Araştırmacı, Yazar

ANASAYFA
BİZE ULAŞIN
BİZİ TAKİP EDİN
AMACIMIZ
KUR'AN DİNLE
KİTAPLARIMIZ
Bu bölümde, bütün İslâmî ilimleri kapsayan muhtelif konularda kısa ve önemli notlara yer verilecektir. Bu notlar; ya bir meselenin delillendirilmesi, ya bir meselenin açıklanması yahut da bir meselenin kâidesi, usûlü, tanımı veya örneklendirilmesi gibi çok mühim konularda olacaktır. Konular alt alta maddeler halinde paylaşılacaktır ve sürekli güncellenecektir. Konuların çokluğu nedeniyle, aranılan bir meseleye kolayca ulaşmak için CTRL+F yapılması tavsiye edilir. Sizler de, yorumlarınızla iştirak edebilirsiniz. Rabbimiz, faydalanılan ve faydalandırılan ilim nasip etsin.




1. “BİZ, ZÂHİRE GÖRE HÜKMEDERİZ, GİZLİ SIRLARI (HER ŞEYİN İÇYÜZÜNÜ) İSE ALLAH BİLİR” KÂİDESİNİN, HADÎSLERDEN DELİLİ VE AÇIKLAMASI:

نَحْنُ نَحْكُمُ بِالظَّوَاهِرِ وَاللهْ يَعْلَمُ بِالسَّرَائِرِ

Peygamberimiz şöyle buyurmuştur:

إنِّى لَمْ اُومَرْ أنْ أنْقُبَ قُلُوبَ النَّاسِ وَلاَ أشُقَّ بُطُونَهُمْ

“Şüphesiz ben, insanların kalplerini açmaya, karınlarını yarmaya memur değilim.” (Buhârî, Meğâzî, 61, H. No: 4351; Müslim, Zekât, 144)

Abdullah b. Utbe radıyallâhu anh'den şöyle rivâyet edilmiştir:

Hz. Ömer radıyallâhu anh'den işittim. O şöyle diyordu: “İnsanlar, Rasûlullah aleyhisselâm zamanında vahiy ile gizli hallerinden de sorumlu tutulurlardı. Rasûlullah'ın vefâtı ile vahiy kesilmiştir. Bugün sizi gördüğümüz amellerinizden dolayı sorumlu tutarız. Bu yüzden kim bize hayır gösterirse onu emin sayar (güvenilir kabul ederiz) ve kendimize yakınlaştırırız. Onun gizli hallerini araştırmak bize düşmez. Onu, gizli halleri hususunda Allah hesaba çeker. Her kim de bize zâhiren kötülük ve şerr ortaya koyarsa, o kimse, gizli hallerinin (niyetinin) güzel olduğunu söylese bile, onu emin saymayız (ona güvenmeyiz) ve onu doğrulayıp tasdik etmeyiz.” (Buhârî, Şehâdât, 5, H. No: 2641)

Açıklama:

"Nahnu nahkumu bi'z zevâhir” yani; "biz, zevâhire göre hüküm veririz" kâidesi, "dış görünüşe bakarak hükmederiz" anlamına gelmez.

Günümüzde pek çok kimse, bu kâideyi maalesef böyle anlamaktadır. Böyle anladıkları içindir ki, dış görünüşü itibariyle sakallı, tesettürlü, namaz kılan yani İslâm'dan bazı görüntüler taşıyan kimselere “Müslüman” hükmünü vermektedirler. Oysa bu kâidenin anlamı bu değildir. Dikkat edilirse, “zevâhire göre hükmederiz” denilmektedir. Zevâhir, zâhir kelimesinin çoğuludur ve insanların tüm zevâhirini kapsamaktadır. 

Zevâhir; ef'âl (fiiller), akvâl (sözler), ahvâl (hal ve durumlar) ve ahlâk (kişilik ve ahlâk) demektir. 

Bir insanı bir bütün olarak kişiliğiyle, ahlakıyla, yaşantısıyla ve konuşmalarıyla tanımadan onun hakkında müspet ya da menfî fikir beyan etmek câiz değildir. Bir insanı tanıyacak kadar onunla beraber olmadan onun hakkında şâhitlik de yapılamaz. Özellikle de İslâm'ın yürürlükte olmadığı toplumlarda insanlar; kültürler, gelenekler, inanç ve âdetler yönüyle kozmopolit bir yapıdadır. Bir kimsenin fotoğrafından hüküm verir gibi, "şu Müslüman, şu kâfir" demek doğru değildir. 

Hadîslerde geçtiği ve vâkıî olarak da bilindiği gibi şirk koşanlar içinde de sakal bırakanlar, tesettürlü yaşayanlar, namaz kılanlar, Kur’ân okuyanlar, hatta hafız olanlar dahi vardır. Sadece dış görünüşe göre insanlar hakkında hüküm vermek doğru olsaydı; Firavun'a sakallı olduğu, Ebû Cehil'e sakal ve sarığı bulunduğu, rahibelere de tesettüre benzer bir giyim şekilleri olduğu için “Müslüman” demek icap ederdi. 

Şunu unutmayalım ki; tanımadığımız kimseler hakkında yorum yapmak ve hüküm vermekle mükellef değiliz. Hatta Peygamberimizin Sünnetine göre; hakkında hayır bildiğimiz kimse hakkında “onun hakkında hayır bilirim ama onu Allah’a karşı temize çıkarmam”, hayırlarına şâhid olmadığımız kimse hakkında “onu iyi bilmem”, tanımadığımız kimse hakkında ise “kendisini tanımıyorum” demeliyiz.

Herkes kendi çevresini ve muhîtini bilir ve tanır. İnsanlar hakkında hayırlı şehâdetle bulunurken ölçüyü kaçırıp kimseyi olduğundan fazla abartmamalıyız. Çünkü övgüde mübalağa, o kimseye yapılacak en büyük kötülüktür.  

İyiliği ya da kötülüğü konusunda kararsız kaldığımız kimseler de olacaktır. O Müslümanlar hakkında, hakkın dışında söz söylememeye dikkat ederek haklarında hüsn-ü zann edebiliriz. Haklarında kiminin hayır, kiminin de şerr konuştuğu kimseler de olacaktır. Bu kimseler hakkında tevakkuf (hüküm vermekten imtinâ) etmek en selâmetli yoldur.

Bu anlatılanlar, sosyal hayatın idâmesi ve insanlar arası hukukun gözetilmesi bakımından, bilmemiz gereken durumlar yönüyle böyledir. Yoksa herkes hakkında özel olarak hüküm vermek zorunda değiliz. Zaten böyle bir şeye gücümüz de yetmez. Allah, tanımadığımız kimseler hakkında ilimsizce, araştırmadan konuşmayı yasaklamıştır.

Bazılar, “davetçiyiz, kâdî (hâkim) değiliz” sloganını kendilerine ilke edinerek, Müslüman’ın görevinin sadece anlatmak olduğunu, küfür işleyenleri ve Lâ ilâhe illallâh'ı bozucu amellerde bulunanları dahi tekfir etmenin doğru olmadığını iddia etmeye başlamışlardır. Yani küfür ve şirk içinde olanları tekfir etmek kınanır olmuştur. Tekfirden, açıkça ve ismen insanların kâfir olduğunu ilan etmeyi kastetmiyoruz. Buna ihtiyaç olmadığı gibi, mahzûrları çoktur ve imanî olarak bunu yapmak zorunda da değiliz; onların küfür içinde olduğuna i’tikâd etmek ve onlara durumlarına göre tebliğ yapmak yeterlidir.

"Biz davetçiyiz, hâkim değiliz" ifadesi şerhe muhtaçtır. Hâkim olmadığımız ve mahkemelik meselelerde insanların rastgele hüküm veremeyeceği muhakkaktır ama gözümüzün önünde müşrikçe yaşayan bir kimseye “küfür” hükmü vermek de imanın bir gereğidir. "Kâdî değiliz" diyenler bu sözü çarpıtarak, hiç bir kimseye "küfür" hükmü verilemeyeceğini, tekfir etmenin çirkin bir iş olduğunu söyleyerek, tekfir edenleri kınarlarken, küfür işleyenlere arka çıkmaktadırlar. Oysa kınanacak durum, küfre “küfür” demek değil, küfrü benimseyip o i’tikâd üzere yaşamaktır. 

Anlatılanların sağduyulu şekilde anlaşılması gerekir; tekfircilik yapmak ve tebliğe tekfirle başlamak ve her ortamda insanları tekfir etmeyi gündemde tutmak doğru değildir. İnsanlar, fıtratları itibariyle, kendilerine yumuşak söz söylenmesinden hoşlanırlar. Bu nedenle, Tevhîd akîdesini an anlaşılır şekilde, hikmetle, sabırla, iyi niyetle, güzel sözle ve güler yüzle anlatmak gerekir.    

Tekfir kalben, i’tikâden olmalıdır; gerekirse yani muhataplara açıkça söylemek, maslahat ve hikmet açısından daha hayırlı veya zorunlu olursa bu durumda kavlen yapılmalıdır. Hz. Yûsuf'un zindan arkadaşlarına tebliğ ederken; açıkça onların şirk içinde olduklarını açıklaması gibi… İlmi olmayanların tekfirden uzak durmaları gerekir. Çünkü bu sahanın sınırları gerçekten çok geniştir.  

"Biz zâhire göre hükmederiz" ifadesi, çarpıtılmadığı ve sahih olarak anlaşıldığı sürece ilke olarak doğrudur. Çünkü hem tekfircilik yapanlar hem de modernizmin sâdık savunucuları bu ilkeyi benimserken farklı anlamaktadırlar. 

Tekfirciler, kılık-kıyafet, şekil, görünüş, tip ve konuşma tarzlarına göre tekfircilik yaparlarken; modernistler ise "Allah" diyene, namaz kılana, sakallı olana, Müslümanlık iddiasında bulunana "Müslüman" demektedirler. Bir taraf, kendi bakış açısına göre, insanlara "kâfir" derken; diğer taraf ise, kendi anlayışıyla insanlara "Müslüman" hükmü vermektedir.

Oysa insanlar hakkında hüküm verirken önyargıdan ve peşin hükümden sakınmak daha âdil bir yaklaşımdır. Zira bugün yedi milyarlık dünyada kendisini "Müslüman" diye tanımlayan insanların sayısı, dünya nüfusunun yedide biridir. Kendisini "Müslüman" diye tanımlayanların hepsinin akîdesinin "Tevhîd" olup olmadığı, meselenin diğer boyutu olmakla birlikte; dünyadaki diğer altı milyar insan kendilerine "Müslüman" denmesini hakaret saymaktadırlar. Cihanşümul hükümler va'z eden İslâm dininin hükümlerinin bu gerçeği göz ardı ederek nâkıs hükümler koyması mümkün müdür? Tevhîd akîdesini benimsemeyen ve bu akîde üzerinde yaşamayanların İslâm'a nispet edilmesi nasıl ma’kûl olabilir?

Bu "zâhire göre hüküm" meselesi, İslâmî bir takım renkler ve görüntüler taşıyanları İslâm'a; gayr-i İslâmî görüntüler sergileyenleri de küfre nispet etmenin ne kadar gayr-i İslâmî bir tutum ve bir paradoks olduğu açıktır.

İslâm'a göre; Tevhîd akîdesini benimseyen bir kimse, bu akîdeyi bozucu davranışlardan sakınmalı ve mükelleflerin yapmakla sorumlu oldukları ibadetleri de yerine getirmelidir. 

"Kim, Lâ ilâhe illallâh derse, cennete girer" şeklindeki Hadîslere bakarak iman'ı sadece ikrârdan ibâret görmek büyük bir yanılgıdır. Sadece dil ile söylemek iman için yeterli olsaydı, münafıkların imanının da sahih kabul edilmesi gerekirdi! Zira onlar da zâhiren dil ile iman ikrârında bulunurken, küfürlerini kalplerinde gizlerler. Kur'ân, onların şehâdetlerinin yalan olduğunu, çünkü kalpleriyle inanmadıklarını dilleriyle söylediklerini belirtmektedir. 

“İnsanlarla Lâ ilâhe illallâh deyinceye, Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet edinceye ve namaz kılıp zekât verinceye kadar onlarla çarpışmakla emrolundum" şeklindeki Hadîslerdeki "Lâ ilâhe illallâh demek" tabiri, sadece dil ile ikrârdan ibâret değildir. 

Çok sayıda Hadîsler bu tabiri tefsir etmektedir. "Demek"ten kasıt, şehâdettir. Ayrıca şehâdet'in gerektirdiği kulluğu ortaya koymaktır. İnsanların zâhiri de, bu yönlerin tespitidir. İslâm, bâtına göre hüküm vermez. Bâtın, insanların içyüzü ve gizli halleridir. İnsanların kalbinde ve kafasında olanları Allah'tan başka kimse bilemeyeceği için Allah'ın kulları, insanlar hakkında zâhirlerine göre hüküm verirler. Sadece Allah, insanların gizli hallerini bilir ve onların kalplerine, niyetlerine göre hüküm verir. 

Ancak burada tekrar şu gerçeğin altını çizelim ki; insanları tam olarak tanımadan “iyi-kötü”, “Müslüman-kâfir” hükmü vermek asla kabul edilemez. Hatta aleyhine kesin ve sabit bir delil bulunmadıkça kimse küfürle itham edilemez. 

Bir kimsenin aleyhine doksan dokuz alâmet bile olsa, kesin bir delil olmadıkça o kimse için; "kâfirdir" demek yanlıştır. Bu konuyu İbn-i Ömer'den rivâyet edilen Peygamberimizin bir Hadîsiyle bitirelim:

"İnsanlar, Allah'tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed'in Allah'ın elçisi olduğuna şehâdet edip, namazı dosdoğru kılıp, zekâtı verinceye kadar onlarla savaşmakla emrolundum. Bunları yaptıkları takdirde benden canlarını ve mallarını korumuş olurlar. Ancak İslâm'ın hakkı müstesnâ. Onların hesapları Allah'a kalmıştır." (Müslim, Îmân, 36; Bkz: Buhârî, Salât, 28; Cihâd ve’s Siyer, 102)

Bu Hadîs'ten de anlaşıldığı gibi iman iddiası, ikrârdan ibâret değil, şehâdettir; yani ispattır. Ayrıca bu Hadîs bize, hükmün zâhire göre olduğunu bildiriyor. İnsanlar, Müslüman’ca yaşadıkları zaman, biz onlara "Müslüman" hükmü veririz; onların gizli halleri Allah'a kalmıştır. İnsanların gizli hallerine göre Allah hüküm verecektir. Biz bâtınî yönlerinden habersiz olduğumuz için; Kelime-i Şehâdet getiren, Tevhîd'i bozucu söz ve fiillerden uzak duranı "Müslüman" biliriz. 

Soyut anlamda “Lâ ilâhe illallâh” demenin Müslüman olmak için yetmediği hususunda Müslim'deki bir Hadîsle yetinelim:

“Kim, Lâ ilâhe illallâh der ve Allah’tan başka tapılanları reddederse malı ve kanı haram olur. Sonra onun hesabı Allah’a aittir.” (Müslim, Îmân, 37)

Tevhîd kelimesini söylemek, Allah dışında kendisine tapılan sahte ilâhları ve putları reddetmeyi gerektirir. Tevhîd, bir akîdedir, yaşam tarzıdır, dindir; dört kelimeden ibaret, anlam ve derinliği olmayan salt bir slogan değildir! 

Tevhîde vahiy istikametinde inananların hayatında şirk, küfür ve nifak bulunmaz ve muvahhidin zâhirî hayatı İslâm'dır. Muvahhidi tanıyan kimse de onun Müslümanlığına şehâdet eder. Muvahhid olmayan kimsenin hayatı da şirk ve küfür ile iç içedir, bazı İslâmî nitelikte söz ve ameller kendisinden sâdır olsa dahi, onun zâhiri gayr-i İslâmîdir. "Zâhire göre hüküm" ilkesi, hüküm verme konusunda bir metodoloji öğretmektedir.

___________________________________

2. Tirmizî’de geçen bir Hadîs-i Şerîf’e göre, kıyâmet gününde kulun hesaba çekileceği ilk ameli namazdır.

Peki, kıyâmet günü insanlar arasında görülecek ilk dava hangisidir?

Peygamberimiz şöyle buyurmuştur:

أوَّلُ مَا يُقْضَى بَيْنَ النَّاسِ بِالدِّمَاءِ

“Kıyâmet günü insanlar arasında verilen ilk hüküm, kan davaları hakkındadır.” (Buhârî, Rikâk, 48)

___________________________________

3. Allah’ın saptırdığını kimse doğru yola iletemez!

أَتُرِيدُونَ أَنْ تَهْدُوا مَنْ أَضَلَّ اللّهُ وَمَن يُضْلِلِ اللّهُ فَلَنْ تَجِدَ لَهُ سَبِيلاً

“…Allah’ın saptırdığını doğru yola getirmek mi istiyorsunuz? Allah’ın saptırdığına asla doğru bir yol bulamazsın.” (Nisâ: 88)

فَمَن يَهْدِي مَنْ أَضَلَّ اللَّهُ وَمَا لَهُمْ مِنْ نَاصِرِينَ

 “…Allah’ın saptırdığını doğru yola ulaştıracak kimdir? Onlar için hiçbir yardımcı olmaz.” (Rûm: 29)

وَمَن يُضْلِلِ اللَّهُ فَمَا لَهُ مِنْ هَادٍ

“…Allah kimi saptırırsa, onu doğru yola ileten bulunmaz.” (Zümer: 36; Mü’min: 33)

___________________________________ 

4. Allah, İman Etmek İsteyenin Göğsünü İslâm’a Açar; Hidâyete Lâyık Olmayanın ve İman Etmek İstemeyenin ise Kalbini Daraltır:

Allah Ancak Hidâyete Kalbini Açanlara Hidâyet Verir...

İnsanların kalbine Allah’tan başka kimse hidâyeti koyamaz.

Peygamberimiz bile dilediği kimselere hidâyet veremez. Allah’ın bir ismi de “el-Hâdî” yani hidâyet edendir. Bu nedenle insanları doğru yola iletmek ancak Allah’a aittir.

Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:

إِنَّكَ لاَ تَهْدِي مَنْ أَحْبَبْتَ وَلَكِنَّ اللَّهَ يَهْدِي مَنْ يَشَاءُ وَهُوَ أَعْلَمُ بِالْمُهْتَدِينَ

"(Rasûlüm!) Sen sevdiğini hidâyete erdiremezsin; bilâkis, Allah dilediğine hidâyet verir ve hidâyete erecek olanları en iyi O bilir." [1]

Rabbimiz, hidâyetten mahrum olan kimselerin kalplerinin dar olduğunu ve onların iman etmeyeceklerini En’âm Sûresindeki şu Âyette, çok etkileyici bir misal ile haber vermektedir.

فَمَن يُرِدِ اللّهُ أَنْ يَهْدِيَهُ يَشْرَحْ صَدْرَهُ لِلإسْلاَمِ وَمَن يُرِدْ أَنْ يُضِلَّهُ يَجْعَلْ صَدْرَهُ ضَيِّقًا حَرَجًا كَأَنَّمَا يَصَّعَّدُ فِي السَّمَاءِ كَذَلِكَ يَجْعَلُ اللّهُ الرِّجْسَ عَلَى الَّذِينَ لاَ يُؤْمِنُونَ

“Allah kimi hidâyete erdirmeyi dilerse, göğsünü İslâm’a açar. Kimi de saptırmayı dilerse onun da göğsünü –gökyüzüne tırmanıyormuş gibi- daraltır, sıkıştırır. Allah iman etmeyenlerin üstüne işte böyle murdarlık çökertir.” [2]

Bu Âyet-i Kerîme’yi biraz açıklayalım.

Bu Âyette, hidâyete layık olmadığı için, Allah’ın kendilerini saptırdığı kimselerin durumuyla alâkalı bir misal verilmektedir.

Allah, mü’minlerin kalplerini Tevhîd ve iman için genişletir, kâfirlerininkini ise daraltır; artık inkârcıların kalplerine iman giremez. Tercihini sapma istikametinde yapan bir kimsenin kalbini Allah öyle daraltır ki, artık oraya Tevhîd'in girme imkânı kalmaz. Rabbimiz, bu Âyetinde kâfirlerin kalplerine imanın giremeyeceği kadar dar olduğunu belirtmek için bir misal zikretmektedir. Kâfirler, semâya yükselmeye güç yetiremeyecekleri gibi, iman etmekten de âciz kalırlar. Hiçbir kimsenin kuş gibi gökyüzüne yükselmesi mümkün değildir hatta kuşlar bile gökyüzünde belirli bir mesafeye kadar yükselebilirler. Kuşların da, Allah’ın kendilerine belirlemiş olduğu uçuş menzilleri bulunmaktadır. İnsanlar, kuşların menzillerinde normal şartlarda nefes alamazlar.

Yaklaşık 7.000 m – 10.000 m arasındaki irtifâlarda kuş çarpmaları [3] rapor edilmiştir. Bu da, bazı kuşların bu yüksekliklerde rahatlıkla uçabildiklerini göstermektedir.

Yüce Allah, bu Âyetinde günümüz itibariyle keşfedilmiş bazı tabiat kanunlarına işaret etmektedir. Gökyüzüne yükseldikçe atmosferin basıncı azalır ve havanın içindeki oksijen molekülleri seyrekleşir, nefes almak da o nispette güçleşir…

Deniz seviyesinde havanın içerisindeki gazların yaklaşık beşte biri oksijendir. Beş bin metre yüksekliğe kadar bu oksijen miktarında önemli bir değişiklik olmaz. Fakat beş bin metreye kadar, havanın içerisinde oksijen oranının yüzde yirmi olması, her solukta akciğerlerimize giren havadaki oksijen miktarının aynı olduğu anlamına gelmemektedir. Bilâkis aynı miktarda oksijen için daha sık ve daha derin solumamız gerekmektedir. Çünkü her solukta alınan havada oksijen miktarı azalmıştır. Yeterli oksijen alabilmek için daha sık soluma işlemi, yükseklik arttıkça oksijen miktarını normal düzeyde tutmak için yeterli olmaz. Fazla mesai yapan solunum kasları fazla enerji harcadığı için, vücudun oksijen ihtiyacı artar. İşleri düzeltmek için kalp daha fazla çalışmak zorunda kalır. Bu durum da, irtifâ rahatsızlıklarına [4] yol açabilir. Dolayısıyla yükseklik arttıkça atmosfer basıncı ve hava yoğunluğu azaldığı için teneffüs etmek daha da zorlaşır.

Gökyüzüne yükseldikçe, oksijen için sürekli daha çok solumamız gerekir, bu esnada göğüs ve kalp sıkışır; tâ ki yirmi bin metreyi geçince özel cihazlar olmadan insan nefes alamaz ve ölür.

Kur’ân’ın haber verdiği bu evrensel ilke istikametinde uzmanlar uyarmaktadır…

Uzmanlar, insanın yükseklere çıktıkça kalbinin yükünün arttığını söylemektedirler. Kalp hastası olan kimseler, sağlıklı insanları bile zora sokabilecek olan yükseklere çıkmadan önce mutlaka doktorlarıyla görüşüp kontrolden geçmeleri ve doktorlarının izniyle hareket etmeleri gerekir. Kalp krizi ya da ona yakın durumda olanlar, kalp ritminde bozukluk bulunanlar ve kalp yetmezliği çekenler, tedavi olup tehlike geçene kadar yüksek yerlere çıkmaktan kaçınmalıdırlar. Tedaviye rağmen göğüs ağrısı ve nefes darlığı olan kimselerin orta yükseklikte bile bu şikâyetlerinin ortaya çıkabileceği unutulmamalıdır.

Bu açıklamalardan da anlaşılıyor ki, tabiatta var olan tüm kanunları ancak Allah belirlemiştir. Allah, bu Âyetinde, teşrîî kanunlarına uymak istemeyen inkârcıların durumlarını kevnî bir kanunundan örnek vererek beyan etmektedir. Bunun sonucunda da, gerek insanlar için, gerek tüm canlılar için ve gerekse tüm evren için kanun ve şeriat belirleyenin sadece kendisi olduğunu bildirmiş olmaktadır. Tüm evren nasıl ki, Allah’ın kanunlarına itiraz etmeden uyuyorsa, insanların da Allah’a karşı gelmemeleri gerektiği vurgulanmaktadır.

Âdeta insanlara Allah katından, şu mesaj da verilmektedir:

“Evrende geçerli olan kanunlara itiraz edemediğiniz gibi, size elçilerim vasıtasıyla gönderdiklerime de itiraz edemezsiniz! Çünkü her ikisini de tayin eden tüm evrenin sahibi olan Allah Sübhânehu ve Teâlâ’dır…”

Bu Âyete göre; Tevhîd akîdesinden, Allah’a imandan ve Allah’ın Âyetlerine teslim olmaktan yüz çevirenler, oksijensiz bir ortamda yaşamaya çalışmaktadırlar!

İnsan havaya ve oksijene ne kadar muhtaç ise, Allah’a iman etmeye daha çok muhtaçtır. Oksijenin olmaması sadece fizikî anlamda kalbi ve bedeni öldürür, imanın olmaması ise hem fizikî hem de manevî bakımdan kalpleri öldürür…

İmanlı olarak Allah’ın lütfettiği havayı teneffüs edenlere müjdeler olsun!

Dipnotlar:
[1] Kasas: 56

[2] En’âm: 125

[3] Kuş çarpması; hava araçları ile kuşların havada çarpışmaları olayıdır. Bu olay, sıklıkla yaşanmaz. Çünkü birçok kuş çarpmaları, kuşların son anda yön değiştirmeleri ile önlenmektedir. Kuş çarpması olaylarında etkiyi azaltmak için, havacılıkta 3.000 m altı uçuşlarda saatte 250 kias yani 450 km hız sınırlaması getirilmiştir. Bu yükseklik, kuş türlerinin genelinin uçabildikleri hava sahasıdır.

Göçmen kuşları oldukça yüksekten uçabilirler. ‘Bar-headed geese’ diye bilinen bir kaz türünün 9.000 m yükseklikte Himalayalar üzerinden uçtuklarına dair kayıtlar bulunmaktadır. Şu ana kadar tespit edilen en üst yükseklik ise 12.000 metrede rastlanmış olan kızıl akbabaya aittir.

Bu tespitler de gösteriyor ki, sağlıklı insanların nefes almalarının oldukça güçleştiği mesafelerde kuşlar rahatça solunum yapabilmektedirler.

[4] İrtifâ rahatsızlığı ya da akut dağ rahatsızlığı da denir. Yüksek irtifâ ve rakımlarda oksijen yetersizliğine bağlı olarak görülen patolojik bir rahatsızlıktır. Genellikle 2400 metre üzerinde görülür.

Atmosfer basıncının ve hava yoğunluğunun azalması özellikle oksijene duyarlı olan göz, beyin, akciğer gibi dokularda kısmî oksijen yetersizliği (hipoksi) ve tamamen oksijensizlik (anoksi) oluşmasına neden olur.

________________________

5. Bir kimse yemeğe davet edildiğinde ya da bir yere gitmek için sözleştiğinde, icâbet usûlü nasıl olmalıdır?

Davete icâbet usûlünü iki madde halinde özetleyebiliriz:

a) Yemeğe veya davete vaktinde gitmelidir; vaktinden önce gidip yemek hazır oluncaya kadar orada beklememelidir.

b) Yemekten ya da davetten sonra kalkıp gitmelidir; sohbete dalıp geç saatlere kadar oturmamalıdır.

Bunlara riâyet edilmezse, bu davranış şekilleri ev sahibine rahatsızlık verir, hâne halkının huzur ve istirâhâtını bozar.

İnsanların çoğu genelde ev sahibinin kendisini güzelce ağırlamasından ve güler yüzünden cesaret alıp saatlerce oturup kalmaktadırlar. Oysa ev sahibinin bu davranışı, kendi üzerine düşeni yapmasından ibarettir, “yemekten ya da programdan sonra saatlerce oturun” anlamına gelmemektedir. Misafirler de kendi üzerlerine düşeni yapıp, kendilerini ağırlayan hane halkına eziyet vermemelidirler. Zira ev sahibi, misafirlere “kalkın” diyemez! 
Ziyaretlerimiz esnasında, bunlara dikkat etmemiz, Allah’ın bizlere emridir.

Uzun süre oturmayı kararlaştırarak bir araya gelen kimseler de yine ölçüyü kaçırmamalıdırlar. Zira gece yarısından sonra oturmaya devam eden veya sabaha karşı meclisten kalkan nice insanların, yatsıyı sabaha yakın vakitlerde acele ile kıldıkları ve sabah namazını da kılmadan yattıkları bilinmektedir. Bu nedenle, her şeyin hayırlısı vasat olanıdır.  Müslüman ecdâd, “misafirliğin makbulü kısa olanıdır” derken, İslâm’daki bu inceliklere vurgu yapmıştır.

İnsanlarla münasebetimizi, kendi psikoloji ve durumumuza göre belirlememeliyiz. Bizim boş vaktimiz olabilir ama başkalarının yapacakları nice meşru işleri bulunabilir. Onları ziyaretimiz esnasında biraz fazla kalmamız onlara sıkıntı verir. Buna kimsenin hakkı yoktur.

İnsan psikolojine hitap eden bir noktanın daha altını çizelim. O da, bir misafir, gittiği yerden ayrılmak için “bize müsaade” diye izin istediği zaman, istisnâlar dışında, ev sahibi ya direkt olarak “müsaade sizin” veya “yine bekleriz” yahut da nezâket icâbı “oturuyorduk, kalkıyor musunuz?” türünde sözler sarf ederler…

Akl-ı selîm olan herkes anlar ki, bunların anlamı “kalkabilirsiniz” demektir. Ev sahibinin nezâketine nezâketsizce karşılık vererek, oturmaya devam etmek doğru değildir!

Bu konuda Rabbimiz ise şöyle buyurmaktadır:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لا تَدْخُلُوا بُيُوتَ النَّبِيِّ إِلا أَنْ يُؤْذَنَ لَكُمْ إِلَى طَعَامٍ غَيْرَ نَاظِرِينَ إِنَاهُ وَلَكِنْ إِذَا دُعِيتُمْ فَادْخُلُوا فَإِذَا طَعِمْتُمْ فَانتَشِرُوا وَلا مُسْتَأْنِسِينَ لِحَدِيثٍ إِنَّ ذَلِكُمْ كَانَ يُؤْذِي النَّبِيَّ فَيَسْتَحْيِي مِنكُمْ وَاللَّهُ لا يَسْتَحْيِي مِنَ الْحَقِّ ...

“Ey iman edenler! Peygamberin evlerine, sizin için yemeğe izin verilmeden girmeyin. Yemek vaktini de beklemeye kalkışmayın. Fakat davet olunduğunuzda girin. Yemeği yediğinizde hemen dağılın. Söze dalmak (veya sohbet etmek) için de beklemeyin. Çünkü bu, Peygamberi rahatsız etmekte ama o, sizden utanmaktadır. Allah ise hakk(ı açıklamak)tan utanmaz…“ (Ahzâb: 53)

Âyette, yemeğe veya davete icâbet usûlü en güzel şekilde açıklanmaktadır. Âyet, tüm iman edenlere hitap ettiği için, herkesi bağlayıcıdır. Âyette Peygamberimizin evinin söz konusu edilmesi, hükmün onun şahsına ait olduğu anlamına gelmez. Âyetin hükmünü takyîd eden bir Nass olmadığı için, Âyet mutlak ve muhkemdir.

___________________________________  

 

Bağlantı | kategori: NOT DEFTERİ | tarih: 20/01/2014 | Yorum(0) | Yorum yaz
YORUM YAZINIZ
İSMİNİZ

E-Posta (Gizli)

Web siteniz

Yorumunuz

Güvenlik kodu
Son Konular • "TEVESSÜL VE KABR-İ NEBİ'Yİ ZİYARET" ADLI KİTABIMIZ ÇIKMIŞTIR!
• MUHTELİF KONULARDA İLMÎ NAKİLLER
• NASİHATLER 13
• Dinin Aslında Cehalet Mazeret midir? (PDF Oku/İndir!)
• Muhtelif Konularda KISA KISA - 4
• Allah Teâlâ, Neden Kur’ân’da Bazı Yerlerde “Biz” Zamiri ile Hitap Buyurmuştur?
• Vâv ve Yâ Harflerinden Önceki Harfi Meftûh Olan Emsile-i Hamse'ye Nûn-u Sakîle'nin Dâhil Olması:
• NASİHATLER 12
• İftiâl (افْتِعَال) Bâbı ile Alâkalı Sarf Kâideleri
• GENELDE YANLIŞ KULLANILAN KELİMELER VE DOĞRU YAZILIŞLARI:
• Kur'an'da Peygamberimize Nasıl Hitap Edilmiştir?
• Muzari' Fiilin Şimdiki ve Gelecek Zamana Salahiyeti:
• Muhtelif Konularda KISA KISA - 3
• Şirke ve Sapıklığa Sürüklenen Bir Toplumda Suçlular Kimlerdir?
• 22- Ömer Nesefî Akaidi Tercüme ve Şerhi 6 (Ders Videosu)
• NASİHATLER 11
• Arapça'da 'zuu' ve 'sahib' edatlarının arasındaki fark nedir?
• EY RABBİMİZ!
• ASHAB-I KEHF HAKKINDA:
• NASİHAT BAHÇESİ
• KİTAPLARIMIZ HAKKINDA BİLGİLENDİRME:
• “Kadınlar Havuza Girebilir mi?” Sorusuna Verdiğimiz Kısa ve Özlü Cevap
• Kadın Sesiyle ve Çalgı Aletleriyle İcra Edilen Şarkı, Türkü, Ezgi ve İlahiler Hakkında Bir Soruya Verdiğimiz Cevap
• NASİHATLER 10
• Muhtelif Konularda KISA KISA - 2
• NASİHATLER 9
• “Ticaret yapıyorum ama maddi ve manevi anlamda bir türlü rahata eremiyorum” mu diyorsunuz?
• 21- Hadis Dersleri -1 (Ders Videosu)
• SESLİ HADİS DERSLERİ - YAKINDA!
• Sesli Ders Videoları Arşivi (Yusuf Semmak)
• ARAPÇA DERSLERİ (ZAMİRLER) -5-
• Kadınların Saçlarını Kısaltmaları Câiz midir?
• Muhtelif Konularda KISA KISA - 1
Son Yorumlar
Muhammet ****
Bizim din hocamız başınızı örtmek
Ali Özbek
Hocam Allah razı olsun mükemmel b
fatma
ellerinize yüreğinize sağlık cıdd
Mehmet
Bu site "13.45'de mi 13.45'te mi
iclal
elinize sağlık
misafir
Allah razı olsun .
mutluluk
Çok güzel olmuş ellerinize sağlık
hediye
Esselamün aleyküm Yusuf kardeşim.
Yusuf Semmak
SÜNNETTE BÖYLE BİR PAZARLIK ANLAY
mahmut konur
BİR AYET "Mümin kadınlara da bak
Erkan
Allah razı olsun
ismail
bayildim
Yusuf Semmak
NOT: Bir Hristiyanla tartışan bir
Yusuf Semmak
KİMLER SUÇLU? Bir toplumda ins
Yusuf Semmak
SAHÛR VAKTİNİN SON BULMASI VE SAB
ali
Güzel bir anlatım olmuş ALLAH(C.C
Yusuf Semmak
MUHÂCİRLERLE ENSÂR’IN KARDEŞLİĞİ:
Ece
Harika çok teşekkürler
meryemnazyazğan
Çok güzel anlatmışsınız, şimdi ço
Yusuf Semmak
DİLİN, BEYÂNIN, OKUMANIN, YAZMANI
Yusuf Semmak
Bir meâlde şöyle geçiyor: "Bunun
Yusuf Semmak
“Mütevâzı’, mutevazı” (م
Yusuf Semmak
Esmâül Hüsnâ: Yanlış – el-Esmâul
Yusuf Semmak
Müşkül: Yanlış – Müşkil (kapalı,
Yusuf Semmak
Nasılki: Yanlış – Nasıl ki: Doğru
Yusuf Semmak
“MESS”: Değme, dokunma, temas,
Sibel EKİNCİ
Muhterem Hocamız Feriduddin AYDIN
2017
çok detaya girmişsiniz ama tşr
Melek
Çok güzel
Nagihan
okudum süper çok beğendim
Mehmet ARAZ
Çok güzel olmuş,başarılarınızın d
Yusuf Semmak
KANDİL KUTLAMAK BİD'AT'TIR! Ka
Yusuf Semmak
Nesefî Akâidi derslerimizi 6'ya k
© 2012 YUSUFSEMMAK.COM