Araştırmacı, Yazar

ANASAYFA
BİZE ULAŞIN
BİZİ TAKİP EDİN
AMACIMIZ
KUR'AN DİNLE
KİTAPLARIMIZ
Allah’a hamd, Rasûlüne salât, mü’minlere selâm olsun. Konu başlığımızı daha anlaşılır bir hale getirmek için birkaç soru soralım: Saptırıcı ya da saptırıcılar tarafından şirke, küfre ve dalâlete düşürülen bir toplumda kötülüklerin mes’ûliyetleri kime aittir? Mes’ûliyetlerin dağılımı nasıldır? Allah, bu kötülüklerden kimleri sorumlu tutacaktır? Ya da bu suçlarda hesap sorulacaklar ve suçlular sırasıyla kimlerdir? Bu soruların cevabını öğrenmek için Kur’ân’a başvuralım. Rabbimiz, her şeye dair öğüt ve her şeye dair açıklamalar bulunan levhaları (A’râf: 145) kendisine vermek üzere Hz. Mûsâ ile kırk gece için sözleşmiş ve onu Tûr’a davet etmişti (Bakara: 51; A’râf: 142). “Hani Mûsâ ile kırk gece için sözleşmiştik, sonra onun arkasından nefsinize zulmederek, buzağıyı (ilâh) edinmiştiniz.” (Bakara: 51) Hz. Mûsâ, kavminin arasından ayrılıp Rabbi ile görüşmeye gidince Sâmirî, kavmin ziynet eşyalarını eritti (Tâ-Hâ: 87) ve içine Cebraîl’in atının ayağının bastığı yerden bir avuç toprak alıp onu erittiği ziynetlerle karıştırdı (Tâ-Hâ: 96) ve sonunda onlara böğüren bir buzağı heykeli yaptı (Tâ-Hâ: 88), kavmi de o buzağı heykelini ilâh edindiler (A’râf: 148). Böylece Sâmirî onları saptırmış oldu (Tâ-Hâ: 85). Neden buzağı? Mısır'daki efendileri ineğe tapınan İsrâîloğulları, Allah kendilerini Firavunoğullarından kurtardıktan sonra bile, geçmişte aldıkları Firavun eğitiminin etkisinde öylesine bir alçaklık psikolojisiyle yetişmişlerdi ki, onlar ineğin kendisine değil de daha küçüğü olan buzağıya tapınmaya kendilerini layık görüyorlardı. Çünkü "büyüğe büyükler tapar, biz ise küçüğüz daha küçüğüne tapmalıyız" diye düşünüyorlardı! Bu da onların hâlâ köleliği içlerinde taşıdıklarını gösteriyordu! Hz. Mûsâ, Tûr’a gitmek üzere yerine kardeşi Hârûn’u vekil bırakıp (A’râf: 142), kırk gün ve kırk geceliğine aralarından ayrıldığı anda, kavmi, Sâmirî’nin yaptığı buzağı heykelini ilâh edinip hemen ona tapınmaya başladılar. Şimdi burada soru şudur: Suçlu ya da suçlular kimlerdir? Saptıran mı, saptırılanlar mı? Yoksa her ikisi de mi? Yoksa aralarında bulunan ilim sahipleri/hocalar mı? Hepsi suçlu ise, hesap ve suç sırası ne şekildedir? Bu soruların cevaplarını öğrenmek için, Hz. Mûsâ’nın Tûr’dan dönüp de bu manzarayı gördüğünde nasıl hareket ettiğine bakmamız gerekmektedir? Yani Hz. Mûsâ ilk önce kimi hesaba çekti? Daha sonra kimleri? Sırasıyla söyleyelim ki, mesele tam anlaşılsın:

 

ŞİRKE VE SAPIKLIĞA SÜRÜKLENEN BİR TOPLUMDA SUÇLULAR KİMLERDİR?

Allah’a hamd, Rasûlüne salât, mü’minlere selâm olsun.

Konu başlığımızı daha anlaşılır bir hale getirmek için birkaç soru soralım: Saptırıcı ya da saptırıcılar tarafından şirke, küfre ve dalâlete düşürülen bir toplumda kötülüklerin mes’ûliyetleri kime aittir? Mes’ûliyetlerin dağılımı nasıldır? Allah, bu kötülüklerden kimleri sorumlu tutacaktır? Ya da bu suçlarda hesap sorulacaklar ve suçlular sırasıyla kimlerdir?

Bu soruların cevabını öğrenmek için Kur’ân’a başvuralım.

Rabbimiz, her şeye dair öğüt ve her şeye dair açıklamalar bulunan levhaları (A’râf: 145) kendisine vermek üzere Hz. Mûsâ ile kırk gece için sözleşmiş ve onu Tûr’a davet etmişti (Bakara: 51; A’râf: 142).

“Hani Mûsâ ile kırk gece için sözleşmiştik, sonra onun arkasından nefsinize zulmederek, buzağıyı (ilâh) edinmiştiniz.” (Bakara: 51)

Hz. Mûsâ, kavminin arasından ayrılıp Rabbi ile görüşmeye gidince Sâmirî, kavmin ziynet eşyalarını eritti (Tâ-Hâ: 87) ve içine Cebraîl’in atının ayağının bastığı yerden bir avuç toprak alıp onu erittiği ziynetlerle karıştırdı (Tâ-Hâ: 96) ve sonunda onlara böğüren bir buzağı heykeli yaptı (Tâ-Hâ: 88), kavmi de o buzağı heykelini ilâh edindiler (A’râf: 148). Böylece Sâmirî onları saptırmış oldu (Tâ-Hâ: 85).

Neden buzağı?

Mısır'daki efendileri ineğe tapınan İsrâîloğulları, Allah kendilerini Firavunoğullarından kurtardıktan sonra bile, geçmişte aldıkları Firavun eğitiminin etkisinde öylesine bir alçaklık psikolojisiyle yetişmişlerdi ki, onlar ineğin kendisine değil de daha küçüğü olan buzağıya tapınmaya kendilerini layık görüyorlardı. Çünkü "büyüğe büyükler tapar, biz ise küçüğüz daha küçüğüne tapmalıyız" diye düşünüyorlardı! Bu da onların hâlâ köleliği içlerinde taşıdıklarını gösteriyordu!

Hz. Mûsâ, Tûr’a gitmek üzere yerine kardeşi Hârûn’u vekil bırakıp (A’râf: 142), kırk gün ve kırk geceliğine aralarından ayrıldığı anda, kavmi, Sâmirî’nin yaptığı buzağı heykelini ilâh edinip hemen ona tapınmaya başladılar. Şimdi burada soru şudur: Suçlu ya da suçlular kimlerdir? Saptıran mı, saptırılanlar mı? Yoksa her ikisi de mi? Yoksa aralarında bulunan ilim sahipleri/hocalar mı? Hepsi suçlu ise, hesap ve suç sırası ne şekildedir?

Bu soruların cevaplarını öğrenmek için, Hz. Mûsâ’nın Tûr’dan dönüp de bu manzarayı gördüğünde nasıl hareket ettiğine bakmamız gerekmektedir? Yani Hz. Mûsâ ilk önce kimi hesaba çekti? Daha sonra kimleri?

Sırasıyla söyleyelim ki, mesele tam anlaşılsın:

1- Hz. Mûsâ, bu duruma şahit olduğunda önce kavmini hesaba çekti (Tâ-Hâ: 86). Fakat kavim, -her saptırılan kavmin tavrını ortaya koyup- Sâmirî’yi yani saptıranı suçladı (Tâ-Hâ: 87).

Evet, onlar diyordu ki:

“Biz kendi güç ve isteğimizle va’dine muhâlefet etmedik. Fakat (Kıbtî) kavmin süs eşyasından iğreti aldığımız ağırlıklar yüklenmiştik de onları (ateşe) attık. Sâmirî de böylece attı.” (Tâ-Hâ: 87)

Yani buzağıya tapınanlar özür olarak şunu demek istiyorlardı: “Biz, Kıbtî kavmin yani Mısırlıların ziynetlerinden bir takım yükler yüklenmiştik. Biz ziynetlerimizi bir buzağı yapmak niyetiyle atmadık. Ondan ne yapılacağını da bilmiyorduk. Fakat buzağı yapılıp önümüze getirildiğinde de ister istemez şirke bulaştık.”

Başka bir yaklaşıma göre; ihtimaldir ki, İsrâîloğullarına çölde ziynet eşyalarıyla yürümek zor gelmişti. Ziynet eşyalarını taşımaktan yorgun düştüklerinde, onların bir yerde toplanılmasına karar verilmiş, herkesin ne kadar altınının ve gümüşünün olduğunun tespitinden sonra, bu altınların ve gümüşlerin eritilip uzun çubuklar haline getirilerek yük hayvanlarının üzerine yüklenilmesi kararlaştırılmış yani süs eşyaları bu amaçla toplanılmış ve ateşe verilmiş olabilir. Ama sonradan bu ziynetlerle Sâmirî, böğüren bir buzağı yapmıştır ve kavmin önüne getirildiğinde de onlar tapınmaya başlamışlardır. Hâdise böyle bile gerçekleşmiş olsa, sonradan önlerine konulan buzağı heykeline tapınmaya başlayan bir toplum ma’zûr olabilir mi? Başkasını suçlamaları kendilerini kurtarabilir mi?

Özür olarak öne sürülen bu ifadeleri şu Âyetle birlikte okuduğumuz zaman, onların bu çirkin fiillerinden sonra pişmanlık duyduklarını göreceğiz:

“Buzağıya tapındıklarına oldukça pişman olup kendilerinin sapmış olduklarını görünce: ‘Andolsun eğer Rabbimiz bize acımaz, bizi bağışlamazsa elbette en büyük ziyana uğrayanlardan olacağız’ dediler.” (A’râf: 149)

Bütün bunlar, onların istikrarsız, kararsız ve birkaç gün yalnız başlarına bırakılsalar hemen putperestliğe dönecek azgın bir kavim olduklarını göstermektedir.

Mısırlıların putperest kültürleri, İsrâîloğullarının esaretleri sırasında üzerlerinde derin izler bırakmıştı. Bu noktanın iyice anlaşılması için iki örnek sunalım.

İsrâîloğulları, -Allah daha iyi bilir- uzun yıllar ya da asırlarca Mısır’da köle olarak kaldıktan sonra Yüce Allah onları Kızıldeniz’den bir mûcize ile karşıya geçirip, onları kurtarmış, Firavun ve adamlarını da denizde boğmuştur. Allah’ın bu mûcizevî yardımını gördükleri halde, yolda giderken bir putperest kavme rastladıklarında, Hz. Mûsâ’dan o kavmin putları gibi kendilerine put yapmasını istemişlerdir.

“İsrâîloğullarını denizden geçirdik. Kendilerine ait putlara tapagelen bir topluluğa rastgeldiler: ‘Ey Mûsâ, onların nasıl tanrıları varsa, sen de bize böyle bir tanrı yap’ dediler.

‘Siz gerçekten câhillik eden bir topluluksunuz’ dedi. ‘Şüphesiz ki onların içinde bulundukları (o putperest toplumun uydurma dini) yok olmaya mahkûmdur ve yapmakta oldukları da bâtıldır.’” (A’râf: 138, 139)

Bu durum, Mısır Firavunlarının hâkimiyetleri altında geçirdikleri kölelikleri esnasında içlerine işlemiş ve hayatlarına bulaşmış kötü tesirlerden kurtulamadıklarını göstermektedir. Onların bu vaziyetleri karakterleriyle alâkalı idi. Yoksa herkes yanlış yapabilir. Bu kimseler uyarıldıkları konularda ısrarla yanlışlar yapmaya devam etmektedirler.

Rasûlullah zamanında da bunun bir benzeri bir durum yaşanmıştı. Allah Rasûlü, küfür ve şirkten yeni ayrılmış, İslâm’da yeni olan bazı Müslümanların bir isteğini, İsrâîloğullarının Hz. Mûsâ’dan put istemelerine benzetmişti. Kısaca hatırlatalım:

“Rasûlullah aleyhisselâm Huneyn’e çıktığında yolda müşriklerin silahlarını (savaşın kendilerine zafer getirmesi maksadıyla) astıkları bir ağaç olan ‘Zât-ü Envât’ adı verilen bir ağaca uğradı. İnsanlar: Ey Allah’ın Rasûlü, onların ‘Zât-ü Envât’ı olduğu gibi bize de bir ‘Zât-ü Envât’ tayin et, dediler. Bunun üzerine Rasûlullâh: ‘Sübnânallâh’ dedi. ‘Bu söz, Mûsâ’nın kavminin Mûsâ’ya söylediği:

يَا مُوسَى اجْعَلْ لَنَا إِلَهًا كَمَا لَهُمْ آلِهَةٌ

‘Ey Mûsâ, onların nasıl tanrıları varsa, sen de bize böyle bir tanrı yap’ (A’râf: 138) sözüne benzedi. Nefsim elinde olan (Allah)’a yemin ederim ki, sizler kendinizden önceki Yâhûdî ve Hristiyanların yoluna mutlaka uyacaksınız’ buyurdu.” (Tirmizî, Fiten, 18; Müsned, 20892)

Hadîs’te geçen ‘Zât-ü Envât’ talebini, şirk ve küfürden henüz ayrılmış kimseler Peygamberimize teklif etmişlerdir. Rasûlullah bu acaip teklif karşısında taaccüp ettiği için ‘Sübhânallâh’ diyerek tepkisini ortaya koymuştur. Fakat onlar, haklarında tam bilgi sahibi olmadıkları ve önceden açıkça uyarılmadıkları bir konuda bu yanlışa düşmüşlerdir. Zira İslâm’a yeni girmiş kimselerdi. Rasûlullah ise, onların bu isteklerinin Mûsâ’nın kavminin, Mûsâ’dan put istemesine benzediğini ifade ederek, bu istekten sakındırmıştır. Zira kılıçları ağaca asarak o ağaç ile teberrük etmek ve bu davranıştan sonra, ağaca kılıçları asmanın zafer getireceğine inanmak, yardımı ve zaferi Allah’tan değil de, ağaçtan beklemek anlamına gelir. Onun için Peygamberimiz, bu isteğin, Mûsâ’nın kavminin tapınmak için istediği put gibi olduğunu beyan buyurmuştur. Rasûlullah’a bu isteklerini sunan kimseler, henüz yeni iman etmiş kimseler oldukları için, hakkında açıkça uyarılmadıkları bu meseleden dolayı şirke girmezler. Ama bu uyarıdan sonra bu inanca devam eden olursa, o zaman şirke girer. İsrâîloğullarının durumu çok farklıdır. Onlar defalarca uyarıldıkları konularda isyan etmeyi mizaç edinmişlerdir. Şöyle ki: Allah kendilerini Kızıldeniz’den geçirerek, Firavun’un zulmünden ve esaretinden kurtarıyor. Hz. Mûsâ kendilerine devamlı sûrette şirk koşmamalarını ve putlara tapınmamalarını öğütlüyor ama onlar denizi geçip yolda ilerlerken bir putperest kavme rastladıkları anda, birden içlerindeki put sevgisi canlanıyor, o kavme özeniyorlar, imreniyorlar ve kendilerini tutamayıp, Hz. Mûsâ’dan kendileri için bir put yapmasını istiyorlar. Bu ne büyük bir nankörlük, ne büyük bir dik başlılık ve ne büyük bir söz dinlemezliktir!

Putperestliğin İsrâîloğullarının içine işlediği ile alâkalı ikinci örneğimize geçip, konumuza devam edelim.

Hz. Mûsâ, Tûr’a gidince kavmi buzağıya tapınmaya başladı. Daha sonra Rabbimiz onlara tevbe etme fırsatı verdi. Hz. Mûsâ kavminden yetmiş kişi seçip (A’râf: 155), af dileyip tevbe etmeleri için onları Tûr-i Sînâ’ya götürdü.

“Andolsun ki Mûsâ, size apaçık deliller getirmişti. Sonra siz onun ardından kendinize zulmederek, buzağıyı (ilâh) edindiniz. Hani bir vakit, Tûr’u üstünüze yükselterek: ‘Size verdiğimize kuvvetle sarılın ve dinleyin’ diye sizden kesin söz almıştık. Onlar: ‘İşittik ve isyan ettik’ demişlerdi. Küfürleri sebebiyle buzağı (sevgisi) kalplerine içirilmişti. De ki: ‘Eğer mü’minler iseniz, imanınız size ne kötü şeyler emrediyor!’” (Bakara: 92) Tûr dağı üzerlerine yükseltilerek kendilerinden söz alınan kaç millet vardır? Ama İsrâîloğulları bir türlü yola gelmiyordu. Çünkü buzağı sevgisi onların iliklerine kadar işlemişti. Kalpleri onun sevgisiyle dopdoluydu. “İşittik ve isyan ettik” diyorlardı. Büyük ihtimalle onların çoğu, dilleriyle ‘işittik’ diyorlar ama fiilleriyle, davranışlarıyla ve yaşam tarzlarıyla da ‘isyan ettik’ diyorlardı. Bu kavmin macerası bitmez. Biz onların tevbe ve istiğfâr için gittikleri Tûr-i Sînâ’da bundan sonra başlarına geleni hatırlatalım ve bu faslı bitirelim.

“Mûsâ tayin ettiğimiz vakit(te buluşmaya gelmek) için kavminden yetmiş adam seçti. Onları o müthiş sarsıntı tutunca dedi ki: ‘Rabbim, eğer dileseydin onları da beni de daha önce helâk ederdin. İçimizdeki bir takım beyinsizlerin işledikleri yüzünden bizi helâk mi edeceksin? Zaten o ancak senin fitnendir (imtihanındır. -Tâ-Hâ: 85’e işârettir-). Sen onunla kimi dilersen saptırır, kimi dilersen hidâyete erdirirsin. Sen bizim velimizsin (işlerimizi yoluna koyan mevlâmız, efendimiz, hüküm koyucumuz, yardımcımız, koruyucumuzsun). O halde bizi bağışla, bize merhamet buyur! Çünkü Sen, bağışlayanların en hayırlısısın.” (A’râf: 155)

Bu bölümü iki konuda söz söylemeden bitirmeyelim:

Birincisi, İsrâîloğulları, Peygamberleri aralarından kırk günlüğüne ayrılınca doğru yoldan sapan, hemen bir put yapan ve o puta tapan bir toplumdur. Bugün bazı insanlar da, onlarla benzer özellikler taşırlar. Kimilerini az bir süre yalnız bıraktığınız anda, aynen İsrâîlî kavim gibi, Tevhîd’den sapıverirler!

İkincisi, İsrâîloğulları defalarca Allah’a ve Peygamberlerine verdikleri sözü bozmuşlar, yalan söylemişler, kendilerine lütfedilen ikramlara ve yardımlara karşı nankörlük etmişler ve vefâsız davranmışlardır. Yalanı, sözünden caymayı, anlaşmayı bozmayı, iyiliklere nankörlüğü ve vefâsızlığı kişilik haline getiren bu topluluğun sözlerine ve dostluklarına inanmaktan daha büyük bir cehâlet ve akılsızlık olamaz!

2- Hz. Mûsâ, kavminden sonra kardeşi (A’râf: 151; Tâ-Hâ: 30) Hârûn’u hesaba çekti (Tâ-Hâ: 92, 93).

A’râf: 150’e göre de, Hz. Mûsâ sırasıyla kavmini ve kardeşini sorguladı. Bu ikisi sorgulandıktan sonra geriye Sâmirî almaktadır. Bu Âyetten en sonunda da Hz. Mûsâ’nın onu sorguladığı anlaşılmaktadır. İsrâilî kaynaklara göre Hz. Hârûn, Hz. Mûsâ’dan üç yaş büyüktü yani abisi idi (Çıkış 7: 7).

3- En son olarak da Sâmirî’yi sorguladı (Tâ-Hâ: 95). Çünkü o kavmini saptırmıştı. وَأَضَلَّهُمُ السَّامِرِيُّ “…Sâmirî onları saptırdı.” (Tâ-Hâ: 85)

Konuyla ilgili Âyetleri okumak sûretiyle, bu maddeleri detaylandıralım.

A) HZ. MÛSÂ'NIN, KAVMİNİ SORGULAMASI:

“Mûsâ kızgın ve kederli bir şekilde kavmine döndü dedi ki: ‘Ey kavmim, Rabbiniz size güzel bir vaadde bulunmadı mı? Yoksa aradan geçen süre size uzun mu geldi? Yahut üzerinize Rabbinizden bir gazabın gelmesini mi istediniz de, bana olan vaadinizde durmadınız?’” (Tâ-Hâ: 86)

Görüldüğü gibi, Hz. Mûsâ kavminin Tevhîd’i terk edip buzağıya tapınmaya başladığını görünce önce kavmine hitâp ederek, onları sorguya çekiyor.

Kavmi, Hz. Mûsâ’ya cevap olarak, kendilerine Sâmirî’nin böğüren bir buzağı heykeli yaptığını ve  هَذَا إِلَهُكُمْ وَإِلَهُ مُوسَى فَنَسِيَ “İşte bu sizin de ilâhınız, Mûsâ’nın da ilâhıdır. Fakat (Mûsâ) unuttu” diyerek, kendilerini yoldan çıkardığını söylemişler. Tâbir-i câizse, bütün suçu Sâmirî’nin üzerine atmak istemişlerdir. Oysa kimin suçunun fazla olduğu meselesi bir yana, ortada bir suç ve o suçu işleyen suçlular vardır. O suçlular da kavmin kendisidir.

B) HZ. MÛSÂ'NIN, HZ. HÂRÛN'U SORGULAMASI:

Hz. Mûsâ, Tûr’a giderken kardeşi Hârûn’u yerine vekil bırakmış ve ona demişti ki:

وَقَالَ مُوسَى لأَخِيهِ هَارُونَ اخْلُفْنِي فِي قَوْمِي وَأَصْلِحْ وَلاَ تَتَّبِعْ سَبِيلَ الْمُفْسِدِينَ

“Kavmim içinde yerime geç, ıslâh et, fesatçıların yoluna da uyma.” (A’râf: 142)

Hz. Mûsâ, Kavminden sonra kardeşine yöneliyor ve onu hesaba çekiyor:

“(Mûsâ, Tûr’dan dönünce), ‘Ey Hârûn, onların sapıttıklarını görünce, bana uymaktan seni alıkoyan ne oldu? Yoksa emrime karşı mı geldin?’ dedi.” (Tâ-Hâ: 92, 93)

Hz. Mûsâ’nın bu sorusuna, Hz. Hârûn:

“Ey anamın oğlu, sakalıma başıma yapışma! Ben, bana: İsrâîloğulları arasında tefrika çıkardın ve benim sözüme (neden) uymadın? Diyeceğinden korktum” (Tâ-Hâ: 94) diye cevap vermektedir.

Hz. Hârûn’un bu sözü,  tefrikayı önlemek maksadıyla ta’vîz verdiği anlamına gelmez. Bilâkis Hz. Hârûn şirk karşısında ciddi bir mücadele vermiştir ve onları bu çirkin amelden sakındırmak için elinden geleni yapmıştır. Ama böylesi bir sonuçla karşılaşmayı bu kadar kısa bir süre içinde kimse beklemez ve öngöremez. Hele de putçuluktan defalarca sakındırılan bir kavimden beklenmemesi gerekir! Hz. Mûsâ, kavminden ayrılırken kardeşine “ıslâh etmesini ve fesatçılardan olmamasını” emretmişti. Fakat Hz. Hârûn öylesine büyük bir ifsâd ile karşı karşıya kaldı ki, bu durum karşısında problemi çözmek için muhtemelen ekstra tedbirler almak zorunda idi. Ama sapmayı tercih eden kavme mâni olamadı. Dolayısıyla Tâ-Hâ Sûresinin 94. Âyetinde geçen Hz. Hârûn’un o ifadelerinin anlamı, suçluluğun itirafı değil, tam aksine suçlularla ne denli mücadele ettiğinin ve bu mücadele esnasında da üzerine düşeni geciktirmeden yaptığının bir beyanıdır. Yani demek istiyor ki, bu fesattan ben mes’ûl değilim. O fesadı önlemek için çalışırken, o kadar çabuk davrandım ve yerinde kararlar aldım ki; hatta bu davranışımdan dolayı senin, “niye benden emir almayı beklemedin?” demenden bile korktum demek istemektedir.

Yahut da “niye benden emir almayı beklemedin” diyeceği korkusuyla bazı durumlarda sessiz kalma ihtimali de mümkündür. Bunun da anlamı şudur: Böyle bir davranış atâlet ya da ta’vîz değil, mevcut durumu daha da kötüleştirmeme hassâsiyetidir. Çünkü Hz. Mûsâ giderken kendisine fesatçıların yoluna uymamasını emretmişti. Bu durumda hakkında emir almadığı bir meselede kendi atacağı adım sebebiyle fesâdın daha çok yayılmasından korktuğu düşünülebilir. Allah en iyi bilendir.

Hz. Hârûn'un, Sâmirî’nin ameline ve kavmin de putçuluğa dönüşüne mâni olmaya çalıştığını daha iyi anlamak için A’râf Sûresinin 150. Âyetini de okumak yerinde olacaktır:

“(Hârûn): ‘Ey anamın oğlu! Bu kavim gerçekten beni zayıf buldular, neredeyse beni öldüreceklerdi bile. Sen de bana düşmanları sevindirecek bir iş yapma ve beni o zâlimler güruhu ile bir tutma’ dedi.”   

Âyetten açıkça anlaşılıyor ki, Hz. Hârûn, kavmi karşısında yalnız kalmıştır, onlarla mücadele etmiştir, hatta neredeyse kavmi onu, kendilerine karşı geldiği için öldüreceklerdi. Bu nedenle, Hz. Mûsâ’ya “beni azarlayıp düşmanları sevindirme ve beni o müşriklerle bir tutma, çünkü ben onlardan da amellerinden de beriyim” demektedir. Bu ifadeden, kavim arasında gerek Hz. Mûsâ’nın ve gerekse Hz. Hârûn’un pek çok düşmanlarının da bulunduğu anlaşılmaktadır.

Onun haklılığı ortaya çıkınca, Hz. Mûsâ dedi ki:

“Rabbim, beni de kardeşimi de bağışla! Bizi rahmetine al. Sen, rahmet edenlerin en merhametli olanısın.” (A’râf: 152)

Bir inceliğe temas etmeden geçmeyelim. Hz. Mûsâ, kavminin sapıttığını görünce elindeki levhaları yere bırakmıştır. Zira imanın kaybedildiği bir yerde insanların amelî yönden ıslâhlarının bir önemi yoktur. İlâhî ahkâm, iman üzerine binâ edilir. Binânın temeli çürükse ya da binâ temelsiz ise, duvarlarla, çatılarla, iç veya dış tezyinatla meşgul olunmaz. Buradan da anlıyoruz ki, bir toplumun ıslâhında öncelik Tevhîd olmalıdır. Tevhîd’i kaybeden bir toplumda nazarî ve fıkhî bilgilerin ta’lîm ve terbiyesinden önce, Tevhîd’in şartları ve imanın hakikatleri öğretilmelidir. Kavminin içine düştüğü hali görünce Hz. Mûsâ’nın elindeki levhaları yere bırakması, hem onun çok üzüldüğünü ve öfkelendiğini hem de durumun çok ciddi olduğunu göstermektedir. Hz. Mûsâ, öfkesi gidince levhaları tekrar almıştır. Hatta o levhaların bir nüshasında şöyle yazılı idi: “Rabblerinden korkanlar için hidâyet ve rahmet vardır.” (A’râf: 154). Yani ancak Rabblerinden korkan kimseler, sapıklıktan hidâyete, azaptan rahmete ulaşabilirler.

Hz. Mûsâ, kavminden sonra kardeşini de sorguladı ama onun görevini yaptığını anlayınca, hem kendisi için hem de onun için Allah’a dua etti. Demek oluyor ki, bir toplumda fesâd ve ifsâd var ise; oradaki ilim sahipleri görevlerini yaptıkları sürece suçlu değildirler. Ama şirki benimseyen toplum suçludur ve yaptıklarından mes’ûldür. Ayrıca şu nokta da çok önemlidir. Şirk koşan bir toplumun ebedî azâba müstahak olması noktasında, “hocalar” denilen kimselerin görevlerini yapıp yapmamalarına bakılmaz. Yani hocalar (ilim ehli, bilenler vs.) o toplumu uyarıp, fesâdı önlemeye çalışmadılarsa ya da bizzat kendileri o toplumu saptırdılarsa, o toplumun, azâbı hak etmeyeceği ve cezalandırılmayacağı düşüncesinin İslâm’da yeri yoktur! Bildiği halde görevini yapmayanlar da, öğrenmeyip câhil kalıp da saptırıcılara ve şeytanlara uyanlar da hep birlikte cehennemi boylayacaklardır. Bu konuda Kur’ân’da Âyetler çoktur. Hakkı gizleyenlerin görecekleri azâbın büyüklüğü de başka bir meseledir. Birileri hakkı gizleyip şirki ve putçuluğu güzel gösterdiler diye, bâtıl yolları din edinenler ma’zûr olmayacaktır.

Birkaç Âyet okuyalım:

“Yüzlerinin ateşte evirilip çevrileceği o günde diyecekler ki: “N’olaydı, keşke biz Allah’a ve Rasûlüne itaat etseydik.” Diyecekler ki: “Rabbimiz gerçekten biz, yöneticilerimize ve büyüklerimize itaat ettik, onlar da bizi yoldan saptırdılar. Rabbimiz onlara azaptan iki kat ver ve onları büyük bir lânetle lânetle (rahmetinden kov)!” (Ahzâb: 66-68) 

“O zaman kendilerine uyulanlar, uyanlardan hızla uzaklaşmıştır. Onlar azabı görmüşler, aralarındaki bütün bağlar da kopmuştur. Uyanlar: ’Keşke bizim için (dünyaya) bir dönüş olsaydı da (bugün) onların bizden uzaklaştıkları gibi biz de onlardan uzak dursaydık!’ derler. Böylece Allah, bütün amellerini pişmanlıklar halinde kendilerine gösterecektir. Ve onlar, ateşten de çıkacak değillerdir.” (Bakara: 166, 167)

“Kâfir olanlar dediler ki: ‘Biz bu Kur’ân’a da bundan önce gelen kitaplara da inanmayız.’ Sen o zâlimleri Rabbleri huzurunda durdurulmuş, sözü birbirlerine döndürürlerken bir görsen! Güçsüz bırakılan (mustaz’af) tâbiler büyüklük taslayan (müstekbir)lere: ‘Siz olmasaydınız, biz elbette iman edenler olurduk’ derler. Büyüklük taslayan önderler, güçsüz bırakılanlara derler ki: ‘Size geldikten sonra sizleri hidâyetten biz mi alıkoyduk? Hayır, siz zaten günahkâr kimseler idiniz.’ Güçsüz bırakılanlar, büyüklük taslayanlara derler ki: ‘Hayır, gece gündüz hilekârlıklar(ınız bizi bu hâle koydu). Çünkü siz bize Allah’ı inkâr etmemizi, O’na ortaklar koşmamızı emrederdiniz.’ Azâbı göreceklerinde ise (hep birlikte) pişmanlıklarını gizleyeceklerdir. Biz de kâfirlerin boyunlarına tasmalar koyarız. Ya onlar işleyegeldiklerinden başkası ile mi cezalandırılacaklar?” (Sebe’: 31-33)

C)  HZ. MÛSÂ'NIN, SÂMİRÎ'Yİ SORGULAMASI:

Hz. Mûsâ en son olarak da insanların tapmaları için buzağı putunu yapan Sâmirî’yi sorgulamaktadır.

“(Mûsâ, Hârûn’un özrünü kabulden sonra Sâmirî’ye dönüp): ‘Senin bu yaptığın nedir ey Sâmirî?’ dedi.” (Tâ-Hâ: 95)

O da, bir sonraki Âyette (Tâ-Hâ: 96), yaptıklarını nefsinden yaptığını söylemiştir. Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi; Sâmirî, kavmin ziynet eşyalarını eritmiş (Tâ-Hâ: 87) ve daha sonra o erittiği ziynetlerin arasına Cebraîl’in atının ayağının bastığı yerden bir avuç toprak alıp onları birbirine karıştırmış (Tâ-Hâ: 96), sonunda da onlara böğüren bir buzağı heykeli yapmış (Tâ-Hâ: 88), kavmi de o buzağıyı ilâh edinmiş (A’râf: 148), Sâmirî de onları böylece saptırmıştı (Tâ-Hâ: 85). Sâmirî, Kıbtîlerdendi ve münâfık bir kimse idi.

Kur’ân-ı Kerîm’de “Mevdûî Tefsîr” التَّفْسِيرُ الْمَوْضُوعِى  (Konulu Tefsîr) yöntemiyle ele aldığımız bu kıssanın üçüncü maddesinden şunu anlamalıyız ki, bir toplum içindeki ilim sahiplerinin sorumlulukları farklıdır. Hz. Hârûn, Hz. Mûsâ tarafından görevlendirildiği için, öncelikle o toplumdaki fesattan mes’ûl sayılmıştır. Bu nedenle de Hz. Mûsâ, toplumu ifsâd eden kimseden önce kardeşini sorgulamıştır. Tabii ki Sâmirî de kendisinde bulunan ilmi, kötülük için kullandığı ve insanları müşrikliğe sevk ettiği için hem dalâletinin (sapıklığının) hem de idlâlinin (saptırıcılığının) cezasını görecektir.

Yukarıda, “kendilerine uyulan saptırıcılar”la alâkalı birkaç Âyet zikrettik. Saptırılanlar ile saptıranlar arasında cehennemde tartışmalar olacaktır ve birbirlerini suçlayacaklardır. Ama onların bu konuşmalarının Allah katında bir kıymeti yoktur. Her iki zümre de ebedî azâba mahkûm olmaktan kurtulamayacaktır. Toplum içinde büyüklenenlere, eşraftan sayılan kimselere ve yöneticilere tâbi olanlar, kendilerini onların saptırdıklarını söyleyecekler ve onlara beddua edeceklerdir:

رَبَّنَا آتِهِمْ ضِعْفَيْنِ مِنَ الْعَذَابِ وَالْعَنْهُمْ لَعْنًا كَبِيرًا 

“Rabbimiz onlara azaptan iki kat ver ve onları büyük bir lânetle lânetle (rahmetinden kov)!” (Ahzâb: 68)

Allah saptıranlara iki kat azâp verecektir: Dalâletlerinin ve idlâllerinin yani sapkınlıklarının ve saptırıcılıklarının azâbını… Bunlar uyulanların durumu. Peki, saptırıcılara uyanların ve haktan yana uyuyanların  hâli ne olacak? Onlar da hem hakkı öğrenmeyip câhil kaldıklarının hem de sapıklığı tercih ettiklerinin azâbını göreceklerdir. İki zümreye de iki kat azap! Ve büyük bir lânet! Ve'l-Iyâzu Billâh! (Allah’a sığınırız!)

Âyetlerle bitirelim:

“O günde (her) zâlim ellerini ısırıp: ‘Keşke peygamberle birlikte hak yolu tutmuş olsaydım’ der. ‘Eyvah bana, keşke falanı dost edinmeseydim.’ Andolsun ki bana geldikten sonra beni Zikirden o saptırdı. Zaten şeytan insanı yardımsız olarak ortada bırakır.’” (Furkân: 27, 28),

“Elbette Biz kâfirlere şiddetli azâbı tattıracağız. Ve onları yapageldiklerinin en kütüsü ile cezalandıracağız. İşte bu, Allah düşmanlarının cezasıdır. Ateştir. Bizim Âyetlerimizi bilerek inkâr etmeleri sebebiyle bir ceza olarak, onlar için orada ebedilik yurdu vardır. Kâfirler diyecekler ki: ‘Rabbimiz, cin ve insanlardan bizi saptıran o iki kişiyi bize göster ki, en aşağıda olanlardan olsunlar diye onları ayaklarımızın altına alalım.” (Fussilet: 27-29)

Allah’ın Kitâbından bir hakikati gizleyenlere hem Allah, hem de tüm lânet ediciler lânet eder. Bununla beraber, şartlarını gerçekleştirerek tevbe edecekler için tevbe kapısı açıktır. Küfür ve şirklerinden tevbe etmeden ölenlere ise Allah, melekleri ve bütün insanlar lânet eder. Onlar sürekli o lânet içinde kalırlar; ne azapları hafifletilir ne de cehennemde kendilerine mühlet verilir!

“Gerçekten, indirdiğimiz apaçık delilleri ve hidâyeti, Biz Kitâp’ta insanlara açıkça bildirdikten sonra gizleyenler var ya; işte onlara hem Allah lânet eder hem de bütün lânet ediciler lânet eder. Ancak tevbe edenler, (durumlarını) düzeltenler, (gizlediklerini) açıklayanlar müstesnâ. Artık onların tevbelerini kabul ederim. Ben, tevbeleri çokça kabul edenim, çok merhametli olanım. Şüphesiz ki, (Âyetlerimizi) inkâr edip de kâfir olarak ölenler var ya; işte Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların lâneti onların üzerinedir. Onlar sürekli lânet içinde kalırlar. Ne azâpları hafifletilir ne de onlara mühlet verilir. İlâhınız tek bir ilâhtır. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O, Rahmândır, Rahîmdir.” (Bakara: 159-163)

İnkâr edenlerin hâli budur! Hiç bahane aramaya gerek yok!

Şirk koşanlar ve küfre sapanlar kendi nefislerinden başkasını suçlamasınlar! Onlar hidâyete kalplerini açtılar da, şeytanlar, tâğûtlar ve saptırıcılar mı buna engel oldular? Kim, kimin hidâyetine engel olabilir? Bu mümkün müdür?

Kur’ân’dan, kâfirlerin bir temennisini zikredelim ki, bugün küfür içinde olanlar, yarın bu temennide bulunacak olan kâfirler zümresinde bulunmasınlar!

“O inkâr edenler, keşke (zamanında) Müslüman olsaymışlar diye, temenni edeceklerdir. (Şimdi) bırak onları; yesinler, faydalansınlar, emel (arzuları) onları oyalayadursun. Yakında bileceklerdir.” (Hicr 2, 3)

20 Ekim 2016 / Perşembe

Yusuf Semmak

Bağlantı | kategori: TEFSİR | tarih: 20/10/2016 | Yorum(1) | Yorum yaz
Yusuf SemmakKİMLER SUÇLU?

Bir toplumda insanlar küfre, şirke ve dalâlete düşerlerse, öncelikli mes’ûliyet kimindir?

a) Saptıranlar
b) Sapanlar
c) İlim sahipleri
d) Hepsi

Siz ne cevap verirdiniz bu soruya?

Büyük ihtimalle, kimileri “saptıranlar”, kimileri de “ilim sahipleri” derlerdi değil mi? Ama öyle değil! Bir toplumda insanlar dalâlete ve şirke düşüyorlarsa, onları saptıranlardan önce ya da onları uyaran yahut da uyarıda gevşeklik gösteren ilim ehlinden önce, ilk mes’ûliyet sapıtanlara aittir. Çünkü Allah’a şirk koşmak sorumsuzluktur ve en büyük suçtur. Bu sapma, birilerinin tesiriyle de olsa, sapan kimse suçludur. Saptıran kimse, saptırıcılığının ayrıca cezasını görecek olsa da, sapıtan kimseler, câhilliklerinin ve dalâletlerinin suçunu yükleneceklerdir ve ma’zûr olmayacaklardır. Kıyâmet günü, Allah’a şirk koşmanın hiçbir mazereti ve affı olamaz. Bu konu o kadar önemlidir ki, maalesef ki pek çok kimse sorumluluk duygusundaki zayıflıktan dolayı mes’ûliyeti ve suçu başkalarına yükleme ve kendini aklama içgüdüsüyle ya saptıranları ya da ilim sahiplerini dillerine dolayıp kendilerini zeytinyağı gibi üste çıkarmaya çalışırlar. Ben aklı başında sanılan nice kimselerden bunu defalarca duymuşumdur. Oysa bakınız, Hz. Mûsâ, Rabbiyle sözleştiği için Tûr’a gittiğinde onun ardından bir süre sonra Sâmirî, İsrâîloğullarına buzağı şeklinde bir put yapıp, o puta tapmalarını sağlayarak onları saptırmıştır. Hz. Hârûn da onları putçuluktan vazgeçirmeye muktedir olamamıştır... Bu hengâmede ise, Mûsâ aleyhisselâm Tûr’dan dönüyor... Evet, ilk olarak kimi hesaba çeker sizce? Çoğu kimse, onları saptıran Sâmirî’yi der değil mi? Daha sonra da eğer Hz. Hârûn bir peygamber olmasa, sadece bir âlim olsaydı, öncelikli olarak onun hesaba çekilmesinin münasip olduğu düşünülürdü. Yahut da onun konumundan ilim ehlinin sorgulanmasının öncelikli olduğu çıkarılabilirdi... Ama dediğimiz gibi, hiç de öyle olmadı! Kur’ân-ı Kerîm, bu konuyu bize nakleder ve Hz. Mûsâ’nın hesaba çektiği kimseleri sırasıyla bizlere şöyle haber verir:

1- Önce sapıtan toplumu,
2- Sonra saptıran Sâmirî’yi,
3- En sonunda da bir toplumda ilim ehli statüsündeki Hz. Hârûn’u, (yani ilim ehlini, Hârûnları).

Bu konu o kadar önemlidir ki, bu nedenle “ŞİRKE VE SAPIKLIĞA SÜRÜKLENEN BİR TOPLUMDA SUÇLULAR KİMLERDİR?” başlığı altında, Hz. Mûsâ’nın hayatının bu kesitini “konulu tefsîr” mâhiyetinde ana hatlarıyla ve maddeler hâlinde özetledik ki, insanlar, sorumsuzlukla veya başkalarını suçlamakla Allah katında kurtulamayacaklarını anlamış olsunlar...

İstifâde edilmesi ve hidâyetlere vesile olması duasıyla.
tarih: 15.06.2017
YORUM YAZINIZ
İSMİNİZ

E-Posta (Gizli)

Web siteniz

Yorumunuz

Güvenlik kodu
Son Konular • NASİHATLER 13
• Dinin Aslında Cehalet Mazeret midir? (PDF Oku/İndir!)
• Muhtelif Konularda KISA KISA - 4
• Allah Teâlâ, Neden Kur’ân’da Bazı Yerlerde “Biz” Zamiri ile Hitap Buyurmuştur?
• Vâv ve Yâ Harflerinden Önceki Harfi Meftûh Olan Emsile-i Hamse'ye Nûn-u Sakîle'nin Dâhil Olması:
• NASİHATLER 12
• İftiâl (افْتِعَال) Bâbı ile Alâkalı Sarf Kâideleri
• GENELDE YANLIŞ KULLANILAN KELİMELER VE DOĞRU YAZILIŞLARI:
• Kur'an'da Peygamberimize Nasıl Hitap Edilmiştir?
• Muzari' Fiilin Şimdiki ve Gelecek Zamana Salahiyeti:
• Muhtelif Konularda KISA KISA - 3
• Şirke ve Sapıklığa Sürüklenen Bir Toplumda Suçlular Kimlerdir?
• 22- Ömer Nesefî Akaidi Tercüme ve Şerhi 6 (Ders Videosu)
• NASİHATLER 11
• Arapça'da 'zuu' ve 'sahib' edatlarının arasındaki fark nedir?
• EY RABBİMİZ!
• ASHAB-I KEHF HAKKINDA:
• NASİHAT BAHÇESİ
• KİTAPLARIMIZ HAKKINDA BİLGİLENDİRME:
• “Kadınlar Havuza Girebilir mi?” Sorusuna Verdiğimiz Kısa ve Özlü Cevap
• Kadın Sesiyle ve Çalgı Aletleriyle İcra Edilen Şarkı, Türkü, Ezgi ve İlahiler Hakkında Bir Soruya Verdiğimiz Cevap
• NASİHATLER 10
• Muhtelif Konularda KISA KISA - 2
• NASİHATLER 9
• “Ticaret yapıyorum ama maddi ve manevi anlamda bir türlü rahata eremiyorum” mu diyorsunuz?
• 21- Hadis Dersleri -1 (Ders Videosu)
• SESLİ HADİS DERSLERİ - YAKINDA!
• Sesli Ders Videoları Arşivi (Yusuf Semmak)
• ARAPÇA DERSLERİ (ZAMİRLER) -5-
• Kadınların Saçlarını Kısaltmaları Câiz midir?
• Muhtelif Konularda KISA KISA - 1
• Ömer Nesefî Akâidi Tercüme ve Şerhi 5 (Ders Videosu)
• İNFÂK BİLİNCİNİ KUŞANMAK!
Son Yorumlar
Yusuf Semmak
SÜNNETTE BÖYLE BİR PAZARLIK ANLAY
mahmut konur
BİR AYET "Mümin kadınlara da bak
Erkan
Allah razı olsun
ismail
bayildim
Yusuf Semmak
NOT: Bir Hristiyanla tartışan bir
Yusuf Semmak
KİMLER SUÇLU? Bir toplumda ins
Yusuf Semmak
SAHÛR VAKTİNİN SON BULMASI VE SAB
ali
Güzel bir anlatım olmuş ALLAH(C.C
Yusuf Semmak
MUHÂCİRLERLE ENSÂR’IN KARDEŞLİĞİ:
Ece
Harika çok teşekkürler
meryemnazyazğan
Çok güzel anlatmışsınız, şimdi ço
Yusuf Semmak
DİLİN, BEYÂNIN, OKUMANIN, YAZMANI
Yusuf Semmak
Bir meâlde şöyle geçiyor: "Bunun
Yusuf Semmak
“Mütevâzı’, mutevazı” (م
Yusuf Semmak
Esmâül Hüsnâ: Yanlış – el-Esmâul
Yusuf Semmak
Müşkül: Yanlış – Müşkil (kapalı,
Yusuf Semmak
Nasılki: Yanlış – Nasıl ki: Doğru
Yusuf Semmak
“MESS”: Değme, dokunma, temas,
Sibel EKİNCİ
Muhterem Hocamız Feriduddin AYDIN
2017
çok detaya girmişsiniz ama tşr
Melek
Çok güzel
Nagihan
okudum süper çok beğendim
Mehmet ARAZ
Çok güzel olmuş,başarılarınızın d
Yusuf Semmak
KANDİL KUTLAMAK BİD'AT'TIR! Ka
Yusuf Semmak
Nesefî Akâidi derslerimizi 6'ya k
Elif
Bu akaid derslerinizden bölüm6 ya
Beyza
Harika
büşra
Çok iyi olmuş
Yusuf Semmak
MODERNİZM, KADINLARIN BAŞÖRTÜLERİ
zeyra
İsime yaradi saol
Şüheda
Helal be sırf kapanmak nefislerin
Ümit
Amin Er-Rahman Er-Rahim Allah
Vedat
Soruyu soran ben değilim ama aydı
© 2012 YUSUFSEMMAK.COM