Araştırmacı, Yazar

ANASAYFA
BİZE ULAŞIN
AMACIMIZ
KUR'AN DİNLE
KİTAPLARIMIZ
DERS VİDEOLARI ARŞİVİ
NOT DEFTERİ
"Nasihatler 12" adlı çalışmamızda 64, “Nasihatler 13” adlı çalışmamızda 86, "Nasihatler 14" adlı çalışmamızda 82 farklı konuyu ele almıştık. "NASİHATLER 15" adlı çalışmamızdaki ise konu adedi, Allah'ın yardımı ile 114’e bâliğ oldu. Uzun nasihatler serimizde bu bir rekordur. Hamdolsun... Rabbim, daha hayırlı çalışmalar yapmayı nasip ve müyesser eylesin. Hayırlara vesile olması duası ile.


NASİHATLER 15

1- HIZIR HAKKINDAKİ KANAATİMİN ÖZETİ:

Nâçizâne uzunca araştırıp, ilmî olarak tahkîk ettiğim ve yazıya döktüğüm bir mesele olarak Hızır aleyhisselâm hakkındaki kanaatimin hulâsası şudur...

Önce bir tespit ile başlayalım. Bazı kesimler, Sûfîlere muhâlefet veya haklı bir hassâsiyet olarak İslâm'ın bazı umdelerini koruma sâikiyle; Sûfîler, "Hızır velîdir" dediler diye, "Hızır nebîdir" demişler. Onlar "Hızır yaşıyor" dediler diye de, "Hayır, o öldü" demişlerdir. Kendilerince bazı gerekçeler de serdetmişlerdir. Yani bu hususta özellikle Halef arasında iki ana yaklaşım olduğunu söyleyebiliriz. Ya muhâlefetin tesiri ile te’vîl ya da delillerden yola çıkarak bir değerlendirme. Delillerden yola çıkarak yapılan ilmî değerlendirmeler, yanlış bile olsa saygıyı hak ettiğini söylemeden geçmeyelim. Zira müctehid isâbet edebildiği gibi, hata da edebilir. Nitekim hata etmek insana mahsûstur.

Resme bir bütünlük içinde bakıldığında bu husustaki benim kalbimin meyli odur ki, Hızır nebî veya velî değildi ve şu an yaşıyor...

Bazı zihinler bazı taşkın görüşlere haklı bir tepki olarak İslâm adına tenkîdlere odaklanınca bu söze hemen "nasıl olur?" sorusu ile karşılık verebilir. Evet, Hızır yaşıyor ama Sûfîlerin dediği gibi, elbette ledünnî ilmi bilen ve bazılarının yardımına koşan Hızır âcil servis görevi üstlenen bir velî olarak yaşamıyor. Bilakis o Allah'tan aldığı talimatlar doğrultusunda hareket eden ve tarih boyunca insanların teslim olmakla mükellef oldukları hiçbir Şerîatte benzeri görülmemiş işleri icrâ eden bir melek idi. Meleklerin uymakla mükellef oldukları şerîat farklıdır.

Diğer taraftan Hızır'a velî denmesinin ne büyük tehlikeler doğuracağını bir çocuk bile anlayabilir. Hızır'ı velî sayma durumunda, bir insanın ilhâm ile amel etmesinin; hem de birinin malına veya canına kastetme noktasına vardırılabilecek ölçülerdeki taşkınlıkların câiz olduğu savunulabilir. Bu anlayıştan velîye gelen ilhâmın nebîye gelen vahiyden üstün olduğu; çünkü Şerîat'in kabuk, ilhâmın ise öz/hakikat olduğu sonuçları çıkarılır. Neticede de velîlerin nebîlerden üstün oldukları saçmalıkları i'tikâd edinilir. Şerîat terk edilir; hevâ ve heveslere uyulur. Ğulât-ı Sûfiyye'de Şerîat'e muhâlif sayılamayacak kadar inançlar maalesef ki mevcuttur. İşte bütün bunların nedeni, Nassları İslâm'ın umdelerine, sâbitelerine, ahkâm ve esaslarına aykırı şekilde anlama ve te'vîl etme sapkınlığıdır. Yani vahye uymamaktır; vahyi nefislere uydurmaktır. Oysa icmâ edilmiştir ki, Hızır aleyhisselâm'ın kusurlu hâle getirdiği gemi ve ileride büyüdüğünde ebeveynini küfre zorlayacak olan o çocuk hakkında gerçekten ilhâm yoluyla bir kimse bilgi sahibi olsa veya olduğunu iddia etse bile asla Hızır'ın yaptığı o amelleri yapamaz! İslâm fıkhını esas almak her mü’minin vazifesidir. Kanaat ile hüküm verilemeyeceği gibi, delil yetersizliği ile de hüküm verilemez. Ama tedbîr almak başkadır; bir kimse suç işlemeden hatta daha çocukken onu öldürmek başkadır. Bu tavır akıl taşıyan herkesin yanında -insanların uymak zorunda oldukları Şerîat ve hukuk düzeni açısından- zulümdür ve suçtur. Dolayısıyla, “Hızır insandı, hem de velî idi” demek bu birkaç açıdan bile değerlendirilse mümkün gözükmüyor. Bazı âlimler onun nebî olduğunu söylemişlerse de, tahkîk ehli birçok âlim bunun da olamayacağı hususunda deliller serdetmiştir. Bu meselenin hem ilim ve dirâyet hem de hayata yansıması ve sonuçları açısından değerlendirilmesi icap eder. İhtimâlleri değerlendirecek olursak; şahsen ben, Hızır'ın melek olduğuna zann-ı gâlip ile inanmaktayım. Bu hususun ihtimâllerini ve melek olmasının delillerini Allah’ın izniyle yaptığım tahkîkâtta ortaya koydum. Konunun tafsîl edilmesinin yeri burası değildir. Daha sonra nebî olması muhtemeldir. Velî olması ihtimâlini en zayıf ihtimâl olarak kabul ediyorum. Gönlüm olamayacağını söylüyor. Allah en iyi bilendir.

2- HIZIR’LA ALÂKALI PAYLAŞIMIMIZ ÜZERİNE BİR ARKADAŞIMIZ ŞUNLARI YAZMIŞTIR:

“el-Maverdî ve Ebû’l-Hattâb b. Dihye rahımehumellah gibileri Hızır’ın meleklerden olabileceğini söylemişlerdir. Aslında bu, âcizane kanaatime göre en güçlü görüştür. Ancak Allah Sübhânehu ve Teâlâ’nın şöyle buyurması bu görüşü zayıflatıyor:

فَانْطَلَقَا حَتَّى إِذَا أَتَيَا أَهْلَ قَرْيَةٍ اسْتَطْعَمَا أَهْلَهَا فَأَبَوْا أَنْ يُضَيِّفُوهُمَا

“Bunun üzerine yine yürüdüler. Nihâyet bir köy halkına varıp onlardan yemek istediler. Ancak köy halkı onları misafir etmekten kaçındılar.” (Kehf: 77)

Melekler ise yemek yemezler.”

Öncelikle bu kaliteli soru için teşekkür ediyorum. Az önce yazdığımız cevabımız aşağıdadır:

CEVABIMIZ:

Bismihi Sübhânehu ve Teâlâ.

Bazıları, “Yine gittiler. Nihâyet bir kasaba ahâlisinin yanına vardılar. Ora halkından yiyecek istediler. Fakat (onlar) kendilerini misafir etmeyi kabul etmediler…” (Kehf: 77) Âyetini delil göstererek; Hızır’ın melek olamayacağını, çünkü onların yolculuk esnasında bir kasaba ahâlisinden yiyecek istediklerini söylerler. Fakat bu ifadede, Hızır’ın yiyecek istediğine veya yiyeceği kendisi için istediğine dair açık bir karîne bulunmamaktadır. Ayrıca buradaki asıl vurgu, kimin yemek yiyeceğinden ziyâde, o anda kasabalıların kendilerini ağırlamamalarına rağmen Hızır’ın oradaki yıkılmak üzere olan bir duvarı onarıp düzeltmesidir. Âyetin devamını okuyalım: “…Orada yıkılmaya yüz tutmuş bir duvar buldular da, o (Hızır) bu duvarı doğrultuverdi. (Mûsâ): ‘Dileseydin, elbet buna karşılık bir ücret alırdın’ dedi.” 

Dikkat edersek; Hızır duvar düzeltmeye odaklanmış, Mûsâ ise açlığını söz konusu yapıp, bu iyiliği meccânen yapmak yerine, çok aç olduğu için bu amelin karşılığını istemesini temennî ediyor. Hızır ise, bu yönde bir istek ve ihtiyaç içinde değil; o sadece üzerine vazife olan işlerle meşgul. Hz. Mûsâ’nın, Hızır’ın yaptıklarına yönelik gerçekleşen bu üçüncü çıkışı sonrasında da zaten Hızır: هٰذَا فِرَاقُ بَيْنِى وَبَيْنِكَ “İşte bu benimle senin ayrılışımızdır” (Kehf: 78) demiş ve onun sabretmeye güç yetiremediği şeylerin içyüzlerini açıklamıştır. Bir insan, içyüzünü bilmediği işlerde bir meleğin amel ve icraatlarına nasıl sabır gösterebilir ki?! 

Kehf: 77’de “Yiyecek istediler” anlamındaki (اسْتَطْعَمَا) “tesniye” (ikil) fiilinde acıkanın her ikisi olduğunu varsayan kimseler, “buldular” anlamındaki (فَوَجَدَا) fiilinin de tesniye olduğuna dikkat etsinler. Duvarı bulma ve duvarla ilgili tasarruf aslında Hızır’ın amelidir. Hz. Mûsâ’nın da o esnada bir insan olarak, ihtiyacı, açlığını gidermektir. 

Diğer taraftan, bu kıssada kimin acıktığını anlamak için, mevzu, bütünlük içinde düşünülmelidir. Hz. Mûsâ, Yûşa’ b. Nûn ile birlikte Hz. Hızır’la buluşacakları yere giderlerken yol yorgunluğunun da tesiriyle acıkmışlardı: “Uzaklaşıp geçtikleri vakit (Mûsâ) genç adamına: ‘Kuşluk yemeğimizi getir. Bu yolculuğumuzdan gerçekten yorgun düştük’ dedi.” (Kehf: 62) Görüleceği üzere, acıkma ve yemek isteme gibi amellerin Hz. Mûsâ ile Yûşa’ya nispeti çok açıktır ama bu kıssada acıkmanın Hz. Hızır’a nispet edilebileceğine dair açık bir karîne bulunmamaktadır. Üstelik de onun bir melek olabileceği istikâmetinde te’vîllerin yapıldığı bir mecrâda!.. Sadece Kehf Sûresinin 77. Âyetinde ikil kipte “yiyecek istediler” ifadesi vardır. Aslında burada ânın fıkhının belirtilmesi gibi bir alâkadan dolayı “yiyecek istemek”, “yiyecek istememeye” tağlîb edilmiştir (baskın kılınmıştır). Yani her ikisi olmasa da, ikisi de “açmışlar ve yiyecek istiyorlarmış” gibi bir ifade kullanılmış olabilir. Bu, usûl ve üslup açısından uzak bir ihtimâl değildir. 

Kehf: 77’nin sonundaki bir inceliğe de temas edelim: لَوْ شِئْتَ لَتَّخَذْتَ عَلَيْهِ أَجْرًا “…Dileseydin, elbet buna karşılık bir ücret alırdın.” Burada Nahvî bir incelik vardır. Arapça’da لَوْ edatı, müsbet bir ifadeye dâhil olursa, onu “menfî”, menfî bir ifadeye dâhil olursa da onu “müsbet” eder. Buna göre, “şayet dileseydin” anlamındaki لَوْ شِئْتَ ifadesi “dilemedin, dilemezsin” anlamını içerir. Bu açıklamaya göre Âyete açılımlı anlam verecek olursak: “(Dilemezsin de,) şayet dileseydin, elbet buna (duvarı onarmana) karşılık bir ücret alırdın” diyebiliriz. Allah Sübhânehu ve Teâlâ en iyi bilendir.

3- BALIKLAR UÇMAYA, KUŞLAR DA YÜZMEYE ZORLANMAMALIDIR!

En kaba tabirle karakter sorunu olan, polemik seven ve bir türlü ıslâh sürecine girmeyen kimseleri gerçek ilim ehli talebeliğe dahi kabul etmez. Karakter veya kâbiliyet bakımından ehil olmayana ilim değil, öğüt verilir; kendi yeteneğine uygun bir yerde çalışması öğütlenir. İlim ise, ilme aç, sevdalı ve yetenekli olan, ilmi para ve menfaatten üstün tutanlara verilir. Zaten vâkıada ve neticede de ancak bu kimseler ilim ehli olabilirler. Zira ilim, bir şeyler ezberlemek veya ma’lûmât çoğaltmak değil; takvâ ve haşyettir! Mânevî ve karakteristik bakımdan problemli olan kimselerin talebeliğe liyâkatlerinin olmadığının göstergesi; ilme ciddi anlamda taleplerinin olmaması, ilmi ve ilim ehlini önemsememeleri, sık sık tartışma, polemik ve dedikodu içinde/peşinde olmaları, ilimsizce çok konuşup çok yorum ve zan yapmalarıdır. Bu durumdaki kimseler çoğu zaman zaaflarının farkında olmazlar. Hikmet çerçevesinde doğrudan veya dolaylı şekilde uyarılmış olsalar da, genelde nasihat sevmedikleri ve nasihatin muktezâsıyla amel etmedikleri için nefislerini aklamak adına savunma mekanizmaları geliştirirler. İşte bunlar büyük zaaflardır ve ıslâh olmadıkça veya ıslâh sürecine girmedikçe de bu zaaflar üzerine ilim binâ edilemez!

Demek oluyor ki, bir kimsenin hayırlı olması ve hayırlarını artırması için bile önce nefsini ıslâh etmelidir! Dolayısıyla öğüt ve teblîğ, nefisten başlar ve yanımızdaki neslimizin ve yakınımızdaki tanıdıklarımızın bire bir ıslâhlarını ve hayırlı kimseler olmalarını dert edinmekle devam eder. Samimiyet, fedâkârlık ve iyilik, eşimizin dostumuzun kafa, kalp, mide ve rûh bakımından açlıklarını dert edinmektir. Uzaktan uzağa genel ve temelsiz beylik sözlerle nutuk atarak davet, teblîğ, öğüt, samimiyet, dostluk ve sıla-i rahim olmaz!

Son olarak, konumuzun ikmâli açısından, ilmin, ilme kâbiliyeti olan kimselere verilmesi, kâbiliyetsiz kimselerle zaman kaybedilmemesi hususunda bir Hadîs zikredelim ve Hadîsi kısaca açıklayalım.

İsnâdı zayıf bir Hadîs’e göre, Enes b. Mâlik radıyallâhu anh’tan rivâyetle, Rasûlullah aleyhisselâm’ın şöyle buyurduğu nakledilmiştir:

طَلَبُ الْعِلْمِ فَرِيضَةٌ عَلَى كُلِّ مُسْلِمٍ وَوَاضِعُ الْعِلْمِ عِنْدَ غَيْرِ أَهْلِهِ كَمُقَلِّدِ الْخَنَازِيرِ الْجَوْهَرَ وَاللُّؤْلُؤَ وَالذَّهَبَ

“İlim (farz olan ilmi) talep etmek (öğrenmek) her Müslümana farzdır. Ehil/lâyık olmayan (kâbiliyetsiz) insanların yanına (tafsîlî ilim ve tahkîkât adına) ilim bırakan (liyâkatsiz insanlara ilim öğreten) kimse, domuzların boynuna cevher, inci ve altın gerdanlık takan kimseye benzer.” (İbn-i Mâce, No: 224)

Kısaca açıklamak gerekirse; Hadîs’teki “ehil olmayanlar” ifadesi, herkesin, ilmin gerektirdiği özel kâbiliyette olmadığına delâlet eder. Bu ifade diğer taraftan da, Allah’ın kerem ve lütfu sebebiyle, herkesin kendisince bir kâbiliyeti olduğunu iş’âr eder ki, herkes kendi kâbiliyetine göre çalışsın, çalışmalıdır. Fakat insan farklı konularda ne kadar yetenekli olursa olsun, ilim talep etme ve onu yüklenme liyâkatini taşımıyorsa, o kimselere ilim aktarmaya çalışmak abesle iştigâldir!

Hadîs’te bu durum bir teşbîh ile ortaya konulmuştur. Kâbiliyetsiz insanlara ilim öğretip de onun âlim olmasını beklemek, en âdî hayvanı en kıymetli mücevherlerle süslemeye benzer. Hadîs’te bu benzetmeyle, beyhûde bu işten nefret ettirme ve sakındırma amaçlanmıştır. Öyle ya, ehliyetsiz kimselerle zaman kaybetmek, her bakımdan yetenekli kimselere haksızlık olur!

Hadîs’in vermek istediği genel mesaj şudur: Herkes farz ve lüzumlu olan dînî bilgiyi öğrendikten sonra, kâbiliyetine ve seviyesine uygun işlere yönelmeli ve kendini o sahalarda geliştirerek ümmete faydalı olmalıdır. Eğitim ve öğretim işiyle ilgilenen âlimler de talebelerini kâbiliyet ve yeteneklerine göre branşlara ayırmalıdırlar. Yani balıklar uçmaya, kuşlar da yüzmeye zorlanmamalıdır!

4- “SEN OLMASAYDIN, ÂLEMLERİ YARATMAZDIM” DİYE BİR HADÎS VAR MIDIR YA DA BU SÖZ SAHÎH MİDİR, SORUSUNA CEVABIMIZ:

Bu sözün İbn-i Teymiyye’nin kitabında da geçtiğini söyleyen bir arkadaşımız sebebiyle; bu soruya iki bölümde cevap vereceğiz. Birinci bölümde soruya özlü cevap vereceğiz. İkinci bölümde ise, İbn-i Teymiyye’nin bu husustaki açıklamalarını okuduktan sonra cevap vereceğiz. Muvaffakiyet Allah’tandır.

"Levlâke levlâk lemâ halaktu'l-eflâk" لَوْلاَكَ لَوْلاَكَ لَمَا خَلَقْتُ الْأَفْلاَكَ (Sen olmasaydın (ey Muhammed!), sen olmasaydın, âlemleri yaratmazdım) metninde uydurma bir söz özellikle tasavvufî kitaplarda ve kaynaksız yazılan kitapçıklarda "Hadîs" diye geçer. Oysa o Hadîs değildir. O sözden hareketle, bu konuda -insanlar arasında- yanlış yorumlar yapanlar olmuştur. Nasıl ki Hristiyanlar ve Yahûdîler peygamberlerini aşırı övüp yücelttiler ve nihâyetinde de ilâhlaştırdılarsa, bazı câhil insanlar da, tam tersi istikâmette Rasûlullah'ı değersizleştirmeye çalıştılar. Onu sadece insânî yönü itibariyle "Allah'ın kulu" olarak gösterdiler; "Allah'ın Rasûlü" sıfatında tefrîte düştüler. Oysa hakikatte o Allah’ın kulu ve Rasûlü’dür. Bizim gibi insandı; yerdi, içerdi, çarşılarda gezerdi, evlenir, çoluk çocuk sahibi olurdu ama aynı zamanda da Allah'ın Rasûlü idi ve kendisine vahiy gelirdi. O, diğer peygamberlerin imamı idi. Meleklerden de üstündü. Bu durum mi'râc da ortaya çıkmıştı. Meleklerin geçemedikleri sidre-i müntehâ'yı geçip yüceler âleminde nice hârikulâdeilikleri temâşa etmiş, cenneti ve cehennemi görmüştü vs... Aslında onun faziletini anlatmaya kelimler yetersiz kalır. Rabbimiz, Enbiyâ Sûresinin 107. Âyetinde "Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik" buyurarak, onun faziletinin ne kadar büyük olduğunu haber veriyordu. O uydurma Hadîs de metnen uydurma olsa da mânası doğru anlaşılması şartıyla doğru söz denilebilecek bir ifade iken, yıllarca mutasavvıfların, o sözü -bi-tarîkı'l-keşf, bi-tarîkı'r-rü'yâ vs yollarla- sahîh ilan edip, aynen Hristiyanların ve Yahûdîlerin yoluna girerek Peygamberimizi insanlıktan çıkarıp melekleştirdikleri, hatta ilâhlaştırdıkları içindir ki, Müslüman kesim o söze karşı önyargılı hâle gelmiştir. Oysa bu sözü doğru yorumladıktan sonra, sorun yoktu; ama öyle olmadı. İnsan, bir meseleyi anlatırken bazen genelden özele, bazen özelden genele, bazen sebeplerden sonuçlara, bazen de sonuçlardan sebeplere gidebilir. Önemli olan sahîh bir yola girebilmek ve meşrû bir metod benimseyebilmektir...

Bu izahattan sonra, İbn-i Teymiyye rahımehullâh’ın bu husustaki sözünü nakledelim. O, Mecmûu'l Fetâvâ'da şöyle demektedir:

فَمَا يُنْكَرُ أَنْ يُقَالَ: إِنَّهُ لِأَجْلِهِ خُلِقَتْ جَمِيعُهَا وَإِنَّهُ لَوْلَاهُ لَمَا خُلِقَتْ

“Şu sözün söylenmesi inkâr edilemez: Bütün mahlûkât onun için (Muhammed aleyhisselâm hürmetine) yaratıldı. O olmasaydı, mahlûkât yaratılmazdı.” (Mecmûu’l Fetâvâ, 11/98)

Bu sözüyle alâkalı açıklamalarını okuduktan sonra, cevabımıza devam ediyoruz…

İbn-i Teymiyye’nin bu husustaki açıklamalarını okudum… Birinci bölümde yazdıklarımızdan farklı bir şey söylemiyor. Ama okuduğum bölümlerde neler geçtiğine dair kısa özet geçelim. İbn-i Teymiyye, Rasûlullah’ın, Âdemoğullarının efendisi ve mahlûkâtın en faziletlisi olduğunu belirtiyor. O, olmasaydı arş, kürsî, semâ, arz, güneş ve ay yaratılmazdı dedikten sonra, ilk bölümde dile getirdiğim “Levlâke…” sözünün Hadîs olmadığını, o sözü söyleyen kimsenin bilinmediğini ama o sözün sahîh biçimde tefsîr edilmesi gerektiğini belirtiyor. Burada bazı Âyetler zikrediyor. “Göklerde ve yerde bulunanların hepsini kendi katından (bir lütuf ve rahmet olmak üzere) size boyun eğdirmiştir…” (Câsiye: 13) Bu ve benzeri Âyetlerin, Allah’ın mahlûkâtı, Âdemoğulları için yarattığını beyan ettiğini söylüyor. Fakat bu ifadeye bir itiraz olmasın diye de, yukarıdaki benim açıklamamda üzerinde durduğum yanlış anlama problemine yönelik açıklamalara başlıyor. Ve diyor ki, ma’lûmdur ki, bu konuda Allah’ın bundan başka ve bundan daha büyük hikmetleri de bulunmaktadır… Bu noktada mantık ve kıyâsın verilerinden yararlanıyor: “Şu şunun için yapıldı” denilse; bu, ondan başka bir hikmetin olmamasını gerektirmez… “Bu olmasaydı, bu yaratılmazdı” diyenin sözü gibi. Özetin özetini verdiğimiz, bu ikna edici açıklamalardan sonra tekrar lafzan uydurma olan o söze dönüyor. Daha önce o sözün anlamının sahîh olduğunu ya da doğru şekilde yorumlanması gerektiğini söylemişti. Tabiî, bir söz Hadîs değil diye hemen bâtıl sayılacak değil ya, kim söylerse söylesin, kimden gelirse gelsin, o söz hak olabilir. “Sen olmasaydın…” sözü gibi. İbn-i Teymiyye rahımehullâh diyor ki, o söz, Âdemoğullarının sâlihlerinin en faziletlisinin Muhammed aleyhisselâm olmasını gerektirir, bu sonucu verir. “Sanki Rasûlullah, yaratılmışlar içinde ğayetu’l-ğâyât (gayelerin gayesi)dir” diyor. Burada hemen insanın aklına, Rabbimizin: “Ben yeryüzünde bir halîfe yaratacağım…” buyruğu geliyor. Melekler -yeryüzünde fesat çıkartıp kan dökecek varlıklar mı var edeceksin diye- şaşırıp, Âlemlerin Rabbine sual tevcîh ettiklerinde ise Yüce Allah: “Ben sizin bilmediklerinizi bilirim” buyurmuştu (Bkz: Bakara: 30). Yeryüzünde yaratılan halîfelerin ve tüm mahlûkâtın en hayırlısı Hz. Muhammed aleyhisselâm’dır. Rabbimiz, meleklerin endişe ettikleri durumdan farklı insanların da olacağını beyan sadedince sizin bilmediklerinizi bilirim buyururken, başta Peygamberimiz olmak üzere nice sâlih insanların olacağını kastediyordu. Bu dakîk nükteden hareketle bir kimsenin: “Mahlûkât onun için yaratıldı” sözünün ne zararı olabilir ki? Bu açıdan/bu haysiyetle bakınca, İbn-i Teymiyye’nin yukarıda yaptığı açıklamaları da göz önüne alırsak, bizim böyle dememiz, Rabbimizin mahlûkâtı yaratmasında başka hikmetlerinin, hatta daha büyük hikmetlerinin olmamasını gerektirmez. İbn-i Teymiyye, daha sonra Hristiyan ve Yahûdîlerin, peygamberlerini aşırı ta’zîm edip, onları ululadıklarına, Peygamberimizin de “Hristiyanların, Meryem oğlu Îsâ’yı aşırı övdükleri gibi, beni de aşırı övmeyiniz. Şüphesiz ben bir kulum; o, Allah’ın kulu ve Rasûlüdür, deyin” buyurduğuna dikkat çekiyor. Son olarak da, taatin/itaatin Allah ve Rasûlüne olduğunu ama haşyet, takvâ, rağbet, rehbet, tevekkül gibi ibâdetlerin sadece Allah için olduğunu belirtiyor ki, insanlar, Allah’tan başka rabbler ve ilâhlar edinmesinler. Allah en iyi bilendir.

5- BİR KİMSE SANA: “NASILSIN?” DEDİĞİNDE NASIL CEVAP VERİRSİN?

Bunun iki türlü cevabı vardır…

1) Müslüman hoşlandığı veya sevdiği bir şey görmüştür, mânen mutludur ve sevinçlidir; bu durumda: الْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذِى بِنِعْمَتِهِ تَتِمُّ الصَّالِحَاتُ “Hamd o Allah’adır ki sâlih ameller ve faydalı işler ancak O’nun nimetiyle tamamlanır. -Ya da- Sâlih amellerin ve faydalı işlerin ancak nimetiyle tamamlandığı O Allah’a hamdolsun” diyerek Allah’a hamdeder.

2) Müslüman hoşlanmadığı veya sevmediği bir şey görmüştür, mânen mutsuzdur, ortam da kötüdür; bu durumda da: الْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلَى كُلِّ حَالٍ “Her hâl üzere hamd Allah’adır. -Ya da- Her hâlükârda Allah’a hamdolsun!)” diyerek Allah’a hamd eder. (Bkz: İbn-i Mâce, 3803) Zira bizi üzen bazı olumsuzluklar olsa da, onlar geçicidir ve Allah’ın nimetleri karşısında yok denecek kadar azdır. Ayrıca Allah da her hâlükârda hamd’a lâyıktır. Kul “hâmid: hamdeden”dir, Allah ise “Mahmûd: hamdedilen”… Fâtiha Sûresinin başındaki besmelenin Âyet olmadığını düşünürsek, Kur’ân-ı Kerîm’in ilk Âyeti اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ “Âlemlerin Rabbine hamdolsun” İlâhî buyruğudur. Allah Teâlâ, mutlak anlamda bizim hamdetmemizi istemektedir.

Kısacası, her durumda mü’min, كَيْفَ حَالُكَ؟ كَيْفَ الْحَالُ؟ كَيْفَ أَنْتَ؟ “nasılsın?” diye kendisine suâl tevcîh edildiğinde: أَنَا بِخَيْرٍ اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ “Elhamdülillâh, iyiyim” diye karşılık vermeli; böylece Rabbine hamdetmeli ve O’nun verdiği nimetler için de şükretmelidir. Hasta ve sıkıntılı kimselere de: اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ أَنْتَ بِخَيْرٍ “Elhamdülillâh, sen iyisin” denilebilir. Bu, hem hastayı veya derdi/sıkıntısı olanı hamd'e teşvik eder hem de onun için bir moral olur.

Binâenaleyh, "nasılsın?" sorusuna "elhamdülillâh" demekten korkmayalım; bilakis hamdimizin ve şükrümüzün azlığından korkalım!

6- KELÂMÎ BİR TARIŞMA OLAN “İMANDA İSTİSN” MESELESİNİN YANİ “İNŞÂALLAH MܒMİNİM” DEMENİN KEYFİYETİ:

Bu hususta Beyhakî, daha sonra da İmam Kurtubî ve diğer âlimler eserlerinde Hasan-ı Basrî hakkındaki şu nakle yer vermektedirler:

وَسَأَلَ رَجُلٌ الْحَسَنَ فَقَالَ: يَا أَبَا سَعِيدٍ، أَمُؤْمِنٌ أَنْتَ؟ فَقَالَ لَهُ: الْإِيمَانُ إِيمَانَانِ، فَإِنْ كُنْتَ تَسْأَلُنِى عَنِ الْإِيمَانِ بِاللّٰهِ وَمَلَائِكَتِهِ وَكُتُبِهِ وَرُسُلِهِ وَالْجَنَّةِ وَالنَّارِ وَالْبَعْثِ وَالْحِسَابِ فَأَنَا بِهِ مُؤْمِنٌ. وَإِنْ كُنْتَ تَسْأَلُنِى عَنْ قَوْلِ اللّٰهِ تَبَارَكَ وَتَعَالَى: ﴿إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ الَّذِينَ إِذا ذُكِرَ اللّٰهُ وَجِلَتْ قُلُوبُهُمْ﴾ إِلَى قَوْلِهِ ﴿أُولئِكَ هُمُ الْمُؤْمِنُونَ حَقًّا﴾ فَوَاللّٰهِ مَا أَدْرِى أَنَا مِنْهُمْ أَمْ لاَ

“Bir adam, (tâbiîn’in büyük âlim ve zâhidlerinden olan) el-Hasen el-Basrî’ye: ‘Ey Ebû Saîd, sen mü’min misin?’ diye sordu. O da ona: ‘İman iki türlüdür. Eğer sen bana Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, cennete, cehenneme, öldükten sonra dirilmeye ve hesaba imanı soruyor isen, ben bunlara iman eden bir kimseyim. Yok eğer, Allah Tebâreke ve Teâlâ’nın: ‘Gerçek mü’minler ancak o kimselerdir ki, Allah anıldığı zaman kalpleri titrer, Âyetleri karşılarında okunduğu zaman (bu), onların imanlarını artırır ve onlar ancak Rablerine dayanıp güvenirler. Onlar namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden de infâk ederler. İşte onlar gerçek mü’minlerin ta kendileridir. Onlar için Rableri katında dereceler, mağfiret ve bitmez tükenmez bir rızık vardır’ (Enfâl: 2-4) buyruğu hakkında soruyorsan, Allah’a yemin ederim ki, bilemiyorum, ben onlardan mıyım, değil miyim?” (el-Câmi’ li-Ahkâmi’l Kur’ân, Kurtubî, Thk: Abdullah b. Abdulmuhsin et-Türkî, Müessesetü’r Risâle, Beyrût, 1427, 9/451, 452; Şuabu’l Îmân, Beyhakî, Thk: Abdü’l-Alî Abdülhamîd Hâmid, Mektebetü’r Rüşd, Riyâd, 1423, 1/169)

7- SEN ARAPÇA BİLİYOR MUSUN? GEL BAKALIM, ŞU İBÂREYİ BİR OKU!

Sevgili gençler!

Bazı insanlar, okumaya başlasanız, okuduğunuz kitabı “alt/aşağı seviye” görüp sizle alay ederler ve size karşı büyüklük taslarlar; böylece sizi ilimden soğuturlar. Yıllar sonra da Arapça bilmiyor diye sözünüze değer vermezler, konuşmalarınıza siz söylediğiniz için, sizin söylemeniz hasebiyle iğne ucu kadar kıymet vermezler. Siz farkında olun ya da olmayın, sizin onlara bir şey anlatıp, onları susturabilmeniz, deveye hendek atlatmaktan zordur! O halde, okumaya başlayınca da dalga geçen, okumayınca da dalga geçen kötü örneklere itibâr etmeyiniz. Bu tür kibirli ve alaycı kimselere Yüce Allah hikmet vermez. Eğer siz okursanız, Allah’ın izniyle onları kısa zaman sonra geçersiniz. Siz okuduğunuzda size laf sokuşturamayacak duruma düşen bu kimselerin yıkıcı eleştiri ve iğneleyici lafları sebebiyle Atapça’dan ve ilimden soğumayın. Değmez yani! Sen Arapça bilmediğin sürece, Arapça bilen kibirli kimseler seni sürekli ibâre okumaya ve Arapça metinlere anlam vermeye davet edecektir. Bu kaçınılmaz bir vâkıadır! Tıpkı yırtıcı kuşların avını yüksek dağlara çıkararak etkisiz hâle getirdiği gibi. Ya da timsahların karada avladıklarını derin sulara çekmeleri gibi. İşte Arapça bilen mutaassıp kimseler de seni Arapça ibâreler içinde boğulmaya zorlayacaktır. Tâ ki kendisi haklı çıksın diye! Arapça’yı bütünüyle ikmâl etmeye vaktin veya gücün olmasa da, en azından Âyet ve Hadîslerin muhkemlerini ve Arapça’daki sarîh ve zâhir ibâreleri okuyup anlayabilecek bir seviyeye gelmeyi hedefleyebilirsin. Bu hedefe ulaşmak için uzun yıllar gerekmemektedir. Bu süre kısadır; hatta senin azmine göre daha da kısa olabilir. Bu seviyeye ulaşabilmek için en azından Osmanlı medreselerinde okutulan Emsile, Binâ, İzzî ve Avâmil isimli dört kitapçığı okuyup anlamak, daha sonra da bu öğrenilenleri mütâlaa ederek geliştirmek, yeterlidir. Teşvîk olsun diye, bu kitapları ben ne kadar zamanda tamamladığımı söylemek istiyorum. Okuyarak, anlam vererek, şerh ederek, mütâlaa ederek, yazarak ve ezberleyerek Emsile’yi bir günde, Binâ’yı altı günde, İzzî’yi, iki ay yirmi günde ve Avâmil’i ise dokuz günde -bi-avnillâhi teâlâ- bitirdim. Toplamda üç ay altı günlük bir zaman… Sen bu kitapları bu sürenin dört katında bile tamamlasan bir yıl eder. Yani bunları bir yılda okuduğunda, muhkem, sarîh ve düz ibâreleri anlayabilecek bir seviyeye gelebilecekken, bize yıllarca ömür veren Allah için neden ömrümüzün bir yılını bu hayırlı iş için tahsîs etmeyelim? Bir Müslümanda bu hususta azim az olsa bile, herhangi bir şirk veya bid’at ehline yahut da faydasız ilmiyle gururlanıp hak ehlini küçümseyen kimselere Tevhîd’i teblîğ ederken ve hakkı müdâfaa ederken rahat etmek, rahat olmak ve “Arapça bilmiyorsun” itirazlarına/iğnelemelerine muhatap olmamak adına insan; Kur’ân, Hadîs ve Nebî’mizin dili olan şu mübârek Arapça’yı öğrenir. İşte bu sosyal yaraya dikkat çekmek adına, madalyonun iki tarafına da işâretle, "Arapça'yı Putlaştırmak Deyimi Üzerine” adlı konuşmayı yapmıştık. Dileyenler dinleyebilir. Selâm ve dua ile.

8- NAHV İLMİNİ BİLME SEBEBİYLE AVÂMA KARŞI KİBİRLENMEK!

Şu aşağıdaki nakiller, İslâm ulemâsının, bin yıl önce bile, o gün itibariyle ve gelecekteki olası problemler hususunda ne kadar basîretli, firâsetli ve uzak görüşlü olduklarını göstermektedir. Allah bize de onlara da rahmet etsin. Maalesef ki bugün bu rivâyetlerde sakındırılan kibir ve kendini beğenme hastalığına giriftâr olan kimseler ne kadar da çoktur! Gerek Nahv bilmesi sebebiyle böbürlenenler ve gerekse de Edebiyat parçalama ayrıcalığıyla başkalarını küçük görenler… Allah böylelerine hidâyet ve şuûr ihsân eylesin. Bu olumsuz tablo elbette ki kötü örneklere bakarak Nahv ilminden soğumayı veya dili, belâğatı ve hitâbeti önemsememeyi gerektirmez. Çünkü usûlen, kötü emsâl emsâl hükmünde değildir! Nahv ilmi, ilim talebesi ve ulemâ için farz-ı ayn’dır… Diğer Müslümanlar ise, -kibirden sakınmak şartıyla- imkân ölçüsünce Nahv öğrenmelidirler. Fakat aşağıdaki rivâyetlerden anlaşılıyor ki, kibirlenecek kimselerin Nahv öğrenmeleri yani onlara Nahv öğretilmesi mekrûhtur. Zira Nahv öğrenmek farz-ı kifâyedir ve bir takım Müslümanların bu vecîbeyi yerine getirmesiyle diğer Müslümanların üzerinden bu sorumluluk düşer. Ama kibir haramdır; sakınmak gerekir.

İbret alınması ve sakınılması dileğiyle rivâyetlere geçelim…

√ Kâsım b. Muhaymira rahımehullâh şöyle der:

تَعَلُّمُ النَّحْوِ أَوَّلُهُ شُغْلٌ وَاٰخِرُهُ بَغْيٌ

“Nahv öğrenmenin ilk merhalesi bir meşgale, sonu ise haddi aşmaktır.” (İktidâu’l İlmi el-Amele, Hatîb el-Bağdâdî v.463/1071, Thk: Nâsıruddîn el-Bânî, el-Mektebü’l İslâmî, Beyrût, 1376, No: 150, S: 91, Hatîb el-Bağdâdî bu rivâyeti, بَابُ مَنْ كَرِهَ تَعَلُّمَ النَّحْوِ لِمَا يُكْسِبُ مِنَ الْخُيَلَاءِ وَالزَّهْوِ “Kibir ve büyüklenmeye sebep olduğu için Nahv öğrenmeyi kerîh görenler bâb’ı” başlığı altında zikretmiştir.)

√ İbrâhîm b. Edhem rahımehullâh, Mâlik b. Dînâr rahımehullâh’ın -zayıf bir isnâdla- şöyle dediğini nakleder:

عَنْ إِبْرٰهِيمَ بْنِ أَدْهَمَ، عَنْ مَالِكِ بْنِ دِينَارٍ، قَالَ: تَلْقَى الرَّجُلَ وَمَا يَلْحَنُ حَرْفًا وَعَمَلُهُ كُلُّهُ لَحْنٌ

“Bir adamla karşılaşırsın da tek harf gramer hatası yapmaz. Ama onun bütün amelleri yanlıştır.” (Müsnedü İbrâhîm b. Edhem ez-Zâhid, Ebû Abdullah İbn-i Mende v.395/1005, Thk: Mecdî es-Seyyid İbrâhîm, Mektebetü’l Kur’ân, Kâhire, S: 33; İktidâu’l İlmi el-Amele, Hatîb el-Bağdâdî, No: 151, S: 91; Bustânu’l Ârifîn, Ebû Zekeriyyâ en-Nevevî v.676/1277, Dâru’r Reyyân li’t Türâs, Kâhire, S: 56)

√ İbrâhîm b. Edhem şöyle der:

أَعْرَبْنَا فِى الْكَلاَمِ فَمَا نَلْحَنُ وَلَحْنًا فِى الْأَعْمَالِ فَمَا نُعْرِبُ

“Sözlerimizde fasîh konuştuk ve gramer hatası yapmadık. Ama amellerimizdeki fesâhati yapamadık da onda hata ettik.” (İktidâu’l İlmi el-Amele, Hatîb el-Bağdâdî, No: 152, S: 91; Târîhu Dimeşk, Ebû’l Kâsım İbn-i Asâkir v.571/1176, Thk: Amr b. Ğarâme el-Amrevî, Dâru’l Fikr, h.1415/m.1995, C: 37, S: 18)

9- AKIL VE RÛH SAĞLIĞIMIZIN BOZULMAMASI İÇİN!

Akıl hastalıklarına kadar rûhî hastalıkların tamamında kalıtımsallık ve hâricî sebeplerin yanında, kişinin kendi karakter, ahlâk, huy ve eğilimlerinin, bunların başında da, şükürsüzlük ve tevekkülsüzlük asıl olmak üzere, ana hatlarıyla söylemek gerekirse, başkalarını kötülemek, kınamak, eleştirmek, suçlamak, kolay kolay bir şey beğenmemek, üzerine vazife olmayan şeyleri merak etmek, insanların kusurlarını araştırmak, ayıplarını ortaya saçıp dökmek, insanları birbirine düşürmek, ispiyonculuk, propagandacılık, dedikodu, sû-i zan, olaylara kötümser yaklaşım, güvensizlik ve şüphecilik olduğunu biliyor musunuz? Bütün bunlar, bir denge ve ahsen-i takvîm üzere yaratılan insanın fıtrat ve karakterini altüst eder! İnsanın akıl ve rûh sağlığının bozulması hususundaki en zararlı ve yıkıcı tesirlerin başında şeytanın vesvese ve iğvâları ve saptırma teşebbüsleri karşısında cehâlet, gaflet, dalâlet ve taassup sebebiyle savunmasızlık ve tedbirsizlik gelir! Bu noktada şeytan, yukarıda sayılan karakteristik zaafları/ma'siyetleri körükler! Bu meselede, İbn-i Mâce [807, 808], Tirmizî [242] ve Ebû Dâvûd'da [764, 765, 775] geçen Hadîslerde Nebî aleyhisselâm, "همزه: şeytanın hemzi" lafzıyla, "mute" diye tabir olunan bir nevi delilikten sakınmamızı istemiş ve bu tür musibetlerden sakınırken de nasıl dua edeceğimizi öğretmiştir. Allah’ım! Sen’den iman, amel, akıl, rûh ve bedenlerimizin sıhhat ve selâmetini dileriz; küfürden, bunaklıktan, kabir azabından ve korktuğumuz veya korkmamız gereken her şeyden Sana sığınırız.

10- HİKMETSİZ TARTIŞMA KÖR DÖVÜŞÜDÜR!

Şu üslupla konuşmayı hiç sevmem ama bazen gerekiyor. Benim için, bi-avnillâhi teâlâ/hamdolsun yazmak kolaydır, konuşmak daha kolaydır, tartışmak ise hepsinden de kolaydır. Ben, tartışırken, konuşma veya yazma esnasındaki zahmeti pek çekmem. Tartışma esnasında su akar, yolunu bulur. Yeter ki usûlü ve hikmeti gözetelim! Bununla beraber, tartışmacılık, kötü bir huy olduğu için, hayır umulan münâzara dışında, tartışmadan sakınırım. Sosyal hayatta da tartışmaya gerek kalmadan, ikna edici yöntem ve delillerle muhatabın aydınlanması için çalışırım. Çünkü tartışmayı başlatmak da, bitirmek de, tartışma yerine daha sağlıklı bir çözüm üretmek de insanın kendi elindedir. İnternet’le tanıştığım ilk iki yıl içinde ateistler, Hristiyanlar, Hadîs inkârcıları, sûfîler, modernistler vs. kimselerle tartışmıştım. Ama tartıştığın kişiyi susturmuş olsan da, muhataplarda pek değişen bir şey olmuyor. Bu sebeple bundan sonra -inşâAllah- tartışmama kararı aldım ve bu kararıma uydum. Neticede, hakkın ihkâkını bu tür müsâbaka ve mücâdeleler üzerine binâ etmek yerine, hikmet çerçevesinde -insanların anlayışlarını dikkate alarak- söz söylemek ve yazmak genel teblîğ açısından daha hayırlıdır. En azından, yapamasan bile, yıkmamış olursun; mevcudu korursun. İnsanlara daha çok faydalı olmak isteyen, yakınlarından başlayarak, yapacağı ziyâretlerle daha fazlasını verebilir ya da vermek için samimiyetin gereğini ortaya koyabilir. Sosyal medyada boş veya hikmetsiz sloganlar, cür'etkâr çıkışlar ve akîm tartışmalarla vakit öldürmek yerine!.. Sosyal medyanın atmosferi birçoğunu sanki büyülüyor ve farklı bir karaktere bürüyor! Sosyal hayatta olduğu gibi, sosyal medyada da sözü ölçüp biçip söylemek gerekir. Anlaşılan, birçoğuna -yerli yerince, hikmet ve adâlet çerçevesinde- söz söylemek çok zor geliyor, -yorum, itiraz veya muhâlefet anlamında- yazı yazmak, yani tartışma başlatmak ise kolay/cılık geliyor! Hayır! İkisinin de bir âdâbı ve sorumluluğu vardır! Hatta sorumlu ve etkili şekilde yazmak daha zordur!  Çalakalem veya lalettayin (lâ ale’t-ta’yîn) yazmak çizmek, konuşmak ve tartışmak iş değildir! O halde, sakın, kalp kırmayın, insanları üzmeyin; bunun vebâli boynunuza dolanır! Görmezlikten gelmekle, vebâl ve kul hakkı düşmez! Son olarak, derim ki, tartışmadan sakının! Hem de, çoğunluk kısır tartışmalara cür'et ediyor olsa bile. Bu durum sizi tartışmacı insan yapmasın; aksine ahlâk za’fiyeti olan arkadaşlardan uzak durup, samimi ve müttakî kimselerle arkadaşlık edin ve boş şeylerden uzak durup, ilim, ibâdet, zikir ve şükür ile meşgul olun. Bir sporcu olarak, tartışmayı müsâbakaya benzetirim. Müsâbakada da iyi olan kazanır. Yani ilme, hikmete, usûle ve sağduyuya uyan bi-iznillâhi teâlâ hakkın sesinin yükselmesine müsebbip olur. Fakat bu öyle bir tartışmadır ki, içinde nizâ' ve nikâş'ın olmadığı yüz yüze yapılan bir münâzaradır, bilgi alış verişidir. Kör taassupla münâza olmaz. Taassuplu kimselerle “iyi veya kötü anlamda tartışma” bir hayır getirmez! Yani “Allah için” tartışıldığı da söylense, bir sonuç getirmez. Fitne ve nefsâniyetten başka! Bir söz vardır; “İnsanlardaki önyargıyı parçalamak atomu parçalamaktan daha zordur” diye. Hidâyet Allah’tandır; kör düvüşüne gerek yoktur. Allah’tan hidâyet, takvâ, iffet ve zenginlik dileriz.

11- II. VİYANA KUŞATMASI SİZE NE İFADE EDER?

Geçmişten ibret almazsa kişi,

Geleceğe ibret olmaktır işi!

Selçuklular’ın 1071 yılında Anadolu’ya girişinden itibaren Türkler, 12 Eylül 1683’te hezimetle sonuçlanan II. Viyana Kuşatması’na kadar Batı yönüne yüzlerce kez sefer düzenlediler ve bu seferlerin neredeyse hepsinden galip ayrıldılar. Altı asırdan fazla bir zamandır ordunun yenilmez görüntüsü, devletin üst düzey idarecilerinde ve halkta bundan sonraki seferlerden de galip çıkılacağı, bu ordunun yenilemeyeceği algısını yerleştirdi. Fakat II. Viyana Seferi hiç de umulduğu gibi olmadı. Osmanlı’nın bu kuşatmada başarısız olmasıyla birlikte, Osmanlı Devleti gerileme sürecine girdi. Artık Batı’lılar Osmanlı’nın yenilmez bir güç olmadığına ikna olmuşlar ve kendilerine bir güven gelmişti. En büyük kazançları da, psikolojik savaşta aldıkları mesafedir. Bu hezimetten sonra, Siyonizm ortaya çıktı. Artık dünya sathında paranın iktidarı ve zulümler sahne almaya başladı.

Viyana bozgununun sorumluluğunu taşıyan Merzifonlu Kara Mustafa Paşa, Padişah IV. Mehmed tarafından idama mahkûm edildi. Ama daha sonra Merzifonlu’nun başarılı hizmetlerini düşünen padişah, başının kesilmemesi için ikinci bir emir vermişse de, bu emir yerine ulaşana kadar önceki ulaklar Paşa’yı idam etmişlerdir. Kesilip gömülen başının üzerine “seng-i ibret” (ibret taşı) ibâresi konulmuştur.

II. Viyana hezimeti, sonuçları itibariyle İslâm tarihinde kötü bir mîlâd, yeni bir dönemin başlangıcı olmuştur. Hatta Avusturyalılar, Osmanlı kuvvetlerinin oraya kadar gelmesini hâlâ unutamamış olmalılar ki, Merzifonlu’nun -daha önce de Kanûnî’nin- otağını kurduğu tepede bulunan tarihî yapının duvarlarına Viyana Kuşatması’nın 300. yılı anısına 12 Eylül 1983 tarihinde “Türklerin Son Jübilesi” plaketini iliştirmişlerdir. Bu plaketin tam karşısında da Viyana kuşatması esnasında Leh güçlerinin Tuna’yı geçmesine müsâade eden Ukraynalı Kazaklar için bir teşekkür nişânesi olarak bir anıt bulunmaktadır.

Merzifonlu, şehrin sulh yoluyla teslim olmasını istemiştir. Hatta şehrin kalbi sayılan birinci bölgeye kadar gelmiş ve neredeyse şehri almak üzeredir ama o kellesini ortaya koymuş şekilde şehri tahrip etmeden sapasağlam almak düşüncesindeydi. O esnada, Osmanlı ordusundaki Hristiyan süvariler düşman saflarına geçti ve bu karmaşa esnasında orduda bir panik başladı. Bu paniğin de etkisiyle ordu, Budin’e doğru geri çekilmek zorunda kaldı. Aslında Merzifonlu, bu hatalı yaklaşımı ile ortaya sadece kendi kellesini koymuş değildi. Daha sonra dünyaya hükmedecek zulüm ideolojilerinin de -bilmeden ve istemeden- önünü açmıştı. Neticede, bazı nedenlerle de olsa Viyana alınamadı. Takdîr-i İlâhî böyle tecellî etti.

Viyana’yı almak sadece Merzifonlu’nun değil, Kanûnî’nin de hayali idi. Kanûnî, bu şehrin kapılarına kadar gelmiş, şehri kuşatmış ama alamamıştı. Avrupa’yı dize getiren, Bender kalesini alıp, oraya kendi adına kitâbe yazdıran Kanûnî maalesef ki Viyana’yı almaya muvaffak olamadı. İslâm tarihinde 1683 tarihi çok önemlidir. Çünkü 622 yılından o zamana kadar, -bazı asırlar kendi içinde inişli çıkışlı olsa da, Asr-ı Saâdet, Hulefâ-i Râşidîn, Emevîler, Abbâsîler, Selçuklular ve Osmanlılar’ı kapsayan- yaklaşık on bir asırdır dünyada süregelen Müslümanların hâkimiyeti bu sefer sonunda zayıflamıştır. Bu tarihten sonra Siyonizm, Kapitalizm ve Emperyalizm’in önü açılmıştır!

12- SEN BANA SORMADAN, BEN SÖYLEYEYİM!

Hasbî olarak -yani zerre kadar çıkarcılık yoluna meyletmeden sadece Allah rızâsı için- ilim taleb eden mü'min, bu dünyada yalnızca câhiller arasında değil, -takvâ ve ihlâs ehli dışındaki- Müslümanlar arasında da gariptir. Zaten on üç asırdır mü'minlerin her şeyden çok değer verdikleri o mübârek ilim yoluna giren ve ilimle meşguliyete rağbet eden günümüzde pek kimse kalmadı! İlim tâlibi nasıl garip olmasın?

Âhir zamanda hatipler çoğalacak, âlimler ise gitgide azalacak! İnsanlar câhillere fetvâ soracaklar; onlar da ilimsizce fetvâ verip, hem sapacaklar hem de saptıracaklar!

İnsanlar, büyük bir şeref vesîlesi olan ilme rağbet etmedikleri sürece, onun tâliblerine ve -varsa- onun ehline neden kıymet versinler ki?! İlim tâlibi, hayatını Allah yoluna vakfettiği için, ömrünün en güzel yıllarında -akranları ve emsâlleri oyun ve oynaştayken- o hep ilimle meşguldür. İnsanların hatta  -âhir zamandaki- Müslümanların çoğunun peşinden koştukları dünyalıklara tenezzül bile etmez, yüzünü dahi dönüp bakmaz. Zira daha değerli şeyin peşinde olan, daha az değerliye iltifât etmez!

Video izlerken videoyu ileri sardırmak/ilerletmek kâbilinden bir anda ileri bir safhaya gitmek ve daha geniş düşünmek adına insanların yaşam çizgilerini hızla ilerletip sonrasını tefekkür edelim. Yıllar bir anda geçmiştir. Evet, geçmez/bitmez sanılan ve nimetler içinde gaflete dalınan o gençlik de geçer, zenginlik de biter, boş vakit de kalmaz, insan takâtten de düşer, el ve ayaklarında derman da kalmaz! Onlarca yıl sanki göz açıp kapayıncaya kadar geçmiştir ama gaflet uykusuna dalan insanlar hâlâ yaşananlardan ibret almak istemezler.

Otuz-kırk yıl geçmiştir ama insanlar hâlâ doyuramadıkları midelerini, nefislerini, hırslarını ve gözlerini doyurmanın telâşındadırlar. Artık çoğunun kulakları ve kalpleri nasihat almaz duruma gelmiş, bu kimseler âdeta dünyevîleşmişler ya da hayal âlemlerine kendilerini hapsederek gerçeklerden yüz çevirmişlerdir. Elbette ilimden ve ehlinden ayrı kalmanın, hayırlara sırt dönmenin bir sonucu olacaktır. O sonuç olmuştur da! Ama en yumuşak tabirle gaflet öyle bir şeydir ki, insan genel çerçevesiyle içinde bulunduğu kötü hâlin, maddî yönden iyi taraflarına bakarak, zâhirî (!) sıkıntı ve noksanlıklara bahaneler bulmakta zorlanmaz!

Nerede dilimizden hiç düşürmediğimiz o faziletler, erdemler, idealler? Hak, hakikat, hikmet ve takvâ, nefsin arzuladıklarıyla ve tercihleriyle elde edilecek değildir ya!

Her şeyin bir yolu olduğu gibi, cennetin de bir yolu vardır. Cennetin yolu ise ilimdir. Dünya; içindeki âlimler, ilim öğrenenler, Allah’ın zikri, emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l münker olmasa, mel’ûndur, hayırdan mahrûmdur, gıpta edilecek ve peşinden koşulacak bir tarafı yoktur!

Hayra ulaşmak da salt temenni ve hayaller ile mümkün değildir. Zira her şey için bir engel vardır. Ama ilmin birçok engeli vardır. O engellere rağmen azmeden, çalışan, sebât eden ve dosdoğru yolda -çilelere, açlıklara, yokluklara, kimsesizliklere ve vefâsızlıklara rağmen- devam edip müstekîm olan, hayra nâil olabilir. İslâm, teslimiyet, sadâkat, sebât ve istikâmet ister.

Bütün bunlara rağmen, bil ki ey genç! İlim yolu çile yoludur. Kalabalıklar arasında yalnızlık yoludur. Gariplik ve hüzün yoludur. Fakirlik, kanâat, şükür, tevekkül, sabır ve sebât yoludur. İlim yolu takvâ, izzet, îsâr, onur, teaffuf ve mürüvvet  yoludur. İlim yolu, eleştiri, suçlama, sitem, küsme ve mızmızlanma yolu değildir! İlim yolu, yiyicilik, çıkarcılık, piknikçilik ve konforlu köşklerde saray mollalığı da değildir! İlim yolu, şöhret, itibar, makam ve mevki yolu hiç değildir! İlim yolu, tahsîl edilen ilimle müeddeb, müzeyyen ve âmil olma ve insanlara hakkı söylerken, önce bizzat yapmakla güzel örnek olma yoludur. İlim ehli veya iman ehli bir kimse başkasına emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker’de bulunurken, hayra önce kendisi koşar, şerden, önce kendisi kaçar. İlim yolu öyle bir yoldur ki, takvâya ve ihlâsa tâlip olurken, ilmin her bir harfini-harekesini, kelimesini-kelâmını sadece Allah rızâsı için öğrenip, hiçbir dünyevî çıkar beklemeden, kimseye küsüp kin beslemeden cömertçe insanlara verme, insanların hayrını dert edinme, onların ayaklarına kadar gidip faydalı olmanın yollarını arama ve bunu gündem edinme yoludur.

Hiç şüphesiz iki insana gıpta edilir. Birisi, Allah kendisine ilim vermiştir, o kişi de o ilmi Allah için öğrenir, Allah için öğretir, Allah için amel eder ve Allah için onunla hükmeder. Diğeri ise, Allah kendisine mal vermiştir, o kimse de o malı Allah için bütün hayır yollarında infâk eder, âdeta tasadduk yarışına girerek emsâllerini geçmenin özlemi ve gayreti içinde olur. Tıpkı örneklerimiz olan Hz. Ömer efendimizin Hz. Ebû Bekr efendimizi geçme yarışına girip, her vesîleyle veya her fırsatta -onu geçemese de- ondan çok infâk etmek için çabaladığı gibi. İşte bu iki sınıf insana gıpta edilir. Siz kimlere veya nelere gıpta ediyorsunuz? Ya da kimleri eleştirip kınıyorsunuz? Öyle ya, insan bazen gıpta edeceğini eleştirir, eleştireceğine de gıpta eder!

Ben kimlere mi gıpta ediyorum? Samimiyet, fedâkârlık, cefâkârlık, vefâkârlık, ferâgat, onur, mürüvvet, ihlâs ve takvâ ile ilim tahsîl edenlere ve bu şuurla infâk edenlere… Tabi ki varsa -ki biz pek göremesek de vardır- inşâAllah. İlmi ve ameli hakkıyla taşıyanlara olan sevgimin ve gıptamın ne denli büyük olduğunu kalplerin özünü bilen Yüce Mevlâ bilmektedir. Şu kadar söyleyeyim ki, bu iki sınıfa gıpta edileceğini Rasûlullah aleyhisselâm söylüyor. O sâdık ve masdûk olan Nebiyy-i Zî-Şân ne kadar da doğru söylemiş! Zira kalbinde hastalık bulunmayan ve akl-ı selîm olan mü’minler için en sevilesi kimseler bu kişilerdir. Yâ Rabbi, örneklerine bu zamanda pek rastlayamadığımız bu iki sınıfın hayırlı emsâllerinden eyle bizleri. Âmîn.

13- DİNİN ASLINDA CEHÂLET MAZERET MİDİR?

PEYGAMBERLERİN GELİŞİNDEN SONRA, İNSANLARIN ALLAH'A SUNACAKLARI BİR ÖZÜRLERİ VE BAHANELERİ KALMAZ!

Rabbimiz, kullarına, peygamberler ve kitaplar göndermekle tebşîr (cennetle müjdeleme) ve inzâr (cehennemle korkutma) noktasında kullarına hüccetini ikâme etmiş olur.

"Nûh'a ve ondan sonraki peygamberlere vahyettiğimiz gibi, muhakkak Biz sana da vahyettik. İbrâhîm'e, İsmâil'e, İshâk'a, Yâkûb'a ve evlatlarına, Îsâ'ya, Eyyûb'a, Yûnus'a, Hârûn'a, Süleymân'a da vahyettik. Dâvûd'a da Zebûr'u verdik. Kıssalarını sana daha önce anlattığımız peygamberlere de, kıssalarını sana (henüz) anlatmadığımız peygamberlere de (vahyettik) ve Allah, Mûsâ ile de konuştu. Müjdeleyici ve korkutucu olarak peygamberler (günderdik ki), peygamberlerden sonra insanların Allah'a karşı (özür diye ileri sürebilecekleri) bir bahaneleri olmasın. Allah Azîz (mutlak gâlib)dir, Hakîm (hüküm ve hikmet sahibi)dir." (Nisâ: 163-165)

Mevdûdî rahımehullâh bu Âyeti açıklarken, Yüce Rabbimizin peygamberler ve kitaplar göndermek sûretiyle hakkı açıkladığını ve bundan sonra hakkı bilmemenin mazeret olmayacağını ifade etmektedir:

"Yani, ‘Bütün peygamberlerin bir tek görevi vardır. Onlar İlâhî mesaja inanan ve ona uygun bir şekilde hallerini düzeltenleri müjdelemiş yanlış düşünce ve hareketleri benimseyenleri de kötü bir âkıbetle korkutmuşlardır.’ Bütün peygamberler, insanların önünde hak yolu teorik ve pratik olarak sergilemekten başka bir amaçla gönderilmemişlerdir ki, kıyâmet gününde günahkâr bir kul, hakk'ı bilmediğini söyleyerek mazeret öne sürmesin. İşte bu nedenle Allah, yeryüzünün çeşitli yerlerine çeşitli peygamberler ve kitaplar göndermiştir. Bu peygamberler, hak bilgisini büyük sayıda bir insan topluluğuna ulaştırmışlar ve arkalarında insanlara hidâyet rehberi olarak kitaplar bırakmışlardır. Artık buna rağmen yolunu sapıtan kişi, suçu Allah'a ve rasûllerine atamaz. Bundan kendisi sorumludur, çünkü Hakk kendisine geldiğinde onu kabul etmemiştir. Yahut da sorumluluk, Hakk'ı bilen, fakat bunu sapık kişilere tebliğ etmeyen kişidedir." (Tefhîmu'l Kur'ân, C: 1, S: 435)

İnsanlar, sapıklıklarının mazereti olarak kendilerine kitap gönderilmemesini ileri sürmesinler diye Rabbimiz, kıyâmet gününe kadar gelip-geçecek tüm insanlara Kur'ân-ı Kerîm'i gönderdiğini haber vermektedir.

Rabbimiz Teâlâ şöyle buyurdu: "İşte bu indirdiğimiz mübârek bir Kitâb'dır. Öyleyse ona uyun ve (ona aykırılıktan) sakının ki, merhamet olunasınız. 'Bizden önce kitap yalnız iki topluluğa (Yahûdî ve Hristiyanlara) indirildi ve biz onların okuduklarından habersiz kimseler idik' demeyesiniz diye (size Kur'ân'ı indirdik). Yahut: 'Bize de bir kitap indirilseydi elbette onlardan daha çok hidâyet üzere olurduk' demeyesiniz diye (size Kur'ân'ı indirdik). İşte size Rabbinizden apaçık bir belge, bir hidâyet ve bir rahmet gelmiştir. Allah'ın Âyetlerini yalanlayanlardan, onlardan yüz çevirenlerden daha zâlim kim olabilir? Biz, Âyetlerimizden yüz çevirenleri bu yan çizmeleri sebebi ile yakında pek kötü bir azapla cezalandıracağız." (En'âm: 155-157)

Kur'ân'ın gelişinden sonra Hakk'ı bilmemek ve bilmediği için de Hakk'a tâbi olmamak mazeret değil, suçtur! Çünkü bunun anlamı, Kur'ân'dan yüz çevirmektir ki, Kur'ân'dan ve Rasûlün pratik Sünnetinden yüz çeviren de elbette cehâlet içinde kalır. Bu kimse huzur-u İlâhî'de Yüce Allah'a nasıl bir savunma yapabilir! "Yâ Rabbi, bilmiyordum" dese, Rabbimiz, "Peygamber ve Kitâb gönderdim; ayrıca öğüt alabileceğin kadar seni yaşattım" demez mi? Bu nedenle, Hak'tan yüz çevirerek ve Tevhîd'i öğrenmeyerek tembellik eden insanın, Rabbinin azâbından kurtulmasını sağlayacak hiçbir hücceti (delili, gerekçesi) olamaz!

Cehâlet (bilmemek) mazeret olsaydı, ilimden üstün olması gerekirdi. Zira bilmeyen ma'zûr ise, bilenlerin faziletinin olduğu söylenemezdi! Dolayısıyla, bilmemek mazeret değil, bilememek mazerettir. Bilemeyenlerin durumunu takdîr edecek olan da Yüce Rabbimizdir. İstisnâî durumları genel kâidelerin üzerine çıkarmamak gerekir; zira istisnâlar kâideyi bozmaz diye bir kural vardır. Müstesnâlar üzerinden -muhâlefet psikolojisindeymiş gibi- hakikat anlatılmaz ve söylenenler doğru anlaşılamaz. Pek çok kereler söylenen (ya da söylenmek istenen) doğru bile olsa, dinleyicinin ilmi ve anlayışı kifâyet etmediği için söylenenleri kendi düşünce yapısına göre değerlendirir ve yanlış sonuçlar çıkarır. Haddizâtında bir mesele açıklanıyorsa, açıklama yapılan kimsenin öğrenmesi için konuşulur. Her söyleneni mutlaka anladığı kanaati ve hüsn-ü zannı ile hareket edilmez. O kişi detayları genelleyebilir, yanlış te'vîl yapabilir, hükümleri yanlış cem' edebilir, bir bilgiden hareketle, o bilginin konulması gereken yerini bilmeden usulsüzce yanlış kıyâslamalara gidebilir. Unutulmasın ki, bilgisi yetersiz kişi ihtilâfları bilmez ve birbirinden farklı niteliklerdeki dağ gibi bilgiler içerisinden Usûl ilmini esas alarak doğru sonuca vâsıl olamaz. Onun için aynen Peygamberimizin bir bedeviye din anlatması gibi sade, anlaşılır, delilli ve ikna edici tarzda güzel bir üslup ile konuşmak gerekir. Hakikati anlatmak, bilgileri pazara çıkarmak gibi değildir. Aksine bilinenlerden bir insanı faydalandırmak için en güzel bir tavır, üslup ve hitap biçimini tercih etmektir. Bu da, Rabbimizin emretmiş olduğu, hikmet ve güzel öğüt prensibine sarılmakla gerçekleşir.

Zâhir meselelerde insanlara hüccet, Yüce Rabbimiz tarafından Peygamberimizin gönderilmesi ve ona Kur'ân indirilmesi sûretiyle ikâme edilmiştir. Hafî (gizli) meselelere gelince, bazı insanlar bunların mahiyetini bilmeyebilir. Bu konularda İslâm'ın esasları istikâmetinde açıklama yapılır. Burada bir nokta vardır ki, önemlidir. Hafî meselelerde tekfîrden sakınarak, hüccetin ikâmesinin gerekli olduğunu söyleyenler, zâhir ve sarîh meseleleri hafî meseleler arasında mütâlaa etmemelidirler. Açık meselelerde tekrar hüccet ikâme edilmese de, şirk koşan kimse müşrik olur. Fakat asıl olan, elbette o kimseye hakkı tekrar tekrar anlatıp onu ateşten kurtarmaktır. Allah en iyi bilendir.

Dinin aslından olan meselelerde cehâlet’in mazeret olup olmadığı mevzuunu özetleyelim:

Her Müslümanın bilmek zorunda olduğu; kendi tembelliğinden ve umursamazlığından kaynaklanan cehâletinin mazeret olmayacağı meselelere İslâm âlimleri içeriği aynı mâhiyette olan farklı tabirler kullanmışlardır: Usûlu'd-dîn (her Müslümanın bilmesi gereken dinin asıl meseleleri), zarûrât-ı dînîyye (bilinmesi zorunlu dînî meseleler), farz-ı ayn meseleler (her Müslümanın bilmesi ve amel etmesi farz olan meseleler), zâhir meseleler (İslâm'ın açık ve kesin meseleleri), yaygın meseleler (Müslümanlar arasında yaygın meseleler)...

Burdan anlaşılıyor ki, Kelime-i Tevhîd'i bilmemek, şahsî tembelliklerden dolayı Allah’a imandan habersiz olunduğu için büyük şirke ve büyük küfre düşmek ve şirk inancını benimsemek asla mazeret değildir.

Bir kimsenin Allah'ın dinini öğrenmediği ve amel etmediği için mazeretli sayılması bir yana, dinden bilinmesi gereken şeylerin en temeli olan Tevhîd'i bilmeyen kimse, "Allah'ın dinini öğrenmeme ve amel etmeme nedeniyle yüz çevirme küfrünü" işlemiş olur (küfrü'l-i'râd). Görüldüğü gibi kendi taksîriyle bilgisiz kalan kimse ma’zûr olmak şöyle dursun, o hâliyle Allah'ın dininden öğrenmesi gerekenleri öğrenmeme ve bundan dolayı da yapması gerekenlerle amel etmeme küfrünün içindedir. Hak kendine ulaştığı halde, yüz çevirme ve ilgisizlik; insanı küfre sokan icmâî meselelerdendir.

Hüccet kendisine ulaştığı halde ilgisiz kalmak küfürdür. Kur'ân bu durumdaki insanlara مُعْرِضُونَ "mu'ridûn/yüz çevirenler" demektedir.

"...İnkâr edenler uyarılıp korkutuldukları şeyden yüz çevirmektedirler." (Ahkâf: 3)

İslâm'ın aslına taalluk eden muhkem meselelerin hüccetini Rabbimiz, rasûller göndermek ve onlara kitaplar indirmek sûretiyle ikâme etmiştir. Bu konuda pek çok Âyet-i Kerîme ve Hadîs-i Şerîf bulunmaktadır.

Kur'ân ve Sünnette Tevhîd akîdesi açıkça beyan edilmiştir. Bu nedenle Tevhîd'i bilmemek mazeret olamaz. Zira bu konuda hüccet, Yüce Allah tarafından ortaya konmuştur.

İbn-i Kudâme rahımehullâh: "İslâm esaslarını inkâr edenin küfründe âlimler arasında ihtilâf yoktur. Vâcip olduğunu bilmeyen İslâm'a yeni girmiş veya Müslümanlara uzak beldede yetişen olursa, ilim ehli küfrüne hüküm vermez..." (el-Muğnî, 8/131) demektedir.

Bu kimse kendi çabasıyla öğrenme imkânına sahip değildir. Bu nedenle bu iki sınıf insana hüccet ikâmesi yani bilmeden şirke düştüğü meselenin izahı gerekir. Mesele anlatıldığı halde hâlâ o kimse şirke devam ederse, tekfîr edilir.

Elinde olmayan sebeplerle hüccete ulaşamamış olan bu iki insana göre bazı meseleler hafî (gizli) kalabilir. İslâm'a yeni girmiş ve İslâm'dan uzak beldelerde olan bu kimselere hüccet ikâmesi olmadan tekfîr edilmez. Belki de bu kimseler gerçeği duyunca tâbi olacaktır. Tâbi olmazlarsa, küfürlerine hükmedilir.

İbn-i Hacer el-Heytemî şöyle demektedir: "Bizim yanımızda (Şâfiî mezhebinde), kişi, Müslümanların beldesinden uzak ise ve gelip öğrenme hususunda kendi taksîri yoksa ya da yeni Müslüman olmuşsa, cehâleti mazeret olur; kendisine anlatılır ve nitekim bundan sonra (önceki) söylediğini tekrarlarsa kâfir olur." (el-İ'lâm bi-Kavâtıi'l İslâm, 41)

İslâm'da, ilim de amel de farzdır. Kişi, ilim öğrenmez ve amel etmezse iki ma'siyet işlemiş olur. Bilir de amel etmez ise bir ma'siyet işlemiştir. Bu nedenle bilme imkânı olduğu halde öğrenmeyen suçludur. Yani bilememek (elinde olmayan cehâlet) mazerettir, bilmemek (kendisinden kaynaklanan cehâlet) mazeret değildir! Maalesef bazı kimseler, Yüce Rabbimizin suç olduğunu bildirip, en şiddetli şekilde azaplandıracağını haber verdiği cehâleti mutlak anlamda özür yapıp, onunla câhiliyyenin şirk, bid'at ve hurâfe gibi ma'siyetlerinin affedileceğini iddia ediyorlar! Bu iddialar, insanları İslâm öncesi ilk câhiliyyeye götürücü hurâfe fikirlerdir.

İbn-i Kayyım, Medâricu's Sâlikîn'de; kişinin Allah'ın emrettiği ve nehyettiğini bilme imkânı olduğu halde, sahsî sebeplerden dolayı öğrenmezse, bu kişiye hüccetin kâim olduğunu söylemektedir. Kur'ân ve Sünnet, açık şekilde Allah'ın emrettiklerini ve yasakladıklarını beyan etmektedir. Bu kişi her ne kadar bunları bilmese de; şayet araştırmış olsaydı gerçeği bilecekti. Bu nedenle, bu tür kimselere "hükmen bilen kimse" denir.

Sonuç olarak şunu bilmelidir ki, âlimler arasında cehâlet konusunda temelde iki görüş vardır. Diğer görüşlerin tamamı bu iki görüşün çatısı altındadır.

O görüşler:

1- Büyük şirkte cehâlet mazeret olmaz.

2- İslâm'a yeni giren veya Müslümanlardan uzak ve hüccetin kendisine ulaşamayacağı beldelerde yaşayan, kendisinin de kişisel çabasıyla hüccete ulaşamadığı kimse hakkında, cehâlet mazerettir. Fakat bu kimseye hüccet ulaştığı halde kabul etmezse kâfirdir.

İlim sahibi olmayan kimselerin çoğu genelde bu ikinci görüşü karıştırmışlar ve cehâletin mazeret olmadığı kişiler veya toplumlar hakkında cehâleti can simidi gibi görmüşler, onları temize çıkarmaya çalışmışlardır! Aydınlanmak ve aydınlatmak yerine, karanlıktan medet ummuşlardır!

Cehâlet; kendisini İslâm'a nispet eden, Kur'ân ve Sünnete ulaşma imkânının bulunduğu toplumlarda genel olarak mazeret değildir. Ama bu toplumlarda yeni Müslüman olan kişilerin hâli müstesnâdır. O kimse İslâm'la yeni müşerref olduğu için bilmediği meseleler olabilir. Çünkü bir kimsenin İslâm'ın ayrıntılı meselelerini bir anda öğrenmesi beklenemez! İşte bu durumdaki kişiler tekfîr edilmez, kendilerine hüccet ikâme edilir (bulûğu’l-hucce, beyânu’l-hucce, tefhîmu’l-hucce). Tıpkı Huneyn savaşına çıkıldığında, yeni Müslüman olmuş bazı kimselerin Rasûlullah'tan müşriklerin zâtu envât denen ağaçlarından istemeleri gibi. Rasûlullah, bu kimselerin câhil olduklarını söylediği halde, onların şirki gerektiren bu taleplerine rağmen, küfre girdiklerini söylememiştir. Bu durumdaki kişiler mazeretli sayılırlar. Allah en iyi bilendir.

Rabbimiz, hakkı bilmeyi ve ona uymayı herkese nasip etsin. Cehâlet girdabındakilere çıkış yolunu gösterip, vahyin nûru ile kalplerini ve yollarını tenvîr etsin. 

14- O BAŞKA, O BAŞKA!

Şirki gerektiren sözler söyleyip ameller yaptığı halde, kendisine -ikaz mâhiyetinde- dinden, imandan bahsedildiğinde "o başka, o başka" diyen kimse şirk içindedir! Yani o, bu davranışıyla "benim her şeye yerim var, kalbim her şeye açık" demiş olmaktadır. Bu tür kimseler zaman zaman görünüşte imanı da ikrâr ederler, ama şirki de terk etmezler! Kur'ân okurken veya namaz kılarken Kelime-i Tevhîd'in "lâ"sını dört elif mikdarı uzatmak gerekir. Gerekir ki, insan, Allah'a ait sıfatların ve özelliklerin bir başkasına verilemeyeceğini iyice anlasın ve sahte ma'bûdları reddetsin. "Lâ İlâhe" demeden, "İllallâh" diyen, hiçbir zaman şirkten kurtulamaz. Kalp, kavl ve amel, "Lâ İlâhe" ile şirk ve küfürden temizlenmeden, "İllallâh" ile tezyîn edilemez. Necis/pis bir kaba temiz gıdalar ve yemek konmadığı gibi, kalp kabı da temizlenmeden oraya sahîh ve makbûl iman girmez! Buradan da anlaşılmalı ki, Lâ İlâhe İllallâh dillerde dolaşan boş bir terennüm değildir; onun mânâları ve şartları bulunmaktadır.

İmam Buhârî es-Sahîh'inde kaydetmiştir:

"Vehb b. Münebbih'e soruldu: 'Cennetin anahtarı Lâ İlâhe İllallâh değil midir?' O şöyle cevap verdi: 'Evet ancak her anahtarın muhakkak belli dişleri vardır. Eğer sen, belli dişleri olan anahtarı getirirsen, kapı sana açılır. Aksi takdirde kapı sana açılmaz' dedi." (Buhârî, Cenâiz, 1. Bâb)

Âmennâ ve saddaknâ, cennetin anahtarı Lâ İlâhe İllallâh'tır. Ama cennetin kapısını açacak o anahtarın belli bir takım dişleri de vardır. Onun dişleri, Lâ İlâhe İllallâh'ın şartlarıdır. Şirkten teberrî etmeden ağız ucuyla kuru kuruya “Lâ İlâhe İllallâh” diyen şirk ehline cennetin kapıları açılmaz. Çünkü cennete girmek için, Lâ İlâhe İllallâh'ın muhtevâsına uygun sahîh bir i’tikâd (Tevhîd) ve o sahîh i'tikâdın muktezâsına uygun sâlih ameller gerekmektedir.

15- TARİH VE TEFEKKÜR:

İçinde bulunduğumuz dünya konjonktürünün nedenlerinin başında II. Viyana Kuşatmasının (1683) başarısızlıkla sonuçlanması büyük rol oynar. Bu tarihten sonra, Kapitalizm, Siyonizm, Emperyalizm ve Misyonerlik gibi faaliyetler ve ideolojiler dünya sahnesinde yer alıp etkinlik kazanmaya başladı. Bu gidişat, dünyayı eski dünya olmaktan çıkarıp baştanbaşa yeniden ama sonuçları itibariyle kötü ve olumsuz istikâmette formatlayan 1789 yılındaki Fransız İhtilâli ile birlikte "Yakın Çağ" denilen başka bir süreç ile devam etti. Artık bu tarihten sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Güç, para babalarının ve iktidar sahiplerinin eline geçmiş, ehliyet zâyi edilmiş, adâlet kaybolmuş, zulüm hemen her coğrafyayı kuşatmış, câhiliyye, taassup, teberrüc ve ırkçılık alabildiğine yayılmıştı. Onca teknolojiye, buluşlara, birçok alanda dünyevî ilerlemelere rağmen, mâneviyat gittikçe azalmış, i’tikâd ve ihlâs zayıflamış, bozulmuş hatta terk edilmiş; Ateizm, Agnostisizm, Deizm, Modernizm ve Sekülerizm/Düntevîleşme gibi inanç şekilleri ve yaşam biçimleri -cehâlet ve mâneviyat eksikliğinin de tesiriyle- taraftar bulmaya başlamıştır. Allah’a kulluk adına sorumluluk bilinci taşımamak, dînî ve mânevî bağlardan kurtulup özgür olmak, insanların çoğunun nefislerine hoş gelmiş; dünyaya bir kere gelinir denilerek, hevâlarınca bir yaşam sürmeyi fırsat bilmişler ve âhiret hesâbından da gâfil olmuşlardır. Yirminci yüzyıl ve sonrası, insanlar açısından birçok hayırların umut edildiği bir asır olmasına rağmen, bu dönem kötü ve sakınılası kıyâmet alâmetlerinin yaşandığı, benimsendiği, hızla yayıldığı ve böylece sadece dünya hesabının revaçta olduğu bir çağ olmuştur. İnsanlık, yeni dünyada yeni hayırlar beklerken, yeni ve sonradan ihdâs edilen, bin küsur yıldır rağbet edilmeyen kötülükler sahne almış, sineye çekilmiş ve taraftar bulmuştur. Dünya imtihândır; olan olmuştur, her şeyin hesabı da Allah’a kalmıştır. Yüce Rabbimizden hidâyet, takvâ, hak üzere sebât ve istikâmet, nesillerimiz için selâmet dileriz; nefs-i emmâremizin, şeytan ve dostlarının şerrinden Âlemlerin Rabbi, Rahmân ve Rahîm olan Allah Azze ve Celle’ye sığınırız.

16- "İNŞÂALLAH MÜ'MİNİM" MESELESİNE DAİR:

Bir Müslümana: "Sen mü'min misin?" diye sorulduğunda, imanın aslı noktasında -ki normal şartlarda o kastedilir-: "İnşâAllah mü'minim" demesi câiz değildir, bilakis: "Hamdolsun mü'minim" demesi gerekir. Fakat imanın ve mü'minlerin mertebeleri olduğu gerçeğinden hareketle ve dahi Yüce Allah'ın Enfâl: 2-4 ve Mü'minûn: 1-11. Âyetlerinde zikrettiği mü'minlerin mertebeleri noktasında, onlardan olup olmadığını bilememek anlamında: "İnşâAllah o mü'minlerdenim" mânasını tazammun edecek şekilde "inşâAllah mü'minim" demesinde bir sakınca yoktur. Burada dikkat edilmesi gereken şey, başta söylenecek (açıklanacak) şeyin sonda, sonda söylenecek şeyin ise başta söylenerek, ilmi ve fıkhı zayıf olan insanlarda bir kafa ve kalp karışıklığına, dolayısıyla da olası bir fitneye yol açmamaktır! Bu ikinci kısımda "tafsîl" olduğu için, Ehl-i Sünnet'in de menhec ve usûlü üzere, "sen mü'min misin?" veya "sen Müslüman mısın?" sorusuna, "elhamdülillâh mü'minim/Müslümanım" diye karşılık verilmelidir. Allah en iyi bilendir.

Bu hususta Beyhakî, daha sonra da İmam Kurtubî ve diğer âlimlerin eserlerinde Hasan-ı Basrî rahımehullâh’a nispetle kaydettikleri şu nakle yer vermekle iktifâ edelim:

وَسَأَلَ رَجُلٌ الْحَسَنَ فَقَالَ: يَا أَبَا سَعِيدٍ، أَمُؤْمِنٌ أَنْتَ؟ فَقَالَ لَهُ: الْإِيمَانُ إِيمَانَانِ، فَإِنْ كُنْتَ تَسْأَلُنِى عَنِ الْإِيمَانِ بِاللّٰهِ وَمَلَائِكَتِهِ وَكُتُبِهِ وَرُسُلِهِ وَالْجَنَّةِ وَالنَّارِ وَالْبَعْثِ وَالْحِسَابِ فَأَنَا بِهِ مُؤْمِنٌ. وَإِنْ كُنْتَ تَسْأَلُنِى عَنْ قَوْلِ اللّٰهِ تَبَارَكَ وَتَعَالَى: ﴿إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ الَّذِينَ إِذا ذُكِرَ اللّٰهُ وَجِلَتْ قُلُوبُهُمْ﴾ إِلَى قَوْلِهِ ﴿أُولئِكَ هُمُ الْمُؤْمِنُونَ حَقًّا﴾ فَوَاللّٰهِ مَا أَدْرِى أَنَا مِنْهُمْ أَمْ لاَ

 “Bir adam, (tâbiîn’in büyük âlim ve zâhidlerinden olan) el-Hasen el-Basrî’ye: ‘Ey Ebû Saîd, sen mü’min misin?’ diye sordu. O da ona: ‘İman iki türlüdür. Eğer sen bana Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, cennete, cehenneme, öldükten sonra dirilmeye ve hesaba imanı soruyor isen, ben bunlara iman eden bir kimseyim. Yok eğer, Allah Tebâreke ve Teâlâ’nın: ‘Gerçek mü’minler ancak o kimselerdir ki, Allah anıldığı zaman kalpleri titrer, Âyetleri karşılarında okunduğu zaman (bu), onların imanlarını artırır ve onlar ancak Rablerine dayanıp güvenirler. Onlar namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden de infâk ederler. İşte onlar gerçek mü’minlerin ta kendileridir. Onlar için Rableri katında dereceler, mağfiret ve bitmez tükenmez bir rızık vardır’ (Enfâl: 2-4) buyruğu hakkında soruyorsan, Allah’a yemin ederim ki, bilemiyorum, ben onlardan mıyım, değil miyim?” (el-Câmi’ li-Ahkâmi’l Kur’ân, Kurtubî, Thk: Abdullah b. Abdulmuhsin et-Türkî, Müessesetü’r Risâle, Beyrût, 1427, 9/451, 452; Şuabu’l Îmân, Beyhakî, Thk: Abdü’l-Alî Abdülhamîd Hâmid, Mektebetü’r Rüşd, Riyâd, 1423, 1/169)

Rabbimiz, güzel sıfatlarını sayıp övdüğü ve felâha erdiklerini bildirdiği o gerçek mü'minlerden eylesin bizleri.

17- KUR’ÂN’DAKİ DİN VE KUR’ÂN MÜSLÜMANLIĞI!

Günümüzde hortlatılan bir büyük fitne olarak îmâlı ve kasıtlı şekilde söylenen "Kur'ân'daki Din", "Kur'ân Müslümanlığı" ve "Kur'âncılık" tabirleri din adına uydurulmuş, Âyetleri kullanarak akıl, hevâ ve zanna dayanmayı esas alan, temelde Allah'a ve Rasûlüne iftirâ i'tikâdına dayanan felsefî bir akımdır. Hz. Ali'nin kullandığı bir tabir olan "kendisiyle bâtıl kastedilen söz"lerin başında maalesef ki bugün âhir zamandaki bu ve benzeri söylemler gelmektedir. Zaten bu tür söylemler de ancak câhiliyye toplumlarındaki ilim, hikmet ve tecrübeden yoksun olan; akıl, fikir, zekâ, zan ve hevâ ile ikna edilebilecek veya etkilenebilecek, tırnak içinde söylemek gerekirse aldatılabilecek kimselerden ilgi ve iltifât görür. İlmin yaygın olduğu toplumlarda bu tür söylemler ve iddialar sokaktaki bir vatandaştan veya dağdaki bir çobandan dahi ilgi görmez; aksine tepki ile karşılanır! Rasûlün Sünneti, örnekliği, İslâm'ın Usûl ve menheci, Sırât-ı Müstekîm, mü'minlerin yolu, icmâ ve ittifâkları terk edilirse, ihtilâflar yok sayılırsa, geriye ne din kalır ne iman! Nasslara karşı hadsizlikten başka! Bu hal ve şartlar altında, istenildiği kadar “Kur'ân, Kur'ân” densin, Kur'ân'a methiyeler dizilsin! Değil mi ki, “Kur'ân ve Sünnet” denilmiyor, Peygamberin muallimliğine, örnekliğine, müctehidlere ve mü'minlerin yoluna uyulmuyor!.. Bu tutarsız gidişat içinde, insanların “Kur'ân” demesi bir şey ifade etmez; zira bu durumdaki kimseler, Kur'ân'ın muhtevâ ve muktezâsına uymak şöyle dursun, kendi hevâ ve heveslerini, zan ve kuruntularını, istek, arzu ve temennilerini, Allah'a iftirâ yollu isnâd ederek, Allah'ın irâdesine değil, kendi nefislerine uyarlar. Bunu yaparken de Kur'ân'ı kullanırlar. Kıyâmet günü bunun hesabının sorulacağını hesaba katmadan! Kur’ân’ın, kendilerinden sorumluluk isteyen hükümlerine yani Allah’ın dinine  uymayı nefislerine yediremedikleri için; daha özgür, daha rahat, daha reformist ve daha ideolojik bir dine tâbi olmak isterler. Buna da “indirilmiş din” tabirini kullanarak; yine kendisiyle bâtıl kastedilen bir sözün arkasına gizlenirler, güzel meşrû sözleri gayrimeşrû inanç ve amellerine paravan yaparlar! Elbette isteyen istediğine inansın ve tâbi olsun da, keşke bunu yaparken, yaptıklarını İslâm'a mâl etmeseler! “İslâm aslında budur, Allah da bunu emrediyor” diyerek Allah'a din öğretmeye ve insanları hak yoldan saptırmaya tevessül etmeseler!

^Zira âhiret var, Mahkeme-i Kübrâ var, hesap var, İlâhî adâlet var… Lafız ve mânâdan ve o mânânın içerdiği hükümlerden oluşan Kur’ân’a, Allah’ın Âyetlerine iftirâ etmenin ve Allah’ın dininden yüzçevirmenin cezası var…

Düşünsenize: Kur'ân'ı -lafız veya mânâ yahut da her ikisi anlamında mehcûr (terk edilmiş, ilgi ve ilişik kesilmiş olarak) bırakanlardan, Rasûl, Kur'ân'ın şâhitliğinde Mahkeme-i Kübrâ'da Hâkimlerin Hâkimi olan Yüce Allah'a davacı/şikâyetçi olacaktır. Davacının Allah'ın Rasûlü, şâhidin Kur'ân olduğu bir mahkemeden davalıların ber'at etmeleri mümkün müdür?

18- NEFİS TERBİYESİ, YEMEK, ÇAY!

Herkes bir şeyleri ihmâl eder; ben ise, ihmâl ederim dememeyim ama yemek yemeyi tehir ederim... Çay içmediğim sürece birkaç saat daha götürebileceğim bu hâl sebebiyle geçmiş yıllarda işyerlerinde eş dost ziyâreti yaptığım kişilerin ikrâm ettikleri çay sebebiyle çok rahatsız olmuşumdur. Onlar kendilerini bilmiyor nasılsa... Ben satırlarla hasbihâl ediyorum. Ma'lûm, bizde, cömerdin iyisi çay ikrâm eder; altının boş olup olmaması, çaya icâbet edecek kişinin sorunudur. Cömert görünmek isteyen de tam gidileceğinde, "çay içseydik" der. Bizim burada öylesi de böyle de çoktur. Buna da şükür; yıllarca -istikrâr adına- tercih ettiğim esnâflar vardır, bir kez bile çay teklif etmemişlerdir. Bu konuyla alâkalı anılarım, uzun satırlar tutar. Hatta birisinin nasıl olduysa, yıllar sonra çay ikrâm edesi gelmişti de, ona,“şimdiye kadar çayınız bana nasip olmadı, şimdi de içmem” demiştim. Adam ısrâr edince de,“parasını vermek şartıyla, olur” diyerek, meseleyi tatlıya (!) bağlamıştım. Yabancı, sineğin yağını hesap edip, çaydan bile kısar, böylece rahmet ve bereketten mahrûm olur; tanıdığın da işi gücü çay yüklemesi yapmaktır. : ) Dağılan meseleyi toplamak adına sadede gelirsek; bahsettiğim açlık hâli sadece midenin boş olması durumudur; yemek düşünmeyle bir ilgisi yoktur. Bu haldeyken yapılan eş dost ziyâretlerinde çaya hayır desen olmaz; çünkü gören duyan şaşırır, çaya hiç hayır denir mi diye. Ama evet desen de olmuyor... Hayır demem, çayı uzaktan uzağa sevmeme de engel değil. Bu durumu anlat, anlatabilirsen. Ve gel, çık işin içinden. Ben, karnım açken nefis terbiyesi adına midemi dizginleyebilsem de, o boş hâldeki mideye çay içtiğimde genelde içimin bulantısını ve rahatsızlığını önleyemiyorum. Aç karnına gerçekten çay içilmiyor. Bana göre -birçoklarının dediği gibi- "tadı olmuyor ama yine de içerim" şeklinde değil; şahsen ben içersem çok rahatsız oluyorum. Kardeşliğin, dostluğun ve samimiyetin numûneleri olduğuna kânî olamadığım sürece de, yemek yemeye ihtiyacım olursa veya gerek görürsem, ziyâret ettiğim yere varmadan bir şeyler yerim prensip olarak. Hayat boyunca buna -istisnâlar hâriç- devam ettim. Neden, denilecek olursa; Konya'ya ilk geldiğim zamanda birkaç kez görüştüğümüz bir esnâfı ziyâret etmiştim. Çay, çorba artık Allah ne nasip ederse içelim diye konuştuk. Hatta o söyledi. Dükkân sahibine: "Abi, ben ikrâm edeyim" dedim. Bana ne dese beğenirsiniz? "Hocam, ağzınıza hiç küfür yakışmıyor." Fe-sübhânAllah. : ) Cömertlik ve anlayışlılık yaygınlaşmadığı sürece bu mesele yorum ve yaklaşım olarak çok su götürür. İzzetli ve onurlu şekilde bu meselenin çözümü benim gördüğüm kadarıyla, kanaatkâr ve tok gözlü olmak, terbiye metodlarının en etkilisi olan yeme ve içme ile nefsi terbiye etmek, hep beraber yenilecek ve içilecekse cömert olup hayırda, ikrâmda ve sorumluluk almada yiğit olup öne geçmek, herkes tok bir tek sen aç isen, o vakte kadar nasıl durabildiysen, birkaç saat daha durmaya devam etmektir. Seni üzen sahnelerin hazırlayıcısı/müsebbibi olup da, miden ve nefsin yerine başkalarını suçlamak yerine; kanâat, sabır ve onur şarttır! Allah için az yemeye kendini alıştıran için bir sorun yoktur elbet. Tabii ki, benim gibi mide bomboş iken içilen çay rahatsızlık vermiyor ise. Bir açlıktan ve çay muhabbetinden buraya kadar geldik. Demek ki mesele yemek ve çay değilmiş; muhabbetmiş. Muhammed'siz de muhabbet; boş boğazlık ve gevezelikten başka bir şey değildir. Muhammed aleyhisselâm'a, onun âline ve ashâbına salât olsun; Allah mü'minlerden de râzı olsun. Selâm, dua ve muhabbetle.

19- İLME DESTEK OLAMIYORSAN, BARİ KÖSTEK OLMA!

Maksat ne olursa olsun, ilmin, âlimlerin ve ilim tâliplerinin aleyhinde hikmetsizce ve nefse uyarak sarf edilen yarım kelime bile olsa, bâtıldır! Herhangi bir âlimi veya ilim talebesini eleştiren, onun hâlini beğenmiyorsa, ilim, fıkıh, tahkîkât, amel, takvâ ve ihlâs adına kendisi daha hayırlısını ortaya koysun; ümmet kendisinden istifâde etsin. Sırf Allah rızâsı için ve O'nun yolunda hayatını ilme vakfedemiyor veya ilim öğrenmeye kâbiliyeti elvermiyorsa, evlatlarından birini ehl-i ilim olarak yetiştirsin, ona destek olsun, ilme ve ihlâsa teşvik etsin. Evlatları da kendisi gibi ise, ümmetin evlatlarına kol kanat gerip; âhiret için sadaka-i câriye uğraşında olsun. Samimiyetini -nefs-i emmâreye uyarak değil- bu şekilde ispat etsin. Kime söylenirse söylensin, hasbelkader ilim tahsîl eden ilim talebelerinin, dolayısıyla da ilmin aleyhinde söylenen her söz kendini bilen her bir Müslümanı rahatsız eder/etmelidir! İlmi sevenleri ve ilim tahsîl edenleri ise haydi haydi rahatsız eder, üzer! Kendisine 20-30 yıl ilim öğretebilecek kimselerin aleyhinde nefse ve hevâya uymak, hayırlar karşısında "istemezükçü" bir tavırdır ki, bu gaflet değilse, gaflet nedir?! Pireye kızıp yorgan yakanlar, yani kötü bazı misâllere bakıp da ilmin, okumanın, öğrenmenin, fıkhın ve ilmî tahassusun aleyhinde câhilce laflar edenler, cennete ilim kapısından olmasa da, diğer kapılarından birinden girmeyi mi umuyorlar?! Vallâhi, ilmin faziletini anlamamaktan büyük gaflet ve yoksunluk ben bilmiyorum! Bu kadar büyük fazilet ve şeref vesîlesi olan ilme tâlip olan kimselere de -Peygamberimizin Hadîslerinde bildirdiği gibi- ancak gıpta edilir; köstek olmak yerine! İlmi seven ve ilim yoluna giren kimse çocuksa, teşvik edilir; büyükse, kendisinden istifade edilir ve duası alınır. Unutmayalım! Kul haklarının büyüklerinden biri, ehil olmayan ilim sahipleri ile ehliyetli ilim, Kur'ân ve Sünnet talebelerini birbirine karıştırıp, bilip bilmeden fitne ve fesâda sevk edici konuşmalar yapmaktır. Bunun kimseye faydası yoktur! Ben inanıyorum ki, ilme hava, su ve ekmek kadar veya daha fazla muhtaç olduğumuz şu asırda ilmin ve onun tâliplerinin aleyhinde konuşulduğunda, gerçek ilim tâlipleri genel anlamda da, özel anlamda da haklarını helâl etmeyip, Yüce Mevlâ'ya şikâyetçi olacaklardır. Çünkü ilme köstek olmak sonuçta dine zarar verir! Kendimize yazık etmeyelim! Bu birkaç satır, insanlarda zaman zaman karşılaşılan ilim noktasındaki hikmet ve hayırdan uzak sözlerin yanlışlığını beyan sadedinde karalanmıştır; başka da bir nedeni yoktur. Özel eleştiri ile genel eleştiri arasında dağın zirvesi ile eteği kadar fark vardır. Birbirine karıştırılırsa, hayır umarken, vebâl ve günah yüklenilmiş olur. Bu sebeple, özel veya genel eleştiriden önce öz eleştiri yapmak gerekir! Bu paylaşımın herhangi bir satırında nefsîlik veya şahsîlik olduğunu bilseydim, bunu asla yazmaz ve paylaşmazdım. Bununla beraber, doğrular Allah'tandır. Eğer kastetmediğim bir yanlışlık varsa, o da nefsimdendir. Rabbim, yazdıklarımızda ve yaptıklarımızda şeytana bir pay vermesin; hâlimizi bütünüyle ıslâh etsin…

“Ben, gücümün yettiği kadar ıslâhtan başkasını istemem.” (Hûd: 88)

20- ÇİN İŞKENCESİ, GÂVUR ZULMÜ!

Doğu Türkistan’a karşı adâlet, uluslararası hukuk, barış, fıtrat değerleri, insan hakları, din, can, mal, namus ve akıl emniyeti hiçe sayılmaktadır. Dini ve inancı ne olursa olsun, insan olmak hasebiyle doğuştan gelen bu temel haklara ve mukaddes değerlere, Çin işkenceleri ve insanlık dışı yöntemlerle orantısız güç kullanılanarak saldırılmaktadır. Hayvanlara bile revâ görülmüş olsa, tüm dünyanın ayağa kalkacağı biçimde bir vahşet ve katliam insanlara uygulanmaktadır. Hem de modern ve çağdaş (!) olan, barış ve adâlet teranelerini ağzından hiç düşürmeyen basîretsiz dünyanın gözü önünde! Okyanusta buzlar arasında sıkışan bir balina için, karabataklar için veya soyu tükenmekte olan hayvanlar için duyarlılık ve merhamet gösterisinde bulunan bu çıkarcı ve çifte standartlı zihniyete göre, insanlar hayvanlar kadar değer ifade etmemektedir. Çünkü insan düşünüyor, inanıyor; zâlimlerin ve tâğûtların istediği gibi düşünmeyen bir insan, Firavunlar yanında hayvan kadar bir değer ifade etmiyor! Öyle olmasa, Doğu Türkistan'daki hâdiseler dünyada duyulmaya başladığı ilk günden itibaren hemen bitirilirdi. Bu zulümlerin binde biri kendilerine karşı yapılsa acaba böyle mi olurdu?! Benzer bir durumda, hemen o teröristlere karşı ortak bir hareket planıyla, kollar sıvanır, haberler de ilk andan itibaren dakika ve skor verircesine operasyon hakkında bilgi verir, birkaç güne kalmaz, harekâtın başarısı ve sorumluların hesap vereceği haberlerde geçmeye başlardı! Peki, oradakiler insan değil mi? Bu zulme sessiz kalan dünyanın, kaldıysa vicdanları sızlamıyor mu?

Hiç tanımadığımız insanlar adına vicdânen rahatsız oluyor, üzülüyoruz. Elimizden bir şey gelmese bile, dilimizle/kalemimizle de olsa bu cinâyetlere ve zulümlere tepki gösteriyoruz. Oradaki veya dünyanın neresinde olursa olsun, Müslümanlara/herkese yapılan zulüm ve vahşeti tel'în ediyor, fâillerinin, kâtillerinin ve müsebbiplerinin, işledikleri cürümlerine uygun âkibetlere tez zamanda uğramalarını temenni ediyoruz. İnsan, şuna veya buna inanabilir, inandığı şekilde de yaşayabilir ama hiç değilse insanlıktan bari çıkmamalıdır. Teoride hiçbir din, zulmü ve cinâyeti hoş görmez, benimsemez! Vahşeti esas alan ve siyâset edinen bir inanç, insanlığın içine yuvarlanabileceği en derin sapıklık ve kopkoyu bir câhiliyyedir. İnsan, bu derekeye düşmeye görsün, Allah korusun insânî ve fıtrî değerlerin hemen hepsinden uzaklaşır. Ne merhamet kalır, ne vicdan! Ne adâlet kalır, ne iz'ân! Esfel-i sâfilîn’e yuvarlanmış bir insan! İnsanlara sırf inancından dolayı soykırım uygulamak -sîreten- insanlıktan çıkmaktır! İnsan kalmayı başarmak ve vicdan taşımak da bir seviyedir. İnsan bazen çukurlaşır ama çukurun da çukuru vardır!

Görebiliyor musunuz? Gücü, iktidarı ve parayı elinde bulunduran samimiyetsiz ve ikiyüzlü Batı, her menfaat ortamına damlarken, nedense, Müslümanlara vahşet uygulayan Çin'e herhangi bir şey yapamıyor! Nerede barış ve adâlet çığırtkanları?

Düne kadar Müslümanlar aleyhinde soykırım edebiyatı ve yalanı ile dünyada kamuoyu oluşturmaya çalışanlar, ne kadar samimiyetsiz olduklarını bas bas bağırırcasına ortaya koymaktadırlar!

Doğu Türkistan'da Müslüman Türklere karşı yapılan planlı, sistemli devlet terörünü, vahşetini ve soykırımını, Komünist Çin'in iç meselesi görüp sessiz kalanlar, daha da azgınlaşıp destek mesajları atanlar, zâlim ve kâtillerle birlikte cehenneme gitmeye ne kadar da çok cür'etkârdırlar! Allah Sübhânehu ve Teâlâ ise o zâlimlere ve kâfirlere ne kadar da çok sabırlıdır. Ama bir kere de yakaladı mı, O'nun korkunç, elem verici, hor ve hakir kılan, asla bırakmayan ve göz açtırmayan azâbı gibi kimse azap edemez!

“Allah'ın la'neti zâlimlerin üzerine olsun.” (A’râf: 44)

“Sakın Allah’ı o zâlimlerin yaptıklarından habersiz sanma! Onları(n azaplarını) ancak gözlerin dehşetle yerinden fırlayacağı bir güne erteliyor.” (İbrâhîm: 42)

21- İLİM TALEBESİNİN ÂLİMLERE VE HOCALARINA KARŞI VEFÂSI:

"Dört şey vardır ki, şerefli bir kimse emîr (idareci) bile olsa, bunları yapmaktan usanmaz:

1- Babası için yerinden kalkması,

2- Kendisinden ilim öğrendiği âlime hizmet etmesi,

3- Bilmediğini sorması,

4- Misâfirine hizmet etmesi."

İlim talebesinde şu üç haslet bulunursa, âlimin öğrenciye etkisi başarıya ulaşmış demektir:

1- Tevâzu,

2- Öğrenmeye karşı hırs,

3- Âlimi yüceltmek (ilim öğrendiği kişiye saygı ve ihtirâm göstermek)."

"Âlimler, Şer'î ilim talebeleri katında babalardan daha yüksek bir mertebededir. Çünkü babalar, dünya işlerini onlara öğretirler ve dünyanın ateşinden onları korurlar. Âlimler ise dünya ve âhiret işlerini öğretirler ve onları âhiretin ateşinden korurlar. Bu mânâda Hasan-ı Basrî rahımehullâh şöyle demiştir: Âlimler olmasa, insanlar hayvanlar gibi olur."

İmam Ahmed b. Hanbel rahımehullâh, kendisinden ilim tahsîl ettiği hocası İmam Şâfiî rahımehullâh'a bir vefâ olarak, onun vefâtının ardından kendisi vefât edinceye kadar onun için hep dua ettiği rivâyet edilmektedir.

İmam Şâfiî rahımehullâh şöyle demiştir: "Mâlik b. Enes rahımehullâh'ın huzurunda sayfanın çevrildiğini duymasından korktuğum için sayfayı yavaşça çevirirdim."

Rabî' rahımehullâh der ki:

"Allah'a yemin ederim ki, ondan korktuğum için Şâfiî bana bakarken su içmeye cesâret edemedim." (Tullâbu'l Ulûmi'ş Şer'iyye beyne'l Mazheri ve'l Cevher adlı kitaptan iktibâstır.)

22- NÂMAHREME, ‘HOŞ GELDİN’ DEMEK CÂİZ MİDİR?

Soru: Selâmun aleyküm hocam. Nâmahremlerin misâfirlikte aynı odada oturmaları câiz değil... Peki, nâmahrem misâfire, ‘hoş geldin’ denmesi câiz midir?

Cevap: Ve aleyküm selâm.

Bismillâh, vessalâtü vesselâmu alâ Rasûlillâh.

Nâmahrem; evlenmelerinde dînen herhangi bir sakınca bulunmayan, -nikâh hârici, nikâhsız şekilde- konuşulup görüşülmesi haram olan yabancı kadın-erkek demektir.

Bu kısa tanımdan sonra, cevaba geçelim. Nâmahrem misâfire erkek ve kadın ev sahiplerinin ayrı ayrı ‘hoş geldin’ deme zorunlulukları yoktur. Erkek misâfirlere erkeğin, kadın misâfirlere de ev hanımının demesi yeterlidir. Câhilî toplumlarda veya câhil insanlar arasında görgüsüzlük gibi lanse edilmeye çalışılan bu uygulama, insanların kalpleri açısından da en selâmetli davranış biçimidir.  Sahâbe, Allah Rasûlünün evine geldiklerinde, bir şey isteyeceklerinde -Allah'ın talimatı ile- perde arkasından isterlerdi. Hem de mü'minlerin annesi mesâbesindeki kadınlardan! 

Rabbimiz buyurdu:

وَإِذَا سَأَلْتُمُوهُنَّ مَتَاعًا فَسْـَٔلُوهُنَّ مِنْ وَرَاءِ حِجَابٍ ذٰلِكُمْ أَطْهَرُ لِقُلُوبِكُمْ وَقُلُوبِهِنَّ

"...(Peygamberin) hanımlarından ihtiyac(ınız) olan bir şey istediğinizde, onlardan perde arkasından isteyin. Bu (şekilde yapmanız), hem sizin kalpleriniz için hem de onların kalpleri için daha temizdir..." (Ahzâb: 53)

Kim ne derse desin! Bu hüküm, insanı ve onun kalbini yaratan, kalplere mâlik ve hâkim olan ve kalplerin özünü ve gizlediklerini bilen Hâlık-ı Zü'l-Celâl'in hükmüdür… Rabbimizin, Ahzâb: 53’teki hükmüyle; Peygamberimizin vefâtından sonra bile kendileriyle nikâhlanmak ebediyyen haram olan Peygamber hanımlarıyla dahi ev ortamındaki münâsebet böyle olursa, diğer nâmahrem kadınlarla münâsebet nasıl olmalıdır? Allah kalplerimize takvâ versin.

23- MUHTEVÂSI GİZLENEN KUR’ÂNÎ BİR KAVRAM: CÂHİLİYYE!

Güncel sözlükleri açarsanız, câhiliyye kavramının; “Kur'ân-ı Kerîm inip İslâmiyet yayılmadan önceki Arapların tutum ve davranışları” ya da kısaca “İslâm öncesi dönem” olarak açıklandığını görürüz. Evet, o dönem hem Araplar, hem de diğer milletler açısından câhiliyye devridir ama câhiliyye sadece o dönemle sınırlı olup Kur’ân’ın inişiyle tarihe karışmış, dönemini tamamlamış ve bir daha da hiç gelmeyecek olan bir süreç değildir! Kur’ân’ın birçok kelime ve ıstılâhlarının anlamları gizlenip tahrîf edildiği gibi, Kur’ân’da önemli bir yer tutan “câhiliyye” kavramı da gizlenmiştir. Hiç şüphesiz, bi’set öncesi döneme Kur’ân, (الْجَاهِلِيَّةُ الْأُولٰى) “ilk câhiliyye” (Ahzâb: 33) tabirini kullanmaktadır. İlki olanın ikincisi veya sonuncusu da olur! İnsan düşünse hemen bunu anlar ve sorar: Neden ilk câhiliyye? Ve cevabını bilir: Kıyâmete kadar bölgesel veya genel anlamda câhilî dönemler, asırlar ve coğrafyalar bulunacaktır… Bu noktada Muhammed Kutub rahımehullâh’ın (جَاهِلِيَّةُ الْقَرْنِ الْعِشْرِينَ) “Yirminci Asrın Câhiliyyesi” adlı eserinin okunmasını tavsiye ederiz. Câhiliyye kavramı doğru şekilde anlaşılmadan insan câhiliyye mensubu olmaktan sakınamaz! Dolayısıyla da şirkten, küfürden, sapıklıktan, taassuptan, ahlâkî çözülmüşlükten, zan ve kuruntulardan kendini koruyamaz. Genel anlamda câhiliyye; İslâm’ın tam karşısında bulunup, İslâm’a zıt olan bütün beşerî ideolojileri, felsefeleri, nazariyeleri, ahlâk öğretilerini, düşünce ve yaşam biçimlerini kapsayan bir olgudur. Bilelim ki, Kur’ân, câhiliyyenin dört tane temel sacayağı olduğunu bize haber verir. Onlar da, zan, hüküm, teberrüc ve hamiyyet’tir. Bu kelimelerin lügat anlamları bir yana, bunlar “câhiliyye” kelimesine izâfe edildiklerinde, her birisi bu izâfet ile Şer’î anlamlar kazanır. Buna “terim veya ıstılâh anlamı” denir. Bu anlamların kapsamını da, ebedî cehennemden ve Allah’ın korkunç azâbından sakınmak isteyen herkesin bilip öğrenmesi ve hem i’tikâdî câhiliyye’den hem de amelî câhiliyye’den sakınması gerekir. Bu mesele, hayat-memât meselesi değil, iman-küfür, rahmet-azap, cennet-cehennem meselesidir! Son olarak, bilelim ki, şeytan veya dostları tarafından aldatılmakla, aldatılan ma’zûr olmayacaktır. Açıklanmayan, gizlenen ve tahrîf edilen İslâm gerçekleriyle -tahrîfâttan kaynaklı olarak şirk üzere- bir yaşam sürenler, Allah korusun, kendilerini saptıran ve yarın suçlayacakları o suçlularla birlikte cehenneme giderler! Bu hayat bize bunları düşünelim, öğrenelim, sakınalım ve Tevhîd üzere kulluk edelim diye verildi.

Rabbimiz Teâlâ buyurdu:

“Onlar hâlâ câhiliyye devrinin hükmünü mü istiyorlar? Kesin inanan (yakîn sahibi) bir toplum için, hükmü Allah’tan daha güzel olan kimdir?”

Âlemlerin Rabbi olan Yüce Allah’a binlerce kez hamd-ü senâlar olsun.

24- PEK YAYGIN OLMAYAN TÜRDEN BİR MAKALE!

Diyelim ki, birkaç kişi birliktesiniz, geziyorsunuz, acıktınız ve yemek yiyeceksiniz. İçinizden birisi, diğerlerine göre zengin. O kişi: “Ne yiyelim?” veya “Nerede yemek yiyelim?” diye soruyor. Bu soruya maddî durumu pek iyi olmayan kimselerden iki türlü cevap gelir. Onurlu ve mürüvvetli olanlar, mütevâzı bir yemek yemeyi teklif ederler, bu teklifi yaparlarken de ödemeyi bizzat karşılamayı tasarlarlar. Onur ve mürüvvet yönünden zayıf kimseler ise, bu mütevâzı teklifi pek beğenmeyip, daha başka ne olabileceğini düşünmeye davet ederler yahut da onurlu mü’minlerin teklifinin standardını lüks ve pahalı yemek seviyesine çıkarırlar veya bunu ima ederler. Sözü ilk başlatan zengin ise, lüks bir lokantaya veya pahalı fiyat çizelgesi olan bir mekâna gitmeye davet eder. Pek tabii ki, onun teklifi ânında “lüks ve pahalı” kelimeleri ifadede geçmez; ama maksat anlaşılır. Onun da maksadı -alışkanlığı üzere- leziz yemekler yemektir. Fakat birkaç kişinin yiyeceği yemeğin faturasının bayağı kabarık olacağı açık olmasına rağmen, onurlu mü’min veya sayıları birden fazla ise onurlu mü’minler dışında buna kimse itiraz etmez. Diğerleri ise: “Yemek masasının bir de hesap masası süreci var. O kadar para da bizde yok veya varsa da o parayı daha elzem ihtiyaçlarımız için kullanmak zorundayız. Ee, o halde lüks ve pahalı bir mekânda enva’ çeşit yemek yeme sevdamız da neyin nesi?” diye düşünmezler. Onlar şöyle düşünürler: “Bu zengin kardeşimiz/abimiz öyle bir mekâna gidelim dediyse bir bildiği vardır. Hesabı bize ödetecek değil ya! Biz yemek masasında onun yanında dururuz. Hesap ödeneceğinde de lavaboya gideriz veya ağırdan alırız ya da çıkışa doğru ilerleriz.” Bu mu yani?! Müslüman, zenginleri kullanmalı mı? Müslümanın, şahsiyetli ve onurlu şekilde hareket etmesi ve her yerde güzel ahlâkı ile öne çıkması gerekmiyor mu? O zengin, oradaki onurlu mü’minlerin haysiyetlerini düşünmeyip, kişisel zevklerinden ve yemek alışkanlıklarından aşağı inip, daha kanâatkâr hareket etmedi diye, bu duruma balıklama mı atlamalıdır? Herkese, özellikle de onurlu mü’minlere ikrâm etmenin dahi bir fıkhı ve inceliği olduğunu düşünemeyen ve yiyici insanların lüks yemek zaaflarını diri tutan kimseleri, yeri geldiğinde fırsat olarak mı görmeliyiz? “Adam zengin, hesabı da ödesin” mi demeliyiz? İzzet, iffet, mürüvvet ve şahsiyet sahibi mü’minlerin o esnadaki psikolojilerinin hiç mi önemi yok? “Bu pahalı yemekleri yiyoruz ama ben bunları nasıl ödeyeceğim?” diye sıkıntı çeken duyarlı mü’minin sıkıntısı bizi enterese etmiyor mu? Tek mesele; işkembeyi, fiyatı ve lezzeti yüksek yemeklerle şişirmek ve faturayı da bir başkasına kösmek midir? Ben, cömertlik, hikmet, kanâat, anlayış, nezâket, incelik ve empatiden uzak; bencil, nefsî davranan, çıkarcı, açgözlü, şükürsüz ve aza kanâatsiz kimselerin davranışlarını asla onaylamadım ve onaylamıyorum! Bu faraza misâl, Müslümanların arasındaki zengin kişinin cömert olması durumundadır. Cömert değilse, daha farklı hatta daha kötü tablolar ortaya çıkacaktır! Biz, iyi zannedilen tablonun olumsuzluklarına değinelim ki, mahza olumsuz olanlar hemen anlaşılsın ve bunlarla beraber onlar da terk edilsin! Müslüman, eş dost arasında takvâlı, ihlâslı, hikmetli, cömert, anlayışlı ve kanâatkar tavır ve davranışlarıyla güzel örnek olmalıdır; “kardeşlik ve samimiyet işte bu!” dedirtmelidir. Müslüman, başkalarıyla oturup kalkarken, yiyici, fırsatçı, bencil, anlayışsız ve nemelazımcı olmamalı; hayırlarda Allah için öne geçmeli ve -sağına soluna bakmadan- hayra koşmalıdır. Lüks yemek düşkünü kimseler, ille de yiyecekler ise, -ıslâh oluncaya kadar- bu isrâf alışkanlıklarını evlerinde ferdî olarak tatmin etsinler. Edebiliyorlarsa!.. İnsanların arasına karışınca güzel örnekler olsunlar. Müslümanlar yemek yiyeceklerinde makul şekilde, vasat geçim seviyesini dikkate alarak, kanâatkar şekilde yesinler, aşırıya kaçmasınlar. Paracıkları çok olanlar ise, isrâfa kaçan lüks yemekler ve gereksiz harcamalar uğruna ayda verecekleri o fazlalıkları kumbaraya atıp, infâk etsinler. Zira zevk için harcanan o paralara, temel ihtiyaçları için muhtaç binlerce insan var! Ayrıca arkadaş ve dost ortamlarında ortak kararlara uygun hareket etsinler. Kimseyi dışlayıp, onurunu zedelemesinler. Kimsenin de bir başkasına kubuzlanmasına izin vermesinler. Takvâ ve ihlâsın önüne geçecek hiçbir adımı atmasınlar! Ben derim ki: Zira benim haysiyet ve onurum, bunu âmirdir ve bununla mutmaindir. Hayra, infâka ve ikrâma engel olunmasın ve hayrın önünde durulmasın. Ama ikrâm edeceğim diye de isrâfa, gösterişe, kibre ve enâniyete kayılmasın, buna müsâade edilmesin. Kaliteli yemek ikrâm edilecekse dahi, bu büyük bir incelik, hassâsiyet ve ihlâs ile yapılmalıdır. O sorumluluk onurlu şekilde, güzelce üstlenilmelidir. Çarşı, pazar ve piyasada birlikte yemek yerken, -gizlice- hesaba ortak olmak isteyenlere yahut da “tatlıyı vesâireyi de ben ikrâm edeyim” diyenlere olumlu bakılmalıdır. Buralarda asıl olan, kalplerin yatışması için ortak harekettir. Zengin kimsenin, kalabalık ortamlarda gösteriş yaparcasına hareketler etmesi, onurlu ve gani gönüllü kimselerin rûh ve vicdanlarında hiç olumlu tesir bırakmaz. Özellikle gençler açısından kötü örneklik de oluşturur. Bir fakir mü’minden duymuştum. Adamın biri işyerindeyken, gelen misâfirlerine veya müşterilerine öyle pahalı yemekler ikrâm ediyormuş ki, aylık lokanta ödemesi asgarî ücretin birkaç katı oluyormuş. Ama aynı cömert (!) zengin çalışanı olan bu arkadaşa asgarî ücret maaş dahi vermiyormuş! Ne dersiniz? Oldu mu şimdi?! Farkında mısınız, bazı duyarsızlıkların ve olması gereken bazı inceliklerin altını çizmek için bu satırları karalıyorum? Arkadaş, sen asıl sana hizmet eden, işlerini kolaylaştıran çalışanına yeterli maaş ver, misâfir için sıkıntı yok. O bulduğunu da yer! Evdeki aç, sen dışarıdakini doyurmaya çalışıyorsun. Doyur ama dengeyi de sağla! Konumuza devam edersek; arkadaş ortamlarında ve kendi mekânlarında iken zenginler, kendi ekonomik standartlarını ikrâm ettikleri leziz ve pahalı yemeklerle değil, yakınlarına ve yanı başındaki ihtiyaç sahiplerine yapacakları infâklarla ortaya koysunlar. Şâhit olarak da sadece Allah’ın bilmesiyle iktifâ etsinler! Göreceksiniz ki, ihtiyaç sahiplerinin ellerinde üç beş kuruş olsa, onlar leziz ve pahalı yemekler yemeyeceklerdir. Zira daha önemli ve öncelikli başka ihtiyaçları vardır. Mânevî yönden diğer altı çizilen nokta ise, kalabalık ortamlarda onurlu fakirleri ezmeye yeltenmeyin, gösteriş ve isrâftan kaçının… Rabbimiz, mü’minlerin kalbine takvâ, amellerine de hikmet ve hassâsiyet nasip etsin.

25- KUR’ÂNCILIK AKIMI BÜYÜK BİR İNKÂR PROJESİDİR!

Rabbimiz, Fâtiha: 5'te es-Sırâtu'l-Müstekîm'den ve Nisâ: 115'te ise Sebîlu'l-Mü'minîn'den yani mü'minlerin yolundan bahsetmektedir. Mü'minlerin yolu olan o sırât-ı müstekîm; pratikte, sosyal hayatta karşılığı olmayan teorik ve farazî bir yol değildir. İslâm, bidâyetten nihâyete kadar her asırda az veya çok sayıdaki mü'minlerce yaşanacaktır ve kıyâmete kadar hak üzere mü'min bir topluluk bulunmaya devam edecektir. Bu yolun mensuplarına "Ehl-i Sünnet ve'l Cemâat" denir.

Ehl-i Sünnet’ten uzaklaşan kimseler, uzaklaştıkları ölçüde dalâlettedirler, en azından hatalı fikirlere sahiptirler! On dört asır sonra ortaya çıkan kökü ve pratiği olmayan özellikle Sünnet karşıtı yapılanmalar -iddiası ve davası ne olursa olsun- "İslâm" olarak kabul edilemez. Bunu Kur'ân söylüyor! Bu Kur'ânî ve fıkhî hakikat reddedilecek olursa; Rabbimizin Nisâ Sûresinin 115. Âyetinde zikrettiği "mü'minlerin yolu" on dört asırdır nerede diye sorarız.

Sünnet karşıtlığı ile ortaya çıkan, pratikte yaptıkları, Kur'ân tahrîfçiliğinden başka bir şey olmayan modernist akımlar bu sorumuza: "Biziz" diyecek olurlarsa; onlara iki soru daha sorarız. Bir: Hanginizsiniz? Zira aranızdaki temel zıtlıklar, aykırılıklar, tutarsızlıklar, usûlsüzlükler, hikmetsizlikler, hepinizin bâtıl olduğunu ispatlamaktadır! İki: Kökünüz ve geçmişiniz en fazla elli yılı, yüz yılı bulmuyor; daha önce neredeydiniz? Bu din size yeni mi geldi?! Allah’ın indirdiği ve Muhammed aleyhisselâm’ın teblîğ ettiği, Ashâb-ı Kirâm’ın da en güzel şekilde yaşadığı ve sonraki asırlara güzel örneklik ve sadaka-i câriye olarak miras bıraktığı, Allah’ın koruma ve gözetimi altında olan, bâtılın hiçbir şekilde kendisine zarar veremeyeceği bu Dîn-i Mübîn-i İslâm size neden yetmiyor? Hevânıza mı, nefs-i emmârenize mi uymuyor?

Kur'âncılık akımı ilk hortladığı yıllarda süslü sözlerden etkilenip, Kur'ân Müslümanı olma sevdasına tutulup, Kur'ân'ı tek kaynak kabul ederek dininin sağlamasını yapma uğraşına -iyi niyetle dahi olsa- tevessül edenler, böyle bir matematik geliştirenler görebiliyorlar mı manzarayı? İslâm, Kur'ân, Sünnet, Rasûl'ün örnekliği, Ashâb-ı Kirâm'a ve müctehid ulemâya, âlimlere, icmâya ve tüm mü'minlerin üzerinde bulunduğu ve bulunacağı hak yola uyma konuları nasıl da bazı insanlar tarafından sulandırıldı, hevâ ve hevesle karıştırılarak şirk ile iç içe bir inanç şekli benimsendi! Hangi niyetle bu yola girildi, ama hangi sonuçlara ulaşıldı?!

Kim neyi benimserse benimsesin, problem değil; dünyada da binlerce inançlar vardır. Sonuçta herkesin inancı kendinedir! Varsa bir problem, kendi problemidir! Fakat o binlerce inanç şekilleri kendilerini mustakil olarak isimlendirmektedirler. Söz konusu kimseler ise, Sünnet'e ve Ehl-i Sünnet'e muhâlefet ederek gerçek İslâm'ın kendi zan, kuruntu, vehim ve ümniyyeleri olduğunu sanmakta ve savunmaktadırlar! Hem de İslâm'ın tüm geçmişine, temel değerlerine ve mukaddesâtına karşı çıkarak! Sünnet'i, Hadîsleri, Sahâbe-i Kirâm'ı, Sâlih Selef'i, müctehid ulemâyı, mezhepleri, ictihâdı, müctehidlerin ve tüm selîm akıl sahiplerinin icmâlarını ve mü'minlerin üzerinde bulundukları ve kıyâmete kadar az veya çok yolcusu olacak o dosdoğru yolun pratiğini yani tarihteki ve hayattaki karşılığını reddetme pahasına!.. "Sadece Kur'ân!" diyerek o Kur'ân'a nefis, akıl, hevâ, heves ve kanâatlerine göre anlamlar yükleyip, o anlamları da Allah'ın Âyetleri üzerinden Allah'a iftirâ etmekle, nefis ve hevâ yolunu “İslâm” diye benimseme ve Allah’a din öğretmeye cür’et etme pahasına!..

Kur'ân sadece lafızdan oluşmaz; o, lafızlarının yanı sıra, mânâları ile Kur'ân'dır, Allah’ın Kelâmıdır. Kur’ân’ı, Allah’ın murâdı olan anlamlardan soyutlayan kimse, Kur’ân’a iman ettiğini söylemekle Kur’ân’a iman etmiş olmaz; bilakis onun mânâ cihetini reddettiği, onun yerine hevâsını koyduğu için, Kur’ân’ı inkâr etmiş olur!

Vahyin tercümânı, müfessiri, muallimi, mürebbîsi Allah Rasûlü Muhammed aleyhisselâm'dır. Onun örnekliği de Ümmet-i Muhammed’i mutlak anlamda bağlamaktadır. Hâtemu’n-Nebiyyîn olan Rasûlullah aleyhisselâm’ın devre dışı bırakıldığı, sözlerinin ve örnekliğinin yok sayıldığı ve reddedildiği bir yerde ne Tevhîd kalır, ne din kalır, ne Kur'ân kalır, ne Sünnet kalır ve ne de hak yol kalır! Sünnet'in devre dışı bırakıldığı bir yerde şirkten, küfürden, dalâletten, bid'at, hurâfe, zan, kuruntu ve hevâ-ü hevesten başka bir şey kalmaz geriye!

Sünnet muhâlefetiyle birlikte bir kalpte Kur’ân sevgisi asla yer etmez! Bu, Allah ve Rasûlünün arasını ayırmak; “Allah’a itaat ederiz ama Rasûlüne itaat etmeyiz” demek gibidir. Dikkat edin, bu yolun bir sonraki veya ondan sonraki merhalesi Deizm’e yaklaşmak veya Deist olmaya kadar giden bir bâtıl yol tutmaktır!

Bugün, Peygamberi devre dışı bırakanlar, yarın dini devre dışı bırakırlar, öteki gün Kur’ân’a da gerek yok demeye başlarlar. Bâtılın sonu, daha büyük bâtıldan, uzak ve derin sapıklıktan başkası değildir! İnsan nefsini, dizginlememeye görsün; kopkoyu, zift gibi bir câhiliyye olan mutlak inkâra yani Ateizm’e kadar varır bu yolun sonu! Bunu abartma görenler, kendi hayatlarında bu sahneye fazla şâhit olmasalar dahi, kendilerinden sonrakiler için açtıkları kötü çığırlarla bu kötülüklerin bin bir çeşidine müsebbip olurlar! Tıpkı “Kur’âncılık” akımını başlatan birkaç câhil insanın durumu gibi! İnsan, o kimseleri bir kenara bırakıp, önce kendine dönmeli, kendine bakmalıdır! Teoride veya pratikte fark etmez, Nebî aleyhisselâm’ın Sünnetini ve örnekliğini kabul etmemekten büyük felâket olmaz! Allah için vicdanın sesini dinleyerek düşünmelidir. Kendine ve kendini örnek alanlara zulmetmemelidir!

O halde gelin, sahîh iman edelim; Allah ve Rasûlüne en güzel şekilde uyalım. Bilelim ki, Kelime-i Tevhîd’in iki rüknü, iki cüzü vardır. Bu ikisinden biri olmadan Tevhîd gerçekleşmez. İlki, Lâ İlâhe İllallâh’tır; ikincisi ise, Muhammedun Rasûlullâh’tır. Muhammed aleyhisselâm’ı; ilâhlaştırmaktan sakınarak onun abdiyyetine ve onu sıradanlaştırmadan da, teblîğâtına ve örnekliğine yani risâletine iman etmek, Tevhîd’in ve İslâm’ın gereğidir. Onu, Allah’ın kulu ve Rasûlü olarak tanımadan, onun teblîğ ettiği İslâm’a, risâletine, Şerîatine ve örnekliğine iman ve itibar etmeden iman dairesine de İslâm dairesine de girilemez!

Gönül ister ki, söylenen her sözle alâkalı yüzlerce Âyet ve Hadîs kaydedelim. Ama bu durumda da, merâmı izah ederken, delillerin zikredilmesiyle, yazımızın hacmi oldukça büyüyecektir. Hatta bu yazı bile çoğuna göre uzundur! Takvâ ve ihlâs Allah için sakınmak ve samimiyettir. Bu sebeple, delilleri tefekkür etmenin, okumanın ve araştırmanın sorumluluğunu da okuyucuya bırakıyoruz. Allah hepimize iman ve İslâm selâmeti versin.

Selâm, hidâyete tâbi olanlara olsun.

26- MUHAMMED B. ABDÜLVEHHÂB:

"Vehhâbîlik" adıyla uydurulmuş akımdan sakınmakla beraber, Muhammed b. Abdülvehhâb rahımehullâh’la, Don Kişot’un yel değirmeniyle savaştığı gibi mücâdele edenlerin, neden böyle bir düşmanlık sergilediklerini zaman zaman düşünmüş ve kitaplarını incelemişimdir. Muhammed b. Abdülvehhâb’ın Tevhîd’i savunduğu saf ve temiz akîdesine muhâlefetten ve kör taassuptan başka bir neden bulamamışımdır!

Hak ehli olduğunuz zâhir olsun ve bâtıl ehli olan müşriklerin size boş ve sonuçsuz muhâlefetleri ve düşmanlıkları artsın ve bütün bunlar da sizin için Hakk Teâlâ katında lehinize belgeler ve şâhitlikler olsun istiyorsanız, şeytan ve dostlarına rağmen Tevhîd akîdesine sımsıkı tutunun ve bütün uğraş, çaba, yorgunluk ve çalışmalarınızın başı da, ortası da, sonu da Tevhîd olsun. Ümmet-i Muhammed de sizi her zaman hayırla ve rahmetle ansın. Hem de her çağda ve her asırda ilâ yevmi'l-kıyâme'...

Hakkı ihkâk, âlim bir mü'minin izzet ve şerefini müdâfaa adına...

Not: Muhammed b. Abdülvehhâb adına uydurulan "Vehhâbîlik" isimlendirmesi yanlıştır! Zira bu âlimin adı Muhammed'dir. Muhammed b. Abdülvehhâb... İsmine nispetle bir tesmiye olsa, "Muhammedî" olurdu. Babasının adı ise Abdülvehhâb... Bu akım, babasının adı "Vehhâb'ın kulu" anlamında olduğu için Vehhâb kelimesine nispet edildiği söylense dahi bu yine doğru olmaz. Çünkü oradaki el-Vehhâb Yüce Allah'ın ismidir. Dolayısıyla bu fırka -hâşâ- Allah'a nispet edilmiş olur! Oysa Allah'a iman eden her mü'minin adı "Müslim", dini de İslâm'dır. Başka bir isimlendirmeye de ihtiyacı yoktur. Son olarak, Muhammed b. Abdülvehhâb'ın babasının kâdîlık yapmış ve Necd bölgesinin saygın âlimlerinden olduğunu da belirtelim ki, "Vehhâbîlik" acaba babasına mı nispet ediliyor diye düşünülmesin! Bilelim ki, her âlim iftirâdan ve kendi adlarına yersiz isimlendirmelerden sakınmış ve müştekî olmuştur.

27- MEZHEPLERİN ÖNEMİ:

“Gence soruyorsun:

– "Hangi mezhepsin?"

– "Hanbelîyim" diyor.

Yedi göbek geçmişi Hanefî oysa!.. Teemmel!” yazımızın ne anlama geldiğini soran bir arkadaşa verdiğimiz cevap aşağıdadır…

Bismillâh, elhamdülillâh, vessalâtü vesselâmu alâ Rasûlillâh…

Mezhepleri bilmeden, ilimden, delilden ve usûlden anlamadan, Selefiyle Halefiyle âlimleri tanımadan, nefsine ve hevâsına uyarak veya özenti ile bir mezhepten diğerine geçmenin, hikmete uymadığı ifade ediliyor. Zira bir kimsenin yedi göbek atası öyle veya böyle belli bir mezhebe tâbi olmuş olsa da, o mezhep hâlen yeterli düzeyde öğrenilmemiş iken, insanın bilmediğini eleştirmesi veya düşman olması kâbilinden, ilim sahibi olmadığı bir meselede fikir sahibi olması taassuplara yol açar! Bu kadar geçmişe rağmen, hâlâ mezhebini yeterli düzeyde bilmeyen bir kimsenin, mezhebine tavır alması değil, öteden beri süregelen câhilliğe tavır alması gerekir.

Avâm için o veya bu mezhep fark eder mi? Daldan dala atlamamak gerekir! Bu tür davranışlar, müctehid ulemânın ilim faziletini ve şerefini kavrayamamaya ve onlara Nassların emri istikâmetinde hakkıyla uymamaya neden olur/olabilir. Elbette âlimler ma’sûm değiller, hata da edebilirler ama bırakın, onların hatalarını yine müctehidler söylesin. Biz, âlimlerin ictihâdlarının tahkîkâtını yine ehl-i tahkîk, ehl-i tenkîd ve ehl-i tercîh âlimlerin/müctehidlerin açıklamaları istikâmetinde keşfedelim!

Yarınlarda eğer biz de, 30-40-50 yılımızı full ilme vakfedip de ilim ehli olursak, o zaman biz de bazı meselelerde peyderpey -Allah için- bir şeyleri anlamaya, görmeye ve söylemeye başlarız. Biz olmasak bile, belki ilmin neşr-ü intişârına yönelik sa’y-ü gayretimiz sebebiyle, sadaka-i câriyemiz mesâbesindeki çocuğumuzun veya ümmetin çocuklarının ilim adına hizmetlerinden hissedâr oluruz.

Bilelim ki, İslâm'da ilim ehline mukayyed bir itaat farz iken, hevâ ve hevesle hareket eden gençler ve yeni nesiller zamanla hevâ ve nefis istikâmetinde mezhepleri telfîk ederler; işlerine geleni alırlar, işlerine gelmeyeni atarlar. Bu da, delili bilmeden ve dikkate al(a)madan nefse ve hevâya uymak olur! Nefse ve hevâya uymak, Kur’ân ve Hadîsler hakkında ilimsizce, rey, kanâat, tahmin ve zanna göre görüş belirtmek ise haramdır!

Telfîkten sonraki bir merhalede ise müctehidleri, ictihâdı, mezhepleri reddedip, "sadece Kur'ân ve Sünnet" söylemi ile Nassların zâhirleri üzerinden "zâhirîcilik", meâlleri üzerinden de "meâlcilik" yapmaya başlarlar.

Mezhep konusu fıkhî/amelî bir mesele iken, bu tür taassuplar ve câhillikler, bilenlerle bilmeyenler arasında -ister istemez- hılâf ve nizâların çıkmasına, Tevhîd ve vahdet dininde mezhep konusundaki mezhepçilikler veya mezhep inkârcılıkları teferruk ve parçalanmaya ve asabiyetçiliğe neden olur/olabilir. Bu da haramdır! Yani âlimler arasında ilmî ihtilâf câiz olsa da, ulemânın ihtilâflarını bahane ederek, birine taassupla bağlanıp, diğerlerini yok saymak, yani o hususu bir âlimin ictihâdına tahsîs etmek, böylece de ictihâd mahalli olan o meseleyi muhkem Nass gibi algılamak, Müslümanlar arasında husûmetlere, hatta tekfîrleşmelere kadar uzanır! Nitekim vâkıada bu zâhirdir. Dünyayı değil, dinini dert edinen ve bu şerefli derdi istikâmetinde müstekîm olan ehl-i iman bütün bunlara şâhittir.

Mü'min imanının, ilim ehli de ilminin gereği olarak hayırları söylemek ve savunmak, hâlihazırdaki veya istikbâldeki olası kötülüklerden ve fitnelerden de sakındırmak zorundadır.

Her şeyin başında, ne olursa olsun, iman ehlinin birbirlerini, imanları ve hayırları sebebiyle sevmeleri farzdır. Sahîh iman bunu gerektirir. İmanın tashîhi de tahkîki de velâ ve berâ akîdesinin sıhhatine ve kemâline bağlıdır. Bu cümleden olarak, nitekim mü'minler bir bedenin azaları gibidirler. Bir azasını sevmeyen veya kesip atan insan gördünüz mü? Bu mümkün müdür? Bedendeki azaların farklı ama, birbiriyle koordineli görevleri olduğu gibi, mü'minlerin de Allah'ın emri ve rızâsı istikâmetinde iyilik/birr ve takvâ üzerinde yardımlaşmaları, günah ve düşmanlıkta yardımlaşmamaları gerekir.

Bilelim ki, hayra sebep olan da, şerre sebep olan da onu yapan gibidir. Mezhepleri hafife almak, gelmiş geçmiş müctehidleri töhmet altında bulundurmak demektir. Müctehidlerin birbirlerine hitâben söyledikleri sözleri, avâma hitap ediliyor gibi algılayıp, nefsimize ve şeytana prim vermeyelim. Bir mü’min, ilim talebesi, âlim ve müctehid olmadıkça, bir mezhebi taklîd eder. Münferid bir meselede konu delilleriyle ilim ehli tarafından açıklanır da, o kimse de onu kavrar ve anlar ise, yani böyle bir istitâati var ise, o hususta kendi mezhebinden başka mezhebin/müctehidin görüşüyle de amel edebilir. Fakat buradaki incelik, buna güç yetirebilirse, bu câizdir. Sonuçta, Muhammed aleyhisselâm’dan başka hiçbir kimsenin sözleri bütünüyle alınıp doğru kabul edilemez. İnsan mutlaka hata eder; bu, müctehid bile olsa! Ama ben hayatım boyunca, üç beş kitap okuyan kimseler içinde "bu kişi buna ehildir" diye düşündüğüm kimseye rastlamadım. İlim talebeleri arasında bu durum varsa da, "azlık/kıllet yokluk anlamındadır" kâidesince "yoktur" diyebiliriz. Nasıl olsun ki, hayatını ilme vakfetmemiş, dünyanın câzibelerinin peşinde mânen ve bedenen sarhoş olmuş kimseler zaman zaman kitap okumakla veya sohbet etmekle, güzel nutuklar atıp edebiyat parçalamakla âlim olduklarını, âlimleri ve delillerini -yeterli düzeyde- anladıklarını söyleyebilirler mi?

El-İnsâf yani! Mezhepler veya müctehidler arasında cirit atıncaya kadar, ehl-i ilmin karşısında dizleri kırıp, edeple dinimizin asıllarını, delillerini, mezhebimizin fetvâlarını ve bu sahadaki ilmî zenginlikleri, sonra bu zenginliklerin gerekçe ve delillerini, usûl, hikmet ve maslahatlarını öğrenmemiz daha hayırlı olmaz mı? Kendi mezhebimizde ilmî bir vasat yakalayınca da, diğer mezhepleri Fıkh-ı Mukâren (karşılaştırmalı fıkıh) bâbından tahsîl etmemizin önünde ne engel vardır? Cahillikle mücâdele ettikten ve taassuba, dar kafalılığa ve hamâsete geçit vermedikten sonra!..

Yukarıda paylaşımımızda söylenen şu: Okuyalım, öğrenelim, cehâletten ve taassuptan kurtulalım. Dinimizi aslî veya fer’î, icmâlî veya tafsîlî anlamda müdellel/delilli ve tahkîkli şekilde fıkhedelim. O zaman, âlimlerimizin kadr-ü kıymetlerini, şeref ve faziletlerini tahkîken veya ayne’l-yakîn bileceğiz ve biz de onlara özenip ilim talebesi olmaya çalışacağız. Tüm iman ve ilim ehli için duacı olacağız…

Allah en iyi bilendir. Doğrular Allah’tan; kastetmediğim bir yanlış varsa, o da nefsimdendir. Rabbimiz, yazdıklarımızda ve yaptıklarımızda şeytana bir pay vermesin.

Yûsuf Semmak

23 Aralık 2019

Yazı, bir soru üzerine, 17:35 itibariyle tamamlandı.

28- DÜMDÜZ ETMİŞLER!

Çocukluğumun geçtiği ev… Sağımızda Ali hoca, solumuzda Bedir dayı, arkamızda dolmuşçu İbrâhîm, önümüzde Zabıta Hasan, nâm-ı diğer Çolak Hasan… Daha ötelerde karşımızda ise, aralarını bir yolun ayırdığı karşılıklı iki büyük kabristan… Dünyanın son durağı, âhiretin ise ilk menzili, ilk konaklama yeri yani…

Yakın geçmişte belediye, düzenleme, imar vesâire çerçevesinde çocukluğumun geçtiği -hatıralarla dolu-  evi ve etrafındaki bütün meskenleri yıkmış, oraları dümdüz bir alan hâline getirmiş…

Ne kadar acîb bir durum değil mi? Bir zamanlar dünya doğal hâlinde idi. Sonra insanlar yaratıldı. İnsan yaşadığı dönemde hem vâr oldu, hem de binâlar, yapılar, yollar, köprüler inşâ etti. Yani bir yokmuş, bir varmış misâli. O insanlar belli bir zaman sonra ölüp toprağa karıştılar, yaptıkları binâlar da onlardan sonra aynı âkıbete uğradı. Demek ki, insanın, “benim!” diyerek hırsla sarıldığı mallar, topraklar, köşkler, saraylar aslında kendinin değilmiş! Metâun kalîl! Az bir geçimlikmiş! Hayat, oynama, oyalanma veya âhiret için hazırlanmadan ibâretmiş! Allah’ın mülkünde üç beş karış toprak için birbirinin kanına girenler, fitne ve fesâda koşup hayatı çekilmez hâle getirenler hep boş davalar uğrunda ömürlerini hebâ etmişler! Allah’ın sınırlarını tanımayıp; amma velâkin kendi sınırları, hevâ ve hevesleri uğruna hadsizlik edenler, Allah ve Rasûlü ile sınır yarışına girenler, aslında Allah’a karşı en büyük cür’etkârlığı, küstahlığı ve nankörlüğü etmişler! Küfre, şirke ve zulme koşanlar, kısa hayatlarına büyük nankörlükler sığdırmışlar! Allah’ın vahyi ile yol bulması gerekirken, Allah’a, Âyetlerine, emirlerine, yasaklarına sırt dönenler, yegâne ilâh olarak Allah’ı bir türlü kabul edemeyenler, ilâhlıkta Allah’a kafa tutmaya çalışanlar, diğer insanları da kendileriyle beraber ebedî cehenneme sürükleyenler, demek ki, külliyyen kaybetmişler ve ebediyyen mahvolmuşlar! Yokluktan, hiçlikten vâr edilen, hiçbir şey bilmezken -nebîler ve rasûller aracılığıyla- kendisine vahiy bilgisi gönderilip dosdoğru yola, hak yola, cennet ve nimet yoluna davet edilen insan, Allah’ın gönderdiği yol işâretleri mesâbesindeki basîretlere ve nûra gözlerini kapatırsa, karanlıkta kalmaktan, zan ve ümniyyelere dalmaktan ve yolunu bulamayıp uçuruma yuvarlanmaktan başka nasıl bir sonuç beklemektedir ki?!

Sıla-i rahim ve yeryüzünde ibret nazarıyla gezip dolaşma çerçevesinde eş dost ziyâreti esnasında yanımdaki kardeşlere evimizin bulunduğu yeri gösteremedim. Çünkü dümdüz bir sahada insan ölçüp biçmeden bir noktayı nasıl bilebilir? Normalde bir mahaldeki/mahalledeki evlerin ve yerleşkelerin yeri herkesçe bilinir, her ev sahibi de evini gözü kapalı bile bulur değil mi? Ya bir de o evlerin tamamı dümdüz edilse, boş bir alan hâline gelmiş bir yerde herkes yine evini, yolunu bulabilir mi?

Demek oluyor ki, dünya sathında, hayat alanında Yüce Rabbimizin doğru yolu gösteren beyyineleri, basîretleri, hüdâ’sı ve nûr’u olmadan insan düz yolda şaşar? Sonuç da birçokları açısından öyle değil mi? Şekli küre ama yüzeyi düz olan dünyada vahiy bilgisinden yüz çevirmek sebebiyle şaşırıp/şaşkınlaşıp -Allah korusun- dalâletlere, küfür, şirk ve nifâk uçurumlarına hatta sîrette hayvanların bile aşağısı olan esfel-i sâfilîn derekesine kadar yuvarlanmıyorlar mı?

Rabbimiz Tebâreke ve Teâlâ buyurdu:

“Bilin ki dünya hayatı ancak bir oyundur, bir eğlencedir, bir süstür, aranızda bir övünüştür, mallarda ve evlatta -çokluklarıyla- bir yarıştır…” (Hadîd: 20)

29- CÖMERT ZENGİNİN YOL HARİTASI:

1- Cömer zengin elindeki malın, paranın ve imkânların Allah’tan olduğunu, bir süre sonra onları terk edeceğini bilir ve şükür üzere bir hayat yaşar.

2- Malın üstünlük sebebi değil, imtihân sebebi olduğunu, bilir ve fakirleri aşağılayıp hakir görmez.

3- Samimi, ihlâslı, merhametli ve dirâyetlidir.

4- Halden anlar.

5- Göğsü de anlayışı da ahlâkı da dar değildir.

6- Elini cebine atmaktan ve infâktan korkmaz; gaflet ve cimrilikten korkar.

7- Cömert zengin riyâ ve gösterişi asla sevmez. Yaptığı infâk bilinsin ve konuşulsun istemez.

8- İnfâk ettiği kardeşini incitmekten, rencide edip mürüvvetini zedelemekten, bir dikene basacakmış gibi sakınır.

9- İnfâk ederken Allah adına tekrar tekrar aldatılamaz, verdiğiyle kibre de kapılmaz.

10- Fakirlerle oturmayı, onlarla aynı sofrada yemek yemeyi ve arkadaşlık etmeyi, çoğu zaman zenginlerle oturup kalkmaya tercih eder.

11- Özellikle kış aylarında fakirlerin ve gariplerin evlerini teşrîf edip, maddî ve mânevî sıkıntılarıyla ve ihtiyaçlarıyla -pansuman mesâbesinde değil- dişe dokunur şekilde ilgilenir.

12- Her gün hasbelkader infâk eder ve bunu mu’tâd hâle getirir.

13- Allah yolunda infâk edeceği ve ihtiyaç ânında içindekileri ihtiyaç sahibine hibe edeceği bir kumbara edinir.

14- Aralıklarla, özellikle cuma günleri, mevsimlik, Ramazan aylarında veya bayramlarda -sıla-i rahim ve infâk zamanının kısalığına veya uzunluğuna göre- Allah için infâk eder. Bu hususta gerekirse, teaffuf ve onur ehli bir mü’minle istişâre eder.

15- İhtiyaç sahiplerinin kendisinden istemesini beklemez. Bilir ki, istemek, takvâ, zühd ve salâh ehlinde yoktur.

16- Yetimi itip kakmaz, isteyeni de azarlayıp horlamaz.

17- İnfâk ederken -riyâ, gösteriş, ego ve kibirden sakınarak- öyle hassâs ve duyarlı hareket eder ki, gıpta ve taaccuptan âdeta parmak ısırtır.

18- Malla cihâd konusunda öne geçer ve Müslümanlara güzel örnek olur.

19- Hayatı boyunca karşısına çıkan, eline geçen bütün hayır fırsatlarını büyük bir ganimet sayar.

20- Cömert zengin infâk yarışında nefsine uyma, gaflete düşme, tembel ve duyarsız davranma ihtimâli sebebiyle üzülür, ağlar, tevbe ve istiğfâr eder.

NOT: Hayatta gördüğümüz kadarıyla pek kimse imkânları geniş bir zengin olduğunu kabul etmiyor veya cömert zengin olmaya yönelik bir istek ve iştiyâk taşımıyor! Biz, bu paylaşımı “eğer varsa” veya “isterse” diye -hayra teşvik amaçlı- yaptık. Yoksa da, istemezse de sıkıntı yok! Şer’an zengin olan ve zengin olmasa da küçük bazı imkânlara sahip olan da, bu maddeler çerçevesinde bir program izleyebilir. Zira Müslüman, varlıkta da darlıkta da, azlıkta da çoklukta da -imkânı ölçüsünde- infâk eder. Yani azdan az, çoktan çok! Ama bilelim ki, nice azlar çokları geçmiştir! Damlaya damlaya âhiret azığı bol olur. Konu, infâk ve cömertlik olunca, elbette çok şeyler söylenir. Bu noktada -anlık ve hızlı yazılan bir yazı olduğu için- bazı şeylere -sarâhaten- temas etmemiş olabiliriz. Rabbim, her bir sözümüzü en az bire yedi yüz verircesine çokluğa, berekete, ihlâslı amellere ve ecirlere tebdîl eylesin. Âmîn.

30- PİYANGONUN MİLLÎSİ OLUR MU?

Önce kısa bir tahkîkât yapalım…

Kur’ân-ı Kerîm’de “millet” kelimesi “din” anlamında kullanılmak sûretiyle; biri İbrâhîm, İsmâîl ve İshâk’a nispet edilerek, yedisi “Millet-i İbrâhîm” biçiminde olmak üzere toplamda on beş farklı yerde geçmektedir.

Bakın, aslında “millet” kelimesi nasıl kullanılmaktadır?

Milletü’t Tevhîd (Tevhîd dini), Milletü’l İslâm (İslâm dini), el-Milletü’l İslâmiyye (İslâmî din), Milletü İbrâhîm (İbrâhîm’in dini), el-Milletü’l Yehûdiyye (Yahûdîlik dini), Milletü’l Yehûd (Yahûdîlerin dini), el-Milletü’n Nasrâniyye (Hristiyanlık dini), Milletü’l Mecûs (Mecûsîlerin dini), Milletü’s Sâbie (yıldızlara tapanların dini)…

Şimdi gelelim, “Milli Piyango” tabirine…

“Millî” kelimesi “millet” kelimesinin ism-i mensûb hâlidir. Peki, bu kalıba nasıl girmiştir?

Şöyle ki: “Millet” (مِلَّةٌ) kelimesinin sonundaki kapalı te harfi atılır ve kalan kısma şeddeli bir nispet yâ’sı getirilerek ve öncesindeki harfin harekesi de kesre yapılarak, “dine ait, dinle alâkalı, dine mensup, dinsel” anlamında “millî” (مِلِّي/الْمِلِّيُّ) kelimesi elde edilir.

Şimdi bu kelimenin sonuna bir de “piyango” sözcüğü getirildiğinde anlam ne olur?

Dînî piyango, dînî şans oyunu, dînî kumar!

SübhânAllah! Allah kumarı, fal oklarını ve şans oyunlarını yasaklamadı mı? Allah’ın dininde yasak/haram olan bir şey nasıl olur da “millî/dînî” kelimesiyle nitelendirilebilir?

Dînî kumar (kumarın dînîsi) olur mu?!

Rabbimiz buyurdu:

"Ey iman edenler! Şarap (içki), kumar, putlar ve fal okları (şans oyunları) şeytanın pis işlerindendir. Artık bunlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz." (Mâide: 90)

“De ki: ‘Allah doğru söylemiştir. O halde Hanîf (muvahhid, Allah’ı Tevhîd eden, birleyen) olarak İbrâhîm’in milletine/dinine (Millet-i İbrâhîm’e) uyun. O müşriklerden değildi.’” (Âl-i İmrân: 95)

31- ”BİZE MÜSÂADE!”

Yıllardır tanıdığın veya tanıştığın ama maalesef görüşemediğin bir kimseyi birkaç yıl sonra veya bayramda -tevâfuken ya da bir ziyâret ânında- görüyorsun ama o kimse mevcut hâlinden memnun olmalı ki, sana ayıracak fazla vakti yok!.. Bu her hâlinden belli. Göstermelik bir “nasılsın, iyi misin?” ile hemen kalkmak hatta bazılarının tabiriyle kaçmak istiyor. Sen de fırsatını bulmuşsun; "Allah'ın emriyle otur" diyorsun ve kardeşlik adına dertleşmeyi kastediyorsun. Fakat kardeşlik ve dostluk nâmına bir isteği olmayan tuzu kuru arkadaş bu sözü sadece bir latîfe sayıp kısa bir tebessümden sonra, "kahveden sonra biz kalkalım" veya “kahvemizi de içtik bize müsâade” diyor! Senin, "gönül ne kahve ister, ne kahvehâne, gönül muhabbet ve dostluk ister, çay/kahve bahane” diye düşündüğünün, içinden "keşke o kahve hiç bitmese, keşke çay da içse" diye geçirdiğinin hiç farkında ve şuurunda olmadan hızla çayını/kahvesini yudumlayan o kimseye, sen, “ihmâlkârlıkla geçirilen o kadar uzun yıllardaki sıla-i rahmi kesmenin, vefâsız, duyarsız ve sorumsuz davranmanın yanlışlığını” beş on dakikada anlatmak için sıkıntıya, hatta yorucu bir maratona giriyorsun! Hem de çoğu zaman dinleyen kimse o havada ve o mânevî atmosferde olmadan! Bunu bile bile! Anlat anlatabilirsen!

"Beş on yılın veya daha uzun yılların vefâsızlığına ve gafletine yönelik uyarı" beş on dakikada özetlenebilir mi? Sen bunun ızdırabını çekerken, o kimse hemen müsâade almanın derdinde, bir an evvel kalkmak için sancılanıyor!

Duyarlı, ölçülü, mazbût, gerçek kardeşlik neredesin? Maalesef, bugün birçok Müslüman, kardeşliği unutmuş; dünya sevgisiyle uzun emellerin peşine düşmüş! Taassup ve ön yargılarla gün be gün de vefâsızlığını artırıyor! Vefâsızlığın ve duyarsızlığın varlığının ve devamının nedeni; sıla-i rahim, kardeşlik, dostluk, samimiyet, fedâkârlık ve sadâkat konusundaki hakikatlerle amel etmemek, bu husustaki nasihatlerden hoşlanmamak veya bunları -pratikte- ağırlıklı, önemli ve öncelikli meselelerden saymayıp, lüks ve taassubî söylemlerin ve gündemlerin içinde çayın içindeki şeker gibi erimektir! Vefâ ve sadâkat değerlerini tüketmektir!

Ateş almaya mı geldin arkadaş, ne bu huzursuzluk, meşguliyet, şeytanın vesvesesinden kaynaklanan gaflet?! Rahat ol! Daralıyorsan, kalk abdest al, eûzü-besmele çek, yer değiştir, balkona çık, daha olmadı şurada iki rek'at namaz kıl; inşâAllah kendine, daha doğrusu hakka, iyiye, güzele, doğruya geleceksin! Çayını/kahveni de sıcak iç, muhabbetin de sıcak olsun. Duruşun, bakışın, konuşman ve tavrınla da karşındakinin içini ısıt! “İşte bu” dedirt! Kardeşlik işte bu!

Yâ Rabbi! Bizleri kardeşlik konusunda sitem edilen gaflet sahiplerinden eyleme!

32- DUA ANCAK ALLAH'A YAPILIR!

Bir kimse gece-gündüz Allah'a ibâdet etse, sonra da kabrine gidip bir nebî'ye ya da bir velî'ye dua etse; gerçekten o kişi iki ilâh edinmiş ve Lâ İlâhe İllalâh'la Allah’a verdiği sözü yani Tevhîd’i bozmuş olur!

Rabbimiz buyurdu:

"De ki: 'Eğer duanız olmasaydı, Rabbimin yanında sizin ne değeriniz olurdu?'" (Furkân: 77) 

Bu ayette geçen "duanız" kelimesi, İbn-i Abbâs radıyallahu anhumâ'ya göre; "imanınız" demektir. (Buhârî, Kitâbu'l Îmân, 2, No: 8)

Peygamberimiz de, bir Hadîslerinde: "Dua; ibâdetin ta kendisidir" (Tirmizî, 2969, 3247, 3372; Ebû Dâvûd, 1479; Nesâî, 3828) buyurmuştur.

Dua; ibâdet ve iman anlamına gelir. Yalnızca Allah'a iman edilir ve O'na ibâdet edilir. Dua da yalnızca Allah'a yapılır. İstek ve yardım sadece Allah'tan istenir. Allah'tan başkasına dua eden, istek ve talepte bulunan, müşrik olur. Fayda ve zarar veren Allah'tır. Kul, darda kaldığında ve bir istekte bulunacağında ancak Allah'a yönelir ve O'ndan ister. Fâtiha Sûresinde mü'minler, her gün en az kırk kez; "yalnız Sana ibâdet ederiz ve sadece Sen’den yardım dileriz" (Fâtiha: 5) diye dua etmektedirler. Bu ifadeler; kulun her gün defalarca, sadece Allah'a ibâdet ettiğinin ve O'ndan başkasına asla dua, itaat ya da bir takım ibâdet şekilleriyle yönelmeyeceğinin yani şirki ve sahte ilâhları reddettiğinin bir ilanıdır! Allah'ın bir ismi de el-Mücîb'dir; yani dualara karşılık verendir. Allah, Mucîbu'd Deavât'tır; yani dualara icâbet edendir.

Rabbimiz -meâlen- şöyle buyurdu:

"Rabbiniz buyurdu ki: 'Bana dua edin, Ben de duanızı kabul edeyim. Çünkü bana ibâdeti bırakıp büyüklük taslayanlar aşağılanarak cehenneme gireceklerdir.'" (Mü'min: 60)

Bu Âyette de dikkat edilirse; duanın tefsiri olarak "ibâdet" zikredilmiştir. İbâdet ise ancak Allah'a yapılır. İbâdetin esası ise, Allah'ı tüm isim, sıfat ve fiillerinde bir bilmektir. Yani O'nu Tevhîd etmektir. Yüce Rabbimiz, tüm Peygamberlere, kavimlerine; "Allah'a ibâdet edin" demelerini emretmiştir. Bunun anlamı; Allah'ı, Tevhîd edin (birleyin) ve O'nun isim ve sıfatlarında asla bir başkasını ortak koşmayın, ancak O'na kulluk edin demektir... Bu açıklamalardan sonra, günümüzde bazı kesimlerde yaygın olan şu şirk hastalığı açığa çıkmaktadır! O da; “darda kaldığınızda her nerede olursanız olun, evliyâ denen bir takım zatlara (ya da şeyhlerinize) dua edin. Direkt Allah'a dua ederseniz, O'na ulaşamazsınız; ya da Allah, günahkâr ağızlarınızla yaptığınız dualara icâbet etmez” şeklindeki safsata sözlerdir! Bu sözler, Tevhîd akidesine tamamen zıt olan şirk sözleridir! Bunu söylediğinizde de şirk ehli, muğâlata yaparak, sizi evliyâ’yı sevmemekle ve onlara düşmanlık etmekle suçlamaktadır Tevhîd’in davetçilerini! İman derecelerine göre, bütün mü'minler Allah'ın velî kullarıdır. Hangi iman ehli mü'mine düşmanlık edebilir? Hele hele büyük faziletleri olan Müslümanları sevmemek mümkün müdür?! Bir nokta vardır ki, bazı kimselerin evliyâ bildikleri kimseler mümkündür ki Allah'ın değil, şeytanın evliyâsı olabilir! Bu ikisi birbirine karıştırılıp, boş ve bâtıl konuşmanın bir anlamı yoktur!

Hiç şüphe yok ki, Allah ve Rasûlü, Kur'ân ve Hadîslerde, günah işleme özelliği olan bir mahlûkât yaratmayı irâde ettiğini, açıkça bildirmektedir. Dolayısıyla günahtan sonra Allah'a dönüp tevbe etmek de bir ibâdettir. Ama yukarıdaki sözleri savunanlara göre; günah işleyen bir kimse, bir şeyhe tevbe vermeden, Allah'a tevbe edemez, O'na ulaşamaz ve yaklaşamaz! SübhânAllah! Bu noktadan sonra, istenen şey; insanların, ittibâ'da şirk ve aracılık şirk'i dediğimiz şirklerin içinde yüzmeleri için, onları bir takım din adamlarına, kulluğa çağırmaktır! Allah'tan başkasına dua etmek nasıl ki, şirk ise; Allah'tan başkasına tevbe vermek, günah çıkarmak ya da bir başkasını araya koymadan, Allah'ın bağışlamayacağına inanmak da şirktir. Allah, kullarını, bağışlamak için, kimsenin aracılığına muhtaç değildir! Bu söylediklerinden daha korkuncu ise, kabirlerinde yatan, ölmüş şeyhlerin, hayattaki tasarruflarından daha etkin hâle gelecekleri saçmalığıdır! Bu i’tikâd nedeniyledir ki, şeyh kisvesi giydirilen bazı zatların mezarları, türbelere çevrilip, oralar ibâdetgâh hâline getirilmektedir. Türbelere tapınan, orada yatan ölülere dua eden, onlardan bir şeyler isteyen kimselerle, o mekânlar dolup taşmaktadır! Belki birileri için gelir kapısı olduğu düşünülse de, birçoklarının ebedî hayatı hüsrâna çevrilmektedir, maalesef! İ’tikâd'da, amelde ve ittibâ'da şirklerin her türünden; inanç, söz, amel ve ahlâk olarak, Yüce Rabbimize sığınıyoruz. Bizleri, yalnızca kendisine iman eden, kulluk eden, teslim olan ve bu teslimiyet üzere rûhunu veren sâlih kullarından kılsın. Korktuğumuz tüm korkularımızdan bizleri emîn eylesin. Âmîn!

33- KUR’ÂN’IN ADI VE AĞIRLIĞI ÜZERİNDEN İFSÂDCILIK!

Sünnet-i Seniyye ve Sahîh Hadîs inkârcılarının yirmi cilt tefsîr ve otuzdan fazla da kitap yazmaları, insanların zihinlerini kendi fikirleri istikâmetinde şekillendirme çabasıdır!

İddia ve vâkıa tutarsızlığından anlaşılıyor ki, bu kimseler: “Kur’ân çok açıktır, başka bir kaynağa ihtiyaç yoktur; Kur’ân bize yeter” söylemlerinde yalancıdırlar!

Bu kimseler, Kur’ân’daki kelimeleri konuldukları mevzilerinden edip, Kur’ân’ın Âyetlerini mânâ ve hüküm cihetinden tahrîf etmektedirler. Tahrîf ettikleri Âyetlerdeki Allah’ın murâdı yerine ise kendi hevâ ve arzularını koymaktadırlar!

Sormak gerekir. Kur’ân yeterliyse, -zan ve tahminlerine dayanarak- yazdıkları o kitaplara ne gerek var? Neden -müctehid ulemâyı, onların eserlerini, mü’minlerin yolunu ve icmâları kabul etmeyip- bir sürü kitap yazıyorsunuz? Bu bir çelişki değil midir?

Ümmetin imamlarının, müctehidlerin ve âlimlerin kitapları geçersiz ve gereksiz olacak, ama bu Sünnet inkârcılarının yorumları ve hevâ-ü heveslerinden uydurdukları anlamlar din adına bağlayıcı olacak öyle mi?! Adına da “Kur’ân Müslümanlığı” denecek! Bu, din üzerinde ululanmak, Allah ve Rasûlü ile sınır yarışına girmek değil midir? Bu, Kelime-i Tevhîd’in ikinci cüz’ü olan Muhammedun Rasûlullah’ı reddetmek, en azından hafife almak değil midir?

Bilelim ki, Kur’ân-ı Kerîm, kıyâmet gününde en başta bu kimselerden müştekî olacaktır! Allah Teâlâ dini adına ahkâm kesenlere Celâl sıfatlarıyla muâmele edecektir! Çünkü bu kimseler, Kur’ân’ın emrettiği; Rasûle itâat etmek, onu örnek almak, ona asla isyân etmemek, Sâbikîn-i Evvelîn (öncü ilkler) olan Muhâcirîn-i Ensâr’a güzelce uymak, hakkında bilgi sahibi olunmayan Şer’î meseleleri -kitapları okuyarak öğrenmek yerine- Ehl-i Zikr’e sormak, istinbât ehliyetine hâiz olan ulû’l-emr’e (müctehidlere, Müslüman idarecilere) itaat etmek gibi hususlarda ve daha nice dinin aslına taalluk eden meselelerde Allah’ın Kelâmına muhâlefet etmektedirler!

Son olarak: Elbette Kur’ân mubîndir, apaçıktır… Ama mufassalan (geniş izahlı, tafsîlatlıca) veya mücmelen (kısa, muhtasar, hulâsa olarak)… Emir ve hükümleriyle mesajının mâhiyeti yönüyle… Özellikle Tevhîd, risâlet ve âhiret konularında… Kur’ân’ın genel metodu, hükümleri ayrıntılı zikretmek değil, icmâlî ve küllî olarak ana hatlarıyla vermektir. Gerektiğinde, Rasûl’e, onun Sünnet ve örnekliğine havâle etmektir. Zira Nebî’nin örnekliği de sözleri de vahye dayanır ve din adına bağlayıcıdır.

Şimdi okuyalım:

“…Biz sana bu Kitâbı her şey için (mücmel veya mufassal) apaçık bir beyân, bir hidâyet, bir rahmet ve Müslümanlar için bir müjde olmak üzere kısım kısım indirdik.” (Nahl: 89)

Allah doğru söylemiştir.

34- MEZHEP KONUSUNDA BAZI ŞÜPHELERİN İZÂLESİNE DAİR!

"Fıkh-ı Mukâren (karşılaştırmalı fıkıh) ve tahkîkât bakımından hayatım boyunca en geniş şekilde araştırdığım konulardan biri, mezhep konusudur. İslâm'da mezhep vardır; mezhepçilik ve kör taassup yoktur. Gücü yetmeyen taklîd eder. Çünkü Yüce Allah, iman edenlerin, güçlerinin yettiğince korkmalarını, sakınmalarını, dinleyip itaat etmelerini emretmiştir (Bkz: Teğâbun: 16). Nassların delâletiyle ve ümmetin icmâı ile, mezhebe uymaktan başka çaresi olmayanın hak bir mezhebe uyması vâciptir. Burada bile detaylı açıklamalar vardır... Kısaca söylemek gerekirse, avâm, mezhebe uymak zorundadır... "Ben avâm değilim" demekle kimse âlim olmaz! İlim ehli ise ilmine uygun şekilde bazı hususlarda tahkîkâtına göre hareket eder. Burada atacağı adıma kendi karar vermez.  Tercîh ehli, muhakkık, mudakkık ve munekkid ulemânın açıklamalarını dikkate alır. Kendisi ictihâd seviyesine gelebilirse, bazı meselelerde ictihâd edebilir. Ama takvâ ehli âlimler bu yola -gerekmedikçe- tevessül etmezler ve çözülmüş meseleleri çetrefilli hâle getirmezler. Müctehid olmak da öyle çocuk oyuncağı değildir! Vs. vs. ..." desem, bu sözlere kemâliyle kaç kişi inanabilir? Burası sosyal medya... Bilmeyenlerin çok konuştuğu bir yerde, bilerek konuşanlara da temkinli yaklaşmak normal bir durumdur. Sütten -bir kere değil, belki defalarca- ağzı yanan, yoğurdu üfleyerek yer misâli... O halde, öncelikle insanın bizzat kendine sorumluluk düşmektedir... Okuyacak, araştıracak, soracak, istişâre edecek ve Allah'tan muvaffakiyet dileyecek... Ama bunları genelde sosyal medyada değil, sosyal hayatta yapacak... Sosyal medya daha çok, icmâlî ve genel paylaşımların olduğu bir ortamdır; tafsîlî/detaylı ve özel/husûsî paylaşımlar, sohbet ve istişâreler sanal ortamda değil, eş dost ziyâretlerinde olur! İnsan haddini bilir ve güzel ahlâklı ve takvâlı olursa, elbette internetten çok istifâde eder. Hem de internet olmadan istifâde edemeyeceği kadar çok... İnternetsiz şartlardan en az iki misli istifâde...

Mezhep konusunda Ehl-i Sünnet'in ve Sâlih Selef'in -ki İmam Ebû Hanîfe, İmam Mâlik ve İmam Şâfiî rahımehumullâh Selef'tendir- vasat çizgisinde yaklaşık bir saat beş dakikalık bir konuşma yaptık. Bu konuşmanın ilk bölümünde meseleyi izah ettik, ikinci bölümünde ise mezhebe uyma konusunda İbn-i Teymiyye rahımehullâh'ın iki farklı fetvâsına yer vererek, o fetvâları tercüme ve şerh ederek konuyu müdellel/delilli hâle getirdik. Bu minvâlde taassup ve mezhepçilikten de sakındırdık. Taassubun ne olduğunu açıkladık. Taassup ve mezhepçilikten sakınmanın anlamı; câhil kalıp da mezhepleri eleştirmek değil, ilim tahsîl ederek -icmâlî veya tafsîlî bakımdan- mezhepleri tahkîkli şekilde öğrenmektir. Bir kimse herhangi bir kimsenin bütün sözlerine uymaz; zaten -usûlen- kimse de uymamaktadır. Rasûlullah'tan başka, böylesi bir konuma lâyık görülen, bu mertebe kendisine verine bir âlim ismi verebilecek var mıdır? O âlimlere taassupla bu şekilde bağlanan olduysa dahi, o mübârek âlimler bundan berî olmuşlar ve bu mezmûm taklitçilikten sakındırmışlardır! Çünkü bütün sözleri reddedilmeden alınacak tek insan Hz. Muhammed aleyhisselâm'dır. Onun dışında hiç kimsenin sözü bütünüyle -bilâ istisnâ- alınamaz. Bu câiz değildir. Bu noktada -birçoğunun bilmediği ve dikkate almadığı- bir inceliğe daha temas edelim. Bir kimse hak bir mezhebe uyunca o mezhebin imamının sözlerine yüzde yüz uymamaktadır. Örneğin; Hanefî mezhebine uyan bir kimse birçok konuda İmâmeyn'in (İmam Ebû Yûsuf ile İmam Muhammed’in) görüşüne, İmam Züfer'in görüşüne, Mütekaddimîn veya Müteahhırûn ulemânın tercîh edilen görüşlerine, o mezhep içindeki ulemânın tahkîklerine uymaktadır. Bir mezhepte râcih olan, mercûh olan, sahîh olan, esahh olan,  muhtâr olan, muftâ bih olan, kavî olan, akvâ olan, zayıf olan vs. birçok önemli ayrıntılar vardır. Bunları ilim ehli olmadan anlamak veya eleştirmek mümkün değildir. Allah'tan korkan bunu yapamaz! Zira dinin zerresi hakkında bile ilimsizce konuşmak vebâl gerektirir!

“Mezhepsizlik Dinsizliğin Köprüsüdür!” başlıklı konuşmamız -akl-ı selîm ve fikr-i selîm şekilde, önyargısız ve sorumluluk duygusu içinde- dinlenirse, bu meselede vasatlığın yakalanacağına inanıyoruz. Siz de paylaşarak ve başkalarına tavsiye ederek bir hayra müsebbip olabilirsiniz.

Selâm ve dua ile.

35- RABBÂNÎ ÂLİMLERE TÂBİ OLMAK, "ONLARI İLÂHLAŞTIRMAK" DEĞİLDİR!

Hiçbir Rabbânî âlim, delâleti kat'î ve sarîh Nass'ın olduğu bir yerde, o Nass'ın hükmünün hılâfına fetvâ vermez! Zaten verene de "İslâm âlimi" değil, "bel'am, saptırıcı imam, küfür önderi" denir. Bu nedenle, İslâm âlimlerinin fetvâ vermeleri "insanları saptırmak" olmadığı gibi; mezheplere ve müctehidlere tâbi olmak da "onları ilâhlaştırmak" değildir! Bunu iddia etmek büyük bir cehâlettir. Çünkü bir kimse, "ilâhlaştırma, putlaştırma" kavramlarını bilmeden cehâletten kurtulamaz! Fakat burada elbette taassup endişesi vardır; ondan sakınmak gerekir! Ama bilelim ki, taassup da iki yönlüdür: İfrât yönünde yani âlimleri ma'sûm görmeye ve takdîs etmeye yeltenme ve sözlerini "Nass" gibi görme biçiminde! Ve bir de tefrît yönünde yani Ehl-i Zikr ve Peygamber vârisi olan sâlih, âbid ve zâhid âlimleri küçümseme, tahkîr etme, onların ictihâdlarını terk edip, nefse ve hevâya uyma biçiminde! Bu iki tür taassup da bâtıldır ve İslâm'da yeri yoktur! Tarih boyunca maalesef insanlar, -kendilerine emredilenle yetinmeyip- ya ifrât yönünde aşırıya kaçarak ya da tefrît yönünde sorumluluktan kaçarak dalâlete düşmüşlerdir. Mezhep veya diğer İslâmî konuların hakikati üzere anlaşılabilmesi için ilmî ehliyet, faydalı ilim, akl-ı selîm gibi vasıfların olmasının yanında, ayrıca İlm-i Usûl ve İlm-i Edeb de bulunmalıdır. Çünkü bu ikisi olmadan bu hususları hakkıyla kavramak çoğu zaman mümkün olmamaktadır! Hamâset, cür'et, heyecan hatta iyi niyet bile tek başına hakkı ihyâ ve ikâme etmeye kifâyet etmez! Mutlaka, ilim, hikmet ve basîret üzere hareket edilmelidir. Hakkı bilmenin yanında, haddi de bilme erdemiyle beraber, istişâre de edilmelidir... Bütün şartlanmışlık ve taassuplardan uzak şekilde!..

36- RANDEVUNUZ VAR MI?

Yadırgıyorum, asla kabul etmiyorum!..

İsim verip taassuba neden olmamak, zihinlere nefsî davranıyor izlenimi vermemek veya hiçbir kimseyi rencide etmemek adına muhatap olduğumuz kötü bir davranış biçiminin yanlışlığına işâret etmekle yetinmek istiyorum. Belki bir faydası olur!

Birkaç yıl önce birkaç kardeşle birlikte şehir dışında bir seyahat hâlinde iken, içimizden biri, "gelmişken, falan hocayı da ziyâret edelim" dedi. Şahsen ben, "falan hoca, filan hacı, feşmekan ünlü veya zenginle tanışmak" şeklinde -takvâlı ve ihlâslı bir amel dışında- bir istek ve ısrârcılığı olmayan bir yapıdayım. Bu noktada: "Allah ne dilerse o olur. Isrârcılığın ve inatçılığın gereği yok. Allah hayırlı kimselerle karşılaştırsın ve tanıştırsın. Kötü insanlardan ve kötü amellerden korusun. Herhangi bir kimseyle tanışmadan önce de, evvelemirde yıllardır tanıdıklarımıza karşı sorumluluk ve kardeşlik şuuru nasip etsin!" diye düşünürüm. Ama hayırlı ziyâretleşmeleri de mahza hayır görür, severim. Hatta vefâsız insanın, geriye hangi fazileti kalmıştır diye de sorarım!

Neyse o arkadaşın, yani hoca dedikleri kişinin vakfına gittik. Ben yolunu yordamını bilmem ama bu tür şeyleri seven bir arkadaşın ısrârcılığı ile biz de "he!" dedik. Büro şeklinde bir yere girdik. Sekreter olduğu anlaşılan bir adam, konuşma esnasında hocasının vakıfta olduğunu hatta karşı odada bulunduğunu ağzından kaçırdı. Ağzından kaçırırken de, -bizim hâlimize, vakarımıza ve rahatlığımıza bakarak- randevulu geldiğimizi veya hocasıyla tanıştığımızı sandı herhalde. Yoksa böyle bir falso vermezdi.

Hani bazı hocalarla bir türlü görüşemeyen -onlarla tanışmayı ve yan yana resim çektirmeyi seven- gençler, onların sekreterlerine “amcamla/dayımla görüşemeye geldim” diye taktik uyguluyorlarmış ya! Biz böyle yalanlara muhtaç olmayacak kadar şerefli bir amelle gelmişiz. Sonuçta herkes kendi karakterine göre amel eder! Ayrıca benim bahsettiğim hoca, amca lafıyla ziyâretine gidilen bir diğer hocayla aynı kişi değil!

Demek ki, insanlar şöhret/itibar elde ettiklerinde ve bir takım makamlara geldiklerinde nefisleri de büyüyor ve halktan kopup, kendilerini “özel adam” sanıyorlar! İzzet ve şerefin, takvâ ve ihlâsta olduğunu unutarak! Neûzü billâh!

Ânımıza devam edelim…

Sonra sekreter, randevu aldınız mı diye sordu. Hayır, dedik. Ayrıca ne randevusu?! Teşbîhte hata olmasın! Ashâb, Peygamberimizin huzuruna gelirken randevu mu alıyordu? Müslümanlar, ashâb'ın fakîhleriyle görüşmek ve ziyâret etmek için randevu mu alıyorlardı?

Yoldan gelmiş ve ayağının tozuyla, yol meşakkatine rağmen, kendisini hatırlayıp düşünmüş ve ziyârete gelmiş Müslümanlara İslâmî tavır bu mudur?! Yahu, insan somurtmaz; bir tebessüm eder! Hal hatır sorar! Aç mısınız, tok musunuz, der! Dik dik nefsânî ve taassubî prosedürlerini işletmez! Vesâire… Öyle değil mi?

Ben böyle bir ortama gitmek istememekle firâsette baştan isâbet kaydetmiş olduğumu gördüm. Tam anlamıyla sıkıcı bir ortamdı. Hem de o rahatsızlığı yanımızdaki arkadaşların hepsinde hissettim. Ben, arkadaşlara, “hemen kalkalım” dedim. Fakat yanımızda ısrârcı bir arkadaş vardı. Isrâr etmese tabiatıyla çatışırdı. Sekreter efendiye, hoca efendi hazretlerini aramasını söyledi. Adam önce mızmızlansa da, aradı, bayağı bir konuştular. Ama bizim yanımızda olduğu için kelimeleri seçerek konuşuyordu. Biz anladık ki, adam yani hocası karşı odada; aramızda birkaç metre var ama zât-ı âlîlerinden randevu alma şerefine nâil olamadığımız için "gelmem de gelmem" diye diretiyor, nazlanıyor! Yol arkadaşlarımızdan ısrârcı olan kişi, bu sefer de, çok gereksiz şekilde, benim bazı kitaplarımı onlara/vakıflarına satmak için dil döktü. Adam da almamak için diretti. İki inatçı keçi, "satacağım…”, “almayacağım…” diye inatlaşırken; sekreter: "Biz kitap satın almıyoruz. Bize kitaplar bedava, bağış olarak gelir" diyerek, bu fasla noktayı koydu. Karşımdaki insanda İslâm'ın şerefli faziletlerini geçtik, insanlık adına dahi bir güzellik görseydim, bedava hediye ederdim. Bu tür adamlara hediye edinceye kadar daha münâsip kimselere hediye etmek daha evlâdır!

Adamın yanında ne kadar fazla durursak o kadar daralıyor, içim sıkılıyordu. Yanımdaki arkadaşların hepsi, gördükleri tablo karşısında o kadar şaşırdılar ki, anlatamam. Hiçbirimiz böyle bir sahne ile karşılaşacağımızı ummuyorduk!

Maalesef, yakın geçmişte bazı kardeşlerimle birlikte yaptığımız bir ziyâret esnasında bu sahnenin bir benzeriyle daha karşılaşmıştık! Havasından mı suyundan mı, bazı insanların yüzleri yumuşak ama astarları sert oluyor! Menfaat beklentisi olmadığında, sert astarlarını kullanıyorlar!

Ne tuhaf adamlar, ne tuhaf vakıflar, ne tuhaf cemâatler, ne tuhaf ticâret anlayışları ve ne tuhaf insânî ilişkiler varmış!

Bu tür insânî münâsebetler, İslâm adına kötü örneklikten ve İslâm'a zarardan başka ne getirebilir ki? Bağış kitap mı? Bağış mı? Menfaat mi? Bu mu yani asıl kazanç?! O vakfa bağış yapmaya gelmiş olsaydık, o hoca, karşı odada değil, evinde bile olsa özel arabasıyla ânında yanımıza gelmez miydi? Önemli olan şeyin ne olduğunun farkında mısın garip kardeşim?

O âna kadar şaşalayarak olayları izleyip, biran önce oradan çıkıp, dışarının temiz havasıyla oksijeni ciğerlerime çekmek için sabırsızlanan ben dayanamayıp, “artık yeter!" dedim. O adamın ve hocasının saçma sapan tavırlarına ve bize karşı bedevîce tutumlarına karşı, açtım ağzımı, kalbimi, gönlümü ve gözümü hak ettiği karşılıkları sıraladım. O kadar haksızlık karşısında sussaydım, hakkı küstürmekten korkardım! Adam ağzını açıp da tek cümleyle bile kendini savunamadı, cevap veremedi! Allah hidâyet versin! Kim mi? Ne fark eder? Doğru veya yanlışa, kişilere göre mi karar vereceğiz? Diyelim ki benim babam. Diyelim ki senin baban veya hocan. Her zaman ve herkes karşısında âdil olmak ve âdilâne şâhitlik etmek zorunda değil miyiz?

Yâ Rabbi! Her türlü grupçuluktan ve taassuptan Sana sığınırız.

37- KÖTÜ HUYLAR VE KARAKTERİSTİK ZAAFLAR FELÂKET GETİRİR!

“Kibirli, gevşek karakterli, prensipsiz, ta’vîzci, çıkarcı, yağcı ve yalaka kimsenin ayağının kaymasından korkulur!”

Bu söz çok hikmetli ve çok doğrudur ama tabii ki kimse bu kötü sıfatları kendisine yakıştırmaz, kondurmaz. Fakat mü'min mü'minin aynasıdır. Sakınmak adına, kardeşine bakmalıdır, kulak vermelidir.

İnsanların çoğu "bu sıfatlar bende yok" dese de, ne yazık ki, çoğu kimsede bu sıfatların biri veya birkaçı bulunmaktadır! Kötü haslete sahip olduğunu kabul etmemek, câhil olup da câhilliğinin farkında olmamak kadar kötü bir şeydir. Hatta cehâlet veya kötü haslet bir hastalık sayılsa, hastalıkların en başında, hastalığının farkında olmamak ve hasta olduğunu kabul etmemek gelir. Bedenî, kalbî, rûhî ve karakteristik bir hastalığı olup da onu kabul etmeyen kimse, tedavi de görmeyeceği için, -büyük hastalıklar bile tedavi, tevbe ve ıslâh ile devâ bulurken- basit bir rahatsızlık, yok sayılmak sûretiyle zamanla büyüyecektir. İşte kötü ahlâkın, kötü huyun ve karakter hâline gelmiş olan kötü davranış biçimlerinin durumu budur!

Tecrübeyle sâbittir ki, kendisinde kibir, kendini beğenme, insanları aşağılama, gevşeklik, prensipsizlik, ilkesizlik, omurgasızlık, ta'vîzcilik, çıkarcılık, yağcılık, yalakalık ve vefâsızlık bulunan kimselerin birçoğu zaman içinde yoldan çıkmışlar, önceden "hak" dediklerine sonra "bâtıl", önceden "bâtıl" dediklerine de sonradan "hak" demeye, böylece hayatlarında inişli çıkışlı, istikrârsız, sebâtsız, basîretsiz bir seyir izlemişler; rüzgâr önündeki bir yaprak misâli bir oraya bir buraya savrulmuşlardır.

Bir insanın karakterini çözmek için hayatında istikrâr olup olmadığına bakmak gerekir. Çünkü o geçmiş hayatı yaşayan bir karakter vardır! O karakterin izleri de, insanın yaşam eğrisidir.

Bu hikmetleri özelde olgun insanlar, genelde ise temiz akıl sahibi olan akl-ı selîm kimseler kavrar ve takdîr eder. Gençler ise, tecrübesizlik nedeniyle, yaşadıkları, koşturdukları, yaptıkları ettikleri hayat mücâdelesi içinde bu gerçekleri pek bilmezler veya göremezler. Bu nedenle büyükler, bu hususlarda gençlere nasihat edip, kötü haslet, kötü karakter ve kötü huylardan onları sakındırmalıdırlar.

Bilelim ki, kötü bir huy, kötü bir amelden bin kat daha kötüdür. Çünkü kötü bir amel, bir kötülüktür ve -Allah katında- misliyle cezalandırılır. Ama kötü bir huy sebebiyle, huysuz kimse binlerce günah işler. Allah korusun!

38- İSLÂM, TEVHÎD VE MENHECDE AŞIRILIK!

İslâm adına ortaya çıkan ama Ğulât-ı Şîa'dan olan Râfizîlik İslâmî bir mezhep değil, daha çok -İslâm'ın birçok değeriyle çatışan- bâtıl bir din hüviyetindedir! Ashâb-ı Kirâm'a hatta mü'minlerin annesi Hz. Âişe radıyallahu anhâ'ya bile küfredip iftirâ etmeyi i'tikâd edinenler, İslâm'ın hangi mezhebinde veya İslâm'ın neresinde olabilirler?! Allah'ın muhkem ve açık bir Âyetini inkâr edip veya beğenmeyip ya da tahrîf edip yahut da bunları yapanları alkışlayıp sevip de mü'min kalabilmek mümkün müdür? Allah'ın övdüklerini yeren, Allah'ın sevdiklerinden nefret eden, Allah'ın temize çıkardıklarına çamur atan, Peygamberimizi bile vefâtından önce -ilk halîfenin Hz. Ali olduğunu söylemeyerek- vazifesini eksik yapmakla ithâm eden, Sünnî düşmanlığı gözlerini kör etmişçesine Allah'ın Âyetlerini tahrîf etmekten çekinmeyen, Allah korkusu taşımayan, Sünnet-i Seniyye'yi ve Ehl-i Beyt olarak kabul ettikleri kanalla gelmeyen Hadîs-i Şerîfleri delil saymayan, ismiyle müsemmâ şekilde inkârcılığı, isyânkârlığı ve taassubu yol ve din edinen bir fırka mı İslâm mezhebi?! Yoksa inkâr mezhebi mi?

Fakat adâleti gözetmek adına hemen söyleyelim ki, İslâm'ın ve Tevhîd'in esaslarıyla çatışmayan, fakat Ehl-i Sünnet de olmayan bid'at ve dalâlet fırkaları, Ehl-i Sünnet'in yolunu ve hak mezheplerini reddetmekle mezhepsiz sayılsalar da, Tevhîdlerini bozmadıkları sürece, yeryüzünü hatta gökyüzüne kadar bütün âfâkı dolduracak şekilde günah işlemiş olsalar dahi; hardal kadar, buğday kadar, arpa kadar, bunlardan daha küçüğü zerre kadar veya bu sayılanlardan daha büyükleri kadar iman sahibi oldukları, imanlarını koruyup ona zulüm/şirk bulaştırmadıkları sürece, "içinde şirk bulunmayan bu zerre kadar veya daha büyüğü kadar imanları nedeniyle" Ehl-i Sünnet i'tikâdına göre tekfîr edilmezler. Sadece dalâlet ve bid'at fırkası olarak bilinirler. Buradaki hak ve bâtılı birbirinden ayıran kırmızı çizgiyi bazıları bilmezler. Fakat bilelim ki, mezhepsiz olan yani Ehl-i Sünnet'in yolundan çıkan bu bid'at fırkaları için, onların gelecekte/istikbâlde dinsizleşmelerinden yani şirk ve küfre kaymalarından korkulur! Nitekim yetmiş iki bid'at ve dalâlet fırkasının ğulâtları/aşırıları şirke düşmemişler midir? Allah hidâyet versin!

39- ÇIKARCI VE FIRSATÇI İNSAN KİMDİR?

Her nerede dünyevî bir menfaat görürse oraya kapak atan, o fırsatı asla kaçırmayan, o fırsatı kimseye göstermeden ve duyurmadan nefsi için kullanan, şahsî çıkar söz konusu olunca, birçok fazilet değerini teferruat olarak gören hatta takvâ, ihlâs, samimiyet, mürüvvet, onur, fedâkârlık, kardeşlik ve dostluk gibi değerleri dahi bu noktada rafa kaldıran kimsedir!

Diğer önemli bir detay şudur: Hiçbir menfaatçi ve fırsatçı kendini menfaatçi ve fırsatçı olarak görmez, bunu kabul etmez. Zaten görse, çıkarcı olmaz veya "eskiden ben de öyleydim, Allah kurtardı" diyerek hâline şükreder!

Çıkarcı kimse süflî arzuları, hayalleri, emelleri ve amelleri hakkında ise, "kim olsa benim gibi yapar. Onun için ben başkalarından önce davranayım" diye düşünür! Herkesi kendisi gibi sandığı için öyle zanneder! En azından, “aklını kullanan, önüne çıkan fırsatı tepmez” der, kendini akıllı sanır!

Ne yazık ki, çıkar hesabı, hesapçılık, çıkarcılık, fırsatçılık, hırs ve bencillik insanın başını döndürüp, yanlışlara düşürmektedir! Çıkarcı da, çıkar ve menfaat söz konusu olan her yerde yanılmaktadır, yanlış yapmaktadır! İnsan bazen menfaatinin peşinde koşarken, yalana da düşebilir, sözlerini de tutmayabilir, vefâsızlık da edebilir, halk arasındaki kaba tabirle “adam satmak” deyiminin anlam yelpazesi içinde, dostlarını da yarı yolda bırakabilir! Yani sözüne inanmak da, verdiği ahde ve akde güvenmek de, ipiyle kuyuya inmek de çok zordur! Zira çıkarcının yanında, dostluktan ve vefâdan daha önemli olan şey kendi şahsî çıkarıdır! İpiyle kuyuya inilen çıkarcı bir insan, değerinin birkaç katı bedel ödeyen kimseye ipini satıp, sizi kuyuda yalnız bırakabilir!

Oysa Müslüman, her amelini iman, teslimiyet, sıdk, sadâkat, tasdîk, takvâ, ihlâs, ihsân, iffet ve îsâr faziletleriyle değerlendirir. Birçok ameli de; ucunda büyük menfaatler de olsa, büyük paralar veya yüksek dünyevî makamlar da olsa; onurunu, şahsiyetini veya itibarını, Rabbimizin, "semen-i kalîl" dediği "az bir dünya bedeli" karşılığında, -isterse tüm dünyayı elde etme pahasına- satmaz! Sadık ve sâlih mü’min her hususta Allah'ın rahmetini, rızâsını, takvâyı ve Allah katındaki mükâfâtı amaçlar!

Rabbimizden, gerçek anlamda takvâ, ihlâs, teaffuf ve vakar sahibi olan mü'min kullarından olmayı dileriz.

40- EBEVEYNİN ÇOCUKLARINA BAĞIŞTA BULUNMASI MESELESİ:

1- Yaşlı olmayan bir ana ve baba ölmeden mirası paylaştıramaz veya çocuklarından birine mirastan alacağını hayattayken veremez. Fakat yaşlı bir baba, ölümünden sonra çocukları arasında sorun olmasın diye onlara hayattayken kimin ne kadar alacağını şekillendirebilir.

2- Malının üçte birini vasiyet edebilir. Vasiyet ettiği bu miktar, mal varlığının üçte birini geçemez ve bu mal, ölen kimsenin borçlarının ödenmesinden sonra yerine ulaştırılır. Daha sonra da miras paylaştırılır. Borcun ödenmesi, vasiyetin yerine getirilmesinden önce yapılması gerektiği hususunda icmâ bulunduğu halde, Yüce Allah, “vasiyet” ihmâl edilmesin, hak sahibi mağdur olmasın diye, “vasiyet”i, “borç”tan önce zikretmiştir. Ayrıca vasiyet, mirasçı olmayan kimselere olur; miras sahiplerine vasiyet olmaz.

3- Çocuklarından biri temel ihtiyaçlarını karşılayamayacak kadar düşkün ise, baba ona tasadduk edebilir. Çünkü baba gerektiğinde çocuklarına bakmakla mükelleftir.

4- Çocuklarından birine mal verecekse, cinsiyetleri ve ekonomik durumları ne olursa olsun eşit davranmak müstehabdır. Ayırım yapmak mekrûhtur. Buradaki eşitlikten maksadın, kız çocuklarına da erkek çocuklarına verilen kadar verilmesi kastedildiği söylenmiştir.

5- İmam Muhammed’e göre, hibe/bağış yapılırken eşitliği gözetmekten maksat, mirastaki paylaşımdır. Yani kız ve erkek çocuklarına mirastaki taksime uygun şekilde mal verilir. Allah en iyi bilendir.

41- ÂHİR ZAMANDA ÂLİMCİKLER OLACAKTIR!

Din ve iman adına -özellikle temel meselelerde veya hassâsiyet isteyen konularda- sözüne güvenilip itimat edilecek kimsenin sadece güzel konuşuyor olması ya da seni etkiliyor, duygularına hitap ediyor, genelde inançlarına uygun konuşup senin olurunu alıyor, teveccühünü kazanıyor olması yeterli olmaz!

Sözüne değer verilebilecek bir kimsede, temelde sahîh iman ve ilmî vukûfiyet olmalıdır. Bu iki şartın açılımı ise şudur: O kimsede ilim, hikmet, usûl, adâlet, insâf ve rahmet bulunmalıdır.

Aksi takdirde nice insan bilmediği ve anlamadığı meselelere dalar, yeterli bilgisi olmadan genellemeler veya özelleştirmeler yapar. Anlamadığı hususlarda i'tikâd, amel, ahlâk ve menhec adına fetvâlar verir; hem kendi sapar, hem de kendine uyanları saptırır.

Bunun, din adına âhir zamanın en büyük musibetlerinden biri olduğunu; ehliyetsiz ama birçok kimsenin kendisine tâbi olduğu câhil kimselerin ilimsizce, kendi kanaat ve tahminlerine göre fetvâ verip, görüş belirtip, hem kendini hem de başkalarını saptıracaklarını unutmayalım!

Bu hususta Peygamberimizin haber verdiği Hadîslerdeki sakındırma ilm-i ğaybî cinsindendir. Yani gelecekte olacak şeylerin ilmini Rasûl aleyhisselâm, -Allah'ın kendisine bildirmesiyle- önceden ümmetine söyleyip, onları sakındırmıştır.

Bilelim ki, bir kimse din ve iman adına bazen doksan dokuz doğru söyler ama -bilmeden de olsa- akîdeyi bozacak bir şeyi de araya sıkıştırıverir. Bilmeyen de ona tâbi olarak, hem i'tikâdını hem de fıtrî dengesini ve rûh sağlığını kaybeder. Akl-ı selîm olan hiç kimse prensip olarak doksan dokuz doğru için bir bâtılı da benimsemez! Hiç şüphesiz bütün doğrular bâtılları reddetmek içindir. Fakat insan, bilmeden, anlamadan ve farkına varmadan bu yanlışa düşebilir! İşte Sâlih Selef'in, Ehl-i Sünnet'in, müctehid ulemânın ve tüm mü'minlerin üzerinde bulunduğu doğru menhece uyan kimse, bu tür dalâlet ve sapmalardan sakınmış ve sakındırmış olur!

Peygamberimiz uyardı:

“Allah Teâlâ, ilmi, insanlardan (hâfızalarından) çekip çıkarmak sûretiyle almaz. Fakat âlimleri çekip almak (vefât ettirmek) sûretiyle ilmi alır (ortadan kaldırır). Nihayet hiçbir âlim bırakmayınca, insanlar câhilleri kendilerine önderler edinirler. Onlara (sorular) sorulur, onlar da ilimsizce (bilmedikleri halde) fetvâ verirler. Böylece hem kendileri sapar, hem de insanları saptırırlar.” (Buhârî, İlm, 34, [100]; İ’tisâm, 7, [7307]; Müslim, İlm, 13, [2673]; Tirmizî, İlm, 5, [2652]; İbn-i Mâce, Mukaddime, 8, [52])

42- İÇİMDEN GELDİĞİ GİBİ...

Vallâhi, bütün mü'minlere -sahîh akîde ve sâlih amel bakımından- hak ettikleri kadar içim sevgi dolu... Fakat kimsenin kötü amelinden râzı olmam; kimseyi bilmediğim hususlarda cür'etkârlık ederek, Allah'a karşı temize çıkarmam. Sadece hakkı söylerim, hakkı ve hak ehlini severim; insanların hidâyet ve hayrını dilerim. Sarîh ve kat'î bir küfrü ve şirki, küfür ve şirk olarak bilir ve i'tikâd ederim; ikrâh hâricinde küfür ve şirk söz söyleyeni, amel edeni kâfir ve müşrik bilir, Allah'ın hükümlerini tahrîf etmeden böylece iman ederim. Tekfîrcilik edip de nefis tatmin etmek, yan gelip yatmak, insanların küfre girmelerine sevinmek veya sağda solda tekfîr edecek adam aramak ve açık delil olmadıkça insanlar hakkında kötü zan beslemek ve kötümser düşünceyi karakter edinmek yerine, tanıdığım ve görüştüğüm her bir kimsenin Tevhîd'e iman edip, Allah'ın râzı olduğu gibi iman ehli olmasını arzu ederim. Bu iyi niyetimi muhatabıma her hâlimle hissettiririm. Kavga ve taşkınlık dilini değil, insânî ortak paydaları vesîle edinerek o kimsenin vicdanına ve mantığına hitap ederim. Hidâyete lâyık olup olmayacakları elbette ancak Allah bilir. Bize düşen, açıkça teblîğ ve ıslâhtır. Hafî (gizli) meselelerde hücceti ikâme ederim. Ulemânın ihtilâf ettiği ictihâdî meselelerde, doğruya, efdale ve takvâya uymakla beraber, mü'minlere müsâmahalı olurum. Bu müsâmaha, onları takvâya davet etmeye engel olmaz. Diğer taraftan, hakkında apaçık, güneş gibi şirki ve küfrü gerektiren bir şey olmadıkça da, dünya dolusu günahı ve ma'siyeti dahi olsa, kimseyi -lâzımî mânâlarla, niyet okurcasına- tekfîr etmem. Hiç şüphesiz gizli halleri, kalpleri, duygu ve düşünceleri yönüyle herkes kıyâmet gününde ne hâlleri varsa ancak onu göreceklerdir! Kötü âkıbetten Allah'a sığınır, sahîh ve sağlam iman, iyi hal ve takvâ dilerim.

43- FACE'DE GÖRDÜĞÜM BAZI SAÇMALIKLAR NEDENİYLE GENEL BİR DEĞERLENDİRME!

Câhil, mutaassıp, dar kafalı ve dar anlayışlı kimseler sıkışınca onu bunu tekfîr ediyorlar! Usûl ve hikmet bir yana, tekfîr ettikleri kimselerin bir kısmının akîdesi bozuk olabilir ama akîdesi taş gibi mü'minleri de tekfîr etmektedirler! Tanımadıkları, hallerini beğenmedikleri veya ihtilâf ettikleri kimseleri tekfîr etmeyi de "İslâm" sanıyorlar! Benim işte yıllardır "tekfîrcilik" dediğim şey budur! Yani Müslümanı tekfîr etme hastalığı! Tekfîr veya tekfîrcilik! İkisi arasında kalın bir çizgi vardır! Duymak ve görmek istemeyene binlerce kez söylesen de, görmez ve duymaz ama kafalarını ve kalplerini karıştırdıkları kimseler için tekrar söyleyelim. Meşrû çerçevede, meşrû ve Şer'î tekfîr farzdır, imanın gereğidir. Ama bu tekfîr fıkhı, imanı dahi anlayamamış, Sübhâneke'yi okuyamayan kimselerin elinde/dilinde oyuncak değildir! Ne demek istediğimizi bütün selîm akıl sahipleri anlamaktadır. Bu meselede bir sürü makale yazdım. Okumaya ve öğrenmeye tenezzül etmeyen, sadece hevâ ve hevesinin ve nefsinin dikine gidenlere -Allah'tan başka- kimse bir şey veremez! Allah da, lâyık olmayanı hidâyete iletmez! Şu gerçeklerden, insanın içinin ürpermesi gerekir!

Farkında mısınız, şu ortamda, sadece fitne çıkarmak, fitneyi körüklemek ve insanlara hakaret etmek için hesap açanlar var! Eskilerin tabiriyle, avâmî bir ifade olarak, "yaralı parmağa..." derler ya, aynen öyleler! Hiçbir kimsenin hayrı için ne sosyal hayatta ne de sosyal medyada bir gündemleri ve arzuları olmayan bazı kişiler burada klavye başında âdeta insanların kalplerini ve duygularını târümâr etmeye çalışıyorlar! Ben fark edersem, böyle kimselerin arkadaşlık davetlerini kabul etmiyorum! Ama ne kadar bilebilirsin, şu sanal ortamda?!

Üzülerek söylemek isterim ki: Hevâ ve hevesine, nefs-i emmâresine, zan ve kuruntusuna uyup da bir mü'mine açık veya gizli, özellikle de sosyal medyada ulu orta, "kâfir, münâfık vs." diyerek içinin kötülüklerini kusan kimseleri arkadaş listesinde tutanlara hakkımı helâl etmiyorum!

Ben sayfamda en ufak bir hikmetsizliğe izin vermezken, sayfalarını fitne yerine çevirenler, Allah'ın ve kulların haklarına girenler, bu yaptıklarından Allah katında mes'ûldürler!

Din (!) adına Müslümanları tekfîr ederek tekfîrciliği meslek edinenler, bir türlü nasihat dinlemeyenler, karakterlerine göre dar bir çerçevede din algısı oluşturanlar, faziletlerin en büyüğü olan Allah için ilim öğrenmeye gelince, ilim öğrenmenin zorluğundan, meşakkatinden, zahmetinden ve çilesinden kaçarak, ilim ve hikmet yerine, hevâ ve heveslerle konuşup, tartışanlar, eleştirip, suçlayanlar, siz, -zulmü nefsine dahi haram kılan- Allah'tan korkmuyor musunuz? Allah'tan korkmadan iman mı olur?!

Sanal âlemin bu boyutunun eleştirisi için çok şeyler söylenebilir ama sözü çok kısa tutuyorum.

Bir münker "Müslümanları tekfîr etme ve insanlara Nebevî ahlâkın dışında hevâ ve heveslerle yaklaşma- karşısında hiç bir tepki göstermeyende, rahatsız olmayanda bilakis münkerlerden/fitnelerden memnun olanda iman yoktur! İman ehli münkerden hoşlanmaz; onu izâle etmeye çalışır. Peygamberimizin Hadîslerinde geçtiği gibi, İmanın en zayıfı, kalple buğzederek fitne ortamını terk etmek veya o ortamı ıslâh etmektir. İmanın göstergesi, elle, dille veya gönülle olur. Aynen imanın tarifine uygun şekilde… İman; kalp ile tasdîk, dil ile ikrâr ve azalar ile de amel etmektir.

Allah'tan tahkîkî iman ve güzel ahlâk dileriz.

44- MUĞÂLATAYI BIRAK!

Allah'a şirk koşan bir kimsenin şirke girmeyeceğini, onun cehâletinin mazeret olduğunu ve olabileceğini söyleyen kimse, Yüce Allah'ın, yemin üzere yeminle ve te'kîdle bize ve bizden öncekilere bildirdiği: "Andolsun sana ve senden öncekilere şöyle vahyolundu ki: Eğer şirk koşarsan, andolsun ki amelin boşa gider ve muhakkak zarar edenlerden olursun” (Zümer: 65) Âyetinden sarf-ı nazar ettiğinin, onu tahrîf ve inkâr ettiğinin farkında mı?

Fetret devrindeki insanlar bile putperestlik ve müşriklikle "kâfir" sayıldılar da, Son Rasûl'ün ve ekmel Şerîat'ın gelişinden ve dinin her tarafa yayılmasından, bilgi ve iletişimin hiçbir dönemde olmadığı kadar kolaylaşmasından sonra mı bugün şirk koşan insanlar mazeretli sayılacaklar?!

Arkadaş! İman edersin veya etmezsin; senin bileceğin şey! Ama insana insâf yaraşır! Demogojiye gerek yok! Elbette "Cehâlet mazeret midir?" sorusu mutlaktır ve burada tafsîl gerekir. Amelî, fıkhî ve ictihâdî konularda cehâlet birçok yerde mazerettir, ama insâf etmek gerekir; bu soruyu soran kimse dinin aslındaki, fikr-i ulûhiyyetteki cehâleti kastetmiyor mu? Dolayısıyla, o kasta uygun şekilde Tevhîd ehli kimseler "cehâlet mazeret değildir" dediklerinde, hata mı etmiş oluyorlar! Bu yapılan şey, demogoji sınırlarını da aşıyor, muğâlataya giriyor! Farkında mısınız?

45- “L” DEMEK!

"Lâ" diyememek imansızlık ve kalp hastalığı; "hayır, yok, öyle değil" diyememek ise dirâyetsizlik ve karakter hastalığıdır!

Kelime-i Tevhîd'in ilk kelimesi olan "Lâ" sı yani "Lâ İlâhe"si olmayan, Allah'ın dûnunda, berisinde veya beraberinde ilâhlar, ma'bûdlar, rabler edinen, şeytan ve dostları olan tâğûtları, putları ve müstekbirleri reddetmeyenin, ictinâb etmeyenin imanı sahîh olmaz. Şirkten kurtulamayanın da imanı makbûl değildir. Bir nevi "imansız" sayılır. Sahîh imanı yok anlamında...

Hayat içinde de yeri geldiğinde "hayır" denmesi gerekirken, insanlar kırılmasın, alınmasın, gücenmesin, kınamasın, kızmasın veya küsmesin diyerek, "hayır" diyemeyen kimsede insânî bir zaaf vardır, buna "dirâyetsizlik" denir. İnsanlara "hayır" diyememek, onlar karşısında hakkı söyleyememeye, dolayısıyla da ezikliğe ve pısırıklığa iter insanı. Bu noktada da dînî/amelî/ahlâkî bakımdan kötü fiiller ve davranışlar ortaya çıkar. Neler onlar? Yapılması gerekirken yapılmayanlar, yapılmaması gerekirken yapılanlar, söylenmesi gerekirken susulanlar, susulması gerekirken konuşulanlar... İşte bütün bunlar insanın aleyhinde bir cürüm, vebâl ve günah olur!

Fakat hakkı güzellikle, hikmet ve basîretle söylemek ile hakkı söylerken hakâret etmeyi, insanları dinden soğutmayı, tam ve delilli şekilde bilinmeyen meselelerde ilimsiz ama sloganik konuşmalar yaparak dini -kendi karakteri, kişiliği ve ahlâkı gibi- zor ve antipatik gösterme gibi bâtıl davranışları birbirinden ayırmak gerekir!

Bu din öyle bir din ki, güneşten daha parlaktır. Teşbîhte hata olmasın! Nasıl ki, güneş doğduğunda karanlığı boğuyor ve her yanı aydınlatıyor ve insanın içini ısıtıyorsa, İslâm da bizim dillerimizle, amellerimizle ve ahlâklarımızla insanların vicdanlarına, akıllarına, kalplerine ve fikirlerine doğarsa, buna vesîle olabilirsek, karanlık mı kalır, bâtıl mı kalır geriye? Sadece imana lâyık olanlar veya lâyık olmayıp da, bile bile inkâr edenler kalır! Bu da zaten Sünnetullâh'tır...

Bu noktada biz, bize düşen güzel örnekliği ortaya koyabilmeliyiz. Aynen ve tıpkısının aynısı, Hudeybiye anlaşmasının ilk iki yılında -kendilerine ihsân ile uymamız Kur'ân'da emredilen- ashâb'ın güzel örnekliği gibi! Bi'setten Hudeybiye anlaşması ânına kadar geçen on dokuz yıllık süre içinde iman eden mü'minlerin sayısı, iki yıl içinde nasıl oldu da neredeyse iki katına çıktı. On dokuz yılda iman edenlerin iki katı insan iki yılda nasıl iman etti? Neden acaba? Sebep ne olabilir? Ashâb-ı Kirâm'ın güzel örnekliğinden ve müşriklerle kâfirlerin de İslâm'ın muazzamlığını ve mübârekliğini bizâtihi ve bilfiil sosyal hayatta görmelerinden, İslâm'ın pratiğine şâhit olmalarından başka ve farklı bir sebep arayanlar, İslâm adına güzel örnek olma vazifelerini hakkıyla ve güçlerinin yettiği kadarıyla îfâ edemezler!

46- TEKFÎRCİLİK BALTAYI TAŞA VURMAKTIR!

Anlayışı kıt insanlar için tekrar söyleyelim. İslâm'da tarifi, kısımları, şartları, mânileri ile “meşrû tekfîr” vardır ve bu kısım zarûrîdir. Yani olmazsa olmazdır! Şartlarını hâvî mutlak tekfîr de dinin aslındandır. Zira velâ ve berâ i’tikâdı sahîh olmayan kimsenin Tevhîd’i bozuktur. Tevhîd’in tashîhi de tahkîki de bu akîdenin sıhhatine ve kuvvetine bağlıdır. Bir kulun, Allah için yapabileceği ibâdetlerin başında “Allah için sevmek ve Allah için buğzetmek” gelir. Dikkat edelim, sadece Allah için buğzetmekle bitmiyor. Bir de Allah için sevmek var. Müslümanları tekfîr etmekten çekinmeyen kimse Allah için sevmeden, sadece Allah için düşmanlık iddiasıyla acaba iman sahibi olabilir mi? Hem de Allah’ın sevdiklerine düşmanlık ederek! Bilelim ki, imanın kemâli, Allah’ın dostlarını, mü’minleri sevmekten geçer. Bir mü’min, iman ehlini ne kadar severse, onun imanı o kadar olgundur.

Müslümanları tekfîr etmekten çekinmeyen bir anlayıştan asla kardeşlik ve beraberlik doğmaz. O düşünce yapısı, insanların kalplerinde, vicdanlarında ve hayatlarında karşılığı olmayan bir aşırılıktır. Bu aşırılıktan da taassup ve fanatizm doğar! Bu sebeple iman ehli, hadsizliği ve cür’etkârlığı değil; ilmi ve hikmeti sevmelidir. Her adımını da ilim ve insâfa uygun şekilde atmalıdır.

Muayyen tekfîr için İslâmî hükümleri ve mufassal olarak Tevhîd’i bilmenin gereğinin yanında, vâkıayı, insanların hallerini de bilmek gerekir. En bilgisiz insanın bile küfür olduğunu bildiği ameller bulunsa da, bazı ameller tafsîlât ister! Sadece bizim bakış açımızla ve yorumumuzla tekfîr sâbit olmaz. Bu noktada tekfîrin şartları ve engelleri okunursa, bu, kişiye haddini bilme erdemini kazandırabilir. Kim itiraz edebilir ki? Sarîh bir küfre küfür, küfrü açık olan bir kâfire de kâfir denir. Ama ilim gerektiren veya açık olmayan ya da ihtilâflı olan meselelerde de keyfe göre tekfîr etmek asla ve kat’a câiz değildir! İslâm’ı ve imanı tafsîlen bilmeyen, küfür, irtidâd, tekfîr, delil, hüküm gibi terimlerin tarifini dahi yapamayan, birbirinden ayırt edemeyen,  tekfîrin kısımlarından, şartlarından ve mânilerinden habersiz kişi canının istediği gibi ya da birine kızdığı ve ihtilâfa düştüğü zaman tekfîr yaparsa, bu, Allah’ın emrettiği tekfîr olmaz, nefsinin arzuladığı tekfîrcilik olur!

Yıllardır, muayyen tekfîrlerde isâbetsiz hareket tarzını, haksız yere Müslümanları tekfîr etmeyi bir yaşam tarzı ve ahlâk hâline getiren insanların yaptıkları tekfîrcilik hastalığını tenkit etmek ve Müslümanlar aleyhindeki haksızlığı ve hadsizliği önlemek adına yazdığımız bütün yazılar sadece ve sadece hakkı ihkâk etmek, mü’min kardeşlerimizin izzet ve şereflerini korumak ve tekfîrcilik hastalığına tutulan anlayışsız güruhun haksız, hadsiz ve usûlsüz söylemlerini önlemeye ve onları ıslâh etmeye yönelikti.

Tekfîrcilik öyle bir hastalıktır ki, benim tabirimle, tekfîrci kendini dahi tekfîr eder! Nasıl yani denilecek olursa; yani yürürken arkasındaki gölgeyi başkasının gölgesi sanıp hiç düşün(e)meden ve duraksamadan, kendi gölgesinin sahibini dahi tekfîr eder! “Vay kâfir vay! Biraz öteden gitsene!” diyerek…

Tekfîrcilik; Tevhîd’i,  İslâm’ın hükümlerini ve vâkıayı yeterince bilme zahmetine girmeden, uzaktan uzağa önüne kim çıkarsa insanları küfürle damgalama akımıdır!

Bu dünyada imtihânın son buluşuyla birlikte dâbbetü’l-arz’ın insanları damgalamasına öykünürcesine; o işi bizim de yapmamız gerekir düşüncesinin sosyal hayata yansımasıdır tekfîrcilik! Hem de ilimsizce ve usûlsüzce… Ve de henüz imtihân devam ederken; insanları küfürden kurtarmakla geçirilecek zamanı, onları cehennemlik ilan etmekle hebâ ederek… İnsanların âkıbetlerini bilircesine!

Tekfîrcilik derken, İslâm’ın emrettiği Şer’î/zarûrî tekfîri kastetmediğimizi tekrar söyleyelim ki, gazı goz anlayanlara malzeme vermiş gibi olmayalım!.. Gerçi, tekfîr ve tekfîrcilik üzerinde o kadar çok yazılar yazdık ki, okumayan ve sapla samanı birbirinden ayırt edemeyen kimselerin cehâletleri mazeret midir dersiniz?! Hani, -mesâil-i hafiyye, mesâil-i ğâmida, mesâil-i avîsa, mesâil-i amîka ve mesâil-i müşkile gibi meseleleri de dâhil ederek- cehâleti hiçbir sûrette mazeret saymayıp da, her bahaneyle adam tekfîr edenler var ya! Peki, bu kimselerin bilgisizce ve basîretsizce İslâm adına ahkâm kesmeleri, hadlerini aşarak iman ehlini tekfîr etmeleri ve İslâm’ın sınırlarını çiğnemeleri hususundaki cehâletleri mazeret sayılır mı dersiniz?!

Sözlerimizi bitirirken…

Son birkaç haftadır ilim, hikmet ve rahmet mahrûmu, üstüne üstlük Tevhîdî yazılarımıza rağmen tekfîrcilik etmelerinden anlaşıyor ki, Tevhîd’i, Usûl’ü ve ihtilâf fıkhıhı/ahlâkını da bilmeyen, dolayısıyla da laftan anlamayıp sadece hevâsına uyan bazı kimselerin/birkaç kişinin bizi tekfîr ettiklerine de şâhit oluyoruz! HasbunAllah!.. Hayatım boyunca azgın [yani iman ehlini tekfîr eden] tekfîrcilerle iç içe bir yaşam sürmemem hasebiyle nefsime yönelik şâhit olmadığım duruma maalesef ki sosyal medyada muhatap olmuş durumdayım. Hakkımı helâl etmiyor, bu kimseleri Allah’ın adâletine havâle ediyorum! Ve diyorum ki; şahsım gibi kimseleri dahi tekfîr ediyorsanız, hiç uzatmaya gerek yok, gidin kendinizi tekfîr edin! Hem siz rahatlayın hem de Ümmet-i Muhammed dilinizden yana rahata ve huzura ersin! Allah hidâyet versin. Vermezse de, fitnenize mâni olsun!

Not: Yazı, -saatlerce uzun bir süreçte değil, birkaç dakikada/hızlı şekilde- sözleri kemâliyle anlayacak, hüsn-ü zan edecek ve hak arayışında olan kimseler için yazılmıştır. Rabbim, ecrimizi ziyâde etsin.

47- VİRÜS KONTROL EDİLİNCEYE KADAR KENDİNİZİ İZOLE EDİN, GEREKTİĞİNDE KARANTİNAYA ALIN!

Genelde tüm dünyada, özelde ise Türkiye’de yayılan ve yayılmaya devam eden koronavirüs çok hızlı bulaşan bir virüstür. Günümüzde ulaşım, dolaşım ve sosyal ilişkilerin yoğunluğu nedeniyle, yakın tarihte dünyayı bu kadar etkileyen ve gün be gün de yayılmaya devam eden bir salgın görülmemiştir. Endişe, tedirginlik ve strese gerek yok ama tedbîri de elden bırakmamak gerekir! Bize düşen, son derece ciddiyetle hep birlikte salgınla mücâdele kurallarına uymak, evde kalmak, sosyal mesafeye dikkat etmek, temastan kaçınmak ve üzerimize düşeni yaptıktan sonra da Allah’a tevekkül edip, Rabbimizden yardım istemektir.

İş ciddi! Enfekte olan veya semptomların bulunduğu kişiler izolasyona ve karantinaya tam riâyet etmelidirler. “Bana bir şey olmaz” diye düşünmemek gerekir. Bu virüs o kadar kolay yayılmaktadır ki, kime bulaşacağı, ondan da kime/kimlere kadar ulaşacağı bilinemez. “Bana bir şey olmaz” diye lakayt davranan, tedbîr almayan, insanlarla bir araya gelip, sosyal izolasyona uymayan ve sosyal mesafeye dikkat etmeyen kimsenin bu virüsü sevdiklerine bulaştırması, onların da birçok kimseyi enfekte etmesi mümkündür.

Öncelikli olarak kronik hastalığı olan ve bağışıklık sistemi güçlü olmayan kimseler ve yaşlılar için bu virüs hayat/memât meselesidir. Tablo ortada! Bir kimsenin, vücut sistemi güçlü bile olsa, virüs taşıyıcısı olarak birçok insana hatta en sevdiği kimselere bile bu virüsü taşıyabilir. Bazı insanların ölümüne dahi sebep olabilir.

Çocuklar ve gençler de bu salgının dışında değiller! Onlar bu enfeksiyonu kaptıklarında, “virüsün taşıyıcısı” rolünü üstlenmektedirler! Sosyal izolasyona uymayan ebeveynler çocuklarını enfekte edebilirler, çocukları da temas kurdukları kimselere virüs bulaştırabilirler!

Salgınla mücâdele kurallarına uymamak ve dikkat etmemek Şer’an kul hakkını gerektirir! Şu an yaşadığımız ve bir müddet daha yaşamaya devam edeceğimiz şu virüsle mücâdele günleri hayatın olağan akışı değildir; olağanüstü bir durumdur! Onun için, normal zamanlardaki gibi davranmak anormalliktir, sorumsuzluktur! Birkaç hafta, gerekirse birkaç ay sıkılmayı rafa kaldırıp inzivâya çekilmek, izole olmak, gerekli durumlarda karantinaya girmek gerekir. Bu zorunlu, maşrû, ma’kûl, bilimsel ve tecrübî mes’ûliyetler, virüsün kontrol edilmesi; salgının dikey yükselişinin durdurulup yatay eğilime geçmesi, sonra da -inşâAllah- kontrol altına alınması için şarttır!

Bilelim ki, bir evde enfekte olan kimse ister çocuk, ister genç, isterse de yaşlı olsun, taşıdığı virüsü ailesine, yakın çevresine, temas kurduklarına bulaştırır. Onlardan da birçok kimseye bulaşabilir. Zira bu virüs solunum ve temas yoluyla bulaşmaktadır. Bu cümle üzerinde biraz dşünsek, mevcut vâkıanın boyutları daha iyi anlaşılır.

Virüs, zaman içinde mutasyona uğrayarak, tıbbî müdâhalelere ve ilaçlara karşı da savunma geliştirebilmekte ve kendini korumaya çalışmaktadır. Unutmayalım, endişe ve karamsarlık yok ama tedbîr ve tevekkül tam olmalıdır!

Biz biliyor ve iman ediyoruz ki, Allah var, keder yok! Bunun anlamı, Allah’a iman edip, meşrû sebeplere sarılırsak, korkacak bir şey yok demektir. Çünkü Allah’ın yazmadığı bir şey başımıza gelmeyecektir. Fakat mesele, tedbîri elden bırakan ve kendini ihmâlkârlıkla salıveren kaderci kimselerin sandığı gibi de değildir!

Bilelim ki, şu salgın esnasında tedbîr alıp hasta olmamak da kaderdendir, tedbîr almayıp hasta olmak da kaderdendir. Allah’ın bir Sünnetullâh’ı vardır. Kaderi yazan ve bilen Yüce Allah, tedbîr alacakları da almayacakları da elbette önceden bilmiş ve mukadderâtı ona göre takdîr etmiştir!

Âmennâ ve saddaknâ, insanı virüs veya hastalık değil, eceli öldürür. İnsan, ecelini yazan ve kendisinin bilmediği ama ecelini yazan Yüce Mevlâ’nın bildiği bir zamanda ve Allah’a ma’lûm olan bir sebeple ölecektir. Ama bunu biz bilmiyoruz. Biz, ne zaman ve nerede öleceğimizi bilemeyiz. Bu, muğayyebât-ı hamse’dendir. Allah, bunu bize bildirmemiştir ki, tedbîr alalım, sadece kendisine dayanıp güvenelim… Ne dersiniz, bir felâketten ve âfetten kaçıp âfiyet dilemek daha hayırlı değil mi?

Bulaşıcı hastalıklarla ilgili Hadîsler ve bu husustaki Peygamberimizin uyarıları dikkate alınmalıdır. Şu anda virüsle mücâdele kapsamında yapılanlar, yapılması gerekenlerdir. Türkiye’de ilk koronavirüs vakası ortaya çıktığı andan itibaren Türkiye’de yaşayan herkesin müteyakkızâne şekilde tedbîrleri çoğaltıp, sosyal hayattan izole olması, gündelik görüşmeleri ve ziyâretleri minimize etmesi ve dünyada hızla yayılmış olan bu salgının Türkiye’de de o şekilde yayılmasına karşı önleyici ve koruyucu tedbîrler alması gerekirdi. Ama maalesef ki ilk vakanın üzerinden neredeyse üç hafta geçmiş olmasına rağmen hâlâ işin ciddiyetini kavrayamamış kimseler var! Bu kimseler azlar ama varlar! Bu kadar hızlı bulaşabilen bir virüsle mücâdele de az kişinin umursamazlığı şöyle dursun, virüs taşıyan bir kişi bile birçok kimseyi enfekte edebilir!

“Tedirginlik değil, tedbîr ve tevekkül” diyerek, farazî şekilde -sakındırma ve bilinçlendirme amaçlı- bir bulaş hikâyesi varsayalım.

Diyelim ki, bir kimse enfekte olmuştur. Ama kendisinde gördüğü semptomları umursamamaktadır. “Nasılsa geçer” diye hâdiseyi geçiştirip, bu durumu görmezlikten gelmektedir. Hem de insanların birlikte yaşadıkları ve birbirleriyle doğrudan veya direkt olarak az da olsa bir şekilde temas kurma ihtimâllerinin bulunduğu bir ortamda...

Hikâyemizin girişini oluşturduk. Gelişmesi de aslında girişin içinde mündemiçtir yani girişin içinde vardır. O da, “bu virüsün semptomları, kendi üzerinde beliren veya kesin olarak tespit edilen kimse, başkalarına temas edebilir, sosyal hareketlilik içinde bulunabilir, temizlik, sosyal mesafe ve izolasyon gibi kurallara uymayabilir” ana teması üzerinde yoğunlaşmak ve bu hususa dâir açılımlar yapmaktır. Bu noktayı zaten bildiğimiz için biz sonuca gelelim…

Neyin ne olacağını ve nasıl olacağını elbette ancak Allah bilir. Çünkü hastalık verip hastalıkla imtihân eden de, şifâ veren de, yaşatan da, öldüren de O’dur. Fakat bizim de, tedbîr almamız, nefislerimize zulmetmememiz, başkalarına kötülük edip de kul hakkına girmememiz de gerekiyor ya, o istikâmette devam edelim.

Virüs kapmış biri yakın temas kurduğu kimseye onu bir şekilde bulaştırabilir. Çünkü hasta olan kimse tek başına karantinada olması gerekirken, bu olmazsa, büyük olasılıkla yakınındaki kimseyi de enfekte eder. Enfekte ettiği kimse çocuk veya genç bile olsa, ortak yaşam alanlarında apartmanın kapısına veya kapı ziline dokunarak bulaştırabilir. Hasta olmayan bir kimse de ister istemez oralara temas edecektir. Bir süre sonra farkına varmadan elini yüzüne, gözüne, ağzına dokunduğu anda, virüs ona da geçmiş olacaktır. Allah korusun!

Siz daha binlerce bulaş hikâyesi tasavvur edebilirsiniz. Ama bilin ki, tasavvur ettiğiniz o hikâyeler dünyada binlerce kez yaşanmış gerçek hikâyeler olacaktır! İşin ciddiyetini anlamamız gerekir.

Kış ve ilkbahar ayları virüslerin yayılması açısından kritik zamanlar olduğu için, birkaç ay daha toplumsal olarak tam tedbîr ve ihtiyât ile izolasyona devam etmeliyiz.

İnşâAllah, gönül ister ve duamız odur ki, mübârek Ramazan ayı ile birlikte bu virüs etkisini kaybetsin, bayrama hem günahlarımızdan arınmış, hem de bu salgından âfiyet bulmuş olarak çıkalım. Hem de imanımızı artırıp, dünya ve âhiret sâadetimiz için dersler çıkaralım. Hayata, evreni ve hayatı yaratan Yüce Mevlâmızın istediği pencereden bakalım. Hayat görüşümüzü Allah’ın rızâsına uydurup, bütün kötülüklerden el etek çekelim.

İzolasyonlarımızı, rûhumuzu dinginleştirip, tefekkür, tezekkür ve tedebbürlerle Allah’a yakınlaşmak için fırsat bilmemiz, nefis terbiyesine ağırlık verip âhireti düşünmemiz, hayatı vâr edip kullarını imtihân etmeyi irâde eden, cinleri ve insanları oyun-eğlence için değil, sadece kendisine ibâdet etmeleri için yaratan, ölümü vâr edip, onları hesaba çekip amellerine göre karşılık verecek olan her şeyin yaratıcısı, sahibi, mâliki, meliki, rızık vericisi, göklere-yere, güneşe-aya hükmeden bütün işleri tedbîr eden, bir yaprak bile ilmi ve izni dışında yere düşmeyen, sadece Venüs’ün, Mars’ın veya dünyanın değil, bütün Âlemlerin Rabbi olan Allah Sübhânehu ve Teâlâ’ya iman etmemiz, iman, teslimiyet, takvâ ve ihlâsımızı artırmamız dilek ve duasıyla, bu koronavirüsü gönderen Rabbimizden dileğimiz odur ki, bu salgından tüm ehl-i iman’ı ve bütün dünya mazlûmlarını korusun.

29 Mart 2020 / Pazar

48- ŞU KORONALI GÜNLER GEÇİNCEYE KADAR İZOLASYONUN VE TEDBİRİN ÖNEMİNİ ANLAMALIYIZ!

Akşamdan önce koronavirüse karşı bilinçlendirme amaçlı sosyal bir mesaj yazmak istemiştim. Nâçizâna kısaca ama yürekten gelen samimi cümlelerle mütevâzı birkaç cümle yazdım. O yazım, bu yazının en altındadır. Söz konusu yazıyı tam gönderecektim ki, haberlerde yirmi yaş altına sokağa çıkma yasağı geldiğini dinledim. Ben bugünkü (3 Nisan) yazımda asıl çocuklara ve gençlere uyarı yapmayı amaçlamıştım. Yani sorumluluk bilinciyle bu hususun altını tekrar çizmek istemiştim. ‘Tekrar’ diyorum çünkü ma’lûm, daha önce 29 Mart’taki makalemde çocuklar ve gençler hakkında şunları kaydetmiştim:

 “Çocuklar ve gençler de bu salgının dışında değiller! Onlar bu enfeksiyonu kaptıklarında, ‘virüsün taşıyıcısı’ rolünü üstlenmektedirler! Sosyal izolasyona uymayan ebeveynler çocuklarını enfekte edebilirler, çocukları da temas kurdukları kimselere virüs bulaştırabilirler!” Evet, böyle demiştik…

Bence çocuklar ve gençler konusu yaşlıları uyarmak kadar önemli, belki de -genç nüfusun çok olması nedeniyle- daha da önemli! Evet, salgına karşı bir tedbir olarak okullar tatil edildi ama o öğrenciler evlerinde durmuyorlar, sokaktan eve girmiyorlar! Bütün dünyayı tehdit eden ve kasıp kavuran bir musibet karşısında bu kadar lakaytlığa ‘pes’ dememek mümkün değil! O çocuklar ve gençler tehlikenin farkında değillerse, bunu akledemiyorlarsa, neden ebeveynler onları toplumdan izole etmiyorlar?!

Dışarıda çalışmak zorunda olanlar ve günlük ihtiyaçları için markete giden kişiler salgınla mücâdele kapsamında koruyucu önlemlere -gevşeklik göstermeden ve “bir şey olmaz” demeden- tam olarak uymalıdırlar. Bilinçli olalım!

Bu virüs 1 Aralık 2019’da Çin’de ortaya çıktığı zaman, iki şey görüldü. Birincisi, bu virüs, çabuk yayılıyordu ve tam olarak bilinmiyordu. Mutasyona uğrama refleksine de sahipti. İkincisi ise, başta Çin olmak üzere sınırlar açık tutulduğu için, ülkeler arası giriş çıkışlar, bu virüsün her yere yayılacağını o günden belli ediyordu. Tabii ki, bu iki tespitin, insanı sevk etmesi gereken endişe, virüsün kontrol edilememesi ve virüse karşı aşı bulunamaması durumuna ma’tûftu! Nitekim bugüne geldik, hâlâ yayılma ve belirsizlik tüm dünyada devam etmektedir. Rabbim, yardımcımız olsun.

Kendimden örnek vereyim. Türkiye’de sanırım 14 Mart’ta vaka sayısı beş idi. Ölen henüz yoktu. Fakat umreciler dönmüşlerdi ve kendilerine, evlerinde on dört gün izole olmaları tavsiye edilerek evlerine gönderilmişlerdi. Bu çok endişe verici bir durumdu. Ayrıca, umrecilerin birkaç katı oranında olan yurt dışındaki Türklerin parça parça ve gruplar hâlinde ülkeye dönmeye başlamaları ve bu dönüşlerin devam edecek olması da, salgınla mücâdele kapsamında, Peygamberimizin, “salgın olan yere girilmemesi ve salgın olan yerden çıkılmaması” uyarısına uygunluk arz etmiyordu. Bu nokta beynelmilel anlamda beni tedirgin etti. Diğer taraftan, hâlihazırda Türkiye’de vakalar yükseliyor ve tablo çok kritik ama hâlâ çocuklar ve gençler toplumsal tedbirlere riâyet etmiyorlar/dı. Tabii ki, bu akşamki, onlar hakkındaki sokağa çıkma yasağına kadar…

Kendimden örnek demiştim. Örneğin mukaddimesinden sonra devam ediyorum. 14 Mart’ta bazı dostlarım piknik için beni davet ettikleri halde, vâkıa endişe verici olduğu için, toplumsal etkinliklerin ve sosyal etkileşimlerin -zarûrî olmadıkça- kısıtlanması ve en aza indirilmesi gerektiğine inandığım için, o davete icâbet edemedim. Bunu davet edenlere bizzat ifade edemeyip, bir arkadaş vasıtasıyla birkaç cümle söylediğim için, sözümüzü nakleden arkadaş inşâAllah sözü güzel taşımıştır/taşıyabilmiştir. Zira üslupta hikmet, maalesef ki çoğumuzda yok veya yetersiz. Ve umuyorum ki, oradaki arkadaşlar, benim bu davranışımı anlayışla karşılamışlardır. Şahsen ben, bu tür davranışları, değil o günlerde, tedbir almak artık kaçınılmaz hâle gelmiş olsa da, doğruyu tebrîk etmek bâbından şimdi bile takdir ediyorum. O günlerde olsaydı, “mea’t-teşekkür” takdir ederdim. Bu ifadeler, çocuklardan yaşlılara kadar herkesin bilinçlenmesine katkıda bulunmak amaçlıdır.

Diğer bir nokta da şu: Soruyorum… İzolasyon kapsamında evde kalmanın neresi zor ve kötü? Ben bunu anlamış değilim! Bir insanın dışarıda zarûrî bir işi olmazsa, neden evde oturamaz? Sokağı, gezmeyi tozmayı seven bir milletiz sanırım. Adamlar evde oturamıyor yahu! Güzel ve meşrû bir uğraş edinene, zamanlar yetmez ama plansız, proğramsız ve meşrû meşguliyetsiz kişilere şeytan habire vesvese verir, bunalır, daralır, sıkılır, bir yerlere gitmeden duramaz.

 “Salgın”, sonrası için bir milat olacak sanırım. “Salgından önce” boş vakitlerde eşini dostunu ziyâret etmeye vakit bulamayan kimseler şimdi eşini dostunu hatırladı! Maalesef, Allah da şu an o fırsatı elimizden aldı! Birbirimizi özlüyor muyuz ve geçmişte sıla-i rahm’i kopardığımız için şimdi hayıflanıp üzülüyor muyuz, pişmanlık duyuyor muyuz bilmem ama şu anda istesek de birbirimize gidemeyiz! Allah tüm dünyaya öyle bir salgın verdi ki, ne birbirimize gidebiliyoruz, ne tokalaşabiliyoruz, ne de birbirimize sarılabiliyoruz. Hatta birbirimize yaklaşmaktan bile endişe ediyoruz. Bu da elbette şu konjonktürde haklı bir endişedir! Çünkü insan böyle bir ortamda, kendisinin hasta olabileceğine de, karşısındaki kimsenin hasta olabileceği ihtimâline de aklında yer vermeli ve ona göre davranmalıdır!

Kendimden örneğe devam edeyim. Lakayt insanlar için belki bir faydası olur. Market alışverişi için günlük -bir kez olmak üzere- dışarı çıktığımda, hızlı hareket ediyorum. Dışarıda iken bir yere veya bir şeylere temas etmekten kaçınıyorum. Evden çıkarken ve markette bir şeylere, en azından kapılara, poşete ve zile temas ettiğim durumlarda ise dışarıda en az on kez elimi dezenfekte ediyorum. Sosyal mesafeye uyuyorum. Eve gelince, ekmek poşetinin içinden ekmeği temiz bir elle alıp temiz bir poşete koyuyorum. İhtiyaç maddelerini bir yerde bekletiyorum. Bekleme süresi -ihtiyaçtan dolayı- birkaç saati bulmazsa, onları dezenfekte ettikten sonra kullanıyorum. Şüpheli bir şeylere temas ettiğimde, her seferinde ellerimi sabunla yıkıyorum. Evde gün içinde en az elli kez ellerimi sabunluyorum. Abdestli bulunmak ve mânevî/dînî tedbirler zaten Müslümanların ma’lûmudur!

Yirmi yaş ve altındakilere sokağa çıkma yasağı haberini bilmeden ve duymadan önce yazdığım kısa yazı da aşağıdadır…

TEMASTAN uzak duralım, SOSYAL MESAFE ve İZOLASYONA titizlikle dikkat edelim! Başlıca bu üç şeye HERKES, özellikle de YAŞLILAR, ÇOCUKLAR VE GENÇLER hiçbir gevşeklik göstermeden dikkat etmelidirler! GENÇLER arkadaş, akraba ve komşularıyla olan sosyal hareketliliğe son vermeliler, ÇOCUKLAR park, bahçe, yol ve sokaklarda virüs tehdidi yokmuş gibi oyun oynamaya, birbirlerine sarmaş dolaş olmaya ve böylece virüsün taşıyıcısı olup, sevdiklerinin, yaşlıların ve kronik hastaların hayatlarını tehlikeye atmaya hemen son vermeliler! Çocukları ve gençleri büyüklerin evde tutmaları, onlara doğruyu gösterici yaklaşımlarda bulunmaları ve durumun ciddiyetini onlara anlatmaları gerekir! Ayrıca özellikle YAŞLILAR, sonra da HERKES -boş boş oturmak yerine, ilimle, zikirle, tefekkürle ve meşrû işlerle vakitlerini değerlendirip bu günleri fırsata çevirmek sûretiyle- evde/izolasyonda sıkılmaya, can sıkıntısına son vermeliler. Çünkü bu virüs çok hızlı bulaşıyor ve zincirleme şekilde herkese ulaşabiliyor. Zengin-fakir, ünlü-ünsüz, ağa-paşa- yaşlı-genç, kadın-erkek demeden!

Yâ Rabbi, zâlimlerin ve akılsızların yaptıkları yüzünden bizleri helâk etme! Biz sadece Sana iman ettik ve Sana tevekkül ettik. Bildiğimiz-bilmediğimiz, gördüğümüz-görmediğimiz, uzak-yakın, dünyevî-uhrevî bütün âfetlerden bizlere âfiyet ver. Koronavirüs salgınını üzerimizden âcilen def et, bizleri, ehlimizi, sevdiklerimizi, ehl-i imanı ve bütün mazlûmları koru! Ayrıca dünya toplumlarının bu korkunç tablodan ibret almalarını, ders çıkarmalarını; böylece Sen’in gücünü anlayıp, Sen’den başka sığınacak, yönelecek ve iman edecek bir merci ve ilâh olmadığını anlamalarını nasip eyle.

Hidâyet, selâmet, âfiyet, esenlik dualarıyla.

3-4 Nisan 2020

49- HAKKIMI HELÂL ETMİYORUM! İLL EN YEŞÂALLAH…

Kişisel ve nefsî söylemleri ve muhabbetleri sevmeyen biri olarak baştan söyleyeyim, aşağıdaki ifadeler genel maslahata mebnîdir; kesinlikle kişisel değildir…

Bismillâh… Eûzü billâhi en-ekûne mine’l-câhilîn…

Koronadan sakındırma olur da, fitnecilikten olmaz mı?! Fitnecilik de bir tür virüstür. Fitne kazanını karıştıranlar, fitne ateşini körükleyenler; gıybetçilik ve iftirâcılıkta çığır açarak, şeytanın en çok sevdiği şey olan araların bozulmasına, düşmanlıklara, ayrılıklara ve kargaşalara sebep olduklarını bilsinler!..

Fitneci ne yaparsa yapsın, nereye giderse gitsin başarılı olamaz ancak kendine zulmeder, iflâsa ve cehenneme koşar!

Bugüne kadar benimle herhangi bir kardeşlik, dostluk, arkadaşlık, akrabalık gibi bir gönül bağı olmayıp da, beni tanımadan, uzaktan uzağa arkamdan aleyhimde konuşan kimselere hakkımı helâl etmiyorum! İllâ en yeşâAllah… Allah'ın dilemesi müstesnâ...

Ben, prensip olarak ne kadar dirâyetli olsam da, bir o kadar da affetmekten ve başı ve sonu açısından iyilikten yanayım. Yani her hâlükârda iyiliği ve iyi insanları  seviyorum. Fitneci, polemikçi ve patavatsız kimselerden haz etmediğim doğrudur!

Hayatım boyunca yanıma gelip de helâllik isteyen ve af dileyen birkaç kişi olmuştur. Hamdolsun bu konuda Rabbimin yardımının emârelerini üzerinde gören bir kimseyim. Benimle helâlleşmek isteyenlere hakkımı helâl etmiş olsam da, mü’minin izzet ve şerefini hiçe sayarcasına gıybet ve iftirâ eden kimselerin helâlleşmeye muvaffak olup olamayacaklarını ancak Allah bilir! Nefsinin yoluna giren kişi zaten bunu yapamaz, nefsine yediremez! O halde bu gidişat çok tehlikelidir! Çünkü kul hakkına giren kimse, bir taraftan da İslâm'a zarar vererek Allah'ın hakkını ihlâl ederse; ben affetsem bile, dilerse Allah ona hesap sorar!

Bilelim ki, aralarında gönül bağı olan kimseler, kardeşlerinin aleyhinde asla konuşmazlar ve konuşulmasına da müsâade etmezler. Gözden de gönülden de uzak olan kimselerin aleyhte konuşmaları ise, kendilerini ancak iflâsa, müflisliğe götürür. Fitnecilikten, gıybetçilikten ve müflislikten sakındırmak adına Allah rızâsı için ıslâh ve te’dîb amaçlı bu nasihati yapmayı bir sorumluluk biliyorum.

Fitnecilik o kadar büyük bir cehâlet ve gaflettir ki, fitneci, hiç tanımadığı hatta sevmediği kimselere sevaplarını verip ödeşmeye çalışır, fitnesi ve mefsedeti sevabından büyükse de gıybetini yaptığı, zulmettiği mü’minin günahlarını yüklenerek, günahına günah katar ve böylece müflis olarak cehenneme atılır. Allah'ım, sen bizi koru!

Nefsimizi dizginlemek ve rûhumuzu dinginleştirmek için büyük bir fırsat olan şu ibretlik koronayla mücâdele günlerinde bari ölümü, âhireti, hesabı, azâbı, mîzânı, sırâtı, cennet ve cehennemi hatırlayıp, kötü huylarımızdan vazgeçmeye çalışalım! Bari şu günlerde uslanalım!

Ey Müslümanlar! Vallâhi siz hidâyet ve istikâmet üzere olursanız, mü’minler sizi sever. Lütfen, sevimsizlik yapmayın; sevimsiz ve itici olmayın! Tafsîlî ve tahkîkî iman edin, o zaman göreceksiniz bu sözlerin doğruluğunu!

İman ettiyseniz, artık atın câhiliyyenin kötü amellerini, kötü ahlâklarını! Vazgeçin artık geçmişteki kötü huylarınızdan! Ümmet, Müslüman görünümlü ama İslâm’ı ve teslimiyeti güzel olmayan kimselerden çektiği kadar kimseden çekmemiştir! O halde, imanınızı tashîh etmenizin hatta tahkîkî iman etmenizin, “Müslim” ve “Muhsin” olmanızın zamanı gelmedi mi?

Bir kimseyi veya amelini sevmiyorsanız; aranızda gönül bağı olmayan kimse hakkında atıp tutacağınıza, hiç değilse sevmediğiniz o kimseden uzak durun, sevdiklerinizle yaşayın! Allah selâmet versin.

Hikmetli bir söz ile bitirelim. Teblîğ, ıslâh ve maslahat adı altında gıybetçilik ve fitnecilik yapan arkadaşlar! Sizi, -varsa sahîh imanınız-, inanın, imanınız kadar seviyoruz, ifsâdınız kadar da size acıyor, ıslâhınızı diliyoruz!

Dost olan, dostluğun anlamını bilen ve dostluğa çağıran acı söyler… Aslında söz çok tatlıdır ama maalesef ki nefislere acı gelir! Bu da, nefsî hareket etmekten ve nefs-i emmârenin etkisi altında olmaktan kaynaklanır!

İsnâdı hasen veya zayıf ama anlamı sahîh olan bir Hadîs'te geçtiğine göre; akıllı kimse nefsini dizginleyip ölümden sonrası için sâlih amel işleyendir. Âciz kimse ise, nefsini hevâsına tâbi kılıp, yani nefsinin arzu ve isteklerine uyarak bir hayat yaşayıp, Allah'tan hayır uman ve cenneti isteyendir (Bkz: Tirmizî, 2459; İbn-i Mâce, 4260).

Ne kadar hoş bir ifade! Nefsini dizginleyip sâlih amel işlemek! Demek ki, nefsi dizginlemeden sâlih amel işlemeye muvaffak olmak mümkün değildir! Nefsine hâkim olana bu Hadîs'te "akıllı" denmektedir. Akıllı olmayan kimse de Hadîs'te "âciz" olarak geçmektedir. Evet, nefsine hâkim olamamak ve sâlih amel işleyememek bir âcizliktir. Nefis tezkiyesi (tezkiyetü'n-nefs) yapmayan, aksine nefsini azdırmak için sâlih amellerden kaçan kimse bir anlamda akılsızdır! Rabbim, akıllı, akl-ı selîm mü'minlerden eylesin. Âmîn.

50- ARTIK İSTESEN DE GİDEMEZSİN!

10-20 yıldır tanıştığımız, biliştiğimiz, bir zamanlar az veya çok görüştüğümüz eşimize dostumuza, kadîm arkadaşlarımıza karşı kardeşlik hukukunu ihlâl ettik, sıla-i rahmi, istişâreyi ve nasihatleşmeyi bıraktık, kendi kabuğumuza ve kendi dünyamıza çekilip, İslâm’ın pratiğini kendi akıl süzgecimizden geçirip şekillendirdik, hikmetsiz bilgi, kültür, birikim ve ahlâk yığınlarıyla kendi hevâmızın arzu ve istekleriyle, nefsimizin yönlendirmesiyle iç içe bir yaşam tarzını tercih edip mü’minlerin kardeşler olduklarını ve birbirlerine karşı mes’ûliyetleri olduğunu hayatımızdan ve hâfızamızdan sildik, bu husustaki uyarıları önemsiz, tâlî veya lüzumsuz görüp duymadık, düşünmedik, “sohbet bitse de gitsek” havasında bir psikoloji ortaya koyduk, bütün hayırların temeli ve esası olan Tevhîd, vahdet ve uhuvvet konularının önem ve önceliğine ısrârla dikkat çeken Müslümanların uyarılarına onlarca yıl kayıtsız kaldık, dünya, mal, makam, şöhret, itibar, lüks ve rahatlık peşinde koşmayı kendimizce daha önemli işler saydık, aynı apartman içinde komşumuz olan kimseleri bile yılda bir bayram ziyâretlerinde anca görebildik, o bayramda da görüşme imkânı olmazsa yıllarca birbirimizi hatırlamadık, özlemedik, aramadık, sormadık, dert(li)lerimizle dertlenmedik, derdimiz İslâm ve kardeşlik değilmiş gibi hareket ettik, mü’minler, bir azası rahatsız olduğunda diğer uzuvları da rahatsız olan ve geceyi huzursuz ve ateşli şekilde geçiren bir bedenin azaları gibi olmaları gerekirken, biz kardeşlik, sevgi, saygı ve sorumluluğun çok gerilerinde kaldık, uhuvvetsiz bir kardeşlikten, nefsîlikle birlikte “biz” den, Tevhîd’siz vahdet’ten, ilimsiz ve tahkîksiz bilgilerden söz etmenin felsefe yapmak, edebiyat parçalamak ve duyarsızlığı bahanelerle örtbas etmeye çalışmak olduğunun farkına varamadık, dünyada ne hedeflere vardık ama maalesef garip, yetim, öksüz, muhtaç ve fî sebîlillâh’ta dünya menfaatlerine değil, hayırlara koşan ve Allah’a davet eden kardeşlerimize varamadık/gidemedik, evini teşrîf edip de gönlünü almamız gereken kardeşlerimizi uzaktan eleştirip suçlayarak kalplerini kırdık, haklarına girdik, hikmet, sağduyu ve tecrübeden yoksun söylemlerle ihtilâf, husûmet ve düşmanlıkları artırdık, Allah’ı zikretmekle meşgul olması gereken dillerimize -tartışmakla, kardeşlerimizin gıybetini yapmakla, bilmeden iftirâlar etmekle, hakkında ilmimiz olmayan polemiklere girmekle- zulmettik, evet kendimize de kardeşlerimize de haksızlık ettik, Allah’ın lütfettiği sayılamayacak kadar o nimetlerin, zenginliklerin, fırsatların, gençliğin, sağlığın, boş vaktin farkına varamadık, bunları hep kendimiz için, kendi istediğimiz gibi kullandık hatta canımız ciğerimiz olan, olması gereken kardeşlerimize vakit ayırmadık, onlara gitmeye, dertlerini sormaya, sıkıntılarına merhem olmaya, nasihat etmeye, nasihat almaya, istişâre etmeye, sevgi, dostluk ve kardeşliği paylaşmaya gelince hep meşgul olduk, bir türlü müsait olamadık, burnumuzun ucundaki kardeşlerimize gidemedik, onlarla musâfaha edemedik, onlara sevgi ve hasretle sarılamadık, yıllar bu şekilde gelip geçerken, Allah bir virüs gönderdi, o virüs sadece bizim mahalleyi veya sizin şehri değil, tüm dünyayı sardı, artık birbirimize gidemiyoruz, sıla-i rahim yapamıyoruz, kardeşlik adına yapılabilecek binlerce hayırlardan uzak kaldık, hayat içinde istemdışı karşılaştığımız kişilerle öylesine yaptığımız tokalaşmaları bile özledik, evimizden dışarı çıkamıyoruz, onlarca yıldır yapmadığımız sıla-i rahimleri ve ziyâretleşmeleri artık istesek de yapamaz hâle geldik!

Evet, takvâ sahipleri müstesnâ, toplumun genel görüntüsü bu idi!..

Sonra Allah âdeta amelimize uygun bir karşılık verdi ve terk ettiğimiz birçok hayırları yapma imkânını şu süreçte elimizden aldı. Bu durumdan ibret alıp, nâm-ı hesâbımıza birçok dersler çıkarmalıyız. Onların en önemlilerinden biri de, kardeşliğin ihlâlinin farkına varmamızdır. Müslüman, yanındaki, yakınındaki, muhitindeki görüp görüştüğü kardeşlerine karşı sadâkat ve vefâ duyguları içinde olması gerektiğini artık bu süreçten sonra anlamalıdır.

Yakınına vefâ etmeyenin, uzağa hayrı olmaz! Burnunun ucunu göremeyen kimsenin, uzağı görebileceğini düşünmek bir gaflettir. Önce yakınlarımız… Önce kadim dostlarımız… Önce arkadaşlarımız… Önce komşularımız… Önce tanıştığımız, görüştüğümüz hatta bir bardak çay içip, birbirimizin yüzüne bir kez bile olsa tebessüm ettiğimiz kimseler… Uzaktakiler veya tanımadığımız kimseler daha sonradır, belki imkânımız açısından uzaktakilere özel sorumluluklar daha azdır ve nisbîdir. Zira öncelikler arasında dahi öncelikler vardır. Sistematik şekilde önceliklerimizi grafikleştirsek, sorumluluklarımızın ne kadar büyük olduğunun farkına varacağız. Herkes kendi yakınlarına sorumluluklarını îfâ ederse yani herkes evinin önünü süpürürse, başkasının evinin önünü süpürmek bir başkasının işi olmaz! Bu sorumluluk alanını, suya atılan bir taşın etrafında, gittikçe genişleyen hâleler oluşturması ve o hâlelerin gitgide iyice büyüyerek gözden kaybolması şeklinde olduğunu söyleyebiliriz.

Şu korona günleri, kötülüklerden korunma, günahlardan arınma, tevbe ve istiğfâr etme günleri olmalıdır. Bu süreçte ferdî sorumluluğumuzun, “kendini bilen insan” deyimi içindeki mündemic anlamlar çerçevesinde, âdeta bütün insanlığı düşünmek gibi önemli olduğunu anlayıp, boş söylemleri, hikmetsiz ve başkalarını suçlayıcı konuşmaları, polemikleri ve patavatsızlıkları terk edip; daha duyarlı, hassâs, prensipli, çalışkan, mütevâzı, oturaklı ve mahzûn olmalıyız. Ayrıca zararlı arkadaşlıklara ve mânevî virüsler kapmamıza neden olabilecek sosyalleşmelere son verip, hak ve hayır ehline yakın olmalıyız. Kendimizin, ehlimizin ve sevdiklerimizin hayrı için fitne, bid’at ve fesâddan bütün gücümüzle uzak durmalıyız!

Bilelim ki, oturup kalktığımız kimselere dikkat etmezsek, kötü insanlar yakınındakilere kötü örnek olurlar, kötü örneklik ve kötülük de bir nevi virüs gibi salgındır, yaygındır ve çok zararlıdır. Kişi arkadaşının dini üzeredir. Yani sonuçta arkadaşına benzer. Bakın insan topluluklarına, toplumların veya grupların iyi veya kötü ahlâkları asgarî müşterekte birbirlerine benzemektedir. Taşkın insanların arkadaşları taşkın, hilm ve hikmet sahibi insanların arkadaşları da mutedil ve vasat olmaktadır. Bilelim ki, herkes âhirette tâbi oldukları kimseler ve arkadaş gruplarıyla birlikte haşredilecektir. O halde dostluğun ve kardeşliğin önemini anlayalım! Dostluk ve kardeşlik adına hiçbir amacı ve ameli olmayan kimselerin tek dertleri hevâ-ü hevesleri peşinde koşmak olacağından, kötülükte ısrâr eden bu kimselerden uzak duralım!

Sıla-i rahim yapanlar, eşini dostunu ziyâret etmeyi şimdiden nasıl da özledi değil mi? Bunu ancak kardeşliğin hukukunu gözetenler; sevginin ve vefânın ehli olanlar anlayabilirler! Uhuvvet, sadâkat, vefâkârlık, sıla-i rahim, infâk ve ihsân gibi taraklarda bezi olmayanlar, salâh ve ıslâh ile işleri olmayıp habire fesâd ve ifsâd ile uğraşanlar bu hisleri anlayamazlar! Allah anlatsın inşâAllah!

Yâ Rabbi, beni/bizi, Sana hâs ve hâlis kul, Rasûlüne lâyık ümmet eyle. Bizleri, ferdî ve ailevî sorumluluklarını bilen ve kardeşlik hukukunu gözeten sâlih kullarından eyle.

NOT: Olumsuz sıfatların betimlenmesi esnasında kullandığımız nefs-i mütekellim mea'l-ğayr sıyğası olan "biz" zamiri ve üslubunda, söz konusu kötülüklerden uzak olan kimseler müstesnâdır. O cümlelerde toplumun ekserîsisin ihmâlini ifade etmek adına tağlîb yaptık. Rabbim bizleri o kötü sıfatlardan korusun!

51- TAVSİYE ETTİĞİM DÖRT MEÂL!

Arapça bilmiyorsan, bir Âyetin meâline bakarken, şu dört meâli birlikte karşılaştırmalı şekilde okumanı tavsiye ederim: Elmalılı’nın orijinal meâli, Ö. Nasûhî’nin meâli, H. Basrî Çantay’ın meâli ve B. Eryarsoy’un meâli… İlk üç meâl, meâller içinde nisbeten en iyi denilebilecek niteliklere sahiptir; zira meâl yapanların belki yüzde doksanının zorda, darda, tereddütte kaldığında bakmaktan müstağnî olmadığı üç meâldir. Hatta çoğu meâl, kelimeleri sadece anlamdaşlarıyla değiştirerek, sözüm ona meâl yazmışlar ama yer yer pek çok yanlışlar da yapmışlardır! Saydığımız dört meâlin dördüncüsü olan B. Eryarsoy'un meâli ise, gerek Arapça'ya, gerekse de Türkçe ifade ve üsluplara riâyet bakımından göz ardı edilemeyecek bir niteliğe sahiptir.

B. Eryarsoy hakkında birkaç cümle sarf etmek gerekirse; kendisini şahsen tanımıyorum ama tercüme tekniklerimizin birbirine çok yakın olduğu bir kimse olduğunu söyleyebilirim. Hatta sarîh, açık ve düz bir Arapça cümleyi onun nasıl tercüme ettiğine bakmadan tercüme etsem, yüzde doksan, bazen yüzde yüze yakın aynı tercümeyi yaptığımıza çoğu kez şâhit olmuşumdur. Bu nedenle kendisi için hidâyet duaları ederim, selâmet dilerim. Ben her vesîleyle dua ederim. Başta hidâyet duası olmak üzere, rahmet, âfiyet, selâmet, esenlik duaları…

Çoğu kimse bilmez, bilmemeleri de normaldir çünkü günümüzde Arapça bilenler maalesef ki çok azdır. Arapça bilen azınlığın içinde tercüme ilminden anlayan ve deneyimli olan daha da azdır. Arap dilinin belâğatını bilse dahi, tercüme yaptığı dilin, örneğin, Türkçe’nin belâğatını, edebiyatını ve selîkasını bilen kimse daha daha azdır! Bu durumda elbette çoğunluk, kaliteli tercümenin farkına varamaz. İlginçtir ve anlaması güçtür ama bir kimse Arapça eserler dahi verse, durum böyledir! Çünkü anlamak ayrıdır, anlatmak ayrı! Fıkhetmek ayrıdır, fıkhettirmek ayrı! Açıklamak ayrıdır, özetlemek ve i’câzen söylemek ayrı!

B. Eryarsoy, “yiğidi öldür ama hakkını yeme” kâbilinden kaynak eserlerin tercümesinde de yakın geçmişteki çevirmenlere nispetle oldukça kaliteli çeviri yapmaktadır. Bu cümleleri, inşâAllah bazıları “hatasız, mükemmel” diye anlamazlar. Diğer taraftan, bazı kimselerin tercümelerini incelediğimizde, Arapça, Usûl, Belâğat, Sünnet vs. bakımlardan pek çok hataları -fazla aramadan görmek- mümkündür.

O halde, meâl tercihinde edebiyat parçalayanı ve sana güzel geleni tercih etmen çok yanlış bir tutum ve anlayıştır! Zira Kur’ân meâlinde, süslü cümleler kurmak değil, metne sâdık kalarak, hasbelkader Yüce Rabbimizin merâmını en doğru şekilde Türkçe’ye veya a’cemî dillere çevirmek esastır.

Âcizâne, Fâtiha, Bakara, Nebe, Nâziât ve bazı kısa sûrelerin meâllerini yaptım. Yıllardır meâlleri de incelerim. Birçok kimsenin “çok güzel” dediği meâllere çoğu zaman bakmam bile! Nasıl çeviri yaptığını merak etmem! Neden? Çünkü ilme, usûle ve hikmete riâyet etmediklerini önceki incelemelerimden bilirim. Piyasadaki meâllerin karakteristik özelliklerini bilmeden, rastgele meâl okumak, Allah korusun meâlciliğe götürebilir. Kur’ân meâlini okumalıyız ama bir elimizde de tefsîr kitapları olmalıdır. Zira Kur’ân’ın muhkemâtı da vardır, müteşâbihâtı da… Mücmeli de vardır, mufassalı da… İlmî tahsîli olmayan kimsenin meâl yapması asla câiz değildir! Piyasadaki meâlleri yapanların ilim talebiyle ne kadar ilişkisi vardır dersiniz?!

Netice olarak; Kur’ân’ı metninden okuyacağız, Arapça bilmiyorsak, gönül istiyor ki, en kısa zamanda öğrenelim. En azından, biz öğrenmediysek bile, çoluk çocuğumuzun öğrenmesi için çırpınalım. Arapça bilmiyorsak “meâlcilik”, biliyorsak da “zâhirîcilik” yapmayacağız! Âyetleri temel tefsîr kitaplarına mürâcaat ederek anlamaya çalışacağız. Bundan sonra da anlamadığımız hususlar varsa, nokta atışı mesâbesindeki hikmetli sorularla o meseleyi ehlinden öğreneceğiz. Kelâmî ve felsefî münâkaşaların içine girmeyeceğiz! Mü’minlerin yolu olan, Sünnet’e ittibâ ve ümmetin imamlarına uyma yolundan yani sırât-ı müstekîm’den sapmayacağız! Aklımıza, mantığımıza, nefsimize, hevâ ve heveslerimize göre bir din algısı oluşturup da, “ben yaptım, oldu” kâbilinden câhilce bektâşîlik yapmayacağız!

NOT: Lütfen, “şu meâl nasıl?” diye soru sormayalım! Böyle bir soru ihtiyacı hissedenler, yazımızı tekrar okusunlar! Biz burada tecrübeye dayalı olarak bir tavsiyede bulunduk. Gereksiz bir polemiği amaçlamadık; hatta patavatsızlık anlamındaki polemiği hayatımız boyunca hiç sev(e)medik! Hamdolsun…

Doğrular Allah’tan; kastetmediğimiz yanlışlar veya sürç-ü kalem var ise, o da nefsimizdendir. Rabbim, yazdıklarımızda ve yaptıklarımızda şeytana bir pay vermesin.

52- ISRÂR ETME!

ISRÂR EDECEKSEN DE, İNFÂKTA ET, HAYIRLARA VESÎLE OLMADA ET, HAYIRLARA KOŞMADA ET, HAYIRLARDA ÖNE GEÇMEDE ET!

Bu paylaşımı, özel mesajla muhabbet etmek isteyip de, isteğine olumlu karşılık verilmediğinde, çocuk gibi “isterim de isterim” dercesine ısrârla mesaj atan ve atmaya devam eden arkadaşlara ithâf ediyorum… Unutmayalım, sizin boş vaktiniz, başkalarının çalışma, ibâdet ve meşguliyet vakti olabilir!

Sosyal medyada veya telefonda olur olmaz muhabbet etmeyi sevmeyen müstesnâ insanlar şu zamanda pek kalmamış sanırım! Sıla-i rahim yapmaya, nasihat etmeye, ilim öğrenip İslâm’ı anlatmaya, davet yapmaya, Müslümanların dertleriyle dertlenmeye, insanların hidâyetleri için çırpınmaya, hayır yarışlarında öne geçmeye, Müslümanların izzet ve şereflerini savunmaya, fitnecilere ve gıybetçilere “sus!” demeye, hayra vesîle olmaya gelince açılmayan, âdeta 'lâl' kesilen nice ağızlar, nefislerinin istediği şeyleri konuşmaya gelince, hatip kesiliyorlar! Sanırım tam burada, “Allah’ım Sen bizi koru” dememiz gerekiyor!

Her zaman derim; ne zaman konuşacağını, ne zaman susacağını, ne kadar konuşacağını, ne kadarından vazgeçeceğini bilmek yani dile sahip olabilmek büyük bir fazilettir, erdemdir, oturaklılıktır, hikmettir…

İnsanlara bakın, çoğunun ömrü konuşmakla geçiyor! Günde ortalama sekiz saat konuşan/yazışan/geyik yapan kimse altmış yıl yaşasa, yirmi yıl boyunca sürekli konuşmuş demektir! En az sekiz saat da uyuduğunu düşünürsek, bu kimse ömrünün yirmi yılını da uyuyarak geçirecektir. Geriye sadece yirmi yıl kalmaktadır. Sizce bu yirmi yıla bütün sorumlulukları sığdırmak mümkün olabilir mi? Hem de yemek, tuvalet, dinlenme, maîşet temini, eş dost ziyâreti gibi insânî ihtiyaç ve istirâhat molalarının olduğunu düşündüğümüzde!.. Üstüne üstlük mü dersiniz, altına altlık mı dersiniz bilmem ama nefsini dizginlemeyen kimselerin, nefislerinin peşinde koşma adına daha ne zevkleri ve yönelişleri olacağını, hatta tırnak içinde söylemek gerekirse, bu tür bir kimsenin nefsinin arzularına uymaya daha nicelerini de zorlayacağını ve kötü örnek olacağını tahmin etmek güç olmasa gerektirir! Tırnak içindeki bu durum aslında hepsinden kötüdür. Uyanık olmak gerekir!.. Devam edelim… Bu kimsenin hayatındaki boşa geçirilen yılları çıkarırsak, bu kişi kulluk adına, âhiret adına, sorumluluklar adına, tevbe, istiğfâr, salâh, ıslâh, teallum, ta’lîm, terbiye ve nefis tezkiyesi adına dünyaya gönderilme amacını ne zaman yerine getirecektir?!

Resme bütünlük içinde baktığımızda tablo bu değil midir? Emin olun, bu şekilde bir gaflet içinde şeytan ve nefs-i emmâreleri tarafından aldatılan ve oyalanan insanların iman, ibâdet ve sorumluluk adına geriye birkaç yıl değil, birkaç gün değil, belki birkaç dakikaları bile kalmayabilir! Zira ölüm ânındaki küfürden tevbe ve iman teşebbüsü asla kabul edilmeyecektir. O anda Firavun bile iman etmeye kalkışmadı mı? Dünyanın bütün zâlimleri, şirk ve küfür sahipleri, son nefesini vermeden önce bu sahnenin içinde rol almaya ve mü'minlerden olmaya kalkışsalar da, bu, beyhûde bir hamle olacaktır! Aman dikkat, son pişmanlık fayda vermez!

O halde diyoruz ki, gaflet uykusundan uyanalım! Kendimize gelelim! Geniş düşünmesini öğrenelim! Dünya ve âhiret dengesini kuralım; dengeli insan olalım! Üzerimizdeki ölü toprağını silkeleyelim ve kefen gibi üzerimize çektiğimiz yorgana bir tekme atıp kendimize gelelim ve "daha ben ölmedim” diyelim! Böylece, nefsimizi dizginleyip, ölümden sonrası için sâlih amel işlemeye azmedelim! Kimseye gölge etmeyelim; gönül kırmayalım, gönül yapalım, inşâAllah Hakk Teâlâ katındaki hayırları kapalım! Ama sadece Allah’a kulluk ve ibâdet edelim; başta nefis, şeytan, tâğûtlar ve putlar olmak üzere, hiçbir kimseyi ve hiçbir şeyi O’na ortak koşmayalım! Vesselâm.

53- 1 SORU 1 CEVAP:

KARNINA TAŞ BAĞLAYAN O NEBΒNİN, YEMEĞE DOYMAYAN ÜMMETİ OLDUK!

Ana yemek, ara sıcak, tatlısı, sütlüsü, acısı, ekşisi ve envai çeşit yiyecek ve içeceklerle ömür geçiren kimseler, Peygamberimizin karnına taş bağlaması ânındaki hissiyatını anlayabilirler mi? Bu kimselerden bazıları, gün gelir, “Peygamber karnına taş bağlamadı, o bir deyimdir” bile demezler mi?!

Allah’a hamd, Rasûlüne salât ve selâm olsun…

Bir kardeşimin, “esselâmu aleyküm ve rahmetüllâhi ve berakâtüh Yusuf hocam. Rabbimden sıhhat ve âfiyet diliyorum. Paylaşımlarınızdan ve ölçülü vasat menhecinizden ailecek çok istifade ediyoruz. Çevremizi de faydalandırmaya çalışıyoruz. Rabbim sizler gibi ilim ehli olan müminlerin sayısını arttırsın” dedikten sonra; bir Profesör’ün, Hadîslerin tercümesinde titizlik gösterilmesi gerektiğine yönelik bir açıklamasını göndermiştir…

O yazıda söz konusu Profesör, bu düşüncesine şöyle bir örnek vermiştir… Peygamberimizin Hendek savaşı esnasındaki hâli anlatılan Hadîs’te geçen, ثُمَّ قَامَ وَبَطْنُهُ مَعْصُوبٌ بِحَجَرٍ ifadenin, “daha sonra karnına taş bağlanmış olarak ayağa kalktı” şeklinde değil, “sonra çok aç olduğu halde ayağa kalktı” biçiminde tercüme edilmesinin gerektiğini söylemiştir. Çünkü Arap Dili ve Edebiyatı’na göre, karna taş bağlamanın bir deyim olduğunu ve bunun kinâye ettiği anlamın ise “çok acıkmak” olduğunu ifade etmiştir. Hadîs’e bu şekilde anlam verirken de, yaşanmış târîhî gerçekleri, Sîret-i Nebî’yi, Meğâzî kitaplarını, İslâmî temel eserleri, onların şerhlerini ve bu hususa ümmetin ortak yaklaşımını ve kabulünü bir tarafa atarak sadece lügate dayanarak ve akıl yürüterek bir anlam vermiştir!

Çoğu zaman uyardığımız şey aslında budur! Âyet ve Hadîslere ya sadece Arapça bilgisiyle anlam verip, temel kaynakları dikkate almamak ya da modernist yönelişin bir sonucu olarak akıl ve felsefe yoluyla Âyet ve Hadîslere “şu mecâzdır, şu semboliktir, şu hakikattir, şu tarihseldir…” gibi işkembe-i kübrâ’dan ve kafa-yı suğrâ’dan anlamlar vermektir. Bu şekilde salt akla uyulacak olursa, hakikat olanlara ‘sembolik’ denir, ‘mecâz’ denir, ‘kinâye’ denir. Mecâz olana da ’hakikat’ denir. İşte Ehl-i Sünnet’e uymama noktasında, tam burada ‘ta’tîlcilik’ (Muattıle) ya da ‘tecsîmcilik’ (Mücessime) ve ‘teşbîhcilik’ (Müşebbihe) fırkalarına bir yöneliş ortaya çıkar. Oysa işin en güzeli ve doğrusu, her şeyi ehline bırakmaktır. Neden, Sünnet’e uyduğumuzu söyleriz de, o Sünnet’i, Ehl-i Sünnet imamlarının nasıl açıkladığına bakmayız? Ehl-i Sünnet imamlarına uymaz, imamlık taslarız?!

Soru soran kardeşimize verdiğim kısa cevap ise aşağıdadır…

Ve aleyküm selâm ve rahmetüllâh kardeşim. Âmîn ecmeîn. Rabbim duandaki hayırların bir mislini de sana versin.

Soruya gelince; Prof'un tercüme hakkındaki bazı sözlerinde doğruluk payı var ama verdiği örnek açısından, “metni şöyle tercüme etmek gerekir” sözü yanlıştır ve bu yanlış üzerinde deverân eden muhabbetler de gereksiz bir polemiktir! Çünkü Hadîs'te geçen, ثُمَّ قَامَ وَبَطْنُهُ مَعْصُوبٌ بِحَجَرٍ ifadesi; "sonra da (Nebî) karnında taş bağlı olduğu halde ayağa kalktı" (Buhârî, 4101) demektir. Bunu Hadîs'in râvîsi söylediğine göre, Ashâb, Nebî aleyhisselâm'ı, ayağa kalktığında, karnına taş bağlanmış halde görmüşlerdir. Karna taş bağlamak, şiddetli açlıktan dolayı olsa da, Peygamberimiz gerçekten karnına taş bağlamıştı. Gerçek olan bu hâdiseyi sadece, taş bağlamanın sebebi olan "şiddetli açlık" ile veya bu ifadenin bir deyim olduğu ile sembolize ederek tercüme edip, Peygamberimizin gerçekten yaptığı bir davranışı tercümeye yansıtmamak, Nassların metinlerindeki anlamları gizlemek olmaz mı? Doğru tercümeden kastedilen bu ise, inanın bu, genel çerçevede “doğru tercüme” değil, “tahr’ıf” olur!

Bir Usûl kâidesini hatırlatalım.

الْأَصْلْ فِى الْكَلاَمِ الْحَقِيقَةُ

Anlamı: “Kelâmda asıl olan hakikattir (hakikî anlamdır).” (Mecelle, 12. Md)

Tabii ki kelâmın lafzını asıl anlamdan çeviren bir delîl-i sârif veya karîne-i sârife olmadığı sürece!..

Bu profesörümüz hangi delile veya karîneye dayanmıştır? Bir deyime mi?! Peki, Hadîs’teki lafzın o deyim anlamında kullanıldığına da bir delil göstermesi gerekmez mi? Hem de aksine deliller pek çok iken, hakikatin aksine delil mi olur?! Tekrar söylüyoruz… Kelâmda, sözde aslolan hakikattir, asıl anlamdır, sözden anlaşılan mânâdır. Aksi takdirde insanlar birbirlerinin sözlerine sembolik ve kinâyeli anlamlar verirler, “hava bulutlu” desek, “bana ördek dedin” derler! Bilelim ki, bir kimsenin söylediği açık ifadeler müstesnâ, o sözlere “şunu demek istedi” kâbilinden yaklaşımlar ki, buna lâzimu’l-kavl denir yani lâzimî anlamlarla sözleri tefsîr etmek ve insanları itham etmek, âlimlerin icmâ’ı ile delil de değildir. Bu açıklamalar, Usûl açısından meselenin önemi anlaşılsın ve insanlar birbirlerini de, Nassları da iyi anlasınlar diyedir.

Son olarak şunu da söyleyelim. Prof’un örnek verdiği Hadîs metni hakkında İbn-i Hacer ve sâir muhaddisler, Peygamberimizin karnına gerçekten açlıktan dolayı taş bağladığını ifade etmişlerdir. Bunun yanında, yani bu gerçeği kabul etmenin sonrasında da, karna taş bağlamanın hikmetini dahi açıklamışlardır. Bunun nedeni ise, aşırı açlıktan dolayı midesi çekilen kimsenin, sırtının kamburlaşıp, belinin büküleceğidir. İşte karna taş bağlayıp, üzerine de kuşak sarıldığı takdirde sırt doğrulmuş olur. Bu noktada, deyime deyimle cevap vermek bâbından söyleyelim. Halk arasında "açlıktan beli bükülmek" deyimi de çok kullanılır.

Sözün geldiği bu noktada Peygamberimizin de başka bir Hadîsini hatırlatalım:

Hadîs'in râvîsi, Mikdâm b. Ma'dîkerib'dir.

Nebî aleyhisselâm buyurdu:

مَا مَلأَ اٰدَمِيٌّ وِعَاءً شَرًّا مِنْ بَطْنٍ بِحَسْبِ ابْنِ اٰدَمَ أُكُلاَتٌ يُقِمْنَ صُلْبَهُ فَإِنْ كَانَ لاَ مَحَالَةَ فَثُلُثٌ لِطَعَامِهِ وَثُلُثٌ لِشَرَابِهِ وَثُلُثٌ لِنَفَسِهِ

“Âdemoğlu karnından daha kötü bir kap doldurmamıştır. Oysaki Âdemoğlu için belini doğrultacak birkaç lokma yeterlidir. Şayet mutlaka (biraz fazla) yemesi gerekiyorsa, o zaman (midesinin) üçte birini yemek, üçte birini su, üçte birini de nefes için ayırsın.” (Tirmizî, 2380)

Görüleceği üzere, bu Hadîs’te aşırı açlıktan dolayı belin büküleceği hükmü vardır. Açlığın giderilmesi de, beli ikâme etmekte yani doğrultmaktadır.

SübhânAllah! Peygamberimizin dediğini iyi anladık mı? Birkaç lokma beli doğrultur; bu da aslında Âdemoğluna yeter demektedir. Sen biraz fazla yiyeceksen, midenin üçte birini doldur, zira üçte birini de mutlaka bir şeyler içerek dolduracaksın. Diğer üçte biri de tıkanmaman, gevşeyip tembelleşmemen, yan gelip yatmaman yani nefes alıp hayırlara koşman ve dik durabilmen için gereklidir!

Son olarak söylemek gerekirse; hepsi olmasa da, maalesef ki kimi akademisyenler, Nasslara yaklaşırken mecâz’ı kabul etmezler, sıkıştıklarında da birçok şeyi sembolik ve mecâzî görürler! Allah hidâyet versin.

Allah'a emânet olun kardeşim.

54- TİCÂRETE DÂİR KISA İKRÂMLAR…

Ticâret, besmele, hamd ve şükür üzere olmalıdır.

√ Ticârette sermaye ve kâbiliyyetten daha önemli olan şey, mânevî erdemlere sahip olmaktır. Yani ticârette asıl olan maddiyat değil, mâneviyattır.

√ Sermaye olmadan da bir şekilde işgücü, yetenek, tecrübe veya ihtisâs faktörleriyle ticârî ortaklık kurulabilir ama kâbiliyet olmadan ticâret yapılamaz.

Ticâret, helâl ve temiz rızık kazanma vesîlesidir, Allah için bir ibâdettir.

Ticâret, Peygamber mesleğidir. Onun için ticâreti Peygamberimizin Sünnetine uygun şekilde yapmak, Ashâb-ı Kirâm’ın ticâret şekline bakmak gerekir.

Ticâret -sanıldığı ve yapıldığı gibi- borca batmak ve devamlı borçlu olmak değildir! Böyle hareket edenlerin kasasına bin girse, bin bir çıkar.

Gelirin gideri karşılayamamasının en temel nedenlerinden bazıları, tedbîrsizlik, tevekkül ve şükür azlığı, isrâf ve savurganlık yani tek kelimeyle bereketsizliktir!

Bereketten mahrûm olan bir tâcir, ticâretin harmanı olan günlerde, haftalarda, aylarda ve mevsimlerde bile gülmez, şükredemez; mütemâdiyen “borçlar çok” der!

Ticârette ve sosyal hayatta borçlanmak câizdir ama ticârette borçlanmak, Ali’nin külâhını Veli’ye giydirmek hiç değildir!

Ticârette karşılığı olmayan yani karşılanamayacak borçlara girmek tehlikeli sularda yüzmek ve sonu kestirilemeyen bir maceraya atılmak demektir!

Borçtan korkmayan, kul hakkından ve tüyü bitmemiş masumların haklarına girmekten korunamaz!

Ticârette “karşılığı olan borç” deyimi, mecbur kalındığında, arabayı, dükkânı, evi veya satılabilecek ne varsa onu satmak zorunda kalmak asla değildir! Bu durum iflâsa yelken açmak ve sıfırı tüketmek demektir ki, bu şartlarda altına girilen ağır borcun karşılığının olduğu söylenemez! İnsanı ekonomik ve psikolojik yönden bitiren borç, insanın omuzlarında taşınamayacak kadar ağır ve büyük bir yüktür! Bu yük, ferdî, ailevî, sosyal hayatı da, mânevî hayatı da derinden etkiler!

Ticâret on kazanıyorsan, yirmi liralık proje geliştirmek değildir!

Ticâret, tezgâhına koyduğunu ve sattığını bilmektir. Kârını, zararını, arzını, talebini, piyasanı, hesabını, iktisâdını, şükrünü ve infâkını bilmek; isrâftan ve açgözlülükten sakınmaktır!

Ticâret cimrilik etmeden para tutabilmektir. Unutmayın, herkes para tutamaz! Kimi elini tümden açar savurganlık yapar; kimi de pintilik eder, varyemez amcalık veya varyemez ablalık yapar! Asıl olan ise, infâk ile iktisâd dengesini kurmaktır. İnfâk, iktisâd olmadan yapılamaz; iktisâd et ki, infâk edebilesin ve başkalarına el açmayasın!

Ticâret tedbîr, teennî, şükür, iktisâd ve infâk üzere hareket etmektir.

Ticâret, ev için, iş için ve Allah yolunda tasadduk için üç kumbara edinip, Allah’ın verdiklerinden şükür makamında tasadduklar ederek, darlık, zorluk, sıkıntı ve rûhsal bozukluklardan selâmette ve âfiyette olmaya vesîle hayırlı ve bereketlerle dolu bir meslektir.

Ticâret kanâatkâr olmaktır; açgözlülük etmemektir.

√ Ticâret fırsatçılık etmemektir, müşteriyi av gibi görmemektir.

Ticâret dar ve zor zamanlarda veya gerekli olduğu düşünülen kritik anlarda dostlarla istişâre etmektir.

Ticâret parayı, konforu ve rahat yaşamı sevenlerin icrâ edeceği bir meslek değil; ancak ehil olanların yani ticâreti bilenlerin, doğru sözlü, dürüst, güvenilir ve vicdanlı olanların yapabileceği bir uğraştır.

55- DÜRÜST TİCÂRET YAP!

Rabbim, geçmiş yıllarda bana -hiçbir sermayem olmamasına rağmen- ticâret yapma fırsatı vermişti. O'na şükürler olsun. Sâbit bir yerde çadır açıp, dükkân havasında, huzurlu bir ticâret yaptım. Ta ki belediye gezici ve sâbit seyyarları kaldırma, onlara müsâade etmeme kararı alana kadar! Ben ticâreti seven biriyim. Tabii ki dürüst ticâreti. Dürüstçe yapılmayan ticâretten ne kadar haz etmediğimi sanırım anlatamam! Bu nedenle, ticâret yerimizin adı hiç isim aramadan "Dürüst Ticâret" olmuştu. Ticâret piyasası genellikle fırsatçılardan ve menfâati/kârı kendine yontan çıkarcılardan oluştuğu ve bazıları da bizi tanımadığı için haklı olarak ilk başlarda güvensizlik yaşarlardı. Biz de kartımızı uzatıp, "bizim ticâretimizin adı dürüst ticârettir. Dürüstlüğe aykırı veya sizi aldatıp yanıltmaya yönelik en ufak bir şikâyetiniz olursa, gelin, bir çayımızı için, varsa bir şikâyetiniz ve mağduriyetiniz, sizden özür dileyerek telâfi ederiz. Telefonlarımız da orada mevcut" der, kartımızı uzatırdım.

İstisnâlar dışında gerek tanıdıklarımın ve gerekse de tanımadığım kimselerin ticâret anlayışları nedeniyle müşterilere acırdım! Hatta bizde olmayan bir şeye ihtiyaçları olduğu zaman tanıdığım bir kimseye bile yönlendiremezdim; çünkü onun, bu kişinin ihtiyacını karşılarken veya bir şey satarken çok yüksek fiyat çekeceğini bildiğim için, o mağduriyete sebep olmak istemezdim! Isrâr eden olursa da, "pazarlık yapmadan mal alma veya elindeki malı verme" derdim.

SübhânAllah. Hudeybiye musâlahasından sonra müşrikler, Müslümanların dürüst ticâretlerinden, doğru kişiliklerinden ve güzel örnekliklerinden etkilenip dalga dalga İslâm'a giriyorlardı. Hatta müşriklerin ileri gelenleri bu durumdan, gidişattan endişe edip de anlaşmayı bozdukları iki yıl zarfında, daha önce bi'setten Hudeybiye anlaşmasına kadar geçen 19 yıllık süreçte iman edenlerin sayısının neredeyse iki katı kimse Müslüman oluyordu. Yanlış duymadınız. O iki yıllık sulh ve barış döneminde daha önce 19 yılda iman edenlerin neredeyse iki katı kimse İslâm'la şerefyâb oldu. Akılla çözebiliyorsanız, orantı üzerinde tefekkür edin! Bu, Müslümanların güzel ahlâkları ve temiz ticâretleri ile İslâm adına güzel örneklikten başka bir şey değildi! Şimdi âhir zamanda ise oturup çay içtiğimiz bir Müslümanın tezgâhına ve dükkânına müşteri göndermeye korkar olduk! Allah'ım, rahmetini, mağfiretini ve lütfunu dileriz.

56- UFO İDDİALARININ DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ!

'Uzaylı' denen şey insan ve cin gibi akıllı ve şuurlu bir varlık ve 'ufo' da onların kullandığı esrarengiz uzay aracı demek ise, uzaylı diye de ufo diye de bir şey olmadığı kanâatindeyim. Evrende insanlar, cinler, melekler, hayvanlar, bitkiler ve cansız varlıklar bulunmaktadır. Rabbimiz bunlardan bahsetmiş, uzayda herhangi bir gezegende yaşayan bizim gibi akıllı başka bir canlı türünden bahsetmediği gibi, bu hususta delâlet-i zannî bir Nass bile yoktur. Yüce Rabbimiz, dünya gezegeninin yaşama elverişli kılındığından bahseder ama başka bir dünyanın varlığından bahsetmez! Buradan da başka gezegenlerin, yaşama elverişli olmadığı sonucu çıkar!

Gözlerimizle göremediğimiz cinlerden bile bahseden Yüce Rabbimiz, uzayda veya farklı gezegenlerde yaşayıp koloniler kuran, bilim ve teknik üretebilen ve gözle de görülebilen insandan ayrı canlılar olsaydı, onlardan evleviyetle/öncelikle bahsederdi. Nasslarda مَنْ فِى السَّمٰوَاتِ "göklerde olan kimseler" ifadesi ile akıllı varlıklar olan meleklere ve cinlere dikkat çekilmektedir. Bu ifade bazı yerlerde ise مَا فِى السَّمٰوَاتِ "göklerde olan şeyler" biçiminde genelde cansız varlıkları ifâde eden مَا "mâ" edatı ile geçer. Bu edat bazen canlı varlıklara da şâmil olabilmektedir.

Kanâatimiz, insanların zaman zaman görüp de ufo (dünya dışı nesne, uzay gemisi, uzaylı) sandıkları şeyler, ışık hüzmesi veya göz yanılsaması değilse, onların cinler olması, ihtimâl dâhilindedir. Nitekim cinlerin farklı sûretlere girebilme yeteneklerinin olduğunu bilmekteyiz.

Hiç şüphesiz, akıllı ve şuurlu olarak yaratılan cinler ve insanlar ancak Allah'a ibâdetle mükelleftirler. Yaratılış gayeleri budur! Şayet, insan ve cin gibi akıl ve fikir sahibi olup da imtihân edilen canlı türü olsaydı, Rabbimiz ondan bize haber verirdi. Zira akıllı olmak kullukla mükellef olmanın şartıdır. Ancak melekler günah işlemeyen bir fıtratta yaratılmışlardır. Uzayda aklı başında bir canlı türü bulunup, bilim ve teknoloji bakımından dünyalılardan kat be kat ileride olup da hayvanlar gibi imtihândan âzâde yaşamaları düşünülemez. Zira canlı-cansız, akıllı-akılsız her mahlûkun bir yaratılma amacı ve yaratılış fonksiyonu vardır. Ayrıca ahsen-i takvîm’de yaratılan ve yaratılmışların en mükemmeli olan insandan daha gelişmiş ve daha üstün, akıllı ve şuurlu bir canlı türlü nasıl tasavvur edilebilir?

Ufo iddialarının Şer'î bir delili olmadığı gibi, birçok yönden ma'kûl da gözükmemektedir. İnsanın aklına farklı şeyler gelmiyor değil! Ama onlar da ispat ister. İspatsız, delilsiz "kim ne derse desin, ben buna inanıyorum" kolaycılığını tercih edenlerden farklı olarak Müslüman, "eğer doğru söylüyorsanız delilinizi getirin" yaklaşımını ortaya koyar. Bu hususta bu tavır, en azından ma'kûl bir yaklaşımdır. Ama yüzlerce ma'kûl yaklaşım da ortaya konulsa, hakikat nazarında o ma'kûl görüşlerin de kendi aralarında bir eliminasyona girecekleri ve ispat edilemeyenlerin elenip atılacağı ve yok olacağı unutulmamalıdır.

Hemen söyleyelim. Kim neye inanmak istiyorsa inanır ama delil olmazsa öylesine inanır, vicdanı bu inanıştan teskin olmaz. Vicdânen ikna olmadığı o şeyin doğruluğunu kendisine bile ispat edemez. Bu düşünceye inanmak istemesi ayrı bir şeydir! Ama bilgi ve inanış boyutuyla içine sinmez.

Objektif olarak bir fikir jimnastiği yapalım... Bu konuda akla en yakın gelen şeyin, ufo zannedilen görüntülerin cinlerle bir alâkasının olduğu düşüncesidir. Akla en uzak veya günümüz bilimi açısından kabulü zor kabul edilebilecek yorumun ise, o uçan daireye benzeyen şeylerin zamanda yolculuk yapan insanlar olabileceğidir.

Zamanda yolculuk! Akıl ve bilim bir noktaya kadar bazı şeyleri imkânsız görmese de, bu hususun imkânsıza yakın olduğunu insan söylemeden edemiyor. Şu âna kadar örneğine dâir insanlığın bilinçaltında ve tarihinde tek bir numûnesi olmayan bir varsayım, dünyanın sonuna geldiğimiz şu âhir zamanda nasıl kabul edilebilir?

Fakat ön yargılı olmamak adına varsayımlar üzerinde biraz yürümeye çalışalım. 

Bilelim ki, zamanın ötesine bir saniye geçmek için bile saniyede 300 bin km hız yapan teknolojik bir araca sahip olmak gerekmektedir. Bir saniyelik zamanı yakalayıp, mevcut zamandan bir saniye öteye gitmek için veya zamanın ötesine/ötelerine geçmek ve böylece adım adım zamanda geleceğe doğru yolculuk yapmak için her saniyede 300 bin km hız yapan, o hıza ulaşan bir taşıt olması gerekir. Bu bile yetmez! Çünkü zamanın birkaç saniye önüne geçmekle zamanda yolculuk imkânsızdır. Yüz yıllar sonrasına gidebilmek için, her saniye başına 300 bin km'lik hıza sahip bir taşıtın -uzaylı faraziyesine istinâden- gezegenler arasında atmosfere ve radyasyona takılıp buharlaşmadan binlerce yıl sonrasına gelip tekrar geldiği yere sâlimen dönebileceğini kabul etmek gerekmektedir!

İnsanların veya varlıkların zaman boyutundan bütünüyle çıkmaları, zamandan münezzeh olmaları mümkün değildir. Ama zaman içinde kalarak, zamanın ötesine geçme, mevcut zaman boyutunda ilerleme varsayımı en azından ışık hızını yakaladıktan sonra mümkün olabilir. Bu düşünceyi, Einstein’in ‘görecelik’ teorisine dayandırabiliriz. O da, mesafe ve zamanın mutlak olmadığıdır. Elbette zaman kavramı, melekler ve cinler açısından izâfîdir; yani standart değildir. Bunun nedeni, onların hızından kaynaklanmaktadır. Bilimsel teoriye göre de, hareket hâlinde saatin, hareket eden o cismin hızıyla ilişkili olduğu kabul edilir. Yani hareket hâlindeki saat, hareketsiz saatten daha yavaş çalışır. Teorik olarak bu, zamanda yolculuğun mümkün olduğunu ortaya koyuyor. Tabii ki, çok hızlı bir uzay gemisine sahip olunduğunda! Birçok şeyler bilindiğinde ve gerekenler düşünülerek çok ileri düzeyde bir teknoloji ortaya konulduğunda! O teknolojinin de azizliğine uğranmadığında! Zira teknolojik hatalar ma’rûftur!

Hepimiz biliyoruz ki, bu konular satırlara sığmayacak şekilde karmaşık meselelerdir. Bütün her şeyin yolunda gittiğini ve ışık hızına yakın bir araç yapılabildiğini farz edelim. Bu durumda da uzaylıların o araçla dünyaya nasıl gelecekleri, nasıl bir geliş ve gidiş rotası izleyecekleri, bu hususta rehberlerinin ne olacağı sorusu akla gelmektedir. Çünkü o geminin uzayda, kara deliklerin çekim alanlarından kurtulması, atmosfer ve radyasyon tabakalarında erimemesi, toz buz olmaması için ekstra teknolojilere de ihtiyaç olduğu unutulmamalıdır. Bilim adına düşünmek güzeldir ama bilimin ve aklın verileri çerçevesinde… Bir teori ma’kûl olmadan, bilimsel olamaz!

Şimdi de dünyada insanların zaman yolcuğu faraziyesine bakalım… Hz. Süleyman’ın yaşadığı dönemi esas alacak olursak, Allah daha iyi bilir, o devir günümüzden üç bin yıl öncesidir. O zamandan günümüze doğru zamanda yolculuk yapabilen ve saniyede 300 bin km hız yapan bir ufonun geldiğini farz etsek, üç bin yıl ileriye, zamanın ve çağların ötelerine gidebilmesi için hızı hiç eksilmeyecek ve yakıtı veya enerjisi yeterli olacak, üç bin yıllık zamanda her saniyede 300 bin km hız yaparak günümüze gelecek ve aynı mesafeyi, dönmek için tekrar kat etmek zorunda olacak! Bilimsel varsayım bir yana, bu faraziyenin ne kadar güç olduğunun farkında mıyız?

Hz. Süleyman döneminden örnek vermemiz, ona verilmiş büyük mülkün bir parçası olarak, ona bahşedilmesi aklen mümkün olan zamanda yolculuk edebilmesi ihtimâline yönelik bir yorum sanılmamalıdır! Yüce Rabbimiz mu’cize olarak Peygamberine ne dilerse onu bahşeder! Nitekim onun zamanda yolculuk yapmış olabileceğine delâlet veya işâret eden Nasslar da bulunmaktadır. Bu hususta geniş ma’lûmât almak isteyenler için, Mehmed Alagaş’ın “2012 ve İki Deniz Arası” adlı kitabını tavsiye edebilirim. Çok ilginç şeylerle karşılaşacağınızı söyleyebilirim.

Dolayısıyla bizim buradaki yorum ve tahlillerimiz insanlığın ulaştığı teknik seviye ile alâkalıdır.

Evet, ma’lûm bir ışık gerçeği vardır. O ışığın da bir hızı vardır. Işık hızı bir anda dünyanın bir ucundan diğerine ulaşabilmektedir. Fakat dünyadan milyonlarca, milyarlarca, trilyonlarca hatta trilyarlarca ışık hızı mesâfede gezegenlerin, yıldızların ve galaksilerin olduğunu unutmayalım. Cinler de ateşten yaratıldıkları ve ışıkla da bir akrabalıkları bulunduğu için bir anda dünyanın diğer ucuna gidebilmektedirler. Hatta gökyüzünde çok uzak mesâfelere bile ulaşabilmektedirler. Peki, cinler mi yoksa ışığın hızı mı daha hızlıdır diye düşünsek; ikisinin aynı olduğunu da varsayabiliriz. Cinlerin ışık hızından daha hızlı olduğunu da düşünebiliriz. Çünkü cinler akıllı varlıklar oldukları için manevra kâbiliyetleri onları daha da hızlandırıyor olabilir. Allah en iyi bilendir.

O halde sonuca gelelim. Ufolarla ilgili iki varsayımdan biri, cinler âlemiyle alâkalı enstantaneler düşüncesi. Diğeri ise zihin açısından daha aşkın bir görüş. O da, onların zamanda yolculuk yapan geçmişten gelen insanlar olabilecekleri varsayımıdır. Ne dersiniz, bunu geçmişte başaranlar olmuş mudur dersiniz?

57- LÛT KAVMİNİN HELÂKİ!

3500-4000 yıl önce yaşamış, Hz. İbrâhîm’in erkek kardeşinin oğlu yani yeğeni ve kendisine ilk inanan olan Hz. Lût aleyhisselâm’ın kavminin tamamı bu suçu işlememişti. Nasıl işlesinler ki, daha önce hiçbir kimse tarafından icrâ edilmemiş hatta insanların akıl ve hayallerine dahi gelmemiş olan bir hayâsızlığı bir anda insanların çoğunun benimsemesi ve işlemeye cür’et etmesi çok zordur. Muhtemelen kavmin çoğunluğu da bilfiil bu ahlâksızlığı işlememişti. Hz. Lût’un karısının muhbirlik yaptığı gibi, çoğu bu çirkinliğe destek vermiş veya sessiz kalmayı tercih etmiştir. Lût’un kavminin sayısı ile bu suçu işleyenlerin sayısı arasında bazı rivâyetlere göre uçurum vardır.

Hz. Lût’un gönderildiği kavim, daha önce hiçbir beşerde ve hiçbir yaratıkta görülmeyen, Âdemoğullarının bilmedikleri, Sedum halkı -la’netullâhi aleyhim- yapana kadar da insanların akıllarından bile geçmeyen -erkeklerin erkeklere şehvetle yanaşması biçiminde- bir fuhşiyatı türetmişlerdi.

Muharref Tevrât’a göre, azap melekleri geldiğinde Hz. Lût, iyi insanlar hatırına kavminin helâk edilmemesini dilemiş; kavminde on iyi kişi varsa, helâk edilmeyecekleri kendisine ifade edilmiş ama on tane iyi kişi çıkmamıştır. Hz. Lût’un -karısı hâriç- Lût’un ailesi (Hz. Lût ve iki kızı) dışında Müslüman bir aile yoktu (Bkz: A’râf: 83; Zâriyât: 36).

Çok da itibar edilemeyecek söylentilere göre, o müşrik kavimden 80 bin kişi, sabahında helâk edilecekleri gecede teheccüde kalkmışlardı. Rabbimiz buna rağmen o kavmin üzerine sabah vakti azap gönderdi. Üzerlerine gökten taş yağdırarak onları yerle bir etti. Ahlâksızlıkta sınır tanımayan o arsızları Yüce Allah recm etti!

O şenî’ fiili işleyenler kavmin tamamı olmamasına rağmen Yüce Allah hepsini helâk etti. Çünkü diğerleri de bu kötülüğe ses çıkarmıyorlar, “bize ne!” diyorlar, belki de “her koyun kendi bacağından asılır” diye düşünüyorlardı. Birçoğu da onlara yardım ediyordu. Çünkü bilindiği gibi bu çirkin fiille bilfiil alâkaları olması mümkün olmayan kadınlar da erkeklerle birlikte helâk edilmişlerdi. Böylece azap hem kötülüğe bulaşanlara hem de o kötülüğe sessiz kalıp nehy-i ani’l münker yapmayanlara topluca hak oldu! Zira kötülüğe engel olmamak ve toplumun pisliğe batışını seyretmek, pisliğe batanlarla birlikte batmak demektir!

Tarih boyunca helâk edilen toplumlarda da olduğu gibi, insan başlıca bu iki sebeple helâk olur. Toplumsal ve alenî olarak işlenen suç ve günahlarda sadece bireysel olarak kötülükten uzak durmak yetmez. Kötülüklerden ve kötülerin amellerinden berî olmak, kötülüğü elle veya dille değiştirmek, bunlara güç yetmiyorsa, hiç değilse kalple buğzederek ve o kötülük ortamından ayrılarak îmânî duruşu ortaya koymak gerekir. Bu, var olan imanın amele dönüşmesi ve amele yön vermesi demektir. Mü'mince tavır budur!

Hâssaten Lût kavminin amelinden, umûmen de helâk edilen bütün kavimlerin amellerinden ve âhir zamanda ortaya çıkmış kötülüklerden Yüce Allah’a sığınırız.

58- UYAN EY GÖZLERİM GAFLETTEN UYAN!

Çağ: 16. asır... Bir sabah vakti Osmanlı Sultanı III. Murâd uyanmış ve sarayın penceresinden dışarıya bakmıştı. Ortalığın aydınlandığını ve sabah namazı vaktinin çıktığını görünce çok üzülmüş ve günümüzde de meşhûr olan "Uyan ey gözlerim gafletten uyan!" adlı şiiri yazmıştır.

O şiirden bir bölüm:

"Bu dünya fânîdir, sakın aldanma,

Mağrûr olub, tâc-u taht’a dayanma,

Yedi iklim benim deyu güvenme,

Uyan ey gözlerim gafletten uyan!

Uyan uykusu çok gözlerim uyan!.."

Bugün namazı zâyi eden, dünya işlerine ve ticârete dalıp, öğleyi ve ikindiyi vaktin çıkmasına ramak kala, tavuğun yerden yem gagalaması gibi hızlı hızlı kılıp, ne okuduğunu bilmeyen ve düşünmeyen nesil! Bak, III. Murâd senin deden! Namazı kaçırınca nasıl üzülüp de nefis muhâsebesi yapıyor?

Yazdığı şiirle dört buçuk asır öncesinden sesini sana duyuruyor: "Namazını ihmâl etme" diyor! "Ben, namazımı kaçırdıktan sonra tâc-u tahtım olsa, yedi iklim benim olsa, ne fayda" diyor! "Sen de, gâfilce, ticârette üç kuruş fazla kazanacağım, şu anda müşterinin akın ettiği an; namaza mı gidilir, vakit daha çok deme" diyor!

İsterseniz, ibret nazarıyla tarihe seyr-i nazar edelim, çok ötelere gidelim... İsrâîloğullarının Cumartesi günü avlanmaları yasaklanmış ve bu yasakla imtihân edilmişlerdi. Ama imtihân bu ya, Cumartesi olunca, yaşadıkları yerdeki sahillere balıklar akın akın geliyorlardı. Tüccârın hayalinde gördüğü çil çil altınlar, deste deste paralar misâli, onlar da balıklar sahillerde rahatça cirit attıkça dayanamıyorlardı. Ortada bir problem olmamasına rağmen, bu duruma kendilerince bir çözüm aradılar. Oysa o çözüm değil, hile idi! Allah'a karşı isyân idi!

Neki, n'aptılar? Cuma akşamından sahillere balık ağlarını kurdular, Cumartesi olduğunda sözüm ona avlanmadılar ama tezgâhı bir kere kurmuşlardı. Müşteriler akın akın geliyorlar, kasaları nasılsa doluyordu. Onun için tezgâhın başında beklemeleri de gerekmiyordu. Bu şekilde Cumartesi'yi avlanmadan (!) geçirip, Allah'ın 'Cumartesi avlanma yasağı' emrine itaat ettiler! Pazar olduğunda sabah erkenden hem de şafakla birlikte evlerinden çıktılar. Namaz kılmak için cemaate koşmadılar tabii ki. Ağlarının yanına hücum ettiler. Cumartesi günü kıyıya gelip de hileyle avladıkları balıkları topladılar. Böylece av yasağına uyduklarını söyleyerek, hâşâ Allah'ı aldatabileceklerini sandılar!

Bazen insanın yapması gereken veya terk etmesi gereken sorumluluklarının olduğu anlarda nefsine hoş gelen şeyler ona göz kırpabilir, nefsine sevimli gelebilir! Tıpkı İsrâîloğullarının bu misâli gibi! Rabbimiz bu olayı bize, sakınalım diye anlatmıştır... Unutmadan söyleyelim. Bu azgın kişilere ne mi oldu? Yüce Allah onları aşağılık maymunlara çevirerek cezalandırdı! Ya şuur olarak insan ama sûret/görüntü olarak maymun oldular ve üç gün sonra da ölüp gittiler. Ya da Yüce Allah onlara bundan daha kötüsünü verdi. Onlar, görüntü olarak insan gibi gözüktüler ama maymun tabiatına çevrildiler. Yani onların görünüşleri insandı ama aslında maymun karakterinde idiler. Bu, kendileri için büyük bir azap idi. Tabii ki sadece dünya hayatında! Bir de cezanın âhiret tarafı vardı! Bu şekilde belâlarını buldular!

Sakındırmak için, bir misâl daha verelim... Aynı İsrâîloğullarına sığır ve koyunların iç yağları haram kılınmıştı da (Bkz: En'âm: 146), onlar bu yağları satıp parasını yiyorlar ve "biz bu hayvanlarını yağlarını yemiyoruz ki" diyorlardı! (Bkz: Buhârî, 2236, 4633; Müslim, 1581; Tirmizî, 1297; Ebû Dâvûd, 3486, 3487; İbn-i Mâce, 2167; Nesâî, 4256, 4669)

Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdu:

قَاتَلَ اللّٰهُ الْيَهُودَ، لَمَّا حَرَّمَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ شُحُومَهَا جَمَلُوهُ ثُمَّ بَاعُوهُ فَأَكَلُوهَا

"Allah Yahûdîleri kahretsin! Çünkü Allah onlara hayvanların iç yağlarını haram kıldığı zaman, onu erittiler ve sattılar. Sonra da onun bedelini yediler." (Buhârî, 4633)

Bu Hadîs Kütüb-ü Sitte'nin yani altı Hadîs Kitabının hepsinde de geçmektedir. Diğer yerler için Bkz: Buhârî, 2236; Müslim, 1581; Tirmizî, 1297; Ebû Dâvûd, 3486, 3487; İbn-i Mâce, 2167; Nesâî, 4256, 4669.

Hilekârlık bir toplumun karakteri olmayagörsün, o zaman onlar Allah'ı bile aldatabileceklerini sanır hâle gelirler!

O halde sen de her nerede olursan ol, Allah'a ibâdeti ve namazı unutma, te'hîr etme, zâyi etme; huşû'lu şekilde namazını muhâfaza ve ikâme et! Unutma, sen namazını korumazsan, Allah da seni korumaz ve sana yardım etmez! Seni kendi hâline bırakır, Allah'a ibâdete tercih ettiğin o hayırsız paracıklarınla kalırsın! Hâlbuki Allah sana yardım etmedikten sonra tâcın, tahtın, iktidarın, çevren ve şöhretin olsa, ne fayda!

Rabbim, rızânı, rahmetini, mağfiretini ve lütfunu dileriz.

59- GERÇEK ANLAMDA EHL-İ SÜNNET OLAN İMANI SAHÎH MÜSLÜMAN NE HÂRİCÎ'DİR NE MÜRCİE!

Müslüman ne Hâricî'dir ne Mürcie! Ne aşırıdır, ne gerici! Müslüman ne önüne geleni eleştiren, kınayan, suçlayan ve dışlayandır ne şakşakçı, "aferin, poh poh, çok yaşa"cı, ne de "ne olursan ol, yine gel"cidir!

Müslüman'ın İslâm dışında, İslâm'ın izin vermediği ve İslâm'ını bozan bir mensûbiyeti olamaz! Allah iman ehline "Müslim" adını vermiştir. Gerçek mü'minler bu isimle izzet bulurlar ve şerefyâb olurlar.

İfrât ve tefrît'e sapmadan dengede olmak; ilm-i nâfi', fıkh-ı sahîh ve iman sahibi olmakla ve Sünnet-i Seniyye'ye, Sâbikîn-i Evvelîn'e, müctehid ulemâ'ya ve Ehl-i İslâm'ın yoluna uymakla mümkündür. Ehl-i İslâm'ın yolu da Sırât-ı Müstekîm'dir ki; o yol da, fıkhı ve pratiği yönüyle Kur'ân ve Sünnet'e hakkıyla uymayı gerektirir.

Bunlar olmazsa, kişi aklının, fikrinin, hevâsının, şehvetinin veya insî ve cinnî saptırıcıların peşine düşüp, şirk ve dalâlet yollarına girer. Oysa gerçek Müslüman'ın i'tikâdı da, fikirleri de, fiilleri de, tavır ve davranışları da, ahlâkı da, meyl ve teveccühleri de hatta yüzü ve bakışı da güzeldir, nûr ve hikmet doludur.

Rasûl'ün Sünnetinden sapıldığı noktada insan, Ğulât-ı Havâric (Hâricîlerin aşırıları) veya Ğulât-ı Mürcie (Mürcie'nin aşırıları) arasında kendini bulabilir! Bunlar ve bu tür gruplar da i'tikâdî bidatler içindedirler. Din adına din dışılıkları savunan, şirk, küfür ve ilhâd fırkalarıdır. Bazı doğruları olsa bile!..

Dosdoğru yol ise, Ehl-i Sünnet ve'l Cemâat'in yoludur.

Ehl-i Sünnet âlimlerinin görüşleri arasında şâzz, zayıf, mercûh veya merdûd görüşlerin bulunması, Ehl-i Sünnet için bir leke değildir. İslâm'ın, ulemâ'ya tanıdığı meşrû dairede fikir ve görüş belirtme özgürlüğünün yani ictihâd salâhiyetinin bir sonucudur. Tanınmış bir hak sebebiyle de kimse kınanmaz! Hata etmek ise insana özgüdür. Önemli olan, bile bile hata etmemektir. Hata edenlerin en hayırlıları da, hatadan dönenler ve hata üzerinde ısrâr etmeyenlerdir. Ulemâ'nın ictihâd ettikleri hususlarda nasıl temkînli ve takvâlı davrandıklarını ve "doğruyu en iyi Allah bilir" diyerek işin başında ve sonunda hakka teslim olduklarını unutmamak gerekir. Zira eleştiri insâf sınırlarını aşarsa, cevabı hak etmez!

Bilelim ki, İslâm tahkîk'i emreder. Ehl-i Sünnet'in menhec ve usûlü de zaten tahkîkâta uymak, yanlış görüşleri reddetmektir.

Kendisi hatasızmış gibi, ulemâ'nın yanlış görüşlerini listeleyip, "işte Ehl-i Sünnet'in görüşleri" diyen veya "işte Ehl-i Sünnet budur" diyen kimse hem yalancıdır, hem de iftirâcı! Çünkü onlar, Ehl-i Sünnet olan bazı âlimlerin hata ve yanılgılarıdır. Onların hata olduklarını da yine Ehl-i Sünnet ulemâsı ortaya koymuştur. Belirli çağlarda yaşayıp da hata eden o âlimlerin bizzat kendileri, bilmeden yanlış yaparlarsa, onlardan berî olduklarını, Hakk Teâlâ katındaki hakka iman ettiklerini ve ancak doğrulara teslim olduklarını mütemâdiyen belirtmişlerdir ve belirtmektedirler. Daha ne yapsınlar?! Peki, bütün bunlardan sonra geriye ne kalıyor, polemikten gayrı?! Bir de gün batıdan doğuncaya veya can boğaza gelinceye kadar açık olan hidâyet yolu! O yolun müntesiplerine selâm olsun!

60- GEL MÜSLÜMAN OL!

Sen, 'Müslümanım' diyenlerin hepsinin Müslüman olduklarını sanmaya devam ettiğin sürece, gerçek İslâm ile müşerref olamazsın!

Aç Kur'ânı ve Hadîs kitaplarını!..

Bak, Peygamberimizin temiz Sünnetine ve yüce ahlâkına!..

Arkanı dönme, yüzünü dön ve bir bak, Ashâb-ı Kirâm'ın şeref ve kahramanlık tablolarına!.. Sahâbe hayatından tablolarla gıdalanmadan, Batı'nın ve bâtılın pis, kokuşmuş, arsız ve rezâlet ahlâkıyla vallâhi ancak aşağıların aşağısına yuvarlanırsın!

Sen hiç duymadın mı ve duyup da korkudan ürpermedin mi, أُولٰئِكَ كَالْأَنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ "onlar dört ayaklı hayvanlar gibidir. Hatta daha da sapıktırlar" (A'râf: 179) İlâhî fermânını?!

Sen hiç okumadın mı şu Kelâm-ı İlâhî'yi:

أَمْ تَحْسَبُ أَنَّ أَكْثَرَهُمْ يَسْمَعُونَ أَوْ يَعْقِلُونَ إِنْ هُمْ إِلاَّ كَالْأَنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ سَبِيلاً

"Yoksa sen, onların çoğunu dinler ve akıl erdirirler mi sanırsın? Onlar ancak hayvanlar gibidir; hatta onlar yol bakımından (hayvanlardan) daha da sapıktır.” (Furkân: 44)

Ve şu Âyeti?!

أَفَتُؤْمِنُونَ بِبَعْضِ الْكِتَابِ وَتَكْفُرُونَ بِبَعْضٍ فَمَا جَزَاءُ مَنْ يَفْعَلُ ذٰلِكَ مِنْكُمْ إِلاَّ خِزْيٌ فِى الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَيَوْمَ الْقِيٰمَةِ يُرَدُّونَ إِلٰى أَشَدِّ الْعَذَابِ وَمَا اللّٰهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ

“…Yoksa siz Kitâbın bir kısmına inanıyorsunuz da bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden böyle yapanların cezası, dünya hayatında rezil olmaktan başka bir şey değildir. Kıyamet gününde de azabın en şiddetlisine uğratılırlar. Allah yaptıklarınızdan asla gâfil değildir.” (Bakara: 85)

Ve de şunu?!

إِنَّ الَّذِينَ يَكْتُمُونَ مَا أَنْزَلْنَا مِنَ الْبَيِّنَاتِ وَالْهُدٰى مِنْ بَعْدِ مَا بَيَّنَّاهُ لِلنَّاسِ فِى الْكِتَابِ أُولٰئِكَ يَلْعَنُهُمُ اللّٰهُ وَيَلْعَنُهُمُ اللَّاعِنُونَ

"Gerçekten, indirdiğimiz apaçık delilleri ve hidâyeti, Biz Kitap’ta insanlara açıkça bildirdikten sonra gizleyenler var ya; işte onlara hem Allah lânet eder hem de bütün lânet ediciler lânet eder." (Bakara: 159)

Bu tehdîdler kimedir ve niyedir dersiniz?

Müheddid'in (tehdîd edenin) Allah Azze ve Celle olduğu yerde korkmayan ve sakınmayan kimse hayvanların derekesine hatta daha da aşağısına yuvarlanmaz da ne olur başka?! Hem de iman ve İslâm'la melekleşmek hatta makam ve fazlet bakımından meleklerden bile üst mertebelere ulaşma imkânı varken!.. Şeytan ve dostlarıyla yatıp kalkan, amellerine uygun şekilde cehennemde de onlarla birlikte olmaktan başka ne bekleyebilir?

Allah'ı hakkıyla takdîr etmemiz, hak dini din edinmemiz ve Âlemlerin Rabbine hakkıyla kul olmamız duasıyla...

61- EVLİYÂ KİMDİR?

Velî; havada uçan, denizde yürüyen, aynı anda iki farklı yerde bulunan, hâcetleri gideren, fayda ve zarar veren, kalpten geçenleri bilen, eteğine tutunanları cennete götüren, kendisine vahiy gelen, günah işlemeyen ve lâ yüs’el olan kimse değildir. Bu tür söylemlerin çoğu ilâhlık iddiasıdır! Allah’a şerîklik iddia etmektir! En büyük şeref ise Allah’a iman ve takvâlı olmaktır. Allah’ın kullarına bu iki fazilet izzet ve şeref olarak yeter!

Rabbimiz evliyâ’nın kimler olduğu hakkında şöyle buyurdu:

أَلاَ إِنَّ أَوْلِيَاءَ اللّٰهِ لاَ خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاَ هُمْ يَحْزَنُونَ

اَلَّذِينَ اٰمَنُوا وَكَانُوا يَتَّقُونَ

لَهُمُ الْبُشْرٰى فِى الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَفِى الْاٰخِرَةِ لاَ تَبْدِيلَ لِكَلِمَاتِ اللّٰهِ ذٰلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ

“Haberiniz olsun ki, Allah’ın velîlerine hiçbir korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir de. Onlar; iman edip, takvâlı davrananlardır. Onlar için dünya hayatında da âhirette de bir müjde vardır. Allah’ın sözlerinde asla değişiklik olmaz. İşte bu en büyük kurtuluşun ta kendisidir.” (Yûnus: 62-64)

Sufîlerin de benimsediği, Hulâsatu’l Beyan fî Tefsîri’l Kur’ân adlı tefsirinde Konyalı Mehmed Vehbî, "velî" kavramını şöyle tanımlamaktadır: “Velî: İ’tikâd-ı sâlih ile i’tikâd eden, amel-i sâlih ile amel eden; evâmire imtisâl edip, nevâhîden ictinâb eden kimsedir.” Yani velî; sahîh bir i’tikâd ile inanıp iman eden, Allah ve Rasûlünün haber verdikleri istikâmette sâlih ameller işleyen, böylece İlâhî emirlere uyup, yasaklardan ve haramlardan da sakınıp uzak duran kimsedir. İşte bunlar için hem dünyada hem de âhirette müjde vardır. Bu kimseler için, Allah’ın rahmet ve mağfireti ve altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. Bu ise en büyük kurtuluşun ta kendisidir.

İman ve takvâ sahibi herkes, iman ve takvâsı ölçüsünde Allah’ın velîsidir. Allah’ın istediği şekilde iman eden, Rasûlullah’ın Sünnetine uygun amel işleyen her mü’min velîdir. Tüm insanlar bunun için yarışmalıdırlar!

62- DÜNYA VE ÂHİRET DENGESİ:

Allah’a hamd, Rasûlüne salât-ü selâm olsun.

“Ey insan! Kerîm Rabbine karşı seni aldatan nedir? O ki, seni yarattı, seni düzeltip her bir şeyini yerli yerine koydu, seni oldukça dengeli kıldı. Dilediği şekilde seni terkip etti.” (İnfitâr: 6-8)

Bu dengeyi bozmamak adına insanın ibâdetleri de çalışmaları da Allah için olmalıdır.

Evet, ‘ibâdet’ ve ‘amel’ (çalışma) bir bütünün iki parçasıdır. Dolayısıyla İslâm’da, ‘ibâdet’ âhirete giden yol; ‘çalışma’ da dünya yolu diye bir ayrım yoktur. Birbirinden ayrı düşünülemeyecek tek bir yol vardır. O yol da, ibâdetin çalışmadan, çalışmanın da ibâdetten ayrılmadığı yoldur. Yani dünyada başlayıp âhirette biten yol! İbâdeti çalışmadan, çalışmayı da ibâdetten ayrı düşünmek mümkün değildir.

Maalesef ki, geçmişten günümüze insanlık üzerinden, bu iki yolun ayrı olduğu düşünülen uzunca dönemler geçmiştir. O dönemlerde insanlar âhiret için çalışmanın dünyadan kopmaya; dünya için çalışmanın da âhiretten kopmaya neden olacağını sanmışlardır. Bu düşünce sebebiyle bazı insanlar uzlete çekilerek, dünyadan el etek çekmişler, kendilerini sadece ibâdete vermişler; bazıları da insanı insanın kurdu görürcesine yırtıcı hayvanlar gibi hayata sarılıp, dünya için çalışmayı çabalarının biricik hedefi hâline getirmişlerdir.

Bir taraftakiler dünya ile bağlarını kesip âdeta miskîn ve hırpânî halde bir hayat yaşarlarken, diğerleri ise dünyada yararlanılacak ne varsa, hepsini talan etmeye başlamışlardır.

Bir taraf rûhlarını arındırmaya yönelip bedenlerinin ihtiyacını unuturken; diğer taraftakiler de rûhlarından uzaklaşıp şehvet ve arzularının tatminine koyulmuşlar, nefislerinin köleleri olmuşlardır.

Böylece iki tarafta da denge bozulmuş ve huzur kaybedilmiştir. Bir taraf huzuru yoklukta, acıda ve atâlette ararken; diğerleri ise bedenlerini ve şehvetlerini tatminde, dünyaya çakılıp kalmakta ve daha lüks yaşamakta huzur aramışlardır.

Dünyadan el etek çekenler ne kendileri ne de insanlık için ortaya hayırlı bir çalışma koyabilmişlerdir! Dünyayı kıble edinenler ise, nefsî arzuları ve şehveti maddeyle tatmin etmekle meşgul oldukça huzurdan uzaklaşnışlardır. Beden ve rûh dengesini bozan kesimde cinsel ve rûhî hastalıklar çoğalmış, intihar hâdiseleri gün be gün artmıştır.

İnsanın dengesi bozuldukça, insan da doğanın dengesini bozmuş; yeryüzünde fesâd çıkarmaya, kan dökmeye, ekini ve nesli yok etmeye başlamıştır! Azdıkça azmış, azgınlıktan dönmek; ıslâh olmak ve ıslâh etmek yerine, azgınlıktan azgınlığa koşmuştur!

Bütün bunların nedeni, bedeni rûhtan, maddî olanı maddî olmayandan, fiziği metafizikten, pratik hayatı ahlâkî erdemlerden soyutlamaktır. Ve bilcümle, dünyayı âhiretten, âhireti de dünyadan ayrı düşünmektir. Oysa bunlar tek noktadan kaynayıp fışkıran ve tezatlık teşkil etmeyen bir bütünün parçalarıdır. Bunlardan birinin kabulü, diğerinin reddedilmesini gerektirmez, bilakis bir yönden kabul edilen bir gerçek, diğer yönden de desteklenir.

Ayrılık başkadır, aykırılık başka! Dünya ve âhiret ayrılığı, madde ve mânâ ayrılığı, görünen ve görünmeyen ayrılığı, arz ve semâ ayrılığı, beden ve rûh ayrılığı gibi…

Ayrılıktan aykırılıklar ve birbirine zıtlıklar neş’et etmez! Dünyaya yönelip âhireti unutmak ya da âhireti düşünüp dünyayı ihmâl etmek gibi!.. Yahut da rûhu arındırmaya yönelip bedenin isteklerini terk etmek veya bedenin ve şehvetin tatminiyle meşgul olup rûhu öldürmek gibi!.. Bu, yaratılış dengesini bozmaktır! Bozgunculuktan ve ifsâddan da asla huzur elde edilemez. Ne kadar çabalanırsa çabalansın!..

Bilelim ki, Allah’ın yarattığı fıtrat gereği insan yapısı bir bütündür. Bedeni, aklı, rûhu kapsayan bir bütün… Evrenin de, semâvâtıyla, arzıyla ve içindekilerle bir bütün olduğu gibi. Gökyüzündeki yıldızların ve gezegenlerin, birbirlerinden farklı olmalarına ve ayrı yerlerde bulunmalarına rağmen, kendilerine uygun bir yörüngeleri olduğu gibi. Ecrâm-ı semâviyye’deki bu ayrılıklardan aykırılıklar neş’et etseydi, evrensel düzenin bozulması ve yerle göğün alt üst olması gerekirdi. Oysa her bir varlık yaratılış amacına uygun hareket ettiği ve o amaca muhâlefet etmeyerek dengeyi bozmadığı için, evrende İlâhî bir düzen vardır. İnsan da, imtihân dünyasında, Allah’ın, fıtratına koyduğu dengeyi bozmamalı, yaratılış amacına muhâlefet etmemeli ve Allah’ın hükmüne uygun şekilde bir hayat yaşamalıdır. İşte o zaman, dengeli bir insan, Allah’a mutî’ bir kul ve mü’min olup, dünya ve âhiret saâdetine kavuşacaktır.

Konumuzu bir Âyet ve bir Hadîs ile bitirelim.

“Allah’ın sana verdiği (mallar) ile âhiret yurdunu ara. Dünyadan da nasibini unutma. Allah sana ihsân ettiği gibi sen de (insanlara) ihsân et. Yeryüzünde de fesâd isteme. Çünkü Allah fesâdçıları sevmez.” (Kasas: 77)

Enes b. Mâlik radıyallâhu anh’ın rivâyetine göre, Nebî aleyhisselâm şöyle buyurdu:

إِنْ قَامَتِ السَّاعَةُ وَفِى يَدِ أَحَدِكُمْ فَسِيلَةٌ، فَإِنِ اسْتَطَاعَ أَنْ لاَ تَقُومَ حَتَّى يَغْرِسَهَا فَلْيَغْرِسْهَا‏

“Kıyâmet kopar (kopmak üzere olur) da, sizden birinizin elinde bir hurma fidanı bulunursa, eğer onu dikmeye güç yetirebilecekse, onu diksin. (Çünkü bundan dolayı onun için mükâfât vardır.)” (el-Edebu’l Müfred, İmam Buhârî, No: 479; Müsned-i Ahmed b. Hanbel, Thk: Şuayb el-Arnaût, Âdil Mürşid ve diğerleri, Müessesetü’r Risâle, 20/296, No: 12981; Bkz: 20/251, No: 12902; Hadîs’in râvîleri sikadır; isnâdı, Buhârî ve Müslim’in şartlarına göre sahîh’tir.)

Mü’min kimse, kıyâmet koparken bile elindeki fidanı toprakla buluşturduğunda sevap kazanıyorsa, kıyâmetten önce Allah için yaptığı her bir ibâdeti ve Allah için olan her türlü ameli ve çalışması için sevap kazanmaz mı? Mü’minin her hâli gerçekten hayırdır! Vesselâm.

16 Ramazan 1441

Saat: 19:50 (İftâra 5 kala...)

63- BİR SORU ÜZERİNE...

"Apaçık şirkte olmayanı şirkle itham etmeyelim" demek Mürcie'nin görüşü değil; Selef'in, dolayısıyla da Ehl-i Sünnet'in görüşüdür. Çünkü ihtilâflı mevzular zannîdir. Zan ile de küfür hükmü verilemez. Bir meselede tekfîr eden veya etmeyen âlimlerin olması, o meselenin hükmünün İslâm'a göre de kesin olarak öyle olması anlamına gelmez. Nasıl olabilir ki? Birisi ak derken diğeri kara diyerek İslâmdışı mı konuşuyor?! Elbette ki öyle değil! Aksine, bir müctehid gerek i'tikâdî gerekse de amelî bir mevzuda kendi ilmî dirâyetiyle bir sonuca varır ve onu bazı delillere dayandırarak yorumlar. Bu yorum, yaklaşım ve çıkarım doğru da olabilir yanlış da. Bir müctehidin fetvâ verirken meseleyi değerlendirdiği çerçeve ile diğer bir âlimin değerlendirme çerçevesi ve ölçütleri aynı ve eşit olmayabilir. İki âlimin fetvâsının arka planındaki küçücük bir farklılık, ikisinden farklı fetvâların sâdır olmasına neden olur.

Fetvâlar sadece kuru bir söz değildir; ilim ve hikmet yumağıdır. Bu nedenle de verilen fetvâların mutlaka terğîb ve terhîb noktasında hikmet boyutları bulunur. Fakat avâm kimseler, meselelere ilmî olarak bakamazlar; sathî/yüzeysel değerlendirme yaparlar. Öyle olunca da, âlimlerin ne demek istediklerini, hangi çerçevede konuştuklarını, neye göre söz söylediklerini, hangi sebeplere ve illetlere istinâden fetvâ verdiklerini çoğu zaman fıkhedemezler. Bu sebeple müctehidler, ilimden anlamayan mukallid kimseler için, "delîlü'l mukallid ictihâdü'l müctehid" yani "mukallidin delili müctehidin ictihâdıdır" demişlerdir. Bunun anlamı; delilden yani Kur'ân ve Sünnetteki Nasslardan ilmî olarak anlamayan kimselerin, Nasslarda, tâbi olmaları emredilen müctehidlerin fetvâlarına dayanmalarıdır. Bir meseleyi ilmî olarak yeterli düzeyde fıkhedecek kapasitede olma durumu müstesnâdır.

Ama tabii ki bu da iddia ile sahip olunan bir mertebe değil; ilim talebi ve tahsîl yolunda kazanılan bir erdemdir. Bu anlamda, bir kimse ilme bütün vaktini vermezse, ilimden (özellikle sarîh olmayan meselelerin mâhiyetinden) bir nasibi olduğu söylenemez. Çünkü ulemânın beyanına göre; ilme tüm vaktini verene ilim az bir şey verir. İlme vaktinin az bir kısmını verene ise ilim zırnık bile vermez. Dolayısıyla tüm vaktini dünya işlerine teksif etmiş kimselerin kendilerini ilim ehli gibi görüp de müctehid beğenmemeleri, fetvâları ve mezheblerin yaklaşımlarını eleştirmeleri bu noktada koyu bir cehâlettir!

Müslümana düşen, ulemânın ihtilâf ettiği bir hususta, fetvâyı söyleyen âlime veya mezhebe dayandırarak konuşmasıdır. “Falan âlime göre veya mezhebe göre, durum budur” demesidir… Böyle yapan kimse, ihtiyâten yapacağı amelleri de sakınacağı davranışları da bilir.

Takvâ ehlinin yolu İslâm’da apaçıktır. Bir kimse günaha düşme şüphesiyle mubâhların dahi birçoğunu terk ederken; âlimlerin, “mekrûh ya da haram olabilir” dedikleri bir meseleden sakınmaması düşünülemez. Ya da “haram ya da küfür olabilir” dedikleri bir ameli işlemeye devam etmesi olacak şey değildir. Takvâ yönüyle, bu durum meselenin diğer -önemli- boyutudur. Bunlar vasat davranışlardır…

Kendini mezhebler üstü görüp de, “Ebû Hanîfe öyle demişse, ben de böyle diyorum” denilemez! Bunu yapana, “Sen müctehid değilsin; git tezgâhınla, dükkânınla meşgul ol…” denir. Dahası, bu tür kimseleri ilim ehli muhâtap almaz sadece onlara acır ve ıslâhları için dua eder. İlmi, ictihâdı, müctehidi, mezhebi ve Ulûm-u Dîniyye’yi böylesi câhilî cür’etlerle ayağa düşürmemek ve bu tür hadsizliklere izin vermemek gerekir. Selâm ve dua ile.

64- ÂLİMLERİN YETİŞMEMESİ KİMİN SUÇU?

Ebû Umâme el-Bâhilî radıyallâhu anh’tan rivâyet edildiğine göre, Rasûlullah aleyhisselâm’a biri âbid, diğeri âlim olan iki kişiden bahsedildi de, Rasûlullah aleyhisselâm şöyle buyurdu:

فَضْلُ الْعَالِمِ عَلَى الْعَابِدِ كَفَضْلِى عَلَى أدْنَاكُمْ

"Âlimin (ilim sahibinin) âbid (ibâdet eden)'e karşı üstünlüğü, benim sizin en aşağı mertebede olanınıza karşı üstünlüğüm gibidir."

Sonra Rasûlullah aleyhisselâm şöyle buyurdu:

إِنَّ اللّٰهَ وَمَلاَئِكَتَهُ وَأَهْلَ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضِينَ حَتَّى النَّمْلَةَ فِى جُحْرِهَا وَحَتَّى الْحُوتَ لَيُصَلُّونَ عَلَى مُعَلِّمِ النَّاسِ الْخَيْرَ

"Şüphesiz Allah Teâlâ, melekleri, göklerin ve yerlerin halkı, yuvasındaki karıncalar, hatta balıklar, insanlara hayrı (ilmi) öğretene mağfiret duasında bulunurlar."

İmam Tirmizî şöyle demiştir: “Ebû Ammâr Huseyn b. Hureys el-Huzâî’yi şöyle derken işittim: Fudayl b. Iyâd’dan işittim, şöyle diyordu:

عَالِمٌ عَامِلٌ مُعَلِّمٌ يُدْعَى كَبِيرًا فِى مَلَكُوتِ السَّمَوَاتِ

“Bilen (âlim), bildiğiyle amel eden (âmil) ve başkalarına öğreten (muallim) kimse gökler âleminde büyük kişi olarak çağrılır.” (Tirmizî, İlm, 19, No: 2685; Sahîhu Süneni’t Tirmizî, Mektebetü’l Meârif, 3/72, Hadîs sahîhtir.)

Bu Hadîs-i Şerîf’i yazıp tercüme ederken içim burkuldu, mahzûnlaştım, kederlendim. Rasûl'ün haber verdiği o "âlim, âmil ve muallim" mü'minlerden olmayı diledim. Sadece kendim için değil; bu hayra aç olan her mü'min için de diledim. Ne büyük müjde ve ne büyük fazilet!

İlmin ve âlimin değerini anlayamamış nesillere derim ki: Nâcizâne, hiç gurur ve kibir yapmadan; Allah için ilim taleb etmiş, etmekte olan ve fıkıhta derinleşmiş bir çocuğun bile elini öperim! Değil mi ki, onda ilim ve iman var... İlme ilgi duyan ve ilim tahsîl etmek isteyen bir çocuğa/gence -destek olmamayı, duyarsız kalmayı geçtik de-, köstek olacak bir kelime söylemeyi bile büyük gafletlerden sayarım! Fakat heyhât ki, kıyâmetin gitgide yaklaştığı şu âhir zamanda insanlar, dünya ellerinden alınacak ve dünyalıklarını kaybedeceklermiş gibi daha bir hırsla, dört elle dünyaya sarılmış durumdalar. Dünyaya rağbet ettikçe de âhireti, ilmi, ibâdeti, kardeşliği ve vefâyı unutmaktadırlar! Rabbim hâlimizi ıslâh etsin; sonumuzu hayr eylesin.

Bu Hadîs, Müslüman olduğunu söyleyen ebeveynlere ve yeni nesillere çok şeyler anlatmaktadır... Binâenaleyh, ebeveynlerin ve yeni evlenecek bütün Müslüman gençlerin, "bizim evlatlarımız acaba âlim mi yoksa âbid mi olacak?" derdinde olmaları gerekmez mi? Bu fazilet dert edinilmediğinde, yüz yıl da geçse, birkaç tane âlim veya birkaç tane âbid çıkmayacağının -çıksa da, ferdî çabaların ürünü olacağının, Yüce Allah'ın o toplumu bu ihmâlden hesâba çekeceğinin veya bu ihmâle uygun âkıbet vereceğinin- hâlâ farkına varamadık mı?

İnsanların ilimde rusûh sahibi olmalarını bir yana koyduk, Kur'ân'ı doğru okuyabilen, Allah'ın Kitâbını metninden okuyup anlayabilen Müslüman sayısı bile azdır! Dünya sevgisi o kadar baskın hâle gelmiştir ki, dünya ve içindekilerden daha hayırlı faziletlerden insanlar uzaklaşmışlar ve gaflet içinde yaşamaktadırlar. Elin adamı 3-5 tane dil öğreniyor ama biz kendi Kitâbımızı meâlen anlayacak kadar bile Arapça bilmiyoruz. Onlarca yıl geçiyor; yüzlerce veya binlerce Âyet-Hadîs bilmemiz gerekirken; mevzular hakkında birkaç tane bile Âyet-Hadîs söyleyemiyoruz! Acaba o yaşadığımız onlarca yılların her bir gününü/günlerini Âyetsiz ve Hadîssiz mi geçiriyoruz? Hem de bir öğün yemeği bile ihmâl etmezken!.. Hem de açlık biraz arttığında ve öğün biraz geciktiğinde öfke ve sinirden gözlerimiz dönüp hiçbir şeyi görmez hâle gelirken!.. Peki, neden kendimize gelip de, kalbimizi ve gözümüzü hakka açıp, Kur'ân ve Sünnet'i bir türlü görmek istemiyoruz? Acaba çoğumuz, -sözlerinin aksine- gerçekte İslâmî faziletlere dünyalıklar kadar değer vermiyor mu? Bu öyle bir kısır döngü ki, aynı atâlet çocuklara da yansıyor!  İnsan kendinin ve ehlinin hayrını istediğini söylüyor ama ilme, ibâdete, ihlâs ve takvâya büyük bir azm, istek ve kararlılıkla rağbet etmiyor!.. Kemâ fî'l-misâl ve kemâ fî'l-vâkıa!.. Söyler misiniz, bu nasıl bir istemedir?! Bunda bir tutarsızlık yok mu sizce de? Vesselâm.

65- RÂBITA!

Mürşid-i kâmil olduğu iddia edilen kimseyi, Allah'ın nûrunun aksettiği, yansıdığı bir çeşme veya bir ayna mesâbesinde görüp, o çeşmeyi veya o aynayı hayal ederek o kimsenin kalbi temizleyeceğini düşünüp, o fânî ve âciz kulu hayal etmek, onun rûhâniyetinden yardım istemek râbıtaymış!.. Ve bu, şirk değilmiş! Mürşid-i kâmil ve efendi hazretlerini ma'bûd saymadıkça, "o benim ma'bûdum” demedikçe, bu şirk olmazmış!

 Youtube’da bir videoya rastladım. Geçmişte İHL döneminde derslerimize girmiş olan bir hocamız Kon Tv’de konuşma yapıyor. Bu hocamız, “Tasavvufta Üç Temel Kavram Râbıta-i Şerîfe-Tevessül-Vahdet-i Vücud” adıyla maalesef ki bir kitap yazmış! Kitabın başlığı bile içinde ne hezeyanlar olduğunu anlamaya yeterlidir! Fe-sübhânAllah! Râbıta-i Şerîfeymiş! Vahdet-i Vücudmuş!

Neyse program sunucusu râbıta konusunu tenkîd eder mâhiyette soru soruyor ve diyor ki: “Biz, Rabbimizin bize şah damarımızdan daha yakın olduğunu biliyoruz. Acaba bu râbıta, araya birilerini koyuyor gibi mi oluyor?”

Soru ne kadar yerinde değil mi? İşte bu fıtrattan gelen sestir! Akl-ı selîm’in sesidir! Saptırıcılar tarafından bozulmadığı sürece takdîr edilmesi gereken bir sözdür!

Sunucu devamla diyor ki: “Yanlış bir şey söylüyorsam, kusuruma bakmasınlar. Ama merak ediyorum, bu, dinimize uygun bir kavram mı değil mi diye…”

Şu soruyu dinlerken bile içim cız etti. Şu güzel yaklaşımı onaylayıp, “mâşâAllah” demek varken, bu soruya ters köşe yapıp da, soranı da izleyenleri de saptırmaya çaba sarf etmenin âlemi nedir?!

Hoca buna şöyle cevap veriyor: “Allah bize şah damarımızdan daha yakındır. ‘Biz ona (insana) şah damarından daha yakınız.’ (Kâf: 16) Âmennâ ve saddeknâ. Allah ile direkt irtibât kurabilen, râbıta kurabilen, bağ kurabilen bir insanın bir şeyhe râbıta yapmasına gerek yoktur. Râbıta şudur: Kâmil bir insanla -râbıta yoluyla- kalbî bir bağdır.”

İki taraflı cevabın ortasındaki gizli/mahzûf “ama” edatını fark ettiniz mi?        

 Râbıta konusunda o kadar çok şirkler vardır ki, yazmakla bitmez! Allah hidâyet versin!

Allah’la doğrudan irtibât ve bağ kuramamak nedir? Allah bize uzak, insanlar mı yakın?! Hem Allah’ın Âyetine “âmennâ ve saddekn┠diyeceksin, hem de ardından istidrâk ve düzeltme ifade eden bir “ama” ile kâmil insan olmadıkça her mü’minin, “kâmil insan” olduğuna inandığı bir şeyhle kalbî bağ kurmak sûretiyle râbıta yapması gerektiğini ifade ve iddia edeceksin!

Bir insan benim kalbimden geçenleri nasıl bilebilir?! Ben buna nasıl inanıp da, kalbimi şeyh denilen kimselerin yokladığına, izlediğine, kalbimden geçenlere karşılık verdiğine ve kalbimdeki kötülükleri temizlediğine inanabilirim?! Bu, açıkça Allah’ı -hâşâ- bir tarafa atıp da veya Allah’la birlikte fânîlere de ibâdet etmek değil midir?

Râbıtacılar, vahdet-i vücud’cular! Tehlikeli sularda yüzüyorsunuz! Konu râbıta olduğu için, vahdet-i vücud felsefesinin bâtıllığına temas etmeye gerek bile yok!

Râbıta… Şeyh ile kalbî bağ!..

Sübhânallâhi ve bi-hamdihi, sübhânallâhi'l-azîm...

Rûhâniyetinden istimdâd edilen kimse insanların kalplerindekileri, amel defterlerinde yazılı olanları ve gaybı nasıl bilebilir? Semâvâtın ve arzın gaybını ancak Allah bilmez mi? “Lâ Ya’lemu’l-ğaybe illallâh” (Allah’tan başka kimse gaybı bilmez) gerçeği, Tevhîd değil midir? “Allah bildirirse, bilmez mi?” diyenlere sorarız; Allah, bu kimselere gaybı bildirdiğini/bildireceğini hangi Âyette söylemiştir? Gaybı bilme iddiası tâğûtluktan başka bir şey değildir! Bir kimsenin mutlak gaybı bildiğini iddia etmek de küfürdür!

Sadece Âlemlerin Rabbi olan gerçek İlâh'a dua etmek, O'ndan bağışlanma dilemek, yardım istemek ve asla hiçbir kimseyi ve hiçbir şeyi O'na ortak/şerîk koşmamak yerine, neden “kâmil” sayılan/sanılan kimseler bulup, Allah'la beraber onlara tapmaktadırlar?! O kimseleri neden Allah'ın sıfatlarına ortak saymaktadırlar? Neden, Allah'ı ulûhiyette, rubûbiyette, esmâ ve sıfatlarında tek ma'bûd sayıp Tevhîd etmemektedirler? Sadece Allah’a yönelip, yalnızca O’na ibâdet etmek neden zor gelmektedir? Neden, insanların nefislerine aracılık şirkinde ısrârcılık süslü ve müzeyyendir?

Ey insan! Allah, kuluna yetmez mi? O bize şah damarımızdan daha yakın değil mi? Biz ancak O'na ibâdet edip, sadece O'ndan yardım istemiyor muyuz? Mekke müşrikleri de "Allah'a yaklaşmak" iddiasıyla Allah'la kendi aralarına aracı putlar ve kişiler koymadılar mı? "Bunlar bizim Allah katında şefâatçilerimizdir" demediler mi? Fayda ve zarar veren ancak Allah değil midir? Allah'ın, şirki asla affetmeyeceğini yeminle ve te'kîdle bildirmiş olmasına rağmen, şirke karşı bu cür'etkârlık ve gevşeklik ne büyük bir câhilî cesârettir! Ne büyük bir dalâlettir!

Salih Selef'e uymak ve Nasslara sımsıkı yapışmak yerine, birkaç fânînin dinini din edinenler, hak dini din edinmemekten ve Allah'ı hakkıyla takdîr edememekten korkmuyorlar mı? Bel'amlar ve saptırıcı imamlar tarafından şirke, küfre ve dalâlete düşürülen kimselerin "bilmiyorduk" demelerinin, Mahkeme-i Kübrâ'da bir işe yaramayacağını hâlâ duymadılar mı?

Bazen insanlar bir gerçeğin istismârı ile büyük felâketlere yuvarlanabilirler veya başkalarınca saptırılabilirler! Evet, Allah'ın zâtı hakkında düşünülmez; çünkü O'nun zâtı hiçbir şeye benzemez.

"O'nun benzeri hiçbir şey yoktur." (Şûrâ: 11)

"Hiçbir şey O'nun dengi (benzeri) değildir." (İhlâs: 4).

Yaratıcı hiç yarattığına benzer mi?

"Allah her şeyin yaratıcısıdır." (Zümer: 62)

Hâlık ile mahlûku bir tutmak, âbid ile ma'bûdu karıştırmak ve şirke düşmek demektir. Dolayısıyla Allah'ın büyüklüğünü, azametini, kibriyâsını zâtı üzerinden değil; yarattığı mahlûkâtı ve Âyetleri üzerinden düşünmemiz gerekir. “Allah'ın zâtı hakkında düşünülmez” diye hemen buna karşılık olarak bir hurâfe ve şirk uydurmanın âlemi nedir?! Allah'ın zâtı hakkında düşünülmez; doğrudur ama bir doğrudan da bin yanlış doğmamalıdır! "Allah'ın zâtını düşünemiyorsak, biz de şeyhimizin zâtını düşünürüz, düşünmüşken de kalbimizden isteklerimizi geçirip şeyhimizden istimdâd ederiz" şeklinde hemen bir “râbıta” diye bir şey uydurup da şirk yollarına sapmamalıdır! Bizim, Allah’ın Âyetleri ve yarattığı sanatı hakkında düşünmemiz gerekir. Nitekim evren ve içindeki her şey Allah’ın âfâkî Âyetleridir, delilleridir, belgeleridir. Küçük evren olan bedenimizdeki her şeyin de enfüsî Âyetler olduğu gibi!

Bir Âyet, iki de Hadîs meâli ile bitirelim…

“Yalnız Sana ibâdet ederiz ve ancak Sen’den yardım dileriz.” (Fâtiha: 5)

Enes b. Mâlik’ten rivâyet edildiğine göre, Rasûlullah aleyhisselâm şöyle buyurmuştur: “Sizden herkes bütün ihtiyaçlarını Rabbinden istesin. Hatta kopan ayakkabı bağını bile.” (Tirmizî, Deavât, 140, No: 3604j)

İbn-i Abbâs’tan rivâyete göre, Rasûlullah aleyhisselâm İbn-i Abbâs’a hitap ederek şöyle buyurmuştur: "İstediğin zaman Allah'tan iste ve yardım dilediğin (istiânede bulunduğun) zaman O'ndan yardım dile." (Tirmizî, Kıyâmet, 59, No: 2516)

Gençler!

Aklî ve felsefî hezeyanlarla ve saçmalıklarla dininizi târümâr edip, âkıbetinizi ve âhiretinizi hüsrâna çevirmeyin!

66- BÜYÜKLENEN KİMSEYE TEKEBBÜR TEVÂZUDUR!

"Yahyâ b. Muâz şöyle dedi:

التَّكَبُّرُ عَلَى الْمُتَكَبِّرِ تَوَاضُعٌ

Mütekebbire (kibirlenene, büyüklenene) tekebbür tevâzudur." (et-Temsîl ve'l Muhâdara, Ebû Mansûr es-Seâlibî, Thk: Abdülfettâh Muhammed el-Hulv, ed-Dâru'l Arabiyyetü li'l Kitâb, 1401/1981, S: 410)

Hadîslere göre, kibir; hakkı kabul etmemektir. Mütekebbir ise; hakkı kabul etmeyen kimsedir. Bu şekilde hakkı kabul etmeyen, kibirlenip gururlanan kimseye karşı tekebbür göstermek günah değildir, bilakis tevâzudur!

Değişik kaynaklarda bazı âlimler, bu davranışın, mezmûm ve memnû' olan tekebbür olmadığını, aksine 'güzel' olduğunu, 'sadaka' olduğunu ve 'ibâdet' olduğunu da söylemişlerdir. Çünkü hakkı kabul etmeyen kimseye karşı hakkı savunurken ilim, hikmet, basîret, Arapça, beyan, belâğat, edebiyat ve hitâbeti kullanarak, bâtılı savunan kimseyi susturup ilzâm etmek câizdir. Bilelim ki, burada yapılan şey, nefis için büyüklenme değil; nefsi için büyüklenen kimseyi şirkten ve şerden engellemedir ki, bu da sadece Allah içindir. Allah'ın emredip râzı olduğu şeyi Allah için yapmak da kibir değil; Allah'a ve Allah'ın dinine karşı tevâzudur, ibâdettir, sadakadır ve güzeldir. Bu konuda çok şeyler söylenebilir. Bazen çok şey söylemek değil; kısa bir özet, hakikatin anlaşılmasına kifâyet eder.

67- ZAYIF VE UYDURMA HADÎSLERİ BİLMEK DE İLİMDİR!

Genelde şirk ve bid'at mensuplarının, bazen Müslümanların, "Hadîs" diye söyleyip paylaştıkları şeylerin birçoğunun "uydurma" veya "zayıf" bir rivâyet olduğu ilk bakışta anlaşılmaktadır!

Tecrübe etmişimdir ki, "bu Hadîs ya zayıftır, ya çok zayıftır yahut da uydurmadır ama kanâatimce sahîh değildir" dediğim şeylerin %90'ının zayıf ve uydurma olduğunu defalarca tahkîk ve tespit etmişimdir.

Müslümanlar!

Hadîs sevmek, sağda solda "Hadîs-i Şerîf" yazan her sözü, -ilginçliğine ve câzibesine bakarak- Hadîs olarak yazıp söylemek değildir.

Hadîs sevgisi; temel Hadîs kitaplarını okumayı, o Hadîslerin şerhlerini öğrenmeyi, sakîm Hadîsleri sahîhlerden ayıklayıp, onların konumlarını tespit etmeyi, mevdû' sözleri ve varsa nispetlerinini bilmeyi ve imkân ölçüsünce de bir miktar Hadîs Usûlü öğrenmeyi, sonuçta da Peygamberimizin Hadîsleri istikâmetinde Nebevî ahlâkla ahlâklanmayı gerektirir.

Uydurma sözlerin İslâm'da hiçbir kıymeti yoktur. Uydurma sözler delil sayılmaz ve onlar üzerine hüküm binâ edilmez. Zırvanın te'vîli olmaz. Zayıf veya çok şiddetli zayıf rivâyetler de asla İslâm'ın akîdesine, ahkâmına, menhecine, usûl ve ilkelerine aykırı hükümler ortaya koyamazlar. Ancak İslâm'ın genel hükümlerinin, ilkelerinin ve sâbitelerinin çatısı altında bir yerde bulunabilirler. Haddizâtında o zayıf Hadîs'in veya zayıf rivâyetin bulunduğu konumda onun üstünde sahîh, kavî ve akvâ deliller bulunur. Yani zayıf bir Hadîs veya rivâyet kendi başına, sahîh bir Hadîs'e zıt olarak yeni bir hüküm ortaya koyamaz. Zayıf Hadîsle delil getirme meselesi; mutlak anlamda veya bazı şartlar dâhilinde delil kabul edilip edilmeyeceği bakımından ulemâ arasında tartışılmıştır.

68- VİRÜSLE İMTİHÂN!

Arkadaşlar!

İster laboratuvarda üretilmiş olsun, isterse de doğal yollarla ortaya çıkmış olsun, ortada bir virüs gerçeği var! Her ne kadar bir kısım insanlar umursamasalar da!

Aslında böyle bir imtihân, insanların kişiliklerini de ortaya çıkardı. Bu noktada kişiliğinizdeki muhâlefetçiliği, ısrârcılığı, inatçılığı, kuralsızlığı, aykırılığı veya aşırılığı ortaya koyarak ve bunu başkalarına da yansıtarak, lakayt ve sorumsuz davranmayın! Hiç değilse sosyal mesâfeyi koruyun ve maske takın! Bunu küçüklerime bir abi nasihati, büyüklerime de bir kardeş ve bir arkadaş nasihati olarak tamamen samimi duygularla söylüyorum.

İsteyen istediği gibi davranabilir ama bunun bir sorumluluk olduğunu, herkesin karakterine uygun davranacağını unutmayalım! "Bana bir şey olmaz, bize virüs zarar vermez, bende virüs yok, ben atlatırım, virüsten daha beter kötülükler var, bu bir küresel plan" gibi maksadı aşan, fevrî ve yaraya merhem olmayan sözler sarf ederek insanlarla içli dışlı olmayı akl-ı selîm kimselere inanın yakıştıramıyorum. Arkadaşım, sende virüs yoktur, belki yakın mesâfeye girdiğin kimsede vardır. Veya nereden biliyorsun, sende olmadığını? Belki sende vardır ama ayakta atlatıyorsun?

Bireysel anlamda; bende yok, sende yok, onda yok! Toplumsal anlamda da; bizde yok, sizde yok, onlarda yok! Peki, kimde var? Uzaylılarda mı? Ya da cinlerde mi? İnsan, musibeti hep kendinden uzakta tasavvur eder, kendine konduramaz!

Yanlış anlaşılmasın, bu imtihânı abartanlardan değilim; bilakis büyük imtihânlar yanında küçük bir sınanma hatta hayırlar için bir fırsat olarak görüyorum. Zira hoşlanmadığımız bir şey bizim için hayırlı olabilir! Bu nedenle, mânevî ve rûhî yönden mü'minler için hayırlı sonuçlar da ümit ediyorum ve diliyorum. Ama tırnak içinde söylemek gerekirse, küçük bir imtihân karşısında bu kadar kuralsız, dağınık, çeşitli, tutarsız ve fevrî davranırsak, nerede kaldı bizim basîretliliğimiz, hikmetimiz, sağduyumuz, akl-ı selîmimiz, fıkhımız, teslimiyetimiz, tedbir ve tevekkülümüz?

Hem bu sıkılma ve can sıkıntısı da nedir? Zühd için inzivâ gerekir. Buyrun işte bize o fırsat! Neden değerlendirmiyoruz? Dünyanın koşuşturmalarından biraz frene bastık, hızla koştuğumuz dünyada bir süre yavaşladık.. Rûhumuzu dinginleştirelim, tefekkür edelim, nefis muhâsebesi yapalım, tevbe ve istiğfâr edelim... 30-40 yıldır başaramadığımız faziletleri elde edelim. Hayırlar için çalışalım. Kur'ân okumayı öğrenelim. Arapça öğrenelim. Tefsîr ve Hadîs okuyalım. Âyet-Hadîs ezberleyelim. Dua, zikir ve tesbîhât öğrenelim. Nefis terbiyesi yapalım. Dostluğun, kardeşliğin, sıla-i rahmin, istişârelerin, birlik ve beraberliğin değerini anlayalım. Bu sıkıntılı günlerden sonra yıllarca ihmâl ettiğimiz dostlarımıza kucak açma özlemiyle sevdiklerimize hasret kalalım! Kalalım ki, hatalarımızın farkına varalım! Virüsten sonra da yanlarına varalım ve kapılarını çalalım! Böylece kardeşlik hukûkumuzu hatırlayalım…

O halde sen! Hayat normale döndüğünde, kendini mânen geliştirmeden, yaşamına kaldığın yerden devam edeceksen, dur bir düşün! Neden kendini ıslâh etmediğini, neden şu inzivâdan istifâde etmediğini kendine sor. Yarın âhirette bunun bile karşına çıkacağını unutma!

Hâlâ sıkıldım mı diyorsun? Ne sıkılmaymış arkadaş! Bir sıkılma tutturduk gidiyoruz. Boş boş durursan, boş boş düşünürsen, sıkılırsan tabii ki. Bir şeylerle meşgul ol kardeşim! Ben hiç sıkılmadım. Sıkıldım diyene de şaşırıyorum! Çocuklar, belki yaşlılar ve eli boş insanlar sıkılır. Biz yetişkin aklı başında insanlarız… Sıkılacak kadar boş vaktin varsa; Allah’ı zikret, tesbîh et, tekbîr et, Tevhîd et!

Bu birkaç nasihat bayramda ve bayramdan sonrasında kulaklarımıza küpe olsun derim. Temizlik, sosyal mesâfe ve maske takmakla bir şey kaybetmeyiz. Tedbîr aldığı için kimse pişman olmamış; tedbîr alan kimse de aklı başında kimse tarafından kınanmamıştır. Vesselâm.

69- GENÇLER BİLMEZLER…

Bundan 35-40 sene öncesine kadar İslâm’ın ta’lîm ve terbiyesi adına -kökleri asırlara dayanan- Anadolu’nun bağrında ailelerde ve toplum içinde işitilerek, görülerek ve yaşanılarak elde edilen -mânevî bakımdan örgün eğitimden de etkili olan- terbiye, güzel ahlâk, ihlâs ve takvânın esas alındığı ve hedeflendiği yani vali olmaktan önce adam/Âdem (Allah'a lâyık bir kul) olmanın önemini kavratan bir yaygın eğitim vardı. Yörelere göre farklılık arz edebilir ama hamdolsun ben bu sürecin son demlerine çocukluk dönemimde yetişebildim. Bu eğitim, evde, sokakta yani hayatın içinde öğrenilirdi. Günümüzde câhiliyye’nin tahakküm ve yönlendirmesiyle maalesef ki bu İslâmî duyarlılığın yerini idlâl ve ifsâd almıştır. Bu durumu, ayne’l-yakîn olarak gençler bilmezler. Çünkü iki durumu karşılaştıracak iki veri arasında teşhîs ve muâyene ile tahkîk yapılmadan, sağlıklı bir sonuç elde edilemez. Belki de orta yaşlıların veya yaşlıların dahi bir kısmı -bulundukları aile ortamına ve sosyal çevreye göre- bu gerçeklikten habersiz büyümüş -görseler de, duysalar da yüz çevirmiş- olabilirler. Eskiden bir çocuk veya genç gittiği her yerde hayır ve fazilet adına bir şey duyabilir ve görebilirdi. Oynarken, eğlenirken bile öğrenirdi. Elbette yanlış şeyler de yok değildi ama yaygın eğitim sistemi asırlardır Allah’ın rızâsına uygun şekilde teşekkül ettiği için, o yanlışların çürük ve kıymetsiz söz ve ameller olduğunu tespit edip, onları eleyecek sosyal anlamda otokontrol mekânizması da mevcut idi. Ne yazık ki bu mekânizma; Batıcılık, taklitçilik, başka milletlere öykünme, moda ve modernizm ile büyük yara aldı! Bugün ise, neûzübillâh, Kur’ân ve Sünnet’in aleyhine bile olsa, ağzı olanın konuşabildiği fikrî bir kaos ortamı oluştu. Dün insanların İslâm’ın aleyhine konuşmasını geçtik, zayıf Hadîslerin aleyhine bile dillerini asla oynatamazlar; takvâları, Allah korkuları onları frenlerdi. Bakın, birçok fazilet değerinin ve anonim söylemlerin arka planında -Âyetlerin ve sahîh Hadîslerin yanında- zayıf Hadîsler de vardır. Bu gerçekler tecrübe ve tahkîkât ile sâbittir. O zamanlar ferdî anlamda kötü ahlâkı ve çirkin ameli olan istisnâî bazı kimseler dahi kötülüklerini ulu orta yapmazlar, toplumdan gizlerler ve gizlenirler; rezil olmaktan korkarlar ve utanırlardı. Sonuçta da toplumda genel geçer muâşeret ve ahlâk kurallarına muhâlefet etmezlerdi. Aykırı davranmayı da günah ve ayıp bilirler ve öyle kabul ederlerdi. Eskiden günah ve ayıp duygusu insan karakteri üzerinde frenleyici bir nitelik taşırdı. Bu da, kötülüklerin örnek alınmasını ve yayılmasını önlerdi! Hâsıl-ı kelâm, vesselâm. Rabbimiz, Müslüman ecdâdımıza rahmet etsin; onları mağfiret buyursun. Bizleri, çocuklarıyla-gençleriyle yeni nesilleri ve zürriyetlerimizi de her türlü dalâletten, sapkınlıktan, taşkınlıktan ve İslâmdışı değersiz ahlâk, yargı, zan, kuruntu, saplantı, hamiyyet ve taassuptan muhâfaza etsin.

70- ALLAH'A DAVETİN ÖZEL BİR YERİ OLMAZ!

Bazı kişiler, medyada son günlerde oluşan bir gündem sebebiyle, durumdan vazife çıkarmak istercesine, "öyle yolda sokakta teblîğ olmaz, yoldan geçenlere İslâm anlatılmaz; bu yanlış" diyorlar!

Peygamberimiz ev ev, kapı kapı, çadır çadır, panayır panayır, bucak bucak; her nerede bir insan topluluğu gördüyse/bulduysa hemen onların yanlarına gidip teblîğ yapmadı mı? Ebû Cehiller, Ebû Lehebler, Âs b. Vâiller, Velîd b. Muğîreler Peygamberimizi kendilerine teblîğ yapması için davet mi etmişlerdi?

Hz. Nûh 950 yıl boyunca kavmine Tevhîd'i teblîğ etti. Nerede birini/birilerini görse hemen yanlarına giderek onlara İslâm'ı arz etti. Hem de bu davet gece gündüz devam etti. Onlar kaçtılar, Hz. Nûh pes etmedi, davetten geri durmadı. Hatta o kadar kaçtılar ki, Hz. Nûh onlara Tevhîd'i anlatırken, duymamak için parmaklarını kulaklarına tıkadılar. Tıkamak ne kelime! Âdeta parmaklarını kulaklarının içine soktular! Yolda sokakta Hz. Nûh ile karşılaştıklarında, kendilerini tanıyıp da yanlarına gelip yine anlatmaya başlamasın diye elbiselerine büründüler. Elbiselerinin bir kısmıyla kendilerini kamufle ederek gizlendiler. Dinlememek için ısrâr ettiler, şirk ve küfürde inat ettiler, büyüklendiler, kibirlendiler, müstekbirlik yaptılar. Bu yola gelmez insanları Nûh aleyhisselâm gizli gizli davet etti, olmadı! Onlara açıktan davet yaptı yine yola gelmediler. Hikmet ve basîretle onların iyiliğini istediğini göstererek devamlı sûrette onları iman ve İslâm'a çağırdı; istiğfâr edin, Rabbinizden bağışlanma dileyin, çünkü O çok mağfiret edendir, dedi. Bağışlanma dileyin ki, O size rahmetinden ve lütfundan yağmur versin, dedi. Bu ifadede bir incelik vardı; çünkü Allah'a dönmezlerse Allah yağmur ve tûfân ile onları helâk edecekti. Allah'ın rahmetine tâlip olmazlarsa, Allah'ın gazabına uğrayacaklardı. Hz. Nûh onlara; Allah'tan af dileyin, tevbe ile iman edin de Allah size mallar, evlatlar, bağlar, bahçeler, nehirler verip size yardım etsin, lütfetsin, dedi. Dedi demesine ama o nasipsiz toplum bunların hiçbirine kulak vermedi. Defalarca duydukları o hakikatler kalplerini yumuşatmadı. (Bkz: Nûh: 5-12)

Bakınız, Allah'a daveti ve Tevhîdî mücâdelesi Kur'ân'da bize örnek olarak sunulan Hz. Nûh bin kez değil, on yıl değil, elli yıl değil, yaklaşık on asır boyunca bıkmadan ve usanmadan davet yaptı. Hem de her yerde... Orası, burası, şurası olmaz demeden... İnsanların cehenneme gitmememeleri için canla başla çalıştı. Ama hidâyet ancak lâyık olanlara ulaşırdı. Hz. Nûh'un risâletinin ilk dönemi olan bu 950 yıl boyunca Tevhîd'in teblîğine muhatap olan o toplumdan -rivâyetlere göre- sadece seksen kişi iman etti; gerisi helâk oldu. (Bkz: Târîhu’t Taberî, Dâru’l Meârif, 1/187)

Allah'a davet; cennete davettir. Allah'a davet eden bir mü'minden insanlık için daha güzel sözlü bir insan olamaz. Onun sesi de, sözü de güzeldir...

"Allah'a davet eden, sâlih amel işleyen ve: 'Şüphesiz ki ben Müslümanlardanım' diyen kimseden daha güzel sözlü kim olabilir?" (Fussılet: 33)

Yolda sokakta, davetsiz ve davetiyesiz teblîğ mi olur diyenler, Hz. Mûsâ devrine de bir baksınlar... Hz. Mûsâ ve Hz. Hârûn, Firavun'un ayağına özel davetle mi gidip teblîğ yaptı?

Falanlar filanlar rahatsız oluyormuş; bu durum, Kur'ân'ın hikmet esasına uymazmış! Aman sev(me)sinler, senin bu anlayışını! Tevhîd ve İslâm'ın teblîğ edildiği hangi yerde şirk ehli rahatsız olmaz ki?! Bunu Kur'ân bildirmiyor mu?

"Allah bir olarak anıldığı zaman âhirete inanmayanların kalpleri tiksinir. O'ndan başkası anıldığında ise hemen yüzleri güler." (Zümer: 45)

Kur'ân, "artık emrolunduğunu (kafalarını çatlatırcasına) açıkça bildir/söyle. Müşriklerden de yüz çevir" (Hıcr: 94) buyurmuyor mu?

Yine Hâlık-ı Zü'l-Celâl buyurdu ve tüm insanlığa duyurdu:

"Şüphesiz ki onlara: 'Allah'tan başka ilâh yoktur' (Lâ İlâhe İllallâh) denildiğinde büyüklük taslarlar. Ve derlerdi ki: 'Biz, ilâhlarımızı deli bir şâir (sözü) sebebiyle mi terk edeceğiz?'" (Sâffât: 35, 36)

71- VUSLATLAR BAZEN ÂHİRETE KALIR…

Rasûlullah’ın vefât haberini duyunca Hz. Ömer üzüntüden ve şoktan bir an kendini kaybetti ve: “Kim Muhammed öldü derse, boynunu vururum” dedi. Bu, dosttan ayrılığın, firâkın acısı, sancısı ve feryadı idi. O esnada, vuslatın artık âhirete kaldığının idrâkinda olan Hz. Ebû Bekr yatıştırdı onu ve tüm ashâbı…

Allah buyurmadı mı?

إِنَّكَ مَيِّتٌ وَإِنَّهُمْ مَيِّتُونَ

"Şüphe yok ki sen öleceksin ve muhakkak ki, onlar da ölecekler." (Zümer: 30)

Ve yine buyurmadı mı?

 وَمَا مُحَمَّدٌ إِلاَّ رَسُولٌ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِ الرُّسُلُ أَفَا۬ئِنْ مَاتَ أَوْ قُتِلَ انْقَلَبْتُمْ عَلٰى أَعْقَابِكُمْ وَمَنْ يَنْقَلِبْ عَلٰى عَقِبَيْهِ فَلَنْ يَضُرَّ اللّٰهَ شَيْـًٔا وَسَيَجْزِي اللّٰهُ الشَّاكِرِينَ

"Muhammed ancak bir Rasûldür. Ondan evvel nice rasûller gelip geçmiştir. Eğer o, ölür veya öldürülürse ökçeleriniz üstünde (dininizden) geriye mi döneceksiniz? Kim iki ölçesi üzerinde geriye dönerse o, asla Allah’a hiçbir zarar veremez. Allah şükredenleri mükâfâtlandıracaktır.” (Âl-i İmrân: 144)

O, ümmetin en hayırlısı; tarifsiz üzüntüsüne, yumuşak huyluluğuna ve çok içliliğine rağmen; Dostu O Nebî-yi Zî-Şân’ın vefâtından önceki hastalığında bile onun yerine geçip de hıçkırıklara boğulmadan namaz kıldıramayacak kadar naîf, hassâs ve rakîk kalpli olan ama bir o kadar da soğukkanlı ve dirâyetli olan Hz. Ebû Bekr diyordu ki:

أَلاَ مَنْ كَانَ يَعْبُدُ مُحَمَّدًا فَإِنَّ مُحَمَّدًا قَدْ مَاتَ وَمَنْ كَانَ يَعْبُدُ اللّٰهَ فَإِنَّ اللّٰهَ حَيٌّ لاَ يَمُوتُ

“Dikkat edin! Kim Muhammed’e ibâdet ediyor idiyse, bilsin ki Muhammed ölmüştür. Kim de Allah’a ibâdet ediyorsa, şüphesiz Allah diridir, ölmez.” (Buhârî, 1241, 1242, 3668, 4452, 4453)

Öyle ya, Allah Azze ve Celle buyurmadı mı?

أَلاَ لِلّٰهِ الدِّينُ الْخَالِصُ

“İyi biliniz ki, Dîn-i Hâlis yalnız Allah’ındır…” (Zümer: 3)

Evet, din Allah’ındır; ibâdet/kulluk da ancak O’nadır. Muhammed aleyhisselâm ise Allah’ın kulu ve Rasûlü olan bir fânîdir ve o da bizim gibi ölümlüdür. Onun risâletini ve örnekliğini inkâr etmek de, onu beşeriyetten soyutlayıp ilâhlaştırmak da küfürdür! O, mahlûkâtın en hayırlısı ve Âdemoğullarının efendisidir. O âhir zaman Nebîsini dünya gözüyle gören ashâba selâm olsun. Peygamberimizle bir müddet birlikte yaşayan ashâbın, Nebî’den ayrılık acısı böyle olursa, onu hiç görmemiş mü’minlerin ona hasreti ne kadar büyük olur? Hepsinden kötüsü de, ona kavuşamama bedbahtlığı kim bilir ne kadar büyük bir kayıptır!

Kıyâmet gününde Peygamberimizin “Livâu’l-Hamd” yani hamd sancağı altında toplanmayı ve cennette de ona yakın olmayı dileriz.

72- MÜSLÜMAN, DÜNYA SENDEN GÜZEL AHLÂK VE SAMİMİYET BEKLİYOR!

Diyarbakırlı Ramazan hoca konusundaki tespitim şudur:

Benim kesin bir bilgim yok ama bu arkadaşın akîdesi bozuk da olabilir, bu ayrı bir konu... Fakat ibret alınması gereken bir nokta vardır. O da, samimiyetin, iyi niyetin, karşılıksız teblîğin, çıkarsız davetin, şu veya bu gruba değil sadece Allah'a davetin, bir grupla bağlantısı olmadan taassupsuz bir duruşun ve çabanın insanların çoğunda nasıl karşılık bulduğudur.

Ramazan hocayı seversin veya sevmezsin. Ama şunu inkâr edemezsin. Şu âna kadar ben sosyal medyada veya televizyonlarda bir mazlûmun bu kadar gündem olduğunu görmedim. Arkasında hiçbir parti, cemâat, tarîkat ve topluluk olmamasına rağmen, bu ilginin arka planında, insanların vicdânlarının özlediği ve görmek istediği samimiyet, gariplik, mazlûmiyet ve çıkarsızlık olduğunu düşünüyorum.

Bu ifadelerimi bazı toy gençler bu arkadaşı övüyorum, bütün fikirlerini kabul ediyorum hatta göklere çıkarıyorum şeklinde anlamasınlar! Hayır! Herkesin inancı da yanlışı da doğrusu da kendine aittir.

Peki, neden bahsediyorum? Samimiyet diyorum, çıkarsız davet diyorum, gariplik ve mazlûmiyet diyorum…

İnsanlar bunların esâmîsini bile görseler, işte böyle destek olmaktadırlar. Ulusal televizyonlara kadar, kendi hâlindeki bir gariban ilk sıralarda haber oluyorsa, bunun başka bir izahı olabilir mi?

O halde, insanları Allah'a çağırın! Ama sadece Allah'a! Ta'vîzsizliğinizi samimiyetinizle perçinleyin! Din üzerinden prim yapmayın, rant elde etmeyin, dini politik emellerinize âlet etmeyin! Samimi olun! Fedâkâr olun! Samimiyetinizi ve fedâkârlığınızı gölgede bırakacak tâlî meselelerin gerisinde kalmayın! İnsanların kalplerine ve rûhlarına dokunun! Yattığınız yerden insan analizi yapmayın! Hangi alanda olursa olsun, taassup ve önyargılarınızın zincirlerini kırın! Kendinizi hevânıza esir etmeyin! Sözünüzün tesirli olmasını istiyorsanız, önce kendi vicdânınıza tesir edin!

Robot gibi yanlış anlamaya şartlanmışlar için bir kez daha tekrar edelim. Bütün bunlardan sonra "Ramazan hocada" veya "mazlûm Ramazan'da" i'tikâdî bir bozukluk varsa, samimiyetinizi gösterip; arkasından ileri geri konuşacağınıza gidip doğruyu öğretin. Böylece bir kimsenin belki de nicelerinin ıslâhına ve hidâyetine vesîle olmuş olursunuz. Ama asla polemik ve dedikodu yapmayın! Bu iki sıfat insanların en câhillerinin ve kötülerinin amelleridir! Câhillere de uymayın; çünkü Yüce Mevlâ, "câhillerden yüz çevir" (A’râf: 199) buyurmaktadır. Laf anlamayacak kimselere laf yetiştirmek yerine de, "selâm, selâmetle" deyip, geçip gidin (Bkz: Furkân: 63). Ama samimiyetten ve Allah'a çağrıdan vazgeçmeyin. İnsanlara yaklaşırken de, Yüce Rabbimizin şu fermânını hiçbir zaman aklınızdan çıkarmayın: كَذٰلِكَ كُنْتُمْ مِنْ قَبْلُ "...Daha önce siz de öyle idiniz..." (Nisâ: 94) Vesselâm.

73- BEYAZ ADAM’IN ÖYKÜSÜ!

Kristof Kolomb’un 1492 yılında maalesef ki Amerika kıtasını keşfinden hemen sonra, o kıtanın asıl yerlileri ve sahipleri olan Kızılderililere karşı başlatılan katliam 1886 yılına kadar devam etti. Tam dört asır boyunca Kızılderililere soykırım uygulandı. Bu katliamda 70 milyon Kızılderili öldürüldü.

Bugün insan ve hayvan haklarından, özgürlükten dem vuran beyaz adamın gözü öyle dönmüştü ki, milyonlarca yerli halkı vahşice öldürmekle bile kana doymamış, Kızılderililerin yedikleri bizon/buffalo katliamı da yapmıştır. Beyaz adam 65 milyon bizonu sırf Kızılderililer yemesinler, aç kalıp ölsünler diye itlaf etmiştir. Beyaz derili adam, Kızılderilileri katlederken genç-yaşlı dememiş, çocuk, kadın ve yaşlıları bile acımasızca öldürmüştür! Şimdi Orta Doğu’yu bombalarken ayrım yapmadığı gibi!

Amerika kıtasında tarihi, geçmişi ve kökü bulunmayan, Kızılderililerin soykırımı üzerine medeniyet (!) kuran beyaz adam (Amerikalılar!) şimdi kendisine karşı olan her milleti terörist olarak yaftalamaktadır! Asıl vahşiler kendileri oldukları halde, kovboy filmleriyle Kızılderilileri vahşi olarak göstermişler ve göstermektedirler. Dört asır boyunca katledilen ve soykırımla tarihten silinen, kadınları ve çocukları bile öldürülerek varlıklarını ve kimliklerini sürdürmelerine izin verilmeyen bir toplum vahşi (!) ama onları barbarca işkence ederek katledenler medenî öyle mi? Buna Amerikancılar bile inanmaz!

Amerikalılaşa(maya)nlar, kıtadaki 70 milyon Kızılderili’yi öldürdükten sonra ülkede işçi ve istihdam açığı baş gösterdi. Çalışacak kimse kalmadı. Bu açığı da, Afrika’dan getirilen zulüm ve işkencelerle hayvanlardan daha kötü şartlarda kullanılan, sayılarının 50-60 milyonu bulduğu tahmin edilen kölelerle (!) kapattılar! Özgür insanları köleleştirip çok kötü şartlarda kullandıkları bu insanlara zulüm süreci tam 250 yıl sürdü. Amerika ve Avrupa kıtasına götürülürken ve götürülüp de çalıştırılırken 30 milyona yakın insanın öldüğü tahmin ediliyor. ABD’nin bugünkü gücünün oluşmasının temelinde vahşice kullanılan, özgürlükleri, emekleri, hayatları ve hayalleri çalınan, ezâ ve işkenceler altında inim inim inleyen, virüs ve salgınlarla hastalanan, sakat kalan, ölen ve katledilen, köleleştirilmiş Afrikalılar vardır. Beyaz adam bir ülkeyi ele geçirmek için derisi kızıl olan yerli halkı vahşice ortadan kaldırdı, onların yerine derisi siyah olan başka milleti -hak ve özgürlükler tanıyarak değil- köleleştirerek getirdi! Onun için Amerika'nın bugün ve yarın en büyük sorunlarından biri ırkçılık olacaktır.

Şimdilerde ise, geçmişindeki ilkel kölelik sisteminden modern ve çağdaş kölelik sistemini kullanmaya geçiş yaparak level (!) atlamıştır. Islâh olmadığı sürece; “alışmış, kudurmuştan beterdir” derler ya, beyaz adamın en iyi bildiği şey sömürü, katliam, zulüm ve köleleştirme! Kendi emelleri için insanların özgürlüklerini ve hayallerini hiçe sayma! Sizce geçmişten günümüze değişen bir şey var mı dersiniz? 

Vakti zamanında Kızılderili şeflerin de dediği gibi, beyaz adam kendini ilâh yerine koymakta; her şeyi ve herkesi istediği gibi kullanabileceğini, her şeye sahip olup hükmedebileceğini sanmaktadır! Ama yanılmaktadır! Bazen insanlar güçsüz oldukları için bu zulümler karşısında âciz kalsalar da, mutlak güç ve adâlet sahibi Yüce Allah’ın adâletinin ve milyonlarca/milyarlarca mazlûmun âhının ve kanının olduğunu unutmamak gerekir! Ayık kafayla insan düşünürse, mazlûmun âhı ve masumun kanı, kisrâların ve kayserlerin uykusunu ve iştahını kaçırır. Kaçırmalıdır da. Zira zulümle pâyidâr olunmaz!

Allah’ım!

Sapmaktan, saptırılmaktan, ayağımızın kaymasından, kaydırılmasından, zulmetmekten, zulme uğramaktan, câhillik etmekten ve bize câhillik yapılmasından Sana sığınırız.

74- İBN-İ TEYMİYYE SEVGİSİ AYRIDIR, TAASSUP AYRIDIR!

İbn-i Teymiyye'yi severim ve ondan nakiller yaparım. Ama bu, benim ona taassupla bağlı olduğum anlamına gelmez. Şahsen ben ilmi ve ilim ehlini seviyorum. Kopyacılık, taklitçilik ve taassupçuluğu ise asla sevmiyorum. Bunlar her şeyden önce benim karakterime uymaz! Önemli olan tahkîkâttır... Derya gibi ilme sahip olan İbn-i Teymiyye'yi de, ilmi, ihlâsı, cihâdı, mücâdelesi, takvâsı, bize bıraktığı pek çok eserleri ve yetiştirdiği âlimler sebebiyle seviyorum. Fakat bu demek değildir ki, onun her görüşünü alıyorum ve benimsiyorum.

Dolayısıyla sevgi ile taassup arasındaki çizgiyi aşmamak gerektiği halde, hakkımda taassup ve benzeri iddiaları bugün veya yarın kabul etmem mümkün değildir. İslâm'ın geniş caddesi/yolu bir âlimin bakış açısıyla daraltılamaz. İsterse de, ümmetin en büyük âlimi bile olsa! Ashâb-ı Kirâm’ın fakîh sahâbîlere taassupla bağlanmamaları da bunun en güzel örneğidir. Bir usûl ve tahkîk çerçevesinde biz bütün İslâm ulemâsından istifâde ederiz ve hepsini hayırla ve rahmetle yâd ederiz. Kaldı ki ben Hanefî'yim, İbn-i Teymiyye ise Hanbelî'dir.

İbn-i Teymiyye’nin mezhebinden ve görüşlerinden farklı pek çok düşünce ve tercihlerim vardır. İbn-i Teymiyye’nin özellikle Tevhîdî teblîği, bu uğurda mücâdelesi, çilesi, sıkıntıları, seyahatleri, hapis hayatı ve şirk veya bid’at fırkalarıyla mücâdelesini takdîr etmeyen ve onu bu cehdi ve cihâdı sebebiyle sevmeyen bir Müslüman göstermenin normal şartlarda mümkün olmayacağını belirterek; ondan farklı düşüncelerime dair önemli bir konuda misâl vereyim. Bid’at konusu…

"Bid'at" Kavramı Hakkında...

İbn-i Teymiyye bid'at konusunda "mudayyikûn" ulemâdan sayılır. İslâm'da sonradan ortaya çıkmış her şeye bid'at der. Bu noktada Hadîslerden delili de vardır. Fakat "muvessiûn" olarak kabul edilen âlimler bid'ati;

الْبِدْعَةُ هِيَ الْمُخْتَرَعَةُ الَّتِى تُخَالِفُ أُصُولَ الدِّينِ أَيْ أَصْلَ الشَّرِيعَةِ "dinin asıllarına yani Şerîat'ın aslına zıt olarak icat edilen şeyler" olarak tarif ederler. Yani bir şey İslâm'ın aslına uygun olursa bu kesimdeki âlimler onu bid'at kabul etmezler. Örneğin; namaz kılarken açıktan niyet etmek, Kur'ân okuduktan sonra "sadakallâhulazîm" demek gibi şeyler. Bunların bid'at olduğunu düşünmüyorum. Her ne kadar bunlar veya benzerleri Sünnet'te pratik olarak mevcut olmasa da, bunlar dinin asıllarına zıt olmadığı için "muvessiûn" sınıfındaki âlimler tarafından bid'at olarak değerlendirilmez. Cumhûr’un görüşü daha râcih’tir ve delilleri bakımından daha zâhirdir. Bire bir değil ama genel olarak söylemek gerekirse; bu kapsamdaki şeyler nâhoş, mekrûh, tenzîhen veya tahrîmen mekrûh ya da mubâh olarak değerlendirilse de, "bid'at" çok ağır bir hüküm olduğu için o hükmü vermezler. Ama bu tür mekrûh veya şüpheli şeylerden ihtiyâten sakınmak ise, meselenin diğer boyutudur.  

Bu meselede ulemâ arasında iki farklı yaklaşım olduğunu dikkate almak zorundayız. İnsan, bilmeden bazen bir şeye bid’at der ama belki o güzel bir uygulama da olabilir.

Ulemânın bu husustaki ihtilâfının nedenine dair kısa bir tevdîhât yapalım. İbn-i Teymiyye’nin de içinde bulunduğu mudayyikûn’dan olan azınlık ulemâ;

فَإِنَّ كُلَّ مُحْدَثَةٍ بِدْعَةٌ وَكُلَّ بِدْعَةٍ ضَلاَلَةٌ “Şüphesiz sonradan ortaya çıkmış her şey bid’attir ve her bid’at dalâlettir” (Ebû Dâvûd, 4607; İbn-i Mâce, 42) şeklindeki Hadîslerin umûmuna dayanırlar.

Fakat muvessiûn’dan olan âlimler yani cumhûr usûlen bir yaklaşım ortaya koyup, mudayyikûn’dan olan âlimlerin getirdiği Hadîslerin umûmunun diğer bazı Hadîslerle tahsîs edildiğini söylerler. Burası çok önemlidir.

O Hadîslerden bazıları şunlardır:

مَنْ أَحْدَثَ فِى أَمْرِنَا هَذَا مَا لَيْسَ فِيهِ فَهُوَ رَدٌّ

“Her kim bu işimizde (dinimizde) ondan olmayan bir şey ortaya koyarsa, o şey reddedilir.” (Buhârî, 2697; Müslim, 1718; Ebû Dâvûd, 4606; İbn-i Mâce, 14)

مَنْ سَنَّ سُنَّةً حَسَنَةً

وَمَنْ سَنَّ سُنَّةً سَيِّئَةً

“Kim güzel bir sünnet ortaya koyarsa (güzel bir çığır açarsa)…

Ve kim de kötü bir sünnet ortaya koyarsa (kötü bir çığır açarsa)…” (İbn-i Mâce, 203, 207)

Cumhûr’un delillerine dikkat edilirse, bir şeyin bid’at olması için iki temel şart gerekmektedir: Birincisi, o şeyin sonradan ortaya konulmuş olması; diğeri de, Hadîslerdeki مَا لَيْسَ فِيهِ ve مَا لَيْسَ مِنْهُ “İslâm’da olmayan, İslâm Şerîatinin aslına uygun olmayan” anlamlardaki Nebevî kayd’dan da anlaşılacağı gibi, sonradan ortaya çıkana bid’at ismi verebilmek için o şeyin Şerîat’ın aslına aykırı olması gerekir.

Bazı gençlerin sandığı gibi; Peygamberimizin yapmadığı bir şeyi yapmak mutlak anlamda bid’at sayılacaksa, sahâbîlerden birçoğu Peygamberimizin yapmadığı bazı şeyleri yapmışlardır. İsterseniz, kısaca birkaçını hatırlayalım ve hatırlatalım…

a) Hz. Habbâb şehâdetinden önce iki rek’at namaz kıldı.

b) Hz. Ebû Bekr Kur’ân’ı cem’ etti.

c) Hz. Ömer terâvîh’i yirmi rek’at olarak cemâatle kıldırdı.

d) Hz. Osman Kur’ân’ı iki kez cem’ ve istinsâh etti...

Bir kimse bid’at’in tanımı konusunda mudayyikûn’un görüşünde ısrâr ederse, yukarıda birkaçını saydığımız, ashâb ve ümmet tarafından da benimsenen bu türden uygulamalara karşı çıkması ve bunları da bid’at sayması gerekir.

Bir şeye bid’at demenin, kişinin nefsinde kalan bir fısk-u fücûr gibi bir günah olmadığı ve zararının tüm topluma ve insanlara tesir ettiği ve şâmil olduğu için, günahının çok büyük olduğunu unutmayalım. Bu sebeple de her şeye aklımızca ulu orta bid’at demeyelim!

İlim, bir konuyu bütün boyutlarıyla kavramak demektir. Selef’in ve Halef’in görüşleriyle, icmâları bilmekle, cumhûr’un görüşünü ve âlimlerin cumhûr’a muhâlif olan görüşleriyle, müteahhırûn ulemânın konuyu inceleme ve tahkîkleriyle, Selef’in ve mezheplerin usûlleriyle…

Bu nedenle ulemâ, الْعِلْمُ إِدْرَاكُ الشَّيْءِ بِحَقِيقَتِهِ “ilim, bir şeyi hakikatiyle idrâk edip kavramaktır” demişlerdir.

Bakınız, bid’at’e yaklaşım konusunda İbn-i Teymiyye'nin görüşüne uygun bir düşünceye sahip değilim; burada gönlüm cumhûr'un görüşünün yanındadır. Bir âlimin görüşlerini Nass gibi kabul etmek; itirazsız ona uymak cehâlet, taassup, bağnazlık ve anlayışsızlıktır! Bu durum, ma'lûm olduğu üzere bazı fırkalarda mevcuttur!

Aslında bid'at konusu usûlen çok önemlidir. Birkaç kitap okumakla tam anlamıyla yani hakikatiyle ve tüm boyutlarıyla kavranamaz. İlmî ehliyet şarttır. Biz özetin özetini yaptık. Aslında bid’at konusunda uzun bir makale yazmayı düşünüyordum fakat -yazmasam bile- inşâAllah bu mütevâzı birkaç satır konunun ana hatlarıyla da olsa anlaşılmasına kifâyet eder.

 Anlamlı bir nakille bitirelim… 

İbn-i Teymiyye’nin hâs talebesi İbn-i Kayyım el-Cevziyye: "Biz, Şeyhu'l-İslâm'ı (İbn-i Teymiyye’yi) çok severiz; ama hakkı ondan daha çok severiz" (Medâricu's Sâlikîn, 2/37; 3/394) diyordu; biz de aynısını diyoruz…

İslâm’da salâh, fazilet ve hayır ehline sevgi ve minnettarlık vardır; taassup ve şartlanmışlık yoktur!

Taassuptan, iftirâdan ve vefâsızlıktan Allah’a sığınırız.

75- SAHÂBEYE İFTİRÂ!

"İnsanoğlunun işleyip de, sahâbenin [içinde birilerinin onu] işlemediği bir günah yok." (M. İ. Oğlu)

Dünyanın en rezil sözü!..

Tamam sahâbe günahsız değil; onların içinden de bazı büyük günahlar işleyenler olmuş. Onlar -günah üzerinde ısrâr etmemeleri ve günahtan sonra da ciddi bir tevbe ile Allah'a yönelme özellikleriyle birlikte- her insan gibi büyük veya küçük günah işle(yebili)rler, kabahat ve kusurları da olur. Ama "insanların işlediği bütün günahları işlediler" demek de neyin nesi?

İnsanlar Allah ve Rasûlüne küfrediyorlar!

Sünnet ve Hadîs inkâr ediyorlar!

Mü'minlerin yolundan sapıyorlar!

Putlara tapıyorlar!

Beşerî ideolojileri ve felsefî akımları kutsuyorlar!

Câhil insanların zanlarını ve fikirlerini yüceltiyorlar.!

Kur'âncılık adı altında Âyetleri tahrîf ediyorlar!

Dine karşı din uyduruyorlar!

Allah'ın dostlarına düşman, düşmanlarına dost oluyorlar!

Evet, insanoğlunun belli bir kısmı tarihteki helâk olmuş kavimlerde baş gösteren şirk, küfür, nifâk, günah, isyân, zulüm, münker, fitne, fesâd, mefsedet, ifsâd, dalâlet, idlâl, cinâyet, hıyânet, edepsizlik, hayâsızlık ve ahlâksızlıkların hepsini bir şekilde işliyorlar.

İnsanoğlunun işlediği her ne günah varsa, onu mutlaka sahâbenin içinde birileri de işlediyle; şimdi bütün bunları Sahâbe-i Kirâm da mı işledi?!

el-İnsâf hayru'l-evsâf!

76- NEREYE BU GİDİŞ?!

Bilimcilik [bilimin istismâr edilerek ideolojik fikirler için kullanıldığı bir anlayış], dincilik [dinin istismâr edilerek hevâlara ve ideolojik fikirlere âlet edilmeye çalışıldığı bir davranış], hümanizm (insanın istismâr edilerek hevâ ve heveslerin tatmin edilmeye çalışıldığı bir öğreti), feminizm [kadının istismâr edilip Kapitalizm'in hizmetine sunulduğu, kendisi vasıtasıyla hem kadına hem de erkeğe zulmedildiği bir akım], beşerî ideolojiler, felsefeler, dünya klasikleri, insan hakları, eşitlik, özgürlük ve adâlet söylemleri hepsi birer hikâyedir!

Kassâsların, menkıbecilerin, meddâhların, hicivcilerin ve sihirbazların edebî sözlerle ve oyunlarla süsleyerek sahneledikleri bir hikâye!

Mutlak gerçek şudur ki; İslâmî ilimlerden ve İslâm terbiyesinden uzaklaşan bir toplum ve gelen yeni nesiller gün be gün câhiliyyenin bataklığına yuvarlanmaya, Allah korusun daha ileriki safhalarda uzak ve derin bir sapıklık olarak Ateizm'de özgürlük ve adâlet aramaya mahkûmdur!

Hakka haksızlık edilen toplumlarda önce bâtıllardan bir bâtıl beğenilir, sonra bazı bâtıllara yüzeysel olarak tepki gösterilir, en sonunda da bütün fazilet söylemlerine ve mâneviyat değerlerine tepki gösterilerek mutlak inkârda yani tanrıtanımazlıkta, inançsızlıkta, dinsizlikte, materyalizmde ve rasyonalizmde huzur aranır!

"O halde nereye gidiyorsunuz?" (Tekvîr: 26)

Bunlar, Müslümanım diyenlerin unuttukları ve gayrimüslimler tarafından unutulmaya çalışılan gerçeklerdir. Kendini iman ve İslâm'a nispet eden kimseler özüne, daha doğrusu İslâm'a dönmelidirler.

Aynen Rabbimizin buyurduğu gibi:

"Ey iman edenler, iman edin..." (Nisâ: 136)

77- İKİ ŞEYİ BİRBİRİNE BENZETİRİM!

İki şeyi birbirine benzetirim. Biri, akîdesi bozuk veya şirk ehli bir kızla güzelliği sebebiyle evlenmek isteyip de, "evlendikten sonra ona Tevhîd'i ve İslâm'ı anlatırım; o da kabul eder" diyen gencin durumu! Diğeri de,  bir bedenin azaları, bir duvarın tuğlaları gibi kalpleri birbirine bağlı kardeşler ol(a)madan, sorumluluklar bakımından İslâm kardeşliğinin hukukunu gözet(e)meden cemâat olmak isteyip de, "cemâat olduktan sonra kardeşler oluruz" diyen kimselerin durumu!

Bu ikisinden ilkinde, kızın güzelliğinin câzibesi gözü karartır ve gence, "ille de olsun, isterim de isterim" dedirtir. İkincisinde ise, cemâat olmanın havası ve sağladığı bazı faydalar olsun da nasıl olursa olsun dedirtir.

İlkini ele alırsak, şirk koşanlarla evlilik haramdır. İkinci vâkıaya baktığımızda ise, bildiğimiz gibi, Tevhîd'siz ve uhuvvetsiz, kalbî ve amelî bir vahdet olmaz. Ancak şekilsel bir birliktelik olur!

Kardeşliğin ve sorumlulukların gözetilmediği birliktelikler grupçuluğa, hocacılığa, şeyh-mürîd ilişkisine, kutsal liderliğe, taassup ve tutuculuğa neden olur. "En iyi cemâat biziz, en iyi hoca bizim hoca, en iyi ve en samimi Müslümanlar biziz, en fedâkâr ve en hizmet ehli kimseler bizde" anlayışlarına yol açar! Böylesi taassup yapılanmaları, insanlarla aralarına etten duvarlar örerler. Bir duvarın tuğlaları gibi olmaları gerekirken, duvarlar içinde mahsûr kalırlar. Genel anlamda sıla-i rahmi, nasihatleşmeyi ve istişâreyi terk ederler, Allah'ın belirlediği sorumluluk alanlarını gözetmezler; fikirlerinde ifrâta, sorumluluk dairelerinde ise tefrîte düşerler. Böylesi gruplardan 30-40 yıl geçse bile bir ilim ehli çıkmaz. Bu kadar uzun sürede dahi hoca ve şeyh denen kimseyi ilim ve takvâda geçen birine rastlanılmaz. İlmî ihtilâflara müsâmahayla yaklaşılması gerektiği halde, bu sahanın usûlen iyi bilinmemesi, temel meselelerle ihtilâflı konuların karıştırılmasına neden olur. Bu grupların maslahat anlayışlarını grupsal fikirler ve tercihler belirler. Grupçuluk, kendinden olmayanlara karşı önyargılı bir bakış açısı geliştirir. Oysa iki mü'minin kardeş olması ve kardeşliğin hukukunu gözetmesinden daha hayırlı bir birliktelik mi olur? İlme, imana, kardeşliğe, Nebevî ahlâka, İslâmî sorumluluklara, sıla-i rahme, Allah'a davete, hikmet ve basîrete, samimiyete, fedâkârlığa, ferâgate, îsâra, ümmet anlayışına, geniş ufuklu olmaya ve anlayışlılığa sevk etmeyen yapılanmalardan az veya çok, i'tikâdî veya amelî taassup doğar! Hepsinden kötüsü de, kardeşliğe ve dostluğa zarar verir! Ülke hatta geçmiş ve gelecek sınırlarını aşan, tüm insanları kuşatan ümmetsel bir anlayışın ve kardeşliğin gözetilmediği bir uğraştan acaba hâl'e ve istikbâl'e yönelik hangi evlâ ve efdal maslahatlar elde edilebilir?

78- EHL-İ SÜNNET MİSİN YOKSA EHLİ BİD'AT Mİ?

Ben, müctehid ulemânın ve onlara tâbi olan mü'minlerin yolu, menheci ve i'tikâd'ı olan Ehl-i Sünnet ve'l Cemâat akîdesine mensûbum. Kur'âncılık, Tarihselcilik, Sünnet ve Hadîs İnkârcılığı, Kader İnkârcılığı, Bâtınîlik, Mistisizm, Zâhiricîlik, Meâlcilik ve Akılcılık gibi felsefî akımlardan; bid'at, dalâlet ve şirk fırkalarından berîyim!

Ayrıca benim dinim korunmamış aklın süzgecinden geçmeyecek kadar yücedir. Ve aklım vahye tâbi olacak kadar selîmdir. Elhamdülillâh. İslâm'ın üzerinde, -akıl da dâhil- hiçbir yücelik yoktur! İslâm ve değerleri tartışmaya açık da değildir! Dininden şüphe eden, dinini tartışmaya açar!

İslâm, akıl dini değil, vahiy dinidir. Sünnet ve sahîh Hadîslerin devre dışı bırakılmasıyla, İslâm'ın menhec ve usûlünün de saf dışı bırakıldığı "tek kaynak Kur'ân" dini değil; "tek kaynak vahiy" dinidir! Tabii ki Kur'ân'ın referans ve yönlendirmelerini de hiçe saymamak, usûl ve menhec olarak talimatlarını gözardı etmemek kaydıyla!

Kur'ân'a iman, onun hem lafzına, hem de muhtevâsına iman gerektirir. Çünkü Kur'ân; lafız ve mânâdan oluşmaktadır. Biri yok sayılırsa veya tahrîf edilirse, Kur'ân inkâr edilmiş olur! Azını reddetmekle çoğunu veya hepsini reddetmek, sonuç bakımından aynıdır!

Âyetlerin mânâları adına, ilim olmadan ve ehl-i ilme de uymadan yapılan akılcı ve felsefî te'vîller ve yorumlar, Allah'ın Âyetlerine iftirâ olur! Kur'ân'ı akıl eksenli anlama çabasından büyük Allah'a iftirâ olamaz!

Tüm ümmetin icmâına ve Peygamberimizin Hadîslerinin şâhidliğine ve delilliğine rağmen, nasıl olur da sahîh Hadîsler reddedilip, Kur'ân Âyetleri tahrîf edilebilir?! Hadîslerden boşalan yerler, nasıl olup da zan, hevâ ve heveslerle doldurulmaya çalışılabilir?! Bunlara nasıl cür'et edilebilir?! Taaccüp etmemek mümkün değildir!

Kur'ân'a uyduğunu söyleyen kimse, Kur'ân'ın, kendisine itâat edilmesini emrettiği Nebî'nin ta'lîm, terbiye, tebyîn, tezkiye ve örnekliğine de itibar etmek zorundadır. Bu, gerçek anlamda Kur'ân'a da Sünnet'e de uymak demektir! Kur'ân'ı, ilimsizce, akla göre te'vîl ve tahrîf etmek, Kur'ân'a uymak anlamına gelmez!

Âhir zamanın modernist ve akılcı fitnelerinden sakınalım! Bilelim ki, dünyada ne dün ne de bugün Sünnet ve Hadîs inkârcısı olup da ehlinin yanında âlim sayılan tek bir kimse yoktur! O halde, kimsenin zan ve kuruntularını din edinmeyelim! Ehl-i Sünnet bir Müslüman Allah'a delil olarak Peygamberimizin Hadîslerini sunacak... Sünnet inkârcıları da akıllarını ve falan veya filan kişinin zanlarını mı sunacaklar?!

Bir kimsenin Sünnet-i Seniyye'ye ve Hadîs-i Şerîflere uyup uymadığı, onları dikkate alıp almadığı; o kimsenin sözünün dinlenilip dinlenilmemesinde, bugünün dünyasında asıl ve evlâ kriterlerden biri hâline gelmiştir. Yarın akılcı, modernist, daha sonra deist, öteki gün ateist olma tehlikesinin ihtimâlinden bile sakınmak için, bu noktayı gözardı etmeyelim! Vesselâm.

79- HAYIZLI KADININ NAMAZI VE ORUCU!

Hadîs inkârcılığı furyasının ve modernizmin de etkisiyle günümüzde moda olan tartışma konularından biri de, âdetli kadının namaz kılıp kılmayacağıdır. Bu husustaki bir soru üzerine aşağıdaki cevabı verdik…

Ve aleyküm selâm. Bazen insan birkaç cümlesiyle kendi akîdesini ve karakterini ortaya koyar; bazen de tek bir sorusuyla şüphe ve tereddüdünü veya inkârını veya kendi düşüncesini ihsâs eder. Bu soruyu soran da, Kur’âncılık akımı denen, son zamanlarda hortlatılan Batı ve Vatikan destekli “Sünnet inkârcılığı” projesinden kalbi ve kafası bulanmış ve Hadîs inkârı bataklığına yuvarlanmış veya yuvarlanmaya doğru ilerleyen bir zihniyette biri olduğu anlaşılmaktadır. Bu sözler tespittir. Elbette hüsn-ü zan ile şu kaydı da düşebiliriz. O soruyu soran kimsenin, “tek kaynak Kur’ân” deyip de, Hadîsleri, Ehl-i Sünnet’i, ulemâyı kabul etmeyenler tarafından etkilenip kafası karıştırılmış biri olması da muhtemeldir. Bu durumdaki kimseler de bazen haklı olarak bu tür şeyler sorabilirler. Nitekim bazı kadınlar bu soruyu Hz. Âişe annemize sormuşlardır. Öğrenmek niyetiyle mi yoksa başka maksatlarla mı sorduğunu bilmeden Hz. Âişe annemizin o kadına "sen Harûralı/Harûrî misin?" diyerek gösterdiği tepkiyi de gözardı etmemek gerekir. Kadın bilmediği ve öğrenmek istediği için soru sorduğunu belirtince de, Hz. Âişe o kadına cevap vermiştir. Evet, bazı dönemlerde bazı soruların sorulmasının iyi veya kötü iki farklı amacı olsa da, öğrenmek niyetiyle soru sormak çok güzeldir, takdîre şâyândır. Çünkü yerinde soru sormak ilmin anahtarıdır.

Cevaba gelecek olursak, bu konuda elbette Hadîsler vardır. Âdet hâlinde kadın namaz kılamaz, oruç tutamaz. Sahîh Hadîsler vârid olduğu ve sahâbe kadınlarının uygulamaları bulunduğu için, bu konuda icmâ oluşmuştur. Sünnet de icmâ da bağlayıcı bir delildir. Özellikle sahâbe icmâsı hüccettir.

1- Hayızlı kadının, ay hâli döneminde namaz kılmayacağına, daha sonra da o namazları kazâ etmesine gerek olmadığına, ay hâli çıkınca gusledip/temizlenip namaza başlayacağına dâir delil:

Peygamberimizin zevcesi Hz. Meymûne vâlidemiz, hayız döneminde iken namaz kılmadığını, Peygamberimizin secdeye gittiği yerin hemen yanında yattığını hatta Peygamberimizin elbisesinin bir ucunun kendisine değdiğini söylemiştir. (Bkz: Buhârî, 333, 379, 517, 518)

Müslim’de ise şöyle geçmektedir:

Âişe radıyallâhu anhâ’dan rivâyet edilmiştir. Ebû Hubeyş’in kızı Fâtıma, Nebî aleyhisselâm’a gelerek: “Ey Allah’ın Rasûlü, ben istihâzalı bir kadınım. Bir türlü temizlenemiyorum, namazı bırakayım mı?” diye sormuştur. Allah Rasûlü: “O ancak bir damar(dan gelen kan)dır. [Bir nevi hastalıktır.] O ay hâli değildir. Bu sebeple ay hâli zamanına gelince; namazı bırak [o esnada namaz kılma]. Ay hâli vaktin bitince de üzerindeki kanı yıka [guslet] ve namaz kıl” buyurdu. (Müslim, 333; Bkz: Buhârî, 320)

2- Hayızlı iken kadının, ay hâli döneminde oruç tutmayacağına, temizlendikten sonra tutamadığı oruçları kazâ edeceğine dair de bir nakil yapalım.

Muâze şöyle demiştir: Âişe’ye, neden hayızlı kadın orucu kazâ ediyor da, namazı kazâ etmiyor, diye sordum. Âişe: “Sen Harûrî misin” dedi. Ben de: “Hayır, Harûrî değilim ama (öğrenmek için) soruyorum” dedim. Âişe: “Biz de ay hâli olurduk ama bize orucu kazâ etmemiz emredilir, namazı kazâ etmemiz emredilmezdi” dedi. (Müslim, 335c)

Diğer rivâyette ise Hz. Âişe şöyle cevap vermiştir:

“Bizden herhangi birimiz Rasûlullah aleyhisselâm döneminde ay hâli olurdu. Sonra (kılmadığı namazları) kazâ etmesi emredilmezdi.” (Müslim, 335a)

80- ATEİSTLERE LAF ANLATMAK!

Kur'ân'ın Âyetlerindeki isim ve fiillerin şu veya bu harf-i cerr ile kullanılması gerektiğini söyleyerek, Âyetlerde Nahv ve ibâre hatası bulduğunu söyleyen ateistler; evren gibi bir eserin müessirini ve bu evrenin yaratıcısının emir ve hükümlerini bile inkâr ederlerken, Kur'ânî bir kelimenin "mutlak ve bilâ kayd-ü şart" ne şekilde kullanılacağının bilgisini kimden aldılar? Hem de Allah'ın dediğinin zıddını iddia etme bahtsızlığına rağmen!

Büyük kitap olan şu evrenin işleyişinde ve kevnî kanunlarda hangi hata ve çelişkiyi buldular da, bu evrenin sahibinin gönderdiği Kerîm Kitâbında yanlışlar bulma şekâvetine düştüler?

Ayrıca iddialarının delili nedir? "Bu Allah'ın emri mi?" ya da "Allah'ın emri değil ya!" gibi meşrû ve ma'kûl suâl ve itirazların dahi mecrâsını hepten ve çoktan aşarak, iddialarını ne ile ve neye göre ispat etmektedirler?

Ma'lûm, ispat iddia sahibine aittir! Soyut/kuru bir laf da delil olmaz! Kitâb-ı Kerîm'in ve Kitâb-ı Kebîr'in, sayılması imkânsız olan güneşten daha parlak mu'cizelerine ve hakikatlerine rağmen; inkâra şartlanmış bir kalp ve kafadan çıkan birkaç laf cambazlığı ne ifade eder?!

Allah'ın emrini bile hiçe sayıp mutlak anlamda inkâr bataklığına saplananlar ve eşref-i mahlûkâttan esfel-i mahlûkâta yuvarlananlar, bu görüşlerini nefis, hevâ ve heveslerinden başka neye dayandırabilirler?!

Kur'ân'ın her bir kelimesi ve harfi üzerinde ciltlerce eserler verilmişken, münkirlerin bâtıl görüşleri, Ağustos sıcağındaki buz gibi erimiş iken, o bilgi ve delillere göz yumarak, cehâlet, taassup, demagoji ve muğâlata yoluyla laf kalabalığından başka bir şey olmayan inkâr sözleriyle -ateist olmaları bir yana- ne kadar dürüst olabilirler?

Çok bilmiş (!), hatta -hâşâ- Allah'tan bile iyi bilme iddiasında olan, varlığa bakmayan, evrendeki düzene bakmayan, kendisine bakmayan, âcizliğini görmeyen, vicdânen muhtaçlığını akledemeyen ve hissedemeyen, fıtrat değerlerine ve vicdân mahkemesine bile başkaldıran, Rasûlü dinlemeyen, Kur'ân'a itibar etmeyen, sırf nefislerine uymadığı için Âyetleri bir çırpıda inkâr eden ateistler, belki bizim bu birkaç cümlemizde de Türkçe'deki ismin halleri denilen "Arapça'daki kelime-harf-i cerr" uyumu bakımından kitâbî ve belâğî hatalar bulabilirler! Bu durumda bu sözler bana ait sayılmayacak mı?! Bazı sivri zekâlıların anlayış ve hevâlarına uygun olmayan tertîbler ve mânâlar var diye?!

Yola gelmeyecek ya da hak arayışı gibi bir niyeti olmayan, bir fikre şartlanmış ve bir bâtıla saplanmış kimselerle, hele hele de din ile hiçbir alâkası olmayan kişilerle, İslâm'ı ve Kur'ân'ı tartışmanın hikmete uymadığını düşünüyorum! Çünkü insanların inkârı ne kadar koyu, derin ve çok ise, ona sunulan delillerin çokluğu, o kimsenin kılıflı ve taştan daha katı olan kalbini etkilemez! İnkâra şartlanmış kalbe Allah Azze ve Celle, Kur'ân'ı, İslâm'ı ve hakkı dinleme, anlama, fıkhetme, kavrama, düşünüp öğüt alma ve sakınma kâbiliyet ve erdemini vermez. Bu, Allah'ın adâletidir. Böyle olmasaydı, hak etmeyen münkirler, Allah'ın zorlaması ile -inkârlarına rağmen- mü'min sayılırlardı ve hak etmedikleri nice emsâlsiz nimetlere, hak eden mü'minlerle birlikte sahip olurlardı!

Bu mümkün olmadığına göre, öğüt fayda verecekse, öğüt vermek gerekir. Her hakkın da meşrû ve hikmetli ifade, ihkâk ve tebyîn biçimi vardır. Hakka gönlünü açan zaten hakkın peşine düşecektir, duyacaktır ve dinleyecektir. Hak karşısında müstekbirce tavır takınan, duymak, bilmek ve iman etmek istemeyen kimselere, ne göstermek, ne duyurmak ve ne de anlatmak mümkündür! Görmek, duymak ve anlamak istemedikleri sürece!..

Yâ Rabbi! Ne kadar büyüksün! Şânın ne kadar yüce! İnsanların çoğu Sana karşı ne kadar densizlikler ve cür'etkârlıklar yapıyorlar, küfrediyorlar, iftirâ ediyorlar ama Sen sonsuz sabrınla ve önceden geçen Fasl Kelimen (Kelimetü'l-Fasl'ın) sebebiyle -va'dinden caymayıp, ki Sen asla va'dinden caymazsın- onlara sabrediyorsun, ecellerinin sonuna kadar süre veriyorsun. Bizleri ve ehlimizi bu inkârcılık çığırlarından muhâfaza et. Dünyadaki insanlar ne kadar inkâr etseler de, Sen bizim imanımızı kat be kat artır ve bizleri mü'minler ve Müslimler olarak vefât ettirip sâlihler arasına ilhâk buyur. Âmîn.

81- ATEİSTLERİN ÇARPITMAYA ÇALIŞTIKLARI BİR ÂYET!

Az önce youtube’da bir video izledim. Daha doğrusu az bir bölümünü dinleyip kapattım ve ateistlerin oradaki çarpıtmalarına cevap yazmak istedim. Böylece onu izleyenlerin kafaları karışmasın! Karınca kararınca, en azından hakkın safında olduğumuz belli olsun!

O videoda ateistin biri -Kur’ân’ın Allah Kelâm’ı olmadığını Kur’ân’dan ispatlama tutarsızlığıyla-  câhilce diyor ki: "Kur'ân, Allah Kelâmı ise, Kur'ân'da Allah'ın sözünden başka söz bulunmaması; bulunursa da, cümlenin başında ‘de ki, deyin ki’ anlamında bir fiilin olması gerekir."

Daha sonra da örnek olarak, Hûd Sîresinin 2. Âyetini söylüyor. Ve Âyete şöyle anlam veriyor:

أَلاَّ تَعْبُدُوا إِلاَّ اللّٰهَ إِنَّنِى لَكُمْ مِنْهُ نَذِيرٌ وَبَشِيرٌ

"Allah'tan başkasına kulluk etmeyin. Ben size O'nun tarafından, uyarmak ve müjde vermek için gönderilmiş bir Peygamberim."

Bu meâli verince de ısrârla diyor ki, “bu Allah Kelâmı ise, neden cümlenin başında قُلْ ‘de ki’ yok?”

Evet, Âyette bir hata tespit ettiğini sanarak ısrârla bu soruyu yineliyor. Tevâzu ve hakkı ihkâk ve tebyîn etme hassâsiyetiyie, ister istemez, “ah, ben orada olacaktım” diye içimden geçmedi değil!

Arkadaş! Öncelikle bu Âyet, Hûd Sûresinin ikinci Âyeti. Bu Âyet müstekîl yani bağımsız bir cümle değil; önceki Âyet’e bağlı bir cümle. Hem de, o cümlenin illet, sebep ve tefsîrini yapan bir cümle. Âyete baksana, أَلاَّ تَعْبُدُوا إِلاَّ اللّٰهَ diye başlıyor. أَلاَّ kelimesi أَنْ ve لاَ kelimelerinden meydana gelir. أَنْ kelimesine Arapça'da ‘tefsîriyye’ denir. Yani önceki cümleyi tefsîr ve tafsîl eder, açıklar. Bu sebeple أَلاَّ kelimesi لِئَلاَّ "...memek için" takdîrindedir. Dolayısıyla da Âyet, -ateist kişinin anlam verdiği gibi-  "Allah'tan başkasına kulluk etmeyin..." şeklinde başlayan bağımsız bir cümle değil, önceki cümleye bağımlı, hatta o cümleyi yani Kitâb'ın gönderiliş amacını açıklayan, bir sebep cümlesi, bir yan cümleciktir. Onun için Âyet'e, "'Allah'tan başkasına ibâdet etmeyesiniz diye (etmemeniz için).'..." biçiminde anlam verilmelidir.

Görüleceği gibi, bu kısma yani ikinci Âyet’e ateistler gibi müstekîl olarak meâlci ve parçacı bir zihniyetle baktığımızda, bir nokta câhiller açısından açık değildir ki, orası ilim gerektirir.  Yani bu kendisiyle söze başlanılan tam bir cümle değildir. Bu cümlenin irtibâtlı olduğu başka bir cümlenin bulunduğu çok açıktır. O da siyâk-sibâk açısından önceki cümledir. O Âyet'in meâli de -lafzıyla birlikte- şöyledir:

الٓرٰ كِتَابٌ أُحْكِمَتْ اٰيَاتُهُ ثُمَّ فُصِّلَتْ مِنْ لَدُنْ حَكِيمٍ خَبِيرٍ

"Elif, Lâm, Râ. Bu, Âyetleri sağlamlaştırılmış, sonra da Hakîm ve Habîr olan Allah tarafından geniş geniş açıklanmış bir Kitâb'dır." Bu ilk Âyet idi. Ateistlerin polemik konusu yapmaya çalıştıkları ikinci Âyet'e başlarken, yaptığımız ilmî açıklamaları göz önünde bulundurarak, Kitâb işte ikinci Âyetteki bu iki sebeple indirilmiştir ki, o da, yalnızca Allah'a ibâdet etme ilkesiyle, Muhammed aleyhisselâm'ın Allah'ın Rasûlü olduğunu tasdîk etme ilkesidir, bu da Tevhîd'dir, yani Kur'ân insanları Tevhîd'e çağırmak için gönderilmiştir diye anlamamız icap eder. Bu sebeple de, öncesine bağlı olan ikinci Âyet’in meâline, “ki, öyle ki, şöyle ki, tâ ki” gibi tefsîr ve sebep bildiren kelimelerle başlamak gerekir. Ya da meâlde “için, diye” şeklinde sebep ve açıklama ifade eden kelimeler kullanılmalıdır.

Daha bu Âyetin, öncesiyle bir bütün olduğunu anlayamayan ateistler, Âyeti -her zaman yaptıkları gibi- bağlamından kopararak, cımbızlayarak, hem de bilgisizce tahrîf ederek; Kur’ânî Âyetleri, Kur’ân’ın Allah Kelâm’ı olmadığına yönelik istismâr ediyorlar! Yani Kur’ân’ı iptal etmek için, Kur’ân’ı kullanıyorlar! Hem de Arapça’nın Nahvini, belâğatini, usûlünü, ma’nâlarını, hikmetlerini, nüktelerini, inceliklerini vs. zenginliklerini hiç bilmeden!.. Lalettayin görüş belirterek, bilmeyenleri etkilemeye ve saptırmaya çalışıyorlar!

Sadece Arapça’da değil, bütün dillerde üslup özellikleri ve zenginlikleri vardır. Kur’ân’da bazı yerlerde “de ki” kelimesinin kullanılıp; Besmele ve Fâtiha gibi, bazı yerlerde kullanılmadığı gibi. Kur’ân, önemli ve dikkat çekmek istediği yerlerde genelde قُلْ ‘de ki’ veya bu emir fiilin farklı kiplerini kullanır. Bazı yerlerde de -Âyetin merâmı anlaşıldığı için- bu fiili hazfeder.

Siyâk-sibâk, hazflar, takdîrler ve müteallaklar gibi basit bazı konuların dahi idrâkinde olmayan câhil insan, Rabbine karşı nasıl da misâller getirmeye yeltenmektedir!

Hûd Sûresinin ikinci Âyetinin ikinci cümlesinin birinci Âyetle mürtebit olmaması itirazına da şu cevabı verebiliriz… إِنَّنِى لَكُمْ مِنْهُ نَذِيرٌ وَبَشِيرٌ “…Şüphesiz ben size O’nun tarafından (gönderilmiş) bir uyarıcı ve bir müjdeciyim” Âyetinde geçen إِنَّ kelimesi tahkîki ifade ettiği gibi ta’lîli de ifade eder. Yani ikinci Âyet’in başında bulunan ta’lîl ve tefsîr, Âyetin sonuna kadar geçerlidir. Binâenaleyh, Kitâb’ın gönderiliş amacını; efrâdını câmi’ ve ağyârını mâni’ olarak düşünmek gerektiği için, Peygamberimizin risâletini kabul etmenin de, iman ve ibâdetin bir parçası olduğunu kabul etmemiz gerekmektedir. Bu bakımdan mesele ele alınmış olsa dahi, ikinci Âyetin ikinci cümlesinin ilk Âyet ile bütünlüğünü reddetmek mümkün olmaz!

Bu konuda o kadar çok şey söylenebilir ki, hatta onlarca sayfa makale yazılır ve: “Bu özet oldu; söyleneceklerin yanında, bu denilenler devede kulak bile değil” denir. Ama insan anlamak istemedikten sonra, bir delil değil, bin delil bile onun için beyhûdedir! Görmek istemeyene göstermek, anlamak istemeyene anlatmak mümkün değildir!

Öyle değil mi yani? O kadar ilmî eserler, Âyetleri ve Hadîsleri kılı kırk yararcasına apaçık şekilde tefsîr ve şerh etmişlerdir. Buna rağmen, şirk, küfür ve ateizm taraftar buluyorsa, bu ne Kur’ân’ın, ne Hadîslerin, ne de tefsîrlerin ve ilmî eserlerin suçudur! Tıpkı, İblîs’in isyânının, Allah’ın suçu olmadığı gibi!

Birkaç nesildir ihmâl edilen önemli bir noktayı söylemeden asla geçemem. Her zaman dediğim gibi, Arapça’yı öğrenmek çok önemlidir. Özellikle ümmetin belirli bir kesimi için bu şart ve zarûrîdir. Ama ondan sonra, onun kadar önemli bir şey de Türkçe’nin, tırnak içinde söylenmesi gerekirse, bir coğrafyada konuşulan yaygın dil, ana dil her ne ise, onun mükemmel seviyede öğrenilmesidir. Çat pat değil, mükemmel öğrenmeden bahsediyoruz! Yoksa ilmi olmayan, belki biraz edebiyat bilen akılcı, bilimci, materyalist, rasyonalist, pragmatist ve septik bir münkir, mürekkep yalamış insanları düz yolda şaşırtabilir ya da şaşırtmaya çalışabilir yahut da diğer insanların kafalarını karıştırabilir. Dile hâkimiyet, iman edilen ve fıkıh noktasında hâkim olunan dînî değerlerin doğru sunulması ve savunulması için bir vesîledir, köprüdür. Dile hâkim olmayan kimse, itiraz eden ve tartışan kimseler karşısında âciz duruma düşer. Ne kadar bilse bile, durum böyledir!

O halde ey gençler! Dininizi Kur’ân ve Sünnet’ten ve temel İslâmî eserlerden öğrenin. Ama bir şeyi asla ihmâl etmeyin. Ana dilinizi veya yaşadığınız beldede yaygın olan dili, imkânınız var ise dünyada yaygın olan bir dili de küçüklüğünüzden itibaren öğrenmeye çaba sarf edin! Bunun için zaman ayırın…

“Kızım sana söylüyorum gelinim sen (de) işit” kâbilinden; ‘gençler’ dediğime bakmayın, bu konuda asıl duyarlı olması gerekenler ebeveynlerdir!

Türkiye şartlarında tespitim ve kanâatim odur ki, bin kişiden biri Türkçe’yi iyi derecede bilmektedir. Bu oran belki daha da düşüktür. Arapça’ya gelince, o daha vahimdir. Yüz binde, belki de birkaç yüz binde bir kişi anca iyi derecede Arapça biliyordur!

Bu istatistikler meyânında, biz neyi tartışıyoruz? Kendimize bakmadan!.. Eksiklerimizi kapatmadan!.. Bu eksiklere dikkat çekmeden!..

Ateistlerin, şirk ve küfür ehlinin hâllerine mi acıyacaksın yoksa kendi hâl-i pür melâlimize mi?

Yâ Rabbi, her türlü, inkâr, şirk, küfür, şüphe, isyân, ilhâd ve inâddan bizleri koruyup; kalbimize iman, göğsümüze ve gönlümüze inşirâh, sevinç ve sürûr ilkâ et. Bizleri, dinin üzere müstekîm eyle. Âmîn.

82- EY ATEİSTLER VE EY İNSANLAR!

Günümüz dünyasında Müslüman olduğunu hatta Ehl-i Sünnet Müslüman olduğunu söyleyen şirk, küfür, bid'at, dalâlet ve hurâfe sahiplerinin, ilme ve selîm akla uymayan tutarsızlıkları nedeniyle İslâm'ı o câhillerin şahsında yargılayıp ateizme kaymak da bir tutarsızlıktır!...

Akıllı kimse inkâr yoluna sapma kolaycılığını seçme ve böylece sorumluluklardan kurtulup huzur bulma hülyası yerine; İslâm'ı, Kur'ân, Sünnet ve Selef'ten Halef'e doğru, İslâmî temel eserlerden araştırır. İhtilâflar konusunu anlamaya çalışır. Usûlü kavramak için okur, meselelerin tahkîkâtine bakar; bunların üzerinde samimi şekilde düşünür. Bu araştırma 20-30 yılını alsa bile, Arapça öğrenip temel eserleri incelemekle geçen uzun yıllar sürse bile, cenneti kazanmak umudu bile bu çabaya değer!

Arap müşrikleri ve münkirleri için ağza değil, akla bile gelmeyecek bir itiraz olan, "Allah niye benim dilimde bir Kitâb göndermedi?" hezeyanını tekrarlamak yerine!

Küfür ehli, Allah'ın el-Hakîm, el-Hâkim ve Ahkemu'l-Hâkimîn olduğunu unutmuş, -hâşâ- Allah'a hükmetmeye kalkışıyor! Sözümüz, ateiste ama herkes bu hakikate kulak vermelidir. Özellikle şu zamanda!

İnsanlara, gruplara, tarîkatlara, şucu veya buculara bakarsanız, ya onlar kadar müslüman (!) olursunuz ya da hiçbir zaman Müslüman olamazsınız! Ya da sivri zekânın cehâletle birleşmesi sonucunda deizme, agnostisizme veya ateizme kayarsınız! Gerçek anlamda kayarsınız yani!

Tüm insanlık için mutlak örneğin, Rasûlullah aleyhisselâm olduğunu unutmayalım! İnsanlara lâhûtî vasıflar verip, Allah ile aramızda yardımcı ilâhlar olarak, Allah'ın dûnunda veya Allah'la beraber o aracılara da tapmayalım! Mekke müşriklerinin, kendilerini Allah'a yaklaştıracağı düşüncesiyle ve Allah katında kendilerine şefâatçi olacakları zannıyla taptıkları putları ve ilâhları gibi!..

İnsanlık tarihi boyunca peygamberleri ve melekleri ilâhlaştıranlar bile kâfir olarak ebedî cehennemi boylamışlar da, sâlih (iyi) veya tâlih (kötü) insanları ilâhlaştıranlar mı, o kimselerin yüzü suyu hürmetine cennete gideceklerdir?! İslâm akıl dini değil, vahiy dinidir ama selîm akla da, aklın ilkelerine, vicdânın ve fıtratın değerlerine de ters değildir! Kendimize yazık etmeyelim. Hem de pireye kızıp da yorganı yakmak istercesine!..

83- ŞEYTANA VE NEFSİNE KANMA!

Piyasada ve medyada İslâm'ı, Kur'ân'ı, Tevhîd'i ve Hadîsleri sulandırmak adına polemik konusu yapanların belki yüzde doksanı hayatlarının hiçbir döneminde Tevhîd akîdesiyle ve gerçek İslâm'la tanışmamış, duysa da kabul etmemiş, hiçbir zaman muvahhid olmamış; ilim, basîret ve selîm akıl sahibi ve şâhidliğe ehil olan  hiçbir Tevhîd ehli tarafından da Tevhîdlerine şâhid olunmamış kimselerdir!

Bilmeyenler de, uzaktan uzağa, onların laf kalabalıklarını, tahrîfât ve saptırmalarını 'din' veya 'dinden' zannederler!

Oysa onların konuşma ve tartışmaları sadece nefislerinin hevâ ve heveslerinden sâdır olan, boş ve bâtıl hezeyanlardır!

Bunun farkına varmadan sapan hiç kimse yarın Allah'ın huzurunda mazeret sunmak sûretiyle affedilmeyecek ve temize çıkmayacaktır!

Zira ilk emri "İkra'" yani "Oku!" olan bir dinde, dinin hakikatini bilmemek, Kur'ân ve Sünnet'ten yüz çevirip câhil kalmak, Tevhîd'i öğrenip tasdîk etmemek, şirk, küfür ve nifâkı terk etmemek, putlara ve sahte ilâhlara tapınmak asla bağışlanmaz!

Ama unutmayalım, şeytan da boş durmaz. Bir gün olsun, saptırıcılığa ara vermek sûretiyle tatil yapmaz! Hem de "saptırıcılık" davası uğruna! O, insanları kendisiyle beraber ebedî olarak cehennem azâbına süreklemek için avânesiyle birlikte gece-gündüz çalışarak; küfrü, şirki, fıskı ve isyânı nefislere güzel göstermek için çabalar durur.

O, Allah'ın keremiyle ve affıyla şirk ve küfür ehlini aldatarak; bir kimse şirk ve küfür üzere ölse bile, o kimseyi Allah'ın affedeceğini söyleyerek -Allah'ın keremiyle, afv-ü mağfiretiyle- insanları kandırıp yoldan çıkarmaya çalışır.

Oysa Allah Teâlâ sahîh olarak iman etmeden ölen hiç kimseyi affetmeyecektir! Allah'ın rahmeti, keremi, lütfu, af ve mağfireti ancak iman ehline mahsûstur!

Allah, kâfirlerin ebedî cehennemlik; mü'minlerin ise ebedî cennetlik olduklarına hükmetmiştir. Bu Allah'ın kesin ve değişmez va'didir!

O halde şeytana ve nefse kanmayalım! Yarın âhirette şeytan, saptırdıklarından uzaklaşacaktır! Saptırılanlar ile cin ve insan şeytanları arasındaki bütün dostluklar bitecek, bağlar kopacaktır ve birbirlerine lânet etmeye başlayacaklardır!

84- ARKADAŞLIK... ARKADAŞ... TAKİPÇİ... BEĞENİ...

Daha önceden face’de arkadaş eklemeyle alâkalı olarak yazdığımız bazı yazılarımızı yanlış anlayarak, bizi sevmelerine ve hüsn-ü zan etmelerine rağmen duyarlı ve hassâs bir düşünceyle bize arkadaşlık göndermeyerek takiple yetinen ve o şekilde istifâde eden birkaç arkadaşa şâhit oldum. Hatta biriyle yüz yüze sohbet ederken, beni yanlış anladığını gördüm.

Hâlbuki ben bu konuda birkaç sefer yazı yazdım. O yazılarım ise çok açıktı. Merâmımı iyi anlatmak maksadıyla bazıları da detaylı idi. Sanırım tam okunmadığı için, mutlak anlamda "ARKADAŞLIK GÖNDERMEYİN" şeklinde anlayanlar olmuş!

Akıllı, aklı başında, dengeli, oturaklı, sağduyulu, samimi, hikmetli, anlayışlı, efendi, önyargısız, taassupsuz, sû-i zansız, yalan, iftirâ, polemik ve fitnecilik sevmeyen, sevginin ve saygının ne olduğunu bilen, insanın robot olmadığının ve duygularının bulunduğunun farkında olup, yıkıcılıktan uzak şekilde yapıcı olan ve herkesin bir kalbi olduğunu hesaba katarak hikmet ve basîret adına geniş düşünebilen, hayır ehli olan, faziletlere rağbet eden, alıcıları kapalı olmayıp nefsini yüceltmeden hakkı arayan, iyi bir insan, sâlih ve örnek bir mü'min olma azminde olan, edepli, güzel ahlâklı, özü ve sözü temiz herkes BANA ARKADAŞLIK GÖNDEREBİLİR!

Arsız, ahlâksız, edepsiz, densiz, dengesiz, suçlayıcı, dışlayıcı, ısrârcı, inatçı, kinci, önyargılı, saplantılı, etrafına ayar verme derdinde, dar kafalı, kötümser, güvensiz, nefsi kabarık, adâletsiz, insâfsız, patavatsız, ağzından çıkanı kulağı duymayan, "genel ortam ve üslup" ile "özel ortam ve üslubu" ayırt edemeyen, aklına geldiği gibi sözlerini tartmadan ve elemeden rastgele konuşan, usûlsüzce ve rahmetsizce yazan çizen, kalp kıran, moral bozan, insanları üzen, ezen, nefsinin arzularını tatmin peşinde azan, ağzını ve üslubunu bozan, karşısındakinin ilmini, samimiyetini, kişiliğini ve insânî özelliklerini ya da eksikliklerini, zaaflarını ve ihtiyaçlarını bilmeden görüş ve kanâatlerini dik başlılıkla dikte etmeye çalışan, polemik ve fitne peşinde koşup, provokatif ve eyyamcı bir kişiliğe sahip kimseler BENİ ARKADAŞ EKLEMESİNLER!

"Niye?" diye itiraz edenler varsa, onları eklesinler! İşte bu noktada "herkesin istifâdesi için takip açık" diye yazmıştım. Bunun anlamı "BENİ ARKADAŞ EKLEMEYİN, TAKİP EDİN" demek değildir. Akıllı insanların arkadaşlığı için insan dua ederken; nasıl böyle bir şey der?

Bu kimseler kendileri gibi olanlarla sosyal hayatta ve sosyal medyada arkadaş olabilirler. Olsunlar bakalım, kendileri gibi bir kimseye kaç gün tahammül edebilecekler! Belki böylece bu kötü huy ve ahlâklardan da vazgeçerler! Bu da onlar adına ve çevrelerinde kimseler için bir fayda ve huzur olur!

Sosyal hayatta iyi ve aklı başında insanlarla arkadaşlık yapan ve iyi insanlara yakın olup; kötü huylu kimselerle de mesâfeli duran bir insan, sosyal medyada da buna dikkat eder diye düşünüyorum. Derdi arkadaş çoğaltıp hava atmak, takipçi kasıp nefsini tatmin etmek, beğeni sayısını artırmak olan kimseler ise, neredeyse uçan kuşa bile yalvarırlar; "gel bana arkadaşlık gönder, şu paylaşımımı beğen" diye! Öyle insanlar da zaten kendilerini belli ederler... Vesselâm.                            

85- İLMİ AYAĞA DÜŞÜRMEYELİM!

Gencin biri, semâ' (سماء) kelimesini -sonu ayn harfi ile- (سماع) şeklinde telaffuz ediyor; sonra da kalkıp hocalık taslıyor! İlim bu kadar ayağa düş[ürül]memeli! Bazı zamâne gençleri ne kadar da cür'et ve heyecanlarıyla hoplayıp zıplıyorlar! İronik bir teşbîhle, cin olmadan adam çarpmaya kalkışıyorlar!

Hakkında konuşacağı kelimeyi bile doğru telaffuz edemeyen bir kimseye hangi akıllı güvenebilir? Kim, bu kimseye semâ' ile ilgili bir Âyetin veya Hadîsin anlamını sorabilir?! Veya başka bir meselede onun fikrini önemseyebilir?! Sorup da, aldığı cevap karşılığında içi, gönlü, kalbi, aklı ve vicdanı mutmain olabilir?! Adam daha kendisi üzerinden savunma veya reddiye yaptığı/yapacağı kelimenin lafzını, iştikâkını ve anlamını bile bilmiyor! Âdeta bilmediği ve tanımadığı kimse hakkında demagoji yaparak övmek veya yermek gibi tutarsız bir davranış sergiliyor!

Akıllı Müslüman, müctehid ulemâya ve muhakkık âlimlere ittibâ etmelidir. İttibâ; "delilli şekilde uymak" demektir. Mükellef kimse, -müctehid ulemânın önderliğinde, ta'lîm, terbiye ve irşâdları istikâmetinde- hakka, gücü yettiğince delilli şekilde uymaya çalışır; gücünü aşan hususlarda da ilim ehlini -delilini bilemese de- taklîd eder. Taklîd; "delilini bil(e)meden uymak" anlamına gelir. Tâbi olunan, hak olması kayd-ü şartıyla taklîd câizdir. Çünkü taklîd, birçok kimsenin elinden gelebilecek şeyin hepsi olabilir. Zira fehm (anlama), fıkh (kavrama) ve hıfz (ezberleme) gibi meziyetler herkeste eşit değildir. Zaten Rabbimiz de, gücümüzün yettiği kadar sakınmamızı, itâat etmemizi ve takvâ sahibi olmamızı emretmektedir.

Fakat bilelim ki, âlimlerin bile muhakkıklarına uymak esastır, asıldır! Âlimlerin yanlış anlaşılabilecek sözlerine keyfî anlamlar yüklemek veya açık olmayan müteşâbih ifadelerini sarîh gibi addedip zanna tâbi olmak câiz değildir. İslâm'ın akâidi, esasları, ilkeleri, hükümleri, umdeleri, sâbiteleri ve sınırları apaçıktır! Hiçbir rivâyet veya görüş bu hakikatleri, Allah'ın hükümlerini ve hudûdunu değiştiremez!

86- MÜSLÜMANLAR! İSLÂM ADINA GÜZEL ÖRNEKLİK TİCÂRETTE, ALIŞ VERİŞTE VE PARAYLA MÜNÂSEBETTE GIPTA EDİLECEK BİR YAŞANTI ORTAYA KOYMAKTAN GEÇİYOR!

Bugün bir derdini paylaşan bir Müslüman sebebiyle çok üzüldüm. "Neden Müslümanlar böyle?" diye mahzûn oldum. İslâmî garipliği hissettim. Hem de sadece câhiliyye toplumunda değil, Nebevî ahlâkla ahlâklanmamış; nefsânî ve toplumsal taassuplarını yenememiş Müslümanlar arasında da garip olduğumuzu bir kez daha anladım. Sen ne kadar samimi ve hikmetli olursan ol, birçoğunun, nefsî amelleriyle, senin yaptığını yıkmak istercesine câhilce ve çocukça insânî ilişkiler içinde olduklarına şâhit oldum...

Zamâne Müslümanlarının çoğu, Kur'ânî ahlâk, Nebevî ahlâk, İslâmî ahlâk, güzel ahlâk, güzel örneklik, hikmet, basîret, ihlâs ve takvâ gibi kavramları hiç duymadılar mı? Duyup da uymadılar mı? Dinleyip de uyudular mı? Bu faziletlerin sadece sözcülüğünü yapıp, ameli başkalarından mı beklediler? İslâm ahlâkıyla müzeyyen olmayan bir kimsenin, bırakın ticâretiyle, alış verişiyle İslâm'a zarar vermesini, yola çıkıp insanlarla kısıtlı/sınırlı sosyalleşmesiyle bile İslâm'a zarar verir! İslâm görüntüsü altında insanları nefret ettirir!

Müslümanlara tavsiyem, İslâm'dan sonra en çok önemseyecekleri şey ticâretlerinde, alış verişlerinde ve parayla münâsebetlerinde âdil, insâflı ve takvâlı davranmalarıdır!

Tevhîdî teblîğin, Allah'a davetin ve Allah'ın dinine yardımın önünü açan en önemli görev ve sorumluluk İslâm görüntüsüyle insanları Tevhîd'den ve İslâm'dan nefret ettirmeden güzel örnek olmaktır. Daha dünyevî işlerde doğru, dürüst, güvenilir ve samimiyetine gözü kapalı imza atılır bir kimse olamayanın, uhrevî sözlerine hiç inanılmaz! Üç günlük dünyanın üç kuruşluk menfaatinde bile emîn olunamayan kimsenin mü'minliği, i'tikâden veya amelen tartışılır! Hudeybiye anlaşması sürecindeki iki yıla bakın! O kadar önemli bir mesele ki, bu sebeple "Putperest Çağlarda Müslüman Olmak" adlı kitabımızda bu konuya farklı açılarıyla yer verdik. İşte o günleri düşünün ve Ashâb-ı Kirâm'ın ahlâkını, ticâretini, komşuluğunu ve insânî/İslâmî münâsebetlerini kendinize yol işâretleri edinin. Yoksa yaptığınız şey havanda su dövmekten başka bir şey ifade etmeyecektir!

İslâm ne ister? İslâm neyi gerektirir? İslâm takvâ ve ihlâs ister. İslâm güzel ahlâktır. İslâm güzel örnekliktir. İslâm güvenilir olmaktır, güven vermektir.

Müslüman olduğunu söyleyenler eğer ki İslâm adına güzel örnekler olsaydılar, insanlar fevc fevc İslâm'a akın etmek isteyeceklerdi. Hidâyete lâyık olanlar, Allah'ın izniyle İslâm'la şereflenecekler ve buna güzel ahlâk sahibi mü'minler vesîle olacaktı. Hidâyet kendilerine hak olmayanlar bile İslâm'ın güzelliği karşısında bütün kozlarını yitirecekler, Allah'ın izniyle zulüm, fitne, fesâd, fısk, fücûr, münker ve bilumûm fuhşiyatlarıyla birlikte mağlup olacaklardı. Allah'ın dininin yeryüzünde en güzel şekilde yaşanması karşılığında...

Kardeşlik ve cemâat dini olan İslâm, vefâsızlık, taassup, fırkacılık ve kötü örneklikle yaşanırsa, bu kötü görüntüler ancak kişisel ve karakteristik yanlışlar olarak addedilmesi gerekirken; maalesef ki bilmeyenler veya art niyetli olup da bu görüntüleri istismâr etmek isteyenler, onları İslâm'a mâl etmeye kalkışacaklardır! Bu da kötü ahlâk sahipleri için bir vebâldir, günahtır, suçtur! Allah katında...

"Ey iman edenler, iman edin..." (Nisâ: 136)

Bir mü'min olarak ben senin ticâretini, komşuluğunu, arkadaşlığını, insânî ve İslâmî münâsebetlerini beğenmiyorsam; seninle aynı dinden ve i'tikâddan olmayan bir gayrimüslim nasıl beğensin?!

87- ŞİRKİ TERK ET, ALLAH'A İMAN ET!

Şirki terk edip Allah'a -Allah'ın istediği/emrettiği şekilde- iman etmediysen; savunduğun ve yaptığın her şey boştur, faydasızdır!

Önce Tevhîd! Önce iman! Önce dini Allah'a hâlis kılmak! Önce yegâne ve tek hak ilâh ve rabb olarak Allah'a teslim olmak! Önce bütün ibâdetlerin sadece ve ortaksız şekilde -kâinâtın yaratıcısı ve sahibi olan- Allah'a yapılması gerektiğine i'tikâd etmek!

Namaz, oruç, zekât, hacc, teheccüd, dille zikir/şükür, infâk gibi mâlî, bedenî ve kavlî ibâdetler daha sonra...

Kalp, kavl, azalar ve tüm yaşantı şirkten temizlenmeden, hâlis Tevhîd'e teslim olmadan, yapılacak hiçbir amele ibâdet ve sâlih amel denmez! Allah ve Rasûlü böyle diyor.

Biz de "âmennâ ve saddeknâ",  "semi'nâ ve eta'nâ" ve “Allahu ve Rasûluhu a'lem” (Allah ve Rasûlü daha iyi bilir) dedik. Elhamdülillâh...

Sayılamayacak kadar Nasslar (Âyet ve Hadîsler), nakiller ve evrenin bütün parçaları, zerrecikleri, uyum ve insicâmı bu hakikatin, güneşten daha açık ve parlak şekilde böyle olduğuna delildir. İnsan, gözünü kapamadıkça, kulaklarını tıkamadıkça, kalbini şirkle kirletmedikçe, İslâm'ın üssü'l-esâs'ı (temel esası) olan bu en esaslı hakikatini inkâr edemez!

 “Dini, imanı, ibâdeti bırak; önce insanlık, iyilik… Sen iyi, dürüst ol, iyilik yap, şunu ya da bunu yap veya yapma; Allah affeder, Allah seni cennetine koyar” diyenlerin zehriyle zehirlendikten sonra, gözünüzü cehennemde açabilirsiniz!

 “Ben Tevhîd, İslâm, ibâdet bilmem ama iyi insanım” diyen dünyada iyilik bulabilir, dünyada rahat edebilir ama şirki terk etmedikçe boşuna cennet hayali kurmasın!

Tevhîd, iman, ibâdet, Allah’ın rahmet ve rızâsı, cennet ve nimetleri, âhiret ve ebedîliği; kafayı/beyni insanlara teslim etmeyecek ve insanların kulu ve kölesi olmayacak kadar ve başkalarının akıllarına ve hevâlarına göre yaşamayacak kadar önemli ve değerlidir! En önemli ve öncelikli hakikat sadece budur!

İnsan, âhirette Allah’ın azâbını görünce dünyadaki en sevdiklerinden bile vazgeçecek, onları ve dünyayı içindekilerle birlikte fidye vermek isteyecektir... Çocuklarını, eşini, kardeşini, soyunu sopunu, aşiretini, kavmini, kabilesini ve bilnetice yeryüzünde bulunan her şeyi! Ne için biliyor musunuz? Sadece kendisini kurtarmak için!

Dünyadayken Tevhîd ve İslâm'dan yüz çevirenlerin, hak yola, Tevhîd ve İslâm’a çağıranlara düşman kesilenlerin bu istekleri kabul olacak mı dersiniz?! Elbette hayır! Kâfir, müşrik ve münâfık kimseler için etrafına dağlar gibi alevler saçan alevli bir ateş, avını bekleyen bir avcı gibi beklemede olan bir cehennem vardır! Yâ Rabb, sen bizleri o kötü âkıbetten koru! Âmîn.

Nefsânî çıkarsız bir samimiyetin gönüllerde tesir etmesi, düşünülüp de ibret alınması ve sakınılması duasıyla.

88- "ESKİ MÜSLÜMANLARI BIRAKACAKSIN!"

Akl-ı selîm bir Müslüman hangi yaşa gelirse gelsin; yakınında, çevresinde hatta gönül ister ki akrabaları arasında kendinden yaşça büyük birkaç büyüğü, en azından bir büyüğü olsun, onun yanında saygı ve edeple mânevî huzur bulsun, onunla istişâre etsin, onun tecrübelerinden yararlansın, ona öğrendiklerini ve düşüncelerini anlatsın, onunla dertleşsin, varsa yanlışları, onları da düzeltsin ister. Konuşacak bir şey olmasa bile, böylesi oturaklı büyüklerin yanında sessizce oturup tefekkür etmek bile çok hayırlara sebeptir.

Şimdiki bazı gençler de maalesef tuhaf bir şekilde "eski Müslümanları bırakacaksın, Eskilere takılmayacaksın. Gençlerle ilgileneceksin" diyorlar. Bu cümlede "gençlerle ilgileneceksin" sözüne de takılmamak gerekir; çünkü ana fikri vefâsızlık olan bir söylemde bu cümleciğin ne hükmü vardır?! Yahut da vefâsızlığın olduğu yerde bir doğru ne kadar anlam taşıyabilir?!

Eski Müslümanlar eski dostlar değil, her dâim tazeliğini koruyan sevgi ve saygı sebebiyle eskimeyen dostlardır! Eskiyen sadece vefâsızların kalp ve kafalarındaki dostluk duygusudur!

Bazı kimseler büyüklerini yok sayarak büyüdüklerini sanıyorlar herhalde! Gençlere ve yaşıtlarına da, "bak siz de bizim gibi vefâsız olun, büyükleri saymayın, aramayın, sormayın, görüşlerine önem vermeyin, tecrübelerinden yararlanmayın, onlarla istişâre etmeyin" mesajını verip, çevrelerine kötü örnek oluyorlar!

Ama bu tip gençler bilmiyorlar ki, tecrübeli ve hikmet sahibi büyüklerin birikimlerini elde edebilmeleri için daha kırk fırın ekmek yemeleri gerekir! Çünkü olgun insanlarla oturup kalkmayan olgunlaşmaz; hep çiğ, ham ve kof kalır! Ayrıca eden bulur. Herkes ileride ektiğini biçer!

Akıllı Müslüman ilim, hikmet ve tecrübe sahibi, umûr görmüş, oturaklı ve anlayışlı büyükleri olsun ister. Olsun ki, onlarla bazen oturup dertleşebilsin. Böylece o eli öpülesi büyüklerden mâneviyat, motivasyon, edep, hilm, hikmet ve anlayış depolasın. Onların hikmetli davranışlarını örnek alabilsin.

Birçoğumuz, yakınlarımızda ilim talebi ve İslâm'a teslimiyet üzere olgunlaşmış, Allah'a ibâdetle saç ve sakalını ağartmış, yüzü nûrlu büyüklerimizin yokluğundan dolayı mahzûnuz, üzgünüz. Bazı gençler ise, olanlarla bile ilişkiyi kesip vefâsızlığın kötü numûneleri olmuşlar; liderlik, şöhret ve itibar sevdasıyla bir yol tutmuşlar veya tecrübe ve olgunluktan yoksun ve zaaflarla ma'lûl olan akıllarının erdiğince bir hareket biçimi belirlemişler! Fakat böyle olursa, vasatlık kaybedilip, ifrât ve tefrît hortlamaz mı?! Kardeşliğe büyük zarar veren grupçuluk ve taassup ortaya çıkmaz mı? Daha sonra da vefâsızlık, sorumsuzluk ve duyarsızlık!..

İnsan önce büyüklerini sayması gerekir. Büyüğün hakkı daha büyüktür. Söz bile önce büyüğündür. Büyüğün önüne geçilmez. Bir kimse ne kadar istese de, zaten büyüğü yaşça geçemez. Büyüğe saygısızlık, patavatsızlık ve çok bilmişlik de yapılmaz. Büyük, yanlış bile yapsa, kaş yapayım derken, göz çıkarmak istercesine bedevîce ve dengesizce konuşulmaz. Herkese, husûsan da büyüklere edep, incelik, nezâket ve hikmet çerçevesinde söz söylenir.

Netice olarak, bugün toplumda en genel anlamıyla vefâsızlık münkeri yaygın durumdadır. Saygısızlık, sevgisizlik, sorumsuzluk, duyarsızlık ve ilgisizlik gibi anlamlarda da husûsan büyüklere, umûmen de bütün insanlara karşı bir vefâsızlık olduğunu söyleyebiliriz.

Rabbimiz bizleri vefâlı mü'minlerden eylesin.

89- ELHAMDÜLİLLÂH VE NİHÂYET VE DAHİ MÂŞÂALLAH...

Vaktinden önce acelecilikte mahrûmiyet olduğu gibi, vakti geldiği halde ihmâlkâr ve gevşek davranışta dahi mahrûmiyet vardır.

Söze, bir usûl kâidesiyle girizgâh eyledik. Maksat ma'lûm-u âfirîn...

Hamdolsun kitabımız inşâAllah hafta sonuna [17 Temmuz 2020], o güne yetişmezse de Pazartesi'ye [20 Temmuz 2020] çıkacak.

Duam odur ki, haftasonu çıksın ve kargoları hemen Cumartesi'den gönderelim.

Girizgâhta da ifade ettiğimiz gibi, vakti gelen hayırlı işlerde acele etmek gerekir. Vakt-i zamanı gelen işlerde mühmil ve gevşek davranan ise o hayırdan mahrûm kalır. Ma'lûm, halk deyişinde "sona kalan donakalır" diye bir mesel vardır ve doğrudur.

Sipariş verenlerin, ödemelerini yapmaları, sipariş vermek isteyenlerin de düşünce ve bekleme safhasını artık geçip biran önce sipariş vermelerini rica ve tavsiye ederiz.

Alamayacak durumdaki kardeşlerimiz de yazabilirler. Biz kardeşiz. Hatta hepimiz Hz. Âdem'in çocuklarıyız. Kardeşin kardeşi düşünmesi kardeşlik görevidir. Bundan doğal ve olağan bir şey olamaz.

Arkadaşlar!

Özellikle günümüzde internetin de çok ciddi etkisiyle, normalde sosyal hayatta ve muhitlerinde bırakın hocalığı veya ilim ehli olmayı; ilim ehline talebe olma vasfını/kâbiliyetini/karakterini taşımayan yığınlarca insan, internet allâmesi olmuş durumdalar! Hevâ ve heveslerin cirit attığı, zan ve kanâatların havada uçuştuğu, hikmetsiz ve basîretsiz fikrî ve nefsî atışmalar ve tartışmalar bu ortamda gırla! Hikmetin semtine bile uğramamış kimseler klavyeyi hikmetsizce kullanmaktadırlar! Bu curcunada ve hengâmede ehl-i hak olan ilim ve iman ehline -Tevhîd'i teblîğ ve hakkı hikmetle müdâfaa adına- büyük sorumluluk  düşmektedir.

İlim ehli olan veya bilinen kimseler bilsinler ki, uykularının, rahatlarının ve yiyip içtiklerinin fazlalarından ve lükslüğünden bile o denli hesap verecekler ki, üstüne üstlük veya altına altlık, buna rağmen de hikmetsiz söylemleri kendileri için büyük bir sorgu sebebi olacaktır. Hâlik-ı Zü'l-Celâl katında!

Dinimizi temel kaynaklar istikâmetinde, delilli ve hikmet çerçevesinde öğrenme ve öğretmemiz için -Allah için ısrârla söylüyorum- bu kitabımız bizim emeğimiz noktasında mütevâzı, Allah'ın tevfîk ve yardımı noktasında önemli bir eserdir. Nice ilmî meseleler vardır. Mevcut Türkçe yayınlarda ya yoktur, ya da karıştırılmış haldedir. Biiznillâh, o meselelerin de tashîh ve tahkîkini bulacaksınız. Yani gönül rahatlığıyla güvenip, istifâde edebileceğiniz bir eser...

Hikmet ve kavrayış sahiplerinin ma’lûmu olduğu üzere; sözlerimizdeki bazı tafsîllerin, genel ortamda olmanın yani globale hitap edilmesi sâikiyle, ‘açıklayıcılık ve izah’ bâbından ‘zorunlu ilâveler’ olduğunu da ifade etmeden geçmeyelim…

Adımız Hıdır, elimizden gelen budur! Rabbimiz hepimize daha hayırlı başarılar ve muvaffakiyetler ihsân etsin.

Özellikle ricamız; Tevhîd ehli ilim tâlibleri ve ilim ehli kardeşlerimizin bu kitabımızdan dersler yapmalarıdır... Zira kitabımızın bazı bölümleri ilim tâliplerinin tahkîki, ilmî vukûfiyeti, dirâyeti ve şerhiyle daha geniş açıklanacak şekilde 'ilmî', bazı bölümleri 'çok detaylı' ve birçok bölümü de ilmin ve hikmetin esas alınmasıyla herkesin anlayacağı şekilde 'çok açık, sade ve akıcı' haldedir.

Davet, teblîğ, nasihat, irşâd ve ta'lîm gibi amaçlarla bütün topluma hitap eden bu kitabımızda asgarî vasat bir üslup ortalanmıştır.

Kitabımızın konuları defalarca istişâre edilmiş, anlatılmış, izah edilmiş, hatta tarafımızdan bu ikinci baskı içeriği iki kez baştan sona şerh edilerek ders olarak işlenmiştir.

Rabbimiz, hakkımızda sadaka-i câriye eylesin. Ümmeti faydalandırsın. Gençlerin ilme iştiyâkını artırsın. Davet ve teblîğde hayır ve hidâyet kapılarının açılmasına vesîle kılsın.

Dualarda unutulmamak duasıyla...

90- "FİDÂKE EBÎ VE ÜMMÎ YÂ RASÛLALLÂH!"

"ANAM BABAM SANA FEDÂ OLSUN EY ALLAH'IN RASÛLÜ!"

Gün geçmiyor ki, Yüce İslâm dinine, Allah ve Rasûlüne hakâret eden bir nasipsiz çıkıp da, kalpleri, mânevî değerleri ve vicdanları rahatsız etmesin!

Yine bir karikâtür kepazeliği!

Hz. Lût kavmine kadar âlemlerde görülmemiş hatta müfessirlerin beyânıyla hayvanlarda dahi görülmeyen bir hayâsızlığı, Lût aleyhisselâm'ın yerle bir edilerek helâk edilen kavminde bulunmayan türevleriyle işleyeceksin/savunacaksın, sonra da kalkıp Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e ve onun pâk zevcesi Hz. Âişe radıyallâhu anhâ vâlidemize -karikatür yoluyla- hakâret edeceksin!

İslâm dinine, mânevî değerlere hakâreti, toplumu kin, nefret ve düşmanlığa sevk etmeyi falan geçtik de bu yapılan şey, ahlâksızlıktır, alçaklıktır ve kirli işler için provokatörlüktür!

İslâm'a ve insanlara yönelik bütün oyunları ve tuzakları Rabbu'l-Âlemîn, sahiplerinin başına geçirsin, ayaklarına dolasın! Fitneciliğe ve hayâsızlığa arka çıkanları da amellerine mahkûm etsin. Yeni nesilleri, temiz dimağları ve tüm insanlığı inkâr ve hayâsızlık batağından korusun!

Herkesin imanı, inancı veya imansızlığı, inançsızlığı kendinedir. Müslümanı, kimsenin dinsizliği ilgilendirmez. Kâfirûn Sûresinin son Âyeti her mü'min için prensiptir, ilkedir. Kim neye inanırsa inansın, inancına uygun karşılığı bu evrenin yaratıcısının huzûruna vardığında zaten görecektir. Ama üç günlük dünyayı "benim gibi inanıyor, inanmıyor" diyerek birbirimize zehir etmemeliyiz. Bırakın herkes kendi inancını yaşasın. Ama hakâret etmeden, zulmetmeden, fitne ve fesâd peşinde koşmadan!

En geniş şekliyle inanç özgürlüğü İslâm'dadır. İslâm'ın karşı olduğu şey, zulümdür, fitnedir, fesâddır, ifsâddır, hayâsızlıktır, kan dökmektir, ekini ve nesli yok etmektir.

Sağduyu lütfen! Bu tür düşmanca çıkışlar özgürlük değil, azgınlıktır! Bâtıl üzerinde olmanın, suçluluk çırpınışlarıdır!

"(Azap) emrimiz geldiği zaman oranın altını üstüne çevirdik. Ve üzerlerine pişirilmiş balçıktan birbiri ardınca taşlar yağdırdık. (Bu taşlar) Rabbinin katında hep işâretlenmişlerdi. Bu (taşlar, azap veya Lût kavminin kasabası) zâlimlerden uzak değildir." (Hûd: 82, 83)

"Allah'a karşı yalan uyduran veya kendisine hak gelince onu yalanlayan kimseden daha zâlim kim olabilir? Kâfirler için cehennemde kalacak yer mi yok?!" (Ankebût: 68)

HasbunAllâhu ve ni'me'-l vekîl...

Not: Hakâret amaçlı çizilen karikatürü paylaşarak, çizeni ve müfterîleri sevindirmeyelim! Amacı, iftirâ olan bir karikatürde ne olduğunun veya olmadığının bir önemi yoktur. Onu hakâret amaçlı paylaşmak çizenin maksadıysa; bizim onu paylaşmamamız gerekir! Sonuçta, münker bir maksatla illiyet bağı olan bir amel!..

91- ARAPÇA KİBRE DEĞİL, ŞER’Î İLİMLERE VESÎLEDİR!

Arapça'yı Şer’î ilimlere vesîle bir âlet ilmi olarak, ilimlerin anahtarı olarak o kadar çok seviyorum ki, zaten Arapça'yı üst düzey bilip de Arapça'ya hayran olmayan kimse yoktur.

Fakat ne yazık ki hayatları boyunca Arapça sevdasına tutulup kalmış ve bu nedenle de Şer’î ilimlere bir türlü gir(e)memiş bazı ender kimseler Arapça'daki vukûfiyetleri sebebiyle 80-90 yaşlarına kadar Arapça ile meşguliyetten başka bir şey yapmamışlardır. Ben bir kısmına şâhit oldum. Bu kimseler ilim denildiğinde, başlarken de bitirirken de sadece Arapça'nın gramerini, ibâreleri doğru okumayı, bir cümledeki kelimenin i'râb yönünden münâkaşasını ve Nahv'in felsefesini anlamışlar ve konuşmuşlardır. Arapça ibâre okurken Arapça'yı iyi (!) biliyor olmalarını da, bütün ilmî eserleri en iyi kendilerinin okuyup anlayacaklarına, henüz anlamıyor olsalar dahi, okuduklarında doğruya ulaşabileceklerine hüsn-ü kuruntu etmişlerdir. İlmî istitâat ve dirâyetin, fehm ve fıkhın, usûl ve menhec’in, Şer’î bir ilme dâir tahassus ve tecrübenin de gerekli olduğunu düşünemeden!..

Maalesef ki, salt Nahv bilgisi birçok kimseyi kibre, büyüklenmeye, insanları aşağılamaya ve Arapça bilmeyen kimselerin söz ve görüşlerine kulak vermemeye, âdeta “Arapça’yı benim kadar bilmiyorsan, benim yanımda konuşma hakkın yok. Konuşuyorsan da, bu benim lütfumdur” anlayışına sevk etmiştir!

İşte insanların çoğunun sathî bakışına göre “iyi görünümlü” bu kötü örnekler ilim talebinde hikmete dört elle sarılmak gerektiğini göstermektedir. Bu konuya âlimler kitaplarında yer vermişlerdir. Birazdan birkaç nakil yapacağız… Ulemâ, kibre ve büyüklenmeye sebep olacaksa, Nahv öğrenmeyi ve öğretmeyi kerîh görmüşlerdir. Şahsen ben hayatım boyunca bu hikmete uydum, uymaya çalıştım. Hamdolsun, kibirli, egolu, hikmetsiz, basîretsiz, yaygaracı, tartışmacı ve grupçu kimselere Arapça öğretmedim. Bugün de yarın da öğretmem! İşin sonunu düşünmeden bu tip kimselere Nahv öğretmek, onlardaki kibri artırmak, ilerideki yıkıcılıklarına, istemeden de olsa dolaylı olarak destek vermek anlamına gelir!

Belki hâlihazırda bile birçoğunun anlayamadığı bu noktada birçok uyarıcı makale yazdık. Hatta “Arapça öğreniminde usûl”, “Arapça’ya giriş” veya “ilim talebinde edeb” mesâbesinde “’Arapça’yı Putlaştırmak’ Deyimi Üzerine” başlıklı bir konuşma dahi yaptık. Bu konuşmamızda Arapça’nın önemine vurgu yapıp, Arapça ta’lîm ve teallümüne usûl ve hikmet çerçevesinde bilinçli şekilde yönelmek gerektiğini vurguladık. Arapça’yı kibir aracı kullanmaktan da sakındırdık. Çünkü Arapça ilmi, kibre vesîle değil; Şer’î ilimlere vesîle, köprü ve araç bir ilimdir! Şer’î ilimlerin amacı da iman, ihlâs ve takvâdır.

Şu aşağıdaki nakiller, İslâm ulemâsının, bin yıl önce bile, o gün itibariyle ve gelecekteki olası problemler hususunda ne kadar basîretli, firâsetli ve uzak görüşlü olduklarını göstermektedir. Allah bize de onlara da rahmet etsin. Maalesef ki bugün bu rivâyetlerde sakındırılan kibir ve kendini beğenme hastalığına giriftâr olan kimseler ne kadar da çoktur! Gerek Nahv bilmesi sebebiyle böbürlenenler ve gerekse de Edebiyat parçalama ayrıcalığıyla başkalarını küçük görenler… Allah böylelerine hidâyet ve şuûr ihsân eylesin.

Bu olumsuz tablo elbette ki kötü örneklere bakarak Nahv ilminden soğumayı veya dili, belâğatı ve hitâbeti önemsememeyi gerektirmez. Çünkü usûlen, sû-i misâl (kötü örnek) misâl hükmünde değildir!

Nahv ilmi, ilim talebesi ve ulemâ için farz-ı ayn’dır… Diğer Müslümanlar ise, -kibirden sakınmak şartıyla- imkân ölçüsünce Nahv öğrenmelidirler. Fakat aşağıdaki rivâyetlerden anlaşılıyor ki, kibirlenecek kimselerin Nahv öğrenmeleri yani onlara Nahv öğretilmesi mekrûhtur. Zira Nahv öğrenmek farz-ı kifâyedir ve bir takım Müslümanların bu vecîbeyi yerine getirmesiyle diğer Müslümanların üzerinden bu sorumluluk düşer. Ama kibir haramdır; sakınmak gerekir.

İbret alınması ve sakınılması dileğiyle rivâyetlere geçelim…

a) Kâsım b. Muhaymira rahımehullâh şöyle der:

تَعَلُّمُ النَّحْوِ أَوَّلُهُ شُغْلٌ وَاٰخِرُهُ بَغْيٌ

 “Nahv öğrenmenin ilk merhalesi bir meşgale, sonu ise haddi aşmaktır.” (İktidâu’l İlmi el-Amele, Hatîb el-Bağdâdî v.463/1071, Thk: Nâsıruddîn el-Bânî, el-Mektebü’l İslâmî, Beyrût, 1376, No: 150, S: 91, Hatîb el-Bağdâdî bu rivâyeti, بَابُ مَنْ كَرِهَ تَعَلُّمَ النَّحْوِ لِمَا يُكْسِبُ مِنَ الْخُيَلَاءِ وَالزَّهْوِ “Kibir ve büyüklenmeye sebep olduğu için Nahv öğrenmeyi kerîh görenler bâb’ı” başlığı altında zikretmiştir.)

b) İbrâhîm b. Edhem rahımehullâh, Mâlik b. Dînâr rahımehullâh’ın -zayıf bir isnâdla- şöyle dediğini nakleder:

عَنْ إِبْرٰهِيمَ بْنِ أَدْهَمَ، عَنْ مَالِكِ بْنِ دِينَارٍ، قَالَ: تَلْقَى الرَّجُلَ وَمَا يَلْحَنُ حَرْفًا وَعَمَلُهُ كُلُّهُ لَحْنٌ

 “Bir adamla karşılaşırsın da tek harf gramer hatası yapmaz. Ama onun bütün amelleri yanlıştır.” (Müsnedü İbrâhîm b. Edhem ez-Zâhid, Ebû Abdullah İbn-i Mende v.395/1005, Thk: Mecdî es-Seyyid İbrâhîm, Mektebetü’l Kur’ân, Kâhire, S: 33; İktidâu’l İlmi el-Amele, Hatîb el-Bağdâdî, No: 151, S: 91; Bustânu’l Ârifîn, Ebû Zekeriyyâ en-Nevevî v.676/1277, Dâru’r Reyyân li’t Türâs, Kâhire, S: 56)

c) İbrâhîm b. Edhem şöyle der:

أَعْرَبْنَا فِى الْكَلاَمِ فَمَا نَلْحَنُ وَلَحْنًا فِى الْأَعْمَالِ فَمَا نُعْرِبُ

 “Sözlerimizde fasîh konuştuk ve gramer hatası yapmadık. Ama amellerimizdeki fesâhati yapamadık da onda hata ettik.” (İktidâu’l İlmi el-Amele, Hatîb el-Bağdâdî, No: 152, S: 91; Târîhu Dimeşk, Ebû’l Kâsım İbn-i Asâkir v.571/1176, Thk: Amr b. Ğarâme el-Amrevî, Dâru’l Fikr, h.1415/m.1995, C: 37, S: 18)

92- CENNETİN ANAHTARI, ŞARTLARINI MUHTEVÎ TEVHÎD'DİR; CEHÂLET DEĞİLDİR!

"Şirk koşan kimse câhil ise ma'zûrdur" demek, Tevhîd'i bilmemektir! Tevhîd'i bilen kimse nasıl şirk koşar?! Şirk koştuğu halde nasıl mü'min kalır?! Tevhîd'i bilmeyi ve o bilgiye göre iman etmeyi emreden Allah'ın emrine (Bkz: Zuhruf: 86; Muhammed: 19) rağmen, Tevhîd'i bilmeyen kimse neye iman eder?! Tevhîd'siz bir kimse şirk koştuğu ve o hal üzere öldüğü zaman, Yüce Allah o kimsenin ebedî cehennemlik olacağını bildirirken, İrcâî akîde sahiplerinin, -hâşâ- inançlarında ve sosyal hayatın pratiğinde ilimden daha değerli gördükleri cehâlet ile cennetin kapılarının açılabileceğini söylemeleri, Yüce Allah'ın sayılamayacak kadar çok buyruklarına, daha da ilginci ilk emri "Oku!", sonraki emirleri "yaz, öğren, öğret" anlamında Âyetler olan Rabbu'l-Âlemîn'e en büyük iftirâ değil midir?

Aliyyu'l Kârî'nin de belirttiği gibi, dinin ve Şerîat'ın aslını bozan kimse -namaz kılsa bile- icmâen müşrik olurken, fetret döneminde bile ulûhiyeti Allah'tan başkalarına lâyık görüp de putlara ve birbirlerine tapınan kimseler ebedî cehennemlik sayılırlarken -ki Peygamberimizin annesi ve babasının durumu buna örnektir-, evet, durum böyle iken, âhir zaman Nebî'sinin gelişinden ve ona Kur'ân indirilişinden sonra mı Tevhîd'i bilmemek mazeret olacaktır?

Bu anlayış, İslâm'ın "üssü'l-esâs" (temel esas) olan aslî ilkelerini bile çiğnerken, cehâleti ilimden üstün tutan, cennetin anahtarı/bedeli Tevhîd olsa da, bir diğer anahtarının da tam aksi yönde cehâlet olduğunu savunan bir nevi câhilî felsefe değil midir?

Hem de Yüce Allah, peygamberlerin gelişinden sonra, insanların Allah'a karşı bir hüccetleri/bahaneleri kalmaz anlamında Âyet vaz'ederken! (Bkz: Nisâ: 165)

Diğer taraftan İsrâ: 15'te geçen, "...Biz, bir rasûl göndermedikçe azap edecek değiliz" buyruğunu görenler, En'âm: 19'daki: “Bu Kur’ân bana onunla sizi ve her kime ulaşırsa onları korkutup uyarmam için vahyolundu” buyruğunu görmüyorlar mı?!

Bu Âyet, "Kur'ân her kime ulaşırsa" anlamına geldiği gibi, "her kim ona ulaşırsa" anlamına da gelebilmektedir. Hiç kimse peygamberimizin, risâlet görevini hakkıyla îfâ etmediğini ve Kur'ân'ı insanlara ulaştırıp teblîğ ve tebyîn etmediğini söyleyemez!

Bu noktada, eğer Rasûl görevini yapmasaydı veya Allah'ın sözlerine kendinden bir şeyler katıp, onları Allah'a isnâd etseydi, Rasûl'ün bile Allah Azze ve Celle tarafından nasıl azap ile tehdît edildiğinin Âyetlerini okumak gerekir (Bkz: Hâkka: 44-47). Bunlar, Allah'ın hüccetini ikâme etmesinin delilleridir. Allah, gerekirse farz-ı muhâl kâbilinden buyruklarla da olsa, dinini koruyup, yüceliğini insanlara gösterir!

Sözlerimize devam edersek; ayrıca İsrâ: 15'teki "rasûl" kelimesine "akıl" anlamı veren âlimleri de hatırlatmadan geçmeyelim. İmam Mâturîdî de onlardandır.

Buna göre, akıllı olan herkes gücü nispetinde sadece Allah'a iman ve ibâdet ile mükellef olur. Dinin aslî meselelerine taalluk etmeyecek şekilde, ancak Şerîat'ın teblîği ile öğrenilebilecek bazı meselelerde ma'zûr olması ise madalyonun öteki yüzüdür! Çünkü Allah bilmeyenleri, bilmek istemeyenleri, ihmâlkârları ve haktan yüz çevirenleri değil, Allah'tan başkasına ibâdet etmemek kayd-ü şartıyla bazı bilinemeyen hususları affeder. Bilmemek ile bilememek kavramlarının farkı hususunda tefekkür etmek gerekir.

Dolayısıyla İsrâ Sûresinin 15. Âyeti; rasûl gönderilmeden, o rasûlün getirdikleri şeyleri, Şer'î meseleleri ve hükümleri bilmeyen kimselerin, ancak rasûl ve vahiy vâsıtasıyla mükellef ve sorumlu olacakları birtakım meselelerde ma'zûr olacaklarına delâlet etmektedir. Putperestliğin ve müşrikliğin câhillere mubâh olduğuna değil!

Çok önemli nokta da şudur. Allah, âdildir, elbet kimseye kıl kadar zulmetmez. Bu sebeple de insanlara dini hususundaki hücceti bizzat kendisi ikâme etmiştir. Onun için de Kur'ân'ı ve Rasûl-ü Ekrem'i göndererek insanları uyarmış, müjdelemiş, korkutmuş; kendisine imana, Tevhîd ve İslâm'a çağırmıştır. Yani Allah bir rasûl göndermiştir. Artık o Rasûl'ün getirdiklerinden gâfil ve câhil olan her kim varsa, Yüce Allah onu -gaflet ve cehâleti oranında- azap edecektir!

Şirk koşanın durumu ile alâkalı o kadar çok Âyet var ki, bu nedenle Kitâb, Sünnet, hüccet olan icmâ hatta dört mezhebin dördünün de ayrı ayrı icmâlarına göre, şirk koşan ve küfür kelimesini ikrâh altında olmadan telaffuz eden kimse şirke ve küfre düşer!

Burada biz, Rabbimizin Peygamberimize hitâben şirkten sakındıran dehşetli bir Âyet meâlini zikretmekle iktifâ edelim:

 “Andolsun, sana ve senden öncekilere: ‘Eğer şirk koşarsan, andolsun ki (bütün) amelin boşa gider ve muhakkak zarar edenlerden olursun’ diye vahyolundu.” (Zümer: 65)

Rabbimiz, yemin üzerine yemin ve te'kîdle -farz-ı muhâl- Peygamberimiz şirk koşsa, onun bile bütün amellerinin boşa gideceğini bildiririp sakındırıyorsa, Ümmet-i Muhammed'den birileri mi şirk koşunca ma'zûr sayılıp affedilecektir?

Bu anlayış, Allah'ın ilk emri ile bile çatışır! Allah okumayı emretmiş (Alak: 1, 3), câhil kalmayı eleştirmiş, câhillerden sakındırmış, onları tehdît etmiş hatta kâfirlere "ey câhiller" (Zümer: 64) diye hitap etmiş, müşriklerin şirk koşmalarının nedeninin bilgisizlikleri/cehâletleri olduğunu haber vermiş (Bkz: Tevbe: 6; Yûsuf: 40; Enbiyâ: 24) ve Peygamberimizin gelişinden önceki fetret döneminin putperestlerine ve müşriklerine topluca "ey kâfirler" (Kâfirûn: 1) diye hitap etmiş iken; "Biz Allah'ın sevgili kullarıyız. Allah bizi affeder. Biz Allah'ı seviyoruz, Allah da bizi seviyor" demek adına, şirk ve küfür ehlinin bir üslubu olarak “biz Allah’ın oğulları ve sevdikleriyiz/dostlarıyız” (Bkz: Mâide: 18) anlayışındaki Yahûdî ve Hristiyanların kafa yapılarına benzer bir anlayışa sarılıp, boş temennîlerle, yan gelip yatarak, çalışmayarak, cehâlet sıfatıyla cennet hayali kurmaktan daha büyük bir câhillik ve nasipsizlik olabilir mi?

Bu hususun tahkîkâtına dâir sayılamayacak kadar delil mevcuttur. Onları burada sırasıyla zikretmek ve açıklamak bu satırların kaldırabileceği bir şey değildir.

Rabbimizden, ilim, iman, takvâ ve ihlâs üzere sebât ve istikâmet dileriz.

93- KUR’ÂN’DAN BİR NÜKTE:

Rabbimiz Teâlâ buyurdu:

إِنَّا زَيَّنَّا السَّمَاء الدُّنْيَا بِزِينَةٍ الْكَوَاكِبِ

“Muhakkak ki Biz, dünyaya en yakın semâyı bir ziynetle, gezegenlerle süsledik.” (Sâffât: 6)

Bu Âyette neden direkt olarak بِزِينَةٍ kelimesi, الْكَوَاكِبِ kelimesine izâfe edilerek بِزِينَةِ الْكَوَاكِبِ denilmedi de, بِزِينَةٍ kelimesi tenvînli getirildi ve sonraki الْكَوَاكِبِ kelimesine nûn-u visâle ile geçiş sağlandı?

Öncelikle الْكَوَاكِب kelimesini kısaca açıklayalım.

Âyette geçen الْكَوَاكِب kelimesinin müfredi (tekili) كَوْكَب ‘dir ve “gezegen” demektir. Bu kelimenin anlamı “yıldız” değildir. “Yıldız” anlamına gelen kelime; نَجْم ‘dir ve cem’i (çoğulu) ise نُجُوم ‘dur.

Âyetin son kısmının da kısaca i’râbını yapalım. بِزِينَةٍ cârr ve mecrûr’dur ve زَيَّنَّا ‘ya muteallık’tır. الْكَوَاكِبِ ise, بِزِينَةٍ kelimesinden bedel’dir. Burada bedel, tıpkı mübdelu minhu gibi mecrûr’dur. Bu bedel’e, بَدَلُ الْمَعْرِفَةِ مِنَ النَّكِرَةِ denir.

Bunun tersi şekilde بَدَلُ النَّكِرَةِ مِنَ الْمَعْرِفَةِ de câizdir. Bunun örneği de, Rabbimizin şu buyruğudur:

يَسْأَلُونَكَ عَنِ الشَّهْرِ الْحَرَامِ قِتَالٍ فِيهِ “Sana haram ay’ı, (yani) onda savaşmayı (kıtâl’i) sorarlar.” (Bakara: 217) Buradaki bedel’e tür olarak “bedelü’l iştimâl” denir.

Şimdi sorumuzun cevabına gelelim.

Şayet بِزِينَةٍ kelimesi, الْكَوَاكِبِ kelimesine izâfe edilseydi, mudâf’ın kendisinde, mudâfun ileyh’den bir pay olurdu. Yani anlam; “dünyaya en yakın gökyüzünü gezegenlerin ziyneti ile süsledik” anlamına gelirdi. Bu süslemede ve süsleyicilikte, gezegenlerin de bir payı olmuş olurdu. Oysa gezegenleri de, dünya semâsını da yaratan ve süsleyen Yüce Allah’tır. Bu inceliğe işâret edici bir nükte olsun diye, بِزِينَةِ kelimesi tenvînli olarak geldi ve “gezegenler” anlamındaki الْكَوَاكِبِ kelimesine de bir nûn ile geçiş sağlandı. Böylece Âyetin başında geçen زَيَّنَّا “Biz süsledik” anlamındaki Allah’ın müzeyyin’liği hiçbir şüpheye mahal bırakmayacak şekilde kesin olarak vurgulanmış oldu. Kur’ân-ı Kerîm her harfine ve her harekesine kadar, işte böylesine ince mesajlarla dolu, nükteli ve hikmetli bir Kitâb’dır.

Allah hepimize Kur’ân’ı sahîh olarak fıkhetmeyi nasip etsin ve bizi Kur’ân ehlinden eylesin.

94- BOŞANMAYI DÜŞÜNENLERE!

Hitâbet ve kitâbet açısından dikkat çekici bir giriş yapalım…

Havalar ısınınca, insanlar gevşeyince, rahatlık batınca boşanmalar artıyor!

Oysa evlilik, dini tamamlamaktır, iki koldan Allah’ın rızâsını kazanmaya çalışmaktır. Birbirine yardımcı olup, bağışlanmak için karşılıklı dualaşmaktır.

Boşanmak, Allah’ın en sevmediği helâldir. Boşanmaya giden yolda ve boşanırken helâl sınırlarını aşmak ise asla helâl kapsamında değildir!

Geçimli olabilmek, Allah ve Rasûlüne itâatten geçer. İhtilâflar takvâ ve ihlâs ile çözülmelidir. Bir taraf adâletli olurken, diğer taraf da gereksiz yere çok konuşmamalıdır. Yahut da her iki taraf da hakkâniyeti gözetmeli ve nefis müdâfaası adına mücâdele etmemelidir.

Bir taraf görürken, diğer taraf görmemelidir. Bir taraf duyarken, diğer taraf duymamalıdır. Bir taraf kızarken, diğer taraf öfkesine sahip olmalıdır. Bir taraf konuşurken, diğer taraf susup dinlemelidir. Bir taraf somurturken, diğer taraf tebessüm etmelidir.

Olası tartışmalar büyütülmemeli ve sâkin olmayı ve gerekirse özür dilemeyi bilmelidir.

Eşlerin yakınlarına ulaşan ailevî anlaşmazlıklarda ise yakınlar kendi oğluna veya kızına değil, diğer ana kuzusuna destek vererek olgunluk ve büyüklük göstermeli ve böylece geçimsizliği körüklememeli ve kendi yakınına “sen ayrıl” veya “sen boşa, arkandayız” mesajı vermemelidir! Kendi yakınına, “sen haklısın” deyip, onun eşini suçlamamalıdır!

İki kişiyi barıştırırken, husûsen de evli çiftlerin aralarının ıslâhı için gerekirse vâkıada olanın aksine sözler sarf edilebilir. Bu yalan sayılmaz veya böyle bir yalana, eşlerin arasını bulmak için cevâz verilmiştir. Bu da, geçimli olmanın; salâh ve ıslâh için çaba göstermenin ve arabuluculuk yapmanın ne kadar büyük bir fazilet olduğunu göstermektedir.

Kadın kocasına, kocası da karısına problem varken de yokken de zulmetmemeli, yapılmış hatalardan dönmeyi de bilmeliler. Bunu, bir başkasının demesiyle değil, bizzat düşünerek olgunluk göstermek evlâdır. Yoksa başkalarının devreye girdiği birçok şey, -yarayı bilinçsizce kaşımak misâli- küçük bir sivilceyken çıbana, çıbanken de kangrene dönüşebiliyor!

Unutmayalım ki, şeytanın insanları düşürmeye çalıştığı en büyük fitne karı ile kocayı ayırmaktır. Bunu türlü entrikalarla yapar ve böylece tarafları birbirine düşman etmek ister. Aile yuvasını ve toplum huzurunu bozarak, ekini ve nesli yok etmek gibi nice büyük fitnelere, herc-ü merclere, katl-ü kitâllere yol açmak ister.

Aslında mü’minler ve mü’mineler bütün bunları düşünerek, farklı karakterlerdeki bir çiftin Allah için birlikteliğinin -cicim ayları bir yana- bir nevi cihâd olduğu şuurunda hareket etmelidirler.

Böylece sabrederler sevap kazanırlar, şükrederler sevap kazanırlar, affederler sevap kazanırlar, ikrâm ederler sevap kazanırlar, hayırlı evlat sahibi olurlar sevap kazanırlar, birbirleriyle iyilik ve takvâ yolunda yardımlaşırlar sevap kazanırlar, sudan sebeplerle kavga çıkarmayarak ve boşanmayarak çevrelerindekilere güzel örnek olurlar sevap kazanırlar, sorunları büyütmeyerek sevap kazanırlar, geçmişteki bazı hatalarından tevbe ederek sevap kazanırlar… Yani sevap kazanırlar da kazanırlar biiznillâh.

Bekâr kimseler ibâdet ve itâat yolunda yürürlerken, evli çiftler koşarak sevapları kaparlar. Bundan iyisi can sağlığı, canlarımızın selâmeti, Allah’ın rızâsını kazanarak doğrudan cennete girdiğimizin bize bildirilmesidir. Hepimizin istediği de zaten bu değil mi?

O halde bu isteğe ulaşma yolunda beklemeyelim, teklemeyelim ve pes etmeyelim! Bu istek yolunda en yakınımızdaki kimseler olarak ailevî anlamda birbirimize imkân elverdiğince, olabildiğince yardımcı olalım. Çocukça bahanelere ve suçlamalara tevessül etmeden!

Kadınlar!

Böyle bir meselede birilerinin yaptığı gibi “dırdır etmeyin” diye size kızacak değilim. Bu, objektif olmayan, hikmetsiz ve yanlı bir serzeniş olur. Bu, iki kişi arasındaki bir probleme uzaktan ahkâm kesmektir.

Karı-koca arasındaki problemlerde şahsen ben, erkeği %51 suçlu gören biriyim. Çünkü Kur’ân’da erkek lehine zikredilen “bir derece” ve Hadîslerdeki beyânlar çerçevesinde sevk ve idâre elinde olan kimsenin velâyet alanında bir sorun varsa, teba değil, idare eden kimse mes’ûldür. Buna suçluluk denecekse de, o kimse suçludur veya suçun büyüğüne sahiptir.

Fakat ıslâh ve geçimin değil de, suçun konuşulduğu ve karşılıklı suçlamaların olduğu bir ortamdan hayırlı bir sonuç elde edilemez. Onun için af, bağışlama, anlayış ve hoşgörü içinde hareket edilmelidir.

Ama şunu da unutmamak gerekir ki, tarih boyunca en iyi idareciler iyi toplumlarda ortaya çıkmıştır. Hatta senedi zayıf bir Hadîs’te geçen, كَمَا تَكُونُوا يُوَلَّى عَلَيْكُمْ “siz nasıl kimseler iseniz, öyle idâre edilirsiniz” ifadesi de buna işâret eder.

Hâsıl-ı kelâm, evlilik müessesesinde, Allah’ın emrine ve rızâsına uyarak ve işleri kolaylaştırarak, eşlerin karşılıklı yardımlaşmaları neticesinde cenneti kazanma uğraşı vermeleri gerekir. Bu şuur ile hareket edilmelidir. Bilelim ki, âhiret dünyadan daha hayırlıdır.

Evet, evliliklerde eşler birbirleri için cennet vesîlesi kimselerdir. O halde kadın kocasını, kocası da karısını cennet sebebi olarak görmelidir.

Nefis dizginlenmeden ve hevâlar kontrol altına alınmadan bu elbette zordur ama cenneti kazanmak da zaten nefse ve arzulara hoş gelen şeylerden yüz çevirmekle mümkün olmuyor mu?

Allah’a yaklaşmak için vesîle arıyorum diye sağda solda eline ve eteğine yapışacak şeyh arayanlar, bıraksınlar böyle câhilce işleri, eşlerine tutunsunlar, evliliklerini en güzel şekilde idâme ettirmenin mücâdelesini versinler.

Emin olsunlar ki, evliliğin devamı için çaba sarf eden ve evlilik içinde müttakîce davranan eşler için Allah’ın rızâsına götüren binlerce meşrû vesîleler bulunmaktadır.

Rabbim geçimsiz ailelere geçim, dirlik, huzur versin. Şeytanın vesvese ve iğvâlarına kapılmadan, Allah’ın rızâsına uygun olarak bir birliktelik sürmelerini, işin sonunda da cenneti kazanmalarını nasip etsin. Âmîn ecmeîn.

95- HZ. MÛSÂ'NIN, FİRAVUN'A HİKMETLİ TEBLÎĞİ!

Firavun, Mûsâ aleyhisselâm tarafından imana davet edilirken, hidâyetten kaçan herkesin yaptığı gibi konuyu saptırmak ve Hz. Mûsâ'nın davetini provoke etmek için, önceki nesillerin ve atalarının durumunun ne/nice olduğunu sorar. Maksadı, alacağı cevap karşısında yaygara yapma imkânı olursa, davetin mecrâsını değiştirip sözü bulandırmaktır. Ama hiç ummadığı bir cevap alır. Hz. Mûsâ ona, önceki asırların nesillerinin ve atalarının ilminin yani onların durumları hususundaki bilginin Rabbi katında bir Kitâb'da yazılı olduğunu; Yüce Rabbimizin de asla hata etmeyeceğini ve unutmayacağını söyler. Bu cevap Firavun'u sürklase eder! (Bkz: Tâ-Hâ: 51, 52)

Hz. Mûsâ, yumuşak ama doğru söz söyleyerek kendisini imana davet ettiği, düşünüp öğüt almasını ve böylece sakınmasını istediği Firavun'a o kadar hikmet ve basîret çerçevesinde teblîğ yapıyor ki, tâğûtlaşmış Firavun'a, "sen de kâfirsin, ataların da kâfir" diye sloganik bir söz söylemiyor. Önceki nesiller ve Firavun'un ataları hakkında tevakkuf ediyor, gaybî bir gerçek olan onlar hakkındaki ilmi Rabbimize havâle ediyor. Böylece bu cihetten yaygara ve polemik çıkarmaya yeltenen Firavun umduğunu bulamıyor!

Bu Âyetlerde ayrıca ilmin unutulmaması için yazılması ve tedvîn edilmesi gerektiğine de delil vardır. Âlimlerden işitilip öğrenilen hikmet ve hakikatlerin yazılmasına delil olduğu gibi. Çünkü Rabbimiz bile önceki nesillerin durumlarını kendi katında bir Kitâb'da yazmıştır. Bu durum, kulların yazmalarına dâir bir teşvîk içerir. Zira ezber nisyân ile ma'lûldür ama yazı sâbit kalır. Ecdâd ne güzel söylemiştir! Söz uçar, yazı kalır...

96- AFFEDELİM Kİ, ALLAH DA BİZİ AFFETSİN!

Elbette örneğimiz Rasûlullah aleyhisselâm’dır. Bizim amelimiz, ahlâkımız ve takvâmız, Peygamberimizin güzel ahlâkı ve takvâsı yanında belki de denizden bir katre gibidir. Ama biz de birbirimizi hayırlara teşvîk etmeliyiz. Tâbi olunacak model insanın, Nebî aleyhisselâm olduğunu söyleyip, her hususta onun azîm ahlâkına uymalıyız.

Bilelim ki, insanları kendilerine çağıranlar, dilleriyle veya fiilleriyle nihâî anlamda kendilerinin örnek alınmasını telkin, îmâ ve iş’âr ederler. Tâbir-i câizse, kendileri kadar Müslüman olunmasını, iyilikte kendilerinin geçilmemesini, kendilerinin gerisinde gölge gibi izlerinin takip edilmesini beklerler! Bu kimseler itiraza ve eleştiriye asla açık değillerdir. Yanlarında konuşulmasından bile pek haz etmezler! Bu da, insanları hakka değil, nefse çağırmak olur! O halde insanları kendimize veya şu ya da bu yöne değil, Rasûl-ü Ekrem’in Sünnetine ve güzel ahlâkına çağıralım. Çağıran da, çağrılan da, hep birlikte Allah ve Rasûlüne uyalım.

Allah’ın izniyle, örneğimizin kim olduğunun tespitinden sonra, dünyevî bütün meselelerde ve insanlar arası münâsebetlerde Peygamberimizin uygulamalarının ve güzel ahlâkının tercih edilmesi gerektiği, güzel ve ideal olanın, onun yaptıkları olduğu, onun gibi yapmayanların amellerinin de güzel ve ideal olamayacağı anlaşılacaktır. Peygamberimizin Sünnetine en güzel şekilde ittibâ etmekle, Yüce Allah’tan onun şefâatini dileyen ve uman biz mü’minler için burası çok önemlidir!

Şahsen ve nâçizâne ben, her zaman söylediğim gibi tekrar ifade ediyorum. Bütün mü’minleri imanları sebebiyle, imanları ve hayırları kadar seviyorum. Bu sevgi, olası ihtilâf ve kalp kırgınlıklarında kalbimin onlara rahmet ve hoşgörüyle bakmasını, nefsime veya şeytana uyup da Allah korusun haddi aşmamasını sağlıyor. Nitekim Rabbimiz de Kur’ân’da mü’minler hakkında رُحَمَاءُ بَيْنَهُمْ “aralarında merhametlidirler” (Fetih: 29) buyurmuyor mu? Af, bağışlama, merhamet, tesâmuh konularında sayılamayacak kadar Âyet ve Hadîslerin bulunması da, bu hususta gevşeklik göstermememiz için İlâhî bir öğüt ve bir uyarı niteliğinde değil midir?

Merhamet etmeyene merhamet edilmez! Affedelim ki, Allah da bizi affetsin!

Affetmek ve mea’l-mudârât/mudârâyla birlikte ıslâh yolunu tutmak iman ve kemâl ehlinin özelliğidir.

Yeter ki, affettiğimiz bir kimse bir daha gıybet, sû-i zan, iftirâ, fitne ve ifsâda girmesin, girmemeye azmetsin; bundan iyisi can sağlığı, bu durumda bize de affetmek düşer, affetmek yakışır. Rabbimiz Teâlâ, bazı hususlarda bizim affımıza rağmen bazı kimseleri, kendi hukûkunu ihlâl etmekten yine de hesaba çekebilir. Onun için de yapacak bir şey yok. Takvâ ve tedbîr adına varsa yapılabilecek bir şey, o da dünyadayken bu hususlarda daha dikkatli olmak ve günahlara karşı gevşekliği terk edip, salâh ve ıslâh yolunu tutmaktır!

Öfkeyi yutmak/kontrol etmek, insanları affetmek, infâk ve ihsân ehli olmak ve çirkin bir günah işlenildiğinde veya bir şekilde nefislere zulmedildiğinde hemen Allah’ı hatırlayıp günahlar için Allah’tan mağfiret dilemek müttekîlerin sıfatlarıdır. Yüce Rabbimiz de o kimseleri mağfiret eder ve onları altlarından ırmaklar akan cennetlerle mükâfâtlandırır. Okuyup, üzerinde derin derin tefekkür etmek ve Allah için sakınmak için Âl-i İmrân Sûresinin 133-136. Âyetlerini okuyalım! Okuyalım ki, böylece Rabbimiz bizleri de mağfiret buyursun.

Sözlerimize 'elbette' kelimesi ile başladığımız gibi bir tenâsüb olarak 'elbette' ile bitirelim.

Elbette bu cümleleri söylerken, imanı ne kadar güçlü veya zayıf olursa olsun, hiçbir mü’minin günahını, ma’siyetini, zulmünü, gizli veya açık, büyük veya küçük hiçbir kötülüğünü ve nefsinden kaynaklanan kötü ahlâk ve huylarını asla sevmediğimizi, savunmadığımızı ve onaylamadığımızı ifade etmek isteriz!

Mü’min günahı hiç sever mi? İnsan kendi günahını sevmez ki, başkalarının günahlarını sevsin! Öyle değil mi?!

Dolayısıyla dağlar kadar günahlarının yanında bir kimsedeki zerre veya daha büyük bir imanı görmek ve takdîr etmek de, yüzlerce veya binlerce hayırları yanında bir kimsedeki kötülükleri görüp, rahatsız olup düzeltmeye çalışmak ve sakınmak da bir erdemdir.

İnsan taassup ehli değilse, insanların amelleri içindeki iyiliği de kötülüğü de görür, tefrîk eder ve İslâmî çizgide her şeyi yerli yerine koyar elbet!

97- ALLAH'IN DİNİNE YARDIMDA TÜMEVARIM METODU:

Allah'ın dinine yardımın yolu genel olarak tümevarım yönteminden geçer; tümdengelim'den değil! Çünkü sorumluluk nefisten, aileden, yakınlardan, çevreden başlar; uzaktan, uzaklardan değil!

Kardeşlik, tek tek kalplere girmek için hayır yollarında hasbîlikle adım atmaktır. Kardeşlik böyle elde edilir. İslâm ve kardeşlik, Allah yolunda ayakların tozlanmasıdır. Tabanların şişmesidir. Kardeşlik, çalıyı tepesinden sürümek misâli büyük laflar etmekle elde edilemez! Özden kardeşlik olmadan da, hiçbir şey yapılamaz.

Ma'lûm, iki kalbin bir araya gelmesi ve iki kişinin fiillerinin Allah'a teslimiyet yolunda birleşmesi bile çalışmadan çok zor iken, bir ömür hatta ömürlerce, nesillerce hasbîlikle çalışmadan insanların kalplerinin bir araya gelmesini ve amellerinin Allah'ın rızâsı istikâmetinde birleşmesini beklemek hayalcilik olur! Bu, çiftçinin, tarlasını ekmeden biçmek istemesine benzer!

Akıllı insan, ne fırkacılık ne de fırkaları birleştirmek peşinde koşar. İnsanların kalplerine ve düşüncelerine samimiyet, kardeşlik ve güzel örneklik dışında tesir etmek mümkün müdür?

Akıllı mü'min, Allah yolunda candan, özden, gönülden kardeş edinmenin ve onunla Allah'ın rızâsı yolunda yardımlaşmanın ve dualaşmanın derdindedir. Bu dert onu dertli ve mahzûn eder. Bu dert onun programlarına şekil ve yön verir. Hayalci kimseler ise, bu hak söze itiraz edip, bu dediğin neden bütün insanlarla olmasın derler! Buna ne denebilir? Buyur, yapabiliyorsan yap!.. Oysa o kimse, Allah yolunda ömrü boyunca bir kardeş bile edinememiştir veya kardeşliği dert edinmemiştir ama bunun farkına bile varmaz! Allah dilemedikçe, çalışmadan, olması neredeyse imkânsız şeylere odaklanıp, hiçbir şey yapmadan, atâlet ve hamâset içinde sadece laf üreterek insanları eleştirmek bu olsa gerektir! Allah'a sığınırız.

98- İNSANCILLIĞI ‘İSLÂM’ SANMAK!

Âhir zamanın en büyük fitnelerinden biri, Tevhîd ve İslâm'ı, insancıllıkla, efendilikle, cömertlikle ve yardımseverlikle sınırlandırmaktır! Yani fıtrattan gelen ve insan olmaktan kaynaklanan, yitirilmemiş bazı fıtrî ve insânî değerlerin mecmûuna -Allah korusun, içine düşülen şirk ve küfre aldırış etmeden- 'İslâm' hükmü vermektir!

Birçok insan, Tevhîd'i sâbit olmadığı ve şirkleri zâhir olduğu halde bu sıfatları tam veya kısmen taşıyan kimselere 'Müslüman', bu sıfatların yanında Arapça bilen, hâfız olan veya mânâlarını tahrîf ederek de olsa Âyet ve Hadîs okuyan kimselere de 'ilim adamı' gözüyle bakmaktadırlar!

Oysa Allah'ın emrettiği şekilde iman etmeyen kimseye, -âhirette Allah'ın ebedî azâbına karşı- hangi iyiliği, cömertliği, efendiliği, insancıllığı ve yardımseverliği fayda sağlamıştır?! Câhiliyye devrinde yaşayıp atalarının dini üzere ölen ve cömertliği dillere destan olan İbn-i Cud'ân'a cömertliği ve yardımseverliği fayda sağladı mı? Ebû Tâlib'in, iman etmeden yeğeni olan Peygamberimize kol kanat germesi, onu koruyup ona yardım etmesi, kendisini muhalled azaptan kurtarabildi mi? Bu konuda Nasslara ve İslâm tarihine mürâcaat etmek gerekir!

Tevhîd ve İslâm konusu boş vermeye gelmez! Şirkin açığından da gizlisinden de bütün gücümüzle sakınmamız ve Allah'a sığınmamız gerekir!

99- ZORLAŞTIRMAYIN, NEFRET ETTİRMEYİN!

Âhir zamanın en önemli ve en öncelikli sâlih ameli ilim öğrenmek ve ilim öğrenimine maddî ve mânevî destek sağlamaktır. Hikmet ve basîret üzere ilim tahsîl ederek yetişmiş ehil insanlar olmazsa, akıl ve mantıktan başka bir sermayesi olmayan bazı câhil kimseler çıkar, onlar öyle felsefî ve karmaşık konuşmalar yaparlar ve kendileri gibi söylemeyenleri toptancı mantığıyla tekfîr ederler ki, siz onlara uysanız fıtratınız, psikolojiniz ve dengeniz bozulur, tâbi olmasanız bile moraliniz bozulur! Zira olumsuzluklardan bir şekilde etkilenmemeniz mümkün değildir!

Âhir zamanın ehliyetsiz kimseleri, nefse uyulmadığı sürece, tâbi olunması bakımından kolay ve fıtrat değerleriyle örtüşen, insanı insanlıktan çıkarmayan, bilakis insanın değerine değer katan bu apaçık dini bulandırırlar! Yaşanması ve öğrenilmesi zor bir din gibi gösterirler. Sadece kendileri biliyormuş veya kendi onaylarından geçmeden kimsenin bu dini anlayamayacağı izlenimini verirler!

Bu kimselerin fitnelerinden sakınmak için Tevhîd'i ve İslâm'ı delilleriyle sapasağlam şekilde yakînî olarak öğrenmek gerekir. Yoksa 5-10-15 yıl bir şeyler okuduğunu söyleyen, çoğu tecrübesiz, toy gençler çıkar, hamâsî konuşmalarıyla, hikmetsiz bağırmalarıyla ve nefsî tartışmalarıyla sizi gererler, yorarlar, üzerler!

Bu vâkıa kimin veya kimlerin suçudur? Allah katında asıl suçlular bellidir ama bu tabloların ortaya çıkmasında sorumsuzluk ve tembellikleri nedeniyle birçok kimsenin de vebâl altında olduğu çok açıktır!

Sözümüz, Ehl-i Sünnet'in yolundan sapıp, ifrât ve tefrît istikâmetinde, insanları kendi hevâlarına, arzularına, anlayışlarına, kanâat ve zanlarına çağıranlaradır! Sadece Allah'a çağırmak yerine!..

Kalbini iman ve İslâm'a açan için bu din çok kolaydır! Bu din şifreler, düğümler, esrârlar, tılsımlar, gizemler, kapalılıklar ve karışıklıklar dini değildir. Helâl bellidir, haram bellidir. Bu ikisi arasında şüpheli şeyler vardır. Onlardan da sakınan, biiznillâh takvâya ulaşır.

Kendi nefsine veya başkalarının nefislerine uymadıkça mü'minin yolu açıktır, yardımcısı Allah'tır. Bu dinde zorluk yoktur, zorlaştıranlar vardır! Bu dinde kimseye gücünün üstünde sorumluluk yüklenmemiştir. Allah adına sorumluluk duygusuyla hareket eden kimse, gücünün yettiği kadar Allah'tan korkmalı, sakınmalı ve teslimiyet göstermelidir.

İnsanları râzı etmek de iknâ etmek de onların güvenini kazanmak da zordur. Ama Yüce Allah kendi rızâsına uyan mü'minden râzı olur, ona muvaffakiyetler verir. Müslümanın asıl gayesi de zaten budur. Onun için akıllı mü'min ilimle, ibâdetle, fikirle, zikirle ve hayırlarla uğraşır. İnsanların polemiksel konuşmalarına, tartışmalarına ve ihtilâflarına frekansını ayarlayıp onlarla nefis mücâdelesi yapmaz! Başkalarına laf yetiştirme peşinde koşmaz. Nebevî ahlâk çerçevesinde ahlâkını güzelleştirip, çevresine İslâm adına güzel örnek olur. Mü'min bilir ki, mîzânında güzel ahlâkından daha ağır basan bir şey bulunmaz. Bu sebeple de iman ve İslâm'ını edep ve güzel ahlâk ile yoğurmanın uğraşını verir. İnsanlar nefislerini çatıştırmakla ve sun'î gündemlerle ömür tüketseler bile!..

Rabbimizden sahîh iman, edep, güzel ahlâk, ihlâs, takvâ, âfiyet, hüsn-ü hâtime ve hüsn-ü âkıbet dileriz.

100- ERGENLİK VE YİĞİTLİK ÇAĞINA VE KIRK YAŞINA ERİŞENLERİN OKUYACAKLARI DUA:

Rabbimiz insan hakkında şöyle buyurdu:

حَتّٰى إِذَا بَلَغَ أَشُدَّهُ وَبَلَغَ أَرْبَعِينَ سَنَةً قَالَ:

 رَبِّ أَوْزِعْنِى أنْ أَشْكُرَ نِعْمَتَكَ الَّتِى أَنْعَمْتَ عَلَيَّ وَعَلٰى وَالِدَيَّ وَأَنْ أَعْمَلَ صَالِحًا تَرْضٰيهُ وَأَصْلِحْ لِى فِى ذُرِّيَّتِى إِنِّى تُبْتُ إِلَيْكَ وَإِنِّى مِنَ الْمُسْلِمِينَ

“…Nihâyet o (insan), yiğitlik ve olgunluk çağına ulaşınca ve kırk yaşına verınca der ki: ‘Rabbim! Bana, ana-babama verdiğin nimete şükretmemi ve Senin râzı olacağın sâlih amel işlememi bana ilhâm et ve zürriyetim hakkında da benim için salâh nasip et (soyumdan gelenleri de benim için sâlih kimseler kıl). Şüphesiz ben Sana tevbe ettim ve muhakkak ben teslim olanlardanım.’” (Ahkâf: 15)

Âyette geçen, حَتّٰى إِذَا بَلَغَ أَشُدَّهُ “…Nihâyet o (insan), yiğitlik ve olgunluk çağına ulaşınca” buyruğunu İbn-i Abbâs, “on sekiz yaşına ulaşınca” diye açıklamıştır.

Atâ’nın bir rivâyetine göre; Hz. Ebû Bekr, Peygamberimiz ile on sekiz yaşında iken arkadaşlık yapmaya başladı. Peygamberimiz o esnada yirmi yaşında idi. Ticâret maksadıyla Şam’a gitmek üzere yola koyuldular. Peygamberimiz yolda bir sedir ağacının gölgesinde oturdu. Ebû Bekr ise orada bulunan bir râhibe gidip ona dînî konularda sorular sordu. Râhib de kendisine sedir ağacının gölgesindeki adamın kim olduğunu sordu. Ebû Bekr ona, “o, Abdülmüttalib’in oğlu Abdullah’ın oğlu Muhammed’dir” dedi. Râhib de ona: “Andolsun ki o bir peygamberdir. Îsâ’dan sonra hiç kimse o ağacın gölgesi altında oturmuş değildir” dedi. Bunun üzerine on sekiz yaşında iken Ebû Bekr’in kalbine yakîn ve onu tasdîk etmek yer etmiştir. Artık bundan sonra, Rasûlullah aleyhisselâm’ın yolculuklarında olsun, ikâmetinde olsun, neredeyse ondan hiç ayrılmadı. Rasûlullah aleyhisselâm’a kırk yaşında iken peygamberlik verilince, Ebû Bekr otuz sekiz yaşında iken Rasûlullah aleyhisselâm’ı tasdîk etti. Kırk yaşına erişince de, Âyette zikri geçtiği gibi:

رَبِّ أَوْزِعْنِى أنْ أَشْكُرَ نِعْمَتَكَ الَّتِى أَنْعَمْتَ عَلَيَّ وَعَلٰى وَالِدَيَّ وَأَنْ أَعْمَلَ صَالِحًا تَرْضٰيهُ وَأَصْلِحْ لِى فِى ذُرِّيَّتِى إِنِّى تُبْتُ إِلَيْكَ وَإِنِّى مِنَ الْمُسْلِمِينَ

“Rabbim! Bana, ana-babama verdiğin nimete şükretmemi ve Senin râzı olacağın sâlih amel işlememi bana ilhâm et ve zürriyetim hakkında da benim için salâh nasip et (soyumdan gelenleri de benim için sâlih kimseler kıl). Şüphesiz ben Sana tevbe ettim ve ben teslim olanlardanım” diye dua etti.

Şa’bî, buradaki الْأَشُدُّ “yiğitlik ve olgunluk çağı” ile kastedilenin, “ergenlik çağı” olduğunu söylemiştir.

Hasen ise, Âyette geçen yiğitlik ve olgunluk çağının, “kırk yaşına erişmek” olduğunu ifade etmiştir.

Süddî ve Dahhâk, Âyetin, Sa’d b. Ebî Vakkâs hakkında nâzil olduğunu söylerler. Hasen ise, Âyet-i Kerîme’nin, belirli bir kimse ile kayıtlı olmadığını, genel olarak herkes hakkında indiğini söyler. Allah en iyi bilendir. (Bkz: el-Câmi’ li-Ahkâmi’l Kur’ân, Kurtubî, Müessesetür’r Risâle, Beyrût, C: 19, S: 196, 197)

Ebeveynler bu duayı çocuklarına öğretmeliler, kendileri de onların yanında terbiye amacını da ihyâ edecek şekilde bu duayı sesli şekilde okumalılar ve böylece küçüklüklerinden itibaren çocuklarına güzel örnek olmalıdırlar.

Müslüman, gerek ergenlik çağına erince, gerek on sekiz yaşına varınca, gerekse de kırk yaşına ulaşınca bu duayı okumalıdır. Bu, özellikle yapılacak güzel bir ameldir. İnsan her an da bu duayı okuyabilir.

101- ÇEŞME MUHABBETİ:

Tatlı su doldurmak için beş litrelik üç bidonla çeşmeye gittim.

Bir de ne göreyim?

Karı-koca, arabalarını çeşmenin önüne çekmişler, bidonları yığmışlar, çeşmenin ağzına da bir hortum takmışlar, su dolduruyorlar. Vardım... Selâm verdim, acaba 'doldur' diyecekler mi diye beklemeye başladım. Sonuçta onların dolduracaklarının belki onda biri su dolduracağım. Ama umurlarında bile değil! Ben de boşuna orada beklemeyeyim diye boş bidonlarla birlikte sırtımı dönüp yürüdüm. Eve geldim. Markete gittim.

Belki onlara bu amelimiz bir şey ifade eder! Düşünmelerini ve empati kurmalarını sağlar. İnsan çoğu zaman karşısındakine sergilediği yanlış bir davranışın yanlışlığını onun yerinde olmadan, onun tarafına geçmeden ve başına gelmeden anlayamıyor!

Şöyle bir düşünelim...

Bir kimse gelip de çeşmeye bir hortum taksa, onunla bahçesini beş dakika sulasa, o esnada su doldurmaya gelen insanlardan yarım saat fırça yer, laf işitir. Ama uyanık bazı kimseler, yanlış bir davranışı kılıfına uydurarak yaptıklarında sanki o iş câiz oluyor!

Yahut da bir kimse çeşmeye taktığı hortum ile 10-20 dakika boyunca arabasını yıkasa, o da fırça yer. Ama adam -su ihtiyaçları için çeşmeye gelenlere engel olup- arabasını yıkayacak kadar suyu bidonlara doldurmak sûretiyle az ötede yıkasa bir şey olmuyor öyle mi?!

Arkadaş, 10-20 tane bidonla çeşmeye gelip de, 'sıra benim' diyemezsin! Önce gelmiş olman, her türlü davranışı sana mubâh kılmaz. Aslında öne geçmek hayır ehlinin amelidir. Bir kimse öne geçti de, işleri eline yüzüne bulaştırdıysa ona 'şöyle geri dur' denir!

Herkesin kullandığı toplu istifâde alanlarında hak ve hukuku gözetmek, kişisel maslahatı gözetmekten evlâdır, öncedir. İnsan önce haksızlık etmemelidir. Haksızlık etmeden hakkını talep ve tahsîl etmelidir.

Elbette her şeyin ma'kûl bir ölçüsü vardır. Bir kimse kendisine en az bir ay yetecek suyu bir anda doldurmaya geldiyse, iki üç günlük suyunu dolduran kimselere öncelik vermelidir. Çünkü 10-15 seferde doldurulacak bir suyu bir kerede dolduran kimsenin değil, diğer insanların öncelik hakları bulunmaktadır.

Bir kimse yirmi bidon dolduracaksa, kendisinden sonra bekleyen üç bidon dolduracak kimseye, hiç doldurmadan da sıra verebilir, üç adet bidonunu doldurduktan sonra da sıra verebilir. Bu ikisi de câizdir. Ama "yirmisini de dolduruncaya kadar beni beklemek zorunda" mantığı yanlıştır!

Bu bahsettiğimiz türden işlerde zaman faktörünü dikkate almak gerekir. Ma'lûm, zaman bizim en önemli dünyalık sermayemizdir. Bu bahsettiğimiz şeyleri, zaman faktörü yönünden ciddi bir olumsuzluk teşkil etmeyen işlere kıyâs etmek doğru olmaz. Şöyle ki: Diyelim ki, fırından yirmi ekmek alacağız ama ardımızdaki yani bizden sonra gelen kişi ise bir ekmek alacak. "Sen benden az alacaksın, sıra senin" demeye gerek yoktur. Çünkü burada ekmeğin verilmesi ve alınması esnasında insanı uzunca bekletecek bir süre geçmez. Bu, bakkaldan veya manavdan alışveriş yapmaya da uyarlanabilir. Bunlarda sıkıntı yoktur. Marketlerde sıkıntı olabilecek şey, hesabı kredi kartı ile ödeme esnasındaki bekletmedir. Ma'lûm, para ile ödeme yapan birkaç saniyede ödeme yapabilirken, kart ile ödeme dakikalarca sürmektedir. Bu da, bankanın insan hayatındaki olumsuz etkilerinin görüntüsü olsa gerek!

Sadede gelirsek; kötü veya hoş olmayan bir davranış gördüğümüzde tefekkür bizi iki şeye götürmektedir. Birincisi, kötü davranışlardan hoşlanmamak ve çirkin davranış biçimlerine buğzetmek. İkincisi ise, o kötü davranışları yapmadığımız için Allah'a şükretmek. Belki tefekkürün bir üçüncü faydası da şu olabilir. Eğer o veya benzer bir davranış biçimi bizde de varsa, o kötü davranıştan sakınmamız gerektiğini anlamak. Çünkü akıllı ve anlayışlı insan kendisine yapıldığında rahatsız olacağı bir davranışı başkalarına yapmaz; hâlihazırda yapıyorsa da yapmayı terk eder.

Satırlar olaylara endeksli değil de, geniş bir yelpazede değerlendirilerek okunursa inşâAllah ufuk açar.

Hikmetsiz insan "bu da neyin nesi?" der ama bilmez ki, Allah Azze ve Celle, bir sivrisineği veya ondan daha aşağı ya da daha üstün bir şeyi misâl verir.

102- İNSANLARA KENDİNİ SÜPERMEN GÖSTERME!

Kendini başkalarına anlatma! Seni gerçekten tanıyan iman, ihlâs, adâlet, zabt ve zühd ehli iki kişiye senin hakkında, “bu adamı nasıl bilirsiniz?” diye sorulduğunda, o ikisinin birbirini yalanlamadan veya yanlışlamadan senin hakkında söyleyecekleri şeyler senin asıl gerçekliğindir!

Kişinin kendisi için övücü ve savunucu şâhidliği, birinci dereceden akrabaların yakınları için lehte şâhidliğine benziyor. Bu ikisi de genelde objektif olamaz. Kaldı ki, bir kimsenin kendi lehine sözlerinin hılâfına âdil şâhidler ve vâkıalar varken!..

Örneğin; insan kendini cömert gibi göstererek, cömertlik üzerinden itibar kazanmak isteyebilir ama o kimsenin cömertliği veya cimriliği yakın çevresindeki fakirlere ve zühd ehline sorulmalıdır. Öyle ya, bir kimse cömert ise, önce yakınlarına cömert olmalıdır.

Bir kimse kendini iyi bir tâcir veya esnâf olarak tanıtmak isteyebilir. O kimsenin ticâretinin veya esnâflığının iyiliği de kötülüğü de, onun ticâret veya ortaklık yaptığı âdil kimselere sorulmalıdır. Böylece olası zararlardan da korunmuş olunur. Bilelim ki, hakikatler ile temenniler arasında dağlar kadar fark vardır. Çünkü insan, olmasını istediği ideal şeyleri temenni eder ama hakikatler hiç de umulan ve istenilenler gibi olmayabilir. Onun için de, ileride pişman olmamak veya -kendi ihmâlini görmeyerek- başkalarını suçlamamak için İslâm’da istişâre vardır. İstişâre et arkadaş! Sora sora Bağdat bulunur demişler. İstişâre edersen, senin de yolun açılır biiznillâh.

Bir kimse de hakikatte talebe bile olmadığı halde âlim edâsında konuşabilir ve bilmediği meselelerde cür’etkârca ahkâm kesebilir. O kimsenin de varsa ilmi veya cehâleti ya da noksanlıkları ve zaafları, onu tanıyan ilim ve takvâ ehline sorulmalıdır. Âhir zamanda nice ehliyetsiz ve kâbiliyetsiz kimseler, işin ehli tarafından talebe olarak bile kabul edilmezlerken, kendi başlarına buyruk bir yol tutturarak, hevâ ve arzularınca konuşarak, nefislerince ve karakterlerince fetvâlar verirler. Kendilerini alkışlayan ve öven câhil veya gâfil bir topluluk da bu tür kimselere gaz vererek, onları kibre, cesârete ve cür’ete sevk ederler. Böylece büyük bir vebâlin altına girerler!

Bir kimseyi dinleyin, iki lafından biri kendini övmek, her vesileyle kendini övecek bir noktaya sohbeti çekmek ise, ilim ve hikmet adına ortaya ciddi bir şey koyamıyor ama sesini yükseltiyor, heyecan yapıyor veya hamâsî nutuklarla yahut da mütevâzı görüntülü tavırlarla rol keserek muhataplarını etkilemeye çalışıyor ise, bu tür kimselerin çoğunda ilim ve hikmet yoktur! Elbette istisnâlar kâideyi bozmaz! O istisnâlar da, kişinin üslubundaki veya ahlâkındaki zaaflardan kaynaklanabilir.

Velhâsıl, nefsimizi ıslâh adına, çevremizin bize ayna olduğunu, hepsinden önemlisi de Ümmet-i Muhammed’in “şâhid ümmet” olduğunu unutmadan, tribünlere oynamak yerine; iman, ihlâs, ihsân ve ihtisâb ile sâlih amel işleme ve sâlih insan olma derdinde olalım. Vesselâm.

103- CANLI HAYVAN YEMEK BİR NEVİ VAHŞİLİKTİR!

Şeytan birçok insana helâl-haram, temiz-pis demeden her türlü canlının etini yedirdi. Özellikle Uzakdoğulu halklara hayvanları canlı canlı kızartırlarsa, kaynatırlarsa hatta canlı canlı servis edip yerlerse etlerinin daha lezzetli olacağı safsatasını ve şeytanlığını vesvese yoluyla onlara kabul ettirdi.

Böylece bu kimseleri, “helâl-haram ver Allah’ım, senin kulun yer Allah’ım!” sapıklığının da çok ötelerine ve derinliklerine yuvarladı.

Ne tuhaftır ki, hayvanı kesmeden ve öldürmeden canlı canlı yiyen, servis tabağında henüz canlı olup kımıldayıp yaşamaya çalışan hayvanlara yemek muamelesi yapan, o hayvanları kaynar suyun veya içinde kızarmış yağ bulunan tavanın içine koyan, canlı hayvanı sosa bandırıp sebzelerle karıştırıp ağızlarına tıkıştıran bu vahşilerin mutfağını dünyada sayılı mutfaklardan sayan insanlar bile vardır!

Sapıklığın ifrât ve tefrît olmak üzere iki ucu bulunmaktadır. Bir taraf hayvan leşi yerken, diğer taraf hayvanları canlı canlı yer! İşte sapıklık böylesine bir dengesizliktir! Kimisi de her iki sapıklığa da biraz biraz dalar! Allah’ın helâl-haram sınırlarını gözetmeyen bir kimsenin yapacağı başka da bir şey yoktur zaten!

Bilelim ki, haram ve pis yiyeceklerden yiyen kimsenin mâneviyatı ve fıtratı bozulur, karakteri pis olur, ameli pis olur, psikolojisi ve rûhî yönü bozulur, muhâkeme ve muvâzenesi kaybolur, sağlıklı düşünmeyi yitirir, bir nevi yamyamlaşır, vahşileşir ve kendisinde çeşit çeşit bedenî hastalıklar ve virüsler ortaya çıkar!

Her nedense hayvan hakları savunucuları, özellikle Asya’nın mutfaklarında, restoranlarında ve canlı hayvan pazarlarında hayvanlara uygulanan bu insanlık dışı vahşeti hiç gör(e)mezler!...

Allah’ım, bizi helâl, tayyib ve bereketli rızıklarla rızıklandır. Haram, habîs ve şüpheli gıdalardan bizleri koru.

104- “GARDAŞ, HOCALIĞIMIZ SATILIK DEĞİL!”

Memura, âmire verilen hediye neden rüşvettir? Çünkü o kimseler o makamlarda olmasalardı, kendilerine o hediyeler verilmeyecekti de ondan! Bu cümleden olarak, bazen düşünürüz. Kimi insanlar makamları, itibarları, şöhretleri ve hocalıkları üzerinden geçinirler! “Ben ünlüyüm, fenomenim, hocayım” diyerek insanların kendilerine iltimâs geçmelerini, işlerini bedavaya halletmelerini isterler, beklerler. Bu noktada geçmişte bir abinin güzel sözünü hatırlarım hep. Gidip geldiği yerlerde kendisine yemek ikrâm etmek isteyen veya bir şey satın aldığında “hocam, bizden olsun” diyerek, sırf tanınmışlığı ve hocalığına istinâden kendisine toleranslı davrananlara, “gardaş, hocalığımız satılık değil” diyerek çok net ve kulaklara küpe olması gereken bir söz söylerdi. Öyle ya, hoca olmasaydı veya tanınmasaydı, kendisine bu ayrıcalık asla tanınmayacaktı! Hatta bazıları üç kuruş için insanın kalbini bile kıracak veya patavatsızca laflar edecekti! Yaşanmıyor mu sanki bu sahneler?! Öylesi veya böylesi!.. Evet, kimilerinin itibarı, hocalığı ve insanlığı -az veya çok- dünyalık karşılığında satılık değilken; kimileri de bu sıfatlarını pazara çıkarırcasına, kendileri için iltimâs beklentisi içine girerler! Bu noktada çok şeyler söylenebilir. Sözün kısası bu kadar… Takdîr sizin! Tabii kendi ameliniz adına. Vesselâm.

105- VEFÂSIZ AKRABALARA GİTMELİ MİYİZ?

Selâmdan sonra; “geçimsiz, kibirli, kinci, hasetçi, dedikoducu olan ve evlerine gelinmesinden hoşlanmayan akrabalara da gitmek zorunda mıyız?” meâlinde bir soru soran bir kardeşimize ve bu noktada dertli olanlara yönelik kısaca cevabımız…

Ve aleyküm selâm kardeşim. Biz, bize gelmeyenlere de, belki de gelmemizden hoşlanmayanlara da gideceğiz. Ama iyilikle, güzellikle, ikrâm ve hediyelerle. Ve rahatsız etmeden... Böylece kalplerin yumuşamasını, ön yargıların zâil olmasını, Allah dilerse de kapıların sevinçle/istekle açılmasını sağlayacağız.

Kalpler Allah'ın elindedir her an değişebilir. Bunu bileceğiz. Biz vefâlı olacağız. İslâm da, akrabalık bağı da bunu gerektirir. Tabii ki kapılar yüzümüze kapanmadığı sürece bu böyledir! Ma'lûm, kapalı kapıdan girilemez. Ama akrabalarla münâsebetlerde onların yüz çevirmelerinin nedeni bizim ahlâkî za'fiyetlerimiz, patavatsızlıklarımız, taşkınlıklarımız, hikmetsiz ve câhilce hareketlerimiz ve konuşmalarımız olursa, bu durumda biz de mes'ûl oluruz! Birçok kimsenin çevresindekilerle anlaşmazlıkları, genelde bu türden nefsî davranış ve münâsebet biçimlerine dayanır. Çoğu kabul etmese de vâkıa budur!

Unutmamalıyız, tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır. Hakkı söylemek ile hakâret etmeyi birbirinden ayırırsak, iyi niyetle amel işleme ile insanların gerçekten iyiliklerini istemeyi hikmet terazisi ile dengelersek, insanların sadece mantıklarına değil, rûhlarına, vicdanlarına ve kalplerine de hitap edersek, iyiliği sadece konuşmaktan ibâret saymayıp/sanmayıp onların insânî sorunlarıyla da dertlenirsek, açlıklarını, yokluklarını, hastalıklarını da dert edinirsek, o insanlar -hamâkat ve nasipsizlikleri dışında- bu güzelliklere evlerinin kapılarını da, kalplerini de, kulaklarını da, gözlerini de kapatmazlar biiznillâh. 

Hadîs’te de geçtiği gibi, bize gelmeyen, vefâsız ve câhil akrabalara, bu kötülüklerine rağmen gitmek, onlara iyilik edip yumuşak davranmak; “kızgın kül yedirmek” gibi onların rûh ve vicdanlarını acıtır, mahcup eder (Müslim, 2558a). Onlar gördükleri iyiliklere rağmen inat ve ısrârla kötülüklere devam ettikleri sürece kül yiyen bir kimsenin çekeceği acılar gibi acı ve sıkıntılar çekerler. Aslında sadece başkalarına değil, yaptıkları kötülüklerin bir yansıması olarak kendilerine de kötülük etmiş olurlar. Kendilerine ikrâm ve ihsân edilen şeyler de boğazlarında düğümlenir, kızgın kül gibi âdeta bağırsaklarını yakar kavurur.

Elbette biz akrabalara gideceğiz, gitmekten vazgeçmeyeceğiz. Ama her şeye rağmen kapısını bize açmayan kimseye de gidilmez. Zira Rabbimiz, evlere kapılarından girmemizi (Bakara: 189) ve başkalarının evine izin almadan -izin verilinceye kadar- girmememizi (Nûr: 27) emir buyurmuştur. Yani başkalarının evine gidebilmek için önce kapıları açılacak, sonra da girilmesi için izin verilecek.

Fakat Allah'a iman ve ibâdete davetin yolu sadece insanların kendi evleri değildir. Böyle olsaydı, Peygamberimiz evlerine çekilen ve kendisini görmek ve duymak istemeyen Mekke müşriklerine davet yapamazdı. Allah'ın mülkünün her bir miliminde, her vesîleyle sadece Allah'a ibâdet edilmesi gerektiği gibi, uygun şartlar dairesinde her yerde de hikmet, güzel öğüt, doğru ve yumuşak söz ile yalnızca Allah'a davet edilir. Nasibi olana er veya geç, önünde ya da sonunda hidâyet ulaşır. Haktan yüz çeviren kimseler için ise yapacak bir şey yoktur. Önemli olan, her bir kulun Allah'a sorumluluk bilinci içinde üzerine düşeni yapmasıdır. Çünkü ahret; cennet ve cehennem, mükâfât ve azap yeri olduğu gibi hesap ve ceza yeridir de.

Rabbimizden, sahîh ve sapasağlam bir iman, sâlih amel, takvâ, hak üzere sebât, kabirde tesbît, âhirette Allah'ın azâbından selâmet ve kurtuluş, dünyada da âhirette de âfiyet ve hayırlar dileriz.

106- BİR KİTABI ELİME ALDIĞIMDA...

Bir kitabı elime aldığımda -objektif şekilde- önce kitabın adına ve yazarına, sonra içindekilere, daha sonra kaynakçasına bakarım. Yararlandığı kitaplar yüzde yüz oranında Türkçe fikir kitabı veya tercümeler ise, o kitabı almam. Asıl kaynaklara itibar ederim. Asıl kaynaktan yararlanamayan kimselerin başvuru kaynaklarına mutlaka hâricî zararlı şeyler karışır. Asıl kaynaktaki hakikatlerin sâfiyeti fikir kitaplarında bulanır! Eğer incelediğim kitap, genelde temel/orijinal kaynaklardan yararlanmış ise, rastgele bir konuyu/sayfayı açarım ve okurum. Bu bir kimseyle konuşmak gibidir. Ön yargısız şekilde bir kimseyi dinlemeden, onun maksadını, seviyesini ve kalitesini anlamak mümkün olmaz. Bu aşamalardan sonra, o kitap faydalı bir kitap mıdır yoksa hevâ ve zan ürünü bir fikir kitabı mıdır biiznillâh anlaşılır, ortaya çıkar.

Şahsen ben prensip olarak küçüklüğümden beri âlimlerden başkasının kitabını okumamayı kendime genel şiâr edinmiştim. İmkân ölçüsünce buna uydum da. Fakat âhir zamanda muâsır ilim ehli pek olmadığı için bu prensibime "âlimlerin ve ..." diyerek bir şerh düştüm. Âlimlerden sonra âkidesi sağlam olup, bazı konularda belli bir vukûfiyeti olanların kitaplarını ve istisnâî olarak da akîdesinde bulanıklık olsa da, bazı kimselerin bazı faydalı kitaplarını da okunabilir kitaplardan saydım. Bu şerh bölümünde ya kişinin sahîh iman sahibi olmasını ya da en azından kitabının iman etmiş olmasını -istisnâî bir durum olarak- yeterli gördüm. Ama bu noktayı ehliyle istişâreye havâle ettim. Hak ehli olmanın ve ihlâsın bir belgesi olarak bu noktada meşvereti gerekli gördüm. Böylece âhir zaman şartlarında kitap okurken ve araştırma yaparken -İslâm tasavvurâtının dışındaki fikirlerden etkilenmemek için- meşrû bir vasatı yakalamayı amaçladım.

Tabii ki, bu bahsettiğim genel mevzu, ilim ehli olan kimselerin şirk, bid'at ve dalâlet ehlinin kitaplarını okuyup inceleyip, onlara Ehl-i Sünnet'in i'tikâdı, menheci ve çizgisinde cevap vermesi durumundan ayrıdır. Bu son durum husûsîdir ve ehlinin amelidir. Avâmın bid'at ehlinin kitaplarını -istişâresiz- okuması doğru değildir!

Bid'at ehliyle içli dışlı olmanın nehyi hususunda pek çok Nass, eser ve nakil vârid olmuştur. Dikkat etmek gerekir. Kitap bazen çok faydalı; bazen de çok zararlı ve ifsâd edici bir arkadaş olabilir! Kişi, arkadaşını iyi seçtiği gibi, okuyacağı kitabı da iyi seçmelidir.

107- İLMİ VE İLİM TALEBİNİ SEV; İLİM SENİ ŞEKİLLENDİRECEKTİR!

Sarf yok, Nahv yok, Usûl yok, Belâğat yok, Mantık yok, belirli bir ilim sahasında ihtisâs için en az 30 yıllık ilim talebi/tahsîli yok, ilimden, kitaptan ve ibâreden anladığına dâir ehlinin hüsn-ü şehâdeti yok, bütün bu meziyetler bir ihtimâl olsa dahi yaş, olgunluk ve tecrübe yaşının altında ama bütün bu yok'lara ve noksanlıklara rağmen din adına fetvâlar veriliyor!

 Neden ilme taleb yok da ilim ehli edâsında ahkâm kesmeye talep vardır?! Bunu anlamak mümkün değildir! İnsan, Allah’ın Âyetlerinin mânâlarını bilgisizce çarpıtmaktan korkmaz mı? İlimsizce fetvâ vermenin günah ve vebâlinin büyüklüğünü bilmez mi? İlmi olmayan kişi -şeytanın da amellerini süslü göstermesiyle- zan, kanâat, hevâ ve hevesten başka neye dayanabilir?

İlim öğrenmek her Müslümana farzdır. Her Müslüman farz ve lüzumlu meseleleri bilmekle mükelleftir. Daha bu meseleleri dahi bilmeden veya en azından delilli şekilde öğrenmeden yani aslında vasat bir avâm seviyesinde bile olmadan nasıl din adına fetvâ verir gibi konuşulabilir? Bu cür’et nedendir?

Bir kimse, -ulemânın izah ve tahkîkâtına göre müctehid bile olsa- ilimsizce ve kendi görüşüyle Kur’ân’ı tefsîr etse, bu tefsîrde de ilme istinâden olmasa da isâbet etse, onun hatalı olduğunu bildirip uyaran Nebevî Hadîsler var iken! Evet, yanlış duymadınız! Ulemâ, gerekli araştırma ve tahkîkâtı yapmadan -genel ilmî vukûfiyet ve dirâyetine dayanarak- bir konuda fetvâ verse, fetvâsı doğru bile olsa, o yanlıştır, yanlış bir iştir! Bu, Hadîslerle sâbittir! Durum böyleyken, biz ictihâd salâhiyetine bile hâiz olmadan, müctehidlerin girmekten korkup, tir tir titredikleri sahalara nasıl girebiliriz? Daha ulemânın sözlerini, fetvâlarını, o fetvâların delillerini ve ulemânın fetvâ usûllerini okuyup anlama kapasitesinde olmadan, nasıl o bilmediğimiz ilmî zenginliklere alternatif olarak veya pratikte onları yok sayarak yeni fetvâlar vermeye teşebbüs edebiliriz?! Böyle yapanlar ve ilimsizce ve mütemâdiyen din adına konuşmayı alışkanlık ve huy edinenler bu sözleri sebebiyle ve bu sözlerin peşine takılıp da sapanlar ise taklitçilikleri ve cehâletleri sebebiyle Allah’ın sorgusundan ve azâbından korkmazlar mı? Endişe etmezler mi? Âhir zamanda İslâm adına ehliyetsizlikler bunlar değilse, ya nedir?!

108- CEVAP VERİYORUM!..

“PUTPEREST ÇAĞLARDA MÜSLÜMAN OLMAK” KİTABIMIZA DAİR BİR SORU –1

Bana ulaştığına göre; bir arkadaş kitabımızda bir noktaya itiraz etmiş. Konu şu: Kitabımızın bir yerinde; Reîsü’l-Müfessirîn İbn-i Cerîr et-Taberî rahımehullâh’ın, يَدُ اللّٰهِ فَوْقَ أَيْدِيهِمْ “Allah’ın eli onların elinin üstündedir” Âyetini tefsîr ederken söylediği sözleri kaydetmiştik. O ifadeler şöyle: “Bu Âyette iki vecih vardır: Birisi: bey’at ederlerken Allah’ın eli onların ellerinin üstünde demektir. Çünkü onlar, Allah’ın Peygamberine bey’at etmekle Allah’a bey’at etmiş oluyorlardı. Diğeri ise: Rasûlüne yardım etme hususunda Allah’ın kuvveti, onların kuvvetinin üstünde demektir. Çünkü onlar, düşmana karşı ona yardım edeceklerine dair Allah’ın Rasûlüne bey’at ettiler.” (Câmiu’l Beyân an Te’vîli Âyi’l Kur’ân, 21/254, 255); Putperest Çağlarda Müslüman Olmak, Eğitim Yayınları, S: 76, 77

Biz kendimiz Sâlih Selefimizin akîde, menhec ve yolu üzerine olmamıza rağmen, Halef’in mezhebinin de hak olduğunu, Selef ile Halef arasında zaman içinde ortaya çıkmış olan lafzî ihtilâflar veya ictihâdî meseleler nedeniyle ümmet arasında ayrılık-gayrılık olmaması ve ilmî ihtilâfların teferruk ve husûmetlere yol açmaması adına kitabımızda yer yer Halef’in görüşlerine de yer verip, onların da İslâm adına bir değer ifade ettiğini belirtmek istedik. Müctehid ulemânın mezheb ve görüşleri yok sayılamaz. Âlimler ictihâdları nedeniyle kınanamaz. Hele hele de yeterli ilmi olmayan kimseler tarafından! Fakat tahkîkât açısından, esahh, râcih ve muhtâr görüş, eslem ve evlâ yol bakımından en doğruya, en ideale ve en güzele teslim olmak güzeldir, hayırdır ve takdire şâyândır. Ama bütün Müslümanların böyle olması yani aynı ilim, fıkıh, kavrayış, duyarlılık, teslimiyet ve takvâ seviyesinde olması beklenemez. Bu sebeple de, Müslümanların, prensip olarak ilmî ihtilâfların bulunduğu yerlerde taassubu terk edip İslâm’ın maslahatını, uhuvvet ve vahdeti öncelemeleri ve önemsemeleri gerekir. Bunlara zarar verecek keyfî, şahsî ve hamâsî eylem ve söylemlerden sakınmaları icap eder.

İşte hem Selef ulemâsını, hem de Halef ulemâsını “Ehl-i hak” gören bir Müslüman olarak, fıkıh, hikmet ve basîret adına ilmî meselelerin izahı esnasında her iki kesimin de meseleye yaklaşımına yer vermeyi ilmi ve fıkhî olgunluk ve tesâmuh olarak gördük/görüyoruz. Sadece bir kesimin veya bazı âlimlerin sözlerini bayraklaştıran kimsenin, kaçınılmaz olarak ufku dar olacak ve ilmen/ictihâden o görüşte olmayan âlimlere ve mezheblere muhâlif olacaktır. Hem de hiçbir ilmî vukûfiyeti olmadan! Bu da, insanları mezhepçiliğe, fırkalaşmaya, fanatizme, taassuba, önyargı ve şartlanmışlığa itecektir!

Bilelim ki, İmam Taberî şu anda müdevven olmasa da mezheb sahibi bir mutlak müctehiddir. Müctehid seviyesinde olunmadan onun ictihâdını yanlış ilan etmek onun görüşünde olan bütün Halef’i ve bazı hususlardaki ilmî ihtilâfların varlığından sarf-ı nazar etmeyen ilim ehlini eleştirmek gibidir!

Şimdi soru soran veya itiraz eden kişinin sözlerine gelelim. Meâlen diyor ki: Bu kitapta, Allah’ın “yed” sıfatı hakkında İmam Taberî’den nakil yapıldıktan sonra; “Görüldüğü gibi, İmam Taberî, bu Âyetin iki türlü te’vîl edilebileceğini söylemektedir. O te’vîllerden bir tanesi de Âyette geçen, “yedullah” yani “Allah’ın eli” ifadesinin “Allah’ın kudreti” anlamında yorumlanabileceğidir. Bazı âlimlerin de yaptığı gibi, bu şekilde yorumlamak tahrîf değildir. Bu yaklaşımı yanlış görmek ayrıdır, bu görüşü benimseyen âlimleri sapıklıkla itham etmek ise ayrı bir meseledir! Biz, Selef’in görüş ve menhecini benimseriz ama Halef ulemâsına karşı da vasat bir tutum sergileriz” deniyor. Oysa İmam Taberî’nin nakilde geçen o sözü “yedullâh” ifadesinin bir te’vîli değildir; “yed” sıfatının lâzımî anlamı olan bir tefsîrdir. Dolayısıyla da onun bu açıklamasına “te’vîl” denilemez. “Yed” sıfatının te’vîl edildiği söylenemez…

Evet, itiraz cümleleri yukarıdaki gibi…

Arkadaşlar, bu mesele özellikle “Selefçilik” adına ilimsiz cereyanların arttığı dönemlerde öylesine hassâs bir konudur ki, hemen belirtelim bu cihette söylenecek sözler satırlara sığmaz.

Biz kitabımızda meselenin hikmet boyutunu dikkate alarak, nakiller çerçevesinde hakikati ihkâk etmeye çalıştık. Eğer nakiller yapmasaydık, bazı hakikatler bizim görüşümüz olarak lanse edilebilirdi. Oysa dikkat edin, kitabımızda hemen her mesele Nasslar, nakiller ve eserlerle müdellel şekilde muhkem hâle getirilmeye çalışılmaktadır. Ulemânın temel eserlerinden deliller sunulmaktadır.

Sözlerimiz siyâk-sibâk bütünlüğü içinde anlaşılıp, makaslanmadığı ve cümlelerimize -niyet okurcasına- anlamlar verilmeye çalışılmadığı sürece, Ehl-i Sünnet i’tikâdına zıt bir şey olduğunu iddia etmek mümkün olmaz! Antrparantez, ulemâ da reddedilmediği sürece!.. Çünkü meselenin tahkîkâtı esnasında konunun etraflıca ele alınması adına, Selef’e de Halef’de yer vermeyi biz ilme vefâ ve sadâkat olarak görmekteyiz. Rabbânî âlimlere ve müctehidlere karşı gelen, onları beğenmeyip eleştiren veya reddeden varsa, o tür kimseler itirazlarını bize değil, o âlimlere yapmalıdırlar!.. Yapabiliyorlarsa tabii ki. Ehlinin ve tüm ümmetin kabul ettiği ehliyet sahibi ulemâyı kabul etmeyenlerle de bizim bir münâzara konumuz kalmaz!

Usûl ve menhec istikâmetindeki sözlerimize ara verip asıl konumuza devam edelim… Allah’ın “yed” biçimindeki haberî sıfatında iki türlü yaklaşım olduğunu çocukluğumuzdan beri biliriz ama câhiliyye toplumlarında ilim yavaş yavaş ortadan kalktığı ve âlimler azaldığı için maalesef ki birçok kimse çok açık ve bilinen meselelerde bile ya bilgi sahibi değiller ya da belki 30-40 yaşlarında bazı meseleleri yeni yeni öğrenmeye başlamaktadırlar.

Söz konusu nakle dönersek; sanırım soru soran kimseyi, bizim tercümemizdeki “Bu Âyette iki vecih vardır” ifadesi yanıltmış olmalıdır. Öyle tahmin ediyorum. Bu tercümeyi yaparken, bu ve benzeri olası soru ve itirazların az da olsa gelebileceğini bilerek ve düşünerek bu satırları karaladığımı da itiraf etmek isterim. Çünkü az önce dediğimiz gibi, günümüzde genelde ilim ve fıkıh seviyesi vasatın çok altındadır. Bu sebeple de “iki vecih vardır” biçimindeki tercümemiz yanlış anlaşılır mı diye bu noktada biraz mola verip tefekkür etmiştik. Fakat insanların yanlış anlama gibi za’fiyetleri, okurken, dinlerken veya hayat içinde yaşarken birçok meselede ve birçok kereler olduğu için, insanların doğru anlamaya çalışmaları ve kendilerinin de araştırma yapıp ifrât ve taassuptan sakınmaları mecburiyetine hâdiseyi havâle edip, “doğru anlaşılmalı; zaten çok açık” deyip geçmiştik. Aslında İmam Taberî’den yaptığımız açıklama cümlesinin ilkine, “Bu Âyette iki te’vîl vechi vardır” biçiminde anlam verilir. Yeni baskı için, bu kısmın tercümesini daha anlaşılır olacağı için bu şekilde değiştirdiğimizi de ifade edelim. Devam edersek; Bu noktada İmam Taberî’nin sözlerinden hareketle biz de: “Görüldüğü gibi, İmam Taberî, bu Âyetin iki türlü te’vîl edilebileceğini söylemektedir” ifadesiyle başlayan bölümü yazdık. Yani “yed” kelimesinin nasıl anlaşılacağı hususuunda iki türlü mezhebden bahsetmiş olduk. Zaten genel olarak İslâm tarihinde de bu bir gerçek değil midir?

Bu noktanın iyi anlaşılması için Taberî rahımehullâh’ın sözlerinin Arapçasını da ihtiyâten veya ilim talebesi kardeşlerimizin istifâde etmesi için kitabımızda dipnota koymuştuk. Asıl maksadımız konunun tam anlaşılması ve muhtemel ve mukadder suâllerin izâlesi idi. Aslında tam da buradan soru gelmesi, bizim önceden çoğu zaman gerek görülmeyen bir davranış olarak, tercümenin Arapça ibâresini de kitabımıza dâhil etmemiz, Rabbimizin bizi muvaffak kıldığı bir firâset sebebiyledir. Elhamdülillâh.

İmam Taberî’nin sözlerinin Arapça ibâresi şöyle:

وَفِى قَوْلِهِ: يَدُ اللّٰهِ فَوْقَ أَيْدِيهِمْ وَجْهَانِ مِنَ التَّأْوِيلِ: أَحَدُهُمَا: يَدُ اللّٰهِ فَوْقَ أَيْدِيهِمْ عِنْدَ الْبَيْعَةِ لِأَنَّهُمْ كَانُوا يُبَايِعُونَ اللّٰهَ بِبَيْعَتِهِمْ نَبِيَّهُ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَالْاٰخَرُ: قُوَّةُ اللّٰهِ فَوْقَ قُوَّتِهِمْ فِى نُصْرَةِ رَسُولِهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ لِأَنَّهُمْ إِنَّمَا بَايَعُوا رَسُولَ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ عَلٰى نُصْرَتِهِ عَلَى الْعَدُوِّ.

Dikkat ederseniz, İmam Taberî açıklamasına, وَجْهَانِ مِنَ التَّأْوِيلِ ifadesiyle başlıyor. Bunun anlamı; “te’vîlden yana iki vecih vardır” ya da “iki te’vîl vechi vardır” demektir. Biz de onu söyledik! Hem de önce sözümüzün delilini zikrederek... Ve dahi Arapça ibâreye bile yer vererek! Kitabımızda Sâlih Selef’in mezheb ve menhecinin eslemiyyetine, efdaliyyetine ve ercahıyyetine dair defalarca açık ifadelerimiz varken, niyet okurcasına burada Halef’i de zikretmekle, Selef’in görüşünü yok saydığımız veya önemsemediğimiz zehâbına veya vehmine kapılmaya yol ve imkân var mıdır? Yoksa, itiraz kokan bu soru başka hangi maksatla bize tevcîh edilmektedir?!

Meseleyi ıstılâhî ihtilâflara indirgemenin de bir anlamı yoktur. Çünkü Usûl bilen herkesin ma’lûmudur ki, Selef’i hak bildiğimiz gibi Halef’i de hak bilmemiz gerekir. Fakat şu kadar var ki, usûl ve menheclerinde bazı lafzî veya sûrî farklar olabilir. Bizim bu farklılıkları göz önünde bulundurarak, en selâmetli yola uymaya ve en sahîh olanı öğrenip takvâ ve zühd ehli mü’minler olmaya çalışmamız gerekir.  

Biz sözlerimize te’vîl ve tefsîr’in tanımları hakkındaki ihtilâfa girip, tâ işin başında kısaca لاَ مُشَاحَّةَ فِى الْإِصْطِلاَحِ “ıstılâhta tartışma/münâkaşa olmaz” deyip veya aslında burada sizin tefsîr demenizle, İmam Taberî’nin “te’vîl” demesi -ihtilâf aramayacaksak- aslında aynı şeydir. Çünkü bu iki kelime bir yönden aynı şeydir yani نَفْسُ الشَّيْءِ diyebilirdik. Mea’d-tedebbür düşünelim, aslında öyle değil midir? Öyle ise, geriye bizi meşgul edecek bir problem kaldı mı?

Usûlen belirtelim… Anlamları birbirine yakın olan veya ortak anlamı ifade eden kelimeler; örneğin, “ilâh” ile “rabb” kavramları veya “salât” ile “rahmet” kavramları yan yana geldiklerinde ve cümlede birlikte kullanıldıklarında ayrı mânâlar ifade ederler. Fakat ayrı yerlerde bulunduklarında aynı mânâya gelirler. Tefsîr ve te’vîl kavramları da böyledir. Hulâsa; bu kelimeler arasında telâzum vardır, birbirini gerektirirler; birlikte kullanıldıklarında aralarında muğâyerat (zıtlık), ayrı ayrı kullanıldıklarında ise terâdüf (anlaşmdaşlık) vardır. Evet, bu kadarla bile mesele çözülür!

Bitirirken, derim ki, nâçizâne ben, Allah Sübhânehu ve Teâlâ’nın haberî sıfatlarının te’vîl edilmemesi gerektiğine kânîyim. “Yed” gibi, “istiv┠gibi sıfatların anlamları bilinir ama keyfiyetleri akledilemez. Bu sıfatların nasıllıkları taakkulâtın üstündedir. Akılla onları kavramak imkânsızdır. Ama akılla kavranamıyor diye onları iptal etmek ve işlevsiz kılmak da asla doğru değildir, bâtıldır! Diğer taraftan, Yüce Allah’ın sıfatlarında tecsîm’e, teşbîh’e gitmek de bâtıldır! Bunlardan sakındırmak adına kitabımızda şöyle demekteyiz:

“Önemli bir noktanın altını çizmemiz gerekir. Misâl olarak; Allah Azze ve Celle’nin hakiki olarak ‘yed’ sıfatı vardır dediğimizde, O’nu mahlûkâta teşbîhten (benzetmekten) ve tecsîmden (cisimlendirmekten) sakınmak için, ‘zâtına lâyık şekilde’ anlamında بِمَا يَلِيقُ بِذَاتِهِ demeliyiz. Bu kayd zikredilmediğinde, teşbîh ve tecsîm söz konusu olur!” (Putperest Çağlarda Müslüman Olmak, S: 76)

Dikkat edilirse, bu ifademizle kendimizin de Selef-i Sâlihîn’in mezhebi üzere müstekîm olduğumuzu iş’âr ve ihsâs ediyor, bu hususta olası tehlikelerden de sakındırarak, sahîh imanın nasıl olması gerektiğine dair bir uyarıda bulunuyoruz. Çünkü Allah’ın “yed” sıfatını, mahlûkâtının eli gibi tasavvur etmek insanı şirke sokar!

Diğer bir yön olarak, Halef genelde haberî sıfatlara lâzımî anlamlarıyla te’vîller ve tefsîrler yaparlar. Onların bu yaptıkları Selef’in mezhebine nispetle bir ihtilâftır ama bilelim ki ihtilâf-ı mu’teber’dir. Zira ulemânın ihtilâfı, mu’teberdir; ilimsiz avâmın ihtilâfı, ihtilâf-ı ğayr-i mu’teber’dir!

Müslümanlar şunu öğrenmeliler; “müttefekun aleyh┠meselelerde teslimiyet gerekir, “muhtelefun fîh┠meselelerde ise tesâmuh şarttır!

Bilelim ki Yüce Allah’ın haberî sıfatları, -İmam Mâlik’in de dediği gibi- ma’lûmdur, bilinir. Yani o sıfatlar “bilinmez” veya “yok” hükmünde değildir. Bilinemeyen daha doğrusu akledilemeyen yönü ise keyfiyetidir. İşte bu yönü Allah’a havâle ederiz. Bu, Selef’in i’tikâdıdır. Bunu yapmak asla “Mufevvida/Tefvîdıyye” (tefvîzcilik i’tikâdı) değildir. Çünkü burada akledilemeyen keyfiyetin ilmini Allah’a havâle etme ve Allah’ın katındaki ilme iman etme vardır! Sıfatlarda ve anlamlarında tefvîzcilik yapıp, o sıfatları yok sayma yoktur!

Bu mesele o kadar teferruatlı bir konudur ki, kitabımızda birçok kez yeri geldikçe açıkladık. Son olarak kitabımızdan bir nakil yaparak bitirelim.

“Şeyhu’l-İslâm İbn-i Teymiyye rahımehullâh, Allah’ın arş’a istivâsı konusunda, Ehl-i Sünnet’in görüşünü zikrederken şöyle demektedir: “Arş’a istivâ, keyfiyetsiz şekilde Allah’ın bir sıfatıdır. Kişinin buna iman etmesi ve bunun (keyfiyeti) hakkındaki ilmi Allah’a havâle etmesi gerekir.” (Mecmûu’l Fetâvâ, 16/400)

İbn-i Teymiyye, bu açıklamadan sonra, -az önce- Beğavî tefsîrinden naklettiğimiz, Tâ-Hâ Sûresinin 5. Âyetinin tefsîri hakkında bir adamın İmam Mâlik’e yönelttiği soruyu ve İmam’ın da o kişiye verdiği cevabı kaydetmiştir. (Bkz: Meâlimu’t Tenzîl, 2/137)

Biz de, “Allah, celâline ve kemâline lâyık şekilde arşa istivâ etmiştir” diye iman ediyoruz. İstivâ sıfatını Allah için isbât ediyoruz ama nasıl istivâ ettiğini bilmiyoruz. Allah’ın bu sıfatına keyfiyetsiz iman ediyoruz. Bu konudaki ilmi, Allah’a havâle ediyoruz.

“Allah arşa oturdu” demiyor ve istivâ sıfatının -lügat anlamında olduğu gibi- “culûs” (oturmak) olduğunu söylemiyoruz. (Putperest Çağlarda Müslüman Olmak, S: 54)

Bu ifadeler içinde geçen “Bu konudaki ilmi, Allah’a havâle ediyoruz” cümlesini yeni baskıda daha açıklayıcı olması için “İstivâ sıfatının keyfiyeti konusundaki ilmi, Allah’a havâle ediyoruz” biçiminde yaptık. Bu hak cümleyle alâkalı kitabımızda birçok yerde açık ifadeler geçmesine rağmen!.. Hatta buradaki ifadeler bile bizce çok ama çok açık olmasına rağmen!

Bütün okuyucularımızdan ricamız, kitabımızda defalarca ve sarâhaten zikrettiğimiz sarîh ifadelere rağmen, uzun açıklamalar esnasındaki bazı kesitleri, konu, anlatım ve akış bütünlüğünden cımbızlayıp, onlara kastetmediğimiz bilakis aksini söylediğimiz anlamları vermeyelim! Bu, kul hakkını mûciptir! Hangi konuyu okursak okuyalım fark etmez, yeter ki bütünlük içinde okuyalım.

Samimiyetle ifade etmeliyim ki, elbette faydalı nasihatlere açığız ve müteşekkir oluruz. Çünkü insan hatasız değildir. Açık ve büyük hatalar etmekten Allah’a sığınırız. Hata ettiğimizde de o hatadan dönmeyi büyük bir erdem sayarız. Yüce Allah yazdıklarımızda ve yaptıklarımızda şeytana bir pay vermesin. Doğrular Allah’tan, varsa yanlış veya sürç-ü kalem gibi kusurlar o da nefsimizdendir. Rabbim kitabımızın daha geniş kitlelere ulaşıp, insanların hidâyetlerine vesîle olmasını nasip buyursun. Âmîn.

109- EY ÂHİR ZAMAN GENCİ/İNSANI!

Allah'a hamdederek başlıyorum...

Selefiyle/Halefiyle müctehid ulemânın ihtilâf ettikleri hususlarda o ihtilâflı görüşlerden birini benimseyip onu o hususta “İslâm’ın tek hakikati, hakkın ta kendisi” sayıp, diğer görüşleri yok sayma! O hususlar ictihâda açık olmasaydı, müctehidler İslâm’ın sarîh ve delâleti kat’î bir hükmünün üzerine fetvâ vermezlerdi! Sen de, muhtelefun fîhâ meseleleri muhkemleştirmeye kalkıp, Allah ve din adına sınır çizme! Sen müctehid değilsen, müctehidleri eleştiremezsin, hastanın doktorları eleştiremediği gibi!

Herhangi bir ihtilâflı mevzuda, diğer ictihâdî görüşleri yok sayarcasına bir yol tutmanın yanlışlığını bir kenara koyalım, sen bir hususta kendi kanâatine bile uyamazsın! Çünkü sen ictihâd mahalli olan dînî hususlarda görüş belirtecek bir yetkinliğe ve salâhiyete sahip değilsin! Senin görüşün seni bile bağlamazken, nasıl olur da, başkalarını, kendi görüşünü kabul etmeye veya daha da kötüsü, hoşuna giden bir görüşü Allah’ın ve İslâm’ın tartışılmaz bir hükmü gibi göstermeye yeltenebilirsin? Müctehid ulemâ, o senin seçip beğendiğin fetvâlardan farklı fetvâlar vermekle -hâşâ- hadsizlik mi ettiler?! Ve dahi onlara uyan Ümmet-i Muhammed?! Yoksa haddini aşan sen misin?

Genç delikanlı! Sen mezhebine ve müctehid ulemâya uy! Günümüz şartlarında en az 30 yıl gece-gündüz ilim tahsîl etmiş ve kırk yaşını geçmiş bir ilim tâlibi isen, ulemânın fetvâlarının tashîhât ve tahkîkâtıyla da meşgul ol. Ama sadece takvâyı amaçla!

Sözlerimiz, mezheplerin veya bazı âlimlerin görüşlerini abartıp/kabartıp, onları âdeta dinin teblîğinin önüne geçirerek taassuba sürüklenme yanlışlığına dikkat çekmek içindir.

Bilelim ki, Selef’i sevmek, Halef’i sevmeye münâfî değildir. Aksine birini sevmemek taassuptur. Zira bu nasıl bir sevgidir ki, Selef-i Sâlihîn devrinde olan hayırlı bir mü’min -teoride- seviliyor da, onlardan sonra gelmiş hatta onlara çok yakın zamanlarda yaşamış, bir kısmı onlardan ilim de öğrenmiş kimselere karşı soğuk ve mesâfeli duruluyor?! Bunu yapan kimse, âhir zamandaki hayırlı mü’minlerin hayırlarını nasıl takdir edebilecektir?! Kaldı ki, Ebû Hanîfe tâbiîn’dendir, İmam Mâlik ve İmam Şâfiî tebe-i tâbiîndendir, Ahmed b. Hanbel ise etbâu etbâi’t tâbiîndendir. Bu durumda onlara uymamanın veya onların görüşlerini beğenmemenin gerekçesi ne olabilir? Mesele, cumhûr’un tanımına göre 'Selef' ise?! İhtilâf peşinde koşmak adına, bu sefer de 'Sâlih Selef' sadece ashâb mı diyeceğiz?! Bu muhâlefet ve nikâş yolunun sonu gelir mi dersiniz? Gelse bile, geri dönülmesi gereken bir çıkmaz yol veya çıkmaz sokak değil midir?

Mezheplere, müctehidlere, Müslümanlara ve tüm ümmetin ortak değer yargılarına karşı hoşgörüsüz tutumlardan sakınmak gerekir. Çünkü sonunda ya ifrât ya da tefrît doğar; vasatlık kaybolur. İnsanlar ya fanatik mezhepçi olurlar ya da mezhepsiz oluverirler. Ayrıca ümmetin en hayırlılarından esirgediğimiz o hoşgörüye biz muhtaç olduğumuzda, Allah korusun mahrûm kalabiliriz!

Dolayısıyla muteahhırûn ulemayı topkeyûn yanlış yolda olmakla itham edemezsin! Edersen, bu iddiana delil istenir ama getiremezsin! Hem de tek bir delil değil, pek çok deliller! Misâl olarak, bu âlimlerin, Selef döneminde olmayan, değişen durum ve şartlar, kelâmî ve felsefî fırkalaşmalar, bid’atler, hurâfeler ve İslâm’ın özüne muhâlefet cereyanları çıktığı süreçlerde, Selef’in icmâlî teslimiyetinin aksine tafsîlî konulara girmek zorunda kalmaları, böylece İslâm’ı, muârızlara, muhâliflere, münkirlere, mülhıdlere ve mübtedi’lere karşı savunma çabalarının eseri olan cehd ve ictihâdlarını hatalı bir çıkış veya yanlış bir karşılık addetmenin delili nedir?

Selef’e bizden daha yakın olan ve Selef’i bizden daha iyi tanıyan müctehid ulemânın, zaman ve şartların değişmesiyle ihtiyaç, zarûret, maslahat ve hikmet ilkelerine istinâden, bazı illet ve sebeplerle Selef’ten daha teferruatlı fetvâlar vermeleri karşılığında, o kimselerin bazı sözlerinin Selef’te sarâhaten olmamasıyla onları suçlamak ve Seleflerine muhâlefet edip Selef-i Sâlihîn’in yolundan sapmakla suçlamak mümkün müdür?

Ümmetin göz bebeği, baş tacı ve eli öpülesi âlimlerini tekfîr bile eden âhir zaman tekfîrcilerinin çıkmış olması, bizim de en azından bu âlimleri, ictihâdî görüşlerinde eleştirmemizi ve onların mezheplerinden, belki âkıbette de ümmetin yolundan yüz çevirmemizi gerektirmez!

İfrâta cevap tefrît, tefrîte cevap da ifrât değildir; iman ve İslâm üzere vasatlıktır! Bu vasatlıkta da en önemli değerlerden biri müctehid ulemâya mukayyed bir itâatin farz olması, tüm mü’minlerin de imanları sebebiyle kardeşler oldukları hakikatleridir. Din kardeşliği zarûrîdir; kardeşliğe zarar veren her davranış bâtıldır! Sâlih hiçbir amel kardeşliğe zarar vermez. Yeter ki, Peygamberimizin Sünneti ve güzel ahlâkı üzere icrâ edilsin; Selefiyle/Halefiyle ulemâ yok sayılıp, onların yerine câhil avâmın hevâ ve hevesleri konmasın!

Bilelim ki, Halef ulemâsı Selef-i Sâlihîn’e tâbi olmuştur. Bid’at fırkalaşmaları bir yana, hak mezheplerin ve Rabbânî, zâhid, müttekî âlim ve müctehidlerin ve onlara güzelce uyan mü’minlerin durumu da budur.

Bu tür meseleleri kaşımak ancak parçalanmalara ve husûmetlere neden olur! İslâm, birlik ve beraberliği emreder. Müslümanlar olarak, İslâm’ı ve İslâm’ın hakikatini hamdolsun çok iyi biliyoruz. Onun için yeni yeni şeyler keşfederek veya indî, şahsî ve nefsî bakış açıları ve metodlar geliştirerek, onların bayraktarlığını veya sancaktarlığını yapmayalım! Tevhîd, iman, İslâm, uhuvvet, vahdet, takvâ ve ihlâs bize yeter! Bunlara zarar veren veya engel olan her türlü kanâat ve söylemlerden berîyiz! Hidâyete ve takvâya tâbi olanlara, nasihat sevenlere selâm olsun.

Not: Bu yazımızı akşama doğru yazmaya başlamıştım; şu anda tamamladım. Tahmin edileceği gibi, yazdıklarımın muşahhas bir muhâtabı yoktur. Sadece içinde bulunduğumuz çağda gördüğümüz vâkıî, üzücü ve endişe verici muhâlefetler, münâkaşalar ve iyi niyetle de olsa ictihâdî bazı görüşlerin bayraklaştırılıp, Allah korusun haram olan teferruk, adâvet ve husûmetlerin husûle gelmesi ihtimâline yönelik hayırlı ve kardeşâne nasihatlerdir. Sürç-ü lisân etmiş isek, affola!

110- ZAMANINDAN ÖNCE ZEKÂT VERİLEBİLİR Mİ?

Bir kardeşimiz, selâmdan sonra; “gelecek senenin zekâtını bu seneden verebilir miyiz?” şeklinde bize bir suâl tevcîh etmiştir.

Cevabımız kısaca aşağıdadır…

Ve aleyküm selâm kardeşim.

İmam Mavsılî rahımehullâh'ın beş ciltlik “el-İhtiyâr” kitabının birinci cildinin 103. Sayfasında şöyle denilmektedir: "Nisâba mâlik bir kimse henüz senesi gelmeden bir ya da daha çok senelerin zekâtını önceden verebilir ve yine aynı şekilde nisâbı tutan bütün malların zekâtını da verebilir."

Bu kitap, Hanefîlerin önemli bir Fıkıh kitabıdır. Burhânuddîn el-Merğınânî’nin el-Hidâye’sinin “Zekât” bölümünde de, diğer Hanefî Fıkıh kitaplarında da durum budur.

İmam Züfer ise, bunun câiz olmadığı görüşündedir.

Bu açıklamaya göre, nisâba ulaşan şeylerin zekâtı önceden yani kamerî yıl tamam olmadan da, birkaç yıl öncesinden de verilebilir. Burada önemli nokta paranın veya malların nisâba ulaşmış olmasıdır. Yani nasılsa şu kadar zaman sonra veya bir seneye kadar nisâba ulaşır biçiminde olmaz. Çünkü zekâtın vucûb (farz olma) sebebi nisâbdır. Fakat yıl daha dolmadan ödemek zorunda değildir; nisâba ulaşmak şartıyla ödenirse câizdir.

Bu noktayı ifade ettikten sonra diğer bir mesele de, sene sonunda nisâbı oluşturan mala yeni eklemeler olabilir.

Bu hususta da deniyor ki: "Müstefâd (istifâde edilen, artan, eklenen) mal, zekâtın farziyeti hususunda aslî mala tâbidir. Senenin doldurulması hususunda da aslî mala tâbidir. Bu durumda sene sanki hepsinin üzerinden yani hem aslî malın hem de müstefâd (istifâde edilen, ilâve olunan) malın üzerinde geçmiş gibidir." (el-İhtiyâr, Dâru'd Da've, 1/104)

Meselenin özeti budur. Allah en iyi bilendir.

111- FOTOĞRAF FİTNESİ:

SORU:

Bu günlerde fotoğrafın kullanım alanı bir hayli arttı. Hayatın her noktasında fotoğraf kullanmak medeniyetin bir simgesi hâline geldi. Çarşıdaki dükkânlarda, evlerin oturma odalarında, mektup kâğıtlarının başında, gazetelerin sütunlarında, velhâsıl nereye göz atarsanız atın, bu lânetli şeyle karşılaşmamanız mümkün değil. Bazen de resimlere tüm dikkatinizle bakıyorsunuz. Acaba, kadınların fotoğraflarına da dikkatle bakmak günah mıdır?

CEVAP:

Fotoğraf fitnesi gerçekten umûmî bir belâ, hatta bir belâ seli hâline dönüşmüştür. Bunu tedavi etmek için ise, şundan başka bir şey bilmiyorum: Hayat nizâmında toplu bir değişim husûle gelmeli ve bu nizâmın dizginleri toplum içerisinde zuhûr eden tüm kötülükleri dizginleyen kişilerin eline verilmelidir. Ancak, bu sel, azgınlığını koruduğu müddetçe, kişi kendisini bu selden ne kadar kurtarabiliyorsa o kadar kurtarmaya gayret göstermelidir. Kadınlara bakmada İslâm'ın belirlemiş olduğu göz sakınmasına riâyet etmek gerekir. Çünkü canlı bir kadını süzmekle onun resimlerine bakmak etki ve sonuç olarak hemen hemen aynıdır. (Tercümân’ul Kur'ân, 52. Cild, 5. Sayı, Ağustos, 1959; Fetvâlar, Nehir Yayınları, İstanbul-1992, 2/269)

Son asrın en büyük âlimlerinden ve müceddidlerinden biri olan hatta bazı meselelerde müctehid olduğuna hüsn-ü zan ettiğim Üstad Mevdûdî rahımehullâh, şu anki internet teknolojisini, akıllı telefonları, son model fotoğraf makinelerini ve fotoğraf fitnesinin -yatak odalarına kadar- hayatın hemen her alanına sirâyet ettiğini görseydi, bu hususa dâir acaba nasıl bir üslup kullanırdı? Hayatımda ilk tanıdığım muâsır âlim -hamdolsun- Mevdûdî idi. İnanın, hiçbir taassup duygusuna, söylemine ve eylemine prim vermeyen bir kimse olarak, şu cümlemi lütfen abartı saymayın: “Daha sonra da onun üstüne/üstünde muâsır âlim tanımadım.” Onun için de, Mevdûdî’yi tanımayan ve ondan istifâde etmeyen ilim tâliblerinin ve davetçilerinin ifrât veya tefrît’e meyledeceğini düşünüyorum! Tabii ki, noksan ve zaaflı taraflarını bir şekilde ve bir vesîleyle tedavi etmedikleri müddetçe! Gerçekten Ebû’l A’lâ el-Mevdûdî’nin fehmi ve fıkhı çok derin, basîretli, hikmetli, uzak görüşlü ve geniş ufuklu bir kimse idi. İhtilâfçılık ve muhâlefetçilikten başka bir şey yapmayan kimseler, ihtilâf ahlâkının nasıl olması gerektiğini Mevdûdî’den öğrenebilirler! Onun bütün kitaplarının okunmasını bu ve benzeri birçok sebepten ötürü tavsiye ederim hep. Rabbim, grupçuluk, taassup, fanatizm, şuculuk, buculuk, hamâset ve cür’etkârlıktan uzak; olgun, oturaklı, hikmetli, basîretli ve firâsetli şekilde onun gibi âlimler lütfetsin bu ümmete. Rabbim ona rahmetiyle muâmele etsin, onu da bizi de korktuklarımızdan kurtarsın ve bizleri cennette cem’ eylesin. Rahmetullâhi aleyh.

112- AKÎDEM:

Rahmet-i Rahmân’a muhtaç olan ben, ifrât ve tefrîtten uzak, mazbût, vasat, Ehl-i Sünnet bir Müslümanım. Fıkıhta mezhebim Hanefî’dir ama asla mezhepçi, ayrılıkçı ve mutaassıp değilim. Hayatımın hiçbir döneminde hiçbir grupla alâkam olmadı; olmaz da! Yolum; Sünnet-i Seniyye’nin, Selefiyle Halefiyle müctehid ulemânın yani Nisâ 115’te zikredilen bütün mü’minlerin ve Ümmet-i Muhammed’in yoludur. Sâlih Selef de haktır, Halef de haktır. Bununla beraber, Peygamberimiz dışında hiçbir insan ma’sûm değildir. Doğrulara uymak ve hatadan dönmek bir erdemdir. İtâat mutlak anlamda ancak Allah ve Rasûlünedir. Nisâ: 59’da zikredildiği gibi, müctehid ulemâya, Allah ve Rasûlüne itâat ettikleri sürece mukayyed bir itâat vardır. İ’tikâdımın hulâsası şudur: Rabbim Allah Azze ve Celle, dinim İslâm, Nebîm Muhammed aleyhisselâm, akîdem Tevhîd’dir. Bu akîde; Sâlih Selef’e sövmemeyi, kaderi inkâr etmemeyi ve şirk koşmayan kıble ehlini, -imanı ne kadar zayıf ve ne kadar günahkâr olursa olsun- tekfîr etmemeyi gerektirir. Tevhîd vahdeti, İslâm kardeşliği de -şirk, küfür, bid’at, hurâfe ve bütün câhilî tabulardan uzaklaşarak- Ehl-i Sünnet ve’l Cemâat olmayı gerektirir. Bu sebeple bütün mü’minleri imanları ve samimiyetleri oranında severim ama kim olursa olsun hiç kimsenin ma’siyetini, günahını, yanlışını ve dengesizliğini savunmam ve arka çıkmam! Adâleti esas alırım; zerre kadar zulme rızâ göstermem.

Âhir zaman Müslümanlarının; fitne, fesâd, ifrât, tefrît, cehâlet, taassup, fırkacılık, fanatiklik ve herc-ü merc gibi kötülüklerin arttığı bu dönemde -beşer sözünün postacılığını yapmaktan, dedikodu, gıybet, sû-i zan, kîl-u kâl, polemik, münâkaşa ve nefsânî atışmalardan uzak durarak- hikmet, basîret, firâset ve her hususta Nebevî menhec üzere müstekîm olup dinini öğrenmeye, sâlih amellerle zühd ve takvâsını artırmaya, Allah’ın zikrinden gâfil olmamaya, Tevhîd akîdesini Nebevî ahlâk yani Peygamberimizin örnekliği istikâmetinde yaşamaya ve nihâyetinde de tahkîkî iman sahibi olup, hüsn-ü hâtime ile imtihânını tamamlamaya ve sâlihlere katılmaya imkânı ölçüsünce bütün gücüyle çaba göstermesi gerektiğine inanmaktayım.

Rabbimiz bizleri gönderdiği Peygamberinin Sünnetine uyan, Kur’ân ahlâkıyla ahlâklanıp güzel örnekler olan ve râzı olduğu halde bu dünyadan göçen sâlih kullarından eylesin.

113- İSTİFÂDE ETMEK İSTEYENLER İÇİN BİRKAÇ SATIR!

Seyyid Ebû’l A’lâ el-Mevdûdî rahımehullâh kendi döneminde cemâati için “Mevdûdîcîlik”, cemâat mensupları için ise “Mevdûdîcîler” yaftalamasını reddetmiş ve bunun Müslümanlara lakap takmak olduğunu ifade etmiştir. Cemâatinin adının “Cemâat-i İslâm yani “İslâmî Cemâat” olduğunu; kendilerinin “Mevdûdîcîler” diye isimlendirilmesi şöyle dursun, “Muhammedîler” olarak bile isimlendirilmelerinin doğru olmadığını ifade etmiştir! Çünkü bu dinin “Allah’ın dini” olduğunu; Allah Rasûlü Muhammed aleyhisselâm’ın da bir “kul” olduğunu, Allah Azze ve Celle’nin iman ehline “Müslimîn/Müslümanlar” adını verdiğini belirtmiştir.

Şu andaki Cemâat-i İslâmî’nin, Mevdûdî rahımehullâh dönemindeki çizgisinden saptığını ifade ederek belirtelim ki, Müslümanlar, Hatemu’n-Nebiyyîn Muhammed aleyhisselâm’ın adına nispetle “Muhammedîler” olarak dahi isimlendirilemezlerse; Muhammed aleyhisselâm’dan bu dini ta’lîm ve terbiye yoluyla alan ve kabul eden Sâlih Selef’e yani Sahâbe-i Kirâm’a nispetle “Selefîler” şeklinde isimlendirilebilir mi hiç?!

Müslümanlar elbette Selef-i Sâlihîn’in akîde ve menheci üzeredirler; elbette bunun Nasslarda delilleri de çoktur. Fakat “Selefîlik” amelde bir mezhep değildir! Bunun yerine Müslüman, “Hanefî, Mâlikî, Şâfiî veya Hanbelî” mezheplerinden birinde olur.

Şahsen ben, Mü’minim, Müslim’im, başka da bir isimlendirmeye ihtiyacım yoktur. Akîdem, -her Müslümanın olduğu gibi- Selef-i Sâlihîn’in akîdesidir, Sâlih Selef’e dayanır. Fakat bu, Halef’i ve mezhepleri yok saymak veya kabul etmemek demek değildir asla! Çünkü Halef de, Sünnet-i Seniyye'ye ve Ashâb-ı Kirâm’a tâbi olmuştur. Müdevven dört hak mezhebin imamları ise -Ahmed b. Hanbel dışında- Selef-i Sâlihîn'in ikinci ve üçüncü asrı/nesli olan tâbiîn ve tebe-i tâbiîn'dendir.

Hiçbir insan hatasız değildir; onun için tahkîk ehli olmak veya muhakkık ulemâya uymak gerekir demekle beraber söyleyebiliriz ki, Selef de haktır, Halef de haktır. Hikmet, ilim ve basîret üzere müctehid ulemâya uymaktır. İsmi-cismi ne olursa olsun, bâhusûs şu zamanda ifrât ve tefrît yapılanmalarından uzak durup, Peygamberimizden bugüne, bugünden de kıyâmete kadar “zâhir, açık ve apaçık olan mü’minlerin yolunda” olmaktır.

Rabbimiz bizlere sahîh iman, doğru menhec, hikmet ve güzel ahlâk nasip etsin.

114- KUR’ÂN’A DÂİR BİR NÜKTE:

Rabbimiz buyurdu.

وَقَالُوا لَوْلاَ نُزِّلَ هٰذَا الْقُرْاٰنُ عَلٰى رَجُلٍ مِنَ الْقَرْيَتَيْنِ عَظِيمٍ

“Ve dediler ki: ‘Bu Kur’ân, iki kasabadan büyük bir adama indirilmeli değil miydi?’” (Zuhruf: 31)

Bu Âyette bir incelik vardır. عَلٰى رَجُلٍ “bir adama” buyrulurken; رَجُلٍ “adam” kelimesi ile sıfatı olan عَظِيمٍ “büyük” kelimesi arasına مِنَ الْقَرْيَتَيْنِ “iki kasabadan” ifadesi girmiştir.

Bu inceliğe dâir akla ilk gelen soruya birazdan yer vereceğiz. Önce sıfat ve mevsûfun arasına giren lafız hakkında kısa bir açıklama yapalım.

“İki kasabadan büyük bir adama” ifadesi, “ikisinden birine” anlamına gelir. مِنَ الْقَرْيَتَيْنِ “iki kasabadan” ifadesinde muzâf olan إِحْدَى kelimesi hazfedilmiştir. Ve böylece muzâf’ın hazfı neticesinde; muzâfun ileyh olan الْقَرْيَتَيْنِ kelimesi, muzâf’ın yerine geçmiştir.  Bu ifade, مِنْ إِحْدَى الْقَرْيَتَيْنِ “iki kasabanın birinden” takdîrindedir.

Bu i’râb’dan sonra kısaca iki kasabanın ve o kasabalardaki adam(lar)ın kim(ler) olduğunu da ifade edelim. Katâde’ye göre iki kasaba, Mekke ve Tâif’tir. İki adamdan biri, Mekke’de, Ebû Cehil’in amcası Velîd b. Muğîre’dir. Tâif’ten olan diğer adam ise, Urve b. Mes’ûd es-Sekafî’dir.

Şimdi soru şudur:

Neden, رَجُلٍ “adam” kelimesi ile sıfatı olan عَظِيمٍ “büyük” kelimelerinin arası açılmıştır? Yani neden, sıfat mevsûfundan ayrılarak, aralarına başka bir kelime girmiştir?

Allah’ın Âyetlerini tedebbür etmemiz gerekir. Gerçekten burada çok dakîk bir incelik ve nükte vardır.

Sıfat, mevsûfundan neden ayrılmıştır? Çünkü Mekke müşriklerinin, gerek Mekke’de olsun, gerekse de Tâif’te olsun; “büyük bir adam” diye kastettikleri kimse “büyük” yani “nübüvvete lâyık bir adam” değildi. Müşriklerin, Peygamberimizin hayatına kasdetmeye başladıkları bir süreçte inen Zuhruf Sûresinin bu Âyeti nâzil olduğu esnada her iki adam da müşrik idi. Bu açıdan her ikisi de “değerli” anlamında “büyük” değillerdi. Bu sebeple Âyette “adam” kelimesinin sıfatı olan “büyük” kelimesi sonraya bırakılmıştır.

Hem de Âyetlerin fâsıla uyumu yani Âyet sonlarındaki harf ve seslerin birbiriyle uyum ve âhengi açısından, söz konusu “sıfat” yerinde gelip de, مِنَ الْقَرْيَتَيْنِ Âyetin sonunda zikredilmiş olsaydı, bağlamındaki diğer Âyetlerin sonlarında yer alan “nûn” harfleriyle bir uyum olacağı halde, böyle olmamıştır! Yani buradaki nükte, fâsıla uyumuna takdîm edilmiştir. O bakımdan tefekkür ve tedebbür şarttır!

Velîd b. Muğîre müşrik olarak ölse de, Sakîf kâbilesinin reislerinden olan Urve b. Mes’ûd, daha sonra Hudeybiye görüşmeleri esnasında Müslüman olmuştur. Urve’nin sonraki durumunu da dikkate alarak bir açıklama yapmamız gerekirse, bu husus, siyâk-sibâk çerçevesinde bir sonraki Âyet ile tefsîr edilir.

Rabbimiz buyurdu:

أَهُمْ يَقْسِمُونَ رَحْمَتَ رَبِّكَ نَحْنُ قَسَمْنَا بَيْنَهُمْ مَعِيشَتَهُمْ فِى الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا

“Rabbinin rahmetini (nübüvvetini) onlar mı paylaştırıyorlar?! Dünya hayatında onların maîşetlerini bile aralarında (onlar değil), Biz taksîm ettik…” (Zuhruf: 32)

Yani Rabbinin nübüvvetini, peygamberliği kime vereceğini onlar mı belirliyorlar?!

Otuz ikinci Âyette, istifhâm-ı inkârî ile başlayan bir buyruğun hemen akabinde dünya hayatındaki rızıkların ve geçimliklerinin taksîminin de Allah tarafından yapıldığına temas edilmiş olması çok anlamlı ve önemlidir. Yani Rabbimiz şunu beyân ediyor: “Zengin kılan da fakir kılan da Biziz. Yani her iki kasabanın ileri gelenlerine verilenleri verenler de Biziz. O verdiklerimizi geri almaya da kâdiriz. Bu sebeple o dünyevî geçimlikler değerlilik ve üstünlük anlamına gelmez.”

Dünyevî imkânlar ve maîşetler insanlara değerli oldukları ve hak ettikleri için verilmediğine göre, bir kimse -iman ve takvâ sahibi olmadan- salt zenginliği ile değerli değildir! Hele de müşrik zihniyetinde olduğu gibi, nübüvvete lâyık olanlar zenginler veya krallar değillerdir! Zira Allah, rahmetini/peygamberliği kime ihsân edeceğini çok iyi bilir. Bir krala veya servet ve itibar sahibi bir kimseye mi yoksa yetim bir çobana ve garip bir tâcire mi?!

Rabbimiz başka bir Âyet-i Kerîme’de şöyle buyurmaktadır:

مَا يَوَدُّ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ وَلاَ الْمُشْرِكِينَ أَنْ يُنَزَّلَ عَلَيْكُمْ مِنْ خَيْرٍ مِنْ رَبِّكُمْ وَاللّٰهُ يَخْتَصُّ بِرَحْمَتِهِ مَنْ يَشَٓاءُ وَاللّٰهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظِيمِ

“Kitap Ehli olan kâfirler de müşrikler de, size Rabbinizden hiçbir hayır indirilmesini istemezler. Allah ise rahmetini (peygamberliği) dilediğine tahsîs eder. Allah büyük ihsân sahibidir.” (Bakara: 105)

Böylece mezkûr sorunun cevabı inşâAllah anlaşılmıştır. Allah en iyi bilendir.

Yûsuf Semmak

Bağlantı | kategori: NASİHATLER | tarih: 19/10/2020 | Yorum(0) | Yorum yaz
YORUM YAZINIZ
İSMİNİZ

E-Posta (Gizli)

Web siteniz

Yorumunuz

Güvenlik kodu
21.06.2021Pazartesi
Son Konular .: 84- Umreden Men Ediliş ve Hudeybiye Antlaşması’nın Önemi – Putperest Çağlarda Müslüman Olmak – 27
.: 83- Kadınların Yüzlerini ve Ellerini Örtmeleri Meselesi – Putperest Çağlarda Müslüman Olmak – 26
.: 82- Câhiliyye Zannı, Hükmü, Teberrücü ve Giyinik Çıplaklık – Putperest Çağlarda Müslüman Olmak – 25
.: 81- Cahiliyye, İlim, Bilgi Edinme Yolları, Alim ve Cahil – Putperest Çağlarda Müslüman Olmak – 24
.: 80- Allah Adına Yemin Etmek ve Cahiliyyenin Aldatıcı Sihri – Putperest Çağlarda Müslüman Olmak – 23
.: 79- Tağutun Hükmüne Başvurmak - Putperest Çağlarda Müslüman Olmak – 22
.: 78- Allah’ın İndirdiğiyle Hükmetmeyenlerin Durumu/3 - Putperest Çağlarda Müslüman Olmak - 21
.: 77- Allah’ın İndirdiğiyle Hükmetmeyenlerin Durumu/2 - Putperest Çağlarda Müslüman Olmak - 20
.: 76- Allah’ın İndirdiğiyle Hükmetmeyenlerin Durumu/1 - Putperest Çağlarda Müslüman Olmak - 19
.: 75- Tağut, Sufizm, İlham, Feyz, Mürşide Bağlanma ve Keldanilerin Sihri! - Putperest Çağlarda Müslüman Olmak - 18
.: 74- “Allah” Kelimesi Yerine “Tanrı” Kelimesinin Kullanımı! - Putperest Çağlarda Müslüman Olmak - 17
.: 73- Meâllerde, Tâğût Konusundaki Çeviri Yanlışları - Putperest Çağlarda Müslüman Olmak - 16
.: 72- İslam Akidesi ve Temel Kavramlar TAĞUT - Putperest Çağlarda Müslüman Olmak - 15
.: 71- Allah'ın Dini - Putperest Çağlarda Müslüman Olmak - 14
.: 70- İslam Akidesi ve Temel Kavramlar DİN - Putperest Çağlarda Müslüman Olmak - 13
.: 69- Rabblik İddia Eden Firavun Ateist miydi? - Putperest Çağlarda Müslüman Olmak - 12
.: 68- Sabah-Akşam Zikirler (Günlük Dua ve Zikirler)
.: 67- İslam Akidesi ve Temel Kavramlar İBADET - Putperest Çağlarda Müslüman Olmak - 11
.: 66- Din Kardeşine “Kafir” Diyenin Durumu - Putperest Çağlarda Müslüman Olmak - 10
.: 65- Kader İnkarcılarına İbn-i Ömer'in Cevabı - Putperest Çağlarda Müslüman Olmak - 9
.: 64- Fevkıyyet (Üstte Oluş) ve Cihet Bahsi - Putperest Çağlarda Müslüman Olmak - 8
.: 63- Allah’ın, Hz. Muhammed’i Arşa Oturtması Rivayeti - Putperest Çağlarda Müslüman Olmak - 7
.: 62- Sahih Akide Tevhid’dir - Putperest Çağlarda Müslüman Olmak - 6
.: 61- İslam Akidesi ve Temel Kavramlar AKAİD - Putperest Çağlarda Müslüman Olmak - 5
.: 60- “Putperest Çağlarda Müslüman Olmak” - Putperest Çağlarda Müslüman Olmak - 4
.: 59- Kur’an-ı Kerim ve Arapça Öğrenmek - Putperest Çağlarda Müslüman Olmak - 3
.: 58- Yöntem Hakkında - Putperest Çağlarda Müslüman Olmak - 2
.: 57- Kitabımız Hakkında - Putperest Çağlarda Müslüman Olmak - 1
.: NASİHATLER 15
.: Muhtelif Konularda Kısa Kısa - 6
.: 56- Hadis Dersleri -9 | “Kafir Olarak Ölmüş Kişiye Hiçbir Ameli Fayda Vermez!” (Ders Videosu)
.: 55- Hadis Dersleri -8 | “Benim Babam da Senin Baban da Ateştedir!” (Ders Videosu)
.: 54- Ruhun Gıdası -5 (Video)
Son Yorumlar
Derya Atan
Ağzınıza, yüreğinize sağlık hocam
Firdevs Sevgi
inş güzeldit.
misafir
⭐⭐⭐⭐&
mustafa
Abi çook teşekküür ederim
Medine
Cenetin kapısın geçmek istiyom
Yusuf Semmak
Namazda Salli-Bârik okurken, Peyg
Yusuf
Allah razı olsun hocam çok anlaşı
Yusuf Semmak
Saçınızı erkeğe kestirmediğiniz,
Meryem
Verdiğiniz bu bilgiler için çok t
Yusuf Semmak
+ Ayrıca Hadîs'in açıklamasında d
Yusuf Semmak
Güzel bir yorum. Fakat biraz açık
metin
hadiste gecen Gölge Arsin gölgesi
Rüya
Çok teşekkür ederim
Şule
Çok teşekkürler
sadullah demircioğlu
abdullah bin mesud (r.a.) ‘’sakın
Yusuf Semmak
Bir kardeşimiz, selâmdan sonra; “
Yusuf Semmak
EVET, YİNE SİGARA! Bugün piyas
İbrahim sarıtaş
Allahrazı olsun
Muhammet ****
Bizim din hocamız başınızı örtmek
Ali Özbek
Hocam Allah razı olsun mükemmel b
fatma
ellerinize yüreğinize sağlık cıdd
Mehmet
Bu site "13.45'de mi 13.45'te mi
iclal
elinize sağlık
misafir
Allah razı olsun .
mutluluk
Çok güzel olmuş ellerinize sağlık
hediye
Esselamün aleyküm Yusuf kardeşim.
Yusuf Semmak
SÜNNETTE BÖYLE BİR PAZARLIK ANLAY
mahmut konur
BİR AYET "Mümin kadınlara da bak
Erkan
Allah razı olsun
ismail
bayildim
Yusuf Semmak
NOT: Bir Hristiyanla tartışan bir
Yusuf Semmak
KİMLER SUÇLU? Bir toplumda ins
Yusuf Semmak
SAHÛR VAKTİNİN SON BULMASI VE SAB
© 2012 YUSUFSEMMAK.COM