Araştırmacı, Yazar

ANASAYFA
BİZE ULAŞIN
BİZİ TAKİP EDİN
AMACIMIZ
KUR'AN DİNLE
KİTAPLARIMIZ
NOT DEFTERİ
Ebû'l A'lâ Mevdûdî'nin, sûfîlerin râbıta ve semâ gibi bâtıl uygulamalarının yanlışlığını vurgulayıcı bir açıklaması hakkında bize yöneltilen bir soruya verdiğimiz cevabımızdır… Not: Bir kardeşimiz, Ebû'l A'lâ Mevdûdî'nin Tercümânu'l Kur'ân'ın, Ağustos/1961 tarihli sayısında, bir sûfî'ye verdiği cevabın aşağıya aldığımız bölümünü yazarak, bize, şu soruyu yöneltmiştir. Soru: "…Bu meselede ben de aynı tavra sahibim. Örneğin ben, semâ'yı Allah'a yaklaşmaya bir vesile olarak gören büyüklerin içtihadının doğru olduğunu kabul edemem. Veya şeyhi râbıta etme yoluna başvuran kişilerin görüşlerinin isabetli olduğunu söyleyemem. Ben böyle şeyleri yanlış olarak görüyor, bu gibi şeylere karşı çıkmayı ve insanlara bunlardan kaçınmalarını öğütlemeyi gerekli hissediyorum. Ancak, şu da var ki, bu gibi usullerin nispet edildiği büyük sûfîlere saygısızlık edilmesini doğru bulmuyorum." (Fetvâlar, Ebû'l A'lâ Mevdûdî, Nehir Yay-1992, C: 2, S: 118) Üstad yani Mevdûdî üstadımız anladığım kadarıyla, “İslâm’da semâ ve râbıta yok” diyor. Ama semâ'yı ve râbıta'yı ortaya çıkaran sûfîlere de karışmam ve karıştırtmam mı, demek istiyor? Burasının biraz daha açıklanması lazım en azından benim için... Çünkü daha önce tasavvufla ilgili bir sürü yazınızı okudum. Sizin görüşleriniz de bu istikamette mi?

SEMÂ VE RÂBITA MESELESİNE DAİR BİR SORU:

Ebû'l A'lâ Mevdûdî'nin, sûfîlerin râbıta ve semâ gibi bâtıl uygulamalarının yanlışlığını vurgulayıcı bir açıklaması hakkında bize yöneltilen bir soruya verdiğimiz cevabımızdır...

Not: Bir kardeşimiz, Ebû'l A'lâ Mevdûdî'nin Tercümânu'l Kur'ân'ın, Ağustos/1961 tarihli sayısında, bir sûfî'ye verdiği cevabın aşağıya aldığımız bölümünü yazarak, bize, şu soruyu yöneltmiştir.

Soru: "… Bu meselede ben de aynı tavra sahibim. Örneğin ben, semâ'yı Allah'a yaklaşmaya bir vesile olarak gören büyüklerin içtihadının doğru olduğunu kabul edemem. Veya şeyhi râbıta etme yoluna başvuran kişilerin görüşlerinin isabetli olduğunu söyleyemem. Ben böyle şeyleri yanlış olarak görüyor, bu gibi şeylere karşı çıkmayı ve insanlara bunlardan kaçınmalarını öğütlemeyi gerekli hissediyorum. Ancak, şu da var ki, bu gibi usullerin nispet edildiği büyük sûfîlere saygısızlık edilmesini doğru bulmuyorum." (Fetvâlar, Ebû'l A'lâ Mevdûdî, Nehir Yay-1992, C: 2, S: 118)

Üstad yani Mevdûdî üstadımız anladığım kadarıyla, “İslâm’da semâ ve râbıta yok” diyor. Ama semâ'yı ve râbıta'yı ortaya çıkaran sûfîlere de karışmam ve karıştırtmam mı, demek istiyor? Burasının biraz daha açıklanması lazım en azından benim için... Çünkü daha önce tasavvufla ilgili bir sürü yazınızı okudum. Sizin görüşleriniz de bu istikamette mi?

Cevap: Allah'a hamdederek, Rasûlüne salât ve selâm ederek söze başlıyorum. İmam Mevdûdî'nin bu konudaki tüm açıklamalarını bütünlük içinde değerlendirirseniz, açıklama yaparken söylediği kısa cümlelerine yüklenen anlamları satır aralarından daha iyi çıkarabilirsiniz. Mevdûdî, şeyhi râbıta etmenin ve semâ'nın İslâm'da olmadığını belirtiyor ve bu konularda insanları sakındırmanın gerekli olduğunu söylüyor. Ama, geçmişten günümüze, tasavvuf kelimesine farklı anlamlar yüklendiğinin de altını çiziyor. Her ne kadar kendisinin sûfîlikle alâkası olmasa da; şirk, küfür, bid'at ve hurafelerden uzak bazı kimselerin tarihî süreç içerisinde ‘mutasavvıf’ veya ‘sûfî’ diye isimlendirildiğini, nefis tezkiyesi (tezkiye-i nefs), zikir, takvâ, zühd, şüpheli işlerden uzak durma, iç ve dış âlemini ıslâh etme, Sünnet'e ve nâfilelere ihtimâm gösterme gibi pek çok ibâdetlere müdâvemeti önemseyen bir takım yapılanmaların sonraları ‘tasavvuf’ kelimesiyle ifadelendirilebildiğini hatırlatıyor. Bu nedenle; kabul edilebilecek tasavvuf, reddedilmesi gereken tasavvuf ve ıslâh edilmesi gereken tasavvuf taksimâtıyla, bu konuda insanlara kucak açıcı bir yaklaşım sergilenmesi gerektiğini, bazı insanların fikir ve ictihâdları yanlış diye onların tüm iyiliklerine kör kesilmenin, bu tür insanların birkaç yanlışı sebebiyle tüm iyiliklerini sıfırla çarpmanın haksızlık olacağını söylüyor. Geçmişte ve bugün, akideleri sahîh olan fakat fikirlerinde bazen isabet kaydedemeyen pek çok değerli insan bulunmaktadır. Fazilet sahibi o insanların bazen yanlış yapmaları onların faziletlerinden bir şey eksiltmez. Bazılarının yaptığı gibi, birkaç bâriz yanlışı olan faziletli âlimlerin tüm hayırlarını ve sevaplarını sıfırlamaya yeltenmek adâlet, insaf ve hakkâniyet değerleriyle bağdaşmaz. İmam Mevdûdî, semâ ve râbıta gibi bazı yanlışları reddederken, Sünnette ve Selef’in hayatında yeri olmayan bu bid’atlerin câiz olduğunu söyleyenlerin yanlış konuştuklarını, bu kişiler âlim iseler ve sözleri ictihâd olarak kabul ediliyorsa bu ictihâdlarının tamamen hatalı olduğunu belirtiyor. Fakat bu amellere yüklenen muhtevanın şirki gerektirici olması durumunda bu amel sahipleri şirk’e düşerler. Tanımlanmaya muhtaç olan her kavram gibi, bu kavramlar da her ne şekilde tarif ediliyorsa, hüküm o mahiyete göredir. Mevdûdî, en iyimser yaklaşımla, bu amellerin şirk ile iç içe olmaması durumunu beyan etmektedir.

Az önce, tasavvuf’un üçe taksim edildiğini söylemiştik. 'Kabul edilebilecek', 'reddedilmesi gereken' ve 'ıslâha muhtaç olan' şeklinde…

Kabul edilebilecek tasavvuf; az önce de kısmen temas ettiğimiz gibi, İslâm’ın bazı amellerine verilen ciddi önem ve uygulama şeklinin zamanla kurumsal bir çatı altında devam etmesi neticesinde sonraki dönemlerde o kimselerin ‘mutasavvıf’ diye anılması durumudur.  Onlar, her ne kadar muhtevaları itibariyle İslâm ile çelişmeyen yapıyı tesis etmiş de olsalar, daha sonraki zamanlarda kendileri hakkındaki bu tanımlama ve onları kurumsallaştırma çabaları, Kur’ân ve Sünnet’e dayanmamaktadır. Allah, iman edenlere ‘Müslüman’ ismini vermiştir, başka bir isme ihtiyaç yoktur. Fakat ilk dönemlerde, Rabbânî âlimler ve sâlih Müslümanlar, tasavvuf adına bir çalışma ile ortaya çıkmamışlardır. Kendileri hakkındaki sûfîliğe yapılan nispetten de belki pek çoklarının haberleri dahi olmadan vefat etmişlerdir. Haberleri olanlar da bunu reddetmişlerdir. Tabiî ki reddetmeyen ve bu isimlendirmeyi tanıtıcı bir özellik olarak benimseyen ve kullananlar da olmuştur. Fakat bu bahsettiğimiz cihetteki tasavvuf’un tarihte kaldığını da hatırlatmak isteriz. Biz, şirk, küfür, hurafe ve bid’atler içinde olan bugün itibariyle bilinen yapıyı az önceki zikrettiğimiz kısımdan ayrı tutmak zorundayız. Çünkü o bahsettiğimiz âlimlerin amacı; Tevhîd akidesini muhafaza ederek, ilim öğrenmek, ilim öğretmek, Şerîat’e muhâlif olan her şeye karşı çıkarak, İslâm’ın nafilelerini bile ihyâ etmek, tüm şüpheli şeylerden uzak durarak, kendilerini Allah’tan alıkoyan mubahlara bile yanaşmamak ve Sünnet-i Seniyye istikametinde takvâ hayatı yaşamak için çalışmalar yapmak idi. Bu nedenle, günümüzdeki tasavvuf anlayışı ya reddedilmesi ya da ıslâh edilmesi gereken kısma dâhildir. Zira maalesef ki, günümüzde tasavvuf dendiğinde ilk akla gelen şeyler; şirkler, bid’atler, hurafeler ve bâtıl pek çok uygulamalardır. Bugün itibariyle her Müslüman açısından bu tasavvuf denen ekol içerisinde reddedilecek şeyler de, ıslâh edilecek şeyler de bulunduğu ma’lûmdur.

Örneğin; tezkiye-i nefs adına, sonradan İslâm'a sokulmaya çalışılan o kadar çok bid'at olan uygulamalar vardır ki, bunları kabul etmek asla mümkün değildir. Nefislerin tezkiyesi konusunda ancak Rasûlün uygulamalarına başvurmak ve Selef'e ittibâ etmek gerekir. Diğer bir mesele, zikre önem verme çabalarıdır. Zâhiren bu iddiaya kimse itiraz edemez. Ama zikir tüm hayata yayılması gerekirken, maalesef ki dar bir çerçeveye hapsedilmiştir. Bu çerçevenin içerisinde de pek çok bâtıl şeyler vardır. Allah'ı zikretme iddiasıyla ortaya çıkıp da, İslâm ile ilgisi bulunmayan uygulamaların benimsenmesi asla kabul edilemez. Ney, nısfiye ve defler eşliğinde, halkalar halinde müzikli zikir merasimleri, vücut şişleme ve ateşe girme gösterilerinin ne zikirle ne de bir ibâdetle alâkası bulunmaktadır. Allah'ı zikretme iddiasında olan kimselerin râbıta yoluyla sürekli şeyhlerini hayal âlemlerinde canlı tutmaları, şeyhlerini zikretmeleri, fikretmeleri ve onun rûhâniyetinden yardım istemeleri de ciddi bir tutarsızlıktır. İsterseniz, râbıta'nın tanımına bir bakalım. Târikatte râbıta; mürîdin, Allah'da fâni olmuş (yani fenâfillâh'a ermiş) bulunan şeyhinin şeklini hayalinde sürekli canlandırmasıyla, onun rûhâniyetinden yardım istemesi demektir. Bu uygulamanın, mürîdin edeplenmesi için bir terbiye süreci olduğu iddia edilir. Bu, tasavvufta bir ahlâk öğretisidir. Bu uygulamayla, şeyhi yanında yokken bile, mürîdin ondan feyiz alarak çirkin davranışlardan sakınması ve nefsini arındırması amacı güdülür.  Sözün burasında bazı sorular sormamız gerekir. Neden mürîd, Allah'ı dikkate alıp, kendisine çeki düzen vermiyor? Takvâ sahibi olmak, bunu gerektirir. Neden Allah'ın kendisine şah damarından daha yakın olduğunu, her nerede olursa olsun, kendisini görüp gözettiğini düşünerek, Allah'ı görüyormuşçasına kulluğunu icrâ etmiyor ve bir başkasına muhtaç oluyor? Râbıta yapanlar, nefs tezkiyesi yaparlarken ihsân ile yani Allah'ı görüyormuşçasına O'na ibâdet etme ilkesiyle çatışmıyorlar mı? Râbıta; 'Allah'a daha iyi bir kul olayım' derken, Allah ile araya aracılar sokmak değil midir? Allah'ı zikretmek gerekirken, Allah'ı ikinci plana atıp şeyhi düşünmeye ve onu zikretmeye neden olucu bir davranış değil midir? Ve sadece Allah'tan yardım istemek gerekirken, şeyhten yardım isteyerek, Allah'ı devre dışı bırakıcı bir şirk ameliyyesi değil midir? Râbıtanın geçmişten günümüze muhtevası budur. Bu şekildeki râbıta şirktir! Bazı kimseler, insanlarla tartışmaları esnasında sevenin sevdiğini düşünmesi neden câiz olmasın, şeklinde itirazlar ediyorlar. Bu düşünme şekli, meşru seviyeyi aşmadığı sürece elbette ki câizdir. Her şeyin bir sınırı ve haddi vardır; o sınır aşılınca haram ve haramın ötesinde de şirk devreye girebilir. Bu nedenle Allah'ın sınırlarının etrafında dolaşmamak gerekir. Hem de 'Allah sevgisi dışında tüm sevgileri kalpten atma, Allah'ı zikretmekten alıkoyan her şeyden uzaklaşma' iddiası ile ortaya çıkmış olan tasavvuf'un, bu iddialarına rağmen, râbıta denen bir icada dört elle sarılması aslında ciddi bir çelişkidir. Bu kısa izâhâtlardan da anlıyoruz ki, söyleme değil, eyleme bakmak gerekir. Güzel şeyler konuşmak değil, güzel işler yapmak hünerdir. Güzel sözlerin içi ilim, iman ve sâlih amel ile doldurulmadığı sürece bir kıymeti olmaz. Peygamberimizin Sünnet'ine uygun olmadıkça da bir amele sâlih amel denmez!   

Mevdûdî, kendisine soru soran kişiye cevap verirken, muhatabı bir sûfî olduğu için, onunla ortak noktalardan hareketle bir iletişim sağlamak için, iyimser bir yaklaşımla, tasavvuf’taki doğruları reddetmenin uygun olmadığını belirtiyor ama ‘tasavvuf’ adı altında Kur’ân ve Sünnet’e uygun olmayan şeylerin de asla kabul edilemeyeceğini açıkça söylüyor.

Fakat günümüzde maalesef, âdeta kantarın topuzunu kaçırmışlar ve vahdet-i vücûd, hulûl, fenâfillah, fenâfişşeyh, râbıta, semâ, vücudu şişleme, bid’at olan tevessülde bulunma, ölülerden ve kabirlerden yardım isteme, ehl-i Tevhîd'e buğz edip düşmanlık yapma, şeyhlerine körü körüne teslim olma vb. İslâm'da olmayan sayısız inanç ve ibâdet şekilleri türetilmiştir. Bu tür inançların, kendilerine nispet edildiği pek çok kimsenin, aslında günümüzdeki şekliyle tasavvufla hiçbir ilgisi bulunmadığı gibi, bu görüşlerin de fikir babaları değillerdir. Mesela; Abdulkâdir Geylânî, Fudayl b. Iyâd, İbrahim Edhem, Maruf Kerhî, İmam Gazâli, İmam Rabbâni vb. eşhâsın günümüzde yaygın olan tasavvufçulukla hiçbir ilgisi bulunmamaktadır. Pek çok meseleler de onlara iftirâ edilmiş ve onların ağzındanmış gibi rivâyetlerde bulunulmuştur. Bu durumda bize düşen; bir sözü kim söylerse söylesin, ismi toplumda ne kadar büyüklenirse büyüklensin, söylenen her sözü Kur'ân ve Sünnet ile değerlendirmemizdir. Allah ve Rasûlünün sözlerinin önüne hiçbir kimsenin sözü geçirilemez! İster şeyh olsun, ister âlim olsun, isterse ne olursa olsun! Mevdûdî de bunu söylüyor. Mesela, râbıta ile ilgili Abdülkâdir Geylânî'den sözler naklediliyor. Bunlar külliyyen iftirâdır ve yalandır! Öldükten sonra bile müridlerinin yardımına koşacağı ile ilgili olarak, sözde, Abdülkâdir Geylânî: "Müridim, doğuda da olsa, batıda da olsa, her nerede olursa olsun, imdadına yetişirim" demiş! Bu söz, uzun sûfîstik bir şiirdir! Bu sözden Abdülkâdir Geylânî'yi tenzih ederiz. Allah, yalancılara, hak ettikleri karşılığı verecektir. Sâlih kimseler oldukları, âlimlerin eserlerindeki şehâdetleriyle âşikâr olan kimselere ait olduğu söylenen (!) kitaplardaki şirk, küfür, hurafe ve bid'atlerin haddi hesabı yoktur. İşte Mevdûdî, bu gerçeğin altını çizmek adına, "Ancak, şu da var ki, bu gibi usullerin nispet edildiği büyük sûfîlere saygısızlık edilmesini doğru bulmuyorum" demektedir. Yani bu cümlenin anlamı; bu nispetlerin çoğu asılsızdır; kendileri sâlih kişiler olan ama tarihte, özellikle vefatlarından sonra ‘mutasavvıf’ diye tanıtılmış kişilere karşı saygılı olmak ve aşırı gitmemek gerekir, demektedir. Çünkü bahsettiğimiz sınıftaki kişiler, bu tür iftirâlardan beridir. Üstad Mevdûdî aslında semâ ve şeyhi rabıta etme konularının, kendilerine dayandırıldığı pek çok kimsenin, bu görüşlerde olmadığını, "bu gibi usullerin, kendilerine nispet edildiği" ifadesini kullanarak vurgulamıştır.

"Örneğin ben, semâ'yı Allah'a yaklaşmaya bir vesile olarak gören büyüklerin içtihadının doğru olduğunu kabul edemem" ifadesiyle, semâ ve benzeri, Sünnette yeri olmayan bid'at olarak uydurulmuş ibâdet şekillerinin yanlış olduğunu söylüyor. Bunların caiz olduğunu söyleyen kim olursa olsun kabul edemem, demek istiyor. Karşısındaki bir sûfî olduğu için, daha dikkatli cümleler kurduğunu da hatırlatalım. Bu, hikmetli bir teblîğ yöntemidir. "Büyüklerin ictihâdı" ifadesi, semâ'ya cevâz fetvâsı verenlerin "büyük kimseler" olduğu anlamında değil; bilakis bu söz, o kimseleri "büyük" kabul edenlere hitâben kullanılmış bir ifade şeklidir. Neticede muhatabın büyüksediği ve çok değer verdiği kimselerden bahsedilmektedir. Bu ifade tarzı, aynen Peygamberimizin, Bizans hükümdarına İslâm'a davet mektubu gönderirken "Rum'un büyüğüne" ifadesini kullanması gibidir… Her ne kadar, Rasûlullah ve Müslümanların yanında Bizans hükümdarı Herakliyus ‘büyük’ kabul edilmese de, onun tâbileri ve sevenleri yanında kendisi, "Bizans'ın büyüğü" bilindiği ve kabul edildiği için, Efendimiz bu üslubu tercih etmiştir. Bu ifadede, yanlışlık ya da müdâhene (dalkavukluk) asla bulunmamaktadır. Üstad Mevdûdî de bu ifade biçimini seçmiştir. Aslında Üstad'ın anlatmak istediği şey, birilerinin büyük olup olmadığı meselesini tartışmak değil, en büyük olan Allah'ın rızasına uygun hakikatlerin, muhataba, en güzel şekilde açıklanması mevzuudur.

Ayrıca Üstad'ın önemsediği çok önemli bir nokta da, yukarıda bahsi geçen ifadede zımnen mevcuttur. O da; bizimle farklı görüşte dahi olsalar, itikâden veya fikren  bizden ayrı olan kimselere karşı düşmanca hareket etmememiz, aşırı gitmememiz, saygısızlık etmememiz ve güzel bir üslup ile inancımızı serdetmememiz gerektiği gerçeğidir. Bunu ancak Hakkı savunanlar yapabilir. Bâtıl yolda olanların işi saygısızlık, hakaret, iftirâ, delilsiz konuşma, aşırı gitme, önyargı ve taassuptur! Hakk ehli ile bâtıl ehlini ayıran önemli kriterlerden birisidir bu! Bu nedenle Müslüman, karşısında laftan anlayan bir insan bulursa, İslâm'ı yorulmadan, bıkmadan ve gevşeklik göstermeden, sadece Allah için anlatır. Allah'ın kullarının hidâyete ermesi, onun en büyük arzusudur. Yanlış bir kafa yapısına sahip olmadığı ve bâtılı savunmadığı için de, asla kızmaz, hakaret etmez, saldırmaz, küfürbazlık yapmaz, seviyesiz ve kişiliksiz bir tavırla kavga ortamı oluşturmaz! Çünkü bu sahadaki ameller, nefis ya da başka maksatların tatmini için olursa boşa gider! Cahiller şunu bilsin ki, İslâmî meseleler, üzerinde felsefeler yapma, ilimsizce tartışma için bir güreş, bir yarış ve bir arena sahası değildir. Bunlar başka ortamlarda icra edilir. Hüneriniz varsa, kendinizi orada ispatlayın. Allah’ın dinini, süflî arzularınıza âlet etmeyin!

Bu Konudaki Benim Görüşüme Gelince…

Mevdûdî rahımehullâh’ın sözünün anlamını sorduktan sonra benim görüşümü de merak etmişsiniz. Ben de, elbette İmam Mevdûdî gibi düşünüyorum. Ama tabii ki o, tasavvufçuların bâtıl itikadlarına, sapık fikirlerine ve bid'at fiillerine karışmamalıyız, demiyor! Üstad, yaşadığı dönemde, İslâm'ı, Asr-ı Saadetteki şekline geri döndürmek için, büyük tecdîd faaliyetleri gerçekleştirdi. Burada saymakla bitiremeyeceğimiz meselelerde te’lîf, teblîğ, ıslâh, irşâd ve münâzara gibi faaliyetlerde bulundu ve İslâm'a aykırı pek çok fitnelere karşı mücadele verdi, eserler yazdı, seyahatler etti, istişâreler yaptı, fetvâlar ve konferanslar verdi, dünyanın her tarafından gelen mektuplara ilmî cevaplar vererek İslâm'ı teblîğ ve ta'lîm etti, o günün elverişsiz şartlarına rağmen, çıkardığı "Tercümânu'l Kur'ân" isimli aylık dergiyle tüm dünyaya seslendi, fikirlerini paylaştı, âlimlerle ve tüm İslâmcı gruplarla görüşmeler ve tartışmalar yaptı, milyonların sevgisini kazandı, önderliğini yaptığı harekete asla "Mevdûdîcilik" denmesine râzı olmadı, böyle diyenleri iftirâ ettikleri gerekçesiyle Allah'a havale etti, çalışmalarının temelini Tevhîd akidesi oluşturdu. Bu akideden asla sapmadı, taviz vermedi, uzlaşmacı olmadı. Yol olarak, sadece Ashabın ve müctehid ulemanın yolunu benimsedi. Bu dinin, Allah'ın dini olması nedeniyle, kişilerin adıyla isimlendirilmesinin asla caiz olmayacağını, hatta İslâmî bir harekete "Muhammedicilik" denmesinin bile bâtıl olduğunu, zira bu dinin sahibinin Peygamberimiz olmadığını, onun da, bir kul ve elçi olduğunu söyledi. Cemaatini, "İslâm Cemaati" diye isimlendirdi ve fırkacılığın ve gruplaşmaların hep karşısında oldu. Tevhîd akidesinde birleştikten sonra, teferruatların, Müslümanları parçalamaması gerektiğini ısrarla söyledi. Hayatının sonuna kadar emrolunduğu gibi istikamet sahibi oldu; İslâm davasından, cahilî fikirlere sapmadı, makam, mevki ve dünyalık teklifleri ayaklarını kaydırmadı. Hakkı ve hakikatleri anlatırken, şefkatle ve samimiyetle insanların hayrı ve hidâyeti için çırpındı. İftirâlar karşısında soğukkanlılığını ve vakarını kaybetmedi. Dünya, onun döneminde vahyin aydınlığıyla tanıştı. Müslümanlar onu çok sevdiler. Sayısız kişinin hidâyete ermesine ve İslâm dinine girmelerine müsebbip oldu. Döneminde, askerî cunta rejimi tarafından idam cezasına çarptırıldığı halde, İslâmî beldelerdeki Müslümanların kıyama kalkması nedeniyle, -Müslümanların infiâlinden korkularak- infazı gerçekleştirilemeyen ve idam cezası müebbet hapse çevrilen, belki de tek ya da ender şahsiyetlerden birisi olarak İslâm tarihinin şerefli sayfaları arasında yerini aldı. İdam cezası, kendisine bildirildiği ilk anda: "Allah, benim için ölümü yazmamış ise, onlar beni öldüremez; ama takdir-i İlâhî bu ise, şehâdet bizim için en büyük şereftir" diyerek, belki de muhtemel olan idamı öncesinde böylesine üstün bir kişilik sergileyen, şahsiyetli, şerefli ve vakarlı bir İslâmî duruş ortaya koyan mübarek bir mücâhid âlimdir o… Onun dediği gibi; -kim bilir belki de kerâmettir, onun sözleri… Kerâmet arayanlar için bunlar çok önemlidir ya!- Allah, o esnada onun ölümünü dilemediği ve yapacağı hayırlı çalışmaları olduğu için idamına izin vermemiş ve askeri yönetimin düşürülmesiyle, tüm siyasi mahkûmlar serbest kalmıştır. Üstad, zamanında ve günümüzde haklı bir saygınlığı elde etti. Dünyanın pek çok ülkesinde milyonlarca kişinin Tevhîdî şuura ermesine vesile oldu. Onun eserleri, insanların gerçek İslâmla tanışmalarına köprü oldu. Asrımıza ve gelecek asırlara ışık tutan gerçek Rabbânî bir âlimdir o… Ona buğzedenler ve aleyhinde konuşanlar, ancak Tevhîd akidesinden yoksun cahil bir kaç güruhtan ibarettir. Allah, ondan râzı olsun ve ona mağfiret etsin. Üstad, asrımızın müceddididir. Bu gerçeği, inşâAllah, gelecek nesiller daha iyi göreceklerdir. Câhiliyye ortamlarında olan insanların çoğunun maalesef basiretleri kör olduğu için, ya göremiyorlar ya da tam olarak algılayamıyorlar. Bu kadar saptırıcının olduğu âhir zamanda, bu sonuçtan başkasını bekleyenler de, Hadîslerden habersiz kimselerdir. Rasûlullah, ahir zamanın bu fitnelerine yaklaşık on beş asır önceden dikkat çekmiş ve sakındırmıştır. Bu Hadîsler, "Kitâbu'l Fiten" (Fitneler Bahsi) başlığı altında, Hadîs kitaplarından okunabilir.

Tasavvuf Meselesine Devam Edelim:

Geçmiş asırlarda, ‘tasavvuf’ adı altında nefsi terbiye ve tezkiye etmek, Sünnet’e sarılıp, bid'atlerden ve şüpheli şeylerden sakınmak, zikir'e, nâfile ibâdetlere önem vermek, şeyhlere ve âlimlere hürmet edip itaat etmek, kibir ve enâniyet duygularını öldürüp, ehil ellerde ciddi bir eğitim ve terbiye sürecinden geçmenin gerekli olduğu iddiasıyla [1] ortaya çıkmış bir terbiye ekolü görüntüsüne bürünmek için çabalamış olmasına rağmen, sufizm; Şerîat, tarîkat ve hakîkat üçlemesine inanarak bu yolların her biri diğerine zıtlıklar barındıran, mahiyeti herkesçe anlaşılamayan, karmaşık ve Şerîat’ı birinci planda kaynak almayan bir batınîcilik ekolüne dönüşmüştür. Her dönemde, farklı din ve toplumlardan içine karışan bâtıl inanç ve ibâdet şekilleriyle, sürekli bozularak günümüze kadar gelmiştir. Tasavvuf, asla bir mezhep değildir. Şer'î ya da Fıkhî yönden intisabı vacip bir yol da değildir. Kişi, Müslüman olmak için, Kelime-i Tevhîd'e iman etmek; sâlih, muttakî bir mü'min olmak için de, Sünnet’e ittibâ etmek, bid'atlerden, hurafelerden ve şüpheli şeylerden kaçınmak zorundadır. Falanın ya da filanın rüyası, keşfi, zuhuratı, fikri ya da yorumu, Kur'ân ve Sünnet’e tercih edilemez! Mevdûdî Merhum da, bunu açıkça söylemektedir. Sözlerin alınması veya atılmasında ölçü; söyleyenin adının büyük (!) olması, adının önünde değişik sanlar, unvanlar bulunup bulunmaması değildir! Vahye uymayan sözü, babanız söylese, bâtıldır! Kur’ân, ataların ve babalarının dinine uyanları zemmetmektedir! Kayıtsız ve şartsız bir takım adamlara bağlanmak, İslâm'ın ruhuna ve Allah'ın murâdına tamamen zıttır. Kayıtsız şartsız, sorgusuz sualsiz teslimiyet ancak Allah'adır. Çünkü "O, yaptıklarından sorgulanmayandır. Hâlbuki onlara yaptıkları sorulur." (Enbiyâ: 23) Kim, yalnızca Allah'a ait olan bu makama bir başkasını getirirse, o kimseyi Allah'a eş tutmuş olur!

 Kısaca, Bir Ahlak Öğretisini Hatırlatalım:

İnsan, söylenene değil de, söyleyene baktığı sürece saptırıcılar ile hakikati konuşanları birbirinden ayıramaz. Âkil insan, söylenenleri dikkate alır, araştırır; samimi ise, hakk kendisine belirdikten sonra, gerçeğe teslim olur. Art niyetli kişi de, sözlere bakmaz, kafasında dondurduğu fikirlerle kısır bir değerlendirme yapar, sözleri dinlemeden, anlamadan, okumadan, araştırmadan, câhilî hamaset duygularıyla sadece saldırmayı, sataşmayı tercih eder ve çaresizlik içinde sadece ağız dalaşı yapar! Bize düşen; âkil insanların yolunu izlemektir! Herkes bizim gibi düşünmek zorunda olmasa da, en azından kendimize, fikirlerimize, karşımızda tartıştığımız ve sohbet ettiğimiz kişiye karşı saygılı olmayı öğrenmeliyiz… Kendisine saygısı olmayanın, karşısındakine de saygısı olmaz! İnsanlarla sağlıklı iletişim kuramayanlar, öncelikle, kendi iç âlemlerindeki fikrî çatışmalara ve iç savaşlara son versinler. Sonra insanlara bir şeyler vermeye çalışsınlar. İç huzurunu sağlayamayan kişi, karşısındakine sadece huzursuzluk verir.

Hulâsatu'l kelâm mesele budur! İzâhâtlarımız, birinci planda semâ ve râbıta konusunu açıklamaya yönelik değil, bu konular üzerinden İmam Mevdûdî'nin, bize yönelttiğiniz o sözlerinde ne demek istediğini açıklığa kavuşturmak olduğu için, semâ ve râbıta konularında fazla yoğunlaşmadık. Kardeşim, umarım sorunuzun cevabını almışsınızdır. Aslında her ne kadar uzun bir cevap gibi gözükse de, aslında bunlar "özetin özeti" mesabesindedir. Çünkü bu meseleler, ilmî olarak konuştuğumuzda söylenecek çok şeyler vardır.

Rabbim, azımıza çok mükâfatlar versin. Akidemizi, niyetimizi ve amelimizi rızasına uygun kılsın.

 Rabbim bizleri sözü dinleyip en güzeline, sözün doğrusuna uyan; bâtıl ve hurafelerden uzak duran muvahhid Müslümanlardan eylesin. Âmîn.

"Rabbimiz, bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi saptırma. Bize katından bir rahmet bağışla. Muhakkak Sen bol bol bağışlayansın." (Âl-i İmrân: 8)

"Onlar, sözü işitip en güzeline uyarlar." (Zümer: 18)

Her şeyin doğrusunu Allah bilir. 

[1] Meşru gibi gözüken bu davranış şekilleri sonraları ifrât boyutlarına ulaşmış ve “ehlinin elinde ğassal’ın elindeki meyyit gibi mûnis ve muti' olmanın zârûrî olduğu” düşüncesi, tasavvufî bir ilke olarak kabul edilmiştir. 


Yusuf Semmak 

Bağlantı | kategori: SİZİN SORDUKLARINIZ | tarih: 12/01/2014 | Yorum(0) | Yorum yaz
YORUM YAZINIZ
İSMİNİZ

E-Posta (Gizli)

Web siteniz

Yorumunuz

Güvenlik kodu
Son Konular • Günlük Dua ve Zikirler
• KASİDE-İ LAMİYYE (Şeyhu'l-İslam İbn-i Teymiyye) – Pdf İndir!
• Peygamberler Tarihi Test Bilgi Yarışması - PDF İndir!
• Muhtelif Konularda Kısa Kısa - 5
• "TEVESSÜL VE KABR-İ NEBİ'Yİ ZİYARET" ADLI KİTABIMIZ ÇIKMIŞTIR!
• MUHTELİF KONULARDA İLMÎ NAKİLLER
• NASİHATLER 13
• Dinin Aslında Cehalet Mazeret midir? (PDF Oku/İndir!)
• Muhtelif Konularda KISA KISA - 4
• Allah Teâlâ, Neden Kur’ân’da Bazı Yerlerde “Biz” Zamiri ile Hitap Buyurmuştur?
• Vâv ve Yâ Harflerinden Önceki Harfi Meftûh Olan Emsile-i Hamse'ye Nûn-u Sakîle'nin Dâhil Olması:
• NASİHATLER 12
• İftiâl (افْتِعَال) Bâbı ile Alâkalı Sarf Kâideleri
• GENELDE YANLIŞ KULLANILAN KELİMELER VE DOĞRU YAZILIŞLARI:
• Kur'an'da Peygamberimize Nasıl Hitap Edilmiştir?
• Muzari' Fiilin Şimdiki ve Gelecek Zamana Salahiyeti:
• Muhtelif Konularda KISA KISA - 3
• Şirke ve Sapıklığa Sürüklenen Bir Toplumda Suçlular Kimlerdir?
• 22- Ömer Nesefî Akaidi Tercüme ve Şerhi 6 (Ders Videosu)
• NASİHATLER 11
• Arapça'da 'zuu' ve 'sahib' edatlarının arasındaki fark nedir?
• EY RABBİMİZ!
• ASHAB-I KEHF HAKKINDA:
• NASİHAT BAHÇESİ
• KİTAPLARIMIZ HAKKINDA BİLGİLENDİRME:
• “Kadınlar Havuza Girebilir mi?” Sorusuna Verdiğimiz Kısa ve Özlü Cevap
• Kadın Sesiyle ve Çalgı Aletleriyle İcra Edilen Şarkı, Türkü, Ezgi ve İlahiler Hakkında Bir Soruya Verdiğimiz Cevap
• NASİHATLER 10
• Muhtelif Konularda KISA KISA - 2
• NASİHATLER 9
• “Ticaret yapıyorum ama maddi ve manevi anlamda bir türlü rahata eremiyorum” mu diyorsunuz?
• 21- Hadis Dersleri -1 (Ders Videosu)
• SESLİ HADİS DERSLERİ - YAKINDA!
Son Yorumlar
İbrahim sarıtaş
Allahrazı olsun
Muhammet ****
Bizim din hocamız başınızı örtmek
Ali Özbek
Hocam Allah razı olsun mükemmel b
fatma
ellerinize yüreğinize sağlık cıdd
Mehmet
Bu site "13.45'de mi 13.45'te mi
iclal
elinize sağlık
misafir
Allah razı olsun .
mutluluk
Çok güzel olmuş ellerinize sağlık
hediye
Esselamün aleyküm Yusuf kardeşim.
Yusuf Semmak
SÜNNETTE BÖYLE BİR PAZARLIK ANLAY
mahmut konur
BİR AYET "Mümin kadınlara da bak
Erkan
Allah razı olsun
ismail
bayildim
Yusuf Semmak
NOT: Bir Hristiyanla tartışan bir
Yusuf Semmak
KİMLER SUÇLU? Bir toplumda ins
Yusuf Semmak
SAHÛR VAKTİNİN SON BULMASI VE SAB
ali
Güzel bir anlatım olmuş ALLAH(C.C
Yusuf Semmak
MUHÂCİRLERLE ENSÂR’IN KARDEŞLİĞİ:
Ece
Harika çok teşekkürler
meryemnazyazğan
Çok güzel anlatmışsınız, şimdi ço
Yusuf Semmak
DİLİN, BEYÂNIN, OKUMANIN, YAZMANI
Yusuf Semmak
Bir meâlde şöyle geçiyor: "Bunun
Yusuf Semmak
“Mütevâzı’, mutevazı” (م
Yusuf Semmak
Esmâül Hüsnâ: Yanlış – el-Esmâul
Yusuf Semmak
Müşkül: Yanlış – Müşkil (kapalı,
Yusuf Semmak
Nasılki: Yanlış – Nasıl ki: Doğru
Yusuf Semmak
“MESS”: Değme, dokunma, temas,
Sibel EKİNCİ
Muhterem Hocamız Feriduddin AYDIN
2017
çok detaya girmişsiniz ama tşr
Melek
Çok güzel
Nagihan
okudum süper çok beğendim
Mehmet ARAZ
Çok güzel olmuş,başarılarınızın d
Yusuf Semmak
KANDİL KUTLAMAK BİD'AT'TIR! Ka
© 2012 YUSUFSEMMAK.COM