ve çok laflar terk edilip, faydalı ilme ve samimi nasihatlere kulak verilir ve kalp açılır. Bunlar olduğunda din kardeşine zulmedilmez, onun hakkına girilmez, izzet ve şerefi -nefsânî ve asabî maslahatlar için- târümâr edilmez! Sevginin, saygının, kardeşin ve kardeşliğin kıymeti bilinir! O zaman, gerçek anlamda Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâat olunur. Sıla-i rahim ihyâ edilir. Hakkâniyetli şekilde infâk müessesesi ikâme edilir.

Müslümanların dertleriyle dertlenirsek, kardeşlik bağları da kuvvetlenir. Zira imandan uhuvvet, uhuvvetten birr/iyilik ve takvâ üzerinde yardımlaşmayla birlikte vahdet, birlik ve dirlik doğar. Yüce Allah, İslâm’ın maslahatlarını gözeterek kardeş olan ve kardeşâne dinine yardım edenlere yardım eder ve muvaffakiyet verir. Ama insan, fırkacılığa, teferruk, husûmet ve adâvete kayarsa veya ferdiyetçi hareket eder de uhuvvet maslahatını gözetmez ve o maslahat için bir çaba göstermezse, Allah bu iki kısım insanlara da yardım etmez!

Allah'ım şâhid ol ve bizi şâhid kullarınla birlikte yaz!

19- İBN-İ TEYMİYYE’NİN TALÂK FETVÂSI:

İbn-i Teymiyye’ye, bir kocanın karısını “üç” lafzını zikrederek veya aynı anda üç talâk sözleriyle boşamasının tek talâk yerine geçeceği hususundaki fetvâsından dolayı pek çok eziyetler edilmiş olmasına rağmen, o mübârek insan, fetvâsından dönmemiş ve zindanda iken baskı ve eziyetler altında -inşâAllah- şehîd olmuştur.

Oysa onun fetvâsının sağlam delilleri vardı. Rasûlulah aleyhisselâm’ın devri ile Hz. Ebû Bekr’in hılâfeti döneminde hatta Hz. Ömer’in hılâfetinin ilk iki veya üç yılında da bir lafızda üç talâk tek boşama sayılmaktaydı.

Bu konuda İmam Müslim’in Sahîh’inde İbn-i Abbâs’a dayandırılan rivâyetler bulunmaktadır.

– İbn-i Abbâs’tan şöyle dediği rivâyet edildi:

“Rasûlullah, Ebû Bekr ve Ömer’in hılâfetinden iki yıl boyunca boşamada üç talâk bir talâk sayılıyordu. Ömer b. Hattâb: ‘Şüphesiz insanlar kendilerine mühlet verilmiş (yani tekrar dönüp ric’at yapabilecekleri bir süre olan) bir hususta acele ettiler. Biz bu yaptıklarını aleyhlerine geçerli kabul etsek nasıl kabul olur’ (deyip), bunu onlar hakkında geçerli kıldı.” (Müslim, Talâk, 15, No: 1472a)

– Başka bir rivâyette, Ebû’s Sahbâ, İbn-i Abbâs’a:

“Sen, Nebî aleyhisselâm ve Ebû Bekr dönemleri ile Ömer’in halîfeliğinin (ilk) üç yılında verilen üç talâkın bir talâk sayıldığını biliyor musun?” diye sordu.

İbn-i Abbâs: “Evet” dedi. (Müslim, Talâk, 16, No: 1472b; Ebû Dâvûd, Talâk, 10, No: 2200; Nesâî, Talâk, 8, No: 3406)

– Bir diğer rivâyete göre, Ebû’s Sahbâ, İbn-i Abbâs’a:

“Sen bize ilginç haberlerinden bahset. Rasûlûllah ile Ebû Bekr zamanında üç talâk bir talâk değil miydi?” dedi.

İbn-i Abbâs:

“Evet böyleydi. Ama Ömer zamanında insanlar ardı arkasına boşamaya başladılar. Bunun üzerine Ömer, onların aleyhine bunu (üç talâkla boşamayı) geçerli kabul etti” dedi. (Müslim, Talâk, 17, No: 1472c)

İslâm’ın ilk devirlerinde eğer bir koca karısına “sen boşsun, sen boşsun, sen boşsun” diyecek olursa, ilk boşamadan sonraki sözlerini te’kîd ve pekiştirmek için söylerdi. Yani her bir sözünün ayrı bir boşama olmasını kastetmezdi. Vâkıa ve hâlde de böyle bir boşama ile her lafız için ayrı bir boşamanın kastedilmesi pek rastlanılan bir durum olmadığı için, fetvâ da hâle uygun şekilde verilirdi. Mesele bu şekilde yorumlanırdı. Fakat Hz. Ömer devrinde üç talâkla boşamalarda her bir söz ile ayrı bir talâkın kastedildiği çok rastlanan bir durum olunca, üç talâkı bir defada vermek geçerli kabul edildi.

Burada hükmün değiştiği veya neshedildiği sanılmasın! Aslında İslâm’ın hükmü açıktır. Fakat buradaki fetvânın durumu insanların alışkanlıklarına ve vâkıaya göre şekil almıştır. Hz. Ömer bu fetvâsıyla ne önceki uygulamalara muhâlefet etmiştir ne de boşanmaların hızlanmasını arzu etmiştir. Bilakis Usûlcülerin ve muhakkık âlimlerin de tahkîkiyle burada illet değiştiği için farklı fetvâ verilmiştir. Zira Sünnet’e uygun bir boşama olmasa bile insanların çoğunun aynı anda ve aynı yerde bir kerede üç talâkı birden vermeyi kastederek ve her bir boşama sözleriyle de ayrı bir boşamayı kastettikleri durumda, bu boşamanın geçerli olacağını belirtmek, bu davranıştan insanları sakındırmaktır. Çünkü Hz. Ömer devrinin vâkıasındaki insanların genel olarak boşamadaki niyet ve maksatları değişmiş, Peygamberimizle Hz. Ebû Bekr devrinde olduğu gibi, ilk boşamadan sonraki boşama cümleleri sadece ilk boşamayı pekiştirmek için değil, ayrı bir boşama olarak söylenmeye başlanmıştı. Bu durumda, böyle bir boşama Sünnet’e uygun olmasa bile, geçerli sayılmıştır. Nitekim fakîhlerin büyük çoğunluğu da, talâkın tamamının bir anda verilmesiyle gerçekleşen bir boşama sözünü geçerli sayar. Fakat burada Sünnet’e uygun boşamanın önemiyle birlikte, boşayanın niyeti de önem kazanmaktadır.

Binâenaleyh İbn-i Teymiyye, üç lafzını kullanarak boşamanın tek boşama sayılacağını ifade ederek, mevcut mezheplerdeki fakîhlerin çoğuna muhâlefet etse de, aslında verdiği fetvâ, Nebî aleyhisselâm devri ile Hz. Ebû Bekr’in hılâfeti dönemlerdeki uygulamaya dayanıyordu. Hz. Ömer’in hılâfeti devrinin ilk 2-3 yılında bile İbn-i Teymiyye’nin verdiği fetvâdan farklı hareket edilmedi. Fakat Hz. Ömer insanların çoğunun üç kez tekrar ettikleri boşama sözleriyle ayrı ayrı boşamayı kastettiklerini gördüğünde, fetvânın illeti ve insanların vâkıasının önceki durumdan farklı hâle geldiği için, üç talâkla boşama yapanların aleyhine fetvâ verdi. İbn-i Teymiyye devrine, hatta günümüze geldiğimizde ise, insanlar bu tür boşamalarda ayrı ayrı boşamayı kastetmezler. Bilakis başlarına böyle bir hâl geldiğinde, endişe içinde bu hususta fetvâ soracakları birini sorarlar ve çözüm ararlar. Bu da gösteriyor ki, aynı anda nasıl boşarsa boşasın maksat ve niyeti aslında tek boşamadır. Fetvânın da buna göre verilmesi gerekir. Elbette insanların bazılarının farklı olması mümkündür. Bu durumda da fetvâda esas alınan şey, vâkıanın genel yapısı olur. O kimselerin durumları da onların lehlerine olacak yani aile yuvalarının yıkılmayacağı şekilde yorumlanır. Allah en iyi bilendir.

İmam Şevkânî’nin de belirttiği gibi, İbn-i Teymiyye’nin bu meşhûr fetvâsı bir asla dayanmaktaydı. İlim ehlinin çoğunluğunun görüşü de bu yöndeydi. İbn-i Teymiyye’nin hâli ise, o döneme kadar bu konuda te’lîf yapan tek kişi olmasıydı. (Bkz: el-Fethu’r Rabbânî, İmam Şevkânî, Mektebetü’l Ceyli’l Cedîd, Yemen-San’â, C: 1, S: 158, 159)

Hayırlarda öne geçmenin ve ilk adımı atmanın da bir bedeli olmaktadır. O cefâ ve mihnetin, “Müslüman” olduğunu söyleyenler tarafından kendisine revâ görülmesi ise işin acayip yönü olsa gerek!

Dolayısıyla da Şeyhu’l-İslâm, Müslümanların en önemli ve hep güncel olan meselelerinden birinde Ümmet-i Muhammed’in yolunu aydınlattığı için pek çok mihnet ve eziyetlere ma’rûz kalmıştır.

Öyle ya, Şeyhu’l-İslâm olmak kolay mı? Birçok garazkâr, kendini bilmez, mutaassıp, bid’atçı ve câhil kimselerin fitne ve dedikodularına da göğüs germeliydi! O güzel Müslüman, o göğsü de gerdi. Allah ona gani gani rahmet eylesin.

Fakat bütün bunlara rağmen, ondan sonra, onun talâk konusundaki verdiği yani karara bağlayıp tesbît ettiği o fetvâ -Allah’ın rahmetiyle- ümmet arasında büyük kabul görmüş ve gerekli durumlarda o fetvâya göre davalar sonuçlandırılmıştır. Hâlâ onun aleyhinde konuşmaya devam eden birkaç câhil, mal bulmuş Mağribli gibi, -gerektikçe- o fetvâya sarılmaktadır! Zira güneş balçıkla sıvanmaz!

Peki, durum bundan ibâretse, o İmam’a onca eziyetler neden revâ görüldü?! Hatta 7-7,5 asır geçmiş olmasına rağmen hâlâ bazı hased ve fesâd fırkalarının iftirâlarına ve karalamalarına neden ma’rûz kalmaktadır?! Maalesef ki, ümmetin ona olan sevgi, ilgi ve iltifâtını hazmedemeyen bâtıl ehli ona yönelik itibar cellâtlığı yapmaktadırlar! HasbunAllahu ve ni’me’l Vekîl!

Konumuzun ana mecrâsına döndersek; sonraki dönemler açısından İbn-i Teymiyye’nin te’lîfi ile sâbitlenen o fetvânın, ümmetin çoğunluğunun görüşü olduğu da kabul edilir olmuştur. Fetvâ veya zarûret veya vâkıa veya maslahat açısından… Yani o kadar tantana koparmanın âlemi yokmuş! Ama bazı kimselerin gerçekleri anlayabilmeleri ve görebilmeleri için büyümeleri gerekiyor! Aklen ve fikren! Zira çocukluk evresinde bazı hakikat ve hikmetler yeterince anlaşılamaz ve bazı gerçekler kabul edilmez!

Konuya Dair Kısa Özetleme…

Halef ulemâsı arasında “İbn-i Teymiyye’nin talâk fetvâsı” diye meşhûr olan söz konusu fetvâ önce Nebî aleyhisselâm devrine, sonra Hz. Ebû Bekr’in halîfeliği zamanına, daha sonra da Hz. Ömer’in halîfeliğinin ilk iki veya üç yılına dayanmaktadır. Yani bu zamanlarda üç lafzıyla veya birden fazla cümleyle boşamalar tek boşama sayılmıştır.

Fakat Hz. Ömer’in halîfeliği döneminde insanlar aynı anda boşama yaparlarken, her lafızlarıyla ayrı bir boşamayı kastetmeye başkadıkları âşikâr olunca, o da böylesi bir boşamadan sakındırmak için insanların aleyhine bu şekilde boşamayı geçerli saydı. Bu kasıt olmadan üç talâkla yaptıkları boşamalarının tek boşama yerine geçip de tekrar dönüp ric’at yapabilecekleri bir süre kendileri için varken onlar acelecilikle üç lafızla boşamalarında ayrı ayrı üç talâkı kastetmeye başladıkları için Hz. Ömer değişen illetle birlikte o âna kadar olandan farklı fetvâ vermiş oldu.

İbn-i Teymiyye’nin aslına döndürdüğü bu fetvânın tarihî ve sosyolojik süreci araştırılırsa, ne kadar hikmetli olduğu anlaşılır. Bu fetvâ, Nasslara da uygunluk arz etmektedir. Konunun ilmî detayına girmenin yeri burası değildir. Mesele erbâbınca ma’lûmdur. Sünnete uygun boşama da zaten bellidir ve açıktır.

İbn-i Teymiyye her ne kadar zâhiren Hz. Ömer’in sonraki fetvâsına muhâlefet ediyor gibi gözükse de aslında durum öyle değildir. Nitekim Hz. Ömer de, Nebî devrinin ve selefi olan ilk halîfe Hz. Ebû Bekr’in uygulamasından farklı bir görüş ortaya koymuştur. Aslında bu aykırılık değildir. Fetvâ verme usûlüyle ve tahkîkâtla ilgili bir meseledir.

Hz. Ömer’in yaşadığı vâkıa şartlarında verdiği fetvâya muvâfakat gösterildiği gibi, daha sonra İbn-i Teymiyye’nin verdiği fetvâya da muhakkık âlimlerin çoğu muvâfakat göstermişlerdir. Daha sonraki asırlarda ise artık yuvaların yıkılmaması için “zarûret, maslahat, vâkıa, Sünnet’e uygun olmayan boşama” gibi gerekçelerle ümmetin çoğu bu fetvâyı benimsemiş durumdadır.

Bu fetvâ önemlidir. Çünkü bir erkek değişik nedenlerden dolayı bir şeye yahut da karısına kızdığı anda -acısını karısından çıkarırcasına- suçsuz olan karısını boşama yoluna gidiyordu. Bu durumda kadınlar mağdûr oluyor, yuvalar yıkılıyordu. Bu, aslında çözülmemiş olsaydı, er veya geç mutlaka çözüm bekleyen ciddî bir toplumsal sorundu/r.

Ayrıca belirtelim; magazinsel olarak veya filmlerde zihinlere sokulmaya çalışılan mizansenler sadece birer kurgudur ve İslâm’da o tür uygulamalar reddedilmiştir. Şöyle ki: Adam karısına kızıp, “üçten dokuza şart olsun seni boşarım ya da boşadım” diyor. Yahut da “seni yüz talâkla, bin talâkla boşadım” gibi abartılarda bulunabiliyor. Bu örneklere farklı yörelere göre farklı ifade biçimleriyle toplum olarak şâhidiz. İşte bu durumlarda bu boşama sözü -sağlıklı bir kişiden ve elverişli şartlar dâhilinde olduğunu varsayarsak- tek talâk yerine geçer. Bilgisiz ya da art niyetli kimselerce film ve magazinlerde yaygaraya dönüştürülen “boş ol, boş ol, boş ol” sözüyle kadın kocasından tamamen boşanmış olmaz! Sadr-ı İslâm’da da bugün de bu şekilde boşama tek boşama yerine geçer.

Talâk başlı başına çok önemli ve teferruatlı bir konudur. Bir celsece (bir yerde ve aynı anda) söylenen birkaç “boş ol” sözüyle de evlilik bitmez ve o kadın artık boşayan kocasına haram olmaz!

Yine magazinsel hayallerle içi doldurulan “hüllecilik” diye bilinen şey de, o biçimiyle İslâm’da yoktur. “Hüllecilik” yolunu açan şeylerden birini, İbn-i Teymiyye bu fetvâsıyla tıkayarak aslında tüm kadınların haklarını korumuştur.

Usûlüne uygun meşrû bir boşama olmadan, teknik tabirle “talâk-ı bâin ve beynûnet-i kübr┠yahut da “beynûnet-i kat’iyye” oluşmadan, boşanan kadının bir başkasıyla meşrû (hile yollu ve sahte evlilik niteliğinde olmadan) normal bir evlilik yapıp da, (yeni) kocasının ölmesi ya da kocasının meşrû şekilde kendisini boşamasıyla o evlilik son bulmadan ve iddetini doldurmadan eski kocasına asla dönemez.

Aslında bu durumun şartlarının tam olarak oluşması da oldukça zordur. Hile yaparak, tırnak içinde hülleci koca bularak gerçekleştirilen işlemlerle de evlilik olmaz; o zinâdır! Yani o yapılan hilekârlıklarla nikâh sahîh olmaz.

Dolayısıyla iyi düşünülecek olursa, İbn-i Teymiyye’nin aslına döndürerek verdiği fetvâ hülleciliğin de önünü kapatıyor. Bir kimse karısına öfkelenip: “Seni şu kadar talâkla boşadım, ne hâlin varsa gör” dese, aslında bu olsa olsa bir boşama yerine geçer.

Netice olarak; kızgınlıkla üç lafzını kullanarak üç talâk hakkını kullanma ve talâkları hepsini tüketerek evliliği sonlandırma düşüncesi, kadını mağdûr eden şey olduğu için, doğru değildir. Günümüzde nice evlilikler, “üç talâkla seni boşadım” yahut da birden çok cümlelerle aynı anda boşama cümleleri sarf eden öfkeli kocaların sözlerinden dolayı zor duruma düşmektedir. Koca da çoğu zaman pişmanlık duymaktadır. Haddizâtında insanın o sağlıksız tutumunu ikinci ve üçüncü kez tekrar etmesi çok zordur. Koca, kızarak bir kereliğine boşayabilir ama daha sonra düşünse yahut da bu olayın üzerinden belli bir zaman geçse aynı psikolojiyle veya kararlılıkla hareket etmez. Bu nedenle, bir çırpıda ağızdan çıkan söz veya sözlerle boşamanın bir talâkla tahdîd edilmesi hem Şer’ân, hem aklen, hem de vâkıa ve sosyal yönden zarûrîdir.

İslâm’a göre mahcûr’un yani kısıtlı olanın boşaması boşama yerine geçmez. Birçok âlim, aklı başından gidecek denli öfkeli halde boşamayı da kısıtlılıktan saymaktadır. Orta dereceli öfkeyi de kısıtlılığa dâhil eden âlimler mevcuttur.

Aslında bu mesele çok uzundur ama bir arkadaşımızın sözlerimizi yanlış anlaması nedeniyle -herkesin istifâdesi ümidiyle- özetle de olsa bu açıklamayı yapmak istedik. Rasûlullah’ın buyurduğu gibi; Allah’a en sevimsiz helâl boşamadır.

Son söz olarak diyebiliriz ki; keyfî ve nefsî boşamalardan sakınıp yuvaları kurtarmaya çalışmalı, geçim ehli olmalı, çocukları düşünmeli, dünyanın bir imtihân yurdu olduğunu unutmamalı ve öfke ile de hareket etmemelidir… Allah en iyi bilendir. Selâm ve dua ile.

20- İSTEMEK ELDE ETMENİN YARISIDIR!

Bir kardeşimiz, bugün bize gönderdiği bir mesajda çok istediği kitabımıza bugün ulaşmış; sevincini ve mutluluğunu belirtip, elinden düşüremediğini söyledi. Ne yalan söyleyeyim, ben de elimden ve kalbimden düşüremiyorum. Ve sürekli okuma ve daha da iyileştirme adına uğraşıyorum.

Adâletinde kıl kadar sapma olmayan, lütuf ve kereminin de Celâl, azap ve intikâmının da bir hudûdu bulunmayan, Rahmân ve Rahîm olan, Celâl ve İkrâm sahibi Rabbimiz, lâyıkı ve nasibi olana lütfetmektedir.

Fakat bunun için de kulun imanla ve ihlâsla, gerçekten istemesi gerekiyor. Kardeşimizin cümlesinde "...çok istediğim..." ifadesinde olduğu gibi. Sözlerin doğru fıkhı, bazı anahtar kelime ve cümleleri kavramaya bağlıdır. Burada da anahtar budur.

İnsan, Hâcer annemiz gibi isteyecek, elinden geleni yapmak adına yerinden doğrulup yola koyulacak, başaramazsa bir kereden sonra vazgeçmeyecek, gerekirse yedi kez tekrar deneyecek ve elinden gelenleri yapıp Allah'a el açıp "Yâ Rabbi, ..." diyecek... Emin olun, duamız bitmeden, hatta biz duaya başlamadan bile bu süreçte Rabbimiz imdâdımıza en hayırlı karşılıklarla yetişecektir. Yani eskilerin tabiriyle, "istemesini bilmek" yani istemenin şartlarını ve sorumluluklarını samimiyet ve azimle taşımak gerekir.

Cümlelerimi sonuçlandırmak gerekirse; kitabım çıktığı anda abim, ablam, eniştem, yeğenlerim ve gelinler olarak hepsinin istifâde etmeleri için kitabımdan birkaç tane yakınım olan kimselere -mu'tâd bir âdetim üzere- gönderdim. Gönderdikten sonra, ulaşıp ulaşmadığını kontrol ettim, ulaşmamıştı! Tekrar gönderdim. Tekrardan sonra ulaşmış olduğuna zann-ı gâliple ihtimâl verdim. Veya öyle temennî ettim. Tekrar ulaştı mı diye de aramadım veya arayamadım. Belki de onların ulaştı diye dönüş yapmalarını daha ma'kûl buldum.

Ayrıca, ikinci kez gönderdiğimizde artık bir zahmet ulaşsın, değil mi kargocu arkadaşlar?! Dün gece telefon görüşmemde annemin yoğun bakımdaki durumuna rağmen, konunun bir yerinden açık kapı bulup, kitap konusunu sordum. Ulaşmadığını söylediler. SübhânAllah. Çok üzüldüm.

Maalesef ki, bugün kargoculuk; istisnâları vardır elbet ama genelde tok satıcı mantığıyla yapılmaktadır. Müşterinin mağdur olabileceği hususlarda alternatif çözümler, kargo sahibini bilgilendirme veya durum ve şartlara göre duyarlılık ve titizlik bulunmamaktadır. İktisâd ilminde, bulunmayan bu şeyin veya olması gereken ma'kûliyetin gözetilmesine "iş ahlâkı" denmektedir.

Kargonun ulaşmama nedenini araştırdım. Yeğenlerimden biri bana adresi verirken eski kapı numarası olan 11'i söylemiş, oysa yeni numaralandırmalara göre kapı numaraları 5 olmuş. Aman da ne büyük sorun! Değil mi, bahaneci kargocular! Elinizdeki adresin sonunda yer alan, gitmeniz gereken adresin telefonunu size süs için vermemiştik! Arayabilirdiniz!

Bahane oldukça sorumsuzluk ve aksaklıklara müsebbib olma yolu da hep açıktır! Madem telefon etmediniz, birkaç numara ötedeki evi insan o komşudan bulamasa, ötekisinden bulur. Ama tabi ki anahtar kelime, Hâcer annemizin amelinde söylediğimiz gibi, "istemek" kelimesidir.

Buraya kadar neden bir kompozisyon oluşturdum? Tefekkür etmemiz, ibret alıp, kendi hesâbımıza dersler çıkarmamız ve -varsa- eksik veya aksak yönlerimizi ıslâh etmemiz için.

Bilelim ki, sonuçta, nasipte varsa, gelir Çin'den, Yemen'den; nasipte yoksa, ne gelir elden?!

Ayrıca nasıl ki âlimler avâmın sırtındaki birçok yükü hafifletirse; sorumsuzlar ve bahaneciler de bilsinler ki, siz bahanecilik sığınağına sıvıştıkça sizin eksik/gedik ve nâtamam bıraktığınız işleri de sorumluluk ve duyarlılık sahibi bir başkaları itmâm edecektir! Tam yapmadığınız işlerde siz suçu veya sorumluluğu birilerine attıkça akl-ı selîm insanlar sizin işinizden "iş ahlâkı" bakımından emîn olmayacaklardır! Eliyle yaptıklarından veya yapacaklarından, diliyle söylediklerinden ve söyleyeceklerinden emîn olunmamak ise insanın izzet ve şerefi adına ne büyük bir lekedir! Hem de bahaneyle silinip temizlenemeyecek kadar büyük leke!

Sözlerime veya mini makaleme son verirken, selâm eder; mü'minlere selâmet, rahmet ve bereket, inancı ne olursa olsun tüm insanlığa da hidâyet ve sahîh iman dilerim. Rabbim evvelen özelde bu satırların yazarına, sonra kitabımıza ulaşan kardeşimize, yakın akrabalarıma, dünya ve âhiret hayrı adına muhtaç oldukları her ne varsa, hepsini vermesini dilerim. Sâniyen de, bu satırları okuyup da içtenlikle "âmîn" diyen arkadaşlarım/kardeşlerim için aynı dua, dilek ve temennîlerimi Allah'a arz ederim. Kullarını ve neye muhtaç olduklarını en iyi O bilir. Rabbim! Bize âfiyet ve selâmet ver!

21- YANLIŞ YAPIYORUZ!

Sağlığın ve boş vaktin kıymetini bilin, değerlendirin, Sağlıklıyken ve vaktiniz varken kardeşlik ve hayırlar adına adım atın. Eşinizin dostunuzun derdiyle dertlenin. "Bana ne!" demeyin! Bil ki, sen de muhtaç ve âciz bir kulsun! Bugün umursamadan seyrettiğin görüntülerin benzerini sen de yaşarsın. Bugün "bana ne!" dediğin gibi, o gün de sana "bana ne!" derler. Unutma, tanıdık çok olur ama dost az bulunur. Onun için, dostluğa önem ver ve dostlarının kıymetini bil.

Arkadaşım, kardeşim, tanıdığım, tanımadığım!

Müslümanların işleriyle ilgilenmeyen, dertleriyle dertlenmeyen, Nebevî ahlâk üzere değildir! O yapılanlar, daha doğrusu yapılmayanlar, Müslümanların edebinden de değildir! O başka bir şeydir! Nefsî ve câhilî bir duyarsızlıktır; i'tikâdî ve amelî câhiliyyeden etkilenmekten kaynaklanan büyük bir gaflet, belki dalâlettir! Teoride câhiliyye'yi reddedip de, pratikte onu yaşamayın!

Şunu bilelim ki, hayır ve sorumluluk cihetine bakmadan; başını, gözünü ve kulağını kuma gömer gibi hareket edip de, "görmedim, duymadım, bilmiyorum" demek ancak bir aldanıştır; aldatış değildir! Bunun adı bahanecilik ve sorumsuzluktur!

Bilelim ki, sorumsuzlukla işlenen ameller, sorumsuz kimselere karşı dahi işlense, hoşlanmazlar ve rahatsız olurlar! Belki de bu durumlarda en çok onlar tepki gösterirler. Kendilerine yapıldı diye! Oysa empati nerede?!

Gerçekten hayatı anlamlı kılan, iman, kardeşlik, ihlâs, samimiyet ve fedâkârlıktır. Hayat, bunlarsız tatsız ve tuzsuz bir yemek gibidir! İnsan ne kadar yerse yesin, tadını alamaz! Hayatın tadı da sevgi, kardeşlik ve dostluk ile elde edilebilir.

Ayrıca boş vaktin kıymetini bil! Boş ve çok konuşma! Tartışmacı ve polemikçi, basit lafların ve basit işlerin hafif adamı olma! Akl-ı selîm, olgun ve ağırbaşlı ol!

Hayatın gerçekleri ve sıkıntıları yanında, senin konuştuğun, yaptığın ve peşine düştüğün şeyler, senin kaliteni ve çapını ortaya koyar. Câhiller göremeseler de, hayata ibret, hikmet ve basîret nazarıyla bakanlar, tantanacı, hikmetsiz ve ömür törpüsü insanları görürler! Bilelim ki, kötüyü ve kötülüğü kötü olan ve kötülüklere göz yuman kimseler değil; gerçek anlamda hakka, hayra ve güzelliklere aç ve açık olanlar görebilirler.

Bugün, anneme refâkat ve ziyâretten yorgun şekilde eve geldim. Hastanede düzenlettiğimiz rapor ve reçete ile tıbbî malzeme almak için Ankara yolu üzerinde tıbbî cihâzları alacağımız kuruma gittik. Mesâînin dolmasına çok az kalmışken, raporda yazan tıbbî cihâzın reçetede yazmadığını, reçetede yazan cihâzın da raporda yazmadığını; raporda yazan cihâzın değerlerinin raporda bulunduğunu ama reçetede yazılı olan cihâzın değerlerinin raporda yer almadığını söyleyen bir yetkiliyle muhâtap olduk. Yapacak bir şey yoktu. Her şeyde bir Âyet, delil ve ibret vardır deyip, geri döndük. Âdeta ev bir köyde, hastane bir köyde, cihâzı alacağımız yer de başka bir köyde. İmkânı, parası, arabası, sıhhati, yardımcı olacak bir yakını olmayan napsın?!

Bugün yaşadıklarıma ve görebildiğim kadarıyla da hayata -âdetim üzere- ibret nazarıyla baktım. Çıkardığım dersleri satırlara kaydetmek istedim. Bunlar elbette hepsi değil, bazıları!

İnsanları eleştirirken, suçlarken ve sözüm ona ıslâh etmeye çalışırken düşmanca tutum sergileyenleri düşündüm! Acaba, hiç bu mazlûm, âciz, fakir, garip ve kimsesiz insanların hayatlarına indiler mi? Dertleriyle dertlenip, onların yanlarında beş dakika oturdular mı? İhtiyâçlarını sorup, bir sıkıntılarına hasbelkader merhem oldular mı? İşte bunları düşündüm.

Uzaktan uzağa insanlara ayar vermeye çalışan, tanımadan sû-i zan eden, sonra da nefsine uyup hakâret eden bîedepleri düşündüm!

"Ey insan, ey benî Âdem" dedim; hayatına inmediğin, kendisini sevmediğin, saymadığın, umursamadığın, psikolojisinden ve sorunlarından habersiz olduğun, sabah-akşam aç mı tok mu düşünmediğin, şu kış aylarında olsun evlerine gidip de moral, huzur ve sürûr vermediğin kimselerin mâneviyat dünyalarına hangi geçitlerden geçebilmeyi düşünüyorsun diye hayıflandım!

Yanlış yapıyoruz! Çok konuşmakla yanlış yapıyoruz! Çok soru sormakla yanlış yapıyoruz! Çok felsefe yapmakla yanlış yapıyoruz! Hevâî, hayâlî, sun'î ve subjektif gündemlerin peşine takılmakla yanlış yapıyoruz! Sorumlulukları unutup, nefsin  arzuları ve şeytanların telkinleri istikâmetinde faydasız şeylere takılmakla yanlış yapıyoruz! İlme, hikmete, zikre, fikre, şükre değil de, boş okumalara, boş düşünmelere, boş bakmalara, boş yapmalara ve boş münâkaşalara kapılmakla ve boş işlere dalanlarla birlikte dalmakla yanlış yapıyoruz! Islâha karar vermemekle ve sâlih dostları sevmemekle yanlış yapıyoruz!

Bilelim ki, çorak arazide bitki bitmeyeceği gibi, kötü çevrede ve kötü arkadaşlar arasında da kötü insan olmaktan ve kötülüklerden uzaklaşılamaz. Onun için sâlih arkadaşlar edinmekle işe başlayıp, yani önce kendimizi koruyup, sonra da kötülüklerin ortadan kalkması için nehy-i ani'l-münker yapmak zorundayız. İman ve ihtisâb ile... Sadece li-vechillâh, Allah rızâsı için... Nemelâzım demeden! Böylece, Allah'ın izniyle yanlış gidişata bir dur diyebiliriz. Gücümüz nispetince, hepsinden önemlisi de, Yüce Allah'ın takdîri ölçüsünce... Hem kendi hayrımız, hem de diğer insanların fayda ve istifâdesi için inşâAllah sâlih, fâzıl, hayırlı, iyi ve güzel kullar oluruz. Vesselâm.

22- ÂHİR ZAMANDA BİLE İSLÂM'DAN HABERSİZLİK!

Lazlar Hakkında Bir Belgesel ve İbret!

Belgesel izliyorum. Videoyu hazırlayan kişi, Lazların tarihinin dört bin yıl öncesine dayandığını söylüyor. Mümkündür, doğru olabilir. Burada sorun yok. Asıl mesele şu: "Peki, kadîm Lazlar Hristiyan mıydı?" diye soru soruyor. Cevap olarak da; "hayır, İslâm ve Hristiyanlık dâhil pek çok din henüz inmemişti" diyor. Bu cümlede, "İslâm inmemişti" ifadesine mi itiraz edersin, "Hristiyanlık inmemişti" ifadesine mi itiraz edersin yoksa birçok dinin inmediği ifadesine mi itiraz edersin?! Bu sebeple, "paganizm'e inanmış olabilirler" diye bitiriyor.

Kısa bir değerlendirme:

Bazı insanlar, kendilerince yanlış bir şeyle karşılaştıklarında ayıplama, kınama veya tepki anlamında "hangi devirde yaşıyoruz" veya "çağ olmuş şu ya da bu" derler ya; ben de derim ki, "el-insâf, âhir zamanda yaşıyoruz, dünyanın âhir ömrünü idrâk ediyoruz ama hâlâ insanların çoğu Allah elçilerinin davetlerinden, mesajlarından, Âyet, beyyine ve risâlelerinden habersiz haldeler!"

Gerçekten çok üzücü! İnsan, nefsinin arzusuna, dünyaya ve dünyevî menfâatlere yönelik her şeyi öğreniyor ama Allah'ın bildirdiklerinden yüz çeviriyor!

Dört bin yıl önce İslâm henüz inmemişti ne demek?! İslâm, Allah'ın dinidir. İlk insan ve ilk Peygamber olan Hz. Âdem Müslim ve mü'min idi.

"Dört bin yıl önce Hristiyanlık dâhil, pek çok din inmemişti" ne demek?! Allah, İslâm'dan başka bir din mi indirdi? Semâvî/semâî olarak nitelenen Yahûdîlik ve Hristiyanlık dinlerini Allah indirmedi! Bu iki din, aslı İslâm iken yani İsrâîloğulları, Allah'ın elçileri vâsıtasıyla Allah'ın dini olan İslâm'a çağrılmış iken, azı dışında o kimselerin çoğu bu davete icâbet etmediler. Zamanla da davet edildikleri, kendilerine emredilen o şeyleri tahrîf ederek muharref bir din uydurdular. Uydurdukları bu dini de Allah'a nispet ettiler. Yahûdîlik ve Hristiyanlığın hâli budur!

Ayrıca Allah, bu iki bâtıl dinden gayrı bile pek çok din indirmiş/göndermiş gibi bir ifade de akıllara ve kalplere ziyân bir fikirdir! Allah, insanlık tarihi boyunca insanları hatta cinleri sadece İslâm'a çağırmıştır. Tahrîf edilmek sûretiyle de olsa, bazı dinlerin senteziyle de olsa, paganizm şeklinde de olsa, İslâm dışında hiçbir din Hakk Teâlâ katında makbûl ve geçerli değildir! Hâlis din olan İslâm'a uymayanlar, âhirette edebî bir hüsrâna uğrayacaklardır!

Bununla beraber, Muhammed aleyhisselâm'dan önce gönderilmiş rasûllerin şerîatları arasında -Allah'ın emri ve hikmeti çerçevesinde- bazı farklılıklar olabilir. Fakat asıllar ve esaslar aynıdır. Tevhîd hiçbir şerîaatta değişmez. Sadece Allah'a iman ve ibâdet etme ve tâğûtları red ve inkâr, onlardan ictinâb, Allah'ın dostlarını sevip, düşmanlarına buğzetme gibi temel esaslar insanlık tarihi boyunca hiçbir İlâhî şerîatta değişmemiştir! Amelî hükümlerdeki bazı farklılıklar ise, zaman ve zemine göre Yüce Allah'ın hikmet ve irâdesi çerçevesinde bazen farklılıklar arz etmiştir. Âhirette her ümmet kendilerine gelen şerîattan mes'ûl olacaktır. Bizim şerîatımız ise ekmel ve ilâ yevmi'l-kıyâme geçerli bir şerîattır!

Diğer bir mesele de, dört bin yıl önce Lazların paganizm’e inanmış olabileceğine dair tahminde genelleme yapmak da yanlıştır! Çünkü İslâm’ın olmadığı bir çağ yoktur. Hatta fetret döneminde bile Allah’a imanın nasıl olması gerektiği biliniyordu. Sadece şerîat esasları tahrîfâta uğramıştı.

Göklerin ve yerin yaratıcısına, mâlikine, melikine, müdebbirine, rabbine ve insanların ilâhına ibâdet etmenin ve teslimiyetin önünde hiçbir engel yoktu/r. Onun için de, fetret devrinde bile olsa, hanîfler/muvahhidler bulunmaktadır. Bu durumu, âlimler de kitaplarında sarâhaten ifade ve beyan ederler.

O halde, belgeselleri mahza "bilimsel ve ilmî" sanıp da mutlak teslimiyetle izlemeyin! Her şeyi olduğu gibi, belgeseleri de, kitapları da, sözleri de vahiy süzgecinden geçirin!

Rabbimiz bizleri şirkten, küfürden, paganizmden, modernizmden, feminizmden ve bilumûm câhiliyyelerden muhâfaza etsin. Hepimizi sâlih kulları arasına ilhâk eylesin.

23- İNSANCILLIK PUTU!

Allah'ın dini; gelene ağam, gidene paşam diyen, hak ile bâtılı birbirine karıştıran, ifrât veya tefrît yollarına sapan, insancıllığı, efendi veya iyi insan takıntısını Tevhîd'in önüne alan, İlâhî irâde ile beşerî fikirleri, zan ve kuruntuları sentez eden, ortaya karışık, çeşit ve çeşitlemeli bir din değil; şirk, küfür, nifâk, şüphe, bâtıl ve hurâfeden uzak, Allah'a hâs kılınan, hâlis, katışıksız, Dîn-i Mübîn-i İslâm'dır... Allah Azze ve Celle'nin kabul edeceği tek hak dindir!

İslâm, insanları, Allah'ın rızâsını ve mağfiretini kazanıp sâlih insan ve müttakî kul olmaya ve böylece genişliği, göklerle yer kadar olan ve takvâ sahipleri için hazırlanmış cennete davet eder. İnsanların ona koşmalarını, onun için yarışmalarını ve yardımlaşmalarını ister!

Yani demek oluyor ki, işin nihâyetinde, insan olmaktan ve insânî bazı değerleri korumuş, kaybetmemiş olmaktan kaynaklı bazı fıtrî ve insâni iyilikler ve efendilikler veya bizim sevdiğimiz, takdîr ettiğimiz kimseler, iman ve takvâ olmadan hakiki kurtuluşa eremezler! Şirk koşarken yapılan hiçbir amele ve hâle "ma'rûf" da denmez, övülmez de! Hakk Teâlâ ve Hakk'ın mü'min kulları yanında şirk terk edilmeden işlenen amel meşrû ve mahbûb olmaz!

O halde insanların sadece insanlıktan gelen bazı iyi halleriyle mutmain olup, Tevhîd'den yoksunluğa rağmen, onları sâlih, muttakî, âlim, fâzıl, evliyâ sanmayınız! Bilelim ki, hak ile bâtılı birbirinden ayıran şey; vahiydir, İlâhî beyyinelerdir ve Rabbimizden gelen basîretlerdir. İnsan, bunlardan yoksun ise, kendisinden daha efendi ve iyi insan olanı mü'min hatta evliyâ kabul edebilir! Oysa bu durum, kişinin kendi zaaflarının, kendisini bir takım zan, kuruntu, ümniyye ve hayallare, ardından da dalâlete sürüklemesinden başka bir şey değildir!

İnsan, özellikle, insânî değerlerin ziyâdesiyle kaybedildiği şu âhir zamanda insancıllık putuyla Tevhîd'den sapıyor muyum diye düşünürken, şunu tefekkür etmelidir. Nebî aleyhisselâm'a, dolayısıyla da İslâm'a, hem de sadr-ı İslâm'da o meşakkatli ve çileli günlerde yardım eden ve mesele Tevhîd'siz insanlık ise, Mekke'nin azılı şirk liderlerini karşısına alacak kadar da cesur olan Ebû Tâlib, Peygamberimizin amcası olmasına ve ona, ölünceye kadar kol kanat germesine rağmen, binâenaleyh bunca insancıllığına ve iyiliklerine rağmen ebedî olarak cehennem azâbına mahkûm oluyorsa, senin, insancıllığından etkilenip de, kendisi sebebiyle Tevhîd'den bîhaber olduğun insan, Ebû Tâlib'in yanında ne kadar insancıl olabilir? Mesele, Tevhîd'siz de olsa sadece iyilik ise, ki, öyle değildir; fakat düşün, bu durumda bile insancıllığından, efendiliğinden, infâkından, güzel konuşmasından ve karizmasından etkilendiğin o insan, Ebû Tâlib'in yanında ne kadar iyi olabilir? O Ebû Tâlib ki, müşrik olarak öldüğü için, bütün yaptıklarına rağmen cehennemde muhalled bir azâba müstehak olmuştur! Ama belki bugün çoğu kimse bilmez, cehennemde en hafif azap gören kâfir, Ebû Tâlib olacaktır. Hem de o, cehennemde en hafif azâbı görüyor olmasına rağmen, orada kendisinden daha şiddetli azap gören kimse olmadığını sanacaktır! Allahu Ekber! Cehennem azâbının büyüklüğüne ve korkunçluğunu bakın! SübhânAllah!

Hâsılı, güzel kardeşim, insancıllık, polyannacılık, hümanizm seni aldatmasın! Sakın ha, aldatıcılar seni Allah ile de aldatmasın! Ğarûr olan şeytandan da, şeytana aldanmış câhil kimselerden de Azîz ve Celîl olan Allah'a sığın! Sığınalım!.. O, kuluna kâfîdir. Elhamdülillâh... Vesselâm.

24- SÖZÜ İŞİTİP, EN GÜZELİNE UYMAK:

Rabbimiz Teâlâ şöyle buyurdu:

اَلَّذِينَ يَسْتَمِعُونَ الْقَوْلَ فَيَتَّبِعُونَ أَحْسَنَهُ

“Onlar sözü işitip, en güzeline uyarlar…” (Zümer: 18)

Bu Âyet, tâğûta ibâdet etmekten sakınıp Allah’a yönelen mü’min kulların, bâtıl her sözü dinledikleri, bid’at ve şirk ehlinin yalan yanlış sözlerine kulak verdikleri anlamına gelmez! Tam aksine bu Âyet, bu iddianın hılâfına bir delildir!

Allah’tan gelenlere “semi’nâ ve eta’n┠yani “işittik ve itâat ettik” diyen mü’minler, işittiklerinin en güzeline uyarlar. Hatta bazı âlimler, bizden önceki ümmetlerin Şerîatlarındaki güzel olana uymalarının kâfî olduğunu ama Ümmet-i Muhammed’in en güzele uyduğunu söylemişlerdir. İşte asıl fazilet budur! Matlûb ve merğûb olan; ideale uymaktır. Bu özellik, Ümmet-i Muhammed’in de faziletini ve diğer ümmetlerden üstünlüğünü göstermektedir.

Başlarken de dediğimiz gibi, bu Âyet hak ile bâtılın karıştırıldığı sözlere kulak verilmeyeceğine dair kesin bir delildir. Çünkü Hakk Teâlâ’dan gelenlerin en güzeline kulak verip uyan mü’minler asla münker sözlere kulak vermezler! Çirkin sözlerden yüzçevirirler! Hadîslerde ve Sâlih Selef’in sözleri arasında da yer aldığı gibi; dalâlet ve bid’at ehliyle haşir neşir olmazlar! Zaten bizden önceki helâk edilen toplumların helâk ediliş sebepleri de, fısk-u fücûr ehliyle içli dışlı olmaları, onlara nehy-i ani’l-münker yapmamaları, zamanla da kalplerin birbiriyle benzeşmesi neticesinde her iki kesimin de toptan helâk edilmesidir. Bâtıl amel ve sözlere kulak verenler, sessiz kalanlar ve hakka davet etmeyenler de o noktada helâka uğramışlardır!

Bu Âyette, “sözü işitip, en güzeline uymanın” anlamı hususunda âlimler özetle şu açıklamaları yapmışlardır:

1- Mü’minler, Kur’ân-ı Kerîm’i de başka sözleri de işitirler; Kur’ân-ı Kerîm’e tâbi olurlar.

Hayat içinde insan gayr-i ihtiyârî de olsa, Kur’ân’ın hılâfına sözler de duyar, işitir veya dinlemek zorunda kalabilir. İşte bu durumda hemen o sözlerden yüzçevirir.

2- Diğer bir açıklamaya göre, mü’minler, Kur’ân’ı ve Rasûlullah’ın Hadîslerini işitip, onların en güzel olanlarına yani muhkemlerine uyarlar demektir.

3-  Bir diğer açıklamaya göre, mü’minler, ruhsat ve azîmet içeren buyrukları işitirler; onların ruhsatlarına değil, azîmetlerine uyarlar demektir.

4- Yine başka bir açıklamaya göre ise, Zümer Sûresinin 17 ve 18. Âyetlerinde söz konusu edilen mü’minler, Nasslarda, insanları cezalandırma hakkına sahip olduklarını da, affedebileceklerini de işitirler ama onlar af yolunu seçmek sûretiyle sözün en güzeline uyarlar.

5- Başka bir açıklamaya göre ise, bu Âyet, İslâm’dan önce Allah’ı Tevhîd eden hanîfler/muvahhidler hakkındadır ki, bu durumda kendisine tâbi olunması gereken en güzel söz “Lâ İlâhe İllallâh” olur.

Nitekim bu Âyetin, Zeyd b. Amr b. Nufeyl, Ebû Zerr el-Ğıfârî ve Selmân-ı Fârisî hakkında nâzil olduğu söylenmiştir. Bunlar, câhiliyye döneminde iken, tâğûta ibâdet etmekten uzak durmuşlar ve kendilerine ulaşan sözün en güzeline tâbi olmuşlardır.

Zümer Sûresinin 18. Âyetinin ilk cümlesinin kısa açıklamasını, Allâme Mevdûdî’nin sözlerine de yer vererek noktalayalım: “Bunun (sözü işitip, en güzeline uymanın) iki anlamı olabilir. Birincisi: O duyduğu her söze hemen inanmaz. Onun üzerinde düşünür ve doğruysa kabul eder. Diğer anlamı ise: Bir söz duyduğunda ona hemen kötü bir anlam vermeyip, iyi niyetle yaklaşır, şeklinde olabilir.” (Tefhîmu’l Kur’ân, 5/102)

Mevdûdî, Âyetin açıklamasında tahkîkât ve hüsn-ü zan vurgusu yapmıştır.

Bu anlamların hepsinin de meşrû olduğu muhakkaktır. Ama Âyetin yakın anlamının ve asıl vurgusunun hangisi olduğunu Allah bilir. Her hâlükârda, “ma’nâ-yı karîb” (yakın anlam) ve “ma’nâ-yı baîd” (uzak anlam) açısından bu açıklamaların bir anlam yelpazesi içinde yer aldığını söyleyebiliriz.

Tetimme:

Hâsılı; Kur'ân'dan daha güzel söz yok, daha güzel öğüt yok. O Kur'ân da, kendisine uyanları el-Husnâ'ya yani cennete ulaştırır. İsm-i tafdîl sıyğadaki "ehsenu" (أحسن) kelimesinin müennesi olan "el-husnâ" (الحُسنى) kelimesinin bazı Âyetlerde "cennet" anlamında olduğu söylenmiştir.

Ayrıca Allah'ın isimlerine de "el-Husnâ" denir, Kelime-i Tevhîd'e de... Âyetlerde (A'râf: 180, İsrâ:110, Tâ-Hâ: 8 ve Haşr: 24'te) geçtiği gibi, Allah'ın isimlerine "el-husnâ" (en güzel) denir; "hasene" (güzel) denmez.

Çünkü Allah Azze ve Celle, وَلِلّٰهِ الأَسْمَاءُ الْحَسَنَةُ demedi. Allah Teâlâ, وَلِلّٰهِ الأَسْمَاءُ الْحُسْنٰى (A’râf: 180) buyurdu. Bundan dolayı, إِنَّ أَسْمَاءَ اللّٰهِ حَسَنَةٌ "şüphesiz Allah'ın isimleri güzeldir" denmez. Doğrusu; إِنَّ أَسْمَاءَ اللّٰهِ حُسْنٰى "şüphesiz Allah'ın isimleri en güzeldir" dememizdir.

Bu paragrafın fehmini daha da kolaylaştırmak için bu bölümü şöyle Arapçalaştırabiliriz:

لِأَنَّ اللّٰهَ  عَزَّ وَجَلَّ لَمْ يَقُلْ: "وَلِلّٰهِ الأَسْمَاءُ الْحَسَنَةُ"، قَالَ تَعَالٰى: ﴿وَلِلّٰهِ الأَسْمَاءُ الْحُسْنٰى﴾، وَمِنْ أَجْلِ ذٰلِكَ لَا يَصِحُّ أَنْ نَقُولَ: إِنَّ أَسْمَاءَ اللّٰهِ حَسَنَةٌ، وَالصَّوَابُ أَنْ نَقُولَ: إِنَّ أَسْمَاءَ اللّٰهِ حُسْنٰى

Rabbimiz, bizleri, kendi katından gelen hakkı işiten ve hemen: “işittik ve itâat ettik” (Nûr: 51) diyen, el-Husnâ'yı tasdîk eden (Leyl: 6) ve el-Husnâ ile mükâfâtlanan (Nisâ: 95, Yûnus: 26, Necm: 31) sâlih kullarından eylesin.

25- ŞEYHU’L-İSLÂM İBN-İ TEYMİYYE KAÇ FETVÂSI NEDENİYLE ELEŞTİRİLDİ?

Bugün İbn-i Teymiyye düşmanlığı, İbn-i Teymiyye'nin çok etkili şekilde savunduğu Tevhîd akîdesinden ve Sünnet müdâfaasından ileri gelmektedir! Elbette İbn-i Teymiyye ma'sûm değildir; bazı hataları hatta belki de birçok hataları vardır. Bu durum çok normaldir. Çünkü Âdemoğulları hata işleme fıtratında yaratılmıştır. Fakat İbn-i Teymiyye mutlak müctehiddir. Diyelim ki, bazı fetvâlarında hata etti. Hadîslerde, müctehidlerin hatasına bile bir sevap va'dedilirken, asırlardır bazı bid'at ve dalâlet fırkalarının ısrârla ona karşı sergiledikleri meşrû eleştiri sınırlarını aşan düşmanlıkları, acaba İbn-i Teymiyye'nin bazı ilmî görüşlerinden mi ileri gelmektedir?! Asla!.. Çünkü ilmî eleştiri böyle olmaz ve bir de ictihâd hususunda müctehidi müctehid tenkît eder. En azından, insan haddini bilir ve sözü daha ehil kimselere bırakır.

Ümmet-i Muhammed ve Rabbânî âlimler tarih boyunca İbn-i Teymiyye'den istifâde etmişler, onun ilmini, takvâsını, zühdünü, mücâdelesini ve cesâretini övmüşler ve onun hayırlarının çokluğundan gıptayla bahsetmişlerdir. Onu hayırlarla ve dualarla yâdetmişlerdir. Ya peki, mütemâdiyen onu eleştiren bazı dalâlet ve bid'at fırkalarına ne demeli?! Ve son olarak da, İbn-i Teymiyye'de hata sayan kimseler kendi şirklerini, günahlarını ve hatalarını saysalar ya! Acaba kaç cilt olurdu?!

İbn-i Teymiyye kendi döneminde üç fetvâsından dolayı eleştirilmiştir. Bazı âlimler özellikle bu üç fetvâsı nedeniyle İbn-i Teymiyye'ye muhâlefet ettiler. Fitne çıkarmak için fırsat kollayan münâfıkları ve kalbi marazlı kimseleri saymazsak, İbn-i Teymiyye'nin bu üç fetvâsına katılmayanlar veya anlayamayanlar, muhâlefetlerini genelde ilmî edep ve usûl çerçevesinde gerçekleştirdiler. En azından, katılmadıkları görüşleri sebebiyle İbn-i Teymiyye'yi başka konularda karalama kampanyalarına girişmediler. İbn-i Teymiyye'nin en büyük muhâlifi İbnu'z Zemlekânî'dir. O bile, İbn-i Teymiyye’nin ilmini, takvâsını, faziletini övmüş, kendisine “Şeyhu'l-İslâm” demiş hatta daha sonra geleceklerin kolay kolay İbn-i Teymiyye'nin ilmî vukûfiyet, fıkıh ve dirâyeti seviyesinde ictihâd edemeyeceğine bile hüsn-ü zan ettiğinden, İbn-i Teymiyye için, اٰخر المجتهدين "müctehidlerin sonu" demiştir.

Ne tuhaftır ki, günümüzde bazı kimseler, İbn-i Teymiyye hakkında, kendi asrındaki müctehidlerin ve daha sonraki asırlardaki muteber âlimlerinin göremedikleri ve tespit edemedikleri bazı yanlışlar tespit ettiler! Hem de Ehl-i Sünnet'in büyük imamlarından olmasına rağmen, o mazlûm âlimin bazı görüşleri sebebiyle Ehl-i Sünnet'in dışına çıktığını ve sapıklığa düştüğünü bile iddia ettiler! Kendi hallerini beyân edercesine! Elbet, bugünün bir de yarını, âhireti vardır! İftirâcıların o günde vay hâline!

Peki, şöyle bir soru soralım. İbn-i Teymiyye'nin, yaşadığı dönemde eleştirilmesine, uğruna çileler çekmesine, hapse düşmesine hatta hapiste zulüm altındayken -inşâAllah- şehîd olmasına sebep olan fetvâları kaç taneydi ve nelerdi? Sıkı durun, bu fetvâları sadece üç tane idi. Yani yüzlerce değildi! Ya onu eleştirenlerin yanlışları kaç tanedir diye bir tefekkür penceresi açarak devam edelim.

İbn-i Teymiyye'nin, bazı kimselerce eleştirilen fetvâlarından birincisi, talâk fetvâsı yani üç talâk lafzıyla boşamanın tek talâk yerine geçeceği görüşü… Tırnak içinde söylemek gerekirse, İbn-i Teymiyye'nin dün eleştirilen bu fetvâsına göre fetvâ verilmektedir artık! Onu eleştiren meşreb, mezheb ve zihniyetlerin temsilcileri bile İbn-i Teymiyye'nin bu fetvâsına can simidi gibi yapışıp, yuvaları kurtarmaya çalışmaktadırlar. Peki, o mübârek âlime onca eziyet neden yapılmıştı?! Hak ehli olmanın, istikâmetin, hakkı haykırmanın, şecâat ve cesâretin bedeli bu dünyada bu olsa gerek! İbn-i Teymiyye'nin tenkîd edilen ikinci fetvâsı, talâk üzerine yemin olmadığı görüşü yani kocanın, karısına "babanın evine gidersen, boşsun" demesi gibi! Üçüncü fetvâsı ise, Nebî aleyhisselâm'ın kabri de dâhil kabir ve türbe ziyâretleri için seyâhat ve turlar düzenlemeye dair fetvâsıdır. Bu fetvâsında, üç mescidden başkasına seyâhati yasaklayan sahîh Hadîsle birlikte, kabirler hakkında sakındırıcı ve yasaklayıcı birçok Hadîsi delil tutmuştur. Biz bu konuyu kitabımızda genişçe izah ettik.

İşte İbn-i Teymiyye bu üç fetvâsı nedeniyle eleştirilmişti. Bilelim ki, eğer İbn-i Teymiyye bu üç fetvâsında, suya sabuna dokunmayan kimseler gibi sözü elastiki şekilde söyleseydi veya genel üsluplar ve hikmetlerle ortak nokta, ortak payda, genel maslahatlar ve doğrular üzerinde odaklansaydı, bu hususlarda bile problem yaşamazdı! Fakat o bildiği ve inandığını çok açık ve net şekilde söylerdi. Elbette o söylediklerinin altını üstünü delillerle ve izahatlarla doldururdu ama dört mezhebe uygun olmayan fetvâlar ne kadar da kuvvetli ve ısrârcı şekilde savunulsa ve delillendirilse, bu noktada eleştirilmemek mümkün değildi.

Evet, İbn-i Teymiyye'nin eleştirildiği hususlar, ciddiye alınacak ve cevap verilecek şekilde bu üç noktada idi. Ama gelin görün ki, daha sonraki asırlar içindeki dalâlet ve bid'at fırkaları şirk ve hurâfelerini etkili şekilde deşifre edip, kuvvetli delillerle çürüten İbn-i Teymiyye'ye birçok konularda düşmanlık ettiler. Mesele, akîdelerinin bozuk olmasından, bid'at ve hurâfeler içinde yüzmelerinden başka bir şey değildi. Fakat bu gerçekleri örtbas ederek, kendileri şirk ve dalâlet üzere olmalarına rağmen, ilginçtir ki, İbn-i Teymiyye'yi sapıklıkla veya küfürle ittihâm ettiler. SübhânAllah! Bu iddialarını da, iftirâ olan ittihâmları gibi, iftirâlarla ispat etme âcizliğine düştüler!

Şu birkaç satırı karalarken, Allah biliyor ya, sözlerimizi uzatmamaya, anlatılacakları çoğaltmamaya gayret ettik. Eğer kalemimizi serbest bırakmış olsaydık, -Allah’ın izniyle- delil, belge ve vesîkalar gibi gerekli şeylerin ilâvesiyle söz uzadıkça uzardı. Fakat buna gereksinim duymadık. Çünkü sözün kısasını anlamayan, uzununu hiç anlamaz. Özeti kavramayan tafsîlâtlı anlatımdan hiç mesaj alamaz. Hakkın ve doğrunun tâlibi ise, özlü sözden de anlar, detaylı açıklamadan da nasibini alır. Vesselâm.

26- NEDEN TARTIŞMAMALIYIM?

Benim babam iyi bir hatip ve etkili bir tartışmacı idi. O günün insanlarının tabiriyle, avukatları bile yanıltırdı. Birçok fıtrî özellik gibi, bu özellik de, hayırlısıyla inşâAllah, irsî olarak bana geçmiş.

Özellikle yirmili yaşlarda, o yaşların da verdiği yüksek enerjinin tesiriyle; fıtrî olarak, hiç yorulmadan ve zahmet çekmeden baskın bir şekilde tartışabilirdim. Her ne kadar tartışmayı -niyet ve prensip olarak- asla nefsim için yapmasam, hak ve hayır bildiğim şeyler uğruna tartışsam da, daha doğrusu yüksek viteste yol almak misâli, biraz hızlı ve heyecanlı konuşsam da, tartışma vasfıyla ön plana çıkmak -genel çerçevede- hiç de rağbet edilecek bir haslet değildi.

Zira bilmeyen, seni tartışmacı sanır! Haksız da olsa, tartışmada yenilen kimse genelde nefis yapar ve senin galip geldiğin şeyden istifâde etmez. Hikmet ve basîret üzere tartışsan dahi, insanların çoğu nefs-i emmâreleriyle hareket ederler. Seni eleştirecek hiçbir şey bulamasalar dahi, senin iman ve ihlâsından kaynaklanan heyecanını eleştirirler, -maddî bir felâket karşısında insanın sesinin yükselip feryat etmesi misâli- mânevî felâket karşısında senin sesinin yükselmesini anlayamazlar, nefsî konuştuğuna sû-i zan ederler, kibirli olduğun iftirâsında bulunurlar, söyleyecek sözleri olmadığı/kalmadığı için, "kızma, niye kızıyorsun?" gibi ucuz laflarla senin kızgın olduğun sataşmasında bulunurlar ve bunları senden sonra, senin gıyâbında da yaygara malzemesi yaparlar!

Hâsılı, tartışmada yenilmek insanların çoğuna ağır gelir ve topu taca atmak veya bel altı vurup faul yapmak kâbilinden gayrimeşrûluklardan medet umarlar! Hatta sen ilkeli bir mü'min olup sadece şirk, bid'at ve fısk ehliyle ve bunları savunanlarla tartışsan; normal şartlar altında asla mü'min kardeşinle tartışmasan ve hikmeti elden bırakmasan bile durum böyledir! Nefis, hevâ ve gaflet ehli her hâlükârda seni -haksız yere- eleştirecek bir şey uydurur!

Bu eleştirilerin hiçbirisi asıl mevzu ile alâkalı olmasa da, insanların zihnini bulandıracak şekilde câhillerin ağzına çiğnemeleri için sakız gibi laf vermek yeterlidir! Çünkü her lafa, ihtilâfa, anlaşmazlığa ve kargaşaya, düşünmeden balıklama atlayacak ve olur olmaz fikir beyân edecek insan potansiyeli nasıl olsa çoktur!

İşte bu gibi sebeplerle gün be gün -sınırlı şekilde hayat içerisinde zaman zaman yaptığım- tartışmadan uzaklaştım. İstisnâî durumlar dışında, "ben, din kardeşimle tartışmam" sözümü prensip edindim. Şimdi merak ediyorum. 15-20 yıl öncesinde tartışma konusunda beni eleştiren birkaç hevâ ehli zevât, on yıldır şu internette bir kişiyle bile tartışmama şâhit olabildi mi? Dün de, yeri geldiğinde tartışmadan başka çare olmadığını düşündüğüm için tartışmaya icâbet ettiğimi göremeyenlerin ömrü tartışmacılıkla geçmektedir. Hatta o tür kimselerin birçoğu sahîh akîdeyi de kaybetmişlerdir! Çünkü bazı kimselerin konuşması da, cevap vermesi de, tartışması da, tartışmaya verdiği tepki de, az veya çok nefis içindir!

Rabbimiz ne güzel buyurmuş!

 وَكَانَ الْإِنْسَانُ أَكْثَرَ شَيْءٍ جَدَلاً

“...İnsan ise, cedeli/tartışması her şeyden çok olandır (insan tartışmaya her şeyden daha çok düşkündür).” (Kehf: 54)

İnsan, tartışmacılıkla yükselmez; tartışmaya hevesli olmamakla da alçalmaz! İnsanı mükerrem hatta en mükerrem kılan şey takvâdır. Hidâyete de, takvâya da erecekleri ancak “el-Hâdî” ve “el-Kerîm” olan Allah Sübhânehu ve Teâlâ bilir. Rabbimizden, faydalı ilim, hilm, tahkîkî iman ve takvâ dileriz. Âmîn.

27- GİZLİ ŞİRKTEN SAKININ!

Gizli şirke “şirk-i hafî” denir. Şirk-i hafî iki kısma ayrılır: Şirk-i asğar (küçük şirk) riyâ gibi. Bir de, şirkü'n-nifâk vardır ki, o da, i'tikâdî nifâklarını yani küfürlerini gizleyen gizli şirk sahipleridir. Yani münâfıkların da şirkleri gizlidir, ama onların şirki küçük şirk değil, büyük şirktir. Rabbimiz, açık olan şirkten bizi koruduğu gibi; gizli olan şirkin de büyüğünden ve küçüğünden bizi korusun!

Gizli şirk, karıncanın yürürken çıkardığı ayak sesinden bile daha gizlidir. Karıncanın da ayak sesi mi olurmuş diye düşünebiliriz! Neden olmasın? Onun da kendi cüssesine uygun şekilde yürürken yere veya bir nesneye basması esnasında çıkardığı bir ayak sesi vardır. Ama onun ayak sesi, bizim duyma frekansımızın çok altında olduğu için duyamıyoruz.

Peygamberimiz gizli şirki karıncanın kımıldamasına benzetiyorsa, gizli şirk bu kadar gizlidir ve korkulası bir durumdur! Peki, gizli şirkten nasıl sakınırız?

Cevabını, Peygamberimizden alalım...

Ma’kıl b. Yesâr radıyallâhu anh şöyle demiştir: Ebû Bekr es-Sıddîk radıyallâhu anh ile birlikte Rasûlullah aleyhisselâm’ın yanına gittim. O şöyle buyurdu:

يَا أَبَا بَكْرٍ، لَلشِّرْكُ فِيكُمْ أَخْفَى مِنْ دَبِيبِ النَّمْلِ

“Ey Ebû Bekr! Şirk, sizin aranızda karıncanın kımıldamasından daha gizlidir.”

Ebû Bekr radıyallâhu anh:

“Şirk, Allah’la beraber başka bir ilâha ibâdet edeninki değil midir?” diye sordu da, Nebî aleyhisselâm:

وَالَّذِى نَفْسِى بِيَدِهِ، لَلشِّرْكُ أَخْفَى مِنْ دَبِيبِ النَّمْلِ، أَلاَ أَدُلُّكَ عَلَى شَيْءٍ إِذَا قُلْتَهُ ذَهَبَ عَنْكَ قَلِيلُهُ وَكَثِيرُهُ؟

“Nefsim elinde olan (Allah)’a kasem ederim ki, şirk karıncanın kımıldamasından daha gizlidir. Sana, söylediğinde senden küçüğünü de büyüğünü de giderecek bir şeyi göstereyim mi?” dedikten sonra şöyle buyurdu:

اللّٰهُمَّ إِنِّى أَعُوذُ بِكَ أَنْ أُشْرِكَ بِكَ وَأَنَا أَعْلَمُ، وَأَسْتَغْفِرُكَ لِمَا لاَ أَعْلَمُ

"’Allah'ım, bilerek Sana şirk koşmaktan Sana sığınırım. Bilmediğim şeylerden dolayı Sen’den mağfiret dilerim’ de.” (el-Edebu’l Müfred, İmam Buhârî, Thk: Muhammed Fuâd Abdulbâkî, el-Matbaatü’s Selefiyye, Kâhire, No: 716, S: 186; Bkz: Sahîhu’l Edebi’l Müfred, el-Elbânî, Mektebetü’d Delîl, No: 551, S: 266; Sahîhu’l Câmii’s Sağîr ve Ziyâdetüh, el-Elbânî, el-Mektebü’l İslâmî, Beyrût-Dimeşk, No: 3730, 3731, C: 1, S: 693, 694)

28- İTİRAZ EDİYORUM!

İnsanların çoğunda gördüğüm ve kolay kolay değişmeyen bir aksaklık!

Vallâhi nefistendir, vallâhi nefistendir, vallâhi nefistendir!

İnsanlar görsünler diye, göstererek sadaka vermek! Sadaka verirken, kendi hanımının veya arkadaşlarının yahut da sadaka verilen kimsenin hanımının, arkadaşlarının, ana-babasının, kardeşinin görmesini arzulamak veya görmelerini engellemeyecek şekilde ulu orta sadaka vermek şeytandandır, nefistendir!

Riyâ, gösteriş küçük şirktir. İnsan hiç korkmaz mı, küçük şirkten, ma’siyetten, günaha dalmaktan ya da dinkardeşine ezâ/eziyet ederek, verdiği sadakayı boşa çıkarmaktan?!

Bu çok önemli ama insanların da çoğunun ihmâl ettikleri bir konudur. Binlerce kez söylesen de, çoğu insan maalesef ki bu yanlıştan, güzele, en güzele dönemiyor!

Her mü’min sadaka verir, vermelidir. Ama takvâ ve ihlâs ile verir. Günaha girmekten sakınarak verir. Sadakasının boşa çıkmasından korkarak verir. Sağ elinin verdiğini, solundan gizleyerek verir. Gizlenerek verir. Tevâzu, ihlâs ve şükür ile verir. İncitmeden verir...

Sadaka verirken gösteriş yapmaktan, sağımızdaki, solumuzdaki kendi arkadaşlarımıza veya sadaka verdiğimiz kişinin arkadaşlarına, ailesine, yakınlarına göstererek ve görmelerine vesîle olacak şekilde tedbirsiz bir davranış içerisinde, mü’min kardeşlerimizin izzet ve şereflerini, mürüvvet, onur ve haysiyetlerini rencide etmekten Allah’a sığınırız.

Bilelim ki, mürüvvet, haysiyet, onur, izzet ve iffet sahibi bir mü’min ihtiyaç içinde dahi olsa, izzet, şeref, onur ve haysiyeti rencide olacak bir durumda, ihtiyaçlarının karşılanma teklifine ya da “benden iste; derdin nedir, durma söyle” gibi sözlere icâbet etmez! İcâbet etmek şöyle dursun, ona Konya’yı, İstanbul’u bile bağışlasan, vallâhi senden hiçbir şey istemez, dediklerini duymadım sayar, hatta verdiğini de kabul etmez! Senin bu ameline buğzederek, bu tür konularda seninle diyaloğa girmekten ve muhatap olmaktan tüm gücüyle sakınır. Senin ıslâhın için dua eder. Dili döndüğünce de, nefsini galeyana getirmeden sana hikmetli nasihatlerde bulunur.

Bu dakîk hatta edakk hakikatleri mutlak anlamda çok az insan; teaffuf ve onur sahibi anlamında ise herkes anlar. Dileyen de -biiznillâh- öğüt alır.

29- TANE TANE OKU VE TEFEKKÜR ET!

Her bir insan sahîh imana hatta tahkîkî imana ve takvâya tâlip olmalıdır. Kur'ân ve Sünnet üzere istikâmet tutmalıdır. Sâlih amellerini ve hayırlarını çoğaltmak sûretiyle imanını artırmalı/kuvvetlendirmeli; sağlam iman ile uhuvveti gözetmeyi, İslâm'ın en büyük maslahatlarından bilmelidir. Şirk, küfür, nifâk, bid'at, hurâfe, fitne ve fesâd gibi münkerlerden sakınmalıdır.

Câhiliyye'nin sadece i'tikâdî yönünden değil, amelî ve ahlâkî yönlerinden de uzak durmalı; Nebevî ahlâk ile ahlâklanmalı, kullukta Nebî'yi usve, örnek, model almalıdır. İbâdetlerde en faziletli, en güzel, en hayırlı, en mükemmel ve ideal olana rağbet etmelidir.

Câhiliyye'nin karanlıklarından çıkış ve kurtuluş faydalı ilim ile olur. Nûr geldiğinde zulmet zâil olur, hak geldiğinde bâtıl yok olur. Onun için her Müslüman kendisine farz ve gerekli olan Şer'î ilmi öğrenmeye çaba sarf etmeli, evlatlarına da öğretmeli veya öğrenmelerinin yolunu açmalı ve destek olmalıdır.

Ümmet içinde; câhiliyye toplumlarında çok daha elzem olmasına rağmen, maalesef ki bu dönemde ilme değil de, mal, makam, şöhret ve itibara rağbet edilmesi nedeniyle binde bin oranına kadar düşen ilim talebi hususunda, ilme kâbiliyetli ve isti'dâdlı olan ümmetin evlatlarının dinde fıkıh ve tefekkuh ehli olmaları için teşvik, terğîb, destek ve yardımdan asla gâfil olunmamalı, tez zamanda bu gaflet uykusundan uyanmalıdır!

Eğer ümmetten yeterli düzeyde ilim ehli çıkmazsa, insanlar arasında fitne, husûmet, adâvet, tefrika gibi nefsî, fevrî, ferdî, şahsî, hamâsî ve taassubî taşkınlıkların önü alınamaz! Bu hengâmede insanlar yüce değerler ve erdemler için çalışmak için sarf etmeleri gereken güç ve enerjilerini indî ve hevâî davaları, düşünceleri, tepki ve muhâlefetleri için hebâ ederler.

Çözümün, sahîh ve tahkîkî imandan, ilmin neşr-ü intişârından, uhuvvet ve vahdet'ten geçtiğini, ekmeden biçmenin mümkün olmadığını, binânın çatıdan değil, temelden yapıldığını, çalının tepesinden değil, sapından çekildiğini bilen akl-ı selîm mü'minler ise, ki, bu vasıflardaki insanlar câhiliyye toplumlarında çok azalır; işte o kimseler hayatları boyunca, ilim, iman, kardeşlik, birlik ve dayanışma diyerek bu faziletlerden kaynaklı güzel görüntülerinin bazı cüzlerine bile şâhit olsalar -Allah için- sevinirler, daha güzel ameller için özlem ve hasret duyarlar, ümitlenirler ve en zor zamanlarda bile Allah'ın rahmetinden asla ümit kesmezler! Akl-ı selîm, garip ve şuurlu mü'minlerin, olgunluk, hikmet ve mudârât ile sînelerinde gizledikleri, ancak basîret ve firâset ehlinin onların sîmâlarında da görebildikleri üzüntü ve kederleri ise, ilim, iman, sevgi ve kardeşliğe hasretin cabası, belki de tahammül bakımından en zorudur!

Âhir zamanda mal ve dünya sevgisinin yanında, tefrikacık, fırkacılık, taassub, asabiyet, beşerî ve felsefî akımların, şeytanın da sağdan yaklaşması ile câzip hâle getirileceğini bilmeyen câhil kimseler ise kendi doğruları (!) ve felsefî anlayışlarıyla oyalanırlar. İlim, iman, ihlâs, uhuvvet, vahdet ve birr ve takvâ üzerinde teâvun yerine!..

Rabbim, Ümmet-i Muhammed'e hidâyet etsin, yol göstersin ve rızâsına uydurup yardım ve ihsânlarıyla imdâd eylesin.

30- SAHİ, SEN KORKMUYOR MUSUN?!

İnsanların akıllı telefonla münâsebetlerine bakıyorum; -faydası yok demiyorum, belki de bazıları için çoktur- ama çoğunu âdeta kendine kilitlemiş, her yerde ilgilenilmek istiyor, birkaç dakika elinden bıraksan öterek "beni eline al" diyor, ötmediği zamanlarda da akılda kalıyor, yine el üstünde tutuluyor. Âdeta insanın hayatını ve özgürlüğünü dört bir koldan ahtapot gibi sarmış!

Ben akıllı telefon çıktı çıkalı almadım, faydalı yönleri olsa bile, inanın, almaya korkuyorum! Akıllı telefon taşıyanların -istisnâlar dışında- hepsine bakıyorum, birlikte otururken bile o akıllı telefonlar samimi muhabbetimize maydanoz oluyorlar veya samimiyetsiz insanlar akıllı telefonla ilgilenmeyi sohbetin mânevî atmosferinden gıdalanmaya ve müstefîd olmaya tercih ediyorlar!

İnsanların bu halleri korkutuyor! Pahalı olmasını, ikinci el hesaplı şu kadara alınabilmesini bir kenara bırakın, -faraza- biri, en kalitelisinden sıfırını hediye etmeye kalkışsa, kabul etmeye korkarım! Bu örneği de, olmayacak bir şey olduğu için rahat veriyorum.

Sahi, siz korkmuyor musunuz?! Yapay akıllı, sözüm ona "akıllı", zamâne telefonları, eşref-i mahlûkât olan insanı neredeyse Kapitalizm'in sinsi oyunlarıyla esir almış! Madde insana musahhar kılınmış yani hizmetine verilmiş iken, insanlar maddenin hizmetine girmişler ve maddeye, en iyisine, en lüksüne ulaşabilmek için yarışır olmuşlar! Çoğu da maddeyi putlaştırmış, dostluğa tercih etmiş, sıla-i rahmi ve vefâyı unutmuş!

İhtiyaç anlayışı, Kapitalizm ile son bulmuş; Kapitalizm müşteri/tüketici buldukça isrâf çoğalmış, isrâf çoğaldıkça da bereket kalmamış. Sonuçta da, daha lüksü için, son teknoloji ma'mûllerini takip edip, arkadaşlardan, komşulardan ve akrabalardan geri kalmamak adına dünya hesâbına daha çok çalışmak, çalıştığından fazla harcamak gerekmiş! Harcayacak para yoksa, taksit taksit borçlanmak, taksit taksit ödemek alternatif olarak sunulmuş!

Üç günlük ömre dört günlük nafaka sığdırmayı geçtik, üç günlük ömre on üç günlük hatta daha fazla nafaka sığdırmak için çabalamak çağın modası ve vazgeçilmezi olmuş! Hem de ölüm olduğu ve ebedî hayatın -dünya değil- âhiret olduğunu unutma/unutturma pahasına!

Evet, dünya ebedî değildir. İnsan düşünüyor; şu saatten sonra farz-ı muhâl, dünya ebedî oluverseydi, birçoklarının hayatında, dünya koşturmacası, dünyaya çakılıp kalma uğraşı adına ne değişirdi? Hiçbir şey!! Birçokları, dünya ebedî olsaydı, ancak bu kadar dünyayı kıble edinebilirdi!

31- TOPRAK, İNSANA HEM BEREKET HEM DE HUZUR VERİR:

Çocukluğunda toprakla uğraşmamış, ekim dikim yapmamış olanlar toprakla ilgilenmenin, onunla haşır neşir olmanın mânevî tadını bilmezler. Toprakla içli dışlı olmuş ve o hazzı tatmış biri olarak diyebilirim ki, ilim dışında hiçbir meşgalede o hazzı bulamadım. Ekmek, dikmek, yetiştirmek, üretmek, bakımını üstlenmek, gözlerinin önünde o bitkilerin büyüyüşünü, çiçek açışını ve ürün verişini huzur, mutluluk, gıpta ve şükürle gözlemlemek, vakt-i zamanı geldiğinde heyecanla devşirmek, sonra da o ürünlerden âfiyetle yemek ve eşe dosta da ikrâm etmek... Bu güzelliğin muazzamlığının farkında mıyız? Farkında olanların hep içlerinde bu güzellikleri yapmak ve yaşamak bir ukde olarak durur.

Hatta ulemâ, en helâl ve en faziletli kazanç yolunun ne olduğu hususunda ihtilâf ederken; sahîh olan görüşe göre, en faziletlisinin zirâat olduğu ifade edilir.

İmam Nevevî rahımehullâh şöyle demiştir: "İslâm âlimleri en helâl ve en faziletli kazanç yollarının hangisi olduğu hususunda ihtilâf etmişlerdir. En faziletlisinin, ticâret olduğu söylendiği gibi, el sanatı olduğu, zirâat olduğu da söylenmiştir. Sahîh olan da budur. (Yani en helâl ve en faziletli kazanç yolu zirâattır.) Ben bunu Mühezzeb şerhinin 'yiyecekler' bâbının sonlarında genişçe açıklamış bulunuyorum." (Bkz: el-Minhâc fî Şerhi Sahîh-i Müslim, Musâkât Kitâbı, Bâb: 2, "Ağaç dikmenin ve ekin ekmenin fazileti bâbı".)

32- DÜNYEVÎLEŞMENİN FARKINDA MIYIZ?

Fesâdçılar ve saptırıcılar [etkin] olmadan, -şeytanın vesveselerine rağmen- toplumlar 20-21. yüzyıl dünyası kadar bozulamaz/dı!

Çoğu bilmiyor, bilse bile farkındalık veya şuur yok! Dünyanın müstekbir güçleri Amerika, Avrupa ve Asya'nın çoğu Ateizm'e kaymış durumda! Kendi inancına göre din/şerîat devleti olan İsrâîl'in bile yarıdan fazlasının yani %51'inin ateist olduğu ifade ediliyor.

Bu açıklamaların, gerçeğin yanında daha az olduğunu, yani bu yüzdelik oranların küçültülerek verildiğini düşünürsek; dünyalıların dünveyîleşmiş, sekülerleşmiş durumda olduğunu söyleyebiliriz!

İnsanlar hızla mâneviyattan, fıtrî, insânî ve İslâmî erdemlerden uzaklaşıp, kendilerini, Modernizm'in, Kapitalizm'in, Materyalizm'in, Rasyonalizm'in, Emperyalizm'in, Hümanizm'in, Feminizm'in kucağına atıyorlar!

Bu ifadelerin açılım ve muhtevâsının ne kadar korkunç olduğunu bilen bilir, düşünen de anlar! Âhir zaman fitneleri tüm dehşetiyle kendini göstermektedir! Mutlak câhiliyye olan Ateizm ile Putperestlik yayılmaktadır. İlmin ve emânetin zâyi edilmesi de, bu münkerâtların, fuhşiyyâtların, fesâd ve ifsâdın önünü açmaktadır!

33- BİR SORU ÜZERİNE… İTNÂB HAKKINDA…

İtnâb (الإطناب); bir düşüncenin gereğinden fazla sözle ifade edilmesi anlamında bir Belâğat (Meânî) terimidir. Türkçe'de "lafı uzatmak" olarak ifade edilir. Fakat memdûh (övülen) ve mezmûm (yerilen) yönleri de vardır. Bir hikmete binâen söz bazen uzatılır ki, anlaşılsın. Bazen de kısa tutulur ki, ezberlensin.

Kimi Belâğat âlimlerine göre îcâz daha belîğdir, kimine göre itnâb da belîğ olabilir. Kimilerine göre ise, her ikisinin de belîğ olmasına engel yoktur. Önemli olan itnâb'da ölçüdür ve ölçüyü kaçırmamaktır. Meselâ; muârızı, muhâlifi, münkiri veya mütereddidi ikna etmek için vecîz söz yeterli olmayabilir. Bu durumda itnâb'a başvurulur.

Îcâz; maksadı tam olarak ve yeterli şekilde anlatan vecîz sözdür. İtnâd ise, bir fayda ve maksat sebebiyle uzatılarak söylenen sözdür.

Bir de itnâb'ın bazen gerekli olduğuna dair kısa açıklama yapalım.

1. Bazen -cümle-i i'tirâdıyye veya mu'terida denen- parantez arası cümlelere ihtiyaç olur ki, biz de zaman zaman bu anlamdaki itnâbı yapıyoruz.

2. Bir cümle içindeki kelimeler arasını anlamca pekiştirmek ve güzelleştirmek veya tenzîh, ta'zîm, tenbîh ve dua gibi amaçlarla bir kelime veya cümle ilâve edilir.

3. Kapalı bir ifadenin arkasından onu açıklayan, daha açık ve sade bir cümle getirmekle de olur.

4. Genelden sonra özelin anılmasıyla yapılan itnâb.

5. Tekrîr yani cümleyi tekrarlama ile yapılan itnâb.

6. Tezyîl yoluyla yapılan itnâb. Bu da bir cümlenin arkasından onu anlamca pekiştiren ve onun anlamını içeren farklı üslupta bir cümle getirmektir. Bu da bazen gerekli olur.

7. Tekmîl (tamamlama) yoluyla yapılan itnâb. Tetmîm de denir. Bu da, yanlış anlaşılma ihtimâli olan bir sözün arkasından, o yanlış anlamayı ortadan kaldıracak bir cümlenin getirilmesidir. Bu da, sıklıkla yapılan bir şeydir.

8. Eş anlamlı kelimeleri art arda getirmekle yapılan itnâb. Bu ifade biçiminde bazen kelimenin biri bilinmediğinde diğer eş anlamlı kelime anlamı verir, bazen pekiştirme, bazen de aralarındaki ince anlam farklarına vurgu olur.

9. Pekiştirme edatları yoluyla olur. "Muhakkak, gerçekten, kesinlikle, asla, sanki..." gibi.

Tabii ki, itnâb bunlardan ibâret değildir. Biz başlıcalarını zikrettik. İlgililerine ve araştırmak isteyenlere bir yol açabilir.

34- “İCAZ” KELİMESİNİ NASIL YAZARIZ VE NE ANLARIZ?

Arapça’da “dabt (الضَّبْطُ), Türkçe’de imlâ (الإِمْلاَءُ) çok önemlidir. Binâenaleyh, “imlâ kuralları” (قَوَاعِدُ الإِمْلاَءِ) denen kâide ve kuralları bilmek gerekir.

Kelimelerin sesleri ve yazılışları birbirine o kadar benzeyebilir ki, bu kuralları bilmeyen kimse o kelimeleri telaffuz ederken yanlış söyler, yazarken de yanlış yazar.

Noktalama işâretlerinin ve imlânın önemini anlamak bakımından bir örnek verelim. Meselâ, “icaz” diye bir kelime duymuşuzdur. Peki, bu kelime nasıl yazılır ve anlamı nedir? Bunun üzerinde hiç düşündük mü?

Gelin isterseniz, birlikte düşünelim.

Aslında “bu kelime” dediğimize bakmayın. Bu kelime, imlâ ve dabtına göre aslında  iki farklı kelimedir. Nasıl mı?

Bu kelime, “âcizlik” anlamındaki “acz” (الْعَجْزُ) kökünden gelirse; Türkçe’de “i’câz”, Arapça’da da (الْإِعْجَازُ) biçiminde yazılır ve anlamı “âciz bırakmak, acze düşürmek, muhâtabın aczini ispat etmek” olur.

Belâğat ilminde ise; düzgün, etkili, şaşkına çevirecek ve âciz bıracak nitelikte güzel (i’câzlı) söz söylemek demektir.

İ’câz kelimesi, Peygamberlere nispetle “mu’cize göstermek” anlamına gelir. Edebiyat’ta ise, mecâz yollu veya mübâlağalı şekilde mu’cize gibi eserler meydana getirmek anlamında kullanılır.

Diğer kelimeye gelelim. O da, “kısa, özlü, özet, muhtasar” anlamlarına gelen “vecz” (الْوَجْزُ) kökünden geldiğinde; Türkçe’de “îcâz”, Arapça’da ise (الْإِيجَازُ) biçiminde yazılır ve anlamı “özetlemek, ihtisâr yapmak, sözü muhtasar söylemek, az sözle çok şey anlatmak, az lafızla çok mânâyı ifade etmek” olur.

Muhtasar şekilde konumuzu bu şekilde ifade edebiliriz.

35- TAASSUP VE KİBİR BASÎRETİ KÖRELTİR!

Eskiden basîretli, firâsetli ve öngörülü insanlar çok olurdu. "Bu çocukta şu cevher ve kâbiliyet var" derlerdi ve gerçekten de ilerisinde -hem de çok geçmeden- o çocukta o cevher ve kâbiliyetler, herkesin görebileceği şekilde ortaya çıkardı. Geçmişin avâmında bile bulunan bu firâset ve öngörü yeteneği maalesef ki şimdilerde ilim sahibi sanılan kimselerin bile çoğunda kalmadı!

Mestûr, potansiyel cevherler âşikâr olarak mânen inci, elmas, yâkût ve zebercet gibi ortaya saçılsa dahi, insanların çoğu dünya, makam, mevki, riyâset ve şöhret sevgileri, nefsî taassupları, kibir ve kendilerini beğenmişlikleri nedeniyle 'göremez, duyamaz, anlayamaz' haldedirler!

Elbette cehâlet, taassup ve gafletle birlikte güven, emniyet ve ehliyetin de ortadan kalkmasının bunda rolü bulunmaktadır. İnanılmayan veya güvenilmeyen kimse güveni çoktan hak etmiş durumda olsa dahi! Ma'lûm, âhir zamanda güvenilmeyecek insanlara güvenilecek, güveni hak eden kimselere ise güvenilmeyecektir. Bu yaygın olan münker vâkıadan, ucundan, kıyısından bile olsa, Müslümanım diyenler de etkilenecektir. Müstesnâlar bir yana, etkileniyorlar da!

Güvensiz insanların güvenini kazanmak, deveye hendek atlatmaktan daha zordur! Güvenmeyeni kırk delille iknâ etmeye çalışsanız, o kırk bir bahane uyduracak yine size güvenmeyecek ve geçer not vermeyecektir. O zaman bırakın, onların güven ve takdîrini! Siz, Allah için yapın! O insanlar da yıllar geçer, devran döner de sizi takdîr etmeye kalkışırlarsa, o zaman da o kimselerin lafına kıymet verip de dolduruşlarına gelmeyin, dolmuşlarına binmeyin! Zira gerçekleri yirmi yılda zor gören, hakikati yirmi yıl geriden takip eden kimsenin övgü ve takdîri size fayda sağlamaz. Belki sizi yirmi yıl geri götürür!

Dolayısıyla bu tür gaflet ehli ile rekabete girip de kendinizi göstermeye ve ispat etmeye çabalamayın! Bir şey elde edemezsiniz, kendinizi tüketirsiniz! O enerjinizi birkaç gâfilin ve mutaassıbın takdîrini kazanmaya harcayacağınıza, sağlam bir iman, azim ve çalışmayla bütün enerji, imkân, güç, vakit ve nefesinizi Allah'ın rızâsını kazanmaya teksîf edin. O'ndan başkası için de amel işlemeyin! Vesselâm!

36- “VALLÂHİ, ALLAH SENİ AFFETMEZ!” VEYA “İNSANLAR HELÂK OLDU” DEMEK!

Ebû Hüreyre radıyallâhu anh'den rivâyet edildiğine göre, Rasûlullah aleyhisselâm şöyle buyurmuştur:

كَانَ رَجُلاَنِ فِي بَنِي إِسْرَائِيلَ مُتَاٰخِيَيْنِ فَكَانَ أَحَدُهُمَا يُذْنِبُ وَالاٰخَرُ مُجْتَهِدٌ فِي الْعِبَادَةِ فَكَانَ لاَ يَزَالُ الْمُجْتَهِدُ يَرَى الاٰخَرَ عَلَى الذَّنْبِ فَيَقُولُ أَقْصِرْ فَوَجَدَهُ يَوْمًا عَلَى ذَنْبٍ فَقَالَ لَهُ أَقْصِرْ فَقَالَ خَلِّنِي وَرَبِّي أَبُعِثْتَ عَلَىَّ رَقِيبًا فَقَالَ وَاللّٰهِ لاَ يَغْفِرُ اللّٰهُ لَكَ أَوْ لاَ يُدْخِلُكَ اللّٰهُ الْجَنَّةَ‏ فَقُبِضَ أَرْوَاحُهُمَا فَاجْتَمَعَا عِنْدَ رَبِّ الْعَالَمِينَ فَقَالَ لِهَذَا الْمُجْتَهِدِ أَكُنْتَ بِي عَالِمًا أَوْ كُنْتَ عَلَى مَا فِي يَدِي قَادِرًا وَقَالَ لِلْمُذْنِبِ اذْهَبْ فَادْخُلِ الْجَنَّةَ بِرَحْمَتِي وَقَالَ لِلآخَرِ اذْهَبُوا بِهِ إِلَى النَّارِ

"İsrâîloğullarının içinde kardeş gibi olan iki (mü’min) adam vardı. Bunlardan biri günah işlerdi, diğeri ise ibâdette çok gayretliydi. İbâdetle meşgul olan devamlı olarak diğerini günah işlerken görür ve (her defasında da ona): ‘Bunları bırak!’ derdi. Bir gün onu yine günah işlerken gördü ve ona: ‘Bunları bırak artık!’ dedi. Diğeri ise: ‘Beni Rabbimle baş başa bırak, benim üzerime gözetleyici olarak mı gönderildin?’ dedi. O da: ‘Allah'a yemin ederim ki, Allah seni affetmeyecek ve seni cennete koymayacak’ dedi. Onların rûhları kabzedildi (öldüler). Âlemlerin Rabbinin huzurunda bir araya geldiler. Allah, ibâdete gayret edene: ‘Sen, Beni(m kullarıma nasıl muamele yapacağımı kesinlikle) biliyor muydun? Benim elimde olana müdâhale etmeye gücün yeter mi (de kulum hakkında Benim adına böyle kesin hüküm verebildin)?’ buyurdu. Sonra günahkâr olana: ‘Git, rahmetimle cennete gir’ buyurdu. Diğeri için ise: ‘Bunu cehenneme götürün’ buyurdu.

Ebû Hüreyre dedi ki:

وَالَّذِي نَفْسِي بِيَدِهِ لَتَكَلَّمَ بِكَلِمَةٍ أَوْبَقَتْ دُنْيَاهُ وَاٰخِرَتَهُ

"Nefsim elinde olana yemin olsun ki, (sözü geçen âbid adam diğeri için böyle kesin bir hüküm vermekle) öyle bir söz söyledi ki, (bu sözüyle) dünyasını da âhiretini de mahvetti." (Ebû Dâvûd, Edeb, 51, No: 4901; Sahîhu’l Câmi’, el-Elbânî, Hadîs sahîhtir, No: 4455)

Bir kişi hakkında “Allah seni affetmez, sen helâk oldun, senin kurtuluşun yok” demenin durumu bu ise; insanların helâk olduğunu söylemenin durumu ne olur?! Bu hususta da bir Hadîs-i Şerîf zikredelim.

Bu Hadîs de, -Allah kendisinden râzı olsun- Ebû Hüreyre’nin rivâyeti ile bize ulaşmıştır. Rasûlullah aleyhisselâm buyurdu:

إِذَا قَالَ الرَّجُلُ هَلَكَ النَّاسُ فَهُوَ أَهْلَكُهُمْ

“Bir adam, ‘insanlar helâk oldu’ derse, en helâk olanları odur.” (Müslim, Birr, 139, No: 2623; Ebû Dâvûd, Edeb, 85, No: 4983; Muvatta’, Kelâm, 2, No: 1815)

Ebû İshâk şöyle demiştir:

لاَ أَدْرِي أَهْلَكهُمْ بِالنَّصْبِ أَوْ أَهْلَكُهُمْ بِالرَّفْعِ

“Ben buradaki ‘en helâk olanları’ anlamındaki أَهْلَكهُمْ lafzının nasb ile أَهْلَكَهُمْ şeklinde mi yoksa ref’ ile -ism-i tafdîl sıyğasıyla- أَهْلَكُهُمْ şeklinde mi olduğunu bilmiyorum.” (Bu ziyâde Müslim’in rivâyetindedir.)

Bu lafzın nasb ile okunması zâhiren “onları helâk etmiştir” demektir. Bunun anlamı; onları helâk edilmiş kimseler olarak görür, oysa onlar olmuş değillerdir demektir.

İmam Nevevî rahımehullâh bu lafzın nasb ile mi yoksa ref’ ile mi okunacağı hususunda şunu kaydeder: “Humeydî, el-Cem’ beyne’s Sahîhayn adlı eserinde -‘helâkları en çetin olan’ anlamındaki- ref’ ile rivâyet (أَهْلَكهُمْ) daha meşhûrdur, der.” (el-Minhâc fî Şerhi Sahîh-i Müslim, 16/175)

İmam Buhârî de, el-Edebu’l Müfred adlı eserinde bu Hadîse yine Ebû Hüreyre’den rivâyetle şu lafızlarla yer vermiştir:

إِذَا سَمِعْتَ الرَّجُلَ يَقُولُ‏‏ هَلَكَ النَّاسُ فَهُوَ أَهْلَكُهُمْ

“Bir adamın, ‘insanlar helâk oldu’ dediğini duyarsanız, (bilin ki,) o kendisi herkesten çok helâk olandır.” (el-Edebu’l Müfred, Akvâl, 324, No: 759)

İmam Nevevî rahımehullâh bu Hadîsi şöyle açıklar:

وَاتَّفَقَ الْعُلَمَاءُ عَلَى أَنَّ هٰذَا الذَّمَّ إِنَّمَا هُوَ فِيمَنْ قَالَهُ عَلَى سَبِيلِ الْإِزْرَاءِ عَلَى النَّاسِ وَاحْتِقَارِهِمْ وَتَفْضِيلِ نَفْسِهِ عَلَيْهِمْ وَتَقْبِيحِ أَحْوَالِهِمْ لِأَنَّهُ لاَ يَعْلَمُ سِرَّ اللّٰهِ فِي خَلْقِهِ قَالُوا فَأَمَّا مَنْ قَالَ ذٰلِكَ تَحَزُّنًا لِمَا يَرَى فِي نَفْسِهِ وَفِي النَّاسِ مِنَ النَّقْصِ فِي أَمْرِ الدِّينِ فَلاَ بَأْسَ عَلَيْهِ كَمَا قَالَ لاَ أَعْرِفُ مِنْ أُمَّةِ النَّبِيِّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ إِلاَّ أَنَّهُمْ يُصَلُّونَ جَمِيعًا هٰكَذَا فَسَّرَهُ الْإِمَامُ مَالِكٌ وَتَابَعَهُ النَّاسُ عَلَيْهِ

“Âlimler ittifâk etmiştir ki, (Hadîsteki) bu yergi, insanları küçümsemek, onları tahkîr etmek, kendini onlardan üstün tutup onların hallerinin çirkinliğini dile getirmek için söyleyen kimse hakkındadır. Çünkü böyle bir kimse Allah’ın yaratmasındaki sırları bilmez. Ulemâ der ki: Bunu hem kendi nefsinde hem de diğer insanlardaki din hususundaki noksanlıkları görmesi sebebiyle üzülerek söyleyen kimse için ise bir sakınca yoktur. Meselâ; ‘ben, Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’in ümmetinin birlikte namaz kılmalarından başka bir özelliklerini tanımaz oldum’ demesi gibi. İmam Mâlik bunu bu şekilde açıklamış, başkaları da bu hususta onu takip etmiştir.” (el-Minhâc fî Şerhi Sahîh-i Müslim, 16/175)

37- NEDEN AKÂİD?

Tahdîs-i bi'n-ni'me ve teâruf bâbından söylemem gerekirse, benim hayatım boyunca İslâmî ilimlerdeki istihâsımda üç dönemim olduğunu söyleyebilirim. İlk dönemimde, Hadîs ilmini öne aldım, Tefsîr ona tâbi idi. İkinci dönemimde, Tefsîr ilmini öne aldım, Hadîs ona tâbi idi. Üçüncü ve şu anki dönemimde ise yine baştaki gibi -vâkıadaki ma'lûm olan güncel ve gelecekle ilgili muhtemel sorunlardan en önemlisi olarak Sünnet karşıtlığını da dikkate alarak- hikmetli bir tercih olarak Hadîs ilmini öne aldım, Tefsîr ona tâbi şekilde ilme ehemmiyet verdim ve vermekteyim.

Özellikle gençlerin kulaklarına küpe olsun diye söyleyeyim. Hayatımın her döneminde Tevhîd'e ve Akâid'e, bi-tarîkı'l-evlâ, öncelikli olarak ve her ma'rûf'un temeli ve esası olarak önem verdim. Arapça, Türkçe, Osmanlıca olarak sayılarını bilmediğim kadar Akâid ilmine müteallık kitaplar okudum, araştırma ve tahkîkât yaptım ve hâlâ ve de ilâ-nihâye yapmaktayım. İnsanın/mü'minin, Akâid ilmiyle münâsebeti, unu eleyip de eleği duvara asma cinsinden bir meşguliyet ve hayatın belli bir dönemine hasredilen bir süreç değildir. Asla!

Bilelim ki, Tevhîd yoksa veya akîde bozuksa, değil bir eşek yükü kitap okunsun, bir kervan yükü kitap ezberlense veya yazılsa dahi boştur, faydasızdır!

Onun için de, âlet ilimlerine, Şer'î ilimlere, bilime ve fenne çok önem veren ve bunları kıymet ve önceliklerine göre çok ama çok seven biri olmama rağmen, şu ya da bu sahada ya da hepsinden önemlisi de kendi ihtisâs alanlarım olan Tefsîr ve Hadîs ilminde te'lîf veya tercümeler noktasında değil de, Akâid ve Hikmetler konusunda kitap yazdım. Çünkü insanların bugünün dünyasında genelde mahrûm oldukları iki büyük fazilet, Tevhîd ve hikmettir. Onun için de, usûlüne uygun şekilde ve dirâyetle farklı İslâmî sahalarda otomatiğe bağlamış gibi kitaplar/kitapçıklar çıkarmak bile bugünün temel ve asıl ihtiyacı dikkate alınmadığında, ne kadar hikmetli ve yerinde olacağı tartışılabilir iken; tahsîlsizce ve usûlsüzce, birkaç satır bilgi ve duyumla ve dahi oradan veya buradan kopya ve alıntılarla dirâyet bâbından birbiriyle kimyası tutmayan satır ve paragraflarla yapılan karalamalar nasıl hoş karşılanabilir?! Tahsilsizce insan nasıl ehil olabilir?! Ehliyet olmayan kimse, ne biliyorsa, onları yazıp, söyleyip veya kitaplaştırıp nefis ve ego tatmininden başka neye yönelebilir?!

Her zamanın bir fıkhı ve vâkıası vardır. Onun için, insan elli yıl ilim tahsîl eder ama o ilmi öncelikli olarak yaşadığı çağın ve gelecek çağların sorun ve problemlerini dikkate alarak insanlara ulaştırır. Bilen kimse bildiği her şeyi konuşmaz. Bildiği her şeyi dikkate alarak konuşur. Konuşması gerekeni konuşur. Gerektiği kadarını konuşur.

Âhir zamanda yaşıyoruz. Bazı kimseler ilim, iman, ihlâs, kardeşlik ve vahdet konularını öncelemek yerine; güzel ahlâk ve takvânın ta'lîm ve terbiyesinden uzak şekilde amelî, fıkhî, fer'î, nazarî, farazî, sun'î, hayâlî, fantastik, gizemli ve romantik konuları öncelemekle ömür tüketiyor!

Asıl, temel, esas, öz, rûh ve mâneviyat olmadan hangi şey bir değer ifade edebilir?! İşte biz, Allah'ın yardım ve tevfîki ile hamdolsun ki, "Putperest Çağlarda Müslüman Olmak" adlı, Akâid temelli ve Akâid'le de mürtebit pek çok konuyu içeren kitabımızı bu iman, şuur ve hikmet ile kaleme aldık. Rabbim, istifâde edenlerden eylesin. Hidâyetlere ve hayırlara vesîle kılsın ve mîzânımıza koysun.

38- ARTIK AYDA YILDA DA GÖRÜŞMÜYORUZ!

Geçmişte, "ayda yılda bir görüşme" seyrek görüşme olarak kabul edilirdi. Bir veya birkaç ayda görüşme süre olarak uzun kabul edildiği gibi; bu süre biraz daha uzarsa, insanların bir sene zarfında sadece bayramdan bayrama görüşmeleri yadırganırdı. Âhir zaman fitneleri ve makineleşmeyle beraber insanlar âdeta robotlaştı(rıldı)lar, vefâ duygularını yitirdiler. Onun için de, yakın geçmişte insanlar düğünde ve bayramda görüşmeye kadar indiler. O noktaya kadar geldiler. Dünya sevgileri artıkça birbirlerine zaman ayırmayı bıraktılar. Birbirleriyle ancak düğün veya bayram olduğunda, -kendileri de müsait (!) olmaları şartıyla- eşin dostun ziyâret edilmesi düşüncesine sahip oldular. Fakat o akıllarına, o düşüncelerine de sahip çıkmadılar! Bu ziyâretleri sadece ailenin birkaç büyüğü ile sınırlandırdılar. Bugünlerde ise, eş dost, akraba, tanıdık denen kimselerin görüşmemelerinin üzerinden onlarca bayram ve uzun yıllar geçiyor. Şimdilerde genelde sıla-i rahim, özelde ise bayram ziyâretleri bitme noktasına kadar geldi. Artık sesli, yazılı ve görüntülü aramalarla bayram tebrikleri yapılıyor. Vicdan rahatlatılıyor. İnsanlar mâddeten olmasa da, imkânlar içinde imkânsızlığa, varlık içinde yokluğa kendilerini mahkûm etmiş durumdalar! Yıllarca arayıp sorulmayan kimselere, son görev kâbilinden en azından cenâzesinde bulunalım noktasına yani sıfır noktasına kadar gelinmiştir! İşte bu şekilde, doğandan, ölenden, olandan, evlenenden habersiz bir hayat yaşanmaktadır.

Sıla-i rahme, vefâ ve sadâkate gelince bin bir türlü bahaneler üretmiş olan bugünün insanlığı, dünyalığa gelince dağların içinden geçebilmektedir. Yol vermez dağların içinden tünellerle geçmektedirler ve dünyevî hedefleri için engel tanımamaktadırlar! Ama gelin görün ki, sevgi, kardeşlik, dostluk, vefâ ve ziyâretleşmelere yol bulamamaktadırlar! Bahanelerden başka!..

Bu hengâmede bir takım insanlar da havanda su dövmektedirler. Felsefî, nazarî, temelsiz ve tepeden çözümlerle insanlığa sözüm ona ışık tutmaktadırlar! İman, sevgi, kardeşlik olmadan hangi başarı elde edilebilir acaba?! Ah insan bunu bir anlayabilse! O zaman işin başının ve temelinin Allah için sevmek, Allah için buğzetmek, sevgi, ihlâs ve a'mâl-i sâliha ile imanı artırmak, sarsılmaz kardeşlikler ve dostluklar tesis etmek olduğunu anlayacak! Nazarî ve indî fikirler üretmek yerine!..

Allah elbet kalpleri de amelleri de biliyor. O'ndan her dâim âfiyet diler; dünya ve âhiret selâmeti dileriz.

39- ALLAH’A VE ÂHİRET GÜNÜNE İMAN EDİYORSAN, YA HAYIR SÖYLE YA DA SUS!

Hayatım boyunca yanımda hiçbir Müslümanın aleyhinde konuşulmasına izin vermedim. Hem de, "zikruke ehâke bimâ yekrah" (ذِكْرُكَ أَخَاكَ بِمَا يَكْرَهُ) veya "zikru'l-ayb bi-zahri'l-ğayb" (ذِكْرُ الْعَيْبِ بِظَهْرِ الْغَيْبِ) olarak ifade edilen gıybet ve dedikodunun haddi hesabı olmayan zamanda olmamıza rağmen!.. İnsanların çoğunun bir araya geldiklerinde gıybet etmeden, insanları çekiştirmeden ve ölmüş kardeşinin etini yeme olarak teşbîh yapılan sözle vahşete dalmadan duramadıkları ve gıybetsiz muhabbet edemedikleri bir dönemde bulunmamıza rağmen!

Sosyal hayatta da lafçı ve fitneci kimselerle beraber ve yakın olmadım! Sâlih ve iyi insanlarla arkadaşlığı ve dostluğu prensip edindim. Vefâya önem verdim. Fazla kişiyle tanışma veya makam/mevki talebim/isteğim hiç olmadı. Tanıdıklarımıza ne kadar sıla-i rahim yaptığımız ve yakınlarımıza sorumluluklarımızı ne kadar îfâ ettiğimiz hususu hep zihnimi meşgul etti.

Müslümanlarla bir araya geldiğimde de ilim, tahkîkî iman ve uhuvvet konularında yoğunlaştım. Çünkü bu üçü elde edilirse; bütün hayırlara ulaşılırdı. Hayırlı işlerle meşgul olan dil ve gönül de kötülük peşinde koşmazdı!

Bu tür prensip ve duyarlılıklardan kaynaklanıyor olsa gerek, Allah’ın izniyle kimse yanımda mü’minler aleyhinde gıybet, sû-i zan ve iftirâlara tevessül etmedi/edemedi. Allah’ın lütfettiği mânevî bir atmosfer ve İlâhî yardım sebebiyle, hayatımda bir kez görüştüğüm insanlar bile genelde bu şekilde davrandı.

Eğer bir gıybet, kötü zan ve iftirâya rast geldiysem, münker karşısında ortaya mü’mince bir tavır koymak adına, insan sözü taşımaya ve gıybetin postacılığını yapmaya cür’et edenlere de müsâade etmedim; etmem de! Çünkü mü’minin izzet ve şerefi vardır. Ben de bir mü’minim ve mü’min kardeşimin ardından -onun hoşlanmayacağı şekilde konuşulmasına- asla izin ver(e)mem.

Gıyâbında mü’minin şerefini korumak her mü’minin görevidir. Dolayısıyla hiçbir mü’min, arkasından gıybet, sû-i zan veya iftirâ ettiğimi söyleyemez! Farkında olmadan kusur işlemişsem de, Yüce Rabbim beni de, mü’minleri de afv-u mağfiret eylesin. Hamdolsun, şu âna kadar bu konuda sitem işitmedim.

Bu fakir, böylesine bir hassâsiyetle iman ehlinin, anasının ak sütü gibi helâl olan izzet ve şerefini koruma sorumluluğuna titizlik gösterirken, özellikle şu internetin çıkmasıyla patavatsızlıkların, densizliklerin ve dengesizliklerin çoğaldığı bir zamanda şahsıma yönelik hakâret, tahkîr ve tezyîflerden de, bunları duyup, görüp, sessiz kalanların amellerinden de Allah için ben râzı değilim! Hiçbir zaman nefsi için beddua etmemiş bir kimse olarak Rabbime müştekîyim!

Bilelim ki, Allah ile mazlûmun duası arasında bir perde yoktur! Birazcık -zerre kadar veya daha fazla- imanı olup, Allah’tan korkan, bu sözlerden de korkar! Müslümanların aleyhinde konuşarak nefes ve enerjisine zulmetmez ve şeytanı sevindirmez! Hâlini düzeltmeyenler olsa da, hak tâlibi ve iman ehli bu güzel sese, hakka, hayra ve takvâya davete kulak verir!

Bitirirken ifade edelim. Allah’ın haram kıldığı, kul hakkını mûcip olan; isnâdı zayıf bazı Hadîslerde, zinâdan daha şiddetli olduğu ifade edilen gıybetin gerekçesi ol(a)maz, bahanesi olur! Seneden zayıf bu Hadîslere göre; kul zinâ işlediğinde tevbe eder; Allah da onu affedebilir ama gıybet edilen, gıybet edeni affetmedikçe gıybetçi affedilmez denilmektedir! (İbn-i Ebi'd-Dünyâ, Taberânî, Beyhakî, Ğazzâlî/İhyâ, Deylemî) Daha ne diyelim?!

Sözü, Peygamberimize bırakalım!

Ebû’d Derdâ radıyallâhu anh’tan rivâyete göre, Nebî aleyhisselâm şöyle buyurdu:

مَنْ رَدَّ عَنْ عِرْضِ أَخِيهِ رَدَّ اللّٰهُ عَنْ وَجْهِهِ النَّارَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ

“Kim Müslüman kardeşinin ırzından (izzet, şeref, namus ve haysiyetinden) her türlü kötülüğü savarsa, Allah da kıyâmet gününde onun yüzünden cehennem ateşini savar.” (Tirmizî, Birr, 20, No: 1931, Hadîs sahîhtir.)

40- YOLCULUKTA EMÎR KİM OLUR?

Ebû Saîd el-Hudrî radıyallâhu anh’tan rivâyete göre, Rasûlullah aleyhisselâm şöyle buyurmuştur:

إِذَا خَرَجَ ثَلاَثَةٌ فِي سَفَرٍ فَلْيُؤَمِّرُوا أَحَدَهُمْ

“Üç kişi yolculuğa çıktığı zaman, içlerinden birini emîr seçsinler.” (Ebû Dâvûd, Cihâd, 87, No: 2608, 2609; el-Mu’cemu’l Evsat, Taberânî, Dâru’l Haremeyn, Kâhire, No: 8093, 8/99; Ayrıca Bkz: Müsned-i Ahmed, Dâru’l Hadîs, Kâhire, No: 6647, 6/204, 205; Mecmeu’z Zevâid, Heysemî, Mektebetü’l Kudsî, Kâhire, No: 9305, 9307, 9308, 5/255; Hadîs sahîhtir.)

Yolculuğa çıkan bir topluluk en az üç kişi olduklarında anlaşmazlıkları önlemek için aralarından uygun birini emîr seçerler. Bu müstehabdır. Vâcib olduğunu söyleyenler de vardır.

Yolculuk emîri olmak için sadece yolu bilmek yeterli değildir. Çünkü yolda anlaşmazlıklara neden olmamak için kritik ve stratejik kararlar almak veya olası ihtilâfları ilim, hikmet ve basîretle çözmek için ilim gerekir. Onun için anlaşmazlıklarda hakem tayin edilirken veya namaz kıldırması için imam seçilirken nasıl ki, Kur’ân ve Sünnet’i daha iyi bilmeye öncelik veriliyorsa, yolculuk esnasında da bu görevleri bir şekilde icrâ edecek olan seyahat emîrinde, bu vasfı öne çıkan kimsenin emîr seçilmesi gerekir. Sadece yolu bilmek emîr seçilmek veya emîr olmayı talep etmek için yeterli olmaz. Yolu bilen kimse bildiklerini emîrle paylaşarak ona yardımcı olur. Nihâî kararlar da emîr tarafından verilir.

O halde her yolculuk esnasında, مَنْ هُوَ الْأَمِيرُ؟ “emîr kim?” veya مَنْ سَيَكُونُ الْأَمِيرُ؟ “emîr kim olacak?” diye bir sohbet açmak, sonuçta da belki ihtilâflara ve kırgınlıklara sebep olmak yerine, hakkâniyeti gözeterek, o kişiler arasında ilmi en ileri olan kimseye أَنْتَ أَمِيرُنَا “sen bizim emîrimizsin” demekle yetinmek gerekir.

Peygamberimiz, hazarda olduğu gibi, yolculuk esnasında da iki kişinin kendi aralarında, üçüncüyü öteleyerek fısıldaşmalarını yasaklamıştır. Fitne, ihtilâf ve kalp kırıklıklarına neden olabilecek hususlara mâni olmak için İslâm bu denli hikmeti gözetir.

Kimin emîr seçileceği hususunda, Ebû Hüreyre’den mervî olan şu Hadîs konuyu vuzûha kavuşturmaktadır:

إِذَا سَافَرْتُمْ فَلْيَؤُمَّكُم أَقْرَؤُكُمْ وَإِنْ كانَ أَصْغَرَكُمْ [سِنًّا] وَإِذَا أَمَّكُمْ فَهُوَ أَمِيرُكُمْ

“Bir sefere çıktığınızda Kur’ân’ı en iyi okuyanınız, Kur’ân’ı en çok bileniniz size imam olsun; yaşça en küçüğünüz olsa bile… İmam olunca da artık o sizin emirinizdir.” (Mecmeu’z Zevâid, Heysemî, No: 9306, 5/255)

Bu Hadîs; yol emîrinde aranan öncelikli şartın/vasfın, Kur’ân’ı en iyi bilen kimse olmak ya da mümkünse ilim ehli olmak olduğunu ortaya koymaktadır. Bu çok açık husus, maalesef ki cehâletin yaygınlaştığı ve insanların çoğunun olumsuz etkilendiği câhiliyye toplumlarında pek bilinmemektedir.

Ayrıca İslâm’da emîrlik talep etmek hoş karşılanmamıştır. Hatta emîrlik isteyene görev vermekten sakındırma bile vârid olmuştur. Başkanlığa ve yöneticiliğe hırsından dolayı adâletten sapıp zulmedeceğinden endişe edildiği için riyâset isteyene riyâset verilmez. Fakat bu istek haklı bir talep ise yani o görevin ehli orada sadece o kimse ise, böyle bir talep câiz hatta bazı şartlar dâhilinde vâcib olur.

Üç Müslümanın yan yana çıktıkları bir yolculukta bile durum bu ise, hazarda, sosyal hayatta, hayat yolculuğunda nasıl olması gerektiği çok açıktır.

41- ÖMÜR SERMAYESİ TÜKENİYOR!

Ömrümüzü nasıl geçiriyoruz? Şöyle bir muhâsebe yapalım. Günde 8 saat uyuyan bir kimse, 60 yılı baz alırsak, ömrünün 20 yılını uykuda geçiriyor. 70 yılı baz alırsak, 23 küsur yılını uykuda geçiriyor.

İnsanın günlük ortalama olarak mutfağa/yemeğe, tuvalete, hobilere, gıybet, dedikodu, boş, bâtıl ve dünyalık konuşmalara, boş boş oturmalara ve dünya işlerine günlük en az 12 saat vakit ayırdıklarını düşünürsek, ki, zaten 12 saat hatta daha fazla çalışanlar da olmakla beraber, genelde insanlar günlük en az 8 saat dünya işlerinde çalışıyorlar. Bu durumda 60 yıl farzettiğimiz ömürden 30 yıl, 70 yıl farzettiğimiz ömürden ise 35 yıl daha gider.

Farkında mısınız? Fazla ince hesaba girmeden, 60 yıllık ömrün 50 yılı gitti, geriye sadece 10 yıl kaldı. 70 yıllık bir ömrün de 58 yılı gitti ve geriye sadece 12 yıl kaldı. İbâdet, tevbe, istiğfâr, ölüm ötesine hazırlık, sadaka-i câriye gibi bütün güzel ameller için 60-70 yıllık bir ömürde geriye kalan süre bu kadar! Bu, ömrü bozuk para gibi harcamak değil de nedir?!

Sıhhat ve boş vaktin kıymeti bilinmezse, bu iki nimet hususunda aldanışta olunursa, birçokları için geçerli olduğu ve olacağı gibi, maalesef ki kaçınılmaz son/sonuç budur!

Bu hesabı bir de, insanın hayatta fazla bilgili, bilinçli, tecrübeli ve etkin olmadığı çocukluk dönemini çıkartıp yapsak, çoğu vakitlerin uyku ve atâlet ile geçirildiği yaşlılık ve hastalık dönemlerini düşünsek, çıkacak sonuç çok daha endişe verici olur, öyle değil mi?

İnsan, ne için yaratıldığını bilmez veya bilmek istemezse, hayatını, âhirete fayda vermeyecek uğraş ve meşgalelerle doldurur, sınırlandırır ve hayırlardan kendini mahrûm eder!

Fakat nefsinin arzu ve isteklerinin yerine, kendisini yaratan Yüce Allah’ın emirlerini koyar ve her amelinde ve adımında sadece O’nun rızâsını amaçlar, bir yandan O’na iman üzere ibâdet ederken, diğer yandan tevbe ve istiğfârı elden bırakmazsa, işte o zaman Allah’ın izniyle uykusu, yemesi, içmesi, tekellümü, tefekkürü, tebessümü, sükûtu bile  ibâdet hâline gelir! Hayatın olağan akışı bile niyet ve ihlâs ile âdet ve alışkanlık olmaktan çıkar, ibâdetleşir!

Yarın, Rabbimizin şu sözlerine muhatap olanlar arasında yer almamak için bugünden tefekkür edip, ıslâh olalım!

أَوَلَمْ نُعَمِّرْكُمْ مَا يَتَذَكَّرُ فِيهِ مَنْ تَذَكَّرَ وَجَاءَكُمُ النَّذِيرُ فَذُوقُوا فَمَا لِلظَّالِمِينَ مِنْ نَصِيرٍ

“…Sizi düşünecek kimsenin öğüt alabileceği kadar yaşatmadık mı ve size uyarıcı gelmedi mi? O halde şimdi tadın (azâbı)! Artık zâlimler için hiçbir yardımcı yoktur.” (Fâtır: 37)

Rabbimiz bizlere hayırlı ve bereketli bir ömür ve bu ömrün sonunda hüsn-ü hâtime versin. Bizleri her türlü zulümden, zâlimlerin amellerinden ve cehennem ateşinden/azâbından korusun; sâlihlerin arasına ilhâk buyursun.

 42- İMTİHÂN-VİRÜS-TEDBÎR-TEVEKKÜL-İSTİKÂMET-MORAL!

"Ortada virüs yok; bunlar yalan" diyerek kural ve nasihat dinlemeden insanlarla tokalaşan, kucaklaşan, öpüşen, ma'kûl seviyenin üstünde içli dışlı olan ve "bu, insanları birbirinden uzaklaştırmak için bir oyun, tezgâh" diyen kimse, bu şekilde ister istemez virüsün yayılmasına neden olup da; bağışıklık sistemi zayıf, kronik hastalıkları olan veya  korku ve stres baskısı altında ezilen kimselere ve daha bizim bilmediğimiz ama Allah'ın bildiği nicelerine sıkıntı verdiğinde vebâl altında mıdır?

Cevap, sorunun içindedir. Genelde tüm insanlara, özelde ise mü'minlere sıkıntı veren, zulmeden, zulme sebep olan, tedbîri terk eden kimse mes'ûldür!

Küresel güçlerin tezgâhı da olsa, oyunu da olsa, ortada bir vâkıa vardır! Yayılma hızı yüksek veya düşük, birçoklarını olumsuz etkileyen bir virüs gerçeği vardır. Napalım, müstekbir güçler 'var' dedi diye biz 'yok' mu diyelim?! Sağduyu bu mudur? Hakkâniyetli olmaktan bunu mu anlıyoruz?

Tâ başından beri akl-ı selîm şekilde hikmet ve basîret üzere, ifrâta da tefrîte sapmadan, sağduyulu bir tavır ortaya koyduk ve bu hususta kulakları ve kalpleri nasihate açık olup istifâde edebilecekleri uyarmak adına tadında ve abartmadan faydalı paylaşımlar yaptık. Hamdolsun.

Gençleri, dinçleri ve çocukları etkilemiyor diye, uyarılara gülüp geçenler, şimdi gençler ve babayiğit gibi adamlar da, eskilerin tabiriyle bu ortalık hastalığından yataklara hatta yoğun bakımlara düşmeye başladıklarında ve bunu yakın çevrelerinde de gördüklerinde biraz tırsmaya başladılar! Ee yani! Lütfen yani! Yiğitlik aykırılık, zıddıyetçilik ve muhâlefetçilik değildir! Akl-ı selîm hareket edip, nefsi ve öfkeyi dizginlemektir! Lakaytlığın ne âlemi var?! Tedbîr almaktan kim pişman olmuş?! Ama tedbîre karşı olan ve nasihate kulaklarını tıkayan umduğunu bulamaz!

Çözüm adına birkaç tavsiye:

– Allah'a sahîh şekilde iman,

– Tevekkül,

– Şükür,

– Tedbîr,

– Temizlik, mümkünse her an abdestli bulunmak,

– Namazları huşû içinde ikâme etmek,

– Az da olsa, devamlı şekilde günlük Kur'ân okumak,

– Allah'ı kalp, kavil ve hâl ile zikretmek,

– Kalbi dünyaya bağlamadan, dünyadan nasibi de unutmadan, âhiret için çalışmak,

– Ölümü ve ölümden sonrasını düşünmek,

– Nefis terbiyesi yapmak,

– Gece-gündüz virüsten bahsetmemek ve bu hususta televizyon izlememeye dikkat etmek,

– Yersiz korku ve stresten uzak durmak,

– Doğal beslenmeye gayret etmek,

– Spor yapmak,

– Allah'tan hidâyet, takvâ, iffet, âfiyet ve şifâ istemek,

– Başta ana-baba olmak üzere en yakınlarımızın, akrabalarımızın ve tanıdıklarımızın hidâyetleri için çalışmak,

– Güler yüzlü, güzel sözlü ve güzel ahlâklı olmak,

– Elimizden ve dilimizden insanlara sıkıntı vermemek.

Âlemlere rahmet olarak gönderilmiş olan Muhamed aleyhisselâm'ın ümmeti olan Ümmet-i Muhammed'in mü'minlerinin kendi aralarında rahmetli, şefkatli, sevgili ve saygılı olmalarını; bu güzel ahlâk ve örneklikleriyle -tıpkı Hudeybiye barış yıllarında Ashâb-ı Kirâm'ın, Kur'ân ahlâklarıyla herkese güzel örnekler olup, insanlarla güzel münâsebetler kurup hidâyetlere vesîle oldukları ve tarihte emsâline rastlamak mümkün olmayan bir destan yazdıkları gibi- güzel ahlâkın ve güzel insânî ilişkilerin, doğruluğun, dürüstlüğün, güvenilirliğin, nefis mücâdelesi vermeden ve sadece İslâm'ın maslahatını düşünerek affediciliğin, teslimiyetin, tevâzunun, sabrın, sebâtın, iman ve istikâmetin gücüyle ve hepsinden önemlisi de, Rabb-i Rahîm'in yardım ve inâyetiyle, kalplerin fetihlerine vesîle olmamızı Yüce Rabbimiz bizlere de nasip etsin.

43- YALANI, GIYBETİ, SÛ-İ ZANNI, İFTİRÂYI, BİLUMÛM KAVLÎ VE FİİLÎ GÜNAHLARI TERK ETMEYEN KİMSENİN TUTACAĞI ORUCA ALLAH’IN İHTİYACI YOKTUR!

Ebû Hüreyre radıyallâhu anh’tan rivâyet edildiğine göre, Nebî aleyhisselâm şöyle buyurdu:

مَنْ لَمْ يَدَعْ قَوْلَ الزُّورِ وَالْعَمَلَ بِهِ فَلَيْسَ لِلّٰهِ حَاجَةٌ فِي أَنْ يَدَعَ طَعَامَهُ وَشَرَابَهُ 

"Yalan söylemeyi ve yalanla iş görmeyi terk etmeyen kimsenin, yemeyi içmeyi terk etmesine Allah'ın ihtiyâcı yoktur." (Buhârî, 1903, 6057; Tirmizî, 707; Ebû Dâvûd, 2362; İbn-i Mâce, 1689)

Peygamberimizin bu ifadesi bir kinâyedir... "Allah'ın ihtiyâcı yoktur" tabiri mecâzî bir ifadedir. Zira Allah’ın hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. Orucu güzelce tutanların oruçlarına ve ibâdetlerine de ihtiyacı yoktur. Burada anlatılmak istenen; yalanı ve kötülükleri terk etmeyen bir kimsenin orucundan Allah’ın râzı olmadığı ve bu şekilde bir orucu dilemediğidir.

Yalan, yalancı şâhidlik, iftirâ, gıybet, sû-i zan, söz taşıma, sövgü, lânet gibi bütün bâtıl sözler, Hadîs'te geçen "yalan söylemek" anlamındaki قَوْلُ الزُّورِ ifadesine girer. "Yalanla amel etmek, onunla iş görmek" anlamındaki وَالْعَمَلُ بِهِ ifadesi ise, her türlü münker ameli ve günah olan işleri içine alır. İşte Yüce Allah'ın, bu şekilde, diliyle ve fiiliyle kötülük işlemeyi terk etmeyen kimsenin, sadece yemeyi ve içmeyi terk ederek tuttuğu orucuna bir ihtiyacı yoktur. Böyle bir oruçtan râzı değildir!

Ayrıca bu Hadîs'te, günah işleyenleri oruç tutmaktan sakındırma yoktur; tam aksine günahlardan sakındırma vardır. Çünkü bu şekilde tutulan orucun sevabı olmaz. Böyle bir oruç kabul edilmez. Kazanılan günahlar da cabasıdır.

Bu Hadîs aynen şu Âyete benzemektedir:

لَنْ يَنَالَ اللّٰهَ لُحُومُهَا وَلاَ دِمَاؤُهَا وَلٰكِنْ يَنَالُهُ التَّقْوٰى مِنْكُمْ

“Onların (kurbanların) etleri de kanları da Allah’a ulaşmaz. Fakat sizden O’na takvâ ulaşır…” (Hacc: 37)

Rabbimiz; ağzımızı -imsâk ile iftâr arasında- yemeye ve içmeye kapattığımız gibi, yalan, gıybet, iftirâ, sû-i zan, söz taşıma, sövgü, lânet gibi kötü sözlere de kapatarak; elimizden ve dilimizden münker çıkmadan sırf Allah rızâsı için oruç tutanlardan, oruç ile arınanlardan olmamızı, iftârdan imsâka kadar olan zaman diliminde de, Ramazan dışındaki diğer aylarda da hayatımızın sonuna kadar iman, ihlâs ve takvâ üzere bir hayat yaşamamızı bizlere nasip etsin.

44- SESLİ DÜŞÜNCE!

Genç, uzaktan uzağa beni görmezden geldi, bana selâm vermedi diye içinde bir şeyler kuruyor; iyi bekle, elini öpmeye geleyim!

Bu kurguda, "beni görmezden geldi" sû-i zandır!

Selâm beklentisi nefsîliktir! Çünkü küçük büyüğe selâm verir. İslâm'ın da bir usûl ve âdâbı vardır. Kaldı ki, seni görmeden sana nasıl selâm verecek? Hayra önce adım atmak da, büyük-küçük herkes için bir fazilettir. Bu noktada sıra yoktur. Ama sıra senin olduğu halde kendini kasıp selâmdan yüz çeviriyorsan, nasıl olacak?!

Bugünün bazı gençlerini gördüğümde üzülüyorum. Aile terbiyesi ki, annenin te'dîb ve ta'lîmiyle başlar. Anne, evlat üzerindeki en etkili muallimedir. İyi veya kötü anlamda! Bu, ileriki yaşlarda mutlaka iyi veya kötü ahlâk olarak  ortaya çıkar. Zira ne ekersen, onu biçersin.

Annem, nefis yapıp da büyüğünü ziyâret etmeyen, mütekebbirâne şekilde ayağına gelinmesini bekleyen küçükler, evlatlar ve torunlar için: "Olur, elini öpmeye gidelim!" derdi. Allah onu hayırlarla mükâfâtlandırsın. Bazı gençler de, tırnak içinde söylemek gerekirse, el öpeceklerine, herhalde ellerinin öpülmesini bekliyorlar.

Gençler! Babanın, kocanın, hocanın, kayınpederin ve kendileri talep etmedikleri sürece başka büyüklerin ve şeyh-i fânîlerin eli öpülür. El öpmekle ağız; ayağa gitmekle de ayak aşınmaz! Ama nefis ve kibirle kalpler de karakterler de aşınır ve kararır!

Bu sözlerin Ali, Veli anlamında özel bir muhâtabı yok! Sû-i zan zaafı olanlar şu mübârek Ramazan'da boşuna günaha girmesinler! Söylenenlerde herkes bir parça kendisiyle alâkalı bir şeyler buluyorsa, bu, sözün farazî ve nazarî değil, hikmetli ve gerçek olmasındandır. Vesselâm.

45- ÖZEL OLARAK ZENGİNLERİN ÇAĞRILDIĞI YEMEK DAVETİ!

“Hocam, zenginler birbirlerini iftâra çağırıyorlar. Fakirleri çağırmıyorlar. Yine de o sevabı alıyorlar mı?" biçimindeki soruya kısaca cevabımız...

Aslında bu soruya uzunca cevap verilebilir ama şu mübârek sahûr vaktinde uzun cevap için vakit olmaması hasebiyle kısaca özetleyelim.

Müttefekun aleyh bir Hadîs'e göre, Rasûlullah aleyhisselâm şöyle buyurmuştur:

شَرُّ الطَّعَامِ طَعَامُ الْوَلِيمَةِ يُدْعَى لَهَا الأَغْنِيَاءُ وَيُتْرَكُ الْفُقَرَاءُ وَمَنْ تَرَكَ الدَّعْوَةَ فَقَدْ عَصَى اللّٰهَ وَرَسُولَهُ صَلَّى للّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ

"En şerli yemek; zenginlerin davet edilip, fakirlerin terk edildiği (yani davet edilmediği) velîme (düğün) yemeğidir. Daveti (icâbeti) terk eden kimse Allah ve Rasûlüne isyân etmiş olur." (Buhârî, 5177; Müslim, 1432, Lafız Buhârî'nindir.)

Âlimler, düğün yemeğine icâbetin vâcib olduğunu, bu hususta ittifâk bulunduğunu söylemişlerdir. Bunun nedeni, Hadîs'te bu davete icâbet etmeyen kimsenin Allah ve Rasûlüne isyân etmiş olduğunun vurgulanmasıdır. Çünkü "isyân" kelimesi ancak vâcibin terki hakkında kullanılır.

Fakat velîme yemeği dışındaki davetlere icâbetin vâcib olup olmadığı hususunda ihtilâf edilmiştir. İmam Mâlik ve cumhûr bu tür yemeklere icâbet vâcib değildir derken; Zâhirî mezhebi, ister düğün yemeği olsun, ister başka bir yemek daveti olsun, her türlü davete icâbetin vâcib olduğunu söyler. Sâlih Selef'ten bazı kimseler de bu görüştedirler.

Çoğunluk, düğün yemeği hâricindeki yemek davetlerine icâbeti mendûb görür.

Genel olarak, davete icâbetin vâcibliğini veya mendûbluğunu ortadan kaldıran mazeretler de vardır ki, onlar kısaca şunlardır:

1- Yemeğe özel olarak zenginlerin davet edilip, fakirlerin geri bırakılması.

2- Yemeğin haram veya şüpheli bir kazançtan verilmiş olma durumu veya ihtimâli. [Aslında bu maddenin yeri ilk sıradadır ama soruya cevap bâbından vurgu olsun diye "özel olarak zenginlerin davet edilmesi durumunu" ilk maddeye koyduk.]

3- Kendisiyle birlikte bulunmaktan rahatsız olunacak kimselerin olması.

4- Birlikte oturulup kalkılması uygun olmayan ihtilât gibi bir ortamın bulunması.

5- Bâtıla yardımcı olması için davet olunmak.

6- İçkili, çalgılı ve gayrimeşrû eğlenceli bazı münkerlerin bulunması...

Maddî durumu iyi olanların birbirlerini ağırlamak yerine, fakir kimselere iftâr yemeği yedirmeleri çok faziletli bir ameldir. Şu Hadîs, iftâr yemeği vermenin faziletine bir delildir.

Nebî alayhisselâm şöyle buyurdu:

مَنْ فَطَّرَ صَائِمًا كَانَ لَهُ مِثْلُ أَجْرِهِ غَيْرَ أَنَّهُ لاَ يَنْقُصُ مِنْ أَجْرِ الصَّائِمِ شَيْئًا

“Her kim bir oruçluya iftâr yemeği verirse, oruçlunun sevabından hiçbir şey eksilmeksizin kendisine onun sevabı kadar sevap vardır.” (Tirmizî, 807; İbn-i Mâce, 1746, Lafız Tirmizî’nindir. Hadîs sahîhtir.)

Bu konu delilleriyle daha da teferruatlandırılabilir ama meselenin özü budur. Bu kadarının, hayat içinde insanların çoğunun zaman zaman sordukları veya aralarında tartıştıkları bir takım hususları açıklığa kavuşturma noktasında yeterli olduğu kanâatindeyiz. Son olarak şunu söyleyebiliriz. Yemek davetleri zenginler arasında gösteriş yarışı olmamalıdır. Allah en iyi bilendir.

46- DÜĞÜNDEN ÖNCE NİKÂH BOZULURSA MEHİR GEREKİR Mİ?

Mehir tayin edilip nikâh kıyıldıktan sonra zifâf olmadan nikâh bozulursa, nasıl hareket edileceği hususunda Rabbimiz şöyle buyurdu:

وَإنْ طَلَّقْتُمُوهُنَّ مِنْ قَبْلِ أَنْ تَمَسُّوهُنَّ وَقَدْ فَرَضْتُمْ لَهُنَّ فَرِيضَةً فَنِصْفُ مَا فَرَضْتُمْ إِلاَّ أَنْ يَعْفُونَ أَوْ يَعْفُوَا الَّذِي بِيَدِهِ عُقْدَةُ النِّكَاحِ وَأَنْ تَعْفُوا أَقْرَبُ لِلتَّقْوٰى وَلاَ تَنْسَوُا الْفَضْلَ بَيْنَكُمْ إِنَّ اللّٰهَ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ

“Eğer kendilerine mehir tayin etmiş olduğunuz hanımları kendilerine dokunmadan (cinsel ilişkide bulunmadan) önce boşarsanız, tayin ettiğiniz (mehir)in yarısı onlarındır (mehrin yarısını onlara verin). Ancak kendileri (kadınlar) veya nikâh akdini elinde bulunduran kimse (koca veya velîsi) bağışlarsa ayrı. (Ey erkekler!) Sizin bağışlamanız ise takvâya daha yakındır. Aranızdaki fazileti (mâzînizi ve hukûkunuzu) unutmayın. Şüphesiz Allah yaptıklarınızı çok iyi görendir.” (Bakara: 237)

Kısaca özetleyelim:

1- Mehir tayin edilip de zifâfa girilmeden önce boşanan kadına önceden tesbit edilmiş olan mehrin yarısı verilir. Mehrin diğer yarısı da kocaya kalır. Bunda icmâ vardır.

2- Kadın veya koca mehri bağışlayabilir. Kadın alacağı yarım mehirden vazgeçebilir ya da koca kadına tayin edilen mehrin yarısını vermek yerine tamamını verebilir.

Dârekutnî’de yer alan ve Cübeyr b. Mut’ım’den gelen bir rivâyete göre; Cübeyr, Nasroğullarından bir kadınla evlenmiş, o kadınla zifâfa girmeden önce onu boşamıştı. Daha sonra da tayin edilen mehrin tamamını vererek -Âyete atıfla-: “Ben bağışlamaya ondan daha lâyığım” demiştir.

Kadınlar kendilerine verilecek mehrin yarısını bağışlayabilirler ama bütün kadınlar bağışlama yetkisine sahip değillerdir. Çünkü bazı kadınlar küçük veya mahcûr olabilirler. Bu durumda bağışlama yetkisi velîlerinde olur. Fakat velînin de bağışlayabilmesi için kendisinin aklı başında biri olması, sefîh bir kimse olmaması gerekir.

3- Bazı âlimlere göre,وَأَنْ تَعْفُوا أَقْرَبُ لِلتَّقْوٰى  “Sizin bağışlamanız ise takvâya daha yakındır” buyruğundaki hitap erkekleredir. Yukarıda Cübeyr b. Mut’ım’den gelen rivâyet de bu istikâmettedir. Fakat İbn-i Abbâs’ın görüşüne göre, bu hitap hem erkeklere hem de kadınlaradır. Yani erkeğin mehrin diğer yarısını da bağışlayıp, önceden tesbit edilen mehri vermesi veya kadının, hakkı olan yarım mehirden vazgeçip onu bağışlaması; her ikisi açısından da takvâya uygun olandır. İki taraftan hangisi hayra önce adım atarsa, o takvâya daha yakın olan ile amel işlemiş olur.

Nitekim Âyettekiوَلاَ تَنْسَوُا الْفَضْلَ بَيْنَكُمْ  “Aranızdaki fazileti unutmayın” buyruğu hakkında Mücâhid: “Fazilet; erkeğin, mehrin tamamını vermesi ya da kadının hak ettiği yarım mehri terk etmesidir” demiştir.

4- Bu anlatılanlar dışında bir nokta daha vardır. O da, söz konusu eşler bir perdenin veya kapalı bir kapının ardında bir odada “halvet-i sahîha” denilen durumda -yanlarında bir mahremleri olmadan- baş başa kalmışlarsa, aralarında cinsî münâsebet olmasa dahi, Hanefîlere ve Şâfiîlere göre, koca mehrin tamamını vermek zorundadır. (el-Mebsût, Serahsî, Dâru’l Ma’rife, Beyrût, 5/148, 149) Cinsî münâsebet olmuşsa, zaten mehrin tamamını vermesi evleviyetle vâcibdir.

Bugün bize bu soruyu yönelten ve kızının başında bu şekilde sıkıntı olan bir kardeşimizin sorusu üzerine meseleyi kısaca özetledik. Allah en iyi bilendir.

Sözlerimizi bir ikazla bitirelim. Nikâhın, günler, haftalar veya aylar öncesinden kıyılması sûretiyle aceleci davranılmamasını, çünkü bu tür sorunların genelde acelecilikten kaynaklandığını ifade edelim. En azından nikâhı; görüşme, söz, nişan süreçlerinden sonraya ve düğünden de bir gün önceye kadar tehir etmelidir. Hikmet, maslahat ve tecrübe bunu gerektirmektedir. Bana kalırsa, nikâh, düğüne yirmi dört saatten daha az kaldığı âna kadar geciktirilmelidir. Gençler arasında nikâh kıyıp, sonra da, "düğüne kadar, haydi herkes evine" biçimindeki anlayış yanlıştır! Evlenecek kişilerin meşrû dairede birbirleriyle konuşmaları ve görüşmeleri ise, câizdir. Yeter ki, yanlarında bir mahremleri bulunsun, flört etmesinler, sohbet ve görüşmeleri de teşehhüd miktarı olsun. Aslında konunun fıkhî yönünden çok, bu hususta uzunca bir yazı yazmayı arzu etmiştim, hatta yazmaya başlayıp epeyce de yazmıştım ama meselenin fıkhî boyutu gölgede kalmasın ve hakkında soru sorulan asıl mesele anlaşılsın diye o yazıdan vazgeçtim. Böylece konunun sonunda hasbelkader birkaç cümleyle yetinmiş olduk.

Rabbimiz bizleri iman ve takvâ üzere yaşayan; nasihat, istişâre ve istihârenin önemini bilen, dünyevî ve sosyal konularda teennî ile hareket eden kullarından eylesin.

47- KOMŞUYA MA'RÛF ŞEKİLDE İKRÂM ETMEK:

Hadîs âlimleri, Rasûl'ün Hadîslerini şerh ederlerken yaşadıkları dönemin şartlarını, vâkıasını ve sosyal yapıyı göz önünde bulundurmaktadırlar. Örneğin; toplum, İslâmî bir toplum ise; o günün şartlarında münkerât ve fuhşiyat yaygın olmadığı için daha iyimser yorumlar yapıp; gerekmediği için olumsuz yönlere fazla temas etmemektedirler. Bu da gayet normaldir. Çünkü ilim talebi kıyâmete göre farz olduğu için; ümmetin içinden her çağda, her dönemde, her coğrafyada, her yerde hatta her evde/n âlimler veya âlimlerin yolunun yolcusu olan ilim tâlibleri çıkmalıdır. Ümmet bu vazifeyi derûhte etmeli, gücü nispetinde sorumluluk üstlenmeli, ilmin ihyâsı hususunda asla gaflete düşmemeli ve gevşeklik göstermemelidir. Bu şekilde her yeni çağda yetişen âlimler, mütekaddimûn ve müteahhırûn ulemâ arasında köprü olup, Allah'ın izniyle ümmetin yolunu aydınlatır.

Sözlerimizi, yukarıda bahsettiğimiz iyimser yoruma bir örnekle bitirelim.

Ebû Zerr radıyallâhu anh'tan rivâyete göre o şöyle demiştir:

Dostum (Allah'ın Rasûlü) bana şunu tavsiye etti:

إِذَا طَبَخْتَ مَرَقًا فَأَكْثِرْ مَاءَهُ ثُمَّ انْظُرْ أَهْلَ بَيْتٍ مِنْ جِيرَانِكَ فَأَصِبْهُمْ مِنْهَا بِمَعْرُوفٍ

"Sulu bir yemek pişirdiğin zaman suyunu çok koy. Sonra komşularından (uygun olan) bir ev halkına bak ve onlara da ondan (o yemekten) ma'rûf şekilde ikrâm et." (Müslim, Birr, 143, No: 2625c)

Allahu Ekber!

İkrâm ederken bile ma'rûf şekilde ikrâm etmek zorundayız!

Hadîs'in yorumunda iyimser mânânın tercihine yani sosyal vâkıaya uygun şekilde açıklamaya gelince; bu Hadîs'teki "onlara (komşuya) da ondan (o yemekten) ma'rûf şekilde ikrâm et" ifadesini İmam Nevevî, "yani o yemekten onlara bir miktar ver" şeklinde açıklamıştır. Bu, doğru, düz ve iyimser bir açıklamadır!

Önce şunu ifade edelim. Hadîs ilmiyle meşgul olan bir kimse bu Hadîsi okusa, ilk merak edeceği ve açıklanmasını isteyeceği şey bu kısımdır. Yani ma'rûf şekilde ikrâm nasıl oluyor sorusunun cevabıdır. Bu nedenle de, İmam Nevevî bu Hadîsi açıklarken iki noktaya temas etmiştir. Birincisi, komşuyu gözetmenin fazileti; diğeri ise ma'rûf şekilde ikrâmın ne demek olduğu.

Bu Hadîs'teki "ma'rûf şekilde ikrâm" ifadesi günümüz şartlarında; pişirilen yemekten bir miktar ikrâm etme esnasında veya sonrasında ikrâmın güzellikle olması gerektiği yani incitme, başa kakma, küçük düşürme ve gösteriş gibi tavır ve davranışların da olmaması gerektiği şeklinde anlaşılmalıdır.

Elbette bu mânâ, İslâmî toplumlar için de geçerlidir ama bu tür kötü ahlâk ve örfün olmadığı bir yerde ya da takvâlı davranan kimselere karşı ayrıca bu sakındırmanın yapılmasına gerek olmaz. Sadece ma'rûf ve güzel şeyler tavsiye edilmekle yetinilir. Zaten o kimse o güzel amelleri lâyıkıyla yapacaktır. Allah en iyi bilendir.

48- SEN DE İNFÂK EDEBİLİRSİN!

Maddî durumun hiç olmayıp da bir lokma ekmeğe muhtaç değilsen, sen de infâk edebilirsin! Gerçi sahâbe bir lokma ekmeğe muhtaç olsa da infâk ediyor; lokmasını, hurmasını, yarım ekmeğini paylaşıyordu ya! İsrâf ve cimriliğin arttığı şu dönemde biz en azından bir lokma ekmeğe muhtaç olmayanlarla dertleşelim!

Evet, nefsinin arzularını frenleyebilir, sen de infâk ehli olabilirsin! Nasıl mı? Bunun yolu, hesabını kitabını bilmek, savurganlığı ve isrâfı terk etmek, iktisâdlı olmak ve Allah rızâsı için infâk etmeye adanmış ve hayra vakfedilmiş bir kumbara edinmek!

Ve o kumbaraya her gün rızkının genişliğine veya darlığına göre 1 lira, 5 lira, 10 lira, 20 lira, 50 lira, 100 lira veya daha fazlası olarak, ya mu'tâd bir rakam belirleyerek ya da anlık durumuna göre para at!

Ama kumbara ağırlaştıkça kalbin ve gözün o kumbaraya kayıp nefsî hesaplara girme! Unutma, onu infâka hasrettin, Allah yoluna vakfettin. Sen bu şuurda oldukça Allah sana geniş imkânlar verecek, şükrüne ve gönlünün zenginliğine göre sana artıracaktır. Birçok masumun, fukarânın, garibin, yetimin ve sâlih mü'minin duası da, güzel amelin sebebiyle seninle olacaktır.

Senin bu ihlâs ve takvânı gören zenginler ve fakirler de kumbaranın dolması için birbirleriyle yarışa ve sana yardıma da girişebileceklerdir. Bak, hayır yoluna girmen, nasıl da hayra müsebbib olmana neden oldu. Hayır üzere hayır! Fakat bunu hemen bekleme hatta hiç bekleme; kalbini ve amelini ifsâd etme! Çünkü nice beklentiler, hasbîliğe zarar verir ve insanı hesâbîliğe sürükler! Bu müsebbibiyet, dilerse Allah'ın takdîri ve yardımıdır. O olmazsa da, senin ihlâsın yeter!

Gönül birliğin olan dostlarınla da bu güzel projeni paylaşabilirsin tabii ki. Bunda bir sıkıntı yoktur. Yeter ki, paylaştıkların; riyâ, gösteriş, ezâ ve başa kakma gibi süflî amellerden uzak ihlâslı kimseler olsunlar! Değilse, kimseye çıtlatma! Senin hüznün, vakarın yeter!

Devam edelim ve günler, aylar geçsin... Farkında mısın? Kumbaran bayağı ağırlaştı. Daha düne kadar, "ne imkânım var da ben infâk edeyim?!" diyordun ya; bak, Allah sana nasıl da infâk etme imkânı verdi. 6-9 ay içinde damlaya damlaya göl oldu.

"Onları şimdi mi infâk etsem yoksa Ramazan'a kadar mı beklesem?" diyerek düşünmeye bile başladın. Allah düşüncene bereket ve istikâmet versin. Ne güzel telâştır bunlar! Fazilet olanı başardın da, daha faziletli olana tâlip oldun.

Karar senin ama Ramazan'a kadar ikinci devir yapma imkânın varsa, ihtiyaç sahiplerini hiç bekletme. Fazilet tasadduk edilenlerin maslahatını gözetmektir. Yok eğer, meblağ az, Ramazan'a kadar bekleyeyim dersen, ona da eyvAllah.

Farkında mısın? İhlâs ve infâk ile nefis ve hevânın etkisinden kurtulup hayırlarda yarışa bile girdin. Ne güzel şeyler düşünüp, ne hayırlı kararlar veriyorsun!

Daha düne kadar âcizlikten, yokluktan ve imkânsızlıktan dolayı şikâyet ediyor, hayra adım atmıyordun! Şimdi ise, o yolda hayır yarışındasın. Belki imkânların nispetinde bu yarışta pek çok zengini bile geçtin.

Bu hâlis niyetin ve sâlih amelin nedeniyle Allah ömrüne de, rızkına da, çalışmalarına da bereket verdi, seni birçok işlerde muvaffak kıldı. Sıkıntılarını ve belâları def edip sana ve ehline âfiyet ve esenlik ihsân etti.

Artık Ramazan da geldi. İmanın tadını alarak, heyecan ve mutluluk ile kumbaranı açıp; ihlâs, ihtisâb ve hasbîlikle infâkını yapabilirsin. Elhamdülillâh.

Demek ki, Allah'ın ihsân ettiği bunca rızık, nimet ve fırsat karşısında imkânsızlık diye bir şey yokmuş! İman ve ihlâs varsa, imkân da varmış! Bir de verdiklerinin, senin nâm-ı hesabına âhiret azığı olduğunu düşündüğünde nasıl da heyacanlanıyorsun değil mi? İşte mü'min olarak işlenen sâlih ameller, ihsân ve infâklar insana bu şekilde imanın tadını aldırır, hayır yollarında yarıştırır ve yardımlaştırır.

49- NEFSİNİ HİNDİ GİBİ KABARTMA!

İnsanlar arası ilişkilerde kokusu kilometrelerce mesâfeden bile alınıp hissedilebilen kötü bir ahlâk ve yaşam tarzı vardır. Özellikle şu zamanda kemmiyet olarak hiç de azımsanmayacak bir yekûnda olan -maalesef ki- itici kişilikte insanlar vardır. Ama genel bir sorundan bahsettiğimiz için insanların sû-i zan etmelerini önlemek için sözlerimizin hemen başında söyleyelim. Bu satırlar sosyal hayatın genel vâkıası içinde çokça rastlanan olumsuz bir tablonun resmidir. Özel, sahsî ve kişisel bir paylaşım değildir. Başta nefsim olmak üzere bu satırlar kimin için bir uyarı ve öğüt niteliği taşıyorsa, tek tek o nefislerin tamamınadır! Dileyen öğüt alır.

Sadede gelirsek; evet, bazı insan tipleri vardır. Tercihleri merdûd ve câhiliyye ile illetlidir! Bunlar, Müslüman olduklarını söyleseler de, onları insanlarla kardeş, bir ve beraber yapan şey iman, ihlâs, takvâ ve faziletlere tâlip olmak ve hayırlar(d)a yarışmak değildir. Yani insanı, imanı ve faziletleri nedeniyle tercih etmezler; onlara yaklaşmazlar, onlarla yardımlaşmazlar ve onların izzet ve şereflerini korumaz aksine kimi zaman kendileri çiğnerler.

Bu kimseleri insanlara yaklaştıran veya uzaklaştıran şey nefislerinin bir kimseden hoşlanması ya da hoşlanmamasıdır. Yani hevâdır! Bu kimselerin ilginç bir karakteri vardır. Hayır ve fazilet ehli olmamaları, hayırlara koşmamaları veya önemsememeleri nedeniyle olsa gerek, bir kimsede bin hayır dahi görseler pek önemsenecek bir şey saymazlar ama bir kez bile nefislerinin hoşlanmayacağı bir muâmele ile karşılaşsalar, o kimsenin bütün hayırlı ve güzel yönlerini sıfırla çarpmak istercesine, sanki en önemli şey o beyzâdelerin nefs-i emmârelerinin tahrîş olmamasıymış gibi birden nefisleri kabarır, öfkelenirler ve âdeta o kimseyi kalplerinden ve hayatlarından silerler! Âhirette veya cennette görüşürüz dercesine!..

Hem de o Müslümana hiç muhtaç olmadıklarını sanarak! Bir Müslümana kin ve nefret besleyerek cennete girme hayalleri kurarak! Müslümanları sevmenin, onların hukûkunu gözetmenin, onlarla iyilik ve takvâ üzerinde yardımlaşmanın îmânî bir mes'ûliyet olduğunu ve bunların kemâl-i iman'a ulaştırdığını yani doğrudan cennete girmeye sebep teşkil ettiğini bilemeyerek! Cennet yolunun takvâ elbisesini giymekten geçtiğini düşünemeyerek! Nefsâniyet kisvesiyle, kibir, gurur, öfke, nefret ve kin ile cennet hayalleri kurarak! Sevmeden sevilmeyi bekleyerek! Hatta nefsîliği terk etmeden hak ve hayır ehlinin dostluğunu, sırdaşlığını ve yol arkadaşlığını umarak! Gönüllerde sevgi tohumları ekmeden, nefret ettirerek saygı ve itibar bekleyerek! Ve bu nefsânî umutlarla ömür tüketerek! Tevbe ve istiğfârla ıslâh olmak, nefis terbiyesiyle nefs-i emâreyi dizginlemek, nefis ve şeytanın bütün pohpohlamalarına rağmen kardeş olabilmeyi başarmak adına bir sa'y-ü gayret ortaya koyup şeytanı üzmek yerine! Mü'mine karşı kin, nefret, buğz, rahmetsizlik, insâfsızlık, düşüncesizlik ve hikmetsizlik nedeniyle kapı ve pencereleri kapatan taraf olunduğunda, muhatap olan mü'minler ne kadar samimi ve faziletli olsalar da, kapalı kapıdan giremeyeceklerini ve ışıkları yanmayan bir eve dalamayacaklarını düşünme basîretinden bile mahrûm olarak! "Mine'l-kalbi ile'l-kalbi sebîlâ" yani "kalpten kalbe yol vardır" sözünde dikkat çekilen, o kalpler arasındaki yolu ve köprüyü yıkınca insanları kendinden uzaklaştırdığını; böylece hem kendi nefsine, hem de din kardeşlerine zulmettiğini düşünemeyerek! "Aslında ben haklıyım" diye nefsini avutarak ya da nefsinin avuntusuyla oyalanarak ve gaflet uykusuna dalarak! Fitneye sebebiyet veren ve kalplerin kırılmasına yol açan, köprüleri yıkan kimse nasıl haklı olabiliyorsa?! Hem de "aslında, hakikatte ve bu hususta veya hususlarda haklılık iddialarıyla" câhilî hamâset ve asabiyet köprüleri kurarak! İnsan, hevâsında nefsî şeyler kurarak, öfkelenip kızarak, kalpleri kırarak, çiğnenmemesi gereken değerleri çiğneyerek, ezerek, mü'minleri ve mazlûmları üzerek ve öğütten yüz çevirip azarak nasıl haklı olabilir ki?!

Bu satırları okuduysan artık şu nefsîliği, nefsini kabartmayı, nefsinin keyfi için insanlara ayar olmayı, ayar vermeyi, insanlarla dostluk ve düşmanlık, yakınlık ve uzaklık ilişkilerini nefsinden gelen kötü duygulara göre belirlemeyi bırak!.. Vesselâm.

50- VÂ ĞAVSÂH!

Bir kardeşimiz, bayramımızı tebrîkten sonra, Siyonizm’in Filistin’e yönelik saldırıları karşısında yapılmış güzel bir duada geçen Yüce Rabbimize hitâbenيَا غَوْثَاهُ  “Yâ Ğavsâhu” ifadesinin kafasına takıldığını ve bunun câiz olup olmadığını sormuştur.

Kısa cevabımız aşağıdadır…

Ve aleyküm selâm kardeşim. Sizin de mübârek olsun.

Arapça'daوَا غَوْثَاهُ  "Yardım et, imdat!" demektir.غَوْثٌ  "yardım, yardım çağrısı" anlamındadır.

"Ğavs" kelimesi, fasîh ve pratik Arapça'da da kullanılır. Bu hususta günümüzde çok yaygın olan bazı ifadelere dair iki örnekle meseleyi anlamaya çalışalım.

 وَكَالَةُ غَوْثِ اللَّاجِئِينifadesinde de "ğavs" kelimesi geçer ve "Mültecilere Yardım Bürosu/Ajansı" anlamında kullanılır.

Diğer bir örnekte ise, "ğavs" kökünden gelen "yardım etmek" anlamındaki "iğâse" kelimesi kullanılmaktadır.وكالة الأمم المتحدة لإغاثة وتشغيل اللاجئين الفلسطينيين  Bu ifade de "Filistinli Mültecilere Yardım ve Bayındırlık Ajansı" anlamında kullanılır.

Bu kısa açıklamadan sonra sonuca gelirsek; وَا غَوْثَاهُ "imdat, yardım et" anlamında kullanılan bir sesleniştir. Bu ifadenin başındakiوَا  “v┠kelimesi nidâ edatıdır ama "yâ" nidâ edatından farklı olarak, nidâ'nın sadece "nüdbe" kısmında kullanılır. İkisi arasındaki fark budur. Nüdbe de, ölüm, felâket, facia, musibet, ağlama, acıma nidâsıdır. Türkçe karşılığı “vah, vah yazık, vay” gibi anlamlar içerir.

Bilindiği gibi lügatte “istiğâse” (الْإِسْتِغَاثَةُ); طَلَبُ الغَوْثِ "yardım talep etmek" demektir. İslâm'da istiğâse vardır ama ancak Allah'a istiğâse edilir. İstiğâse; kürbet (الْكُرْبَةُ) yani felâket ve facia ânında Allah'tan yardım dilemektir.

Dolayısıyla kul, sadece Allah'tan yardım dilemesi şartıyla, sizin sorduğunuz Arapça tabirle Rabbimizden yardım isteyebilir, bunda sakınca yoktur. Zira o ifade ile Allah’tan bir sıkıntı ve belânın def’i dilenmektedir.

Yanlış anlamayı önlemek için hemen belirtelim ki, bu ifadenin önünde "yâ" nidâ edatıyla evliyâ, sâlihler, ölmüşler vs. mahlûkâttan birine seslenerek yardım istenirse, -Allah'tan başka kimsenin sıkıntıları def edemeyeceği bu gibi durumlarda- Allah'tan gayrına yönelmiş, el açmış, yalvarmış ve yardım istemiş olunur. İşte bu cihete kaymamak gerekir. Çünkü burası şirktir!

Fakat sizin gönderdiğiniz yazıda sadece Allah'a dua ediliyor ve O'ndan yardım dileniyor. Olması gereken de budur. Onun için o duada bir sıkıntı yoktur.

Kısaca dedik ama biraz cevabı uzattık sanırım. Umarım yeterli olmuştur. Allah'a emânet olun. Allah en iyi bilendir.

51- NE ZAMAN FARKINA VE FIKHINA VARACAĞIZ?!

Mea'l-hüzn ve't-tehazzün ifade etmek gerekir ki, hayat boyunca gördük ki, -ferdî istisnâlar hariç- kendini İslâm'a nispet edenlerin çoğu, ciddiyetle ve gerektiği ölçüde ilme, tahkîkî imana, hasbîliğe, kardeşliğe, nefis terbiyesine, kişilik ve karakterlerin ikmâl ve inşâsına yönelik bir çalışma, program ve projeyi dert edinmediler! Ve çoğu da, ilim, edep, hasbîlik ve kardeşlik çağrılarına -mevcut programları, koşturmaları ve meşguliyetleri daha ehemm, elzem, evlâ ve ercah (!) olmalı ki- pratikte icâbet etmediler! Hatta bu tür nasihatleri, duyduklarını anlamıyormuş gibi, dalgın, baygın ve zil çalsa da teneffüse çıksak psikolojisinde ya da Fransızca dinler gibi dinlediler! Sonuçta da, bu hâl dünden bugüne böylece süregeldi! Allah muhâfaza, bu zihniyet değişmezse; ilim, iman, ihlâs, ihtisâb ve uhuvvet hususlarında kayda değer bir salâh ve ıslâh olmazsa, görünen o ki, yarına da cehâlet, tefrikacılık, taassupçuluk, şuculuk-buculuk, münâkaşalık, akılcılık, zıddıyetçilik, sloganlar, kuru ezberler, husûmetler, birçoğu haksız ve hadsiz olan sevgiler ve yergiler miras bırakılacaktır! Hakîkî anlamda ilim sevgisi, talebi, neşr-ü intişâr duyarlılığı, ilmî tahkîkât, kardeşlik, birlik-beraberlik duygusu, fedâkârlık, hasbîlik, usûl, menhec, prensiplilik, onur, iffet, mürüvvet vs. yerine!..

İzah adına birkaç satır…

Bu hakikati onlarca yıl hatta bir ömür anlayamamış, kavrayamamış ve umursamamış insanlar gördük!

İşin başı; dünya, mal, makam, şöhret ve riyâset sevgisine baskın gelecek şekilde ilim sevgisi ve talebi, sahîh ve tahkîkî iman ve kardeşliktir. Bu üçü biiznillâh bütün hayır ve faziletleri bünyesinde toplar.

Biri sizden nasihat isterse ilim, iman ve kardeşlik üzerine konuşun. İstemezse de, yani bir mecliste bulunduğunuz zaman eğer konuşacaksanız konuşmanız yine ilim, iman ve kardeşlik eksenli olsun. Unutmayın, herkesin karakter ve kalitesi konuştuklarıyla ölçülür. Kim ne konuşursa konuşsun, sen ömrün boyunca bu üç ana konu hakkında ve etrafında konuş!

Peygamberimizin Hadîslerine hatta genel olarak bütün Nasslara bakarsak; nasihat, ma'rûf, fazilet, hayır ve iyilik vurgusunun, iman, istikâmet, dili tutmak, zikir, güzel ahlâk, kardeşlik, vefâ, ihlâs, hasbîlik, îsâr gibi konularda deverân ettiği görülür.

Müslüman!

Allah için tefekkür et! Bu konuda ciltlerce kitap yazılır da yine az yazıldı denir! Ya bir de o yazılanların ve yazılacakların okunması, anlaşılması, anlatılması, yaşanması, yapılması için ne kadar çaba, gayret ve zaman gerekir?

Bil ki, bazı şeyler nefse zevk verirken rûha azap verir. Bazı şeyler de rûha tat verirken, nefse azap! Yukarıdaki hususlar da genel olarak nefis terbiyesi yapmayan kimsenin nefs-i emmâresine hoş gelmez! Bu bakımdan, hoşlanmadığın ve yüz çevirdiğin her şeyi doğru fikir, sahîh kavrayış ve yerinde anlayış hatta hikmet veya maslahat sanma!

Paylaşımımızın açıklaması adına çok şeyler söylenebilir. Örneğin; iman ve kardeşlik vurgulu bir yaşam tarzında Müslümanlar arasında fitne ve fesâdlar, husûmetler, dargınlıklar, kırgınlıklar, yanlış anlamalar, kin ve nefretler, iftirâ ve gıybetler, boş, hikmetsiz ve patavatsızca konuşmalar son bulur. Hiç değilse, minimuma iner. İnsanın hayatında, karakterinde ve yaşayışında Kur'ân ahlâkı, Nebevî ahlâk, mekârim-i ahlâk da denilen güzel ahlâk temâyüz eder, öne çıkar ve insan bu güzel görüntüsüyle İslâm adına da güzel örneklik teşkil eder. Kim istemez ki bunu?!

52- HADİ VAR MISIN?!

Nefis terbiyesine nereden mi başlayacaksın?

Boş işlerden ve boş konuşmalardan uzak dur, az konuş, az yemek ye, az uyu, sâlih, hayırlı ve hayra aç ve istekli insanlarla arkadaşlık yap, sefîhlerle ve câhillerle fazla içli dışlı olma, Allah’ı çokça zikret, vâcip ve lüzümlü i’tikâdî, amelî ve ahlâkî hususları öğren, çok tefekkür et, hayata ibret nazarıyla bak, sadelikten ve tevâzudan ayrılma, isrâftan sakın, hem iktisâd hem de infâk ehli ol, kimseden bir şey isteme, sıla-i rahim yap, istişâre et, hiçbir mü’minin aleyhinde konuşma ve bulunduğun ortamlarda da buna izin verme, sû-i zan, yalan ve iftirâdan, kalp kıracak ve gönül incitecek sözlerden kaçın, dilini patavatsızlıktan arındırıp, bütün benliğinle hikmete sarıl, merhametli ve affedici ol, küsme ve kin besleme!

Hadi var mısın?! Cesâret ve cür’etimiz hayırlara ve faziletlere koşmak olsun! Yerimizde saymaktansa, daha da kötüsü -Allah korusun- gün be gün geri gitmektense, hayır ve faziletlere adım atmak olsun! Hedefimiz ise, hayırlarda yarışmak ve yardımlaşmak olsun! Var mısın?! 'Var' olduğumuz, hayatımızda yer verdiğimiz nefsânî ve hamâsî şeylerden vazgeçip de bunlara yer açabilecek miyiz?!

Yoksa, -Allah korusun- boş, çok, gereksiz, yersiz, usûlsüz, hikmetsiz ve patavatsız konuşmalara, tartışmalara, münâkaşalara, gıybetleşmelere, eleştirilere, yergilere, tahkîr ve tezyîflere, çok yemeye, çok uyumaya ve boş işlere dalan câhil, sefîh, hevâ ehli ile nefsâniyet ve ego yarıştırmaya, nefisleri pohpohlayıp azdırmaya devam mı edeceğiz?! HafizanAllah, güzel ahlâkın gereğini bilmeden, anlamadan ve muhtezâsını yapmadan ve yaşamadan mı ölüp gideceğiz?!

Hüznümüz bile ancak Senin içindir yâ Rabbe'l-Âlemîn! Gizli-açık bütün ahvâlimizi ıslâh et, bizlere hem dünyada hem de âhirette muhtaç olduğumuz her hayrı nasip et. Sen'den af, âfiyet, selâmet, iffet, izzet, sebât, hüsn-ü istikâmet, hüsn-ü âkibet, hüsn-ü hâtime, korktuklarımızdan ebediyyen emin olmak ve fevz-i kebîr dileriz. Lütfet Allah'ım!

53- KESKİN ZEKÂYA NASIL SAHİP OLUNUR?

UNUTMANIN SEBEBİ NEDİR?

İlk başta şunu belirtmemiz gerekir.

İnsanlara usûl, yol, metod öğreterek ders vermek ve rehberlik etmek, onlara birkaç satır bilgi vermekten daha önemli ve öncelikli olmalıdır.

Zira yolsuz, usûlsüz, plansız ve programsız menzile ulaşılamaz. İnsanın bir hedefe vâsıl olması için ya önünde bir rehber olmalıdır ya da kendisi önceden rehberlik dersi almış, yolu yordamı bilen biri olmalıdır.

 “Unutuyorum” diyen kimseye yahut da “keskin zekâ nasıl elde edilebilir?” diye soran kimseye bu istikâmette cevap verilmelidir. Ezberimizdeki birkaç ma’lûmâtı söylemekle olmaz!

Zira bilelim ki, her soruya uzun uzadıya cevaplar vermek de mümkündür; kısaca, özetle, birkaç cümle ile karşılık vermek de mümkündür.

Kısa cevaba geçelim.

Eskilerin naklettiğine göre; Osmanlı mekteplerine gidenlere, hocalar ilk derste “yolda nasıl yürünür?” konusunu işlerler ve yolda yürüme âdâbını ve kâidelerini öğretirlerdi. Öyle ya, siz daha yürümeyi öğrenememiş bir bebeğe ders vermeye çalışır mısınız? Gençler de, öncelikle yolda, caddede, sokakta, pazarda, mahallede nasıl yürüneceğini, kalabalık ortamlarda ve toplu taşıma araçlarında nasıl hareket edileceğini öğrenmelidir.

Dedelerimizin ifadesiyle; dışarı çıkınca, göz, ayağının ucunda olmalıdır. Göz kontrol altında olmalıdır ki, bilerek ya da bilmeyerek günaha girilmesin, trafik kazaları gibi, göz kazalarına sebebiyet verilmesin!

Eskiden Müslüman ecdâdın gözleri hep ayak uçlarındaydı ve devamlı önlerine bakarlardı. Bundan dolayıdır ki, yanlış iş yapan kimseye “önüne bak” sözü darbımesel haline gelmiştir. Ama maalesef ki bu sözün geçmişteki kullanım sahaları daraltılmış sadece yanlış hareket eden kimseleri uyarı ile sınırlandırılmıştır. Oysa ebeveynler ve muallimler, evlatlarına “evladım, yolda önüne bak” derlerdi.

Böyle yapınca göz, günaha düşmekten de korunur, insanı ilgilendirmeyen şeyleri hâfızaya doldurmaktan da…

Çevredeki görüntüleri ve olayları devamlı göz seyrettikçe insan hâfızası bu kaydedilen olaylarla ve görsellerle dolar. Ona bak, buna bak, şuna bak; insanda hâfıza kalmaz! Günahları göz işler ama gönül rahatsızlanır. Göz harama bakar, insanın mâneviyatı zaafa uğrar. Gereksiz her şeyi dinledikçe ve izledikçe hâfıza lüzumsuz şeylerle dolar ve nihâyet zayıflar. Sonuçta da insanda unutkanlık başlar, olayları ve anlatılanları hemen kavrayamaz ve anlayamaz hâle gelir. Bu durumdan zekâ da etkilenir.

Hâfıza ve zekânın selâmeti gözü korumaktır. Boş işler müdürü ya da boş gezenin boş kalfası gibi etrafı seyre daldıkça insanın mâneviyatı zayıflar. İnsanın mâneviyatı ile gözlerini nasıl kullandığının doğrudan bağı vardır. Yine Müslüman ecdâdın bir sözünü hatırlatmak isteriz ki, o da; “bir kimseyi gözünden tanımak” deyimidir. Firâset ehli için, bir insanın gözleri, çok şeyler söyler. İnsanın vücut dili, bakışı, konuşması, insanlarla münasebeti; o kimsenin karakteristik özelliklerini verir.

Modernizm, İslâmî değerlerin hepsine alternatif uydurduğu gibi, bu konudaki tercihini de, insanlara, modern ve çağdaş insan olmanın daha doğrusu yabani, itici ve asosyal olmamanın gereği olarak reklam etmekte ve sunmakta gecikmedi. Ve dediler ki; “kafanı kaldır, dik dur, göğüsler öne, gözlerini aç, konuşurken gözlere bak, mağrûr ol…“

Böylece insana kibri, gururu, gösterişi, kendini beğenmişliği ve ihtilât’ı süslü gösterdiler ve emrettiler. Oysa bu konularda Allah ve Rasûlü, tam aksi istikâmette emir ve tavsiyelerde bulunmaktadır. Takvâyı ve tevâzuyu emretmekteydi.

Mü’min, mütevâzı olduğu gibi, mütevâzı şekilde de yürümelidir. Kibirden, enâniyetten sakınmalıdır. Gösteriş ve riyâdan uzak durmalıdır. Gözlerini harama bakmaktan ve kulaklarını haramı dinlemekten muhâfaza etmelidir. Kendisini ilgilendirmeyen şeyleri terk etmeli ve bilmediği bir şeyin peşine düşmemelidir. İnsanların gözlerinin içine düşecekmiş gibi de bakmamalıdır! Evet, -sünnet olan budur- insanlarla konuşurken gözlerine kilitlenmemelidir. Kadınlarla konuşmak zorunda kalınırsa veya karşılaşılırsa, Nûr: 30 ve 31’de önce erkeklere, sonra da kadınlara emredildiği gibi gözler aşağı indirilmelidir, harama bakmaktan sakınılmalıdır. Bütün davranışlarda edep ve iffet ile hareket edilmelidir. Bir insanın kalitesi yapmacık hareketlerinden değil, karakterinin sağlam olup olmadığından belli anlaşılır. Bu da kaliteli insanlarca görülür. Kalitenin ölçütünü para, pul, araba, yat, kat görenlerce değil!

Unutmamak için dikkat edilmesi gereken şeyleri maddeler halinde her yerden öğrenebilirsiniz. Ama bu dikkat çektiğimiz şeyi her yerde bulmak ve herkesten duymak belki çoğu zaman mümkün olmaz. Çünkü hayat dersleri mesâbesindeki İslâmî tecrübeler; ancak o güzellikleri benimseyen ve yaşayan Müslümanlar tarafından dile ve fiile getirilebilir. Edebiyatı yapıp da yan gelip yatanlar tarafından değil! Müslüman dedelerimiz bu değerlerle yaşadılar ve bu değerle ile bu âlemden terk-i diyâr ettiler. İman ve takvâlı ecdâda iman ve takvâlı evlâd ve ehfâd yakışır!

O halde son olarak şunu söyleyebiliriz ki, bir çocuk küçüklükten itibaren gözünü, kulağını haramdan korusun, midesine haram lokma girmesin, hatta şüpheli gıdalardan ve şüpheli gelirlerden sakınsın yani bilcümle, Rabbine itâat üzere yetişsin ve gelişsin inşâAllah hâfızası sağlam, zekâsı keskin, fıkhı derin, edebi güzel, tavâzuu ve efendiliği mükemmel olacaktır.

Bizler de unutkanlıklarımıza çareler arıyorsak, doktorlardan unutkanlığı önleyici ilaçlar talep etmek yerine; çarenin, gözü, kulağı, eli, dili ve kalbi haramdan korumak ve Allah’a hakkıyla itâat etmekte olduğunu bilmeliyiz. Böylece, unutkanlık rahatsızlığımızı en azından kontrol altına almış oluruz, inşâAllah.

Unutmayalım ki, biz Allah’ın hakkını korursak O’na kulluğu terk etmezsek, O’nu unutmazsak, her amelimizde, O’nun bizi gördüğünü bilerek adım atarsak, Allah da bizi el-Hafîz ismiyle koruyacaktır.

54- EĞER ALLAH'IN RIZÂSINI VE CENNETİ İSTİYORSAK!...

Gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve akıl ve hayale bile gelmeyen envai çeşit nimetlerin bulunduğu, selâmet, esenlik, kurtuluş, huzur ve hepsinden önemlisi de içinde en büyük nimet olan "ru'yetullâh" yani Allah'ı görme imkânı olan ebedî ve kesintisiz cennetleri, o cennetlerde ikâmet etmeyi, Nebî'ye, enbiyâya, ulemâya, şehîdlere, sâlihlere, sıddîklara, dünyada garipliği ve mazlûmiyeti iliklerine kadar yaşamış şerefli mü'minlere komşu olmayı, onlarla hasbıhâl edip dünya hayatını yâd edip sevinmeyi ve cehennemlikleri temâşe edip, oradan bizi kurtaran Allah'a hamdetmeyi, tesbîh ve tahiyyelerle ebediyyen huzur, sevinç ve mutluluk içinde yaşamayı istiyorsak; evet, bunları gerçekten istiyorsak, laf ebeliğini, kelâmşörlüğü, lafşörlüğü, bahaneciliği ve her türlü bahaneyi, nefsin ve şeytanın şaşırtıcı ve saptırıcı telkin ve isteklerini, insanların ve çevrenin nefsânî beklentilerini câhiliyyenin çöplüğüne atıp Allah'ın emredip râzı olduğu gibi iman edip, şirkle, küfürle ve nifâkla -doğrudan veya dolaylı- bütün bağlarımızı keseceğiz!

Tevhîd'i, hakikati üzere saf, sade, tertemiz anlayıp tasdîk edeceğiz. O tasdîk ile hayatımızı şekillendireceğiz. Tevhîd'e i'tikâd etmemiz gereği; Allah'ı hakkıyla takdîr edip, O'na asla hiçbir şekilde ortaklar koşmayacağız. Dini ancak O'na hâlis kılarak, O'nun hükmüne tâbi ve rızâsına tâlip olacağız.

Bu hâl üzere vefât ederek, biiznillâh, Rızâ-i İlâhî'ye ve Rahmet-i Rahmân'a nâil olup, ebedî kurtulanlardan, başaranlardan, kazananlardan, sevinenlerden, felâha erenlerden ve ebedî hayatı ma'mûr olanlardan olacağız. Bunu gerçekten bütün kalbimizle istiyoruz. Yâ Rabbi, bizleri buna muvaffak kıl!

Bu büyük fırsat ve imkân, can boğaza dayanmadığı ve gün batıdan doğmadığı sürece nefes alıp veren her insan ve cin için bâkîdir.

Bütün polemikleri, çok konuşmaları ve lâf-ı güzâfları bırakıp hemen "Kitâb nedir, iman nedir?" suâllerinin cevabını delilli/tahkîkli şekilde öğrenip Allah'a imana koşalım! Nefisler uğruna değil, bu yolda yarışalım ve yardımlaşalım!

Unutmayalım, son pişmanlık asla ve kat'a fayda vermez! Vesselâm.

55- "SEN DE Mİ BRÜTÜS?!"

Şu hayatta, teoride ve söylemde değil, gerçekte ve pratikte dostluğa önem vermeyenlere şaşıyorum. Hem de dostluğun kıymetinin bilinmediği ve dostluk liyâkatinin kaybedildiği bir dönemde! Dostluğa önem verilse dahi, sözde değil özde, gerçek anlamda candan ve yürekten dost bulmanın samanlıkta altın aramaya benzediği bir çağda! İnsana üç kuruşluk çıkar kadar hatta mideye indirilecek bir tas çorba veya pilav kadar değer vermeyen insanlar arasında!

Böyle bir dönemde kimin ipiyle kuyuya inebilirsiniz? Yani kime içtenlikle itimat edebilirsiniz ve bu itimadınızda zaman da sizi haklı çıkarabilir? Yoksa çıkarcı kimse, siz kuyuya inince ipi üç kuruşa satıp sizi yolda hatta kuyuda satmaz mı? Üç kuruşu az bulsa bile, nefsi için pazarlık yapıp, kuyuya indiğiniz ipi birkaç altına değişip, size o kadar değer biçmez mi? Burada ip mecâzî anlamdadır ve sebep, vasıta, çıkar, dünyalık gibi anlamlara gelir.

Evet, şöyle bir düşünün. Hz. Hatice vâlidemizin Peygamberimize gösterdiği dostluğun tamamını, o seviyede olmasa bile, hiç değilse, kişilik, karakter, huy, ahlâk ve prensip olarak siz de taşıyor musunuz? Öyle ya, dost olabilmek için o sadâkat vasıflarını hasbelkader taşımak gerekiyor ya!

Bilelim ki, adam olduğu gibi adam gibi adam da vardır! Dost olduğu gibi, dostun kralı da vardır! Çay, çorba ve ziyâfet meclislerinin müdavimleri/arkadaşları olduğu gibi; dar, zor ve kötü gün dostları da vardır! Nefsinin, midesinin, çıkarının ve elde edeceği üç kuruşun derdinde olanlar bilmezler ama vardır!

Siz nasıl bir arkadaşsınız? Dostluk anlayışınız nasıldır? Bu hayatta kendinizi ve tanıdıklarınızı nasıl konumlandırıyorsunuz?

Dikkat edin! Şu fânî dünyada sevgi, saygı ve dostluğa önem vermediği halde, -bir kişi bile olsa- tek bir dosta sahip olan kimse görülmemiştir! Niceleri vardır, bir tek dostu bile yoktur hatta hiç olmamıştır yani! Dost sanılan kimselerin çoğu kötü ve zorlu günde, çıkar gününde Brütüsleşir, hayal kırıklığına uğratır ve "sen de mi Brütüs?!" dedirtir!

Peki, senin şu hayatta, tanıdığın kimseler içinde kaç tane dostun var? Kaç kişiyle dost olabildin? Kaç kişinin kalbine, yüreğine sevgi dokunuşlarında bulunabildin? Dostluk adımları atabildin? Yeryüzünü dostunla, dostça ve dostluk adına adımlayabildin? Ya da kaç kişiyle sevgi ve dostluktan imtinâ edip de; dünyanın, dünyalığın, nefsinin, hevânın, midenin, zevkinin, paranın, atın, yatın, katın ve lüksün derdine düştün? Bu suâller bahane dinlemek için değil elbet! Ama merak odur ki, dostluğa lâyık insan mı bulamadın yoksa sen mi dostluk liyâkatinden mahrûmdun?

Nedir bu hırsın ve telâşın? Yüz çevirdiğin ve fedâ ettiğin faziletler ve zenginlikler âhiret azığı olacaktı ama sen dünya azığıyla oynamayı, oynaşmayı ve oyalanmayı tercih ettin! Tıpkı bir çocuk gibi, çocukça! Sevgi, sadâkat, dostluk ve vefâya paha biçilemezdi ama sen üç kuruşa dostluktan ve ulvî/mânevî değerlerden vazgeçtin!

İdrâk ve ibret vaktin hâlâ gelmedi mi? Yoksa "sen de mi Brütüs?!" demeyi veya denilmeyi mi bekliyorsun?! Unutma, iman ve ihlâs kişiye kardeşlik, dostluk, vefâ ve samimiyet kazandırır. Varsa bu noktada sıkıntı, sahîh ve sağlam iman şarttır. O zaman gerçekten sevebilenlerden ve hakikatte sevilenlerden olursun. En büyük sevgi ise Allah'ın bizi sevmesidir. Allah, sevdiğini sevdirir de. O halde sen neyi daha çok seveceğine karar ver ama sakın şirke veya vefâsızlığa kayma! Yoksa son pişmanlık fayda vermez!

56- DAVETİ VE HİDÂYETİ DOĞRU ANLAMAK!

Kısaca ve özetle ifade edelim ki, mücmelen veya mufassalan Tevhîd ve hak beyân edilir. Mü'mine düşen, apaçık teblîğdir. Hidâyet ise liyâkat işidir ve "el-Hâdî" olan Allah'tandır. Bir kimse bin cilt kitap da ezberlese, akademik kariyer üstüne kariyer de yapsa, hâfız da olsa, zeki de olsa, hazır cevap da olsa, edebiyatçı bir hatip de olsa, hatta insânî yönden bin bir tane efendiliği ve iyi özellikleri de bulunsa, hidâyete lâyık değilse, Allah kalbine iman vermez ve o kimse hidâyet bulamaz! Allah'ın istediği şekilde iman edemez! Haddızâtında kendi irâdesiyle kalbini hidâyete açmaz, imana tâlip olmaz!

Onun için, hidâyet ehli olan bilir ki, hidâyet Allah'tandır. Bunu yakînen bilmek de bir imandır. Çünkü Lâ Hâdiye İllallâh'tır. Yani Allah'tan başka hidâyet verici yoktur.

Bu nedenle de Kelime-i Tevhîd'in teblîği ile yetinmek gerekir. Tevhîd'i kabul etmeyen/edemeyen kimseye kızmanın, bağırmanın, kendisiyle münâkaşaya girmenin hiçbir mânâsı yoktur. İman sahibi olan akl-ı selîm kimse bu hakikati çok iyi bilir.

Bu nedenle de güzel örnekliği, sıla-i rahmi, güzel geçimi, geçimliliği, hikmeti ile yılmadan, sabr-ü sebât ile Allah'a davete devam eder ve yakınlarından başlayarak insanların hidâyetlerini önemser ve bir anlamda bunu yani insanların da kurtuluşunu dert edinir. Bu da ihlâs ve samimiyetten kaynaklanır.

Sosyal medyada rastlanılan münâkaşa ve polemiklerin nedeni, hidâyet, teblîğ ve hikmet kavramlarını doğru anlamamaktan ileri gelmektedir. Oysa ne kadar muhtasar veya mufassal anlatırsan anlat, hidâyete lâyık olmayan kimse, iki dünya bir araya gelse, yüz yıl değil, bin yıl yaşasa -Allah'ın emrettiği ve râzı olduğu şekilde, şirksiz olarak- iman edemez!

Bunu bilen bir kimse nasıl olur da sorumluluk dairesini îfâ ile meşgul olma ve -az da olsa devamlı olan- sâlih amellerle meşguliyette istikâmet sahibi olma derdinde olmaz?! Nefsinin karıştığı hikmetsiz ve boş işlere girişir!

Zorla, kızarak, tartışarak, münâkaşaya girerek ve husûmetleşmelere adım atarak kim kimin kalbine imanı sokabilir?! Allah'tan başka kalpleri kim bilebilir? Kalplere kim söz geçirebilir ve hidâyet-i mûsile anlamında kim kime hidâyet edebilir?

Gaybı, geleceği ve insanların âkıbetlerini kim bilebilir? Akîdesi bozuk bir kimse ileride iman edip, ahlâkı bozup olup da geçmişte kendisine kötü örnek olan bir Müslümanı fersah fersah geçebilir! Hatta ona âdil bir şâhid olarak mü'min ağzıyla, "sen geçmişte İslâm adına ne kötü bir örnektin!" diyebilir! Allah muhâfaza! Onun için de, hayata ve imtihâna bu şekilde geniş bir perspektiften bakmalıyız. Dar kafalı, anlayışsız, öfkeli ve aceleci olmamalıyız!

Tevhîd'i hakkıyla bilip tasdîk eden bir kimse bu noktalarda hiç dikbaşlılık ve inatçılık edebilir mi? Ediyorsa da, bu durum ya Tevhîd'i ve hidâyet mevzuunu bilmemekten ya da kötü ahlâklılıktan kaynaklanan bir durum değil midir? Rabbimizin de bildirdiği gibi, Peygamberimiz bile istediklerine, yakınlarına, akrabasına veya kavmine hidâyet edemez. Bu kesindir. Bu Tevhîd'dir, imandır.

Hâsılı; kula düşen teblîğ ve güzel örnekliktir. İnsanların hidâyete erip ermemesinden mes'ûl değildir. Kulun görevi, Tevhîd ve İslâm'a sadâkat ve Tevhîd'in teblîğidir. Yeter ki, basîretle, hikmetle, en güzel şekilde, doğru ve yumuşak bir üslupla ve dahi asla ta'vîz vermeden olsun. Kul, bunlardan sorumludur. Münâkaşa ve polemiklerle kimsenin kalbine iman sokma imkânımız yoktur.

Fakat güzel ahlâk, güzel örneklik ve hikmetli olmak hayırlara ve hidâyetlere vesîle güzel amellerdir. Biz, Allah'a imandan hemen sonra sâlih amellerle mükellefiz. Sâlih ameller çerçevesinde de Nebevî ahlâkla bezenmeliyiz. O ahlâk da, dost-düşman herkes tarafından takdîr edilir. Bu konuyu daha iyi anlamak isteyenler, iki yıllık Hudeybiye antlaşması döneminde harpsiz ve darpsız geçen barış günlerinde kaç kişinin hidâyet bulduğuna baksınlar, okusunlar. Kısacasını biz söyleyelim. Bi'setten Hudeybiye antlaşmasına kadar geçen 19 yıllık zaman zarfında iman edenlerin neredeyse iki katına yakını o iki yıllık anlaşma döneminde iman etmiştir. Neden dersiniz? Cevap; Ashâb-ı Kirâm'ın güzel ahlâkı ve güzel örnekliğidir! Güzel örneklik kalplerde fütûhâtlara yol açmıştır. Kalplerin fethi kalelerin fethinden daha önemlidir. Onun için Hudeybiye anlaşmasına "feth-i mubîn" dendi ve bu hususta Feth sûresi indi. Dolayısıyla güzel ahlâk ve mü'mince örneklik insanların hidâyetleri meselesinde harpten ve darptan daha etkilidir. Zira barışta hayır, bereket ve birçok güzellikler vardır.

O halde ey gençler ve kendini genç hissedenler! Bırakın, hikmetsizliği, cür'etkârlığı, çok konuşmayı, çok soru sormayı ve münâkaşaları! Tevhîd'i öğrenin, bahanelere sığınmadan iman edin!

Vallâhi, Kur'ân ve Hadîslerde Kelime-i Tevhîd, şu semâdaki güneşten daha açık, parlak ve âşikârdır! Allah'a iman hususunda hiçbir kapalılık yoktur! Allah'a imanın önündeki engeller nefis, hevâ, kibir ve bile bile haktan yüz çevirmektir! Yani kişinin kendi nefsine zulmetmesidir! Nefsine zulmetmeyen hidâyete tâlip olur, olmalıdır.

Ey Rabbimiz, bizlere hidâyet verdikten sonra kalplerimizi şirke ve bâtıla kaydırma, bize katından bir rahmet ver, hidâyetimizi artır, kalplerimizi dinin üzere sâbit kıl, bizi Müslimler olarak vefât ettir ve sâlihlere ilhâk buyur. Âmîn.

57- MİSÂFİRİN DİKKAT ETMESİ GEREKEN ŞEYLER:

Özetle...

1- Misâfir, ev sahibinin uygun gördüğü yere oturur, diğer bir ifadeyle uygun görmediği yere oturmaz.

2- Ev sahibine imam olmaz. Misâfirin daha ehil olması nedeniyle ev sahibinin izin vermesi müstesnâ.

3- Önüne gelen yemeği beğenmezlik etmez, eleştirmez.

4- Yemek yerken edepli şekilde oturur, bir tarafa yaslanmaz.

5- Misâfir, ev sahibinden umduğu, arzu ettiği şeyleri istemez; önüne ne gelirse onu yer. Ecdâd onun için, "misâfir umduğunu değil, bulduğunu yer" demişlerdir.

6- Misâfir, ev sahibini ve orada bulunanları rahatsız edecek şekilde davranmaz.

7- Misâfir, ev sahibi için hayır ve bereket duasında bulunur.

8- Ev sahibinden izinsiz ve habersiz evi terk etmez.

9- Yatılı olarak misâfir giden kimse -bir zarûret yoksa- üç günden fazla misâfir kalmaz ve hâne halkına yük olmaz.

58- HİDÂYET, HİDÂYET, HİDÂYET!

Ben sosyal medyada fayda vermeyecek diyaloglara, tartışmalara ve polemiklere girmemeye on sene önce karar verdim ve bu kararıma sâdık kaldım. Onun için Tevhîd'e, ilme, hayra ve fazilete aç ve muhtaç olan mücmel veya mufassal sözden değil, işâretten bile alacağını alır. Almak istemeyene de yapacak bir şey yoktur. Zira hidâyet ve muvaffakiyet Allah'tandır. Bu sebeple -neye inanırsa veya nasıl inanırsa inansın- kimseyi zorlamaya gerek yoktur. Kâfirûn Sûresinin son Âyetinde de belirtildiği gibi, herkesin dini ve inancı kendinedir. Müslümana ise, özel ve genel anlamda açıkça teblîğ etmek düşer.

Şahsen ben, Kur'ân ve Sünnet'in muhkem ve kat'î Nassları çerçevesinde Tevhîd'e tâbiyim, şirkten berîyim. Benim dinim, vahiy dinidir. Nefis, hevâ, akılcılık ve "ama ama" dini değildir. Allah ve Rasûlü, muhkemâtta hangi hükmü vermişse, i'tikâd da amel de ahlâk da menhec de usûl de yol da ancak odur! Evirip çevirmeye, hevâ ve hevesler ile karıştırıp, oraya buraya çekmeye, lastik gibi sündürmeye, nefsânî ve şeytânî kıyâs, te'vîl, bahane ve ta'vîzlerle Allah ve Rasûlünü yalanlamaya ve iftirâ etmeye gerek yoktur!

Fakat her ne kadar bu din çok açık ise de, nefse ve şeytana rağmen bu dine tâbi olmak da bir o kadar zordur! Hatta bu durum, Hadîs'te, kor hâline gelmiş ateş parçasını avuçlamaya benzetilir. Yani Tevhîd ehli olmak her babayiğidin harcı değildir, salt iddiadan da ibâret değildir. İddia ispat ister! Hidâyet; ancak el-Hadî olan Rabbu'l-Âlemîn'in muvaffak kıldıklarının nâil olabilecekleri bu dünya şartlarındaki en büyük başarı, izzet ve şereftir. Buna talip olmalıyız, hidâyet üzere isek dahi hidâyetimizi, imanımızı, ihlâs ve takvâmızı artırmanın derdinde, duasında ve çabasında olmalıyız. Nefsi dizginlemeden, sâkin ve şartlanmışlıktan uzak bir kafa ve kalp ile Allah'ın Âyetlerini okuyup anlamaya çalışmadan ve bu hususta Yüce Allah'tan yardım isteyip, bu istek hususunda da son derece samimi ve ihlâslı olmadan olmaz! Hayat devam ettiği sürece bu fazilet fırsatı kaçmamıştır. Zararın neresinden dönersek kârdır! Herkese, her şeye ve kınayıcıların kınamasına rağmen!

Unutmayalım, Allah bize yeter. O ne güzel Vekîl'dir, ne güzel Mevlâ'dır ve ne güzel yardımcıdır. Ey Rabbimiz, mağfiretini dileriz. Dönüş ancak Sanadır!

Hakk Teâlâ, hakkı hakkıyla bilip hakkıyla uyan hak ehlinden eylesin bizleri. Vesselâm.

59- TEKFÎRCİLİK, TEKFÎRSİZLİK, İFRÂT, TEFRÎT VE VASATLIK!

Müslümanı tekfîr eden veya şu Müslümanı tekfîr etsem mi etmesem mi diye gitgeller yaşayan kimsenin ameli nedeniyle üzülmeyin! Çünkü o kimse Tevhîd’den emin değildir! Üzülecek biri varsa, o kendi hâline üzülsün! O kimse, sahîh olarak veya tahkîkî şekilde iman etmediği gibi; normal, standart, insânî edepten de yoksundur ki, taşkınlık edip -bilgisizce ve delilsizce- Tevhîd ehlini tekfîre yeltenmektedir! Tefekkür et!..

Bununla beraber, efrâdını câmi’ ve ağyârını mâni’ çerçevede olmayan, mezmûm tekfîrcilik “küçük küfür” olsa da, meşrû’ ve vâcib olan tekfîrden imtinâ anlamındaki tekfîrsizlik de büyük küfürdür!

İman ehli ise, bu iki ifrât ve tefrît fırkaları arasında orta yol tutan değil; Allah ve Rasûlünün emrettiği istikâmette vasat olan kimsedir. Vasatlık, Kur’ân, Sünnet ve müctehid ulemâya uyarak hak ehli olmaktır. Yani vasatlık nefse göre değildir! Vasatlık, birbirine zıt yöndeki iki yanlışın tam ortasında yürümek de değildir! Her hususta Şerîat’ın emrettiği yolu tutmaktır vasatlık… Akılcılıkla tutulan orta yolculuk ya ifrâta ya da tefrîte yaklaşmaktır! Hangisine daha yakınsa, ondan sayılmaktır!

Bilelim ki, hak her ne ile karıştırılırsa karıştırılsın o şey bâtıl sayılır! Hak haktır, bâtıl bâtıldır! Tevhîd Tevhîd’dir, şirk de şirktir! İnsanın önünde de iki yol vardır. Ya iman ya inkâr! Ya şükür ya küfür! Ya vahye uymak ya da her ne şekilde olursa olsun, isterse yer yer vahiyle karıştırılsın, hevâya uymak! Ya Hakk’a itâat ve ibâdet ya da halka!

İmtihân, -sonucuna mahkûm olmak kaydıyla- bu iki seçenekten birini tercih etmektir! Soru da seçenek de net ve iki yol da açık! Makbûl olan, hak yolu, Tevhîd yolunu seçmek, o yola girmektir! Fakat azgın nefisler dizginlenmeden, hevâ kontrol altına alınmadan iman yoluna girmek çok zordur! Çünkü başta şeytan ve nefs-i emmâre olmak üzere, o yolun düşmanları, aleyhtarları, engelleyicileri, bozup karıştırıcıları çoktur! Rabbim bizleri mü’minler ve Müslimler olarak yaşatıp, iman ve İslâm üzere huzuruna alıp, râzı olduğu sâlih kullarına ilhâk eylesin.

USÛLEN KISA NOT:

Bu paylaşım, bu hususta söyleneceklerin yanında özetin özeti bile değildir. Bununla beraber, bilene kâfîdir, az bilene veya bu hususu karıştırana tefekkür kapısı; hiç bilmeyene ise araştırma yolu açar! Soru isteyen bir paylaşım da değildir! Zira "suâl" kelimesi "sormak" anlamına geldiği gibi, "istemek" anlamına da gelir. İstemeden sormak samimiyetsizliktir. İsteyen ise zaten önce okur, araştırır, anlamak ve öğrenmek adına bir çaba ve gayret ortaya koyar. Bütün sorumlu davranışlardan sonra da nokta atışı mesâbesinde kaliteli ve takdîre şâyân bir soru ve edâ ile kavrayamadığı noktayı ilmine ve edebine güvendiği kimseye sorar. Fakat bu soru sorma merhalesinden önceki sorumluluklar ifa edilmeden "soru-cevap" diyaloglarından genelde hayırlı sonuçlar çıkmaz. Her ne kadar câhillerin, polemikçilerin ve münâkaşacıların nefislerine hoş gelse de!.. Vesselâm.

60- DAVET VE MÜNÂZARA ÂDÂBINA DAİR:

İtiraz, muhâlefet ve münâkaşaya açık olan ve herkesin her söze rahatlıkla girip sözün akışını kesebildiği ortamlarda çoğu zaman Âyetler okuyarak aradaki i’tikâdî ihtilâfları sonlandırmak ne yazık ki mümkün olmuyor! Veya konferansvârî “giriş-gelişme-sonuç” istikâmetinde düzenli bir konuşma ile karşı tarafa hitap etmek de pek mümkün olmamaktadır. Çünkü ilkinde, Âyetler okunduğunda o Âyetlerin kabul edildiği söylenmekte fakat o muhkem Âyetlerin anlamlarına, muhtevâlarına ve hükümlerine dair konuşulduğunda o cihet reddedilmektedir.

Güzel bir mukaddime ve alt yapıyla girişilen düzenli/tertipli konuşmalar da, farklı düşünce yapılarından ve i’tikâdlardan dolayı bazı meclislerdeki insanlar tarafından gelişigüzel kesildiği için maksat ve merâm yeterince ve etkili biçimde ifade edilememektedir.

Onun için çözüm, hakkı arayan insanların, -kendi fikirlerine uygun olmasa dahi- sabırla, saygıyla ve tahammülle konuşmacıyı dinlemeleri ve konuşan kimse sözünü bitirdikten sonra ona cevap vermeleridir.

Konuşma arasında söz kesilip -önemine binâen ve tam yeri olduğu için- soru sorulsa, eklemeler ve açılımlar yapılsa, konuşmacıya bu ekleme, soru veya açılımlardan hemen sonra sözü tekrar bırakarak onun konuşmasının akışının bölünmemesi, konunun farklı mecrâlara taşınmaması, taşırılmaması ve saptırılmaması gerekir. Bunun yapılabilmesi yani başarılabilmesi de, gerek konuşmacıların ve gerekse dinleyicilerin samimiyetini gösterir.

Bu tür ortamlarda nefsi ön plana çıkarmak ve “ben bilirim” mesajı vermek için konuşulmamalı, hakkın ortaya çıkarılması ve İ’lâ-i Kelimetullâh için yani Allah’ın Kelimesinin, Kelime-i Tevhîd’in yüceltilmesi ve hakkın hâkim kılınması için çaba sarf edilmelidir.

Dikkat edilmesi gereken diğer bir husus ise, böylesi ortamlarda hakkı etkili şekilde ifade ve ispat eden, bâtıl fikirleri rahatsız eden bir konuşmanın/konuşmacının sık sık bölünmesi aslında hak karşısında mağlubiyetten ve o hakkın dile getirilmesinden kaynaklanan nefsî rahatsızlıktan ileri gelir. Bu da samimiyet iddiasıyla örtüşmez!

O halde, ehl-i hak ibretle ve basîretle bu durumu tefekkür ve temâşâ etmeli ve hakkın sesinin yükselmesi için destek olmalıdır.

61- ALLAH VAR, KEDER YOK!

“Aferin, poh poh, çok yaşa” tıynetinden, “gelene ağam, gidene paşam” söyleminden ve polyannacılık psikolojisinden uzaklaşıp, Allah’ı hakkıyla takdîr edin, dini ve ibâdeti Allah’a hâlis kılın, A‘den Z’ye şirki, küfrü, nifâkı, tâğûtu, şeytan ve dostlarını ve şeytanı râzı edecek amelleri reddedip terk edin, tüm muhtevâsını muhtevî şekilde “L İLÂHE İLLALLÂH” deyin, Allah’ın hudûdunu çiğnemeden, muhkemâtını eğip bükmeden hâlis Tevhîd’e tâlip olun, teslim olun ve hakkı müdâfaa edin; o zaman göreceksiniz ki, bu büyük fazilete mazhar olanlar bu zamanda gerçekten çok azdır!

Bu sebeple -şikâyet etmeden, sızlanmadan ve hak yoldan sapmadan- mânen, rûhen ve amelen yalnızlığa da hazır olmalısınız! Bu durum mü'mine uzak değildir! Bilakis âhir zamanın bir gerçeğidir!

Tahkîkî imana, Nebevî ahlâka, Rabbânî metoda ve İslâmî kardeşliğe önem ve öncelik verin! Çünkü bunlar, Yüce Rahmân’ın rahmet, mağfiret, inâyet, yardım ve tevfîkini celbeden sâlih ameller ve sorumluluklardır! Bu değerlerin ihlâl ve ihmâli ise, maddî, mânevî, rûhî, bedenî, kalbî, kavlî, ferdî, ictimâî, dînî, dünyevî ve uhrevî felâket ve helâketlere sebep olur!

62- FİTNESİZ BİR FACE OL(A)MAYACAK MI?!

Bismihi Sübhânehu...

Delikanlı! Gıyâben benim aleyhimde konuştuğun anda benimle samimi olma ihtimâlini ortadan kaldırıyorsun da; bilmeden, anlamadan ve tanımadan neden rastgele konuşursun?! Allah'tan korkmaz mısın?

Sosyal hayattan beni tanımadan sosyal medyada dedikodu, yaygara, fitnecilik ve sû-i zan hastalığına tutulup aleyhimde yalan, boş ve bâtıl sözlerle tahkîr ve tezyîf edici şekilde konuşan iman ehli olsun, olmasın, hiçbir kimseye hakkımı helâl etmiyorum! Allah'ın dilemesi müstesnâ! Bu prensibimden maksadım, fitneciliğe prim vermemektir! Biraz, Allah ve ahîret inancı olup da iman ehlinin aleyhinde konuşanlar bunu kafalarının ve kalplerinin bir köşesine yazsınlar! Olur ki, fıtratları galeyana gelip göğüslerini daraltır ve vicdan azaplarıyla muzdarip ve mahzûn olup, tevbe ederler ve ıslâh olurlar! Sahîh ve sağlam şekilde iman ve Nebevî ahlâkla vasıflanırlar! "Ben bilmiyordum, yanlış anlamışım, falanın ağzına bakmışım" diyenler de bu sözüme dâhildir!

Bilmediğin bir şeyin peşine düşme! Gaybı taşlama! Sû-i zan etme! İman ehlinin izzet ve şerefini ihlâl etme! Tanımadığın Müslümanlar hakkında hüsn-ü zan et!

Bu satırların sahibi, ehl-i imanın aleyhinde konuşmaz ve konuşturmaz. Bilen bilir, benim bulunduğum yerde hiçbir kimse iman ehlinin gıybetini yapamaz! İşte buna yiğitlik denir! Gıybetçilerin bile gıybetini yaptırmam ve imanları sebebiyle onların izzetlerini korumayı îmânî bir sorumluluk bilirim. Zira kemâl-i iman bu yoldan geçer.

Genç kardeşim! Bilmediğin hususta fikir belirtme! Tanımadığın kimseler aleyhinde konuşma! Bu çok mu zor?!  Eğer zor ise, nefis muhâsebesiyle bu zorluğun üstesinden gelmeye çalış! Zira bu başarı seni îmânî, aklî, fikrî ve tecrübî olgunluğa götürecektir. Daha akıllı ve daha oturaklı bir mü'min olacaksın.

Bil ki, şerre koşanların, sebep olanların, zulme ve fitneye arka çıkanların hesabını Âdil-i Mutlak olan Yüce Rabbimiz bir gün mutlaka sorar! Sevaplarını zulmettiklerine gönderip, onların günahlarını yüklenerek iflâsa koşma! O Allah ki, zulmü kendi nefsine bile haram etmiştir. Bu gerçek karşısında titremelisin!

Nezâketimi muhâfaza ederek, -yeğenlerime dayı, amca, abi diyecek durumda olan- binde bir kadar ekalliyette yani çok az olarak rastladığım cür'etkâr ve hikmetsiz bazı paylaşımlara hikmet çerçevesinde ancak bu kadar cevap verebiliyorum!

İhtar ve ikaz olarak ifade edeyim. Fitnecilik karşısında sükût eden mü'minler de o münkerlere pasif olarak destek vermiş olmaktadırlar. Çünkü ma'lûm, münker karşısında mü'minin tavrı ve tavırları vardır!

Şahsen ben, -güç yetirebildiğim bir ortamdayken- sosyal hayatta hakkı ve haklıyı savunmadığım bir istisnâ bile hatırlamıyorum. Ama ne yazık ki, bazı kimseler sosyal medyayı -bilerek veya bilmeyerek- fitne ortamına çevirdiler! Bundan rahatsız olmamak; -Allah korusun- ya akîdenin bozukluğundan yahut da imanın zayıflığından ileri gelir.

Ey mü'minler! Özellikle face'de "genel anlamda", binde bir bile olsa bana karşı da yapıldığına bazen rast geldiğim gıybetçilik, sû-i zancılık, iftirâcılık ve fitnecilik çığırını açmaya çalışanlar sebebiyle imanlı rûhlarınız rahatsız olmuyor mu? Bu yaygaracılıktan kim kazanıyor? Kimi sevindiriyoruz? Bu tür gayr-i ahlâkî savrukluklardan ve savurganlıklardan İslâm ve Tevhîd daveti zarar görmüyor mu? Yapamıyorsan, bari yıkma! Allah'a ve âhiret gününe iman ediyorsan ya hayır söyle ya da sus! Yapma kardeşim! Sonra pişman olursun! Allah'ın Celâl sıfatları olduğunu unutma!

Not: Bu paylaşımımızda bire bir kimseyi kastetmedim, kimseye husûsî cevap vermedim. Sadece genel uyarı ve nasihat görevimi yaptım. Bir mü'min olarak...

Hoca talebesine, baba evladına, amca/dayı yeğenine, abi de kardeşine bazen kızsa da, aslında bu onların iyiliği içindir. Onun için, Hûd: 88'de geçtiği gibi; vallâhi, "ben gücümün yettiğince, ıslâhtan başkasını istemem."

Sahîh imana hatta tahkîkî imana çok önem veren ve bunu bütün problemlerin çözümünü sağlayacak anahtar olarak gören ve her dâim en öncelikli konu olarak gündemde tutan bir mü'min olarak söylemeliyim ki, ehl-i imana karşı kalplerimizde kin biriktirmemeliyiz. Şahsen ben, bütün mü'minleri imanları ve samimiyetleri kadar seviyorum. Udvân ise ancak zâlimlere ve kâfirleredir. Ehl-i küfrün de, hikmet ve basîretle hidâyetlerini istemekle beraber...

Gençler şunu da bilsinler ki, ehl-i küfürle meşrû dairede güzel geçinmek, geçimlilik, güler yüzlü olmak ve güzel söz söylemek velâ ve berâ akîdesini bozmaz! Bu akîdeyi, kendini Tevhîd'e nispet eden herkesin delilleriyle sağlam şekilde öğrenmeleri şarttır.

"Tevhîd ehliyim" diyenler, Kelime-i Tevhîd'in ve Kelime-i Şehâdet'in ikinci kısmının "Muhammedun Rasûlullâh" olduğunu, bunun da Muhammed aleyhisselâm'ın Sünnet ve metodunu örnek almayı ve onun ahlâkıyla ahlâklanmayı gerektirdiğini unutmasınlar! Unutmayın, ehl-i küfürde iman olmadığı için onlar sizin imanınızı değil, ahlâkınızı görür. Güzel ahlâkınız varsa, onlara hakkı ulaştırabilirsiniz. Yoksa, İslâm adına kötü örneklik oluşturmanın vebâliyle Huzûr-u Mahşer'e varırsınız!

Bitirirken; İslâm'daki meşrû ve zarûrî tekfîr ile Hâricîlerin sahâbeyi tekfîr etmeleri gibi iman ehlini tekfîr etmek anlamındaki tekfîrciliği karıştırmamak gerekir. Akâid kitabımızda bu konuları genişçe -üç farklı konu başlığı altında- açıkladık ve sosyal medyada birçok makale yazdık. Allah ecrimizi ziyâde eylesin. Tekrar edelim ki, âmiyâne tabirle "tekfîrsizlik" olarak ifade edebileceğimiz şey daha kötüdür. Çünkü kâfir olduğu güneş gibi açık olan bir kimsenin Müslüman olduğuna i'tikâd etmek, kişiyi küfre sokar. Bunda ittifâk vardır. "Tekfîrcilik" hususunda ise beş ayrı görüş vardır ve küçük küfürdür! Takvâ sahibine düşen her ikisinden de sakınmaktır!

Uzun lafın kısası; Rabbimizden tahkîkî iman, ihlâs, takvâ ve uhuvvet, İslâm üzere istikâmet ve hüsn-ü hâtime dileriz. Selâm ve dua ile.

63- PİKNİKTEN ETE, KARDEŞLİKTEN SAMİMİYETE, YİYİCİLİKTEN GIYBETÇİLİĞE PEK ÇOK ŞEY!

Piknikte olması ya da olmaması gerekenler nelerdir?

Piknikte samimiyet, kardeşlik, dostluk, istişâre, paylaşım, dertleşme, hasbıhâl ve Allah ne verdiyse -ifrâta kaçmadan- güzel nimetler ve ikrâmlaşma olmalı; gıybet, münâkaşa, patavatsızlık, kalp kırma ve nefsâniyet olmamalıdır. Yani ziyâretleşmeler, piknikler ve birlikteliklerde öncelik ihlâs ve takvâ olmalıdır. Kardeşlik ve muhabbetin olduğu yerde yiyicilik, bencillik ve gıybetçilik olmaz! İki lokma et için bunlara sessiz kalmamalı ve geçit vermemelidir! İnsanın ağız tadı mâneviyat, samimiyet ve mutluluk ile olur. Nefsâniyet ve gıybetçiliğin olduğu yerde ise huzur, sükûn, sekîne, itminân ve bereket olmaz; şeytanlar o mecliste/oturumda ve yakınlarda cirit atarlar!

Çözüm şu:

Sana laf getireni arkadaş listenden çıkar! En azından, ona prim verme, "aferin" deme! Gıybetini yapan mü'minin de, sen aleyhinde gıybet ve fitne meclisleri oluşturma, buna müsâade etme! Takvâya tâlip ol! Bil ki, taleb edenlerin en hayırlı azığı budur!

"Adam aleyhimde konuşmuş, dayanamıyorum" mu diyorsun? Neden? Sana sevaplarını gönderdiğine mi bozuldun?! Vallâhi, bir piknik veya bir mecliste biri bana, falan senin aleyhinde konuşmuş dese, önce ona: "Sen de gıybetin ve fitnenin postacılığını mı yüklendin? Bunu mu kendine lâyık gördün?" derim, sonra da madem aracılık yapmaya bu kadar heveslisin, şu yediğimiz baklavadan bir tabak da gıybetçiye götür. Onun bize gönderdiği sevaplar yanında lafı bile olmaz. Bizi ma'zûr görsün de, derim!... Taşıyacaksan bari hayırlı şeyler taşı! Yüklenip taşıdıkların yarın cehennem odunu olmasın! O arkadaş da yiyecekse helâl gıda yesin, gıybet ederek ölü veya kendisine cevap verme noktasında bir nevi ölü gibi olan kardeşinin etini yeme vahşetinden sakınsın!..

Tefekkür ve istifâde dileklerimle vesselâm.

64- VASAT ÜMMET... VASAT KUL... VASAT İNSAN...

Vasat mü'min ifrâtçıdan da tefrîtçiden de daha hayırlıdır. Çünkü tefrîtçi, Müslüman olmayana da Müslüman der, ifrâtçı ise Müslümanı bile tekfîr eder veya en azından -aleyhine açık bir delil ve yol olmamasına rağmen- şüpheyle bakar. Şüphecidir ve kendi iç âleminde güven sorunu yaşar. Vasat mü'min ise her şeyi yerli yerine koyar, adâletten ve hakkâniyetten sapmaz, mü'mine mü'min, kâfire kâfir der. "Der" kelimesi "i'tikâd eder ve mûcibinde amel eder" anlamındadır. Muayyen tekfîri, davetin maslahatı ve hikmet açısından çoğu zaman dillendirmese bile, iman ve küfür çizgileri kalbinde ve hayatında çok belirgindir. Normal şartlarda vasat olan mü'min akîdede mutkındir ve delile dayanır. İfrâtçı ve tefrîtçi kimseler ise Akâid ilmini ya bilmezler ya da çoğu meselenin delillerine vâkıf değildirler. Bu sebeple birçok meseleyi birbirine karıştırırlar. Bu karıştırmadan da ya ifrât ya da tefrît doğar. Pratikte hikmet, basîret, sağduyu, insâf ve güzel ahlâktan yoksunluk ya da zaafiyet de cabasıdır. Bu yoksunluk, zaafiyet, boş vermişlik veya aşırılıklar nedeniyledir ki, ifrâta bakarak tefrît, tefrîte bakarak da ifrât ortaya çıkar. İlim ve hikmete tâlip olup Allah Rasûlünü örnek almak varken, insanlar birbirlerine tepkisellikle bu iki dalâlet yolundan birine girerler. Rabbimizden gelen basîretlerle yol bulan kimse ise Sırât-ı Müstekîm'e girer ve hak yolun yolcusu olur. Ama bunun için ciddi bir talep ve çaba olmalıdır. Zira cehennem nefse hoş gelen şeylerle, cennet ise nefse hoş gelmeyen şeylerle kuşatılmıştır. Nefsi dizginleyip terbiye etmeden istikâmet ehli olmak çok zordur!

Rabbimiz, Bakara Sûresinin tam ortasında meâlen şöyle buyurur:

"İşte böylece bütün insanlara karşı şâhidler olmanız ve bu Peygamberin de size karşı şâhid olması için, Biz sizi vasat (orta, adâletli, hayırlı, ifrât ve tefrîtten uzak, dengeli, denge unsuru) bir ümmet kıldık." (Bakara: 143)

Vasat ümmetin âdil şâhidlerinden olmamız duasıyla.

65- SÂLİH SELEFİMİZİN ZÜHDÜ:

Emevî halîfesi Hişâm b. Abdülmelik Kâbe'ye girdi, birden Sâlim b. Abdullah b. Ömer'i görünce:

"Benden bir şey iste (vereyim)" dedi.

Dedi ki:

إني أستحيي من الله أن أسأل في بيته غيره

“Allâh'ın evinde, O'ndan başkasından istemekten hayâ ederim."

(Kâbe'den) çıktıklarında, Hişâm:

"Şimdi iste" dedi.

Sâlim ona dedi ki:

"Dünyevî bir şey mi isteyeyim yoksa uhrevî mi?"

Dedi ki:

“Dünyalık bir şey…”

Sâlim ona şöyle cevap verdi:

والله ما سألت الدنيا من يملكها فكيف أسألها من لا يملكها 

“Vallâhi, dünyalığı sahibinden istemedim ki, sahip olmayandan nasıl isteyeyim?!" (Siyeru A’lâmi’n Nubelâ, İmam Zehebî, Müessesetü’r Risâle, Riyâd, Thk: Şuayb el-Arnaût, Me’mûn es-Sâğırcî, 4/466)

66- KAÇIŞ NEREYE?!

İnsanı derinden sarsan ve tüylerini diken diken eden şu Âyet grubunu mefhûmen düşünüp tefekkür edelim…

Rabbimiz, İsrâ: 66’da, ticâret yapmak ve benzeri amaçlarla fazlından aramamız için denizde gemileri yürüttüğünü, bize deniz ve gemi gibi nimetler bahşettiğini, onları emrimize boyun eğdirdiğini haber veriyor.

Ardından 67. Âyette denizde insanların başına bir sıkıntı, bir belâ dokunup da boğulma tehlikesiyle karşı karşıya kaldıklarında, Allah’tan başka ibâdet ettikleri, yalvardıkları, kutsayıp yücelttikleri bütün ilâhlarının ve putların hatırlarından kaybolup gittiğini, çünkü bu durumdan onları kendisinden başka kimsenin kurtaramayacağını bildiklerini ve bu sebeple kendisine yalvardıklarını, fakat onları boğulmaktan kurtarıp, sâlimen karaya çıkarınca Tevhîd’den yüz çevirdiklerini, çünkü insanın çok nankör olduğunu haber veriyor.

Rabbimiz 68. Âyette ise, denizde boğulmaktan kurtardığı ama şımarıp kibirlenen ve fuhşiyatlara dalıp Tevhîd’den sapan o kimselere ve herkese şunu ifade ediyor. Denizden kurtulduk diye şımarıp eski şirk ve küfürlerinize devam ediyorsunuz ya, peki, Allah’ın sizi -Kârûn gibi- yerin dibine geçirmeyeceğinden veya -Lût kavmi gibi- üzerinize çakıl taşları yağdıran bir kasırga göndermeyeceğinden emin mi oldunuz?

Evet, ya üzerine bastığınız o kara parçası sizi içine çekerse ya üstünüzdeki sema üzerinize taş yağdırırsa! Bunun olmayacağından güvende misin?!

Ardından insanların bunlara karşı kendileri için bir vekîl, bir yardımcı ve bir koruyucu da bulamayacakları ifade ediliyor.

Bitmedi, devam edelim. Yüce Rabbimiz, 69. Âyette ise, denizde bir belâdan kurtulup karaya ulaşan ama karada iken denizde yaşadıkları boğulma tehlikesini ve Allah’ın kendilerini oradan kurtarıp bir kez daha iman ve kulluk etme fırsatı verdiğini unutan insanları ve hepimizi derinden sarsacak bir noktaya geliyor.

Mefhûmen ne diyor biliyor musunuz?

“Yoksa sizi tekrar denize döndürüp de üzerinize şiddetli bir kasırga göndermesinden ve böylece geminizi parçalayıp nankörlüğünüz sebebiyle sizi suda boğmasından emin mi oldunuz?”

SübhânAllah!

Allah, sizi o belâdan kurtarınca Allah’a yönelip tevbe etmeniz ve iman edip şükretmeniz yerine, siz eski hâlinize devam ettiniz ya! Hatta daha da şımarıp havalara girdiniz! Denizden kurtulunca âdeta “artık bize karada ölüm yok!” dediniz! Diyelim ki, Allah sizi karada öldürmeyecek, peki, daha önce ölümden döndüğünüz o denize tekrar dönüp, orada boğulmaktan emin mi oldunuz?

Bu dehşetli Âyetlerin mânâ, mefhûm ve derinliklerini tefekkür etmeye devam etmemiz adına Rabbimiz şöyle söylüyor:

“Bize karşı bunun öcünü alacak kimse de bulamazsınız!”

Allahu Ekber!

Âdeta Rabbimiz diyor ki:

Ey nankör insan! Senin sahibin, efendin Benim! Bir köle sahibine, efendisine nasıl başkaldırıp isyân eder?! Şirk ve küfür biçimindeki isyân, başkaldırı ve hıyânetin cezâsı nedir? Hem de bir fâniye değil, Âlemlerin Rabbine! El-Bâkî’ye!..

İşte sen, Allah’ın sayısız nimetlerine ve ikrâmlarına rağmen nankörlük edersen, seni önce bu dünyada ölüm ile yakalar, sonra da âhirette ebedî bir azap ile cezalandırır!

Sen kendin için Bize karşı bir yardımcı da bulamadığın gibi, seni savunacak bir takipçi, bir araştırmacı, bir avukat ve bizden öcünü alacak bir kimse de bulamazsın!

Bütün bunlara rağmen yolunu, Allah’a isyân olarak belirleyen insan, Celâl ve İkrân sahibi Yüce Allah’ın tehdîtlerini hak etmiş olmuyor mu? Kâfir de zaten bir yönüyle yüz çeviren, bir yönüyle de inatçı değil midir? Bu inat niyedir? Kimedir?..

“...Bilakis onların çoğu hakkı (Tevhîdullâh’ı, Allah’ı birlemeyi) bilmezler. Bundan dolayı da onlar (küfr-ü i’râdî ile haktan, ona ulaştıracak şeyden) yüz çevirirler.” (Enbiyâ: 24)

“Gerçekten insan, Rabbine karşı çok nankördür.” (Âdiyât: 6)

“O gün insan: ‘Kaçış nereye?’ der. Hayır, (o gün) sığınacak bir yer yoktur!” (Kıyâmet: 10, 11)

67- “EYVALLÂH!”

Bir paylaşımımızda kullandığımız "eyvAllâh" kelimesinden hareketle bize yöneltilen; "mâşâAllâh ve inşâAllâh kelimeleri Kur'ân'da geçiyor. Peki, eyvAllâh kelimesi Kur'ân veya Sünnet'te geçen bir kelime midir?" suâline cevabımız...

Bu soru birçoğunun kafasına takılabilir. Cevabını da çoğu kimse bilmez. Bu nedenle kısaca cevap verelim.

"EyvAllâh" kelimesi, Arapça'da إي والله "iyvAllâh" yani "evet, vallâhi" demektir. Halkın dilinde, kesret-i isti'mâl sebebiyle "eyvAllâh" olarak söylenmektedir.

"İy" إي kelimesi "neam" نعم anlamında cevap harfidir. Sadece kasemden önce gelir; te'kîd ve isbât ifâde eder. Bu sebeple de حقّا yani "hakikaten, gerçekten, şüphesiz" anlamında olduğu söylenir. Misâl: إي واللهِ كما قلتَ "Evet, vallâhi dediğin gibi" gibi.

Bunlar kısa ve öz ilmî cevaplardı.

Peki, bu ifade Kur'ân'da geçiyor mu? El-cevâb: Evet...

Rabbimiz, Yûnus Sûresinin 53. Âyetinde buyurdu:

وَيَسْتَنْبِؤُنَكَ أَحَقٌّ هُوَ قُلْ إِي وَرَبِّي إِنَّهُ لَحَقٌّ وَمَا أَنْتُمْ بِمُعْجِزِينَ

"'O (azap, öldükten sonra diriliş) gerçek midir?' diye senden haber almak isterler. De ki: 'Evet, Rabbim hakkı için (Rabbime andolsun ki, iyvAllâh/eyvAllâh), o elbette haktır. Siz (bundan Allah'ı) âciz bırakacak değilsiniz.'"

Bu Âyette إِي وَرَبِّي geçmiştir. إي والله ifadesinde vâvu'l-kasem'den sonra lafza-i celâl olan "Allah" kelimesi varken; Âyette kasem vâvından sonra رَبِّي "Rabbim" kelimesi gelmiştir. Yani iyvAllâh "evet, Allah hakkı için" veya "evet, Allah'a yemin ederim ki/andolsun ki" veya kısaca "eyvAllâh" demek iken; Âyette geçen إِي وَرَبِّي ifadesi de "evet, Rabbim hakkı için" veya "evet, Rabbime yemin olsun ki/andolsun ki" anlamına gelmektedir. Yani ikisi de aynı anlamdadır, nefsu'ş-şey'dir.

Dolayısıyla buradan şunu anlıyoruz ki, biri bize cevabında "evet" diyeceğimiz ve te'kîdle isbât edeceğimiz bir soru sorarsa, ona "eyvAllah" diyerek cevaba başlayabiliriz. Bazen de bu kelime bile cevap için kifâyet eder. Allah en iyi bilendir.

68- MEDENÎLİKTEN DEĞİL, VAHŞİLİKTEN SAKIN!

Bugün kendini Tevhîd’e nispet edenlerin bir kısmı veya birçoğu İslâm’da meşrû örf, maslahat-ı mu’tebere, hikmet, münâsebet-i insâniyye, hüsn-ü işret, âdâb-ı muâşeret ve muâmelât olduğunu bilmiyorlar!

Bunun nedeni, velâ ve berâ konusunu yeterince kavrayamamış olmalarıdır. Oysa fıtrat dini olan İslâm, evlatlarını şirke bile zorlasalar ana babayla dünya işlerinde güzel geçinmeyi ama onlara ma’siyetlerde itâat etmemeyi, şirkten sakınıp mü’minlerin yoluna uymayı, bütün insanlara güzel söz söylemeyi, gayrimüslim dahi olsalar komşuların haklarını gözetmeyi, din kardeşliği hakkını öne almakla beraber mü’min olsun gayrimüslim olsun, bütün herkese iyilik yapmayı, sadaka ve hediye vermeyi, ziyâretleşmeyi emreder/teşvik eder.

İnsâflı gayrimüslimlerin bile ikrâr edeceği üzere, dünyada en güzel ahlâklı, en hakkâniyetli, adâletli, hikmetli ve merhametli insan gerçek anlamda Tevhîd ehlidir.

Ama ne yazık ki, İslâm’ın hakikatini kavrayamamış bir gürûh, akîdesi bozuk bir kimseye tebessüm edilse, güzel söz söylense, şaka yapılsa, şakasına gülünse, bir konuda hasbıhâl edilse hatta hal hatır sorulsa bile bu durumun velâ ve berâ’ya aykırı olduğunu sanacak kadar câhiller!

Dolayısıyla da bu gibi durumlarda yaygaracılığa ve fitneciliğe koşuyorlar hatta böylesi bir durum yaşansa da tekfîr etsek diye âdeta pusuda bekliyorlar! Hâlbuki, Müslüman her yerde Müslümandır. Altın çamura düşmekle değerini yitirmez. Tebessüm etmekle yüz kırışmaz, güzel söz söylemekle de dil aşınmaz. Biz mü’minler böyle i’tikâd ederiz. Bunun hılâfına bir yol tutanların herhalde abdestlerinden şüpheleri vardır! Biraz insâf! El-insâf hayru’l-evsâf! Vesselâm.

69- NİYET VE KALBE DAİR...

Bir amele veya söze nefsîlik karışırsa o şey bulanır, lekelenir ve kirlenir! Sakın ha, niyetin ne kadar iyi olursa olsun, maksat ve muhtevâ ne kadar meşrû gözükürse gözüksün; ameline, sözüne ve insanlara verdiğin cevap ve karşılıklara nefsini karıştırma! Ve bunu hayatının prensibi edin! Atacağın adımına bak; nefsin içinse veya nefsin de işin içindeyse, çek o adımını, nefsîlikten arın ve hulûs-i kalp ile tekrar at. Sadece li-vechillâh... Söz söylerken de, karar verirken de, ihsânda bulunurken de, sosyal ilişkiler kurarken de, ibâdet ederken de bu prensipten ayrılma!

İnsânî anlamda niyetin "iyi" yani "Allah'a yaklaşmak ve cennete girmek" olması bir şey ifade etmez. Niyetin "hayır, hayırlı, sâlih ve hâlis" olması şarttır. Amel ma'rûf ve hayır olduğu gibi, niyet de ma'rûf ve hayır olmalıdır. Hulûs-i kalp ile -zâhiren meşrû da olsa- bir ameli işleyenin niyetinin hâlis omaması amelini ifsâd eder, o ameli geçersiz kılar. Niyetsiz bir ibâdet olmayacağı gibi, şirk gibi, büyüklenme gibi, riyâ gibi, gösteriş gibi, başa kakma gibi, ezâ gibi gayrimeşrû niyetlerle de ibâdet olmaz!..

Bazen de niyet iyi/güzel gibi gözükür ama amel bozuktur! Tıpkı Mekke müşriklerinin durumu gibi. Onlar putlara taparlarken, kendilerince iyi niyetli idiler. Kuru kuruya maksat, niyetin meşrûiyetinin delili olsaydı, onlar da, kendilerini Allah'a yaklaştırsınlar veya Allah katında kendilerine şefâat etsinler diye putlara tapıyorlardı! (Bkz: Yûnus: 18, Zümer: 3) Yani şirk koşarak Allah'ın yakınlığını amaçlıyorlardı.

Niyetin, Allah'ın rızâsına nâil olmak olması şirk/bâtıl/münker amelleri asla meşrûlaştırmaz.

Konunun diğer bir vechesi olarak da, söylenen sözün veya yapılan amelin zâhiren meşrû gibi gözüküyor olması, kalp ve niyet bozuk ise, hakikatte hiçbir anlam ifade etmez. Tıpkı münâfıkların, kalben reddettikleri halde dünyevî çıkarları gereği Rasûlullah'ın risâletine sadece kavlen şehâdet etmeleri gibi. Allah onların bu şehâdetlerine rağmen onlara "yalancılar" demektedir. (Bkz: Münâfıkûn: 1)

Çünkü Usûl’de bir kâide vardır:

مَنْ قَالَ بِلِسَانِهِ شَيْئًا وَاعْتَقَدَ خِلاَفَهُ فَهُوَ كَاذِبٌ

“Kim, aksine i’tikâd ettiği halde, diliyle (doğru) bir söz söylerse, o yalancıdır.”

İnsan ne yaparsa yapsın, ne söylerse söylesin, nasıl hareket ederse etsin; Yüce Allah kullarının hem amellerine hem de kalplerine göre hükmedecektir. Bu noktada, seneden zayıf ama metnen sahîh olan şu Hadîs çok anlamlıdır:

نِيَّةُ الْمُؤْمِنِ خَيْرٌ مِنْ عَمَلِهِ

"Mü'minin niyeti amelinden daha hayırlıdır."

Belki bu Hadîs vesâir deliller sebebiyle olsa gerek, aynı mânâyı tazammun edecek şekilde ecdâd: "İnsan, kalbinin ekmeğini yer" diyerek; kalbin salâhının bütün amelleri de sâlih yapacağına, kalbin/niyetin bozuk olmasının da amelleri bozuk hâle getireceğine işâret etmek, dikkat çekmek ve sakındırmak istemiştir!

Aslında insan, kalbi kadar değerlidir. Kalbi güzel olanın ameli de ahlâkı da kalbi kadar güzeldir. Allah en iyi bilendir.

70- "İLİM, İLİM TALEBİ" KAVRAMLARI ÜZERİNDE HİÇ DÜŞÜNDÜN MÜ?

Bazıları her önüne gelene, her dili laf yapana, ibâre veya Âyet/Hadîs okuyana "ilim talebesi, ilim ehli, âlim" diyor ya; bu kimseler ilmin ne olduğuna dair biraz nasipli olsalar, "ilim" kelimesi ile yapılacak niteleme ve izâfetin çok büyük bir şey olduğunu anlarlardı! İlim kökünden, âlim... Ehlu'l-ilm... Tâlibu'l-ilm... Ne kadar yüce ve şerefli niteleme ve izâfetler...

Bu büyük faziletlere gece-gündüz, bir ömür boyu çalışmadan, bir Arapça ile ya da genel kültür yahut rastgele zihne doldurulan ayıklanmamış birikimler ve salt edebiyat ile ulaşmak o kadar kolay mı dersiniz? Öyle olsa, çok iyi Arapça bilen müşriklere de mi âlim denmeli? Ya da en iyi edebiyatçılara veya şâirlere? Yahut da hatiplere?

İslâm'ın değerlerini, makamlarını, faziletlerini bu kadar basite almamalıyız! Biliyor musunuz, hakkında en çok tanımlama yapılan kavramlardan biri ilim'dir. Hatta bazıları, ilmin tarifi yapılamaz bile demişlerdir. Çünkü çok büyük bir izzet ve şeref vesîlesi bir fazilettir ilim...

Ulemânın beyânına göre; ilme bütün zamanını verirsen, ilim sana az bir şey verir. Sen ilim talebinde istikrârını korursan, o da biraz biraz vermeye devam eder yani damlaya damlaya göl olur. Çünkü ilim mes'ele mes'ele, bâb bâb, bölüm bölüm, çeşit çeşit, kısım kısım, cümle cümle, kelime kelime, harf harf, hareke hareke öğrenilir. Âdeta iğneyle kuyu kazmak misâli! Çünkü teallüm'ün (öğrenmenin) binâsı tekellüf, külfet, zorluk, meşakkat içerir.

Amma sen ilme vaktinin azını verirsen, teneffüslerde istirâhat ve oyuna ayrılan zaman gibi piknik anlarına, ziyâretleşme ve çay sohbetlerine ilmi hasredersen, mahkûm ve mahbûs edersen, ilim sana -Arapça bir tabir olarak- zırnık bile vermez! Yaşı tutanlar tecrübelerinden yararlanıp baksınlar çevrelerine! Otuz yıldır sizin muhitte bir elin parmakları kadar ilim tâlibi yetişti mi? Bir tane bile mi yok; işte onu anlatmaya çalışıyoruz!

Şimdi gençlere bakıyoruz da, yaşı 25-30 civârı. Ama dünden hoca olmuş... Âlim olmuş... İslâmî ilimlerde sanki mütehassıs!.. Mümkün olsa, ana karnında ilme başlasa, özellikle günümüz konjonktüründe imkânsız olmasa da, zordan da zor yani çok zordur bir kimsenin ilim tâlibi olabilmesi o yaşlarda... İstisnâlar ise, imkân ve ihtimâl dâhilinde olduğu için elbet olabilir. Ama biz genelden, genel vâkıadan, tecrübî geçmişten ve hâlden bahsediyoruz. Bu noktanın açılımı saatler sürer. Tefekkürle anlamak bir anlıktır biiznillâh. O halde, geçelim...

Kardeşim, sular seller gibi Arapça ilmini öğreneceğin şekilde diyelim ki, ömrünün on yılını gerçek anlamda Arapça tahsîline versen, Edeb, Akîde ve diğer âlet ilimlerini de hasbelkader tahsîl ettiğini düşünsek, bana göre -ıstılâhî anlamda- vallâhi ilim talebesi sayılmazsın. Sana lüğaten ve teşvîken ilim talebesi denmesi eğer seni havaya sokuyorsa, normalde bahsettiğim ilimleri okuyan kimseye "ilim tâlipliğine aday" denir ama sende nefsine yönelik bir pay ve gurur varsa, sen o hal üzere aday bile sayılmazsın!

Hiç durup düşündük mü acaba? Dünya zevklerine, mal, makam, para, servet, itibar, rütbe ve akademik kariyerlere neden ilimden çok tâlibiz? İlim, bilim, fen, san'at sevgimiz neden üvey evlat ve üvey sevgi muâmelesi görüyor hayatımızda, pratiğimizde! Lafa gelince ilme ve ilmî makamlara sahip çıkarken acaba ilmin bize kazandıracağı mânevî rütbeye mi meftûnuz?! Değilse, "ilim talebi ne demektir?" hiç tefekkür etmiyor muyuz? O "taleb" kelimesini saatlerce izah etsek, hakikatin yanında ne kadar az bir açıklama olur! Samimi isek, ilmi, hasbîlikle taleb ve tahsîl etmemiz gerekmez mi? İlim öğreniyoruz diye insanlara ezâ vermeden ve kimsenin sırtına binmeden! İlim sıfatını ve hocalığı dünyanın az biraz, geçici geçimliklerine fedâ etmeden ve satmadan!

O zaman hem biz ilimden nasibimizi alırız, hem de ümmet ve tüm insanlık sebîl gibi insanlara karşılıksız ve meccânen ama ecrini ancak Allah'tan bekleyerek sunduğumuz elmaslardan daha değerli o güzelliklerden müstefîd olurlar. Böylece ebedî hayatımız için de hayra vesîle olmakla azık edinmiş oluruz. Hangi insan bunu istemez?! Ama bir noktayı kaçırmayalım. Menzile kuru istek ve temennîlerle değil; Allah'ın emrettiği ve râzı olduğu yolda ve metodda varılır.

İlim tam olarak nedir, binlerce tanımlama yapılabilir ama şunu ifade edelim ki, vallâhi ilimden -değil bir avuç- bir damla bile tatmış ve tadına varmış bir kimse için ilmin tatlılığı, güzelliği ve câzibesi karşısında dünya ve dünyalıkların bir kıymeti kalmaz. Bakın isterseniz, ümmetin imamları olan müctehid ulemânın hayatlarına! Sadece hikâye olarak veya onları övmek ya da onların faziletlerini göstererek birilerini yermek için okumayalım tarihçe-i hayatlarını!

Gerçek anlamda Rabbânî âlimler sultanlık ile ilim ve hak tâlipliği arasında tereddütsüz ilim yolunu tercih ederler. Nitekim üzerinde bulundukları yol da odur. Hatta makam ve mevki sevmezler; teklif edilse kabul etmezler. Bugünün ilim sahiplerine bakın bir de! Makam, mevki, riyâset, itibar, şöhret, övülmek, çevre ve şakşaklanmak için birçoğunun bir reklamları eksik! O da var da, eksik yani! Rabbimiz, selîm akıl, sahîh iman, ihlâs, edeb, güzel ahlâk, hilm, şecâat, vakâr, heybet, hikmet, takvâ, istikâmet ve hüsn-ü hâtime nasip eyleye! Âmîn.

71- MEZHEPSİZLİKTEN BİRLİK VE DİRLİK ÇIKMAZ!

Mezhepçiliğin, mezhep taassubunun ve kör taklidin câiz olmadığını hatta yer yer ve birçok durumların haram olduğunu söylemekle beraber; mezhepsizliğin, mezhep karşıtlığının, müctehid ve ictihâd beğenmemenin, -şahsî rey, kanâat, zan, hevâ, heves ve hislerle- ictihâdları birbirine karıştırıp boca etmenin, müctehidleri ictihâdları nedeniyle, hak bir mezhebe ve müctehid âlimlere uyan avâm Müslümanları da uydukları ictihâdî görüşler nedeniyle tekfîr etmenin karşısında mücâdele etmenin lüzûm ve gereği, Hadîs inkârcılığı fitnesine karşı mücâdele vermekten daha önemsiz değildir! Usûlen, "belki de..." diyeceğim ama global ve kozmopolit ortamda o "belki de..." açılımını kavrayamayacak insanlar olacağından bu kadarla yetinmek isterim.

Mezhepsizlik ve nefse göre karmakarışık görüşler içinde bocalamak bir nevi sarhoşluktur ki, sarhoşun uçurumdan yuvarlanması misâli, kişi -dînen- felâkete yuvarlanabilir. Bu öteden beri her akl-ı selîm'in dillendirdiği ve defalarca söylediği bir gerçektir.

Fakat bundan başka felâketler de vardır. Kendini mezhepler ve müctehidler üstü gören kimselerin benimsedikleri görüşte olunmaması durumunda tekfîr edilme ifrâtı gibi! Buradan da, İslâm'ın kesinkes haram kıldığı taassup, tefrika, teferruk, ayrılık, gayrılık, husûmet, adâvet, nefsîlik ve câhiliyye hamiyyeti gibi belâlar türer! Bunu türlü türlü sıkıntılar ve azaplar takip eder! Sırf bazı beyzâdelerin mezhebe tâbi olmak istememeleri sebebiyle! Hem de mezhepsizlikle kalsalar yine iyi, daha da ideolojik bir cihete yönelip, kendileri gibi olmayanları -başta âlimler olmak üzere- tekfîr edip, ümmetin arasına fitne, fesâd, ayrılık ve düşmanlık tohumları ekmeleri da cabasıdır! Allah muhâfaza! Rabbimizden, hikmet, basîret, selâmet, istikâmet, af ve âfiyet dileriz.

İlimden nasibi olan herkes her türlü taassubun ve mezhep taassubunun karşısında olduğu gibi, mezhepsizliğin de karşısında olur. Bu hususta kalemini ve dilini oynatır. Çünkü bu fitnenin büyük felâketlere neden olabileceğini bilir. İlim vasfıyla da, tehlikeyi gelmeden görür. Câhil ise, "bunlar ne diyorlar?" der, bir şey anlamaz/anlamak istemez.

Bazı kimselerdeki mezhep taassubunu bahane ederek mezhebe uymanın, ittibânın, ictihâdın ve tahkîkin aleyhinde olmak, pireye kızıp yorgan yakmaktan daha beter bir davranıştır. Hiçbir zaman hadsizlikten muvaffakiyet doğmamıştır. Ama hakkın, haddin ve haddi bilmenin ne olduğu bizim aklımıza, fikrimize, keyfimize ve hevâmıza göre değildir. Teoride "vahiy" deyip de, pratikte aklımızı kıstâs ve mîzân edinmeyelim!

Unutmayalım, Allah ve Rasûlüne kayıtsız şartsız itâatten sonra biz müctehid ulemâya uymakla da emrolunduk. O halde, laf kalabalığını ve sonuçsuz münâkaşaları bırakıp, akl-ı selim, hikmet, ilim, ihlâs ve basîret üzere hayırlarımızı, takvâmızı ve imanımızı artırmanın derdinde olalım. Kulak verene bereket versin. Vermeyen, kendi bilir! Vesselâm.

72- OLMAZSA NE Mİ OLUR? OKU!..

İlim ehlinden ders almadan, ilim ehlinin celîsi, arkadaşı, yoldaşı olmadan, hayat içinde ilmin pratiğine dair hayır ehlinin, sâlihlerin veya bunlara tâlip olanların sosyal hayat içindeki amelleri ve duruşları bakımından şahsında hikmet, ibret ve tecrübelere şâhit olmadan, bir ömür boyu veya en az elli yıl usûlsüzce kitap okuyan insanlar gördüm. Ne yazık ki, ilim talebesine talebe olacak seviyeye bile gelmemişlerdir. Talebelik vasıflarını taşımamaktadırlar ve ilmî bir derse intibâk sağlayacak bir kâbiliyette değillerdir.

Bilakis zihinleri oradan buradan parça parça alınmış veya parçalanmış ve bütünlüğünden koparılmış, tashîhsiz, tahrîcsiz, tahkîksiz ve tenkitsiz şekilde kopyalanmış, nefse ve kişisel düşünceye uygun olduğu için cımbızlanmış ma'lûmât yığınları ile karmakarışıktır!

Bu tür kimselerin kafaları her hususta bir yığın soru ve sorunla dopdoludur. Oysa ki, usûlünce ve basîret üzere okuyanların soruları ve sorunları azalır! Bilinçli okuyanlar az soru sorar ve az konuşur. Çünkü ilim talebiyle hem ilim hem hikmet hem de takvâ kazanır. Kafası birbiriyle uyumsuz bilgilerle şişirilen kimse ise, iç huzursuzluğundan kurtulamaz ve sürekli konuşma ve konuşarak o sorunları çözme telâşında olur. Boş tenekenin çok ses çıkarması misâli. Oysa lafla peynir gemisi yürümez.

İşte onun için âlim'e, müderris'e, muallim'e ve işin ehline ve ehil olanlardan istifâde etmeye ve o istifâdelerinin pratiğini iyi anlamak için sâlihlerle ve sâdıklarla -sadece gönüllerin bir olması anlamında değil, amelen ve pratik bakımdan da- celîs, dost, arkadaş ve yoldaş olmaya ihtiyaç vardır.

Demek ki, ilim ve hikmete tâlip olmalıyız. Kendimiz olamadıysak bile çocuklarımızı veya en azından onlardan birini âlim olarak yetiştirmenin, bizde ve çocuklarımızda ilim öğrenme kâbiliyeti yoksa da, ümmetin çocuklarından birinin bu büyük ve şerefli makama erişmesi için hayra sebep olmanın ve destek olmanın derdinde ve çabasında olmalıyız. İlim ve hak sevgimizi bu şekilde ispat etmeliyiz. Ve bu ispat biiznillâh mîzânda yüzümüzü güldürecektir.

Bu yol yol edinilmezse, şahsî görüş, nefis, hevâ, zan, hırs ve ihtirâslarıyla yaşayan, habire insanları kınayan, eleştiren ve suçlayan, münâkaşadan başka bir şey bilmeyen ama sözde Müslümanlık da iddia eden yığınlar türeyecek/çoğalacak ve bu kimselerin çoğu kendi fikirlerini ölçü alıp merkeze koydukları ve dahi câhil oldukları için, cehâletin zıddı ve en büyük düşmanı olan ilme ve ilim ehline kafa tutacaklardır. Hem de çoğu zaman süslü ve ambalajlı sözlerle! Dinin bazı kelimelerini kullanma adına! Daha doğrusu, kirletme pahasına! Yersen!..

Rabbimiz, bu ümmete, faydalı ilim, hikmet, basîret, sağlam iman, ihlâs, takvâ, birlik, beraberlik ve istikâmet versin.

73- ANLAMAYA ÇALIŞ!...

Bismillâh, elhamdülillâh, vessalâtü vesselâmu alâ Rasûlillâh... Emmâ ba'd... Âmentü billâh ve kefertü bi't-tâğût. HasbunAllâhu ve ni'me'l-Vekîl...

Ey nefis! Hikmet elden giderse, elde polemik, münâkaşa ve kalp kırıklıkları kalır. Düşünmeden atılan adımlar için istendiği kadar iyi niyet ve samimiyet vurgusu yapılsın. Bil ki, eleştirilen insanlar da en az eleştirenler kadar iyi niyetlidirler. Belki de, ziyâdeten aleyh, ihlâslıdırlar. Bu noktayı haklılık delili sayarak nefsimizi rahatlatmayalım. Söylemlerimize bunu cür'et ve başlangıç noktası yapmayalım. Onun için de, kimsenin hikmet ve basîret üzere olan meşrû tercihine, ilmen altyapısı olan ameline hazımsız olmayalım.

Hoşgörüyü öğrenelim. İhtilâf fıkhından, münâsebet-i insâniyye'den ve hüsn-ü işret'ten haberdar olalım! Herkes bizim gibi olsun istemeyelim. Yapacaksak, biz en iyisini ortaya koyalım. Örnek alan alsın ve istifâde eden etsin! Eleştirerek ve muhâlefetçilikle kendimizi ifade edeceğimize; çalışarak, üreterek ümmete faydalı olalım!

Güzel şeyleri görelim! Hoş görelim! Hoş'u/güzeli/ma'rûf'u görelim! Bin hayrı görmeyip bir kusuru -ki, o da kusursa- dikizleme bedbahtlığından sakınalım! Algılarımız hep kötülük görmeye şartlanmasın! Bu psikolojiyle çoğu zaman iyilikleri bile kusur sanırız. Pişmiş aşa su katmayalım! Ortada bir sorun yokken, vâveylâ koparmayalım!

Hikmet elden giderse, geriye nefis kalır. En azından, kırgınlık! İnsanların hevâ-ü hevesleriyle mücâdele eden kimse yel değirmeniyle savaşan Don Kişot'a benzer. Biraz da, mahza [iğneleme, eleştiri ve suçlama olmadan] ilim, hikmet ve kardeşlik adına sen adım at be kardeşim! Ama adım atarken, ayar verme! Zira gizlesen de, firâset ehlinin dikkatinden kaçmaz. Kaçmayan o gerçek de, kalplerin ısınmasını engeller.

Daha relaks! Daha merhametli! Daha insâflı! Daha hikmetli! Daha basîretli! Hikmetli amellere daha hoşgörülü! Kimseyi şu sosyal medyaya geldiğinde ve girdiğinde kırmadan, üzmeden! Mü'mine şartsız ve pazarlıksız sevgi ve saygı!

Münekkitliğe değil, ilim talebine rağbet et! O vakit tenkitçiliğin zaman içinde gidecek, azalacak ve yok olacaktır. Zira ilim talebine devam ile hayırlı amelleri eleştiri bir arada bulunmaz. Bazen yersiz eleştiriler, fark edilmeyen yıkıcılıklara neden olur. Ya kalplerde ya amellerde ya da amellerin tesirinde! Onları göremezsin, çoğu zaman tamir de edemezsin! Anlamaya çalış! Ya hayır söyle ya da sus! Vesselâm.

Not: Genel ortamda genel nasihatler... İstifâdesi olan, sözlerimizde kendisini bulan -teşekkür etmese de- alabilir. Bir teşekkür bile beklemiyorum. Benim ecrim, Âlemlerin Rabi olan Allah'a aittir. O'na sonsuz hamdolsun.

74- İLİM TALEBESİ VE İLİM TALEBİ ÜZERİNE...

"İlim talebesi" ile kastettiğimiz; bin küsur yıldır, asırdan asıra değişmeyen, İslâmî anlamda "klasik" olarak nitelenen fakat ehlince bilinen yol ve yöntemle ve klasik kitapları tahlîl ederek, onları kaynak edinerek, o kitaplardan dersler alarak ve vererek, mü'minlerin yolunda, müctehid ulemânın izinde, âlimlerin hocalığında ilim tahsîl etmektir. Dînen modernize olmadan çağın şartlarından haberdar olmak, durum ve şartlar çerçevesinde ilmî tahkîkâtlar yapıp, "istemezükçü" olmadan da çağın imkânlarından yararlanmaktır. Yoksa ilim taleb etmeden ve o yol üzere istikâmetli olmadan ilim talebeliği, ilim adamlığı ve hocalık iddiasında bulunanın durumu, ekim-dikim yapmadan bostanına, tarlasına hasata, ürün devşirmeye giden çiftçinin hâline benzer!

Delikanlı!

Kazandıracağı makam ve itibârı değil, kayıtsız-şartsız, koşulsuz-pazarlıksız Allah için ilmi sev! İlim talebini ve ilme sadâkati ibâdet bil! İlimle kalbinin rakîkleşmesini, sivriliklerinin törpülenmesini, imanının artmasını; takvâ, haşyet, ihsân, ihlâs, zühd ve tevâzu değerlerini elde etmeyi, kuşanmayı amaçla! İnsanların çoğuna değil, ilme ve hikmete uy! İnsanların makamlarına göre, âmiyâne tabirle sakala göre tarak ve nabza göre şerbet verme! Hakâret etmeden, haddi aşmadan ve ta'vîz vermeden, edep, basîret ve samimiyetle hakkı söyle! Nefsî, süflî ve kişiliksel zaaflarını ön plana çıkarıp, yayıp, bunları din adına -sun'î gerekçelerle- savunma! İnsanları kendine veya bir başkasına ya da bir başka yere değil, sadece Allah'a ve İslâm'a çağır! İnsanlara kendini veya bir başka hazreti, efendiyi, hocayı, hacıyı, şeyhi, mürşidi değil, tek örnek ve önderimiz olan Muhammed aleyhisselâm'ı örnek göster. Sen de uy ki, amel sözden daha tesirlidir. Hem kendi samimiyetini ortaya koy, hem de Sünnet'e uyma hususunda insanlara hayır vesîlesi ol! Beşikten mezara kadar -gücün nispetinde- ilim öğren, ilimle tahkîkî imanı amaçla! İlmin az olabilir ama asla şirk koşma! Tevhîd'in saf, arı, duru, tertemiz ve net olsun! Evet, ilmin nisbeten az olabilir ama ilim ehlini sevmen, ilme sadâkat ve vefân çok olsun! Âlimleri ma'sûm görmemekle beraber, onları sevmede i'tidâlden sapma; takdîsten de tasğîrden de sakın!

İlme "bismillâh" dersen, devamında "elhamdülillâh" diyeceksin, sonra Rasûle "salât-ü selâm" getireceksin, sonra Selef-i Sâlihîn'e ve tüm mü'minlere hayır dua edeceksin. Daha sonra da faslu'l-hıtâb'a gelip, ilmî bir meselenin içine dalacaksın. İlim denizinde boyunu aşmayan yerlerde yüzüp; kâbiliyet, bilgi, hikmet, haşyet ve takvânı artıracaksın. İlmin ve imanın tadını aldıkça da, dünya ve dünyalıklar gözünde küçülecek ve onları Allah'ın rızâsına giden yolda/yollarda sadece birer köprü ve vesîle olarak göreceksin. Nassların işâret ettiği hedefe bakacaksın; işâret parmağına değil! Vesselâm.

75- SEN HÂLÂ ATEİZM TEHLİKESİNİN FARKINDA DEĞİL MİSİN?!

İman ve takvânın mertebeleri olduğu gibi; küfrün, şirkin, nifâkın, şüphenin, zulüm ve ifsâdın da mertebeleri, fazlası veya daha fazlası vardır! Bu cümleden olarak; "önce Müslümandım, şimdi ateist oldum" veya "Arabistan'a [Mekke’ye, Medîne’ye, Beytullâh’a] Müslüman gittim, ateist döndüm" gibi sözler söyleyen kimseler içinde önceden Ehl-i Tevhîd bir Müslim iken sonradan mutlak câhiliyye olan ilhâda, ateizme sapan tek bir kişi bile tanımadım! "Ben tanıdım" diyerek âdilâne şâhitlik edebilecek varsa, bilemem. Durum böyleyken; "şu adam önceden gerçekten iman ehli idi, şimdi ise ateist" dersem; bu yalancı şâhitlik olur! Münâfıkların hasletleri olan yalandan da yalancı şâhitlikten de Allah'a sığınırım!

Fakat hayat içinde murûru'z-zaman ile birlikte, "önceden Tevhîd ehli idi, maalesef ki şimdi şirke saptı" denebilecek çok insan gördük! "İkisi arasında ne fark var?" denilecek olursa; hidâyetten mahrûmiyet noktasında fark yok ama ateizm daha da derin ve uzak bir sapmadır. Farkı budur!

İnsan, hangi şirk ve küfür seviyesinde olursa olsun, genelde birden en dibe vurmaz! Şirkten ve ilhâddan Allah'a sığınırız. İnsan, -hafizanAllah- bir veya birkaç meselede şirke düşebilir ama İslâm'ı bütünüyle reddedip, Âlemlerin Rabbinin rubûbiyyetini ve ulûhiyyetini inkâr edip, O'nun ilâhlığının yerine binlerce sahte ilâhlara tapma noktasında korkunç bir dalâlete düşmez!

Allah ayaklarımızı dini üzere sâbit kılsın. Her iki durumda bulunan kimseler, ister taşa tapsınlar, ister maddeye, isterse de paraya veya şehvete; bütün bunlar kendi tercihleridir. Ama insânî ortak paydalarda insânîlikten de sapmamalıdırlar! Allah'a, Kitâbına, Rasûlüne, İslâm'a ve İslâm'ın değerlerine saldırmamalıdırlar! Allah hidâyet versin. Rabbimiz, küfre, şirke, ilhâda, zulme ve ifsâda geçit vermesin!

Dolayısıyla bazı ateistlerin iddia ettikleri gibi; "İslâm'dan ateizme geçişler arttı" gibi laflar kuru bir yalandan ibârettir! İnsan, İslâm'dan fersah fersah uzaklaşmadan bu kadar uzak bir dalâlete düşemez! Tüm dünyada yaygınlaştırılmış olan Materyalist ve Rasyonalist eğitim sistemi ve estirilmekte olan modernist bir rüzgârın da etkisiyle insanların çoğunun mânevî değerlerden uzaklaştırıldığı ve insanlık için ateizm tehlikesinin olduğu hatta elân dünyada azımsanmayacak bir yekûna ulaştıkları vâkıası doğrudur ve yarınlar için de oldukça endişe vericidir! Rabbimiz, bizi, ehlimizi ve tüm Ümmet-i Muhammed'i korusun. Vesselâm!

76- "İMAN" VE "İSTİKÂMET" BÜTÜN HAYIRLARI CELBEDER, BÜTÜN ŞERLERİ DEF EDER!

Maddî-mânevî, dünyevî-uhrevî, ferdî-toplumsal, ekonomik-siyâsal bütün problemlerin çözümü; İslâm'da Velâ ve Berâ'yı iyi kavrayıp Allah'a hakkıyla iman etmek, Nebîyy-i Zî-Şân'ın ahlâkıyla ahlâklanıp onun örnekliğinde sâlih ameller işlemek, tahkîkî iman ve hayır yollarında yarışmak ve yardımlaşmak sonra da Kur'ân ve Sünnetin öngördüğü istikâmetten sapmamaktır!

Bu konuda Süfyân b. Abdullah es-Sekafî radıyallâhu anh'ın rivâyeti olan Hadîs çok meşhûrdur.

O demiştir ki: "Ey Allah'ın Rasûlü! İslâm hakkında bana öyle bir söz söyle ki, senden sonra ona dair kimseye soru sormayayım [duyayım ve doyayım], dedim.”

Rasûl-ü Zî-Şân buyurdu:

قُلْ اٰمَنْتُ بِاللّٰهِ فَاسْتَقِمْ

“Allah'a iman ettim de, sonra da dosdoğru ol!" (Müslim, Îmân, 62, No: 38)

Bu Hadîs; قُلْ رَبِّيَ اللّٰهُ ثُمَّ اسْتَقِمْ "Rabbim Allah'tır de, sonra da dosdoğru ol!" biçiminde de, Müslim Hadîsinden farklı olarak, قُلْ اٰمَنْتُ بِاللّٰهِ ثُمَّ اسْتَقِمْ şeklinde ثُمَّ ziyâdesiyle de gelmiştir. Bu, İslâm’ın en özlü tarifidir.

Hadîsin devamında Süfyân diyor ki: "Ey Allah'ın Rasûlü! Benim hakkımda en çok korktuğun şey nedir?" dedim. Rasûlullah aleyhisselâm kendi (mübârek) dilini tutarak: "İşte bu!" buyurdu. (Tirmizî, Zühd, 60, No: 2410; İbn-i Mâce, Fiten, 12, No: 3972)

O halde dinine ve diline sahip çık; istikâmetten sapma! Vesselâm.

77- BÜTÜN İNSANLAR KÜFÜRDE BİRLEŞİP TEK BİR ÜMMET OLMAYACAK OLSALARDI…

SübhânAllah!

Dünyanın Allah katında sivrisinek kanadı kadar değeri yoktur. Onun için eğer dünyalıklara bakıp da mü'minlerin küfre dönmelerinden korkulmasaydı, Yüce Allah, âhiretten hiçbir nasibi olmayan kâfir kimselerin hepsinin evlerinin tavanlarını, merdivenlerini (asansörlerini), kapılarını, tahtlarını (koltuklarını, kanepelerini, sedirlerini) gümüşten yapar, kendilerine altından süs eşyaları (ziynetler) verir ve onları âdeta dünyalıklara boğardı! Oysa dünyalıklar meşrû dairede kullanılıp istifâde edilmek şartıyla dünya hayatının metâ'ından, geçimliğinden başka bir şey değildir. Âhiret yurdu ve nimetleri ise hiç şüphesiz şirk, küfür ve nifâktan sakınan, Rahmân'a hakkıyla iman eden müttakîlerin olacaktır.

“Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında Biz paylaştırdık. Onların bir kısmı diğer bir kısmına iş gördürsün diye, kimini kimine derecelerle yükselttik. Rabbinin rahmeti ise, onların toplayageldiklerinden daha hayırlıdır. Eğer insanlar (küfre düşüp) tek bir ümmet olmayacak olsalardı, Rahmân’a kâfir olan kimselerin evlerinin tavanlarını, üzerine çıkıp yükselecekleri merdivenleri (asansörleri) gümüşten yapardık. Evlerinin kapılarını ve üzerine yaslanacakları tahtları (koltukları) da hep gümüşten yapardık. Altından süs eşyaları da (verirdik onlara). Bunların hepsi dünya hayatının metâından başka bir şey değildir. Rabbinin katında âhiret yurdu ise, (küfür ve ma’siyetlerden sakınan) takvâ sahiplerinindir.” (Zuhruf: 32-35)

78- GÜNAHTIR GÜNAH!

İlmin mânileri de hasetçileri de çoktur. İlim talep etmek bir cihâddır ve dünyanın en zor işidir. Bu yolda külfet, tekellüf, çile, zorluk, yokluk, açlık, kimsesizlik, gariplik, yalnızlık vardır. Onun için ilimde sebât edenler, liyâkat ve ehliyet kesbedenler ve istikâmet üzere olanlar azdır. Vallâhi, billâhi ve tallâhi ALLAH İÇİN bir harf, bir hareke, bir kelime, bir kelâm, bir i’râb, bir izah, bir usûl, bir kâide, bir fehm, bir fıkıh, bir tefekkür, bir tedebbür, bir tezekkür, amel, ihlâs, haşyet, sabır, merhamet, âlicenablık, tevbe, istiğfâr, ihtiyât, teennî, tevakkuf, tevâzu, ilme ve hakka sadâkat İBÂDETTİR! "Kötü bilginler ve magazinsel hocalar ya da faydasız ilim" kaydı getirmeden, ALLAH İÇİN taleb ve tahsîl edilen ilmin ve tâliplerinin aleyhinde konuşmak ve yazmak hatta böyle anlaşılmaya sebep olucu lâlettayin ifadeler kullanmak GÜNAHTIR VE VEBÂLDİR!

Muâz b. Cebel radıyallâhu anh şöyle demiştir:

عَلَيْكُمْ بِالْعِلْمِ فَإِنَّ طَلَبَهُ لِلّٰهِ عِبَادَةٌ وَمَعْرِفَتَهُ خَشْيَةٌ وَالْبَحْثَ عَنْهُ جِهَادٌ وَتَعْلِيمَهُ لِمَنْ لَا يَعْلَمُهُ صَدَقَةٌ؛ وَمُذَاكَرَتَهُ تَسْبِيحٌ. بِهِ يُعْرَفُ اللّٰهُ وَيُعْبَدُ وَبِهِ يُمَجَّدُ اللّٰهُ وَيُوَحَّدُ يَرْفَعُ اللّٰهُ بِالْعِلْمِ أَقْوَامًا يَجْعَلُهُمْ لِلنَّاسِ قَادَةً وَأَئِمَّةً يَهْتَدُونَ بِهِمْ وَيَنْتَهُونَ إلَى رَأْيِهِمْ

“İlim öğreniniz. Hiç şüphesiz ALLAH İÇİN ilim tahsil etmek İBÂDETTİR. Onu öğrenmek HAŞYETTİR, onu aramak CİHÂDDIR, onu bilmeyene öğretmek SADAKADIR ve onu müzâkere etmek TESBÎHTİR. Allah ancak ilimle bilinir ve Allah'a ancak ilimle ibâdet edilir. Allah ancak onunla medh-ü senâ ve Tevhîd edilir. Allah, kavimleri ilimle yüceltir ve onları, insanlar için -kendileriyle doğru yolu buldukları ve görüşlerine başvurdukları- yöneticiler ve imamlar yapar.” (Mecmûu’l Fetâvâ, 10/39)

79- GÖZ YAŞARIR, KALP HÜZÜNLENİR AMA BİZ RABBİMİZİN RÂZI OLMAYACAĞI BİR ŞEYİ SÖYLEMEYİZ!

Enes b. Mâlik radıyallâhu anh şöyle demiştir: Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ile birlikte demir ustası Ebû Seyf’in yanına gittik. (Onun hanımı, Rasûlullah’ın oğlu İbrâhîm’in sütannesi olduğu için) Ebû Seyf, İbrâhîm’in sütbabası idi. Rasûlullah aleyhisselâm İbrâhîm’i kucağına aldı, öptü ve kokladı.

(Bir zaman sonra) yine onun yanına gittik. İbrâhîm can çekişiyordu. Rasûlullah aleyhisselâm’ın gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı.

Abdurrahman b. Avf: “Sen, Allah’ın Rasûlü olduğun halde ağlıyor musun?” dedi.

Rasûlullah aleyhisselâm şöyle buyurdu: “Ey Avf’ın oğlu! Bu (gözyaşı) merhamettendir.”

Sonra bu gözyaşını bir diğeri takip etti. (Rasûlullah’ın gözyaşları arka arkaya akmaya başladı).

Nebî aleyhisselâm şöyle buyurdu:

إِنَّ الْعَيْنَ تَدْمَعُ، وَالْقَلْبَ يَحْزَنُ، وَلاَ نَقُولُ إِلاَّ مَا يَرْضَى رَبُّنَا، وَإِنَّا بِفِرَاقِكَ يَا إِبْرٰهِيمُ لَمَحْزُونُونَ

“Göz yaş döker, kalp hüzünlenir. Ancak biz Rabbimizin râzı olmayacağı bir şeyi söylemeyiz. Ey İbrâhîm! Gerçekten biz, senin firâkın (ayrılışın) nedeniyle üzgünüz.” (Buhârî, Cenâiz, 43, No: 1303)

Enes b. Mâlik radıyallâhu anh şöyle demiştir: Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: “Bu gece bir oğlum oldu, ona babam İbrâhîm’in adını verdim” buyurdu. Sonra onu ‘Ebû Seyf’ adındaki kuyumcu bir adamın karısı olan Umm Seyf’e verdi. (Aradan zaman geçti,) ona gitmek üzere yola koyuldu. Ben de onun arkasından gittim. Nihâyet Ebû Seyf’in yanına vardık. O sırada körüğünü üfürüyordu. Ev duman olmuştu. Ben, Rasûlullah aleyhisselâm’ın önünden hızlıca yürüdüm ve: “Ey Ebû Seyf! Körüğü çalıştırmayı durdur. Rasûlullah aleyhisselâm geldi” dedim. O da hemen durdu. Nebî aleyhisselâm çocuğun getirilmesini istedi, onu bağrına bastı ve Allah’ın demesini dilediği sözleri söyledi:

Enes dedi ki: Ben, Rasûlullah aleyhisselâm’ın önünde o (İbrâhîm) can çekişirken gördüm. Rasûlullah aleyhisselâm’ın gözlerinden yaş aktı ve:

تَدْمَعُ الْعَيْنُ وَيَحْزَنُ الْقَلْبُ وَلاَ نَقُولُ إِلاَّ مَا يَرْضَى رَبُّنَا وَاللّٰهِ يَا إِبْرٰهِيمُ إِنَّا بِكَ لَمَحْزُونُونَ

“Göz yaşarır, kalp hüzünlenir ama Rabbimizin râzı olduğundan başka bir söz de demeyiz. Allah’a yemin olsun ki, Ey İbrâhîm! Biz, sen(in bizi terk emen)den dolayı mahzûnuz.” (Müslim, Fedâil, 62, No: 2315; Ebû Dâvûd, Cenâiz, 28, No: 3126)

80- AÇIK BÜFE! DİLEYEN ALIR...

Allah'ın rızâsı ve rahmetinden büyük kâr ve kazanç yoktur. İman, ihlâs her konuda önceliğin; her amelinin de özü, esası ve temeli olsun!

Kur'ân, Hadîs ve faydalı kitapları oku! Notlar ve özetler çıkar, mütâlaa ve müdârese yap, bildiklerini yaşa ve anlat!

Hayra vesîle ol! Unutma, bazen kendisine ulaştırılan kimse ulaştırandan daha iyi anlayıp/kavrayıp takvâ sahibi olabilir. Râvî ile fakîh arasındaki farkı düşün! Ve faydalı paylaşımları paylaşmanın sana kazandırabileceklerini anla!

Fırkacılık, taassup, câhilî hamâset ve hamiyyet, ayrılık, gayrılık, fitne, fesâd, gıybet, sû-i zan, yalan, iftirâ, kesret-i kelâm, lâf-ı güzâf ve çirkin sözlerden sakın!

Kötü arkadaşlardan ve kötü çevrelerden kendini koru!

Kardeşlik ve dostluğa önem ver! Hiçbir çıkar uğruna adam satma!

Her konuda para, mal ve menfaat hesabı yapma!

Câhiller gibi bütün sohbet ve muhabbetin dünyalık konuşmaktan ibâret olmasın!

Her işin sonunda dünyalık beklentisi içinde olma! Öyle olursan, ne ilim öğrenebilirsin, ne davet yapabilirsin, ne ders verebilirsin ve ne de Allah için bir fedâkârlık adımı atabilirsin!

Tembellikten ve bahanecilikten sakın!

Sıla-i rahmi ve istişâreyi sev!

Dilini koru ve din kardeşinin izzet ve şerefini savun!

Şöhret peşinde koşma!

Makam, riyâset, koltuk, ekran ve mikrofon meraklısı olma!

Cimrilikten sakın, çünkü cimrilik bulaşıcı ve büyük bir hastalıktır!

İkiyüzlülük, yağcılık, övgücülük, yergicilik ve ta'vîzcilik kisvesini değil, tevâzu ve takvâ libâsını kuşan!

Sadelikten yana ol! Her şeyin safı, sadesi, arı ve durusu makbûldür!

Nasihati sev! Nefsine, ehline, yakınlarına ve herkese nasihat et ve nasihat tut! Zira bil ki, din nasihattir!

81- HÂLÂ TEHLİKENİN FARKINDA DEĞİL MİSİNİZ?!

Dünya ve âhiretin en önemli gerçeği şirksiz şekilde Allah'a imandır!

Ğulât-ı Mürcie -i'tikâdıyla, hâliyle, bazen de kavliyle- ister ki, keşke Kur'ân ve Sünnette Tevhîd, iman, şirk, küfür, müşrik, kâfir, nifâk, münâfık, tâğût, cibt, put, velâ, berâ ve irtidâd konuları olmasaydı, -hâşâ- Allah bu konularda kesin hükümler vermeseydi de, bunların yerine insancıllık, iyimserlik ve sempatiklik olsaydı! İman ve küfre, mü'min ve kâfire onlar karar verseydiler! Bu tür mânâları muhtevî Âyetler vardır. Nasıl karar vereceklerdi? Tiplerine/resimlerine, giyim ve kuşamlarına, konuşmalarına, hâl ve hareketlerine, sempatikliklerine, sevimliliklerine, insancıllıklarına, iyimserliklerine, ikrâm ve bonkörlüklerine bakarak!... Oysa küfrü küfür, şirki şirk, kâfiri kâfir, müşriği müşrik bilmemek icmâen küfürdür!

Hayatı baştan başa ibâdet ve ilim tahsîliyle dolu olsa bile bir kimse, -o kimse de babamız veya babamızın oğlu olsa dahi-, tek bir şirk koşsa yani bir noktada şirke girse; o şirki terk ettiğini beyân edip hâlini düzeltmediği sürece vallâhi müşriktir. O kişi ölse, cenâze namazı kılınmaz/kıldırılmaz, onun için dua edilmez, bağışlanması dilenmez. Zaten Allah bağışlamayacaktır da, bu ameller de mü'mine haramdır. Aksine i'tikâd ise akîdeyi bozar!

Gençler! Âlim olursunuz olmazsınız bilemem ama İslâm akîdesinde, iman konularında, Tevhîdî meselelerde Allah için ilim, iman, haşyet, yakîn, tasdîk ve tahkîk sahibi allâmeler olun! Bunun için çalışın, çabalayın, okuyun, araştırın, Allah'tan yardım isteyin, koşun, yorulun, terleyin, tozlanın, geceleyin, sabahlayın ve Tevhîd akîdesinde tahkîke, tahkîkî imana ulaşmak için programlar yapın. Bu zor değildir. Hem de kısa zaman içinde meyvelerini devşirmeye başlarsınız! Saptırıcı imamları fark edersiniz! İnsânî bakımdan iyi ama Tevhîd'de müflis câhilleri görürsünüz! Değerlendirme ölçütünüz; insancıllıktan, insânî ilişkilerden, duygusallıktan, hissilikten, kafadarlıktan, şekilcilikten ve uzlaşıdan ilim ve hikmete dönüşür. Dünyayı, Allah'tan gelen basîretlerle daha net görmeye başlarsınız!

Bilin ki, Kur’ân’da, mü'minler için “âlim” sıfatı kullanılmaktadır:

“...Kulları arasında Allah'tan ancak âlimler korkar.” (Fâtır: 28)

Kötü âlimlerden sakınalım ve Rabbânî âlimlere uyalım! Tevhîd'den sapmadan, şirke koşmadan!.. Vesselâm.

82- HİDÂYETİ DOĞRU ANLAMAK!

Hidâyet Allah'tandır. Bir hususa dair bütün Âyetleri ve delilleri getirseniz bile bir kimse kalbini imana açmadıkça ve Yüce Allah hidâyet vermedikçe o kimse söylenenleri asla fehm-i sahîh ile anla(ya)maz. Kendi bozuk i'tikâdının, fikriyâtının ve dünya görüşünün eleğinden geçirerek yorumlar. Allah'ın Âyetlerini keyfin istediği gibi anlamak da o Âyetlere iman etmek ve hakka uymak anlamına gelmez. Yani bir kimseyi hidâyete ulaştırmak bizim elimizde değildir. Ne kadar anlatılırsa anlatılsın!.. Ne kadar delil getirilirse getirilsin!.. Bize düşen; apaçık, doğru şekilde, mülâyenetle, hikmetle, güzel öğütle ve basîret üzere teblîğdir. Karşımızdakinin iman edip etmemesinden biz sorumlu değiliz. Biz teblîğden sorumluyuz. Çünkü Allah böyle emretti. Hidâyete lâyık olanları ve kalbini hidâyete açacakları en iyi Allah bilir. Biz de, Allah'ın bize bildirdiğine göre, hidâyet üzere olanları da olmayanları da zâhiren biliriz. İnançlarından, amellerinden, sözlerinden, fikirlerinden, ahlâklarından, tercihlerinden, tavır ve davranışlarından...

Bu gerçekleri anlayan kimse, Allah'tan hidâyet ister, hidâyetinin artırılmasını talep eder, ilme, hikmete, hüsn-ü işret'e, münâsebet-i insâniyye'ye ve davete önem verir. Münâkaşa, münâzaa, polemik ve tartışmalardan uzak durur!

Hem niye durmasın ki? Kötü söylem ve tavırlarla insanları hidâyete erdiremeyiz! Hidâyet veren ancak Allah'tır. İnsan kendini helâk etse dahi, lâyık olmayan hidâyete eremez. "Nasıl olur?" demenin ve şaşırmanın anlamı yoktur! Kaldı ki, "şu adam nasıl iman etmiyor?" diye mübâlağalı şekilde şaşırmak ve onun iman ediyor olması gerektiğini düşünmek bile, bu düşüncenin sâdır olduğu kimsenin i'tikâdında bir probleme delâlet eder. İman etmiyor işte, edemiyor! İmana lâyık değil ki, Allah da ona imanı lütfetmiyor! O'nun hikmetinden suâl olunmaz. O her şeyi bilir. Belki sonra iman edecek, belki de o hâl üzere ölecek. Bunu ancak Allah bilir. O el-Müşerri'dir, el-Müdebbir'dir, el-Hâdî'dir, el-Alîm'dir, el-Habîr'dir, el-Basîr'dir, el-Hakîm'dir. O'na binlerce hamd-ü senâlar olsun.

"Rabbimiz, bize hidâyet verdikten sonra kalplerimizi (haktan) saptırma. Bize katından bir rahmet bağışla. Muhakkak Sen, bol bol bağışlayansın." [Âl-i İmrân: 8]

83- SÂKİN, YAVAŞ, DURARAK VE DÜŞÜNEREK OKU!

Eskiden Müslüman ecdâd, bırakın akîdelerini korumada gevşeklik göstermeyi, evlerinin pencereleri bile başka evlere, yollara ve sokaklara bakmaz/açılmaz; daha uygun yönlerde küçük pencereler olurdu. Böylece gözlerini ve kulaklarını haramdan, dedikodudan, laf ve sözden korurlar, tecessüsten sakınırlardı. Evlerinin binâ projeleriyle iman ve İslâm binâlarını da kişilik ve karakter binâlarını da kötülüklerden muhâfaza ederlerdi.

Günümüzde ise, evlerin binâ mimârîsinin Avrupai olması bir yana, insanların değişen karakter ve dünya görüşleriyle birlikte evlerinde ve dışarıda sakınmadıkları göz ve kulaklarının da etkisiyle kişilik binâlarındaki kapı ve pencereler her yöne ve her şeye açık hâle geldi! Her şeyi görmek, her şeyi duyup dinlemek bu asrın -istisnâlar dışında- genel tercihi oldu! Boş ve faydasız, aksine "zararlı merak" huy edinildi! Herkesi dinle, kim ne demiş merak et! Çok lâzım gibi!.. Bunun sonunda akîdene, karakter ve kişiliğine bir zarar gelir mi düşünme!

Müslüman ecdâd binâlaşma ve sosyalleşme biçimlerinin farklılığıyla bile amelî günahlardan sakınmanın derdinde iken; bugün torunlar şirk ve küfür endişesi bile taşımadan her şeye göz dikip, her şeye kulak kabartıyorlar ve her şeyi merak edip, kendilerini ilgilendirmeyen hemen her şeyin peşine düşüyorlar! Boş işlere daldıkça dalıyorlar!

Bunun da en basit (!) sonuçlarından biri, boş beleş konuşmak, her şeye yeri olmak, sorulmadık yerden haber getirmek, üzerine vazife olmayan işlere atlamak gibi kişilik binâsında sistematik ve zincirleme sorunlar ortaya çıkıyor! Akîdenin bozulması veya sahîh akîdeden gâfil yaşama ve uzaklaşma ya da derin ve uzak dalâlete batma gibi korkunç tehlike ve akîbetler bir yana!..

Rabbimiz bizi ve nesillerimizi korusun!

84- BÂTILIN HÜKMÜ HAK GELENE KADARDIR!

Asırlarca ilim bizdeyken fen de sanat da teknik de zanâat da bizdeydi. Bu alanlardaki ilk buluşlar ve çığırlar ilim ve medeniyet merkezi hâline gelen İslâmî beldelerde Müslümanlar tarafından gerçekleştirilmiş ve yüzlerce/binlerce yıllık geleceğe ışık tutacak eserler Müslümanlarca te'lîf ve tasnîf edilmiştir.

Ne zaman ki, ilmi terk ettik ilimle beraber fenni de sanatı da zanâatı da kaybettik! O buluşlarımız, eserlerimiz, te'lîf ve tasnîflerimiz, Batı'nın ve bâtıl ehlinin eline geçti ve onlar ilim, iman, İslâm, ahlâk ve mânevî faziletleri bir kenara atıp sadece bilim, fen, sanat, sanayi, teknik, zanâat, ekonomi ve dünyalık adına mesâî harcayarak, günümüzde son üç yüz yıllık bir zaman dilimi içerisinde peyderpey bilimsel ve ekonomik güçle beraber, son asırda maalesef siyâsal gücü de ellerine geçirdiler. Cehâlet, pislik, zulüm, eşkıyâlık, hırsızlık, arsızlık, vahşet, işkence ve soykırımla dolu tarihlerine rağmen!..

Onlar ki, yıkanma ve tuvalet kültürünü bile bizden öğrendiler!.. Nasıl öğrenme ise, dünyanın âhir zamanında ancak tuvaletlerin ihtiyaç olduğunu ve yıkanmak gerektiğini anlayabildiler!.. Ne kadar öğrenip anladıkları ise sosyal yaşantılarından ve ürettikleri parfüm vesâir gereçlerden ortada!..

Şu bir gerçek ki, insan Allah'ın vahyine sırtını dönerse en doğal ihtiyaç olan tuvalet ve yıkanma ihtiyacını bile gideremez!.. Ehl-i küfrün tahakkümüyle medeniyetin deniyyete dönüşmesi süreci, biz Müslümanların özümüze dönüp; Kur'ân ve Sünnete sımsıkı yapıştığımız, sağlam bir iman ve ihlâsla amel ettiğimiz ve nefsimizden, ehlimizden ve çevremizden başlayarak adâleti ikâme ettiğimiz zamana kadar devam edecektir! Rabbimiz va'detmiştir ki, O'nun yardımı pek yakındır. Güzel âkıbet ise hiç şüphesiz müttakîlerin olacaktır.

Rabbimiz bizleri Mü'minûn Sûresinin 1-11. Âyetleri arasında sıfatları zikredilen mü'minlerden eylesin.

85- HZ. ÎSÂ'YI İSPİYONLAYAN YAHÛDÎ'YE HANGİ İMPARATOR'UN BASTIRDIĞI PARALARDAN VERİLDİ?

Îsâ b. Meryem aleyhisselâm putperest Romalılar döneminde bir Yahûdî tarafından, kendisine verilecek otuz gümüş para için ispiyonlanmış, Yüce Rabbimiz de Îsâ aleyhisselâm'ı öldürmeden canlı şekilde -takdîr ettiği mâhiyette semâya yükseltmiştir.

Tabii ki bu ispiyon hâdisesi, gerçekliğini ancak Allah'ın bildiği bir rivâyettir. Hz. Îsâ'ya Romalıların ulaşması hususunda çok ve farklı rivâyetler vardır. İsrâîliyyât'ta Romalıların Hz. Îsâ'nın bulunduğu yeri tespit etmelerinde Hz. Îsâ'nın havârîlerinden birinin hâinlik ettiği de kayıtlıdır; Hz. Îsâ'nın teklifi üzerine onun kıyafetlerini giyip Hz. Îsâ kılığında Romalıların yanına çıkıp kendini fedâ eden bir kahraman olduğu da.

Birbirine zıt iki rivâyet... Hıyânet ve sadâkat! Bunların Kur'ân ve Sünnetten bir teyidi olmadığı için temkinli yaklaşmak gerekir. Fakat şunun altını çizelim. İmam Kurtubî'nin de belirttiği gibi, Hz. Îsâ'yı ispiyonlayan kimse onun havârîlerinden biri değildi. Adı "Yehuda" olduğu söylenen âdî bir Yahûdî idi. Bu isim o dönemde çok yaygın olarak kullanılmaktaydı. Hatta Ya'kûb aleyhisselâm'ın çocuklarından birinin adının bile "Yehuda" olduğu rivâyet edilir. Hz. Îsâ'nın da Filistin'in güneyinde bulunan dağlık bölge olan Yehudiye'de doğduğu ve yaşadığı kayıtlarda geçer.

Peki, ispiyonlama rivâyetini dikkate alırsak, Hz. Îsâ'nın yerini söyleyen o âdî kimsenin aldığı otuz gümüş para hangi imparator döneminde basılmıştı? Bu soru çok önemli. Çünkü bu vesîleyle İstanbul ve Anadolu'da çeşitli yerlerde yapılan arkeolojik kazılarda çıkan Roma paralarından biri ile âdeta mânen ve rûhen zamanda yolculuk yaparak iki bin yıl öncesine gideceğiz. O paralara baktıkça hüzünleneceğiz ve: "Şu paraların otuz adedi için mi adam sattın bre nasipsiz?" diyeceğiz! Hem de Allah'ın Rasûlü Hz. Îsâ'yı! Hırsın, paragözlülüğün, tamâhkârlığın insanı nasıl ispiyoncu bir hâinliğe sürüklediğini göreceğiz!

Evet, cevabımıza gelelim. Para karşılığında ispiyonlama hâdisesi gerçekleşmiş ise, o kimsenin aldığı paralar II. Roma İmparatoru Tiberius'un bastırdığı paralardı. Paranın ön yüzünde Tiberius'un, arka yüzünde ise ilk karısı Livia'nın resmedilmiştir. Arkeolojik kalıntılar arasında rastlarsanız bunu da düşünün!

86- HÜSN-Ü ZANDA YANILMAK HAKKINDA!

Sû-i zanda yanılmaktansa hüsn-ü zanda yanılmayı yeğlerim. Hüsn-ü zanda yanılmak âmiyâne dille saflık, dirâyetsizlik ve kötü bir tercih değildir. Tam aksine dirâyetle gerçekleştirilen, adı üstünde "güzel" bir ameldir. Hüsn-ü zanda zaaf ve öngörüsüzlük yoktur. Bilakis muhatapça yanıltma, güveni ve hüsn-ü niyeti boşa çıkarma vardır. Sû-i zanda yanılana tevbe ve istiğfâr ile birlikte helâlleşme gerekir. Ama hüsn-ü zan yapana şükür ve hamd lâzımdır.

Kişilerin aleyhine bir delil olmadan olumsuz [kişilerin hoşlanmayacağı ve vâkıaya aykırı şekilde] yorum yapmak Şer'an kötülüktür ve yasaktır. Müslüman; insanların elinden ve dilinden güvende olduğu kimsedir. Müslüman olarak dilden emîn olunmak ve bundan mütevellit şâhitliğin kabul edilebilmesi de sadâkat ve emniyet sahibi olmayı gerektirir.

Kesin olmamakla beraber bazen kişi ve olaylar üzerinde muhtemel her şey akla gelir ve düşünülebilir ama açık bir delil olmadığı sürece insanların izzet ve şerefleri bir zan, bir şüphe, bir varsayım ve bir kanâatle ihlâl edilmez. İnsanlar aleyhinde fütûrsuzca kötü düşünüp kötü konuşmak da akıllılık değildir! Tam aksine nefsî/câhilî cür'et ve anlayışsızlıktır! Akl-ı selîm kimse sû-i zan edeni yadırgar; sû-i zan eden de etmeyeni! Ne günlere kaldık!

Bitirmeden söyleyelim. Sû-i zanda haklı çıkmak bile kötülüktür! Zira zandır ve yasaklanmış bir ameldir! Ayrıca bazen veya çoğu zaman hüsn-ü zanda yanılan kimseler sû-i zan heveslisi olsalar, zanlarının birçoğunda isâbet de kaydederler. Fakat onlar asla bu mezmûm yola girmezler.

Allah için hüsn-ü zan edelim. Eğer isâbet kaydedemezsek de bilelim ki, mevcut şartlarda ancak o hüküm verilebilirdi. Hüsn-ü zanda yanıldığımızda hüzünlenelim ama abartıp kahrolmayalım. Çünkü asıl üzülmesi gereken biri varsa, o da hüsnü zannı boşa çıkaran kimsedir! İnsanlar yanında güveni kaybetmek az bir musibet midir?!

87- HAYAT BİR KOŞUDUR!

Bir anıdan bin tefekkür...

Hiç maraton koştunuz mu bilmiyorum. 83-85 arası bir sene... Hoca maraton koşusunda seçmeler yapıyor. Ereğli İHL'den İvriz'e kadar koşulup, dönülecek. İlk gelenler ve belli bir dereceyi yakalayanlar seçilmiş olacak. Koşmaya başladık, bir kilometre, iki kilometre... Yol bitmiyor... Ve koştukça da insan yoruluyor. Bazı arkadaşlar yanımızdan mercedes gibi geçiyorlar, bazılarını da biz geçiyoruz. İleriki kilometrelerde yorulup dinlenenler, koşudan vazgeçenler var. Bazıları da birkaç kişi bir araya gelmişler, bana, muhtemelen arkadan gelen herkese aynı şeyi söyleyip, "biz burada bekleyelim, nasılsa hoca görmüyor. Öndekiler dönüp gelirlerken onlara katılırız. Biz dinlenmiş olduğumuz için de ilk sıralarda oluruz" diyorlardı. Kendilerine, "hoca görmüyorsa Allah da mı görmüyor?" deyip devam ettim. Derece falan beklentim yoktu. Kendimi sonuna kadar zorlayıp bu koşuyu en azından tamamlayacaktım. Dönüş noktasına varıp, okula doğru koşmaya başladım ve sonunda okulun sağ tarafındaki kapıdan içeri girdim. Hoca ve birçok arkadaş ve meraklılar orada bekleşiyorlardı. Hoca hemen beni elindeki deftere maraton takımı listesine kaydetmeye başladı. Ben şaşırdım. Ben bunu hak edecek bir performans ortaya koymamıştım. Sadece maratonu tamamlamak için dişimi tırnağıma takmıştım. Fakat hoca başarılı olduğumu düşünüyordu. Takıma girmek istemediğim halde kaydetti. Gerçekten yeterli başarı gösterdiğimi düşünmemiştim.

Ben bu hâdiseden şu dersi çıkardım...

Bazı insanlar hayatta, hayat maratonunda başarılıdırlar. Fakat onların sayıları azdır. Bazı insanlar başarı için dişlerini tırnaklarına takarlar; azim, sebât, istikâmet ve istikrârla başarılı olurlar. Bunlar çok başarılı kimselere nispeten biraz daha çokturlar. Bazı kimseler de hayat koşusundan, imtihândan el etek çekerler, fırtarlar ki, bunlar başarısız olanlardır. Sayıları ise çok fazladır. Başarısız kimselerin içinde bir de yalan, aldatma ve sahtekârlıkla kendini başarılı göstermeye çalışanlar vardır ki, bunlar da münâfık tıynetli insanlardır. Kendilerini gizledikleri sürece sayılarını Allah'tan başka kimse tam olarak bilemez.

Önemine binâen...

Dünya maratonlarında, koşu, köşe dönme ve rekabetlerde birilerini geçmek, bazı skorlar ve dereceler elde etmek şart olsa da, Allah için imtihânda Allah'ın emrettiği şekilde bir iman ile yolda olmak, yoldan çıkmamak ve o yolda ölmek bile bir başarıdır.

Allah'ın râzı olduğu hak yolda olanlara ve o yolda ölenlere selâm olsun.

88- ÖYLE Mİ?! ÖYLE Mİ DÜŞÜNÜYORSUN?!

"Bu kadar hoca, hacı, şeyh, büyük zat yanlış yolda da bir siz mi doğru yoldasınız?" diyerek Tevhîd'e ve hakka karşı çıkan kimseler bilsinler ki, öyle asırlar ve devirler oldu ki, hakiki anlamda iman ehli bir avuç idi. Hz. Nûh'un ilk dönemini düşünün. 950 yılda -bir rivâyete göre- 8 ya da -çoğunluğa göre- 80 kişi Tevhîd davetine icâbet edip Allah'a iman etti ve gemiye bindi. Hz. Hûd'un, Hz. Sâlih'in, Hz. Lût'un mücâdelesini düşünün. Peygamberimiz bile Dâru'l-Erkam'da yetişen birkaç mü'minle bu davayı taşıdı. Ashâb-ı Kehf'in sayısı yedi idi. Bir tanesi de kendilerine sonradan katıldığı için aslında Tevhîdî kıyâmı gerçekleştirenlerin sayısı altı idi. Bedir ashâbı 313 kişi idi. Rıdvân bey'atinde ise 1400 kişi vardı. Sizce bu sayılar az mı?!

O günün insanları ile bugünün insanları ayrı değildi. Biri uzaylı diğeri dünyalı ya da birisi canavar diğeri normal insan şeklinde. Tarih boyunca Peygamberlerin Tevhîd davetine insanların çoğu karşı çıkarlarken bugünün insanları sırf Tevhîd ve İslâm'ı kabul itiraflarıyla birçok veya binlerce şirklerine rağmen Ehl-i Tevhîd sayılıyorlar öyle mi?! Sanki Allah bu çağın insanlarına, "Sadece Müslümanlık iddiasında bulunun; 'gâvur oldum' demedikçe, Ben sizi mü'min sayacağım" diye söz verdi! Öyle mi?! Öyle mi düşünüyorsun?!

İnsanlar düşünmeliler; şu anki inanç ve yaşantılarıyla acaba Hz. Nûh'un gemisine binebilirler miydi?

89- TEVHÎD’İ HAYATIN MERKEZİNE KOYUN!

TEVHÎD'E DOYUP (!) BAŞKA GIDALAR ARAMAYIN!

TEVHÎD’SİZ BİR HAYAT ÖLÜDÜR!

BÜTÜN PEYGAMBERLERİN DEĞİŞMEZ ÇAĞRISI; TEVHÎD’DİR!

HAYATINIZIN İLERLEYEN YILLARINDA TEVHÎD’DEN VE TEVHÎD’İ TEBLÎĞ ETMEKTEN SOĞUMAYIN, VAZGEÇMEYİN!..

Müslüman kardeşim! Kim ne derse desin, hayatın boyunca insanlara anlatacağın ilk ve değişmez konun; “Tevhîd” olsun. Hayatının hiçbir merhalesinde insanlara “Lâ İlâhe İllallâh” akîdesini anlatmayı terk etme! Tevhîd’in teblîğinin önüne hiçbir mevzuyu takdîm etme ve hiçbir şeyi Tevhîd’den önemli ve öncelikli sanma! Tüm peygamberlerin gönderiliş amacı, kavimleriyle ve tâğûtlarla müdâdelesi ve insanlara çağrısı:

يَا قَوْمِ اعْبُدُوا اللّٰهَ مَا لَكُمْ مِنْ إِلٰهٍ غَيْرُهُ

“Ey kavmim! Allah’a ibâdet edin, sizin O’ndan başka hiçbir ilâhınız (ma’bûdunuz) yoktur” (A'râf: 59, 65, 73, 85, Hûd: 50, 61, 84, Mü'minûn: 23) gerçeğidir.

Her Müslümanın vazifesi;

يَا أَيُّهَا النَّاسُ قُولُوا لاَ إِلٰهَ إِلاَّ اللّٰهُ تُفْلِحُوا

“Ey insanlar! (Kalbiniz tasdîk ederek, amelleriniz sadakat göstererek) Lâ İlâhe İllallâh deyin, felâh bulun, kurtuluşa erin” diyerek, insanları Tevhîd’e davet etmektir (Müsned-i İbn-i Ebî Şeybe, 822; Müsned-i Ahmed, 16023). Her ne zaman Tevhîd akîdesi zâyi edilirse, geriye kalanların mîzânda bir değeri olmaz.

İster Arapça müderrisi ol, ister elli tane kitabın olsun, istersen kendini allâme-i cihân san! Değil mi ki, Tevhîd’e sırt döndün, Hak katında ebedî azaptan başka bulacağın bir karşılık yoktur!

O halde Ey Âdemoğulları! Yalnızca Allah’a iman edin, o iman ile Yaratıcınıza itaat edin, Yaratıcı olarak sadece Allah’ı kabul ettiğiniz gibi, hükmeden, yöneten, sevk ve idare eden, her konuda irâdesine başvurulan, emir ve yasak gönderen olarak da Allah’tan başka ilâhlar ve rabbler edinmeyin!

Dilleriniz “Lâ İlâhe İllallâh”, “Lâ Rabbe İllallâh”, “Lâ Ma’bûde İllallâh” derken, kalpleriniz ve amellerinizle hayatınıza sahte ilâhları, sahte rabbleri ve sahte ma’bûdları sokmayın!

Diliniz ile kalbiniz ayrı ayrı şeyler söylemesin! Fiiliniz ile diliniz birbirine hasım olmasın! Amelleriniz ile niyetleriniz ayrı ayrı vadilerde dolaşmasın! Beden ülkenize barışı hâkim kılmadan ne insanları “silm/barış” kökünden gelen İslâm’a çağırabilirsiniz, ne siz "İslâm" olabilirsiniz ne de kendiniz iç ve dış âleminizde huzur ve nizâmı sağlayabilirsiniz.

Bir görüşe göre İslâm kelimesi silm (barış) kökünden gelirken, diğer bir görüşe göre ise “selâm” (huzur, selâmet, güvenlik) kökünden gelmektedir. Müslüman olmak; barışa ve huzura ermek, güven vermek ve güvende olmak anlamına gelir. Ama tabiî ki bu değerler ancak Allah'a teslim olarak elde edilebilir.

Onun için de Rabbimiz:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا ادْخُلُوا فِي السِّلْمِ كَافَّةً

“Ey iman edenler! Topluca silm'e (İslâm'a, barışa) giriniz" (Bakara: 208) buyurmuştur. Yani her türlü tereddüt ve şüpheden arınarak bütün benliğinizle İslâm’a girin demektir. Düşünce, teori, pratik, bilim, kültür, sanat, ferdî ve sosyal ilişkiler yani hayatın her noktası ve her vechesi bakımından İslâm olunuz, İslâm’a uyunuz.

Hayatınızın bir bölümünü İslâm’a uyduğunuz saha, diğer bölümlerini de İslâm’ı dikkate almadığınız sahalar biçiminde parçalamayın. Dinde parçalanmayın, Allah’ın yolundan başka yollar uydurup onlara uymayın. Kendi öz benliğinizi bütünüyle İslâm’a teslim ettiğiniz gibi, hayatınızda da sadece İslâm’ın gerektirdiği davranışı ortaya koyun. Kendi bünyenizde birliği, dirliği, düzeni, intizâmı, barışı ve huzuru sağlamamışken, teorik ve felsefî faraziye ve kuruntularla insanlara huzur va’deden, sözleri ya da yazdıkları (kitapları) iman etmiş ama kalplerine ve amellerine henüz iman yerleşmemiş kimseler gibi olmayın! Öyle ya, kendisiyle çatışma halinde olan bir kimse başkalarına huzur ve mutluluk adına ne verebilir ki? Allah ile arası bozuk olanın, insanlarla geçimli olmaya çalışması ve geçici, yapay, sun’î dostluklar kurması kime ne fayda verir! Allah’a isyân edenin, Allah’ın kullarına itaati kâr mıdır yoksa zarar mıdır?

İnsan, neden geçici avuntularla oyalanır da evreni yaratan Âlemlerin Rabbinin rızâsını kazanmak adına bir çabası ve çalışması olmaz? Âhireti hesaba katmayan bir kimsenin yarın âhiretten nasibi ne olabilir! İnsan, çalışmadığı bir şeyin karşılığını bekleyebilir mi? Yapmadığı bir şeyden dolayı mükâfât umabilir mi? O halde neden, göklerin ve yerin mülkü kendisine ait olan Allah Sübhânehu ve Teâlâ’nın, gökleriyle yeriyle tüm kâinât üzerindeki mutlak hükümranlığı kabul edilmez? Neden, insanların çoğu, Allah’a şirk koşmadan iman etmez? Neden insanlar, hak din olan İslâm’ı din edinmezler ve her hususta ibâdet ve itaat edilmeye Allah’ı lâyık görmezler? Neden insanlar, Allah’ı yaratıcı olarak kabul ederler de yönetici olarak kabul etmezler? Neden insanlar, dini bütünüyle Allah’a hâs ve hâlis kılmazlar? Yoksa ibâdet edilmeyi Allah’ın şânına yakıştıramıyorlar mı?! Allah’ı noksanlıklardan tenzîh ederiz.

“Her şeyin egemenlik ve tasarrufu elinde bulunan (Allah)ın şânı ne yücedir! O münezzehtir. Yalnız O'na döndürüleceksiniz.” (Yâsîn: 83)

“Göklerin ve yerin Rabbi, Arş’ın Rabbi, (o müşriklerin) niteleyegeldiklerinden münezzehtir (yücedir).” (Zuhruf: 82)

“Rabbimiz biz, ‘Rabbinize iman edin’ diye imana çağıran bir davetçiyi (Peygamberi) işittik ve iman ettik. Rabbimiz, günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört, rûhumuzu da iyilerle birlikte al. Rabbimiz, bize peygamberlerin aracılıyla va’dettiğini de ver. Kıyâmet gününde bizi rüsvay etme. Şüphe yok ki Sen va’dinden dönmezsin.” (Âl-i İmrân: 193, 194)

Rabbimiz, kullarının bu dualarını kabul ederek, sonraki Âyette onlara müjdeli va’dini bildirir…

“Nihâyet Rabbleri dualarına şöyle karşılık verdi: ‘İçinizden gerek erkek gerek kadın olsun, (sâlih) amel işleyenin amelini karşılıksız bırakarak boşa çıkarmayacağım. Kiminiz kiminizdensiniz. Artık hicret edenlerin, yurtlarından çıkarılanların, Benim yolumda işkence görenlerin, savaşan ve öldürülenlerin elbette günahlarını örteceğim ve andolsun ki, onları -Allah’tan güzel bir mükâfât olmak üzere- altından ırmaklar akan cennetlere sokacağım. Mükâfâtların en güzeli Allah katındadır.’” (Âl-i İmrân: 195)

Rabbimiz, günahları örtülenlerden, cennete girenlerden ve Rabbleri katında en güzel karşılığa nâil olanlardan eylesin bizleri. Âmîn.

90- İSLÂM'A GÖRE, ÜVEY ANASI İLE EVLENENİN CEZASI NEDİR?”

Bir kardeşimiz; Rasûlullah devrinde babasının ölümünden sonra babasının hanımıyla nikâhlanan kişinin Peygamberimiz tarafından boynunun vurulup malının da müsâdere edilmesini emretmesini içeren bir Hadîs hakkında soru sormuştur. Sorusunun hulâsası şudur: Bu kişi hadden mi öldürüldü yoksa riddeten mi? Yani Had cezası olarak mı cezalandırıldı yoksa irtidâd ettiği yani zinâyı ve mahrem olan üvey ana ile evlenmeyi helâl saydığı için mi?

Cevabımızı merakla beklediğini belirttiği için hemen ve özetle cevap yazdık.

Allah’a hamd, Rasûlüne salât-ü selâm olsun. Rabbim, tüm mü’minlerden ebeden râzı olsun.

Sorunuzun konu başlığı; “Üvey anası ile evlenenin cezası nedir?” meselesidir.

Bahsettiğiniz Hadîsin kaynakları şunlardır:

Tirmizî, Ahkâm, 25, No: 1362; Ebû Dâvûd, Hudûd, 27, No: 4457; İbn-i Mâce, Hudûd, 35, No: 2607, 2608; Nesâî, Nikâh, 58, No: 3331, 3332; Dârimî, Nikâh, 43, No: 2414

Fazla uzatmadan kısaca şunları söyleyebiliriz…

İslâm’dan önceki câhiliyye devrindeki insanlar babaları öldükten sonra üvey annelerini bir miras olarak kabul ederler ve onlarla evlenmeyi meşrû sayarlardı. İslâm bunu yasaklamıştır.

Rabbimiz buyurdu:

وَلَا تَنْكِحُوا مَا نَكَحَ اٰبَٓاؤُكُمْ مِنَ النِّسَاءِ إِلَّا مَا قَدْ سَلَفَ

“Babalarınızın evlendiği kadınlarla evlenmeyiniz. Ancak (câhiliyyet devrinde) geçen geçmiştir.” (Nisâ: 22)

Peygamberimiz devrinde bu yasağa rağmen bilerek mi yoksa bilmeden mi olduğunu bilemiyoruz, bedevîlerden bir adam üvey annesiyle evlenmiştir. Rasûlullah bu adamı öldürtmüş ve mallarını müsâdere etmiştir.

Bu Hadîsin zâhiri, babasının hanımı veya başka bir mahremiyle evlenen kimsenin cezasının hadden ölüm olduğuna delâlet ediyor. Müctehidlerden bazıları da bu görüşe kâil olmuşlardır. Bazıları ise, her ne kadar mahremle evlenmek ittifâkla haram olsa da, burada bir nikâh şüphesi bulunduğu için had cezası olarak öldürülmeyeceğini, başka şekilde cezalandırılacağını söylemişlerdir. Bu Hadîsteki öldürmenin, mahremi ile evlenmeyi helâl sayan kimse ile alâkalı olduğunu belirtmişlerdir.

Nitekim Hadîste geçen malın müsâderesi de buna işâret sayılabilir.

فَأَمَرَنِي أَنْ أَضْرِبَ عُنُقَهُ وَآخُذَ مَالَهُ

“Boynunu vurmamı ve malını almamı emretti.” (Ebû Dâvûd, 4457; Nesâî, 3332)

Dolayısıyla bir takım müctehidlere göre, o kimse mürted olarak öldürülmüştür.

Hattâbî ise bu görüşü ve yorumu reddeder. Rasûlullah aleyhisselâm, üvey annesiyle evlenen kimseyi mahremiyle evlenmeyi veya zinâyı helâl saydığı için riddeten değil; zinâ ettiği ve annesi hakkındaki hürmeti çiğnediği için öldürtmüştür.

Ulemâ, mahremiyle evlenen kimsenin cezası hakkında ihtilâf etmiştir:

Ebû Hanîfe’ye göre, bu kimseye had uygulanmaz, ta’zîr cezası verilir. İmâmeyn’e göre ise, bunun haram olduğunu bile bile evlenmişse had uygulanır.

Hasenu’l-Basrî, Mâlik b. Enes ve İmam Şâfiî’ye göre bu kişiye zinâ haddi uygulanır.

Ahmed b. Hanbel’e göre, bu adam öldürülür ve malı müsâdere edilir, elinden alınır. İshâk b. Râhûyeh’in görüşü de budur.

Süfyân’a göre, nikâh şâhidler huzurunda olmuşsa, o kimseden had düşer. Süfyân-ı Sevrî de Ebû Hanîfe gibi had uygulanmayacağına kâildir.

Allah en iyi bilendir. Fî emânillâh.

91- GEÇERKEN UĞRAMA; UĞRAMAK İÇİN GEÇ!

Yakın çevrenizden kimselerin iş yerlerini ziyârete gittiğinizde, "Bu taraflarda işin mi vardı?" diye soruyorlarsa; ben çevremdekilere işi düşmeden uğramayan adam veya geçerken uğrayan kimse imajı mı vermişim diye oturup ağlamak gerekir! Kişi bu hususu kavrayıp kendini düzelttikten sonra da, "Yok arkadaş, bizzat planlı/programlı, seni özleyerek ve görmek isteyerek seni ziyâret etmeyi niyetime alarak yola koyuldum. Dünya telâşım, ticâretim ve koşuşturmalarım dostlarımı unutturmadı, unutturmaz da. Öyle geçerken falan uğramak zorunda kalmadım yani. Ziyâret eden ve edilen açısından amelin en güzeli budur. Ha, bir kimse gözden ırak olduğu için gönlümde de ırayabilir ve bu sebeple bazı meşrû niyetlerle yola çıktığım halde onu hatırlayamayabilirim. Ancak dükkânını görünce veya yaklaşınca hatırlarım. Öyle bir durumda bile olsa, o an o kimseyi ziyâreti niyetime alırım, bilerek ve isteyerek uğrarım. Teğet geçmem yani. Böyle yapanları da -ziyâret ettiğim kişiler de dâhil- örnek almam. Zira herkesin ameli kendinedir" deyin.

Toplum bir diyeceği, bir çıkarı olmadıkça veya çoğu zaman geçmelerin bir kısmında uğramayı düşünüp de geçerken uğramadıkça ziyâretlerden geri durduğu için, senin bu sözünü bir anda anlayamayacaklardır. Belki on yıl veya daha fazlası da gerekebilir. Çünkü kendileri geçerken bile çoğu zaman uğramayan, geçerken ara sıra uğrayan, uğramak için ma'kûl (!) bir gerekçe bulamadıkça transit geçen YAKIN VE KADİM ARKADAŞLARINIZ VE DOSTLARINIZ herkesi kendileri gibi görmeye ve kendilerince düşünmeye devam edeceklerdir. Fakat belli bir zaman sonra YAKIN ÇEVRENİZDE, "Bu taraflarda bir işiniz mi vardı?" sözünü size söyleyen kimse kalmayacaktır! Bu bir tecrübedir! Söyleyen varsa da, o kimse size mâzi ve gönül bakımından yakın olmayan ve sizi yeterince tanımayan kimsedir. O kişinin o hâli de normaldir. Zira toplumun genel eğilimi o şekildedir. "Kişi, kendinden bilir işi!" misâli. Vesselâm.

92- OKUR YAZAR MISIN?!

Kelâm avâmın, te'lîf havâssın;

Konuşmak her kişinin, yazmak er kişinin!

Buradaki “er” kelimesi cinsiyet anlamında kullanılmamıştır. Bilindiği gibi, “er” kelimesi; “erkek, koca, erken, yetişkin kişi, ehil, kahraman, yiğit, güçlü, kuvvetli, eren, mürşid, rütbesiz asker, nefer” gibi anlamlara gelir. Bu tür cümlelerde ise “er” kelimesi daha çok “yetişkin kişi, ehil, kahraman, yiğit, güçlü, kuvvetli” gibi anlamlarda kullanılır.

İlim tâlibinin ehliyet ve liyâkat mührü kalemidir, yazısıdır, te'lîfidir, tasnîfidir, tahrîcidir, tahkîkidir, ta'lîkidir, şerhi, te'vîli ve tefsîridir; salt konuşması değildir! Yerli yerinde konuşmak zor olsa da, yerli yersiz konuşmak kolaydır ve herkese özgüdür; yazmak ise zordur ve liyâkate tâbidir.

Genç kardeşim!

Yazmaya ve not tutmaya alış! Bir sporcu bir hareketi iyice öğrenmek ve onu her zaman kolayca yapabilmek için nasıl ki binlerce tekrar yaparsa, sen de bir meseleyi gerekirse yüzlerce kez yaz! Gençliğinden başlayıp yetişkinliğe ve olgunluğa bu minvâl üzere gir! Sonrasında ne yapacağını zaten bilirsin!

Çevrene bak, dünyaya bak, konuşan milyonlara karşın, o konuşanlara laf yetiştirmekle ömür tüketip muhâlefetçilik yapan milyonlar göreceksin! Evet, hep yerli yersiz konuşmalara yerli yersiz laf yetiştirmelere şâhit olacaksın! Ekseriyet böyledir!

Ama ilim, hikmet, basîret, fesâhat ve belâğat üzere usûl-ü dairesinde yazan insanlar çok azdır. Çünkü yazmak zordur. Konuşarak ve sesi yüksek çıkarak kendini baskın gösteren kimselerin çoğu -inanın- bir cümleyi doğru düzgün yazamazlar. Bu bir gerçek! İlmî bir makale veya bir meselenin kitâbî/te'lîf olarak tahkîk ve reddine dair hayatlarında bir tek yazı bile yazmamışlardır. Oysa ilk, orta ve lise seviyesindeki çocuklar/gençler bile her sene her bir dersten iki kez yazılı ödev/tez hazırlarlar. Yani hayatın olağan akışının normali budur! İlim tahsîline devam adına daha ilerisinde de bu böyle devam eder. Zira bir kimsenin seviyesi ve gelişmişliği yazısıyla, yazdığıyla ve birikimini satırlarla ne kadar buluşturduğuyla veya buluşturamadığıyla doğrudan ilgilidir. Düşüne düşüne, araştıra araştıra yazamayan, te'lîf, tasnîf, tashîh ve tahkîk yapamayan kimsenin birkaç dakikada veya saatte rastgele, karışık, karmaşık, çelişkilerle ve hatalarla dolu konuşması, sırf hitâbet, hamâsî nutuk, heyecanlı söylem ve ses rengi hatırına doğru mu sayılacak?! Düşün!..

Şunu da düşün ki, ilk inen Sûrelerde/Âyetlerde konuşmak mı yoksa okuyup yazmak ve kalemin önemi mi diğer şeylere takdîm edilmiştir? Kesinlikle, okumadan olmaz, yazmadan/not tutmadan olmaz, kalemle arkadaş olmadan olmaz, kalemle yazıp öğrenmeden ve kalemle yazıp öğretmeden olmaz!

Nâçizâne ben, hayatım boyunca yanımda hep en az iki kalem taşımışımdır. Kalemsiz hatta tek kalemle bile dışarı çıkmam. Tıpkı saatsiz çıkmayacağım gibi! Saat/vakit de önemli, kalem de! Artık sizce de öyle değil mi? Vesselâm.

93- KARDEŞİNLE MÜCÂDELE ETME VE ONU KISKANMA!

Ümmet-i Muhammed için en büyük üç tehlike vardır: Cehâlet, gaflet ve basîretsizlik!

Tefrîka da buradan çıkar, taassup da, kardeş kavgası da, taht, taç, makam ve riyâset kavgaları da!..

Tarihe bakın; insanlık tarihi kardeş kavgasıyla başlar. Kâbil, kardeşi Hâbil'i -hased ve kıskançlık yüzünden- öldürür. Bir diğer ismi de İsrâîl olan Ya'kûb aleyhisselâm'ın çocukları, babalarının kardeşleri Hz. Yûsuf'a olan sevgisini kıskanıp onu öldürmeye yeltenirler, sonunda kuyuya atarlar. Allah ise ona sonra büyük bir mülk bahşeder...

Kardeş kavgaları sonraki asırlarda da niceleriyle devam eder. Sonrasında İshâk ve İsmâîl aleyhimesselâm kardeşlerin soyundan gelen, aslında kardeş çocukları olan İsrâîloğulları ile İsmâîloğullarının kavgaları!

Hulefâ-i Râşidîn döneminin sonuna ve sonrasına bakın! Hep kardeş kavgaları! Selçuklu ve Osmanlı devirlerine bakın; Müslümanlarla ve Müslümanlık iddia edenler arasında hep daha güçlü olabilmek için taht ve liderlik savaşları!

Tablo odur ki, iki Müslüman sultan dünyaya hükmetse birbiriyle sulh yapıp daha da güçlenerek el birliğiyle tüm dünyayı adâletle ve hayırlarla doldurmak yerine "ben üstünüm, sen değilsin; ben cihân hükümdarıyım, sen sadece bir kralsın" kavgaları yapıyorlar. İki sultan değil, on sultan olsa, kavgalar on kat artıyor!

Şeytanın da vesvese, iğvâ ve tesvîlleriyle hased-i akrân belâsı hiç eksik olmuyor! İnsanlar arkadaşlarındaki ve yakınlarındaki kimselerdeki küçük bir başarısını bile kıskanıp hased ederlerken; büyük başarıların ve zaferlerin hiç hasûdu/hasedcisi olmaz mı?! Hem de tahmin edilemeyeceği kadar! İnsanların çoğu bu noktadaki hüsn-ü zanları boşa çıkarmak istercesine hasedcilik, fesâdçılık, fırsatçılık ve sadâkatsizlik ederler! Darb-ı mesel hâline gelen, "Sen de mi Brütüs?!" sözünü söyletmek için yarışırcasına!..

Onun için öncelik ilim ve basîret olmalıdır. İnsanları şu ya da bu yapılanmaya değil, ilim talebine ve ilme sadâkate davet etmelidir. İnsanlara ilim, fen ve san'at sevdirilmelidir ve meşguliyetler bu alanlara teksîf edilmelidir! Böylece yatırımlar insana olmalıdır, insan merkezli çalışılmalıdır! Sıla-i rahimler hatırlanılmalıdır! Seyâhatler, fî sebîlillâh olmalıdır!

Hiç şüphesiz ilmin bizi götüreceği ilk menzil ve makam imandır, sonrasını bilâ tertîb ifade etmek gerekirse uhuvvettir/kardeşliktir, adâlettir, hakkâniyettir, fıkıhtır, şuurdur, vahdettir/birliktir, teblîğdir, davettir, cihâddır, Allah'ın yardımı, inâyeti ve işlerin sonunda ve dâr-ı dünyânın âhırinde ve âkıbetinde Allah'ın rahmet ve lütfudur. Faydalı ilmin insana kazandırdıkları ve kazandıracakları saymakla bitmez! İman, yakîn, şükür, kanâat, vefâ, sadâkat, sabır ve sebât üzere devam etmek/edebilmek bile istikâmetliliktir ve mahza hayırdır!

Not: Okumayı seven ve istifâde etmeyi hava, su, ekmek gibi isteyen kimselerin yüzde bir olduğunu bilsem, şu yazı belki on kat, yirmi kat uzun olurdu. Ve o uzunluğa göre de serim-düğüm ve çözüm'le ilerlenir ve sözler ikmâl edilirdi. Ama ne yazık ki, bu çağda okuma özürlü kimseler olduk! Rabbim bu tabloyu hayra çevirsin.

94- ALLAH DİLEDİĞİNİ SAPTIRIR, DİLEDİĞİNİ HİDÂYETE ERDİRİR:

“Âyetlerimizi yalanlayanlar, karanlıklarda kalmış sağırlardır, dilsizlerdir, Allah dilediğini saptırır, dilediğini de dosdoğru yol üzerinde tutar.” (En’âm: 39)

Bazı kimseler, bu tür Âyetlere: “Allah, dileyeni saptırır”, “Allah dileyeni hidâyete erdirir” biçiminde anlam vererek, Yüce Allah’ın mutlak irâdesini ve takdîrini yok saymaya çalışmaktadırlar! Lâkin Rabbimiz, kullarına cüz’î irâdeler vermiş olsa da, o irâdelerin üzerine Âdil-i Mutlak olan kendisinin küllî irâdesi bulunmaktadır. Kul, cüz’î irâdesiyle hidâyeti ya da dalâleti seçtiğinde, Allah da o kimse için, o seçtiğini irâde eder ve yaratır.

Kulların, seçimlerinde mutlak anlamda özgür ve kendi fiillerinin yaratıcısı olduklarını, cüz’î irâdeleriyle seçip yapmadıkça, Allah Sübhânehu ve Teâlâ’nın onların nasıl hareket edeceklerini bilemeyeceğini söylemek, dolayısıyla da Rabbu’l-Âlemîn’in kullarının neler yapacaklarını Levh-i Mahfûz’da ezelde takdîr edip kaydetmediğini iddia etmek; işte bütün bunlar apaçık sapıklıktır!

Bu mevzudaki bazı Âyetlerin meâllerini doğru şekilde verelim:

“…Allah onunla (o misâl ile) birçoğunu saptırır, yine onunla birçoğunu hidâyete erdirir. Onunla, fâsıklardan (kâfirlerden) başkasını saptırmaz.” (Bakara: 26)

“Biz gönderdiğimiz her bir peygamberi -kendilerine apaçık anlatsın diye- ancak kendi kavminin diliyle gönderdik. Artık Allah dilediğini saptırır, dilediğini de hidâyete (doğru yola) iletir. O Azîz’dir, Hakîm’dir.” (İbrâhîm: 4)

“Allah, iman edenlere dünya hayatında da âhirette de sâbit söz (kavl-i sâbit: Tevhîd) ile sebât verir. Allah, zâlimleri (kâfirleri) ise saptırır. Allah, dilediğini yapar.” (İbrâhîm: 27)

“Eğer Allah dileseydi, sizi tek bir ümmet yapardı. Fakat O, dilediğini saptırır, dilediğini de hidâyete erdirir. Yaptıklarınızdan muhakkak sorguya çekileceksiniz.” (Nahl: 93)

“Muhakkak ki sen sevdiğini hidâyete erdiremezsin. Fakat Allah dilediğine hidâyet verir ve O, hidâyete erecekleri en iyi bilendir.” (Kasas: 56)

Bilelim ki, hayır da şerr de, hidâyet de dalâlet de Allah’tandır. Zikrettiğimiz bâbdaki Âyetlerde fâil (özne) tektir ve Allah’tır. Bu tür Âyetler; “idlâl”in yani saptırmanın fâili Allah, “meşîet”in yani dilemenin fâili ise kullar olmak üzere iki fâilli cümleler değildir! Mutlak olarak, dileyen de saptıran da Yüce Allah’tır.

Bu hakikate Kur’ân’dan başka bir delil getirelim. Bakınız şu Âyetler de form olarak aynı niteliktedir:

“Allah, kullarından dilediği kimseye rızkı genişletir, bazen ona daraltır. Şüphesiz ki Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.” (Ankebût: 62)

“Bilmezler mi ki, muhakkak Allah, rızkı dilediği kimseye yayar ve (dilediğine) kısar. Şüphesiz bunda iman edecek bir topluluk için Âyetler (ibretler, belgeler) vardır.” (Zümer: 52)

Herkesin bildiği gibi, bu Âyetlerde “rızkı yaymak” ve “rızkı kısmak” fiillerinin fâili Yüce Allah olduğu gibi, dilediği kimselere dilediği kadar rızık vereceğini ifade etme anlamındaki “meşîet” fiilinin fâili de Yüce Allah’tır. Hiç kimse, rızkı verenin, yayanın yahut da kısanın Allah olduğunu kabul ederken; bunların, kulların dilemesine bağlı olduğunu iddia edemez. Çünkü Allah, dilediğine dilediği zaman, dilediği şekilde ve dilediği kadar rızık verir. İşte aynen bunun gibi Yüce Rabbimiz, dilediğini saptırır, dilediğini de hidâyete erdirir. Hüküm de mutlak irâde de O’na aittir. O, hidâyete erecekleri ve her şeyi hakkıyla bilendir.

95- KİRLENMEYİN VE KİRLETMEYİN!

ÖNCE KENDİNİZİ, SONRA ÇEVRENİZİ, DOĞAYI VE DÜNYAYI!

Yürekler temiz olursa, insanın ameli de, kavli de, evi de, evinin önü de, çevresi de, dünyası da temiz olur! Temiz dünya insanın hakkıydı ama onu kendi türünden olan kötü insanlar ifsâd etmekteler, ekini ve nesli (hars-ü nesli) yok etmek için sa'y-u gayret göstermekteler!

Oysa sultan da olsa tebea da olsa, zengin de olsa fakir de olsa, arkalı da olsa garip de olsa, uzun da yaşasa kısa da yaşasa, insanın Allah'ın imtihânından, irâdesinden, yakalamasından, hesabından ve hükmünden kaçması mümkün değildir! İnsanlar geldikleri gibi gitmektedirler. Bu gidişatı kimse tersine çeviremez veya durduramaz!

Evet, her şeye rağmen dünya güzeldi/r ama insan bencillik, hırs, ihtirâs, açgözlülük, hased ve fesâdla şu geçici/fânî dünyayı çirkinleştirmekte, karanlıklaştırmakta, daraltmakta, kirletmekte ve yaşamı çekilmez hâle getirmekte, böylece kendi sonunu da hazırlamaktadır!

Kötü insanlar, Allah'ın Ulûhiyyet ve Rubûbiyyetini hiçe sayarak ilâhlık davası gütmektedirler! Bu bâtıl ve hadsiz davaya alkış tutan câhillerden aldıkları destekle iyiden iyiye şımarmaktadırlar! Oysa kötülüğe, çirkinliğe, zulme ve hadsizliğe destek vermek de kötülüktür! Allah'ın mülkünde Allah'a rağmen ve Allah'a karşı kabadayılık, taşkınlık, açgözlülük ve zulüm yapmak cehâlet, gaflet, dalâlet ve hıyânet değilse; cehâlet, gaflet, dalâlet ve hıyânet nedir?!

Kirlenmeyelim ve kirletmeyelim! Kalbimiz ve rûhumuz için Kur'ân ve Sünnet'e, Âyet ve Hadîslere; bedenimiz, elbiselerimiz ve çevre temizliğimiz için ise suya-sabuna dokunalım! Birbirimize zulümle dokunmayalım! Zira zulmeden kimse aslında ve hakikatte kendi nefsine zulmetmektedir! Bunun böyle olduğunu mü'min imanı ve teslimiyetiyle; kâfir ve münâfık ise ölürken, ölüm ötesi âlemde, âhirette, sırasıyla kabirde, mahşer yerinde, sorgu-suâl, mîzân ve mahkeme-i kübrâ'nın olduğu hısâb/hesap ânında, sırâtta ve cehennemde görür! Ve'l-ıyâzü billâh. Vesselâm.

96- DANIŞAN DAĞLARI AŞMIŞ, DANIŞMAYAN DÜZ YOLDA ŞAŞMIŞ!

Asırlardır, "Kiminin parası, kiminin duası!" dedik. Elhak doğrudur! Fakat bir şeyi kaçırdık. Hem de o şey bu sözün mânâ derinliğinde bulunduğu halde! Evet, bu ikisi çok önemlidir ama bunların sonunu hayır, güzellik ve başarıya çevirecek olan şey aynı zamanda ilimdir, fıkıhtır, ehliyettir, liyâkattir, tecrübedir, firâsettir, istişâredir, danışmaktır. Bunlar olmadan tevekkül tam ve sağlam olmaz.

Bir iş her şeye rağmen olur ya da olmaz; bu Allah'ın takdîridir. Yüce Allah, olmazı oldurur, ölüyü diriltir, diriyi öldürür. Allah'a her şey kolaydır ve mukadderâttan olanın önüne geçilmez. Takdîr edilmiş rızık ve nasip -bize göre- er veya geç, Allah'ın ilim ve takdîrine göre ise asla gecikmeden, tam zamanında kula ulaşır. Fakat kul, kendi imtihânı, sorumluluğu ve tevekkülü adına işini eksik yapmamalıdır.

Özellikle günümüzde insanlar sadece para ve sermaye olsun işler yürür sanıyorlar. Oysa duaya ne kadar ihtiyacımız varsa, istişâre etmeye ve danışmaya da bir o kadar ihtiyacımız vardır. Ecdâdın tabiriyle, "Akıl akıldan üstündür." Bir kardeşimiz bizden daha iyi anlayabilir, daha çok fıkıh ve firâset sahibi olabilir. Bu bizim zenginliğimiz değil midir? Ha bende, ha sende; ne fark eder? İkimiz de o güzellikten istifâde ettikten sonra... İlk kez annemden duyduğum bir atasözüyle bitirelim: "Danışan dağları aşmış, danışmayan düz yolda şaşmış!"

Rabbim, hassâten sevdiklerimizden ve tanısak da tanımasak da, görsek de görmesek de sevmemiz gerekenlerden başlayarak tüm Müslümanların işlerini güçlerini rast getirsin, müşkillerini âsân eylesin ve amellerini/adımlarını hayırla tamamlasın.

97- BİR NASİHAT:

Sözü iyice dinlemek ve doğru anlamak çok büyük bir meziyettir. Bu meziyetin elde edilmesini sağlayan pek çok sıfatlar bulunmaktadır. İnsanlar, okuduğunu ve dinlediğini doğru anlayamazsa çoğu zaman kendisi gibi inanan ve söyleyen kimselere bile itiraz etme durumuyla karşı karşıya kalabilir. Hatta bazen en değer verdiği insanların bile yanında çok muteber kimselere itiraz etme cür'etini gösterebilir.

“İyice dinleyip anlamak” doğru anlamanın mukaddimesidir. Hakkında bilgi sahibi olunmayan bir meselede fevrî bir şekilde konuşmak ve itiraz etmek ise hatalara kapı aralayan bir adımdır.

Nice itiraz edenler bilsinler ki, -Allah'ın izniyle- itirazlarına yeterli ve doyurucu bir cevap ile karşılık verilir... Sonra da: “Tamam şimdi oldu. Kusura bakma. Ben yanlış anlamışım. Şu cümlelerden dolayı şu sonucu çıkarmıştım. Sen onu kastetmemişsin…” gibi özür cümlelerini söylemek de genelde teennî ile hareket etmeyen itiraz sahiplerine düşer.

Bilelim ki, cümleler bazen edebî, bazen mecâzî, bazen lügat ve bazen de ıstılâh anlamlarıyla mânâlar içerir. Cümlelerde kayd’lar bulunur. Bu kayd’lar da bazen vâkıî, bazen de ihtirâzî olur. Kayd konusunu bilmeyen kimsenin cümleleri sahîh olarak anlaması mümkün değildir. Bu durumlarda mü’minlere hüsn-ü zann ve hüsn-ü te'vîl düşer. Hüsn-ü zann iman sahiplerine sevap kazandırır ve bir şey kaybettirmez.

Diğer taraftan akla gelen her şey, akla ve mantığa uymayan her mesele polemiksel tartışmalara yelken açarak sanal ortamlarda tartışılamaz. Bu, İslâmî bir prensip olarak -istisnâî durumlar dışında- câiz değildir. Çünkü vâkıî olarak sâbittir ki, bu tartışmalarda kalpler kırılmakta, husûmetler peydâ olmakta, insanlar birbirlerini yanlış anlamakta, yanlış tanımakta, nefisler ve şeytanlar bu atışmalarda başrolde yer almaktadır. Kalp kırmak, haksızlık etmek, fitneye neden olmak haramdır.

Konuşmada ve tartışmada hikmet ve güzel öğüt olmalıdır. Bu ikisi bulunmazsa o söyleşiler gayrimeşrû didişmelere dönüşür. Cedel bir ilimdir ama bu ilmin kâideleri ve erbâbı vardır. Arapça’dan, Usûl’den, Furû’dan zerre kadar nasibi olmayan insanların işi, gece-gündüz tartışmaya odaklanmak olmamalıdır. Allah, yarattığı insanın fıtratına bu özelliği koymuştur ki, imtihanın hikmeti gerçekleşsin. Kendini bilene sakınmak ve takvâ yaraşır. 

Allah Sübhânehu ve Teâlâ buyurdu ve tüm kullarına şöylece duyurdu: “…İnsan ise tartışması her şeyden çok olandır.” (Kehf: 54)

Dikkat edelim, ilimsizce, hikmetsizce, bilmeden, araştırmadan, anlamadan, acelecilikle, hamâsetle, cür’etkârlıkla, câhiliyye hamiyyetiyle, nefsî dürtülerle her duyulan veya okunan yazıya -sırf kendi fikir dünyasıyla örtüşmüyor diye- itiraz etmeye ve tartışmaya hevesli olmak hikmetli bir davranış biçimi değildir. Böyle yapanlar gerçeği ya öğrenemezler ya da uzun zaman kayıplarından sonra pişmanlıklarla anlarlar. Ya da gerçeklerden habersiz olarak bu dünyada göçüp giderler. Neden nedir? İnsanın nefsindeki hırslar, bencillikler ve kötü huylardır.

Dua ediyoruz... Allah’ım, yaratılışımızı güzelleştirdiğin gibi ahlâkımızı da güzelleştir! Âmîn.

98- "İBN" KELİMESİNİN KULLANIMI HUSUSUNDA BİR DÜZELTME!

"İbn" kelimesinin kullanımında konuşurken veya yazarken genelde yanlış yapılmaktadır. Konuyu kısaca açıklayalım.

"Abdullah İbn-i Mes'ûd" (عبد الله ابن مسعود) demek yanlıştır! Doğrusu; "Abdullah b. Mes'ûd" (عبد الله بن مسعود) olacaktır. Böyle yerlerde "ibn" kelimesinin hemzesi hazfedilir. Kişinin kendi ismi zikredilmeden "İbn-i Mes'ûd" (ابن مسعود) dendiğinde ise "ibn" kelimesinin hemzesi isbât edilir/yazılır/söylenir. Çünkü kâide gereği "ibn" kelimesi iki alem yani özel isim arasında kalırsa hemzesi düşer. "İbn" kelimesinin iki alemin yanı sıra, iki künye veya iki lakap arasında kalması da aynıdır.

İki künye arasında kalmasının misâli:

Ebû'l Fadl b. Ebî Ali. [Ebû'l Fadl İbn-i Ebî Ali denmez!] Fakat İbn-i Ebî Ali denir.

İki lakap arasında kalmasının misâli:

Seyfuddevle b. Zeynilâbidîn. [Seyfuddevle İbn-i Zeynilâbidîn denmez!] Fakat İbn-i Zeynilâbidîn denir.

Hulâsa:

Ömer İbn-i el-Hattâb (عمر ابن الخطاب) denmez; Ömer b. el-Hattâb (عمر بن الخطاب) denir.

Ali İbn-i Ebî Tâlib (علي ابن أبي طالب) denmez; Ali b. Ebî Tâlib (علي بن أبي طالب) denir.

Osmân İbn-i Affân (عثمان ابن عفان) denmez; Osman b. Affân (عثمان بن عفان) denir.

Abdullah İbn-i Abbâs (عبد الله ابن عباس) denmez; Abdullah b. Abbâs (عبد الله بن عباس) denir.

Bu kelimeler kısaca İbn-i el-Hattâb/İbnu'l-Hattâb (ابن الخطاب), İbn-i Ebî Tâlib (ابن أبي طالب), İbn-i Affân (ابن عفان) ve İbn-i Abbâs (ابن عباس) olarak da yazılır ve söylenir.

Not: Arapça kâidesine uymakla beraber, Türkçe'de "İbn-i" yerine, "İbn" veya "bin" yerine kısaltma olarak "b." de kullanılabilir.

99- İNSANLARDAN MEN EDİLEMEYECEK ŞEYLER: SU, OT, ATEŞ, TUZ.

Ebû Hureyre radıyalIâhu anh'dan rivâyete göre; Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

ثَلاَثٌ لاَ يُمْنَعْنَ الْمَاءُ وَالْكَلَأُ وَالنَّارُ

“Üç şey vardır ki, onlar kimseden men edilmez: Su, ot ve ateş.” (İbn-i Mâce, Ruhûn, H. No: 2473; Hadîs sahîh’tir.)

Not: Zevâid'de şöyle denilmiştir: Bu, sahîh bir isnâddır ve râvîleri mevsûk (güvenilir zâtlardır. Çünkü Muhammed b. Abdullah b. Yezîd Ebû Yahyâ el-Mekkî'yi Nesâî, İbn-i Ebî Hâtim ve başkaları sika saymışlardır. Senedin kalan râvîleri de Buhârî ile Müslim'in şartı üzeredirler. 

Kısa Açıklama:

Hadîs’teki sudan maksat; bir kimsenin çalışarak meydana getirdiği veya kanal ve arklar kazmak sûretiyle elde ettiği ya da kendisine ait kaplarda, havuzlarda, depolarda ve benzeri özel yerlerde toplamakla sahip olduğu sular dışında kalan kısımlardır.

Kele’ (الْكَلَأُ) ; yaş ve kuru ot manasınadır. Bu kelime ile kastedilen mana, kimsenin mülkiyetinde olmayan arazilerde bulunan ve umûmun yararlanabildiği merâlardaki otlardır. Bu nevi merâlar umûma ait olduğu için herhangi bir kimse buradaki otları kendi inhisârı altına alamaz ve başkalarını bundan yararlanmaktan menedemez. Fakat bir kimsenin arazisinde bulunan otlar onun malıdır. Kendisinin izni olmaksızın hiç kimse o ottan yararlanamaz, koparıp götüremez.

Halkın ateşte ortak olmasından maksat, açıkta yakılan ateşin ışığından herkesin istifâde edebilmesi ve lamba gibi aydınlatma araçlarını bundan yaktırabilmesidir. Fakat bir kimsenin yaktığı ateşin közünden bir parça almak onun iznine bağlıdır. Ondan izin almaksızın közünden alıp götürmek câiz değildir. Çünkü közden bir parça almakla ateşin miktarı azaltılmış, hatta sönmesine sebebiyet verilmiş olabilir.

Bir görüşe göre ise, ateşten maksat, ateşi yakmakta kullanılan bir nevi taştır. Genelde çakmak taşı diye bilinir. Bu taş nevi kimsenin mülkiyeti altında olmayan bir arazide bulunduğu takdirde, kimse bunu vermezlik edemez.

İbn-i Abbâs’tan rivâyete göre Allah Rasûlü şöyle buyurmuştur:

الْمُسْلِمُونَ شُرَكَاءُ فِى ثَلاَثٍ فِى الْمَاءِ وَالْكَلإِ وَالنَّارِ وَثَمَنُهُ حَرَامٌ ‏‏‏.‏ قَالَ أَبُو سَعِيدٍ يَعْنِى الْمَاءَ الْجَارِيَ

”Müslümanlar üç şeyde ortaktırlar: Suda, otta ve ateşte. Bunun (satılmak sûretiyle alman) bedeli de haramdır.” (İbn-i Mâce, H. No: 2472; Hadîs zayıftır.)

Ebû Saîd: Sudan maksat akar sudur, demiştir.

Not: Zevâid'de şöyle denilmiştir: Bu Hadîs’in senedinde bulunan Abdullah b. Hırâş'ı Ebû Zur'a, Buhârî ve başkaları zayıf saymışlar. Muhammed b. Ammâr el-Mavsılî de: O, kezzâb (yalancı)dır, demiştir.  

Diğer bir Hadîs’e göre ise; Peygamberimize, insanlardan men edilmesi helâl olmayan şeyin ne olduğu sorulduğunda: “Su, tuz ve ateş” cevabını vermiştir. Ve devamla da ateş verildiğinde, o ateşle pişirilen yemeğin tamamının sadaka verilmiş gibi olacağını, tuz verildiğinde de o tuzun tatlandırdığı yemeğin/yiyeceğin tamamının sadaka verilmiş gibi olacağını haber vermiştir. Peygamberimiz devamla, su bulunan yerde bir Müslümana su içirenin bir köle ya da câriye âzâd etmiş gibi olacağını, su bulunmayan bir yerde bir Müslümana su içirenin ise, su içirdiği kimseyi ihyâ etmiş gibi sevap kazanacağını bildirmiştir. (İbn-i Mâce, Ruhûn, H. No: 2474; Hadîs zayıftır.)                                                        

Kısa Açıklama:

Tuz, kimsenin mülkiyeti altında olmayan bir arazi veya bir dağda bulunan madeninde iken, kimse kimseyi bunu almaktan menedemez. Ama bir adam tuzu oradan alıp götürmek sûretiyle mülkiyetine geçirirse veya kendi mülkiyeti altında bulunan bir yerden tuz istihsâl ederse (çıkarırsa), bu onun malı olur. Başkasını bundan menedebilir ve bunu satabilir. Diğer mallarında her çeşit tasarruf hakkına sahip olduğu gibi bunda da her nevi tasarrufa sahiptir.

Bu Hadîsleri zâhirleri üzere umûm anlamda alan âlimler de olduğu için, özellikle komşuluk ilişkilerinde su, ateş, tuz, kuru ve yaş ot gibi gereksinimleri olduğunda komşulardan bunları esirgememek gerekir.

100- KEMÂL VE RÜŞD YAŞI!

Kırk yaşından önceki yıllarında ne ilmin, ne aklın, ne fikrin, ne fehmin, ne fıkhın, ne tecrüben, ne cömertliğin, ne merhametin, ne anlayışlılığın, ne âlicenaplığın hatta ne Arapçan, ne okudukların, ne düşüncelerin ve ne de üslubun olgunlaşır, oturur ve sağlamlaşır! Bunun istisnâları yok mudur? Vardır ama İslâm toplumlarında nâdir; câhiliyye toplumlarında ise enderdir! Bu, insanoğlunun genel-geçer vâkıasıdır! İlim, hikmet, tecrübe ve selîm akıl sahibi hangi rüşd ehline sorarsanız sorun, size bunları söyler. Çünkü gerçekleri bizzât yaşamışlardır. Onun için Şer'an büyüklerin önüne geçilmez, sözleri kesilmez, ilk söz onlara verilir, onlara danışılır hatta ikrâmda bile onlar öncelenir. Vesselâm

Yukarıdaki yazımıza: "Peygamberimizin kırk yaşında peygamber olmasıyla bunun bir bağlantısı var mı?" diyen bir kardeşimize, aşağıdaki kısa cevabı verdik...

Hâtemu'n-Nebîyyîn'in kırk yaşında peygamber olmasında elbette ekmel Şerîat'ın muhâtabı olan biz Ümmet-i Muhammed için de büyük ibretler vardır. Müslüman ecdâd kırk yaşını olgunluk ve rüşd anlamında çok önemserdi hatta yaşları altmış üçü geçen kimselere: "Tevellüd nedir?" denildiğinde, Peygamberimizin altmış üç sene yaşamış olmasına atfen: "Haddi aştık" derlerdi. Cumhûr-u Ulemâ'ya göre de rüşd yaşı 40'tır. Rüşd yaşı konusunda bir yazı yazmıştık.

Hâsılı; elbette gençlere güveneceğiz, önlerini açacağız ve çalışmaları için uygun şartlar oluşturacağız. Çünkü onlar yarınların teminatıdır. Ama onlar büyüklerinin gözlem ve denetimi altında olmalıdır. "Bana güvenmiyor musun? denmesine gerek yoktur. Çünkü i'timâd denetime tâbidir. Hatta insan sadece 40'ın altındayken değil, hangi yaşta olursa olsun, üstündekilere nispetle küçük olduğu için küçüklüğünü bilip, büyüklerine danışmalı ve büyüklerinin ilim, bilgi, hikmet ve tecrübesinden yararlanmalıdır.

Denir ki: Akıllı insan aklını kullanandır. Daha akıllı insan ise, akıllı kimselerin de aklından yararlanandır. Sadece veya çoğunlukla kendi aklına ve kanâatine dayanan kimse, bencil ve muhteris olur. Zulmeder veya zulme/zâlimlere meyleder ve haktan sapar!

101- BANA NASİHAT EDER MİSİN?

- Allah'ın adıyla oku, Allah için oku,

- Takvâ yolunu tut,

- Kibirden sakın,

- Gösterişten sakın,

- Kendini beğenme,

- İnsanları aşağılama,

- Baş olma (riyâset, emîrlik, başkanlık) sevdasında olma,

- Mütevâzı ol,

- Sade yaşa,

- Mürüvvet, onur ve teaffuf ehli olmaya çalış,

- Dik dur ama diklenme,

- Pısırık ve etkisiz eleman da olma,

- Hikmete uy,

- Ta'vîzci olma,

- Müslümanlarla kardeş ol,

- Kardeşinin önünde olmaya değil; yanında omuz omuza saf saf durmaya ve gerekirse arkasında yardımcı (zahîr) olmaya tâlip ol,

- Şuculuk, buculuk, hocacılık, şeyhçilik başta olmak üzere her türlü taassuptan sakın,

- Asabiyet ve ırkçılıktan uzak dur,

- Benim aklım ve ilmim bana yeter deme; istişâre et,

- İnfâk ve ihsân ehli ol,

- Fedâkârlık ve ferâgatte öne geçmeye çalış,

- Çarşıda, pazarda, evde, sokakta, her nerede olursan ol, insanlardan özel ilgi ve ayrıcalık bekleme,

- Okuduklarına ve ilmine sadâkat göster; az bir dünyalık ve nefsî çıkar uğruna ona hıyânet etme, ilmini ve itibârını satma,

- Şekilcilikten, gösterişten, caka satmaktan ve dikkat çekip sivrilmekten sakın,

- Baban, hocan, kocan bile olsa, insanlardaki yanlışları örnek alma,

- Kanâat ve şükür ehli ol,

- İnsanların vefâsızlığı seni vefâsızlığa sevketmesin,

- İnsanların kınamasından korkup, çekinip hayır yolundan geri durma,

- Allah yolunda yaptığın bir iş için takdîr bekleme,

- Takdîr edilmemek şöyle dursun, tekdîr dahi edilsen, Allah yolundan dönme ve hayırlardan geri durma,

- İnsanlar takdîr etmiyorlar diye nefis ehline kızıp yorganı yakma, istikâmetten sapma,

- Yiyici olma; aza kanâat etmeye nefsini alıştır,

- İnsanlara karşılık verirken insanların iyilik ve güzel sözleri belirleyici olmasın; adâletten sapma,

- Her hususta, herkese ve her zaman hakkâniyet ve insâf ehli ol,

- Büyüklerini say, hürmette kusur etme; küçüklerini de sev,

- İfrât ve tefrîtten sakın, başına buyruk hareket etme, kendini Kâf dağında görme,

- Allah katında asıl üstünlüğün takvâ olduğunu unutma,

- Nisâ Sûresinin 115. Âyetinde zikredilen mü'minlerin yolundan yani Sünnet-i Seniyye'den, Sâlih Selef'in sünnetlerinden ve Sırât-ı Müstakîm'den asla şaşma, şaşırma, şaşırtma,

- Grupçuluktan ve teferruktan sakın,

- Allah'ın hakkını gözet ve uhuvvet maslahatını her şeyin üstünde gör,

- Dini parçalama, dinin bazı konularını din sayıp, hâricini reddetme, hakkı daraltma, diyâneten parçalanma,

- Hakkı bâtıla karıştırma,

- İman ettiğin hakkın teblîğinden gâfil olma,

- İlmin neşr-ü intişârında hasbelkader bir tohumun, bir tuğlan olsun,

- Sıla-i rahmi terk etme,

- Gıybet ve dedikodudan sakın,

- Yerli yersiz konuşma, patavatsızlık etme,

- Hüsn-ü zan et, iyiye yor, anlayışlı ol,

- Kardeşini sev, onunla tartışma, ona zulmetme ve onu yardımsız bırakma,

- Büyüklük amelledir, kibirle değildir, unutma,

- Büyük olsun, küçük olsun tanıdığın insanların fakirhânelerine, baraka ve çadırlarına git ve onlara nasihat et, teblîğ yap,

- İhtiyaç sahiplerini evlâ ve efdal olanları öne alarak gözet,

- Açların, susuzların, barksızların ve dertlilerin sıkıntılarına merhem ol,

- Nebî'nin ahlâkıyla ahlâklan,

- Vahiy ölçün olsun; onunla ölç, tart ve değerlendir,

- Dindaşlık, akrabalık, komşuluk, arkadaşlık ve tanışıklık hukûkunu gözet, vefâlı ol,

- Bir fincan acı kahve içtiğin kimselere nasıl faydalı olacağın zihnini meşgul etsin,

- Lükse ve hevâya dalma; Kapitalizm, Modernizm, Materyalizm, Rasyonalizm ve bütün beşerî ideolojilerden sakın,

- Ya hayır söyle ya da sus ama yiğitlik isteyen yerde hakkı söylemekten ve fedâkârlık yapmaktan yana ağzın -bıçak dahi açamayacak şekilde- kilitlenmesin!

Vesselâm.

102- İSLÂM'I DUY, ONUNLA DOY VE SADECE ONA UY!

"Tasavvuf" kelimesi Kur'ân ve Sünnet'te yoktur. Tasavvuf'un -gayr-i İslâmîsinden ayrı- İslâmîsinin de olduğunu ifade eden bazı âlimlerin kastettiği şey, İslâm'da "tasavvuf" kelimesinin olduğu değil; tasavvuf kelimesiyle İlm-i Zühd'ün kastedilip, bu kasdın içinde hiçbir şekilde şirk, küfür, ilhâd ve bid'atin bulunmadığı bir meşrûiyet sahasıdır. Muhakkık âlimler bu kasda sadece "tasavvuf" değil, "İslâmî tasavvuf" demişlerdir.

İsimlendirmenin doğruluğu veya yanlışlığı bir yana, meşrû olan bir iddia ve içeriğe kimse itiraz edemez. Böyle bir isimlendirme; usûl, nazar ve tahkîk açısından tenkit edilebilir. Bir de bu isimlendirmenin sebep, haysiyet, iddia, amaç, sonuç ve çerçevesini, gerek ortaya çıktığı ilk anları ve gerekse de başlangıçtan günümüze kadarki tarihî seyri dikkate alınarak değerlendirilmelidir. Bu fakir bunu defâetle yapmıştır...

İnsanların çoğunun taklitçi, ezberci ve meşrep ve grup psikolojisiyle, baskısıyla ve taassubuyla hareket ettiklerini de unutmamalıdır. Sûfîmeşrep idarecilerin etkilerini de... İslâm'ı bir bütün olarak alan ve teslim olan bir mü'min, "İslâm'da tasavvuf yoktur" dediğinde, yanlış mı konuşmuş olur?! Bu söz, hiç kimsenin itiraz edemeyeceği kadar doğrudur. Çünkü "tasavvuf" kelimesi de, "tasavvufçuluk" diye bir yapılanma da İslâm'da yoktur. Bunlar sonradan uydurulmuştur. Hem de, ilk çıktığı ve tanınmaya başlandığı zamanlarda fakîhlerin dikkatlerini çekmiş ve onların itiraz, tenkit ve muhâlefetlerine muhatap olmuştur. Sûfîlerle fakîhler arasındaki düşmanlıkları tarih kaydetmektedir. Onun için İbn-i Arabî, "fakîhler bu ümmetin Firavunlarıdır" demiştir. "Şerîat-tarîkat-hakîkat" üçlemesinin toplamını ve sentezini "İslâm" olarak gören bir zihniyetin tenkîd, tekdîr ve birçok yönleri itibariyle red edilmemesi de pek mümkün olamazdı.

Ama bütün bunlara rağmen, vaktiyle ilim, zikir ve zühd adına meşrû dairede çalışmalar yapmış olan kimseleri; kendileri "mutasavvıf" diye anılmış olsun ya da olmasın, Tevhîd ve istikâmet üzere nefis muhâsebesinde bu ümmetin evlatlarına ve yeni nesillerine geçmişte Allah için hizmetler vermiş ehl-i imanı, tenkîdlerden ayrı tutuyor, onları hayırla yâdediyor ve kendileri için Rabbimizden rahmet diliyoruz.

Tarih içinde bu ve benzeri isimlendirmeler çoğu zaman lafzî, nisbî, lakap takma, sû-i zan, tanımama ya da iftirâ gibi nedenlerle şuyû' bulmuştur. Bu nedenle de, lafzî ihtilâfları, sun'î gündemleri ve taassubî tercihleri bir kenara atıp, asla, esasa, öze ve hakikate odaklanmalıyız. Tevhîd, İslâm, iman ve Nebevî ahlâk diyen ve bunlara sadâkat gösteren baş tacıdır. Bu değerlerin mevcûdiyetine rağmen hâlâ muhâlefetçilik eden kimse ise, en basit ifade ile dalâlet, tefrîka ve bid'at ehlidir.

Tabii ki, dileyen dilediği gibi kendini tarif ve ifade edebilir! Sonuçta, herkesin tercihi kendinedir! Ben ise; mü'minim, hanîf bir Müslim'im, muvahhid'im, Tevhîd'e iman etmiş, İslâm'ı din edinmiş Allah'ın garip bir kuluyum. Rasûl'ün müjdelediği gariplerden olmayı dilerim.

103- BÂTIL EHLİ NEDEN HAKTAN RAHATSIZ OLUR?

Hak ehli bâtıl ehlinin bin yanlışını görür ve bilir de sabreder, tahammül eder ve onu o kötülüklerden nasıl kurtaracağını düşünürken; neden bâtıl ehli hak ehlinin -kendisince- bir yanlışına sabredemez, tahammül edemez ve hemen eleştiriye, tenkîde, münâkaşaya ve suçlamaya başlar?

Çünkü hak aydınlığı; bâtıl karanlığı,

Hak nûru; bâtıl zulmeti,

Hak rahmet ve genişliği; bâtıl zulüm ve darlığı temsil eder.

Aydınlık karanlıktan değil, karanlık aydınlıktan korkar. Aydınlık geldi mi karanlık yok olur. Tıpkı hak geldiğinde bâtılın zâil olacağı gibi. Gün doğmuş da nerede aydınlık olmamış? Hak hakikatli şekilde gelmiş de nerede bâtıl gitmemiş? Ve bâtıl ehli daralmamış ve mağlup olmamış?

Tevhîd ve şirk birbirine zıddır. Tevhîd’in nûru bir yere geldiğinde şirkin zulmeti darmaduman olur ve o yer şirk ve ehline daha da dar gelmeye başlar. Şirk ehlinin de son bir hamle olarak yapabileceği tek şey zulümdür. O da, Allah’ın izin verip vermemesine bağlıdır. Hak ehli ile bâtıl ehlini, Tevhîd ehli ile şirk ehlini, Sünnet ehli ile bid'at ehlini bu hakikati doğru fıkhederek anlamamız, tanımamız ve tefrîk etmemiz mümkündür. Fakat kötü zan ve yorumdan sakınarak sözlerimizi sosyal hayat, gerçek hayat için düşünün. Yoksa sanal âlemdeki değerlendirmelerin -azı dışında- ekserîsi yanlıştır.

Yüz yıl dinç olarak yaşayıp Tevhîd’i teblîğ etsen, eğer ilim ve hikmet erbâbı isen daralan, demagoji ve yaygara yapan hep bâtıl ehli olacaktır. Yeter ki, o noktalarda senin ahlâk ve amelinde nefsânî zaaf olmasın; Sünnet-i Seniyye’ye uy! Bir de tabii ki, Allah için hasbîlikle söz söyle! Bunlar -inşâAllah- yeterlidir. Muvaffakiyet Allah'ın yardımı iledir.

Okunanların delilleri noktasında konuyla ilgili Âyet ve Hadîslere mürâcaat etmek da okuyucunun görevi olsun. Vesselâm.

104- NASİPTEN ÖTE YOL GİTMEZ; SEN RIZÂ VE ŞÜKÜR MAKAMINDA OL!

"Takdîr olunana râzı ol ki, mutlu olasın" demiş bir kardeşimiz.

"Mutlu olasın, aziz olasın, mutlu edesin, mürüvvetli ve dengeli olasın, istikâmet bulasın..."

Rızâ, tevekkül, teslimiyet, şükür, kanâat ve hikmet yolunda insan iç huzurunu sağlamadan ve dengeli olmadan mutlu olamaz, mutlu edemez...

Takdîr-i İlâhî'ye, nasip ve kısmete rızâ ile başlar bütün güzellikler... Yoksa boş ve bâtıl işlere dalmanın kıyısında dolaşılır, çoğu zaman da onların içine dalıp, İlâhî takdîri düşünmeden ve hesaba katmadan ameller, sözler, yorumlar, bakış açıları, eleştiriler, suçlamalar, kızmalar, kırılmalar alır başını gider... İnsan kendine bakmaz, kendine gelmez; eleştirecek ve suçlayacak adam arar...

Oysa insan, gücü nispetinde kendi hayrı, iyiliği, dünyevî ve uhrevî huzur, saâdet ve selâmeti için çabalasa, Allah'ın takdîrine râzı olmasını bilse, insanları değil, kendi nefsini eleştirip ıslâh yoluna girse, insanlarla güzel geçinse, çevresine de mâneviyat, kardeşlik, samimiyet ve güzel örneklik adına hoş bir görüntü sergileyecek, hissettirdiği güzel enerjiler ile kalplere ve gönülllere sürûr verecektir... Bunun için iç huzur lâzımdır. Zira iç huzurunu sağla(ya)mayan kimse dışarıya huzur veremez... Önce kalp, gönül sâlih olacak. Daha sonra söz de, amel de, ahlâk da, huy da, hâl de, karakter de salâh bulur biiznillâh...

Yoksa, rahatsız oluruz... Bir türlü mutlu olamayız. Mutlu edemeyiz. Mutlu edilemeyiz. Mütemâdiyen insanları suçlarız. Psikoloji'deki savunma mekânizmalarından biri olarak "yansıtma" yaparız. Kendimize bakmak, kendimize gelmek, kendi kusurlarımızı görmek, mutlu olmaya ve mutlu etmeye azmetmek; hâsılı, elimizden ve dilimizden özelde Müslümanların, genelde ise tüm insanların selâmette olmalarını amaçlamak yerine!... Tefekküre bir virgül... Vesselâm.

105- HAYIR YAPMAZ!

1- Bazı insanlar düşün(e)mez, kafası basmaz, yapmaz!

2- Bazı insanlar akıllı ve samimi insanlar için bir tanesi bile yeterli olan îmâ, işâret, kinâye, teşvik ve ricayı bile duymamış ve anlamamış gibi yapar, yine yapmaz!

3- Bazı insanlar genel üslup ile aslında herkese söylense de üstüne alınmaz, yapmaz!

4- Bazı kimseler ise kendilerinden açıkça istenilse ya da hayra davet edilse bile yapmaz! Yapsa dahi başından dilenci savar gibi yapar!

Birinci maddedekiler için yapacak bir şey yoktur! Allah akıl ve fikir versin!

İkinci ve üçüncü maddeler akl-ı selîm insanların en çok kullandıkları yöntemlerdir ama bu ikisinin işe yaraması için de dostluğun anlamını bilen samimi ve anlayışlı insanlara ihtiyaç vardır. Müslümanlar arasında asırlarca en canlı tutulan ve çok işe yarayan iki yöntemdir. Ama günümüzde pek işe yaramıyor. Çünkü bu iki maddenin işe yaraması dostluk ve samimiyet gibi iki önemli keyfiyete tâbidir. Maalesef, dost da sokaktan zibil gibi süpürülmüyor! Bazı insanlar ezbere ve konferansvârî konuşurlarken dost biriktirmekten bahsederler ya! O kimseler her tarafın dostlarla ve dostlukla dolup taştığını sanıyorlar herhalde! Günümüzde bir tek dost bile mânen zenginliktir!

Dördüncü maddeye gelince, aslında hiç gelmemek gerekir. Zira insanlardan bir şey istemek mürüvveti kıran ve izzet-i nefsi zedeleyen bir davranıştır. Bizim sünnetimizde, edebimizde, menhecimizde, mezhebimizde ve meşrebimizde olmayan bir şeydir! Hadîslerde geçtiğine göre, üç özel durum dışında insanlardan bir şey istemek yasaklanmıştır. İsteyeni azarlamak da yasaktır! Hiçbir şey verilemese bile bir güler yüz veya güzel söz ile iktifâ edilmelidir. Evet, İslâm'da dilenmek Ümmet-i Muhammed'e, kendini bilenlere, mürüvvet, teaffuf ve takvâ sahiplerine yasaklanmıştır ama ne yazık ki, ilmi, fıkhı, takvâsı ve anlayışı eksik kimseler “ağlamayan bebeğe emzik/süt/mama vermezler” kâbilinden insanların kendilerinden istemelerini beklemektedirler. Fakat o insanların bebek olmadıklarını unutuyorlar! Bu son madde özetlemeyle bile bitecek bir konu değildir. Ancak sözler câmi' ve mâni' şekilde sahîh bir fehm ve fıkıh ile kifâyetli anlaşılabilir. Bir konuyu hakikaten anlamış olmak da onu amelle bütünleştirmektir. Yoksa bir şeyi anlayıp da aksini yapana "hükmen câhil" denir.

Rabbimiz bizleri teaffuf, takvâ ve ihsân ehlinden eylesin; her türlü cehâletten ve anlayışsızlıktan korusun. Vesselâm.

106- BAZEN MEN KÂLE'YE YANİ DİYENE BAKACAKSIN!

Ta'rîfler nasıl ki, haysiyetlere göre tanımlanırsa, kavramlar da söyleyene göre anlaşılır. Misâl; "tekfîr" ve "tekfîrcilik" kelimeleri söyleyenin akîdesinin sahîh olmasına ya da bozuk olmasına göre farklı anlamlar taşır! Biz bunu Akâid kitabımızda "Tekfîr ve Tekfîrcilik Aynı Şeyler midir?" ana başlığı altında "Birinci Tekfîrcilik Anlayışı" ve "İkinci Tekfîrcilik Anlayışı" şeklinde taksîmâtla izah ettik. Ayrıca "Tekfîr ve Tekfîrcilik Konuları" şeklinde iki müstakil başlık altında konuyu inceledik. Doğru anlamak şartıyla tekfîrciliğin iki kısmı da mezmûmdur. Ama yeter ki, Şer'î tekfîr noktasında vasat olan Ehl-i iman -haksız ve hadsiz yere- tekfîrcilik ile ittihâm edilmesin!.. Tevhîd ile şirk, iman ile küfür, hak ile bâtıl, hâsılı meseleler ve mevzular birbirine karıştırılmasın!.. İman sahibi olduğu halde tekfîrciliğe meyilli olanlar veya din kardeşini tekfîr edenler de yok değil elbet! İşte bu noktalara da temas ettik... Hidâyet ve muvaffakiyet Allah'tandır.

Bahsettiğimiz üç konudan ilkinin sonunda şöyle demekteyiz: "Âmentü esasları ve küfür meseleleri, Kur’ân ve Sünnette muhkemdir ve bu konularda âlimler icmâ etmişlerdir. Âlimlerin ihtilâf ettikleri akâid meselelerinde, bizim gibi söylemeyenleri ma'zûr görmeliyiz.

Müctehidlerin küfür dedikleri “muhtelefun fîh” (hakkında ihtilâf edilen) meseleler, Allah'ın küfür dediği “müttefekun aleyh” (üzerinde ittifâk edilen) meseleler gibi değildir. Bize düşen, ihtilâflı da olsa şüpheli ve münker amellerden şiddetle sakınmaktır. Ama bu fetvâların doğru olduğuna inanmak bizi tekfîrciliğe sürüklememelidir. Küfrü sâbit ve kesin olmayanı tekfîr etmek, tekfîrciliktir, mezmûmdur ve küçük küfürdür. Bazı durumlarda büyük küfre de dönüşebilir! Küfrü sâbit olanı tekfîr etmemek ise büyük küfürdür.

Velev ki isâbet etmesek bile, zâhiren küfrü sâbit olmayan birinin Müslüman olduğuna hükmetmek, apaçık küfrü olmadan iman ehlini küfre nisbet etmekten evlâdır. Bir kimseye mü’min demede hata etmek, mü’mine kâfir demede hata etmekten ehvendir. Onun için, tekfîre hevesli olmak yerine, küfr-ü sarîh sâdır olmadıkça ve aleyhlerine açık bir delil bulunmadıkça insanlar hakkında hüsn-ü zann yapmayı öğrenmeliyiz. Allah’ın izniyle bizim bu güzel zanlarımız, o kimselerin, muhtemel olan akîdevî hastalıklarından kurtulmalarına da vesîle olabilecektir. Dolayısıyla kalbini bilmediğimiz insanların, amelleri meşrû olduğu ve şirk koşmadıkları sürece, onlarda kusur aramaktan vazgeçmeliyiz." (Putperest Çağlarda Müslüman Olmak, Eğitim Yayınevi, Genişletilmiş ve Gözden Geçirilmiş 2. Baskı, S: 669)

Kitabımızdaki tekfîrcilikle alâkalı üç müstakil konunun da okunmasını tavsiye ederiz.

107- RAMAZAN’I NASIL DEĞERLENDİRMELİYİZ?

1- Ramazan’da kalbinizi, dilinizi ve fiilinizi günahlardan koruyarak huşû ve huzur ile oruç tutun.

2- Terâvîh namazlarına devam edin.

3- Ramazan ayı Kur’ân ayıdır. Bu ayda Kur’ân kırâatine çok önem verin. Hem metninden hem de meâlinden hatim yapabilirsiniz, bazı sûreleri ezberleyebilirsiniz, daha detaylı şekilde o sûrelerin tefsîrlerini okuyabilirsiniz.

4- Riyâzü’s Sâlihîn gibi bir Hadîs kitabı bitirebilir, seviyeye uygun şekilde ilimle meşgul olabilirsiniz. Kur’ân okumayı bilmiyorsanız bu aydan itibaren Kur’ân okumasını, tecvîd bilmiyorsanız da tecvîd öğrenebilirsiniz.

5- Sıla-i rahim yapabilirsiniz değil, yapmalısınız. Sıla-i rahim ömrü uzatır ve rızkı artırır,. Hayat boyu Allah için ziyâretlere önem vermelisiniz.

6- Akrabalara, eşe dosta nasihat ve teblîğ edilmeli ve karşılıklı dertleşilmelidir.

7- İnfâk edin, ikrâm edin, özellikle yetimlere, yoksullara ve yakınlara yemek yedirin.

8- Her vesileyle insanlara hediye verin. Âdeta birine hediye vermek için tırnak içinde söylemek gerekirse bahane yani vesîle arayın.

9- Çocuklara bu mübârek aydan başlayıp harçlık vermeyi mu’tâd bir amel hâline getirin. Bu çocukların sadece sizin ve akrabalarınızın çocukları olması gerekmez,  bütün çocuklar bu ümmetin yavrularıdır, bu sebeple arkadaş ve akrabaların çocuklarına da belirli aralıklarla harçlık verin/gönderin.

10- Sevilen şeylerden infâk etmenin mükâfâtı çok büyüktür. Sevilen şeyler iki kısımdır; biri kişinin bizzat kendisinin sevdiği şeyler, diğeri ise herkesin sevdiği şeyler… Bu sevilen şeyler hususunda da bir ömür boyu hassâsiyet gösterin.

11- Ziyâretlerine gittiğiniz yerlere çam sakızı çoban armağanı kâbilinden eli boş gitmemeye özen gösterin.

12- Ticâret yapıyorsanız insanlara kolaylık sağlayın.

13- Size borçlu olan kimselere sıkıntı vermeyin. Borcunu ödemeyene mühlet vermenin sevabı büyüktür. Ödemek istediği halde bir türlü ödeyemeyen kimselerin borçlarını silmek ise daha büyük sevaptır.

14- İhtiyaç sahiplerinin sizden bir şey talep etmesini/istemesini beklemeyin. Onurlu ve mağdur kimselere yardımcı olmak için hikmetle ve nezâketle siz adım atın.

15- Hayır işlerken kırıcı olmayın, insanları rencide etmeyin, gösteriş ve riyâdan sakının. 

16- Gıybetten, hasedden, kötü zandan, yalandan ve iftirâdan kaçının. Ya hayır söyleyin ya da susun.

17- Edepli, saygılı ve sağlam kişilikli olun. Sağlam karakter sahiplerinin amellerinin de sağlam olacağını unutmayın.

18- Çok ve boş konuşmaktan, patavatsızlıktan uzak durun.

19- İnsanlara küsmeyin. Küsmek çocukların ve câhillerin özelliğidir. Aranızda dargınlık olanlarla hemen barışın.

20- Hayatınızın hiçbir ânında nefsî davranmamaya ve nefsî karşılıklar/cevaplar vermeye tabiatınızı alıştırın.

21- Geceleri iyi değerlendirin. İmkânınız varsa ya da imkân ölçüsünde günlük uykunuzu azaltın.

22- Bu aydan başlayarak çok yemek yemekten uzak durun. Bazı insanlar âdeta yemek için yaşarlar ve yemek konusunda çok hassâstırlar. Birçok hayırlı amelde gevşeklik gösterseler de yemek konusunda asla ta’vîz vermezler. Bilin ki, çok yemek yemek tembelliktir, hantallıktır, gaflettir, en azından bunlara yol açacaktır. Onun için yemeği, yaşamak için bir araç görün. Leziz yemek ve piknik ehli olmayın; ibâdet, takvâ ve zühd ehli olmaya çalışın.

23- Sadece Ramazan’da değil, bir ömür boyu sabah-akşam zikirlerine a’zamî ölçüde özen gösterin.

24- Her gün en az 70-100 adet istiğfâr edin.

25- Küçük-büyük, bildiğiniz-bilmediğiniz, önceki-sonraki tüm günahlarınızdan tevbe edin.

26- Önceden gelmiş-geçmiş ve bugün hayatta olan tanıdığınız veya tanımadığınız tüm mü'minler için hayır dualar edin.

27- İnsanlarla helâlleşin, helâllik isteyin. Siz de hakkınızı helâl edin; çünkü Allah affedenleri sever ve affeder.

28- Tefekkür farzdır. Hayata, olaylara ve her şeye ibret nazarıyla bakın. O zaman hayatın her kademesi ders almanızı sağlayan bir dershaneye/mektebe dönüşecektir.

29- Nefis muhâsebesi yapın. Nefsinizi aklama ve haklama (haklı gösterme) huyundan kaçının.

30- Kalpler ancak Allah’ı zikretmekle huzur bulur. Bu nedenle gecelerinizi ve gündüzlerinizi her dâim zikirle ihyâ edin.

31- Boş sözlerden sakındığınız gibi müzik, spor, magazin gibi boş işlerden de sakının.

32- Ramazan ayının son on gününde tekli gecelerden biri Kadr gecesidir. Bu nedenle son on günde daha yoğun şekilde ibâdet edin. Tâbir-i câizse, vites yükseltin ve imkânınız varsa ve şartlar münâsip ise i’tikâf’a girin.

33- Ramazan ayı bereket ayı olduğu için nâfile ibâdetlere de büyük ecirler verilir. Bu konuda hassâs olun. Ramazan ayı ve bayram çıkınca Şevvâl’den altı gün oruç tutmanın sevabı çok büyüktür. Ayrıca Ramazan’dan sonraki zamanlarda Sünnet olan oruçlara, özellikle Pazartesi ve Perşembe oruçlarına devam etmeye çalışın.

34- Ramazan ayında öyle bir şuur ve amel içinde bulunun ki, bu yaşam tarzının diğer on bir aya da hayırlı ve bereketli şekilde yansısın.

35- Ramazan ayından sonra dünyaya dalıp, ilim, ihlâs, takvâ ve ibâdetten uzaklaşmayın.

Allah yardımcımız olsun.

108- VERDİĞİNİ SONRA SÖYLEYECEKSEN VERME!

NASIL İNFÂK EDİLECEĞİNİN FIKHINI ÖĞREN; ÖYLE VER!

KİBRİN VE SÜFLÎ ARZULARINI TATMİN ETMEK İÇİN MÜRÜVVETSİZ VEYA MÜRÜVVETİ ZAYIF YA DA AR PERDESİ ÇİZİLMİŞ YA DA YIRTILMIŞ KİMSELERİ DİLENCİ HÂLİNE GETİRME! BÖYLECE ŞERRİ İŞLEME VE ŞERRE DELÂLET ETME!

Rızkı Allah verir. Rızık Allah'tandır. Herkesin ve her canlının rızkı Allah'a aittir. Göklerin ve yerin mülkü ve mîrâsı Allah'ındır. Lâ Râzika illallâh. Bu imandır, akîdedir, Tevhîd'dir. İnsanların ellerindekiler, yanlarındakiler ve mâlik oldukları ancak Âlemlerin Rabbinin imtihân için verdiği emânetlerdir. O emânetlerin de hak sahipleri vardır. Fî sebîlillâh için... Sâil için, mahrûm için... İstemeyen teaffuf, iffet ve onur sahipleri için, isteyenler/dilenenler için...

Dilenmek İslâm'da olmasa da, dileneni azarlamak da yoktur. İzzet ve şeref, haysiyet ve mürüvvet insanlardan bir şey istememektir. Teaffuf, takvâ, şükür ve kanâat ehlini, yakınları, tanıdıkları ve fî sebîlillâh'ta cehd-ü gayret gösterenleri -hakkâniyetle ve hikmetle ve dahi gerekirse istişâre ve meşveretle, hepsinden önemlisi de ihlâs ve samimiyetle- öncelemek daha büyük fazilettir.

İnsana, nereden kazandığından sorulacağı gibi, nereye harcadığından ve nasıl harcadığından da sorulacaktır. Bilelim ki, zenginlik mal çokluğuyla değildir. Asıl zenginlik gönül zenginliği ve kanâattir. İnfâk ve ihsân kardeşliğe ve dostluğa, kalplerin ısınmasına ve hidâyetlere vesîle olmalıdır.

Nefis, kendini beğenmişlik, insanları aşağılama, kibir, riyâ, gösteriş ve verildikten sonra söylemek sûretiyle infâk ve ihsân olmaz! İnsan bu şekilde ancak malını isrâf etmiş, kalp kırmış, eziyet etmiş, günah kazanmış ve kalpleri soğutmuş olur!

Bilelim ki, isrâf üç kısımdır: Meşrû olmayan harcamalar, imkânı aşan harcamalar ve gösteriş için, başkalarına söylemek için yapılan infâklar! Bu üçüncüsünün de, malı hebâ etmek ve hayır umarken günaha batmak olduğunu bugün insanların çoğu bilmez! Bilmez, çünkü vâkıada temâşâ ettiğimiz ve zaman zaman insanların diyaloglarından ve sohbetlerinden (!) şâhid olduğumuz kadarıyla insanlar yaptıkları iyilikleri (!) söylemeyi mahâret sanıyorlar, sayıyorlar ve verdikleri üç beş kuruşu saydıkça sayıyorlar! Allah akıl-fikir ve şuur versin!

İnfâk, ihsân, fedâkârlık ve ferâgat mü'minlerin vazgeçilmez amelleridir. Bunları ihlâs ve ihtisâb ile yapıp ecrini Allah'tan beklemek çok faziletli ve olağan bir durum olmasına rağmen, bu güzel amellerin kötü örnekleri günümüzde maalesef ki çoğaldı! Rabbim o kimselerin bir lirasına bile iman, ihlâs, iffet, teaffuf, şükür, kanâat, mürüvvet, izzet ve şeref ehlini muhtaç etmesin! Onlardan gelecek karın, baş ve rûh ağrıtan ve acıtan şeylerden daha hayırlısını nasip etsin. El-Kerîm olan Rabbimiz bizlere her şeyin en hayırlısını versin. Sâlih, hayırlı ve iyi insanlarla karşılaştırsın. HasbunAllâh... O bize yeter...

Bitirmeden şunun altını çizelim... Her kim ki elindeki üç beş kuruşluk dünyalığı kendi ilmî sayesinde elde ettiğini söyler veya sanır ve bu sebeple kubuzlanırsa o kimse için Kârûnlaşma başlamıştır. Allah'a sığınırız! Rabbim bizleri ihlâs ehli muhlisîn ve muhlesîn kullarından eylesin.

109- "ALİ ABİ!.."

Kimisinin hayatı, dedikodu yapmakla ve beşer sözü taşımakla geçer; kimisininki de “Edeb Yâ Hû” demekle!

Hitâp tarzı, insanın kişiliğini ve rûh halini yansıtır!

Hiç unutmam, bir zamanlar, adı Ali ve yaşı da bizden büyük olan bir hocanın evinde ziyaretteyiz. Bazı aşırı ve edeb yoksunu gençler geldiler. Ev sahibi olan hocayla tartışmak maksadıyla: "Ali abi, size bazı sorularımız var" dediler. Hepimiz gencin hitâp tarzını yadırgadık. "Ali abi" dedikleri adam 50 yıldır hoca bilinen ve kendisine "hoca" diye hitâp edilen birisi. Bunu da bilmiyor değiller! O tavırlarıyla "biz seni hoca kabul etmiyoruz" demek istiyorlardı.

Arkadaşım, hoca kabul etmiyorsan, ne sorusundan bahsediyorsun?! Ben de: "Gidin, abinize sorun sorularınızı. Abinizin cevap verebileceği meselelerle hocaları meşgul etmeyin" deyiverdim... İnsan, misafir olduğu ve kendisine ikrâm edilen bir kapıda bile bu denli nankör ve saygısız davranabilir mi?!

Edeb ne büyük hazinedir; bir kimsede edeb yoksa başka ne vardır?! Şüphesiz kibir ve anlayışsızlık çok büyük mânevî hezimetlere yol açar! Karşındaki kim olursa olsun, önce edeb ve efendilik!

Peygamberimizin insanlarla iletişim üslûbunu ve usûlünü öğrenip, o noktalarda da Ehl-i Sünnet olmamız gerekir. Müslüman ecdâd, karşısındakiyle diyaloga girerken, her bir kelime ve kelâmında sevgi, saygı, samimiyet, iyi niyet ve anlayış her açıdan fark edilirdi.

Unutmayalım ki, iyilik ve güzellik öyle bir değerdir ki, onunla karşılaşan hemen fark eder. Güzel olmayan üslup ve tavırlardan sonra, “ben ne dedim ki!” diyenler ise, iyilik ve kötülük anlayışlarını gözden geçirmelidirler! Sen iyi bir söz söyledin, iyilik ettin, tebessüm ettin ve iltifât ettin de karşındaki bunu gör(e)medi mi? Bu mümkün mü? İyiliği de kötülüğü de insan fıtratı normal şartlarda tefrîk eder. Hayvan bile ediyor! Bu nedenle, insanlara hitâp ederken bile iyilik ve güzellik sunun... Güzellikle konuşun ya da güzellikle susun!

"İnsanlara hitâp şekli, kişiliğin aynasıdır." (Hayatın İçinden Özlü Sözler, No: 181, S: 166)

110- HEM KUR'ÂN'DA GEÇSİN HEM DE KİMSEDE BULUNMASIN!

Adam hocaya gelmiş: "Hocam erkek çocuğum oldu. Bana öyle bir isim söyle ki, Kur'ân'da geçsin ama kimsede bulunmasın" demiş. Hoca da: "Firavun" demiş! Ve eklemiş: "Bu isim hem Kur'ân'da geçer, hem de kimsede yok!"

Anlayış seviyesi bu sığlıkta olanlara Allah akıl-fikir versin! Hoca da ağzının payını vermiş. Bazen gerekiyor zira.

Abdullah, Abdurrahman, Muhammed, Mehmet, Ahmet, Mahmut, Mustafa, Âdem, Ali, Ömer, Osman, Yûsuf, Sâlih, İbrahim, İsmail, İsa, Musa, Kemal, Hasan, Hüseyin vs. isimler neyine yetmiyor be adam!

Farklı olsun derken niceleri çocuklarına Sanem (put), Kezban (yalancı), Âsiye (isyânkâr kadın), Aleyna (aleyhimize olsun), Bâde (şarap, içki) vs. isimler koydular! Anlamı kötü isimleri değiştirmek Sünnet'tir, bazen vâciptir. Özellikle şirki temsîl ettiği durumlarda.

Abdüşşems (güneşin kulu), Abdülhacer (taşın kulu), Abdüluzzâ (Uzzâ'nın kulu) gibi müşrik isimlerinden de sakınmak gerekir.

İstisnâlar dışında halkın hemen hepsinin televizyon ve medyadan bir şekilde duyduğu, "Abdülhey" veya "Abdülley" şeklinde telaffuz edilen bir isim vardır. Bu isimlendirme de telaffuz da bâtıldır. Zira Allah'ın "el-Hey" veya "el-Ley" şeklinde ismi yoktur. Doğrusu, Abdülhayy (el-Hayy olan Allah'ın kulu) şeklindedir.

Ebeveynlerin görevlerinden biri de, evlatlarına güzel isim koymalarıdır. Eğer ebeveynler İslâm'a aykırı isimler koymuşlarsa, o isimleri değiştirmek gerekir. Bu hususta Hadîsler mevcuttur. İsmin insan üzerinde olumlu veya olumsuz anlamda mânevî tesirleri vardır. Günümüzde bilim adamları da bu noktaya temasla, kişiye konulmuş olan ismin onun üzerinde psikolojik etkilerini kabul etmektedirler.

111- NASİP GAYRETE ÂŞIKSA, GAYRET DE İHLÂS VE TAKVÂYA ÂŞIKTIR!

Takvâ ve ihlâsın geri plana itildiği adımdan hayırlısı talep edilemez! "Nasip, kısmet!.." denildiğinde; itiraz, istidrâk ve düzeltme amaçlı "nasip de gayrete âşıktır" diyerek nefsin arzuladığı yola girilemez! Bakara: 216'da geçtiği gibi; hoşumuza gitmeyen bir şey bizim hakkımızda hayırlı, hoşlandığımız bir şey ise şerr olabilir.

Onun için hayırlısını istemenin ve kısmetimizi aramanın ve bu istikâmette gayret göstermenin samimiyeti ve meşrûiyeti evvelemirde hayırsız ve şerr olandan sakınmaktır, imtinâ etmektir, geri durmaktır.

Gayrimeşrû bir yolda sa'y-u gayret ile hayırlısı istenmez! Meşrû olmayan istekler hayırlısıyla talep edilmez! Mü'min hayra ve hayırlısına tâlip olur. Hayır yolu da, hayırlı nasip de takvâ, sakınma ve teslimiyet yoludur. Nefsin isteklerini ve bâtılları meşrûlaştırma yolu değildir! Yani gayret de ihlâs ve takvâya âşıktır...

İnsan takvâdan saparsa hayır umarken şerr ile karşılaşır. İsterseniz, şu Âyetleri okuyun: “De ki: Amelleri açısından en çok ziyâna uğrayanları size haber vereyim mi? Onlar o kimselerdir ki, dünya hayatında yaptıkları (sa'y-u gayretleri) boşa gitmiştir, üstelik kendilerinin iyi (işler) yaptıklarını zannederler…” (Kehf: 103, 104)

İyi anlamak gerekir, zira nasibin hayırlısı da vardır; şerrlisi, musibeti de! Rabbimizden, nefsimizin istek, emel, hırs ve ihtirâslarını değil; O'nun rızâsını, rahmetini, tevfîk, istikâmet ve âfiyetini dileriz.

112- ALLAH'A DAVET NEFSÂNİYETLE OLMAZ!

Tevhîd'in teblîğinde edep, güzel ahlâk, hüsn-ü işret, güzel diyalog, samimiyet, olgunluk, doğruluk, dürüstlük, güvenilirlik ve yüksek şahsiyet hak mesajın muhâtaba ulaşmasında bir köprü gibidir. Hidâyet Allah'tan olduğu için o kimse hidâyete lâyık olmadığı için iman etmeyebilir de ama o kimseyle arada köprü yıkılmamış, o kimsenin güveni ve samimiyetimize olan inancı yitirilmemiş olur. Aceleciliğe ve anlayışsızlığa gerek yok; çünkü hidâyete erecek kimseler için hidâyetle müşerref olmalarının da bir vakt-i zamanı vardır elbet. Hidâyet bulmadan ölecek kimseler için de, Allah için sa'y-u gayretten başka yapacak bir şey yoktur. Bu bile bizim için büyük bir fazilet ve şeref sebebidir. Mü'mine düşen açıkça ve usûlünce teblîğdir. Hidâyet ise Allah'tandır... O, hidâyete erecekleri de ermeyecekleri de en iyi bilendir.

Tecrübeyle sâbittir ki, taklîdî iman eden ve Nebevî ahlâkla müzeyyen olma noktasında zaaflar taşıyan kimselerin çoğunun Tevhîdî teblîğlerinde şirk ve bâtıl ehliyle, en azından akraba ve yakınlarıyla yaşadıkları sorunların birçoğunun nedeni ahlâk zaafiyetleri ve nefsî tutumlarıdır.

Şunu bilmek gerekir ki, henüz iman etmemiş bâtıl ehlinin ilk dikkat edeceği şey görüntüdür, ahlâktır, kendisine yapılan muâmelelerdir. İnsan olması hasebiyle herkes kötü muâmeleyi ve saldırgan tavırları bilir, nefret eder ve uzak durur! Onun için de dik başlı, dar kafalı, inatçı, öfkeli, taşkın, saldırgan ve patavatsız kimseler kaş yapayım derlerken göz çıkarırcasına nefsî münâkaşaya başlarlar ve çevrelerindeki birçok kimseyle köprüleri atarlar. Sonra da kendi ahlâkî zaaflarından bu noktalara gelindiğini düşünemeden teblîğ yapıyor olma iddiasıyla kendilerini haklı görüp; karşılarındaki kimseleri şirk ehli olmanın yanında, insanlıktan bile iflâs etmiş yabaniler gibi göstermeye ve karalamaya başlarlar! Belki de o kimseler içinde sonradan iman edip de kendilerini iman, takvâ, ihlâs, fazilet, hikmet ve hayırlarda bin kat geçecek kimselerin olabileceğini bile düşünemeden!.. Hâlbuki düşünmek gerekirdi; çünkü gaybı ancak Allah bilirdi ve tatlı dil de yılanı deliğinden çıkarırdı. En vahşi hayvanlar bile ehlinin elinde usûlünce bir öğretimle kuzu gibi olurdu. Allah'a davet de, nefis karıştırılmadan sadece Allah için, doğrulukla, hikmetle, basîretle, sabırla, samimiyetle ve mülâyemetle yapılmış olsaydı, hidâyete lâyık olan hidâyet bulacak, lâyık olmayan da insânî bakımdan hak ehline sempati duyacak ve yakın duracaktı. Fakat insanların çoğu acelecidir. Çalıyı tepesinden sürüyünce gidecekleri yere daha erken varacaklarını sanmaktadırlar! Rabbimiz, önce sahîh iman, sonra tahkîkî iman, sonra da istikâmet, basîret, muvaffakiyet ve hüsn-ü âkıbet nasip etsin.

113- DÜNYA DÜZ MÜ?!

Eğer mesele polemik veya dikkat çekmek değilse… Birkaç cümle söyleyebiliriz.

Özet… Bir arkadaş, dünyanın düz olduğu iddiasıyla bir dernek kurmuş ve dünyanın yuvarlak olduğunu ispat edene de 50 bin lira ödül vaat etmiş.

Önce uyarı… Dünyanın yuvarlak olduğunu ispat etmek kolay da, inkârda sâbit olan bunu anlayabilir mi? Yahut da kabul edebilir mi? Bu sebeple önce taassuplardan arınmak gerekir.

Cevap… Rabbimiz buyurdu: وَالْأَرْضَ بَعْدَ ذَلِكَ دَحَاهَا “Bundan sonra da yeri yayıp yuvarlattı.” (Nâziât: 30) Âyete şöyle de anlam verilir: “Bunun ardından yeri (iskâna uygun hâle getirmek için) yumurta [geoit] biçiminde yaydı.”

Âyetin Arapçasında “yaymak” anlamında geçen “dahv” (دَحْوٌ) kelimesi “yuvarlaklık” anlamına gelir. Deve kuşu yumurtasına da bu ad verilir. Arapça’da “midh┠(مِدْحًى) ve midhât” (مِدْحَاةٌ) kelimelerinin anlamı da “silindir” demektir. Deve kuşunun yumurtladığı yer için de “edhıyye” (أَدْحِيَّةٌ) denir. Hepsi de aynı köktendir.

Dünyanın gelmiş geçmiş Arap dili otoritelerine ve muhakkık tefsîr âlimlerine mürâcaat edin ve bu Âyetteki “dahv” kelimesinin ne anlama geldiğini araştırın. Elbette bu çıkacak sonuç, İslâm'ın ve ilmin bir verisidir. Diğer taraftan bilimsel anlamda günümüzdeki bilimin verilerini de dikkate alın. Dünyanın geoit şeklinde olduğundan başka bir sonuçla karşılaşmazsınız. Dünyamız, -herkesin anlayacağı şekilde- deve kuşu yumurtası gibidir. Günümüzde bilim de, Kur’ân’ın mu’cizevî olarak 14 asır öncesinden haber verdiği bu gerçeği artık ittifâkla kabul etmektedir. Sadece bu açıklama bile bütün bilim adamlarının ve bu gerçeği gören herkesin iman etmesi için yeterli bir delildir. Çünkü o günün bilimsel seviyesi ile bu gerçeğin tespit edilebilmesi ve ifade edilmesi mümkün değildir. Bunu ancak her şeyi bilen ve her şeyden haberdar olan Yüce Allah bildirebilir. Bu açıklama, dünyanın düz olmadığına dair pek çok delil içinden en önemli iki tanesidir. İlmî ve bilimsel anlamda...

Haber sitelerinde bu konuda ilmî/bilimsel bir tartışma gündemi oluştuğu için birkaç satır yazmak gerekli oldu. Ayrıca herhangi bir hakkın ihkâkı için, değil elli bin lirayı elli kuruşu kabul etmeyi bile ilme vefâsızlık ve sadâkatsizlik kabul ederiz. Muvaffakiyet Allah'tan olduğu gibi, Allah için olan her ma'rûfun ecrini de ancak Allah verir. Bundan sonra, mezkûr meselenin ilmî ve bilimsel gerçeklere uygun yönde kabul edilip edilmemesi kişinin kendi inanç ve düşüncesiyle alâkalıdır. O konuda yapacak bir şey yoktur. Selâm ve dua ile.

114- İRCÂ' SULARINDA YÜZMEYİN!

Şirk koşan, puta tapan, Allah'tan başka ma'bûd edinen kimsenin cehâleti mazeret değil; suçtur!

Allah Teâlâ, dinine ve Tevhîd'e dair hücceti bizzat kendisi Kur'ân ve Peugamber göndermek sûretiyle ikâme etmiştir.

Kur'ân'dan ve Peygamberimizin nübüvvetinden sonra din adına cehâlet mazeret değildir!

Müstesnâ ve mukayyed bazı durumlar dinin temel esaslarına taalluk etmediği gibi; istisnâlar üzerine de hüküm binâ edilmez! O hususların da neler olduğunu makalelerimizde açıkladık.

Hüccetin ikâmesi, kapalı, karışık ve ihtimâlli konularda olur! Zarûrât-ı dîniyye, usûlü'd-dîn, aslu'd-dîn, aslu'ş-şerîa olarak bilinen temel meselelerde hüccet ikâme edilmeden de, kişi şirke düşer!

Bir kişinin cehâlet vasfını kisve edinmesi, onun lehine bir durum değil, bilakis aleyhinedir! Câhillik insanı azaptan kurtarıyorsa, o kimseye hücceti ikâme etmenin anlamı nedir?! Ya siz hakkı söylediğinizde o kimse kabul etmeyip, ebedî cehenneme gidecekse; bırakın, câhil kalsın o zaman! Öyle değil mi?! Tabii ki bu çarpık anlayışa göre!..

Kur'ân insanlara ulaşmıştır. Kur'ân'a ulaşma imkânı olan herkese hükmen hüccet ikâme edilmiştir. Hem de Yüce Rabbimiz tarafından... Rabbimizin iman davetine icâbet etmeyip, küfrü ve şirki tercih edenler, küfrü'l-irâd ile kâfir olurlar! Tıpkı Kur'ân ve Sünnete rağmen, İslâm'ı ve imanı öğrenmeyip de iman etmeyenlerin küfr-ü cehlî ile kâfir oldukları gibi!..

Maalesef ki, bu mesele günümüzde çok fazla çarpıtılan meselelerden biri olmuştur. Oysa sayılamayacak kadar delil ile, şirk koşan müşrik olur! Küfür söz söyleyen kâfir olur... Hem de Kitâb, Sünnet, icmâ ve dört mezhebin hepsi bu hükmü açıkça vermiştir. Temel eserler bu hakikatin sarîh ifadeleriyle doludur! Bunun lâm'ı cîm'i yoktur!

Aslî kâfirler şirk ve küfür amelleriyle küfre battıkça batıyorlar ama Tevhîd'den uzak olmalarına rağmen kendilerini İslâm'a nispet edenler şirk koştuklarında müşrik olmuyorlar öyle mi? Bu ikinci kısma, hüccet ikâme etmeden, onlar tekfîr edilmez öyle mi? Niye, bu kesimdekiler şirk konusunda Allah katında -hâşâ- torpilliler mi?! Size ne oluyor? Nasıl hüküm veriyorsunuz?!

Bu meseledeki Âyetlere girip açıklasak saatler sürer. Yanlış yorumlanan Âyetlerin doğru tefsîrlerini yapsak, söz uzar da uzar!

Günümüzde Ğulât-ı Mürcie tehlikesi en yaygın fitnelerin başında gelmektedir! Aman dikkat! Dininizi, fikir adamlarından ve câhillerden öğrenmeyin! Aklınızı kimseye kiraya vermeyin. Yoksa İrcâ' sularında yüzersiniz ama kendinizi Ehl-i Sünnet ve vasat Müslüman sanırsınız?! Tevhîd'siz vasatlık ve Ehl-i Sünnet nasıl olunuyorsa!

115- "KUR’ÂN NİÇİN İNDİRİLDİ?" SORUSUNA ÂYETLERLE CEVAPLAR...

Rabbimiz, Kur'ân-ı Kerîm üzerinde derinlemesine düşünmemizi ve öğüt almamızı emretmektedir.

"Onlar Kur'ân'ı iyiden iyiye (derinlemesine) düşünmezler mi? Yoksa kalpleri üzerinde kilitler mi vardır?" (Muhammed: 24)

"Onlar hâlâ Kur'ân üzerinde gereği gibi düşünmeyecekler mi? Eğer o, Allah'tan başkası tarafından gelmiş olsaydı elbette onda birçok ihtilâf (çelişki, tutarsızlık) bulurlardı." (Nisâ: 82)

Yine Rabbimiz, Kamer Sûresinin 17, 22, 32 ve 40. Âyetlerinde: "Andolsun ki Biz Kur'ân'ı düşünmek için kolaylaştırdık. O halde var mı ibret alıp düşünen?" buyurmaktadır.

Kamer Sûresinde dört kez tekrar eden bu Âyetten sonra, bir de sûrenin son kısmında tehdîd Âyetini hatırlatalım: "Andolsun Biz, benzerlerinizi helak ettik. O halde var mı bir düşünen?" (Kamer: 51)

Kur'ân üzerinde gereğince düşünüp, ibret almayanları, ibret alıp da iman etmeyenleri Allah helak ettiğini bildirmektedir. Kur'ân'ın iman davetine arkasını dönen bu insanlar da bizim benzerimiz insanlardı. Onlarında dünyevî meşgaleleri, koşturmacaları, işleri güçleri, arkadaşları ve akrabaları vardı. İman etmeyen bu insanlar şimdi ne oldu, nereye gitti, neden helak edildiler? İbretlik kalıntılarına bakıp bari ibret almanız gerekmez mi?

Rabbimiz, kullarının, önceki nesillerin âkibetlerinden ibret almalarını emretmektedir: "De ki: 'Yeryüzünde gezip dolaşın da sizden öncekilerin âkibetlerinin nasıl olduğuna bir bakın. Onların çoğu müşriklerdi." (Rûm: 42)

Teblîğ ve davet; müjdelemek ve uyarıp korkutmaktan ibarettir. İman edip salih amel işleyenleri müjdelemek; Allah'ın Âyetlerini yalanlayıp inkâr edenleri, şirk ve küfür yolunu tutanları tehdîd edip korkutmak...

"KUR'ÂN NİÇİN İNDİRİLDİ?" SORUSUNA ÇOK SAYIDA ÂYETLER ÇERÇEVESİNDE CEVAPLAR VEREBİLİRİZ...

1- Allah’ı tek ilâh bilmemiz için: İhlâs: 1, İbrâhîm: 52

2- Hidâyete ve rahmete nâil olmamız, en doğru ve dosdoğru yola ulaşmamız ve selamete ermemiz için: Bakara: 2, Mâide: 16, Yûsuf: 11, İsrâ: 9

3- Hak ile bâtılın ayrılması ve insanlara uyarıcı olması için: Furkân: 1

4- Düşünüp ibret almamız için: İsrâ: 41

5- Öğüt almamız için: Kâf: 45, Kamer: 17

6- Şeref kazanmamız için: Enbiyâ: 10, Zuhruf: 44

7- Allah katındaki şiddetli azâbı bildirmek, korkutup uyarmak için: Kehf: 2, Yâsîn: 70, Şûrâ: 7, Ahkâf: 12

8- İman edenlerin imanını artırmak, onlara sebât vermek, Müslümanlar için bir hidâyet ve müjde olması için: Tevbe: 124, Nahl: 102

9- Takvâ sahiplerinin dünya ve âhiret hayırlarını artırmak için: Nahl: 30

10- Uygulamamız ve ona göre yaşamamız için: Mâide: 68, A’râf: 3, Furkân: 30, Zuhruf: 44

11- Karanlıklardan aydınlığa çıkarmak; fert ve toplumların problemlerini çözmek ve onlara hayat kazandırmak için: Enfâl: 24, Hadîd: 9

12- Teblîğ etmemiz, hikmet ve güzel öğüt ile inkârcılara davet yapmamız için: Mâide: 67, Nahl: 125, Ahzâb: 39, Cinn: 23

13- Kendisiyle hükmedilmesi için: Nisâ: 105, Mâide: 49, En’âm: 114, Nahl: 64, Ahzâb: 36

14- Kendisi vasıtasıyla cihâd etmemiz için: Furkân: 52

15- Mü’minleri cennetle müjdelemek için: Kehf: 2

16- Kur'ân-ı Kerîm, Allah'ın ipidir; iman edenler o ipe sımsıkı tutunarak, birlik ve dirliğe ulaşırlar, tefrikadan, ayrılıktan korunurlar ve kardeş olurlar... Âl-i İmrân: 103

17- Kur'ân, Rabbimizden gelen basîretlerdir. Yani kalp gözlerini açan belgelerdir, o belgelerle hakkı görüp iman eden kimse, kendi lehine; o hakikatlerden yüz çevirip kör kalmak isteyen de kendi aleyhine hareket etmiş olur: A'râf: 203, En'âm: 104

Yûsuf Semmak

Bağlantı | kategori: NASİHATLER | tarih: 22/04/2022 | Yorum(0) | Yorum yaz
YORUM YAZINIZ
İSMİNİZ

E-Posta (Gizli)

Web siteniz

Yorumunuz

Güvenlik kodu
12.08.2022Cuma
Son Konular .: 113- Kur’an Okuma ve Öğretme Karşılığında Ücret Almak, Ölüler için Kur’an Okumak ve Rukye Bahsi - PÇMO – 44
.: NASİHATLER 16
.: 112- Peygamberin Kabrini ve Diğer Kabirleri Ziyaret ve Ölülere Nelerin Fayda Vereceği - PÇMO – 43
.: Muhtelif Konularda Kısa Kısa - 7
.: 111- Kâfir Olarak Ölenlere, Dünyadaki İyi Amelleri Fayda Sağlamaz! | Yusuf Semmak
.: 110- Benim Babam da Senin Baban da Ateştedir! | Yusuf Semmak
.: 109- Hz. Ömer’in Hılâfeti Devrinde Bir Adamın Hz. Nebî'nin Kabrine Gelip Onunla Tevessül Etmesi – 42
.: 108- İman Edip Müslüman Olmak Tertemiz Bir Sayfa Açmaktır! | Yusuf Semmak
.: 107- Peygamberimizin Kabrini Ziyaret Meselesi – Putperest Çağlarda Müslüman Olmak – 41
.: 106- Zamanın Önemi ve Su Gibi Akan Ömür! | Yusuf Semmak
.: 105- Mü’min Sabahlayıp Kafir Akşamlamak veya Mü’min Akşamlayıp Kafir Sabahlamak! | Yusuf Semmak
.: 104- Tarihte Putperestlik Nasıl Başladı? - Putperest Çağlarda Müslüman Olmak – 40
.: 103- Müslümana Sövmenin ve Onunla Savaşmanın Hükmü Nedir? | Yusuf Semmak
.: 102- Türbe ve Kabirleri Ziyaretin, Bid’at Olan Tevessülle İlişkisi – Putperest Çağlarda Müslüman Olmak – 39
.: 101- Münafıkların Özellikleri Nelerdir? | Yusuf Semmak
.: 100- Müslümanı Tekfir Eden Kimsenin Durumu Nedir? | Yusuf Semmak
.: 99- Tevessülün Anlamı, Kısımları ve Bid’at Olan Tevessül – Putperest Çağlarda Müslüman Olmak – 38
.: 98- Ehl-i Kıble Kime Denir? | Yusuf Semmak
.: 97- Hz. Yusuf’un Mısır’daki Konumu (3) – Putperest Çağlarda Müslüman Olmak – 37
.: 96- Bir Mezhebe Uymak Zorunda mıyız? | Yusuf Semmak
.: 95- Hz. Yusuf’un Mısır’daki Konumu (2) – Putperest Çağlarda Müslüman Olmak – 36
.: 94- Hz. Yûsuf’un Mısır’daki Konumu (1) – Putperest Çağlarda Müslüman Olmak – 35
.: 93- Ru'yetullah (Allah'ın Görülmesi) Meselesi | Yusuf Semmak
.: 92- Allah’tan Başka Kanun Koyucu Yoktur! (2) - Putperest Çağlarda Müslüman Olmak – 34
.: 91- Allah’tan Başka Kanun Koyucu Yoktur! (1) – Putperest Çağlarda Müslüman Olmak – 33
.: 90- Hz. İbrahim’in Nemrud’a, Babasına ve Kavmine Tebliği – Putperest Çağlarda Müslüman Olmak – 32
.: 89- Allah ve Mahlukat İlişkisi – Putperest Çağlarda Müslüman Olmak – 31
.: 88- O Büyük Mahkeme'de! (Şiir)
.: 87- İmanın Artıp Eksilmesi Meselesi ve Ehl-i Kıble Kimdir? – Putperest Çağlarda Müslüman Olmak – 30
.: 86- Peygamberimiz İslam’a Davet Metodu – Putperest Çağlarda Müslüman Olmak – 29
.: 85- Peygamberimiz Döneminin Dünya Konjonktürü ve Peygamberimizin Tebliğ Stratejisi – Putperest Çağlarda Müslüman Olmak – 28
.: 84- Umreden Men Ediliş ve Hudeybiye Antlaşması’nın Önemi – Putperest Çağlarda Müslüman Olmak – 27
.: 83- Kadınların Yüzlerini ve Ellerini Örtmeleri Meselesi – Putperest Çağlarda Müslüman Olmak – 26
Son Yorumlar
Şeyma
Bu nadide soru ve cevapları için
Ahmet
Doyurucu bir yorum Teşekkürler
Yusuf Semmak
Son mısralar/dizeler hep "Lâm" ha
Baraa
Bence çoooook güzel bir site
ali
İlmî Arapça Sayfası http://www
ali
Faydalı Bir Maksud Programı http
ali
Faydalı Bir Emsile Programı http
Yusuf Semmak
BU DERSTE İŞLENEN BAŞLICA MEVZULA
Derya Atan
Ağzınıza, yüreğinize sağlık hocam
Firdevs Sevgi
inş güzeldit.
misafir
⭐⭐⭐⭐&
mustafa
Abi çook teşekküür ederim
Medine
Cenetin kapısın geçmek istiyom
Yusuf Semmak
Namazda Salli-Bârik okurken, Peyg
Yusuf
Allah razı olsun hocam çok anlaşı
Yusuf Semmak
Saçınızı erkeğe kestirmediğiniz,
Meryem
Verdiğiniz bu bilgiler için çok t
Yusuf Semmak
+ Ayrıca Hadîs'in açıklamasında d
Yusuf Semmak
Güzel bir yorum. Fakat biraz açık
metin
hadiste gecen Gölge Arsin gölgesi
Rüya
Çok teşekkür ederim
Şule
Çok teşekkürler
sadullah demircioğlu
abdullah bin mesud (r.a.) ‘’sakın
Yusuf Semmak
Bir kardeşimiz, selâmdan sonra; “
Yusuf Semmak
EVET, YİNE SİGARA! Bugün piyas
İbrahim sarıtaş
Allahrazı olsun
Muhammet ****
Bizim din hocamız başınızı örtmek
Ali Özbek
Hocam Allah razı olsun mükemmel b
fatma
ellerinize yüreğinize sağlık cıdd
Mehmet
Bu site "13.45'de mi 13.45'te mi
iclal
elinize sağlık
misafir
Allah razı olsun .
mutluluk
Çok güzel olmuş ellerinize sağlık
© 2012 YUSUFSEMMAK.COM