Araştırmacı, Yazar

ANASAYFA
BİZE ULAŞIN
AMACIMIZ
KUR'AN DİNLE
KİTAPLARIMIZ
DERS VİDEOLARI ARŞİVİ
NOT DEFTERİ
114 farklı konuda ilmî nakil.





KONULARDA İLMÎ NAKİLLER - 2

1 √ NAMAZDA BESMELENİN AÇIKTAN OKUNMAYACAĞINI SÖYLEYENLERİN DELİLİ:

Katâde şöyle demiştir: Enes b. Mâlik’e:

أَيَقْرَأُ الرَّجُلُ فِى الصلاَةِ بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ؟

“Kişi namaz kılarken besmele okur mu?” diye sorduğumda bana Enes şu cevabı verdi:

صَلَّيْتُ مَعَ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَأَبِى بَكْرٍ وَعُمَرَ وَعُثْمَانَ فَلَمْ أَسْمَعْ أَحَدًا مِنْهُمْ يَقْرَأُ ‏‏بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ‏

“Ben Rasûlullah aleyhisselâm, Ebû Bekr, Ömer ve Osman radıyallâhu anhum ile (yani bunların arkasında) namaz kıldım. Onlardan hiçbirinin Bismillâhirrahmânirrahîm’i (açıktan) okuduğunu işitmedim.” (Müslim, Salât, 50, H. No: 399; Fethu’l Bârî, Mektebetü Mısr, 2/325; Bkz: Tirmizî, Salât, 180, H. No: 244)

2 √ DİN KONUSUNDA İLİMSİZCE KONUŞMAK!

وَمَنْ تَكَلَّمَ فِى الدِّينِ بِلَا عِلْمٍ كَانَ كَاذِبًا، وَإِنْ كَانَ لَا يَتَعَمَّدُ الْكَذِبَ٠

(مجموع الفتاوى، للشيخ الإسلام إبن تيمية، جـ ١٠ صـ ٤٤٩)

Şeyhu’l-İslâm İbn-i Teymiyye rahımehullâh şöyle dedi:

“Her kim din hususunda ilimsizce konuşursa, yalan söylemeyi kastetmemiş olsa da yalancıdır!” (Mecmûu’l Fetâvâ, C: 10, S: 449)

3 √ GARİPLERE NE MUTLU!

"İslâm garip olarak başladı, başladığı gibi garip (bir hâle) dönecektir. Gariplere ne mutlu!" (Müslim, Îmân, 232, H. No: 145, 146; Tirmizî, Îmân, 13, H. No: 2629, 2630; İbn-i Mâce, Fiten, 15, H. No: 3987, 3988)

4 √ ALLAH’IN HİÇBİR ORTAĞI YOKTUR!

Kendilerine Allah’ın muhkem Âyetleri okununca: “Doğru söylüyorsun; ama…” diyenlerin “ama”sı Arap müşriklerin Beytullâh’ı tavâf ederken, doğru bir sözden sonra şirk sözü söylemelerine benzemektedir. Onlar telbiyelerinde: لَبَّيْكَ لاَ شَرِيكَ لَكَ “Senin çağrını itaatle kabul ediyorum. (Buyur, Allah’ım!) Sen’in ortağın yoktur” derlerdi. Hadîsin râvîsi İbn-i Abbâs şöyle dedi: Rasûlullah aleyhisselâm da: وَيْلَكُمْ قَدْ قَدْ “Vay sizin hâlinize! Bu kadarı yeter, bu kadarı yeter!” buyururdu. Ama onlar: إِلاَّ شَرِيكًا هُوَ لَكَ تَمْلِكُهُ وَمَا مَلَكَ ”Ancak Sana ait olan bir ortağın vardır ki, Sen ona da, onun sahip olduklarına da mâliksin” derlerdi. Onlar bu sözü Beyt’i tavâf ederken söylerlerdi. (Müslim, Hacc, 22, H. No: 1185)

5 √ ŞARKI DİNLEMEK!

وقد نَصَّ الشافعى فى كتاب أدب القضاء على أن الرجل إذا دام على سماع الغناء رُدَّتْ شهادتُه وبَطلت عدالتُه

"İmam Şâfiî, 'Edebu'l Kadâ' adlı kitabında şarkı dinlemeye devam eden bir kimsenin şâhitliğinin reddedileceğini ve adâletinin bâtıl (geçersiz) olacağını ifade etti." (Telbîsü İblîs, İbnu’l Cevzî, Dâru’l Kalem, Beyrût, S: 223)

6 √ HZ. İBRÂHÎM TEK BAŞINA BİR ÜMMETTİ:

Rabbimiz buyurdu:

إِنَّ إِبْرَاهِيمَ كَانَ أُمَّةً قَانِتًا لِلّهِ حَنِيفًا وَلَمْ يَكُ مِنَ الْمُشْرِكِينَ

"Gerçekten İbrâhîm (başlı başına) bir ümmetti. Allah'a itaatkârdı. Hanîfdi (muvahhid bir Müslümandı). O, (hiçbir zaman) müşriklerden olmamıştır." (Nahl: 120)

Ebû Hüreyre radıyallâhu anh dedi ki:

قَالَ يَا سَارَةُ، لَيْسَ عَلَى وَجْهِ الأَرْضِ مُؤْمِنٌ غَيْرِي وَغَيْرُكِ

"...(İbrâhîm, hanımına): 'Ey Sâra, yeryüzünde benden ve senden başka bir mü'min yoktur' dedi..." (Buhârî, Ehâdîsü'l Enbiyâ, 8, H. No: 3358)

7 √  ALLAH’I ZİKREDERKEN TESPİH KULLANMAK CÂİZ MİDİR?

Allah Teâlâ’yı, -bir kolaylık olmak üzere, yani 33 sayısını tutturabilmek maksadıyla- iplere dizilen ve kendisine “misbeha: tespih” (مِسْبَحَةٌ) adı verilen boncukları çekerek tesbîh etmek yani “SübhânAllah, Elhamdulillâh, Allahu Ekber vs.” diyerek zikretmek câizdir. Ama Rasûlullah aleyhisselâm’ın bir Hadîsi sebebiyle tesbîhâtı parmaklarla yapmak daha efdaldir.

Yüseyre (يُسَيْرَةُradıyallâhu anhâ'dan rivâyet edilmiştir. Yüseyre hicret eden kadınlardan idi. O dedi ki: Rasûlullah aleyhisselâm bize şöyle buyurdu:

عَلَيْكُنَّ بِالتَّسْبِيحِ وَالتَّهْلِيلِ وَالتَّقْدِيسِ وَاعْقِدْنَ بِالأَنَامِلِ فَإِنَّهُنَّ مَسْئُولاَتٌ مُسْتَنْطَقَاتٌ وَلاَ تَغْفُلْنَ فَتَنْسَيْنَ الرَّحْمَةَ

“Tesbîh, tehlîh ve takdîse devam ediniz ve parmaklarınızla tesbîhinizi çekiniz. Çünkü onlar da sorguya çekilecekler ve konuşturulacaklardır. Gaflete düşmeyin sonra rahmeti unutursunuz.” (Tirmizî, Deavât, 121, H. No: 3583)

8 √ HİÇ KAR GÖRMEDİM!

İbn-i Abbâs radıyallâhu anh şöyle demiştir:

إِنَّ الثَّلْجَ شَيْءٌ أَبْيَضُ يَنْزِلُ مِنَ السَّمَاءِ وَمَا رَأَيْتُهُ قَطُّ

"Şüphesiz kar, gökten inen beyaz bir şeydir. Ama onu hiç görmedim." (El-Muharraru’l Vecîz fî Tefsîri’l Kitâbi’l Azîz, İbn-i Atıyye, Thk: Abdüsselâm Abdüşşâfî Muhammed, Dâru’l Kütübi’l İlmiyye, Beyrût, C:3, S: 412; el-Câmi’ li-Ahkâmi’l Kur’ân, İmam Kurtubî, Thk: Dr. Abdullah b. Abdulmuhsin et-Türkî, Müessesetü’r Risâle, Beyrût, C: 12, S: 394)

9 √ ALLAH DÜNYAYI SEVDİĞİNE DE SEVMEDİĞİNE DE VERİR…

İbn-i Teymiyye şöyle demiştir:

إِنَّ اللَّهَ يُعْطِى الدُّنْيَا مَنْ يُحِبُّ، وَمَنْ لاَ يُحِبُّ، وَلاَ يُعْطِى الْإِيمَانَ إِلاَّ مَنْ يُحِبُّ

“Allah dünyayı sevdiğine de sevmediğine de verir. Ama imanı ancak sevdiğine verir.” (Mecmûu’l Fetâvâ, 22/447)

10 √ İNSANLARIN BİNDE 999’U CEHENNEMLİKTİR:

Ebû Saîd el-Hudrî radıyallâhu anh’ın rivâyet ettiği bir Hadîs-i Şerîf’e göre, Âdem aleyhisselâm’ın zürriyetinden yani bütün insanlardan her bin kişiden 999’u cehennemlik, bir kişisi ise cennetlik olacaktır. Allah Rasûlü, ümmetini müjdelemek için cennet ehlinin yarısının Ümmet-i Muhammed’den olacağını umduğunu söylemiştir.

Bkz: Buhârî, Ehâdîsü’l Enbiyâ, 7, [3348]; Tefsîr, 22. Sûre, 1. Bâb, [4741]; Rikâk, 46, [6530]; Tevhîd, 32, [7483]; Müslim, Îmân, 379, [222]

11 √ İLİM TALEBELERİNE İNFÂK ETMEK VE ONLARA YARDIMCI OLMAK:

“Rasûlullah aleyhisselâm’ın döneminde iki kardeş vardı. Bunlardan birisi (ilim öğrenmek için) Peygamber aleyhisselâm’a gelir, diğeri de (her ikisinin geçimini temin etmek için) çalışırdı. Bu iş sahibi olan, (ilim öğrenen) kardeşini Peygambere şikâyet etti. Bunun üzerine Peygamber aleyhisselâm şöyle buyurdu:

لَعَلَّكَ تُرْزَقُ بِهِ “Belki de senin rızıklandırılman kardeşin sebebiyledir.” (Tirmizî, Zühd, 33, Hadîs No: 2345; Hadîs sahîhtir.)

12 √ ZAYIF VE GÜÇSÜZ KİMSELERE İYİLİK ETMEK:

 “Mus’ab şöyle demiştir: Babam Sa’d b. Ebî Vakkâs radıyallâhu anh, diğer sahâbîler üzerinde kendisinde (yiğitlik ve zenginlik yönünden) bir üstünlük olduğunu düşünürdü.

Bunun üzerine Peygamber aleyhisselâm şöyle buyurdu:

هَلْ تُنْصَرُونَ وَتُرْزَقُونَ إِلاَّ بِضُعَفَائِكُمْ

‘Sizler ancak zayıflarınız(ın duası) sebebiyle yardım ediliyor ve rızıklandırılıyorsunuz.’” (Buhârî, Cihâd, 76, H. No: 2896)

13 √ KUR’ÂN’I EZBERE BİLEN KİMSENİN DURUMU…

İbn-i Ömer radıyallâhu anh'tan rivâyete göre, Rasûlullah aleyhisselâm şöyle buyurmuştur:

إِنَّمَا مَثَلُ صَاحِبِ الْقُرْآنِ كَمَثَلِ صَاحِبِ الإِبِلِ الْمُعَقَّلَةِ إِنْ عَاهَدَ عَلَيْهَا أَمْسَكَهَا وَإِنْ أَطْلَقَهَا ذَهَبَتْ

"Kur'ân'ı ezbere bilen kimsenin durumu, bağlı develeri olan kimseye benzer. Eğer o kimse develerini bağlı tutarsa onları kontrol eder, yok eğer serbest bırakırsa onlar dağılır." (Buhârî, Fedâilu'l Kur'ân, 23, No:5031; Müslim, Salâtü'l Musâfirîn, 226, No: 789; Nesâî, İftitâh, 37, No: 942)

14 √ ŞU ŞU ÂYETİ UNUTTUM DEMEK…

İbn-i Mes’ûd radıyallâhu anh’tan rivâyete göre, Rasûlullah aleyhisselâm şöyle buyurdu:

بِئْسَ مَا لأَحَدِهِمْ أَنْ يَقُولَ نَسِيتُ آيَةَ كَيْتَ وَكَيْتَ بَلْ نُسِّيَ، وَاسْتَذْكِرُوا الْقُرْآنَ فَإِنَّهُ أَشَدُّ تَفَصِّيًا مِنْ صُدُورِ الرِّجَالِ مِنَ النَّعَمِ

“Sizden birinin ‘şu şu Âyeti unuttum’ demesi ne kadar da kötü! Bilakis o, unutturulmuştur. Kur’ân’ı hatırlamaya çalışın! Çünkü Kur’ân, insanların hafızalarından, develerin otlakta dağılmasından daha çabuk dağılır.” (Buhârî, Fedâilu’l Kur’ân, 23, No: 5032; Müslim, Salâtü’l Musâfirîn, 228, No: 790a; Tirmizî, Kırâât, 10, No: 2942; Nesâî, İftitâh, 37, No: 943; Bkz: Buhârî, Fedâilu’l Kur’ân, 26, No: 5039; Müslim, Salâtü’l Musâfirîn, 229, 230, No: 790b, 790c)

15 √ ÜLKE GENELİNİN PARÇALI VE ÇOK BULUTLU, SAĞANAK VE GÖK GÜRÜLTÜLÜ SAĞANAK YAĞIŞLI GEÇTİĞİ VE BİRKAÇ GÜN DE BU ŞEKİLDE OLACAĞI TAHMİN EDİLEN HATTA KUVVETLİ YAĞIŞ UYARISI YAPILAN ŞU GÜNLERDE AŞAĞIDAKİ DUALAR OKUNABİLİR…

YAĞMUR YAĞARKEN YAPILACAK DUA:

Hz. Âişe’den rivâyete göre, Allah Rasûlü yağmur yağdığında şöyle derdi:

اللَّهُمَّ اجْعَلْهُ صَيِّبًا نَافِعًا

“Allah’ım, bu yağmuru bize faydalı kıl.” (Nesâî, İstiskâ, 15, [1523]; İbn-i Mâce, Duâ, 21, [3890])

Yine Hz. Âişe’den rivâyetle, Rasûlullah aleyhisselâm yağmur esnasında şöyle de derdi:

اللَّهُمَّ] صَيِّبًا نَافِعًا]

“Allah’ım, faydalı yağmur olsun!” (Buhârî, İstiskâ, 24, [1032])

YAĞMURDAN SONRA YAPILACAK DUA:

Zeyd b. Hâlid el-Cühenî’den rivâyete göre, Rasûlullah aleyhisselâm mü’minlerin yağmurdan sonra şöyle dediğini haber vermiştir:

مُطِرْنَا بِفَضْلِ اللَّهِ وَرَحْمَتِهِ

“Allah’ın lütuf ve rahmetiyle bize yağmur yağdırıldı.” (Buhârî, Ezân, 156, [846]; İstiskâ, 28, [1038]; Meğâzî, 35, [4147]; Müslim, Îmân, 125, [71]; Ebû Dâvûd, Tıbb, 22, [3906])

GÖK GÜRLEDİĞİ ZAMAN YAPILACAK DUA:

Abdullah b. Zübeyr’den rivâyete göre o, gök gürlediğinde konuşmayı terk eder ve şöyle dua ederdi:

سُبْحَانَ الَّذِى يُسَبِّحُ الرَّعْدُ بِحَمْدِهِ وَالْمَلاَئِكَةُ مِنْ خِيفَتِهِ

“Gök gürültüsünün hamdederek, meleklerin de O’nun korkusundan dolayı tesbîh ettiği (Yüce Allah’ı) noksanlıklardan tenzîh ederim.” (El-Edebu’l Müfred, İmam Buhârî, No: 723)

Not: Bu duada, سُبْحَانَ الَّذِى kısmından sonrası, 13. cüzün ilk sûresi olan ve tertîb olarak Kur’ân’ın 13. sırasında yer alan Ra’d Sûresinin 13. Âyetidir.

YAĞMURUN KESİLMESİ İÇİN YAPILACAK DUA:

Enes b. Mâlik’ten rivâyete göre, Peygamberimiz şiddetli yağan yağmurun kesilmesi için şöyle dua etmiştir:

اللَّهُمَّ حَوَالَيْنَا وَلاَ عَلَيْنَا، اللَّهُمَّ عَلَى الْآكَامِ وَالظِّرَابِ وَبُطُونِ الْأَوْدِيَةِ وَمَنَابِتِ الشَّجَرِ

“Allah’ım, üzerimize değil, çevremize yağdır! Allah’ım, tepelere, dağlara, vadilerin içlerine, bitkilerin/ağaçların yetiştiği yerlere yağdır!” (Buhârî, İstiskâ, 6, [1013]; İstiskâ, 7, [1014]; Müslim, İstiskâ, 8-10, [897]; Nesâî, İstiskâ, 10, [1518])

16 √ İMAN NEDİR?

Ali b. Ebû Tâlib radıyallâhu anh'tan rivâyete göre, Rasûlullah aleyhisselâm şöyle buyurmuştur:

الْإِيمَانُ مَعْرِفَةٌ بِالْقَلْبِ، وَقَوْلٌ بِاللِّسَانِ، وَعَمَلٌ بِالْأَرْكَانِ

"İman; kalp ile tasdîk, dil ile ikrâr ve organlar ile amel etmektir." (İbn-i Mâce, Mukaddime, 9, No: 65)

17 √ RAMAZAN’DAN BİR VEYA İKİ GÜN ÖNCE ORUÇ TUTMAK:

Bu konuda, Ebû Hüreyre radıyallâhu anh’tan rivâyete göre Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

لاَ يَتَقَدَّمَنَّ أَحَدُكُمْ رَمَضَانَ بِصَوْمِ يَوْمٍ أَوْ يَوْمَيْنِ، إِلاَّ أَنْ يَكُونَ رَجُلٌ كَانَ يَصُومُ صَوْمَهُ فَلْيَصُمْ ذَلِكَ الْيَوْمَ

“Herhangi biriniz Ramazan’dan bir veya iki gün önce oruç tutmasın. Ancak (öteden beri alışkanlık hâline getirdiği) orucunu tutmakta olan bir kimse o günde orucunu tutsun.” (Buhârî, Savm, 14, No:1914; Müslim, Sıyâm, 21, No: 1082)

Ramazan ayı girmediği halde, girmiş olabileceği ihtimâliyle ihtiyâten Ramazan’dan bir veya iki gün önce oruç tutmak mekrûhtur. Fakat belirli günlerde oruç tutmayı [örneğin; Pazartesi ve Perşembe günlerinde oruç tutmak sûretiyle] alışkanlık hâline getiren yani, mu’tâd olarak belli günlerde oruç tutan bir Müslümanın, i’tiyâd hâline getirdiği o günlerin bu günlere denk gelmesi hâlinde oruç tutmasında sakınca yoktur. (Bkz: El-Minhâc, 7/194; Fethu’l Bârî, 4/184) İmam Nevevî rahımehullâh, oruç tutmayı âdet edinen bir kimsenin oruç tuttuğu gün bu iki güne denk gelmemişse, sadece Ramazan’ı karşılamak maksadıyla bu günlerde oruç tutmanın haram olduğunu söylemektedir. Şâfiî mezhebinde sahîh olan görüşün de bu olduğunu ifade etmektedir. (Bkz: El-Minhâc, 7/194) Şekk günü oruç tutmak da aynıdır; yani Şa’ban’ın son günü mü yoksa Ramazan’ın ilk günü mü olduğu belirsiz günde oruç tutmak da yasaktır. Bu konuda da yasaklayıcı Hadîsler mevcuttur. Rasûlullah aleyhisselâm, bu günde oruç tutanın Ebu’l Kâsım’a yani Rasûlullah’a isyân (muhâlefet) ettiğini haber vermiştir. (Bkz: Tirmizî, 686; Ebû Dâvûd, 2334; İbn-i Mâce, 1645; İbn-i Huzeyme, 1914; İbn-i Hıbbân, 3577) Ahmed b. Hanbel ve bir topluluk Şa’ban’ın son gününde bulutlu olması şartı ile o günü Ramazan’ın bir günü olarak oruç tutulmasını vâcip görmüşlerdir. (Bkz: El-Minhâc, 7/194) Allah en iyi bilendir.

İmam Tirmizî, Ebû Hüreyre’nin rivâyet ettiği Hadîste Rasûlullah aleyhisselâm’ın şöyle buyurduğunu nakleder: “Şaban ayının ikinci yarısında (Ramazan’a dinç olarak çıkabilmek için) oruç tutmayın.” (Tirmizî, Savm, 38, No: 738) Ebû Dâvûd da, yine Ebû Hüreyre’den rivâyetle Allah Rasûlünün şu Hadîsini kaydetmiştir: “Şaban ayı yarılanınca oruç tutmayınız.” (Ebû Dâvûd, Savm, 12, No: 2337) Bazı âlimler bu Hadîslere göre, Ramazan’dan önce oruç tutma yasağını Şa’ban ayının on altıncı gününe kadar uzatmışlardır. Fakat cumhûr-u ulemâya göre Şa’ban’ın yarısından sonra nafile oruç tutmak -Ramazan’dan bir veya iki gün önce ihtiyâten Ramazan’ı karşılama yasağı dışında- câizdir. (Bkz: Fethu’l Bârî, 4/185)

Ramazan ayından önceki bir veya iki günde Ramazan’ın kazâ orucunu tutmaya gelince; bu câizdir. Çünkü mu’tâd hâle gelerek tutulan tatavvu’ oruç câiz olunca, farz olan bir orucun tutulması evleviyetle câiz olur. Buna göre üzerinde bir gün kazâ orucu borcu bulunan kimse, Şa’ban’ın son gününde onu hemen tutmalıdır. Çünkü kazâ vakti iyice daralmış, hatta çıkmak üzeredir. Fakat bununla beraber, Ramazan orucunun kazasını son güne (yani diğer Ramazan’a) kadar te’hîr etmek câiz değildir! (Bkz: El-Mecmû’ Şerhu’l Mühezzeb, İmam Nevevî, 6/399)

18 √ ELİ UZUN OLMAK:

Halk arasında "eli uzun olmak" deyimi “hırsız” anlamında kullanılır. Oysa Hadîs-i Şerîflerde bu deyim “çok sadaka veren, cömert ve müsâmahakâr” anlamında kullanılan bir tabirdir. (Bkz: Buhârî, Zekât, 11, No: 1420; Müslim, Fedâilu's Sahâbe, 101, No: 2452; Nesâî, Zekât, 59, No: 2541)

İmam Nevevî şöyle demiştir:

قَالَ أَهْلُ اللُّغَةِ يُقَالُ فُلَانٌ طَوِيلُ الْيَدِ وَطَوِيلُ الْبَاعِ إِذَا كَانَ سَمْحًا جَوَادًا وَضِدُّهُ قَصِيرُ الْيَدِ وَالْبَاعِ وَجَدُّ الْأَنَامِلِ

"Dil bilginleri der ki: ‘Falan kişinin eli uzundur’ (فُلَانٌ طَوِيلُ الْيَدِ), ‘Filan kişinin kolu uzundur’ (فُلَانٌ طَوِيلُ الْبَاعِ) tabiri, o kişi müsâmahalı ve cömert ise kullanılır. Bunun zıddı ise ‘eli kısa’ (قَصِيرُ الْيَدِ), ‘kolu kısa’ (قَصِيرُ الْبَاعِ) ve ‘parmakları kısa’ (جَدُّ الْأَنَامِلِ) gibi tabirlerdir.” (El-Minhâc, C: 16, S: 8, 9)

19 √ MÜLK SÛRESİNİN FAZİLETİ:

a) İbn-i Abbâs radıyallâhu anh’tan rivâyete gore, Peygamber aleyhisselâm’ın ashâbından biri, kabir olduğunu bilmediği bir kabrin üzerine çadırını kurmuştu. Bir de ne görsün, orası Mülk Sûresini sonuna kadar okuyan bir kimsenin kabri değil mi? Bunun üzerine o çadır kuran adam, Peygamber aleyhisselâm’a gelerek: “Ey Allah’ın Rasûlü, kabir olduğunu bilmediğim bir yere çadırımı kurmuştum, ansızın oradan bir adam belirdi ve Mülk Sûresini sonuna kadar okudu…” dedi. Bunun üzerine Rasûlullah aleyhisselâm: Bu sûre engelleyici ve kurtarıcıdır; okuyan kimseyi kabir azâbından kurtarır” buyurdu. (Tirmizî, Fedâilu’l Kur’ân, 9, No: 2890)

b) Ebû Hüreyre radıyallâhu anh’tan rivâyete gore, Nebî aleyhisselâm şöyle buyurdu: “Kur’ân’da otuz Âyetlik bir sûre vardır ki, o sûre bir adama şefâat etti, o adamın günahı bağışlandı. O sûre, ‘Tebârekellezî bi-yedihi’l-mülk’ sûresidir.” (Tirmizî, Fedâilu’l Kur’ân, 9, No: 2891)

c) Ebû Hüreyre radıyallâhu anh’tan rivâyete gore, Nebî aleyhisselâm şöyle buyurdu: “Kur’ân’da otuz Âyetlik bir sûre vardır. Sahibine (onu ezberleyip okuyana), bağışlanıncaya kadar şefâat eder. O sûre, ‘Tebârekellezî bi-yedihi’l-mülk’ sûresidir.” (Ebû Dâvûd, Şehru Ramadân, 10, No: 1400; İbn-i Mâce, Edeb, 52, No: 3786)

d) Câbir radıyallâhu anh’tan rivâyete göre; “Nebî aleyhisselâm, ‘Elif Lâm Mîm Tenzîl’ (Secde) Sûresi ile ‘Tebârekellezî bi-yedihi’l-mülk’ (Mülk) sûresini okumadan uyumazdı.” (Tirmizî, Fedâilu’l Kur’ân, 9, No: 2892)

e) Abdullah b. Mes'ûd radıyallâhu anh'tan rivâyete göre, o şöyle demiştir: "Kim, her gece ‘Tebârekellezî bi-yedihi’l-mülk’ sûresini okursa, Allah Teâlâ onun vesîlesiyle onu kabir azâbından korur. Biz, Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem zamanında bu sûreyi ‘Mânîa sûresi’ (koruyucu sûre) diye isimlendirirdik. Bu sûre, Allah'ın Kitâbında öyle bir sûredir ki, kim her gece onu okursa, çok ve hayırlı ameller işlemiş sayılır." (Es-Sünenü’l Kübrâ, İmam Nesâî, No: 10547; Amelu’l Yevm ve’l Leyle, İmam Nesâî, No: 711)

20 √ YE’CÛC VE ME’CÛC HAKKINDA:

İbn-i Hacer rahımehullâh şöyle demiştir:

وَالْغَرَضُ مِنْهُ هُنَا ذِكْرُ يَأْجُوجَ وَمَأْجُوجَ وَالْإِشَارَةُ إِلٰى كَثْرَتِهِمْ وَأَنَّ هٰذِهِ الْأُمَّةَ بِالنِّسْبَةِ إِلَيْهِمْ نَحْوُ عُشْرِ عُشْرِ الْعُشْرِ وَأَنَّهُمْ مِنْ ذُرِّيَّةِ اٰدَمَ رَدًّا عَلٰى مَنْ قَالَ خِلَافَ ذَلِكَ

“Burada bu Hadîsin (Buhârî, 3348) söz konusu edilmesinden kasıt; Ye’cûc ve Me’cûc’ün zikredilmesi, onların çokluğuna işâret ve bu ümmetin onlara oranının yaklaşık binde bir kadar olduğu, onların da, -Hz. Âdem’in zürriyetinden olmadığını söyleyenlerin görüşlerini reddetmek üzere- Hz. Âdem’in zürriyetinden olduklarıdır.” (Fethu’l Bârî bi-Şerhi Sahîhi’l Buhârî, İbn-i Hacer el-Askalânî, Mektebetü Mısr, C: 6, S: 540)

21 √ HİDÂYETE ERDİRİLMİŞ OLAN HULEFÂ-İ RÂŞİDÎN’İN SÜNNETİNE İTTİBÂ:

Yahyâ b. Ebi’l Mutâ’dan rivâyet edildiğine göre, o şöyle demiştir: İrbâd b. Sâriye’yi şöyle derken işittim: Rasûlullah aleyhisselâm bir gün [sabah namazını kıldırdıktan sonra] bizim aramızda ayağa kalktı. Bize öyle etkili, tesirli ve belîğ bir mev’ıza ile vaaz verdi [hutbe îrâd] ki, o vaazdan kalpler titredi, gözler yaşardı. Kendisine denildi ki: “Ey Allah’ın Rasûlü, vedalaşan bir kimsenin nasihati gibi bize vaaz ettin. [Sanki bize veda konuşması yaptın.] Bize tavsiyelerde bulun.” Bunun üzerine Rasûlullah: “Takvâya yapışınız (Allah’tan korkunuz), Habeşli (siyah) bir köle bile olsa, dinleyip itaat ediniz. Benden sonra şiddetli (çok) ihtilâf(lar) göreceksiniz. Onun için benim Sünnetime ve hidâyete erdirilmiş olan Hulefâ-i Râşidîn’in (dört büyük halîfenin ve onlara uyan müctehid imamların) sünnet(ler)ine yapışınız. Bu sünnetleri azı dişlerinizle sıkıca ısırırcasına tutunuz. [Yahut da bu ihtilâflar esnasında karşılaştığınız musibetlere, güçlüklere ve eziyetlere karşı dişlerinizi sıkıp sabrediniz ve Sünnetim üzere sebât ediniz.] Sonradan ihdâs edilen (dinde dayanağı olmayan, sonradan dine sokulan bid’at şey)lerden sakınınız. Çünkü her bid’at dalâlettir.” (İbn-i Mâce, Mukaddime, 6, No: 42; Bkz: İbn-i Mâce, Mukaddime, 6, No: 43, 44)

22 √ GECE NE ZAMAN BAŞLAR?

İslâmî hesaba göre ve Arap dilinde “leyl” (gece) şu anlama gelmektedir:

عَقِيبُ النَّهَار وَمَبْدَؤُهُ مِنْ غُرُوبِ الشَّمْسِ “Gündüzün hemen ardıdır. Başlangıcı, güneşin batmasından itibârendir.” (Lisânu’l Arab, İbn-i Manzûr, Dâru’l Ma’rife, S: 4115)

23 √ İMANIN KABUL EDİLMEYECEĞİ ZAMAN:

Ebû Hüreyre radıyallâhu anh’ın rivâyetine göre, Rasûlullah aleyhisselâm şöyle buyurdu:

ثَلاَثٌ إِذَا خَرَجْنَ لَا يَنْفَعُ نَفْسًا إِيمَانُهَا لَمْ تَكُنْ اٰمَنَتْ مِنْ قَبْلُ أَوْ كَسَبَتْ فِى إِيمَانِهَا خَيْرًا: طُلُوعُ الشَّمْسِ مِنْ مَغْرِبِهَا وَالدَّجَّالُ وَدَابَّةُ الْأَرْضِ

“Üç (alâmet) vardır ki, bunlar çıktığı vakit, önceden iman etmemiş  yahut imanında bir hayır kazanmamış hiçbir kimseye iman etmesi fayda vermeyecektir: Güneşin batıdan doğması, Deccâl ve Dâbbetü’l-Arz.” (Müslim, Îmân, 249, No: 158; Bkz: En’âm: 158; Tirmizî, Tefsîr, 7, No: 3072)

24 √ İKİNDİ NAMAZINI GEÇİREN KİMSE, AİLESİ HELÂK OLMUŞ, SERVETİ BATMIŞ GİBİDİR:

İbn-i Ömer radıyallâhu anh’dan rivâyete göre, Rasûlullah aleyhisselâm şöyle buyurdu:

الَّذِى تَفُوتُهُ صَلاَةُ الْعَصْرِ كَأَنَّمَا وُتِرَ أَهْلَهُ وَمَالَهُ

“İkindi namazını kaçıran kimse, ailesini ve malını kaybetmiş gibidir.” (Buhârî, Mevâkît, 14, No: 552; Müslim, Mesâcid, 200, 201, No: 626; Tirmizî, Salât, 14, No: 175; Ebû Dâvûd, Salât, 5, No: 414; İbn-i Mâce, Salât, 6, No: 685; Nesâî, Mevâkît, 8, No: 512; Muvatta’, Vukûtü’s Salât, 21)

25 √ ARAPÇA’DA اٰمَنَ FİİLİ:

Arapça'da اٰمَنَ fiilinin "bâ" (ب) harfi ile kullanılması ile "lâm" (ل) harfi ile kullanılması arasında fark vardır: اٰمَنَ بِهِ "Ona iman etti" demektir; اٰمَنَ لَهُ "Ona inandı" anlamındadır. (Bkz: Şerhu’t Tahâviyye, İbn-i Ebi’l İzz, Thk: Ahmed Muhammed Şâkir, S: 321)

26 √ İMAN HOŞ YA DA BOŞ HAYALLERLE AVUNMAK DEĞİLDİR!

Hasan Basrî rahımehullâh şöyle demiştir:

لَيْسَ الْإِيمَانُ بِالتَّحَلِّى وَلَا بِالتَّمَنِّى وَلَكِنْ مَا وَقَرَ فِى الْقَلْبِ وَصَدَّقَتْهُ الْأَعْمَالُ

“İman, hoş şeyler istemek ve temennîlerde bulunmak değildir. O, kalbe yerleşen ve ameller ile tasdîk edilen şeydir.” (Mecmûu’l Fetâvâ, 7/293; İman, İbn-i Teymiyye, Thk: el-Elbânî, el-Mektebü’l İslâmî, Ammân, 1416, S: 230; el-İbânetü’l Kübrâ, İbn-i Batta el-Ukberî, Thk: Rıdâ b. Na’sân Mu’tî, Dâru’r Râye li’n Neşr ve’t Tevzî’, Riyâd, 1415, C: 2, S: 805; Şerhu’t Tahâviyye, İbn-i Ebi’l İzz, Thk: Ahmed Muhammed Şâkir, S: 322; ed-Dürrü’l Mensûr, İmam Suyûtî, Dâru’l Fikr, Beyrût, C: 7, S: 10)

27 √ KİŞİ, GİRDİĞİ İMAN KAPISINDAN ÇIKMADIKÇA KÂFİR OLMAZ!

İmam Tahâvî rahımehullâh şöyle demiştir:

وَلاَ يَخْرُجُ الْعَبْدُ مِنَ الْإِيمَانِ إِلاَّ بِجُحُودِ مَا أَدْخَلَهُ فِيهِ

“Kul, kendisini imana sokan bir şeyi inkâr etmedikçe imandan çıkmaz.” (Şerhu’t Tahâviyye, İbn-i Ebi’l İzz, Thk: Ahmed Muhammed Şâkir, S: 313)

NOT: Burada anlatılmak istenen şey; bir kimsenin, girdiği iman kapısından çıkmadıkça kâfir olmayacağıdır. Şeyh, “inkâr etmedikçe” ifadesini kullanmıştır. Her ne kadar küfür, inkârdan ibâret olmasa da, Şeyh’in burada kastettiği asıl mesele, Kıble ehlinden olan bir kimse ne kadar günahkâr olursa olsun, herhangi bir günahı helâl kabul etmedikçe yani küfrü gerektiren (kendisini küfre sokan) bir şeyi işlemedikçe, tekfîr edilmeyeceğidir.

28 √ İSLÂM TESÂMUH DİNİDİR EVET…

“Evet! İslâm hoşgörü dinidir.

İslâm, beşeriyet tarihinde diğer dinlerin mensuplarına iyilik ve cömertlikle davranan ve onlara dinleri sebebiyle zulmetmeyen tek dindir!

Ebû Ubeyde (b. Cerrâh) Şâm’ı fethedip oraya girdiğinde, oranın o günkü Hristiyan halkı Ebû Ubeyde’ye dediler ki: ‘Sizler bizim dinimizden değilsiniz. Fakat siz bize bizim dinimizde olanlardan daha şefkatlisiniz!’

Hristiyan Avrupa, Yahûdîlere zulmedip onları kovaladığında; Yahûdîler, Endülüs İslâm Devletinden başka sığınacak bir yer bulamadılar. Endülüs çöktüğünde ise Yahûdîler, Müslümanlarla beraber Hristiyanların zulmünden kaçtılar. Sonra onlara Osmanlı Devleti kapılarını açtı ve böylece Selanik’e intikâl ettiler… Orada, Osmanlının iyilik ve hoşgörüsüne karşılık olarak, devleti ve dini tahrip edip, kendilerini barındıran devletin bütünlüğünü bozuncaya kadar yaşadılar!!

Evet, İslâm müsâmaha dinidir… Fakat iman ile yücelmenin izzet ve şerefiyle, hidâyet yolunu bilip, ona istikâmet üzere tâbi olup, yolunu şaşıranların ve kaybolanların yoluna tâbi olmamanın şerefiyle…” (Lâ İlâhe İllallâh, Muhammed Kutub, Dâru’ş Şurûk, Kâhire, S: 154)

29 √ ZİLHİCCE’NİN İLK ON GÜNÜ VE AREFE GÜNÜNÜN FAZİLETİ:

İbn-i Ebi’d Dünyâ ve Beyhakî’nin kitaplarında naklettiklerine göre, Enes b. Mâlik radıyallâhu anh’tan rivâyete göre, o şöyle demiştir:

عَنْ أَنَسِ بْنِ مَالِكٍ قَالَ: "كَانَ يُقَالُ فِى أَيَّامِ الْعَشْرِ: بِكُلِّ يَوْمٍ (كُلُّ يَوْمٍ) أَلْفُ يَوْمٍ، وَيَوْمُ عَرَفَةَ عَشَرَةُ آلافٍ" قَالَ: يَعْنِى فِى الْفَضْلِ

“Zilhicce’nin ilk on günü hakkında şöyle denilmiştir: Onun her bir günü -fazilet bakımından- bin gün gibidir. Arefe günü ise on bin gün gibidir.”

(Fedâilu’l Evkât, Beyhakî, Dâru’l Kütübi’l İlmiyye, Beyrût, h.1417/m.1997, No: 228, S: 97; Ma’rifetü Ulûmi’l Hadîs, el-Hâkim en-Nîsâbûrî, Thk: Muazzam Huseyn, Dâru’l Kütübi’l İlmiyye, Beyrût,  h.1397/m.1977, S: 21; Târîhu Dimeşk, İbn-i Asâkir, Dâru’l Fikr, h.1415/m.1995, C: 54, S: 239; ed-Dürrü’l Mensûr, es-Suyûtî, Dâru’l Fikr, Beyrût, C: 1, S: 555)

30 √ GERÇEK PEHLİVAN, GERÇEK YİĞİT KİMDİR?

“Ebû Hüreyre radıyallâhu anh’ın rivâyetine göre, Rasûlullah aleyhisselâm şöyle buyurdu:

لَيْسَ الشَّدِيدُ بِالصُّرَعَةِ، إِنَّمَا الشَّدِيدُ الَّذِى يَمْلِكُ نَفْسَهُ عِنْدَ الْغَضَبِ

“Güçlü kuvvetli kişi (pehlivan), rakiplerinin sırtını yere getiren kimse değildir. Asıl güçlü kuvvetli kişi, kızgınlık ânında nefsine hâkim olandır.” (Buhârî, Edeb, 76, H. No: 6114; Müslim, Birr, 107, 108, H. No: 2609; Muvatta’, Husnü’l Huluk, 12; el-Edebu’l Müfred, Ğadab, 640, H. No: 1317; Bkz: Müslim, Birr, 106, H. No: 2608)

31 √ NAHV İLMİNİ BİLME SEBEBİYLE AVÂMA KARŞI KİBİRLENMEK!

Şu aşağıdaki nakiller, İslâm ulemâsının, bin yıl önce bile, o gün itibariyle ve gelecekteki olası problemler hususunda ne kadar basîretli, firâsetli ve uzak görüşlü olduklarını göstermektedir. Allah bize de onlara da rahmet etsin. Maalesef ki bugün bu rivâyetlerde sakındırılan kibir ve kendini beğenme hastalığına giriftâr olan kimseler ne kadar da çoktur! Gerek Nahv bilmesi sebebiyle böbürlenenler ve gerekse de Edebiyat parçalama ayrıcalığıyla başkalarını küçük görenler… Allah böylelerine hidâyet ve şuûr ihsân eylesin. Bu olumsuz tablo elbette ki kötü örneklere bakarak Nahv ilminden soğumayı veya dili, belâğatı ve hitâbeti önemsememeyi gerektirmez. Çünkü usûlen, kötü emsâl emsâl hükmünde değildir! Nahv ilmi, ilim talebesi ve ulemâ için farz-ı ayn’dır… Diğer Müslümanlar ise, -kibirden sakınmak şartıyla- imkân ölçüsünce Nahv öğrenmelidirler. Fakat aşağıdaki rivâyetlerden anlaşılıyor ki, kibirlenecek kimselerin Nahv öğrenmeleri yani onlara Nahv öğretilmesi mekrûhtur. Zira Nahv öğrenmek farz-ı kifâyedir ve bir takım Müslümanların bu vecîbeyi yerine getirmesiyle diğer Müslümanların üzerinden bu sorumluluk düşer. Ama kibir haramdır; sakınmak gerekir.

İbret alınması ve sakınılması dileğiyle rivâyetlere geçelim…

Kâsım b. Muhaymira rahımehullâh şöyle der:

تَعَلُّمُ النَّحْوِ أَوَّلُهُ شُغْلٌ وَاٰخِرُهُ بَغْيٌ

“Nahv öğrenmenin ilk merhalesi bir meşgale, sonu ise haddi aşmaktır.” (İktidâu’l İlmi el-Amele, Hatîb el-Bağdâdî v.463/1071, Thk: Nâsıruddîn el-Bânî, el-Mektebü’l İslâmî, Beyrût, 1376, No: 150, S: 91, Hatîb el-Bağdâdî bu rivâyeti, بَابُ مَنْ كَرِهَ تَعَلُّمَ النَّحْوِ لِمَا يُكْسِبُ مِنَ الْخُيَلَاءِ وَالزَّهْوِ “Kibir ve büyüklenmeye sebep olduğu için Nahv öğrenmeyi kerîh görenler bâb’ı” başlığı altında zikretmiştir.)

İbrâhîm b. Edhem rahımehullâh, Mâlik b. Dînâr rahımehullâh’ın -zayıf bir isnâdla- şöyle dediğini nakleder:

عَنْ إِبْرٰهِيمَ بْنِ أَدْهَمَ، عَنْ مَالِكِ بْنِ دِينَارٍ، قَالَ: تَلْقَى الرَّجُلَ وَمَا يَلْحَنُ حَرْفًا وَعَمَلُهُ كُلُّهُ لَحْنٌ

“Bir adamla karşılaşırsın da tek harf gramer hatası yapmaz. Ama onun bütün amelleri yanlıştır.” (Müsnedü İbrâhîm b. Edhem ez-Zâhid, Ebû Abdullah İbn-i Mende v.395/1005, Thk: Mecdî es-Seyyid İbrâhîm, Mektebetü’l Kur’ân, Kâhire, S: 33; İktidâu’l İlmi el-Amele, Hatîb el-Bağdâdî, No: 151, S: 91; Bustânu’l Ârifîn, Ebû Zekeriyyâ en-Nevevî v.676/1277, Dâru’r Reyyân li’t Türâs, Kâhire, S: 56)

İbrâhîm b. Edhem şöyle der:

أَعْرَبْنَا فِى الْكَلاَمِ فَمَا نَلْحَنُ وَلَحْنًا فِى الْأَعْمَالِ فَمَا نُعْرِبُ

“Sözlerimizde fasîh konuştuk ve gramer hatası yapmadık. Ama amellerimizdeki fesâhati yapamadık da onda hata ettik.” (İktidâu’l İlmi el-Amele, Hatîb el-Bağdâdî, No: 152, S: 91; Târîhu Dimeşk, Ebû’l Kâsım İbn-i Asâkir v.571/1176, Thk: Amr b. Ğarâme el-Amrevî, Dâru’l Fikr, h.1415/m.1995, C: 37, S: 18)

32 √ KENDİ SEVİYENİ BİLMEK:

İmam Zehebî rahımehullâh şöyle demiştir:

 الْجَاهِلُ لاَ يَعْلَمُ رُتْبَةَ نَفْسِهِ، فَكَيْفَ يَعْرِفُ رُتْبَةَ غَيْرِهِ

“Câhil, kendi nefsinin rütbesini (seviyesini) bilmez ki, başkasının seviyesini nasıl bilecek?!” (Siyeru A’lâmi’n Nubelâ, İmam Zehebî v.748/1348, Thk: Şuayb el-Arnaût, Müessesetü’r Risâle, h.1405/m.1985, C: 11, S: 321)

33 √ KULUN CÜZ’Î İRÂDESİ:

1- İbn-i Teymiyye rahımehullâh, kulun cüz’î irâdesi hakkında bir soru üzerine şu cevabı verir:

الْحَمْدُ لِلّٰهِ، نَعَمْ إِذَا أَرَادَ الْعَبْدُ الطَّاعَةَ الَّتِى أَوْجَبَهَا اللّٰهُ عَلَيْهِ إِرَادَةً جَازِمَةً كَانَ قَادِرًا عَلَيْهَا وَكَذٰلِكَ إِذَا أَرَادَ تَرْكَ الْمَعْصِيَةِ الَّتِى حُرِّمَتْ عَلَيْهِ إرَادَةً جَازِمَةً كَانَ قَادِرًا عَلَى ذٰلِكَ وَهَذَا مِمَّا اتَّفَقَ عَلَيْهِ الْمُسْلِمُونَ وَسَائِرُ أَهْلِ الْمِلَلِ حَتَّى أَئِمَّةُ الْجَبْرِيَّةِ بَلْ هٰذَا مَعْلُومٌ بِالِاضْطِرَارِ مِنْ دِينِ الْإِسْلَامِ وَإِنَّمَا يُنَازِعُ فِى ذٰلِكَ بَعْضُ غُلَاةِ الْجَبْرِيَّةِ

“Elhamdülillâh. Evet, kul, Allah’ın kendisine farz kıldığı bir tâati kesin olarak irâde ettiğinde, o tâate kâdir hâle gelir. Aynı şekilde kul, kendisine haram kılınmış bir ma’siyeti terk etmeyi kesin olarak irâde ettiğinde, bunu yapmaya kâdir hâle gelir.

Bu görüş, Müslümanların, diğer dinlere mensup kimselerin, hatta Cebriyye’nin imamlarının dahi üzerinde ittifâk ettiği konulardandır. Hatta bu, İslâm dininde zorunlu olarak bilinen (zarûrât-ı dînîyye’den) bir meseledir. Bu konuda sadece bazı Ğulât-ı Cebriyye (Cebriyye’nin aşırıları) muhâlefet edip tartışır.” (Mecmûu’l Fetâvâ, 8/437)

2- İbn-i Teymiyye, Tekvîr Sûresinin 29. Âyeti hakkında şunları söyler:

وقَوْله تَعَالٰى {وَمَا تَشَاءُونَ إِلَّا أَنْ يَشَاءَ اللّٰهُ} لَا يَدُلُّ عَلَى أَنَّ الْعَبْدَ لَيْسَ بِفَاعِلِ لِفِعْلِهِ الْإِخْتِيَارِيِّ وَلَا أَنَّهُ لَيْسَ بِقَادِرِ عَلَيْهِ وَلَا أَنَّهُ لَيْسَ بِمُرِيدِ؛ بَلْ يَدُلُّ عَلَى أَنَّهُ لَا يَشَاؤُهُ إلَّا أَنْ يَشَاءَ اللّٰهُ وَهَذِهِ الْآيَةُ رَدٌّ عَلَى الطَّائِفَتَيْنِ: الْمُجْبِرَةِ الْجَهْمِيَّةِ وَالْمُعْتَزِلَةِ الْقَدَرِيَّةِ فَإِنَّهُ تَعَالٰى قَالَ: {لِمَنْ شَاءَ مِنْكُمْ أَنْ يَسْتَقِيمَ} فَأَثْبَتَ لِلْعَبْدِ مَشِيئَةً وَفِعْلًا ثُمَّ قَالَ: {وَمَا تَشَاءُونَ إِلَّا أَنْ يَشَاءَ اللّٰهُ رَبُّ الْعَالَمِينَ} فَبَيَّنَ أَنَّ مَشِيئَةَ الْعَبْدِ مُعَلَّقَةٌ بِمَشِيئَةِ اللّٰهِ

“Allah Teâlâ’nın: ‘Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz’ buyruğu, kulun, ihtiyârî filinin fâili olmadığına; o fiile kâdir olmadığına ve onun irâde sahibi olmadığına delâlet etmez. Bilakis kulun o fiili ancak Allah’ın dilemesiyle dilediğine delâlet eder.

Bu Âyet, Cebriyye ve Cehmiyye ile Mu’tezile ve Kaderiyye fırkalarına bir reddiyedir. Allah Teâlâ: لِمَنْ شَاءَ مِنْكُمْ أَنْ يَسْتَقِيمَ ‘Sizden istikâmet sahibi olmayı dileyenler için’ (Tekvîr: 28) buyurarak, kula, meşîet (dileme) ve fiil isbât etmiş, sonra da: وَمَا تَشَاؤُونَ إِلَّا أَنْ يَشَاءَ اللّٰهُ رَبُّ الْعَالَمِينَ ‘Âlemlerin Rabbi olan Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz’ (Tekvîr: 29) buyurmuş, böylece kulun dilemesinin Allah’ın dilemesine bağlı olduğunu beyan etmiştir.” (Mecmûu’l Fetâvâ, 8/488)

3- İbn-i Teymiyye, cüz’î irâde hakkında yine şöyle der:

فَإِنَّ كُلَّ عَاقِلٍ يَجِدُ تَفْرِقَةً بَدِيهِيَّةً بَيْنَ قِيَامِ الْإِنْسَانِ وَقُعُودِهِ وَصَلَاتِهِ وَجِهَادِهِ وَزِنَاهُ وَسَرِقَتِهِ وَبَيْنَ ارْتِعَاشِ الْمَفْلُوجِ وَانْتِفَاضِ الْمَحْمُومِ وَنَعْلَمُ أَنَّ الْأَوَّلَ قَادِرٌ عَلَى الْفِعْلِ مُرِيدٌ لَهُ مُخْتَارٌ وَأَنَّ الثَّانِيَ غَيْرُ قَادِرٍ عَلَيْهِ وَلَا مُرِيدٍ لَهُ وَلَا مُخْتَارٍ

“Akıllı olan herkes, insanın kalkması, oturması, namaz kılması, cihâd etmesi, zinâ etmesi, hırsızlık yapması ile felçlinin sarsılması ve sıtmaya tutulmuş kimsenin titremesi arasındaki apaçık (bedîhî) farkı görür.

Birincisinin, fiil yapmaya kudret, irâde ve seçme hürriyeti (ihtiyârı) olduğunu; ikincisinin ise buna güç yetiremediğini, irâde ve ihtiyârının olmadığını biliriz.” (Mecmûu’l Fetâvâ, 8/394)

34 √ LÂ İLÂHE İLLALLÂH KALEDİR:

Hz. Ali’den rivâyete göre, Rasûlullah aleyhisselâm’a Cibrîl-i Emîn, Yüce Allah’ın şöyle buyurduğunu haber vermiştir:

لاَ اِلٰهَ إِلاَّ اللّٰهُ حِصْنِى فمَنْ دَخَلَهُ أَمِنَ عَذَابِى

“Lâ İlâhe İllallâh Benim kalemdir. Kim ona girerse, azâbımdan emin olur.”

(Müsnedü’ş Şihâb, Ebû Abdullah el-Kudâî v.454/1062, Thk: Hamdî Abdülmecîd es-Selefî, Müessesetü’r Risâle, Beyrût, h.1407/m.1986, No: 1451, C: 2, S: 323; Mu’cemu’ş Şuyûh, İbn-i Asâkir v.571/1176, Thk: Vefâ Takıyyuddîn, Dâru’l Beşâir, Dimeşk, h.1421/m.2000, No: 845, C: 2, S: 680; Feydu’l Kadîr Şerhu Câmii’s Sağîr, Zeynüddîn Muhammed Abdurraûf el-Münâvî v.1031/1622, el-Mektebetü’t Ticâriyyetü’l Kübrâ, Mısr, 1356, No: 3694, C: 3, S: 378)

35 √ İMAN VE İSTİKÂMET:

Allah Azze ve Celle buyurdu:

إِنَّ الَّذِينَ قَالُوا رَبُّنَا اللّٰهُ ثُمَّ اسْتَقَامُوا فَلاَ خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاَ هُمْ يَحْزَنُونَ

“Muhakkak ki, ‘Rabbimiz Allah’tır’ deyip, sonra da dosdoğru hareket edenler (istikâmet sahibi olanlar) için hiçbir korku yoktur ve onlar mahzûn da olmayacaklardır.” (Ahkâf: 13)

إِنَّ الَّذِينَ قَالُوا رَبُّنَا اللّٰهُ ثُمَّ اسْتَقَامُوا تَتَنَزَّلُ عَلَيْهِمُ الْمَلٰٓئِكَةُ اَلاَّ تَخَافُوا وَلَا تَحْزَنُوا وَأَبْشِرُوا بِالْجَنَّةِ الَّتِى كُنْتُمْ تُوعَدُونَ

“Muhakkak, ‘Rabbimiz Allah’tır’ deyip, sonra da istikâmet sahibi olanların üzerlerine melekler iner ve: ‘Korkmayın, üzülmeyin, size va’dolunmuş olan cennet sebebiyle sevinin’ (derler).” (Fussılet: 30)

36 √ AŞIRI ÖVGÜCÜLÜK:

Muâviye radıyallâhu anh şöyle demiştir:

Ben, Rasûlullah aleyhisselâm’dan şöyle işittim:

إِيَّاكُمْ وَالتَّمَادُحَ فَإِنَّهُ الذَّبْحُ

“Birbirinizi (dalkavukça) medhetmekten sakının. Çünkü bu, boğazlamak (yani medhedileni bir nevi öldürmek)tir.” (İbn-i Mâce, Edeb, 36, No: 3743, Hasen Hadîstir.)

37 √ AKLIN VAHYE TÂBİ OLDUĞUNUN DELİLİ:

Allah Sübhânehu ve Teâlâ buyurdu:

أَمْ تَحْسَبُ أَنَّ أَكْثَرَهُمْ يَسْمَعُونَ أَوْ يَعْقِلُونَ إِنْ هُمْ إِلَّا كَالْأَنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ سَبِيلًا

“Sen onların çoğunu dinlerler ve akıl erdirirler mi sanırsın? Onlar ancak hayvanlar gibidirler; hatta onlar -yol bakımından- daha da sapıktır.” (Furkân: 44)

وَقَالُوا لَوْ كُنَّا نَسْمَعُ أَوْ نَعْقِلُ مَا كُنَّا فِى أَصْحَابِ السَّعِيرِ

“Ve onlar: ‘Eğer biz dinleseydik ve akletmiş olsaydık, cehennemlikler arasında olmazdık’ dediler.” (Mülk: 10)

AÇIKLAMA: Âyetlerde dikkat edileceği gibi, “işitmek” (sem’) lafzı “akletmek” ifadesinden önce kullanılmıştır. Bu da vahyi dinlemenin önce, akletmenin ise sonra olduğuna işâret etmektedir. “Dinlemek ve akletmek” tertîbli olarak bir bütündür. Bu bütünden “Yüce Allah’a itaat” sâdır olur… Hem dinlemek hem de akletmek gerekir. Dinleyip de akletmeyen yahut da aklına dayanıp da vahye kulak vermeyen kimse hidâyet bulamaz… “Semi’nâ ve eta’n┠(işittik ve itaat ettik) sözü mü’minlerin akîdesinin temelini oluşturur. Vahye “sem’î delil” denir; vahye kulak verip, akledip, düşünüp, kavrayıp iman eden ve vahyin muktezâsıyla da amel eden yani Allah ve Rasûlüne mutlak itaat eden kimseye de mü’min denir. Vahyin önüne aklın, fikrin, hevâ ve heveslerin, duygu ve hislerin geçirildiği ve Âlemlerin Rabbine isyân edildiği noktada ise küfür, şirk ve zulüm başlar. Şer’î deliller her ne kadar “sem’î deliller” ve “aklî deliller” biçiminde iki kısma ayrılsa da; sahâbe sözü, istihsân, istishâbu’l-hâl, mesâlih-i mürsele, örf ve İslâm’dan önceki serîatlar gibi “aklî deliller” vahye tâbi olan delilleri ifade eder. Vahye muhâlefet edilerek akıl ve fikre dayanılması durumunda ise; her şeyin hakikatini ancak akılla bulma iddiasında olan ve hâdiselerin yalnızca akıl ile araştırılması gerektiğini savunan “akılcılık” isimli felsefî bir düşünce akımı ortaya çıkar!

38 √ HATIRLAT, ÖĞÜT VER!

Hâlık-ı Zü’l Celâli ve’l İkrâm buyurdu:

فَذَكِّرْ إِنَّمَا أَنتَ مُذَكِّرٌ لَسْتَ عَلَيْهِم بِمُصَيْطِرٍ

“Haydi sen (onlara Allah’ın nimetlerini, Tevhîd’in delillerini) hatırlat (öğüt ver). Sen ancak bir hatırlatıcısın (öğütçüsün). Üzerlerine musallat olan bir zorba değilsin.” (Ğâşiye: 21, 22)

فَذَكِّرْ إِنْ نَفَعَتِ الذِّكْرٰى سَيَذَّكَّرُ مَنْ يَخْشٰى وَيَتَجَنَّبُهَا الْأَشْقٰى

“O halde -eğer öğüt fayda verirse- öğüt ver. (Allah’tan) korkan kimse öğüt alır (öğüt kendisine fayda verir). Bedbaht olan kimse ise ondan (öğütten) kaçınır.” (A’lâ: 9-11)

وَذَكِّرْ فَإِنَّ الذِّكْرٰى تَنْفَعُ الْمُؤْمِنِينَ

“Sen öğüt ver. Çünkü şüphesiz öğüt mü’minlere fayda verir.” (Zâriyât: 55)

39 √ İSLÂM’I SÂBİT OLAN (ASLEN MÜSLÜMAN OLARAK BİLİNEN) BİR KİMSE AKÎDEDE YANILIR VE HATA EDERSE, KENDİSİNE HÜCCET İKÂME EDİLMEDEN VE DOĞRU YOL GÖSTERİLMEDEN TEKFÎR EDİLMEZ!

İbn-i Teymiyye rahımehullâh şöyle dedi:

وَلَيْسَ لِأَحَدِ أَنْ يُكَفِّرَ أَحَدًا مِنْ الْمُسْلِمِينَ وَإِنْ أَخْطَأَ وَغَلِطَ حَتَّى تُقَامَ عَلَيْهِ الْحُجَّةُ وَتُبَيَّنَ لَهُ الْمَحَجَّةُ وَمَنْ ثَبَتَ إسْلَامُهُ [إيمَانُهُ] بِيَقِينٍ لَمْ يَزُلْ ذٰلِكَ عَنْهُ بِالشَّكِّ بَلْ لَا يَزُولُ إلَّا بَعْدَ إقَامَةِ الْحُجَّةِ وَإِزَالَةِ الشُّبْهَةِ

“Hiçbir kimse, Müslümanlardan hiçbir kimseyi -hata etse de yanılsa da- kendisine delil getirilmedikçe (hüccet ikâme edilmedikçe) ve doğru yol açıklanmadıkça tekfîr edemez. Kesin olarak İslâm’ı (imanı) sâbit olan (Müslüman olarak bilinen) kimsenin Müslümanlığı şüphe ile ortadan kalkmaz. Aksine delil ortaya konulduktan (hüccet ikâme edildikten) ve şüphe izâle edildikten sonra ortadan kalkar.” (Mecmûu’l Fetâvâ, 12/466, 501)

40 √ KIYÂMET GÜNÜNDE KULA HESABI SORULACAK İLK NİMET NEDİR?

Ebû Hüreyre radıyallâhu anh’tan rivâyete göre, Rasûlullah aleyhisselâm şöyle buyurmuştur:

 إِنَّ أَوَّلَ مَا يُسْأَلُ عَنْهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ يَعْنِى الْعَبْدَ مِنَ النَّعِيمِ أَنْ يُقَالَ لَهُ: أَلَمْ نُصِحَّ لَكَ جِسْمَكَ وَنُرْوِيكَ مِنَ الْمَاءِ الْبَارِدِ

 “Kıyâmet gününde kula hesabı sorulacak nimetlerin ilki (kendisine) şöyle denilmesidir: ‘Biz sana vücudunu sağlıklı kılmadık mı? Ve sana soğuk sulardan içirmedik mi?’” (Tirmizî, Tefsîr, 89, H. No: 3358)

İmam Hâkim’in rivâyetinde ise Hadîs şöyle vârid olmuştur:

إِنَّ أَوَّلَ مَا يُحَاسَبُ بِهِ  الْعَبْدُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ أَنْ يُقَالَ لَهُ: أَلَمْ أُصِحَّ لَكَ جِسْمَكَ وَأَرْوِكَ مِنَ الْمَاءِ الْبَارِدِ

“Kıyâmet gününde kulun hesaba çekileceği şeylerin (nimetlerin) ilki, kendisine şöyle denilmesidir: ‘Sana vücudunu sağlıklı kılmadım mı? Sana soğuk sulardan içirmedim mi?’”

(Silsiletü’l Ehâdîsi’s Sahîha, Mektebetü’l Meârif, Riyâd, No: 539, 2/76, 77)

Not: Kul 500 yıl hiç aralıksız Yüce Allah'a ibâdet etse, o ibâdetler mîzânda sadece beden, soğuk su veya göz nimetinin bile karşılığı olamaz! Kul cennete Allah'ın rızâsı ve rahmetiyle girer. Bu sebeple kul, her sâlih amelde ancak Allah'ın rızâsını aramalı, sadece Allah için amel etmelidir.

41 √ YEMEĞİ ÇOK SICAK YEMEMEK LÂZIMDIR!

Câbir radıyallâhu anh’tan rivâyete göre, o şöyle demiştir: Rasûlullah aleyhisselâm şöyle buyurdu:

أَبْرِدُوا الطَّعَامَ الْحَارَّ فَإِنَّ الطَّعَامَ الْحَارَّ غَيْرُ ذِى بَرَكَةٍ

“Sıcak yemeği soğutunuz; çünkü sıcak yemek bereketsizdir.”

(el-Müstedrek ale’s Sahîhayn, İmam Hâkim, Thk: Mustafa Abdülkâdir Atâ, Dâru’l Kütübi’l İlmiyye, Beyrût, No: 7125, 4/132; Silsiletü’l Ehâdîsi’s Sahîha, Mektebetü'l Meârif, Riyâd, 1/748, 749; Hadîs, seneden -senedi/isnâdı bakımından- Zayıf'tır.)

42 √ FETVÂ VERME EHLİYETİNE SAHİP OLMADAN VERİLEN FETVÂ İLE AMEL ETMENİN GÜNAHI FETVÂ VERENE AİTTİR:

Ebû Hüreyre radıyallâhu anh’tan rivâyet edildiğine göre, Rasûlullah aleyhisselâm şöyle buyurmuştur:

مَنْ أُفْتِيَ بِغَيْرِ عِلْمٍ كَانَ إِثْمُهُ عَلَى مَنْ أَفْتَاهُ

“Bir kimseye ilimsiz olarak fetvâ verilirse, bu fetvâ (ile amel etme) nin günahı onu veren kimsenin üzerine olur.”

Süleyman el-Mehrî, Hadîse ilâve olarak şunu da rivâyet etti:

وَمَنْ أَشَارَ عَلَى أَخِيهِ بِأَمْرٍ يَعْلَمُ أَنَّ الرُّشْدَ فِى غَيْرِهِ فَقَدْ خَانَهُ

“Her kim (kendisine danışan din) kardeşine doğru olmadığı halde (yanlış) bir işi tavsiye ederse, (tavsiyede bulunduğu) kardeşine hıyânet etmiş olur.”

Süleyman el-Mehrî’nin (rivâyet ettiği) Hadîsin metni budur.

(Ebû Dâvûd, İlim, 8, H. No: 3657; Bkz: İbn-i Mâce, Mukaddime, 8, H. No: 53; Dârimî, İlim, 5, Dâru’l Beşâiri’l İslâmiyye, Beyrût, h.1434/m.2013, H. No: 164, 165, S: 133; Şerhu Müşkili’l Âsâr, et-Tahâvî v.321, Thk: Şuayb el-Arnaût, Müessesetü’r Risâle, H. No: 410, 1/365; el-Müstedrek ale’s Sahîhayn, İmam Hâkim v.405, Thk: M. Abdülkâdir Atâ, Dâru’l Kütübi’l İlmiyye, Beyrût, h.1411/m.1990, H. No: 350, 1/184; es-Sünenü’l Kübrâ, el-Beyhakî v.458, Thk: M. Abdülkâdir Atâ, Dâru’l Kütübi’l İlmiyye, Beyrût, h.1424/m.2003, H. No: 20353, 10/199; Tuhfetü’l Eşrâf, el-Mizzî v.742, Thk: Abdüssamed Şerefüddîn, el-Mektebü’l İslâmî, h.1403/m.1983, H. No: 14611, 10/370; el-Fethu’l Kebîr fî Dammi’z Ziyâdeti ile’l Câmii’s Sağîr, Celâluddîn es-Suyûtî v.911, Thk: Yûsuf, en-Nebhânî, Dâru’l Fikr, Beyrût, h.1423/m.2003, H. No: 11471, 3/158; Kenzü’l Ummâl fî Süneni’l Akvâl ve’l Ef’âl, el-Müttakî el-Hindî v.975, Thk: Bekrî Hayyânî, Saffet es-Safâ, Müessesetü’r Risâle, h.1401/m.1981, H. No: 29017, 10/193; Feydu’l Kadîr Şerhu’ Câmii’s Sağîr, el-Münâvî v.1031, el-Mektebetü’t Ticâriyyetü’l Kübrâ, Mısır, 1356, H. No: 8490, 6/77)

AÇIKLAMA:

Fetvâ veren kimse fetvâya ehil değilse günahkâr olur.

Çünkü Peygamberimiz şöyle buyurmuştur:

أَجْرَؤُكُمْ عَلَى الْفُتْيَا أَجْرَؤُكُمْ عَلَى النَّارِ

“Sizin fetvâya en cür’etkârınız ateşe en cür’etkâr olanınızdır.” (Dârimî, İlim, 5, H. No: 162, S: 132)

İbn-i Asâkir’in naklettiği Hz. Ali’ye dayandırılan -senedinde bulunan Ebû’l Kâsım et-Tâî nedeniyle- isnâdı zayıf olan bir Hadîse göre Peygamberimizin şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir:

مَنْ أَفْتَى بِغَيْرِ عِلْمٍ لَعَنَتْهُ مَلاَئِكَةُ السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ

“Her kim, ilimsizce fetvâ verirse semânın ve arzın melekleri o kimseye lânet eder.” (el-Fethu’l Kebîr, es-Suyûtî, H. No: 11743, 3/158; Kenzü’l Ummâl, el-Müttakî el-Hindî, H. No: 29018, 10/193; Feydu’l Kadîr, el-Münâvî, H. No: 8491, 6/77)

İbn-i Asâkir bu Hadîsin isnâdını verdikten sonra şu lafızlarla kaydetmiştir:

مَنْ أَفْتَى النَّاسَ بِغَيْرِ عِلْمٍ لَعَنَتْهُ الْمَلاَئِكَةُ فِى السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ

“Her kim, insanlara ilimsizce fetvâ verirse, semâdaki ve arzdaki melekler ona lânet eder.” (Mu’cemu’ş Şuyûh, Ebû’l Kâsım İbn-i Asâkir d.499/1105-v.571/1176, Thk: Vefâ Takıyyuddîn, Dâru’l Beşâir, Dimeşk, H. No: 676, 1/547)

Fakat müctehid kimse fetvâsında hata etse de günahkâr olmaz; bilakis bir sevap kazanır (Bkz: Buhârî, İ’tisâm, 21, H. No: 7352; Müslim, Akdıye, 15, H. No: 1716; Tirmizî, Ahkâm, 2, H. No: 1326; Ebû Dâvûd, Akdıye, 2, H. No: 3574; İbn-i Mâce, Ahkâm, 3, H. No: 2314; Nesâî, Âdâbu’l Kudât, 3, H. No: 5381). Çünkü müctehid kimse fetvâya salâhiyetlidir. Yani fetvâ vermeye gücü yeter. Ne var ki insan ne kadar ilim sahibi olsa da hata edebilir…

Fetvâ sorana gelince; eğer bu kimse, ilimsizce fetvâ veren şahsın câhil olduğunu ve verdiği fetvânın da yanlış olduğunu bilmiyorsa, günaha girmez; sadece fetvâ veren kimse günahkâr olur. Çünkü -bilgisizce- günaha sebep olmuştur. Fakat ilim sahibi olmayan kimseden fetvâ soran veya o fetvânın sahîh olmadığını bilerek -doğrunun aksine- yanlış bir fetvâ ile amel eden kimse, hiç şüphesiz günahkâr olur.

Bu konuda tafsîl vardır… Şöyle ki: Eğer fetvâ, ilim üzerine değil de, hevâ, heves, zan veya kanaat üzerine binâ edilmişse, Hadîste söz konusu edilen mezmûm (yerilmiş, kınanmış) durum gerçekleşir! Fakat fetvâ, ilim üzerine binâ edilmiş ama müftî fetvâsında hata etmiş ise, fetvâ soran kimse onunla amel edince günahkâr olmaz. Çünkü bu, o kimsenin yapabileceği, yani elinden gelen şeydir. O kimse, ilim ehline mürâcaat etmiştir ve onun verdiği fetvâ ile de amel etmiştir. Güç yetirebileceği şey de budur.

Demek oluyor ki, bir âlimin verdiği fetvâya tâbi olduğu için hataya düşen kimse -o konuda ilmi yoksa ve o fetvânın yanlış olduğunu bilmiyorsa- günahkâr olmaz! Fakat fetvâ veren kimse âlim değilse, fetvâ isteyen de onun âlim olmadığını biliyorsa, bu durumda olan kimselerin hepsi günahta eşittirler.

Bir kimse, ilim sahibi olmadığını bildiği veya duyduğu birinin ilimsizce verdiği yanlış fetvâya uyup da, o fetvâ ile amel etmesinin günahını fetvâ verene atıp kurtulamaz. Tam aksine, ilimsiz fetvâ veren de o fetvâya uyan da günahta ortaktırlar!

Ayrıca din kardeşine bile bile yanlış bir tavsiyede bulunmak kişiye emânet vasfını kaybettirir. Bu bir nevi hâinliktir!

43 √ GÜNÜN BAŞINDA YAPILACAK TESBÎHÂT:

a) Mü’minlerin annesi Cüveyriye binti Hâris’ten nakledildiğine göre; Nebî aleyhisselâm sabah namazını kıldıktan sonra secdegâhında tesbîhât ile meşgul olan Cüveyriye’nin yanından çıkmış, sonra kuşluk vaktinde (gündüzün yarısına yakın bir vakitte/öğleye doğru -Tirmizî, 3555; Nesâî, 1352-) yine onun yanına geri dönmüştü. Cüveyriye’yi namaz kıldığı yerde (namazgâhında, evinin namaz için ayırdığı bir bölümünde) oturmuş hâlâ tesbîh eder vaziyette görünce:

– Sen hâlâ yanından ayrıldığım zamanki halde misin, diye sordu. Cüveyriye:

– Evet, cevabını verdi. Rasûlullah aleyhisselâm:

– Şüphesiz ben senden (senin yanından ayrıldıktan) sonra şu dört kelimeyi üç defa söyledim. Eğer bugünün başından beri söylediklerinle tartılsa onlardan ağır gelir.

[Diğer rivâyette: “Sana, söyleyeceğin bazı kelimeler öğreteyim mi? (Nasıl dua edeceğini sana öğreteyim mi? -Tirmizî, 3555; Nesâî, 1352-) dedikten sonra] şöyle buyurdu:

سُبْحَانَ اللّٰهِ وَبِحَمْدِهِ عَدَدَ خَلْقِهِ وَرِضَا نَفْسِهِ وَزِنَةَ عَرْشِهِ وَمِدَادَ كَلِمَاتِهِ

“Yarattıklarının sayısı, Zâtı'nın rızâsı, yüce arşının ağırlığı ve kelimelerinin adedi kadar hamd ile Allah'ı tesbîh (noksan sıfatlardan tenzîh) ederim.” (Müslim, Zikr, 79, H. No: 2726a; Ebû Dâvûd, Vitr, 24, H. No: 1503)

b) Müslim’in diğer rivâyetinde bu zikr, وَبِحَمْدِهِ lafzı zikredilmeden ve سُبْحَانَ اللّٰهِ lafzı ise her cümlenin başında ayrı ayrı zikredilmek sûretiyle şu şekilde rivâyet edilmiştir.

سُبْحَانَ اللّٰهِ عَدَدَ خَلْقِهِ سُبْحَانَ اللّٰهِ رِضَا نَفْسِهِ سُبْحَانَ اللّٰهِ زِنَةَ عَرْشِهِ سُبْحَانَ اللّٰهِ مِدَادَ كَلِمَاتِهِ

“Yarattıklarının sayısı kadar Allah’ı tesbîh ederim. Zâtı’nın rızâsı kadar Allah’ı tesbîh ederim. Arşının ağırlığı kadar Allah’ı tesbîh ederim. Kelimelerinin adedi kadar Allah’ı tesbîh ederim.” (Müslim, Zikr, 79, H. No: 2726b; İbn-i Mâce, Edeb, 56, H. No: 3808)

c) Tirmizî ve Nesâî’nin rivâyetlerinde ise bu zikr, وَبِحَمْدِهِ lafzı zikredilmeden ve سُبْحَانَ اللّٰهِ lafzı da her cümlenin başında ayrı ayrı zikredilmek sûretiyle, her cümle art arda üçer kez şu şekilde nakledilmiştir:

سُبْحَانَ اللّٰهِ عَدَدَ خَلْقِهِ سُبْحَانَ اللّٰهِ عَدَدَ خَلْقِهِ سُبْحَانَ اللّٰهِ عَدَدَ خَلْقِهِ سُبْحَانَ اللّٰهِ رِضَا نَفْسِهِ سُبْحَانَ اللّٰهِ رِضَا نَفْسِهِ سُبْحَانَ اللّٰهِ رِضَا نَفْسِهِ سُبْحَانَ اللّٰهِ زِنَةَ عَرْشِهِ سُبْحَانَ اللّٰهِ زِنَةَ عَرْشِهِ سُبْحَانَ اللّٰهِ زِنَةَ عَرْشِهِ سُبْحَانَ اللّٰهِ مِدَادَ كَلِمَاتِهِ سُبْحَانَ اللّٰهِ مِدَادَ كَلِمَاتِهِ سُبْحَانَ اللّٰهِ مِدَادَ كَلِمَاتِهِ

“Yarattıklarının sayısı kadar Allah’ı tesbîh ederim. Yarattıklarının sayısı kadar Allah’ı tesbîh ederim. Yarattıklarının sayısı kadar Allah’ı tesbîh ederim. Zâtı’nın rızâsı kadar Allah’ı tesbîh ederim. Zâtı’nın rızâsı kadar Allah’ı tesbîh ederim. Zâtı’nın rızâsı kadar Allah’ı tesbîh ederim. Arşının ağırlığı kadar Allah’ı tesbîh ederim. Arşının ağırlığı kadar Allah’ı tesbîh ederim. Arşının ağırlığı kadar Allah’ı tesbîh ederim. Kelimelerinin adedi kadar Allah’ı tesbîh ederim. Kelimelerinin adedi kadar Allah’ı tesbîh ederim. Kelimelerinin adedi kadar Allah’ı tesbîh ederim.” (Tirmizî, Deavât, 104, H. No: 3555; Nesâî, Sehv, 94, H. No: 1352)

d) Bu konuyla alâkalı diğer rivâyet ise şöyledir: Sa’d b. Ebî Vakkâs radıyallâhu anh’tan rivâyet edildiğine göre, kendisi (Sa’d) bir gün Rasûlullah aleyhisselâm ile birlikte bir kadının (Cüveyriye veya Safiyye’nin) yanına girdi. Kadının önünde tesbîh çekmek için kullandığı hurma çekirdekleri veya çakıl taşları vardı. Bunun üzerine Rasûlullah kadına: “Senin için bundan daha kolayını -veya daha faziletlisini- sana haber vereyim mi?” diye sordu ve devamla şöyle buyurdu:

سُبْحَانَ اللّٰهِ عَدَدَ مَا خَلَقَ فِى السَّمَاءِ وَسُبْحَانَ اللّٰهِ عَدَدَ مَا خَلَقَ فِى الْأَرْضِ وَسُبْحَانَ اللّٰهِ عَدَدَ مَا خَلَقَ بَيْنَ ذٰلِكَ وَسُبْحَانَ اللّٰهِ عَدَدَ مَا هُوَ خَالِقٌ

“Gökteki yarattığı varlıklar adedince Allah’ı tesbîh ederim (Allah’ı noksan sıfatlardan tenzîh ederim, ‘SübhânAllah’ derim). Yeryüzündeki varlıklar adedince Allah’ı tesbîh ederim. Yerle gök arasındaki varlıkların sayısınca Allah’ı tesbîh ederim. Yaratacağı şeyler sayısınca Allah’ı tesbîh ederim”, dersin.

Allahu Ekber demek de böyledir (Allahu Ekber’i duada geçen SübhânAllah’ın yerine koyarak söylersin. Yani bütün bunlar sayısı kadar Allahu Ekber, dersin). Elhamdülillâh da böyledir. Lâ İlâhe İllallâh da böyledir. Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh da böyledir.” (Tirmizî, Deavât, 11, H. No: 3568; Ebû Dâvûd, Vitr, 24, H. No: 1500)

Duanın son bölümünün ezberlenilmesi kolay olsun diye, Allahu Ekber, Elhamdülillâh, Lâ İlâhe İllallâh, Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh’ı aynı şekilde SübhânAllah’ın yerine koyarak yazalım.

اللّٰهُ أَكْبَرُ عَدَدَ مَا خَلَقَ فِى السَّمَاءِ وَاللّٰهُ أَكْبَرُ عَدَدَ مَا خَلَقَ فِى الْأَرْضِ وَاللّٰهُ أَكْبَرُ عَدَدَ مَا خَلَقَ بَيْنَ ذٰلِكَ وَاللّٰهُ أَكْبَرُ عَدَدَ مَا هُوَ خَالِقٌ

الْحَمْدُ لِلّٰهِ عَدَدَ مَا خَلَقَ فِى السَّمَاءِ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ عَدَدَ مَا خَلَقَ فِى الْأَرْضِ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ عَدَدَ مَا خَلَقَ بَيْنَ ذٰلِكَ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ عَدَدَ مَا هُوَ خَالِقٌ

لاَ إِلٰهَ إِلاَّ اللّٰهُ عَدَدَ مَا خَلَقَ فِى السَّمَاءِ وَلاَ إِلٰهَ إِلاَّ اللّٰهُ عَدَدَ مَا خَلَقَ فِى الْأَرْضِ وَلاَ إِلٰهَ إِلاَّ اللّٰهُ عَدَدَ مَا خَلَقَ بَيْنَ ذٰلِكَ وَلاَ إِلٰهَ إِلاَّ اللّٰهُ عَدَدَ مَا هُوَ خَالِقٌ

لاَ حَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ إِلاَّ بِاللّٰهِ عَدَدَ مَا خَلَقَ فِى السَّمَاءِ وَلاَ حَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ إِلاَّ بِاللّٰهِ عَدَدَ مَا خَلَقَ فِى الْأَرْضِ وَلاَ حَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ إِلاَّ بِاللّٰهِ عَدَدَ مَا خَلَقَ بَيْنَ ذٰلِكَ وَلاَ حَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ إِلاَّ بِاللّٰهِ عَدَدَ مَا هُوَ خَالِقٌ

AÇIKLAMA:

Üç farklı tertip/diziliş ile nakledilmiş olan bu zikrin, sabah namazından sonra üçer defa söylenilmesi Sünnettir ve bu zikre devam etmenin fazileti çok büyüktür.

“Dört kelime”den maksat; dört cümledir.

Hadîste ilk önce عَدَدَ خَلْقِهِ “yaratılmışların sayısı kadar” denilerek, sayıları çok ama yine de sınırlı olan bir şekilde hamd ve tesbîh zikredildi. Nihâyetinde, yaratılmışların sayıları çoktur ama Hâlık-ı Zü’l Celâl’in katında sayıları bellidir. Sonra Allah’ın “rız┠sıfatı, sonra arşın ağırlığı, en sonunda da مِدَادَ كَلِمَاتِهِ “Allah’ın kelimeleri kadar” ifadesi zikredildi. Hiçbir kul Allah Sübhânehu ve Teâlâ’nın kelimeleri kadar tesbîh edemez! Hatta bütün kullar ve tüm mahlûkât, Allah Teâlâ’yı tesbîh etmiş olsa bile, onların tesbîhleri Yüce Allah’ın kelimeleri kadar olamaz! Çünkü Allah’ın kelimeleri saymakla da başka bir yolla da tahdîd edilemez. Burada maksat; çokluğunu mübâlağalı bir şekilde anlatmaktır. Dolayısıyla “Allah’ın kelimeleri adedince tesbîh” tabiri, mecâz olarak kullanılmıştır. Yani Yüce Allah’ın kelimeleri nasıl sayısız ise, bu zikir de -adet veya sevap bakımından- herhangi bir şekilde sayılamayacak kadar olsun demektir.

Bir kimsenin Allah’ı tesbîh ederken, O’na hamdederken, tekbîr getirirken, istiğfâr ederken veya Kelime-i Şehâdet’i söylerken; tesbîh, tahmîd, tekbîr gibi zikirlerinin çokluğu hususunda mübâlağa yaparak, sevabının çok olması ümidiyle, Hadîslerde vârid olanlardan farklı lafızlar kullanmasında bir sakınca yoktur. Fakat efdal olan Nasslarda vârid olan duaları yapmaktır. Bunun sevabı daha büyüktür.

Kişinin gönlünden geldiği gibi söyleyebileceği zikir lafızlarına birkaç örnek verelim:

سُبْحَانَ اللّٰهِ عَدَدَ نُجُومِ السَّمَاءِ وَبِطُولِ الْأَرْضِ وَالسَّمَاءِ وَعَرْضِهِمَا

“Gökyüzünün yıldızları sayısınca, yeryüzünün ve gökyüzünün uzunluğu ve bu ikisinin genişliği kadar Allah’ı tesbîh ederim.”

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ بِعَدَدِ زَبَدِ الْبَحْرِ

“Denizköpüğü adedince Allah’a hamdolsun.”

سُبْحَانَ اللّٰهِ وَبِحَمْدِهِ بِعَدَدِ قَطَرَاتِ مِيَاهِ الْبَحْرِ وَبِعَدَدِ أَوْرَاقِ الشَّجَرِ

“Deniz sularının damlaları adedince ve ağaçların yaprakları sayısınca hamd ile Allah'ı tesbîh ederim.”

أَسْتَغْفِرُ اللّٰهَ الْعَظِيمَ عَدَدَ مَاكَانَ وَعَدَدَ مَا سَيَكُونُ وَعَدَدَ الْحَرَكَاتِ وَالسَّكَنَاتِ

“Olmuş ve olacak şeyler adedince, hareketler ve sâkin oluşlar sayısınca (her durumda) azamet sahibi Allah’a istiğfâr ederim.”

أَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلٰهَ إِلاَّ اللّٰهُ بِعَدَدِ زَبَدِ الْبَحْرِ وَبِعَدَدِ خَلْقِهِ

“Allah’tan başka hiçbir (hak) ilâh olmadığına, denizköpüğü sayısınca ve Yüce Allah’ın yarattıkları adedince şehâdet ederim.”

وَأَشْهَدُ أَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ بِعَدَدِ زَبَدِ الْبَحْرِ وَبِعَدَدِ خَلْقِهِ

“Ve Muhammed’in, Allah’ın kulu ve Rasûlü olduğuna, denizköpüğü sayısınca ve Yüce Allah’ın yarattıkları adedince şehâdet ederim.”

Son olarak da, Allah’ı zikrederken tespih kullanma konusuna kısaca temas edelim. Allah Teâlâ’yı, -bir kolaylık olmak üzere, yani belli bir sayıyı tutturabilmek maksadıyla- iplere dizilen ve kendisine “misbeha: tespih” (مِسْبَحَةٌ) adı verilen boncukları çekerek tesbîh etmek yani “SübhânAllah, Elhamdulillâh, Allahu Ekber vs.” diyerek zikretmek câizdir. Ama tesbîhâtı parmaklarla yapmak daha efdaldir; çünkü onlar konuşturulacaktır.

Yüseyre (يُسَيْرَةُradıyallâhu anhâ'dan rivâyet edilmiştir. Yüseyre hicret eden kadınlardan idi. O dedi ki: Rasûlullah aleyhisselâm bize şöyle buyurdu:

عَلَيْكُنَّ بِالتَّسْبِيحِ وَالتَّهْلِيلِ وَالتَّقْدِيسِ وَاعْقِدْنَ بِالأَنَامِلِ فَإِنَّهُنَّ مَسْئُولاَتٌ مُسْتَنْطَقَاتٌ وَلاَ تَغْفُلْنَ فَتَنْسَيْنَ الرَّحْمَةَ

“Tesbîh, tehlîh ve takdîse devam ediniz ve parmaklarınızla tesbîhinizi çekiniz. Çünkü onlar da sorguya çekilecekler ve konuşturulacaklardır. Gaflete düşmeyin sonra rahmeti unutursunuz.” (Tirmizî, Deavât, 121, H. No: 3583)

44 √ ASHÂB-I KİRÂM’IN VE ÜMMET-İ MUHAMMED’İN FAZİLETİ:

Rabbimiz Teâlâ, nasıl iman edilmesi gerektiği hususunda şöyle buyurmaktadır:

 فَإِنْ اٰمَنُوا بِمِثْلِ مَا اٰمَنْتُمْ بِهِ فَقَدِ اهْتَدَوْا وَإِنْ تَوَلَّوْا فَإِنَّمَا هُمْ فِى شِقَاقٍ فَسَيَكْفِيكَهُمُ اللّٰهُ وَهُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ

"Eğer onlar da sizin iman ettiğiniz gibi (sizin iman ettiğinize) iman ederlerse muhakkak hidâyet bulurlar ve şayet yüz çevirirlerse onlar mutlaka apaçık bir ayrılığa düşerler. Onlara karşı Allah sana yeter. O, her şeyi işitendir, her şeyi bilendir." (Bakara: 137)

Bu Âyette hitap, Hz. Muhammed ve onun ümmetinedir. Bunun anlamı, Yahûdîler, Hristiyanlar ve diğer din mensupları Ümmet-i Muhammed’in iman ettiği gibi iman ederlerse, hidâyet bulurlar demektir. Buradan, es-Sâbikûn (öne geçenler), el-Evvelûn (evvelkiler) vasfına sahip olan Muhâcirler’in ve Ensâr’ın iman ettiği gibi (yani onların iman ettikleri hakikatlere) iman edilmesi gerektiği anlaşılır. Çünkü onlar iman ve İslâm’ı doğrudan Allah Rasûlünden öğrenmişlerdir.

İnsanların ve Ümmet-i Muhammed’in en hayırlısı (en hayırlı nesil), Rasûlullah’ın ashâbıdır.

Rasulullâh sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: 

“İnsanların en hayırlıları benim asrım (da yaşayanlar) dır…” (Buhârî: 2652, 3651, 6429, 6658; Müslim: 2533b, 2533c, 2533d, 2536; Tirmizî: 2221, 2303, 3859; İbn-i Mâce: 2362)

"Ümmetimin en hayırlıları benim asrım (da yaşayanlar) dır..." (Buhârî, 2651, 3650, 6428, 6695; Müslim: 2533a, 2534, 2535; Tirmizî: 2222; Ebû Dâvûd: 4657; Nesâî: 3809)

Sahabîler, elbette hatalar da edebilirler. Ama gerek hata yüzdesi bakımından ve gerekse hatada ısrar etmeme yönüyle onlar -bir cemaat olarak- sonrakilerden daha hayırlıdırlar. Onlar, ümmetin öncüsü ilk hayırlı nesildir.

Rabbimiz, mü'minlerin yolundan başka bir yola sapanların cehenneme atılacağını bildirmektedir:

وَمَنْ يُشَاقِقِ الرَّسُولَ مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُ الْهُدٰى وَيَتَّبِعْ غَيْرَ سَبِيلِ الْمُؤْمِنِينَ نُوَلِّهِ مَا تَوَلّٰى وَنُصْلِهِ جَهَنَّمَ وَسَاءَتْ مَصِيرًا

"Kim kendisine doğru yol apaçık belli olduktan sonra Peygambere karşı gelir, mü'minlerin yolundan başkasına uyup giderse, onu döndüğü o yolda bırakır ve cehenneme atarız. O ne kötü bir dönüş yeridir!" (Nisâ: 115)

Bu Âyette bahsedilen, “mü'minlerin yolu” ifadesi ile, Selef-i Sâlihîn'in üzerinde olduğu yol ile onlara güzellikle uyan mü'minlerin yolu kastedilmiştir. Bu tabir genel anlamı itibariyle, “Tüm Ümmet-i Muhammed'in Yolu” anlamında olmasına rağmen; bu yolun yolcularının, “Selef'in Yolu” üzerinde oldukları ve olmaları gerektikleri de vurgulanmıştır. Çünkü Peygamberimizin de bildirdiği gibi, Allah'ın Rasûlünün ümmetinin en hayırlısı, kendi asrındakilerdir. Bir topluluk olarak, onlar en hayırlı cemaattirler. Nitekim pek çokları, açık ya da işâreten, Allah ve Rasûlü tarafından henüz dünyada iken cennetle müjdelenmişlerdir.

Rabbimiz, İman, İslâm, Tevhîd ve Allah yolunda hayır yarışında önce olan, ilk öne geçen o insanlara uymamız gerektiğini bildirmektedir:

وَالسَّابِقُونَ الٌأَوَّلُونَ مِنَ الْمُهَاجِرِينَ وَالْأَنصَارِ وَالَّذِينَ اتَّبَعُوهُم بِإِحْسَانٍ رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ وَأَعَدَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِى تَحْتَهَا الْأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا أَبَدًا ذَلِكَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ

"İleriye geçen Muhâcir ve Ensâr ile onlara güzellikle ittibâ edenlerden (tâbiîlerden ve tüm mü’minlerden) Allah râzı olmuştur. Onlar da, O'ndan râzı olmuşlardır. Bunlar için orada ebediyyen kalmak üzere altından ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte bu, en büyük kurtuluştur." (Tevbe: 100)

Bu Âyette Rabbimiz öncelikle, Muhâcirîn ve Ensâr'ın öncü Müslümanlarından râzı olduğunu haber vermektedir. Sonra da onlara ihsân ile yani en güzel şekilde, misli misline ittibâ edenlerden yani tâbiînden râzı olduğunun müjdesini vermektedir. Allah’a iman eden, Rasûlün Sünnetine uyan, ashâb ve tâbiîn’e ihsân ile ittibâ eden bütün mü’minlerin durumu da böyledir.

Âyette geçen مِنَ الْمُهَاجِرِينَ وَالْأَنصَارِ “Muhâcirler’den ve Ensâr’dan” ifadesindeki harf-i cerr (مِنْ) “teb’îdıyye” yani “kısmîlik bildirmek” için de olabilir, “beyâniyye” de olabilir. Âyetteki “min” harf-i cerri “teb’îz” (kısmîlik) için olursa, sâbikîn-i evvelîn, Peygamberimize ilk andan itibaren yardım eden öncüler, Mekke’den Medîne’ye hicret edenler, kıbleteyn’e (iki kıbleye) namaz kılanlar ve Bedir savaşına iştirâk edenler veya Hudeybiye’de Rıdvân Bey’atinde bulunanlar olur. Rabbimiz, Bey’atü’r-Rıdvân’da bulunanlar hakkında şöyle buyurmuştur: “Andolsun ki ağacın altında sana bey’at ederlerken Allah o mü’minlerden râzı olmuştur…” (Fetih: 18)

Âyette geçen “min” cerr harfi, “beyâniyye” olursa, sâbikîn-ı evvelîn; Muhâcirlerle Ensâr’ın tamamı olur. Bu takdîrde anlam şöyle olur: “Sâbikîn-ı evvelîn olan Muhâcirler ve Ensâr’dan ibâret Muhammed’in bütün ashâbı ile kıyâmete kadar onlara ihsân ile ittibâ eden tüm mü’minlerden Allah râzı olmuştur. Onlar da O’ndan râzı olmuşlardır…” Bu özellikleri taşıyan mü’minler hem “radıyye” (râzı olan) hem de “merdıyye” (râzı olunan) makamındadırlar.

Âyetteki وَالْأَنصَارِ kelimesi مِنَ الْأَنصَارِ demektir ve kelimenin başındaki atıf harfi olan vâv (و) ile مِنَ الْمُهَاجِرِينَ üzerine ma’tûftur. الْأَنصَار kelimesinin, mübteda olan  السَّابِقُونَ kelimesi üzerine atfedilip merfû olarak okunması da teknik olarak mümkün olsa da, -Allah daha iyi bilir- doğrusu, ilk i’râb şeklidir ki, biz de Âyetin meâlini ilk i’râb şekline göre verdik. Bu Âyette haber السَّابِقُونَ ‘dur. Başındaki vâv harfi isti’nâfiyye’dir. Cümlenin haberi ise رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُمْ fiil cümlesidir. Haberi, fiil cümlesi olarak gelmiştir, mahallen merfû’dur. Daha sonra gelen atıf vâv’lı iki cümle de haber üzerine ma’tûftur.

Âyette geçen "...Güzellikle ittibâ edenler..." ifadesi lafız bakımından haber cümlesi olsa da, hüküm yönüyle inşâ'dır yani bu cümlede “taleb” anlamı vardır. Allah'ın emir, taleb ve tavsiyesi ise -delîl-i sârif veya karîne-i sârife olmadıkça- elbette vücûb (farziyyet)e delâlet eder. Âyet, “Öncü Müslümanlar olan Muhacirler'e ve Ensâr'a güzellikle uyanlardan Allah râzı olmuştur” derken; tâbiîn’in faziletine vurgu yapmasının yanında, tâbiîn’in Ashâb-ı Kirâm’a güzelce uyduğu gibi siz de o öncü Müslümanlara güzelce uyun” anlamında bir hüküm içermektedir.

45 √ SABAH VE AKŞAM OKUNACAK DUA:

Osman b. Affân radıyallâhu anh’tan rivâyet edildiğine göre, Rasûlullah aleyhisselâm şöyle buyurmuştur:

“Kim her günün sabah ve akşamında üç kere:

بِسْمِ اللّٰهِ الَّذِى لاَ يَضُرُّ مَعَ اسْمِهِ شَيْءٌ فِى الْأَرْضِ وَلاَ فِى السَّمَاءِ وَهُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ

‘Bismillâhi’llezî lâ yedurru mea’s’mihî şey’un fi’l-ardı ve lâ fi’s-semâi ve hüve’s-semîu’l-alîm’  (İsmi anıldığında, yerde ve gökteki hiçbir şeyin zarar vermeyeceği, her şeyi işiten ve bilen Allah’ın adıyla) derse, ona hiçbir şey zarar vermez.” (Tirmizî, Deavât, 13, H. No: 3388; Ebû Dâvûd, Edeb, 110, H. No: 5088; İbn-i Mâce, Duâ, 14, H. No: 3869)

Ebû Dâvûd’un rivâyetinde Hadîsin, “zarar vermez” bölümü şu şekilde gelmiştir:

“Kim bu duayı akşamleyin üç kere söylerse, ona o akşam sabaha kadar ansızın bir musibet isâbet etmez. Kim de bu duayı sabahleyin üç kere söylerse, o kimseye de akşama kadar ansızın bir musibet gelmez.” (Ebû Dâvûd, 5088)

AÇIKLAMA:

Hadîsin ravîlerinden Ebân b. Osman, râşid halîfelerden Hz. Osman’ın oğludur. Hz. Ebân bu Hadîsi, babası Hz. Osman’dan işitmiştir. Hadîse göre; bu duayı sabah okuyan kimse akşama kadar, akşam okuyan kimse de sabaha kadar ansızın gelebilecek belâ ve musibetlerden emin olur. Fakat bu duanın tesiri için sağlam bir iman ve sâlih bir niyet bulunmalıdır. O zaman bu duayı okuyanın malına ve canına yönelik ansızın bir belâ gelmez.

46 √ FARZ NAMAZLARDAN SONRA OKUNACAK DUA:

Muâz b. Cebel radıyallâhu anh’tan rivâyet edildiğine göre, Rasûlullah aleyhisselâm onun elini tuttu (diğer rivâyette, ‘elimi tuttu’) ve:

“Ey Muâz! Vallâhi, seni seviyorum” يَا مُعَاذُ وَاللّٰهِ إِنِّى لَأُحِبُّكَ dedi.

[“Ben de seni seviyorum ey Allah’ın Rasûlü”, فَقُلْتُ وَأَنَا أُحِبُّكَ يَا رَسُولَ اللّٰهِ dedim.] Bunun üzerine Rasûlullah aleyhisselâm şöyle buyurdu:

“Sana şunu tavsiye ediyorum ey Muâz! Her (farz) namazın sonunda فِى دُبُرِ كُلِّ صَلاَةٍ [diğer rivâyette, “her namazda” فِى كُلِّ صَلاَةٍ]:

اللّٰهُمَّ أَعِنِّى عَلَى ذِكْرِكَ وَشُكْرِكَ وَحُسْنِ عِبَادَتِكَ

‘Allahümme eınnî alâ zikrike ve şükrike ve husni ıbâdetik(e)’

(Allah’ım, Seni zikretmek, Sana şükretmek ve Sana güzelce ibâdet etmek üzere bana yardım et) demeyi sakın terk etme!” (Ebû Dâvûd, Vitr, 26, H. No: 1522; Nesâî, Sehv, 60, H. No: 1303)

AÇIKLAMA:

Bu Hadîsten, Hz. Muâz’ın fazileti anlaşılır. Rasûlullah aleyhisselâm, Muâz’a olan sevgisi nedeniyle ona bu samimi tavsiyeyi yapmıştır.

Farz namazların akabinde ve namazda selâm vermeden önce bu duayı okumak müstehabdır.

Müslümanın sevdiği kimseye, أَنَا أُحِبُّكَ “seni seviyorum”, وَاللّٰهِ إِنِّى لَأُحِبُّكَ “vallâhi seni seviyorum” veya إِنِّى أُحِبُّكَ فِى اللّٰهِ “seni Allah için seviyorum” diyerek, sevdiğini haber vermesi Sünnettir. Bu söze, وَأَنَا أُحِبُّكَ “ben de seni seviyorum” veya أَحَبَّكَ الَّذِى أَحْبَبْتَنِى لَهُ “beni kendisi/rızâsı için sevdiğin Allah da seni sevsin” (Ebû Dâvûd, 5125) diyerek karşılık verilir. Sevdiğini yemin ederek bildirmekte sakınca yoktur.

Hiçbir hayır yoktur ki, Rasûlullah onu ümmetine öğretmiş olmasın! Birbirlerini nasıl seveceklerini ve sevgilerinin nasıl artacağını bile.

47 √ OKUNMASI SÜNNET OLAN BİR DUA:

Abdullah b. Mes’ûd radıyallâhu anh’tan rivâyete göre, Rasûlullah aleyhisselâm şöyle dua ederdi:

اللّٰهُمَّ إِنِّى أَسْأَلُكَ الْهُدَى وَالتُّقَى وَالْعَفَافَ وَالْغِنَى

“Allah’ım, Sen’den hidâyet, takvâ, iffet ve zenginlik dilerim.” (Müslim, Zikr, 72, H. No: 2721; Tirmizî, Deavât, 73, H. No: 3489; İbn-i Mâce, Duâ, 2, H. No: 3832)

AÇIKLAMA:

İmam Nevevî rahımehullâh Hadîste geçen “afâf” (iffet) ve “ğın┠(zenginlik) kelimeleri hakkında şöyle demiştir:

أَمَّا الْعَفَافُ وَالْعِفَّةُ فَهُوَ التَّنَزُّهُ عَمَّا لَا يُبَاحُ وَالْكَفُّ عَنْهُ وَالْغِنَى هُنَا غِنَى النَّفْسِ وَالِاسْتِغْنَاءُ عَنِ النَّاسِ وَعَمَّا فِى أَيْدِيهِمْ

“Afâf ve iffet, mubâh olmayan şeylerden uzak durmak ve onlardan vazgeçmek demektir. Buradaki zenginlikten kasıt, nefis (gönül) zenginliği, insanlardan ve onların ellerinde bulunan (dünyalık mal) lardan müstağnî olmak, onlara ihtiyaç eğilimi duymamak demektir.” (el-Minhâc fî Şerhi Sahîh-i Müslim, Dâru İhyâi’t Türâsi’l Arabî, Beyrût, 17/41)

Ebû Hüreyre radıyallâhu anh’tan rivâyet edildiğine göre, Rasûlullah aleyhisselâm şöyle buyurmuştur:

لَيْسَ الْغِنَى عَنْ كَثْرَةِ الْعَرَضِ وَلَكِنَّ الْغِنَى غِنَى النَّفْسِ

“Zenginlik mal çokluğundan (çokluğu ile) değildir. Fakat asıl zenginlik, nefis (gönül) zenginliğidir (kanaattir).” (Buhârî, Rikâk, 15, H. No: 6446; Müslim, Zekât, 120, H. No: 1051; Tirmizî, Zühd, 40, H. No: 2373; İbn-i Mâce, Zühd, 9, H. No: 4137)

Zenginlik mal çokluğu ile değildir. Gerçek zenginlik gönül zenginliği, kanaatkârlık ve tok gözlülüktür. Varlıklı olanların çoğu, kendilerinden daha çok serveti bulunanlara bakıp, kendilerini hep fakir hissederler. Ve hırslıdırlar, cimridirler. Açgözlü kimseler daha çok zengin olmak için çalışırlarken, helâle ve harama dikkat etmezler. Onca varlıklarına rağmen, kalbi zengin olmayan kimselerin muhterisliği kendilerini -Allah’ın râzı olmadığı- âdî ve bayağı işlere düşürebilir. Haddizâtında bu, insanlar yanında da sevilmeyen, yerilen ve menfûr bir durumdur! Dolayısıyla asıl zengin, Allah’ın verdiği rızka kanaat edip hâline şükreden, başkalarının ellerindekine, yanlarındakine, kazandıklarına ve harcadıklarına göz dikmeyen, muhterislik ve hasetçilik yapmayan kimsedir. Bu aynı zamanda felâhtır, kurtuluştur.

Abdullah b. Amr b. Âs radıyallâhu anhumâ’dan rivâyete göre, Rasûlullah aleyhisselâm şöyle buyurmuştur:

قَدْ أَفْلَحَ مَنْ هُدِيَ إِلَى الْإِسْلاَمِ وَرُزِقَ الْكَفَافَ وَقَنِعَ بِهِ

“İslâm‘a hidâyet edilen, kendisine yetecek kadar rızık verilen ve buna kanaat eden kimse muhakkak felâh bulmuştur/kurtulmuştur.” (İbn-i Mâce, Zühd, 9, H. No: 4138)

Bu Hadîs; İslâm dinine hidâyet edilerek Allah’a ibâdet eden, ihtiyacına yetecek kadar kendisine helâl rızık verilen ve kanaatkâr olan mü’minin felâh bulduğunu beyan etmektedir. Başarı ve zafer mi istiyorsun? İşte zafer!

Ebû Hüreyre’nin rivâyetine göre, Peygamberimiz şöyle buyurmuştur:

اللّٰهُمَّ اجْعَلْ رِزْقَ اٰلِ مُحَمَّدٍ قُوتًا

“Allah’ım, Muhammed’in ev halkının rızkını geçinecek kadar kıl!” (Müslim, 1055; Tirmizî, 2361; İbn-i Mâce, 4139)

Hadîs, اللّٰهُمَّ ارْزُقْ اٰلَ مُحَمَّدٍ قُوتًا “Allah’ım, Muhammed ailesine geçinecek kadar rızık ver!” (Buhârî, 6460; Müslim, 1055c) biçiminde de gelmiştir.

Bu duadaki yetecek kadar rızkın anlamı; fakirlik sebebiyle dilencilik zilletine ve bolluk sebebiyle de şımarıklığa ve isyâna düşürmeyen rızık demektir. Bu durumdaki kimse ne fakir ne de zengin sayılır. İslâm’da zengin olmak yasak olmasa da, çok malın hesabının, yani nereden kazanılıp, nereye harcandığının veya harcanması gerekirken harcanmadığının yahut da harcanmaması gerekirken harcandığının hesabının büyük ve zor olacağı muhakkaktır. Tavsiye edilen ise, yeterli rızka kanaat edip; dünya serveti sebebiyle gönlü dünyaya bağlayıp da ölümü ve âhireti unutmamak ve Allah’a ibâdetten gâfil olmamaktır.

Rasûlullah’ın ailesinin de ashâbının da nasıl sâde ve mütevâzı bir hayat yaşadıkları, dünya nimetlerinden yani onun lezzetlerinden nasıl uzak durdukları, takvâ yolunda nasıl yarıştıkları ve yardımlaştıkları ma’lûmdur… Bilelim ki, dünyalıklara kendisini kaptıranlarda, dünya ve mal sevgisi ile ölüm korkusu artar; âhiret bilinci ise zayıflar… Buna vehn hastalığı denir! (Bkz: Ebû Dâvûd, 4297) İnsan ölümü ve âhireti neden sevmez? Dünyasını imar edip, âhiretini harap ettiği için!..

Yüce Allah’tan hidâyet, takvâ, iffet ve gönül zenginliği dileriz.

48 √ SABAH NAMAZINDAN SONRA OKUNACAK DUA:

Ümmü Seleme annemizden rivâyete göre, o şöyle demiştir:

"Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem, sabah namazını kılıp selâm verdiği zaman şöyle derdi:

اللّٰهُمَّ إِنِّى أَسْأَلُكَ عِلْمًا نَافِعًا وَرِزْقًا طَيِّبًا وَعَمَلاً مُتَقَبَّلاً

"Allah'ım! Senden faydalı ilim, temiz (helâl) rızık ve makbûl (kabul olunan) amel dilerim." (İbn Mâce, İkâmetu’s Salât, 32, H. No: 925; Müsned-i Ahmed b. Hanbel, Thk: Şuayb el-Arnaût, Âdil Mürşid vd., Müessesetü’r Risâle, 44/221)

AÇIKLAMA:

Faydalı ilimden maksat, amel edilen ilimdir. İlim, kendisiyle amel edildiğinde, muktezâsına uygun hareket edildiğinde “faydalı ilim” olacağı gibi; ilim sahibi de, ilmiyle amel ettiği sürece âlim sayılır. Faydalı ilim, dünya ve âhiret saâdetini temin eder. Dînî hayata gölge düşüren veya zarar veren dünyevî bilgiler ve entelektüel birikimler -Allah’ın rızâsına götürmediği veya mâni olduğu sürece- faydalı ilim sayılmaz! Faydalı ilme teşvîk ve fayda vermeyen ilimden sakındırma noktasında Allah Rasûlünden pek çok Hadîs vârid olmuştur. Bir tanesini zikredelim. Câbir’den rivâyet edilen Sahîh bir Hadîste Rasûlullah aleyhisselâm şöyle buyurmuştur:

سَلُوا اللّٰهَ عِلْمًا نَافِعًا وَتَعَوَّذُوا بِاللّٰهِ مِنْ عِلْمٍ لاَ يَنْفَعُ

“Allah’tan faydalı ilim isteyiniz ve fayda vermeyen ilimden Allah’a sığınınız.” (İbn-i Mâce, Duâ, 3, H. No: 3843)

Güzel rızıktan maksat, helâl rızıktır. Bu tabiri, dünyanın lezîz/lezzetli rızıklarına, yiyecek ve içeceklerine yorumlamak uzak ihtimâldir. Fakat burada dünya rızkı değil de âhiret rızkı kastedilmiş olursa o zaman rızk-ı tayyib ile lezzetli rızkın kastedilmiş olması mümkün olur.

49 √ SABAH-AKŞAM ÜÇER DEFA OKUMAK SÜNNET OLAN DUA:

Ca’fer b. Meymûn’dan rivâyet edildiğine göre, Abdurrahman b. Ebî Bekre, babasına: “Ey babacığım, her sabah seni:

اللّٰهُمَّ عَافِنِى فِى بَدَنِى اللّٰهُمَّ عَافِنِى فِى سَمْعِى اللّٰهُمَّ عَافِنِى فِى بَصَرِى لاَ إِلٰهَ إِلاَّ أَنْتَ

‘Allahümme âfinî fî bedenî, Allahümme âfinî fî sem’î, Allahümme âfinî fî basarî, lâ ilâhe illâ ente’

(Allah’ım, bedenimde âfiyet ver, kulağıma âfiyet ver, gözüme âfiyet ver. Senden başka hiçbir ilâh yoktur) diye dua ederken duyuyorum. Sabahleyin ve akşamleyin bu duayı üçer defa okuyorsun” diyerek bunun hikmetini sorduğunda babası: “Çünkü ben, Rasûlullah aleyhisselâm’ı bu duayı okurken işittim. Ben onun Sünnetine uymayı seviyorum” diye cevap verdi.

(Hadîsi Ebû Dâvûd’a nakleden iki hocasından biri olan) Abbâs b. Abdülazîm bu Hadîs-i Şerîfe şu sözleri de ilâve etmiştir: “Sen sabahleyin ve akşamleyin üçer defa:

اللّٰهُمَّ إِنِّى أَعُوذُ بِكَ مِنَ الْكُفْرِ وَالْفَقْرِ اللّٰهُمَّ إِنِّى أَعُوذُ بِكَ مِنْ عَذَابِ الْقَبْرِ لاَ إِلٰهَ إِلاَّ أَنْتَ

‘Allahümme innî eûzü bike mine’l-küfri ve’l-fakri, Allahümme innî eûzü bike min azâbi’l-kabri, lâ ilâhe illâ ente’

(Allah’ım, küfürden ve fakirlikten Sana sığınırım. Allah’ım, kabir azâbından Sana sığınırım. Senden başka ilâh yoktur) diyorsun ve Yüce Allah’a bu kelimelerle dua ediyorsun, (bunun hikmeti nedir?) diye sordum da bana: ‘Ben onun Sünnetine uymayı seviyorum (onun için böyle yapıyorum)’ cevabını verdi ve (sözlerine devam ederek) şöyle dedi: Rasûlullah, sıkıntıya düşenin duası şudur buyurdu:

اللّٰهُمَّ رَحْمَتَكَ أَرْجُو فَلاَ تَكِلْنِى إِلَى نَفْسِى طَرْفَةَ عَيْنٍ وَأَصْلِحْ لِى شَأْنِى كُلَّهُ لاَ إِلٰهَ إِلاَّ أَنْتَ

‘Allahümme rahmeteke ercû, felâ tekilnî ilâ nefsî tarfete aynin ve eslih lî şe’nî küllehû, lâ ilâhe illâ ente’

(Allah’ım! Senin rahmetini umuyorum, beni göz açıp kapayıncaya kadar bile nefsime bırakma, hâlimi tümüyle düzelt. Senden başka ilâh yoktur.)

Ebû Dâvûd dedi ki: Bu Hadîsi şeyhlerimden bazıları bana rivâyet ederlerken, arkadaşlarının rivâyetlerine daha başka kelimeler ekleyerek rivâyet ettiler. (Ebû Dâvûd, Edeb, 110, H. No: 5090; Amelü’l Yevmi ve’l Leyle, Nesâî, Müessesetü’r Risâle, No: 22, S: 146; Ayrıca Bkz: Tirmizî, Deavât, 67, H. No: 3480)

50 √ KULAĞIMIN, GÖZÜMÜN, DİLİMİN, KALBİMİN VE TENÂSÜL ORGANIMIN ŞERRİNDEN ALLAH’A SIĞINIRIM!

Şekel b. Humeyd’den rivâyete göre, şöyle demiştir: Nebî aleyhisselâm’a geldim ve şöyle dedim: Ey Allah’ın Rasûlü, bana bir sığınma duası öğret de onunla (Allah’a) sığınayım. Bunun üzerine Rasûlullah aleyhisselâm omzumdan tuttu ve şöyle dua et, buyurdu:

اللّٰهُمَّ إِنِّى أَعُوذُ بِكَ مِنْ شَرِّ سَمْعِى وَمِنْ شَرِّ بَصَرِى وَمِنْ شَرِّ لِسَانِى وَمِنْ شَرِّ قَلْبِى وَمِنْ شَرِّ مَنِيِّى

-Allahümme innî eûzü bike min şerri sem’î ve min şerri basarî ve min şerri lisânî ve min şerri kalbî ve min şerri meniyyî-

“Allah’ım! Kulağımın şerrinden, gözümün şerrinden, dilimin şerrinden, kalbimin şerrinden ve tenâsül organımın şerrinden Sana sığınırım.” (Tirmizî, Deavât, 75, H. No: 3492; Ebû Dâvûd, Vitr, 32, H. No: 1551; Bkz: Nesâî, İstiâze, 4, H. No: 5444; İstiâze, 10, H. No: 5455; İstiâze, 11, H. No: 5456; İstiâze, 28, H. No: 5484)

51 √ SADAKALARIN KABUL EDİLMEYECEĞİ ZAMAN GELMEDEN ÖNCE SADAKA VERİNİZ!

Hârise b. Vehb radıyallâhu anh şöyle demiştir: Rasûlullah aleyhisselâm’ı şöyle buyururken işittim:

تَصَدَّقُوا فَإِنَّهُ يَأْتِى عَلَيْكُمْ زَمَانٌ يَمْشِى الرَّجُلُ بِصَدَقَتِهِ، فَلاَ يَجِدُ مَنْ يَقْبَلُهَا يَقُولُ الرَّجُلُ لَوْ جِئْتَ بِهَا بِالْأَمْسِ لَقَبِلْتُهَا، فَأَمَّا الْيَوْمَ فَلاَ حَاجَةَ لِى بِهَا

“Sadaka veriniz. Çünkü öyle bir zaman gelecek ki, kişi elinde sadakasıyla dolaşacak, fakat sadakasını kabul edecek kimse bulamayacaktır. Sadaka vermek istediği kişi: ‘Eğer bunu dün getirseydin kabul ederdim, fakat bugün ona ihtiyacım yok’ diyecektir.” (Buhârî, Zekât, 9, H. No: 1411; Zekât, 16, H. No: 1424; Fiten, 25, H. No: 7120; Müslim, Zekât, 58, H. No: 1011; Nesâî, Zekât, 64, H. No: 2555)

Ebû Mûsâ radıyallâhu anh’tan rivâyete göre, Nebî aleyhisselâm şöyle buyurmuştur:

لَيَأْتِيَنَّ عَلَى النَّاسِ زَمَانٌ يَطُوفُ الرَّجُلُ فِيهِ بِالصَّدَقَةِ مِنَ الذَّهَبِ ثُمَّ لاَ يَجِدُ أَحَدًا يَأْخُذُهَا مِنْهُ وَيُرَى الرَّجُلُ الْوَاحِدُ يَتْبَعُهُ أَرْبَعُونَ امْرَأَةً يَلُذْنَ بِهِ مِنْ قِلَّةِ الرِّجَالِ وَكَثْرَةِ النِّسَاءِ

“İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki, o zamanda adam (vermek için) altın sadaka ile dolaşacak, sonra da o sadakayı kendisinden alacak bir kimseyi bulamayacaktır. Diğer yandan erkeklerin azlığı ve kadınların çokluğu sebebiyle kırk kadının, bir erkeğin himâyesine girdiği görülecektir." (Buhârî, Zekât, 9, H. No: 1414; Müslim, Zekât, 59, H. No: 1012)

AÇIKLAMA:

İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki, mallar çoğalıp taşacak, yeryüzü hazinelerini çıkaracak, yağmurlar yağacak, ırmaklar akacak ve araziler ekilmeyip ihmal edildiği ve su kaynaklarından sulanmadığı için yeryüzü çayır çimen hâline dönüşecektir. Yeryüzüne bereket verilecek, içindeki hazinelerini çıkaracak, sadaka ve zekât kabul edilmeyecektir. Bu hâdise, Hz. Îsâ’nın inmesinden ve Ye’cûc ve Me’cûc’ün helâkinden sonra olacaktır. O esnada insanların geleceğe dair emel ve umutları azalacak, kıyâmet yakınlaşmış olduğu için insanlar mal biriktirmeyecekler ve dünya işlerine aldırış etmeyeceklerdir. Mal çokluğu ve ihtiyaçsızlık nedeniyle zekât ve sadakalar ellerde kalacak, kimse kabul etmeyecektir.

Hadîste geçen “dolaşacak” (يَطُوفُ) tabiri, sadaka verecek kimsenin, sadakayı kabul edecek bir adam bulabilmek için insanlar arasında gidip geleceği anlamına gelmektedir.

Evet, bir kimse sadaka/zekât kabul edecek birini arıyor, kimse kabul etmediği için de, insanlar arasında dolaşıp duruyor, ama kendisine sadaka teklif edilen kimseler, ona ihtiyaçları olmadığını söylüyorlar. Hadîste zekât malı olarak altının zikredilmiş olması, mânâyı te’kîd içindir. Bu ifade şekli, o esnada değerli malların çok olacağı hususunda mübâlağa ifade eder.

Normal şartlarda, daha doğrusu dar ve zor zamanlarda ihtiyaç sahiplerine acınır ama bu tabloda sadakası kabul edilmeyene acınıyor değil mi? Aslında bu Hadîsler bizlere sadakaları geciktirmememiz gerektiğini öğütlemektedir.

Hadîste, وَيُرَى الرَّجُلُ الْوَاحِدُ يَتْبَعُهُ أَرْبَعُونَ امْرَأَةً يَلُذْنَ بِهِ مِنْ قِلَّةِ الرِّجَالِ وَكَثْرَةِ النِّسَاءِ “Erkeklerin azlığı ve kadınların da çokluğu nedeniyle bir tek erkeğin arkasından kırk kadının gittiği ve ona sığındığı görülecektir” buyurulmaktadır. Erkeklerin azalıp kadınların çoğalmasının sebebi, o dönemde çokça fitnelerin, savaşların, mücâdelelerin ve ölümlerin meydana gelecek olmasıdır. Nebî aleyhisselâm: وَيَكْثُرُ الْهَرْجُ “Ve herc (öldürmek) çoğalacak” buyurmaktadır. (Buhârî, 85, 1036, 6037, 7061; Müslim, 157d; Ebû Dâvûd, 4255; İbn-i Mâce, 4047, 4052) Bu hengâmede kadın nüfusu artacaktır. Kadınların bir tek erkeğe sığınması ise, erkeğin onların ihtiyaçlarını görüp, onları koruyup gözetmesi anlamındadır. Bu da, bir kabilenin tek erkek dışında bütün erkeklerinin ölüp de geriye sadece kadınların kalması durumuna benzer. İşte o kadınların tamamı o erkeğe sığınırlar. Böylece kimse o kadınlara zarar veremez. Yahut da fitne ve savaşlarda daha ziyâde erkeklerin ölmesi neticesinde kadınların, yakınlarından bir erkeğin gözetimine girmesini ifade eder. Bu yorum şeklinden de, uzak veya yakın akrabalığın değerinin zor zamanlarda nasıl daha iyi anlaşıldığı ve önemsendiği gerçeğini görmekteyiz.

Her türlü fitne, âfet, felâket ve helâketten Yüce Allah’a sığınırız.

52 √ İNSANLARI GÜLDÜRMEK İÇİN YALAN SÖYLEYEN KİMSEYE YAZIKLAR OLSUN!

Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdu:

وَيْلٌ لِلَّذِى يُحَدِّثُ فَيَكْذِبُ لِيُضْحِكَ بِهِ الْقَوْمَ وَيْلٌ لَهُ وَيْلٌ لَهُ

“Yazıklar olsun, sözleriyle insanları/toplumu güldürmek için konuşup da yalan söyleyen kimseye! Yazıklar olsun ona, yazıklar olsun ona!” (Ebû Dâvûd, Edeb, 88, H. No: 4990)

Hadîs-i Şerîf, Tirmizî’de ise şöyle geçmektedir:

وَيْلٌ لِلَّذِى يُحَدِّثُ بِالْحَدِيثِ لِيُضْحِكَ بِهِ الْقَوْمَ فَيَكْذِبُ وَيْلٌ لَهُ وَيْلٌ لَهُ

“Yazıklar olsun, insanları güldürmek için söz söyleyip de yalan söyleyen kimseye! Yazıklar olsun ona, yazıklar olsun ona!” (Tirmizî, Zühd, 10, H. No: 2315)

AÇIKLAMA:

Bu Hadîs-i Şerîf, insanları güldürmek maksadıyla yalan söylemenin günahının diğer yalanların günahından daha büyük olduğuna delâlet etmektedir. Çünkü Hadîsin metninde geçen “veyl” (وَيْلٌ) kelimesi âkıbeti son derece korkunç olan hâdiseler hakkında kullanılır.

53 √ ŞİRKE DÜŞMEKTEN KORKULDUĞUNDA YAPILAN DUA:

Ma’kıl b. Yesâr radıyallâhu anh şöyle demiştir: Ebû Bekr es-Sıddîk radıyallâhu anh ile birlikte Rasûlullah aleyhisselâm’ın yanına gittim. O şöyle buyurdu:

يَا أَبَا بَكْرٍ، لَلشِّرْكُ فِيكُمْ أَخْفَى مِنْ دَبِيبِ النَّمْلِ

“Ey Ebû Bekr! Şirk, sizin aranızda karıncanın kımıldamasından daha gizlidir.” Ebû Bekr radıyallâhu anh: “Şirk, Allah’la beraber başka bir ilâha ibâdet edeninki değil midir?” diye sordu da, Nebî aleyhisselâm:

وَالَّذِى نَفْسِى بِيَدِهِ، لَلشِّرْكُ أَخْفَى مِنْ دَبِيبِ النَّمْلِ، أَلاَ أَدُلُّكَ عَلَى شَيْءٍ إِذَا قُلْتَهُ ذَهَبَ عَنْكَ قَلِيلُهُ وَكَثِيرُهُ؟

“Nefsim elinde olan (Allah)’a kasem ederim ki, şirk karıncanın kımıldamasından daha gizlidir. Sana, söylediğinde senden küçüğünü de büyüğünü de giderecek bir şeyi göstereyim mi?” dedikten sonra şöyle buyurdu:

اللّٰهُمَّ إِنِّى أَعُوذُ بِكَ أَنْ أُشْرِكَ بِكَ وَأَنَا أَعْلَمُ، وَأَسْتَغْفِرُكَ لِمَا لاَ أَعْلَمُ

"’Allah'ım, bilerek Sana şirk koşmaktan Sana sığınırım. Bilmediğim şeylerden dolayı Sen’den mağfiret dilerim’ de.” (el-Edebu’l Müfred, İmam Buhârî, Thk: Muhammed Fuâd Abdulbâkî, el-Matbaatü’s Selefiyye, Kâhire, No: 716, S: 186; Bkz: Sahîhu’l Edebi’l Müfred, el-Elbânî, Mektebetü’d Delîl, No: 551, S: 266; Sahîhu’l Câmii’s Sağîr ve Ziyâdetüh, el-Elbânî, el-Mektebü’l İslâmî, Beyrût-Dimeşk, No: 3730, 3731, C: 1, S: 693, 694)

54 √ ÂCİZLİKTEN, TEMBELLİKTEN VE BAŞKA ŞEYLERDEN ALLAH’A SIĞINMA DUASI:

Enes b. Mâlik radıyallâhu anh’tan rivâyete göre, Rasûlullah aleyhisselâm şöyle dua ederdi:

اللّٰهُمَّ إنِّى أَعُوذُ بِكَ مِنَ العَجْزِ وَالكَسَلِ وَالجُبْنِ والهَرَمِ والبُخْلِ وأعُوذُ بِكَ مِنْ عَذَابِ القَبْرِ وأعوذُ بِكَ مِنْ فِتْنَةِ المَحْيَا وَالمَمَاتِ

“Allah’ım, âcizlikten, tembellikten, bunaklık derecesinde ihtiyarlıktan ve cimrilikten Sana sığınırım. Kabir azâbından Sana sığınırım. Hayatın ve ölümün fitnesinden Sana sığınırım.”

Bir rivâyette de şu ziyâde vardır:

وَضَلَعِ الدَّيْنِ وَغَلَبَةِ الرِّجَالِ

“Borç altında ezilmekten ve (kötü) insanların tasallutundan (Sana sığınırım).” (Riyâdu’s Sâlihîn, 1474; Hadîsin farklı lafızlarla rivâyetleri için Bkz: Buhârî, 2823, 2893, 5425, 6363, 6367, 6369; Müslim, 2706; Tirmizî, 3484; Ebû Dâvûd, 1540; Nesâî, 5448, 5449, 5450, 5452, 5453, 5459, 5476, 5489, 5503)

55 √ ALLAH’A SIĞINILMASI GEREKEN DÖRT ŞEY NEDİR?

Abdullah b. Ömer radıyallâhu anhumâ’dan rivâyete göre, o şöyle demiştir: Rasûlullah aleyhisselâm şöyle dua ederdi:

اللّٰهُمَّ إِنِّى أَعُوذُ بِكَ مِنْ قَلْبٍ لاَ يَخْشَعُ وَ [مِنْ] دُعَاءٍ لاَ يُسْمَعُ وَمِنْ نَفْسٍ لاَ تَشْبَعُ وَمِنْ عِلْمٍ لاَ يَنْفَعُ أَعُوذُ بِكَ مِنْ هٰؤُلاَءِ الْأَرْبَعِ

“Allah’ım, huşû duymayan (korkmayan) kalpten, kabul olunmayan duadan, doymayan (aç gözlü) nefisten ve faydasız ilimden Sana sığınırım. Bu dört şeyden Sana sığınırım.” (Tirmizî, Deavât, 69, H. No: 3482, Lafız Tirmizî’nindir, Köşeli parantez içindeki harf-i cerr Tirmizî’nin metninde yoktur; Hadîsin farklı rivâyetleri, takdîm ve te’hîrleri için Bkz: Müslim, Zikr, 73, H. No: 2722; Ebû Dâvûd, Vitr, 32, H. No: 1548; İbn-i Mâce, Mukaddime, 23, H. No: 250; Duâ, 2, H. No: 3837; Nesâî, İstiâze, 13, H. No: 5458; İstiâze, 18, H. No: 5467; İstiâze, 21, H. No: 5470; İstiâze, 64, H. No: 5536, 5537; İstiâze, 65, H. No: 5538)

56 √ SON TEŞEHHÜDDEN SONRA ALLAH’A SIĞINILACAK DÖRT ŞEY NEDİR?

Ebû Hüreyre radıyallâhu anh’tan rivâyete göre, Rasûlullah aleyhisselâm şöyle buyurmuştur: “Sizden biriniz teşehhüd getirdikten sonra şöyle diyerek dört husustan Allah’a sığınsın:

اللّٰهُمَّ إِنِّى أَعُوذُ بِكَ مِنْ عَذَابِ جَهَنَّمَ وَمِنْ عَذَابِ الْقَبْرِ وَمِنْ فِتْنَةِ الْمَحْيَا وَالْمَمَاتِ وَمِنْ شَرِّ فِتْنَةِ الْمَسِيحِ الدَّجَّالِ

‘Allah’ım, cehennem azâbından, kabir azâbından, hayatın ve ölümün fitnesinden ve Mesîh Deccâl’in fitnesinin şerrinden Sana sığınırım’ desin.” (Müslim, Mesâcid, 128, H. No: 588a; Bkz: Buhârî, Cenâiz, 87, H. No: 1377; Müslim, Mesâcid, 130-133, H. No: 588; Ebû Dâvûd, 186, H. No: 983; İbn-i Mâce, İkâmetü’s Salât, 26, H. No: 909; Nesâî, Sehv, 64, H. No: 1309)

İbn-i Abbâs’tan rivâyet edildiğine göre, Rasûlullah aleyhisselâm kendilerine Kur’ân’dan bir sûreyi öğretir gibi şu duayı öğretip şöyle derdi:

اللّٰهُمَّ إِنَّا نَعُوذُ بِكَ مِنْ عَذَابِ جَهَنَّمَ وَأَعُوذُ بِكَ مِنْ عَذَابِ الْقَبْرِ وَأَعُوذُ بِكَ مِنْ فِتْنَةِ الْمَسِيحِ الدَّجَّالِ وَأَعُوذُ بِكَ مِنْ فِتْنَةِ الْمَحْيَا وَالْمَمَاتِ

“Allah’ım, biz cehennem azâbından Sana sığınırız. Ben kabir azâbından Sana sığınırım. Ben Mesîh Deccâl’in fitnesinden Sana sığınırım. Ben hayatın ve ölümün fitnesinden Sana sığınırım, deyiniz.”

Müslim b. el-Haccâc dedi ki: Bana ulaştığına göre; Tâvûs, oğluna şöyle dedi: Namazında bu duaları yaptın mı? Oğlu: Hayır, dedi. Babası: O halde namazını iâde et, dedi. Çünkü Tâvûs bu Hadîsi üç ya da dört kişiden rivâyet etmiştir -yahut dediği gibidir-. (Müslim, Mesâcid, 134, H. No: 590; Bkz: Nesâî, 2063, 5512)

İbn-i Abbâs’tan rivâyete göre, Rasûlullah aleyhisselâm, ashâbına Kur’ân’dan bir sûre öğretir gibi şu duayı öğretirdi:

اللّٰهُمَّ إِنِّى أَعُوذُ بِكَ مِنْ عَذَابِ جَهَنَّمَ وَمِنْ عَذَابِ الْقَبْرِ وَأَعُوذُ بِكَ مِنْ فِتْنَةِ الْمَسِيحِ الدَّجَّالِ وَأَعُوذُ بِكَ مِنْ فِتْنَةِ الْمَحْيَا وَالْمَمَاتِ

“Allah’ım, cehennem azâbından ve kabir azâbından Sana sığınırım. Mesîh Deccâl’in fitnesinden Sana sığınırım. Hayatın ve ölümün fitnesinden Sana sığınırım.” (Tirmizî, Deavât, 27, H. No: 3494; Bkz: Ebû Dâvûd, Salât, 32, H. No: 1542; Nesâî, Cenâiz, 115, H. No: 2063; İstiâze, 50, H. No: 5512)

AÇIKLAMA:

Hadîste geçen; Rasûlullah’ın bu duayı, Kur’ân’dan bir sûre öğretir gibi öğretmesi ve Tâvûs’un da, bu duayı namazında okumayan oğluna, namazını iâde etmesini emretmesi, bu dua ile Allah’a sığınmanın te’kîd edildiğine ve son teşehhüdden sonra bu duayı okumanın çokça teşvîk edildiğine delildir. Tâvûs’un sözlerinin zâhirinden anlaşıldığına göre, o bu konudaki emrin vucûb (farziyyet) ifade ettiğini kabul etmiştir. Bu nedenle oğluna namazını iâde etmesini emretmiştir. Âlimlerin cumhûruna göre ise, namazda son teşehhüdden sonra bu duayı okumak vâcib (farz) değil, müstehabdır. Belki de Tâvûs bu duayı okumanın vâcib olduğuna inandığından dolayı değil de, böyle yaparak oğlunu terbiye etmek ve bu duanın onun kalbinde daha sağlam şekilde yer etmesini sağlamak maksadıyla böyle yapmış olabilir.

57 √ KOMŞUSU AÇKEN TOK YATAN BİZDEN DEĞİLDİR!

Enes b. Mâlik radıyallâhu anh’tan rivâyete göre, Rasûlullah aleyhisselâm şöyle buyurmuştur:

مَا اٰمَنَ بِى مَنْ بَاتَ شَبْعَانَ وَجَارُهُ جَائِعٌ إِلٰى جَنْبِهِ وَهُوَ يَعْلَمُ بِهِ

“Yanı başındaki komşusunun aç olduğunu bildiği halde tok olarak geceleyen kimse bana (kâmilen) iman etmemiştir.” (Müsned-i Ahmed, Thk: Şuayb el-Arnaût, Müessesetü’r Risâle, 8/486; el-Mu’cemu’l Kebîr, Taberânî, Mektebetü İbn-i Teymiyye, Kâhire, No: 751, 1/259; el-Müstedrek, Hâkim, Dâru’l Kütübi’l İlmiyye, Beyrût, 2/15; Mecmeu’z Zevâid, el-Heysemî, Dâru’l Kitâbi’l Arabî, Beyrût, 8/167; Feydu’l Kadîr, el-Münâvî, el-Mektebetü’t Ticâriyyetü’l Kübrâ, Mısır, No: 7771, 5/407; Silsiletü’l Ehâdîsi’s Sahîha, el-Elbânî, Mektebetü’l Meârif, 1/279; Sahîhu’l Câmii’s Sağîr ve Ziyâdetüh, el-Elbânî, el-Mektebü’l İslâmî, No: 5505, 2/967)

İbn-i Abbâs radıyallâhu anhumâ’dan rivâyete göre, Rasûlullah aleyhisselâm şöyle buyurmuştur:

لَيْسَ الْمُؤْمِنُ الَّذِى يَشْبَعُ وَجَارُهُ جَائِعٌ

“Komşusu açken doyan/tok olan (kâmil) mü’min değildir.” (el-Edebu’l Müfred, İmam Buhârî, No: 112, S: 39; Müsned-i Ahmed, 8/486; Mecmeu’z Zevâid, el-Heysemî, 8/167; Silsiletü’l Ehâdîsi’s Sahîha, No: 149, 1/278)

Kesin rivâyete delâlet etmeyen zayıf Hadîslerin edâsında kullanılan temrîd (التمريض) sıygası [رُوِيَ mechûl fiil kalıbı] ile Peygamberimizin şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir:

لَيْسَ مِنَّا مَنْ بَاتَ بَطِينًا وَجَارُهُ خَمِيصٌ وَمَنْ غَشَّنَا فَلَيْسَ مِنَّا

“Komşusu açken tok yatan/geceleyen bizden değildir. Bizi aldatan bizden (Sünnetimizden, ahlâkımızdan) değildir.” (Temhîdü’l Evâil fî Telhîsı’d Delâil, Ebû Bekr el-Bakıllânî el-Mâlikî v.403 h, Thk: Imâdüddîn Ahmed Haydar, Müessesetü’l Kütübi’s Sekâfiyye, Lübnân, 1/422)

AÇIKLAMA:

Komşusu aç, muhtâç ve bî-ilâç iken, bu durumlara aldırmadan, kendisi tıka basa yiyen, karnı tok ve sırtı pek olarak geceleyen ve gezip dolaşan kimse imanı kâmil bir mü’min değildir!

58 √ ÂHİR ZAMANDA DOĞRU MENHEC İŞLENEN BAZI AMELLERDEN DAHA HAYIRLIDIR:

İbn-i Mes’ûd radıyallâhu anh’ın şöyle dediği işitilmiştir:

إِنَّكُمْ فِى زَمَانٍ‏:‏ كَثِيرٌ فُقَهَاؤُهُ، قَلِيلٌ خُطَبَاؤُهُ، قَلِيلٌ سُؤَّالُهُ، كَثِيرٌ مُعْطُوهُ، الْعَمَلُ فِيهِ قَائِدٌ لِلْهَوَى‏.‏ وَسَيَأْتِى مِنْ بَعْدِكُمْ زَمَانٌ‏:‏ قَلِيلٌ فُقَهَاؤُهُ، كَثِيرٌ خُطَبَاؤُهُ، كَثِيرٌ سُؤَّالُهُ، قَلِيلٌ مُعْطُوهُ، الْهَوَى فِيهِ قَائِدٌ لِلْعَمَلِ، اعْلَمُوا أَنَّ حُسْنَ الْهَدْيِ، فِى اٰخِرِ الزَّمَانِ، خَيْرٌ مِنْ بَعْضِ الْعَمَلِ‏

“Siz öyle bir zamandasınız ki; fakîhleri (âlimleri) çok, hatipleri (hutbe okuyanları, konuşanları) az [kısa hutbe okur, uzun namaz kılarlar ve az konuşurlar], dilencileri az, (Allah yolunda) mal verenleri çoktur; bu zamanda işler nefis arzularını (hevâyı) idare eder (onlara hâkim olur). Fakat sizden sonra öyle bir zaman gelecek ki; fakîhleri (âlimleri) az, hatipleri (hutbe okuyanları, konuşanları) çok [kısa namaz kılar, hutbeyi çok uzatırlar ve çok konuşurlar], dilencileri çok, vericileri azdır; bu zamanda nefis arzusu (hevâ) işleri kumanda eder. Biliniz ki, âhir zamanda iyi hâl (doğru menhec) bazı amellerden (bir kısım ibâdetten) daha hayırlıdır.” (el-Edebu’l Müfred, İmam Buhârî, Kitâbu’l Akvâl, 341, بَابُ الْهَدْيِ وَالسَّمْتِ الْحَسَنِ “İyi Hâl ve Güzel Gidişat Bâbı”, H. No: 789)

İbn-i Mes’ûd’un, bizim açımızdan tüylerimizi diken diken eden bu uyarıcı sözünü daha iyi kavramak için kısaca şöyle de tercüme edebiliriz:

“Siz, fakîhleri çok-hatipleri az, dilencileri az-mal verenleri (infâk edenleri) çok olan bir zamandasınız. Bu zamanda amel (yapılan işler) hevâyı idâre eder. Fakat sizden sonra, fakîhleri az-hatipleri çok, dilencileri çok-mal verenleri az olan bir zaman gelecektir. O zamanda hevâ (nefsin arzuları) işleri kumanda eder. Biliniz ki, âhir zamanda güzel yol/doğru menhec bazı amellerden daha hayırlıdır.” (el-Edebu’l Müfred, No: 789)

59 √ SEYYİDܒL İSTİĞFÂR:

Şeddâd b. Evs’in rivâyeti ile İbn-i Büreyde’nin babasından rivâyetine göre, Nebî aleyhisselâm şöyle buyurmuştur: “Seyyidu’l istiğfâr (istiğfâr dualarının seyyidi/efendisi, en üstünü, en faziletlisi) şöyle demendir:

اللّٰهُمَّ أَنْتَ رَبِّى، لاَ إِلٰهَ إِلاَّ أَنْتَ، خَلَقْتَنِى وَأَنَا عَبْدُكَ، وَأَنَا عَلَى عَهْدِكَ وَوَعْدِكَ مَا اسْتَطَعْتُ، أَعُوذُ بِكَ مِنْ شَرِّ مَا صَنَعْتُ، أَبُوءُ لَكَ بِنِعْمَتِكَ عَلَىَّ وَأَبُوءُ لَكَ بِذَنْبِى، فَاغْفِرْ لِى، فَإِنَّهُ لاَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ إِلاَّ أَنْتَ

Okunuşu:

Allâhumme ente Rabbî lâ ilâhe illâ ente ĥalagtenî ve ene abduke ve ene alâ ahdike ve va’dike me’stetağtü. Eûzü bike min şerri mâ sana’tü. Ebû-u leke bi-ni’metike aleyye ve ebû-u leke bi-zenbî, fağfirlî, fe innehû lâ yağfiru’z-zünûbe illâ ente.

Anlamı:

“Allah’ım! Sen benim Rabbimsin. Senden başka (hak) ilâh yoktur. Beni Sen yarattın ve ben Senin kulunum. Ben gücüm yettiğince ahdin ve va’din üzereyim (Seninle yaptığımız ahde sâdık kalacağım ve va’dine ulaşmaya çalışacağım). Yaptıklarımın şerrinden Sana sığınırım. Bana ihsân ettiğin nimetlerini itiraf ederim, günahlarımı da itiraf ederim. Beni mağfiret eyle (bağışla), Şüphesiz günahları Senden başka mağfiret edecek kimse yoktur.”

Peygamberimiz buyurdu:

“Her kim, bu seyyidü’l istiğfâr’ı içeriğine gerçekten inanarak gündüz söyler de o gün akşam olmadan önce ölürse, o kimse cennet ehlinden olur. Her kim de, bu istiğfârı içeriğine iman ederek gece söyler de sabah olmadan önce ölürse, o kimse de cennet ehlinden olur.” (Buhârî, Deavât, 2, [6306]; Deavât, 16, [6323]; Tirmizî, Deavât, 15, [3393]; Ebû Dâvûd, Edeb, 110, [5070]; İbn-i Mâce, Duâ, 14, [3872]; Nesâî, İstiâze, 57, [5522])

60 √ KULAK ÇINLAMASI HAKKINDA VÂRİD OLAN HADÎS SAHÎH MİDİR?

Ebû Râfi’e dayandırılan bir rivâyette Rasûlullah aleyhisselâm’ın şöyle buyurduğu nakledilmiştir:

إِذَا طَنَّتْ أُذُنُ أَحَدِكُمْ فَلْيُصَلِّ عَلَيَّ وَلْيَقُلْ: ذَكَرَ اللّٰهُ بِخَيْرٍ مَنْ ذَكَرَنِى

“Sizden birinizin kulağı çınladığı zaman bana salât-ü selâm getirsin ve: ‘Beni hayırla ananı Allah da hayır ile ansın’ desin.”

Bu rivâyet şu lafızla da gelmiştir:

إِذَا طَنَّتْ أُذُنُ أَحَدِكُمْ فَلْيَذْكُرْنِى وَلْيُصَلِّ عَلَيَّ وَلْيَقُلْ: اللّٰهُمَّ اذْكُرْ بِخَيْرٍ مَنْ ذَكَرَنِى

“Birinizin kulağı çınladığı zaman beni ansın ve bana salât-ü selâm getirsin. Sonra da: ‘Allah’ım, beni hayırla yâd edeni hayırla yâd et’ desin”

İbnü’l Cevzî bu rivâyetin Rasûlullah hakkında uydurulmuş “mevdû’” bir söz olduğunu belirtir. (el-Mevdûât, Thk: Abdurrahman Muhammed Osman, el-Mektebetü’s Selefiyye, Riyâd, 3/76)

el-Aclûnî ise bu rivâyet hakkında; Taberânî, İbnü’s Sünnî, el-Harâitî ve diğerlerinin Ebû Râfi’den merfû’ olarak yaptıkları bu rivâyetin senedinin zayıf olduğunu, hatta el-Ukaylî’nin bu rivâyet hakkında “bunun aslı yoktur” (لَا أَصْلَ لَهُ) dediğini kaydeder (ed-Duafâu’l Kebîr, el-Ukaylî, Thk: Abdü’l-Mun’im Emîn Kal’acî, el-Mektebetü’l İlmiyye, Beyrût, 4/104). Daha sonra da ez-Zürkânî’nin, Taberânî’nin el-Mu’cemu’l Kebîr’indeki (Mektebetü İbn-i Teymiyye, Kâhire, 1/321, 322, No: 958) rivâyetinin isnâdının “Hasen” olduğunu söylediğini, İbn-i Huzeyme’nin de onu Sahîh’inde Ebû Râfi’den rivâyet ettiğini, bu rivâyetin “mevdû’/uydurma” olduğu görüşünden dolayı da İbnü’l Cevzî’nin tenkîd edildiğini ifade eder. (Bkz: Keşfu’l Hafâ, Mektebetü’l Kudsî, Kâhire, S: 103)

İmam Taberânî’nin rivâyet ettiği sözün senedinde Hıbbân b. Ali ve Muhammed b. Ubeydullah b. Ebî Râfi’ varken isnâdı nasıl Hasen olabilir?! İmam Heysemî, Mecmeu’z Zevâid’inde Hıbbân b. Ali’nin “zayıf” olduğunu söylemiştir. Nesâî ve başkalarına göre de Hıbbân b. Ali “zayıf” bir râvîdir (Mîzânü’l İ’tidâl, İmam Zehebî, Thk: Ali Muhammed el-Becâvî, Dârü’l Ma’rife, Beyrût, No: 1682, 1/449) Bazıları onun güvenilir olduğunu söylemiş, diğer bazıları da onu zayıf kabul etmiştir. (el-Câmi’ li-Şuabi’l Îmân, Beyhakî, Thk: Muhtâr Ahmed en-Nedvî, Mektebetü’r Rüşd, -Kitabın tahkîk kısmında-, 13/522)

İmam Zehebî, İmam Taberânî’nin rivâyet ettiği sözün senedinde bulunan diğer râvî olan Muhammed b. Ubeydullah b. Ebî Râfi’ hakkında Yahya b. Maîn’in “onun hadîsi muteber değildir” dediğini, Ebû Hâtim’in ise onun hakkında “Münkeru’l-Hadîs” dediğini ifade ettikten sonra, bu isnâdla da söz konusu hadîsin bâtıl olduğunu kaydetmiştir. (Bkz: Mîzânü’i İ’tidâl, No: 7904, 3/634, 635)

İmam Taberânî’nin rivâyeti olan hadîste birçok âlimin cerh ettiği bu iki râvînin aynı anda bulunduğuna dikkat edelim!

İmam Suyûtî yukarıdaki rivâyetin “uydurma” olduğunu söylemiştir. (el-Leâliu’l Mesnûa fi’l Ehâdîsi’l Mevdûa, Dâru’l Kütübi’l İlmiyye, Beyrût, 2/242)

İmam Şevkânî rahımehullâh da bu rivâyet hakkında “mevdû’” (uydurma) denildiğini kaydetmiştir. (el-Fevâidü’l Mecmûa fi’l Ehâdîsi’l Mevdûa, Dâru’l Kütübi’l İlmiyye, Lübnân, S: 224)

Molla Aliyyü’l Kârî ise, kulak çınlaması hakkında vârid olan bütün hadîslerin uydurma olduğunu söylemiştir. (el-Esrâru’l Merfûa fi’l Ahbâri’l Mevdûa -el-Ma’rûf bi’l Mevdûati’l Kübrâ- Thk: Muhammed Sabbâğ, Müessesetü’r Risâle, Beyrût, S: 441)

61 √ “BİZ, KUR’ÂN’I ÖĞRENMEDEN ÖNCE İMANI ÖĞRENDİK.”

Cündüb b. Abdullah radıyallâhu anh’tan rivâyete göre o şöyle demiştir:

كُنَّا مَعَ النَّبِيِّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَنَحْنُ فِتْيَانٌ حَزَاوِرَةٌ فَتَعَلَّمْنَا الْإِيمَانَ قَبْلَ أَنْ نَتَعَلَّمَ الْقُرْاٰنَ ثُمَّ تَعَلَّمْنَا الْقُرْاٰنَ فَازْدَدْنَا بِهِ إِيمَانًا

“Biz ergenlik çağında gençler iken Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem ile beraber bulunduk. Biz, Kur’ân’ı öğrenmeden önce imanı öğrendik. Ondan sonra Kur’ân’ı öğrendik. Bu sayede de imanımız arttı.” (İbn-i Mâce, Mukaddime, 9, No: 61; İbn-i Mâce bu Hadîsi, بَابٌ فِى الْإِيمَانِ “İman Hakkında Bâb” [İman Bâbı] başlığı altında getirmiştir; el-Mu’cemu’l Kebîr, Taberânî, Thk: Hamdî b. Abdülmecîd es-Selefî, Mektebetü İbn-i Teymiyye, Kâhire, No: 1678, 2/165; el-Îmân, İbn-i Mende, Thk: Ali b. Muhammed b. Nâsır el-Fakîhî, Müessesetü’r Risâle, Beyrût, 1406, No: 208, 2/370; Şuabu’l Îmân, Beyhakî, Thk: Abdü’l-Alî Abdülhamîd Hâmid, Mektebetü’r Rüşd, Riyâd, 1423, No: 50, 1/152; Şerhu Usûli İ’tikâdi Ehli’s Sünneti ve’l Cemâa, el-Lâlekâî, Tahrîc: M. Abdüsselâm Şâhîn, Dâru'l Kütübü'l İlmiyye, Beyrût, 1423, No: 1715, 2/40)

Taberânî’nin ve Beyhakî’nin rivâyetinde, فَإِنَّكُمُ الْيَوْمَ تَعَلَّمُونَ الْقُرْاٰنَ قَبْلَ الْإِيمَانِ “Oysa siz bugün imandan önce Kur’ân’ı öğreniyorsunuz” ziyâdesi vardır. (el-Mu’cemu’l Kebîr, 2/165; Şuabu’l Îmân, Beyhakî, 1/152)

AÇIKLAMALAR:

Bu Hadîs açık şekilde ta’lîm ve terbiyede önceliğin iman olması gerektiğine delildir. Özellikle günümüzde bazı hocaların ve grupların sahîh i’tikâdı öğrenmeden önce Kur’ân ve Hadîs meâlleri okunmasını tavsiye ettiklerini görmekteyiz. Bazı kimseler de beğendikleri yazarların kitaplarını okuyup tavsiye etmektedirler. Oysa İslâm akîdesinden habersiz kimse ister Kur’ân, ister Hadîs, isterse de herhangi bir kitap okusun; o okuduklarını kendi aklına, fikrine, düşüncesine, hevâ ve arzusuna yani bozuk akîdesine göre anlayacak ve yorumlayacaktır. Fakat metod olarak önce sahîh iman öğrenilse ve o imana uygun bir terbiyeye öncelik verilse, bu durumda Âyetler ve Hadîsler sahîh olarak kavranacaktır. Ashâbın ilim öğrenme yöntemi sahîh ve sağlam i’tikâda öncelik vermek, Âyetleri ve Hadîsleri de Allah Rasûlünün ta’lîm ve terbiyesi ile öğrenmektir. Ashâb, Rasûlün vefâtından sonra da bilmedikleri bir meseleyi ashâbın fakîhlerine yani Ehl-i Zikr’e sorup öğrenmişlerdir. Sonraki hayırlı iki nesil de bu minvâl üzere hareket etmiştir. Gerek ilk üç nesil, gerekse müctehidler, âlimler ve Ehl-i İslâm Âyetlere ve Hadîslere -günümüzde yaygın olduğu gibi- kafalarına göre zoraki felsefî anlamlar verme yoluna gitmemişlerdir. O halde Kur’ân ve Hadîs meâlciliği yapıp, nefsin arzularına uygun ama Allah ve Rasûlünün murâdına aykırı zoraki anlamlar uydurup Ümmet-i Muhammed’in dosdoğru yolundan sapmak yerine, Tevhîd akîdesini öğrenmeyi öncelemek, Kur’ân ve Sünneti de ehlinin tefsîr ve te’vîlleri ile anlamak gerekir. Yani Kur’ân ve Hadîs meâlciliği yerine, Kur’ân ve Sünneti ders hâline getirmeliyiz. Bu ders de sahîh akîdenin ta’lîm ve terbiyesi üzerine binâ edilmelidir. Unutmayalım, Tevhîd akîdesinden yüz çevrilerek Âyet okumak Allah’ı zikretmek değil, Allah’ın zikrinden gâfil olmaktır! Özellikle, Hadîste geçtiği gibi küçük yaştaki çocuklara ya da yaşı ne olursa olsun sahîh imanı bilmeyen kimselere Tevhîd’in öğretilmesi öncelenmelidir. Bu hassâsiyet, Âyet, Hadîs, ilmî mütâlaa vs. okumaları da bereketlendirecek, istifadeyi ve imanı artıracaktır. Aksi takdirde Kur’ân ve Hadîs okusa da, sahîh imanı bilmeyen ve Allah’a şirk koşan nesiller türeyecektir. Çoğu zaman görürsünüz; kimileri hâfız olmuştur, kimileri Kur’ân’ı birkaç kez okumuştur, kimileri Buhârî’yi, Müslim’i, Tirmizî’yi, hatta Kütüb-ü Sitte’nin bile tamamını okumuştur veya en azından Riyâzü’s Sâlihîn’i okumuştur ama maalesef ki İslâm akîdesinden habersizdir. Bu örneklerin çok olmasının nedeni, imanı öğrenmeden önce bilgilenmeye önem verilmesi ve insanları ilk olarak Tevhîd’e davet etme şuurunun zayıflamasıdır!

İnsan ne çabuk unutuyor; bütün peygamberlerin kavimlerini Allah’a imana ve ibâdete çağırıp, tâğûttan ve şirkten sakındırmak üzere gönderildiklerini… (Bkz: A'râf: 59, 65, 73, 85, Hûd: 50, 61, 84, Nahl: 36, Mü'minûn: 23) Bütün insanlara gönderilen Muhammed aleyhisselâm, insanların hidâyetlerini öylesine önemsiyor ve dert ediniyordu ki, nerede bir topluluk görse hemen yanlarına gidip: أَيُّهَا النَّاسُ قُولُوا: لاَ إِلٰهَ إِلاَّ اللّٰهُ تُفْلِحُوا “Ey insanlar! Lâ İlâhe İllallâh deyin, kurtulun!” diyordu. (Müsned-i İbn-i Ebî Şeybe [159/776-235/849], Thk: Ahmed b. Ferîd e-Mezîdî, Dâru’l Vatan, Riyâd, 1997, No: 822, 2/322; Müsned-i Ahmed b. Hanbel [164/780-241/855], Thk: Şuayb el-Arnaût, Müessesetü’r Risâle, No: 16023, 25/404, 405; el-Mefârîd an Rasûlillâh, Ebû Ya’lâ el-Mavsılî [210/826-307/919], Thk: Abdullah b. Yûsuf el-Cedî’, Mektebetü Dâri’l Aksâ, Kuveyt, 1405, No: 109, 1/108; el-Mu’cemu’l Kebîr, Taberânî [260/873-360/971], No: 4582, 5/61; el-İhsân fî Takrîbi Sahîh-i İbn-i Hıbbân [277/890-354/965], İbn-i Balabân’ın tertîbiyle, Thk: Şuayb el-Arnaût, Müessesetü’r Risâle, Beyrût, 1414, No: 6562, 14/517; el-Müstedrek, Hâkim [321/933-405/1014], Thk: Mustafa Abdülkâdir Atâ, Dâru’l Kütübi’l İlmiyye, Beyrût, 1411, No: 4219, 2/668; es-Sünenü’l Kübrâ, Beyhakî [384/994-458/1066], Thk: Mustafa Abdülkâdir Atâ, Dâru’l Kütübi’l İlmiyye, Beyrût, 1424, No: 11096, 6/34; Mecmeu’z Zevâid, Heysemî [735/1335-807/1405], Thk: Husâmüddîn el-Kudsî, Mektebetü’l Kudsî, Kâhire, 1414, No: 9831, 6/22)

Bilelim ki, Tevhîd yani sahîh iman olmadan hiçbir şeyin önemi yoktur! Allah’ın rızâsı, rahmeti, mağfireti, keremi ve lütfu Tevhîd’e bağlıdır. Bir kimse Tevhîd üzere ölürse Allah onu önünde veya sonunda mağfiret eder ve cennete girdirir. Ama her kim de şirk üzere ölürse o kimseyi ebediyyen cehennem azâbına mahkûm eder! Şirkten, küfürden, Allah’ın azâbından ve gazabından Rabbimizin rahmet ve mağfiretine sığınırız… İşte bu nedenle önce Tevhîd!

Hidâyet ve muvaffakiyet Allah’tandır.

62 √ BORCUN ÖDENMESİ İÇİN YAPILACAK DUA:

a) Ali radıyallâhu anh’tan rivâyete göre; (bir gün) kendisine bedelini ödediğinde özgürlüğüne kavuşmak üzere anlaşmalı (mükâteb) bir köle gelip: Ben borcumu ödemekten âciz kaldım, bana yardım et, dedi. Hz. Ali şu karşılığı verdi: Rasûlullah aleyhisselâm’ın bana öğrettiği bazı kelimeleri sana öğreteyim mi? (Bu duayı okumaya devam edersen,) Sebîr (ya da Sabîr) dağı kadar bile borcun olsa, Allah Teâlâ o borcu ödemeni kolaylaştırır:

اللّٰهُمَّ اكْفِنِى بِحَلاَلِكَ عَنْ حَرَامِكَ وَأَغْنِنِى بِفَضْلِكَ عَمَّنْ سِوَاكَ

“Allah’ım, bana helâlinle yetinip haram(lar)ından uzaklaşmayı, verdiklerinle yetinip başkalarına muhtaç olmamayı nasip eyle” diye dua et, demiştir. (Tirmizî, Deavât,11, No: 3563, Hadîs Hasen’dir.)

b) Yahyâ b. Saîd rahımehullâh’dan rivâyetle, ona ulaştığına göre Rasûlullah aleyhisselâm şöyle dua ederdi:

اللّٰهُمَّ فَالِقَ الْإِصْبَاحِ وَجَاعِلَ اللَّيْلِ سَكَنًا وَالشَّمْسِ وَالْقَمَرِ حُسْبَانًا اقْضِ عَنِّى الدَّيْنَ وَأَغْنِنِى مِنَ الْفَقْرِ وَأَمْتِعْنِى بِسَمْعِى وَبَصَرِى وَقُوَّتِى فِى سَبِيلِكَ

“Ey sabahı ortaya çıkarıp aydınlatan, geceyi istirâhate tahsîs eden, güneşi ve ayı belli bir hesâba göre idare eden Allah’ım! Borcumu ödeme imkânı ver, beni fakirlikten kurtar, kulağımı, gözümü ve kuvvetimi Senin yolunda faydalandır.” (Muvatta’, Kur’ân, 27, No: 499, Hadîs Mürsel’dir.)

63 √ MÜNÂKAŞAYI TERK ETMENİN FAZİLETİ VE GÜZEL AHLÂK:

Ebû Umâme el-Bâhilî radıyallâhu anh’tan rivâyet edildiğine göre, Rasûlullah aleyhisselâm şöyle buyurmuştur:

أَنَا زَعِيمٌ بِبَيْتٍ فِى رَبَضِ الْجَنَّةِ لِمَنْ تَرَكَ الْمِرَاءَ وَإِنْ كَانَ مُحِقًّا وَبِبَيْتٍ فِى وَسَطِ الْجَنَّةِ لِمَنْ تَرَكَ الْكَذِبَ وَإِنْ كَانَ مَازِحًا وَبِبَيْتٍ فِى أَعْلَى الْجَنَّةِ لِمَنْ حَسَّنَ خُلُقَهُ

“Ben, haklıyken bile münâkaşayı terk eden kimse için cennetin kenarında bir köşk verileceğine, şakayla bile olsa yalan söylemeyen kimse için cennetin ortasında bir köşk verileceğine, ahlâkını güzelleştiren kimse için de cennetin en yüksek yerinde bir köşk verileceğine kefîlim.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 7, No: 4800; Bkz: Tirmizî, Birr, 58, No: 1993; İbn-i Mâce, Mukaddime, 7, No: 51)

64 √ MÜKÂFÂTI ÇOK BÜYÜK OLAN ZİKİR:

a) Ebû Hüreyre radıyallâhu anh’tan rivâyet edildiğine göre, Rasûlullah aleyhisselâm şöyle buyurmuştur:

“Kim günde yüz defa:

لَا إِلٰهَ إِلَّا اللّٰهُ وَحْدَهُ لاَ شَرِيكَ لَهُ، لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ، وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌ

‘Lâ İlâhe İllallâhu vahdehû lâ şerîke leh, lehü’l mülkü ve lehü’l hamdü ve hüve alâ külli şey’in kadîr’ (Allah’tan başka hak ilâh yoktur. O tektir, ortağı yoktur. Mülk ancak O’nundur, hamd de O’na mahsustur. O her şeye kadîrdir) derse, on köle âzâd etmiş gibi sevap kazanır. Kendisine yüz sevap yazılır, yüz günahı silinir ve o gün akşama kadar (bu zikir) onun için şeytana karşı bir sığınak olur. Bu zikri daha fazla yapanlar hâriç, hiç kimse ondan daha faziletli bir amel yapmış olmaz.’

Ve yine buyurdu ki:

Her kim de günde yüz defa:

سُبْحَانَ اللّٰهِ وَبِحَمْدِهِ (SübhânAllâhi ve-bihamdih: Allah’ı hamdi ile noksanlıklardan tenzîh ederim) derse, günahları -denizin köpükleri kadar bile olsa- bağışlanır.” (Buhârî, Bed’u’l Halk, 11, No: 3293; Deavât, 64, No: 6403; Müslim, Zikr, 28, No: 2691; Tirmizî, Deavât, 60, No: 3468; İbn-i Mâce, Edeb, 54, No: 3798; Muvatta’, Kur’ân, 20, No: 492)

b) Ebû Eyyûb el-Ensârî radıyallâhu anh’tan rivâyete göre, Rasûlullah aleyhisselâm şöyle buyurmuştur:

“Kim günde on defa:

‘Lâ İlâhe İllallâhu vahdehû lâ şerîke leh, lehü’l mülkü ve lehü’l hamdü ve hüve alâ külli şey’in kadîr’ derse, Hz. İsmâîl’in evlâdından (soyundan) dört kişiyi özgürlüğüne kavuşturmuş gibi sevap kazanır.” (Buhârî, Deavât, 64, No: 6404; Müslim, Zikr, 29, No: 2693; Tirmizî, Deavât, 103, No: 3553)

AÇIKLAMALAR:

Bu tehlîl ne zaman okunabilir?

1- Her farz namazdan sonra 1 kere,

2- Her namazdan sonra 3 kere,

3- Sabah namazından sonra diz çökmüş halde kimseyle konuşmadan 10 kere,

4- Sabah namazından sonra veya gün boyu akşama kadar 100 kere.

5- Güneş battıktan sonra 10 kere,

6- Çarşıya girerken 1 kere.

Bu tehlîl, İmam Nevevî rahımehullâh’ın da belirttiği gibi, 10’dan ve 100’den daha fazla söylenirse, Hadîslerde va’dedilen ecirlerden başka, ayrıca mükâfât elde edilir. Hepsini bir anda söyleme zorunluluğu yoktur; bir kısmını günün evvelinde bir kısmını günün sonunda, bir kısmını bir yerde bir kısmını da başka bir yerde söylemek câizdir. Ama efdal olan, sabah namazından sonra hepsini bir anda söylemektir. Çünkü bu durumda okunan bu zikirler, okuyan için şeytana karşı o gün bir koruma ve İlâhî bir himâye olur. Her gün yüz kere okumayanlar, hiç değilse on kere okumalıdır. Bu zor değildir, çünkü zaten her gün beş vakit namazın ardından bu zikri birer kere yapmaktayız (Buhârî, 844, 6330, 6615, 7292). Bu sayıyı gün içinde ona tamamlamak hiç de zor değildir. Rasûlullah’ın namazlardan sonra bu duayı üç kez (Buhârî, 6473) söylediğine dair sahîh rivâyet olduğunu da düşünürsek, sadece namazlardan sonra okumakla bile 10 sayısına ulaşılır, hatta bu sayı geçilir. Bu zikrin, bildirilen adedini geçmek, namazların rek’at sayılarını aşmakla amelin bâtıl olduğu türden bir sınırı aşma değildir. Yani burada sayı aşılınca va’dedilen ecirden mahrûm olunmaz. Bilakis bu tür Hadîslerde Allah’ı daha çok zikretmeye teşvîk vardır. Fazladan olan her zikrin ayrıca bir ecri ve fazileti bulunmaktadır. Fakat gün içinde okunacak bu duayı en az 10 sayısına ya da 100 sayısına tamamlama konusunda Hadîslerde va’dedilen ecirlerin حَتَّى يُمْسِيَ “akşama kadar” kaydına bağlı olduğunu unutmayalım. Ama bu durum, akşamdan sonra bu zikre devam edilmeyeceği anlamına gelmez. Bu kayd sadece mezkûr Hadîste va’dedilen ecirlerle alâkalıdır.

Bu tehlîl’i güneş battıktan sonra on defa okuyan kimse için; Yüce Allah’ın o kimseyi sabaha kadar şeytandan koruyacak silahlı koruyucular göndereceği, kendisine on sevap yazılıp, on günahının silineceği ve okuduğu bu zikrin on mü’min köleyi özgürlüğüne kavuşturma sevabına denk olacağı müjdesini veren Hasen Hadîs de bulunmaktadır. (Tirmizî, Deavât, 98, No: 3534)

Ayrıca başka bir Hasen Hadîste; bu tehlîl’i, - لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُifadesinden sonra يُحْيِى وَيُمِيتُ وَهُوَ حَيٌّ لاَ يَمُوتُ بِيَدِهِ الْخَيْرُ ziyâdesiyle- çarşıya girince okuyan kimseye bir milyon sevap yazılacağı, bir milyon günahının silineceği, derecesinin bir milyon kere yükseltileceği, [diğer rivâyette ise, üçüncü mükâfât olarak] Allah’ın kendisine cennette bir köşk inşâ edeceği rivâyet edilmiştir. (Tirmizî, Deavât, 36, [3428, 3429]; İbn-i Mâce, Ticârât, 40, [2235]; Dârimî, No: 2896, S: 646; el-Müstedrek, Hâkim, No: 1974-1976, 1/722, 723; Sahîhu Süneni’t Tirmizî, 3/411; Sahîhu Sünen-i İbn-i Mâce, 2/231, 232)

65 √ ÇOCUĞU OLANI TEBRÎK ETMEK VE TEBRÎĞE KARŞILIK VERMEK:

Çocuğu doğan bir adamı tebrîk etmek müstehabdır. Hz. Hüseyin radıyallâhu anh’ın bir adama öğrettiği tebrîk ile tebrîkte bulunmak müstehabdır. Adama demişti ki: Tebrîğinde şöyle söyle:

بَارَكَ اللّٰهُ لَكَ فِى الْمَوْهُوبِ لَكَ، وَشَكَرْتَ الْوَاهِبَ، وَبَلَغَ أَشُدَّهُ وَرُزِقْتَ بِرَّهُ

“Sana bağışlanan (bu çocuğu) Allah sana mübârek kılsın. Onu veren (Allah’a) şükredesin. (Çocuğun) erginlik çağına ulaşsın ve onun iyiliğiyle rızıklandırılasın.”

Böyle tebrîkte bulunana şöyle karşılık vermek müstehabdır:

بَارَكَ اللّٰهُ لَكَ، وَبَارَكَ عَلَيْكَ، وَجَزَاكَ اللّٰهُ خَيْرًا، وَرَزَقَكَ اللّٰهُ مِثْلَهُ، وَأَجْزَلَ ثَوَابَكَ

“Allah sana da bereket versin. Üzerine bereket indirsin. Allah seni hayırla mükâfâtlandırsın. Allah seni de bunun bir benzeri ile rızıklandırsın ve sevabını çoğaltsın.” (el-Ezkâr, en-Nevevî, Dâru İbn-i Kesîr, S: 453; Tuhfetü’l Mevlûd, İbn-i Kayyım el-Cevziyye, Dâru Âlemi’l Fevâid, S: 34, 35; Şerhu Hısni’l Müslim, Saîd el-Kahtânî, Şerh: Mecdî Abdülvehhâb el-Ahmed, Matbaatü Sefîr, Riyâd, S: 233)

AÇIKLAMALAR:

Rabbimiz meâlen buyurmaktadır:

“Bir de onlar Allah’a kızlar isnâd ederler. Hâşâ, O münezzehtir. Hâlbuki candan arzuladıklarını (erkek çocuklarını) da kendileri için isterler. Onlardan birine kız çocuğu müjdesi verilince, kendisi pek öfkeli olarak yüzü simsiyah kesilir. Kendisine verilen kötü müjdeden ötürü kavminden gizlenir. Aşağılanmayı göze alarak onu (o doğan kız çocuğunu) alıkoysun mu, yoksa onu diri diri toprağa mı gömsün? (Şaşırıp kalır). Bak, verdikleri hüküm ne kadar kötüdür!” (Nahl: 57-59)

Câhiliyye döneminde müşrikler sadece erkek çocuğu dünyaya geldiği zaman tebrîk ederler, kız çocukları sebebiyle tebrîkleşmezlerdi. Tam aksine kız çocukları doğduğunda değil, onlar vefât ettiğinde ve -rızık endişesiyle- onları toprağa gömdüklerinde tebrîkleşirlerdi. Müşrikler öyle bir kafa yapısına sahiptirler ki, kendileri için kız çocuklarını aşağılık bir durum kabul etmelerine rağmen, Allah’a kızlar isnâd etmekte hiç tereddüt etmezler. Onların “Allah’a kızlar isnâd etme şirkleri” Allah’a ne kadar az değer verdiklerini göstermektedir.

İslâm’a göre ise, kız evlat ile erkek evlat arasında fark yoktur. İkisi de göz aydınlığıdır. Her ikisi için de tebrîkte bulunulur ve dua edilir. Bir kimsenin ister kızı olsun, isterse de oğlu olsun, cinsiyetinin hiç önemi yoktur, önemli olan, ebeveynine hayırlı bir evlat, Allah’a teslim olmuş bir kul, Rasûle lâyık bir ümmet ve insanlığa faydalı bir kimse olmasıdır. Duada geçtiği gibi, önemli olan, -maddiyat değil- evladın -Şer’î anlamda- iyiliği ile rızıklanmaktır. Çocuk berekettir ve yeryüzündeki her canlının rızkı ayrıdır ve Allah’a aittir. Dolayısıyla ekonomik kaygılarla kız olsun, erkek olsun, çocukların kürtaj vb. yöntemlerle öldürülmeleri ilk câhiliyyedeki müşriklerin âdet ve amellerindendir! Kıyâmet gününde insanlar arasında görülecek ilk dava, kan davaları olacaktır. Allah’ın verdiği bir cana kıymak, kulun kula karşı işleyebileceği en büyük kul hakkıdır. Âyette geçtiği gibi, haksız yere bir nefsi katletmek bütün insanları katletmek gibidir. (Bkz: Mâide: 32) Kim de kasden bir mü’mini öldürürse, onun cezası içinde ebedî kalmak üzere cehennemdir, Allah ona gazap etmiştir, lânet etmiştir ve o kimse için büyük bir azap hazırlamıştır. (Bkz: Nisâ: 93)

Her kim haksız yere yeryüzünde kan dökmeyi helâl sayarak öldürürse, kâfir olarak ebedî cehenneme gider. Helâl saymadan bir mü’mini öldürürse de cehennemde tek başına azap görmesi için kendisine ayırılmış bir hücrede çok uzun zamanlar azap görür. Allah’ın bu kimseler için hazırladığı azâbın büyüklüğünün yanında, Allah’ın gazabına ve lânetine uğramış kimselerin hâli nasıl olur? Gerek Nisâ Sûresinin 93. Âyetinin ve gerekse de Mâide Sûresinin 32. Âyetinin tefsîrini iyi kavramak gerekir. Bu Âyetleri güzelce anlayan ve iman eden bir kimse, öldürmenin değil, yaşatmanın amaç olması gerektiğini anlar!

66 √ “BİR MܒMİNDE CİMRİLİK VE KÖTÜ AHLÂK HASLETLERİ BİR ARADA BULUNMAZ” HADÎSİNİN TAHRÎC VE TAHKÎK YÖNÜNDEN İNCELEMESİ:

Ebû Saîd el-Hudrî radıyallâhu anh’tan rivâyete göre Rasûlullah aleyhisselâm şöyle buyurmuştur:

خَصْلَتَانِ لاَ تَجْتَمِعَانِ فِى مُؤْمِنٍ الْبُخْلُ وَسُوءُ الْخُلُقِ

“İki haslet vardır ki, mü’min bir kimsede bir arada bulunmaz: Cimrilik ve kötü ahlâk.”

TAHRÎC: el-Edebu’l Müfred, İmam Buhârî, el-Matbaatü’s Selefiyye, Kâhire, 1375, No: 282, S: 80; Tirmizî, Birr, 41, No: 1962; Daîfu Süneni’t Tirmizî, el-Elbânî, Mektebetü’l Meârif, Riyâd, 1420/2000, S: 186; Silsiletü’l Ehâdîsi’d Daîfe, el-Elbânî, Mektebetü’l Meârif, Riyâd, 1408/1988, No: 1119, 3/245; Hadîsin senedi zayıftır.

TAHKÎK: Hadîsin râvîlerinden olan Sadaka b. Mûsâ (صدقة بن موسى) seyyiu’l-hıfz’dır, yani hıfzı, ezberi kötüdür. O sû-i hıfzı yani unutma sonucu sık sık yanılan bir kimse olması sebebiyle rivâyeti zayıftır. Münâvî Feydu’l Kadîr’inde onun zayıf olduğunu söylemiştir. Yahyâ b. Maîn ve Hâfız el-Münzirî de onun zayıf olduğunu ifade etmişlerdir. İbn-i Hacer de Takrîbu’t Tehzîb’inde Sadaka b. Mûsâ’nun “sadûk” (son derece doğru) ama “evhâmları olan biri” olduğunu söylemiştir. Bu tür râvîler için “sâdıktır ama bir takım evhamları vardır” anlamında “sadûkun lehu evhâm” (صدوق له أوهام) veya “sâdıktır ama fıfzı/ezberi/hâfızası kötüdür” anlamında “sadûkun seyyiu’l-hıfz” (صدوق سيئ الحفظ) tabirleri kullanılır. Hadîs Usûlü açısından bu tür kimseler normalde güvenilirdirler, adâlet vasfına sahiptirler ama zapt yönünden kusurlu oldukları için rivâyetleri zayıf kabul edilir.

67 √ SAHÂBENİN RASÛLULLAH’A BEY’ATİ VE NASİHATİN ÖNEMİ:

a) Cerîr radıyallâhu anh şöyle demiştir:

بَايَعْتُ رَسُولَ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ عَلَى إِقَامِ الصَّلاَةِ وَإِيتَاءِ الزَّكَاةِ وَالنُّصْحِ لِكُلِّ مُسْلِمٍ

“Rasûlullah aleyhisselâm’a, namazı dosdoğru kılmak, zekâtı vermek ve her Müslüman’a (samimi alarak) nasihat etmek şartı ile bey’at ettim.” (Müslim, Îmân, 97, No: 56; Tirmizî, Birr, 17, No: 1925; Nesâî, Bey’at, 17, No: 4175, 4176; Dârimî, Buyû’, 9; Hadîsin anlamı Müslim’e göredir. Nesâî’de dördüncü bir şart olarak “müşrikleri terk etmek” ifadesi yer almaktadır.)

b) Cerir radıyallâhu anh şöyle demiştir:

Rasûlullah aleyhisselâm bey’at alırken onun yanına geldim ve şöyle dedim: “Ey Allah'ın Rasûlü! Uzat elini sana bey’at edeceğim, gereken şartları da söyle ona göre bey’at edeyim. Sen bunu daha iyi bilirsin.”

Bunun üzerine şöyle buyurdu:

أُبَايِعُكَ عَلَى أَنْ تَعْبُدَ اللّٰهَ وَتُقِيمَ الصَّلاَةَ وَتُؤْتِيَ الزَّكَاةَ وَتُنَاصِحَ الْمُسْلِمِينَ وَتُفَارِقَ الْمُشْرِكِينَ

“Allah’a ibâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı vermen, Müslümanlara karşı (samimiyetle) nasihat etmen ve müşrikleri terk etmen hususunda seninle bey’at ediyorum (bey’atini kabul ediyorum).” (Nesâî, Bey’at, 17, No: 4177)

c) Ubâde b. Sâmit radıyallâhu anh’tan rivâyete göre şöyle demiştir:

Ben (Akabe gecesinde bey’at eden) bir topluluğun içinde Rasûlullah aleyhisselâm ile bey’at ettim.

Rasûlullah aleyhisselâm şöyle buyurdu:

أُبَايِعُكُمْ عَلَى أَنْ لاَ تُشْرِكُوا بِاللّٰهِ شَيْئًا، وَلاَ تَسْرِقُوا، وَلاَ تَزْنُوا، وَلاَ تَقْتُلُوا أَوْلاَدَكُمْ، وَلاَ تَأْتُوا بِبُهْتَانٍ تَفْتَرُونَهُ بَيْنَ أَيْدِيكُمْ وَأَرْجُلِكُمْ وَلاَ تَعْصُونِى فِى مَعْرُوفٍ، فَمَنْ وَفَى مِنْكُمْ فَأَجْرُهُ عَلَى اللّٰهِ، وَمَنْ أَصَابَ مِنْ ذَلِكَ شَيْئًا فَأُخِذَ بِهِ فِى الدُّنْيَا فَهْوَ لَهُ كَفَّارَةٌ وَطَهُورٌ، وَمَنْ سَتَرَهُ اللّٰهُ فَذَلِكَ إِلَى اللّٰهِ إِنْ شَاءَ عَذَّبَهُ وَإِنْ شَاءَ غَفَرَ لَهُ

“Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamanız, hırsızlık yapmamanız, zinâ etmemeniz, çocuklarınızı öldürmemeniz, elleriniz ve ayaklarınız arasında (kendiliğinizden) bir iftirâ uydurup getirmemeniz, hiçbir ma’rûf işte bana isyân etmemeniz şartları üzerinde sizlerle bey’at ediyorum. Sizden kim bunları tam olarak yerine getirirse (ahdine vefâ gösterirse), onun ecrini vermek Allah’a aittir. Kim de bu suçlardan birini yapar da, ondan dolayı dünyada yakalanıp, cezalandırılacak olursa, bu ceza onun için bir keffârettir ve günah temizleyicidir. Kim de bunlardan birini yapıp da yaptığı fiili Allah Teâlâ gizlerse, onun bu işi Allah’a kalmıştır. Allah dilerse onu azap eder, dilerse onu mağfiret eder.” (Buhârî, Tevhîd, 31, No: 7468; Müslim, Hudûd, 10, No: 1709; Nesâî, Bey’at, 17, No: 4178; Dârimî, Siyer, 17; Hadîsin anlamı Buhârî’ye göredir.)

68 √ SABAH VE AKŞAM OKUNACAK DUALAR:

Ebû Hüreyre radıyallâhu anh’tan rivâyet edildiğine göre, Nebî aleyhisselâm sabahladığı zaman şöyle dua derdi:

اللّٰهُمَّ بِكَ أَصْبَحْنَا وَبِكَ أَمْسَيْنَا وَبِكَ نَحْيَا وَبِكَ نَمُوتُ وَإِلَيْكَ النُّشُورُ

“Allah’ım, ancak Senin izin ve yardımınla sabaha çıktık ve Senin izin ve yardımınla akşama ulaştık. Ancak Senin yardımınla yaşar, Senin yardımınla ölürüz. (Diriliş sonrası) dönüş de ancak Sanadır.”

Akşamladığı zaman ise şöyle derdi:

اللّٰهُمَّ بِكَ أَمْسَيْنَا وَبِكَ نَحْيَا وَبِكَ نَمُوتُ وَإِلَيْكَ النُّشُورُ

“Allah’ım, ancak Senin yardımınla akşamladık. Yalnızca Senin yardımınla yaşar, Senin yardımınla ölürüz. Dönüş de ancak Sanadır.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 110, No: 5068; Riyâdu’s Sâlihîn, İmam Nevevî, No: 1453; el-Ezkâr, İmam Nevevî, Dâru’l Mellâh, S: 63; Bkz: Tirmizî, Deavât, 13, No: 3391; İbn-i Mâce, Duâ, 14, No: 3868; el-Edebu’l Müfred, No: 1199; Amelü’l Yevm ve’l Leyle, Nesâî, Müessesetü’r Risâle, S: 138, 378-379)

NOT:

Sabaha çıkınca okunacak dua:

اللّٰهُمَّ بِكَ أَصْبَحْنَا وَبِكَ أَمْسَيْنَا وَبِكَ نَحْيَا وَبِكَ نَمُوتُ وَإِلَيْكَ الْمَصِيرُ (Tirmizî, 3391) biçiminde de gelmiştir.

Akşama erişince okunacak dua ise:

اللّٰهُمَّ بِكَ أَمْسَيْنَا، وَبِكَ أَصْبَحْنَا، وَبِكَ نَحْيَا، وَبِكَ نَمُوتُ، وَإِلَيْكَ الْمَصِيرُ‏ (İbn-i Mâce, 3868; el-Edebu’l Müfred, 1199) ve اللّٰهُمَّ بِكَ أَمْسَيْنَا وَبِكَ أَصْبَحْنَا وَبِكَ نَحْيَا وَبِكَ نَمُوتُ وَإِلَيْكَ النُّشُورُ (Tirmizî, 3391; Amelü’l Yevm ve’l Leyle, S: 378) biçimlerinde de gelmiştir.

69 √ ÖDEMEMEK NİYETİYLE BORÇLANMAK!

Suheybu’l Hayr radıyallâhu anh’tan rivâyete göre, Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdu:

أَيُّمَا رَجُلٍ تَدَيَّنَ دَيْنًا، وَهُوَ مُجْمِعٌ أَنْ لَا يُوَفِّيَهُ إِيَّاهُ، لَقِيَ اللَّهَ سَارِقًا

“Herhangi bir kişi (geri) vermemek niyetiyle bir borç alırsa, Allah’ın huzuruna hırsız olarak çıkar.” (İbn-i Mâce, Sadakât, 11, No: 2410, Hadîsin isnâdı Hasen-Sahîh’tir.)

Rabbimiz Teâlâ buyurdu:

وَالَّذِينَ هُمْ لِأَمَانَاتِهِمْ وَعَهْدِهِمْ رَاعُونَ

“Onlar (o mü’minler) emânetlerine ve ahitlerine riâyet ederler.” (Mü’minûn: 8, Meâric: 32)

70 √ ALLAH’IN SIFATLARI HUSUSUNDA SELEF’İN MEZHEBİ:

Muhammed b. el-Hasen eş-Şeybânî (İmam Muhammed) rahımehullâh şöyle demiştir:

اتَّفَقَ الْفُقَهَاءُ كُلُّهُمْ مِنَ الْمَشْرِقِ إِلَى الْمَغْرِبِ عَلَى الْإِيمَانِ بِالْقُرْاٰنِ وَالْأَحَادِيثِ الَّتِى جَاءَ بِهَا الثِّقَاتُ عَنْ رَسُولِ اَللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فِى صِفَةِ الرَّبِّ عَزَّ وَجَلَّ مِنْ غَيْرِ تَفْسِيرٍ وَلَا وَصْفٍ وَلَا تَشْبِيهٍ، فَمَنْ فَسَّرَ شَيْئًا مِنْ ذٰلِكَ فَقَدْ خَرَجَ مِمَّا كَانَ عَلَيْهِ النَّبِيُّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَفَارَقَ الْجَمَاعَةَ

“Şarktan garba kadar bütün fakîhler, Rabb Azze ve Celle’nin sıfatı hakkında Kur’ân’da ve Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’den sika (güvenilir) râvîlerle nakledilen Hadîslerde gelen Nasslara mâhiyet ve keyfiyetini tefsîr, keyfiyetlendirme ve teşbîhte bulunmaksızın iman etme hususunda ittifâk etmişlerdir. Kim bunlardan bir şeyi tefsîr eder (ve Cehm’in görüşünü dile getirirse), muhakkak ki, Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem (ve sahâbîler) in üzerinde bulundukları durumdan (yoldan, menhecden) çıkmış ve (Ehl-i Sünnet ve’l) Cemâat’ten ayrılmış olur.” (Şerhu Usûli İ'tikâdi Ehli's Sünneti ve’l Cemâa, İmam el-Lalekâî eş-Şâfiî, Tahrîc: M. Abdüsselâm Şâhîn, Dâru'l Kütübü'l İlmiyye, Beyrût, No: 740, 1/233; Zemmu’t Te’vîl, Dâru’l Basîre, Mısır, Muvaffakuddîn İbn-i Kudâme el-Hanbelî, S: 16, 17)

71 √ HÂKİMDE BULUNMASI GEREKEN ÖZELLİKLER:

Muzâhım b. Züfer şöyle demiştir: Ömer b. Abdülazîz bize dedi ki:

خَمْسٌ إِذَا أَخْطَأَ الْقَاضِى مِنْهُنَّ خَصْلَةً كَانَتْ فِيهِ وَصْمَةٌ أَنْ يَكُونَ فَهِمًا، حَلِيمًا، عَفِيفًا، صَلِيبًا، عَالِمًا سَئُولاً عَنِ الْعِلْمِ

“Beş özellik vardır ki, kâdî/hâkim onlardan bir özelliği eksik bıraktığında kendisinde bir kusur meydana gelmiş olur: Kâdî anlayışlı (فَهِمٌ), ağırbaşlı/yumuşak huylu (حَلِيمٌ), iffetli (عَفِيفٌ), ta’vîzsiz/katı (صَلِيبٌ), âlim ve ilmi araştırıcı olmalıdır.” (Buhârî, Ahkâm, 16. Bâb)

72 √ HER KÖTÜ SÖZ SÖYLEYENE AĞZININ PAYINI VERMEK ZORUNDA DEĞİLSİN!

Saîd b. el-Müseyyeb radıyallâhu anh’tan rivâyete göre o şöyle demiştir:

بَيْنَمَا رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ جَالِسٌ وَمَعَهُ أَصْحَابُهُ وَقَعَ رَجُلٌ بِأَبِي بَكْرٍ فَآذَاهُ فَصَمَتَ عنه أَبُو بَكْرٍ ثُمَّ آذَاهُ الثَّانِيَةَ فَصَمَتَ عَنْهُ أَبُو بَكْرٍ ثُمَّ آذَاهُ الثَّالِثَةَ فَانْتَصَرَ مِنْهُ أَبُو بَكْرٍ فَقَامَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ حِينَ انْتَصَرَ أَبُو بَكْرٍ فَقَالَ أَبُو بَكْرٍ أَوَجَدْتَ عَلَىَّ يَا رَسُولَ اللّٰهِ فَقَالَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ‏: ‏نَزَلَ مَلَكٌ مِنَ السَّمَاءِ يُكَذِّبُهُ بِمَا قَالَ لَكَ فَلَمَّا انْتَصَرْتَ وَقَعَ الشَّيْطَانُ فَلَمْ أَكُنْ لأَجْلِسَ إِذْ وَقَعَ الشَّيْطَانُ

“(Bir gün) Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ashâbıyla birlikte otururken bir adam Ebû Bekr radıyallâhu anh’a diliyle sataşıp onu incitti. Hz. Ebû Bekr ise ona karşılık vermedi. Biraz sonra adam onu ikinci defa incitti. Hz. Ebû Bekr (yine) sessiz kaldı. Sonra adam Hz. Ebû Bekr’i üçüncü kez rahatsız etti. Bunun üzerine Hz. Ebû Bekr de (adama hak ettiği cevabı vermek sûretiyle) ondan intikâm aldı. Hz. Ebû Bekr intikâm alınca Rasûlullah (gitmek üzere) ayağa kalktı. Bunun üzerine Hz. Ebû Bekr: ‘Ey Allah’ın Rasûlü, bana kızdın mı?’ dedi. Rasûlullah da: ‘(O adam sana atıp tutmaya başlayınca senin adına ona cevap vermek üzere) semâdan bir melek inip, onun sana karşı söylediklerini yalanlıyordu. Sen ona karşılık vermeye başlayınca, bir şeytan çıkıp geldi. Ben ise şeytanın geldiği yerde oturmam’ buyurdu.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 49, No: 4896, 4897; Sahîhu Süneni Ebî Dâvûd, Mektebetü’l Meârif, 3/200, 201, Hadîs Hasen’dir.)

AÇIKLAMA:

Rabbimiz buyurdu:

وَجَزٰؤُا سَيِّئَةٍ سَيِّئَةٌ مِثْلُهَا فَمَنْ عَفَا وَأَصْلَحَ فَأَجْرُهُ عَلَى اللّٰهِ إِنَّهُ لَا يُحِبُّ الظَّالِمِينَ

“Bir kötülüğün cezası onun gibi bir kötülüktür. Kim affedip, düzeltirse, artık onun mükâfâtını vermek, Allah’a aittir. Şüphe yok ki O, zâlimleri sevmez.” (Şûrâ: 40)

Bir kötülük karşısında iki türlü davranış biçimi vardır:

Bunlardan birincisi, kötülüğe misliyle karşılık vermek, yani intikâm almaktır. İntikâm almanın temel ilkesi, zarar gören kimsenin zarar gördüğü kadar karşılık vermesidir. Verilen karşılık, zararı geçerse, zulüm olur.

Bir kötülük karşısında ikinci davranış biçimi ise, bu durumda intikâm almak câiz olsa da, makbûl olan, intikâm almaktan vazgeçip affetmektir. Bu af, o kimsenin ıslâhına neden olabilir; bu da daha hayırlıdır. Affeden kimsenin mükâfâtı ise Allah’a aittir. Kendisine revâ görülen eziyetin ızdırabına rağmen, kötülüğe misliyle karşılık vermeyip, Allah için sabreden kimseye ecrini Yüce Allah verir.

73 √ MAL VE MEVKİ HIRSI!

Ka’b b. Mâlik el-Ensârî radıyallâhu anh’tan rivâyete göre, Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

مَا ذِئْبَانِ جَائِعَانِ أُرْسِلاَ فِى غَنَمٍ بِأَفْسَدَ لَهَا مِنْ حِرْصِ الْمَرْءِ عَلَى الْمَالِ وَالشَّرَفِ لِدِينِهِ

“Bir koyun sürüsünün içine salınan iki aç kurdun o sürüye verdiği zarar, kişinin mal ve mevki hırsının dinine verdiği zarardan daha fazla değildir.” (Tirmizî, Zühd, 43, No: 2376; Sahîhu Süneni’t Tirmizî, Mektebetü’l Meârif, 2/553, Hadîs sahîhtir.)

74 √ خِلاَفًا  EDATININ İ’RÂBI NEDİR?

Kelimenin bu kullanım şekli hakkında makbûl iki vecih vardır:

1- Cümlede خِلاَفًا kelimesi, mef’ûl-ü mutlak olur. Âmili mahzûf’tur, takdîri; خَالَفَ خِلاَفًا şeklindedir. Sonraki لِفُلاَنٍ kısmı, mukadder bir âmile müteallıktır, o âmil de أَعْنِى ‘dir.

2- Ya da خِلاَفًا kelimesi, hâl olur. Takdîri; أَقُولُ ذٰلِكَ خِلاَفًا لِلْقَائِلِ şeklindedir. Yani مُخَالِفًا لَهُ “ona muhâlif olarak” demektir.

75 √ NAMAZDA TEŞEHHÜDDEN SONRA, SELÂMDAN ÖNCE OKUNMASI MEŞRÛ OLAN DUA:

Abdullah İbn-i Mes’ûd radıyallâhu anh’tan rivâyete göre, Rasûlullah aleyhisselâm namazda teşehhüdden sonra, selâmdan önce okunmak üzere -teşehhüdü öğrettiği gibi itinalı öğretmese de- şu duayı öğretmiştir.

اللّٰهُمَّ أَلِّفْ بَيْنَ قُلُوبِنَا وَأَصْلِحْ ذَاتَ بَيْنِنَا وَاهْدِنَا سُبُلَ السَّلاَمِ وَنَجِّنَا مِنَ الظُّلُمَاتِ إِلَى النُّورِ وَجَنِّبْنَا الْفَوَاحِشَ مَا ظَهَرَ مِنْهَا وَمَا بَطَنَ وَبَارِكْ لَنَا فِى أَسْمَاعِنَا وَأَبْصَارِنَا وَقُلُوبِنَا وَأَزْوَاجِنَا وَذُرِّيَّاتِنَا وَتُبْ عَلَيْنَا إِنَّكَ أَنْتَ التَّوَّابُ الرَّحِيمُ وَاجْعَلْنَا شَاكِرِينَ لِنِعْمَتِكَ مُثْنِينَ بِهَا قَابِلِيهَا وَأَتِمَّهَا عَلَيْنَا

“Allah’ım, bizim kalplerimizi birleştir. Aramızdaki halleri düzelt ve bize kurtuluş yollarını göster. Bizi karanlıklardan kurtarıp, aydınlığa çıkar ve bütün günahların görüneninden ve görünmeyeninden bizi uzaklaştır. Kulaklarımız, gözlerimiz, kalplerimiz, eşlerimiz ve zürriyetlerimiz/çocuklarımız hususunda bize bereket (bol hayır) ver. Tevbelerimizi de kabul buyur. Çünkü Sen tevbeleri çok kabul edensin, çok merhametlisin. Bizi, nimetlerine şükredenlerden, onları itiraf edenlerden ve râzı olanlardan eyle. Ve bize nimetlerini tamamla!” (Ebû Dâvûd, 969; Sahîhu Süneni Ebî Dâvûd, Mektebetü’l Meârif, Riyâd, 1/270)

NOT: Bu duaya teşehhüd kadar itina gösterilmemesinden anlaşılıyor ki, teşehhüd bu duadan daha önemlidir ve vâciptir. Ama namazda selâmdan önce bu duayı okumak vâcip değildir; meşrûdur ve müstehabdır.

76 √ KÂFİRİN, MÜSLÜMAN OLMADAN ÖNCEKİ İYİ AMELİNİN HÜKMÜ:

Bir gayrimüslimde insânî yönden bazı iyi ameller gördüğümde hep şu Hadîs-i Şerîf’i hatırlarım…

Hakîm b. Hızâm radıyallâhu anh şöyle anlatır:

Rasûlullah aleyhisselâm’a: “Ey Allah’ın Rasûlü! Câhiliyye dönemimde iken yaptığım sadaka, köle âzâdı ve akrabayı gözetme gibi hayırlardan mükâfât alabilir miyim, ne dersiniz?” diye sordum.

Nebî aleyhisselâm:

أَسْلَمْتَ عَلَى مَا أَسْلَفْتَ مِنْ خَيْرٍ “Geçmişte yaptığın hayırlar sayesinde (hayırlarla) Müslüman oldun” buyurdu. (Buhârî, 1436, 2220, 2538, 5992; Müslim, 123)

AÇIKLAMA:

İbn-i Hızâm, İslâm öncesinde yüz köle âzâd etmiş ve âzâd ettiği o kimseleri yüz deveye bindirmişti. Câhiliyye döneminde sadaka veren, köle âzâd eden ve akrabalık bağını gözeten kimse, daha sonra Müslüman olduğunda câhiliyyede yaptığı bu iyiliklerden dolayı sevap kazanıp kazanamayacağı ihtilâflıdır. Bu nedenle, İmam Buhârî rahımehullâh, bu konunun hükmünü belirtici bir bâb başlığı kullanmamıştır. Bu Hadîsin anlamının, câhiliyye döneminde iyi amellerle güzel bir karakter kazanan kimsenin İslâm’a girmesinin kolaylaştığı ya da İslâm’a girdikten sonra bu amellerin kendisine kolaylaştırıldığı yahut da İslâm’a girdikten sonra bu amellerden dolayı ecrinin çoğaltıldığı anlamlarına gelebilir. Câhiliyye devrinde bazı güzel amellerle nâm salan bir kimsenin, Müslüman olduktan sonra da bu güzel nâmının devam edeceği anlamına da gelebilir. Kâdî Iyâd rahımehullâh, bu Hadîs’in, kâfir iken yapılan hayırların bereketiyle o kimseye hidâyet verilmesi anlamına gelebileceğini de nakletmiştir. Allah en iyi bilendir.

77 √ ALLAH’IM, İNFÂK EDENE HALEF, İMSÂK EDENE TELEF VER!

Ebû Hüreyre’den rivâyete göre, Allah Rasûlü şöyle buyurmuştur:

مَا مِنْ يَوْمٍ يُصْبِحُ الْعِبَادُ فِيهِ إِلاَّ مَلَكَانِ يَنْزِلاَنِ فَيَقُولُ أَحَدُهُمَا اللّٰهُمَّ أَعْطِ مُنْفِقًا خَلَفًا، وَيَقُولُ الْاٰخَرُ اللّٰهُمَّ أَعْطِ مُمْسِكًا تَلَفًا

"Kulların sabahladığı her bir günde muhakkak iki melek iner. Birisi, 'Allah'ım! Malını infâk edene halef ver (yerini doldur)' der. Diğeri de: 'Allah'ım! Malını vermeyene telef ver (malını yok et)' der." (Buhârî, 1442; Müslim, 1010)

AÇIKLAMA:

İnfâk edene halef verilmesinin anlamı; infâk edene âhirette sevap, dünyada da infâk ettiği şeyin yerine başka bir mal verilmesidir. Cimrilik edene telef verilmesi ise, cimrinin hayır yolunda vermeyip elinde tuttuğu malın telef olacağı veya cimrinin bizzat kendisinin telef olacağı ve âhirette de iyi amelde bulunmanın sevabından mahrûm kalacağı şeklinde açıklanmıştır.

Cömert kimseye halef verilmesi, sadaka vermenin ya da hayatında karşılaşacağı zorlukların kendisi için kolaylaştırılması anlamına gelebilir. Bu durumda cimri olana da telef verilmesi, sadaka vermenin ona zorlaştırılması ve hayatında da zorluklarla ve sıkıntılarla karşılaşması anlamında olur.

78 √ “KOMŞUYU KOMŞUYA MİRASÇI KILACAK SANDIM!”

Âişe, İbn-i Ömer, Abdullah b. Amr ve Ebû Hüreyre radıyallâhu anhum’dan yapılan rivâyetlere göre Rasûlullah aleyhisselâm şöyle buyurmuştur.

مَا زَالَ جِبْرِيلُ يُوصِينِى بِالْجَارِ حَتَّى ظَنَنْتُ أَنَّهُ سَيُوَرِّثُهُ

“Cibrîl/Cebrâîl bana komşuyu o kadar tavsiye edip durdu ki, sonunda onu (komşuyu komşuya) mirasçı kılacak sandım.” (Buhârî, 6014, 6015; Müslim, 2625a; Tirmizî, 1942,1943; Ebû Dâvûd, 5152; İbn-i Mâce, 3673, 3674)

İmam Müslim’in kaydettiği Âişe radıyallâhu anhâ’nın diğer rivâyetinde Allah Rasûlü şöyle buyurmuştur:

مَا زَالَ جِبْرِيلُ يُوصِينِي بِالْجَارِ حَتَّى ظَنَنْتُ أَنَّهُ لَيُوَرِّثَنَّهُ

“Cibrîl bana komşuyu (komşu haklarını) öyle ısrârla tavsiye etti ki, onu mutlaka mirasçı kılacak sandım.” (Müslim, 2624)

Ebû Dâvûd’un kaydettiği Hz. Âişe’nin rivâyeti olan bir diğer Hadîs-i Şerîf’te Nebî aleyhisselâm şöyle buyurmuştur:

مَا زَالَ جِبْرِيلُ يُوصِينِي بِالْجَارِ حَتَّى قُلْتُ لَيُوَرِّثَنَّهُ

“Cibrîl komşu hakkında o kadar tavsiyede bulundu ki, sonunda (kendi kendime) onu kesinlikle mirasçı kılacak dedim.” (Ebû Dâvûd, 5151)

AÇIKLAMA:

Taberânî’nin kaydettiği Merfû’ bir Hadîs’te, Câbir radıyallâhu anh, Nebî aleyhisselâm’ın şöyle buyurduğunu rivâyet etmektedir:

الْجِيرَانُ ثَلَاثَةٌ جَارٌ لَهُ حَقٌّ وَهُوَ الْمُشْرِكُ لَهُ حَقُّ الْجِوَارِ وَجَارٌ لَهُ حَقَّانِ وَهُوَ الْمُسْلِمُ لَهُ حَقُّ الْجِوَارِ وَحَقُّ الْإِسْلَامِ وَجَارٌ لَهُ ثَلَاثَةُ حُقُوقٍ مُسْلِمٌ لَهُ رَحِمٌ لَهُ حَقُّ الْجِوَارِ وَالْإِسْلَامِ وَالرَّحِمِ

“Komşular üç kısımdır: Bir komşu vardır ki, onun tek bir hakkı vardır, o müşrik olandır. Onun yalnızca komşuluk hakkı vardır. Bir komşu da vardır ki, onun iki hakkı vardır. O da, komşuluk hakkı ile İslâm (İslâmî kardeşlik) hakkı olan Müslümandır. Bir komşu da vardır ki, onun üç hakkı vardır. O da, akrabalık bağı bulunan Müslümandır. Onun da, komşuluk, İslâm ve akrabalık hakları bulunmaktadır.” (Fethu’l Bârî, Mektebetü Mısr, 10/623)

Buna göre, komşular üç kısımdır:

Birinci kısım; akraba olan Müslüman komşular: Bunların üç hakkı vardır: İslâm (î kardeşlik) hakkı, komşuluk hakkı ve akrabalık (sıla-i rahim) hakkı.

İkinci kısım; akraba olmayan Müslüman komşular: Bunların iki hakkı vardır: İslâm hakkı ve komşuluk hakkı.

Üçüncü kısım; Müslüman olmayan komşular: Bunların da bir hakkı vardır: Komşuluk hakkı.

79 √ MܒMİN BİR DELİKTEN İKİ DEFA ISIRILMAZ!

Bir mü’min, inandığı, güvendiği ve hüsn-ü zan yaptığı bir kimseye iyi niyeti ve yumuşak huyu sebebiyle bir kez kanabilir. Yani o kimse tarafından bir kez aldatılabilir. Ama mü’min, o kişiye ikinci kez kanmaz, kanmamalıdır. Çünkü böylesi bir tedbirsizlik ve yaşanandan ibret almamak, Nasslardaki ikaz ve uyarılara da aykırıdır. Mü’min, prensipli, kararlı, tedbirli ve müteyakkız olmalıdır.

Ebû Hüreyre radıyallâhu anh’tan rivâyete göre, Rasûlullah aleyhisselâm şöyle buyurdu: لاَ يُلْدَغُ الْمُؤْمِنُ مِنْ جُحْرٍ وَاحِدٍ مَرَّتَيْنِ “Mü’min, bir delikten iki defa ısırılmaz (sokulmaz).” (Buhârî, 6133; Müslim, 2998; Ebû Dâvûd, 4862, İbn-i Mâce, 3982, 3983)

Hadîs, mü’min, önemli işlerde tökezlemeden, gerekli tedbirleri alarak ve ibretleri çıkartarak, hatalı yerleri de görerek ve hatadan sakınarak hareket eder anlamına da gelir. Mü’min, gerek dünya ve gerekse de âhiret işlerinde gafletten sakınan insandır. Mü’min, “gâfil” değildir ve “gaflet” mü’minin sıfatı olamaz! Diğer taraftan, dirâyetli ve tedbirli olmak, yumuşak huylu olmaya münâfî/zıt değildir; bilakis bu ikisi birbirini tamamlar.

Çoğunluğun anladığı bir anlam olarak, bu Hadîs, bir mü’min, herhangi bir sıkıntıyla karşılaşacak olursa, bir daha o sıkıntıya dönmez, yani ikinci defa o sıkıntıya maruz kalmaz, o sıkıntıdan ve o sıkıntıya neden olan sebepten uzak durur demektir.

80 √ İFTÂR DUASI:

Rasûlullah aleyhisselâm iftâr açtığı zaman şöyle dua ederdi:

ذَهَبَ الظَّمَأُ وَابْتَلَّتِ الْعُرُوقُ وَثَبَتَ الْأَجْرُ إِنْ شَاءَ اللّٰهُ

“Susuzluk gitti, damarlar ıslandı ve Allah’ın izniyle ecir sâbit oldu.” (Ebû Dâvûd, 2357, Hadîs Hasen’dir.)

Abdullah b. Amr b. el-Âs radıyallâhu anhumâ’dan rivâyete göre Rasûlullah aleyhisselâm şöyle buyurmuştur:

إِنَّ لِلصَّائِمِ عِنْدَ فِطْرِهِ لَدَعْوَةً مَا تُرَدُّ

“Şüphesiz her oruçlu için orucunu açtığında reddedilmeyen bir dua vardır.”

İbn-i Ebî Müleyke şöyle demiştir: Abdullah b. Amr b. el-Âs radıyallâhu anhumâ’yı orucunu açtığı zaman şöyle derken işittim:

اللّٰهُمَّ إِنِّى أَسْأَلُكَ بِرَحْمَتِكَ الَّتِى وَسِعَتْ كُلَّ شَيْءٍ أَنْ تَغْفِرَ لِى

“Allah’ım! Her şeyi kaplayan rahmetinle beni mağfiret etmeni dilerim.” (İbn-i Mâce, 1753, Hadîs Hasen’dir.)

81 √ ORUÇLUNUN, İFTÂR YEMEĞİ VEREN KİMSE İÇİN YAPACAĞI DUA:

Rasûlullah aleyhisselâm, Sa’d b. Ubâde’nin ve Sa’d b. Muâz’ın yanında iftârını açtı. Sonra şöyle dua etti:

أَفْطَرَ عِنْدَكُمُ الصَّائِمُونَ وَأَكَـلَ طَعَـامَكُمُ الْأَبْرَارُ وَصَلَّتْ عَلَيْكُمُ الْمَلٰئِكَةُ

“Oruçlular yanınızda iftâr etsin, yemeğinizi iyiler yesin ve melekler sizin için rahmet dilesin.” (Ebû Dâvûd, 3854; İbn-i Mâce, 1747, Hadîs Sahîh’tir.)

82 √ SIKINTI ESNASINDA OKUNACAK DUA:

Rasûlullah aleyhisselâm, sıkıntıya düşenin duası şudur buyurdu:

اللّٰهُمَّ رَحْمَتَكَ أَرْجُو فَلاَ تَكِلْنِى إِلَى نَفْسِى طَرْفَةَ عَيْنٍ وَأَصْلِحْ لِى شَأْنِى كُلَّهُ لاَ إِلٰهَ إِلاَّ أَنْتَ

OKUNUŞU: ‘Allahümme rahmeteke ercû, felâ tekilnî ilâ nefsî tarfete áynin ve eslih lî şe’nî küllehû, lâ ilâhe illâ ente.’

ANLAMI: “Allah’ım, Senin rahmetini umuyorum, beni göz açıp kapayıncaya kadar bile nefsime bırakma, hâlimi tümüyle düzelt. Senden başka (hak/gerçek) ilâh yoktur.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 110, H. No: 5090)

83 √ MܒMİN İLE FÂCİRİN ÖLÜMÜ!..

Rasûlullah aleyhisselâm buyurdu:

الْعَبْدُ الْمُؤْمِنُ يَسْتَرِيحُ مِنْ نَصَبِ الدُّنْيَا وَأَذَاهَا إِلَى رَحْمَةِ اللّٰهِ، وَالْعَبْدُ الْفَاجِرُ يَسْتَرِيحُ مِنْهُ الْعِبَادُ وَالْبِلاَدُ وَالشَّجَرُ وَالدَّوَابُّ

“Mü’min olan kul (öldüğünde), dünyanın yorgunluklarından ve ezâlarından Allah’ın rahmetine gidip istirâhat eder. Fâcir olan kula gelince, ondan da diğer kullar, şehirler, ağaçlar ve hayvanlar kurtulup istirâhat ederler!” (Buhârî, Rikâk, 42, No: 6512; Nesâî, Cenâiz, 48, No: 1930; Ayrıca Bkz: Buhârî, Rikâk, 42, No: 6513; Müslim, Cenâiz, 21, No: 950; Nesâî, Cenâiz, 49, No: 1931)

84 √ DİNİN ASLI TEVHÎD’DİR:

Şeyhu’l-İslâm İbn-i Teymiyye rahımehullâh şöyle demiştir:

وَعِبَادَةُ اللّٰهِ وَحْدَهُ: هِيَ أَصْلُ الدِّينِ وَهُوَ التَّوْحِيدُ الَّذِى بَعَثَ اللّٰهُ بِهِ الرُّسُلَ وَأَنْزَلَ بِهِ الْكُتُبَ فَقَالَ تَعَالٰى: "وَسْـَٔلْ مَنْ أَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ مِنْ رُسُلِنَا أَجَعَلْنَا مِنْ دُونِ الرَّحْمٰنِ اٰلِهَةً يُعْبَدُونَ" وَقَالَ تَعَالٰى: "وَوَلَقَدْ بَعَثْنَا فِى كُلِّ اُمَّةٍ رَسُولًا أَنِ اعْبُدُوا اللّٰهَ وَاجْتَنِبُوا الطَّاغُوتَ" وَقَالَ تَعَالٰى: "وَمَا أَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ مِنْ رَسُولٍ إِلَّا نُوحِى إِلَيْهِ أَنَّهُ لَا إِلٰهَ اِلَّا أَنَا فَاعْبُدُونِ"

“Yalnız Allah’a ibâdet etmek dinin aslıdır. O asıl, Allah’ın kendisiyle peygamberleri gönderdiği ve kitapları indirdiği Tevhîd’dir. Nitekim Allah Teâlâ: ‘Senden önce gönderdiğimiz peygamberlerimize sor! Rahmân’dan başka ibâdet edilecek ilâhlar kılmış mıyız?’ (Zuhruf: 45), ‘Andolsun ki Biz her ümmete ‘Allah’a ibâdet edin ve tâğûttan kaçının’ diye (teblîğât yapması için) bir peygamber gönderdik’ (Nahl: 36), ‘Senden önce gönderdiğimiz her bir peygambere mutlaka: ‘Benden başka (gerçek) ilâh yoktur. O halde yalnız Bana ibâdet edin’ diye vahyederdik.’ (Enbîyâ: 25) buyurmaktadır.” (Mecmûu’l Fetâvâ, 3/397)

85 √ ALLAH, ŞİRK VE NİFÂK EHLİNE ZORLA İŞİTTİRSEYDİ BİLE YİNE DE ONLAR CÜZ’Î İRÂDELERİYLE ŞİRKE VE KÜFRE DÖNERLERDİ!

Allah Sübhânehu ve Teâlâ buyurdu:

وَلَوْ عَلِمَ اللّٰهُ فِيهِمْ خَيْرًا لَأَسْمَعَهُمْ وَلَوْ أَسْمَعَهُمْ لَتَوَلَّوْا وَهُمْ مُعْرِضُونَ

 “Eğer Allah onlarda bir hayır olduğunu bilseydi [görseydi], elbette onlara (hakkı) işittirirdi. Şayet onlara işittirmiş olsaydı yine onlar muhakkak yüz çevirerek arkalarına döner giderlerdi.” (Enfâl: 23)

Allah, hidâyete erecekleri en iyi bilendir…

86 √ ÇOK YEMENİN ZARARLARI:

İmam Ğazzâlî şöyle demiştir:

"Çok yemekte altı kötü haslet vardır:

1- Allah korkusunu kalpten çıkarır.

2- Halka karşı merhameti kalpten söker. Çünkü tok bir kimse herkesin tok olduğunu sanır.

3- İbâdetleri ağırlaştırır.

4- Tok bir kimse hikmetli bir söz dinlediği zaman, konuşmanın kalbinde bir incelik/yumuşaklık meydana getirdiğini hissetmez.

5- Tok bir kimse, vaazda bulunur ve hikmetli söz söylerse, onun konuşması halkın kalbine tesir etmez.

6- Tokluk, kişide çeşitli hastalıklar doğurur ve hastalıklarını artırır." (İhyâu Ulûmi'd-Dîn, Dâru İbn-i Hazm, Beyrût, 1426, S: 910)

87 √ İNSANLARA İLİM ÖĞRETEN KİMSE İÇİN, HERKES VE HER ŞEY BAĞIŞLANMASI İÇİN DUA EDER: 

Ebû Umâme el-Bâhilî radıyallâhu anh’dan rivâyete göre, Rasûlullah aleyhisselâm şöyle buyurdu:

إِنَّ اللَّهَ وَمَلاَئِكَتَهُ وَأَهْلَ السَّمَوَاتِ وَالأَرْضِينَ حَتَّى النَّمْلَةَ فِى جُحْرِهَا وَحَتَّى الْحُوتَ لَيُصَلُّونَ عَلَى مُعَلِّمِ النَّاسِ الْخَيْرَ 

"Şüphesiz Allah Teâlâ, melekleri, göklerin ve yerlerin halkı, yuvasındaki karıncalar, hatta balıklar, insanlara hayrı (ilmi) öğretene mağfiret duasında bulunurlar." (Tirmizî, İlm, 19, H. No: 2685)

88 √ ALLAH’IN ÂYETLERİ OKUNDUĞUNDA KÂFİRLER RAHATSIZ OLURLAR!

وَإِذَا تُتْلٰى عَلَيْهِمْ اٰيَاتُنَا بَيِّنَاتٍ تَعْرِفُ فِى وُجُوهِ الَّذِينَ كَفَرُوا الْمُنْكَرَ يَكَادُونَ يَسْطُونَ بِالَّذِينَ يَتْلُونَ عَلَيْهِمْ اٰيَاتِنَا قُلْ أَفَأُنَبِّئُكُمْ بِشَرٍّ مِنْ ذٰلِكُمْ اَلنَّارُ وَعَدَهَا اللّٰهُ الَّذِينَ كَفَرُوا وَبِئْسَ الْمَصِيرُ ﴿الحج: ٧٢﴾

“Onlara Âyetlerimiz apaçık okunduğu zaman, o kâfirlerin inkârlarını (hoşnutsuzluk ve öfkelerini) yüzlerinden anlarsın. Neredeyse kendilerine Âyetlerimizi okuyanlara saldıracaklar. De ki: ‘Size ondan (o yaptığınızdan) daha kötüsünü haber vereyim mi? Ateş! Allah onu kâfirlere va’d etmiştir. O ne kötü bir dönüş yeridir!’” (Hacc: 72)

89 √ ÇOK YEMENİN MEKRÛHLUĞU!

Mikdâm b. Ma’dîkerib radıyallâhu anh şöyle demiştir: Ben, Rasûlullah aleyhisselâm’ı şöyle buyururken işittim:

مَا مَلأَ اٰدَمِيٌّ وِعَاءً شَرًّا مِنْ بَطْنٍ بِحَسْبِ ابْنِ اٰدَمَ أُكُلاَتٌ يُقِمْنَ صُلْبَهُ فَإِنْ كَانَ لاَ مَحَالَةَ فَثُلُثٌ لِطَعَامِهِ وَثُلُثٌ لِشَرَابِهِ وَثُلُثٌ لِنَفَسِهِ

“Âdemoğlu karın (mide)den daha kötü bir kap doldurmamıştır. Âdemoğluna, belini doğrultacak (kendisini ayakta tutacak) kadar (birkaç lokma) yemesi yeter. Şayet bu miktardan fazla yiyecek ise, (midesini üç kısma ayırsın); üçte biri yemek, üçte biri içecek ve üçte biri de nefes içindir.” (Tirmizî, Zühd, 47, No: 2380)

İbn-i Mâce’nin rivâyeti ise şöyledir:

Mikdâm b. Ma’dîkerib radıyallâhu anh şöyle demiştir: Ben, Rasûlullah aleyhisselâm’ı şöyle buyururken işittim:

مَا مَلأَ اٰدَمِيٌّ وِعَاءً شَرًّا مِنْ بَطْنٍ حَسْبُ الْاٰدَمِيِّ لُقَيْمَاتٌ يُقِمْنَ صُلْبَهُ فَإِنْ غَلَبَتِ الْاٰدَمِيَّ نَفْسُهُ فَثُلُثٌ لِلطَّعَامِ وَثُلُثٌ لِلشَّرَابِ وَثُلُثٌ لِلنَّفَسِ

“Âdemoğlu karın (mide)den daha kötü bir kap doldurmamıştır. Âdemoğluna, belini doğrultacak birkaç lokma yeter. Şayet Âdemoğluna nefsi galebe çalarsa, karnın (midenin) üçte biri yemek, üçte biri içecek ve üçte biri de nefes içindir.” (İbn-i Mâce, Et’ıme, 50, No: 3349)

90 √ AREFE VE ÂŞÛRÂ GÜNLERİ ORUÇ TUTMANIN FAZİLETİ:

Ebû Katâde el-Ensârî radıyallâhu anh’tan rivâyet edildiğine göre o dedi ki:

قَالَ وَسُئِلَ عَنْ صَوْمِ يَوْمِ عَرَفَةَ فَقَالَ: ‏يُكَفِّرُ السَّنَةَ الْمَاضِيَةَ وَالْبَاقِيَةَ‏‏‏ قَالَ وَسُئِلَ عَنْ صَوْمِ يَوْمِ عَاشُورَاءَ فَقَالَ: ‏يُكَفِّرُ السَّنَةَ الْمَاضِيَةَ

Rasûlullah aleyhisselâm’a arefe gününün orucu hakkında soruldu, o:

“Geçen senenin ve gelecek senenin günahlarına keffârettir” buyurdu.

Ona âşûrâ günü orucu hakkında soru soruldu. Allah Rasûlü:

“Geçen senenin günahına keffâret olur” buyurdu. (Müslim, 1162)

91 √ ÇOK ET YEMEK:

Hz. Ömer radıyallâhu anh şöyle demiştir:

وَحَدَّثَنِى عَنْ مَالِكٍ عَنْ يَحْيَى بْنِ سَعِيدٍ أَنَّ عُمَرَ بْنَ الْخَطَّابِ قَالَ

 إِيَّاكُمْ وَاللَّحْمَ فَإِنَّ لَهُ ضَرَاوَةً كَضَرَاوَةِ الْخَمْرِ

“Etten sakının! Çünkü onun hamr (şarap) tiryakiliği gibi bir tiryakiliği vardır.” (Muvatta’, Sıfatü’n Nebî, 36)

AÇIKLAMA:

Hz. Ömer, bu sözüyle, et yemenin haram olduğunu söylemek istememiştir. Aksine bu sözüyle, nefsin arzuladığı her şeyi yemekten ve nefsin arzularının peşine düşüp kanaati ve iktisâdı terk etmekten sakındırmak istemiştir. Zira fazla et yenirse, et yemek alışkanlık hâline gelir ve insan hep et yemek ister. Dolayısıyla da ucuz yemekleri, mütevâzı ikrâmları ve sofraları beğenmez ve şükretmez olur. Genel olarak her şeyde, hatta yeme içme alışkanlığında, özelde de et yeme hususunda dahi iktisâdlı (ölçülü) olmak gerekir.

Nefsin arzularının peşine düşmek ve her hususta olduğu gibi, yeme içmede de ölçüsüzlük ve taşkınlıklar küfür ehlinin bir vasfıdır. Yüce Rabbimiz, onların bu özelliklerine temasla şöyle buyurur:

وَيَوْمَ يُعْرَضُ الَّذِينَ كَفَرُوا عَلَى النَّارِ أَذْهَبْتُمْ طَيِّبَاتِكُمْ فِى حَيَاتِكُمُ الدُّنْيَا وَاسْتَمْتَعْتُمْ بِهَا فَالْيَوْمَ تُجْزَوْنَ عَذَابَ الْهُونِ بِمَا كُنْتُمْ تَسْتَكْبِرُونَ فِى الْأَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ وَبِمَا كُنْتُمْ تَفْسُقُونَ

“Kâfir olanların ateşe arzolunacakları o günde (onlara denir ki): ‘Siz, dünya hayatınızda hoşlandığınız her şeyinizi bitirdiniz ve onlardan yararlanıp durdunuz. Bugün, yeryüzünde haksız yere büyüklenmeniz ve fâsıklık etmeniz sebebiyle, aşağılanmak azâbı ile cezalandırılacaksınız.” (Ahkâf: 20)

Kâfirler arzularınca yiyip içip, yoksul ve fakir mü’minlerle alay ederler. Onlar mallarıyla ve zenginlikleriyle övünerek, o mal ve imkânlar sebebiyle izzetli ve şerefli olduklarını sanırlar. Servet ve dünya imkânları ve makamları bakımından kendilerinden düşük gördükleri mü’minlerin de zelîl olduklarını söyleyerek, İslâm’a ve onlara karşı büyüklük taslarlar ve iman etmezler!

İslâm’a göre mendûb olan, bol bol yemek değil, kanaat ve şükür ile ölçülü yemektir. Bu bakımdan, bol bol yeme davranışı övünülecek bir şey değildir!

92 √ ASIL SILA-İ RAHM NEDİR?

Rasûlullah aleyhisselâm şöyle buyurmaktadır:

لَيْسَ الْوَاصِلُ بِالْمُكَافِئِ، وَلَكِنِ الْوَاصِلُ الَّذِى إِذَا قَطَعَتْ رَحِمُهُ وَصَلَهَا

“Akrabalık bağını gözeten, (yapılan iyiliğe karşılık vererek) mükâfâtlandıran kimse değildir. (Sıla-i rahm yapan, kendisine yapılan ziyâretin karşılığını yapan değildir.) Ama asıl akrabalık bağını gözeten (sıla-i rahm yapan) kimse, akrabalık bağı koparıldığı halde kendisi onu gözeten kimsedir. (Asıl sıla-i rahm yapan kimse, kendisiyle ilgiyi kesip ziyâret etmeyenlerle ilgiyi kesmeyen ve ziyârete devam edendir.)” (Buhârî, 5991; Tirmizî, 1908; Ebû Dâvûd, 1697)

Asıl sıla-i rahm, sormayanı sormak, aramayanı aramak,  gelmeyene gitmektir. Zira asıl fazilet, yalnızca iyiliğe karşı iyilik etmek yani iyiliğini gördüklerimize iyilik yapmak değildir. Mü’min âlicenap olmalıdır ve iyiliğini görmediklerine hatta kötülük edenlere bile iyilik edebilmelidir.

93 √ SADAKANIN EFDALİ, İLİM ÖĞRENMEK VE ÖĞRETMEKTİR:

Ebû Hüreyre radıyallâhu anh’ın rivâyetine göre, isnâdı zayıf bir rivâyette Rasûlullah aleyhisselâm’ın şöyle buyurduğu mevrîdir:

أَفْضَلُ الصَّدَقَةِ أَنْ يَتَعَلَّمَ الْمَرْءُ الْمُسْلِمُ عِلْمًا ثُمَّ يُعَلِّمَهُ أَخَاهُ الْمُسْلِمَ

“Sadakanın en faziletlisi, Müslüman bir kimsenin ilim öğrenmesi, sonra da onu Müslüman kardeşine öğretmesidir.” (İbn-i Mâce, Mukaddime, 20, No: 243)

94 √ BU ÜMMETİN FİTNESİ MALDIR!

Ka’b b. Iyâd radıyallâhu anh’tan rivâyete göre, o, Rasûlullah aleyhisselâm’ın şöyle buyurduğunu işitmiştir:

إِنَّ لِكُلِّ أُمَّةٍ فِتْنَةً وَفِتْنَةُ أُمَّتِي الْمَالُ

“Gerçekten her ümmet için bir fitne (imtihan sebebi) vardır. Benim ümmetimin fitnesi de maldır.” (Tirmizî, Zühd, 26, No: 2336, Hadîs sahîhtir.)

95 √ RASÛLULLAH’IN ÇOK OKUDUĞU DUA:

a) Enes b. Mâlik’ten, Şehr b. Havşeb (شَهْرُ بْنُ حَوْشَبٍ)’den, Kuleyb el-Cermî’nin babasından ve dedesinden rivâyetlerine göre, Rasûlullah aleyhisselâm en çok şöyle dua ederdi:

يَا مُقَلِّبَ الْقُلُوبِ ثَبِّتْ قَلْبِى عَلَى دِينِكَ

“Ey kalpleri halden hâle çeviren (Allah’ım), kalbimi dinin üzere sâbit kıl!” (Tirmizî, Kader, 7, No: 2140; Deavât, 90, No: 3522; Deavât, 125, No: 3587)

b) Abdullah b. Amr b. Âs’tan rivâyete göre, Rasûlullah aleyhisselâm şöyle derdi:

اللّٰهُمَّ مُصَرِّفَ الْقُلُوبِ صَرِّفْ قُلُوبَنَا عَلَى طَاعَتِكَ

“Kalpleri evirip çeviren Allah’ım, kalplerimizi sana itaate çevir!” (Müslim, Kader, 17, No: 2655)

c) en-Nevvâs b. Sem’ân el-Kılâbî’den (النَّوَّاسُ بْنُ سَمْعَانَ الْكِلاَبِيُّ) rivâyete göre, Rasûlullah aleyhisselâm şöyle dua ederdi:

يَا مُثَبِّتَ الْقُلُوبِ ثَبِّتْ قُلُوبَنَا عَلَى دِينِكَ

“Ey kalpleri sâbit kılan (Allah’ım), kalplerimizi dinin üzere sâbit kıl!” (İbn-i Mâce, Mukaddime, 13, No: 199)

d) Enes b. Mâlik radıyallâhu anh’tan rivâyete göre, Rasûlullah aleyhisselâm şu duayı çok söylerdi:

اللّٰهُمَّ ثَبِّتْ قَلْبِى عَلَى دِينِكَ

“Allah’ım, kalbimi dinin üzere sâbit kıl!” (İbn-i Mâce, Duâ, 2, No: 3834)

96 √ ALLAH TEÂLÂ ÜÇ ŞEYDEN HOŞLANMAZ!

Muâviye, Muğîre b. Şu’be’ye: Bana, Nebî aleyhisselâm’dan işitmiş olduğun bir şey yaz, diye mektup yazdı. Muğîre de ona: Ben, Nebî aleyhisselâm’ı şöyle buyururken işittim, dedi:

إِنَّ اللّٰهَ كَرِهَ لَكُمْ ثَلاَثًا قِيلَ وَقَالَ وَإِضَاعَةَ الْمَالِ وَكَثْرَةَ السُّؤَالِ

“Allah sizin için üç şeyi hoş görmez (üç şeyi yapmanızdan hoşlanmaz): Kîl-u kâl (dedikodu), malı zâyi (isrâf, telef) etmek ve çok soru sormak.” (Buhârî, 1477; Müslim, 593h)

97 √ ASLANDAN KAÇAN YABAN EŞEKLERİ!

Rabbimiz, tezkireden (öğütten, Kur’ân ve onun hükümlerinden) kaçanlar hakkında şöyle buyurdu:

فَمَا لَهُمْ عَنِ التَّذْكِرَةِ مُعْرِضِينَ كَأَنَّهُمْ حُمُرٌ مُسْتَنْفِرَةٌ فَرَّتْ مِنْ قَسْوَرَةٍ

“Ne oluyor onlara ki, öğütten yüz çeviriyorlar? Sanki onlar, aslandan ürküp kaçan yaban eşekleridir.” (Müddessir: 49-51)

Kur’ân’dan Yüz Çevirmek Nasıl Olur?

İ’râd’ın (yüz çevirmenin) ne anlama geldiği hususunda İmam Kurtubî rahımehullâh şunu kaydetmiştir: “Mukâtil’in Tefsîr’inde şu ifadeler yer alır: Kur’ân’dan yüz çevirmek iki türlüdür:  Birisi, red ve inkâr etmektir. Diğeri ise, içindeki hükümlerle amel etmeyi terk etmektir.” (el-Câmi’ li-Ahkâmi’l Kur’ân, Müessesetü’r Risâle, Beyrût, 21/399)

98 √ ALLAH KIYÂMET GÜNÜNDE ÜÇ KİŞİYLE KONUŞMAYACAKTIR!

Ebû Hüreyre radıyalâhu anh’tan rivâyete göre, Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

ثَلاَثَةٌ لاَ يُكَلِّمُهُمُ اللّٰهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَلاَ يُزَكِّيهِمْ ـ قَالَ أَبُو مُعَاوِيَةَ وَلاَ يَنْظُرُ إِلَيْهِمْ ـ وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ شَيْخٌ زَانٍ وَمَلِكٌ كَذَّابٌ وَعَائِلٌ مُسْتَكْبِرٌ

“Allah kıyâmet gününde üç kişiyle konuşmayacak ve onları temize çıkarmayacaktır. -Ebû Muâviye: ‘Ve onlara bakmayacaktır’ dedi.- Üstelik onlar için can yakıcı bir azap da vardır: Zinâ eden ihtiyar, yalan söyleyen yönetici ve büyüklük taslayan fakir.” (Müslim, Îmân, 172, No: 107; Ayrıca Bkz: Tirmizî, 2568; Nesâî, 2570, 2575, 2576)

99 √ KIYÂMET GÜNÜ ALLAH BÜTÜN İNSANLARLA BİR ANDA NASIL KONUŞACAK?

İbn-i Teymiyye rahımehullâh kaydetmiştir:

وَقَدْ قِيلَ لِابْنِ عَبَّاسٍ: كَيْفَ يُكَلِّمُهُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ كُلُّهُمْ فِى سَاعَةٍ وَاحِدَةٍ؟ قَالَ: كَمَا يَرْزُقُهُمْ كُلَّهُمْ فِى سَاعَةٍ وَاحِدَةٍ وَاَللَّهُ سُبْحَانَهُ فِى الدُّنْيَا يَسْمَعُ دُعَاءَ الدَّاعِينَ وَيُجِيبُ السَّائِلِينَ مَعَ اخْتِلَافِ اللُّغَاتِ وَفُنُونِ الْحَاجَاتِ

“İbn-i Abbâs radıyallâhu anh’a: ‘Kıyâmet günü Allah bir anda bütün insanlarla nasıl konuşacak?’ diye sorulmuştur da o: ‘Bir anda hepsine rızık verdiği gibi’ cevabını vermiştir. Aynı şekilde Allah Sübhânehu dünyada da dua edenlerin duasını duyar; dillerinin farklılığına ve ihtiyaçlarının çeşitliliğine rağmen istekte bulunanlara icâbet eder.” (Mecmûu’l Fetâvâ, 5/133; Bkz: 5/246)

100 √ ZİKRİN VE DUANIN EN FAZİLETLİSİ NEDİR?

Câbir b. Abdullah radıyallâhu anh’tan rivâyete göre o, Rasûlullah aleyhisselâm’ı şöyle buyururken işitmiştir:

أَفْضَلُ الذِّكْرِ لاَ إِلٰهَ إِلاَّ اللّٰهُ وَأَفْضَلُ الدُّعَاءِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ

“Zikrin en faziletlisi Lâ İlâhe İllallâh, duanın en faziletlisi ise Elhamdulillâh’tır.” (Tirmizî, Deavât, 9, No: 3383; İbn-i Mâce, Edeb, 55, No: 3800, Hadîs Hasen’dir.)

101 √ HOŞLANILAN VEYA HOŞLANILMAYAN DURUMLARDA HAMDETMENİN FAZİLETİ:

Âişe radıyallâhu anhâ şöyle demiştir:

قَالَتْ كَانَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ إِذَا رَأَى مَا يُحِبُّ قَالَ:‏ الْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذِى بِنِعْمَتِهِ تَتِمُّ الصَّالِحَاتُ وَإِذَا رَأَى مَا يَكْرَهُ قَالَ:‏ الْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلَى كُلِّ حَالٍ

“Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem sevdiği bir şey gördüğü zaman:

الْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذِى بِنِعْمَتِهِ تَتِمُّ الصَّالِحَاتُ ‘Elhamdu lillâhi’llezî bi-ni’metihi tetimmu’s-sâlihât’ (Hamd o Allah’adır ki sâlih ameller ve faydalı işler ancak O’nun nimetiyle tamamlanır. -Ya da- Sâlih amellerin ve faydalı işlerin ancak nimetiyle tamamlandığı O Allah’a hamdolsun) derdi.

Hoşlanmadığı bir şey gördüğü zaman ise:

 الْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلَى كُلِّ حَالٍ ‘Elhamdu lillâhi alâ külli hâl’ (Her hâl üzere hamd Allah’adır. -Ya da- Her hâlükârda Allah’a hamdolsun!) derdi.” (İbn-i Mâce, Edeb, 55, No: 3803, Hadîs Hasen’dir.)

102 √ ZENGİNLERİN ÇOĞUNUN BİLMEDİĞİ, GÜNDEMİNE ALMADIĞI VE GEREĞİYLE AMEL ETMEDİĞİ BİR ÂYET!

لِلْفُقَرَاءِ الَّذِينَ أُحْصِرُوا فِى سَبِيلِ اللّٰهِ لاَ يَسْتَطِيعُونَ ضَرْبًا فِى الْأَرْضِ يَحْسَبُهُمُ الْجَاهِلُ أَغْنِيَاءَ مِنَ التَّعَفُّفِ تَعْرِفُهُمْ بِسِيمٰيهُمْ لاَ يَسْـَٔلُونَ النَّاسَ إِلْحَافًا وَمَا تُنْفِقُوا مِنْ خَيْرٍ فَإِنَّ اللّٰهَ بِهِ عَلِيمٌ

“(Sadakalar) Allah yolunda kendilerini vakfetmiş, (rızık için) yeryüzünde dolaşmaya güç yetiremeyen fakirler içindir. (Durumlarını) bilmeyen, iffetlerinden dolayı onları zengin zanneder. Sen ise onları sîmâlarından tanırsın. Onlar yüzsüzlük ederek insanlardan (bir şey) istemezler. Siz hayır olarak her ne infâk ederseniz, şüphesiz Allah onu hakkıyla bilir.” (Bakara: 273)

Bu Âyeti Allâme Mevdûdî rahımehullâh şöyle açıklamıştır:

“Bu Âyette Allah, Müslümanlara, kendilerini tamamen İslâm hizmetine adamış, bu nedenle de hayatlarını kazanamayan kimselere yardım etmelerini emretmektedir. Hz. Peygamber aleyhisselâm döneminde Ashâb-ı Suffa denilen sahâbe grubu bu tür bir topluluktu. Onlar her an Hz. Peygamber aleyhisselâm’ın hizmetindeydiler. Hz. Peygamber aleyhisselâm da onlara İslâm'ı öğretiyor ve İslâm'a hizmet için onları eğitiyordu. Ashâb-ı Suffa öğrendiklerini başkalarına aktarıyor ve Hz. Peygamber aleyhisselâm’ın emriyle çeşitli görevlere ve seferlere gidiyorlardı. Böyle kişilerin özellikle yardıma muhtaç oldukları açıktır; çünkü bunlar, tüm zamanlarını İslâm'a hizmetle geçirmektedirler ve maîşetlerini kazanmaya ayıracakları vakitleri yoktur.” (Tefhîmu’l Kur’ân, 1/216)

103 √ KALPLERİN İLACI BEŞ ŞEYDİR!

İbrâhîm el-Havvâs (إِبْرٰهِيمُ الْخَوَّاصُ) radıyallâhu anh şöyle demiştir:

دَوَاءُ الْقَلْبِ خَمْسَةُ أَشْيَاءَ:

 قِرَاءَةُ الْقُرْاٰنِ بِالتَّدَبُّرِ، وَخَلَاءُ الْبَطْنِ، وَقِيَامُ اللَّيْلِ، وَالتَّضَرُّعُ عِنْدَ السَّحَرِ، وَمُجَالَسَةُ الصَّالِحِينَ

“Kalbin ilacı beş şeydir:

Tedebbür ederek Kur’ân okumak,

Mideyi boş tutmak (oruç tutmak),

3– Gece kıyâmı (geceyi ihyâ etmek),

4– Seher vaktinde Allah’a yalvarmak,

Sâlih insanlarla oturup kalkmak.”

(Siyeru’s Selefi’s Sâlihîn, Ebû’l Kâsım Kıvâmu’s Sünne et-Teymî el-Esbâhânî –v. 535–, Thk: Kerem b. Hılmî b. Ferhât b. Ahmed, Dâru’r Râye, Riyâd, S: 1326; Sıfatü’s Safve, Ebû’l Ferec İbnu’l Cevzî –v. 597–, Thk: Ahmed b. Ali, Dâru’l Hadîs, Kâhire, 2/299; Zemmu’l Hevâ, Ebû’l Ferec İbnu’l Cevzî, Thk: Mustafa Abdülvâhid, S: 70; et-Tibyân fî Âdâbi Hameleti’l Kur’ân, İmam Nevevî –v. 676–, Thk: Muhammed el-Haccâr, Dâru İbn-i Hazm, Beyrût, S: 84; el-Ezkâr, İmam Nevevî, Thk: Abdülkâdir el-Arnaût, Dâru’l Fikr, Beyrût, S: 107)

104 √ ALLAH’IM, SANA SIĞINIRIM!

Ebû’l Yeser radıyallâhu anh’tan rivâyete göre, Rasûlullah aleyhisselâm şöyle dua ederdi:

اللّٰهُمَّ إِنِّى أَعُوذُ بِكَ مِنَ الْهَدْمِ وَأَعُوذُ بِكَ مِنَ التَّرَدِّى وَأَعُوذُ بِكَ مِنَ الْغَرَقِ وَالْحَرَقِ وَالْهَرَمِ وَأَعُوذُ بِكَ أَنْ يَتَخَبَّطَنِى الشَّيْطَانُ عِنْدَ الْمَوْتِ وَأَعُوذُ بِكَ أَنْ أَمُوتَ فِى سَبِيلِكَ مُدْبِرًا وَأَعُوذُ بِكَ أَنْ أَمُوتَ لَدِيغًا

“Allah’ım, yıkıntı (altında kalmak)tan Sana sığınırım. (Yüksek bir yerden, uçurumdan) düşmekten Sana sığınırım. Boğulmaktan, yangından ve (bunaklık derecesinde) ihtiyarlıktan Sana sığınırım. Ölüm ânında şeytanın beni çarpmasından (aldatmasından) Sana sığınırım. Senin yolunda savaşırken düşmandan kaçarken ölmekten Sana sığınırım. (Akrep ve yılan gibi zehirli hayvanlar tarafından) sokularak ölmekten Sana sığınırım.” (Ebû Dâvûd, Vitr, 32, No: 1552; Nesâî, İstiâze, 61, No: 5531-5533; Metnini/tertîbini esas aldığımız Hadîs lafzı Ebû Dâvûd’a aittir. Sahîhu Süneni Ebî Dâvûd, 1/425, Hadîs Sahîh’tir. Nesâî’nin rivâyetleri de Hasen’dir.)

105 √ BİR MECLİSTEN KALKMADAN ÖNCE OKUNACAK DUA:

İbn-i Ömer radıyallâhu anhumâ’dan rivâyete göre, Rasûlullah aleyhisselâm bir meclisten kalkmadan önce mutlaka ashâbına şu duayı okurdu:

اللّٰهُمَّ اقْسِمْ لَنَا مِنْ خَشْيَتِكَ مَا يَحُولُ بَيْنَنَا وَبَيْنَ مَعَاصِيكَ وَمِنْ طَاعَتِكَ مَا تُبَلِّغُنَا بِهِ جَنَّتَكَ وَمِنَ الْيَقِينِ مَا تُهَوِّنُ بِهِ عَلَيْنَا مُصِيبَاتِ الدُّنْيَا وَمَتِّعْنَا بِأَسْمَاعِنَا وَأَبْصَارِنَا وَقُوَّتِنَا مَا أَحْيَيْتَنَا وَاجْعَلْهُ الْوَارِثَ مِنَّا وَاجْعَلْ ثَأْرَنَا عَلَى مَنْ ظَلَمَنَا وَانْصُرْنَا عَلَى مَنْ عَادَانَا وَلاَ تَجْعَلْ مُصِيبَتَنَا فِى دِينِنَا وَلاَ تَجْعَلِ الدُّنْيَا أَكْبَرَ هَمِّنَا وَلاَ مَبْلَغَ عِلْمِنَا وَلاَ تُسَلِّطْ عَلَيْنَا مَنْ لاَ يَرْحَمُنَا

“Allah’ım, Sana karşı işlenecek günahlarla aramıza perde olacak korkundan, bizi cennetine ulaştıracak kulluğundan, dünya musibetlerine karşı tahammülümüzü kolaylaştıracak güçlü bir iman nasip et. Bizi yaşattıkça, kulaklarımız, gözlerimiz ve gücümüzden bizi faydalandır. Aynı şeyleri soyumuza da nasip et. Bize zulmedenlerden intikâmımızı al. Düşmanlarımıza karşı bize yardım et. Dinimiz hususunda bize musibet verme. Dünyayı en büyük gayemiz eyleme. Dünyalık bilgilerle sonumuzu getirme (dünyayı ilmimizin son noktası kılma)! Bize merhamet etmeyenleri üzerimize musallat etme!” (Tirmizî, Deavât, 80, No: 3502; Sahîhu Süneni’t Tirmizî, 3/442, 443, Hadîs Sahîh’tir.)

106 √ MERHAMET EDENLERE RAHMÂN DA MERHAMET EDER:

Ebû Hüreyre radıyallâhu anh’tan rivâyete göre, Rasûlullah aleyhisselâm şöyle buyurdu:

الرَّاحِمُونَ يَرْحَمُهُمُ الرَّحْمٰنُ ارْحَمُوا مَنْ فِى الأَرْضِ يَرْحَمْكُمْ مَنْ فِى السَّمَاءِ

“Merhamet edenlere Rahmân olan Allah da merhamet eder. S,z yeryüzündeklere merhamet edin ki, semâdakiler de size merhamet etsin.” (Tirmizî, Birr, 16, No:1924, Hadîs Hasen-Sahîh’tir.)

107 √ PEYGAMBERİMİZİN İSTİÂZELERİNDEN BİRİ:

Abdulah b. Mes’ûd radıyallâhu anh’tan rivâyete göre, Nebî aleyhisselâm (namaza girdiğinde) şöyle istiâze etmiştir:

اللّٰهُمَّ إِنِّى أَعُوذُ بِكَ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ وَهَمْزِهِ وَنَفْخِهِ وَنَفْثِهِ

“Allah’ım! Şüphesiz ben taşlanmış şeytandan, onun hemzinden, onun nefhınden ve onun nefsinden Sana sığınırım.”

Râvî Amr şöyle demiştir: “Şeytanın hemzi mute hastalığıdır, onun nefsi şiirdir, onun nehfı de kibirdir.” (İbn-i Mâce, No: 807, 808; Bkz: Tirmizî, No: 242; Ebû Dâvûd, No: 764, 765, 775)

Hadîsin İbn-i Mâce’deki 807 numaralı metni ise şöyledir:

اللّٰهُمَّ إِنِّى أَعُوذُ بِكَ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ مِنْ هَمْزِهِ وَنَفْخِهِ وَنَفْثِهِ

Not: Hemz mute hatalığıdır. Mute hastalığı delilik ve sara hastalığının bir çeşididir. Hasta ayıldığı zaman aklı tamamen kendine döner. Hemz’in aslı, kötülemek, jurnalcilik, halkın kusurlarını araştırmak ve anlatmak, propaganda ve dedikodu yapmaktır.

108 √ KELÂMÎ BİR TARIŞMA OLAN “İMANDA İSTİSN” MESELESİNİN YANİ “İNŞÂALLAH MܒMİNİM” DEMENİN KEYFİYETİ:

Bu hususta Beyhakî, daha sonra da İmam Kurtubî ve diğer âlimler eserlerinde Hasan-ı Basrî hakkındaki şu nakle yer vermektedirler:

وَسَأَلَ رَجُلٌ الْحَسَنَ فَقَالَ: يَا أَبَا سَعِيدٍ، أَمُؤْمِنٌ أَنْتَ؟ فَقَالَ لَهُ: الْإِيمَانُ إِيمَانَانِ، فَإِنْ كُنْتَ تَسْأَلُنِى عَنِ الْإِيمَانِ بِاللّٰهِ وَمَلَائِكَتِهِ وَكُتُبِهِ وَرُسُلِهِ وَالْجَنَّةِ وَالنَّارِ وَالْبَعْثِ وَالْحِسَابِ فَأَنَا بِهِ مُؤْمِنٌ. وَإِنْ كُنْتَ تَسْأَلُنِى عَنْ قَوْلِ اللّٰهِ تَبَارَكَ وَتَعَالَى: ﴿إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ الَّذِينَ إِذا ذُكِرَ اللّٰهُ وَجِلَتْ قُلُوبُهُمْ﴾ إِلَى قَوْلِهِ ﴿أُولئِكَ هُمُ الْمُؤْمِنُونَ حَقًّا﴾ فَوَاللّٰهِ مَا أَدْرِى أَنَا مِنْهُمْ أَمْ لاَ

“Bir adam, (tâbiîn’in büyük âlim ve zâhidlerinden olan) el-Hasen el-Basrî’ye: ‘Ey Ebû Saîd, sen mü’min misin?’ diye sordu. O da ona: ‘İman iki türlüdür. Eğer sen bana Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, cennete, cehenneme, öldükten sonra dirilmeye ve hesaba imanı soruyor isen, ben bunlara iman eden bir kimseyim. Yok eğer, Allah Tebâreke ve Teâlâ’nın: ‘Gerçek mü’minler ancak o kimselerdir ki, Allah anıldığı zaman kalpleri titrer, Âyetleri karşılarında okunduğu zaman (bu), onların imanlarını artırır ve onlar ancak Rablerine dayanıp güvenirler. Onlar namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden de infâk ederler. İşte onlar gerçek mü’minlerin ta kendileridir. Onlar için Rableri katında dereceler, mağfiret ve bitmez tükenmez bir rızık vardır’ (Enfâl: 2-4) buyruğu hakkında soruyorsan, Allah’a yemin ederim ki, bilemiyorum, ben onlardan mıyım, değil miyim?” (el-Câmi’ li-Ahkâmi’l Kur’ân, Kurtubî, Thk: Abdullah b. Abdulmuhsin et-Türkî, Müessesetü’r Risâle, Beyrût, 1427, 9/451, 452; Şuabu’l Îmân, Beyhakî, Thk: Abdü’l-Alî Abdülhamîd Hâmid, Mektebetü’r Rüşd, Riyâd, 1423, 1/169)

109 √ İMAN ETMEYECEK OLAN KÂFİRLERİN UZUN YAŞAMALARI, KENDİLERİ İÇİN BİR HAYIR DEĞİLDİR!

Allah Azze ve Celle buyurdu:

وَلاَ يَحْسَبَنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا أَنَّمَا نُمْلِي لَهُمْ خَيْرٌ لِأَنْفُسِهِمْ إِنَّمَا نُمْلِى لَهُمْ لِيَزْدَادُوا إِثْمًا وَلَهُمْ عَذَابٌ مُهِينٌ ﴿اٰل عمران: ١٧٨﴾

“O inkâr edenler (kâfirler) kendilerine mühlet vermemizin sakın kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Biz onlara sırf günahları artsın diye mühlet veriyoruz. Onlar için alçaltıcı bir azap vardır.” (Âl-i İmrân: 178)

KISA AÇIKLAMA:

Âyetteki “mühlet vermek” (الْإِمْلاَءُ); uzun ömür ve rahat yaşam demektir.

Âyet, sebeb-i nüzûlü itibariyle Uhud savaşıyla alâkalıdır. Fakat Usûlen, sebebin husûsî olması hükmün umûmî olmasına engel değildir. Yüce Allah Uhud günü müşriklere verdiği zafer ile onlara bir mühlet vermiştir. Bu, onlar için bir hayır değil; sadece günahlarını artırmaları içindir.

İbn-i Âmir ve Âsım, وَلاَ يَحْسَبَنَّ “sakın sanmasınlar” buyruğunu “ye” harfi ile ve “sîn” harfini de fethalı olarak okumuşlar. Hamza ise, “te” harfi ile ve “sîn” harfini de fetha ile وَلاَ تَحْسَبَنَّ “sakın sanma!” biçiminde okumuştur. İlk kırâate göre fâil (özne) “kâfirler”, ikinci kırâate göre ise, fâil “muhatap” yani Muhammed aleyhisselâm’dır.

Bu Âyet, Kaderiyye’nin görüşünün bâtıl olduğuna dair açık bir delildir. Zira Yüce Allah, -her şeyi bildiği gibi- ölünceye kadar iman etmeyecek olan kâfirlerin âkıbetlerini de bilmektedir. Ve her şey gibi, bunları da önceden kaydetmiştir. Bu da, kadere imanın vücûbunu gerektirir. Son asırda ortaya çıkan, “Allah, kulun irâdî fiillerine taalluk eden amellerini kul işlemeden bilmez” biçimindeki sözün bâtıllığı ve küfür olduğu, -birçok delillerin yanı sıra- bu Âyetin delâletiyle de sâbittir.

Rabbimiz, kâfirlerin âkıbetleri hakkında şöyle buyurdu:

لَا يَغُرَّنَّكَ تَقَلُّبُ الَّذِينَ كَفَرُوا فِى الْبِلَادِ مَتَاعٌ قَلِيلٌ ثُمَّ مَأْوٰيهُمْ جَهَنَّمُ وَبِئْسَ الْمِهَادُ

“Kâfirlerin (refah içinde) diyar diyar gezip dolaşmaları sakın seni aldatmasın! Azıcık (değersiz ve geçici) bir geçim; sonra varacakları yer cehennemdir. O ne kötü yataktır!” (Âl-i İmrân: 196, 197)

110 √ ŞEYTANLARDAN, ZEHİRLİ HAŞERELERDEN VE KEM GÖZLERDEN KORUNMAK İÇİN OKUNACAK DUA:

a) İbn-i Abbâs radıyallâhu anhumâ’dan rivâyete göre o şöyle demiştir: Nebî aleyhisselâm, (torunları) Hasan ve Hüseyin radıyallâhu anhumâ’nın korunmaları için şu duayı okur ve şöyle buyururdu: Şüphesiz babanız (İbrâhîm aleyhisselâm), (oğulları) İsmâîl ve İshâk aleyhimesselâm’a bu dua ile okuyup üflerdi:

أَعُوذُ بِكَلِمَاتِ اللّٰهِ التَّامَّةِ مِنْ كُلِّ شَيْطَانٍ وَهَامَّةٍ وَمِنْ كُلِّ عَيْنٍ لاَمَّةٍ

“Her bir şeytandan ve her bir zehirli haşereden, insana zarar ve musibet veren her bir gözden Allah’ın tam (noksansız) kelimelerine sığınırım.” (Buhârî, 3371; İbn-i Mâce, 3525)

b) İbn-i Abbâs radıyallâhu anhumâ’dan rivâyete göre o şöyle demiştir: Rasûlullah aleyhisselâm, (torunları) Hasan ve Hüseyin radıyallâhu anhumâ’yı korunmaları için şu şekilde okuyarak tedavi ederdi:

أُعِيذُكُمَا بِكَلِمَاتِ اللّٰهِ التَّامَّةِ مِنْ كُلِّ شَيْطَانٍ وَهَامَّةٍ وَمِنْ كُلِّ عَيْنٍ لاَمَّةٍ

“Her ikinizi de, her bir şeytandan ve her bir zehirli haşereden, insana zarar ve musibet veren her bir gözden Allah’ın tam kelimelerine sığındırırım.”

Nebî aleyhisselâm yine şöyle derdi:

“(Büyük babanız) İbrâhîm aleyhisselâm da, (oğulları) İshâk ve İsmâîl aleyhimesselâm’ı bu dua ile okuyup tedavi ederdi.” (Tirmizî, 2060)

Ebû Dâvûd rahımehullâh şöyle demiştir:

هٰذَا دَلِيلٌ عَلَى أَنَّ الْقُرْاٰنَ لَيْسَ بِمَخْلُوقٍ

“Bu (Hadîs), Kur’ân’ın mahlûk olmadığına bir delildir.” (Ebû Dâvûd, 4737)

111 √ SADECE KİTAP OKUMAKLA VE KULAKTAN DOLMA BİLGİLERLE FETVÂ VERMEK!

İbn-i Kayyım el-Cevziyye rahımehullâh şöyle demiştir:

وَمَنْ أَفْتَى النَّاسَ بِمُجَرَّدِ الْمَنْقُولِ فِي الْكُتُبِ عَلَى اخْتِلَافِ عُرْفِهِمْ وَعَوَائِدِهِمْ وَأَزْمِنَتِهِمْ وَأَمْكِنَتِهِمْ وَأَحْوَالِهِمْ وَقَرَائِنِ أَحْوَالِهِمْ فَقَدْ ضَلَّ وَأَضَلَّ، وَكَانَتْ جِنَايَتُهُ عَلَى الدِّينِ أَعْظَمَ مِنْ جِنَايَةِ مَنْ طَبَّبَ النَّاسَ كُلَّهُمْ عَلَى اخْتِلَافِ بِلَادِهِمْ وَعَوَائِدِهِمْ وَأَزْمِنَتِهِمْ وَطَبَائِعِهِمْ بِمَا فِى كِتَابٍ مِنْ كُتُبِ الطِّبِّ عَلَى أَبْدَانِهِمْ، بَلْ هَذَا الطَّبِيبُ الْجَاهِلُ وَهَذَا الْمُفْتِى الْجَاهِلُ أَضَرُّ مَا عَلَى أَدْيَانِ النَّاسِ وَأَبْدَانِهِمْ وَاَللَّهُ الْمُسْتَعَانُ

“Her kim, insanların örflerinin, âdetlerinin, zamanlarının, mekânlarının, hallerinin ve hallerinin karînelerinin/delillerinin farklılığına rağmen, mücerret olarak kitaplardaki nakillere göre fetvâ verirse; hem sapmış, hem de (insanları) saptırmış olur. Böyle yapan birinin dine karşı işlediği cinâyet; insanların yaşadıkları memleketlerinin, âdetlerinin, zamanlarının ve tabiatlarının farklılığına itibar etmeden, soyut olarak tıp kitaplarında nakledilen şeylerle insanları tedavi etmeye çalışan bir doktorun, insanların bedenlerine karşı işlediği cinâyetinden daha büyük bir cinâyettir. Bu câhil doktor ile bu câhil müftü, insanların dinlerine ve bedenlerine karşı en çok zararı dokunan kimselerdir. Bunlara karşı ancak Allah’tan yardım istenir.” (İ’lâmu’l Muvakkıîn, Thk: Muhammed Abdüsselâm İbrâhîm, Dâru’l Kütübi’l İlmiyye, Beyrût, 3/66)

112 √ EĞİTİMLİ KÖPEK BİLE EĞİTİMSİZ KÖPEKTEN ÜSTÜNDÜR:

İbn-i Kayyım el-Cevziyye rahmetüllâhi aleyh şöyle demiştir:

إن الله سبحانه جعل صيد الكلب الجاهِل ميتة يحرم اكلها وأباح صيد الكلب المعلم وهذا أيضا من شرف العلم إنه لا يباح إلا صيد الكلب العالم وأما الكلب الجاهل فلا يحل أكل صيده فدل على شرف العلم وفضله

قَالَ اللّٰهُ تَعَالٰى: ﴿يَسْـَٔلُونَكَ مَاذَا أُحِلَّ لَهُمْ قُلْ أُحِلَّ لَكُمُ الطَّيِّبَاتُ وَمَا عَلَّمْتُمْ مِنَ الْجَوَارِحِ مُكَلِّبِينَ تُعَلِّمُونَهُنَّ مِمَّا عَلَّمَكُمُ اللّٰهُ فَكُلُوا مِمَّا أَمْسَكْنَ عَلَيْكُمْ وَاذْكُرُوا اسْمَ اللّٰهِ عَلَيْهِ وَاتَّقُوا اللّٰهَ إِنَّ اللّٰهَ سَرِيعُ الْحِسَابِ﴾

ولولا مزية العلم والتعليم وشرفهما كان صيد الكلب المعلم والجاهل سواء

“Allah Sübhânehu, eğitimsiz köpeğin avını, yenilmesi haram olan bir leş saymış, eğitimli bir köpeğin yakaladığı avı ise helâl saymıştır. Bu da, ilmin üstün oluşu (şerefi) sebebiyledir. O yüzden sadece eğitimli köpeğin avı mubâh kılınmıştır. Eğitimsiz köpeğin yakaladığı avı yemek ise helâl olmaz. İşte bu durum, ilmin üstün oluşuna ve faziletine delâlet etmektedir.

Allah Teâlâ buyurdu: ‘Senden kendilerine neyin helâl kılındığını soruyorlar. De ki: ‘Size bütün iyi ve temiz şeyler helâl kılındı. Allah’ın size öğrettikleri ile alıştırıp öğrettiğiniz avcı hayvanların avları da. Artık onların sizin için tuttuklarından yeyin. Üzerine Allah’ın adını anın ve Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah hesabı pek çabuk görendir.’’ (Mâide: 4)

Eğer ilim ve eğitimin (ta’lîmin) meziyet ve üstünlüğü olmasaydı, eğitimli ile eğitimsiz köpeğin tuttukları avın hükmü eşit olurdu.” (Miftâhu Dâri’s Saâde, Dâru’l Kütübi’l İlmiyye, Beyrût, 1/55)

113 √ KALBİNDEKİ İLİM SENİNDİR!

Araplar atasözlerinde şöyle derler:

حَرْفٌ فِى قَلْبِكَ خَيْرٌ مِنْ أَلْفٍ فِى كُتُبِكَ

“Kalbinde bulunan bir harf, kitaplarında bulunan bin harften daha hayırlıdır.” (Edebu’d Dîn ve’d Dünya, Ebû’l Hasen el-Mâverdî, Dâru’l Minhâc, Beyrût, S: 103; Bkz: el-Beyân ve’t Tibyân, Ebû Osmân, el-Câhız el-Kinânî, Thk: Abdüsselâm Muhammed Hârûn, Mektebetü’l Hancî, 1/258)

Bizde ise şöyle bir söz vardır: “Eldeki bir kuş, daldaki iki kuştan iyidir.”

114 √ İBÂDETİN TATLILIĞINI BULMAK İÇİN ÜÇ ŞEYİ TERK ETMEK GEREKİR!

“Ahmed b. Harb rahımehullâh şöyle demiştir:

عَبَدْتُ اللّٰهَ خَمْسِيْنَ سَنَةً فَمَا وَجَدْتُ حَلاَوَةَ العِبَادَةِ حَتَّى تَرَكْتُ ثَلاَثَةَ أَشيَاءٍ

تَرَكْتُ رِضَى النَّاسِ حَتَّى قَدِرْتُ أَنْ أَتَكَلَّمَ بِالحَقِّ،

وَتَرَكْتُ صُحْبَةَ الفَاسِقِيْنَ حَتَّى وَجَدْتُ صُحْبَةَ الصَّالِحِيْنَ،

وَتَرَكْتُ حَلاَوَةَ الدُّنْيَا حَتَّى وَجَدْتُ حَلاَوَةَ الْاٰخِرَةِ

Allah'a elli yıl ibadet ettim; şu üç şeyi terk edinceye kadar ibâdetin tatlılığını bulamadım:

1) İnsanların rızâsını terk ettim, böylece hakkı söylemeye muktedir oldum.

2) Fâsık kimselerle arkadaşlığı terk ettim, sâlih kimselerle arkadaşlığı elde ettim.

3) Dünya'nın tatlılığını terk ettim, âhiretin tatlılığını elde ettim.” (Siyeru A’lâmi’n Nubelâ, İmam Zehebî, Müessesetü’r Risâle, Beyrût, 11/34)

Yûsuf Semmak


Bağlantı | kategori: NASİHATLER | tarih: 03/01/2020 | Yorum(0) | Yorum yaz
YORUM YAZINIZ
İSMİNİZ

E-Posta (Gizli)

Web siteniz

Yorumunuz

Güvenlik kodu
Son Konular .: 51- Hadis Dersleri -6 | “Müslüman Olan Kimse Cahiliyyedeki Amelinden Sorumlu mudur?” (Ders Videosu)
.: 50- Ruhun Gıdası -3 (Video)
.: 49- Hadis Dersleri -5 | "Mü’min Olarak Sabahlayıp, Kafir Olarak Akşamlamak!" (Ders Videosu)
.: 48- Ruhun Gıdası -2 (Video)
.: 47- Hadis Dersleri -4 "Müslümana Sövmek Fasıklık, Onunla Çarpışmak Küfürdür!" (Ders Videosu)
.: 46- Ruhun Gıdası -1 (Video)
.: 45- Hadis Dersleri -3 "Müslümana 'Kafir' Diyen Kimsenin Durumu!" (Ders Videosu)
.: 44- Hadîs Dersleri -2 "Münâfığın Hasletleri!" (Ders Videosu)
.: MUHTELİF KONULARDA İLMÎ NAKİLLER - 2
.: Namahreme, 'Hoş Geldin!' Demek Caiz midir?
.: 43- Yûsuf Semmak Kimdir?
.: NASİHATLER 14
.: 42- Zâlimlerin Yaptıklarından Allah’ı Habersiz Sanma! (Video)
.: 41- Ashâb-ı Kehf Hakkında (Video)
.: 40- Kur'ân'da Peygamberimize 'Ey Muhammed!' Biçiminde Hitap Edilmiş midir? (Video)
.: 39- Neyi Fıkhedeceğiz? (Video)
.: 38- Muavvizeteyn Hakkında İbn-i Mes'ûd'dan Gelen Rivâyet Meselesi (Video)
.: 37- Rızkı Artıran ve Bereketlendiren Etkenler Nelerdir? (Video)
.: 36- Kime Uyacağız? Kime İnanacağız? (Video)
.: 35- Ey Yolcu, Dünya Bir Ağaç Gölgesi Gibidir! (Video)
.: 34- Kelime-i Şehâdet'in İ'râbı (Video)
.: 33- Hayata Dair, Hayâtî Öğütler (Video)
.: 32- "Arapça'yı Putlaştırmak" Deyimi Üzerine (Video)
.: 31- Kime Kulak Vermeli?! -Fıkradan Hisse- (Video)
.: 30- Evli Kadınlarla Evlenilir mi?! (Video)
.: 29- Seyyid Kutub Âlim midir? (Video)
.: 28- Kur'ân'a Uymadığı İddiasıyla İnkâr Edilen Bir Hadîsin Müdâfaası (Video)
.: 27- Günümüzde Genelde Yanlış Anlaşılan Bir Âyet - Ra'd: 11 (Video)
.: 26- Bedevîden Al Haberi! (Video)
.: 25- Mezhepsizlik Dinsizliğin Köprüsüdür! (Video)
.: 24- İslâm'da Tevhîd Olmadan Vahdet Olmaz! (Video)
.: 23- Rabbin Kim? Rabb Kimdir? (Video)
.: 22- Allah'tan Başkasına İbâdet Etmede Cehâlet Mazeret Değildir! (Video)
Son Yorumlar
sadullah demircioğlu
abdullah bin mesud (r.a.) ‘’sakın
Yusuf Semmak
Bir kardeşimiz, selâmdan sonra; “
Yusuf Semmak
EVET, YİNE SİGARA! Bugün piyas
İbrahim sarıtaş
Allahrazı olsun
Muhammet ****
Bizim din hocamız başınızı örtmek
Ali Özbek
Hocam Allah razı olsun mükemmel b
fatma
ellerinize yüreğinize sağlık cıdd
Mehmet
Bu site "13.45'de mi 13.45'te mi
iclal
elinize sağlık
misafir
Allah razı olsun .
mutluluk
Çok güzel olmuş ellerinize sağlık
hediye
Esselamün aleyküm Yusuf kardeşim.
Yusuf Semmak
SÜNNETTE BÖYLE BİR PAZARLIK ANLAY
mahmut konur
BİR AYET "Mümin kadınlara da bak
Erkan
Allah razı olsun
ismail
bayildim
Yusuf Semmak
NOT: Bir Hristiyanla tartışan bir
Yusuf Semmak
KİMLER SUÇLU? Bir toplumda ins
Yusuf Semmak
SAHÛR VAKTİNİN SON BULMASI VE SAB
ali
Güzel bir anlatım olmuş ALLAH(C.C
Yusuf Semmak
MUHÂCİRLERLE ENSÂR’IN KARDEŞLİĞİ:
Ece
Harika çok teşekkürler
meryemnazyazğan
Çok güzel anlatmışsınız, şimdi ço
Yusuf Semmak
DİLİN, BEYÂNIN, OKUMANIN, YAZMANI
Yusuf Semmak
Bir meâlde şöyle geçiyor: "Bunun
Yusuf Semmak
“Mütevâzı’, mutevazı” (م
Yusuf Semmak
Esmâül Hüsnâ: Yanlış – el-Esmâul
Yusuf Semmak
Müşkül: Yanlış – Müşkil (kapalı,
Yusuf Semmak
Nasılki: Yanlış – Nasıl ki: Doğru
Yusuf Semmak
“MESS”: Değme, dokunma, temas,
Sibel EKİNCİ
Muhterem Hocamız Feriduddin AYDIN
2017
çok detaya girmişsiniz ama tşr
Melek
Çok güzel
© 2012 YUSUFSEMMAK.COM