Araştırmacı, Yazar

ANASAYFA
BİZE ULAŞIN
BİZİ TAKİP EDİN
AMACIMIZ
KUR'AN DİNLE
KİTAPLARIMIZ
NOT DEFTERİ
Allah’ım, sana hamdederek başlıyoruz. İnsanlığa kurtuluş yolunu göstermesi için gönderdiğin Hz. Muhammed aleyhisselâm’a, onun temiz ailesine, güzide ashabına salât ve selâm gönderiyoruz. Bizleri esâtîru’l-evvelîn’den yani bizden önceki câhil toplumların üstûre’lerinden, efsânelerinden, mitolojilerinden, menkıbelerinden, masallarından, hikâyelerinden, kıssalarından, ilim ve hikmetten yoksun satırlarından, yazdıklarından, çizdiklerinden, söylediklerinden, yaptıklarından, ferdî, ailevî ve sosyal değer yargılarından, geleneklerinden, âdetlerinden, alışkanlıklarından ve modalarından muhafaza eyle! Ey kalpleri bir halden başka bir hale çekip çeviren Allah’ım! Kalplerimizi Dîn-i İslâm üzere sâbit kıl. Doğru yola ilettikten sonra, kalplerimizi bâtıl’a kaydırma! Bize katından rahmet bağışla; bizi ve bizden önce yaşamış tüm mü'min kardeşlerimizi mağfiret eyle. Allah’ım, sen affedicisin, affı seversin, bizleri de affet! Senin her şeye gücün yeter! Bu yazımızda, Hz. Hızır’ın şu an itibariyle hayatta olup olmadığını, Allah’ın izniyle, açıklamaya çalışacağız. Doğrular Allah’tandır. Rabbim hepimizi doğrulardan kılsın.

 

ŞU ANDA HIZIR HAYATTA MIDIR?

Allah’ım, sana hamdederek başlıyoruz. İnsanlığa kurtuluş yolunu göstermesi için gönderdiğin Hz. Muhammed aleyhisselâm’a, onun temiz ailesine, güzide ashabına salât ve selâm gönderiyoruz.

Bizleri esâtîru’l-evvelîn’den yani bizden önceki câhil toplumların üstûre’lerinden, efsânelerinden, mitolojilerinden, menkıbelerinden, masallarından, hikâyelerinden, kıssalarından, ilim ve hikmetten yoksun satırlarından, yazdıklarından, çizdiklerinden, söylediklerinden, yaptıklarından, ferdî, ailevî ve sosyal değer yargılarından, geleneklerinden, âdetlerinden, alışkanlıklarından ve modalarından muhafaza eyle!

Ey kalpleri bir halden başka bir hale çekip çeviren Allah’ım! Kalplerimizi Dîn-i İslâm üzere sâbit kıl. Doğru yola ilettikten sonra, kalplerimizi bâtıl’a kaydırma! Bize katından rahmet bağışla; bizi ve bizden önce yaşamış tüm mü'min kardeşlerimizi mağfiret eyle. Allah’ım, sen affedicisin, affı seversin, bizleri de affet! Senin her şeye gücün yeter!

Bu yazımızda, Hz. Hızır’ın şu an itibariyle hayatta olup olmadığını, Allah’ın izniyle, açıklamaya çalışacağız. Doğrular Allah’tandır. Rabbim hepimizi doğrulardan kılsın. 

Hz. Hızır’ın hayatta olup olmadığının tespiti için, “Hızır insan mıdır yoksa melek midir?” sorusuna cevap aramamız gerekmektedir. Bu soru, Hızır’ın kimliğinin tespitinde anahtar sorudur.

Kehf Sûresindeki anlatıldığına göre, Hz. Mûsâ, Hızır ile yolculuk yapmıştır. Hızır kelimesi Kur’ân’da geçmemektedir, Sahîh Hadîslerde bu isim zikredilmiştir. [1] Âyette, “kendisine tarafımızdan rahmet verdiğimiz ve katımızdan ilim öğretmiş olduğumuz kullarımızdan bir kul” [2] tabiri geçmektedir.

Bu seyahat esnasında Hızır aleyhisselâm, bindikleri bir gemiyi deldi [3], karşılaştıkları bir erkek çocuğu öldürdü [4] ve uğradıkları bir kasaba halkından yiyecek istediler, onlar ise kendilerini misafir etmek istemedi. Hızır ise, orada yıkılmaya yüz tutmuş bir duvarı onarıp yükseltti. Bunun karşılığında ücret de almadı. [5] Bütün bunları o, Allah’ın kendisine gabya dair haberler bildirmesiyle yapmıştır. Gemiyi delmesinin nedeni olarak, geminin denizde çalışan yoksullara ait olduğunu ve geminin gittiği yerde sağlam gemileri gasp eden zâlim bir hükümdarın bulunduğunu söylemiştir. Gemide bulunanlar, bu hükümdarın durumunu bilmiyorlardı. Yüce Allah, bu durumu Hızır’a bildirince o da gemiyi delerek onda kusur meydana getirmiştir. Gemiyi delmiştir ki, o zâlim melik, gemiye el koymasın. [6] Erkek çocuğu öldürmesinin nedeni olarak ise, bu çocuğun anne ve babasının mü’min kimseler olduklarını ve ileride büyüdüğünde bu çocuğun anne ve babasına azgınlık ve nankörlük ederek, onlara eziyet edeceğini belirtmiştir, Ayrıca Allah’ın, o çocuğun yerine daha temiz, daha hayırlı ve daha merhametli bir çocuk vermesini dilemiştir. [7] Tamir ettiği duvarın nedenini ise, oradaki evin duvarının, babaları sâlih bir zat olan iki yetim çocuğa ait olduğunu, duvarın altında, çocuklar büyüyünce sahip çıksınlar diye saklanmış bir hazine bulunduğunu, duvarın erken yıkılıp da hazinenin erken ortaya çıkmasını önlemek için duvarı tamir edip sağlamlaştırdığını söyleyerek açıklamıştır. [8] Hz. Mûsâ’nın, iç yüzünü bilmediği için tahammülsüzlük edip, her defasında itiraz ettiği bu üç olayı da Hızır, kendiliğinden yapmadığını açıklamıştır.

Bu kıssada Rabbimiz, öldürülmesini emrettiği o çocuğun büyüyünce anne ve babasına azgınlık edip, onları küfre zorlayacağını bilmektedir. Onun yerine vereceği çocuğun da daha temiz ve daha merhametli olacağını biliyor. Delinen gemiyi, arızalı olduğu için zâlim hükümdarın gasp etmeyeceğini, yükseltilen duvarın çocuklar büyüyünceye kadar altında hazineleri gizleyeceğini, o duvar düzeltilmeseydi, hazinelerin ortaya çıkıp başkalarının onu alacağını da bilmektedir. Kendilerine define bırakan o iki yetim çocuğun babalarının sâlih bir zat olması ve o kimsenin Allah katındaki değeri nedeniyle, yetimlerinin mağdur olmaması için Rabbimiz, Hızır’a böyle emretmiştir.

Bu ilginç kıssa, Allah’ın gaybdan her halükârda haberdar olduğunun bir ispatıdır. Bununla beraber, meselenin önemli bir yönü daha vardır; o konu üzerinde bir nebze durmak istiyoruz. O da, Hızır’ın insan mı yoksa melek mi olduğu meselesidir. Bu soruya cevap aramak, “Hızır hayatta mıdır yoksa ölmüş müdür?” sorusu üzerinde yoğunlaşmaktan daha belirleyici olacaktır. Çünkü; Hızır’ın insan mı yoksa melek mi olduğu sorusu karşılığını bulunca, Hızır’ın hayatta olup olmadığı da açıklık kazanacaktır. Hızır’ın insan olduğunu söyleme durumunda, onun vefat ettiğini de kabul etmek gerekecektir.

Çünkü Peygamberimiz hayatının sonlarında:

“Yüz sene sonra, bugün yaşayanlardan hiç kimse hayatta kalmayacaktır” [9] buyurmuştur. Hızır’ın melek olduğunu kabul ettiğimizde ise, onun şu anda yaşamakta olduğunu da kabul etmiş oluruz.

Alimlerin çoğunluğuna göre, Hızır şu an hayattadır. İmam Buhârî, Ebû Bekir İbnu’l Arabî, Ebû Ya’lâ b. el-Ferrâ gibi bazı âlimlere göre ise, Hızır şu an hayatta değildir.

Hızır’ın şu an itibariyle hayatta olmadığını söyleyenler, yukarıda zikrettiğimiz Hadîs-i Şerîf ile Rabbimizin şu buyruğunu delil gösterirler: “Senden önce hiçbir beşere ebedîlik vermedik [10] Bu delillere göre; Hızır aleyhisselâm –ister nebî olsun, ister velî olsun- eğer bir insan ise, o vefat etmiştir ve şu an hayatta değildir. Ama o bir melek ise, şu anda hayattadır.

Peygamberimiz:

 يَرْحَمُ اللَّهُ مُوسَى لَوْ كَانَ صَبَرَ فَقَصَّ اللَّهُ عَلَيْنَا مِنْ خَبَرِهِمَا

“Allah, Mûsâ’ya rahmet etsin. Mûsâ sabretseydi de, aralarında geçecek hâdiselerden Allah bize anlatsaydı” [11] buyurmuştur.

İmam Buhârî bu Hadîs’i, Hızır’ın hayatta olmadığına delil olarak getirmiştir. Bu görüşteki âlimler, eğer Hızır hayatta olmuş olsaydı, Rasûlullah’ın böyle bir temennide bulunmasına gerek kalmazdı. Allah, onu Peygamberimizin huzuruna gönderir ve ona hayret verici şeyler göstermesini sağlardı, demektedirler. Fakat bu sözler, Hızır’ın bir insan olma ihtimali üzerine söylenmektedir. Hızır’ın bir melek olması durumunda, insanların bu tür beklentiler içerisinde yorum yapmaları anlamını yitirir. Zaten Allah, Peygamberimize, irâde buyurduğu zaman gabya ait haberler vermekteydi. Rasûlullah’ın bu Hadîsteki temennisini de, ikisi arasında geçen hâdiselerle sınırlı anlamak gerekir. Yoksa Peygamberimizi, evrenin işleyişine dair, Allah diledikçe bilgilendirmekteydi. Peygamberimizin, “Mûsâ sabretseydi de, aralarında geçecek hâdiselerden Allah bize anlatsaydı” sözünden, o hayatta değildir ya da hayatta olsaydı ben de onunla benzer şeyleri yaşamak isterdim, şeklinde bir anlam çıkarmak zordur.

Aslında Kehf Sûresindeki kıssayı dikkatlice okuyan bir kimse, onun, insanların sorumlu olduğu şerîatla mükellef olmayan farklı bir varlık olduğunu hemen anlar. Her ne kadar ona verilen rahmetin “vahiy ve nübüvvet” olduğunu söyleyen âlimler olsa da, onun nebî, rasûl yahut velî olmadığı; bilâkis gerektiğinde insanların canlarını alma ve tabiattaki olayları Allah’ın irâdesine göre düzenleme konusunda yetkili bir melek olduğu ihtimali daha kuvvetlidir. Kaldı ki zaten melekler, her gün ve sürekli şekilde bu işleri yapmaktadırlar…

Bütün Peygamberlere vahyedilen İlâhî buyruklar arasında haram olan ve insanların men edildiği bu türden davranışları, İlâhî buyruklara rağmen, bir insanın müstesnâ olarak gerçekleştirdiğini söylemek zordur. Bu kabul edilecek olsa, Kur’ân’daki bu istisnâyı, insanlar bazı ilham ve illetlerle genelleştirirler; haramları ve yasakları çiğnemeye başlarlar! Allah ise böyle bir fitneyi murâd etmez. O halde meselenin aslı nedir? Kısaca açıklayalım…

Hızır aleyhisselâm’ın bu yaptıklarının iki tanesi, insanın yaratılışından beri var olan kanunlara aykırı gözüktüğü halde, diğeri olumlu bir davranıştır. Fakat o, bütün bunları “İlâhî emir” doğrultusunda yapmıştır. Ancak buradaki asıl mesele, Hızır’ın bu işleri kimin emriyle yaptığı değil, bu emrin niteliğinin ne olduğudur. Zaten Hızır da, bu işleri kendi yetkisiyle yapmadığını, Allah’ın emriyle hareket ettiğini belirtmektedir.

Bu durumda burada önemli bir soru ortaya çıkmaktadır. O da, Hızır’ın insan mı yoksa melek mi olduğu sorusudur. Âlimler; bu konuda ihtilâf etmişlerdir. Hızır’ın nebî (peygamber), rasûl, melek ya da velî olduğunu söyleyenler olmuştur.

Şu bir gerçektir ki, hiçbir insan kendisine gelen bir ilhâm ya da içgüdüsüyle Şerîat’a aykırı bir amel işleyemez. Çünkü insan, İlâhî emirlere uymak zorundadır. Meselâ, bir kimse kendisine gelen bir ilham yoluyla bir gemiyi korsanların gasp edeceklerini veya bir çocuğun âsî yahut kâfir olacağını bilse dahi, o gemiye zarar veremez ve çocuğu asla öldüremez. Yani ilham, içgüdü, firâset, tahmin, kuvvetli zan yahut benzeri gerekçelerle hüküm verilemez. Hele ki bir kimse asla öldürülemez ve kimsenin malına zarar verilemez.

Bir kimse, Hızır’ın -çocuğu öldürme ve gemiyi delme- şeklindeki bu iki fiilini gerekçe göstererek, kendisine gelen ilham sebebiyle bazı fiillerinin meşruluk illetlerinin bulunduğunu iddia etse bile, bu davranışlar suçtur! Zira meselemiz, Hızır’ın kimin emriyle hareket ettiğinden çok, o aldığı emirlerin niteliği yani onun nasıl bir varlık olduğudur. Rabbimiz, Hızır hakkında, “katımızdan kendisine bir rahmet verdiğimiz ve tarafımızdan kendisine bir ilim öğrettiğimiz kullarımızdan bir kul” [12] ifadesini kullanmıştır. Hızır da: “Bunları ben kendi işim (görüşüm) olarak yapmadım” [13] diyerek, kendisine verilen emir istikametinde hareket eden bir kul olduğuna dikkat çekmektedir. Yani o kendi kararıyla hareket etmemiştir. Bir insanın kendisine gelen bir ilham ile insanları öldürebilmesi ve onların mallarına zarar verebilmesi doğru kabul edilecek olursa, bu çok büyük bir fesâda yol açar. Hiçbir gerekçe ve illet, Allah’ın hükümlerinin aksine bir davranış şeklini insanlara helâl kılmaz. Dolayısıyla Hızır’ın insan yani velî olduğu da iddia edilemez. Onun nebî ya da rasûl olduğu görüşleri de oldukça zorlama te’vîllere dayanmaktadır. Hz. Mûsâ’nın ulu’l azm peygamberlerinden, kitap ve şerîat sahibi bir rasûl olduğu düşünülürse, bu daha iyi anlaşılacaktır. Onun risâleti döneminde, kendisine Allah tarafından Tevrat ve müstakil bir Şerîat verilmişti. Bir insanın, o dönemde cârî olan Şerîat’ın hükümlerine muhâlefet etmesi düşünülemez. Kaldı ki bir kimsenin malına ve canına meşru bir gerekçe olmadan, sadece bir ilham ile kastetmek, insanlık tarihi boyunca büyük bir suç kabul edilmiştir. Bu hâdisenin, bir istisnâ olduğunu söylemek de mümkün değildir. Çünkü bu durumda bu olay tek istisnâ olmaktadır. Dolayısıyla Hızır’ı insanlar için geçerli yasalarla sorumlu bir insan olarak düşünme imkânı kalmamaktadır.

Hızır ile alâkalı olarak, bir nokta çok dikkat çekicidir. Hızır, Hz. Mûsâ ile buluşuncaya kadar nerede yaşadığı bilinmeyen ve insanlarca tanınmayan bir kimsedir. Hz. Mûsâ ile yolculuğu sona erince de ortadan kaybolmakta ve bir daha da gören ve duyan olmamaktadır. Zâhirî görüntü itibariyle bile, onun, Allah tarafından gönderilmiş ve görevlendirilmiş bir melek olduğu anlaşılmaktadır. Görevi bitince de sırra kadem basmaktadır.  

Tarih içerisinde, bazı kimseler, Hızır ve Mûsâ kıssasındaki olayları yanlış yorumlayarak, Hızır’ın Hz. Mûsâ’dan daha üstün olduğunu iddia etmişlerdir. Oysa Hz. Mûsâ’ya Rabbimizin lütfettiği nimetleri ve onun faziletini bilmeyenler ancak Hızır’ın Hz. Mûsâ’dan üstün olduğunu iddia edebilirler! Oysa bu konunun anlaşılması için, şu Âyet yeterlidir:

“(Allah): ‘Ey Mûsâ, Ben risâletlerimle ve (seninle) konuşmamla seni seçip insanlara üstün kıldım. Şimdi sana verdiğimi al ve şükredenlerden ol’ buyurdu.” [14]

Rabbimiz bu Âyette, Hz. Mûsâ’ya verdiği risâlet ve kendisiyle konuşması nimetiyle, onu insanlar üzerine seçip üstün kıldığını bildirmektedir. Dolayısıyla bu Âyeti dikkate aldığımız zaman, Hızır’ın nebî ya da rasûl olması ihtimali zayıflamaktadır. Çünkü bir kimse peygamber de olsa, o dönemde Hz. Mûsâ’nın Şerîat’ına uymak zorundadır. Fakat Hızır’ın bırakın şerîat’a uymayı, insanlar için bağlayıcı olan genel İlâhi yasalara dahi riâyet etmediğini görmekteyiz. Bu da, onun insan olmadığı sonucunu beraberinde getirmektedir.

Bu Âyeti, Hafız İbn-i Kesîr rahımehullâh şöyle açıklamaktadır:

“Burada Allah Teâlâ, Hz. Mûsâ’ya hitâbını zikrediyor. Onu, risâleti ve kendisiyle konuşmasıyla zamanının âlemleri üzerine seçip üstün kılmıştır. Şüphesiz ki Hz. Muhammed, öncekilerden ve sonrakilerden bütün Âdemoğlunun efendisidir. Bu sebepledir ki Allah, onu nebîlerin ve rasûllerin sonuncusu yapmıştır. Onun Şerîatı kıyamete kadar devam edecektir. Ona tâbi olanlar, diğer bütün nebîlerin ve rasûllerin tâbilerinden daha çoktur. Şeref ve fazilet bakımından ondan sonra İbrâhîm Halîl aleyhisselâm gelir. Sonra da Rahmân’ın Kelîm’i (konuştuğu) Mûsâ b. İmrân aleyhisselâm gelir.

Bu nedenle Allah ona şöyle buyurmuştur:

 فَخُذْ مَا آتَيْتُكَ وَكُنْ مِنَ الشَّاكِرِينَ

‘Sana verdiğim (kelâm ve yakarışları) al ve buna şükredenlerden ol (benden gücünün yetmeyeceği şeyleri isteme.’“ [15]

Allah’ın kendisine bahşettiği bir üstünlük ile zamanının âlemlerine tafdîl edilen, -İbn-i Kesîr’in de belirttiği gibi- sayıları beş tane olan ulu’l azm peygamberlerinin fazilet bakımından üçüncüsü olan bir Rasûlden, kendi zamanında yaşayan bir peygamberin ya da bir insanın daha üstün olduğunu söylemek gerçekten mümkün değildir. Hızır’ın, Hz. Mûsâ’dan üstün olduğunu ancak câhiller iddia edebilir!

Burada önemli bir noktaya daha temas edelim. Bazı zındıklar, Hızır’ın insan olduğu varsayımından hareketle, İslâm Şerîat’ının hükümlerini yıkacak bir yöntem öne sürmüşlerdir. Onlar demişlerdir ki: “İslâm’ın hükümleri zekâ ve ilim seviyesi düşük avam kimseleri bağlar. Evliyâ ve seçkin kimselerin ise İslâm’ın ahkâmına uymalarına gerek yoktur. Onlar yalnızca kalplerine doğanlara uyarlar ve onlara göre hüküm verirler. Nitekim Hızır da kalbine doğan ilimler sebebiyle, Hz Mûsâ’nın Şerîat’ından müstağni olmuştur. Peygamberimizin, ‘Gönlüne sor, kalbine danış’ [16] Hadîsi de bunun delilidir” demişlerdir! Bu görüşler, Bâtıniyye fırkasının zındıklarının görüşlerdir!

Bâtınıyye; Kur'ân-ı Kerîm'deki Âyetlerin ve Hadîs-i Şerîflerin zâhir ve âşikâr manalarından ayrılarak, usûlsüz ve bâtıl te'vîller ile Âyet ve Hadîslerin gizli ve sırlı manalarını bulmak iddiasında olan sapık bir ekoldür. Bu insanlar genelde, Hızır’ın evliyâ’dan bir insan olduğunu ve Allah’ın onun kalbine ilham yoluyla ‘ilm-i ledün’ verdiğini söylerler. ‘Ledün ilmi’ denen şeyin de, Şerîat’ın belirlediği esaslardan üstün olduğunu iddia ederler, dolayısıyla da havâss (seçkinlerin ve evliyâ'nın) Şerîat’a değil, bâtınî ilimlere uyması gerektiğini savunurlar! Bu sapık iddialar, tarih içerisinde bazı kimseleri, ‘velîler, nebîlerden üstündür’ safsatasına kadar götürmüştür.

Bâtınîciliği yol edinmiş bu sapık tarikat mensuplarının “Şerîat’ın esasları, aklı ve zekâsı az olan halk kitlelerini bağlar, seçkinleri değil” şeklindeki sözleri, ateistlerin “din, câhil halk kitlelerini kontrol etmek için uydurulmuştur” şeklindeki sözlerine ne kadar da benzemektedir! Ya da ateist olan Karl Marx’ın: “Die Religion ist das opium des volkes” yani “Din, halkların afyonudur” sözü ile Bâtınîlerin dedikleri arasında, ne kadar fark var dersiniz! Bu sözler farklı amaçlarla söyleniyor olsa da, sonuçta Şerîat’ın mutlak bağlayıcılığı inkâr edilmektedir. Sapıklık ile dinsizlik arasında ne kadar sıkı ilişki olduğu aşikârdır!

Kehf Sûresinin 65. Âyetindeki:

وَعَلَّمْنَاهُ مِن لَّدُنَّا عِلْمًا “Ve Biz ona katımızdan bir ilim öğrettik” ifadesini bazıları, ‘ilm-i ledün’ diye müstakil bir ilim olarak anlamışlardır. Bu ilim; okumadan, çalışmadan, doğrudan ilham ya da vahiy yoluyla elde edilen ve bir işin gizliliklerini, sırlarını, sebeplerini bildiren ‘bâtınî ilim’ olarak yorumlanmıştır. Bu yorum şekli, gerçekten çok zorlama bir te’vîldir. Haddizâtında Âyetteki o ibâreden teknik olarak böyle bir anlam çıkarmak da mümkün değildir. Mezkûr Âyette bahsedilen, Allah’ın katından öğretilmiş ilimdir. İlim zaten Allah katından gelir. Her şeyin iç yüzünü bilmek ve gaybdan haberdar olmak şeklinde kimseye müstakil bir ilim bahşedilmemiştir. Bu sözler insanları, Şerîat’ın hükümlerini terk etmeye, hevâ ve heveslerine uymaya sevk eder. Allah, peygamberlerine gerek helâl ve haram hükümleri ve gerekse gabya ait bir takım bilgilere dair vahiyler göndermiştir; onlar da, sorumluluk alanlarıyla alakalı olan bu ilmi öğrenip, ona göre vazifelerini icrâ etmişlerdir. Bu ilim, bazen Hızır kıssasında olduğu gibi gabya dair bilgiler olur, bazen de peygamberlere vahyedilen tüm Şerîat’ın esasları ve gelecekle ilgili havâdis’den olur. Bunların hepsi de, Allah katındandır. Biz –Müslümanlar-, Allah’ın gönderdiği Kitâb-ı Kerîm’ine ve Peygamberimizin Sünnet-i Seniyye’sine uyarız, bâtınî fikir ve felsefelere uymayız! Hızır’ın, bâtınî ilimle hareket ettiği söylenirse, deriz ki; Hızır, Allah’ın emrettiklerini yapmakla mükellef olan bir melek idi, insanları bağlayıcı olan yasaları gizli ilimlerle çiğneyen bir insan değildi! Allah Teâlâ, Hızır kıssasını, -sözde gizli ilimler elde etme iddiası ile- gönderdiği buyruklarını insanlar çiğnesinler diye anlatmamıştır! İnsanlığın elde edeceği gizli ilim yoktur! Allah, bizim muhtaç olduğumuz hakikatleri bizden gizlememiştir; son elçisi vasıtasıyla bildirmiştir. İnsanların uymakla mükellef oldukları, Şerîat’ın zâhir ve açık hükümleridir. Şerîat’ın ardında, Şerîat ahkâmına zıt anlamlar uydurup, bunların ‘gizli ilim’ olduğunu söylemek küfürdür!        

Hızır’ın, melek olması gerektiği görüşünü açıklamaya devam edelim. Öncelikle şunu ifade edelim ki; melekler, insanların sorumlu olduğu helâl ve haram sorumlulukları ile sınırlanmazlar. Melekler, Allah’a asla karşı gelmeden, O’na itaat ederler:

“Onlar, kendilerine verdiği emirlerde Allah’a isyan etmezler. Ne emir olunurlarsa onu yaparlar.” [17], “Onlar, üstlerindeki her hususta hâkim olan Rabblerinden korkarlar ve emrolunduklarını yaparlar.” [18]

Kur’ân’da, Hızır’ın insan olduğu söylenmemiştir. “Kullarımızdan bir kul” denmiştir. Hadîslerde de Hızır’dan insan olarak bahsedilmemiştir. Sahih bir Hadîs’te, Hızır için “racül” (adam) kelimesi kullanılmıştır. [19] Bu kelime genelde insanlar için kullanılmasına rağmen, Hızır için de kullanılabileceği ortaya çıkmaktadır. Rabbimiz, “racül” kelimesini cinler için de kullanmıştır:

“Şu da gerçek ki, insanlardan bazı adamlar (ricâl), cinlerden bazı adamlara/kimselere sığınırlardı. Bununla da onların azgınlıklarını artırırlardı.” [20] Demek ki Kur’ân’da “racül/adam” kelimesi yalnızca insan için kullanılmamaktadır.

Kur’ân, Hızır için “kul” kelimesini kullanmıştır. Kur’ân’da bu kelime çeşitli yerlerde melekler için de kullanılmıştır. [21] Ayrıca insanlara gelen bir melek ya da cin, tam bir insan (beşer) sûretinde görünür. Görünüşü insan sûretinde olduğu için de “beşer” adını alır.

“…Derken Biz ona (Meryem’e) Rûhumuzu (Cebrâil’i) gönderdik. Ona tam bir insan sûretinde göründü.” [22]

Hz. İbrâhîm, Lût kavmini helâk etmek üzere emir almış olan, oraya varmadan da kendisine çocuk müjdesi vermek üzere gelen insan sûretindeki melekleri ilk anda tanıyamamıştı da, yoldan geldikleri için acele olarak önlerine sofra hazırlamış ve onlara kızartılmış buzağı ikram etmişti. Hûd: 69. Âyet; yoldan gelen bir kimseye, “aç mısınız?”, “yemek hazırlayalım mı?” diye sormadan, teklifsiz olarak sofranın hazırlanması gerektiğini göstermektedir… Hz. İbrâhîm, misafirlerine kızartılmış buzağı ikram etmişti ama onlar insan olmadıkları için yemeğe ellerini uzatmadılar. Hz. İbrâhîm ise, onların ellerini yemeğe uzatmadıklarını gördüğü zaman endişelenmişti. Arap geleneklerinde bir misafirin ağırlanmayı reddetmesi, onun dost olarak gelmediğini belki yağmacı olduğuna işâret kabul edilirdi. Fakat onların “korkma; biz Lût kavmi için gönderildik” [23] sözlerinden anlaşılmaktadır ki, Hz. İbrâhîm onların melek olduğunu anlamıştı. Bundan dolayı da endişelenmişti; çünkü melekler, bir kimseyi ya da toplumu suçları nedeniyle cezalandırmak için geldiklerinde insan sûretinde gelirler. Hz. İbrâhîm bu durumu bildiği için, onların ya kendi kavmi ya da yakınlarında bulunan Lût kavmini cezalandırmak için geldiği sonucuna varmıştı. Ama melekler, korkmamasını, kendisi ve kavmi için gelmediklerini, Lût kavmi için geldiklerini söylemişlerdi. Hz. İbrâhîm, orada kardeşinin oğlu Lût’un da olduğunu söyleyince, onlar: “Biz, onu ve –karısı dışında- ailesini elbette kurtaracağız” dediler. [24] Melekler, İbrâhîm’e, İshâk’ı ve İshâk’ın ardından da İshâk’ın oğlu Ya’kûb’u müjdelediler. [25] Lût kavmini helâk etmek için gelen melekler, genç ve yakışıklı erkekler sûretinde gelmişlerdi. Bu nedenle de onlar, Lût’un kavmine vardıklarında, şehir halkı sevinerek Hz. Lût’un evine geldiler. [26] Son anlarına kadar azgınlık düşünen ve azgınlık peşinde koşan bu kavmi, sabah güneş doğarken korkunç bir çığlık yakaladı. Derhal Allah, oranın altını üstüne getirdi ve üzerlerine taş yağdırarak onları helâk etti. [27]

Bu olayda da görüldüğü gibi, insan sûretinde geldiği zaman, ilk anda Hz. İbrâhîm bile melekleri tanıyamamıştı, hatta onların aç olduklarını düşünerek önlerine sofra sermişti. Fakat meleklerin hallerinden ve yemeğe ellerini uzatmamalarından onların melek olduklarını sonradan fark etmiş; bir kimseyi ya da bir kavmi helâk etmek için geldiklerini anlayarak çok korkmuştu. Çünkü melekler, insan sûretinde geldiklerinde genelde Allah’tan almış oldukları şiddetli bir azap emri ile gelirler. Hz. İbrâhîm bile kendisine gelen melekleri ilk anda insan sandığına göre, Hızır kıssasında bahsi gelen “Allah’ın kullarından bir kul” olan Hızır’ı ilk anda insan sanmak gayet normaldir. Ama olayın tahkikatına indiğimiz zaman, onun insan değil, melek olduğunu anlarız. Çünkü Hızır’ın yaptığı iki şey, Allah’ın insanlık tarihi boyunca bütün Şerîatlarda insanlara haram kıldığı durumlardır. Şerîat’ın esasları da, ne ilham, ne firâset ne aklî gerekçelerle ne de bâtınî illetlendirmelerle mubah olur!

Tüm insanlar mutlak anlamda Allah’ın Şerîat’ına uymakla mükelleftirler. Sınırlarını Allah’ın belirlediği bu yasaları hiçbir insan ne şekilde olursa olsun, çiğneyemez. Ama meleklerin durumu insanlardan farklıdır. Onlar; yaratılışları ve sorumluluk alanları, Allah’tan aldıkları emirler ve yaptıkları fiiller itibariyle, biz, insanlardan farklıdırlar. İnsanların uymak zorunda oldukları helâl ve haram esasları onları sınırlandırmaz. Onların, tabiat olaylarını düzenleme ve eceli dolanların canlarını alma gibi, Allah’a karşı pek çok sorumlulukları vardır. Onlar, Allah’tan aldıkları bu emirlere asla karşı çıkmadan itaat ederler ve neyle emrolunmuşlarsa ancak onu yaparlar.

Hadîs-i Şerîf’te anlatıldığına göre, Hz Mûsâ, İsrâiloğullarına hutbe verirken, kendisine “insanların en âlimi kimdir?” diye sorulduğunda: “en âlim benim” demişti. “Allah en iyi bilendir” diye, ilmi Allah’a döndürmediği için, Allah onu azarladı. Ve “iki denizin birleştiği yerde benim bir kulum var, o senden daha âlimdir” buyurdu. Böylece bilinen Hızır ve Mûsâ kıssası gerçekleşti. [28]

Rabbimiz: “her ilim sahibinin üstünde daha iyi bilen vardır” [29] buyurmaktadır. İnsan, bu gerçeği unutmamalıdır. Hz. Mûsâ’nın kendisini “en âlim” olarak ifade etmesinden Allah hoşnut olmamıştır. Meselenin şu boyutuna da dikkat çekmek isteriz. Hz. Mûsâ’ya, insanların en âliminin kim olduğu sorulduğunda, beş tane ulu’l azm peygamberinden birisi olan, kendisine Şerîat verilen bir peygamber olarak, o da: “en âlim benim” diye düşünmüş ve söylemişti.

Aynı şekilde bir insana, “Hz. Muhammed döneminde insanların en âlimi kimdir?” diye sorulsa, “Hz. Muhammed” demeye meyleder değil mi? İşte Hz. Mûsâ da bir anda bu hataya düştü ve kendisinin en âlim kimse olduğunu söyleyiverdi. Oysa Allah, kullarının “en âlim benim” sözlerinden hoşlanmaz; onların “Allahu A’lem: Allah en iyi bilendir” demelerini ve ilmi, O’na döndürmelerini ister. Bu, bir taraftan da Allah’ın emrettiği ve razı olduğu tevazunun ve takvâ’nın bir gereğidir. Allah, bu konuşmada, ilmin nefse nispet edilmesini tenkit etmektedir.

Burada odaklanılması gereken şey; “insanların en alimi kimdir?” sorusunda ‘insanlar’ ifadesi değildir. Allah tarafından, Hz. Mûsâ’nın en âlim kimse olmadığına dair cevap niteliğinde gösterilen örnek şahsiyetin mutlaka insan cinsinden olması gerekmez. Çünkü Allah’a göre, insan olsun, cin olsun, melek olsun hepsi de “kul”dur. Zaten bu nedenle, Hızır’dan bahseden Âyette,“kullarımızdan bir kul” tabiri kullanılmıştır; ‘insan’ denilmemiştir. Allah’ın Rasûlü olması nedeniyle, velev ki Hz. Mûsâ o dönemdeki insanlar içinde en âlim kişi bile olsa, insanlar açısından “ben âlimim” sözünün çirkinliğini Allah, bu kıssa ile ortaya koymak istemiştir. Peygamberimizin Hadîslerinde de: “Kim ben âlimim, derse; o, câhildir” [30] buyrulmuştur. İnsanları kibre götüren, tevâzuyu yok eden, bir anlık Allah’ın ‘el-Alîm’ olduğundan gaflete sevk eden bu fiilin yanlışlığını Yüce Allah, peygamberinin şahsında göstermek istemiştir. İnsan ne kadar âlim olursa olsun, insanlar, cinler ya da melekler arasında mutlaka kendisinden daha ilim sahibi kimse bulunur. Bir kimsenin her şeyi bilmesi imkânsızdır. Her ilim sahibine, o ilmi bahşeden ise Allah’tır. Bu sebeple bir yerde, bir dönemde insanlar arasında ilmi en ileri seviyede olsa dahi, bir kimsenin “ben âlimim” veya “en âlim benim” tarzındaki sözlerden sakınması gerekir. Çünkü muhakkak olan şudur ki, o mekânda değilse de başka mekânlarda, o zamanda değilse de başka zamanlarda, insanlar arasında değilse de melekler arasında, bir kimseden daha iyi bilen kimseler mutlaka bulunur. İlmin kaynağı olan Allah bu nedenle ilmin kendisine döndürülmesini, Âyetlerde geçtiği gibi, “Allah daha iyi bilir” denmesini istemektedir. Her şeyin en doğrusunu Allah bilir.

İşte Rabbimiz, Hz. Mûsâ’ya kendisinden daha bilgili bir kimse olduğunu göstermek için, onu Hızır ile buluşturdu ve onunla yolculuk ederek bazı durumlara şahit olmasını istedi. Melekler, kendi görev alanlarında insanlardan ve peygamberlerden daha bilgilidirler. Çünkü onlar, insanların bilmediklerini Allah’ın bildirmesiyle bilirler ve böylece vazifelerini tam olarak yerine getirirler.

Hızır’ın melek olduğunu, onun, “doğrusu sen benimle beraber olmaya asla dayanamazsın” [31] sözünden de anlayabiliriz. Bu sözden; Hızır’ın sorumluluk alanında yapacakları işlerinin, bir insanın sorumluluk alanıyla ve ilmiyle anlayamayacağı, kabullenemeyeceği ve tahammül edemeyeceği cinsten olduğunu anlıyoruz. Aslında Hızır aleyhisselâm’ın bu sözü, kendisinin insan cinsinden olmadığı ve insanların sorumlu oldukları sınırlarla sınırlı olmadığı hakkında da ciddi bir karînedir.

Bu yolculuktan önce Hızır, Allah’ın Rasûlü Hz. Mûsâ’nın kendisine açıklama yapmadıkça hiçbir konuda kendisine soru sormamasını istemiştir. Hz. Mûsâ da, inşâAllah sabredeceğini söylemiştir ama Hızır’ın her yaptığına karşı çıkmıştır. O da: “Ben sana benimle olmaya asla dayanamazsın demedim mi, demiştir.” [32] Ve: “İşte bu, benimle senin ayrılışımızdır” [33] diyerek, Hz. Mûsâ’nın sabretmeye güç yetiremediği şeylerin iç yüzlerini haber vermiştir.

Bu kıssada Hz. Mûsâ’ya, bilgisi dışında vuku bulan bazı gerçeklerden haberler verilmiştir. Gerçek ilim sahibinin Allah olduğu, gaybı ancak Allah’ın bildiği, bildirdiği, kendisine bir konuda ilim öğretilen kimselerin de, diğerlerine nispetle ilim sahipleri oldukları gösterilmiştir.

Bu kıssa; meleklerin dünya işlerinde sorumluluk alanlarında vazifelerini icrâ ederlerken yaptıkları işlerden bir kesit sunmaktadır. Yani dünyanın görünmeyen tarafında bu türden hâdiseler yaşanmaktadır. Bütün bunlardan sonra, Hızır’ın bir melek olduğunu söyleyebiliriz.

Bu açıklamalardan sonra, Hızır hakkındaki bir yanlışı da düzeltelim. Bazıları, Hızır’ın ölümsüz insan olduğunu, dünyanın bir ucundan diğer ucuna bir anda gidebildiğini, darda kalanlara yardım ettiğini iddia ederler. Bu konuda “kul sıkışmayınca Hızır yetişmez” diye, bir söz bile uydurmuşlardır. Bu sözleri söyleyenlere, “nasıl olur!” diye itiraz ettiğimiz de ise; “şeytanın, kıyamete kadar yaşayacağına ve bir anda dünyanın öteki ucuna gidebildiğine şaşırmıyorsun da, Hızır’ın durumuna mı şaşırıyorsun?” diye cevap verirler. İyi de, şeytan hakkındaki o durumlar, Nasslarla sabittir. Hızır hakkındaki bu iddialar ise, Nasslara dayanmıyor! Hiç fâsid kıyas ile hakikat ortaya çıkar mı?

Hızır üzerinden bu iddiaları ortaya atanlar, “Allah dostu” dedikleri kimselerin, bir anda dünyanın öbür ucuna bile gidebildiklerini, darda kalanlara yardıma koştuklarını hatta aynı anda birkaç yerde bile bulunabildiklerini söylemeye çalışıyorlar.

İmam Buhârî ve İmam Müslim gibi muhaddisler başta olmak üzere, birçok tahkîk ehli âlime göre; Hızır, Peygamberimiz zamanında hayatta olsaydı, mutlaka onunla görüşürdü, İslâm dinine hizmet eder ve Müslümanlarla birlikte cihâda iştirak ederdi. Oysa bunların gerçekleştiğine dair tek bir sahih rivâyet bulunmamaktadır. Hızır’ın hayatta olmadığını söyleyen âlimlerin de dediği gibi, Hızır gerçekten dünyayı dolaşıyor olsaydı, en azından Peygamberimizin cenazesinde bulunması gerekirdi. Oysa bunun da gerçekleşmediği muhakkaktır. Hızır’ın, bir takım kimselerle görüştüğü iddiası efsaneden ibarettir. Hızır, hayatta olsaydı öncelikle Peygamberimizin sahabîleri ile görüşürdü. Bazı sûfîler, evliyâ'nın makamlarını taksim ederlerken, “Hızır makamı” diye bir makamdan söz etmektedirler. O makama erenlerin, Hızır ile görüştüklerini ve bazen de o kimselerin Hızır sanıldığını söylemektedirler. Fakat bu sözlerin hiçbirisinin, Nasslardan ve Selef’ten delili yoktur.

Hızır’ın, Peygamberimizin yanına geldiğine ve onunla birlikte savaştığına dair anlatılan bazı menkıbelere gelince; bunlar asılsız ve uydurma hikâyelerden ibârettir.

Hz. Hızır’ın Allah dostu bir insan yani ‘veliyyullâh’ olduğunu ısrarla söyleyen sûfîlerin maksatları; onun, darda kalanlara yetişen, gizli ve gizemli bir kahraman olduğunu savunmaktan ibârettir!

Her nedense bazı insanlar, ısrarla ‘Allah dostu’ dedikleri kimseleri mü’minlerden ayrı tutmaya, onlara gizli haller isnâd ederek, o şahısları gizemli ve hikmetlerinden sual olmayan acaip insanlar olarak göstermeye  çalışmaktadırlar. Oysa Allah’ın velîleri, bu insanların sandığı gibi, husûsî bir sınıf ile sınırlı değildir. Kur’ân’a göre; “Allah’a iman eden ve takvâ sahibi olan” herkes Allah’ın dostudur. Fakat iman edenlerin takvâ seviyelerine göre, fazilet mertebeleri aynı değildir. Zaten bir kimse ya Allah’ın dostudur, ya da düşmanıdır. Bunların üçüncüsü yoktur!

Kur’ân’daki birçok kavramın içi boşaltılarak tahrîfâta uğradığı gibi “velî” kavramı da tahrif edilmiştir. Bu meseleyi, Rabbimizin iki Âyeti ile açıklığa kavuşturalım “Haberiniz olsun, Allah’ın velîlerine hiçbir korku yoktur. Onlar üzülmeyeceklerdir de. Onlar (Evliyâullâh); iman edip, takvâlı davrananlardır.” [34]

Bazı kimselerce, "Hızır bahsi", “velî” kavramıyla birlikte ele alındığı için, Hızır konusunu, “velî” kavramının Kur’ânî tarifiyle bitirmek istedik.

Ve netice itibariyle; delilleriyle özetlemeye çalıştığımız gibi, biz, Hızır’ın melek olduğunu düşünmekteyiz. Her şeyin en doğrusunu ancak Allah bilir.

Yusuf Semmak

[1] Buhârî, Enbiyâ, 29

[2] Kehf: 65

[3] Kehf: 71

[4] Kehf: 74

[5] Kehf: 77

[6] Kehf: 79

[7] Kehf: 80, 81

[8] Kehf: 82

[9] Buhârî, İlm, 42

[10] Enbiyâ: 34

[11] Buhârî, Enbiyâ, 29

[12] Kehf: 65

[13] Kehf: 82

[14] A’râf: 144

[15] Tefsîru’l Kur’âni’l Azîm, İbn-i Kesîr, Dâru Usâme, C: 2, S: 828

[16] Dârimî, Büyû’, 2

[17] Tahrîm: 6

[18] Nahl: 50

[19] Buhârî, Enbiyâ, 29, Mûsâ ile Hızır aleyhimesselâm Hadîsi.

[20] Cinn: 6

[21] Enbiyâ: 26, Zuhruf: 19

[22] Meryem: 17

[23] Hûd: 70

[24] Ankebût: 32

[25] Hûd: 71

[26] Hicr: 67

[27] Hicr: 73, 74

[28] Buhârî, Enbiyâ, 29

[29] Yûsuf: 76

[30] Taberânî

[31] Kehf: 67

[32] Kehf: 72, 75

[33] Kehf: 78

[34] Yûnus: 62, 63

Bağlantı | kategori: TEFSİR | tarih: 19/01/2014 | Yorum(0) | Yorum yaz
YORUM YAZINIZ
İSMİNİZ

E-Posta (Gizli)

Web siteniz

Yorumunuz

Güvenlik kodu
Son Konular • Günlük Dua ve Zikirler
• KASİDE-İ LAMİYYE (Şeyhu'l-İslam İbn-i Teymiyye) – Pdf İndir!
• Peygamberler Tarihi Test Bilgi Yarışması - PDF İndir!
• Muhtelif Konularda Kısa Kısa - 5
• "TEVESSÜL VE KABR-İ NEBİ'Yİ ZİYARET" ADLI KİTABIMIZ ÇIKMIŞTIR!
• MUHTELİF KONULARDA İLMÎ NAKİLLER
• NASİHATLER 13
• Dinin Aslında Cehalet Mazeret midir? (PDF Oku/İndir!)
• Muhtelif Konularda KISA KISA - 4
• Allah Teâlâ, Neden Kur’ân’da Bazı Yerlerde “Biz” Zamiri ile Hitap Buyurmuştur?
• Vâv ve Yâ Harflerinden Önceki Harfi Meftûh Olan Emsile-i Hamse'ye Nûn-u Sakîle'nin Dâhil Olması:
• NASİHATLER 12
• İftiâl (افْتِعَال) Bâbı ile Alâkalı Sarf Kâideleri
• GENELDE YANLIŞ KULLANILAN KELİMELER VE DOĞRU YAZILIŞLARI:
• Kur'an'da Peygamberimize Nasıl Hitap Edilmiştir?
• Muzari' Fiilin Şimdiki ve Gelecek Zamana Salahiyeti:
• Muhtelif Konularda KISA KISA - 3
• Şirke ve Sapıklığa Sürüklenen Bir Toplumda Suçlular Kimlerdir?
• 22- Ömer Nesefî Akaidi Tercüme ve Şerhi 6 (Ders Videosu)
• NASİHATLER 11
• Arapça'da 'zuu' ve 'sahib' edatlarının arasındaki fark nedir?
• EY RABBİMİZ!
• ASHAB-I KEHF HAKKINDA:
• NASİHAT BAHÇESİ
• KİTAPLARIMIZ HAKKINDA BİLGİLENDİRME:
• “Kadınlar Havuza Girebilir mi?” Sorusuna Verdiğimiz Kısa ve Özlü Cevap
• Kadın Sesiyle ve Çalgı Aletleriyle İcra Edilen Şarkı, Türkü, Ezgi ve İlahiler Hakkında Bir Soruya Verdiğimiz Cevap
• NASİHATLER 10
• Muhtelif Konularda KISA KISA - 2
• NASİHATLER 9
• “Ticaret yapıyorum ama maddi ve manevi anlamda bir türlü rahata eremiyorum” mu diyorsunuz?
• 21- Hadis Dersleri -1 (Ders Videosu)
• SESLİ HADİS DERSLERİ - YAKINDA!
Son Yorumlar
İbrahim sarıtaş
Allahrazı olsun
Muhammet ****
Bizim din hocamız başınızı örtmek
Ali Özbek
Hocam Allah razı olsun mükemmel b
fatma
ellerinize yüreğinize sağlık cıdd
Mehmet
Bu site "13.45'de mi 13.45'te mi
iclal
elinize sağlık
misafir
Allah razı olsun .
mutluluk
Çok güzel olmuş ellerinize sağlık
hediye
Esselamün aleyküm Yusuf kardeşim.
Yusuf Semmak
SÜNNETTE BÖYLE BİR PAZARLIK ANLAY
mahmut konur
BİR AYET "Mümin kadınlara da bak
Erkan
Allah razı olsun
ismail
bayildim
Yusuf Semmak
NOT: Bir Hristiyanla tartışan bir
Yusuf Semmak
KİMLER SUÇLU? Bir toplumda ins
Yusuf Semmak
SAHÛR VAKTİNİN SON BULMASI VE SAB
ali
Güzel bir anlatım olmuş ALLAH(C.C
Yusuf Semmak
MUHÂCİRLERLE ENSÂR’IN KARDEŞLİĞİ:
Ece
Harika çok teşekkürler
meryemnazyazğan
Çok güzel anlatmışsınız, şimdi ço
Yusuf Semmak
DİLİN, BEYÂNIN, OKUMANIN, YAZMANI
Yusuf Semmak
Bir meâlde şöyle geçiyor: "Bunun
Yusuf Semmak
“Mütevâzı’, mutevazı” (م
Yusuf Semmak
Esmâül Hüsnâ: Yanlış – el-Esmâul
Yusuf Semmak
Müşkül: Yanlış – Müşkil (kapalı,
Yusuf Semmak
Nasılki: Yanlış – Nasıl ki: Doğru
Yusuf Semmak
“MESS”: Değme, dokunma, temas,
Sibel EKİNCİ
Muhterem Hocamız Feriduddin AYDIN
2017
çok detaya girmişsiniz ama tşr
Melek
Çok güzel
Nagihan
okudum süper çok beğendim
Mehmet ARAZ
Çok güzel olmuş,başarılarınızın d
Yusuf Semmak
KANDİL KUTLAMAK BİD'AT'TIR! Ka
© 2012 YUSUFSEMMAK.COM