Araştırmacı, Yazar

ANASAYFA
BİZE ULAŞIN
BİZİ TAKİP EDİN
AMACIMIZ
KUR'AN DİNLE
KİTAPLARIMIZ
NOT DEFTERİ
NOT DEFTERİ
Bu bölümde, bütün İslâmî ilimleri kapsayan muhtelif konularda kısa ve önemli notlara yer verilecektir. Bu notlar; ya bir meselenin delillendirilmesi ya bir meselenin açıklanması yahut da bir meselenin kâidesi, usûlü, tanımı veya örneklendirilmesi gibi çok mühim konularda olacaktır. Konular "en eskiden en yeniye" şeklinde alt alta maddeler halinde paylaşılacaktır ve sürekli güncellenecektir. Aranılan bir meseleye/kavrama kolayca ulaşmak için ctrl+f kısayolunun kullanılması tavsiye edilir. Rabbimiz, faydalanılan ve faydalandırılan ilim nasip etsin.



.....

29- Âcizlikten, Tembellikten ve Başka Şeylerden Allah’a Sığınma Duası:

Enes b. Mâlik radıyallâhu anh’tan rivâyete göre, Rasûlullah aleyhisselâm şöyle dua ederdi:

اللَّهُمَّ إنِّى أَعُوذُ بِكَ مِنَ العَجْزِ وَالكَسَلِ وَالجُبْنِ والهَرَمِ والبُخْلِ وأعُوذُ بِكَ مِنْ عَذَابِ القَبْرِ وأعوذُ بِكَ مِنْ فِتْنَةِ المَحْيَا وَالمَمَاتِ

“Allah’ım, âcizlikten, tembellikten, bunaklık derecesinde ihtiyarlıktan ve cimrilikten Sana sığınırım. Kabir azâbından Sana sığınırım. Hayatın ve ölümün fitnesinden Sana sığınırım.”

Bir rivâyette de şu ziyâde vardır:

وَضَلَعِ الدَّيْنِ وَغَلَبَةِ الرِّجَالِ

“Borç altında ezilmekten ve (kötü) insanların tasallutundan (Sana sığınırım).”

(Riyâdu’s Sâlihîn, 1474; Hadîsin rivâyetleri için Bkz: Buhârî, 2823, 2893, 5425, 6363, 6367, 6369; Müslim, 2706; Tirmizî, 3484; Ebû Dâvûd, 1540; Nesâî, 5448, 5449, 5450, 5452, 5453, 5459, 5476, 5489, 5503)

12 Kasım 2018 - Pazartesi

___________________________________

28- Şirke Düşmekten Korkulduğunda Yapılan Dua:

Ma’kıl b. Yesâr radıyallâhu anh şöyle demiştir: Ebû Bekr es-Sıddîk radıyallâhu anh ile birlikte Rasûlullah aleyhisselâm’ın yanında gittim. O şöyle buyurdu:

يَا أَبَا بَكْرٍ، لَلشِّرْكُ فِيكُمْ أَخْفَى مِنْ دَبِيبِ النَّمْلِ

“Ey Ebû Bekr! Şirk, sizin aranızda karıncanın kımıldamasından daha gizlidir.” Ebû Bekr radıyallâhu anh: “Şirk, Allah’la beraber başka bir ilâha ibâdet edeninki değil midir?” diye sordu da, Nebî aleyhisselâm:

وَالَّذِى نَفْسِى بِيَدِهِ، لَلشِّرْكُ أَخْفَى مِنْ دَبِيبِ النَّمْلِ، أَلاَ أَدُلُّكَ عَلَى شَيْءٍ إِذَا قُلْتَهُ ذَهَبَ عَنْكَ قَلِيلُهُ وَكَثِيرُهُ؟

“Nefsim elinde olan (Allah)’a kasem ederim ki, şirk karıncanın kımıldamasından daha gizlidir. Sana, söylediğinde senden küçüğünü de büyüğünü de giderecek bir şeyi göstereyim mi?” dedikten sonra şöyle buyurdu:

اللّٰهُمَّ إِنِّى أَعُوذُ بِكَ أَنْ أُشْرِكَ بِكَ وَأَنَا أَعْلَمُ، وَأَسْتَغْفِرُكَ لِمَا لاَ أَعْلَمُ

"’Allah'ım, bilerek Sana şirk koşmaktan Sana sığınırım. Bilmediğim şeylerden dolayı Sen’den mağfiret dilerim’ de.”

(el-Edebu’l Müfred, İmam Buhârî, Thk: Muhammed Fuâd Abdulbâkî, el-Matbaatü’s Selefiyye, Kâhire, No: 716, S: 186; Bkz: Sahîhu'l Edebi'l Müfred, el-Elbânî, Mektebetü'd Delîl, No: 551, S: 266; Sahîhu’l Câmii’s Sağîr ve Ziyâdetüh, el-Elbânî, el-Mektebü’l İslâmî, Beyrût-Dimeşk, No: 3730, 3731, C: 1, S: 693, 694)

11 Kasım 2018 - Pazar

___________________________________

27- İnsanları Güldürmek İçin Yalan Söyleyen Kimseye Yazıklar Olsun!

Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdu:

وَيْلٌ لِلَّذِى يُحَدِّثُ فَيَكْذِبُ لِيُضْحِكَ بِهِ الْقَوْمَ وَيْلٌ لَهُ وَيْلٌ لَهُ

“Yazıklar olsun, sözleriyle bir toplumu güldürmek için konuşup da yalan söyleyen kimseye! Yazıklar olsun ona, yazıklar olsun ona!”

(Ebû Dâvûd, Edeb, 88, H. No: 4990) 

Hadîs-i Şerîf, Tirmizî’de ise şöyle geçmektedir:

وَيْلٌ لِلَّذِى يُحَدِّثُ بِالْحَدِيثِ لِيُضْحِكَ بِهِ الْقَوْمَ فَيَكْذِبُ وَيْلٌ لَهُ وَيْلٌ لَهُ

“Yazıklar olsun, insanları güldürmek için söz söyleyip de yalan söyleyen kimseye! Yazıklar olsun ona, yazıklar olsun ona!”

(Tirmizî, Zühd, 10, H. No: 2315)

Açıklama:

Bu Hadîs-i Şerîf, insanları güldürmek maksadıyla yalan söylemenin günahının diğer yalanların günahından daha büyük olduğuna delâlet etmektedir. Çünkü Hadîsin metninde geçen “veyl” (وَيْلٌ) kelimesi âkıbeti son derece korkunç olan hâdiseler hakkında kullanılır.

8 Kasım 2018 - Perşembe

___________________________________

26- Sadakaların Kabul Edilmeyeceği Zaman Gelmeden Önce Sadaka Veriniz!

Hârise b. Vehb radıyallâhu anh şöyle demiştir: Rasûlullah aleyhisselâm’ı şöyle buyururken işittim:

تَصَدَّقُوا فَإِنَّهُ يَأْتِى عَلَيْكُمْ زَمَانٌ يَمْشِى الرَّجُلُ بِصَدَقَتِهِ، فَلاَ يَجِدُ مَنْ يَقْبَلُهَا يَقُولُ الرَّجُلُ لَوْ جِئْتَ بِهَا بِالْأَمْسِ لَقَبِلْتُهَا، فَأَمَّا الْيَوْمَ فَلاَ حَاجَةَ لِى بِهَا

“Sadaka veriniz. Çünkü öyle bir zaman gelecek ki, kişi elinde sadakasıyla dolaşacak, fakat sadakasını kabul edecek kimse bulamayacaktır. Sadaka vermek istediği kişi: ‘Eğer bunu dün getirseydin kabul ederdim, fakat bugün ona ihtiyacım yok’ diyecektir.” 

(Buhârî, Zekât, 9, H. No: 1411; Zekât, 16, H. No: 1424; Fiten, 25, H. No: 7120; Müslim, Zekât, 58, H. No: 1011; Nesâî, Zekât, 64, H. No: 2555)

Ebû Mûsâ radıyallâhu anh’tan rivâyete göre, Nebî aleyhisselâm şöyle buyurmuştur:

لَيَأْتِيَنَّ عَلَى النَّاسِ زَمَانٌ يَطُوفُ الرَّجُلُ فِيهِ بِالصَّدَقَةِ مِنَ الذَّهَبِ ثُمَّ لاَ يَجِدُ أَحَدًا يَأْخُذُهَا مِنْهُ وَيُرَى الرَّجُلُ الْوَاحِدُ يَتْبَعُهُ أَرْبَعُونَ امْرَأَةً يَلُذْنَ بِهِ مِنْ قِلَّةِ الرِّجَالِ وَكَثْرَةِ النِّسَاءِ

“İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki, o zamanda adam (vermek için) altın sadaka ile dolaşacak, sonra da o sadakayı kendisinden alacak bir kimseyi bulamayacaktır. Diğer yandan erkeklerin azlığı ve kadınların çokluğu sebebiyle kırk kadının, bir erkeğin himayesine girdiği görülecektir."

(Buhârî, Zekât, 9, H. No: 1414; Müslim, Zekât, 59, H. No: 1012)

Açıklama:

İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki, mallar çoğalıp taşacak, yeryüzü hazinelerini çıkaracak, yağmurlar yağacak, ırmaklar akacak ve araziler ekilmeyip ihmal edildiği ve su kaynaklarından sulanmadığı için yeryüzü çayır çimen hâline dönüşecektir. Yeryüzüne bereket verilecek, içindeki hazinelerini çıkaracak, sadaka ve zekât kabul edilmeyecektir. Bu hâdise, Hz. Îsâ’nın inmesinden ve Ye’cûc ve Me’cûc’ün helâkinden sonra olacaktır. O esnada insanların geleceğe dair emel ve umutları azalacak, kıyâmet yakınlaşmış olduğu için insanlar mal biriktirmeyecekler ve dünya işlerine aldırış etmeyeceklerdir. Mal çokluğu ve ihtiyaçsızlık nedeniyle zekât ve sadakalar ellerde kalacak, kimse kabul etmeyecektir.

Hadîste geçen “dolaşacak” (يَطُوفُ) tabiri, sadaka verecek kimsenin, sadakayı kabul edecek bir adam bulabilmek için insanlar arasında gidip geleceği anlamına gelmektedir.

Evet, bir kimse sadaka/zekât kabul edecek birini arıyor, kimse kabul etmediği için de, insanlar arasında dolaşıp duruyor, ama kendisine sadaka teklif edilen kimseler, ona ihtiyaçları olmadığını söylüyorlar. Hadîste zekât malı olarak altının zikredilmiş olması, mânâyı te’kîd içindir. Bu ifade şekli, o esnada değerli malların çok olacağı hususunda mübâlağa ifade eder.

Normal şartlarda, daha doğrusu dar ve zor zamanlarda ihtiyaç sahiplerine acınır ama bu tabloda sadakası kabul edilmeyene acınıyor değil mi? Aslında bu Hadîsler bizlere sadakaları geciktirmememiz gerektiğini öğütlemektedir.

Hadîste, وَيُرَى الرَّجُلُ الْوَاحِدُ يَتْبَعُهُ أَرْبَعُونَ امْرَأَةً يَلُذْنَ بِهِ مِنْ قِلَّةِ الرِّجَالِ وَكَثْرَةِ النِّسَاءِ “Erkeklerin azlığı ve kadınların da çokluğu nedeniyle bir tek erkeğin arkasından kırk kadının gittiği ve ona sığındığı görülecektir” buyurulmaktadır. Erkeklerin azalıp kadınların çoğalmasının sebebi, o dönemde çokça fitnelerin, savaşların, mücâdelelerin ve ölümlerin meydana gelecek olmasıdır. Nebî aleyhisselâm: وَيَكْثُرُ الْهَرْجُ “Ve herc (öldürmek) çoğalacak” buyurmaktadır. (Buhârî, 85, 1036, 6037, 7061; Müslim, 157d; Ebû Dâvûd, 4255; İbn-i Mâce, 4047, 4052) Bu hengâmede kadın nüfusu artacaktır. Kadınların bir tek erkeğe sığınması ise, erkeğin onların ihtiyaçlarını görüp, onları koruyup gözetmesi anlamındadır. Bu da, bir kabilenin tek erkek dışında bütün erkeklerinin ölüp de geriye sadece kadınların kalması durumuna benzer. İşte o kadınların tamamı o erkeğe sığınırlar. Böylece kimse o kadınlara zarar veremez. Yahut da fitne ve savaşlarda daha ziyâde erkeklerin ölmesi neticesinde kadınların, yakınlarından bir erkeğin gözetimine girmesini ifade eder. Bu yorum şeklinden de, uzak veya yakın akrabalığın değerinin zor zamanlarda nasıl daha iyi anlaşıldığı ve önemsendiği gerçeğini görmekteyiz.

Her türlü fitne, âfet, felâket ve helâketten Yüce Allah’a sığınırız.

7 Kasım 2018 - Çarşamba

___________________________________

25- Kulağımın, Gözümün, Dilimin, Kalbimin ve Tenâsül Organımın Şerrinden Allah’a Sığınırım!

Şekel b. Humeyd’den rivâyete göre, şöyle demiştir: Nebî aleyhisselâm’a geldim ve şöyle dedim: Ey Allah’ın Rasûlü, bana bir sığınma duası öğret de onunla (Allah’a) sığınayım. Bunun üzerine Rasûlullah aleyhisselâm omzumdan tuttu ve şöyle dua et, buyurdu:

اللّٰهُمَّ إِنِّى أَعُوذُ بِكَ مِنْ شَرِّ سَمْعِى وَمِنْ شَرِّ بَصَرِى وَمِنْ شَرِّ لِسَانِى وَمِنْ شَرِّ قَلْبِى وَمِنْ شَرِّ مَنِيِّى

-Allahümme innî eûzü bike min şerri sem’î ve min şerri basarî ve min şerri lisânî ve min şerri kalbî ve min şerri meniyyî-

“Allah’ım! Kulağımın şerrinden, gözümün şerrinden, dilimin şerrinden, kalbimin şerrinden ve tenâsül organımın şerrinden Sana sığınırım.”

(Tirmizî, Deavât, 75, H. No: 3492; Ebû Dâvûd, Vitr, 32, H. No: 1551; Bkz: Nesâî, İstiâze, 4, H. No: 5444; İstiâze, 10, H. No: 5455; İstiâze, 11, H. No: 5456; İstiâze, 28, H. No: 5484)

6 Kasım 2018 - Salı

___________________________________

24- Sabah-Akşam Üçer Defa Okumak Sünnet Olan Dua:

Ca’fer b. Meymûn’dan rivâyet edildiğine göre, Abdurrahman b. Ebî Bekre, babasına: “Ey babacığım, her sabah seni:

اللّٰهُمَّ عَافِنِى فِى بَدَنِى اللّٰهُمَّ عَافِنِى فِى سَمْعِى اللّٰهُمَّ عَافِنِى فِى بَصَرِى لاَ إِلٰهَ إِلاَّ أَنْتَ

‘Allahümme âfinî fî bedenî, Allahümme âfinî fî sem’î, Allahümme âfinî fî basarî, lâ ilâhe illâ ente’

(Allah’ım, bedenimde âfiyet ver, kulağıma âfiyet ver, gözüme âfiyet ver. Senden başka hiçbir ilâh yoktur) diye dua ederken duyuyorum. Sabahleyin ve akşamleyin bu duayı üçer defa okuyorsun” diyerek bunun hikmetini sorduğunda babası: “Çünkü ben, Rasûlullah aleyhisselâm’ı bu duayı okurken işittim. Ben onun Sünnetine uymayı seviyorum” diye cevap verdi.

(Hadîsi Ebû Dâvûd’a nakleden iki hocasından biri olan) Abbâs b. Abdülazîm bu Hadîs-i Şerîfe şu sözleri de ilâve etmiştir: “Sen sabahleyin ve akşamleyin üçer defa:

اللّٰهُمَّ إِنِّى أَعُوذُ بِكَ مِنَ الْكُفْرِ وَالْفَقْرِ اللّٰهُمَّ إِنِّى أَعُوذُ بِكَ مِنْ عَذَابِ الْقَبْرِ لاَ إِلٰهَ إِلاَّ أَنْتَ

‘Allahümme innî eûzü bike mine’l-küfri ve’l-fakri, Allahümme innî eûzü bike min azâbi’l-kabri, lâ ilâhe illâ ente’

(Allah’ım, küfürden ve fakirlikten Sana sığınırım. Allah’ım, kabir azâbından Sana sığınırım. Senden başka ilâh yoktur) diyorsun ve Yüce Allah’a bu kelimelerle dua ediyorsun, (bunun hikmeti nedir?) diye sordum da bana: ‘Ben onun Sünnetine uymayı seviyorum (onun için böyle yapıyorum)’ cevabını verdi ve (sözlerine devam ederek) şöyle dedi: Rasûlullah, sıkıntıya düşenin duası şudur buyurdu:

اللّٰهُمَّ رَحْمَتَكَ أَرْجُو فَلاَ تَكِلْنِى إِلَى نَفْسِى طَرْفَةَ عَيْنٍ وَأَصْلِحْ لِى شَأْنِى كُلَّهُ لاَ إِلٰهَ إِلاَّ أَنْتَ

‘Allahümme rahmeteke ercû, felâ tekilnî ilâ nefsî tarfete aynin ve eslih lî şe’nî küllehû, lâ ilâhe illâ ente’

(Allah’ım, Senin rahmetini umuyorum, beni göz açıp kapayıncaya kadar bile nefsime bırakma, Hâlimi tümüyle düzelt. Senden başka ilâh yoktur.)

Ebû Dâvûd dedi ki: Bu Hadîsi şeyhlerimden bazıları bana rivâyet ederlerken, arkadaşlarının rivâyetlerine daha başka kelimeler ekleyerek rivâyet ettiler.

(Ebû Dâvûd, Edeb, 110, H. No: 5090; Amelü’l Yevmi ve’l Leyle, Nesâî, Müessesetü’r Risâle, No: 22, S: 146; Ayrıca Bkz: Tirmizî, Deavât, 67, H. No: 3480)

6 Kasım 2018 - Salı

___________________________________

23- Sabah Namazından Sonra Okunacak Dua:

Ümmü Seleme annemizden rivâyete göre, o şöyle demiştir:

"Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem, sabah namazını kılıp selâm verdiği zaman şöyle derdi:

اللّٰهُمَّ إِنِّى أَسْأَلُكَ عِلْمًا نَافِعًا وَرِزْقًا طَيِّبًا وَعَمَلاً مُتَقَبَّلاً

"Allah'ım! Senden faydalı ilim, temiz (helâl) rızık ve makbûl (kabul olunan) amel dilerim." 

(İbn Mâce, İkâmetu’s Salât, 32, H. No: 925; Müsned-i Ahmed b. Hanbel, Thk: Şuayb el-Arnaût, Âdil Mürşid vd., Müessesetü’r Risâle, 44/221)

Açıklama:

Faydalı ilimden maksat, amel edilen ilimdir. İlim, kendisiyle amel edildiğinde, muktezâsına uygun hareket edildiğinde “faydalı ilim” olacağı gibi; ilim sahibi de, ilmiyle amel ettiği sürece âlim sayılır. Faydalı ilim, dünya ve âhiret saâdetini temin eder. Dînî hayata gölge düşüren veya zarar veren dünyevî bilgiler ve entelektüel birikimler -Allah’ın rızâsına götürmediği veya mâni olduğu sürece- faydalı ilim sayılmaz! Faydalı ilme teşvîk ve fayda vermeyen ilimden sakındırma noktasında Allah Rasûlünden pek çok Hadîs vârid olmuştur. Bir tanesini zikredelim. Câbir’den rivâyet edilen Sahîh bir Hadîste Rasûlullah aleyhisselâm şöyle buyurmuştur:

سَلُوا اللّٰهَ عِلْمًا نَافِعًا وَتَعَوَّذُوا بِاللّٰهِ مِنْ عِلْمٍ لاَ يَنْفَعُ

“Allah’tan faydalı ilim isteyiniz ve fayda vermeyen ilimden Allah’a sığınınız.” 

(İbn-i Mâce, Duâ, 3, H. No: 3843)

Güzel rızıktan maksat, helâl rızıktır. Bu tabiri, dünyanın lezîz/lezzetli rızıklarına, yiyecek ve içeceklerine  yorumlamak uzak ihtimâldir. Fakat burada dünya rızkı değil de âhiret rızkı kastedilmiş olursa o zaman rızk-ı tayyib ile lezzetli rızkın kastedilmiş olması mümkün olur.

31 Ekim 2018 - Çarşamba

___________________________________

22- Okunması Sünnet Olan Bir Dua:

Abdullah b. Mes’ûd radıyallâhu anh’tan rivâyete göre, Rasûlullah aleyhisselâm şöyle dua ederdi:

اللّٰهُمَّ إِنِّى أَسْأَلُكَ الْهُدَى وَالتُّقَى وَالْعَفَافَ وَالْغِنَى

“Allah’ım, Sen’den hidâyet, takvâ, iffet ve zenginlik dilerim.”

(Müslim, Zikr, 72, H. No: 2721; Tirmizî, Deavât, 73, H. No: 3489; İbn-i Mâce, Duâ, 2, H. No: 3832)

Açıklama:

İmam Nevevî rahımehullâh Hadîste geçen “afâf” (iffet) ve “ğın┠(zenginlik) kelimeleri hakkında şöyle demiştir:

أَمَّا الْعَفَافُ وَالْعِفَّةُ فَهُوَ التَّنَزُّهُ عَمَّا لَا يُبَاحُ وَالْكَفُّ عَنْهُ وَالْغِنَى هُنَا غِنَى النَّفْسِ وَالِاسْتِغْنَاءُ عَنِ النَّاسِ وَعَمَّا فِى أَيْدِيهِمْ

“Afâf ve iffet, mubâh olmayan şeylerden uzak durmak ve onlardan vazgeçmek demektir. Buradaki zenginlikten kasıt, nefis (gönül) zenginliği, insanlardan ve onların ellerinde bulunan (dünyalık mal) lardan müstağnî olmak, onlara ihtiyaç eğilimi duymamak demektir.”

(el-Minhâc fî Şerhi Sahîh-i Müslim, Dâru İhyâi’t Türâsi’l Arabî, Beyrût, 17/41)

Ebû Hüreyre radıyallâhu anh’tan rivâyet edildiğine göre, Rasûlullah aleyhisselâm şöyle buyurmuştur:

لَيْسَ الْغِنَى عَنْ كَثْرَةِ الْعَرَضِ وَلَكِنَّ الْغِنَى غِنَى النَّفْسِ

“Zenginlik mal çokluğundan (çokluğu ile) değildir. Fakat asıl zenginlik, nefis (gönül) zenginliğidir (kanaattir).”

(Buhârî, Rikâk, 15, H. No: 6446; Müslim, Zekât, 120, H. No: 1051; Tirmizî, Zühd, 40, H. No: 2373; İbn-i Mâce, Zühd, 9, H. No: 4137)

Zenginlik mal çokluğu ile değildir. Gerçek zenginlik gönül zenginliği, kanaatkârlık ve tok gözlülüktür. Varlıklı olanların çoğu, kendilerinden daha çok serveti bulunanlara bakıp, kendilerini hep fakir hissederler. Ve hırslıdırlar, cimridirler. Açgözlü kimseler daha çok zengin olmak için çalışırlarken, helâle ve harama dikkat etmezler. Onca varlıklarına rağmen, kalbi zengin olmayan kimselerin muhterisliği kendilerini -Allah'ın râzı olmadığı- âdî ve bayağı işlere düşürebilir. Haddizâtında bu, insanlar yanında da sevilmeyen, yerilen ve menfûr bir durumdur! Dolayısıyla asıl zengin, Allah’ın verdiği rızka kanaat edip hâline şükreden, başkalarının ellerindekine, yanlarındakine, kazandıklarına ve harcadıklarına göz dikmeyen, muhterislik ve hasetçilik yapmayan kimsedir. Bu aynı zamanda felâhtır, kurtuluştur.

Abdullah b. Amr b. Âs radıyallâhu anhümâ’dan rivâyete göre, Rasûlullah aleyhisselâm şöyle buyurmuştur:

قَدْ أَفْلَحَ مَنْ هُدِيَ إِلَى الْإِسْلاَمِ وَرُزِقَ الْكَفَافَ وَقَنِعَ بِهِ

“İslâm‘a hidâyet edilen, kendisine yetecek kadar rızık verilen ve buna kanaat eden kimse muhakkak felâh bulmuştur/kurtulmuştur.”

(İbn-i Mâce, Zühd, 9, H. No: 4138)

Bu Hadîs; İslâm dinine hidâyet edilerek Allah’a ibâdet eden, ihtiyacına yetecek kadar kendisine helâl rızık verilen ve kanaatkâr olan mü’minin felâh bulduğunu beyan etmektedir. Başarı ve zafer mi istiyorsun? İşte zafer!

Ebû Hüreyre’nin rivâyetine göre, Peygamberimiz şöyle buyurmuştur:

اللّٰهُمَّ اجْعَلْ رِزْقَ اٰلِ مُحَمَّدٍ قُوتًا

“Allah’ım, Muhammed’in ev halkının rızkını geçinecek kadar kıl!”

(Müslim, 1055; Tirmizî, 2361; İbn-i Mâce, 4139)

Hadîs, اللّٰهُمَّ ارْزُقْ اٰلَ مُحَمَّدٍ قُوتًا “Allah’ım, Muhammed ailesine geçinecek kadar rızık ver!” (Buhârî, 6460; Müslim, 1055c) biçiminde de gelmiştir.

Bu duadaki yetecek kadar rızkın anlamı; fakirlik sebebiyle dilencilik zilletine ve bolluk sebebiyle de şımarıklığa ve isyâna düşürmeyen rızık demektir. Bu durumdaki kimse ne fakir ne de zengin sayılır. İslâm’da zengin olmak yasak olmasa da, çok malın hesabının, yani nereden kazanılıp, nereye harcandığının veya harcanması gerekirken harcanmadığının yahut da harcanmaması gerekirken harcandığının hesabının büyük ve zor olacağı muhakkaktır. Tavsiye edilen ise, yeterli rızka kanaat edip; dünya serveti sebebiyle gönlü dünyaya bağlayıp da ölümü ve âhireti unutmamak ve Allah’a ibâdetten gâfil olmamaktır.

Rasûlullah’ın ailesinin de ashâbının da nasıl sâde ve mütevâzı bir hayat yaşadıkları, dünya nimetlerinden yani onun lezzetlerinden nasıl uzak durdukları, takvâ yolunda nasıl yarıştıkları ve yardımlaştıkları ma’lûmdur… Bilelim ki, dünyalıklara kendisini kaptıranlarda, dünya ve mal sevgisi ile ölüm korkusu artar; âhiret bilinci ise zayıflar… Buna vehn hastalığı denir! (Bkz: Ebû Dâvûd, 4297) İnsan ölümü ve âhireti neden sevmez? Dünyasını imar edip, âhiretini harap ettiği için!..

Yüce Allah’tan hidâyet, takvâ, iffet ve gönül zenginliği dileriz.

31 Ekim 2018 - Çarşamba

___________________________________

21- Farz Namazlardan Sonra Okunacak Dua:

Muâz b. Cebel radıyallâhu anh’tan rivâyet edildiğine göre, Rasûlullah aleyhisselâm onun elini tuttu (diğer rivâyette, ‘elimi tuttu’) ve:

“Ey Muâz! Vallâhi, seni seviyorum” يَا مُعَاذُ وَاللّٰهِ إِنِّى لَأُحِبُّكَ dedi.

[“Ben de seni seviyorum ey Allah’ın Rasûlü”, فَقُلْتُ وَأَنَا أُحِبُّكَ يَا رَسُولَ اللّٰهِ dedim.] Bunun üzerine Rasûlullah aleyhisselâm şöyle buyurdu:

“Sana şunu tavsiye ediyorum ey Muâz! Her (farz) namazın sonunda فِى دُبُرِ كُلِّ صَلاَةٍ [diğer rivâyette, “her namazda” فِى كُلِّ صَلاَةٍ]:

اللّٰهُمَّ أَعِنِّى عَلَى ذِكْرِكَ وَشُكْرِكَ وَحُسْنِ عِبَادَتِكَ

‘Allahümme eınnî alâ zikrike ve şükrike ve husni ıbâdetik(e)’

(Allah’ım, Seni zikretmek, Sana şükretmek ve Sana güzelce ibâdet etmek üzere bana yardım et) demeyi sakın terk etme!”

(Ebû Dâvûd, Vitr, 26, H. No: 1522; Nesâî, Sehv, 60, H. No: 1303)

Açıklama:

Bu Hadîsten, Hz. Muâz’ın fazileti anlaşılır. Rasûlullah aleyhisselâm, Muâz’a olan sevgisi nedeniyle ona bu samimi tavsiyeyi yapmıştır.

Farz namazların akabinde ve namazda selâm vermeden önce bu duayı okumak müstehabdır.

Müslümanın sevdiği kimseye, أَنَا أُحِبُّكَ “seni seviyorum”, وَاللّٰهِ إِنِّى لَأُحِبُّكَ “vallâhi seni seviyorum” veya إِنِّى أُحِبُّكَ فِى اللّٰهِ “seni Allah için seviyorum” diyerek, sevdiğini haber vermesi Sünnettir. Bu söze, وَأَنَا أُحِبُّكَ “ben de seni seviyorum” veya أَحَبَّكَ الَّذِى أَحْبَبْتَنِى لَهُ “beni kendisi/rızâsı için sevdiğin Allah da seni sevsin” (Ebû Dâvûd, 5125) diyerek karşılık verilir. Sevdiğini yemin ederek bildirmekte sakınca yoktur.

Hiçbir hayır yoktur ki, Rasûlullah onu ümmetine öğretmiş olmasın! Birbirlerini nasıl seveceklerini ve sevgilerinin nasıl artacağını bile.

23 Ekim 2018 - Salı

___________________________________

20- Sabah ve Akşam Okunacak Dua:

Osman b. Affân radıyallâhu anh’tan rivâyet edildiğine göre, Rasûlullah aleyhisselâm şöyle buyurmuştur:

“Kim her günün sabah ve akşamında üç kere:

بِسْمِ اللّٰهِ الَّذِى لاَ يَضُرُّ مَعَ اسْمِهِ شَيْءٌ فِى الْأَرْضِ وَلاَ فِى السَّمَاءِ وَهُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ

‘Bismillâhi’llezî lâ yedurru mea’s’mihî şey’un fi’l-ardı ve lâ fi’s-semâi ve hüve’s-semîu’l-alîm’  (İsmi anıldığında, yerde ve gökteki hiçbir şeyin zarar vermeyeceği, her şeyi işiten ve bilen Allah’ın adıyla) derse, ona hiçbir şey zarar vermez.”

(Tirmizî, Deavât, 13, H. No: 3388; Ebû Dâvûd, Edeb, 110, H. No: 5088; İbn-i Mâce, Duâ, 14, H. No: 3869)

Ebû Dâvûd’un rivâyetinde Hadîsin, “zarar vermez” bölümü şu şekilde gelmiştir:

“Kim bu duayı akşamleyin üç kere söylerse, ona o akşam sabaha kadar ansızın bir musibet isâbet etmez. Kim de bu duayı sabahleyin üç kere söylerse, o kimseye de akşama kadar ansızın bir musibet gelmez.” 

(Ebû Dâvûd, 5088)

Açıklama:

Hadîsin ravîlerinden Ebân b. Osman, râşid halîfelerden Hz. Osman’ın oğludur. Hz. Ebân bu Hadîsi, babası Hz. Osman’dan işitmiştir. Hadîse göre; bu duayı sabah okuyan kimse akşama kadar, akşam okuyan kimse de sabaha kadar ansızın gelebilecek belâ ve musibetlerden emin olur. Fakat bu duanın tesiri için sağlam bir iman ve sâlih bir niyet bulunmalıdır. O zaman bu duayı okuyanın malına ve canına yönelik ansızın bir belâ gelmez.

21 Ekim 2018 - Pazar

___________________________________

19- Ashâb-ı Kirâm’ın ve Ümmet-i Muhammed’in Fazileti:

Rabbimiz Teâlâ, nasıl iman edilmesi gerektiği hususunda şöyle buyurmaktadır:

فَإِنْ اٰمَنُوا بِمِثْلِ مَا اٰمَنْتُمْ بِهِ فَقَدِ اهْتَدَوْا وَإِنْ تَوَلَّوْا فَإِنَّمَا هُمْ فِى شِقَاقٍ فَسَيَكْفِيكَهُمُ اللّٰهُ وَهُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ

"Eğer onlar da sizin iman ettiğiniz gibi (sizin iman ettiğinize) iman ederlerse muhakkak hidâyet bulurlar ve şayet yüz çevirirlerse onlar mutlaka apaçık bir ayrılığa düşerler. Onlara karşı Allah sana yeter. O, her şeyi işitendir, her şeyi bilendir." (Bakara: 137)

Bu Âyette hitap, Hz. Muhammed ve onun ümmetinedir. Bunun anlamı, Yahûdîler, Hristiyanlar ve diğer din mensupları Ümmet-i Muhammed’in iman ettiği gibi iman ederlerse, hidâyet bulurlar demektir. Buradan, es-Sâbikûn (öne geçenler), el-Evvelûn (evvelkiler) vasfına sahip olan Muhâcirler’in ve Ensâr’ın iman ettiği gibi (yani onların iman ettikleri hakikatlere) iman edilmesi gerektiği anlaşılır. Çünkü onlar iman ve İslâm’ı doğrudan Allah Rasûlünden öğrenmişlerdir.

İnsanların ve Ümmet-i Muhammed’in en hayırlısı (en hayırlı nesil), Rasûlullah’ın ashâbıdır.

Rasulullâh sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

“İnsanların en hayırlıları benim asrım (da yaşayanlar) dır…”

(Buhârî: 2652, 3651, 6429, 6658; Müslim: 2533b, 2533c, 2533d, 2536; Tirmizî: 2221, 2303, 3859; İbn-i Mâce: 2362)

"Ümmetimin en hayırlıları benim asrım (da yaşayanlar) dır..." 

(Buhârî, 2651, 3650, 6428, 6695; Müslim: 2533a, 2534, 2535; Tirmizî: 2222; Ebû Dâvûd: 4657; Nesâî: 3809)

Sahabîler, elbette hatalar da edebilirler. Ama gerek hata yüzdesi bakımından ve gerekse hatada ısrar etmeme yönüyle onlar -bir cemaat olarak- sonrakilerden daha hayırlıdırlar. Onlar, ümmetin öncüsü ilk hayırlı nesildir.

Rabbimiz, mü'minlerin yolundan başka bir yola sapanların cehenneme atılacağını bildirmektedir:

وَمَنْ يُشَاقِقِ الرَّسُولَ مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُ الْهُدٰى وَيَتَّبِعْ غَيْرَ سَبِيلِ الْمُؤْمِنِينَ نُوَلِّهِ مَا تَوَلّٰى وَنُصْلِهِ جَهَنَّمَ وَسَاءَتْ مَصِيرًا

"Kim kendisine doğru yol apaçık belli olduktan sonra Peygambere karşı gelir, mü'minlerin yolundan başkasına uyup giderse, onu döndüğü o yolda bırakır ve cehenneme atarız. O ne kötü bir dönüş yeridir!" (Nisâ: 115)

Bu Âyette bahsedilen, “mü'minlerin yolu” ifadesi ile, Selef-i Sâlihîn'in üzerinde olduğu yol ile onlara güzellikle uyan mü'minlerin yolu kastedilmiştir. Bu tabir genel anlamı itibariyle, “Tüm Ümmet-i Muhammed'in Yolu” anlamında olmasına rağmen; bu yolun yolcularının, “Selef'in Yolu” üzerinde oldukları ve olmaları gerektikleri de vurgulanmıştır. Çünkü Peygamberimizin de bildirdiği gibi, Allah'ın Rasûlünün ümmetinin en hayırlısı, kendi asrındakilerdir. Bir topluluk olarak, onlar en hayırlı cemaattirler. Nitekim pek çokları, açık ya da işâreten, Allah ve Rasûlü tarafından henüz dünyada iken cennetle müjdelenmişlerdir.

Rabbimiz, İman, İslâm, Tevhîd ve Allah yolunda hayır yarışında önce olan, ilk öne geçen o insanlara uymamız gerektiğini bildirmektedir:

وَالسَّابِقُونَ الٌأَوَّلُونَ مِنَ الْمُهَاجِرِينَ وَالْأَنصَارِ وَالَّذِينَ اتَّبَعُوهُم بِإِحْسَانٍ رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ وَأَعَدَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِى تَحْتَهَا الْأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا أَبَدًا ذَلِكَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ

"İleriye geçen Muhâcir ve Ensâr ile onlara güzellikle ittibâ edenlerden (tâbiîlerden ve tüm mü’minlerden) Allah râzı olmuştur. Onlar da, O'ndan râzı olmuşlardır. Bunlar için orada ebediyyen kalmak üzere altından ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte bu, en büyük kurtuluştur." (Tevbe: 100)

Bu Âyette Rabbimiz öncelikle, Muhâcirîn ve Ensâr'ın öncü Müslümanlarından râzı olduğunu haber vermektedir. Sonra da onlara ihsân ile yani en güzel şekilde, misli misline ittibâ edenlerden yani tâbiînden râzı olduğunun müjdesini vermektedir. Allah’a iman eden, Rasûlün Sünnetine uyan, ashâb ve tâbiîn’e ihsân ile ittibâ eden bütün mü’minlerin durumu da böyledir.

Âyette geçen مِنَ الْمُهَاجِرِينَ وَالْأَنصَارِ “Muhâcirler’den ve Ensâr’dan” ifadesindeki harf-i cerr (مِنْ) “teb’îdıyye” yani “kısmîlik bildirmek” için de olabilir, "beyâniyye" de olabilir. Âyetteki “min” harf-i cerri "teb’îz" (kısmîlik) için olursa, sâbikîn-i evvelîn, Peygamberimize ilk andan itibaren yardım eden öncüler, Mekke’den Medîne’ye hicret edenler, kıbleteyn’e (iki kıbleye) namaz kılanlar ve Bedir savaşına iştirâk edenler veya Hudeybiye’de Rıdvân Bey’atinde bulunanlar olur. Rabbimiz, Bey’atü’r-Rıdvân’da bulunanlar hakkında şöyle buyurmuştur: “Andolsun ki ağacın altında sana bey’at ederlerken Allah o mü’minlerden râzı olmuştur…” (Fetih: 18)

Âyette geçen “min” cerr harfi, “beyâniyye” olursa, sâbikîn-ı evvelîn; Muhâcirlerle Ensâr’ın tamamı olur. Bu takdîrde anlam şöyle olur: “Sâbikîn-ı evvelîn olan Muhâcirler ve Ensâr’dan ibâret Muhammed’in bütün ashâbı ile kıyâmete kadar onlara ihsân ile ittibâ eden tüm mü’minlerden Allah râzı olmuştur. Onlar da O’ndan râzı olmuşlardır…” Bu özellikleri taşıyan mü’minler hem “radıyye” (râzı olan) hem de “merdıyye” (râzı olunan) makamındadırlar.

Âyetteki وَالْأَنصَارِ kelimesi مِنَ الْأَنصَارِ demektir ve kelimenin başındaki atıf harfi olan vâv (و) ile مِنَ الْمُهَاجِرِينَ üzerine ma’tûftur. الْأَنصَار kelimesinin, mübteda olan  السَّابِقُونَ kelimesi üzerine atfedilip merfû olarak okunması da teknik olarak mümkün olsa da, -Allah daha iyi bilir- doğrusu, ilk i’râb şeklidir ki, biz de Âyetin meâlini ilk i’râb şekline göre verdik. Bu Âyette haber السَّابِقُونَ ‘dur. Başındaki vâv harfi isti’nâfiyye’dir. Cümlenin haberi ise رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُمْ fiil cümlesidir. Haberi, fiil cümlesi olarak gelmiştir, mahallen merfû’dur. Daha sonra gelen atıf vâv’lı iki cümle de haber üzerine ma’tûftur.

Âyette geçen "...Güzellikle ittibâ edenler..." ifadesi lafız bakımından haber cümlesi olsa da, hüküm yönüyle inşâ'dır yani bu cümlede "taleb" anlamı vardır. Allah'ın emir, taleb ve tavsiyesi ise -delîl-i sârif veya karîne-i sârife olmadıkça- elbette vücûb (farziyyet)e delâlet eder. Âyet, “Öncü Müslümanlar olan Muhacirler'e ve Ensâr'a güzellikle uyanlardan Allah râzı olmuştur” derken; tâbiîn’in faziletine vurgu yapmasının yanında, tâbiîn’in Ashâb-ı Kirâm’a güzelce uyduğu gibi siz de o öncü Müslümanlara güzelce uyun” anlamında bir hüküm içermektedir.

20 Ekim 2018 - Cumartesi

___________________________________

18- Günün Başında Yapılacak Tesbîhât:

-Sabah Namazından Sonra Yapılacak Tesbîh (Zikir/Dua)-

a) Mü’minlerin annesi Cüveyriye binti Hâris’ten nakledildiğine göre; Nebî aleyhisselâm sabah namazını kıldıktan sonra secdegâhında tesbîhât ile meşgul olan Cüveyriye’nin yanından çıkmış, sonra kuşluk vaktinde (gündüzün yarısına yakın bir vakitte/öğleye doğru -Tirmizî, 3555; Nesâî, 1352-) yine onun yanına geri dönmüştü. Cüveyriye’yi namaz kıldığı yerde (namazgâhında, evinin namaz için ayırdığı bir bölümünde) oturmuş hâlâ tesbîh eder vaziyette görünce:

– Sen hâlâ yanından ayrıldığım zamanki halde misin, diye sordu. Cüveyriye:

– Evet, cevabını verdi. Rasûlullah aleyhisselâm:

– Şüphesiz ben senden (senin yanından ayrıldıktan) sonra şu dört kelimeyi üç defa söyledim. Eğer bugünün başından beri söylediklerinle tartılsa onlardan ağır gelir.

[Diğer rivâyette: “Sana, söyleyeceğin bazı kelimeler öğreteyim mi? (Nasıl dua edeceğini sana öğreteyim mi? -Tirmizî, 3555; Nesâî, 1352-) dedikten sonra] şöyle buyurdu:

سُبْحَانَ اللّٰهِ وَبِحَمْدِهِ عَدَدَ خَلْقِهِ وَرِضَا نَفْسِهِ وَزِنَةَ عَرْشِهِ وَمِدَادَ كَلِمَاتِهِ

“Yarattıklarının sayısı, Zâtı'nın rızâsı, yüce arşının ağırlığı ve kelimelerinin adedi kadar hamd ile Allah'ı tesbîh (noksan sıfatlardan tenzîh) ederim.”

(Müslim, Zikr, 79, H. No: 2726a; Ebû Dâvûd, Vitr, 24, H. No: 1503)

b) Müslim’in diğer rivâyetinde bu zikr, وَبِحَمْدِهِ lafzı zikredilmeden ve سُبْحَانَ اللّٰهِ lafzı ise her cümlenin başında ayrı ayrı zikredilmek sûretiyle şu şekilde rivâyet edilmiştir.

سُبْحَانَ اللّٰهِ عَدَدَ خَلْقِهِ سُبْحَانَ اللّٰهِ رِضَا نَفْسِهِ سُبْحَانَ اللّٰهِ زِنَةَ عَرْشِهِ سُبْحَانَ اللّٰهِ مِدَادَ كَلِمَاتِهِ

“Yarattıklarının sayısı kadar Allah’ı tesbîh ederim. Zâtı’nın rızâsı kadar Allah’ı tesbîh ederim. Arşının ağırlığı kadar Allah’ı tesbîh ederim. Kelimelerinin adedi kadar Allah’ı tesbîh ederim.”

(Müslim, Zikr, 79, H. No: 2726b; İbn-i Mâce, Edeb, 56, H. No: 3808)

c) Tirmizî ve Nesâî’nin rivâyetlerinde ise bu zikr, وَبِحَمْدِهِ lafzı zikredilmeden ve سُبْحَانَ اللّٰهِ lafzı da her cümlenin başında ayrı ayrı zikredilmek sûretiyle, her cümle art arda üçer kez şu şekilde nakledilmiştir:

سُبْحَانَ اللّٰهِ عَدَدَ خَلْقِهِ سُبْحَانَ اللّٰهِ عَدَدَ خَلْقِهِ سُبْحَانَ اللّٰهِ عَدَدَ خَلْقِهِ سُبْحَانَ اللّٰهِ رِضَا نَفْسِهِ سُبْحَانَ اللّٰهِ رِضَا نَفْسِهِ سُبْحَانَ اللّٰهِ رِضَا نَفْسِهِ سُبْحَانَ اللّٰهِ زِنَةَ عَرْشِهِ سُبْحَانَ اللّٰهِ زِنَةَ عَرْشِهِ سُبْحَانَ اللّٰهِ زِنَةَ عَرْشِهِ سُبْحَانَ اللّٰهِ مِدَادَ كَلِمَاتِهِ سُبْحَانَ اللّٰهِ مِدَادَ كَلِمَاتِهِ سُبْحَانَ اللّٰهِ مِدَادَ كَلِمَاتِهِ

“Yarattıklarının sayısı kadar Allah’ı tesbîh ederim. Yarattıklarının sayısı kadar Allah’ı tesbîh ederim. Yarattıklarının sayısı kadar Allah’ı tesbîh ederim. Zâtı’nın rızâsı kadar Allah’ı tesbîh ederim. Zâtı’nın rızâsı kadar Allah’ı tesbîh ederim. Zâtı’nın rızâsı kadar Allah’ı tesbîh ederim. Arşının ağırlığı kadar Allah’ı tesbîh ederim. Arşının ağırlığı kadar Allah’ı tesbîh ederim. Arşının ağırlığı kadar Allah’ı tesbîh ederim. Kelimelerinin adedi kadar Allah’ı tesbîh ederim. Kelimelerinin adedi kadar Allah’ı tesbîh ederim. Kelimelerinin adedi kadar Allah’ı tesbîh ederim.”

(Tirmizî, Deavât, 104, H. No: 3555; Nesâî, Sehv, 94, H. No: 1352)

d) Bu konuyla alâkalı diğer rivâyet ise şöyledir: Sa’d b. Ebî Vakkâs radıyallâhu anh’tan rivâyet edildiğine göre, kendisi (Sa’d) bir gün Rasûlullah aleyhisselâm ile birlikte bir kadının (Cüveyriye veya Safiyye’nin) yanına girdi. Kadının önünde tesbîh çekmek için kullandığı hurma çekirdekleri veya çakıl taşları vardı. Bunun üzerine Rasûlullah kadına: “Senin için bundan daha kolayını -veya daha faziletlisini- sana haber vereyim mi?” diye sordu ve devamla şöyle buyurdu:

سُبْحَانَ اللّٰهِ عَدَدَ مَا خَلَقَ فِى السَّمَاءِ وَسُبْحَانَ اللّٰهِ عَدَدَ مَا خَلَقَ فِى الْأَرْضِ وَسُبْحَانَ اللّٰهِ عَدَدَ مَا خَلَقَ بَيْنَ ذٰلِكَ وَسُبْحَانَ اللّٰهِ عَدَدَ مَا هُوَ خَالِقٌ

“Gökteki yarattığı varlıklar adedince Allah’ı tesbîh ederim (Allah’ı noksan sıfatlardan tenzîh ederim, ‘SübhânAllah’ derim). Yeryüzündeki varlıklar adedince Allah’ı tesbîh ederim. Yerle gök arasındaki varlıkların sayısınca Allah’ı tesbîh ederim. Yaratacağı şeyler sayısınca Allah’ı tesbîh ederim”, dersin.

Allahu Ekber demek de böyledir (Allahu Ekber’i duada geçen SübhânAllah’ın yerine koyarak söylersin. Yani bütün bunlar sayısı kadar Allahu Ekber, dersin). Elhamdulillâh da böyledir. Lâ İlâhe İllallâh da böyledir. Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh da böyledir.”

(Tirmizî, Deavât, 11, H. No: 3568; Ebû Dâvûd, Vitr, 24, H. No: 1500)

Duanın son bölümünün ezberlenilmesi kolay olsun diye, Allahu Ekber, Elhamdulillâh, Lâ İlâhe İllallâh, Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh’ı aynı şekilde SübhânAllah’ın yerine koyarak yazalım.

اللّٰهُ أَكْبَرُ عَدَدَ مَا خَلَقَ فِى السَّمَاءِ وَاللّٰهُ أَكْبَرُ عَدَدَ مَا خَلَقَ فِى الْأَرْضِ وَاللّٰهُ أَكْبَرُ عَدَدَ مَا خَلَقَ بَيْنَ ذٰلِكَ وَاللّٰهُ أَكْبَرُ عَدَدَ مَا هُوَ خَالِقٌ

الْحَمْدُ لِلّٰهِ عَدَدَ مَا خَلَقَ فِى السَّمَاءِ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ عَدَدَ مَا خَلَقَ فِى الْأَرْضِ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ عَدَدَ مَا خَلَقَ بَيْنَ ذٰلِكَ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ عَدَدَ مَا هُوَ خَالِقٌ

لاَ إِلٰهَ إِلاَّ اللّٰهُ عَدَدَ مَا خَلَقَ فِى السَّمَاءِ وَلاَ إِلٰهَ إِلاَّ اللّٰهُ عَدَدَ مَا خَلَقَ فِى الْأَرْضِ وَلاَ إِلٰهَ إِلاَّ اللّٰهُ عَدَدَ مَا خَلَقَ بَيْنَ ذٰلِكَ وَلاَ إِلٰهَ إِلاَّ اللّٰهُ عَدَدَ مَا هُوَ خَالِقٌ

لاَ حَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ إِلاَّ بِاللّٰهِ عَدَدَ مَا خَلَقَ فِى السَّمَاءِ وَلاَ حَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ إِلاَّ بِاللّٰهِ عَدَدَ مَا خَلَقَ فِى الْأَرْضِ وَلاَ حَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ إِلاَّ بِاللّٰهِ عَدَدَ مَا خَلَقَ بَيْنَ ذٰلِكَ وَلاَ حَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ إِلاَّ بِاللّٰهِ عَدَدَ مَا هُوَ خَالِقٌ

Açıklama:

Üç farklı tertip/diziliş ile nakledilmiş olan bu zikrin, sabah namazından sonra üçer defa söylenilmesi Sünnettir ve bu zikre devam etmenin fazileti çok büyüktür.

“Dört kelime”den maksat; dört cümledir.

Hadîste ilk önce عَدَدَ خَلْقِهِ “yaratılmışların sayısı kadar” denilerek, sayıları çok ama yine de sınırlı olan bir şekilde hamd ve tesbîh zikredildi. Nihâyetinde, yaratılmışların sayıları çoktur ama Hâlık-ı Zü’l Celâl’in katında sayıları bellidir. Sonra Allah’ın “rız┠sıfatı, sonra arşın ağırlığı, en sonunda da مِدَادَ كَلِمَاتِهِ “Allah’ın kelimeleri kadar” ifadesi zikredildi. Hiçbir kul Allah Sübhânehu ve Teâlâ’nın kelimeleri kadar tesbîh edemez! Hatta bütün kullar ve tüm mahlûkât, Allah Teâlâ’yı tesbîh etmiş olsa bile, onların tesbîhleri Yüce Allah’ın kelimeleri kadar olamaz! Çünkü Allah’ın kelimeleri saymakla da başka bir yolla da tahdîd edilemez. Burada maksat; çokluğunu mübâlağalı bir şekilde anlatmaktır. Dolayısıyla “Allah’ın kelimeleri adedince tesbîh” tabiri, mecâz olarak kullanılmıştır. Yani Yüce Allah’ın kelimeleri nasıl sayısız ise, bu zikir de -adet veya sevap bakımından- herhangi bir şekilde sayılamayacak kadar olsun demektir.

Bir kimsenin Allah’ı tesbîh ederken, O’na hamdederken, tekbîr getirirken, istiğfâr ederken veya Kelime-i Şehâdet’i söylerken; tesbîh, tahmîd, tekbîr gibi zikirlerinin çokluğu hususunda mübâlağa yaparak, sevabının çok olması ümidiyle, Hadîslerde vârid olanlardan farklı lafızlar kullanmasında bir sakınca yoktur. Fakat efdal olan Nasslarda vârid olan duaları yapmaktır. Bunun sevabı daha büyüktür.

Kişinin gönlünden geldiği gibi söyleyebileceği zikir lafızlarına birkaç örnek verelim:

سُبْحَانَ اللّٰهِ عَدَدَ نُجُومِ السَّمَاءِ وَبِطُولِ الْأَرْضِ وَالسَّمَاءِ وَعَرْضِهِمَا

“Gökyüzünün yıldızları sayısınca, yeryüzünün ve gökyüzünün uzunluğu ve bu ikisinin genişliği kadar Allah’ı tesbîh ederim.”

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ بِعَدَدِ زَبَدِ الْبَحْرِ

“Denizköpüğü adedince Allah’a hamdolsun.”

سُبْحَانَ اللّٰهِ وَبِحَمْدِهِ بِعَدَدِ قَطَرَاتِ مِيَاهِ الْبَحْرِ وَبِعَدَدِ أَوْرَاقِ الشَّجَرِ

“Deniz sularının damlaları adedince ve ağaçların yaprakları sayısınca hamd ile Allah'ı tesbîh ederim.”

أَسْتَغْفِرُ اللّٰهَ الْعَظِيمَ عَدَدَ مَاكَانَ وَعَدَدَ مَا سَيَكُونُ وَعَدَدَ الْحَرَكَاتِ وَالسَّكَنَاتِ

“Olmuş ve olacak şeyler adedince, hareketler ve sâkin oluşlar sayısınca (her durumda) azamet sahibi Allah’a istiğfâr ederim.”

أَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلٰهَ إِلاَّ اللّٰهُ بِعَدَدِ زَبَدِ الْبَحْرِ وَبِعَدَدِ خَلْقِهِ

“Allah’tan başka hiçbir (hak) ilâh olmadığına, denizköpüğü sayısınca ve Yüce Allah’ın yarattıkları adedince şehâdet ederim.”

وَأَشْهَدُ أَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ بِعَدَدِ زَبَدِ الْبَحْرِ وَ بِعَدَدِ خَلْقِهِ

“Ve Muhammed’in, Allah’ın kulu ve Rasûlü olduğuna, denizköpüğü sayısınca ve Yüce Allah’ın yarattıkları adedince şehâdet ederim.”

Son olarak da, Allah’ı zikrederken tespih kullanma konusuna kısaca temas edelim. Allah Teâlâ’yı, -bir kolaylık olmak üzere, yani belli bir sayıyı tutturabilmek maksadıyla, iplere dizilen ve kendisine “misbeha: tespih” (مِسْبَحَةٌ) adı verilen boncukları çekerek tesbîh etmek yani “SübhânAllah, Elhamdulillâh, Allahu Ekber vs.” diyerek zikretmek câizdir. Ama tesbîhâtı parmaklarla yapmak daha efdaldir; çünkü onlar konuşturulacaktır.

Yüseyre (يُسَيْرَةُradıyallâhu anhâ'dan rivâyet edilmiştir. Yüseyre hicret eden kadınlardan idi. O dedi ki: Rasûlullah aleyhisselâm bize şöyle buyurdu:

عَلَيْكُنَّ بِالتَّسْبِيحِ وَالتَّهْلِيلِ وَالتَّقْدِيسِ وَاعْقِدْنَ بِالأَنَامِلِ فَإِنَّهُنَّ مَسْئُولاَتٌ مُسْتَنْطَقَاتٌ وَلاَ تَغْفُلْنَ فَتَنْسَيْنَ الرَّحْمَةَ

“Tesbîh, tehlîh ve takdîse devam ediniz ve parmaklarınızla tesbîhinizi çekiniz. Çünkü onlar da sorguya çekilecekler ve konuşturulacaklardır. Gaflete düşmeyin sonra rahmeti unutursunuz.”

(Tirmizî, Deavât, 121, H. No: 3583)

19 Ekim 2018 - Cuma

___________________________________

17- “İnsanların En Hayırlısı Benim Asrımdır...”

Rasûlullah aleyhisselâm şöyle buyurdu:

خَيْرُ النَّاسِ قَرْنِى ثُمَّ الَّذِينَ يَلُونَهُمْ ثُمَّ الَّذِينَ يَلُونَهُمْ

”İnsanların en hayırlısı benim asrım(da yaşayanlar)dır. Daha sonra onlardan sonrakiler, daha sonra da onlardan sonrakiler gelir.”

(Buhâri, Şehâdât, 9, H. No: 2651, 2652; Fedâilu Ashâbi’n Nebî, 1, H. No: 3650; Rikâk, 7, H. No: 6428, 6429; Eymân, 10, H. No: 6658; Eymân, 27, H. No: 6695; Müslim, Fedâilu’s Sahâbe, 210-216, H. No: 2533-2536; Tirmizî, Fiten, 45, H. No: 2221; Şehâdât, 4, H. No: 2302, 2303; Menâkıb, 57, H. No: 3859; Ebû Dâvûd, Sünnet, 10, H. No: 4657; Nesâî, Eymân, 29, H. No: 3809; İbn-i Mâce, Ahkâm, 27, H. No: 2362)

18 Ekim 2018 - Perşembe

___________________________________

16- İman ve İstikâmet:

Allah Azze ve Celle buyurdu:

إِنَّ الَّذِينَ قَالُوا رَبُّنَا اللّٰهُ ثُمَّ اسْتَقَامُوا فَلاَ خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاَ هُمْ يَحْزَنُونَ

“Muhakkak ki, ‘Rabbimiz Allah’tır’ deyip, sonra da dosdoğru hareket edenler (istikâmet sahibi olanlar) için hiçbir korku yoktur ve onlar mahzûn da olmayacaklardır.” (Ahkâf: 13)

إِنَّ الَّذِينَ قَالُوا رَبُّنَا اللّٰهُ ثُمَّ اسْتَقَامُوا تَتَنَزَّلُ عَلَيْهِمُ الْمَلٰٓئِكَةُ اَلاَّ تَخَافُوا وَلَا تَحْزَنُوا وَأَبْشِرُوا بِالْجَنَّةِ الَّتِى كُنْتُمْ تُوعَدُونَ

“Muhakkak, ‘Rabbimiz Allah’tır’ deyip, sonra da istikâmet sahibi olanların üzerlerine melekler iner ve: ‘Korkmayın, üzülmeyin, size va’dolunmuş olan cennet sebebiyle sevinin’ (derler).” (Fussılet: 30)


18 Ekim 2018 - Perşembe

___________________________________

15- Hatırlat, Öğüt Ver!

Hâlık-ı Zü’l Celâli ve’l İkrâm buyurdu:

فَذَكِّرْ إِنَّمَا أَنتَ مُذَكِّرٌ لَسْتَ عَلَيْهِم بِمُصَيْطِرٍ

“Haydi sen (onlara Allah’ın nimetlerini, Tevhîd’in delillerini) hatırlat (öğüt ver). Sen ancak bir hatırlatıcısın (öğütçüsün). Üzerlerine musallat olan bir zorba değilsin.” (Ğâşiye: 21, 22)

فَذَكِّرْ إِنْ نَفَعَتِ الذِّكْرٰى سَيَذَّكَّرُ مَنْ يَخْشٰى وَيَتَجَنَّبُهَا الْأَشْقٰى

“O halde -eğer öğüt fayda verirse- öğüt ver. (Allah’tan) korkan kimse öğüt alır (öğüt kendisine fayda verir). Bedbaht olan kimse ise ondan (öğütten) kaçınır.” (A’lâ: 9-11)

وَذَكِّرْ فَإِنَّ الذِّكْرٰى تَنْفَعُ الْمُؤْمِنِينَ

“Sen öğüt ver. Çünkü şüphesiz öğüt mü’minlere fayda verir.” (Zâriyât: 55)

18 Ekim 2018 - Perşembe

___________________________________

14- Fetvâ Verme Ehliyetine Sahip Olmadan Verilen Fetvâ ile Amel Etmenin Günahı Fetvâ Verene Aittir!

Ebû Hüreyre radıyallâhu anh’tan rivâyet edildiğine göre, Rasûlullah aleyhisselâm şöyle buyurmuştur:

مَنْ أُفْتِيَ بِغَيْرِ عِلْمٍ كَانَ إِثْمُهُ عَلَى مَنْ أَفْتَاهُ

“Bir kimseye ilimsiz olarak fetvâ verilirse, bu fetvâ (ile amel etme) nin günahı onu veren kimsenin üzerine olur.”

Süleyman el-Mehrî, Hadîse ilâve olarak şunu da rivâyet etti:

وَمَنْ أَشَارَ عَلَى أَخِيهِ بِأَمْرٍ يَعْلَمُ أَنَّ الرُّشْدَ فِى غَيْرِهِ فَقَدْ خَانَهُ

“Her kim (kendisine danışan din) kardeşine doğru olmadığı halde (yanlış) bir işi tavsiye ederse, (tavsiyede bulunduğu) kardeşine hıyânet etmiş olur.”

Süleyman el-Mehrî'nin (rivâyet ettiği) Hadîsin metni budur.

(Ebû Dâvûd, İlim, 8, H. No: 3657; Bkz: İbn-i Mâce, Mukaddime, 8, H. No: 53; Dârimî, İlim, 5, Dâru’l Beşâiri’l İslâmiyye, Beyrût, h.1434/m.2013, H. No: 164, 165, S: 133; Şerhu Müşkili’l Âsâr, et-Tahâvî v.321, Thk: Şuayb el-Arnaût, Müessesetü’r Risâle, H. No: 410, 1/365; el-Müstedrek ale’s Sahîhayn, İmam Hâkim v.405, Thk: M. Abdülkâdir Atâ, Dâru’l Kütübi’l İlmiyye, Beyrût, h.1411/m.1990, H. No: 350, 1/184; es-Sünenü’l Kübrâ, el-Beyhakî v.458, Thk: M. Abdülkâdir Atâ, Dâru’l Kütübi’l İlmiyye, Beyrût, h.1424/m.2003, H. No: 20353, 10/199; Tuhfetü’l Eşrâf, el-Mizzî v.742, Thk: Abdüssamed Şerefüddîn, el-Mektebü’l İslâmî, h.1403/m.1983, H. No: 14611, 10/370; el-Fethu’l Kebîr fî Dammi’z Ziyâdeti ile’l Câmii’s Sağîr, Celâluddîn es-Suyûtî v.911, Thk: Yûsuf, en-Nebhânî, Dâru’l Fikr, Beyrût, h.1423/m.2003, H. No: 11471, 3/158; Kenzü’l Ummâl fî Süneni’l Akvâl ve’l Ef’âl, el-Müttakî el-Hindî v.975, Thk: Bekrî Hayyânî, Saffet es-Safâ, Müessesetü’r Risâle, h.1401/m.1981, H. No: 29017, 10/193; Feydu’l Kadîr Şerhu’ Câmii’s Sağîr, el-Münâvî v.1031, el-Mektebetü’t Ticâriyyetü’l Kübrâ, Mısır, 1356, H. No: 8490, 6/77)

Açıklama:

Fetvâ veren kimse fetvâya ehil değilse günahkâr olur.

Çünkü Peygamberimiz şöyle buyurmuştur:

أَجْرَؤُكُمْ عَلَى الْفُتْيَا أَجْرَؤُكُمْ عَلَى النَّارِ “Sizin fetvâya en cür’etkârınız ateşe en cür’etkâr olanınızdır.”

(Dârimî, İlim, 5, H. No: 162, S: 132)

İbn-i Asâkir’in naklettiği Hz. Ali’ye dayandırılan -senedinde bulunan Ebû’l Kâsım et-Tâî nedeniyle- isnâdı zayıf olan bir Hadîse göre Peygamberimizin şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir:

مَنْ أَفْتَى بِغَيْرِ عِلْمٍ لَعَنَتْهُ مَلاَئِكَةُ السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ “Her kim, ilimsizce fetvâ verirse semânın ve arzın melekleri o kimseye lânet eder.”

(el-Fethu’l Kebîr, es-Suyûtî, H. No: 11743, 3/158; Kenzü’l Ummâl, el-Müttakî el-Hindî, H. No: 29018, 10/193; Feydu’l Kadîr, el-Münâvî, H. No: 8491, 6/77)

İbn-i Asâkir bu Hadîsin isnâdını verdikten sonra şu lafızlarla kaydetmiştir:

مَنْ أَفْتَى النَّاسَ بِغَيْرِ عِلْمٍ لَعَنَتْهُ الْمَلاَئِكَةُ فِى السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ “Her kim, insanlara ilimsizce fetvâ verirse, semâdaki ve arzdaki melekler ona lânet eder.”

(Mu’cemu’ş Şuyûh, Ebû’l Kâsım İbn-i Asâkir d.499/1105-v.571/1176, Thk: Vefâ Takıyyuddîn, Dâru’l Beşâir, Dimeşk, H. No: 676, 1/547)

Fakat müctehid kimse fetvâsında hata etse de günahkâr olmaz; bilakis bir sevap kazanır (Bkz: Buhârî, İ’tisâm, 21, H. No: 7352; Müslim, Akdıye, 15, H. No: 1716; Tirmizî, Ahkâm, 2, H. No: 1326; Ebû Dâvûd, Akdıye, 2, H. No: 3574; İbn-i Mâce, Ahkâm, 3, H. No: 2314; Nesâî, Âdâbu’l Kudât, 3, H. No: 5381). Çünkü müctehid kimse fetvâya salâhiyetlidir. Yani fetvâ vermeye gücü yeter. Ne var ki insan ne kadar ilim sahibi olsa da hata edebilir…

Fetvâ sorana gelince; eğer bu kimse, ilimsizce fetvâ veren şahsın câhil olduğunu ve verdiği fetvânın da yanlış olduğunu bilmiyorsa, günaha girmez; sadece fetvâ veren kimse günahkâr olur. Çünkü -bilgisizce- günaha sebep olmuştur. Fakat ilim sahibi olmayan kimseden fetvâ soran veya o fetvânın sahîh olmadığını bilerek -doğrunun aksine- yanlış bir fetvâ ile amel eden kimse, hiç şüphesiz günahkâr olur.

Bu konuda tafsîl vardır… Şöyle ki: Eğer fetvâ, ilim üzerine değil de, hevâ, heves, zan veya kanaat üzerine binâ edilmişse, Hadîste söz konusu edilen mezmûm (yerilmiş, kınanmış) durum gerçekleşir! Fakat fetvâ, ilim üzerine binâ edilmiş ama müftî fetvâsında hata etmiş ise, fetvâ soran kimse onunla amel edince günahkâr olmaz. Çünkü bu, o kimsenin yapabileceği, yani elinden gelen şeydir. O kimse, ilim ehline mürâcaat etmiştir ve onun verdiği fetvâ ile de amel etmiştir. Güç yetirebileceği şey de budur.

Demek oluyor ki, bir âlimin verdiği fetvâya tâbi olduğu için hataya düşen kimse -o konuda ilmi yoksa ve o fetvânın yanlış olduğunu bilmiyorsa- günahkâr olmaz! Fakat fetvâ veren kimse âlim değilse, fetvâ isteyen de onun âlim olmadığını biliyorsa, bu durumda olan kimselerin hepsi günahta eşittirler.

Bir kimse, ilim sahibi olmadığını bildiği veya duyduğu birinin ilimsizce verdiği yanlış fetvâya uyup da, o fetvâ ile amel etmesinin günahını fetvâ verene atıp kurtulamaz. Tam aksine, ilimsiz fetvâ veren de o fetvâya uyan da günahta ortaktırlar!

Ayrıca din kardeşine bile bile yanlış bir tavsiyede bulunmak kişiye emânet vasfını kaybettirir. Bu bir nevi hâinliktir!

17 Ekim 2018 - Çarşamba

___________________________________

13- Yemeği Çok Sıcak Yememek Lâzımdır!

Câbir radıyallâhu anh’tan rivâyete göre, o şöyle demiştir: Rasûlullah aleyhisselâm şöyle buyurdu:

أَبْرِدُوا الطَّعَامَ الْحَارَّ فَإِنَّ الطَّعَامَ الْحَارَّ غَيْرُ ذِى بَرَكَةٍ

“Sıcak yemeği soğutunuz; çünkü sıcak yemek bereketsizdir.”

(el-Müstedrek ale’s Sahîhayn, İmam Hâkim, Thk: Mustafa Abdülkâdir Atâ, Dâru’l Kütübi’l İlmiyye, Beyrût, No: 7125, 4/132; Silsiletü’l Ehâdîsi’s Sahîha, Mektebetü'l Meârif, Riyâd, 1/748, 749; Hadîs, seneden -senedi/isnâdı bakımından- zayıftır.)

16 Ekim 2018 - Salı

___________________________________

12- Kıyâmet Gününde Kula Hesabı Sorulacak İlk Nimet Nedir?

Ebû Hüreyre radıyallâhu anh’tan rivâyete göre, Rasûlullah aleyhisselâm şöyle buyurmuştur:

إِنَّ أَوَّلَ مَا يُسْأَلُ عَنْهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ يَعْنِى الْعَبْدَ مِنَ النَّعِيمِ أَنْ يُقَالَ لَهُ: أَلَمْ نُصِحَّ لَكَ جِسْمَكَ وَنُرْوِيكَ مِنَ الْمَاءِ الْبَارِدِ

“Kıyâmet gününde kula hesabı sorulacak nimetlerin ilki (kendisine) şöyle denilmesidir: ‘Biz sana vücudunu sağlıklı kılmadık mı? Ve sana soğuk sulardan içirmedik mi?’”

(Tirmizî, Tefsîr, 89, H. No: 3358)

İmam Hâkim’in rivâyetinde ise Hadîs şöyle vârid olmuştur:

إِنَّ أَوَّلَ مَا يُحَاسَبُ بِهِ  الْعَبْدُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ أَنْ يُقَالَ لَهُ: أَلَمْ أُصِحَّ لَكَ جِسْمَكَ وَأَرْوِكَ مِنَ الْمَاءِ الْبَارِدِ

“Kıyâmet gününde kulun hesaba çekileceği şeylerin (nimetlerin) ilki, kendisine şöyle denilmesidir: ‘Sana vücudunu sağlıklı kılmadım mı? Sana soğuk sulardan içirmedim mi?’”

(Silsiletü’l Ehâdîsi’s Sahîha, Mektebetü'l Meârif, Riyâd, No: 539, 2/76, 77)

Not: Kul 500 yıl hiç aralıksız Yüce Allah'a ibâdet etse, o ibâdetler mîzânda sadece beden, soğuk su veya göz nimetinin bile karşılığı olamaz! Kul cennete Allah'ın rızâsı ve rahmetiyle girer. Bu sebeple kul, her sâlih amelde ancak Allah'ın rızâsını aramalı, sadece Allah için amel etmelidir.

15 Ekim 2018 - Pazartesi

___________________________________

11- Allah’ı Zikrederken Tespih Kullanmak Câiz Midir?

Allah Teâlâ’yı, -bir kolaylık olmak üzere, yani belli bir sayıyı tutturabilmek maksadıyla- iplere dizilen ve kendisine “misbeha: tespih” (مِسْبَحَةٌadı verilen boncukları çekerek tesbîh etmek yani “SübhânAllah, Elhamdulillâh, Allahu Ekber vs.” diyerek zikretmek câizdir. Ama Rasûlullah aleyhisselâm’ın bir Hadîsi sebebiyle tesbîhâtı parmaklarla yapmak daha efdaldir.

Yüseyre (يُسَيْرَةُ) radıyallâhu anhâ'dan rivâyet edilmiştir. Yüseyre hicret eden kadınlardan idi. O dedi ki: Rasûlullah aleyhisselâm bize şöyle buyurdu:

عَلَيْكُنَّ بِالتَّسْبِيحِ وَالتَّهْلِيلِ وَالتَّقْدِيسِ وَاعْقِدْنَ بِالأَنَامِلِ فَإِنَّهُنَّ مَسْئُولاَتٌ مُسْتَنْطَقَاتٌ وَلاَ تَغْفُلْنَ فَتَنْسَيْنَ الرَّحْمَةَ

“Tesbîh, tehlîh ve takdîse devam ediniz ve parmaklarınızla tesbîhinizi çekiniz. Çünkü onlar da sorguya çekilecekler ve konuşturulacaklardır. Gaflete düşmeyin sonra rahmeti unutursunuz.”

(Tirmizî, Deavât, 121, H. No: 3583)

15 Ekim 2018 - Pazartesi

___________________________________

10- İman Nedir?

Ali b. Ebû Tâlib radıyallâhu anh'tan rivâyete göre, Rasûlullah aleyhisselâm şöyle buyurmuştur:

الْإِيمَانُ مَعْرِفَةٌ بِالْقَلْبِ، وَقَوْلٌ بِاللِّسَانِ، وَعَمَلٌ بِالْأَرْكَانِ

"İman; kalp ile tasdîk, dil ile ikrâr ve organlar ile amel etmektir."

(İbn-i Mâce, Mukaddime, 9, H. No: 65)

12 Ekim 2018 - Cuma

___________________________________

9- Allah’ın Hiçbir Ortağı Yoktur!

Kendilerine Allah’ın muhkem Âyetleri okununca:

“Doğru söylüyorsun; ama…” diyenlerin “ama”sı Arap müşriklerin Beytullâh’ı tavâf ederken, doğru bir sözden sonra şirk sözü söylemelerine benzemektedir.

Onlar telbiyelerinde:

لَبَّيْكَ لاَ شَرِيكَ لَكَ “Senin çağrını itaatle kabul ediyorum. (Buyur, Allah’ım!) Sen’in ortağın yoktur” derlerdi.

Hadîsin râvîsi İbn-i Abbâs şöyle dedi:

Rasûlullah aleyhisselâm da:

وَيْلَكُمْ قَدْ قَدْ “Vay sizin hâlinize! Bu kadarı yeter, bu kadarı yeter!” buyururdu.

Ama onlar: إِلاَّ شَرِيكًا هُوَ لَكَ تَمْلِكُهُ وَمَا مَلَكَ ”Ancak Sana ait olan bir ortağın vardır ki, Sen ona da, onun sahip olduklarına da mâliksin” derlerdi. Onlar bu sözü Beyt’i tavâf ederken söylerlerdi. 

(Müslim, Hacc, 22, H. No: 1185)

12 Ekim 2018 - Cuma

___________________________________

8- Aşırı Övgücülük:

Muâviye radıyallâhu anh şöyle demiştir:

Ben, Rasûlullah aleyhisselâm’dan şöyle işittim:

إِيَّاكُمْ وَالتَّمَادُحَ فَإِنَّهُ الذَّبْحُ

“Birbirinizi (dalkavukça) medhetmekten sakının. Çünkü bu, boğazlamak (yani medhedileni bir nevi öldürmek)tir.” 

(İbn-i Mâce, Edeb, 36, H. No: 3743, Hasen Hadîstir.)

12 Ekim 2018 - Cuma

___________________________________

8- Yağmur ve Gök Gürlemesi:

Yağmur Yağarken Yapılacak Dua:

Hz. Âişe’den rivâyete göre, Allah Rasûlü yağmur yağdığında şöyle derdi:

اللَّهُمَّ اجْعَلْهُ صَيِّبًا نَافِعًا

“Allah’ım, bu yağmuru bize faydalı kıl.” 

(Nesâî, İstiskâ, 15, [1523]; İbn-i Mâce, Duâ, 21, [3890])

Yine Hz. Âişe’den rivâyetle, Rasûlullah aleyhisselâm yağmur esnasında şöyle de derdi:

اللَّهُمَّ] صَيِّبًا نَافِعًا]

“Allah’ım, faydalı yağmur olsun!” 

(Buhârî, İstiskâ, 24, [1032])

Yağmurdan Sonra Yapılacak Dua:

Zeyd b. Hâlid el-Cühenî’den rivâyete göre, Rasûlullah aleyhisselâm mü’minlerin yağmurdan sonra şöyle dediğini haber vermiştir:

مُطِرْنَا بِفَضْلِ اللَّهِ وَرَحْمَتِهِ

“Allah’ın lütuf ve rahmetiyle bize yağmur yağdırıldı." 

(Buhârî, Ezân, 156, [846]; İstiskâ, 28, [1038]; Meğâzî, 35, [4147]; Müslim, Îmân, 125, [71]; Ebû Dâvûd, Tıbb, 22, [3906])

Gök Gürlediği Zaman Yapılacak Dua:

Abdullah b. Zübeyr’den rivâyete göre, o gök gürlediğinde konuşmayı terk eder ve şöyle dua ederdi:

سُبْحَانَ الَّذِى يُسَبِّحُ الرَّعْدُ بِحَمْدِهِ وَالْمَلاَئِكَةُ مِنْ خِيفَتِهِ

“Gök gürültüsünün hamdederek, meleklerin de O’nun korkusundan dolayı tesbîh ettiği (Yüce Allah’ı) noksanlıklardan tenzîh ederim.” 

(El-Edebü’l Müfred, İmam Buhârî, H. No: 723)

Not: Bu duada, سُبْحَانَ الَّذِى  kısmından sonrası, 13. cüzün ilk sûresi olan ve tertîb olarak Kur’ân’ın 13. sırasında yer alan Ra’d Sûresinin 13. Âyetidir.

Yağmurun Kesilmesi İçin Yapılacak Dua:

Enes b. Mâlik’ten rivâyete göre, Peygamberimiz şiddetli yağan yağmurun kesilmesi için şöyle dua etmiştir:

اللَّهُمَّ حَوَالَيْنَا وَلاَ عَلَيْنَا، اللَّهُمَّ عَلَى الْآكَامِ وَالظِّرَابِ وَبُطُونِ الْأَوْدِيَةِ وَمَنَابِتِ الشَّجَرِ

“Allah’ım, üzerimize değil, çevremize yağdır! Allah’ım, tepelere, dağlara, vadilerin içlerine, bitkilerin/ağaçların yetiştiği yerlere yağdır!” 

(Buhârî, İstiskâ, 6, [1013]; İstiskâ, 7, [1014]; Müslim, İstiskâ, 8-10, [897]; Nesâî, İstiskâ, 10, [1518])

11 Ekim 2018 - Perşembe

___________________________________

7- İslâm’ı Sâbit Olan (Aslen Müslüman Olarak Bilinen) Bir Kimse Akîdede Yanılır ve Hata Ederse, Kendisine Hüccet İkâme Edilmeden ve Doğru Yol Gösterilmeden Tekfîr Edilmez!

İbn-i Teymiyye rahımehullâh şöyle dedi:

وَلَيْسَ لِأَحَدِ أَنْ يُكَفِّرَ أَحَدًا مِنْ الْمُسْلِمِينَ وَإِنْ أَخْطَأَ وَغَلِطَ حَتَّى تُقَامَ عَلَيْهِ الْحُجَّةُ وَتُبَيَّنَ لَهُ الْمَحَجَّةُ وَمَنْ ثَبَتَ إسْلَامُهُ [إيمَانُهُ] بِيَقِينٍ لَمْ يَزُلْ ذٰلِكَ عَنْهُ بِالشَّكِّ بَلْ لَا يَزُولُ إلَّا بَعْدَ إقَامَةِ الْحُجَّةِ وَإِزَالَةِ الشُّبْهَةِ

“Hiçbir kimse, Müslümanlardan hiçbir kimseyi -hata etse de yanılsa da- kendisine delil getirilmedikçe (hüccet ikâme edilmedikçe) ve doğru yol açıklanmadıkça tekfîr edemez. Kesin olarak İslâm’ı (imanı) sâbit olan (Müslüman olarak bilinen) kimsenin Müslümanlığı şüphe ile ortadan kalkmaz. Aksine delil ortaya konulduktan (hüccet ikâme edildikten) ve şüphe izâle edildikten sonra ortadan kalkar.” 

(Mecmûu’l Fetâvâ, 12/466, 501)

10 Ekim 2018 - Çarşamba

___________________________________  

6- Aklın Vahye Tâbi Olduğunun Delili:

Allah Sübhânehu ve Teâlâ buyurdu:

أَمْ تَحْسَبُ أَنَّ أَكْثَرَهُمْ يَسْمَعُونَ أَوْ يَعْقِلُونَ إِنْ هُمْ إِلَّا كَالْأَنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ سَبِيلًا

“Sen onların çoğunu dinlerler ve akıl erdirirler mi sanırsın? Onlar ancak hayvanlar gibidirler; hatta onlar -yol bakımından- daha da sapıktır.” (Furkân: 44)

وَقَالُوا لَوْ كُنَّا نَسْمَعُ أَوْ نَعْقِلُ مَا كُنَّا فِى أَصْحَابِ السَّعِيرِ

“Ve onlar: ‘Eğer biz dinleseydik ve akletmiş olsaydık, cehennemlikler arasında olmazdık’ dediler.” (Mülk: 10)

Açıklama:

Âyetlerde dikkat edileceği gibi, “işitmek” (sem’) lafzı “akletmek” ifadesinden önce kullanılmıştır. Bu da vahyi dinlemenin önce, akletmenin ise sonra olduğuna işâret etmektedir. “Dinlemek ve akletmek” tertîbli olarak bir bütündür. Bu bütünden “Yüce Allah’a itaat” sâdır olur… Hem dinlemek hem de akletmek gerekir. Dinleyip de akletmeyen yahut da aklına dayanıp da vahye kulak vermeyen kimse hidâyet bulamaz…“Semi’nâ ve eta’n┠(işittik ve itaat ettik) sözü mü’minlerin akîdesinin temelini oluşturur. Vahye “sem’î delil” denir; vahye kulak verip, akledip, düşünüp, kavrayıp iman eden ve vahyin muktezâsıyla da amel eden yani Allah ve Rasûlüne mutlak itaat eden kimseye de mü’min denir. Vahyin önüne aklın, fikrin, hevâ ve heveslerin, duygu ve hislerin geçirildiği ve Âlemlerin Rabbine isyân edildiği noktada ise küfür, şirk ve zulüm başlar. Şer’î deliller her ne kadar “sem’î deliller” ve “aklî deliller” biçiminde iki kısma ayrılsa da; sahâbe sözü, istihsân, istishâbu’l-hâl, mesâlih-i mürsele, örf ve İslâm’dan önceki serîatlar gibi “aklî deliller” vahye tâbi olan delilleri ifade eder. Vahye muhâlefet edilerek akıl ve fikre dayanılması durumunda ise; her şeyin hakikatini ancak akılla bulma iddiasında olan ve hâdiselerin yalnızca akıl ile araştırılması gerektiğini savunan “akılcılık” isimli felsefî bir düşünce akımı ortaya çıkar!

10 Ekim 2018 - Çarşamba

___________________________________ 

5- Bir kimse Yemeğe Davet Edildiğinde ya da Bir Yere Gitmek İçin Sözleştiğinde, İcâbet Usûlü Nasıl Olmalıdır?

Davete icâbet usûlünü iki madde halinde özetleyebiliriz:
a) Yemeğe veya davete vaktinde gitmelidir; vaktinden önce gidip yemek hazır oluncaya kadar orada beklememelidir.

b) Yemekten ya da davetten sonra kalkıp gitmelidir; sohbete dalıp geç saatlere kadar oturmamalıdır.

Bunlara riâyet edilmezse, bu davranış şekilleri ev sahibine rahatsızlık verir, hâne halkının huzur ve istirâhâtını bozar.

İnsanların çoğu genelde ev sahibinin kendisini güzelce ağırlamasından ve güler yüzünden cesaret alıp saatlerce oturup kalmaktadırlar. Oysa ev sahibinin bu davranışı, kendi üzerine düşeni yapmasından ibarettir, “yemekten ya da programdan sonra saatlerce oturun” anlamına gelmemektedir. Misafirler de kendi üzerlerine düşeni yapıp, kendilerini ağırlayan hane halkına eziyet vermemelidirler. Zira ev sahibi, misafirlere “kalkın” diyemez! 
Ziyaretlerimiz esnasında, bunlara dikkat etmemiz, Allah’ın bizlere emridir.

Uzun süre oturmayı kararlaştırarak bir araya gelen kimseler de yine ölçüyü kaçırmamalıdırlar. Zira gece yarısından sonra oturmaya devam eden veya sabaha karşı meclisten kalkan nice insanların, yatsıyı sabaha yakın vakitlerde acele ile kıldıkları ve sabah namazını da kılmadan yattıkları bilinmektedir. Bu nedenle, her şeyin hayırlısı vasat olanıdır.  Müslüman ecdâd, “misafirliğin makbulü kısa olanıdır” derken, İslâm’daki bu inceliklere vurgu yapmıştır.

İnsanlarla münasebetimizi, kendi psikoloji ve durumumuza göre belirlememeliyiz. Bizim boş vaktimiz olabilir ama başkalarının yapacakları nice meşru işleri bulunabilir. Onları ziyaretimiz esnasında biraz fazla kalmamız onlara sıkıntı verir. Buna kimsenin hakkı yoktur.

İnsan psikolojine hitap eden bir noktanın daha altını çizelim. O da, bir misafir, gittiği yerden ayrılmak için “bize müsaade” diye izin istediği zaman, istisnâlar dışında, ev sahibi ya direkt olarak “müsaade sizin” veya “yine bekleriz” yahut da nezâket icâbı “oturuyorduk, kalkıyor musunuz?” türünde sözler sarf ederler…

Akl-ı selîm olan herkes anlar ki, bunların anlamı “kalkabilirsiniz” demektir. Ev sahibinin nezâketine nezâketsizce karşılık vererek, oturmaya devam etmek doğru değildir!

Bu konuda Rabbimiz ise şöyle buyurmaktadır:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا لَا تَدْخُلُوا بُيُوتَ النَّبِيِّ إِلَّا أَنْ يُؤْذَنَ لَكُمْ إِلٰى طَعَامٍ غَيْرَ نَاظِرِينَ إِنٰيهُ وَلٰكِنْ إِذَا دُع۪يتُمْ فَادْخُلُوا فَإِذَا طَعِمْتُمْ فَانْتَشِرُوا وَلَا مُسْتَأْنِسِينَ لِحَدِيثٍ إِنَّ ذٰلِكُمْ كَانَ يُؤْذِى النَّبِيَّ فَيَسْتَحْيِ مِنْكُمْ وَاللّٰهُ لَا يَسْتَحْيِ مِنَ الْحَقِّ ٠٠٠

“Ey iman edenler! Peygamberin evlerine, sizin için yemeğe izin verilmeden girmeyin. Yemek vaktini de beklemeye kalkışmayın. Fakat davet olunduğunuzda girin. Yemeği yediğinizde hemen dağılın. Söze dalmak (veya sohbet etmek) için de beklemeyin. Çünkü bu, Peygamberi rahatsız etmekte ama o, sizden utanmaktadır. Allah ise hakk(ı açıklamak)tan utanmaz…“ (Ahzâb: 53)

Âyette, yemeğe veya davete icâbet usûlü en güzel şekilde açıklanmaktadır. Âyet, tüm iman edenlere hitap ettiği için, herkesi bağlayıcıdır. Âyette Peygamberimizin evinin söz konusu edilmesi, hükmün onun şahsına ait olduğu anlamına gelmez. Âyetin hükmünü takyîd eden bir Nass olmadığı için, Âyet mutlak ve muhkemdir.

___________________________________ 

4- Allah, İman Etmek İsteyenin Göğsünü İslâm’a Açar; Hidâyete Lâyık Olmayanın ve İman Etmek İstemeyenin ise Kalbini Daraltır:

Allah Ancak Hidâyete Kalbini Açanlara Hidâyet Verir...

İnsanların kalbine Allah’tan başka kimse hidâyeti koyamaz.

Peygamberimiz bile dilediği kimselere hidâyet veremez. Allah’ın bir ismi de “el-Hâdî” yani hidâyet edendir. Bu nedenle insanları doğru yola iletmek ancak Allah’a aittir.

Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:

إِنَّكَ لَا تَهْدِى مَنْ أَحْبَبْتَ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ يَهْدِى مَنْ يَشَٓاءُ وَهُوَ أَعْلَمُ بِالْمُهْتَدِينَ

"(Rasûlüm!) Sen sevdiğini hidâyete erdiremezsin; bilâkis, Allah dilediğine hidâyet verir ve hidâyete erecek olanları en iyi O bilir." (Kasas: 56)

Rabbimiz, hidâyetten mahrum olan kimselerin kalplerinin dar olduğunu ve onların iman etmeyeceklerini En’âm Sûresindeki şu Âyette, çok etkileyici bir misal ile haber vermektedir.

فَمَنْ يُرِدِ اللّٰهُ أَنْ يَهْدِيَهُ يَشْرَحْ صَدْرَهُ لِلْإِسْلَامِ وَمَنْ يُرِدْ أَنْ يُضِلَّهُ يَجْعَلْ صَدْرَهُ ضَيِّقًا حَرَجًا كَأَنَّمَا يَصَّعَّدُ فِى السَّمَاءِ كَذٰلِكَ يَجْعَلُ اللّٰهُ الرِّجْسَ عَلَى الَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ

“Allah kimi hidâyete erdirmeyi dilerse, göğsünü İslâm’a açar. Kimi de saptırmayı dilerse onun da göğsünü -gökyüzüne tırmanıyormuş gibi- daraltır, sıkıştırır. Allah iman etmeyenlerin üstüne işte böyle murdarlık çökertir.” (En’âm: 125)

Bu Âyet-i Kerîme’yi biraz açıklayalım.

Bu Âyette, hidâyete layık olmadığı için, Allah’ın kendilerini saptırdığı kimselerin durumuyla alâkalı bir misal verilmektedir.

Allah, mü’minlerin kalplerini Tevhîd ve iman için genişletir, kâfirlerininkini ise daraltır; artık inkârcıların kalplerine iman giremez. Tercihini sapma istikametinde yapan bir kimsenin kalbini Allah öyle daraltır ki, artık oraya Tevhîd'in girme imkânı kalmaz. Rabbimiz, bu Âyetinde kâfirlerin kalplerine imanın giremeyeceği kadar dar olduğunu belirtmek için bir misal zikretmektedir. Kâfirler, semâya yükselmeye güç yetiremeyecekleri gibi, iman etmekten de âciz kalırlar. Hiçbir kimsenin kuş gibi gökyüzüne yükselmesi mümkün değildir hatta kuşlar bile gökyüzünde belirli bir mesafeye kadar yükselebilirler. Kuşların da, Allah’ın kendilerine belirlemiş olduğu uçuş menzilleri bulunmaktadır. İnsanlar, kuşların menzillerinde normal şartlarda nefes alamazlar.

Yaklaşık 7.000 m – 10.000 m arasındaki irtifâlarda kuş çarpmaları [1] rapor edilmiştir. Bu da, bazı kuşların bu yüksekliklerde rahatlıkla uçabildiklerini göstermektedir.

Yüce Allah, bu Âyetinde günümüz itibariyle keşfedilmiş bazı tabiat kanunlarına işaret etmektedir. Gökyüzüne yükseldikçe atmosferin basıncı azalır ve havanın içindeki oksijen molekülleri seyrekleşir, nefes almak da o nispette güçleşir…

Deniz seviyesinde havanın içerisindeki gazların yaklaşık beşte biri oksijendir. Beş bin metre yüksekliğe kadar bu oksijen miktarında önemli bir değişiklik olmaz. Fakat beş bin metreye kadar, havanın içerisinde oksijen oranının yüzde yirmi olması, her solukta akciğerlerimize giren havadaki oksijen miktarının aynı olduğu anlamına gelmemektedir. Bilâkis aynı miktarda oksijen için daha sık ve daha derin solumamız gerekmektedir. Çünkü her solukta alınan havada oksijen miktarı azalmıştır. Yeterli oksijen alabilmek için daha sık soluma işlemi, yükseklik arttıkça oksijen miktarını normal düzeyde tutmak için yeterli olmaz. Fazla mesai yapan solunum kasları fazla enerji harcadığı için, vücudun oksijen ihtiyacı artar. İşleri düzeltmek için kalp daha fazla çalışmak zorunda kalır. Bu durum da, irtifâ rahatsızlıklarına [2] yol açabilir. Dolayısıyla yükseklik arttıkça atmosfer basıncı ve hava yoğunluğu azaldığı için teneffüs etmek daha da zorlaşır.

Gökyüzüne yükseldikçe, oksijen için sürekli daha çok solumamız gerekir, bu esnada göğüs ve kalp sıkışır; tâ ki yirmi bin metreyi geçince özel cihazlar olmadan insan nefes alamaz ve ölür.

Kur’ân’ın haber verdiği bu evrensel ilke istikametinde uzmanlar uyarmaktadır…

Uzmanlar, insanın yükseklere çıktıkça kalbinin yükünün arttığını söylemektedirler. Kalp hastası olan kimseler, sağlıklı insanları bile zora sokabilecek olan yükseklere çıkmadan önce mutlaka doktorlarıyla görüşüp kontrolden geçmeleri ve doktorlarının izniyle hareket etmeleri gerekir. Kalp krizi ya da ona yakın durumda olanlar, kalp ritminde bozukluk bulunanlar ve kalp yetmezliği çekenler, tedavi olup tehlike geçene kadar yüksek yerlere çıkmaktan kaçınmalıdırlar. Tedaviye rağmen göğüs ağrısı ve nefes darlığı olan kimselerin orta yükseklikte bile bu şikâyetlerinin ortaya çıkabileceği unutulmamalıdır.

Bu açıklamalardan da anlaşılıyor ki, tabiatta var olan tüm kanunları ancak Allah belirlemiştir. Allah, bu Âyetinde, teşrîî kanunlarına uymak istemeyen inkârcıların durumlarını kevnî bir kanunundan örnek vererek beyan etmektedir. Bunun sonucunda da, gerek insanlar için, gerek tüm canlılar için ve gerekse tüm evren için kanun ve şeriat belirleyenin sadece kendisi olduğunu bildirmiş olmaktadır. Tüm evren nasıl ki, Allah’ın kanunlarına itiraz etmeden uyuyorsa, insanların da Allah’a karşı gelmemeleri gerektiği vurgulanmaktadır.

Âdeta insanlara Allah katından, şu mesaj da verilmektedir:

“Evrende geçerli olan kanunlara itiraz edemediğiniz gibi, size elçilerim vasıtasıyla gönderdiklerime de itiraz edemezsiniz! Çünkü her ikisini de tayin eden tüm evrenin sahibi olan Allah Sübhânehu ve Teâlâ’dır…”

Bu Âyete göre; Tevhîd akîdesinden, Allah’a imandan ve Allah’ın Âyetlerine teslim olmaktan yüz çevirenler, oksijensiz bir ortamda yaşamaya çalışmaktadırlar!

İnsan havaya ve oksijene ne kadar muhtaç ise, Allah’a iman etmeye daha çok muhtaçtır. Oksijenin olmaması sadece fizikî anlamda kalbi ve bedeni öldürür, imanın olmaması ise hem fizikî hem de manevî bakımdan kalpleri öldürür…

İmanlı olarak Allah’ın lütfettiği havayı teneffüs edenlere müjdeler olsun!

Dipnotlar:

[1] Kuş çarpması; hava araçları ile kuşların havada çarpışmaları olayıdır. Bu olay, sıklıkla yaşanmaz. Çünkü birçok kuş çarpmaları, kuşların son anda yön değiştirmeleri ile önlenmektedir. Kuş çarpması olaylarında etkiyi azaltmak için, havacılıkta 3.000 m altı uçuşlarda saatte 250 kias yani 450 km hız sınırlaması getirilmiştir. Bu yükseklik, kuş türlerinin genelinin uçabildikleri hava sahasıdır.

Göçmen kuşları oldukça yüksekten uçabilirler. ‘Bar-headed geese’ diye bilinen bir kaz türünün 9.000 m yükseklikte Himalayalar üzerinden uçtuklarına dair kayıtlar bulunmaktadır. Şu ana kadar tespit edilen en üst yükseklik ise 12.000 metrede rastlanmış olan kızıl akbabaya aittir.

Bu tespitler de gösteriyor ki, sağlıklı insanların nefes almalarının oldukça güçleştiği mesafelerde kuşlar rahatça solunum yapabilmektedirler.

[2] İrtifâ rahatsızlığı ya da akut dağ rahatsızlığı da denir. Yüksek irtifâ ve rakımlarda oksijen yetersizliğine bağlı olarak görülen patolojik bir rahatsızlıktır. Genellikle 2400 metre üzerinde görülür.

Atmosfer basıncının ve hava yoğunluğunun azalması özellikle oksijene duyarlı olan göz, beyin, akciğer gibi dokularda kısmî oksijen yetersizliği (hipoksi) ve tamamen oksijensizlik (anoksi) oluşmasına neden olur.

___________________________________

3- Allah’ın Saptırdığını Kimse Doğru Yola İletemez!

أَتُرِيدُونَ أَنْ تَهْدُوا مَنْ أَضَلَّ اللّٰهُ وَمَنْ يُضْلِلِ اللّٰهُ فَلَنْ تَجِدَ لَهُ سَبِيلاً

“…Allah’ın saptırdığını doğru yola getirmek mi istiyorsunuz? Allah’ın saptırdığına asla doğru bir yol bulamazsın.” (Nisâ: 88)

فَمَنْ يَهْدِى مَنْ أَضَلَّ اللّٰهُ وَمَا لَهُمْ مِنْ نَاصِرِينَ

 “…Allah’ın saptırdığını doğru yola ulaştıracak kimdir? Onlar için hiçbir yardımcı olmaz.” (Rûm: 29)

وَمَنْ يُضْلِلِ اللّٰهُ فَمَا لَهُ مِنْ هَادٍ

“…Allah kimi saptırırsa, onu doğru yola ileten bulunmaz.” (Zümer: 36; Mü’min: 33)

___________________________________

2- Hadîs-i Şerîflere Göre (Tirmizî, Salât, 188, H. No: 413; Ebû Dâvûd, Salât, 151, H. No: 864; İbn-i Mâce, İkâmet, 202, H. No: 1425, 1426; Nesâî, Salât, 9, H. No: 466), Kıyâmet Gününde Kulun Hesaba Çekileceği İlk Ameli Namazdır.

Peki, Kıyâmet Günü İnsanlar Arasında Görülecek İlk Dava Hangisidir?

Peygamberimiz şöyle buyurmuştur:

أوَّلُ مَا يُقْضَى بَيْنَ النَّاسِ بِالدِّمَاءِ

“Kıyâmet günü insanlar arasında verilen ilk hüküm, kan davaları hakkındadır.” 

(Buhârî, Rikâk, 48, H. No: 6533)

___________________________________  

1- “Biz, Zâhire Göre Hükmederiz, Gizli Sırları (Her Şeyin İçyüzünü) ise Allah Bilir” Kâidesinin, Hadîslerden Delili ve Açıklaması:

نَحْنُ نَحْكُمُ بِالظَّوَاهِرِ وَاللهْ يَعْلَمُ بِالسَّرَائِرِ

Peygamberimiz şöyle buyurmuştur:

إنِّى لَمْ اُومَرْ أنْ أنْقُبَ قُلُوبَ النَّاسِ وَلاَ أشُقَّ بُطُونَهُمْ

“Şüphesiz ben, insanların kalplerini açmaya, karınlarını yarmaya memur değilim.” (Buhârî, Meğâzî, 61, H. No: 4351; Müslim, Zekât, 144, H. No: 1064b)

Abdullah b. Utbe radıyallâhu anh'den şöyle rivâyet edilmiştir:

Hz. Ömer radıyallâhu anh'den işittim. O şöyle diyordu: “İnsanlar, Rasûlullah aleyhisselâm zamanında vahiy ile gizli hallerinden de sorumlu tutulurlardı. Rasûlullah'ın vefâtı ile vahiy kesilmiştir. Bugün sizi gördüğümüz amellerinizden dolayı sorumlu tutarız. Bu yüzden kim bize hayır gösterirse onu emin sayar (güvenilir kabul ederiz) ve kendimize yakınlaştırırız. Onun gizli hallerini araştırmak bize düşmez. Onu, gizli halleri hususunda Allah hesaba çeker. Her kim de bize zâhiren kötülük ve şerr ortaya koyarsa, o kimse, gizli hallerinin (niyetinin) güzel olduğunu söylese bile, onu emin saymayız (ona güvenmeyiz) ve onu doğrulayıp tasdik etmeyiz.” (Buhârî, Şehâdât, 5, H. No: 2641)

Açıklama:

"Nahnu nahkumu bi'z zevâhir” yani; "biz, zevâhire göre hüküm veririz" kâidesi, "dış görünüşe bakarak hükmederiz" anlamına gelmez.

Günümüzde pek çok kimse, bu kâideyi maalesef böyle anlamaktadır. Böyle anladıkları içindir ki, dış görünüşü itibariyle sakallı, tesettürlü, namaz kılan yani İslâm'dan bazı görüntüler taşıyan kimselere “Müslüman” hükmünü vermektedirler. Oysa bu kâidenin anlamı bu değildir. Dikkat edilirse, “zevâhire göre hükmederiz” denilmektedir. Zevâhir, zâhir kelimesinin çoğuludur ve insanların tüm zevâhirini kapsamaktadır. 

Zevâhir; ef'âl (fiiller), akvâl (sözler), ahvâl (hal ve durumlar) ve ahlâk (kişilik ve ahlâk) demektir. 

Bir insanı bir bütün olarak kişiliğiyle, ahlakıyla, yaşantısıyla ve konuşmalarıyla tanımadan onun hakkında müspet ya da menfî fikir beyan etmek câiz değildir. Bir insanı tanıyacak kadar onunla beraber olmadan onun hakkında şâhitlik de yapılamaz. Özellikle de İslâm'ın yürürlükte olmadığı toplumlarda insanlar; kültürler, gelenekler, inanç ve âdetler yönüyle kozmopolit bir yapıdadır. Bir kimsenin fotoğrafından hüküm verir gibi, "şu Müslüman, şu kâfir" demek doğru değildir. 

Hadîslerde geçtiği ve vâkıî olarak da bilindiği gibi şirk koşanlar içinde de sakal bırakanlar, tesettürlü yaşayanlar, namaz kılanlar, Kur’ân okuyanlar, hatta hafız olanlar dahi vardır. Sadece dış görünüşe göre insanlar hakkında hüküm vermek doğru olsaydı; Firavun'a sakallı olduğu, Ebû Cehil'e sakal ve sarığı bulunduğu, rahibelere de tesettüre benzer bir giyim şekilleri olduğu için “Müslüman” demek icap ederdi. 

Şunu unutmayalım ki; tanımadığımız kimseler hakkında yorum yapmak ve hüküm vermekle mükellef değiliz. Hatta Peygamberimizin Sünnetine göre; hakkında hayır bildiğimiz kimse hakkında “onun hakkında hayır bilirim ama onu Allah’a karşı temize çıkarmam”, hayırlarına şâhid olmadığımız kimse hakkında “onu iyi bilmem”, tanımadığımız kimse hakkında ise “kendisini tanımıyorum” demeliyiz.

Herkes kendi çevresini ve muhîtini bilir ve tanır. İnsanlar hakkında hayırlı şehâdetle bulunurken ölçüyü kaçırıp kimseyi olduğundan fazla abartmamalıyız. Çünkü övgüde mübalağa, o kimseye yapılacak en büyük kötülüktür.  

İyiliği ya da kötülüğü konusunda kararsız kaldığımız kimseler de olacaktır. O Müslümanlar hakkında, hakkın dışında söz söylememeye dikkat ederek haklarında hüsn-ü zann edebiliriz. Haklarında kiminin hayır, kiminin de şerr konuştuğu kimseler de olacaktır. Bu kimseler hakkında tevakkuf (hüküm vermekten imtinâ) etmek en selâmetli yoldur.

Bu anlatılanlar, sosyal hayatın idâmesi ve insanlar arası hukukun gözetilmesi bakımından, bilmemiz gereken durumlar yönüyle böyledir. Yoksa herkes hakkında özel olarak hüküm vermek zorunda değiliz. Zaten böyle bir şeye gücümüz de yetmez. Allah, tanımadığımız kimseler hakkında ilimsizce, araştırmadan konuşmayı yasaklamıştır.

Bazılar, “davetçiyiz, kâdî (hâkim) değiliz” sloganını kendilerine ilke edinerek, Müslüman’ın görevinin sadece anlatmak olduğunu, küfür işleyenleri ve Lâ İlâhe İllallâh'ı bozucu amellerde bulunanları dahi tekfir etmenin doğru olmadığını iddia etmeye başlamışlardır. Yani küfür ve şirk içinde olanları tekfir etmek kınanır olmuştur. Tekfirden, açıkça ve ismen insanların kâfir olduğunu ilan etmeyi kastetmiyoruz. Buna ihtiyaç olmadığı gibi, mahzûrları çoktur ve imanî olarak bunu yapmak zorunda da değiliz; onların küfür içinde olduğuna i’tikâd etmek ve onlara durumlarına göre tebliğ yapmak yeterlidir.

"Biz davetçiyiz, hâkim değiliz" ifadesi şerhe muhtaçtır. Hâkim olmadığımız ve mahkemelik meselelerde insanların rastgele hüküm veremeyeceği muhakkaktır ama gözümüzün önünde müşrikçe yaşayan bir kimseye “küfür” hükmü vermek de imanın bir gereğidir. "Kâdî değiliz" diyenler bu sözü çarpıtarak, hiç bir kimseye "küfür" hükmü verilemeyeceğini, tekfir etmenin çirkin bir iş olduğunu söyleyerek, tekfir edenleri kınarlarken, küfür işleyenlere arka çıkmaktadırlar. Oysa kınanacak durum, küfre “küfür” demek değil, küfrü benimseyip o i’tikâd üzere yaşamaktır. 

Anlatılanların sağduyulu şekilde anlaşılması gerekir; tekfircilik yapmak ve tebliğe tekfirle başlamak ve her ortamda insanları tekfir etmeyi gündemde tutmak doğru değildir. İnsanlar, fıtratları itibariyle, kendilerine yumuşak söz söylenmesinden hoşlanırlar. Bu nedenle, Tevhîd akîdesini an anlaşılır şekilde, hikmetle, sabırla, iyi niyetle, güzel sözle ve güler yüzle anlatmak gerekir.    

Tekfir kalben, i’tikâden olmalıdır; gerekirse yani muhataplara açıkça söylemek, maslahat ve hikmet açısından daha hayırlı veya zorunlu olursa bu durumda kavlen yapılmalıdır. Hz. Yûsuf'un zindan arkadaşlarına tebliğ ederken; açıkça onların şirk içinde olduklarını açıklaması gibi… İlmi olmayanların tekfirden uzak durmaları gerekir. Çünkü bu sahanın sınırları gerçekten çok geniştir.  

"Biz zâhire göre hükmederiz" ifadesi, çarpıtılmadığı ve sahih olarak anlaşıldığı sürece ilke olarak doğrudur. Çünkü hem tekfircilik yapanlar hem de modernizmin sâdık savunucuları bu ilkeyi benimserken farklı anlamaktadırlar. 

Tekfirciler, kılık-kıyafet, şekil, görünüş, tip ve konuşma tarzlarına göre tekfircilik yaparlarken; modernistler ise "Allah" diyene, namaz kılana, sakallı olana, Müslümanlık iddiasında bulunana "Müslüman" demektedirler. Bir taraf, kendi bakış açısına göre, insanlara "kâfir" derken; diğer taraf ise, kendi anlayışıyla insanlara "Müslüman" hükmü vermektedir.

Oysa insanlar hakkında hüküm verirken önyargıdan ve peşin hükümden sakınmak daha âdil bir yaklaşımdır. Zira bugün yedi milyarlık dünyada kendisini "Müslüman" diye tanımlayan insanların sayısı, dünya nüfusunun yedide biridir. Kendisini "Müslüman" diye tanımlayanların hepsinin akîdesinin "Tevhîd" olup olmadığı, meselenin diğer boyutu olmakla birlikte; dünyadaki diğer altı milyar insan kendilerine "Müslüman" denmesini hakaret saymaktadırlar. Cihanşümul hükümler va'z eden İslâm dininin hükümlerinin bu gerçeği göz ardı ederek nâkıs hükümler koyması mümkün müdür? Tevhîd akîdesini benimsemeyen ve bu akîde üzerinde yaşamayanların İslâm'a nispet edilmesi nasıl ma’kûl olabilir?

Bu "zâhire göre hüküm" meselesi, İslâmî bir takım renkler ve görüntüler taşıyanları İslâm'a; gayr-i İslâmî görüntüler sergileyenleri de küfre nispet etmenin ne kadar gayr-i İslâmî bir tutum ve bir paradoks olduğu açıktır.

İslâm'a göre; Tevhîd akîdesini benimseyen bir kimse, bu akîdeyi bozucu davranışlardan sakınmalı ve mükelleflerin yapmakla sorumlu oldukları ibadetleri de yerine getirmelidir. 

"Kim, Lâ İlâhe İllallâh derse, cennete girer" şeklindeki Hadîslere bakarak iman'ı sadece ikrârdan ibâret görmek büyük bir yanılgıdır. Sadece dil ile söylemek iman için yeterli olsaydı, münafıkların imanının da sahih kabul edilmesi gerekirdi! Zira onlar da zâhiren dil ile iman ikrârında bulunurken, küfürlerini kalplerinde gizlerler. Kur'ân, onların şehâdetlerinin yalan olduğunu, çünkü kalpleriyle inanmadıklarını dilleriyle söylediklerini belirtmektedir. 

“İnsanlarla Lâ İlâhe İllallâh deyinceye, Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet edinceye ve namaz kılıp zekât verinceye kadar onlarla çarpışmakla emrolundum"şeklindeki Hadîslerdeki "Lâ İlâhe İllallâh demek" tabiri, sadece dil ile ikrârdan ibâret değildir. 

Çok sayıda Hadîsler bu tabiri tefsir etmektedir. "Demek"ten kasıt, şehâdettir. Ayrıca şehâdet'in gerektirdiği kulluğu ortaya koymaktır. İnsanların zâhiri de, bu yönlerin tespitidir. İslâm, bâtına göre hüküm vermez. Bâtın, insanların içyüzü ve gizli halleridir. İnsanların kalbinde ve kafasında olanları Allah'tan başka kimse bilemeyeceği için Allah'ın kulları, insanlar hakkında zâhirlerine göre hüküm verirler. Sadece Allah, insanların gizli hallerini bilir ve onların kalplerine, niyetlerine göre hüküm verir. 

Ancak burada tekrar şu gerçeğin altını çizelim ki; insanları tam olarak tanımadan “iyi-kötü”, “Müslüman-kâfir” hükmü vermek asla kabul edilemez. Hatta aleyhine kesin ve sabit bir delil bulunmadıkça kimse küfürle itham edilemez. 

Bir kimsenin aleyhine doksan dokuz alâmet bile olsa, kesin bir delil olmadıkça o kimse için; "kâfirdir" demek yanlıştır. Bu konuyu İbn-i Ömer'den rivâyet edilen Peygamberimizin bir Hadîsiyle bitirelim:

"İnsanlar, Allah'tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed'in Allah'ın elçisi olduğuna şehâdet edip, namazı dosdoğru kılıp, zekâtı verinceye kadar onlarla savaşmakla emrolundum. Bunları yaptıkları takdirde benden canlarını ve mallarını korumuş olurlar. Ancak İslâm'ın hakkı müstesnâ. Onların hesapları Allah'a kalmıştır." 

(Müslim, Îmân, 36, H. No: 22; Bkz: Buhârî, Salât, 28, H. No: 392; Cihâd ve’s Siyer, 102, H. No: 2946)

Bu Hadîs'ten de anlaşıldığı gibi iman iddiası, ikrârdan ibâret değil, şehâdettir; yani ispattır. Ayrıca bu Hadîs bize, hükmün zâhire göre olduğunu bildiriyor. İnsanlar, Müslüman’ca yaşadıkları zaman, biz onlara "Müslüman" hükmü veririz; onların gizli halleri Allah'a kalmıştır. İnsanların gizli hallerine göre Allah hüküm verecektir. Biz bâtınî yönlerinden habersiz olduğumuz için; Kelime-i Şehâdet getiren, Tevhîd'i bozucu söz ve fiillerden uzak duranı "Müslüman" biliriz. 

Soyut anlamda “Lâ İlâhe İllallâh” demenin Müslüman olmak için yetmediği hususunda Müslim'deki bir Hadîsle yetinelim:

“Kim, Lâ İlâhe İllallâh der (Allah'ı Tevhîd eder) ve Allah’tan başka tapılanları reddederse malı ve kanı haram olur. Sonra onun hesabı Allah’a aittir.” 

(Müslim, Îmân, 37, 38, H. No: 23)

Tevhîd kelimesini söylemek, Allah dışında kendisine tapılan sahte ilâhları ve putları reddetmeyi gerektirir. Tevhîd, bir akîdedir, yaşam tarzıdır, dindir; dört kelimeden ibaret, anlam ve derinliği olmayan salt bir slogan değildir! 

Tevhîde vahiy istikametinde inananların hayatında şirk, küfür ve nifak bulunmaz ve muvahhidin zâhirî hayatı İslâm'dır. Muvahhidi tanıyan kimse de onun Müslümanlığına şehâdet eder. Muvahhid olmayan kimsenin hayatı da şirk ve küfür ile iç içedir, bazı İslâmî nitelikte söz ve ameller kendisinden sâdır olsa dahi, onun zâhiri gayr-i İslâmîdir. "Zâhire göre hüküm" ilkesi, hüküm verme konusunda bir metodoloji öğretmektedir.

___________________________________  

Son Konular • Günlük Dua ve Zikirler
• KASİDE-İ LAMİYYE (Şeyhu'l-İslam İbn-i Teymiyye) – Pdf İndir!
• Peygamberler Tarihi Test Bilgi Yarışması - PDF İndir!
• Muhtelif Konularda Kısa Kısa - 5
• "TEVESSÜL VE KABR-İ NEBİ'Yİ ZİYARET" ADLI KİTABIMIZ ÇIKMIŞTIR!
• MUHTELİF KONULARDA İLMÎ NAKİLLER
• NASİHATLER 13
• Dinin Aslında Cehalet Mazeret midir? (PDF Oku/İndir!)
• Muhtelif Konularda KISA KISA - 4
• Allah Teâlâ, Neden Kur’ân’da Bazı Yerlerde “Biz” Zamiri ile Hitap Buyurmuştur?
• Vâv ve Yâ Harflerinden Önceki Harfi Meftûh Olan Emsile-i Hamse'ye Nûn-u Sakîle'nin Dâhil Olması:
• NASİHATLER 12
• İftiâl (افْتِعَال) Bâbı ile Alâkalı Sarf Kâideleri
• GENELDE YANLIŞ KULLANILAN KELİMELER VE DOĞRU YAZILIŞLARI:
• Kur'an'da Peygamberimize Nasıl Hitap Edilmiştir?
• Muzari' Fiilin Şimdiki ve Gelecek Zamana Salahiyeti:
• Muhtelif Konularda KISA KISA - 3
• Şirke ve Sapıklığa Sürüklenen Bir Toplumda Suçlular Kimlerdir?
• 22- Ömer Nesefî Akaidi Tercüme ve Şerhi 6 (Ders Videosu)
• NASİHATLER 11
• Arapça'da 'zuu' ve 'sahib' edatlarının arasındaki fark nedir?
• EY RABBİMİZ!
• ASHAB-I KEHF HAKKINDA:
• NASİHAT BAHÇESİ
• KİTAPLARIMIZ HAKKINDA BİLGİLENDİRME:
• “Kadınlar Havuza Girebilir mi?” Sorusuna Verdiğimiz Kısa ve Özlü Cevap
• Kadın Sesiyle ve Çalgı Aletleriyle İcra Edilen Şarkı, Türkü, Ezgi ve İlahiler Hakkında Bir Soruya Verdiğimiz Cevap
• NASİHATLER 10
• Muhtelif Konularda KISA KISA - 2
• NASİHATLER 9
• “Ticaret yapıyorum ama maddi ve manevi anlamda bir türlü rahata eremiyorum” mu diyorsunuz?
• 21- Hadis Dersleri -1 (Ders Videosu)
• SESLİ HADİS DERSLERİ - YAKINDA!
Son Yorumlar
İbrahim sarıtaş
Allahrazı olsun
Muhammet ****
Bizim din hocamız başınızı örtmek
Ali Özbek
Hocam Allah razı olsun mükemmel b
fatma
ellerinize yüreğinize sağlık cıdd
Mehmet
Bu site "13.45'de mi 13.45'te mi
iclal
elinize sağlık
misafir
Allah razı olsun .
mutluluk
Çok güzel olmuş ellerinize sağlık
hediye
Esselamün aleyküm Yusuf kardeşim.
Yusuf Semmak
SÜNNETTE BÖYLE BİR PAZARLIK ANLAY
mahmut konur
BİR AYET "Mümin kadınlara da bak
Erkan
Allah razı olsun
ismail
bayildim
Yusuf Semmak
NOT: Bir Hristiyanla tartışan bir
Yusuf Semmak
KİMLER SUÇLU? Bir toplumda ins
Yusuf Semmak
SAHÛR VAKTİNİN SON BULMASI VE SAB
ali
Güzel bir anlatım olmuş ALLAH(C.C
Yusuf Semmak
MUHÂCİRLERLE ENSÂR’IN KARDEŞLİĞİ:
Ece
Harika çok teşekkürler
meryemnazyazğan
Çok güzel anlatmışsınız, şimdi ço
Yusuf Semmak
DİLİN, BEYÂNIN, OKUMANIN, YAZMANI
Yusuf Semmak
Bir meâlde şöyle geçiyor: "Bunun
Yusuf Semmak
“Mütevâzı’, mutevazı” (م
Yusuf Semmak
Esmâül Hüsnâ: Yanlış – el-Esmâul
Yusuf Semmak
Müşkül: Yanlış – Müşkil (kapalı,
Yusuf Semmak
Nasılki: Yanlış – Nasıl ki: Doğru
Yusuf Semmak
“MESS”: Değme, dokunma, temas,
Sibel EKİNCİ
Muhterem Hocamız Feriduddin AYDIN
2017
çok detaya girmişsiniz ama tşr
Melek
Çok güzel
Nagihan
okudum süper çok beğendim
Mehmet ARAZ
Çok güzel olmuş,başarılarınızın d
Yusuf Semmak
KANDİL KUTLAMAK BİD'AT'TIR! Ka
© 2012 YUSUFSEMMAK.COM