Araştırmacı, Yazar

ANASAYFA
BİZE ULAŞIN
AMACIMIZ
KUR'AN DİNLE
KİTAPLARIMIZ
DERS VİDEOLARI ARŞİVİ
NOT DEFTERİ
Nasihatler serimizin on dördüncüsü... Muhtelif konularda 82 adet makale... Ansiklopedik mâhiyetteki yazılarımızdan istifade edebilirsiniz... Selâm ve dua ile...




NASİHATLER 14

1- ÇOK MU ZOR?

Öyle bir hayat yaşamalıyız ki, hiçbir zaman ve hiçbir kimseye karşı -kişisel zaafla ve nefse uyarak- can sıkan, moral bazen, sataşan, hakaret eden, kıran, kızan, suçlayan, dışlayan, sorun çıkaran ve fitne başlatan olmamalıyız! Unutmayalım ki insan, sözüne ve davranışına dikkat ederse, -Allah’ın takdîr ettiği kadarıyla- hayır ve iyilikten başka bir sonuç olmayacaktır. Fakat densiz, dengesiz ve düşüncesiz hareket edilirse, insânî ilişkilerde gönül ve umut kırmaktan başka bir icraat yapılmayacaktır!

Müslüman şunu diyebilmelidir: Ben hayatımın hiçbir ânında; konuşurken, susarken, bakarken, düşünürken, cevap verirken, yorum yaparken, nasihat ederken, bana nasihat edilirken, düşüncesizce ve patavatsızca konuşmayacağım ve nefsî tepkisellikle davranış sergilemeyeceğim, içimdeki negatif duyguları insanlara yansıtıp başkalarını üzmek, kırmak ve kul hakkına girmek yerine, nefsimi ıslâh ile meşgul olacağım, başkalarının kusur ve açıklarına odaklanıp onu bunu dilime dolamayacağım, boş ve hikmetsiz sözlerden, yalandan, gıybetten, iftirâdan, fitneden, kötü zandan, saldırgan ve yıkıcı üsluplardan sakınacağım, sevgi ve muhabbetle fethedilmesi gereken kalpleri târümâr etmeyeceğim… Bunu sadece Allah için yapacağım…

Çok mu zor; merhamet, anlayış ve hikmet kisvesini kuşanmak? Çok mu zor; nefislerin azgın ve azdırıcı dürtülerine ve şeytanın vesveselerine esir olmamak adına takvâ libâsını giymek? Çok mu zor; Allah’ın yarattığı fıtrat üzere insanlara musâmaha ve hassâsiyetle kalpleri harâbeye çevirmemek veya yangına körükle gitmemek adına basîret, dirâyet, firâset ve hikmet ile adım atmak ve söz söylemek?

Birr, iyilik ve ma’rûf hiç zor olur mu? Hayırlardan alıkoyan azmış ve azdıran nefsin şerrinden ve şeytanın hakkı bâtıl, bâtılı da hak göstermeye çalışmasından, şeytan ve dostlarının yıkıcı amellerinin şerrinden sonsuz rahmet sahibi Yüce Rabbimize sığınırız…

2- HADÎSLERİN YAZIMI:

Peygamberimiz devrinde Hadîs yazımına müsaade edilmiştir (Bkz: Buhârî, 111, 112, 113, 2334, 6880, 7195; Müslim, Hacc, 447, 448; Tirmizî, 2667, 2668, 2716; Ebû Dâvûd, 2017, 3645, 3646, 3669, 4505).

Peygamberimizin Hadîs yazmaya izin vermediğine dair de Hadîsler bulunmaktadır (Bkz: Müslim, Zühd, 72, Tirmizî, 2665). Bu sebeple, bazı Hadîslerde yer alan yasak nedeniyle, Rasûlullah zamanında Hadîs yazmanın câiz olup olmadığı hususunda ulemâ ihtilâf etmiştir. Fakat Selef’in cumhûruna göre, o dönemde Hadîslerin kitâbeti câiz idi. İbn-i Hacer, Hadîs kitâbeti hakkında yasak vârid olan Hadîslerin, ezberine güvenenler hakkında; yazmayı mubâh kılmaya dair vârid olan Hadîslerin de, ezberine güvenmeyenler hakkında yorumlanacağını söylemiştir. İmam Nevevî ise, yasak vârid olan bu Hadîslerin, Kur’ân’ın ilk inmeye başladığı ve Kur’ân’ın gerekli şöhreti kazanmadığı ilk dönemler için olduğunu kaydetmiştir. Yani Hadîsler, Kur’ânla karıştırılmasın ve başka sözlere benzetilmesin diye Hadîs yazımı yasaklanmıştı. Kur’ân gerektiği gibi yaygınlaşıp da böylesi bir mefsedet ortadan kalkınca yazmaya izin verilmiştir. Dolayısıyla Hadîs yazmayı yasaklayan o Hadîsler, Kur’ân’ın ilk inmeye başladığı zaman ile sınırlıdır; çok geçmeden neshedilmiştir. Bu yasak hakkında İmam Nevevî, ikinci bir görüş olarak da İbn-i Hacer’in açıklamasına benzer bir yorum zikretmektedir. O da, bu yasak, ezberleyeceğinden emin olan ve yazdığında sadece yazdığına bel bağlayacak kimselerle alâkalıdır. Bu tür kimseler hakkında bu yasak, tenzîhen (helâla yakın olan) bir yasaktır. Bütün bu açıklamaları, “Kur’ân’la karıştırılmaması şartıyla Hadîs yazmaya izin vermek” şeklinde özetleyebiliriz. Mustafa el-A’zamî’nin tespitine göre, elli iki sahâbî Hadîs yazmıştır. Buradan da, Peygamberimiz döneminde Hadîs yazan sahâbîlerin ve Hadîs metinlerinin az olmadığı sonucunu çıkarabiliriz. Hadîslerin tedvîni ise, ilk olarak Ömer b. Abdülazîz (Hicrî d. 61/v. 101) devrinde, onun ta’mîmi ile başlatılmıştır ve tâbiîn ve tebe-i tâbiîn dönemlerinde tedvîn ve tasnîf işine hız verilmiştir. Fakat kitâbet (yazmak) ile tedvîni birbirine karıştırmamak gerekir. Kitâbet ayrıdır, tedvîn ayrıdır, tasnîf ayrıdır. Kitâbet (Hadîs yazımı), Peygamberimiz döneminde de vardı. Hadîslerin tedvîn’inin başlangıç ve bitiş tarihlerine bakarak, “Hadîsler, Rasûlullah’tan bir asır/iki asır sonra yazıldı veya yazılmaya başladı” demek, kupkuru bir cehâlettir. Daha kavramlardan anlamayan kimselerin din adına ahkâm kesmeleri de başka bir trajedidir!

3- KENDİNİZ İÇİN DEĞİL, ALLAH İÇİN KONUŞUN VE YAZIN!

Teblîğ ve nasihatte insanların anlayabileceği bir üslup ve muhâtabın ne kadar anlayıp anlamadığını önemseyip devamlı kontrol etmek ve ona göre konuşmak esastır. "İster anlasın ister anlamasın, ben birikimimdeki ezberleri ve fıkıhları dağ gibi orta yere yığarım" diyenler, başkalarına yeterli ölçüde bir şey veremezler. Çoğu zaman da konuştuklarından bir kazançları olmaz. Onlar sadece "ben ilim ehliyim, ben bilirim" mesajı vermiş olurlar. Bu durumu firâset ehli hemen fark eder!.. Böyle kimselerden genelde bir şey almak çok zordur; çünkü onlar ver(e)mezler, ancak o kimselerden alabilecek gücü ve imkânı olanlar bazı şeyler alabilirler. Tabiii ki o insanların da yanlarında verebilecekleri ilim ve fıkıh nâmına bir değerleri varsa!.. Hikmetsiz olan kimselerin konuştukları ya anlaşılmaz ya da yanlış veya eksik anlaşılır. Unutmayın, elinizden gelenin son noktasına kadar hikmete uysanız ve insanların hayrını -fiilî anlamda- onlardan daha çok isteyerek konuşsanız ve çabalasanız dahi, yine de bazıları sizi anlamayacak, hatta -kendisiyle alâkalı bir zaaf olarak- sizin bazı sözlerinizi hiç duymadığı ve kavrayamadığı, hepsinden önemlisi de anlatımınızın bütünlüğünü ve bağlamını yakalayamadığı için, sizin konuşurken sade ve anlaşılır konuşmadığınızı yani bazı anlarda bu ilkeden ta'vîz verdiğinizi bile zannedebilecektir. Durum böyle iken, anlaşılmamak istercesine ağdalı laflar kullanmak, herkesin bilemeyeceği tabirleri tercih etmek yahut da zorunlu olarak kullanılmış olan terim ve kavramları açıklamamak, konuşmalarda vasat bir seviye yakalamak yerine taksîmâtları, paragrafları ve iktibasları artırıp insanların sıkılmasına sebep olmak nasıl doğru olabilir ve maalesef ki çok yaygın olan bu davranış biçimi nasıl savunulabilir? Asrımızda yazılan kitapların üsluplarına bakınız, adam sanki okuyucunun meseleyi iyice anlayıp öğrenmesi maksadıyla ve gayretiyle değil de, uzattıkça uzattığı satır ve paragrafları kendini ifade etmek ve ilmî(!) vukûfiyetini ispat etmek için yazmıştır. Bu tür kitaplar, ilim ve hikmet içeren kitaplardan daha çok, bir kelâm ve felsefe kitaplarına benzemektedir! Okusan sıkılırsın, kendini zorlayıp devam etsen, kafan karışır, yanlışlarını doğruların tolere edemez, gideremez ve düzeltemez! Dolayısıyla da bunlar genelde fikir (hevâ ve heves) kitaplarıdır! Ne yazık ki, günümüzdeki çoğu kitap bu haldedir. Bu yazarlar(!) ve konuşmacılar elbette bir şeyler ezberlemişlerdir ve biliyorlardır ama durum gösteriyor ki, faydalı ilimden, fıkıh ve hikmetten yana yeterli düzeyde liyâkatleri bulunmamaktadır! Bir kimsenin konuşması ve yazması, ilminden önce, onun hikmet ehli olup olmadığını ortaya koyar...

4- KELİME-İ TEVHÎD’İN ŞARTLARI:

Tetebbu’ ve istikr⒠(okuyup araştırarak, tümevarım yöntemiyle gerçekleştirilen tedkîk ve araştırma)ya göre, Kelime-i Tevhîd ve Kelime-i Şehâdet’in şartları başlıca yedi tanedir. Bazı âlimler, bunlara الْكُفْرُ بِالطَّاغُوتِ وَالْآلِهَةِ الَّتِى تُعْبَدُ مِنْ دُونِ اللَّهِ “Allah’ın berisinde kendilerine ibâdet edilen tâğûtları ve sahte ilâhları red ve inkâr” şartını da dâhil etmektedirler. Fakat bu sekizinci ziyâde; tevdîh (açıklama) ve te’kîd (pekiştirme) kâbilindedir, yeni bir şey ilave etme anlamında değildir. Çünkü bu şart, yedi şartın içindeki “ihlâs” maddesinin muhtevâsında zaten vardır. Nasslarda zikri geçen “hâlis din” ve “dini Allah’a hâlis kılmak” tabirlerinde, Allah’ın berisinde ibâdet edilen tâğûtların ve ilâhlaştırılıp da kendilerine tapınılan kimselerin ilâhlığını red ve inkâr etme şartı bulunmaktadır. Bu olmadan, dinde ve imanda ihlâs gerçekleşmemiş olacağından, insan şirke düşer!

وَبِشُرُوطٍ سَبْعَةٍ قَدْ قُيِّدَتْ *** وَفي نُصُوصِ الوَحْيِ حَقاً وَرَدَتْ

فَإنَّهُ لَمْ يَنتَفِعْ قَائِلُهَا *** بِالنُّطْقِ إلاَّ حَيْثُ يَسْتَكْمِلُهَا

“Yedi şarta bağlanmıştır ve vahyin Nasslarında gerçekten yer almıştır. Onu (Kelime-i Şehâdet’i) söyleyen kimse, bunları tamamlamadıkça fayda görmez.”

الْعِلْمُ وَالْيَقِينُ وَالقَبُولُ *** وَالانْقِيَادُ فَادْرِ مَا أقُولُ

وَالصِّدْقُ وَالإِخْلاَصُ وَالْمَحَبَّة *** وَفَّقَكَ اللَّهُ لِمَا أحَبَّهُ

“İlim (Kelime-i Tevhîd’in anlamını bilmek), yakîn (Kelime-i Tevhîd’in anlamına şeksiz, şüphesiz, kesin olarak inanmak), kabûl (Kelime-i Tevhîd’in gerektirdiklerini kabul etmek), inkıyâd (Kelime-i Tevhîd’in gerektirdiklerine rızâ ile boyun eğmek, teslim olmak); dediğimi iyi anla!

Sıdk (Kelime-i Tevhîd’in gerektirdiklerinde yalan ve aldatma olmadan, doğru olmak), ihlâs (Kelime-i Tevhîd’in gerektirdiği anlamlarda samimi olmak), muhabbet (Kelime-i Tevhîd’in gerektirdiği anlamları ve Tevhîd ehlini sevmek). Allah seni sevdiği (ve râzı olduğu) şeylere muvaffak kılsın.”

 (قد نظمها الشيخ حافظ بن أحمد الحكمى رحمه الله فى منظومة سلم الوصول)

(Bunları, Hâfız b. Ahmed el-Hakemî “Süllemü’l Vusûl” adlı eserinde nazımlı olarak yazmıştır.)

5- KİBRİN MÂHİYETİ HAKKINDA KISA AÇIKLAMALAR:

Rasûlullah aleyhisselâm şöyle buyurdu:

الْكِبْرُ بَطَرُ الْحَقِّ وَغَمْطُ النَّاسِ

“Kibir, hakkı kabul etmemek ve insanları küçümsemektir.” (Müslim, Îmân, 147; Bkz: Ebû Dâvûd, Libâs, 28, H. No: 4092; Tirmizî, Birr, 61, H. No: 1999; El-Edebu’l Müfred, Kibr, 251, H. No: 556)

Bu Hadîs, kibrin tarifidir... Hoşlanmadığınız her davranış ve görüntü karşısında sahibine kibirli demeyin; günaha ve kul hakkına girmeyin! Kibir; hakkı kabul etmemek ve insanları küçümsemektir.

✺✺✺

Soru: Hocam, insanları küçümsemek konusunda daha detaylı şerh düşen kaynaklar var mı?

Meselâ, hakikaten seviyesi düşük zannedilen insanlar var ve mesele din olmasa da böyle. Yani “onun haddi ne, o kim ki, o ne biliyor”, âmiyâne tabirle “ondan bir cacık olmaz” gibi ifadeler de bu kibre giriyor mu?

Cevap: Girer... İslâm'da aslolan, hüsn-ü zan yapmaktır. Hüsn-ü zan, asıl olarak hakkında zan yapılan kimsenin hukûkunu korumayı öncelemektir. İnsanların, kendilerindeki bir meziyeti ve fazileti, açıklamak gerekmedikçe insanlara bildirmek gibi bir mecbûriyetleri yoktur. Aksine riyâ ve sum'a'dan sakınmak esastır. Onun için ecdâd, hoş bir mana kasdıyla, "her geleni Hızır bil" demiştir. Bazı âlimlere göre, takvâ, Müslümanı, kendinden üstün görmektir (asla onu aşağı görmemektir). Bir kimsenin ilmi az olabilir ama takvâsı, ihlâsı, adâleti, sıdkı, vefâsı, samimiyeti, fedâkârlığı vs. daha yüksek olabilir. Takvâyı hedefleyen bir kimse, din kardeşlerini faziletli görme hassâsiyetini, hayatının her ânına yaymak için çabalamalıdır. "Ondan bir cacık olmaz" tarzındaki âmiyâne sözler, adı üstünde avâmın lâf-ı güzâfıdır. Nereden biliyor, o kimseden hayırlı bir şahsiyet çıkmayacağını veya onun hâlihazırda kendisinden daha hayırlı olmadığını? Yahut da onun kalbine ve gizli hallerine mi vâkıftır ya da gaybı mı bilmektedir ki, onun ileride de sâlih bir insan olmayacağını söyleme cür'etini gösteriyor? Hadîslerde de geçtiği gibi, bir kimseye "Allah onu affetmez" ya da "falan helâk oldu" demek men edilmiştir. Bilâkis, bir kimsenin helâk olduğunu söyleyen kimse, asıl helâke daha yakın olandır. Allah en iyi bilendir.

Soru: Hmm, anladım hocam. Söz, dediğiniz gibi, falan helâk olduya kadar gidiyor.

Ben sorarken dînî konular hâricinde de dünyevî meseleler için de sormuştum. Yani adam diyelim ki, işte “arabayı şöyle sat/al veya şu işi şöyle yap” gibisinden sözler söylediğinde onun onlar için söylenen “o ne biliyor ki, ne konuşuyor” gibi sözler de dâhil olur mu?

Bir de bu ilmi vs. elbette açıklamak zorunda değil kimse ama Selef’in, bilmeden fetvâ verenlere sorduğu gibi "nâsih, mensûh bilmeden, Arapça bilmeden, nüzul, Hadîs bilmeden" kendince fetvâ verenlerin söyledikleri de işitilince, “o kim ki fetvâ versin” tarzı tepkiler haklı bir tepki mi olur yoksa bâtıl mı?

Cevap: Ben, -Usûlen- önemli ve öncelikli olana göre cevap vermiştim. Bir kimse, toplumdaki kariyeri ve statüsüyle de ma'rûf olduğu üzere, eğer bir işin ehli ise, Hristiyan da olsa, dünya işlerine taalluk eden konularda onun sözüne itibar edilir ve kendisinden istifade edilir. Gerekirse, birkaç kişiye de sorulabilir elbette. Ama bu tür sözler, sadece detaydır. Denilmek istenen ise açıktır. "O ne anlar" diyen kimseler, cerrâhî bir hastalığı olduğunda, "ben bu sahada akîdesi sağlam olmayan bir doktora ameliyat olmam" da diyebiliyor mu acaba?

Müctehid ictihâd eder. İlim ehli de o ictihâdları doğru anlar ve nakleder. Müctehid olmadıkça, hiçbir ilim tâlibi yeni fetvâlar veremez. Ne kadar vukûfiyetli olursa olsun, mevcût birikimi fetvâ vermek için yeterli olmaz. İlmi olmayanlar, müctehidlere ve ilim ehline uyarlar. İctihâd ehli olmayan kimseler, ne fetvâ verebilirler ne de verilmiş fetvâları eleştirebilirler ya da içlerinden seçim yapabilirler. Bunlar için ilmî ehliyet şarttır. Ehl-i ilim, müctehid seviyesine ulaşmadığı sürece, dinin aslî ve fer’î meselelerini delilleriyle bilir ve insanlara anlatır ama ictihâd salâhiyetine hâiz olmadıkça fetvâ işine girmez.

İlim ehline soru sorulabilir, itiraz da edilebilir. Yeter ki insan, ilimden, Usûl’den ve delilden anlasın. İtiraz için ilim gerektiği gibi, kaliteli soru sorabilmek için de ilim gerekir. İlim ehli de, soru soran kimse, verilecek cevaptan anlayabilecek kapasitede ise ona ilmî cevap verir. Değilse, onun anlayabileceği üslup ve cümlelerle cevap verir.

Soru: Hmm, anladım hocam. Vakit ayırıp cevap verdiğiniz için Allah râzı olsun. Ben bu kibir konusuna iyice bakıp, derinlemesine tekrar okuyayım inşâAllah.

Cevap: EyvAllah, kardeşim.

6- VAR MISINIZ?

“MܒMİN MܒMİNİN AYNASIDIR.”

Sizi yakından tanıyan birkaç kişiyle isim belirtmeden kâğıtlara yazacakları ve kimin yazdığını bilmediğiniz kâğıtçıklardaki cevapları dikkate alarak istişâre edeceksiniz. Verilen cevaplara ve gerekçelerine bakacaksınız ve kendinizi başkalarının gözünden murâkabe ve muhâsebe edeceksiniz. Yani dostlarınız size ayna olacaklar. Peygamberimiz buyurdu: “Mü’min mü’minin aynasıdır.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 57, H. No: 4918)

Örneğin; on kişisiniz, herkesin elinde standart kâğıtlar var ve siz kendinizle ilgili sorular soruyorsunuz… Herkes cevabını yazıp bir kabın içine atıyor ve içindeki cevapları da karıştırıyor… Fakat burada en önemli şey, o kişilerin hepsinin sizin yakın dostunuz ve sizi seven kimseler olmalarıdır. Başlamadan da, dualaşıp helâlleşiyorsunuz. Ve başlıyorsunuz…

— Benim, Allah’ın rızâsını kazanmak adına çabaladığımı düşünüyor musunuz; neden?

— Benim patavatsız olduğumu düşünüyor musunuz; neden?

— Benim az ya da çok gıybet ettiğimi ya da gıybetçiler karşısında sessiz kaldığımı düşünüyor musunuz; neden?

— Beni samimi buluyor musunuz; neden?

— Beni fedâkâr ve cömert buluyor musunuz; neden?

— Benim vefâlı olduğumu, akrabalarımı, komşularımı, arkadaşlarımı gözettiğimi ve değer verdiğimi düşünüyor musunuz; neden?

— Benim hak karşısında önyargılı olduğumu ve nefsime uyduğumu ve nefsime yönelik gerçeklerden rahatsız olduğumu düşünüyor musunuz; neden?

— Beni katı, kaba, nezâketsiz ve saygısız buluyor musunuz; neden?

— Benim ahlâkımı, huy ve kişiliğimi genel olarak İslâm’a uygun buluyor musunuz; neden?

Başka özel sorular da sorabilirsiniz…

— Örneğin; bir arabam var, onu şahsî ihtiyaçlarım dışında, az, orta ya da ideal ölçüde Allah için kullandığımı düşünüyor musunuz; neden?

— Benim infâk ehli olduğumu düşünüyor musunuz; neden?

— Benim ticâretimi ya da işimi, zayıf, orta veya iyi nasıl buluyorsunuz; neden?

— Sizce ben, kendimi dünyaya, tezgâhıma, dükkânıma ve dünyalıklara kaptırmış biri miyim; neden?

— Sizce ben, ilmi ve âlimleri seviyor muyum, neden?

— Sizce ben, İslâmî ölçülerde prensipli biri miyim; neden?

— Sizce ben, bahaneci miyim; neden?

— Sizce ben, tembel miyim; neden?

— Sizce ben, kibirli miyim; neden?

— Sizce ben, sinirli miyim; neden?

— Sizce ben, anlayışlı mıyım, neden?

— Sizce ben, inatçı mıyım; neden?

— Sizce ben, az veya çok cimri miyim; neden?

— Sizce ben, incir kabuğunu doldurmayan ya da dolduran şeylere kırılan, küsen ve insanlarla küs duran biri miyim; neden?

— Sizce ben, taaffuf, onur, istiğnâ ve iffet hasletlerine az, orta ya da ideal anlamda ne kadar riâyet ediyorum; neden?

— Beni ihtiyaç sahiplerinin ihtiyaçlarıyla dertlenecek duyarlılıkta görüyor musunuz; neden?

— Sizce ben, kendisinden bir şeyler istenmeden mi yoksa istendikten sonra mı duyarlı bir insanım, yoksa duyarsız biri miyim; neden?

— Sizce ben, kendim için sevip istediklerimi kardeşim için de az, normal veya ideal anlamda isteyen biri miyim; neden?

— Sizce ben, adâleti ve hakkâniyeti gözetmede az, orta veya ideal ne durumdayım; neden?

— Sizce ben, az, orta ya da ideal olarak, hayata ibret nazarıyla bakan, tefekkür eden ve hikmeti esas alan biri miyim; neden?

— Bende taassup var mı; neden?

— …

NOT: Cevaplardan sonra nefsî davranıp da dostlarınıza alınıp kırılmamanız ve küsmemeniz şartıyla… Ecdâd söyler ya; "dost acı söyler" diye. Aslında dost; insana doğruyu söyleyendir; onu her konuda doğrulayan değil!

7- MUKALLİD VE TELFÎK HAKKINDA:

NOT: Bir kardeşimiz, selâm’dan sonra, 'İslâm Hukukunda Mukallid ve Telfîk' konusunda bir çalışma yaptığını belirterek, bu çalışmasında, yazılarımızdan/derslerimizden faydalanmak ve alıntılar yapmak için izin istemiş, ayrıca bu konuda nasihat de talep etmiştir. Kısa cevabımız aşağıdadır. Hayırlara vesile olması duasıyla paylaşıyoruz…

CEVAP: Ve aleyküm selâm ve rahmetullâhi ve berakâtuh kardeş.

“Mukallid ve Telfîk” konularının sahası oldukça geniştir ve bir o kadar da önemli bir meselesidir. Bu konu, müctehid, ictihâd konularına girmeyi de gerektirir. Müctehidlerin tabakaları olduğu gibi, âlimlerin, ilim talebelerinin ve mukallidlerin dahi tabakalarının olduğuna dikkat çekmeyi gerektirir. Hepsi aynı seviyede değildir yani. İctihâd salâhiyetine erişmiş bir kimse ile o seviyede olmayan âlimleri bile ayrı mütâlaa etmemiz gerekirken, ilmî ehliyeti olmadığı için müctehidlerin ictihâdına uymak zorunda olan avâmın, farklı Usûl ve mezheblerde farklı bakış açılarıyla ve delillerle fetvâlar vermiş olan müctehidlerin görüşleri arasında, ekili tarlada gelişigüzel at koşturur gibi dolaşmaları (telfîk-i mezâhib) nasıl doğru olabilir? Avâm, delilden anlamadığı için müctehidin ictihâdına yani kendi mezhebine uyar. Fakat şunu da bilmeliyiz ki, bir âlim meselede müctehid seviyesine ulaştığında nasıl ki, o mesele kapsamında yeni ictihâd edip ona uyuyorsa, bir ilim talebesi de, ulemâmın ihtilâf ettiği bir mevzuda, âlimlerin usûllerini, fetvâlarını, delillerini, illet ve gerekçelerini tam olarak fıkhedip kavrayabildiğinde, o konuda kalbinin daha mutmain olduğu görüşe uyabilir. Daha doğrusu muhakkık âlimlerin referansları ile bir görüşe meyledebilir. İşte buna da ittibâ denir. Cumhûr-u ulemâ’ya göre; Fıkıhta ittibâ, bir görüşün delilini bilerek yani delilli şekilde bir görüşe uymak iken; taklîd, delilini bil(e)meden yani delilden anlamadan müctehidin ictihâdına göre hareket etmektir. Dinde taklîd’in câiz olup olmadığı meselesi, farklı açılardan tartışmalara konu olmuş olsa da, cumhûr’a göre, taklîdî îmân câizdir. Yeter ki, taklîden de olsa, uyduğu kimsenin akîdesi sahîh olsun. Dinde ve imanda taklîdin kabîh, mezmûm ve gayrimeşrû olduğu yer, hiç şüphesiz ki, delilsizce, saptırıcı imamların bozuk i’tikâdlarına uymaktır. İşte bu taklîd, meşrû değildir ve bu durumda olan hiçbir kimse kendisini saptıranları suçlayarak temize çıkamaz, affedilmez. Fakat taklîd denildiğinde Fıkıh ilmindeki taklîd’i mi yoksa -delilsizce- dindeki taklîdi mi kastettiğimize bakmamız (dikkat etmemiz) gerekir. Hiç şüphesiz, dinin, Tevhîd’in, imanın delilleri çok açıktır ve bunları herkes -kendi kapasitesine göre- anlayabilir. Dini doğru fıkhetmek için mutlaka âlim olmaya gerek yoktur. Fakat İlm-i Fıkıh öyle değildir. Burası müteşâbih, muğlak, mücmel vs. Nassların nasıl anlaşılacağına dair müctehidlerin ictihâd ettikleri bir sahadır. Müctehidlere bu ictihâd izni de Nasslarda verilmiştir; isâbetlerine iki sevap, hatalarına da bir sevap va’dedilmiş, böylece onlar ictihâda teşvîk edilmiştir. Bu durumda, onların fetvâ vermelerini eleştirenler; Nassları ve dini ne kadar anladıklarına bir bakmalıdırlar! Elbette müctehidler de, لاَ مَسَاغَ لِلإِجْتِهَادِ فِى مَوْرِدِ النَّصِّ yani “(Kat’î/muhkem) Nassın bulunduğu yerde ictihâda izin yoktur” kâidesine göre, muhkem ve delâleti açık meselelerde, Allah’ın helâl ve haramlarının aksine yeni fetvâlar vermezler. Bunu, bizden önceki Ehl-i Kitâb’ın yani Hristiyan ve Yahûdîlerin âlimleri yapmışlardı! Ayrıca bu noktada âhir zamanın alâmetlerinden olan, kötü âlimlerden ve saptırıcı imamlardan sakınmak gerekir. Ama Ehl-i Sünnetin imamlarının görüşleri -hâşâ- dine karşı din gibi algılanmamalıdır. Bunu söyleyenin dinden fıkhı sıfır düzeydedir. Çünkü dediğimiz gibi, İslâm âlimleri, ancak açık olmayan meselelerde görüş belirtirler. Bu görüşlerin, doğru olması da yanlış olması da mümkündür. Bu noktada da muhakkık ve mudakkık âlimler devreye girer ve vukûfiyetleri ile ümmeti aydınlatırlar. Bu sebeple de, taklîd kavramını öğrenmemiz bizi aynı zamanda -imkân elverdiğince- tahkîk ve ittibâya götürmelidir. Her Müslüman, tahkîkî iman mertebesini hedeflemelidir. İslâm’da aslolan, ittibâdır. Fakat taklîd de, nice insanlar için bir zorunluluktur. Düşünelim, 70 yaşında iman etmiş, doğru düzgün okuma yazma bilmeyen, anlayışı zayıf hatta alzheimer olmuş bir kimse taklîd etmeden nasıl iman edecek, neye göre hareket edecek? Yahut da bir kimse genç olsa da, akıl ve zekâ çok zayıf olabilir. Kapasitesi teferruatlı şeyleri almayabilir. Bu kimseye de anlayabileceği kadarıyla hak söylenir; o da bu şekilde taklîdî iman ile iman eder. Fıkıh’ta da doğru şekilde kendisine söylenen ictihâd’a gücü nispetinde uyar. Bu mevzular birbiriyle iç içedir ve çok önemlidir. Pek çok insan da, maalesef ki bu sahada yeterli bir ilme sahip değildir. Onun için de rastgele konuşabilirler. İşin ilginç yanı, daha Usûl, Fıkıh vs. konularını anlayamamış ve bundan dolayı da bir mezhebe uyması gereken kimseler, anlayışsızlıklarına rağmen müctehid gibi ahkâm kesmektedirler. Bu cehl-i mürekkebdir; yani bu sıfatı taşıyanlar; bilmez, bilmediğini de bilmez…

Son olarak, yazılarımızdan iktibas edebilirsiniz, yararlanabilirsiniz. Rabbimiz, bizi râzı olduğu dosdoğru yolda mustakîm eylesin ve sâlihlerin arasına ilhâk buyursun.

8- NESCAFE MUHABBETİ:

Dün üç arkadaş bir cafeye gittik, hava çok soğuk olduğu için sıcak bir şeyler içmek istedik. Menü listesini getirdiler. İçeceğimize önceden karar verdiğimiz halde yine de ben menüyü inceledim. Sonra garson geldi. Biz iki kişi çay istedik, diğer arkadaş da nescafe içmek istediğini söyledi. Garson “sade mi sütlü mü?” diye sordu. Kaliteden ta’vîz vermeyen arkadaş tabii ki “sütlü” dedi. İkisi arasında bir lira fark var. Siparişler geldi. Nescafe içmeyi münasip görmemekle beraber; arkadaşa “nescafe ne kadar biliyor musun?” dedim. Cevâben “fazla değildir” dedi. “Çay iki lira, nescafe ne kadardır?” dedim. O, iki katıdır diye düşünmüş olmalı. Ben, altı lira olduğunu söyledim. Bayağı şaşırdı ve menüyü hangi ara incelediğimi sordu. Ben de “bu fiyatlamalar, fırsatçılık ve açgözlülüktür” dedim. O esnada yan tarafta ve bize yakın bir mesafede bir garson duruyordu, hatta bize bakıyordu. Arkadaş onu fark ettiği için, işâret etti, böylece sesimi kısmamı îmâ etti. Ben de, “ne güzel işte, arkadaş da duysun, bu açgözlülük ve fırsatçılıktır” dedim.

Hani, müşteri her zaman haklı idi. Hani, müşteri veliyyü’n-ni’met (ni’met vesilesi) idi. Öyleyse, alışverişlerde neden müşterilerin maslahatını öncelemiyoruz? Neden insanlar için vasat bir menü belirlemiyoruz? Neden bahanelerin ardına sığınıp, açgözlülüğümüzü tatmin ediyoruz? Ve neden müşteriyi av, kaz, ördek gibi görüyoruz?!

İsterseniz bir değerlendirme yapalım. Çay iki lira ise, nescafe dört lira olur. Türk kahvesi ise, ya dört lira ya beş lira olur. Türk kahvesi dört lira olursa, nescafe için dört lira fazladır. Çünkü Türk kahvesinin yapımı hem zahmetli hem de mahâret gerektirir. Bu durumda nescafe üç lira olur. Batı kültürüne özentinin bir sonucu olarak, nescafeye talebin çok olması gerekçesiyle nescafenin dört lira olması münasip görülürse, bu durumda da Türk kahvesinin beş lira olması gerekir. Her zaman haklı ve veliyy-i ni’met olarak kabul edilen müşterilerin/halkın çoğunun yahut da bir kısmının gelir düzeyinin düşük olması sâikiyle bu fiyatların bile yüksek olduğu söylenirse; bu durumda da standart bardaktaki çayın fiyatını bir buçuk liraya düşürüp, kahve fiyatlarını da ona göre düzenlemek gerekir. Sütlü ve sade “3’ü bir arada”nın fiyatının kuruşlarla ifade edildiği söylenip, nescafenin daha ucuz olması gerektiği söylenecek olursa da, elbette buna saygı duyulur. Şahsen ben, bu tür içecekleri bedava ikrâm etseler de içmem! Bir ekmeğin doksan kuruş veya ortalama bir lira olduğu bir zamanda altı ekmek parasına bir nescafe içmek zorunda kalmak ne kadar doğrudur?

9- ALLAH’IN, FİZÎKÎ VE RÛHÎ ANLAMDA BİR OĞLU YOKTUR!

Maryamitler dışında, Hristiyanlar, Hz. Îsâ’nın fiziksel anlamda Allah’ın oğlu ابْنُ اللَّهِ olduğunu değil, ruhsal anlamda oğlu olduğunu söylerler... Bu düşüncelerini ispat etmek için de, Kur’ân’dan örnek vermeye kalkarlar. Rabbimiz, Bakara: 177, 215, Nisâ: 36, Enfâl: 41, Tevbe: 60, İsrâ: 26, Rûm: 38 ve Haşr: 7. Âyetlerde “yolcu” anlamında ابْنُ السَّبِيلِ kelimesini kullanmıştır. Kelimenin motamot anlamı “yolun oğlu” demektir. Onlar, Kur’ân’da geçen bu tabiri göstererek: “O zaman, Müslümanlar, bu kelimeyi de kelimesi kelimesine alıp, yol çocuk doğurdu mu diyorlar? Biz de, Îsâ’nın Allah’ın oğlu olmasını hakîkî anlamda almıyoruz. Ruhsal anlamda alıyoruz…” demektedirler. Nasreddîn Hoca’nın ‘kazan doğurdu’ fıkrasını hatırlatan, fıkra gibi bir cevap! Ayrıca delil sunmak için, bizim Kitâbımıza başvurmadan edemeyen bir yaklaşım! O delil de, kendileri için delil hükmünde olsa!.. İnsan hiç düşünemez mi, yaratılmışlar hakkında örnek vermek veya mecâz yapmak ile isimlerinde, sıfatlarında ve fiillerinde Yüce, tek, biricik ve tüm noksanlıklardan ve âcizliklerden münezzeh olan Âlemlerin Rabbi hakkında misâller vermek aynı değildir! Çünkü, O’nun benzeri hiçbir şey yoktur (Şûrâ: 11). Allah Sübhânehu ve Teâlâ, esmâsında ve sıfatlarında da birlenip Tevhîd edilmeden, insan şirkten kurtulamaz.

Dil bilginlerinin çok iyi bildiği gibi, Arapça’da lüğavî anlamda ابْن (oğul) kelimesinin kullanımı çok geniştir. Dolayısıyla bu kelimeyle oluşturulmuş ve farklı anlamlar içeren çok sayıda kelime vardır. Birkaç örnek: ابْنُ اللَّيْلِ [gecenin oğlu] veya ابْنُ الطَّرِيقِ [yolun oğlu] “hırsız” demek, ابْنُ اللُّغَةِ [lügatin oğlu] “başka dili anadili gibi konuşan”, ابْنُ عِشْرِينَ [yirminin oğlu] “yirmi yaşında”, ابْنُ الْبَلَدِ [memleketin oğlu] “yerli, hemşeri”, ابْنُ الْحَرْبِ [harbin oğlu] “asker, cesur”…

Bu kelimenin müennesi (dişili) ile de pek çok terkîb vardır. Meselâ; بِنْتُ العَيْنِ [gözün kızı] “gözyaşı”, بِنْتُ الفِكْرِ [fikrin kızı] “düşünce”, بِنْتُ الشَّفَةِ [dudağın kızı] “kelime”…

Bu kelimelere de “Aa, gece (kelimesi), çocuk mu doğurdu?” ya da “gözün kızı mı varmış?” diyecek kimse olabilir mi? Bu lügattır ve lügatta mecâz olur. Fakat Allah’ı mahlûkâta teşbîh ederek yapılacak nitelemelerin hepsi bâtıldır. Hangi anlamda olursa olsun, Allah’a oğul veya kız isnâd etmek, onu muhtaç, âciz ve noksan görmektir ki, bu şirktir, küfürdür! Göklerde ve yerde bulunan her şey O’nun kuludur. Allah mânevî anlamda dahi çocuk edinmiş değildir.

“Rahmân ‘çocuk edindi’ dediler. (Onlara de ki: ) ‘Andolsun ki siz pek çirkin bir şey söylediniz.’ Bundan dolayı neredeyse gökler çatlayacak, yer yarılacak ve dağlar parçalanıp dağılarak yıkılacak; Rahmân’a çocuk isnâd ettiler diye. Hâlbuki Rahmân’a çocuk edinmek yaraşmaz. Göklerde ve yerde kim varsa, hepsi Rahmân’ın huzuruna ancak kul olarak gelecektir.” (Meryem: 88-93)

10- İYİLİK YAP DENİZE AT; SEMEK BİLMEZSE, HÂLIK BİLİR!

İmam Şevkânî'nin kitaplarından birini basan bir yayınevi dört satırlık öyle bir uyarı yapmış ki, âdeta Arapça'nın en etkili ve vecîz üslubu ile o kitabın tüm haklarının kendilerinde olduğunu, herhangi bir kısmının elektronik veya mekanik anlamda iktibâs edilmesinin, resminin çekilmesinin, bir bölümünün kaydedilmesinin suç olduğunu belirtmiş! Yayıncıdan, yazılı izin alınmadan, saydıklarına ek olarak başka bir yöntemle de olsa, kitaptan iktibas, kayıt ya da kopya yapılmasının suç olduğunu -tekrar- belirtmiş ve bu şartlara uymayanların, kânûnlar önünde mes'ûl olduğunu, zikredilen şartlara uymayanlar için ceza-i müeyyede bulunduğunu hatırlatmış… Kitabın bir bölümünde İmam Şevkânî’nin bazı açıklamalarını tercüme ettikten sonra, bu yazıyı gördüm. Çok üzüldüm. İhlâssız bu amelden nakil yapmak istemediğim için, başka nüshalar bulup, onlardan nakil yaptım.  Bazı insanların hayattan anladığı şey, maalesef ki sadece ticâret(!) ve çıkarcılık olmuş! İmam Şevkânî hayatta olsaydı ve kendi te’lîf ettiği o eserinde başkalarının menfaat açgözlülüğünü görseydi, acaba ne derdi? Bu arkadaş, “eserimizden iktibâs yaparken, kaynak belirtin” dese, bunu anlarız. Zaten bunu demesine bile gerek olmadan, bir kaynaktan alıntı yapılırken, kaynak -yayıncısına, yayın yerine, yayın tarihine kadar- tam olarak belirtilmelidir. Mefhûm olarak bir kaynaktan esinlenilirse ya da bir bölümüne işâret edilirse de “Bkz:” diye oraya gönderme yapılmalıdır. Fakat amacı, ilmin neşredilmesi ve insanların istifade etmesi değil de; kitap satıp, daha çok para kazanmak olan bazı yayınevleri, kitabın üzerinde bir takım hakları olduğu gerekçesiyle, yayınladıkları kitaptan iktibas yapılmasına izin vermemektedir. Bahane ya da mazeret olarak, bazı durumlarda iyi niyeti istismar eden kimselerin bulunduğu söylenebilir. Buna itiraz edilemez. Fakat iyi amelleri takdîr etmeyen kimseler var diye, iyilikler de terk edilemez ya! İyilik yap denize at; çünkü semek bilmezse, Hâlık bilir!

11- CEHÂLETİ VE TE’VÎLİ MUTLAK ANLAMDA MAZERET SAYMAK!

Bazı kimseler, dinin aslından olan apaçık meseleleri ve îmânî esasları bilmemenin yani “kendi taksîriyle Kur’ân’dan ve İslâm’dan habersiz olmak” anlamındaki cehâletin ve Nassları te’vîl edip de şirke/küfre düşenin, te’vîl yaparak bu yanlışa düştüğü için her hâlükârda affedileceğini söylerler ve delil olarak da Rabbimizin: رَبَّنَا لاَ تُؤَاخِذْنَا إِنْ نَسِينَا أَوْ أَخْطَأْنَا "Rabbimiz! Unutursak veya hataya düşersek bizi sorguya çekme!" (Bakara: 286) Âyeti gösterirler. Bu kimselerin söyledikleri bâtıldır. Çünkü onlar, Kur’ân’daki muhkem Âyetleri bırakıp, müteşâbih Âyetlerin peşine düşmektedirler. Hiç şüphesiz bunu ancak kalplerinde hastalık bulunanlar yapar. Allah’ın apaçık hükümlerinin ve hüccetlerinin karşısında bâtıl ve fâsid yorumlarla şirki ve küfrü benimsemek, Hakk Teâlâ katında affedilmiş değildir! “Fâsid ve bâtıl da olsa, bir te’vîle dayanan mutlak olarak ma’zûrdur” denilecek olursa, bütün bâtıl ehlinin, bâtıl olmak şartıyla mutlaka kendilerince delillerinin yani te’vîllerinin olduğunu hatırlatırız. Şeytan bile fâsid bir te’vîl ve kıyâs ile kâfir olmuştur. Rabbimiz, onun hâlinden haber vermiştir: “(Yüce Allah) buyurdu ki: ‘Ben sana emrettiğim halde, secde etmekten seni alıkoyan nedir?’ Dedi ki: ‘Ben ondan daha hayırlıyım. Beni ateşten yarattın, onu da çamurdan yarattın.’” (A’râf: 12; Bkz: Sâd: 76) Hâşâ, şeytanın da bir te’vîli ve kıyâsı var diye küfre girmediği söylenebilir mi?!

Allah Azze ve Celle muhkem Âyetlerinde şöyle buyurmaktadır: "Doğrusu Allah kendisine şirk koşulmasını (tevbe etmeden ölündüğünde) mağfiret etmez. Ondan başkasını (şirkin ve küfrün dışındaki günahları) da dilediğine bağışlar..." (Nisâ: 48, 116)

“Şüphe yok ki, her kim Allah’a şirk koşarsa; muhakkak Allah ona cenneti haram kılar. Onun varacağı yer ise ateştir. Zâlimlerin hiçbir yardımcıları da yoktur.” (Mâide: 72)

Bu sarîh Nasslara rağmen, şirk ve küfre karşı gevşeklik, küfrün affedilebileceği kuruntularıyla avunmak ve bâtıl fikirleri savunmak olacak şey midir?

12- 1 SORU 1 CEVAP:

MEZHEBLER HAKKINDA…

İslâm’da mezheblerin ve müctehidlerin yeri ve bir mezhebe neden uyulması gerektiği hususunda soru soran bir arkadaşa akşam namazı vakti içinde hızlıca yazdığımız cevabımız… Hayırlara vesîle olması dileğiyle paylaşıyoruz…

Müslümanın bir mutlak müctehidin mezhebini taklîd etmesinin nedeni; kendisinin, ahkâm ve furûât meselelerinde ilmî yetkinliğe sahip olmamasından dolayıdır. Yine kendisinin, Nassların çoğundan kastedilen hükümlerini anlayamayacak (daha doğrusu, yanlış anlayacak) ve ictihâd edemeyecek durumda olmasından dolayıdır. Rasûlullah'ın vefâtından sonra, sahâbe döneminde de, ashâb'ın yüzde doksanı, fakîh sahâbelere uymaktaydılar. Yani müctehid olmayan ashâb bile, müctehid sahâbîlerin mezheblerine uyuyorlardı. Bu, tarihî ve ilmî bir vâkıadır. Dolayısıyla, “mezheb, sonradan çıkmıştır” demek, dünyanın en büyük yalanıdır. Mezheb demek, mutlak müctehid’in ilmî usûlüne göre verdiği fetvâlarından oluşan yol demektir. Aslında her mutlak müctehid bir mezheb sahibidir. Bazılarının mezhebleri müdevvendir, yani tedvîn edilmiştir ve yazılarak/yaşanılarak gelmiştir; bazılarınınki ise müdevven değildir, yani onların görüşleri eserlerde dağınık haldedir. Herkes o eserlere ulaşabilecek ve o bilgilerden istifade edebilecek güçte değildir. “Meselede müctehid” olanlar ise, yani bazı meselelerde ictihâd seviyesine ulaşanlar ise, o meselede kendi ictihâdlarına uyar. Fakat mezheb konusunda, mezhebcilikten yani fanatizmden (kör taklitçilikten) sakınmak gerekir. “İlim talebesi” adı verilen âlimler ya da âlim olma seviyesinde olanlar, mezheblerin birtakım görüşlerini araştırırken delillerini inceledikleri için, muayyen bir konuda kendi mezhebinden başka bir mezhebe ya da görüşe uyabilir. Kendi mezhebinden başka mezhebin görüşüyle belli bir meselede amel etmek, âlimlere sorup öğrenmesi durumunda avâm için de mümkündür. Bunda bir sıkıntı yoktur. Ashâb’ın âlim olmayanları da böyle yapmıştır. Çünkü o kimse, bunu ancak ilme istinâden yapar. Fakat bunu nefse uyma noktasına taşımak asla câiz değildir! Muhakkık (tahkîk ehli) âlimlerin görüş ve açıklamalarından ve kendi tesbitlerinden hareketle bir ilim ehli kendi mezhebinin dışında pek çok görüşleri benimseyip amel edebilir. Dediğimiz gibi, zaten Ashâb da böyle yapıyordu. Sadece bir müctehid sahâbînin görüşleri ile yetinmeyip, diğer müctehidlere de soruyor ve aldığı fetvâya uyuyordu. Fakat hemen uyarmak gerekir. Bunu ilimden, delilden, fıkıhtan anlayan kimseler yapar. İlmin "i"sinden habersiz, hatta laftan bile anlamayan câhil kimselerin, sırf nefislerine uymuyor diye ya da nefisleri öyle istiyor diye, görüşler içinden tombala çeker gibi tercih yapması câiz değildir. Buna "telfîk" denir. Telfîk; ulemânın görüşleri arasından, ilme dayanarak değil, nefse uyarak hoşuna giden görüşü alıp, gitmeyenleri atmak sûretiyle görüşleri karıştırıp harmanlamaktır. Daha doğrusu, doğru-yanlış olup olmadığına dair hiçbir ehliyet olmadan her şeyi karıştırıp, karmakarışık etmektir. > Hanefîlere göre, Fıkıh demek; kulun lehinde ve aleyhinde olan meseleleri -amel bakımından- bilmesi demektir. İmkânı, kapasitesi ve gücü olanlar, bunları delilleri ile öğrenmelidir. Usûlcülere göre ise Fıkh; tafsîlî delillerden elde edilen amelî Şer’î hükümleri bilmektir. Usûl-ü Fıkh ise; Fıkh'ın icmâlî delillerinin bilinmesinin yanında, bu delillerden hüküm istinbât eden müctehid’in sahip olması gereken nitelikleri ve hüküm çıkarmada takip edilmesi gereken kuralları bilmektir. Bu nedenle müctehidler; icmâlî ve müteşâbih meselelerde ictihâd eder, muhkem ve kat’î meselelerde ise ittifâk eder. Bunun yanında dayandıkları deliller ve sahip oldukları dirâyetleri nedeniyle farklı yaklaşım gösterdikleri meseleler de bulunur. Mezheb neden gerekli? Mezheb işte bunları sadece müctehidler yapabildiği için gerekli. Mezheb imamları ve müctehidler asla Kur’ân ve Sünnette kesin olarak farz ya da haram olan şeylerin aksine fetvâ vermezler! Bunu, geçmiş ümmetler içinde Yahûdîler ve Hristiyanların âlimleri yaptılar, halk da onlara uydu. Allah’ın helâlini haram ve haramını da helâl yapan o saptırıcı imamlara uymak biçimindeki bu davranışa Rasûlullah, Tirmizî’de geçen bir Hadîs’e göre, “o kimseleri ilâh ve rab ittihâz edip onlara ibâdet etmek” demiştir. “İslâm âlimi” denen bir kimse asla bunu yapmaz. Ama her zaman “saptırıcı imamlar” olabilir ve İslâm’a uymayan fetvâlar verebilirler. Bunlara dikkat etmek ve sakınmak gerekir. Ayrıca bu ikisini birbirine karıştırmamalıdır. Ümmetin, mezheb imamlığında ittifâk ettiği, kendilerine uyduğu müctehidler asla Kur’ân’ın muhkemâtının zıddına fetvâ vermemişlerdir. Müctehid elbette ictihâd sahasında hata edebilir ama bunu bile bile yapmaz. Bu durumda dahi, onun çabası ve niyeti Allah içindir. O sebeple, kendisine -Hadîslerde- bir sevap vaadi vardır. İsâbet ederse de, iki sevap alacağı bildirilir. Bu da, isâbetli fetvâ vermeye müctehidlerin teşvîk edildiğini gösterir. İctihâd; sadece hakkında muhkem, kat’î ve açık Nassların (Âyet ve Hadîslerin) bulunmadığı yerlerde olur. Ayrıca ilim, fıkıh ve ilmî vukûfiyet başkadır; akıllılık, anlayış ve zekâ başkadır. Akıllı olmak; din hakkında ahkâm kesmenin değil, dinde mükellef olmanın ve Şerîat'ın gerektirdiği hükümlere uymanın bir şartıdır. Kul, aklına ve hevâsına uymaz; Nasslara ve tahkîkâta uyar. Bir düşünün; 60-70 yaşında iman eden ya da İslâm’a giren bir nine ya da dede, -anlayışı zayıflamış, belki Alzheimer olmuş- Allah’ın izni ve lütfu ile tedvîn edilmiş bu mezhebler olmasa nasıl yaşayacak? İlmi olmayan bir genç karşılaştığı farklı durum ve şartlarda neye ve kime dayanacak? Arapça, Usûl, Belâğat ve Mantık ilminden habersiz bir kişi direkt olarak Kur’ân’dan ve Hadîslerden nasıl hüküm çıkaracak ya da neye göre hüküm çıkaracak? Günümüzde kırk Hadîs dahi ezberlemeyen/bilmeyen, temel Hadîs eserlerinin adlarını bile sayamayan kimseler, Hadîs konusunda ahkâm kesiyorlar! Arapça bilmeyen kimse, eline Ali’nin, Veli’nin Türkçe’ye çevirdiği Kur’ân meâlini alıp bakıp, okuyor, düşünüyor ve kafasından -ya da işkembe-i kübrâsından- bir hüküm(!) atıyor? Müslüman, müctehide uymayacak da, bu kimselerin hevâ-i nefislerinden uydurdukları mezheblere(!) mi uyacak? Rabbimiz bize, Nisâ Sûresinin 83. Âyetinde, delillerden istinbât edebilecek vukûfiyetteki âlimlere sormamızı ve meselelerin ne anlama geldiği hususunda -Allah Rasûlünden sonra- onların görüşlerine başvurulmasını emretmiyor mu? Nasslar bizi, Bel’âm karakterli saptırıcılardan ve câhillerden sakındırmıyor mu? Bütün ümmet on dört asırdır hak yolu böyle anladı, iman etti, yaşadı ve eserlerinde yazdı da; dünyanın âhir ömrünü idrâk ettiğimiz kıyâmete yakın şu zamanda mı bazı mihraklar, tüm Ehl-i İslâm’ın üzerinde olduğu yoldan başkasının meşrûiyetini tespit ettiler?! Bu tutum, Nisâ Sûresinin 115. Âyetindeki “mü’minlerin yolundan başka yol” diye tarif edilen yoldan başkası değildir! Aksini iddia eden olursa, ona: “O halde, Kur’ân’ın bahsettiği bu yol hangisidir?” diye sorulur! On dört asırlık İslâm tarihine bakılacak olursa, bu yolun mezheb imamlarının ve müctehidlerin üzerinde bulunduğu ve bütün ümmetin de kendilerine uyduğu yol olduğu görülecektir. Onların yaptığı da; Kur’ân ve Sünnete, Ashâb-ı Kirâm’ın el-Evvelûn ve es-Sâbikûn olan öncülerine ve bu Ashâb’a en güzel şekilde ittibâ eden tâbiîn ve tebe-i tâbiîn’in müctehidlerine uymaktan ibârettir. > “Bir Müslüman, neden Hanefî ya da Şâfiî oluyor; diğerleriyle ne farkı var” diyorsunuz; mezheblerden birine neden uymak zorunda olunduğunu açıkladık, “neden şu ya da bu mezheb?” demeye gerek yok, başka mezhebe geçilebilir, yeter ki, geçilen mezhebe hakkıyla uyulsun ve orada rahat durulsun. Ayrıca mezhebler ve müctehidlerin görüşleri arasında Fıkhî anlamda farklı fetvâlar vardır. Yukarıda da açıkladığımız gibi, bu görüşler arasında telfîk (mezheblerin ya da müctehidlerin görüşlerini rastgele birleştirme) yapmak doğru değildir. Hatta âlimler, bunu yapmanın, nefse uymak anlamına geldiği için, haram olduğuna dair fetvâ vermişlerdir. İlim ehli olup ya da ilim ehline sorup öğrenip de delilli olarak bir görüşe uyma hâli müstesnâdır. > Mezheb konusu çok büyük, detaylı ve önemli bir konudur. Ama, yazdığınız mesajınıza istinâden zaman ayırıp hızlıca ve özetle cevap verdim. Rabbim sizi râzı olduğu dosdoğru yola muvaffak kılsın; nefsine uyanlardan eylemesin. Selâm ve dua ile.

13-  FENERBAHÇE GALATASARAY'I YENER!

"Bu başlık dikkat çeker!..

Hâlbuki Fenerbahçe yense ne fark eder, Galatasaray yense ne fark eder?

Maçı saplantı haline getiren arkadaşlar! 

Bir an, Allah için düşünün; Fenerbahçe Galatasaray'ı 10-0 yense ya da Galatasaray Fenerbahçe'yi 10-0 yense, ne değişecek ve bunun kime ne hayrı ne faydası olacak? Bu takımlardan biri diğerini yenince günahlarınız mı mağfiret olunuyor? Cenneti mi kazanıyorsunuz? İşleriniz mi rast gidiyor? Hastalarınız mı şifâ buluyor? Ölmüşleriniz mi affediliyor? Nedir yani bu saplantı, bu tutku ve bu fanatizm? Boş işlerle ne zamana kadar avunacaksınız? Ölünceye kadar mı? Dünyaya, böyle lüzumsuz işlerle uğraşıp, ömür sermayesini boş yere tüketip hebâ etmek için mi geldiniz? Allah'ın imtihanını unutup, oyun ve oynaşla vakit öldürmek, boş şeylerle sevinip, boş şeylerle üzülmek ne kadar da câhilce! Sizce de öyle değil mi?

Futbolla yatıp futbolla kalkma, futbolla sevinip futbolla üzülme, futbol yorumları ve futbol kritikleri yapma, futbol için tartışma, futbol için kalp kırma ve futbol kültürünün bir parçası olma gafletinden kurtulma zamanı gelmedi mi?

Bütün bunlar ne için? Küre şeklindeki bir topun 7.32x2.44 çapındaki bir kalenin içine girmesi için mi? Yetişkin ve aklı başında insanların, çocuklar gibi, top çizgiyi geçti mi/geçmedi mi ya da bir yere ulaştı mı/ulaşmadı mı diye sevinmesi veya üzülmesi kadar saçma bir zevk ve abes bir eğlence olabilir mi? Hem de bu zevki ve eğlenceyi hayatın merkezine koymak! Yaşam programını futbol müsabakalarının tarihlerine göre düzenlemek! O gün misafirliğe gitmemek, misafir kabul etmemek, en hayırlı bir amel bile olsa ondan geri durmak! Çünkü yirmi iki kişi bir saha içinde bir topun peşinde koşacaklar, nefisler ve çıkarlar için cenk edecekler! O vakitte program mı olurmuş hiç! O top dönmeye başladığı anda âdeta dünya ile ve insanlarla bağlantıları kesmek, onunla dönmek, onun gittiği yere bakmak, rûhen onun gittiği yerde olmak, onun gitmesi gereken yer hususunda fikirler üretmek, dualar etmek, çılgınca bağırıp çağırmak, sloganlar atmak, küfürler etmek, kendinden geçmek, sinirlenmek, kendini kaybetmek, sağa sola sataşmak, öfkeden gözler görmez ve akıl çalışmaz hâle gelmek! Yahut da top yuvarlaktır ya, yani her yere gidebilir, sokak arasında oynanırsa cam da kırabilir, bahçeye de dama da kaçabilir, sahada oynandığında ise kaleye de girebilir, ne var ki bunda? Bu durumda anlamsız ve abartılı sevinçlerle, mağfiret olunmuş, sırâttan geçmiş, amel defteri sağından verilmiş ve cenneti kazanmış gibi sevinmenin anlamı nedir? Yoksa futbol birilerinin putu ya da yaşam tarzı mı oldu da, onunla sevinip onunla üzülmekteler, onun için mücâdele edip, onu savunmaktalar, onun reklâm ve sözcülüğünü yapmaktalar, onun yorumcuları, onun uzmanları olmaktalar ve futbol starlarına hayranlık ve sevgi duyup, onları örnek almaktalar?!

14- İNN LİLLÂHİ VE İNN İLEYHİ RÂCİÛN…

Yirmi yaşından beri tanıdığım, hayatımın bir döneminde en az on yıl yakından görüştüğüm, insânî anlamda en efendi kimselerden olan Ali Küçük Hoca’nın bugün vefât ettiğini ve yarın defnedileceğini öğrendim. İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn… Hayat ne kadar hızlı geçiyor değil mi? Vefât hâdiselerinde kimileri aşırı övgücülüğü, kimileri de aşırı yergiciliği tercih eder. Oysa ölüm, -yaşayanlar için- ibret almak içindir. Bu sebeple genel maslahatlar açısından birkaç cümle sarf etmek istiyorum. Ey insan! Bil ki, vâiz olarak ölüm yeter. Ölüm hakikati, kaçınılmaz bir âkıbettir. Hepimiz, hakkımızda mukadder olan ölüme hazırlıklı olmak adına tez zamanda kendimize gelmeliyiz, imana ermeliyiz, imanımızı ve takvâmızı artırmalıyız. Tevbe ve istiğfâr etmeliyiz. İyilik ve takvâ üzerinde yardımlaşmalıyız; kötülüklere mâni olmaya çalışmalıyız. Teblîğ yapmalıyız; dünya koşuşturmalarından ve şeytanın attığı cazip oltalarından bir sıyrılıp/kurtulup insanları ziyâret etmeliyiz. Müsait olmadıklarında küsüp vazgeçmemeliyiz, yine gitmeliyiz. Nefsine uyan (nefisçi ve nefisperest) insanlarla değil, sâlih ve hayırlı kimselerle dostluk yapmalıyız, oturup kalkmalıyız. Bilelim ki, bu dünyanın iki büyük gerçeği vardır; birisi, dünyaya geliş amacımızın sadece Allah’a iman ve ibâdet etmek olduğudur. Diğeri ise, yaratılan herkesin ve her şeyin bir ömrünün olduğu, yani ölüm gerçeğidir. Bu sebeple, Allah’ı Tevhîd ve yalnızca O’na ibâdet etme gerçeğini hayatın en önemli gündemi kabul etmemiz gerekir. Bu gündem istikâmetinde de insanların hidâyetleri için çabalamalıyız. Ölüm döşeğindeki bir kimseye bile Tevhîd’in telkîn edilmesi müstehab iken, yaşayan bir insana Tevhîd’in teblîğ edilmesi farzdır. Hele hele hasta olan kimselere -elâlem ne der gibi vesveseleri bir kenara atıp- gitmeli ve Kelime-i Tevhîd’i teblîğ etmeliyiz. Allah, iman edenlere bile: “Ey iman edenler, iman edin…” demiyor mu? O halde neden insanlara imanı anlatmaktan gocunuruz?! Bir kimse, imanı bilmiyorsa ve akîdesi bozuksa, o noktadaki bilgisizliğini ve akîde konusundaki bozukluğunu gidermemiz ve düzeltmemiz gerekmez mi? Sohbet ettiğimiz kimsenin akîdesi sapasağlam da olabilir; “Elhamdülillâh” ne kadar güzel! Bu durumda da, hem hitap edenin hem de hitap edilenin, tafsîlî ve tahkîkî anlamda imanı artar. Din zaten nasihat değil midir? Keşke karşılaştığımız herkes bize her gün Tevhîd hakikatlerini anlatsa! Acaba biz bu dünyada neleri kazanç sayıyoruz? Allah katında elde edilecek âhiret mükâfaatlarından daha büyük kazanç mı elde edeceğimizi sanıyoruz?! Allah’ın azâbından ve kınamasından değil de -Allah korusun- insanların kınamasından mı korkuyoruz?! “Şöyle yaparsam ne derler, böyle yaparsam ne derler, şöyle söylersem ayıplarlar mı, böyle konuşsam terslerler mi? Küserler mi? İlişkiyi keserler mi?” hesabımız, Allah’ın yapmamızı ve söylememizi emrettiği iman ilkelerini insanlara ulaştırmaktan bizi alıkoyuyorsa, akîdemizi tashîh etmemiz gerekir. Gerçek mü’minler; ilme, hikmete ve Sünnete dayanarak kınayıcıların kınamalarından korkmazlar. “Kim ne der?” diyerek değil, “Allah ne der?” diyerek adım atarlar! Evet, insanlar kabirleri ziyâret ettiğinde, ölümü ve âhireti hatırlayıp, kendi lehlerine ibret dersleri çıkarmalıdırlar. Mütemâdiyen gerçekleşen ölüm gerçeğiyle de insan, tefekkür etmeli, ibret almalı ve ölüme hazırlık yapmalıdır. Ansızın gelen ölüme karşı hazırlıklı olmalı ve âhiret işlerini ertelememelidir. Çünkü bilelim ki, masalların en gerçek sözü; tüm mahlûkât hakkında en esaslı bir hakikat olan “bir varmış bir yokmuş” sözüdür! Dünyayı amaç hâline getirip, ilme, imana, ibâdete, hikmet ve hayırlara sırt dönmemeliyiz. Bir ecele bağlı olan ölüm, sandığımız gibi, hep ve sürekli şekilde bizden uzak olacak değildir! Bir gün, ölüm melekleri bize de uğrayacak. O âna imanlı ulaşmak ve iman ile bu dünyadan göçmekten büyük kazanç olamaz! Rabbimiz, bizlere hüsn-ü hâtime lütfetsin. O ölüm ânı geldiğinde, önceden iman etmeyip de, o esnada iman etmeye kalkışacak hiçbir kimseye o iman(!) bir fayda sağlamayacak! Ölüm meleği gelmeden, yani imtihan bitmeden imana gelmeliyiz, imanımızı ve hayırlarımızı artırmalıyız. Nefsimizin boyunduruğundan ve şeytanın saptırıcı ve kışkırtıcı vesveselerinin tesirinden kurtulup nasihat dinlemeliyiz. Kulağımızı, zihnimizi ve kalbimizi vahye açmalıyız. “Biz o işleri daha iyi biliriz, biz o konuları aştık” gibi boş laflarla böbürlenmemeliyiz. İnsan, kibri bir kenara atmalıdır. Çünkü âcizdir ve Yaratıcısı olan Yüce Allah’ın rahmet ve mağfiretine, lütuf ve keremine muhtaçtır. Sakın ha, şeytan bizi “N’aparsan yap; Allah Kerîm’dir, affeder” diyerek, Allah’ın keremi ile aldatmasın! Son söz; insanlar hakkında hidâyet, mü’minler hakkında hüsn-ü hâtime dileriz. Yâ Rabbi, ölenlerin zâhirlerini de bâtınlarını da, kalplerini de kafalarını da en iyi bilen Sensin. İçimizi dışımızı Sana iman ve ibâdete boyun eğdir; bizleri Müslümanlar olarak yaşat, Müslümanlar olarak canımızı al ve bizleri sâlihlerin arasına ilhâk buyur.

Âmîn, yâ Rabbe’l Âlemîn.

15- HZ. ÂDEM’İN, ANNE VE BABASI, HZ. ÎS’NIN İSE BABASI YOKTUR!

Kimileri Hz Âdemin annesinin ve babasının olduğunu, kimileri de Hz. Îsâ’nın babasının bulunduğunu söylüyorlar. Oysa Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:

إِنَّ مَثَلَ عِيسَى عِندَ اللَّهِ كَمَثَلِ آدَمَ خَلَقَهُ مِنْ تُرَابٍ ثُمَّ قَالَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ

“Muhakkak Îsâ’nın misâli (babasız olarak dünyaya gelişi) Âdem’in misâli gibidir. (Allah) onu (Âdem’i) topraktan yarattı. Sonra ona ‘Ol!’ dedi, o da oluverdi.” (Âl-i İmrân: 59)

Allah’ın apaçık Âyetlerine rağmen bir türlü hidâyete gelemeyen kimselere veyl olsun! Rabbimiz, Âl-i İmrân Sûresinin 59. Âyetinde Hz. Îsâ’nın misâlinin/durumunun Allah katında Hz. Âdem’in durumu gibi olduğunu haber veriyor. Hz. Meryem’den doğan Meryem oğlu Îsâ’nın Hz. Âdem’le aynı olan yönü nedir? Elbette ki, Hz. Âdem gibi babasız olmasıdır. Yüce Allah, bu noktada Hz. Îsâ’nın babasının, Hz. Meryem’in amcaoğlu olan Yûsuf en-Neccâr (marangoz Yûsuf) olduğuna dair İsrâîliyyâtta yer alan iddiaları da, Hz. Meryem’in bir başkasıyla ilişkisinden Hz. Îsâ’nın doğduğu iftirâlarını da reddetmektedir. Bu nokta anlaşıldığında, Hz. Âdem’in de babasının olmadığı gerçeği bu Âyete göre kesin olarak kabul edilmelidir. Bu durumda cevap bekleyen bir soru daha var. O da, Hz. Âdem’in de, tıpkı Hz. Îsâ gibi bir babası olmadan, ama bir anadan doğmuş olması mümkün mü, sorusu. Bunun cevabı da çok açıktır. Fakat biz bu Âyeti esas alarak, üç yönden yani üç farklı delil ile cevap vererek, Hz. Âdem’in -babasının olmadığı gibi- anasının da olmadığını ispat etmek istiyoruz.

Birinci cevabımıza göre; Rabbimiz Âyette, إِنَّ مَثَلَ عِيسَى عِندَ اللَّهِ كَمَثَلِ آدَمَ “Muhakkak Îsâ’nın misâli Allah katnda Âdem’in misâli gibidir” buyuruyor; إِنَّ مَثَلَ آدَمَ عِندَ اللَّهِ كَمَثَلِ عِيسَى yani “Muhakkak Âdem’in durumu Allah katındaki Îsâ’nın durumu gibidir” demiyor! İkincisi olsaydı, o tür bir iddiada bulunmak mümkün olabilirdi.  Âyete dikkat edersek, Allah katında Hz. Îsâ’nın meseli, Hz. Âdem’in meseli gibidir. Hz. Îsâ’nın bir annesi olduğuna göre, Âyet, “babasız dünyaya gelişi yönünden” bir anlam ihtivâ ettiği açıktır. İkinci cevaba gelince; Rabbimiz خَلَقَهُ مِنْ تُرَابٍ “(Allah) onu (Âdem’i) topraktan yarattı” buyurmaktadır. Bu meselede bu kadar açık bir Âyet ve sarîh bir delil olabilir mi? Üçüncü cevabımız ise; Rabbimiz, Hz. Âdem’i yaratmayı irâde ettiği zaman, ثُمَّ قَالَ لَهُ كُنْ “(Topraktan şekil ve sûret verdikten) sonra, ona ‘ol!’ buyurdu”, فَيَكُونُ “O da (dilediği gibi) oluverdi.”

Demek ki, Hz. Âdem topraktan yaratılmış, Rabbimizin “Ol!” emri ile rûh sahibi olmuş ve canlanmıştır. Hz. Îsâ’nın da, babasız dünyaya gelişi Hz. Âdem’in durumu gibidir. Ne var ki, Hz. Âdem topraktan yaratılmış, Hz. Îsâ ise, Allah’ın “Ol!” emri ile bakire olan Meryem’den doğmuştur. Meselenin özeti budur. Allah’ın verdiği akla ve fikre zulmedip de beyni yakmaya gerek yoktur!

Hz. Âdem’e, Hz. Îsâ’ya, Hz. Muhammed’e ve diğer bütün rasûl ve nebîlere selâm olsun. Âlemlerin Rabbi olan Allah Azze ve Celle’ye hamdolsun.

16- BANA NASİHAT ET!

“Bana nasihat et” diyenlerin durumlarına göre -bu nasihatlerin tamamıyla öncelikle bizim amel etmemiz duası ile-; kimine “iman et”, kimine “tafsîlî ve tahkîkî imanı hedefle”, kimine “dini Allah’a hâlis kıl”, kimine “Allah’a şirk koşma”, kimine “Kur’ân ve Hadîs oku”, kimine “zikir ve şükür ehli ol”, kimine “sâdık, doğru sözlü ve dürüst ol”, kimine “dilini tut”, kimine “kızma”, kimine “sabırlı ol”, kimine “acelecilikten sakın”, kimine “kibir ve gurura kapılma”, kimine “makam ve itibar düşkünü olma”, kimine “parayı kıble edinme”, kimine “çıkarcı olma”, kimine “cömert ol”, kimine “sıla-i rahm yap”, kimine “vefâlı ol”, kimine “ilim ve iman ehlini sev”, kimine “saygılı ol”, kimine “önyargılı olma”, kimine “geçim ehli ol”, kimine “hüsn-ü zann yap”, kimine “anlayışlı ol”, kimine “patavatsız olma”, kimine “boş işleri terk et”, kimine “bahaneci olma”, kimine “hakkında ilmin olmayan şeyin peşine düşme”, kimine “istişâre et”, kimine “akılperest olma”, kimine “nasihat dinle”, kimine “nasihat et”, kimine “riyâ ve gösterişten sakın”, kimine “yaptığın iyiliği söyleme ve başa kakma”, kimine “bedenî hastalıklardan sakındığın gibi mânevî hastalıklardan da sakın”, kimine “gençliğini ve tüm hayatını Allah’a ibâdet üzere geçir”, kimine “şeytanın albenili vesvese, kışkırtma ve aldatmalarına kanma”, kimine “ifrâttan sakın”, kimine “tembelliği bırak”, kimine “sâlih, sâdık, âlim ve âbid kimselerle oturup kalk”, kimine “kötü arkadaş edinme”, kimine “ölümü ve âhireti unutma” demeliyiz. Çünkü Rasûlullah aleyhisselâm: “Din nasihattir” buyurmuştur. Nasihat; önce nefsimiz olmak üzere, muhataplarımızın durumuna göre, hikmetle, kırmadan, güzellikle, ümitsizliğe kapılmadan ve bir menfaat beklemeden sadece Allah rızâsı için olmalıdır. Bazı nasihatlere öncelik vermek, muhatabın durumuyla alâkalıdır. Yoksa bu nasihatlerin tamamı da Müslümanlar ve tüm insanlık için çok önemlidir ve gereklidir. 

17- 1 SORU 1 CEVAP:

NAMAZ KILDIRMAYA KİM DAHA LÂYIKTIR?

Ebû Mes’ûd el-Ensârî’den rivâyete göre, Rasûlullah aleyhisselâm şöyle buyurdu: “Cemaate Allah’ın Kitâbını en iyi okuyanları ve bilenleri imam olur. Kur’ân’ı okumakta eşit iseler Sünneti en iyi bilenleri, Sünneti bilmekte eşit iseler en erken hicret etmiş olanları, hicret etmekte eşit iseler daha erken Müslüman olanları imam olur. Sakın bir kimse bir diğerine hükmü altındaki bir yerde imam olmasın. Onun evinde ona ait (minder, sedir, koltuk gibi) oturma yerinde oturmasın. İzni ile olması müstesnâ (yani ancak izni ile otursun).” El-Eşecc’in rivâyetinde “Müslüman olmak” yerine “daha yaşlı” ibâresi kullanılmıştır. (Müslim, Mesâcid, 290, [673], 292. Hâdiste de yaşça büyük olanın imam olması emrediliyor; Tirmizî, Salât, 174, [235]; Edeb, 24, [2772]; Ebû Dâvûd, 61, [581-590], Diğer rivâyetlerde de geçtiği gibi, 589. Numaralı Hadîste, ilimde eşit olunca, Kur’ân kıraatinin tercîh edileceği kaydedilmiştir.)

İmam Nevevî rahımehullâh bu Hadîsteki:

وَلاَ يَؤُمَّنَّ الرَّجُلُ الرَّجُلَ فِى سُلْطَانِهِ “Bir kimse diğerine hükmü altındaki bir yerde imam olmasın” buyruğunu şöyle açıklamıştır:

“Mezheb âlimlerimizin ve başkalarının söylediklerine göre bunun anlamı şudur: Ev sahibi, meclis sahibi ve mescid imamı, imamlık yapmaya başkasından daha hak sahibidir. İsterse ondan başkası daha fakîh, kıraati daha düzgün, daha çok vera’ sahibi ve ondan daha faziletli olsun. Mekân sahibi de imam olmakta daha hak sahibidir. Dilerse kendisi öne geçer, dilerse istediğini öne geçirir. Öne geçirdiği kişi, diğer hazır bulunanlara nispetle fazilet yönünden daha az olsa da, bu ona ait bir haktır; Çünkü bu onun yetkisindedir, yetkisini dilediği gibi kullanır.

Mezheb âlimlerimiz dedi ki: Şayet (herhangi bir yerde) sultan yahut da onun nâibi hazır bulunursa, o ev sahibinin, mescid imamının ve diğerlerinin önüne geçer. Çünkü onun vilâyet ve emir yetkisi geneldir. Ayrıca ev sahibinin, kendisinden daha faziletli olan kimseye (imamlığa geçmesi için) izin vermesi de müstehabdır, demişlerdir.” (El-Minhâc fî Şerhi Sahîh-i Müslim, 5/173) Allah en iyi bilendir.

18- 1 SORU 1 CEVAP:

SORU: Selâmun aleyküm, hocam.

İbn-i Mes’ûd, Muavvizeteyn sürelerinin Kur’ân’dan olmadığını mı söylüyor? Bu konu hakkında biraz bilgi verir misiniz? Ma’lûm, Hadîs inkârcıları bu konuyu dillerine doluyorlar. Şimdiden Allah râzı olsun

CEVAP: Ve aleyküm selâm, kardeşim.

Sıra Kur’ân’a mı gelmiş?!

Toplumun huzurunda fitneye neden olabilecek laflardan sakınmak gerekir. Zihinlere şüphelerin girmesine neden olduktan sonra, o şüpheleri gidermek kolay kolay mümkün olmaz. Bu tür şüpheler, dininden şüphesi olanların gündeminde olur. Güzel bir söz vardır: “Benim dinim tartışmaya açık değil” diye. Öyle ya, din tartışılır mı? İnanırsın ya da inanmazsın. Hepsi bu! Felak-Nâs sûreleri de Kur'ân'dandır, Tevbe Sûresinin son iki Âyeti de. Elimizdeki Mushaf-ı Şerîf, Bakara: 2, Hicr: 9 ve diğer Âyetlerde Rabbimizin vaadine uygun olarak asla kendisinde şüphe ve değiştirme olmayan bir Kitab’dır. İnsanlar ve cinler bir araya gelip yardımlaşsalar bile, asla o Kitâb’a zarar veremezler ve o Kitâb’ın (kısa) bir sûresini veya on Âyetini bile getiremezler! Çünkü o, Allah katındandır, Allah’ın Kelâmıdır.

Yüce Allah buyurdu:

إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا بِالذِّكْرِ لَمَّا جَاءَهُمْ وَإِنَّهُ لَكِتَابٌ عَزِيزٌ

لَا يَأْتِيهِ الْبَاطِلُ مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ وَلَا مِنْ خَلْفِهِ تَنزِيلٌ مٍنْ حَكِيمٍ حَمِيدٍ

“Muhakkak ki kendilerine geldiğinde o Zikri (Kur’ân’ı) inkâr edenler (Bize gizli kalmaz). Hâlbuki o, hiç şüphesiz eşsiz bir Kitâb’dır. Önünden de arkasından da bâtıl ona erişemez. (Çünkü o) hikmeti sonsuz, her hamde lâyık olan (Allah) tarafından indirilmedir.” (Fussılet: 41, 42)

Şimdi soruya kısaca cevap verelim.

“Ahmed b. Hanbel, Bezzâr, Taberânî ve İbnu Merdûyeh’in İbn-i Mes’ûd’dan sahîh yollarla yaptıkları rivâyete göre, İbn-i Mes’ûd, Muavvizeteyn’i Mushaf’tan saymıyordu.” (Ed-Dürru’l Mensûr, İmam Suyûtî, 15/784)

Bu rivâyeti aktaranlardan biri olan Bezzâr, “sahâbeden hiç kimsenin İbn-i Mes’ûd’un bu görüşüne katılmadığına; aksine Peygamber aleyhisselâm’ın bu iki sûreyi namazda okuduğuna dair sahîh haberlerin varlığına” dikkat çekmiştir. (Ed-Dürru’l Mensûr, Aynı yer)

Rasûlullah’ın namazında Muavvizeteyn sûrelerini okuduğu ve okunmasını emrettiği sahîh olarak sâbittir. Buhârî’deki rivâyetler şöyledir: “Zirr b. Hubeyş’in şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Übeyy b. Ka’b’a Muavvizeteyn’i sordum. O da şöyle cevap verdi: Ben de bunu Rasûlullah aleyhisselâm’a sormuştum. Allah Rasûlü: ‘Bu sûre, Cebrâîl’in diliyle bana okundu’ diye cevap vermişti. Ben de: ‘Bundan böyle Allah Rasûlünün söylediği gibi okuruz’ dedim.” (Buhârî, Tefsîr, 113. Sûre, [4976])

“Zirr’den şöyle rivâyet edilmiştir: Übeyy b. Ka’b’a: Ey Ebû’l Münzir! Kardeşin İbn-i Mes’ûd şöyle şöyle diyor. [Ne dersin?] diye sordum. Übeyy şöyle cevap verdi: Ben de bunu Rasûlullah’a sordum. O da bana şöyle cevap verdi: فَقَالَ لِى قِيلَ لِى ‘Bana böyle okundu.’ Ben de şöyle dedim: Bundan böyle biz, Rasûlullah’ın söylediği gibi okuruz.” (Buhârî, Tefsîr, 114. Sûre, [4977])

Bu ikinci Hadîs’te İbn-i Mes’ûd’un söyledikleri “şöyle şöyle” (كَذَا وَكَذَا) şeklinde aktarılmıştır. Buradan anlaşılıyor ki, râvîlerden biri, o sözleri söylemeyi hoş karşılamadığı için İbn-i Mes’ûd’un söylediklerini mübhem bir ifadeyle aktarmıştır.

Bu Hadîslerin şerhinde İmam Nevevî Şerhu’l Mühezzeb adlı eserinde:

 أجمع المسلمون على أن المعوذتين والفاتحة من القرآن وأن من جحد منهما شيئا كفر وما نقل عن ابن مسعود باطل ليس بصحيح

“Müslümanlar, Muavvizeteyn ve Fâtiha’nın Kur’ân’dan olduğu hususunda icmâ etmişlerdir. Kim onlardan birini inkâr ederse kâfir olur. İbn-i Mes’ûd’dan nakledilen görüş ise bâtıldır, sahîh değildir. Bu rivâyette problem vardır.”

Nevevî’den daha önce Ebû Muhammed b. Hazm da “el-Muhall┠adlı eserinin başlarında buna benzer şeyler söylemiştir:

 ما نقل عن ابن مسعود من إنكار قرآنية المعوذتين فهو كذب باطل

“İbn-i Mes’ûd’dan Muavvizeteyn’in Kur’ân’dan olmadığına dair nakledilen rivâyetler uydurulmuş bir yalandır, bâtıldır.”

Fahreddîn Râzî de Tefsîr’inin başlarında buna benzer ifadeler kullanmıştır:

 الأغلب على الظن أن هذا النقل عن ابن مسعود كذب باطل٠ والطعن فى الروايات الصحيحة بغير مستند لا يقبل٠ بل الرواية صحيحة والتأويل محتمل

“Zanna galip gelen düşünceye göre, İbn-i Mes’ûd’dan nakledilen bu görüş iftirâ ve bâtıldır. Sağlam bir senedi olmadan sahîh rivâyetleri eleştirmek kabul edilemez. Ancak sahîh rivâyetler te’vîle açık olabilir.” (Fethu’l Bârî bi-Şerhi Sahîhi’l Buhârî, C: 8, S: 842, 843)

NOT: Buhârî’de geçen rivâyetlerin te’vîlinin yapılması gerekirse; İbn-i Mes’ûd’un başlarda böyle bir yanlışa düştüğü, yani muavvizeteyn’i dua kabul ettiği farz edilse bile, daha sonra onun bu hatasından döndüğüne dair hüsn-ü zann etmemiz gerekir. İmam Buhârî’nin naklettiği Hadîslerden de anlaşılacağı gibi, Muavvizeteyn Kur’ân’dandır. Bunda şüphe yoktur!

19- KELİME-İ ŞEHÂDET’İN İ’RÂBI:

أَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللَّهُ وَأَشْهَدُ أَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللَّهِ

أَشْهَدُ : Muzâri fiildir, nasbedicilerden ve cezmedicilerden soyutlandığı için merfû‘dur. Ref’inin alâmeti kelimenin sonundaki damme-i zâhire’dir. Fâili ise, -vucûben- fiilin içindeki müstetir (gizli) zamir olan أَنَا ‘dir.

أَنْ : İsmini nasb, haberini ref’ eden, “إِنَّ ve kardeşleri”nden olan, أَنَّ ‘den muhaffefe’dir. Yani şeddeli olan elif-nûn maddesinden tahfîf edilmiş ve sâkin olmuştur. Kısaca, أَنَّ ‘nin hafifletilmiş şeklidir, diyebiliriz. أَنْ ‘nin ismi, mahzûf (hazfedilmiş) şe’n damîri’dir, takdîri ise; أَشْهَدُ أَنَّهُ ‘dur. Haberi ise, menfî isim cümlesi olan لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللَّهُ ‘dır. Şe’n zamiri olan ismi mahallen mensûb, Kelime-i Tevhîd olan haberi de mahallen merfû’dur.

لاَ : Cinsini nefyeden lâ’dır. Nefyü’l cins, nefy’den daha âm’dır, yani geneldir.

إِلَهَ : Lâ’nın ismidir, mensûb’dur. Lâ’nın haberi mahzûf’tur, yani gizlidir; o da ya حَقٌّ  ‘dur, ya da مُسْتَحِقٌّ 'dur.

إِلاَّ : İstisnâ, nefy’den sonra vâki olduğu için ilga edilmiştir, hasr edatıdır.

اللَّهُ : İsm-i Kerîm Lafzu’l Celâle, lâ’nın mahzûf olan haberinden bedel’dir. Kelime-i Tevhîd; لاَ إِلَهَ حَقٌّ إِلاَّ اللَّهُ takdîrindedir. لاَ إِلَهَ حَقٌّ إِلاَّ اللَّهُ , muhaffefe olan أَنْ ‘in haberi olduğu için mahallen merfû’dur.

وَ : Atf edatıdır.

أَشْهَدُ : İ’râbı geçti.

أَنَّ : “إِنَّ ve kardeşleri”ndendir, diğer bir ifadeyle fiile benzeyen harflerdendir, isim cümlesinin başına gelir ve ismini nasb, haberini de ref’ eder.

مُحَمَّدًا : أَنَّ ‘nin ismidir, mensûb’dur. Nasbının alâmeti, kelimenin sonundaki zâhir olan fetha’dır.

رَسُولُ : أَنَّ ‘nin haberidir, merfû’dur. Ref’inin alâmeti, sonundaki damme’dir. Mudâf’tır.

اللَّهِ : Lafzu’l Celâle, رَسُولُ kelimesinin mudâfun ileyh’idir.

20- YILANDAN DEĞİL, YALANDAN KORK!

Aman ha, çocuklarınızın yanında "pembe yalan", "beyaz yalan", "masum yalan", “küçük yalan”, "zararsız yalan" söylemeyiniz!

Yalan, bütün kötülüklerin başı, doğruluk ise bütün güzelliklerin esası ve sebebidir. Yalanın beyazı, pembesi, masumu, küçüğü ve zararsızı olmaz! Yalan, bir çocuğun kişiliğinde yer bulduğunda, o çocuk küçüklükte yalan söylemeyi huy edinir, yetişkinliğinde ise yalana devam eder, Allah katında yalancılardan yazılır, yalan onu günahlara, günahlar da ateşe ve azâba götürür.

Zararları görülse de görülemese de yalan ve yalancılık zarardan başka bir şey değildir ve felâkettir! Kimse bu âkıbeti çocuklarına, ailesine, dostlarına ve çevresine revâ gör(e)mez. Yalandan sakınmayan ve sakındırmayan, hem kendisi hem de başkaları açısından en büyük kötülüklere sebep olur! Özellikle küçük çocuklarda yalanın kokusu dahi alındığında, başlamakta olan bir yangını veya muhtemel bir fekâketi önlemeye koşan bir kimsenin hissiyatıyla, hikmet dairesinde ciddi, titiz ve gayretli olunmalıdır.

Diğer taraftan, gerek çocukların ve gerekse de diğer insanların hata ve yanlışları karşısında abartılı tepki gösterme basîretsizliğinden de sakınılması gerektiğini öğrenmeliyiz. Çünkü insanların söylediği yalanların çoğu, karşısındaki kişinin kızmasından, sesini yükseltmesinden, cezalandırmasından ve olumsuz tepki vermesinden korunmaya çalışmak amacını taşımaktadır.

Aslında geçimsiz ve öfkeli olan kimseler, bir yönden de toplumda yalancılığa prim vermiş ya da pasif de olsa yalana destek vermiş sayılırlar.

İnsan hata ve nisyân ile ma'lûldür; hatalar karşısında anlayış, hoşgörü ve affedicilik bir erdemdir. Erdemli insanların olduğu bir muhitte yalan ve yalancı barınamaz. Hata veya yanlış karşısında insanları yalana zorlamak yerine, anlayışlı ve sevecen olmak ve o vesileyle gerekirse dertleşip muhabbet etmek gerekir. Bu da yalancılığı, kötülükleri ve düşmanlıkları değil, sevgi, muhabbet, dostluk ve iyilikleri çoğaltır. Bırakalım bardak, tabak, vazo kırılsın, ama kalpler kırılmasın! Ve o kalplerde yalancılık yer etmesin! Doğrululukla kalın…

21- ADAMLAR UZAYA GİDİYOR…

Çocukluğunuzdan beri büyük(!) kafalardan işitirsiniz:

“Büyük düşünün, adamlar araba, uçak, denizaltı yapıyor… Büyük düşünün, adamlar uzaya gidiyor… Büyük düşünün, el âlem şunu bunu yapıyor…”

Tamam, bunlar büyük düşünce diyelim. Peki, bu dünyada bunlardan daha büyük düşünce yok mu? Sadece dünyayla sınırlı kalan, dünyaya ya da uzaya sıkışıp kalan projeler büyük düşünce midir? Allah’ın rızâsını ve âhireti hesaba katmadan söylenen “Çalışmak ibâdettir” lafından büyük muğâlata olur mu?

Bu dünyanın, evrenin ve insanın varlık sebebi nedir?

“Allah’a ibâdet” gerçeği, küçük düşünce midir?

Bu esnada “O da olacak, o da olacak” lafı havalarda uçuşur. Yahu, Allah’a iman ve ibâdet olmadan, başka şeyler olsa ne yazar olmasa ne yazar? Sahi, iman olmadan, Kirâmen Kâtibîn melekleri diğerlerini yazar mı?! Âhirete bir çöp götürebilen var mı? Sahîh iman ve sâlih amellerden başka!...

Dünyada son nefese kadar hem dünya hem de âhiret hayrı için imanlı şekilde çalışmak bir fazilettir. Bir insan, kıyâmet koparken bile elindeki fidanı -dikmeye gücü yeterse- dikmelidir. Dünyanın sonundaki hâl bu ise, elbette -Rabbimizin de buyurduğu gibi- dünyadan nasip unutulmamalı ve ilim, bilim, teknoloji, keşif ve icatlar yapılmalı, tembellik edilmemelidir. “Pozitif ilim” diye ifade edilen tüm uğraşlar İslâm’a göre Farz-ı Kifâye’dir; bunları herkes terk ederse bütün Müslümanlar günahkâr olur! Ama Allah için yapılmalıdır, Allah için istifade edilmelidir. Böylece dünya ve âhiret dengesi sağlanmış olur. İnsan, ölmeyecekmiş gibi çalışırken, her an da ölebileceği düşüncesiyle âhiret yolculuğu için azık edinmelidir. “Şüphesiz ki azığın en hayırlısı takvâdır.” (Bakara: 197)

22- BİLENLER VE BİLMEYENLER:

Adam, Kur’ân’ı metninden okumayı bilmez. Arapça bilmez ve öğrenmeye de niyeti yoktur. Kur’ân’ı lafzından ve meâlinden hatmetmemiştir. Bir Hadîs, bir Tefsîr ve bir Siyer kitabı bitirmemiştir. Mezhebinin bir Fıkıh veya bir İlmihâl kitabını okumamıştır. Zarûrât-ı dînîyyeyi bilmez. Tefsîr Usûlü ve Hadîs Usûlü bilmez ve öğrenmez. Metniyle kırk tane Hadîs bile ezberlememiştir. Edeb, zühd ve takvâ eserleri okumamıştır ve bu faziletleri kazanmak adına bir çabası yoktur. Ashâbın hayatını bilmez, merak da etmez. Esmâ-i Husnâ’yı bilmez, sayamaz. Fâtiha’yı okusa, en az on yanlışı çıkar. Tecvîd’den anlamaz. Tevhîd’i delilleriyle bilmez, öğrenmez, merak etmez. İlmi, âlimi sevmez. Ve bu hâlinden rahatsız olup, kendine çeki düzen vermek istemez. Ama konuşmaya gelince, bilmediği, anlamadığı ve yorum yapamayacağı hiçbir mesele yoktur! Beyefendi âdeta her konunun uzmanıdır. Oysa akıllı insan önce kendine nasihat eder. Önce aynaya bakıp kendini görür, kendini ıslâh etmeye çalışır. Sonra aynada geri planda beliren ailesini görür ve onların hayrı için çabalar. Daha sonra pencereden/camdan dışarı bakar, sokağı ve sokaktakileri; komşuları, akrabaları, arkadaşları, eşi dostu görür. Kendi nefsine ve nesline nasihat etmeyenler, başkalarına laf yetiştirirler ve akıl verirler! Özlü akıl sahipleri ise önce kendilerini ve ailelerini düşünürler. Onları, yakıtı insanlar ve taşlar olan cehennem ateşinden korumaya çalışırlar. Daha sonra da yakınlarından başlayarak, kuşandıkları fazilet değerlerini başkalarıyla paylaşırlar. Teleskopla uzak yıldızları görmeye çalışır gibi, insanlarda kusur aramazlar. Burnunun ucunu göremeyen, aynaya bakıp da kendini düzeltemeyen kimse, çok uzak yerlerdeki kimseleri nasıl görecek? Gördüğü şey nasıl hakikat olacak? İnsanlar ne zaman takvâ elbisesini giyip hidâyet, hikmet, hayır, iyilik, salâh, insâf, adâlet ve merhametten yana tavır koyacaklar? İlmi sevmeyenler, sabah akşam Allah’a dua edip, Allah’ın kalplerine ve benliklerine ilim sevgisi vermesi ve kendilerine faydalı ilim lütfetmesi için dua etmelidirler. Yoksa ilim, hikmet, zikir, emr-i bi’l ma’rûf ve nehy-i ani’l münker gibi hayırlardan uzak olarak; boş ve çok konuşmaktan kurtulamazlar! Boş konuşmak asla bir fazilet değildir! Eli (hayır bakımından) boş olanın, dili de boş konuşur! Konuşulan şeyler içinde bazı doğruların bulunması da gevezeliği seven kimseyi haklı yapmaz. Zira bozuk saat dahi günde iki kez doğruyu gösterir. Yirmi dört saatte insan, çalışmayan saate nispetle onun birkaç katı doğruya isabet etmiş olsa, bu çok mu?! Önemli mi?! Doğruları yanlışlarını telâfi edememek erdem midir?! Asıl fazilet, yanlışları tekrar etmemek, sık sık yanlış konuşmamak ve istikrârsız bir davranış sergilememek değil midir?

23- BUNLARI DUYUNCA ÇOK ŞAŞIRDIM!

Dün (Cumartesi günü) başımdan geçen bir anım nedeniyle bir şeyler yazmak istiyorum…

Bir kimse size, şirkten sakındırmanız karşısında, ahlâkçı ve ıslâhatçı gibi davranmanız gerektiğini, yani Tevhîd ve şirk yerine, insânî erdemlerden söz etmenin daha çok gerekli olduğunu söylese ne dersiniz? Cevabı duyar gibiyim: “Bizi, Rasûlullah’ın Sünneti bağlar; o insanları, hayatı boyunca Tevhîd’e çağırmış, ölüm döşeğinde acılar içindeyken bile, ümmetinin Tevhîd’den sapmaması için, onları şirkten sakındırmaktan geri durmamıştır. Bize ne oluyor da, Tevhîd’e bu kadar çabuk doyduk ve duymaktan rahatsız olduk!...”

EyvALLAH! Hakkın yolu da, aklın yolu da birdir. Bir tek olan Yüce Allah’tan tevfîk, âfiyet ve sebât dileriz…

Bu sözü yıllar önce Hadîs inkârcısı, akılcı ve hevâ ehli bir kimseden duymuştum ve ona gerekli cevabı vermiştim. Akîdesi sebebiyle bu sözüne çok şaşırmamıştım. Fakat Tevhîdî hassâsiyeti olduğu söylenen bir kimseden bu sözü duyunca çok şaşırdım. Ve Cumartesi günü birinden işittiğim o sözlere kısaca yazılı olarak da cevap vermek istedim. Zira Tevhîd; Lâ İlâhe İllallâh Muhammedün Rasûlullah’tır; “L┠ile başlar. Şirke ve küfre “hayır” demeden, bu şarta uymadan ve insanları bu ilkeye uymaya çağırmadan, iman nasıl anlatılacak? Onlara Tevhîd sunulmadan, hangi iyilikten bahsedilecek?

Hiç şüphesiz insan, okumadıkça, dinlemedikçe ve öğrenmeyip câhil kaldıkça akıl ve fikir yönünden de fakir ve zavallı olmaya devam edecektir. Sonra da İslâm’la, Tevhîd’le, ilimle ve hikmetle alâkası olmayan yalan yanlış bâtıl fikirleri câhilliğinin bir gereği olarak indî ve şahsî bir kanaat mâhiyetinde söyleyecek, savunacak ve onların “hak” olduğunu sanacaktır! Örneğin: “Tevhîdî hakikatleri ve şirkin içyüzünü anlatmaya ve gündemde tutmaya gerek yok, güncel, insânî ve insanlar arası sosyal ve iktisâdî meselelere değinmek gerekir. Bugün insanlar ticâret ahlâkından yoksun. Genelde, İslâm nazarında doğru ve dürüst kimseler değiller, sözlerinde durmuyor, insanları aldatıyor ve borçlarını zamanında ödemiyorlar vs. vs.” diyecektir. Bu söze şaşırıyorsunuz tabii. Zira içinde mantık hataları olduğu için, çelişkiler var! Neyi neye tercih ediyoruz? Hangi fazileti hangisine takdîm ediyoruz? Elbette insanları doğruluğa, dürüstlüğe, adâlete ve her türlü insânî erdemlere çağırmak gerekir. İyi de, zaten bütün bunlar İslâm’da, Tevhîd’de, Nebevî ahlâkta ve Peygamberî Sünnette değil midir? Bütün peygamberlerin gönderiliş amacı, insanları Allah’a imana davet edip, şirkten sakındırmak değil midir? En büyük ma’rûf, Tevhîd; en büyük münker ise şirk değil midir? İnsanları en büyük iyilik olan Tevhîd’e çağırmadan, hangi iyiliğe ulaştırabilirsiniz? Ve insanları en büyük kötülük olan şirkten, küfürden, nankörlükten ve isyândan sakındırmadan, hangi kötülükten alıkoyabilirsiniz? Allah katında insanın “iyilerden” ve yaptıklarının da “iyi amellerden” sayılmasını sağlayan en yüce değer nedir? Aynı şekilde Allah katında insanın “kötülerden” ve yaptıklarının da “kötü amellerden” sayılmasına sebep olan en kötü şey nedir? Allah katında Tevhîd’den mahrûm iken hangi fazilete nâil olunabilir? Tevhîd, temel ve esas değil midir? Bütün ma’rûflar onun üzerine inşâ edilmez mi? İnsanları her türlü insânî ve İslâmî erdemlere ve güzelliklere çağırmaya kimse itiraz etmez ama Müslümanın çağrısının ilki, ortası ve sonu hep Tevhîd olmalı değil midir? Bir Müslüman, öylesi bir sözü -düşünmeden- nasıl söyleyebilir? Bu, şeytandan bir vesvese değil midir? Şeytan bazen insanları, cehâletlerini kullanarak ve sağdan yaklaşarak, onlara iyimser(!) fikirler telkîn ettiğini fısıldayarak, felsefe ve akılcılığın girdabına mahkûm edici tuzaklar kurar! Böylece bilgisizce ve bilinçsizce şeytanın istediği istikâmette konuşmalar ve yaşantılar ortaya çıkar! İnsan kendi iç dünyasında bunu şöyle gerekçelendirir: “Bizim akîde sorunumuz yok, o konuyu hallettik, aştık bu meseleleri... Siz de geçin bu konuları; ahlâkçı ve hümanist olmamız lazım.” Bu söz, o kadar farklı açılardan yanlıştır ki, hangi açıyı ele alsak, uzun uzun konuşmamız gerekir. Cehl-i mürekkeb sıfatını taşıyanların hamâsî nutuklarındaki yanlışların haddi hesabı yoktur! Bir kere, “biz şirk koşmuyoruz, Allah bizi affeder” diyerek âkıbetinden eminmiş gibi tavır sergilemek akîde açısından yanlıştır! İnsanın hâlini, istikbâlini ve âkıbetini ancak Allah bilir. Bir kimse iman ediyor olsa da, icmâlî imandan tahkîkî imana ulaşmak için devamlı sûrette öğrenmeye, yaşamaya ve vahyi gündem etmeye devam etmelidir. Ayrıca bazı Hadîslerde söz konusu ifadelerden sakındırma vardır! Ayrıca mü’min bir kimse, Tevhîd’in gündem edilmesinden rahatsız olmaz, bilâkis mutlu olur ve o hakikatler onun imanını artırır. Bir diğer mesele ise, bir mü’minin bildiği bir şeyi, başkası bilmeyebilir. İlim öğrenmek, nasıl ki beşikten mezara kadar ise, Tevhîd’in gündem edilmesi, yaşanması ve anlatılması da son nefesi verinceye kadar devam eder. Hatta mü’min ölüm döşeğinde bile ilim öğrenir, ilim öğretir, nasihat dinler ve nasihat eder… İnsanların yaratılış sebebi de tüm peygamberlerin gönderiliş amacı da ancak insanları Allah’a ibâdete (iman ve teslimiyete) çağırmaktır!

Şeytan ve dostlarının şerrinden ve ayartmalarından Azîz ve Celîl olan Allah hepimizi korusun!

18 Şubat 2018 / Pazar 

24- ARKADAŞ, DOST, CELÎS, SADÎK, RAFÎK…

Dost, celîs (جَلِيسٌ) kendisiyle oturulup kalkılan ve kendisi de bizimle oturup kalkan, beraber olan ve birlikte hareket eden kimse demektir.

“Gönüller bir olsun” sözü oturup kalkmamıza ve dostluğun gereği olarak birbirimize faydalı olmamıza gerek yok demektir. Bu söz, birbirimize zararımız olmasın yeterli anlamını içerir. Oysa erdem, insanlara faydalı olmaktır. Rasûlullah’ın Hadîsine göre, insanların en hayırlısı insanlara en faydalı olandır. Başka insanlara bile faydalı olan hayırlı/iyi kimse “arkadaşım, dostum” dediği kimseye hayırsız olabilir mi? Ayrıca dostluğu, “gönüllerin bir olması” olarak tanımlayanlar, gönülleri de fiilleri de bir olan kimselerin dostluk seviyesine erişemezler. Belki de anlayamazlar!

Dostluk bâbında “Gitmesek de, görmesek de, uzaktan seviyoruz” sözü de bâtıldır. İnsan sevdiği ve istediği her şeyin peşinden giderken, sevdiğini iddia ettiği bir arkadaşını nasıl ziyâret etmez ve onun hâlini merak etmez? Uzaktan sevenler; insanlar değil, dağlar, taşlar ve ağaçlardır. Çünkü onlar yer değiştiremezler. Dağ dağa kavuşmasa da insan insana kavuşmalıdır. Arkadaşını, akrabasını ve muhitindeki eşini dostunu arayıp sormamak âdeta ağaçlaşmaktır!

Arkadaş, sadîk (صَدِيقٌ) seni tasdîk eden veya sana yağcılık yapan değil, bilakis sana sâdık olan, sadâkat gösteren ve sıdk ile söz söyleyen ve amel edendir.

Arkadaş, dost, yoldaş, refakatçi, ortak gibi anlamlara gelen rafîk (رَفِيقٌ) ise sana rıfk (yumuşaklık, nezâket) ile murâfakat (eşlik) eden kendisine güvendiğin ve gerektiğinde dayandığın kimsedir.

Hureys b. Kabîsa radıyallâhu anh’dan rivâyete göre, şöyle demiştir:

Medîne’ye geldim ve:

اللَّهُمَّ يَسِّرْ لِى جَلِيسًا صَالِحًا

"Allah’ım! Bana sâlih bir arkadaş nasip et” diye dua ettim. Derken Ebû Hüreyre radıyallâhu anh’ın yanına oturdum. Kendisine: “Ben, Allah'a bana sâlih bir arkadaş nasip etmesi için dua ettim. Bana, Rasûlullah'tan işittiğin bir Hadîs söyle! Olur ki Allah Teâlâ onunla beni faydalandırır” dedim. Bunun üzerine dedi ki: Ben Rasûlullah aleyhisselâm’ın şöyle buyurduğunu işittim:

إنَّ أوَّلَ مَا يُحَاسَبُ بِهِ الْعَبْدُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ مِنْ عَمَلِهِ صَلاتُهُ

"Kıyâmet gününde kulun işlediği amellerinden hesaba çekileceği ilk şey namazdır.” (Tirmizî, Salât, 305, H. No: 413)

Sâlih Selefimiz dost arar ve dosta önem verirdi. Acaba biz ne arıyor ve nelere değer veriyoruz?

Dostluğun değerini ne kadar da az biliyoruz değil mi?

Sahi, dostluğun değerini biliyor muyuz biz?

25- İLİM, İBÂDET, HAYAT, ÖMÜR, ÖLÜM, HESAP!

Müslüman, ya ilimde ya da ibâdette derinleşmelidir. Her iki durumda da ilme önem ve öncelik vermelidir. Yani ya âlim ya da âbid olmaya çalışmalıdır. Kendisinde azm, kararlılık ve yetenek yoksa çocuklarını bu hayırlar istikâmetinde yetiştirmelidir. Kendi çocuklarında da kapasite ve istek yetersiz ise, ilim yolunda olan insanlara kol kanat germelidir. İlmin neşri ve intişârı yolunda çaba sarf etmelidir ki, insanlar hayırlara nâil olabilsinler. Bütün asabî saplantıları ve nefsî duyguları bir tarafa atıp, hayır ehli olma yolunda, çocuklardaki heyecandan fazlasını Allah’ın rızâsı için hissetmeli ve her dâim içindeki bu güzel duyguyu ilimle, imanla, ibâdetle, ihlâsla ve ihsânla beslemelidir. Ama maalesef ki, insanların geçen 20-30 senelerine bakın, ilme de ibâdete de ağırlık vermeden, kafadarlarla çay sohbetlerinde ve pikniklerde hikmetsiz konuşma, dedikodu, tartışma, atışma, yüceltme, aşağılama, gıybet, iftirâ, kötü zan, ümniyye ve kuruntularla avunmakla, o güzel vakitleri ve gençliği gafletle geçirmektedir! Ömür sermayesi bu şekilde çarçur edilmektedir!

Unutmayalım, ilim olmazsa cehâlet olur, cehâlet olunca da Allah'a ibâdetin yerini fanatizm ve tutuculuk alır. Biz ise, bu dünyaya ancak Yüce Yaratıcıya ibâdet etmek üzere gönderildik. Yaratılış amacımız bu! Biz hangi amaçlar peşinde koşuyoruz? Hem de Allah’a ibâdeti unutarak!.. “Allah’a ibâdet” ve “Allah’a çağırmak” ne kadar hoş sözler… Ama ilim olmadan ibâdet olmaz. Paradan, servetten ve dünyevî çıkarlardan daha çok ilmi sevmeyi ne zaman öğreneceğiz?! İş işten geçince mi?! Güçten ve takâtten düşünce mi?! Ölüm döşeğinde mi?! Dünveyî imkânlar ve bütün fırsatlar Allah’a ibâdet edilmesi için birer vasıtadır, köprüdür. Madde, Allah’a kulluk için sadece bir araç olabilir, asla amaç olmamalıdır!

İnsan ne kadar da nankördür... Kendisine nasihat eden olmasa, "bilmiyordum, duymadım, kimse bana söylemedi", hatta en yakın arkadaşını bile suçlayarak, "o beni uyarmadı" der ama kendisine nasihat edilince de hoşlanmaz, rahatsız olur ve uyaranı sevmez! Suyuna gidenlerle arkadaşlık yapar, hevâ ehli ile yer içer, gezer tozar, gününü gün eder... Ama bir de bakar ki, ölüm meleği herhangi bir yerde ansızın karşısında!.. O anda pişmanlık duymanın ve eyvah demenin kime ne faydası olmuştur ki?

Ey insan! Bil ki, insanların kimi geceleri çok uyur, kimileri de az! Ama az uyuyan da çok uyuyan da bir de bakarlar ki, sabah olmuş… Bu dünyada da kim ne kadar çok yaşasa da ne kadar az yaşasa da, bir de bakacak ki, dünya hayatı son bulmuş, ölümden sonraki dirilme sahnesinin içinde gözlerini açıyor ve sonrasında da, mahşerde ve Allah'a hesap vermek üzere bekliyor!..

Allah'ım, bizleri müslimler olarak yaşat, müslimler olarak vefât ettir, bizi sâlihlerin arasına kat ve hesabımızı kolay eyle. Âmîn.

26- RAMAZAN’DAN BİR VEYA İKİ GÜN ÖNCE ORUÇ TUTMAK:

Bu konuda, Ebû Hüreyre radıyallâhu anh’tan rivâyete göre Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

لاَ يَتَقَدَّمَنَّ أَحَدُكُمْ رَمَضَانَ بِصَوْمِ يَوْمٍ أَوْ يَوْمَيْنِ، إِلاَّ أَنْ يَكُونَ رَجُلٌ كَانَ يَصُومُ صَوْمَهُ فَلْيَصُمْ ذَلِكَ الْيَوْمَ

“Herhangi biriniz Ramazan’dan bir veya iki gün önce oruç tutmasın. Ancak (öteden beri alışkanlık hâline getirdiği) orucunu tutmakta olan bir kimse o günde orucunu tutsun.” (Buhârî, Savm, 14, No:1914; Müslim, Sıyâm, 21, No: 1082)

Ramazan ayı girmediği halde, girmiş olabileceği ihtimâliyle ihtiyâten Ramazan’dan bir veya iki gün önce oruç tutmak mekrûhtur. Fakat belirli günlerde oruç tutmayı [örneğin; Pazartesi ve Perşembe günlerinde oruç tutmak sûretiyle] alışkanlık hâline getiren yani, mu’tâd olarak belli günlerde oruç tutan bir Müslümanın, i’tiyâd hâline getirdiği o günlerin bu günlere denk gelmesi hâlinde oruç tutmasında sakınca yoktur. (Bkz: El-Minhâc, 7/194; Fethu’l Bârî, 4/184) İmam Nevevî rahımehullâh, oruç tutmayı âdet edinen bir kimsenin oruç tuttuğu gün bu iki güne denk gelmemişse, sadece Ramazan’ı karşılamak maksadıyla bu günlerde oruç tutmanın haram olduğunu söylemektedir. Şâfiî mezhebinde sahîh olan görüşün de bu olduğunu ifade etmektedir. (Bkz: El-Minhâc, 7/194) Şekk günü oruç tutmak da aynıdır; yani Şa’ban’ın son günü mü yoksa Ramazan’ın ilk günü mü olduğu belirsiz günde oruç tutmak da yasaktır. Bu konuda da yasaklayıcı Hadîsler mevcuttur. Rasûlullah aleyhisselâm, bu günde oruç tutanın Ebu’l Kâsım’a yani Rasûlullah’a isyân (muhâlefet) ettiğini haber vermiştir. (Bkz: Tirmizî, 686; Ebû Dâvûd, 2334; İbn-i Mâce, 1645; İbn-i Huzeyme, 1914; İbn-i Hıbbân, 3577) Ahmed b. Hanbel ve bir topluluk Şa’ban’ın son gününde bulutlu olması şartı ile o günü Ramazan’ın bir günü olarak oruç tutulmasını vâcip görmüşlerdir. (Bkz: El-Minhâc, 7/194) Allah en iyi bilendir.

İmam Tirmizî, Ebû Hüreyre’nin rivâyet ettiği Hadîste Rasûlullah aleyhisselâm’ın şöyle buyurduğunu nakleder: “Şaban ayının ikinci yarısında (Ramazan’a dinç olarak çıkabilmek için) oruç tutmayın.” (Tirmizî, Savm, 38, No: 738) Ebû Dâvûd da, yine Ebû Hüreyre’den rivâyetle Allah Rasûlünün şu Hadîsini kaydetmiştir: “Şaban ayı yarılanınca oruç tutmayınız.” (Ebû Dâvûd, Savm, 12, No: 2337) Bazı âlimler bu Hadîslere göre, Ramazan’dan önce oruç tutma yasağını Şa’ban ayının on altıncı gününe kadar uzatmışlardır. Fakat cumhûr-u ulemâya göre Şa’ban’ın yarısından sonra nafile oruç tutmak -Ramazan’dan bir veya iki gün önce ihtiyâten Ramazan’ı karşılama yasağı dışında- câizdir. (Bkz: Fethu’l Bârî, 4/185)

Ramazan ayından önceki bir veya iki günde Ramazan’ın kazâ orucunu tutmaya gelince; bu câizdir. Çünkü mu’tâd hâle gelerek tutulan tatavvu’ oruç câiz olunca, farz olan bir orucun tutulması evleviyetle câiz olur. Buna göre üzerinde bir gün kazâ orucu borcu bulunan kimse, Şa’ban’ın son gününde onu hemen tutmalıdır. Çünkü kazâ vakti iyice daralmış, hatta çıkmak üzeredir. Fakat bununla beraber, Ramazan orucunun kazasını son güne (yani diğer Ramazan’a) kadar te’hîr etmek câiz değildir! (Bkz: El-Mecmû’ Şerhu’l Mühezzeb, İmam Nevevî, 6/399)

27- TAHRÎFÂT’IN GEREKÇESİ OLUR MU?!

“İslâm-oğlu, bu Âyette (يَهْدِى مَنْ يَشَٓاءُ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ ‘O dileyen kimseyi doğru yola yöneltmeyi diler’ Bakara: 142) neden ‘sırât’ ve ‘mustekîm’ kelimelerinin ta’rîfsiz geldiğine ve Allah’ın ‘Ğafûr’ ve ‘Rahîm’ isimlerine anlam verirken, ‘tarifsiz bir bağışlama’ (Bakara: 218, 226) ve ‘ta’rîfsiz merhamet’ gibi sözler sarf ederken, burada her nedense (صِرَاط مُسْتَقِيم) ‘ta’rîfsiz bir dosdoğru yol’ deme gereğini hissetmiyor? Birçok yerde gerekçelerini hatırlatan mütercim, Allah’ın isimlerinin başında ‘elif’ ve ‘lâm’ gelmediğinde, neden bunların başına bir de 'ta’rîfsiz' diye bir niteleme sıfatı eklediğinin gerekçesini de açıklamalıydı. Belki de açıkladığı halde bizim gözümüzden kaçmış olabilir. Üstelik İslâmoğlu, her ibâreyi (mubteda ve haber) ‘ma’rife’ olarak tercüme ediyor. ‘…doğru yola…’ ibâresi, الصِّرَاطُ لْمُسْتَقِيمُ ‘in karşılığıdır. صِرَاط مُسْتَقِيم ‘in tercümesi ‘…dosdoğru BİR yola…’ olması gerekirdi. Hâlbuki Âyetteki iki kelimede ‘nekre’dir. Burada ise, Bakara: 218. Ve 226. Âyetlerindeki tercüme yöntemini uygulamıyor. Eğer bu tercümeyle ve özellikle Allah’ın isimleri hakkında bu anlamlar verilecekse, صِرَاط مُسْتَقِيم için de aynı şeyin söz konusu olması gerekmez mi?” (Te’vîlin Tahrîfe Dönüşmesi, M. Emin Akın, S: 347)

NOT: Ayrıca Yüce Allah “dileyen kimseye” mi hidâyet eder yoksa “dilediği kimseye” mi? Bu Âyetlerde Yüce Allah’ın küllî irâdesine mi vurgu yapılmaktadır yoksa kulun cüz’î irâdesine mi? Yani söz konusu fiilin fâili/öznesi kimdir? Allah mı, kullar mı? Diğer bir ifadeyle Kur’ân’daki bu tür Âyetleri “DİLEYENİ, DİLEYENE” biçiminde çevirecek olursak Ankebût: 62. Âyete: “Allah, kullarından DİLEYENİN rızkını genişletir, (dileyeninkini de) daraltır…” ve Zümer: 52. Âyete de: “Bilmez misin ki, muhakkak Allah, DİLEYENİN rızkını yayar (dileyeninkini de) kısar/daraltır…” biçiminde anlam mı vereceğiz?! Ma’lûm, Allah dilemedikçe, sadece kulların dilemesiyle rızık genişlemez. İslâmoğlu, Ankebût: 62. Âyette “Kullarından DİLEYENİN…” derken, Zümer: 52. Âyette ise: “Allah, DİLEDİĞİNİN…” diye anlam vererek, kendi tercüme yöntemiyle çatışmaktadır! Yani genel anlayışını ve düşüncesini ikinci Âyette sürdürememektedir! Zira bu "kimsenin demediğini deme hevesi ve aykırılık tutkusu" sürdürülebilir bir durum değildir! Bilelim ki, Kur’ân’daki bu tür Âyetlere, “Allah dilediğini saptırır, dilediğini hidâyete iletir, dilediğine rızkı yayar ve dilediğine de rızkı daraltır…” biçiminde anlamlar verilmelidir. İnsana Yüce Allah tarafından bir cüz’î irâdenin verildiği bir hakikat olsa da, bütün irâdeler, Âdil-i Mutlak olan Âlemlerin Rabbinin küllî irâdesi altındadır. “Âlemlerin Rabbi olan Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz.” (Tekvîr: 29)

28- İNSAN İLİŞKİLERİNİN ÖZETİ:

Misâl olarak, diyelim ki; hastalığı çok ilerlemiş bir kimse var… İnsanların o hastaya yaklaşımı başlıca üç türlüdür.

1- Bazı insanlar, o hastaya, “sen mahvolmuşsun, senin âhın gitmiş vâhın kalmış, sen bu hâle gelinceye kadar neredeydin? Artık yapacak bir şey yok, öbür tarafta ölmüş anama ve babama selâm söyle, buyurun cenâze namazına” derler. Böylece o hastanın bütün dengesini bozarlar, Allah’tan ümit kesmesine ve hastalıklarının daha da artmasına ve sonuçta da helâkine/ölümüne neden olurlar! Bunlar ifrâtçılardır!

2- Bazı insanlar da, o hastaya, “senin bir şeyin yok, git birkaç gün istirâhat et, hap iç, şunu bunu iç ve antibiyotik al, hiçbir şeyin kalmaz” deyip hastalığı hat safhada olan kimseyi geçiştirip ihmâl ederler ve böylece onun helâkine neden olurlar. Bunlar da tefrîtçilerdir.

3- Bazı insanlar ise, o hastanın şifâ bulması için gerekli tedbîrleri alırlar, yapılacak şeyler için çalışırlar ve ellerinden geldiğince yardımcı olurlar. O kimseye ilerlemiş hastalığını söyleyip, onun moral ve psikolojisini bozmaz, onu kazanmak için ellerinden geleni yaparlar. Bunlar da vasat, dengeli ve akl-ı selîm insanlardır. Bu davranış biçimi hem fıtrîdir hem de meşrûdur.

Mesel olarak zikrettiğimiz bu durumdaki hastanın şirk ve küfür içindeki bir insan olduğunu varsayalım; bir sınıf insan o kimseyi tekfîr edip geçer gider, diğer bir sınıf insan şirke şirk ve küfre küfür demeden yani Allah’ın buyruklarını hiçe sayarak, mevzuyu geçiştirir ve etliye sütlüye karışmamayı hikmet sanır, diğer bir kısım insan ise şirk veya küfür içinde olan ya da akîdesinde problem bulunan kimseye insanca ve insânî ortak değerlerden hareketle yaklaşır, onun yanlışlarını ilim, hikmet, basîret ve samimiyetle düzeltmek için çalışır. “Senin işin bitmiş” deyip, yani tekfîr edip köşeye çekilmediği gibi; “senin bir şeyin yok, iyisin” deyip, hakka bâtıl, bâtıla hak da demez! İslâm’da nasıl ki aslolan şirk ve küfürden sakınmak ise, şirk ve küfüre bulaşmış kimselere karşı da aslolan, tekfîrcilik yapıp, insanları kendisinden, daha doğrusu İslâm’dan uzaklaştırmak ve nefret ettirmek değil, teblîğ etmek ve insanlara cenneti kazandırmayı hedeflemektir. Hâlihazırda şirke bulaşmış bir kimse müşrik olsa da, yarın daha hayırlı bir müsebbip vâsıtasıyla iman edip, takvâ sahibi vasat bir mü’min olabilir. Hatta dün kendisini tekfîr edip, başkalarına insanca yaklaşamayan fâsık ve fâcir bir mü’minden bile binlerce kez hayırlı bir Müslüman olabilir. Kaldı ki, “şu adam kesin helâk olur, kâfir olarak ölür ve ebedî cehenneme gider” demek bâtıldır ve asıl, böyle diyen, Allah’ın irâdesine, kaderine ve hükmüne karşı cür’etkârlık yapan kimse helâk olmaya daha yakındır. Zira gaybı ve insanların âkıbetletini ancak Âlemlerin Rabbi olan Allah Sübhânehu ve Teâlâ bilir; nefsine uyan, câhil, zâlim, gâfil, nankör, şükürsüz ve haktan yüz çeviren insanlar değil! El-insâfu evsafu’l-evsâf! İnsâf, vasıfların en hayırlısıdır!

29- TEKFÎRCİLİĞİN YOLU; İLME DAYANMAYAN MUAYYEN (BELLİ, TAYİN EDİLMİŞ) TEKFÎRDİR!

Genel üsluplu tespit ve öğüt…

Muhkem meselelerin hükmü açık olsa da, bir bütün olarak muayyen tekfîr âlimlerin işidir. Muhkemât ile müteşâbihâtı birbirinden ayırt etmeyi bırakın, bu konuları hiç bilmeyen bir kimsenin kulaktan dolma laflarla kuru sıkı atması asla câiz değildir! Takvâ ehli dik başlı olmaz, ehline sorar... İşin ehli olan âlimler de bir kimseyi tanımadan (ne dediğini, ne kastettiğini, ne durumda olduğunu vs. bilmeden) uzaktan kumanda ile tekfîr etmezler! Âlim ile avâm arasındaki fark budur. İlim ehli nefsânî duygularla ve kişisel heyecanlarla yürümez; ilim, hikmet, basîret, firâset ve sağduyu ile hareket eder… “Şu küfürdür” demek, genel umûmî bir tekfîrdir. Veya “kâfiri tekfîr etmeyen icmâ ile kâfirdir” demek de umûmî bir tekfîrdir. Küfür denilen konuya kesin ilim olmadan bazı kimseleri gelişigüzel dâhil etmek yani şahıslara inmek ise tekfîrciliktir ya da tekfîrciliğe meylediştir. Bu davranış biçiminde -muayyen tekfîrde- genelde isâbet edilmiş olsa dahi, bu, muayyen tekfîrin ayağa düşmesini haklı göstermez! Çünkü bu mesele İslâm’daki en hassâs konulardandır. En hassâs konulara da ilimde en hassâs kimselerin girmesi evlâdır. Aksi takdirde, tombala çeker gibi insanları genelleyerek yani “o da aynı(dır)” diyerek muayyen olarak bazı kimseleri tekfîr edenler, ekseriyetle olmasa da, bazen yanlışa düşerler. Fakat tecrübe; genel tabloya bakıldığında muayyen tekfîrde çoğunlukla isâbet edilemediğini ve böylece ciddi anlamda kul hakkına girildiğini göstermektedir.  Bilelim ki bu davranış biçimi tekfîrci ya da tekfîrciliğe meyyâl gençlerde daha çok görülmektedir. Böyle yapan insanlar gün gelir yanındakileri, arkadaşlarını hatta hanımlarını ve çocuklarını da tekfîr ederler. Allah, nasihatten istifade edebilen sâlihlerden eylesin. Yoksa insan hayır zannıyla fitnecilik yapmaktan kurtulamaz! Ma’lûmdur ki, hiç kimse cerrâhî meselelerde -internetten veya kitaplardan- birkaç şey öğrendiğinde, büyük olmasa da, en azından küçük ameliyatlar yapmak için cür’et göstermez ama bazı kimseler birkaç şey öğrenince daha doğrusu kulağına girince, bırakın küçük meseleleri en büyük meselelerde ameliyat/tekfîr için dünyanın en cür’etkâr insanı gibi davranabilmektedirler. İnsan; tekfîrin tanımını, kısımlarını, şartlarını, mânilerini, tekfîr edilecek hususlardaki Şer’î hükümleri, o konuyla alâkalı şahısların durumlarını ve o şahısların içinde yaşadığı ortamların vâkıalarını bilmeden, o kimseleri tanımadan, uzaktan uzağa nasıl tekfîr edebilir?! İnsan tekfîrin şartlarını ve mânilerini ezberlese bile, Selef ve Halef âlimlerinin usûllerini bilmeden meselelerin içinden nasıl çıkabilir?! Heyhât!.. Var mıdır, cehâletten büyük felâket!.. İslâm’da tekfîr elbette vardır ama usûlü dairesince… Meşrû/Şer’î tekfîr bir yana, tekfîrcilik denen hastalık bütün Ümmet-i Muhammed için bir tehlikedir. İlimsiz ve hikmetsiz bu çıkışlara prim verildiğinde, yarın insanları birbirinin din bezirgânı ve iman bekçisi olarak görme durumuyla karşı karşıya kalırız! Bugün bunu birçok kimse göremese de!... Muayyen tekfîr konusunda meşrû sınırları zorlayan bu âhir zaman furyası hakkındaki nâçizâne şu birkaç sakındırıcı cümlemiz, kimileri için genel anlamdadır, kimileri için bu durumlar az da olsa vardır, kimilerinin bu yönde temâyülleri vardır, kimilerinin de kafaları karışıktır. Kimileri ise elbette vasat ve ölçülüdür. Din nasihattir… Herkes için hidâyet, âfiyet, hayır ve iyilik dileriz. Yüce Rabbimiz rızâsını sevdirsin ve ona uydursun. Hamd, Allah’a mahsûstur.

30- ÖNCE İNSANIZ…

Yüce Rabbimiz: وَأَنذِرْ عَشِيرَتَكَ الْأَقْرَبِينَ “Sen (önce) en yakın akrabalarını inzâr et (uyar, korkut)” (Şuarâ: 214) buyurmaktadır.

Asrımızda Müslümanlar, teblîğin ilk safhası ve temeli olan bu safhayı hiçbir zaman tam anlamıyla ihyâ ve ikmâl edip genel teblîğ merhalesine geçmediler! Bu, pratikte asla olmadı. Sadece ilimsiz veya dirâyetsiz bazı insanların fikirleri, zanları ve taassupları peşinde grupçuluğa prim verilerek, daha önemli zannedilen ifrât ve tefrît davranışlar öncelendi ya da dinselleştirildi! Âdeta Rasûl’den daha dindar olmak istercesine! Bu da, insana yatırım yapılmasını, kalplerin kazanılmasını hedeflemek yerine, kalplerin katılaşmasına ve önyargıların artmasına neden oldu! İnsanlara gitmek yani İslâmî literatürdeki ifadesiyle sıla-i rahim yapmak terk edildi, insanlarla araya görülmez ve aşılmaz duvarlar örüldü! Öyle duvarlar ki, nice kimseler yakın akrabasına ve yanı başındaki eşine dostuna yıllarca uğramaz, aramaz, sormaz ve merak etmez hâle geldi! İnsanların, Âdemî bir sıfata bürünmeden faziletlerden mahrûm kalacakları unutuldu, “insanlar olsa da olur olmasa da” kâbilinden cehâlet ve gaflet davranışları cadde, sokak ve yollarda sahne aldı! İnsanların hayrı için özverili ve hasbî çalışmaların yerini, nefsânî ve özverisiz asâbî ve indî tavırlar aldı. Irkçılığı reddettiğini kavlen söyleyen niceleri, “o bana gelsin” biçiminde fiilen câhilî asabiyet ile yaşarken; yüksek perdeden nutuklar atmayı ve başkalarına ayar vermeyi fazilet ve erdem sandı!... Sonra da dünya sathında her yeri şucular-bucular, onlar-biz doldurdu; oysa hepimiz önce insanız. Öyle bir insan ki, Allah’ın kendisini mükerrem ve ahsen-i takvîm olarak yarattığı bir varlık. Eğer iman eder ve takvâ sahibi olursa, günahsız bir fıtratta yaratılan meleklerin dahi gıpta edeceği bir potansiyele sahip bir canlı. Bu potansiyeli görmemek ve değerlendirmemekten daha büyük bir gaflet olabilir mi? Fıtraten bu kadar donanımlı yaratılmış insanı ihmâl edip de onun esfel-i sâfilîn’e yani aşağıların en aşağısına yuvarlanmasına seyirci kalmaktan hatta bir de tekme vurarak düşüşünü hızlandırmaktan daha büyük bir cehâlet ve katı kalplilik olabilir mi?

31- KAYLÛLE Mİ HAYLÛLE Mİ?!

Reformist bir yazar bir televizyon programında âlim/uzman (!) edâsıyla konuşurken söz bir şekilde, “öğle sıcağının şiddetli olduğu gün ortasında uyuma, öğle uykusu” anlamına gelen “kaylûle” kavramına geliyor. Ve özellikle iklimi sıcak olan Arap toplumlarında ve diğer sıcak ülkelerde “gündüz uyuma vakti” olduğunu söylüyor. Diyor ki: “Gündüz öğle vaktinde bir süre uyurlar, buna ‘haylûle uykusu’ denir.” Program yapımcısı, hiç duymadığı bir kelimeyle karşılaşınca iyi anlamak için soruyor: “Ne uykusu?” Adam tekrar ediyor: “Haylûle! Yani öğle vaktinde iki saat falan uyumak demek.” Sunucu tekrar soruyor: “Anlamı ne?” Cevap: “Yani öğle uykusu!” Aslında program konuğu, bu soru karşısında verecek cevap bulamıyor! Doğal olarak, program yapımcısı tam tatmin olamıyor ve: “Yani şekerleme” diye kendisi yanıtlıyor ve ekliyor: “Öyle haylûle falan deyince sanki çok İlâhî bir anlamı varmış gibi oluyor; şekerleme işte!” diyor.

Birçok çocuğun bile on küsurlu yaşlarda duyduğu ve doğru telaffuz ettiği bir kelimeyi allâme (!) geçinen bir kimsenin bilmemesine mi şaşırmak lazım yoksa bu kadar câhilliğinin farkına varmadan din adına ahkâm kesip “şu helâldir, şu haramdır” demesine mi üzülmek lazım?! Gerçekten çok yazık!

Bu kelimenin doğrusu; HAYLÛLE değil, KAYLÛLE olacak!..

Kaylûle (الْقَيْلُولَةُ) kelimesi, “öğle uykusuna yattı, öğle istirâhatı yaptı” anlamına gelen, sülâsî (üç harfli) mücerred (soyut, içinde ziyâde harf bulunmayan) fiillerin ikinci bâbından gelen (قَالَ / يَقِيلُ) fiilinin masdarıdır. Bu mevzudaki قَالَ kelimesini “dedi” anlamındaki birinci bâbdan gelen (قَالَ / يَقُولُ) fiiliyle karıştırmamak gerekir. O vâvî evcef’tir yani orta harfi vâv harfidir; “öğle uykusuna yattı” anlamındaki fiil ise yâî ecvef’tir yani orta harfi yâ harfidir. Şeklen birbirine benzeyen bu iki fiilin aslını dikkate alarak birbirinden tefrîk etmek için, Sarf ilmini iyi bilmek gerekir. Yoksa sapla saman, elif ile mertek birbirine karışır! Söz konusu fiilin üç adet masdarı vardır; onlar da (قَيْلاً / قَائِلَةً / قَيْلُولَةً) kelimeleridir. Görüleceği gibi, o masdarlardan biri de kendisinden bahsettiğimiz kaylûle kelimesidir.

Peki, bu kelime Kur’ân’da geçiyor mu?

Hani, sunucu, konuğuna soru sorup da cevap alamayınca: “Öyle haylûle falan deyince sanki çok İlâhî bir anlamı varmış gibi oluyor; ‘şekerleme’ işte!” demişti ya! Bu kavramdan, Yüce Allah’ın İlâhî Kitâbında bahsedip bahsetmediği meselesi bu yönden önem arz ediyor.

Rabbimiz şöyle buyurdu:

 وَكَمْ مِنْ قَرْيَةٍ أَهْلَكْنَاهَا فَجَاءَهَا بَأْسُنَا بَيَاتًا أَوْ هُمْ قَآئِلُونَ

“Biz nice memleketler (in ahâlîsin)i helâk ettik ki, onlara azâbımız gece yatarlarken yahut gündüz uyurlarken (kaylûle ederlerken) gelip çatmıştır.” (A’râf: 4)

Bu Âyette Yüce Rabbimiz, geçmişte inkâr ve isyâna sapmış nice memleketlerin ahâlîsini ya geceleyin uyurlarken yahut da onlar öğle vaktinde kaylûle uykusunda iken helâk ettiğini haber vermektedir. Bu Âyet, öğle vaktinde uyuma âdet ve uygulamasının çok eskilere dayandığına işâret etmektedir. Demek oluyor ki, kaylûle uykusu sadece Araplara hâs bir durum değildir.

Peygamberimiz Mescid-i Nebevî’de kaylûle uykusuna yatmıştır. Sahâbîler ve ilim tahsîliyle meşgul olan Ashâb-ı Suffe de Mescid-i Nebevî’de kaylûle yapmışlardır. Rasûlullah aleyhisselâm, misafir olsun, yerli olsun kimseyi mescidde kaylûle yapmaktan men etmemiş, normal istirâhat edilmesinin yanında, kaylûle yapılabilecek yerler olan ağaç gölgeleri gibi gölgelik yerlere abdest bozmaktan ve oraları kirletmekten de sakındırmıştır (Bkz: Ebû Dâvûd, Tahâret, 14, [25, 26]). Modern Tıp bugün bu uykunun çok büyük faydalarından bahsetmektedir.

İLÂVETEN…

Yatsı namazından sonra başlayıp sabah namazına kadar süren “normal uyku” dışında, üç çeşit uyku daha vardır: Çoğunluğa göre; vakit olarak ikisi mekrûhtur, biri Sünnettir. Vakti itibariyle mekrûh olan uykulardan biri, gaylûle’dir; fecirden güneş doğup kerâhet vakti çıkıncaya kadar geçen sürede uyumaktır. Bu uyku, rızkın azalmasına ve bereketsizleşmesine sebeptir. Diğer mekrûh uyku, feylûle’dir; ikindi namazından sonra güneş tamamen batıncaya kadar geçen sürede uyumaktır. Bu uyku da rızkın ve ömrün azalmasına sebeptir. Sünnet olan uyku ise, kaylûle’dir ki; kuşluk (duhâ) vaktinden öğle sonrası vakte kadar güneşin en harâretli olduğu zaman dilimi içinde yarım saat kadar uyumaktır. Bu uyku hem rızkı hem de ömrü tezyîd eder ve bereketlendirir. Ayrıca kaylûle uykusu gece ibâdetlerinde dinçlik sağlar. Bu vakitte yarım saat uyku, geceleyin iki saatlik uykuya bedeldir. Bu uyku ömre bir buçuk saat artırma anlamı taşır. Namaz kılmanın mekrûh olduğu yani güneşin yükselip tam tepeye geldiği zevâl vaktinde kaylûle uykusu mekrûh değildir. Çünkü esasen kerâhet vakitlerinde sadece namaz kılma yasağı vardır.

Bu açıklamalara göre, uykuyu, “gece uykusu” ve “gündüz uykusu” veya “tabîî uyku” ve “tabîî olmayan uyku” yahut da “faydalı uyku” ve “zararlı uyku” biçiminde kısımlara ayırabiliriz. Gündüz uykusu -kaylûle dışında- tavsiye edilmez. Kaylûle uykusu hâricindeki diğer iki vakitte uyumanın çok mahzûrları vardır. Gündüz uykusu bazı hastalıklara ve bedenî anlamda bir takım rahatsızlıklara yol açabilir.

Gündüz uykusu hakkında İbn-i Kayyım rahımehullâh şöyle demiştir: “Gündüz uykusu fenadır. Nemli hastalıklar ve nezle yapar, rengi bozar, dalağı şişirir, sinirleri genişletir, tembelleştirir ve şehveti azaltır. Ama yazın öğle sıcağında uyumak (kaylûle) böyle değildir. Günün evvelinde ve ikindiden sonra günün sonunda uyumak, gündüz uykusundan daha fenadır. Abdullah b. Abbâs radıyallâhu anh bir oğlunun sabah uykusunda olduğunu görünce, ona: قُمْ، أَتَنَامُ فِى السَّاعَةِ الَّتِى تُقَسَّمُ فِيهَا الْأَرْزَاقُ؟ ‘Kalk! Rızıkların dağıtıldığı saatte mi uyuyorsun?’ dedi. Denildiğine göre, gündüz uykusu üç çeşittir: Huluk: mizaç, kişilik, ahlâk, âdet (خُلُقٌ), Hurak: ateş/ler (حُرَقٌ) ve Humk: ahmaklık (حُمْقٌ) olan. Huluk; öğle sıcağında uyumaktır ki, bu Rasûlullah’ın âdetidir. Hurak olan, kuşluk vakti uyumaktır, dünya ve âhiret işini engeller. Humk (ahmaklık) olan ise, ikindi uykusudur. Selef’ten biri: مَنْ نَامَ بَعْدَ الْعَصْرِ فَاخْتُلِسَ عَقْلُهُ فَلَا يَلُومَنَّ إِلَّا نَفْسَهُ ‘Kim ikindi namazından sonra uyur da aklı giderse, kendi nefsinden başkasını asla kınamasın’ demiştir.” (Zâdü’l Meâd fî Hedyi Hayri’l İbâd, Thk: Şuayb el-Arnaût, Müessesetü’r Risâle, Beyrût, C: 4, S: 221, 222)

Bu sayılan uyku çeşitlerinin dışında ilim meclisinde uyuyan “gâfillerin uykusu”, namaz vaktinde uyuyan “şakîlerin uykusu” … gibi yedi kısma kadar uyku çeşidi sayılmıştır. Ancak bu taksîmât sahîh değildir; aslı yoktur.

Vallâhu Sübhânehu ve Teâlâ A’lemu ve Ahkem.

32- TİCÂRET VE FÂHİŞ FİYAT:

Ticâret, hesap bilmekten ve iyi para saymaktan ibâret değildir. Öyle olsaydı, matematikçiler iyi hesap bildikleri için tüccâr sayılmaları gerekirdi. Kaldı ki, nice fakirler de zenginlerden iyi ve hızlı para sayabilirler!

Hiç şüphesiz, ticâretin meşrû dairede bir takım şartları olduğu gibi, ticâret yapan kimsenin de uyması gereken bazı şartlar bulunmaktadır. Bana göre, tezgâhına, dükkânına, mağazasına, galerisine veya avm’sine gelen ihtiyaç sahibi müşteriyi kaz gibi, ördek gibi görüp, onu yolmak istercesine yüksek fiyat çeken kimseler, ticâret ehli değildirler! “Yüksek fiyat çekmiyorum, fiyatlarımız ma’kûl” diyen kimselere de deriz ki; bir ürünün yüksek olup olmadığı, alış fiyatı, mimimum/maksimum satış fiyatı ve müşterinin durumu ile doğrudan alâkalıdır.

Her meslekte olmazsa olmaz şartlar arandığı gibi, ticârette de adâlet, merhamet, vicdan, insâf ve empati sahibi olmak gibi şartlar olmazsa olmazdır! İhtiyaç sahiplerine ve fakirlere karşı kodamanca tavırlar takınanlar bilmeliler ki, bir gün Âdil-i Mutlak olan Yüce Mevlâ sizi o aşağıladığınız ya da dertleriyle ve ihtiyaçlarıyla ilgilenmediğiniz kimselerden daha da aşağılara düşürebilir! Bu Allah’a çok kolaydır. Çünkü veren de O, alan da O. Yükselten de O, alçaltan da. Dilediğini, dilediği şekilde imtihan eder. Allah'ın verdiği nimetleri Allah rızâsı için kullanıp infâk ve ihsân ederek şükredenlere ise, nimetlerini artırır... Allah’tan âfiyet ve rahmet dileriz.

Yukarıdaki sözlerimiz üzerine bize: “Fâhiş fiyat nedir? Bir malın fiyatının fâhiş olup olmadığını nasıl anlarız?” şeklinde soru sorulmuştur. Cevabımız aşağıdadır…

Malların fiyatları ürünün cinsine göre değişir ama sorunuz üzerine kısaca cevap verelim. Bir malın satış fiyatı, bulunduğu piyasaya göre minimum ve maksimum fiyat aralığı şeklinde ya da standart bir fiyat olarak bellidir. Bu fiyatların üstüne çıkmamak gerekir. Taban ve tavan fiyat aralığı olan mallarda ma'kûl fiyat tercih edilmelidir. Yani bir mal 7,5-10 lira arasında satılıyorsa, 10 liraya satmak zorunda değiliz. Daha ekonomik olarak satabiliriz. Tabii ki piyasayı bozup da haksız rekabete yol açmamak şartıyla… Yani bir beldede o mal, 10 liraya satılıyorsa, “falan yerde 7,5 liraya da satılıyor” diyerek, 7,5 liraya satıp, diğer esnâfa sıkıntı vermemeliyiz. İnsan bazen bir malı yüksek fiyata satarak bazen de düşük fiyata satarak, piyasayı bozar ve haksız kazanç elde eder. Örneğin; bir kimsenin elinde kaliteli bir mal vardır ve kendi piyasasında o kalitede mal kendisinden başka kimsede yoktur. Bu ayrıcalığı kötüye kullanarak, normalde 50 liraya satması gereken o malı 75-100 liraya satar. Ticârî rakipleri de daha kalitesiz mala sahip oldukları için, o kulvarda ciddi bir satış yapamazlar. Çünkü kalite arayanlar için malın fiyatının biraz yüksek olması, talebi pek etkilemeyecektir. Yani genel anlamda… Biri almasa, diğeri alacaktır… Bu, piyasayı bozmaktır. Malı fâhiş fiyata satmaktır…

Diğer türlüsü ise, bir kimse ticârette peşin mal aldığı için, toptancıdan, peşin almanın avantajıyla hesaplı fiyata mal alır, biraz da fazla alınca yani adedi arttırınca, toptan fiyatı daha da düşer, en sonunda pazarlık da yapınca alışverişi daha da hesaplıya getirir. Tabir-i câizse, daha alırken kazanır. Çünkü o malın perakende satışına göre, ne kadar mal almışsa, birim fiyatı itibariyle 2 lira kazanmıştır. Satmaya gelince de; 5 liraya alması gereken bir malı 3 liraya aldığı için, rakipleri onu 5 liraya alıp 7,5 liraya satarken, bu arkadaş aynı malı 5 liraya satarak haksız bir rekabet ortamı oluşturur, piyasayı ifsâd eder ve sürekli kendisi kazanır. İşte böyle bir satış da câiz değildir. “Mal benim arkadaş, istediğim fiyata satarım” denilemez! O malı 3 liraya da alsan, en azından 7,5 liraya satmak zorundasın. Yani satarken kazanacaksın, başkalarının tekerine taş koyarken değil! 5 liraya satıp sürümden kazanmak yerine, herkesin sattığı fiyat olan 7,5 liraya satıp mal başına 4,5 lira kazanmak büyük bir kârdır. Tabii ki pazarlık yapanların lehine birkaç lira indirim de yapılabilir. Pazarlık indirimi ayrı bir konudur. O uygulama, malın satış fiyatını bozmaz. İtibar, etiket fiyatınadır. Tüccâr isterse, durumu müsait olmayan bazı kimselere zararına da mal verir veya meccânen/ücretsiz de verir. Fakat bunlar istisnâdır. Zaten bu tür davranışlar genel olmuş olsa ticârî anlamda ayakta durulamaz.

Bir malın fiyatı değişken değilse, o fiyatın üstüne çıkılmaz. Örneğin; küçük su tabir edilen şişe su 75 kuruş ise asla bir liraya satılmaz. Yahut da bir lira ise, hesaplı alıp da 75 kuruşa satılıp, komşu esnâfa zarar verilmez. Başka bir örnek olarak; 20 liralık kontör 20 liraya satılmalıdır. Açgözlülük edip, 21 liraya satmamalıdır. Çünkü o malın piyasa satış fiyatı 20 liradır ve 20 liraya satanlar belli oranda kâr elde etmektedirler. 21 liraya satan kimse ise, müşterinin zararına bir lira daha haybeden kâr elde etmektedir. Bu da câiz değildir.

Emek, güç, ustalık ve özel yetenek gerektiren işlerde de, müşteriye yüksek fiyat söylemek için; attığımız adımı, vurduğumuz çekici ya da harcadığımız dakikaları bahane ederek, insanlara sıkıntı vermeden ve haksızlık etmeden münasip fiyat söylemeliyiz. O fiyat da, kişinin kendi nefsi için gönül hoşluğuyla kabulleneceği fiyat olmalıdır. Önü açık bütün işlerde bu ma'kûliyet gözetilmelidir.

33- KAHVELERİNİZİ NASIL ALIRSINIZ?

Ecdâdımız, "Bir acı kahvenin kırk yıl hatırı olur" derlermiş ve dediklerine uygun da yaşarlarmış. Şimdi torunların, keyifleri d/olacak ya da kendi canları da çekecek de bir fincan kahve ikrâm edecekler... Vay babam vay! Adam, "Nasılsın?" diyor, sonra "Ee, daha nasılsın?" diyerek muhabbet açmaya çalışıyor. Kardeşim, kalk bir Türk kahvesi yap, muhabbet koyulaşsın. Tatlı, bal, baklava, börek, çörek istemedik; acı bir kahve ile tatlı bir muhabbet istedik. Anadolu halkına ait hoş bir söz vardır: “Gönül ne kahve ister ne kahvehane, gönül muhabbet ister kahve bahane!” Türk kahvesinin birçok faydaları bir yana, muhabbeti koyulaştırdığı ve oturulan meclislerde insan psikolojisi üzerinde olumlu etkiler yaptığı ve zihni açtığı muhakkaktır. Tabii ki sadesi… Sadesini içemeyenler, yanında lokum yesin, ama asla içine şeker atmasın… Bence, lokum da yemesin!... Eskiden aşağı yukarı bütün oturumlarda evvelâ kahve yapılır ya da kahve teklif edilirdi. En azından, "Kahveler nasıl olsun?" girişi ile kahve faslı açılırdı. Hatta çocuklar da kahve içmek istedikleri için, "Çocuklar kahve içmez" sözü bile klişeleşmiştir. O çocuklar, içmek için ısrâr ettiklerinde de, onlara hiç olmazsa yarım fincan verilirdi. Günümüzün insanları bari büyüklere ikrâm etselerdi. Eskiler, çocuklara kahve verilip verilemeyeceğini tartışadursun, bugünün insanları büyüklere bile “Kahveleriniz nasıl olsun?” demiyor. “Herkes kahve sevmez” sözü bir bahanedir. Sevmeyen yok denecek kadar azdır. Sade sevmese, az şekerli içer, onu da sevmese, şekerli içer; ama içer. Bizim insanlarımızda genelde ikrâmı geri çevirme huyu yoktur. Hatta “bedava sirke baldan tatlıdır” sözü bile çok yönlü anlamlarda dillendirilmiştir. Neticede, kahveyi fazla sevmeyen birkaç kimse bile o sıcak muhabbet ortamının bereketi ve iştahıyla kahveyi geri çevir(e)meyecektir. Zamanla da, önceden kahve içmeyen o kimseler, gittikleri yerlerde, samimiyetlerine göre kahve içmek istediklerini söyleyeceklerdir. Bakın, bahaneler geçersizmiş! Minik bir anıyla bitirelim. Bir arkadaş ortamında kahve ikrâmı meselesi konuşulmuştu. Herkes, ma’kûl şekilde mesele üzerinde görüş birliğine varmıştı. Ama her yerde muhâlif bir kimse olmasa olmaz ya; orada da bir arkadaş, pollyannacılık (iyimserlik) yaparak, “herkesin evinde kahve olmayabilir, bu konuda sizin gibi düşünmüyorum” demişti. Biz de meselenin, öncelikli olarak arkadaş ortamlarıyla alâkalı temenniler olduğunu, elbette evinde kahve olmayana bir zorluk olmayacağını ama günümüzde her sokakta, her köşe başında hatta apartmanların altında bile marketler bulunduğunu, kahve alıp getirmenin o kadar da zor olmadığını, gençlerin de böylelikle hava alacaklarını söylemiştik. Bu açıklama üzerine muhâlefet eden arkadaş susmuştu. Aradan aylar geçti, birkaç arkadaşla, o arkadaşa misafirliğe gitmeye karar verdik. Giderken de, onun önceki sözlerine istinâden, evlerinde olmayabilir düşüncesiyle yanımıza Türk kahvesi de alıp gittik. Sonuç ne mi oldu? “Sormuyoruz, bundan sonrası bellidir zaten; âfiyet olsun” diyenleriniz vardır. Allah, dünyada da âhirette de bize âfiyet versin. Ama maalesef kahve içemedik. Kalkmak için izin istedik, bize izin verildi. O esnada arkadaşlarla göz göze geldik, tatlı bir sesle: “Vardır bir hikmeti, hayr olsun” dedik. Mazeret durumları bir yana, bazen insanın kendisi bir şeyi sevmiyorsa onu ikrâm etmiyor. Sözün özü, Türk kahvesi ikrâm edin kardeşim. : ) Kahve derken; nescafe ya da “3’ü 1 arada” denen gereksiz karışımları kastetmediğimizi de belirtmek isteriz. Mesele çözülmüştür… : ) Allah âfiyet ve şifâlar versin…

34- IYD-İ EDH’YA DAİR KISA MA’LÛMÂTLAR:

Bayram; sevinç, neşe ve mutluluk günü demektir. Arapçası (عِيدٌ) "ıyd", çoğulu ise (أَعْيَادٌ) "a'yad"dır. Bayram tebriklerine (تَعْيِيدٌ) "ta'yîd", bayramlaşmaya da (مُعَايَدَةٌ) "muayede" denir. İslâm’a göre iki bayram vardır. Biri, halk arasında “Ramazan Bayramı” diye tabir olunan (عِيدُ الْفِطْرِ) “Iydü’l Fıtr”dır, diğeri ise, “Kurban Bayramı” diye bilinen (عِيدُ الْأَضْحَى) “Iydü’l Edhâ”dır.

Kurban bayramının ilk gününe (يَوْمُ النَّحْرِ) "Yevmu’n-Nahr", Zilhicce’nin 9-13. günlerine de (أَيَّامُ التَّشْرِيقِ) "Eyyâmu’t-Teşrîk" denir. Zilhiccenin dokuzuncu günü olan, “Iyd-i Edhâ”dan önceki güne ise, (يَوْمُ عَرَفَةَ) "Yevm-i Arefe" denir.

Ramazan Bayramında arefe yoktur. Bir tane arefe vardır; o da, Kurban bayramından önceki gündür.

Arefe günü sabah namazından başlayıp, bayramın dördüncü günü ikindi namazından sonrasına kadar 23 adet teşrîk tekbîri söylemek, fakîhlerin çoğuna göre vâcibdir. Sünnet diyenler de vardır. Vâcib, amelde farz gibidir; farzdan farkı, inkârı küfür değildir. Teşrîk tekbîrlerini ihmâl etmemek, hatta bir tanesini bile kaçırmamak gerekir. Hanefî mezhebine göre, birer defa teşrîk tekbîri okunur. Üçer defa söyleneceğini ifade edenler de vardır.

Teşrîk tekbîri şudur

اللّٰهُ أَكْبَرُ اللّٰهُ أَكْبَرُ لاَ إِلٰهَ إِلاَّ اللّٰهُ وَاللّٰهُ أَكْبَرُ اللّٰهُ أَكْبَرُ وَلِلّٰهِ الْحَمْدُ

"Allâhu ekber, Allâhu ekber. Lâ İlâhe İllallâhu vallâhu ekber. Allâhu ekber ve lillâhi’l-hamd." 

Anlamı: “Allah en büyüktür. Allah en büyüktür. Allah’tan başka (ibâdete lâyık) bir ilâh yoktur. Allah en büyüktür. Allah en büyüktür. Hamd ancak Allah’a mahsûstur.”

35- TAVSİYE EDEBİLECEĞİMİZ BAZI TÜRKÇE KİTAPLAR…

NOT: Bir kardeşimiz haftalık okuma programı için Türkçe kitap tavsiyesi istemiştir. Kişinin seviyesine uygun öneriler için kişiyi tanımak gerekir. Fakat bu durum çoğu zaman mümkün olmadığı için nasihat vs. birçok konuda genel üslup kullanılır. Genel kitap tavsiyesi güçtür; çünkü binlerce kitap vardır. O kitaplar içinden seviye ve ihtiyaca göre en uygun kitapları seçmek ve sıralamak kişiye göre değişebilir. Biz yine de ilk aklımıza gelenlere göre birkaç kitap tavsiyesinde bulunalım… Kitabı tavsiye edilmeyenlerin bizi ma'zûr görmelerini ve kırılmamalarını arzu ederiz... Okuma programı yapmak isteyen arkadaşlarımız bu kitaplar içinden seçim yapabilirler, dilerlerse başka ilâvelerde de bulunabilirler.

1- ABDULLAH b. MÜBÂREK’in “Kitâbu’z Zühd”,

2- AHMED el-KATTÂN’nın “Tâğût”,

3- AHMED FÂİZ’in “Fî Zılâli’l Kur’ân’da Davet Yolu”,

4- ALİ ÜNAL’ın “Kur’ân’da Temel Kavramlar”, “Mekke Rasûllerin Yolu”,

5- ALİYYU’L KÂRΒnin “Fıkh-ı Ekber Şerhi”,

6- CELALEDDİN VATANDAŞ’ın “Vahiyden Kültüre”,

7- FERÎD AYDIN’nın “İslâm’da İnanç Sistemi”, “Tarîkatta Râbıta ve Nakşibendîlik”,

8- FETHÎ YEKEN’in “Müslüman Olmam Neyi Gerektirir?”,

9- İBN-İ TEYMİYYE’nin “el-Akîdetü’l Vâsitıyye”, “Sırât-ı Müstakîm”,

10- İBRAHİM HATİBOĞLU’nun “Kırk Hadîs Tercüme ve Şerhi -İmam Nevevî’nin ‘el-Erbeîn’ adlı eseri”,

11- İHSAN SÜREYYA SIRMA’nın “İslâm Öncesi Mekke Dönemi ve Hz. Muhammed”, “Mekke Dönemi ve İşkence”, “Medîne Dönemi ve Cihâd”,

12- İMAM NESÂΒnin “Hadîslerin Işığında Günlük Hayat”,

13- İMAM NEVEVΒnin “Müslim Şerhi el-Minhâc”, “Riyâzü’s Sâlihîn”, “Dualar ve Zikirler”,

14- İMAM SUYÛTΒnin “Sünnetin İslâm’daki Yeri”,

15- İMAM TAHÂVΒnin “el-Akîdetü’t Tahâviyye ve İbn-i Ebi’l İzz Şerhi”,

16- MEHMET EMİN AKIN’nın “Kelime-i Tevhîd Üzerine Düşünme”, “Te’vîlin Tahrîfe Dönüşmesi”,

17- MEHMET KUBAT’ın “Kur’ân’da Tevhîd”,

18- MEVDÛDΒnin “Tefhîmu’l Kur’ân”, “Tarih Boyunca Tevhîd Mücâdelesi ve Hz. Peygamberin Hayatı”, “Hılâfet ve Saltanat”, "Hıcâb”, “Gelin Müslüman Olalım”, “Gelin Bu Dünyayı Değiştirelim”, “Kur’ân’a Göre Dört Terim”, “Düzeltilmesi Gereken Kavramlar”, “Fetvâlar”, “Sünnetin Anayasal Konumu”, “Hitâbeler”, “İslâm”, “İslâm’da İhyâ Hareketleri”, “İslâmî Kavramlar”,

19- MUHAMMED KUTUB’un “Lâ İlâhe İllallâh”, “20. Asrın Câhiliyyesi”, “Biz Müslüman mıyız?”,

20- MUSTAFA ÇELİK’in “İlâhlar Rejiminin Anatomisi”, “Câhiliyye Düzeninin Rûh Haritası”, “Resmî İdeolojinin Ücretli Köleleri”, “Lâ 1-2”,

21- RUHİ ÖZCAN’ın “Vahiy Kültürü”,

22- SAÎD el-KAHTÂNΒnin “Hısnu’l Müslim”,

23- SEYYİD KUTUB’un “Fî Zılâli’l Kur’ân”, “Yoldaki İşâretler”, “Tevhîd Daveti”, “Tevhîd’in Anlamı”, “Din Budur”, “İstikbâl İslâm’ındır”, “Yahûdî ile Savaşımız”, “Kur’ân’ın Gölgesinde Kadın”,

24- ŞEYHULİSLÂM MUSTAFA SABRÎ EFENDİ’nin “Hılâfetin İlgasının Arka Planı”, “Kadınla İlgili Görüşüm”,

25- VECDİ AKYÜZ’ün “Kur’ân’da Siyâsî Kavramlar”,

26- YÛSUF KERİMOĞLU’nun “Kelimeler Kavramlar”,

27- YUSUF SEMMAK’ın “Putperest Çağlarda Müslüman Olmak” -özelllikle, çıkınca ikinci baskısını almanızı tavsiye ederiz-, “Tevessül ve Kabr-i Nebî’yi Ziyâret”, “Hz. Yûsuf’un Mısır’daki Konumu”,

28- ZİYÂEDDİN el-KUDSΒnin “İşte Müslüman”...

36- EDEB YÂ HÛ!

Çocukluğumdan beri, “en sevmediğin huylar nedir?” dediklerinde; “patavatsızlık, cür’etkârlık, anlayışsızlık, saygısızlık, vefâsızlık, cimrilik, grupçuluk ve taassup” gibi cevaplar verir(d)im… Gerçekten de kabalık, katılık ve fanatizm selîm akıl sahiplerinin vicdanlarına en itici ve en uzak huylardır.

Kabalık, katılık, patavatsızlık, densizlik, dengesizlik hiçbir zaman ve hiçbir sebeple savunulamaz… Müslüman; Kisrâlar, Kayserler, Nemrûdlar, Firavunlar, Ebû Cehiller gibi sert, kaba, saldırgan, taşkın, dengesiz ve hikmetsiz olamaz… İslâm demek, güzel ahlâk demektir. Sevgi, rahmet ve anlayış demektir. Nebevî Ahlâk olmadan, konuşmak da anlaşmak da tartışmak da mümkün olmaz. Sağlıklı sonuç vermez. Önce ahlâk! Önce edeb! Önce saygı! Önce anlayış! Sonra, farklılıkları veya zenginlikleri konuşmak, paylaşmak, dertleşmek ve gerekirse tartışmak! İslâm fıtrat dinidir. Hoşgörü, barış ve esenlik dinidir. İslâm, insanı ve temiz fıtratı hiçe saymaz! Ayrıca İslâm, cür’etkâr kimselerin, câhil ve toy gençlerin yanlışlarına göre de değerlendirilemez, yorumlanamaz. O yanlışlar, sahiplerine aittir; İslâm’a değil! Bu dinin son peygamberi tüm âlemlere rahmet olmak üzere gönderilmiştir. O mübârek elçi, kendisini vatanından çıkmaya zorlayan ve bin bir çeşit eziyeti kendisine ve ashâbına revâ gören kimselerin, kendisine emânet olarak bıraktıkları değerli eşyaları sahiplerine teslim etmek adına -hicret ânı gibi o nazik bir vakitte dahi- yerine Hz. Ali’yi bırakarak, kendisine zulmedenlerin hakkını ihlâl etmeyen, adâletten, hukuktan ve takvâdan ödün vermeyen ve asla nefsine uymayan yüksek ahlâklı bir insandır. Kendisini İslâm’a nispet eden her kişinin tek örneği odur. Onun temiz hayatıdır. Güzel insan; yaratılmışların en hayırlısı olan o Rasûle en güzel şekilde uyan kimsedir. Yoksa nefsine, hevâsına, hislerine, heveslerine ve keyfine uyup da, amellerine İslâm’ı paravan yapan kimsenin ameli güzel olmak şöyle dursun, bilakis amellerin en çirkinidir!

Allah için söylenen birkaç sözün dahi kerem sahibi Yüce Mevlâ katında ecri büyüktür. Biz de “Edeb Yâ Hû” diyerek; edeb ve vasatlığın önemine dair nâçizâne birkaç söz sarf ettik ve Rabbimizden edeb ve vasatlık konusunda en hayırlı mü’minlerden olmayı diledik. Hayırlara vesile olsun. Ecdâd, “iyilik yap, denize at; semek bilmezse hâlık bilir” demişler. Elhak, doğrudur. Fakat kaş yapacağım derken yahut da iyilik yapıyorum sanırken de, denizi çöplüğe çevirmemek gerekir! Globalleşen dünya konjonktüründe iletişimin arttığı günümüzde insan mozaiği karşısında -her şeye rağmen- sağlıklı iletişim olsun ve sosyal medya sanal çöplüğe dönmesin! Edeb Yâ Hû!

37- YA HAYIR SÖYLE YA DA SUS; YOKSA, YA ŞERR (VEYA LÂF-I GÜZÂF) KONUŞURSUN YA DA GIYBETE DÜŞERSİN!..

“Bu bunun hakkında bunu demiş, şu şunun hakkında şunu demiş, o onun hakkında onu demiş!...”

İslâm’da mü’minlerin dedikodusunun yapılması, boş ve hikmetsiz konuşulması yasaklanmışken, hatta gayrimüslimler hakkında dahi gereksiz ve mâlâyânî lakırdılar bazı âlimlerce gıybet gibi değerlendirilip mezmûm görülmüşken; önceki asırlarda yaşamış ve amellerinin karşılığını bulmuş olan mü’minler ve hayırları kusurlarından çok olan İslâm ulemâsı aleyhinde hikmetsiz, faydasız ve boş konuşmalar nasıl yapılabilir veya savunulabilir?! Geçmişte Müslümanlar aleyhinde söylendiği iddia edilen sözler, arka planları, ortam, gerekçe ve şartları, sebep ve illetleri, moda tabirle background’u (arka planı, içyüzü) bilinmeden, o sözler, “söyleyenler/isnâd” ve “sözler/metin” yönüyle tahkîk edilmeden, sanki duyduğumuz her şeyi söylemek/anlatmak/aktarmak üzerimize vazifeymiş gibi nasıl dillendirebiliriz?!

Geçmişte veya hâlihazırda, “falan filan hakkında şöyle demiş” dendiğinde; bu söz kendisine aktarılan kimsenin de, “falan da senin hakkında şöyle demiş/diyor” diyerek karşılık vermesi mi gerekiyor?!

İnsan, ilk önce kendine bakması (düşünmesi, düzeltmesi) gerekirken, başkalarında kusur arama saplantısı ve Kur’ân’da, “ölmüş kardeşinin etini yemek” kadar iğrenç bir tasvîrle ifade edilen dedikodu ve gıybet sevdasının nesi güzel olabilir?!

Gıybetçilik bir nevi vahşiliktir, yamyamlıktır! Kendisini savunamayacak durumda olan gâip (hazır olmayan) veya ölmüş kimseler hakkında/aleyhinde, onlar savunmasız haldeyken saldırmaktır! Orantısız güç uygulamktır!

Bu sebeple de, hayatta ya da ölmüş haldeki bir Müslüman hakkında, onun konuşulmasını istemeyeceği bazı gerçekleri, hoşlanmayacağı bir tarzda söylemek gıybettir ve kul hakkına girer. O kul, affetmeden bu günah bağışlanmaz! Bir Müslüman hakkında da, gerçek olmayan şeyleri söylemek veya bazı gerçeklere yalanlar katarak anlatmak ise iftirâdır. Bu, iftirâ olmasının yanında, hem de bir yalandır ki, gerek Allah’a karşı ve gerekse de kulların izzet ve şereflerine karşı işlenmiş katmerli bir günahtır!

Gıybet eden kimseyi dinlememek ve ona “sus!” deyip, aleyhinde konuşulan mü’mini savunup, onun hayırlarını ifade etmek hem sâlih ameldir hem de mü’mince bir görevdir. Gıybete kulak vermek ise, o günaha ortak olmak demektir. Gıybeti körüklemek ise, hem gıybet günahına müsebbip olmak hem de o günahı işlemek anlamında katmerli suçtur!

Rasûlullah aleyhisselâm ne güzel buyurmuş:

“Allah’a ve âhiret gününe iman eden kimse ya hayır söylesin ya da sussun!..”

Gıybetten ve gıybetçilerin amelinden Allah’a sığınırız.

38- FALAN ŞÖYLE DİYOR, FİLAN BÖYLE DİYOR… KİME UYACAĞIZ, KİME İNANACAĞIZ?

Bütün ihtilâfları, fitneleri, tefrikaları, taassup ve saplantıları bitiren esaslı bir hakikat vardır. Maddeler hâlinde özetlemek gerekirse o esaslı hakikat şudur:

1- Mutlak itaat ancak Allah ve Rasûlünedir. Bunun dışındaki hiçbir itaat mutlak değildir; kaydlıdır, şartlıdır. Allah ve Rasûlüne itaat şartına bağlıdır. Göklerde ve yerde yıldızlardan galaksilere, dağlardan denizlere, denizlerdeki balıklardan, göklerde uçan kuşlara, yeryüzünde debelenen canlılara ve evrenin her bir köşesindeki canlı/cansız bütün varlıklara varıncaya kadar her bir şey itirazsız şekilde Âlemlerin Rabbine itaat ederken ve yaratılış fonksiyonlarına aykırı davranmazken, en muazzam şekilde yaratılan insanın Yüce Yaratıcı’ya karşı gelmesi olacak şey midir? İblîs ateşten yaratılmış bir cin olduğu için, yeryüzünde üstün özellikler ve vazifeler bahşedilecek olan, kendisinden farklı yaratılıştaki Âdem’i yani insanı kıskandı ve Allah’a karşı geldi! İnsan da, kendini cinlerden üstün gördüğü için mi Allah’a isyân ediyor?! Aklıselîm insan, kendine bunca nimetler, imkânlar ve fırsatlar veren Yüce Rabbine ancak teşekkür eder, hamdeder ve O’nun kulu olmayı en büyük şeref sayar.

2- Mutlak ve nihâi anlamda örnek alınacak tek insan “rahmete’n li’l-âlemîn” yani âlemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Muhammed Mustafa sallallâhu aleyhi ve sellem’dir. O çok büyük bir ahlâk üzeredir. Onun ahlâkı ve yaşantısı Kur’ân’dır, Kur’ân’ın hayat bulmuş hâlidir. Evet, Kur’ân’ı anlamak ve yaşamak mı istiyorsun, Allah Rasûlünün hayatına bakacaksın! İnsanları diline dolamak ve birinden diğerine insan sözü taşımak yerine, Allah’ı zikredeceksin ve O’nun Rasûlünün ahlâkıyla ahlâklanacaksın.

3- Daha sonra, Allah’ın kendilerinden râzı olduğu, onların da Yüce Allah’tan râzı olduğu [radıyye ve merdıyye mertebesindeki] “sâbikîn-i evvelîn” (öncüler ve ilkler) olan muhâcirlerin ve ensârın sünnetlerine ihsân ile yani en güzel biçimde ittibâ etmek gerekir. İnsan, hayran olacak birilerini arıyorsa işte saâdet asrının emsâline az rastlanır numûneleri… Tevbe Sûresinin 100. Âyetinde haber verildiği gibi, Allah onlardan râzı oldu. Bu sebeple biz de onların her biri için “radıyallâhu anh” diyoruz. Hem de yazı esnasında üşengeçlik edip de “(r.a)” şeklinde kısaltma yapmadan!

4- Daha sonra, müctehid ulemâya, ulemânın muhakkıklarına ve nihâyetinde de bu minvâl üzere olan ve Kur’ân’da “mü’minlerin yolu” diye ifade edilen o dosdoğru yola tâbi olmak gerekir. O yol da sırât-ı müstekîm’dir. Sırât-ı müstekîm; Kur’ân ve Sünnete uymak demektir. Bu yol Allah’ın yoludur, mü’min kulların üzerinde bulunduğu hak yoldur, cennet ve kurtuluş yoludur.

Aslında bu dört maddede nihâi itaat mercii, Rabbu’l-Âlemîn olan Allah Sübhânehu ve Teâlâ’dır. Rasûle itaat de mutlaktır. Çünkü o, Allah’ın Rasûlüdür, Allah ona vahyetmiştir ve ona itaati emretmiştir. Bu sebeple Rasûle itaat eden kimse, hakikatte Yüce Allah’ın emrine itaat etmektedir. Sâbikîn-ı Evvelîn’in yaşantısından râzı olduğunu Yüce Allah bize bildirmiştir ve onlara uymayı emretmiştir. Burada da itaat, Allah’ın emrine ve rızâsınadır. Müctehid ve muhakkık ulemâ da -bazen ictihâdlarında hata etseler de- delile göre söz söylerler yani Allah ve Rasûlüne uyarlar. Rabbânî ulemâ’nın, Allah’ın ulûhiyetine, rubûbiyyetine ve esmâ ve sıfatlarına yönelik bir saldırı ve cür’etkârlığı asla düşünülemez. Buna tevessül edene, âlim denmez; Allah’ın bir emrine karşı gelen İblîs’e “şeytan” dendiği gibi “şeytan” denir, en azından “câhil” denir. Netice olarak; İslâm Tevhîd dinidir ve Tevhîd’den sapıldığı anda -Allah korusun- şirk ortaya çıkar ve geriye İslâm kalmaz. Sahîh Hadîslerde geçtiği gibi, “Şirk’in, karıncanın kımıldamasından daha gizli” olduğunu unutmayalım. Şirkin gizlisi bu kadar gizli ise, iman iddia eden herkesin Tevhîd ve şirk konularını vahiy istikâmetinde yeterli düzeyde öğrenme zorunluluğu kaçınılmaz bir ihtiyaçtır. Dünya ve âhiret saâdeti için…

NOT: “Falan hoca şöyle diyor, filan şeyh veya efendi hazretleri böyle diyor” diyenin naklettiği söz doğru ise “eyvAllah” ama yanlış ise, o kimseye bu kısa yazıyı okumak/okutmak ve yazılanları onaylayıp onaylamadığı sormak gerekir. O kimse bunları onayladığında ona: “Onayladığınız bu yazıda o hocanın veya şeyhin adı geçmiyor. Oysa sizin sözünüz/iddianız/aktardığınız şey, ilk madde ile çelişiyor; çünkü Allah ve Rasûlü o meselede -sizin iddianız aksine- şöyle buyuruyor” diyerek; sözlerin vahye/delile dayanması gerektiğini ve ilmî vukûfiyeti olmayan, sadece duyuma veya tahkîksiz okumalara dayanarak nutukvârî konuşan ve edebiyat parçalayan, süslü cümleler kuran kimselerin laflarına din adına uyulmasının yanlış olduğunu öğretmek gerekir!

Selâm ve dua ile.

39- İSLÂM HAKKINDA TEFEKKÜR:

İslâm’da sayısız güzellikler görmesine rağmen, iman etmeme ve İslâm’a girmeme nedenini İslâm adına kafasında çözemediği, açamadığı ve üstesinden gelemediği kendisince kapalı bazı konuların olduğuna bağlayan ateistler, agnostikler, deistler, şu ya da bu inançtaki kimseler aklî ve vicdânî olarak düşünmeliler: Bin kapılı bir saraya girmeleri gerektiğinde bu kapılardan 999’u açıkken sadece bir tanesi kapalı olduğunda “ben bu saraya girmem; o kapı da açık olmalıydı” derler mi? Mesele, o kapının açılması bile olsa, insan açık bir kapıdan girer ve içeriden o kapalı kapıyı da açar. İnsanın kafasında kapalı olan, yani çözemediği bazı İslâmî konulara bakışı da böyle olmalıdır. Önyargılı düşünmeyen bir kimse görecektir ki, İslâm’da çözülmeyecek ve tasdîk edilemeyecek -çelişkili, tutarsız, anlamsız, mantıksız- tek bir konu dahi yoktur!

Bâtıl olan yollarda ve bâtıl olan dinlerde hevâ ve heveslere göre yaşamak, erdem ve fazilet gibi değerleri önemsememek, mahlûkâtı yüceltip, fânîlere, âcizlere ve muhtaçlara tapınmak vardır. İslâm’da ise Âlemlerin Rabbinden başkasına kulluk yoktur. Ma'bûd-u Hakîkî ancak O'dur!

Bütün faziletleri, erdemleri, iyilik ve güzellikleri içine alan ve insanları sadece bu güzelliklere çağıran, fıtrata ve vicdana uygun olan, temizliğe, imana, hoşgörüye, barışa, esenliğe, sevgiye, saygıya, merhamete, affetmeye, bağışlamaya, geçimliliğe, düzen, intizâm ve adâlete çağıran ve bütün kötülüklerden sakındıran, bütün insanlara insan olarak değer veren, gayrimüslimlere dahi iyiliği, sadaka vermeyi, hatta zekât vermeyi dahi sevap sayan ve teşvik eden, kadın, zayıf, güçsüz, kimsesiz, fakir, miskîn, yetim, yolda kalmış vs. kimseleri gözetmeyi emreden, yeşili korumaya teşvik edip, ağaç dikmeyi sadaka-i câriye gören, hayvanlara eziyeti ve işkenceyi bile günah sayan, hatta yük hayvanlarına haddinden fazla yük yüklemeyi yasaklayan, kedi, köpek vs. hayvanları yedirip içirmek nedeniyle bile af ve mağfiret müjdesi veren, zararlı hayvanları öldürmek zorunda kalındığında bile onları acı çektirmeden öldürmeyi emreden, zevk için avlanmayı, zararından emin olunan zararlı hayvanları bile katletmeyi yasaklayan, inancı bozuk dahi olsa kâfirlerden bir kimseyi haksız yere öldürmeyi bütün insanları öldürmek gibi bir suç ve günah sayan, küfür içinde bile olsa, bir kimseyi yaşatmanın bütün insanları yaşatmak gibi bir amel olduğunu bildiren, bir kimsenin kurtuluşuna ve hidâyetine vesîle olmanın dünyanın en değerli servetlerinden bile daha hayırlı olduğunu ifade eden, kardeşliği ve yardımlaşmayı emreden, yarım ekmeği paylaşmayı, yarım hurma ile bile olsa infâk etmeyi, zulmetmemeyi, yalan söylememeyi, hırsızlık yapmamayı, fâiz yememeyi, rüşvet alıp vermemeyi, kumar oynamamayı, içki içmemeyi, zinâ ve gıybet etmemeyi, lafçılık yapmamayı, çok ve gereksiz konuşmamayı, kötü zanlarda bulunmamayı, iftirâ etmemeyi, insanları tahkîr etmemeyi, kendini beğenmemeyi, büyüklenmemeyi, başkalarını alaya almamayı, lakap takmamayı, yetim malı yememeyi, komşuya ve diğer insanlara eziyet etmemeyi, komşusu açken tok yatmamayı vs. kötülüklerden sakındıran ama bunun karşısında bütün iyilikleri emreden, hatta imsâk vakti girince, sabahın şafağında uykunun en derin ve tatlı ânında sıcak yatağından kalkıp da git abdest al ve seni yaratan Rabbine yönelerek onun huzurunda namaz kıl diyen bir din bâtıl olabilir mi? Bütün bunlar nefis, hevâ ve şehvet taşıyan, zayıf, âciz, muhtaç, câhil, zâlim, muhteris, inatçı veya kinci kimselerce uydurulmuş olabilir mi?! Bu dinin, Alemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş hak din olduğu güneş gibi, hatta güneşten bile daha açık, net ve parlak şekilde ortadadır. Yüz çevirmekle hak değişmez ve gözleri kapamakla da karanlık ve zulmet gelmez. Haktan yüz çevirenler ancak kendilerine zulmederler. Onun için ecdâd, “insanın kendine yaptığı kötülüğü kimse yapamaz” demiştir. O halde imana, takvâya, iyiliğe, güzelliğe ve hayırlara yönelelim.

Rabbimiz! Hidâyet verdikten sonra kalplerimizi haktan bâtıla kaydırma, katından bize bir rahmet ver. Dualara icâbet eden ve kullarının bütün dileklerini veren Sensin!

40- İLİMSİZ VE HİKMETSİZ TEKFÎRİN ADI TEKFÎRCİLİKTİR!

Kelime-i Tevhîd’e şehâdet eden, iman ve İslâm ikrârında bulunan, kendisinde zâhiren büyük küfür, büyük şirk, büyük zulüm ve büyük fısk bulunmayan kimseye gereksiz yere sırf hevânız öyle istiyor diye “sen mü’min değilsin” diyerek tekfîr/cilik etmeyin! Velev ki bir kimsede küfre ve şirke kayma varsa da, onu o durumdan kurtarmaya çalışın. Bir kimsenin şirk içinde olduğunun yaygarasının yapılmasıyla o kimseye bir fayda sağlamak mümkün olmadığı gibi, o kimseyle aradaki insânî bağlar ve köprüler de yıkılmış olur. Küfre küfür, kâfire kâfir demek, mü’minlerin i’tikâdıdır ama gerekmedikçe -Allah’ı zikreder gibi- muayyen olarak insanları tekfîr etmeyi dile dolamak doğru değildir. İslâm’da en kapsamlı ve detaylı konulardan birisi tekfîr bahsidir. Bu bahsi avâm kimseler lâyık-ı vechile bilemezler. Bu nedenle umûmî ve genel tekfîrle yetinmelidir. Bazen öyle insanlar görürsünüz ki, “muayyen olarak şahıslara kâfir demek ibâdettir” derler ve her gün tekfîr edecek adam ararlar! Oysa tekfîr umûmî ve muayyen olarak iki kısma ayrılır. Umûmî tekfîr, Tevhîd’in (Lâ İlâhe İllallâh’ın) gereği olarak her mü’minin görevidir. Muayyen tekfîr ise ilim ister. Sadece genel tekfîr meselelerini bilmek yetmez. Bu nedenle muayyen tekfîr âlimlere, muhakkıklara ve tahkîkî iman eden mü’minlere tevdi edilir. Muayyen tekfîr için yani falan şahıs kâfir oldu diyebilmek için yüzeysel olarak nelerin bilinmesi gerektiğini şöyle bir hatırlayalım…

İman ve küfür, Tevhîd ve şirk kavramlarının anlamlarını delilleriyle iyi bilmek gerekir.

Birbirine karıştırmamak için, küfrün, büyük ve küçük kısımları olduğundan haberdar olmak, gerek büyük küfrün ve gerekse de küçük küfrün çeşitlerini bilmek gerekir. Misâl olarak; insanı küfre ve şirke sokan durumlar maddeler hâlinde nelerdir ve ayrıca neler küfrun dûne küfr’dür, zulmün dûne zulm’dür, fıskun dûne fısk’tır? Bunları birbirinden ayırt etmek şarttır!

Tekfîr kavramının anlamını ve kısımları bilmek gerekir. [Tırnak içinde söylemek gerekirse, tekfîr vs. bir kelimenin sıygasını bilmeyen kimseler, birebir insanların sıygalarını bildiklerini iddia ediyorlar!]

Muayyen tekfîrin şartlarının sâbit olabilmesi için tekfîrin şartlarının neler olduğunun maddeler hâlinde iyi düzeyde bilinmesi/fıhhedilmesi gerekir.

Tekfîrin şartlarının oluşması da yeterli değildir. Muayyen olarak bir kimseyi tekfîr edebilmenin önündeki mânilerin/engellerin de ortadan kalkmış olması gerekir. Dolayısıyla tekfîrin engellerinin de maddeler hâlinde iyi düzeyde bilinmesi/fıkhedilmesi gerekir.

Umûmî tekfîr için de husûsî tekfîr için de tekfîr edilen konudaki hükmün tanımının, kısımlarının ve kapsamının yanında, diğer İlâhî hükümlerin neler olduğunun bilinmesi gerekir. Taklîdî iman edenler iman, amel ve ahlâk esaslarını bilseler de o esasların delilleri konusunda yetersiz olabilirler. Bu noktada delil ve hüküm kavramlarının iyi anlaşılması gerekir. Hükme gitmeden o hükmün Şer’î delilinin ne olduğunun bilinmesi ve sahîh olarak anlaşılmış olması zarûrîdir. [Tırnak içinde söylemek gerekirse, delil ile hüküm arasındaki farkı dahi bilmeyen kimselerin, oturup güzelce dinlerini öğrenip ahlâk ve takvâlarını güzelleştirmek yerine, âlim edâsıyla onu bunu yargılayıp tekfîr etmesi büyük felâketlere yol açar!] Selef’i, Halef’i, mezhebleri, âlimlerin usûllerini, ittifâkları, ihtilâfları, çoğunluğun görüşünü veya icmâyı da bilmek icap eder ki, ictihâdî meselelerde bir mü’mine kâfir denilmesin! Bu durumda bir mü’min nasıl tekfîr edilir? O kimsenin suçu falan müctehidin ictihâdına uymak mıdır?! Bu durumda o müctehidin durumu ne oluyor? Allah’ın kullarını saptıran mı?!! Estağfirullâh ve etûbu ileyh. İşte ictihâd bahsi bilinmeden de ta’yînî tekfîr bahsine girilemez!

Muayyen tekfîr için bilinmesi gerekenler hâlâ bitmedi! Bir kimsenin küfrüne hüküm verebilmek için o kimseyi ve o kimsenin içinde yaşadığı ortamı/şartları yani vâkıayı bilmek icap eder. İnsan o konudaki hükmü bilse dahi, vâkıanın câhili iken muayyen tekfîr edemez!

Kısaca söylenen bu hakikatlerin çok kapsamlı olduğunu, tekfîr konusunda bilinmesi gerekenlerin sadece bunlardan ibâret olmadığını bilmeliyiz. Tekfîr bahsinde bazı meseleler güneş gibi açık olur. Onu görmek için insan olmak bile yeterlidir. Ama bilelim ki, insan o noktada durmaz da, bir konuda aynî tekfîre girmesinin ve isâbetli söz söylemesinin faziletini/kerâmetini kendinden sanır da, bilmediği diğer sahalarda cür’etkârlık yaparsa, o kimsenin ma’siyet yolundaki zâhiren hak gibi gözüken ilk ameli dahi bu illet, hikmet ve gerekçe yönüyle eleştirilir! Bunu ancak temiz akıl sahipleri anlar.

Bu konuda enine boyuna söylenecek şeylerin özeti elbette bunlardan ibâret değildir. Az söz ihlâs ile tam olur ve tam anlaşılır inşâAllah.

NOT: Bu yazıda bazı tabirler; bilmeyenlere, yani cehl-i basît içindeki kimselere kapalı veya ağır gibi gelebilir. Bunun nedeni, bu konunun yüzeysel bir mesele olmamasından kaynaklanır. Demek ki, muayyen tekfîr konusunun en açık ve en anlaşılır ifadelerle özeti bile bazılarınca anlaşılamıyorsa, buradan, aynî tekfîr konusunda ölçülü olunması, cür’etkâr davranılmaması ve gerekirse bu sahaya girilmeyip genel tekfîrle yetinilmesi gerektiği sonucu çıkar. Kendi vâkıamızın delâleti budur. Bu yazı tekfîrciliği yaşam tarzı/akîde edinenlere de ağır gelebilir. Onlar da yazılanların çoğunu yanlış anlayabilirler ya da hakikate rağmen yanlış anlayışlarında ısrâr edebilirler. Oysa bir kimse, burada zerre kadar bâtıl bir söz söylenmediğini ve kastedilmediğini düşünecek kadar bir ilmî kapasiteye sahip olmasa da, hiç değilse hüsn-ü zan yapma erdemini gösterebilmelidir... İlimsizce yapılan tekfîrin adı tekfîrciliktir. Tekfîrcilik ise, İslâm’da yoktur! İslâm’da şartları, mânileri, vâkıası ve belli bir çerçevesiyle meşrû tekfîr vardır ama mezmûm olan tekfîrcilik yoktur. İslâm tarihinde ortaya çıkan ilk büyük fitne tekfîrciliktir ki, Hâricîler Hz. Ali ve taraftarlarını tekfîr etmişlerdir. Bu zihniyet öylesine büyük bir belâdır ki, Peygamberimizin amcasının oğlu, damadı, ilk çocuk Müslüman, dördüncü râşid hâlife ve Ümmet-i Muhammed’in en faziletli dördüncü kişisi olan Hz. Ali’yi bile tekfîre kadar cür’et ettirebilmektedir! Hz. Ali’yi tekfîr eden zihniyetin yolunda tekfîr edilmeyecek kimse kalır mı? Rasûlullah dışında herkesi tekfîr edip de “ben tek başıma bir ümmetim” diyerek doğru yolda olduğunu sanan zihniyetler dünden bugüne hep vâr olagelmiştir! Velhâsıl, iman seviyesi farklı olsa da, akîdesi sapasağlam olan, yani zerre kadar, arpa kadar, buğday kadar, hardal kadar veya daha büyük bir imana sahip olan bir muvahhidi tekfîr etmenin adı tekfîrciliktir ve dahi küçük küfürdür! Mü’mine kâfir diyenin büyük küfre gireceğini söyleyen âlimlerin de olduğunu hatırlatmakla beraber!.. Müslüman ne tekfîrci Ğulât-ı Havâricdir ne de tefrîtçi Ğulât-ı Mürciedir! Şirk koşmadıkça ve küfre düşmedikçe hiçbir mü’min (şirki olmayan Ehl-i Kıble) günahı sebebiyle tekfîr edilemez.

Allah’ım, Senden tahkîkî iman ve takvâ isteriz.

41- EVET, YİNE SİGARA!

Bugün piyasadaki en pahalı sigara 14 lira, en ucuzu da 7 liradır. Orta halli bir hesap yapalım. Bir kişi 10 liradan günde iki paket sigara içse, bu, günde 20 lira, ayda ise 600 lira eder. Bu kişi sosyal biri ise, başkalarına da sigara vereceği ve kendisi de gündelik konuşmaların ve dertleşmelerin tesiriyle efkârlanıp biraz daha fazla sigara içeceği için günde yaklaşık üç sigara paketini tüketir. Bu da ayda 900 lira eder. Üç paketi bulmayıp, 2,5 paket tüketse da, bu da ayda 750 lira eder. Bu kişinin hanımı da ayda en az bir paket sigara içse, o da paketi 10 liradan 300 lira eder. İkisinin ayda sigaraya verdiği rakam 1050 lira olur. Bu çiftin, çocuklarından en az birine bile kötü örnek olup, bu illete müptela olmasına sebep olduklarını ve onun da ayda bir paket sigara içtiğini varsayarsak, gençler daha pahalı sigara tercih ettikleri halde biz yine de onun içtiği paketin adedini 10 liradan farzedelim. Ve tek paket olarak düşünelim. O gencin de ayda sigara için yaktığı para en az 300 lira olur. Ana ve baba isrâfa koşarsa, çocukları bundan geri kalır mı?! Bu basit analizde bile her üçünün ayda sigaranın dumanını üfürmek için 1450 lirayı sokağa attıklarını, ya da ben yiyemedim sen ye dercesine ellerindeki paralarını sigara bayilerinde peşinen çarçur ettiklerini söyleyebiliriz. Bu rakam yılda 17400 lira ediyor. Bu rakamı her ihtimâle karşı yuvarlasak yılda 20000 lirayı sadece sigara için isrâf ettiklerini görürüz. Yıllarca sigara içip de, sürekli fakirlikten, yokluktan ve maddî sıkıntıdan dem vuran bir kimsenin ailece beş yılda sigaraya verdiği para 100 bin lira edeceği için, bu parayla mübrem (zorunlu, elzem) bir veya birkaç ihtiyacını karşılayabilir. Diğer bir ifadeyle, bu hesaba göre, on yılda 200 bin lira isrâf edilmiş olmaktadır. Bu miktara da iyisinden bir ev alınabilir. İsrâfın büyüklüğünü görmek açısından bu tablo gerçekten korkunçtur! Bu durumda bir eve ayda iki tane asgari ücret girse de yetmez, iki maaş girse de yetmez, yüksek bir gelir gelse de, isrâf nedeniyle hem paralar hebâ edilmiş ve hem de kazancın/gelirin bereketi kaybedilmiş olacağından, yetmez! Nice insanların yokluktan, fakirlikten ve borçlardan şikâyet ettiğini görürüz. Oysa onlara sadece şunu sormamız gerekir: “Sigara içiyor musunuz?” Hâlâ günümüz şartlarındaki en yaygın, devamlı ve totalde en büyük isrâfın sigara olduğunu -sigaranın maddî ve mânevî yönden nefse ve nesle zulüm olduğunu- anlamadık mı? Sigarayı içenler, sigarayı bırakmamalı! Bilakis sigarayı atmalı! Bırakırsa, paketi geri alabilir, içmeye geri dönebilir! Artık, Allah için ve kendinizin, çevrenizdekilerin hayrı ve sağlığı için -hiç bir bahanenin ardına sığınmadan- sigarayı attınız değil mi? Selâm ve dua ile.

NOT: Ucuz tütün alınabileceğini söylemek, “bahanesi suçundan büyük” kâbilinden bir sözdür. Çünkü bu durum öncelikle istisnâdır ve hüküm istisnâlar üzerine binâ edilmez. Ayrıca zararlı bir işten sakındırılan kimse, sağlık yönünden daha zararlı bir yöntemi çözüm olarak sunamaz! Zira bu tütünler daha zehirleyicidir. Özellikle ucuz olanları. Ucuz etin suyu misâli! Diğer taraftan, isrâfın miktarı az (!) olunca, isrâf câiz olmaz! Kaldı ki, eski zamanlarda olduğu gibi, sigara kâğıdı ile tütün ve tabaka taşıyıp, kâğıda tütün sarıp içen gençler ve orta yaşlılar kaldı mı? Demek istediğimiz şey, bu yöntem daha sakıncalıdır, yani alternatif olamaz. Olduğunu düşünenler de bilmeliler ki, bunu yapan insanların sayısı azdır. Ve bu durum sürdürülebilir de değildir! Her köşe başında hazırı, pratiği ve pahalısı varken, para da varken, sigara içen herkes gidip o astronomik fiyatlı sigaraları alır/almaktadır. Hem de akşama, yarına, tatile, pikniğe sigaram yok diyerek kartonla alır!

42- RABBİNDEN GELEN HAKKA UY!

Dünya sathında -Kur’ân’a, Sünnete ve mü’minlerin yolu olan Sırât-ı Müstekîm’a sırt dönülmesi sebebiyle- âhir zamanın en büyük fitneleri sırasıyla önce âlimleri/mezhebleri tartışmaya açmak ve onları itibarsızlaştırmak olacaktır, sonra Sünnet-i Seniyye’yi (Hadîsler de Sünnetin içindedir ve onun bir parçasıdır) itibarsızlaştırmak için yarışacaklar, sonra “Kur’âncılık” adı altında Allah’ın Âyetleri ve kelimeleri hakkında dillerini eğip bükerek Âyetlerin anlamlarını tahrîf edecekler, sonra Kur’ân’ı tartışmaya açacaklar ve Kur’ân hakkında şâibeler ve iftirâlar uyduracaklar ve akıllarınca Yüce Allah’ın Kelâm’ını itibarsızlaştırmaya çalışacaklar, bu merhaleden sonra geriye referans alacakları ve değer verecekleri bir kaynak ve mukaddesât kalmayınca da İslâm’ı itibarsızlaştırmak için çabalayacaklar, daha sonra da “dinlere gerek yok; önemli olan, yaratıcının var ve bir olduğunu bilmek, âhiret (öldükten sonra bir hayat) olduğunu kabul etmek, iyi insan olmak ve iyi işler yapmak” diyerek, İslâm’ın ve diğer bütün bâtıl dinlerin yerine Deizm’i savunacaklar, daha sonra da “Bilim, yaratıcıyı ve âhireti bulamadı, tespit edemedi; bulursa kabul ederiz” diyerek hem Agnostizm’i hem de Bilimcilik’i dinleştirecekler ve yavaş yavaş Ateizm’e göz kırpmaya başlayacaklar, ateist eylemleri, eğilimleri ve söylemleri hoş görecekler ve maalesef ki bugün İsrail’de yaşayan Yahûdîlerin ve Batı’nın en az yarısının ateist olduğu gibi, fuhşiyât ve münkerâtın yaygınlaştırılmasıyla dünyadaki insanların büyük kısmı ateist olacaktır! Neden? Çünkü bâtıl bir yola giren kimse, durmadığı ve yanlışından dönmediği sürece, her adımda başka bir yanlışa doğru ilerler, nihâyetinde de bâtılların en bâtılı olan mutlak inkâr felâketine yuvarlanır! Fakat korkmayalım, hiç kimse Allah’a, Allah’ın Kitâbına, Allah’ın dinine, Rasûlün Sünnetine ve mü’minlerin imanına zarar veremez, hakka gâlip gelemez. Zira hak, hidâyet ve dalâlet Allah’tandır; yani Yüce Allah her dâim hakkı üstün tutar ve hidâyete erecekleri de dalâlete düşecekleri de çok iyi bilir. Yüce Rabbimizden hidâyet, sebât, istikâmet, âfiyet ve selâmet dileriz.

Farkındalık adına… 

İnsan bazen farkında olmadan iman, İslâm ve mâneviyattan kopabilir! Çocuklarımıza ve kendimize sahip olalım, sahip çıkalım. Elbette inanmayan veya her neye inanıyorsa inansın bir kimse -başkasına zulmetmeden- kendi inancını yaşar ama kıyâmet gününde sonuçlarına da katlanır… Keşke bütün dünya bu evrenin sahibi olan Yüce Allah'ın râzı olduğu şekilde mü'min olsa! Gönül istemez mi? Tabii ki ister...

Selâm, hidâyet ve hayır duaları ile.

43- YUKARIDAKİ YAZIMIZDA GEÇEN “KEŞKE” LAFZI HAKKINDA AÇIKLAMALAR:

Bir arkadaşımız, yukarıdaki yazımızın son kısmındaki “Keşke bütün dünya bu evrenin sahibi olan Yüce Allah'ın râzı olduğu şekilde mü'min olsa! Gönül istemez mi? Tabii ki ister...” ifadesinde yer alan "keşke" kelimesinin kader inancına zıt olduğunu ifade etmiş! Sanırım, sözümüzü, bir kimsenin başına gelen kötü bir halden dolayı “keşke şöyle yapmasaydım” veya elde edemediği bir hayır/iyilik sebebiyle “keşke böyle yapsaydım” gibi sözler söyleyip de kadere itiraz etmesi durumu ile karıştırmış! Mü’min, Allah’ın küllî irâdesine, mutlak ilmine, kadere, yazgıya ve mukadderâta iman eder. Oysa bizim cümlemizdeki kelime "temennî, dilek, dua" anlamındadır. Kadere itiraz ise başka bir şeydir! Ama biz, herhangi bir gayrimüslim'in hidâyete ermesini temennî ederiz ve hidâyet duası da ederiz. Bu düşüncenin -anlam olarak- kadere itiraz ile bir alâkası yoktur! Çünkü biz, iman üzere mi yoksa küfür üzere mi öleceği noktasında kimsenin âkıbetini bilemeyiz! Gaybı ancak Allah bilir. Hadîslerde geçtiği gibi, her kim, bir kimsenin -hâlihazırdaki küfrü sebebiyle- nihâyetinde de küfür üzere ölüp, ebedî cehenneme gideceğini söylerse, helâk olmaya kendisi daha yakındır. Çünkü bu tavır, Allah'ın gaybî ilmini bilme iddiası gibidir ki, Allah bu amele gazap eder! Allah isimleri ve sıfatları konusunda asla ortak kabul etmez!

Diğer taraftan, teblîğ esnasında insanların kalplerinin yumuşaması maksadıyla ve hikmet açısından ve dahi farz-ı muhâl kâbilinden bütün dünyadaki insanların hidâyet bulmasına “keşke” demek; “bunu isterim, dilerim ama Allah ne dilerse de o olur” demektir. Ayrıca, hidâyetleri istenen kimselerin bir kısmı ya da en azından bir tanesi de hidâyet buluyor veya bulabilir. Dolayısıyla, yazılanlar cımbızlanmadan, bütünlük içinde okunursa bu meşrû anlamların açık olduğu görülecektir.

Ayrıca dikkat edelim! "Keşke" kelimesiyle kurulmuş cümlenin paragraf başlığı "Farkındalık adına…" şeklindedir. İnsanların, hak olan şeyleri fark etmelerini sağlamanın yolu da ilk başta iyi niyet ve samimiyettir. Bir üst kısımda da "Zira hak, hidâyet ve dalâlet Allah’tandır; yani Yüce Allah her dâim hakkı üstün tutar ve hidâyete erecekleri de dalâlete düşecekleri de çok iyi bilir" biçimindedir. SübhânAllah, bu mecrâda akan cümlelerden kadere itiraz anlamı nasıl çıkabiliyor?! Bu cümle tam anlamıyla bir imandır, teslimiyettir, tevekküldür ve samimiyettir…

Kısa bir inceliğe temas edelim. Zaman zaman, Usûl ilmini bilmemekten dolayı bazı sözler yanlış anlaşılabilir. Bu durum da gereksiz felsefî tartışmalara kapı aralar. İnsan bazen konuşurken, farz-ı muhâl (imkânsız bir şeyi farzetmek yani düşünmek) kâbilinden misâller verebilir. Usûl ilminde farz-ı muhâl’in yeri vardır ve gerek Kur’ân’da ve gerekse de Hadîslerde bunun delilleri bulunmaktadır.

Şöyle ki: Rabbimiz buyurdu: “De ki: ‘Rahmân’ın (faraza) bir çocuğu olsaydı, (ona) ibâdet edenlerin ilki ben olurdum’” (Zuhruf: 81)

Allâme Mevdûdî bu Âyeti açıklarken şöyle diyor: “Yani, benim hiç kimseyi Allah'ın çocuğu olarak kabul etmemem, bir inadın sonucu değildir. Ben bu düşünceyi, hakikat olmadığı için kabul etmiyorum. Şayet Allah'ın bir çocuğu olsaydı, onu ilk ben tasdîk ederdim. Çünkü ben, Allah'ın sâdık kuluyum. Fakat Allah, bu ithamdan münezzehtir.” (Tefhîmu’l Kur’ân, 5/289)

“Üzeyr Allah’ın oğludur” diyen Yahûdîlere, “Mesîh Îsâ Allah’ın oğludur” diyen Hristiyanlara ve “Melekler Allah’ın kızlarıdır” diyen Arap müşriklerine bundan daha etkili, belîğ ve mûciz (âciz bırakan) bir farz-ı muhâl örneği olabilir mi?

Allah’a çocuk isnâdında bulunan kimselerin sözleri sebebiyle neredeyse göklerin çatlayacağını, yerin yarılacağını ve dağların paramparça olup yıkılacağını bildiren (Bkz: Meryem: 88-91) Yüce Rabbimiz, imkânsız bir faraziye olarak Nebîsine Zuhruf Sûresinin 81. Âyetini o kâfirlere söylemesini emrediyor. Demek ki, bu minvâldeki yaklaşımlarda maksat mahza ıslâhtır. Sözü başka tarafa çekmenin imkânı yoktur. Peygamberimiz kendisini taşlayan ve kan revân içinde bırakan Tâifliler hakkında “Allah’ım, onlara hidâyet ver; çünkü onlar bilmiyorlar” demedi mi? Biz de tanıdığımız veya tanımadığımız kimseler hakkında özel veya genel dualarla hidâyet temennîlerde bulunmaktayız.

“Keşke” kelimesi, insanın kendi nefsiyle alâkalı olarak başına gelen bazı hâdiseleri kabullenmeyip “şöyle yapsaydım, böyle olmazdı” ve “böyle yapmasaydım şöyle olurdu” anlamında İlâhî takdîre karşı tevekkülsüzlükler ve hazımsızlıklar konusunda gayrimeşrûdur.

Ebû Hüreyre’den rivâyete göre Rasûlullah aleyhisselâm şöyle buyurdu:

وَإِنْ أَصَابَكَ شَىْءٌ فَلاَ تَقُلْ لَوْ أَنِّى فَعَلْتُ كَانَ كَذَا وَكَذَا.‏ وَلَكِنْ قُلْ قَدَرُ اللّٰهِ وَمَا شَاءَ فَعَلَ فَإِنَّ "‏لَوْ" تَفْتَحُ عَمَلَ الشَّيْطَانِ

“…Eğer (hoşlanmadığın) bir şey sana isâbet ederse (başına gelirse), ‘eğer (şöyle) yapsaydım şöyle şöyle olurdu’ deme! Fakat: ‘Allah’ın kaderidir, O dilediğini yapar’ de! Şüphesiz ‘eğer’ (لَوْ) [şunu yapsaydım, böyle olsaydı kelimesi] demek şeytanın (vesvesesine ve) ameline yol açar (kadere itiraz düşüncesini kalbe sokar).” (Müslim, Kader, 34, No: 2664; İbn-i Mâce, Mukaddime, 10, No: 79)

Kâdî Iyâd rahımehullâh, bu Hadîste geçen yasak hususunda bazı âlimlerin, böyle bir sözü kesinlikle böyle olacağına inanarak ve eğer, dediği hususu yapsaydı kesinlikle bu musibetin kendisine isâbet etmeyeceğine inanarak söyleyen kimseler hakkında söz konusu olduğunu, fakat durumu Yüce Allah’ın meşîetine havâle ederek, Allah’ın dilediğinden başka hiçbir şeyin kendisine isâbet etmeyeceği kanaatine sahip olan kimse için böyle bir yasağın söz konusu olmadığını söylediklerini belirtir. Bu görüştekiler, Hz. Ebû Bekr’in, لَوْ أَنَّ أَحَدَهُمْ رَفَعَ رَأْسَهُ لَرَاٰنَا “mağarada iken, onlardan (müşriklerden) birisi başını kaldırsa, kesinlikle bizi görecektir” şeklindeki sözünü delil göstermişlerdir. Kâdî Iyâd, Hz. Ebû Bekr’in bu sözünün bu görüş için delil olmayacağını, çünkü o sözün geçmişle değil, gelecekle ilgili bir haber olduğunu söyler. O sözde, gerçekleştikten sonra bir kaderin geri çevrileceği iddiası bulunmamaktadır. Doğru olan, Kâdî Iyâd’ın görüşüdür. Gerek Kâdî Iyâd ve gerekse İmam Nevevî bu Hadîsteki yasağın haramlık bildirmek için değil, tenzîhî bir mekrûh olduğunu söylemişlerdir. (Açıklamalar için Bkz: el-Minhâc, Dâru İhyâi’t Türâsi’l Arabî, 16/216; Sübülü’s Selâm, el-Emîr es-San’ânî, Dâru’l Hadîs, 2/691) Diğer taraftan, içerisinde (لَوْ) “eğer, -se, -sa” demenin câiz olduğuna delâlet eden Hadîslerin tamamı gelecekle ilgili haberlerdir.

Nasslarda ve nakillerde “keşke” anlamındaki (لَيْتَ) kelimesi “temennî” anlamında kullanılmıştır. Misâl olarak Hz. Meryem’in sözünü hatırlatalım: “Sonunda doğum sancısı onu kuru bir hurma ağacına dayanmaya mecbur etti. ‘Keşke bundan önce ölseydim de büsbütün unutulsaydım’ dedi.” (Meryem: 23)

Bu Âyette Hz. Meryem’in Allah’ın kendisi hakkındaki irâdesine ve kaderine itiraz ettiğini söyleyebilir miyiz? Asla! O halde bu kelimenin anlamı nedir?

Mevdûdî bu bölümü şöyle açıklamıştır: “’Keşke...’ sözleri o sırada Meryem'in içinde bulunduğu şiddetli tedirginliği ifade etmektedir. O, bu sözleri doğum sancısı nedeniyle değil, çocuğu halkından nasıl gizleyeceği düşüncesinin verdiği üzüntüden sarf etmiştir. Meleğin, ‘Üzülme’ (Meryem: 24) demesi onun bu sözleri neden sarf ettiğini açıklamaktadır. Evli bir kadın ilk çocuğunu doğururken sancıdan kıvranır, fakat hiçbir zaman üzgün ve hüzünlü olmaz.” (Tefhîmu’l Kur’ân, 3/215)

Melek, Meryem’in “keşke” anlamındaki “leyte”sinin -tedirginlik gibi- meşrû bir anlama geldiğini biliyor ve onu teskîn etmek için “üzülme!” diyor.

Demek oluyor ki, sözlerden cımbızlama yöntemiyle kelimelere olumsuz anlamlar vermeden, araştırma yapıp, meseleyi bütünlük içinde iyice kavramak gerekmektedir.

Son olarak, Abbâsî devrinin meşhûr şâirlerinden Ebû’l Atâhiyye’nin bir şiirini hatırlatalım:

فَيَا لَيْتَ الشَّبَابَ يَعُودُ يَوْمًا *** فَأُخْبِرَهُ بِمَا فَعَلَ الْمَشِيبُ

“Ah keşke bir gün gençlik geri dönse de,

Şu yaşlılığın (bana) yaptıklarını ona haber versem!”

(Dîvânu Ebî’l Atâhiyye, Dâru Beyrût, Beyrût, 1406/1986, S: 46)

Bu şiiri, İbn-i Hişâm, Ebû Mansûr es-Seâlibî, İbn-i Akîl, İbn-i Mâlik, el-Hatîb el-Kazvînî, Bedruddîn el-Aynî gibi pek çok âlim kitaplarında nakletmişlerdir.

Bu şiirde nasıl ma’kûl ve meşrû anlamlar kastedildiği çok açıktır. Bu nedenle âlimler bu şiiri kitaplarına almışlardır. İlim talebeleri de Nahv, Belâğat vs. ilimleri tahsîl ederlerken, bu şiiri okurlar, ezberlerler ve tahlîl ederler. Hiç kimse bu şiirde, Yüce Allah’ın kaderine/takdîrine bir itiraz ve karşı çıkış olduğunu söyleyemez. Bu nedenle, sözlerin haysiyetleri dikkate alınarak lâyık-ı vechiyle anlaşılması gerekir.

44- KALP HÜZÜNLENİR, GÖZ YAŞARIR AMA DİL DAİMA HAKKI SÖYLER:

Rızık kazanma iddiasıyla kendini işine, dükkânına ve tezgâhına hapsedeceksin, sonra da akrabalarının, yakınlarının, komşularının ve dostlarının ailevî durumlarından ve ekonomik hâllerinden habersiz olacaksın, bîhaber yaşayacaksın! Sorulduğunda da ağzını doldura doldura ve kasılarak: “Ticâret, Peygamber mesleğidir; hamdolsun, rızkımın peşindeyim” diyeceksin!...

Allah Azze ve Celle, “Ticâret veya işin uğraşın uğruna sıla-i rahmi kes, en yakınlarından bile habersiz ol, kazandıkça cimrileş, hırslan ve daha çoğunu hedefle, mâneviyatı değil, maddiyatı öne al, ekonomik zenginliğini üstünlük sebebi say, gerekirse ibâdet (!) olan bu para pul koşturmacasıyla Allah’ın zikrinden bile gâfil ol, ziyâret, sevgi, kardeşlik, infâk, fedâkârlık ve nasihatleşme yolunda dünya işlerini bahane edip, dostlarına vakit ayırmaya gelince meşgul ol, meşgulüm de, gibi sözlerin veya tavırların meşrûluğuna dair bir delil mi indirdi?!

Medyada yer alan, büyük ekonomik sıkıntıları sebebiyle, intihar ettiği kaydedilen Seyit adındaki bir adamın intiharının ardındaki dram, -okuduğumda- kalbimi hüzünlendirip, gözlerimi yaşarttığı için bu birkaç satır dudaklarımdan olmasa da, parmaklarımdan döküldü! Seyit denen kişi her kimse dünyanın en büyük hatasını yapmış, bunda şüphe yok. Peki, o kişinin o sıkıntılarını bilip de kayıtsız kalan herkes bir anlamda bu kişinin o korkunç ameline destek olmuş veya en azından yol açmış sayılmaz mı?!

İnsanların psikolojilerini boz, yanlış bir söz söylediklerinde eleştir! İnsanların dertleriyle ve problemleriyle ilgilenme, yanlış bir iş yaptıklarında da suçla, öyle mi?! EyvAllah, yanlış her zaman yanlıştır da, bir kimseyi bir yanlışa sürükleyen, sebep olanların hiç mi suçu yok? Ne kadar da yüzeysel hüküm veriyoruz değil mi? Bilelim ki, bütün musibetlerin sebebi sorumsuzluktur. Sorumsuz ve nemelazımcı kimseler, kendi vicdan mahkemelerinde bile suçlu ilan edilirler!

Fazilet olan, bir hurmayı bile paylaşabilip, yarısını infâk etmektir, eşi dostu ziyâret edip, hallerini sorup dertleriyle dertlenmektir, bir güler yüzü ve içi dolu bir güzel sözü esirgememektir! Sıkıntılar içinde olan bir kimsenin evine yapılan bir ziyâret, onunla birlikte içilen bir çay ne bereketlere sebeptir ve ne büyük felâketlere mânidir! Bazen bir güzel söz bile arabadaki fren pedalı gibi, insanların uçuruma yuvarlanmalarına engel olur. Ne kadar da az güzel düşünüyoruz, ne kadar da az güzel söz söylüyoruz ve ne kadar da az iyilik ediyoruz!

Allah’ım, rahmetini dileriz. Bizleri göz açıp kapayıncaya kadar bile nefislerimize terk etme, bütün hâlimizi ve amellerimizi ıslâh et, Senden başka hak ilâh yoktur… Allah’ım, bizleri içimizdeki sefîhler, cimriler, vefâsızlar, katı kalpliler, kötü sözlüler ve kötü fiilliler nedeniyle helâk etme!.. Âmîn.

45- GENELDE YANLIŞ ANLAM VERİLEN BİR ÂYET:

Rabbimiz Ra’d Sûresinin 11. Âyetinde şöyle buyurmuştur:

إِنَّ اللّٰهَ لَا يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ حَتّٰى يُغَيِّرُوا مَا بِأَنْفُسِهِمْ

"...Bir toplum kendi özlerindekini değiştirmedikçe Allah onların durumlarını değiştirip bozmaz..."

Tağyîr yani “değiştirme” kelimesi; Tevhîd’den şirke, imandan küfre, hidâyetten dalâlete, haktan bâtıla yönelme anlamındadır. Kur’ân’da “ğayr” (الغَيْرُ) kökünden gelen ve özündeki (fıtratındaki) Tevhîd’den, güzel ahlâktan ve İslâm’dan uzaklaşma, başkalaşma anlamındaki “değişme” (التَّغَيُّرُ) ve “değiştirme” (التَّغْيِيرُ) gibi kelimeler hep olumsuz anlam ifade ederler.

Birçok kimsenin, bu Âyete; “Hiç şüphesiz bir toplum nefislerindeki kötülükleri değiştirmedikçe, Allah da onların hallerini (kötülükten iyiliğe doğru) değiştirmez” şeklinde anlam verdiklerini görmekteyiz. Bu meâl yanlıştır! Çünkü Âyette hakkı ve hakikati değiştirme yani bozma ve bozulma vurgusu bulunmaktadır.

Doğrusu şudur: Bir kavim kendisinde olanları bozup değiştirmedikçe; iman ve İslâm’ın gereklerine sâdık kaldıkça, Allah onların durumlarını bozup değiştirmez demektir. Aslında bu İlâhî hüküm, Kur’ân ve Sünnete uydukları ve bozulmadıkları müddetçe mü’minler için bir müjdedir.

Rabbimizin daha sonra gelen buyruğuna dikkat edelim:

“Allah bir toplumun da kötülüğünü diledi mi, artık onun geri çevrilmesine imkân yoktur.”

Görüldüğü gibi, bir toplum kendi özünde bulunan hayırları değiştirip terk edecek olursa, Allah onların kötülüğünü, fenalığını diler ve onlar Allah’ın azâbından ve cezasından asla kurtulamazlar.

Rabbimiz başka bir Âyette ise şöyle buyurmaktadır:

“…Bunun sebebi şudur: Bir kavim nefislerinde olanı değiştirmedikçe, Allah onlara ihsân ettiği nimeti değiştirici değildir ve şüphesiz ki Allah her şeyi işitendir, bilendir.” (Enfâl: 53)

Kur’ân asıl olarak kendi bütünlüğünde anlaşılmalıdır. Ra’d: 11 ile Enfâl: 53. Âyetler birlikte okunduğunda, Ra’d Sûresinin 11. Âyetinin neyi ifade ettiği hemen anlaşılacaktır.

Ayrıca halk arasında bile “Sen çok değiştin” sözü olumsuz anlamda kullanılır! Çünkü insanın fıtratında Tevhîd vardır.

(“Putperest Çağlarda Müslüman Olmak” adlı eserden iktibâstır.)

46- KARDEŞÇE NASİHATİMDİR…

Küçük yaşlardan itibaren Hadîs ilmini sever, üzerinde yoğunlaşır ve meâlen şöyle derdim: "Hadîs Usûlü ilmi, Ricâl ilmini, Cerh ve Ta'dîl ilmini ihtivâ eder. Bu ilimler olmadan Hadîs ilmi de tam olmaz. Yani Hadîs denildiğinde, hem senedi/isnâdı hem de metni anlaşılır. Hadîslerin sahîhlerini veya sakîmlerini, isnâdları ya da metinleri yönüyle tefrîk etmek ve o Hadîslerin şerhlerini ve hükümlerini bilmek; tahsîl ve ilmî vukûfiyet gibi, Arapça ve Usûl ilimleri gibi, temel kaynaklara ulaşabilmek ve istifade edebilmek gibi, o kaynakların müelliflerinin mezheb ve usûllerini bilmek gibi ciddi bir ilim ister. Zira Hadîs derken; o Hadîslerin isnâdlarını ve metinlerini birbirinden ayırmak, yok saymak mümkün değildir. Bu nedenle Usûl ilimleri içinde bu yönüyle Usûl-ü Hadîs oldukça zordur. Bu ilmi, hakkıyla bilmedikçe de bir kimse ya âlim olamaz ya da vukûfiyetli ve dirâyetli bir ilim ehli olamaz. Dolayısıyla da, hamdolsun ki, bu ilim câhil, cür'etkâr ve ilimsizce bol keseden ahkâm kesecek kimseleri durduran bir fren veya bir sigorta gibidir..."

Fakat şimdi görüyoruz ki, bu dağ gibi, deniz gibi olan Hadîs ilminin eteklerine veya kıyılarına bile gelememiş kimseler, bir çırpıda bu ilimleri reddedip, çiğneyip geçmektedirler! Hatta bu kimseler yeterli düzeyde Arapça ve Belâğat dahi bilmeden bunu yapmaktadırlar. Peygamberimizin, senedi sepeti olan Arapça Hadîslerini, aslı astarı olmayan laflarla tercümelerinden eleştirip reddetmektedirler! İnsan bilmediğinin câhili olunca, bilmediğini kolay inkâr edebiliyormuş! Bilelim ki, isnâd dindendir ve mü'minin delilidir. Ehl-i İslâm'ın Usûlen üzerinde ittifâk etmiş olduğu isnâd ilmini ve Hadîs metinlerini delil saymayanlar yarın huzûr-u mahşerde red veya kabullerinde akıllarını mı delil gösterecekler?! Âhir zamanda hortlayan/hortlatılan bu türden fitnelere karşı dikkatli olmak gerekir. Zira bu fitneler, bir insanın, "Muhammedün Rasûlullâh" şehâdetini bozup, dinini târümâr edebilir/eder!

Rabbimiz hepimize hakkı hak bilip hakka tâbi olmamızı, bâtılı da bâtıl bilip bâtıldan sakınmamızı nasip ve müyesser eylesin. Âmîn.

47- TÜRK KAHVESİ:

Türk kahvesi mi, Osmanlı kahvesi mi yoksa Anadolu kahvesi mi diye bir türlü paylaşamadığımız ve hep birlikte sahiplediğimiz -kendine has tadı, köpüğü, kokusu, sunuluş biçimi ve telvesiyle- tarihten gelen kendi kahvemiz varken, bazı arkadaşlarımızın zaman zaman ikrâm adına "nescafe içer misiniz?" diye sorması bizi incitmese bile kahvemizi incitir.

Araştırmacılar, kahvenin 14. yüzyıl başlarından itibaren Habeşistan'dan tüm dünyaya yayıldığını ifade ederler. Kahve 1500'lü yıllarda ise Yemen'den Osmanlıya gelmiş ve kendine özgü hazırlanış ve sunum biçimiyle asırlarca Türk kahvesi olarak bilinmiştir. Avrupa devletleri kahve ile Türkler sayesinde tanışmış ve bu kahveyi uzun yıllar Türk kahvesinin hazırlandığı biçimde tüketmişlerdir.

Bir de nescafe denilen sözüm ona hazır kahveye bakar mısınız? Tarihi 1930 yılına dayanıyor, yani 89 yıllık bir geçmişe sahip. Türkiye ise nescafe ile ilk olarak 1984'te yani 35 yıl önce tanışmış. Dünya genelinde nescafe tüketimi hızla yayıldığı gibi, maalesef ki Türkiye'de de bu kadar kısa sürede bu hazır kahve yayılmıştır.

Bakar mısınız, adı bile bize uymuyor; "nescafe" yazılır, "neskafe" okunur. Yüzlerce yıllık geçmişe sahip olan kendi kahvemizi kullanmayı bu kadar ötelememizi gerektirecek hangi ma'kûl neden olabilir?

Etraflıca bakıldığında; tek kusur vardı, o da kahvenin suçu değil! Asla kabul edilemeyecek o şey ise şudur: Gaybı ancak Allah bildiği halde, bazı falcı ve yalancı kimselerin kahve falına bakarak, kahve içen kimsenin geleceğini okuduğunu söylemeleri ve böylece câhil insanları kandırmaları, hatta bazılarının falcılığı meslek hâline getirerek bu yolla menfaat devşirmesidir! Oysa gaybı, geleceği ve normal şartlarda bilinemeyecek gizlilikleri bir kimsenin bildiğini iddia etmesi şirktir ve insanı müşrik yapar. Sadece gaybı bildiğini söyleyeni değil, ona inananı da! Fakat şunu ifade etmeliyiz ki, bu kahve falı/falcılığı fiyaskosu da sadece câhil insanların ferdî ve fevrî davranışlarıdır. Aklıselîm insanlar böyle şeylere itibar etmezler. “Fala inanma, falsız da kalma” lafı da çok büyük bir hiledir! Bu sözün doğrusu; “fala inanma; faldan ve falcıdan uzak dur” olmalıdır.

Dolayısıyla şaka da olsa, gerçek de olsa, geleceği bilme noktasında ahkâm kesip, inanların psikolojilerini ve akîdelerini bozmanın, Müslüman bir toplumun inanç ve toplumsal değerleriyle hiçbir şekilde bağı olamaz. Ayrıca şaka deyip geçmemek gerekir. Çünkü insanın zihninin bir köşesinde “her şakanın altında bir gerçeklik payı vardır” şeklinde bir düşünce bulunur. Bir “acaba” ve bir “şüphe” bile insanın psikolojisini ve inancını bozabilir.

Türk kahvesi hakkında bir şeyler söylemişken, Türk kahvesi içildiği anda fincanı ters çevirip de, falına baktıracak falcı arayan kimselerin davranışlarının İslâm nazarında gayrimeşrû olduğunu söylemeden geçmek olmazdı.

Son söz: Nescafe değil, Osmanlı/Türk kahvesi için, içirin ama içince fincanı ters çevirip, fincan tabağını ve kalbinizi kirletmeyin. Âfiyet olsun. : )

48- “FENERBAHÇE-GALATASARAY MAÇI” MÜNÂSEBETİYLE:

Lise birinci sınıfa kadar futbol ve top oyunlarını asla sevmezdim. İnsanların top peşinde koşmaları ve topla oynarken sevinmeleri, üzülmeleri, bağırmaları hatta kavga etmeleri bana anlamsız gelirdi. Acaba bende mi bir anormallik var diye de düşünmüyor değildim. Çünkü onların topluca ilgi gösterdikleri şey benim için hiçbir şey ifade etmiyordu. Hatta gençler top oynarken topları benim bulunduğum tarafa geldiğinde bana bağırırlardı, “topu at” diye. Yaptıklarını gereksiz gördüğüm için, “anlamsız yere saatlerce bir oraya bir buraya koşturuyorlarsa, gelip toplarını da alsınlar” diye düşünür, ilgilenmezdim. Tabii ki arkadaşlarım gelip toplarını alırlarken kızarlardı. : ) “Topla daha çok oynamak için yani topun oyunda olduğu süreyi uzatabilmek adına, sağa sola kaçan topları bile bir an evvel oyunda görmek isterlerdi. Aylar, yıllar böyle mutlu, mes’ûd ilerlerken en samimi arkadaşlarımdan biri futbolu çok sever ve devamlı futbol oynardı. Hem de emsalleri içinde onun gibi oynayan yoktu. Lise döneminde, futbolunu daha da geliştirmiş, herkese çalımı basıyordu. İki kişi bazen üç kişi onu tutuyor, daha doğrusu tutmaya çalışıyordu. Biz de çok samimi arkadaş olduğumuz için, onun futbol maçı olduğunda yine beraberdik. Ben sevmiyordum ama onun hatırı için onun maç yapacağı yere gidiyordum. O da top oynarken şunu yapacağım, bunu yapacağım diyordu, mahşeri kalabalık ve bir cümbüş ortamında bu kadar adamın arasında nasıl olacak diye düşünüyordum. Ama arkadaşım öyle hareketler yapıyordu ki, sanki o hareketleri diğerleri bilmiyormuş gibi, onlara çalım atıp, gol atıyor veya attırıyordu. Daha çok, gol attırmayı seviyordu. Ben ise, futbol konusunda “sudan çıkmış balık” gibi futbolun f’sinden anlamadan ama önyargısız şekilde izliyordum. İşin aslı, sadece arkadaşımı izliyordum. O da yeterli oluyordu. Çünkü top genelde onda oluyor veya ona geliyordu. Orta sahanın ortasında oynuyordu çünkü. İtiraf edeyim, futboldan zerre kadar haz etmeyen ben, arkadaşımı izledikçe futbolu sevmeye başladım. Arkadaşım on numara idi. Her maç esnasında son sözü söylüyor, en azından söyledikleri dikkate alınıyordu. Haftalar, aylar böyle geçti. İzlerken çok kolay oluyor olmalı, artık o golü ben de atarım diye düşünmeye başladım. Arkadaşıma beni de maça almasını söyledim. Takıma yedek olarak girdim, ileride oynayacaktım. Ben orta sahadayken yükseklerden bir top geliyordu. Baktım ve o top benim diye düşündüm. Kendime çok güveniyordum, top tam havada süzülürken, herkesten önce topu alayım düşüncesiyle ayağımı havada sıfır açma pahasına neryo chagi tekmesini attım. O esnada topa kafa vurmak için zıplamış olan havadaki rakip bir oyuncu arkadaşım -şu anda doçent- topa kafa uzatmış ama -daha sonra çok espri ve mizâh konusu olacak olan-  benim tekmeyi hesaba katmamıştı. : ) Tekmem direkt arkadaşın yüzüne indi. Hemen “faul” diye bağırdılar. Yahu arkadaş, beni sahaya sürenler, faulden, kuraldan bahsetmediler ki. : ) Bu ihmâlkârlık benim futbol hayatımla oynamak demekti. Arkadaşım beni anlayışla karşılasa da, bu sert faul benim futbol kariyerimi erteledi. : ) Benim suçum olmamasına rağmen. Arkadaşım içime bir futbol sevgisinin girmesine neden oldu, teknikleri de ondan öğreniyordum ama asıl beni faullerden sakındırması gerekirdi. Çünkü ben on iki yaşından beri Kung-Fu ve Taekwon-Do sporlarıyla meşguldüm. Hatta asistan hoca idim. Herkesin ortak şâhitliği ile Allah vergisi bir yeteneğe sahiptim. Tıpkı arkadaşımın Allah vergisi bir futbol yeteneğine sahip olduğu gibi. Kıyaslama için yine de Allahu A’lem diyorum. Hâsıl-ı kelâm, bir şeyi sevmeye görün, o noktadan sonra, sevene yap denmez; yapma dense de yapar. İHL’yi bitirinceye kadar sayısız maçlarda oynadım. Uzakdoğu sporlarından tanınıyor olmam, maçlarda başkalarının dikkatini çekiyor, çok hızlı oynadığım ve çalımı da biraz fazla sevdiğim için çok markaj yapıyorlardı. Hatta bu yakın arkadaşım bana “futbol yeteneği sende fıtrî olarak varmış ama sen futbolu sevmediğin için ortaya çıkmamış” demişti. Futbol sevgisi, uzakdoğu sporları sevgimi azaltmadı. Çoğalttı da diyemeyeceğim, çünkü o kadar çok seviyordum, olabildiğince çok. Gece-gündüz antrenman yapıyordum. Bir tarafta ilim, bir tarafta spor. Bir keresinde Edebiyat hocası bana ayda kaç saat antrenman yaptığımı sormuştu. Ben de ay olarak değil, antrenman sayısı olarak program yapıyorum demiştim. Nasıl yani dedi. Örneğin; en son çalışmalarıma göre otuz antrenmanda seksen saat” dedim. Çok şaşırdı, hesabın içinden çıkamadı. Antrenman programım yanımda idi, verdim, baktı ve çok iyi demişti. Şu sözleri sarf ederken, işi hikmete getirip, “size âhirette faydası olmayacak şeylerle hayatınızı hebâ etmeyin” diyesim geliyor ama konunun akışıyla uyumlu olsun diye o noktanın tefekkürle elde edilmesini dileyerek devam ediyorum. Futbol sevgisi Kung-Fu sevgisine engel olmadı. Kung-Fu’da o esnada emsallerimi fazlasıyla geçmiştim. Nitekim on iki yaşından itibaren asistanlık yapıyor olmam da, yeteneklerimin takdîr edildiğini göstermekteydi. Daha sonra birkaç spor salonunda Kung-Fu antrenörlüğünden sonra üniversite yılları başladı. Üniversitenin ilk yılında bütün hafta sonları futbol maçlarıyla geçti. Kendimi artık bu sahada da oldukça geliştirmiştim. Bazı arkadaşlar benim Taekwon-Do vs. de bildiğimi öğrenince o konuda dersler istediler. Yakın arkadaşlara hayır demek uygun olmazdı, ona da başladık. Bu sporların biri gitse diğeri geliyordu veya ikisi de bir türlü çekilip gitmiyordu. Oysa benim gönlümde İslâmî ilimlerde ıhtisâs ve bu istikâmette ilmî çalışmalar yapmak vardı. Asıl amacım bu idi ama spor sevgisi ve meşguliyeti, hayatımdan ve aklımdan hiç çıkmıyordu. Bu esnada yaşım yirmi iki. Defalarca tefekkür ettim. Ne istediğimi biliyordum. Faydalı ilim… Zaten bu yaşıma kadar Allah’a hamdolsun ilimle hep iç içe olmuş, küçük yaşlarda Kur’ân kursu, on iki yaşından itibaren o günün şartlarında kaliteli denebilecek bir müfredat ile İHL, meslek dersleri hocalarıyla özel sohbet ve dersler ile her türlü taassuptan uzak olarak kaliteli bir ilmî altyapıya sahiptim. Mürüvvet ve onur sahibi bir kimsenin kendisinden bahsetmesi çok zor iştir. Kung-Fu antrenörlüğü yaptığım zamanlarda bile sorduklarında veya bir tanışma esnasında kibir, gurur veya riyâ sanılmasın/sayılmasın, en azından kötü zan yapan kimselere malzeme vermeyeyim diye spor hocası olduğumu söylerdim. Ne sporu demezlerse de, öyle kalırdı. Birçok talebem, gösteriş sevdasıyla bazen benden çok tanınırdı; ancak karşılaştığımızda gerçek ortaya çıkardı. Kibir, gösteriş, riyâ ve hava atmayı hiçbir zaman sevmedim. Neyse biz tefekkürümüze dönelim. Üniversitenin ilk yılında aylarca ısrârla ve samimiyetle Allah’a dua ettim ve dedim ki: “Yâ Rabbi, içimdeki şu Kung-Fu, Taekwon-Do ve futbol sevgilerini çıkarıp at. Onlara olan sevgim, ilim talebinden ve hayırlardan beni alıkoymasın…” Sonra ne mi oldu? İnanın, kalbimde, benliğimde ve duygularımdaki köklü değişimi hissettim. Duam kabul olmuştu. Önceden, Kung-Fu veya futbol söz konusu olduğunda bu konuyu en iyi bilen ve en çok konuşması gereken kişi benim diye düşünürken; artık insanlar toptan mı bahsediyorlar, Kung-Fu’dan mı bahsediyorlar, beni ilgilendirmez hâle gelmişti. Eskiden olsa, “şurayı bilmiyorsunuz, şu konuda yanılıyorsunuz, şurayı atlıyorsunuz” derdim; ama artık, “bu meseleleri bu kadar etraflıca bilinceye kadar keşke hak dini öğrenseydiler, keşke ilim öğrenip hallerini ıslâh etseydiler” diye düşünür olmuştum. Spor ortak noktasıyla sohbetlerin de -hayır sevgisi ve hayır talebi- olmadıkça bir sonuç vermeyeceğini görmüştüm. Üniversite okuduğum yerde Arapça, Usûl vs. ilimler adına ehil bir kimse olmadığı için, orada üniversiteye devam etmemeye karar verdim. Hem ilim tahsîl etmek hem de açık öğretimde başka bir üniversite okumak maksadıyla oradan hicret ettim ve Konya’ya geldim. Buraya geldiğimde artık içimde ne Kung-Fu sevgisi ne de futbol sevgisi vardı! İnsan bu kadar mı değişir. İnsan bazen bazı şeyleri haddinden fazla sevebiliyor ama bunun farkına dahi varmıyor. Futbol sevgisi de bunlardan biridir. Günümüzde futbol artık sevgi olmaktan çıkmış bir tutku, bir bağımlılık, bir hayat tarzı hatta bir hastalık hâline gelmiştir. Ben kendi benliğimde spora haddinden fazla sevgi duymamın zararlarını fark edip Yüce Allah’tan yardım istemişken, nice gençler bugün futbolu veya başka boş eğlenceleri maalesef ki tutku, bağımlılık, takıntı ve hastalık seviyesinde içselleştirmişlerdir! Mubâh olan şeyleri meşrû dairenin dışına taşacak kadar önemsemek insanın fıtrî dengesini bozar. Futbolu veya aslında mubâh olan herhangi bir şeyi bu kadar abartıp da yaratılış gayesini unutan kimse, bu uğraşları ile mi Allah'ın rızâsını ve cennetini kazanmayı ummaktadır? “Herkes öyle/böyle” bahanesine sığınmadan, insan kendisine sormalı değil mi, ben bu dünyaya neden geldim? Ben olsam, samimi bir dua eder, Allah’tan gereksiz şeylerin sevgisini kalbimden ve hayatımdan çıkarmasını diler, bu samimiyetin bir belgesi olarak da “Dünya derbisi, Avrupa derbisi” diye abartılan ve beş dakika sonra başlayacak olan “Fenerbahçe-Galatasaray” maçını izlemezdim!

14.04.2019 - Pazar

Selâm ve dualarla.

49- ÇITKIRILDIM!

Ekonomik durumu milyonlardan iyi olan bazı kimselerden zaman zaman duyarsınız. “Geçmişte ben ne sıkıntılar çektim. Şunu alamadığımı, şunu yapamadığımı, şu kadarcıkla veya bu kadarcıkla yetindiğimi bilirim” diyerek, sözüm ona çocukluklarında birkaç kez yaşadıkları yokluğu, azlığı, darlığı ve sıkıntıyı efsaneleştirme pahasına, ballandıra ballandıra, anlata anlata bitiremezler. Üzerine kabartma tozu attıkları bir veya birkaç küçük sıkıntıyı akıllarına geldikçe söyleyerek, kendilerine acındırmayı ve başkalarına kanaat dersi vermeyi amaçlarlar. Bu zât-ı muhteremler bu tavırlarıyla demek isterler ki, kendileri çocukluklarında tek bir sıkıntı bile çekmemeliydiler. Oysa bilmezler ve düşünmezler ki, bu dünya imtihan dünyasıdır. Bu dünyada maddî durumu normalde iyi olan kimseler dahi ara sıra da olsa, darlık, zorluk veya yoklukla karşılaşacaklardır. Bunu abartmanın ne âlemi var?! İnsan hayata ibret nazarıyla baksa, bu dünyadaki yoksulları, yetimleri, kimsesizleri, garipleri, mağdurları ve mazlûmları hatırlayacak. Nice kimselerin çocukluklarının vasat ölçüler bakımından yokluk, darlık ve sıkıntılar içinde geçtiğini, hatta birçoklarının yetimlik, kimsesizlik ve duyarsızlık gibi nedenlerle açlık sınırında değil, açlık içinde yaşadıklarını fark edecek! Tabii ki edebilirse! Bunu fark etmek, farkındalık ve duyarlılık da bir meziyettir. Düşünen insan, varlık içinde yaşadığı halde, kalkıp da nasıl fakirlik edebiyatı yaparak, sözüm ona ajitasyona yeltenebilir?! Hiç düşünmez mi o, “çocukluğumda, gençliğimde, talebelik yıllarımda şunu bunu bulamadığımı bilirim” derken, bir yetim kalkıp da, “benim çocukluğum genelde aç geçti” diyebileceğini!.. “Hem de senin gibi varlık içinde şımarmış, hâline şükretmeyen ve elindekileri hep azımsayan komşularımın yanında!.. Siz yokluk edebiyatı yaparken, çocuk gibi ağlamayı ahlâk edinmişken; ben aç karnım guruldarken, hâlimden şikâyet etmedim, kimseye el açmadım ve sizin gibi duyarsız dostlarımı ve komşularımı bile derdimle üzmedim!..” diyebileceğini!.. Bir dokunsanız, onur ve iffetle ibretlere sebep olur düşüncesiyle işiteceğiniz ahlar, vahlar ve dertler karşısında, çocukluğunuzdaki, incir kabuğunu doldurmayan o sıkıntılar beyninizden hiç hatırlamamacasına silinir gider! Unutmayalım, bir insanın yokluk içinde olup olmadığı, gerçek anlamda yokluğu çeken/çekmiş yetimler, yoksullar, garip ve kimsesizlerle bir araya gelindiğinde belli olur. Yoksa aç karnına işine gücüne bakan bir ananın, kendi açlığını düşünmeden, aç uyutmak zorunda olduğu yavrusu için, için için ve gizli gizli ağlamasının ne demek olduğunu karnı tok, sırtı pek beyzâdeler bilemezler! Karnı tok, bir eli yağda, öbür eli balda, aklı fikri oyun ve oynaşta olup da hâline şükretmeyen kimseler, herkesi kendileri gibi iyi şartlarda, bir kısmını ise kendilerinden daha yukarılarda görürler. Ama dünyevî imkânlar bakımından kendilerinden altta olan milyonların olduğunu düşünemezler! Şu gerçeklerin ne zaman farkına varacağız? Yoksa bu tür konuları konuşmak ve yaşamak gereksiz mi? Günlük öğününü şaşmayan, bırakmayan, yarım ekmeğini kimseyle paylaşmayan, iyice acıktığında sinirli ve taşkın olan, en leziz yemekleri yiyip, damak zevki muhteşem olan ama sanki başkalarının yeme içme vs. ihtiyaçları yokmuş gibi duyarsız yaşayan insanlar ne zaman bu nemelazımcı huyun çirkinliğini ve bâtıllığını anlayacaklar?! Bu yazılanların önemini anlayamayan kimse, yarın sabah kahvaltı etmesin, öğle ve akşam yemeği yemesin!.. Belki demek istediğimizi bir nebze anlama imkânı bulur!

50- İ’TİKÂDÎ VE AMELÎ MA’SİYETLERDE "İYİ NİYET" BAHANESİ!

İslâm’a davet ettiğini söyleyen kimseler -şirkten ve küfürden kesinkes sakındırmak yerine- şirk ve küfür işlemenin hükmünü kalbe ve niyete bağladıkları sürece insanları Tevhîd’e değil, şirke çağırmış olacaklardır. Bu yol, İslâm’ın yolu değildir! Bir kimse şirk ve küfür işlediğinde, niyetine göre hüküm verilecekse, şirk ve küfürden daha aşağıda olan ma’siyetler hususunda da niyete itibar edilmesi gerekirdi! Şöyle ki: Adam zinâ eder, sâlih evlat niyetiyle, içki içer, soğukta üşümemek, cesaretli olmak, cömert davranmak veya sıkıntılarını unutmak niyetiyle, kumar oynar, milli piyango bileti alır, ikramiye çıktığında hayır yapmak niyetiyle, oruç tutmaz, çocuklarının rızkını kazanırken dinç olmak veya derslerinde başarılı olmak niyetiyle, cimrilik eder, vârislerini kimseye muhtaç etmemek niyetiyle vs… Bu davranış biçimlerinin meşrû olduğu söylenebilir mi? Bunun câiz olduğu düşünülürse, zulmetmek, yalan söylemek, iftirâ etmek, ahde vefâsızlık vs. bütün kötülükleri işlemenin -iyi niyet sebebiyle- önü ve yolu açılır! Normal bir akıl ve iz’âna sahip hiç kimse bunların câiz olduğunu söylemez. Bunlar câiz değilse, bunlardan daha beteri, akîde konusunda bu ucuz bahanenin ardına sığınıp küfür ve şirk işlenebilir mi? Unutmayalım, akîdenin mâhiyeti insanın âhiretteki âkıbetini belirler. Bir kimse şirk ve küfrü mûcib bir davranışı sergiliyorsa, o kimsenin ne tür felsefî hezeyanlarla saptığının bir önemi yoktur. İslâm’da asıl olan, küfürden sakınmak ve sakındırmaktır. İnsanlar derler ya, ateşle oyun olmaz diye. Asıl, küfürle oyun olmaz. Ateş maddeleri yakar; küfür ise her şeyi yakar, siler, âkıbeti perişan eder. “İyi niyet veya aldatıcı bir bahane” insanı kurtarsaydı veya ma’zûr gösterseydi, dünya sathındaki bütün insanlar için mutlak anlamda fazilet ve rezalet birbirine karışırdı. Zira adam, iyi iş yapar, “iyi” denir; kötü iş yapar ama “kötü” denemez! Neden? Cevabına göre madalya vereceğiz ya, bir sormamız gerekir/miş niye zinâ ettin diye veya Allah korusun, neden küfür işliyorsun diye! N’oldu burada şimdi? İyi iş yapana “iyi” dendi ama kötülük yapanın ameline “kötü denemedi. Örnek olarak; o adamın hanımı kısır olduğu veya erkek çocuk doğurmadığı için, adam erkek çocuğu olup da onu ileride âlim yapma niyetiyle zinâ etmişse, onun ameline “iyi” mi denilecek?! Görüleceği gibi, bu kafa yapısıyla faziletler rezaletlere karışır. Daha doğrusu, rezaletler normalleşir; hak ile bâtıl birbirine karışır! Niyetlere ma’rûf, meşrû ve mubâh işlerde itibar edilir. İkrâh altında küfür sözünü söylerken de niyete itibar edilir, fakat bu durum da Şerîat’la sâbit bir ruhsattır. Dolayısıyla şunu kafamıza ve kalbimize kazımamız gerekir, ikrâh olmaksızın şirk ve küfre kavlini veya amelini açan şirke ve küfre girer. Dikkat edelim, ikrâh olsun veya olmasın, kim kalbini küfre açarsa, kâfir olur! Genel olarak, herhangi bir günahı veya suçu işleyen de günahkâr ve suçlu olur. O kimse bu sıfatlarla nitelendikten sonra niyet ve maksadının keyfiyeti meselesi aslî değil, fer’î bir detay olarak değerlendirilir ve bu değerlendirmeyle de hayır ve ıslâh amaçlanır ama asla "niyetin bu ise, şirke, küfre, zinâya veya yalana devam et" denmez! Ma’siyetleri niyetle meşrûlaştırma ameliyesi, bizden önceki kitap ehlinin yoludur. Onların günah mantığına baktığımızda bunu görürüz!

51- NEDİR BU “GELENEK” VE “GELENEKÇİLİK” LAFLARI?

Allah'a hamd, Rasûl’üne, âilesine ve onun Sünnet'ine tâbi olanlara salât ve selâm olsun. Günümüzde bazı çevrelerce din adına dillendirilen "gelenek" kelimesi "Sünnet" yerine uydurulmuş bir tabirdir. "Gelenekte böyledir" dediklerinde "Sünnette böyledir" demek istiyorlar. "Geleneksel İslâm" dediklerinde "Sünnî İslâm" veya "Ehl-i Sünnet'in İslâm anlayışı" demek istiyorlar. "Gelenekçiler" dediklerinde ise "Sünnîler, Sünnetçiler" veya "Ehl-i Sünnet" demek istemektedirler.

Sünnet ile Hadîs'in arasını açan ve Hadîslerin çoğunu Kur’ân'a uymadığı gerekçesiyle reddeden bu anlayış sahipleri, doğrudan "Sünnet" kelimesini kullanmış olsalardı, bu söz ve bu söz ile oluşturulan söylemler, ilk andan itibaren çok tepki çeker ve ânında reddedilirdi. Bu sebeple, "Sünnet" kelimesini "gelenek" ile ifade etmektedirler. Zira "gelenek" kelimesinin reddi, insanların zihinlerine ve ikna edilmelerine daha yatkındır. Çünkü "gelenek" denildiğinde, ilk anda İslâm'a aykırı olan sonradan uydurulmuş bid'atler, hurâfeler ve şirkler anlaşılır. Câhiliyye toplumlarında da i'tikâdî ve amelî bid'atler çok olacağı için, aslında bu kelimenin kullanımı çok sinsicedir! Çünkü bu kelime genel çerçevede olumsuz şeyler ifade etse de, Sünnet inkârcıları bu tabiri gerçekte İslâm dininin pratikte üzerine oturduğu Sünnet, Ashâb-ı Kirâm’ın ve bütün mü’minlerin üzerinde bulunduğu yol, Şer’î esaslar, dînî sâbiteler ve fıkhî uygulamalar anlamında kullanmaktadırlar.

Bilelim ki, Kur'ân ve Sünnet'e aykırı olan geleneğe her mü'min karşıdır. Ama “gelenek” adı altında Sünnet'in bir bölümüne ve Hadîslerin de çoğuna karşı olmak; onları akîdede, ahkâmda ve teşrîde delil saymamak iman ehlinin tavrı olamaz!

“Gelenek” tabirinin lüğavî anlamı bir yana, terim anlamı “Sonradan uydurulmuş iddialar ve uygulamalar” demektir.

Hiç şüphesiz “yaşayan Sünnet” ve “yaşamayan Sünnet” biçiminde veya “Kur’ân’a uyan Hadîs” veya “Kur’ân’a uymayan Hadîs” yahut da “vahiy olan Kur’ân” ve “vahiy olmayan Hadîs rivâyetleri” şeklinde bir kısımlandırma ve ıstılâh yoktur ve bâtıldır. Sünnet, “kavlî, fiilî ve takrîrî” biçiminde üç kısma ayrılır. Peygamberimizin Hadîslerine de “Kavlî Sünnet” denir. Peygamberimiz, özü, sözüne, sözü de ameline uygun olan bir kul ve bizim için de en güzel örnek olan son Peygamberdir.

Sünnet inkârcılığı 1800’lü yılların başlarında ortaya çıkmıştır. En genel anlamda Sünnet inkârcılığının geçmişine baktığımızda; 1850-1921 yılları arasında yaşamış Yahûdî müsteşrik Goldziher, 1919-1988 yılları arasında yaşamış Pakistanlı tarihselci akademisyen Fazlurrahmân ve 1886-1954 yılları arasında yaşamış Mısırlı yazar Ahmed Emîn olmak üzere bu kötü seleflerin -Hadîs inkârcısı ve modernist- sempatizanlarını ve takipçilerini göreceğiz.

 Hadîs inkârcılığının kökü, Avrupa’daki Yahûdî ve Hristiyan kökenli oryantalistlere dayanır. Bu fitne, Avrupa’dan Hindistan’a ve Mısır’a, oradan da yakın geçmişte Türkiye ve diğer İslâm beldelerine sıçramıştır. Tabii ki konu Hadîs inkârcılığı olduğunda, bu felsefî tez ve büyük fitne Şîa’dan ve modernizmden büyük destek görmüştür. Bu bid’atin iyi anlaşılması için ortaya çıkış ve gelişim sürecinin iyi kavranması gerekir.

Bu meselenin, sadece Sünnet inkârcılığından ibâret olduğunu da sanmayalım. Sünnet’ten sonra sıra Kur’ân’a gelecektir, hatta gelmiştir de! Kur’ân’ın inkârı da, gerek tarihselci anlayışla veya başkaca felsefî yaklaşımlarla Kur’ân’ın bazı Âyetlerini bağlayıcı olmaktan çıkarmak ve gerekse de, Kur’ân ve Sünnet bütünlüğünden koparılan Âyetlerin lafzına inanmakla beraber, o Âyetlerin ifade ettiği mânâları ve hükümleri kabul etmemek biçiminde olacaktır.

Bilelim ki, Allah’ın Kelâm’ı nazım/lafız ve mânâdan oluşmaktadır. Bunun birini inkâr eden, Kur’ân’ı inkâr etmiş olur.

Son olarak şunu söyleyelim ki, Ehl-i küfür, dıştan veya içten İslâm’a ne kadar saldırırsa saldırsın, Nassların delâletiyle o kimseler ancak kendilerini helâk edeceklerdir, İslâm’ı yıkamayacaklar, hatta zerre kadar zarar dahi veremeyeceklerdir. Bu fitne ortamı da bir imtihandır. Yüce Allah kimin, hangi istikâmette olduğuna bakmaktadır ve kıyâmet gününde insanlara amellerine göre karşılık verecektir.

İnsanlar, “gelenek” kelimesiyle, dillerini eğip bükmek sûretiyle belki câhilleri kandırabilirler ama Allah’ı asla aldatamazlar. Yüce Allah, “gelenek” adı altında Sünnet’i hedef alanları da, yine bu kelime çerçevesinde, din adına sonradan uydurulmuş bid’at, hurâfe, şirk ve inkârcılığa karşı çıkıp en güzel şekilde vahye tâbi olanları ve Sünnet’i müdâfaa edenleri de bilir.

52- MÜ'MİNE KABA SABA OLMAK DEĞİL, İNCELİK YAKIŞIR!

Amelde veya sözde sert, dengesiz, tartışmacı, hikmet ve ibret yerine kişilere odaklı, konuşurken isim vermeyi ve polemiği seven, ona buna reddiye veren, istişâre sevmeyen, nasihat dinlemeyen ve mutaassıp mizaçtaki kimseleri bilgisiz ve tecrübesiz gençler genelde severler, yüksek perdeden konuşmalarından heyecanlanıp etkilenirler, sözlerini takdîr ve sosyal medyalarını da takip ederler! Oysa bu kişiliktekiler genelde vasat, akl-ı selîm, hikmetli, basîretli, tecrübeli ve oturaklı kimseleri pek sevmezler, onlardan uzak dururlar. Bilelim ki, kişi, arkadaşının dini üzeredir; bugün veya yarın! İnsanda ne kadar güzel hasletler ve meziyetler olursa olsun, kötü arkadaşlıktan mutlaka etkilenir ve zarar görür. Ayrıca sertlik denen şey sadece sözde sertlikle de sınırlı değildir. Asıl sertlik, yumuşak, kısık sesli, gülerek ve espri yaparak konuşmakla beraber; iş, güzel ahlâka, meşrû ve ma'kûl amele, fedâkârlığa, ferâgate, merhamete, affetmeye, velhâsıl mü'mince duruşa, bir hakkı müdâfaaya, bir mazlûmu korumaya, bir yetime kol kanat germeye gelince, o güzel nağme gibi çıkan sesler kısılıp, kavlen veya amelen Allah'ın rızâsının tarafında yer almamaktır! Sakınılması gereken asıl setlik, sözdeki sertlikten çok, ameldeki sertliktir. İnsanların çoğu, ipekten yumuşak olan sertlik ile hikmet ve sağduyudan yoksun olan kabalığı tefrîk edemezler. Psikoloji yönünden sert konuşan kimse dürüst bir kimse ise, hoşumuza gitmeyecek hâli o sert ifade ve üslubudur. Ama yumuşak, mûnis, cana yakın, sempatik görünümlü olup da takvâ sahibi olmayan, belki kibirli, gururlu, şöhret, makam, itibar tutkunu, insanları kınayan, suçlayan, güzellikleri göremeyen ve hayırlı işleri takdîr edemeyen kimsenin içinde ne sertlikler sakladığını ancak Allah bilir. Gerçek rıfk ve rikkat, fedâkârlığı yumuşaklıkla reddetmek değil, bir kimsenin konuşması fıtraten sert bile olsa, fedâkârlık ve ferâgate gelince mü'mince duruşu ortaya koyabilmesidir. Elbette sertlikle kastettiğimiz, fıtraten sert konuşan kimsenin sesinin yüksek olması değildir. O bir fıtrattır; tıpkı çok kısık sesle konuşan kimsenin fıtratı gibi. Hiç şüphesiz, nefisten kaynaklanan kaba saba sözler ve sert hareketler bir yana, mü'mince duruşu ortaya koyabilen kimsenin sözleri takvâ ehlinin yanında ipekten daha yumuşaktır. Unutmayalım, ses vardır, nefisten ve hevâdan çıkar; ses vardır, iman, takvâ ve îmânî heyecandan kaynaklanır. Akl-ı selîm olan mü'min, hayır ve şerri bilir; hayra tâliptir, şerre ise zerre kadar iltifâtı ve takdîri yoktur. Sosyal medyada bile olsa!..

53- YARIN GEÇ OLMADAN ÖNCE SAHÎH İMAN!

"Küfr-ü sarîh bir sözü söylemek mutlak olarak küfürdür ama tekfîr-i muayyenden sakınmak gerekir. Çünkü küfür sözünü söylemiş bir kimse daha sonra tevbe etmiş olabilir. Tevbesinden önceki küfür sözüne istinâden ta'yînî tekfîre giren kimse küfre girebilir veya vebâl altında kalabilir" meâlindeki sözleri çok duyarız… Bu söz ilmen ve usûlen yanlıştır. Zira küfür sözü söylemek elbette mutlak olarak küfürdür. O küfür sözünün sahibinin muayyen olarak tekfîrinin subûtunun şartları ve tekfîrin mânilerinin olduğu da muhakkaktır. Ehlince bu aşamanın ilmen gözetilmesinden sonra, bir kimsenin önce söylediği küfür sözünden tevbe edip ıslâh olduğuna dair bir delil yoksa ve o şahsın küfür söyleminden döndüğünü beyan ettiğine şâhit olunmamışsa, o şahıs küfre girmiştir. Bu aşamadan sonra "ya gece yatağında tevbe ettiyse" biçiminde sözlerin İslâm nazarında hiçbir kıymeti yoktur. Bir kimse küfür sözünü telaffuz ettikten sonra yatağında veya başka bir mekânda tevbe etmiş ise, o tevbesini insanlara açıklamalıdır. Zira imanın ikrârı şarttır. Küfür ehli olarak bilinen bir kimse nasıl ki, Tevhîdi ikrâr edip iman dairesine girmedikçe kâfir sayılırsa, şirk ehli de, o şirkten teberrî etmedikçe müşrik bilinir. Çünkü İslâm’da zâhire yani söz, fiil, hal ve gidişat gibi dış görünüşlere göre hüküm verilir.

Rabbimiz buyurdu:

إِلَّا الَّذ۪ينَ تَابُوا وَأَصْلَحُوا وَبَيَّنُوا فَاُو۬لٰٓئِكَ أَتُوبُ عَلَيْهِمْ وَأَنَا التَّوَّابُ الرَّحِيمُ

“…Ancak tevbe edenler, (durumlarını) düzeltenler, (hakikati) açıklayanlar müstesnâ. Artık onların tevbelerini kabul ederim. Ben, tevbeleri çokça kabul edenim, çok merhametli olanım.” (Bakara: 160)

Tevbenin şartları; pişman olup Allah’a yönelip tevbe etmek, hâlini düzeltmek ve hakikati/gizlediğini/hakka döndüğünü veya şirkten tevbe edip ıslâh olduğunu açıklamaktır.

Bütün bunlara rağmen, elbette avâmın muayyen tekfîre hevesli olmaması gerekir. Çünkü muayyen tekfîr hem Şer’î hükümleri bilmeyi hem de vâkıadan haberdar olmayı gerektirir. Bu açıdan bakıldığında, ciddi ve köklü bir ilmi olmayan kimsenin bu sahaya girmesi doğru değildir. Müslüman, muayyen tekfîr yerine, muayyen teblîğe ağırlık vermelidir. Küfre mutlak olarak küfür demek, küfürden sakınmak, küfür sözü söyleyen veya küfür ameli işleyen bir kimsenin şahsını söz konusu etmeden, tekfîrin şartları ve mânileri gerçekleştikten sonra küfre gireceğine i’tikâd etmek yeterlidir. Fakat buna rağmen, bir kimsenin vâkıasını bilmemek küfür veya suç değildir. İnsanların özel hallerini ancak Allah bilir. Önemli olan, küfrü küfür bilmek, uzak durmak, küfür işleyeni sakındırmak, hakkı ikâme ve tebyîn etmek, bütün bunlara rağmen, Tevhîd’i tasdîk etmeyen kimseye bire bir şâhit olmuşsak, onun şirke girdiğine i’tikâd etmek gerekir.

Hulâsa; muhkem ve kat’î olarak celî/açık bir küfrü kavlen veya amelen irtikâb edenin -ikrâh dışında- kalbine/niyetine, “niyetim şöyle şöyle idi” gibi sözlerine itibar edilmez. Çünkü İslâm'da niyetlere, meşrû, ma'rûf ve mubâh işlerde itibar edilir; gayrimeşrû ve münker işlerde değil! Sâlih evlat niyetiyle zinâ etmek nasıl ki câiz ve meşrû olmazsa, hangi niyetle olursa olsun, büyük günahların en büyüğü olan ve sahibini dinden çıkaran şirk ve küfür işlemek de asla câiz ve meşrû olmaz! Diğer taraftan, normal şartlarda küfür sözünü söyleyen kimse muayyen olarak küfre girer. Küfrü açık kimseyi mü’min saymak da küfürdür!

Netice olarak, herkesin inancı da ameli de yaşantısının âkıbeti de kendine aittir… İnsan bu dünyaya bir kez gelir, imtihan edilir, ölür ve hesap vermek üzere Âlemlerin Rabbinin huzuruna gitmek için bu dünyadan ayrılıp, âhiret yolculuğuna başlar. Gün gelir; hesap görülür, cennetlikler cennete, cehennemlikler cehenneme gider. Pişmanlıklar, perişanlıklar, ahlar, vahlar, eyvahlar ve keşkelerin haddi hesabı olmaz. Fakat kesin olan bir hakikat vardır ki, güzel âkıbet hiç şüphesiz mü’minlerin ve müttakîlerin olacaktır. Allah'ın emrettiği ve râzı olduğu sahîh imandan başka hiçbir şey, o güzel âkıbeti kazandıramayacaktır. O halde, neden bu güzel son için çalışmayalım, yardımlaşmayalım ve dualaşmayalım ki? Yarın geç olmadan önce!...

54- EY MÜSLÜMAN! BUNLARI OKUMAZSAN BİR YANIN YARIM KALIR!

Yüce Rabbimize hamd-ü senâlar olsun…

Cennette derecesi âlî/yüksek olan bir mü’minin zürriyetinden olup da derecesi aşağıda olan kimseleri Yüce Rabbimiz cennette bir araya toplayacaktır. Yani Kerem ve lütfunun nihâyeti olmayan Yüce Allah, cennette aileleri bir araya getirecektir. Sonra gelen imanlı nesilleri öncekilere ilhâk edip, katacaktır. Ama bu bir araya toplama, derecesi yüksek olanları aşağıya indirme biçiminde değil, derecesi aşağıda olanları yukarıya çıkarma biçiminde olacaktır. Bu, Kerem sahibi Rabbimizin çok büyük bir müjdesidir!

Rabbimiz buyurdu:

وَالَّذِينَ اٰمَنُوا وَاتَّبَعَتْهُمْ ذُرِّيَّتُهُمْ بِإِيمَانٍ أَلْحَقْنَا بِهِمْ ذُرِّيَّتَهُمْ وَمَا أَلَتْنَاهُمْ مِنْ عَمَلِهِمْ مِنْ شَيْءٍ كُلُّ امْرِئٍ بِمَا كَسَبَ رَهِينٌ

“İman edenler ve zürriyetleri de iman ile kendilerine tâbi olanlar (var ya), biz onların evlatlarını da kendilerine katarız; amellerinden de bir şey eksiltmeyiz. Her kişi kazandıkları karşılığında bir rehîn(e)dir.” (Tûr: 21)

Mevdûdî rahımehullâh bu Âyeti şöyle açıklar:

“Bu konu bundan önce Ra’d Sûresi Âyet 23 ve Mü'min Sûresi Âyet 8'de geçmişti. Ama burada o iki yerden daha da fazla büyük bir müjde verilmiştir.

Ra’d Sûresi'ndeki Âyette sadece: Cennet ehlinin babaları, dedeleri, evlatları, hanımları ve hanımlarından sâlih amel işlemiş olan kişiler de topluca onlarla cennete gireceklerdir, buyurulmuştu. Mü'min Sûresi'nde de iman ehli hakkında melekler, Allah Teâlâ’dan "Onların çocukları, eşleri ve babalarından sâlih amel işlemiş olanları da cennette onlarla buluştur" diye dua ettikleri anlatılmıştır.

Burada o iki Âyetten daha fazla olarak şöyle buyurulmuştur. Eğer çocuklar, hangi iman derecesinde olursa olsun, babalarının izinden gidiyor, onu takip ediyorsa, babalarının daha da güzel iman ve amelinden dolayı lâyık oldukları dereceye lâyık olmasalar bile, babaları ile buluşturulacaklardır. Bu buluşma ara sıra birbirinin giderek başka biriyle buluşması gibi olmayacak. Onun için أَلْحَقْنَا بِهِمْ "Elhaknâ bihim" kelimesi kullanılmıştır. Mânâsı: Onlar cennete onlarla birlikte bırakılacaklardır, demektir. Buna ilâveten, evlatla buluşturmak için babaların derecesi düşürülerek onlar aşağıya indirilmeyecek, aksine babalarla bir arada olmak için çocukların derecesi yükseltilerek onlar daha yükseğe ulaştırılacaklardır, açıklaması ile gönüller teskîn edilmiştir. Burada şunu bilmek gerekir ki, bu İlâhî buyruk ergenlik çağına ulaşıp da irâde ve kendi isteği ile iman etmeye karar vermiş ve kendi arzusu ile imanlı ve sağlam büyüklerinin peşinden gidip, onlara uymuş olan bülûğ çağına ermiş çocuklar hakkındadır. Mü'min bir kimsenin ergenlik çağına ulaşmadan önce ölen çocuklarına gelince, bunlar hakkında iman küfür, günah ve sevap gibi bir problem yoktur. O halde bunlar doğrudan doğruya cennete gidecekler ve babalarının gönülleri rahat etsin diye onlarla birlikte konulacaklardır.

…Evlat herhangi bir derecede olsa iman ve sâlih kimselere uyması sebebi ile kendini kurtarırsa elbette cennete onu aşağı mertebelerden yükseltmek, yüksek derecelerde baba ve dedeyi buluşturmak artık Allah'ın fazlı keremidir. Baba ve dedenin iyiliklerinin çocuklara yararı dokunabilir. Ama kendi kazançlarından dolayı, kendilerini cehenneme lâyık kılmışlarsa, baba ve dede hatırına, onların cennete konulması hiçbir sûrette mümkün değildir.

Bununla birlikte bu Âyetten şu da anlaşılır: Aşağı derecede iyi çocukların yukarı derecedeki iyi babalarla buluşturulması, aslında o çocukların kazancının sonucu değil, babalarının kazancının sonucudur. Kendi amelleri ile bu nimete lâyık olanların gönlünü hoş etmek için çocukları onlarla buluşturulacaklardır.

Bu bakımdan Allah derecelerini düşürerek onları çocuklarının yanına göndermeyecek, aksine çocuklarından uzak kalış onların üzülmesine sebep olup onların üzerine Allah'ın nimetinin tamamlanmasında bir eksiklik kalmasın diye çocuklarının derecesi yükseltilerek onların yanına gönderilecektir.” (Tefhîmu’l Kur’ân, 5/535, 536)

Allah Sübhânehu ve Teâlâ’nın fazl-ı kereminin delillerinden olan iki Âyet şöyledir:

جَنَّاتُ عَدْنٍ يَدْخُلُونَهَا وَمَنْ صَلَحَ مِنْ اٰبَائِهِمْ وَأَزْوَاجِهِمْ وَذُرِّيَّاتِهِمْ وَالْمَلٰئِكَةُ يَدْخُلُونَ عَلَيْهِمْ مِنْ كُلِّ بَابٍ

سَلَامٌ عَلَيْكُمْ بِمَا صَبَرْتُمْ فَنِعْمَ عُقْبَى الدَّارِ

“(O hayırlı âkıbet) Adn cennetleridir. Onlar oraya ana ve babalarından, eşlerinden, zürriyetlerinden sâlih olanlarla birlikte gireceklerdir. Melekler de her kapıdan onların yanına girip: ‘Sabrettiğiniz şeylere karşılık selâm sizlere! (Dünya) yurdun(un) ne güzel sonucudur bu!’ (derler).” (Ra’d: 21, 22)

Yüce Rabbimiz bu konuda diğer Âyette ise şöyle buyurdu:

رَبَّنَا وَأَدْخِلْهُمْ جَنَّاتِ عَدْنٍ الَّتِى وَعَدْتَهُمْ وَمَنْ صَلَحَ مِنْ اٰبَائِهِمْ وَأَزْوَاجِهِمْ وَذُرِّيَّاتِهِمْ إِنَّكَ أَنْتَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ

“Ey Rabbimiz, onları da babalarından, eşlerinden ve zürriyetlerinden sâlih olanları da kendilerine va’d ettiğin Adn cennetlerine girdir. Çünkü Sen yegâne gâlipsin, hüküm ve hikmet sahibisin.” (Mü’min: 8)

Yâ Rabbi! Bizlere sahîh ve kavî iman, sâlih amel, iman ve İslâm üzere sebât, hüsn-ü hâtime ve kabirde tesbît nasip eyle. Zürriyetimizden de sâlih evlatlar vâr edip, bizleri sâlihlerin arasına kat ve cennette derecelerimizi âlî eyle. Âmîn.

55- ZİYÂFET-İ RAMAZAN!

Hasbî dost ziyâretleri ve yemek davetleri pek kalmadı da, olan az istisnâların iyileşmesi adına söylemek gerekirse, tevâzu ve takvâ ile yoğrulmuş sofralardaki tat ve lezzeti, hepsinden önemlisi de mânevî huzuru, şahsen ben, içerisinde 10-20 çeşit yemek sergilenen sofralarda bulamıyorum. Bu tür davetlere tevâfuk edersem de, eve aç halde dönüyorum.

Biz, bir zamanlar sevgi, kardeşlik ve kanaatkârlığımızı, "Gönül ne kahve ister ne kahvehâne, gönül muhabbet (sevgi, dostluk) ister, kahve bahâne” diye özetlerdik. Garip ve onurlu fakirlere, zengin beyzâdelerin köşkleri de yemekleri de lazım değil; sevgi, dostluk ve vefâ olmadıktan sonra!

Ayrıca bu açgözlülük ve hırs niyedir? İnsan ya bir çeşitle ya iki çeşitle ya da üç çeşitle doymaz mı? Dahası nedir yani?! Aç iken en tahammülsüz, en asabî ve en tamahkâr kimseyi, -yemeğe başlamasından 10-20 dakika sonra- en sevdiği başka yemekleri yemesi için zorlayın bakalım, yiyebilecek mi?

Midelerin dili olsa da, konuşsa değil mi?! Kendine zulmedenlerden nasıl da şikâyetçi olurdu o zaman! Bari, hiç değilse, şu mübârek Ramazan ayında tefekkür edip şuurlanmaya çalışalım… Yani hayırlar için kendimizi zorlayalım... İslâm terbiyesini, zühd ve âdâbını kuşanmak adına zordan kaçmayalım! Bilelim ki, büyük başarılar zorlanmadan ve yorulmadan elde edilmez... Her şeyden önce Allah'ın rızâsına ve takvâya (Allah için sakınmaya) tâlip olalım ve düşünelim… Kıtlıktan çıkmışçasına envai çeşit yemeklere ve gıda ürünlerine hücum ederek mi ibâdet ediyoruz? Bu hususta yapabileceğimizin hepsi, elimizden gelmiş ve gelecek şeylerin tamamı bu mudur yani?! Nerede kaldı nefis terbiyesi?! Tok zamanlarda başkalarının nefislerini terbiye etmek için ahkâm kesen insanlar, açken, kendi nefislerine mi mahkûm olmaktadırlar?

Görünen o ki, toplum olarak şükretmeyi ve kanaati unuttuk! Bu şükürsüzlük hâli, yemek yeme alışkanlıklarını takvâdan uzaklaştırıp, gönlü dünyaya ve dünyalıklara bağlamakta ve âhireti, dostluğu, vefâkârlığı ve duyarlılığı unutturmaktadır! Nefis terbiyesi ve takvâ adına söylenen bu sözler de, nefsini dizginlemeye azmetmeyen kimselerde hiçbir olumlu karşılık bulamamaktadır. İhlâsa erdirilmiş kullar ve sakınmak isteyenler müstesnâ! 

56- ABDESTİ OLMAYAN VAR MI?

Müslüman her an abdestli olur, olmaya çalışır. Bu çok olağan bir durumdur. Çünkü günde beş vakit namaz kılan, her dâim abdestli olmak için çaba gösteren bir kimse; evdeyken namazdan önce abdest alır, namazdan sonra diğer namaz için abdest alır, evden çıkarken abdest alır, misafirliğe giderken abdest alır, işine gücüne başlarken abdestli olur, işyerini açarken abdestli olur, hayır yolunda olmak veya hayra abdestli adım atmak ve bereket için abdest alır hatta nûr üzerine nûr olsun diye abdestliyken bile abdest tazeler. Bu sebeple ziyaretlerde ve arkadaş ortamlarında namaz kılınacağında “abdesti olan var mı?” veya “abdest alacaklar sıraya girsin” denmez; bilakis “abdesti olmayan var mı?” ve “abdest tazelemek isteyen var mı?” diye sorulur. Şahsen ben, çocukluğumdan bilirim. Büyükler tuvalete “abdesthâne” derler ve def-i hâcette bulunmak istediklerinde de “ben bir abdeste çıkayım, abdest tazeleyeyim” diyerek izin isterlerdi. Tuvalet ihtiyaçlarını giderince de abdest alıp gelirlerdi.

Gün içinde birkaç kez tuvalete giden bir kimsenin o gidişlerinin birinde veya ikisinde abdest alabileceğini de düşünürsek, gün içinde abdestli olması için gerekli olan beş vakit namaz hâricinde abdestli olmak ve abdestli gezmek için birçok sebep olduğunu görürüz. Birbirimizi hayra teşvik için “abdesti olmayan var mı?” diyelim. Diyelim ki, efdal olanın, abdestli olmak olduğu mesajını vermiş olalım. Nitekim ben, bu ifadeyi kullanırım. Zaman geniş ise ve muhabbet de koyu ise, o durumda da “abdest tazelemek isteyen var mı?” derim. Bu ikinci soru şeklinde de sohbetten daralan ortaya çıkar ve gür sesle “abdestliyiz” veya “herkes abdestli” der. : ) Her cümleden insan bir mesaj veya duygu alır! Diğer taraftan, tabii ki, özürlü, hasta, yaşlı, çocuk ve hâcet sahibi gibi kimselerin bu zikrettiğimiz ideale uygun hareket etmesi bazen zor olduğu için, onların haklı gerekçeleri açısından sözümüz meclisten dışarıdır.

Ayrıca abdest almak o kadar güzel ve kolaydır ki, tuvalet sonrası veya serinlemek için insanlar zaten ellerini ve yüzlerini yıkarlar. Normalde, bu ikisi abdestin iki farzıdır. Tuvaletten çıkınca ayakları da yıkadıklarını düşünürsek, geriye abdestin farzı olarak bir tek başı meshetmek kalıyor. Bunlar abdest niyetiyle yapıldığında mü’min kimse abdest almış olmaktadır. Abdestin sünnetlerini de yerine getiren, ayrıca sünnet sevabı almaktadır. Dolayısıyla abdest almak o kadar kolaydır ki! Onun kolay olmasından ziyâde, mânevî güzelliğini ve faydalarını konuşmak, abdestin faziletini gündem etmek ve her an abdestli olmak için hassâs olmak en doğrusudur. Abdestli olup da namaz kılmamak veya diğer ibâdetleri yapmamak yahut da günah işlemek hiç olur mu? Bakın, abdest ilk andan itibaren hayırlarla geldi, hayırlara sebep oldu ve kötülüklere karşı da âdeta mânevî bir kalkan oldu.

Bilenlerin ma’lûmu olduğu üzere, abdest deyince ilk akla gelenlerden biri, Bilâl-i Habeşî radıyallâhu anh’tır. Mi’râc sonrası, Rasûl-ü Ekrem ile Bilâl arasındaki diyalogu okuyup öğrenmeyi herkese tavsiye ederim. Bilmeyenler bilenlere sorsun diyesim geldi ama bu yazıyı paylaşınca bana sorulacağını tahmin ederek o hâdiseyi -daha önce yazmış olmama rağmen- tekrar yazayım inşâAllah…

O hâdise şöyledir…

Ebû Hureyre radıyallâhu anh’tan nakledilmiştir. Nebî aleyhisselâm sabah namazında Bilâl’e şöyle dedi:

يَا بِلاَلُ حَدِّثْنِى بِأَرْجَى عَمَلٍ عَمِلْتَهُ فِى الإِسْلاَمِ، فَإِنِّى سَمِعْتُ دَفَّ نَعْلَيْكَ بَيْنَ يَدَىَّ فِى الْجَنَّةِ

“Ey Bilâl! Müslüman olduktan sonra yaptığın ve en çok (menfaatini) ümit ettiğin amelini bana söyle. Zira ben (mi’râc gecesi) cennette senin ayakkabılarının sesini benim önümde duydum.”

Bilâl: “Benim en çok umut bağladığım amelim şudur: Ben gece veya gündüzün hangi vaktinde abdest alsam mutlaka bu abdest ile benim için takdir edildiği kadar (nâfile) namaz kılarım” dedi. (Buhârî, Teheccüd, 17, [1149]; Müslim, Fedâilu’s Sahâbe, 108, [2458])

Bilâl radıyallâhu anh, gece gündüz abdest alıp, o abdestle gece gündüz kılabildiği kadar namaz kılmıştır. Âdeta gece gündüz mümkün olduğu kadarıyla abdestli olmuş, sadece abdestli olmakla da kalmamış o abdest ile kılabildiği kadar nâfile namaz kılmış, abdestli olarak nice ma’rûf işler yapmıştır. Abdesti bozulduğunda tekrar abdest alıp yine o hayırlı hâle devam etmiştir. İşte o, bu ameli sebebiyle de Allah’ın afv-ü mağfiretini ve cennete “Bâbu’s Salât” yani “Salât” kapısından girmeyi ümit edebiliyor… Yahut da Rasûlullah’ın şu Hadîs’teki müjdesine göre, bütün kapılarından davet edilmeyi ve herhangi birinden girmeyi ümit edebiliyor:

"Sizden biriniz abdest alıp da abdestini eksiksiz alır -yahut abdest organlarını tamamen yıkar- sonra da: أَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلٰهَ إِلاَّ اللّٰهُ وَأَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُ اللّٰهِ وَرَسُولُهُ 'Şehâdet ederim ki Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur ve Muhammed O'nun kulu ve Rasûlüdür' diyecek olursa; mutlaka ona cennetin sekiz kapısı açılır ve hangisinden dilerse ondan girer." (Müslim, Tahâret, 17, [234]; Ayrıca Bkz:  Ebû Dâvûd, Tahâret, 65, [169]; Tirmizî, Tahâret, 41, [55]; İbn-i Mâce, Tahâret, 60, [469, 470])

Peki, sizin/bizim Allah için işlediğimiz ve Allah’ın da o amelimiz sebebiyle bizi bağışlamasını umduğumuz hangi amelimiz vardır?

Cennetin kapıları hakkında bir Hadîs-i Şerîf:

Ebû Hureyre’den rivâyete göre, Rasûlullah aleyhisselâm şöyle buyurmuştur: “Kim Allah yolunda bir çift mal (herhangi bir mal) infâk ederse, cennet kapılarından (cennet bekçileri tarafından) şöyle seslenilir: Ey Allah’ın kulu, senin bu yaptığın gerçekten bir hayırdır. Namaz ehlinden olanlar, namaz kapısından çağırılırlar. Cihâd ehlinden olanlar, cihâd kapısından çağırılırlar. Oruç ehlinden olanlar, Reyyân kapısından davet edilirler. Sadaka ehlinden olanlar, sadaka kapısından davet edilirler.”

Rasûlullah böyle buyurunca, Hz. Ebû Bekr: “Anam babam sana fedâ olsun ey Allah’ın Rasûlü! Bu kapılardan çağırılan kimselere hiçbir sıkıntı olmayacağı belli. Peki, bahsettiğiniz kapıların hepsinden (aynı anda) çağırılan biri olacak mı?” diye sordu.

Bunun üzerine Rasûlullah aleyhisselâm şöyle buyurdu:

“Evet, umarım sen onlardan biri olursun!” (Buhârî, Savm, 4, [1897]; Bkz: Bed’u’l Halk, 6, [3216]; Fedâilu Ashâbi’n Nebî, 5, 3666; Müslim, Zekât, 85, 86, [1027a. 1027b]; Tirmizî, Menâkıb, 16, [3674]; Nesâî, Sıyâm, 43, [2238]; Cihâd, 45, [3184])

57- KAT’İYYET BAKIMINDAN FARZ İKİYE AYRILIR:

1- FARZ-I KAT’Î: Kur’ân ve Sünnetten kesin olarak Şer’î bir delile dayanan emirler. Namaz kılmak, Ramazan’da oruç tutmak, zekât vermek, abdest alırken mutlak anlamda başı meshetmek gibi.

2- FARZ-I ZANNÎ: Müctehidlerce kesin sayılan delile yakın bir derecede kuvvetli kabul edilen ve zannî bir delil ile sâbit olan sorumluluklardır. Buna FARZ-I AMELÎ (amel bakımından farz) da denir. Böyle bir farza delilinin zannî olması sebebiyle “VÂCİP” de denir. Abdest alırken başın dörtte biri kadarını meshetmek gibi. Buna göre, abdest alırken başı bir şekilde meshetmek Farz-ı Kat’î’dir, başın dörtte biri kadarını meshetmek ise Farz-ı Zannî’dir.

TA’YÎN BAKIMINDAN DA FARZ İKİ KISIMDIR:

1- FARZ-I AYN: Mükellef olan herkesin yapmak zorunda olduğu farzlardır. Günde beş vakit namaz kılmak gibi.

2- FARZ-I KİFÂYE: Mükelleflerden bir kısmının yapmasıyla diğerlerinden sorumluluğu düşen ibâdetlerdir. Cenâze namazı kılmak gibi. Farz-ı kifâye olan bir görev herkes tarafından terk edilecek olursa, o beldedeki herkes bir farzı terk etmeleri sebebiyle günahkâr olurlar.

58- SAĞ ELİNLE VERDİĞİNİ SOLUNDAN BİLE GİZLE!

Müttefekun aleyh bir Hadîs'te Rasûlullah aleyhisselâm, Allah Teâlâ'nın yedi kişiyi kendi gölgesinden başka bir gölgenin bulunmadığı bir günde gölgelendireceğini haber vermektedir. O kimselerden biri de, sağ elinin infâk ettiğini, sol eli bilmeyecek kadar gizli sadaka veren (hayır ve hasenâtta bulunan) kimsedir. (Bkz: Buhârî, 660, 1423, 6479, 6806; Müslim, 1031)

Bir mü'min, infâkını önce kendinden, sonra sol elinden, sonra solundaki ve sağındakilerden, en sonunda da başkalarından ve başkalarının solundakilerden ve sağındakilerden gizlerse, Allah o kulunun bu amelinden râzı olur ve inşâAllah Hadîs'te bildirilen müjdeyi ona ihsân eder. Ama insanlara gösteriş yapmak için ve insanlar duysun diye gereksiz adımlar ve tavırlar içine girerse ve yaptığı infâkın duyulmasını, görülmesini, konuşulmasını ister ve böylece kardeşine eziyet ederse, bu hem riyâ ve süm'adır hem de mü'mine ezâdır ve günahtır.

Allah Rasûlünün bu Hadîsi üzerinde tefekkür eden kimse şunu anlayacaktır. Bırakın, kendisine infâk edilen iffet, onur ve mürüvvet sahibi akl-ı selîm bir mü'min kendisine verilen sadakadan [diğer bir ifadeyle, icâbet ettiği veya etmek zorunda kaldığı sadakadan] insanlardan birinin haberdar olmasını istesin, o kimse sağ eliyle icâbet ettiği (kabul edip aldığı) o sadakadan kendi sol elinin dahi haberdar olmasını istemez!

Nefis terbiyesi, edeb, güzel ahlâk, takvâ ve ihlâs olmadan iman -sahîh dahi olsa- kemâle ermez! Tevhîd ve güzel ahlâk bir bütündür. Rasûlullah aleyhisselâm da: "Ben ancak güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim" (Muvatta', Husnü'l Huluk, 8) buyurmuştur. Yani aslında Tevhîd mübelliği/muallimi olan bütün Peygamberler de insanları imana ve güzel ahlâka davet etmişlerdir. Peygamberimiz ise, yeni bir ahlâk getirmemiş, sadece bu ahlâkı ikmâl etmiştir. Yüce Rabbimiz de bütün çağlara nesillere hitap edecek şekilde kıyâmete kadar son Şerîat'ı ve Nebî'nin ta'lîm ve terbiye ettiği Nebevî ahlâkı cârî kılmıştır. Bir insan, bu ahlâktan ne kadar uzak olursa o nispette cehâlette, dalâlette, gaflette ve mahrûmiyette olur!

59- KADER İNKÂRCILIĞI VE TEKFÎRCİLİK!

İslâm tarihinde ortaya çıkan ilk bireysel fitne kader inkârcılığı, ilk toplumsal fitne de Müslümanları tekfîr etmek yani tekfîrciliktir. Âhir zamanda da bu fitnelerin tekrar hortlayacağını unutmayalım! Aman dikkat! İslâm'da Nasslarda yer aldığı ve müctehidlerin eserlerinde güneşten daha parlak şekilde beyan edildiği gibi, "kadere iman" ilkesi âmentü'dendir. Bu konuda geçmiş bid’at fırkaları gibi akıl yürütüp felsefe yapmanın bir anlamı yoktur! Diğer bir mesele olarak da, iman ehli kimselerin tekfîr edilmesi asla câiz değildir; günahı, vebâli çok büyüktür. Bu amel, ulemânın çoğuna göre "küçük küfür", bazılarına göre ise "büyük küfür"dür. Bilelim ki, muteber olmayan te'vîllerle/yorumlarla veya nefse uyarak Müslümanları tekfîr etmek tekfîrciliktir! İslâm'da tanımı, kısımları, şartları, mânileri ile “meşrû tekfîr” vardır ve bu kısım zarûrîdir ama ilimsiz, usûlsüz, fıkıhsız, gelişigüzel ona buna kâfir deme biçiminde “tekfîrcilik” yoktur! Tekfîrin de "genel" ve "özel" şeklinde iki kısma ayrıldığını unutmayalım. İlmi olmayan, yani İslâmî hükümleri bilmeyen bir avâm ve insanların vâkıa ve hallerinden habersiz olan bir kimse nasıl muayyen tekfîre hevesli olabilir? Böyle bir kimse tekfîr ederken, bazen isâbet etse bile -ki bu birkaç isâbet câhillere cesâret verir- çoğu zaman hata etmez mi? İşte Müslümanların birbirlerini tekfîr etmemeleri için, dinin asılları olan apaçık meseleler dışında muayyen tekfîrden sakınmak gerekir. Çünkü herkes asıllar üzerine binâ edilen hükümleri mufassal (ayrıntılı) bilmeyebilir. Yani herkesin imanı tafsîlî değildir. İslâm'da icmâlen iman etmek sahîh olduğu gibi, -ilim, teferruat ve taksîmât gerektiren meselelerde- umûmî tekfîr yeterlidir. Küfre küfür demek, yani umûmî tekfîr dinin aslından bir sorumluluk olduğu için, “şunlar küfürdür, şunu yapan, söyleyen veya şuna i’tikâd eden küfre girer, kâfir olur” demek gerekir ve bu yeterlidir. Kul, çalışma ve sa'yini imanını tahkîk etmeye, dinini delilleriyle öğrenmeye, hakkı yaşamaya, söylemeye ve ihkâk etmeye ve bi'l-netîce iman, takvâ ve edep sahibi olmaya hasretmelidir. O zaman bu tür problemler ve başka problemler kendiliğinden çözülecektir. Vesselâm.

60- TARTIŞMA, MÜNÂZARA VE MÜZÂKARE ÂDÂP ÇERÇEVESİNDE OLMALIDIR!

Sosyal medyada izlediğimiz veya sosyal hayatta bazen yaşanan münâzara veya müzâkere adı verilen tartışmalarda genelde hak ortaya çıksın diye değil de, insanların câhillikleri ortaya çıkmasın, nefisleri hırpalanmasın ve ilimleri yetersiz olan ya da hakkı savunmayan kimseler ma'lup olmasınlar diye saygı ve hikmet kılıfı altında karşılıklı bir idarecilik veya soğuk takvâ ve adâlet söylemleriyle nefsî, usûlsüz, kalitesiz ve verimsiz, monologvârî diyaloglar olmaktadır. Aslanı kediye boğdurmak istercesine!.. Hakkı bilen ve savunan kimsenin sözü alınca, vakitleri isrâf ederek verimsiz şekilde saatlerce süren münâkaşaların aksine, meseleleri -tabir yerindeyse, sular seller gibi- yarım saatte bitirmesine müsâade edilmemektedir. Dolayısıyla da, bâtıl ve bid'at sözler, yanlış i'tikâdlar havalarda uçuşmaktadır. Daha sonra da o bâtıl sözler insanların zihinlerinden temizlenememekte, kötülüklere sebep olunmaktadır. Kimse de o tür kötülükler konusunda kendisinin sorumlu olabileceğini düşünmemektedir. Hak arayışında olmayan kimselerin davranışları, "sözümü kesme, ben seni dinledim, konuşma süreniz doldu, fazla konuşarak hakkıma girdin vs..." gibi laflardır. Yahu sen konuşurken, adam bir cümle söylese veya bir soru sorsa, niye rahatsız oluyorsun? Karşılıklı konuşma ve dinlemeye muhâvere denir. Muhâverede de alınganlık olmaz; hak aranır ve ortaya çıktığı anda alınır. Gerçekten hakikati arayan kimse, mızıkçılık etmez. Bu girişimler, sahibinin olgunluğunu, ağırlığını, tahammül ve hoşgörüsünü, hatta güvenilirliğini bile zedeler! Kaldı ki insan, kendisini bir konuda samimi şekilde aydınlatan kimseye, samimiyetle karşılık verir ve ona ancak teşekkür eder; eleştirip suçlamaz. Onu suçlu, kendini ise haklı göstermek için lâm’dan cîm çıkarmaya çalışmaz! Yanlış konuşana da en fazla "yanlış konuşuyorsun" der. Yanlış olup olmadığını da kendisine söz geldiğinde, rahat rahat, “dakikanız doldu, az kaldı, tamam, yeter” baskısı ve stresi yaşamadan anlatır, savunur ve gerekli durumlarda notlarına uygun şekilde cevaplar verir. Bir tartışmada, karşısındakini baskı altına alan veya konuşurken sözünün arasında birkaç cümle söylenmesinden rahatsız olan kimse, o tartışmada samimi olup olmadığını gözden geçirmelidir. Çünkü bu tür tavırlar genelde insanlardan bir şeyler almak yerine, sadece bir şeyler vermeye şartlanan kimselerin davranış biçimidir. Bu, “ben konuşayım, siz sadece dinleyin” demektir. Millet sana müdâhale edemeyecekse, evinde ses kaydı yap, paylaş veya tartışmaya gönder, senin gelmene ne hâcet! Oysa herkes bilir ki, karşılıklı konuşmalarda veya tartışmalarda birinin sözü bittiğinde, bir başkası konuşur ya da o konuşurken, bir başkası -tamamlama, destek, itiraz, düzeltme, açılım, soru vs. niteliklerde- konuşana hıtâben bir şeyler diyebilir. Çünkü amaç, yardımlaşarak doğruyu, hatta en ideali aramaktır. Bu tür diyaloglarda, öfkelenip, gerginlik oluşturmak bir yana, bize güzelce, yani saygı ve edep çerçevesinde söz söyleyen kimse, bize yol gösteren kimse mesâbesinde telakkî edilerek, ona minnettârlık duygularıyla karşılık verilmelidir. Belden aşağı vurmak istercesine, herhangi bir konuşmacının bilgi ve birikim eksikliklerine yoğunlaşılarak, onun rencide edilmesine odaklanmamalıdır. Bu, hedeften sapmak, konuyu başka bir mecraya taşımak, sonuçta da samimi olmamak demektir. Asıl mevzu olmayan bu tür kişisel eksiklikler elbette nûr üzerine nûr kâbilinden düzeltilebilir de. Ama bu, insanların nefisleri hedef alınarak, yıkıcılık ve adam mat etme hissiyatı ile değil de, mülâyemetle ve güzel bir üslupla yapıcılık duyarlılığı taşıyarak ve bu iyi niyeti karşımızdaki kimseye hissettirilerek olmalıdır. Unutmayalım, insanın karakteri ihtilâf, tartışma ve öfke ânında ortaya çıkar. Ayrıca, özellikle ilmî veya bilimsel konularda sorular, sorunlar veya meselelerin çözümü, önceden dakika hesabıyla öngörülemez. Bu noktada toleranslı ve esnek olmak, hikmet, sağduyu ve olgunluğun da bir gereğidir. Bu hikmetler gözetilmezse, ne kadar câhille tartışırsan, yenilirsin!! İslâm’da asıl olan, tartışmadan kaçınmaktır. Hakkı ulaştırıp, ihkâk ve tebyînden sonra mü’minin görevi bitmiş olur. Nefislerin devreye girdiği bir diyalog içinde bulunmak hem câiz değildir hem de faydadan çok zarar/fitne getirir. İslâm’da da mazarrâtı def, menfaati celbden evlâdır. Mazarrâta sebep olmak ise vebâldir ve günahtır.

61- DOMUZ KASABI!

Asırlardır kullandığımız ecdâddan yadigâr olan, çağlar görmüş, tarihe şâhitlik etmiş, köklü, engin ve zengin kelimelerimizi kullanmaktan dolayı onur ve mutluluk duymamız gerekirken, o kelimeler yerine Fransız, İngiliz, Alman veya Amerikan başka kelimeleri kullanıyor diye, ekonomik yönden gelişmiş ülkelerin kültürlerine özenti psikolojisiyle kendi kelimelerimizden utandık, vazgeçtik ve yabancıların kelimelerini benimsemekle çağdaş, kültürlü ve ilerici olacağımızı sandık! Sonuçta da hemen her şeye Batılıların kullandığı ve onların inanç ve kültür değerleriyle yoğrulmuş ve şekillenmiş isimleri vererek kendimize yabancılaştık. Örneğin; berber kelimesi yerine Fransızca “kuaför” (coiffeur) kelimesinin kullanılmasını bir yere kadar anlamak mümkün olsa da, kasap kelimesi yerine “Fransızca’da “domuz kasabı” anlamına gelen “şarküteri” (charcutier) kelimesinin benimsenip kullanılmasını anlamak mümkün değildir. Bir Fransız veya bir İngiliz, "gerçek et domuz etidir" anlamında "et" denilince domuz etini kastedebilir, "kasap" denilince de, domuz eti satmayı veya almayı anlayabilir yahut da domuz etsiz bir kasap düşünmeyebilir, ama bir Müslüman için domuz eti haram olduğu için bu kelimeyi işyerinde ve sosyal hayatta nasıl kullanabilir? Bir kimsenin inancı "İslâm" olmasa dahi, İslâmî bir çevrede böyle bir isimlendirme doğru kabul edilebilir mi? Ama ibret almak adına, gezin dolaşın; maalesef ki, kasapların çoğunun tabelasında “şarküteri” yazdığını göreceksiniz. Bu tefekkürün çerçevesini genişleterek örnekleri çoğaltacak olursak, bu durumun pek çok şey için geçerli olduğunu anlayacağız. Meslek ve işyeri isimlerinden, insan isimlerine, yer/mekân isimlerine, yemek isimlerine, eşya isimlerine, marka isimlerine yahut da herhangi bir şeyin tanım ve ifadesine kadar pek çok şeyde bu karışıklığı görmek mümkündür. Halkın çoğu bu tür kelimeleri genelde bilmeden kullanmakta ve bunların çok absürt anlamlar içerdiğini düşünememektedir.

62- YÂ RABBİ, İÇİMİZDEKİ BAZI AKILSIZLAR YÜZÜNDEN BİZİ HELÂK ETME!

Bugün akşamdan önce bir kardeşimizi işyerinde ziyâret ettim. Kardeşimiz, ticârî sıkıntılarından, borçlarından bahsetti, daraldığını söyledi. Ekonomik sıkıntıları bir yana, mânen kendini çok kötü hissettiğini söyledi. Kimsenin arayıp sormadığını, en yakından en uzağa kadar kimsenin hâlini merak etmediğini, “ne durumdasın?” demediğini söyledi ve: “Nerede kardeşlik? Nerede samimiyet? Nerede fedâkârlık?” diye sitem ve şikâyetlerine devam etti. Maddî sıkıntı ve rûhî üzüntüsünün de tesiriyle, koskoca Konya’da bana göre 2-3 tane gerçek anlamda samimi insan anca vardır; hemen herkes iyi gün dostu, dedi. Durumu iyi iken, etrafının adamlarla dolu olduğunu, ama sıkıntıya girdiğinde hepsinin kaybolduğunu, din kardeşliğini unuttuklarını, arayıp sormadıklarını söyledi. Dert söyletir, derler. Dertli insan, derdini dinleyecek, kendisini anlayacak ve moral verecek insana bile muhtaçtır. Fakat birkaç kişi dışında, böyle kimselerin bile olmadığını söyledi. Arkadaşımızın haklı eleştirilerinden, piyasada hoca olarak meşhûr kimseler de nasibini aldı. Hoca geçinenlerin, kardeşlik, dostluk infâk ve fedâkârlık konularında çok güzel konuştuklarını ama çoğunun hayatında o hakikatlerin olmadığını söyledi. Kardeşliği anlatacaksın, ama kardeşlik notun “zayıf” olacak. İnfâk ve fedâkârlıktan bahsedeceksin, ama infâk ve fedâkârlık notun “başarısız” olacak. Sıla-i rahimden, eş dost ziyâretinden bahsedeceksin, ama sen ziyâret etmeyeceksin. Ziyâretleşmenin karşılıklı sorumluluk olduğunu unuturcasına, sadece “ziyâret et” diyeceksin. Tıpkı, “infâk et” deyip de, bu sözün ilk başta kendilerinin bir sorumluluğu olduğunu anlayamayanların yaptığı gibi. Acaba hocalar, “infâk edin” derlerken, sadece kendilerine veya kendi cemaat veya cemiyetlerine mal mülk, para pul verilmesini mi kastediyorlar? Geçim zorluğu çekmeyen kimseler, İslâmî söylemler üzerinden mi yollarını buluyorlar, geçiniyorlar? Müslüman olduğunu söyleyenler de, bu kötü misâlleri örnek ediniyor ya da onlara tepki göstererek hayırlardan geri duruyor. Çoğumuz, kardeşlik, samimiyet, fedâkârlık, ihlâs ve takvâ hususundaki Nassları sadece okuyup, ameli başkalarından mı bekliyoruz?! Birçok kimse, Nasslar karşısında imânî tavrı ortaya koyamıyor mu? Tekfîrcilikle vakit katleden kimseler, muayyen tekfîrlerden önce muayyen (bire bir) teblîğlerle meşgul olmaları gerektiğini ne zaman anlayacaklar? Ne zaman, insanlara insânî fıtrattan, insânî yoldan yaklaşmayı öğreneceğiz? Ne zaman sevmesini öğreneceğiz? Ne zaman gitmesini bileceğiz? Ne zaman fedâkârlıkla huzur bulacağız? Ne zaman -ihtiyacımız olsa dahi- sevgi ve kardeşliğin tadına vararak, nefsimizin isteğinden vazgeçip, kardeşimizi düşüneceğiz? Çocukluğumdan beri söylerim, imandan sonra, hatta imanla birlikte kardeşlik üzerinde yoğunlaşmak gerekir. Bu yoğunlaşma insana takvâ ve ihlâs kazandırır. Kardeşliğin, samimiyetin, fedâkârlığın, ferâgat ve îsârın olmadığı yerde, iyi gün dostları, fırsatçılar, çıkarcılar ve egoistler -yerden ot biter gibi- biter. Her zaman söylerim; “nasılsınız?” sorusu, robotik şekilde rûhsuzca söylenecek rutin bir söz veya sohbet açmak için kullanılan ama alınacak cevap karşısında hiçbir refleks gösterilmeyecek boş bir söz ya da salt iftitâh kelâmı değildir! Bizim “nasılsın”larımız, keyfiyetli şekilde “nasılsın?” gibi olmadıkça kardeşlik adına hallerimizin nasıl olacağı bellidir! Vâkıadan farklı olmayacaktır! Yıllardır, Tevhîd’den hemen sonra, “kardeşlik” derim. “Nasılsınız” diyemeyenlere, yani bu soru nasıl olması gerekiyorsa, o şekilde soramayanlara, “nasılsınız?” demenin ne anlama geldiğini söylerim ama insanlar ene/ego eksenli düşündükleri sürece ne kardeşliğin değerini idrâk edebilecekler ne de insanların nasıl olduklarını merak edecekler. Kardeşin derdini dinleyince soğukkanlı davrandım ama eve gelince beni ağlatan bu hâdiseyi yazmasam olmazdı! Üzücü sözleri fazla çoğaltmamak gerekir. Son söz olarak, dostluğun anlamını/değerini bilmeyen vefâsız arkadaşlara “hayırlı işler” diyorum!

63- FARZ NAMAZLARI CEMÂATLE KILMANIN VUCÛBUNUN DELİLLERİ:

Farz namazları cemâatle kılmanın hükmü hususunda ulemâ arasında özetle üç farklı görüş vardır. Bazılarına göre aynî farz (Ahmed, Dâvûd), bazılarına göre kifâî farz (Şâfiî, Tahâvî, Kerhî), bazılarına göre ise sünnet-i müekkededir (Ebû Hanîfe, Mâlik). Ekser ulemâ, farz namazları cemâatle kılmanın, imkânı olanlar için farz olduğunu ifade etmişlerdir. Bu ihtilâf beş vakit namaz hakkındadır. Çünkü cuma namazının cemâatle kılınmasının farz-ı ayn olduğu hususunda icmâ bulunmaktadır.

Beş vakit namazı cemâatle kılmanın farziyetinin delillerinden bazıları şunlardır:

1- Allah Teâlâ şöyle buyurur:

وَإِذَا كُنْتَ فِيهِمْ فَأَقَمْتَ لَهُمُ الصَّلٰوةَ فَلْتَقُمْ طَٓائِفَةٌ مِنْهُمْ مَعَكَ وَلْيَأْخُذُٓوا أَسْلِحَتَهُمْ فَإِذَا سَجَدُوا فَلْيَكُونُوا مِنْ وَرَائِكُمْ وَلْتَأْتِ طَائِفَةٌ أُخْرٰى لَمْ يُصَلُّوا فَلْيُصَلُّوا مَعَكَ وَلْيَأْخُذُوا حِذْرَهُمْ وَأَسْلِحَتَهُمْ

“(Rasûlüm!) Sen de (savaş meydanında) aralarında bulunup onlara namaz kıldırdığında, bir kısmı seninle birlikte namaza dursun ve silahlarını da (yanlarına) alsınlar. Namazda olanlar) secdeye vardıklarında (diğerleri düşmana yüzünü dönmüş halde sizi korumak için) arkanızda bulunsunlar. (İlk grup ikinci rek’ati kendileri kılıp selâm verdikten sonra) namaz kılmamış (namaza henüz başlamamış) olan diğer grup gelsin, seninle beraber (bir rek’at) namaz kılsınlar. (Bir rek’ati seninle birlikte kıldıktan sonra, ikinci rek’ati kendileri tamamlasınlar). Hem tedbirli olsunlar, hem de silahlarını (yanlarına) alsınlar…” (Nisâ: 102)

Bu Âyette Yüce Rabbimiz cemâatle namaz kılmayı emretmiş ve bu emrini ikinci grup hakkında ikinci kez tekrar etmiştir. Savaşta düşman korkusu hâlinde bile cemâatle namazı terk etmeye izin vermemiştir. Savaş ortamında bile terk edilmesine ruhsat verilmeyen bir farîzanın, hadar’da (ikâmet hâlinde) iken terk edilmesine cevâz verilmeyeceği sonucu, bi-tarîkı'l-a'lâ (evleviyetle, öncelikle) anlaşılır. Bu sebeple, cemâatle namaz kılmak erkeklere farzdır, en azından imkânı olanlar için bir yükümlülüktür.

2- Ebû Hüreyre radıyallâhu anh’tan rivâyet edildiğine göre, Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

وَالَّذِى نَفْسِى بِيَدِهِ لَقَدْ هَمَمْتُ أَنْ اٰمُرَ بِحَطَبٍ فَيُحْطَبَ، ثُمَّ اٰمُرَ بِالصَّلاَةِ فَيُؤَذَّنَ لَهَا، ثُمَّ اٰمُرَ رَجُلاً فَيَؤُمَّ النَّاسَ، ثُمَّ أُخَالِفَ إِلَى رِجَالٍ فَأُحَرِّقَ عَلَيْهِمْ بُيُوتَهُمْ، وَالَّذِى نَفْسِي بِيَدِهِ لَوْ يَعْلَمُ أَحَدُهُمْ أَنَّهُ يَجِدُ عَرْقًا سَمِينًا أَوْ مِرْمَاتَيْنِ حَسَنَتَيْنِ لَشَهِدَ الْعِشَاءَ

 “Nefsim elinde olan Allah’a yemin olsun ki, içimden öyle geçiyor ki, odun toplanmasını emredeyim, daha sonra namaz için ezan okunmasını emredeyim, birine de emredip imam olmasını sağlayayım, daha sonra da cemâate gelmeyenlerin arkasından yetişip evlerini (kendileri de içlerindeyken) üzerlerine yakıvereyim! Nefsim elinde bulunan Allah’a yemin olsun ki, cemâatten geri kalanların herhangi biri burada semiz etli bir kemik parçası yahut iki tane iyi paça bulacağını bilseydi, yatsı namazına gelirdi.” (Buhârî, 644, 7224, Nesâî, 848; Bkz: Buhârî, 2420; Müslim, 651, 652)

3- Ebû Hüreyre’den rivâyet edildiğine Nebı aleyhisselâm şöyle buyurmuştur:

لَيْسَ صَلاَةٌ أَثْقَلَ عَلَى الْمُنَافِقِينَ مِنَ الْفَجْرِ وَالْعِشَاءِ، وَلَوْ يَعْلَمُونَ مَا فِيهِمَا لأَتَوْهُمَا وَلَوْ حَبْوًا، لَقَدْ هَمَمْتُ أَنْ اٰمُرَ الْمُؤَذِّنَ فَيُقِيمَ، ثُمَّ اٰمُرَ رَجُلاً يَؤُمُّ النَّاسَ، ثُمَّ اٰخُذَ شُعَلاً مِنْ نَارٍ فَأُحَرِّقَ عَلَى مَنْ لاَ يَخْرُجُ إِلَى الصَّلاَةِ بَعْدُ

“Münâfıklara yatsı ve sabah namazından daha ağır/zor gelen bir namaz yoktur. Eğer bu iki namazdaki sevabı bilselerdi, kuşkusuz emekleyerek/sürünerek de olsa gelirlerdi. İçimden öyle geçiyor ki, müezzine ezan okuyup kâmet getirmesini emredeyim, sonra birine cemâate namaz kıldırmasını emredeyim, sonra elime bir meşale alıp, henüz namaz için evinden çıkmayanların evini yakayım.” (Buhârî, 657; Müslim, 651b, Lafız Buhârî’ye aittir.)

Münâfıklara bütün namazlar ağır gelir, ama bu iki namaz daha ağır gelir.

4- İsnâdında Ebû Ma’şer sebebiyle zayıf olan ama sahîh şâhidleri bulunan, Ebû Hüreyre’den mervî bir Hadîste Allah Rasûlünün şöyle buyurduğu nakledilmiştir:

لَوْلاَ مَا فِى الْبُيُوتِ مِنْ النِّسَاءِ وَالذُّرِّيَّةِ، لَأَقَمْتُ صَلاَةَ الْعِشَاءِ، وَأَمَرْتُ فِتْيَانِى يُحْرِقُونَ مَا فِى الْبُيُوتِ بِالنَّارِ

“Şayet evlerde kadınlar ve çocuklar olmasaydı, yatsı namazını kıldırmaya başlar ve ashâbımın gençlerinden bir gruba da (cemâate gelmeyip) evlerinde bulunanları yakmalarını emrederdim.” (Müsned-i Ahmed, Thk: Ahmed Muhammed Şâkir, Dâru’l Hadîs, Kâhire, 1416, No: 8782, 8/422)

Bu Hadîste zâhiren, evlerde cemâatle namaz kılmaları kendilerine farz olmayan kadınlarla çocukların bulunması, o evlerin yakılmasına engel olduğu anlaşılmaktadır. Şayet Rasûlullah, kadınlar ve çocuklar bulunduğu halde evleri yakacak olsaydı, cezalandırılmayı hak etmeyen kimseler de cezalandırılmış olacaktı. Bu Hadîsten, cemâatle namaz kılmanın gerekliliği ileri derecede etkili bir ifade ile anlatılmış olmaktadır.

5- Ebû Hüreyre’den rivâyete göre o şöyle demiştir:

أَتَى النَّبِيَّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ رَجُلٌ أَعْمَى فَقَالَ يَا رَسُولَ اللّٰهِ إِنَّهُ لَيْسَ لِى قَائِدٌ يَقُودُنِى إِلَى الْمَسْجِدِ‏ فَسَأَلَ رَسُولَ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ أَنْ يُرَخِّصَ لَهُ فَيُصَلِّيَ فِى بَيْتِهِ فَرَخَّصَ لَهُ فَلَمَّا وَلَّى دَعَاهُ فَقَالَ:‏ هَلْ تَسْمَعُ النِّدَاءَ بِالصَّلاَةِ؟‏ فَقَالَ: نَعَمْ‏ قَالَ:‏ فَأَجِبْ

“Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’e gözleri görmeyen bir adam gelerek: Ey Allah’ın Rasûlü, beni mescide getirecek bir kimsem yok, dedi ve Rasûlullah aleyhisselâm’dan evinde namaz kılması için kendisine ruhsat vermesini istedi. Nebî aleyhisselâm ona ruhsat verdi. Adam dönüp gidince onu çağırarak: “Namaz için okunan ezanı işitiyor musun?” buyurdu. Adam: “Evet” deyince, Allah Rasûlü: “O halde icâbet et (cemâate gel)” buyurdu. (Müslim, 653)

Hadîste zikri geçen a’mâ kişi, Abdullah İbn-i Ümmü Mektûm’dur.

6- İbn-i Abbâs radıyallâhu anhumâ’dan rivâyete göre Allah Rasûlü şöyle buyurmuştur:

مَنْ سَمِعَ الْمُنَادِيَ فَلَمْ يَمْنَعْهُ مِنْ اتِّبَاعِهِ عُذْرٌ، قَالُوا: وَمَا الْعُذْرُ؟ قَالَ: خَوْفٌ أَوْ مَرَضٌ، لَمْ تُقْبَلْ مِنْهُ الصَّلاَةُ الَّتِي صَلَّى

“Her kim (İslâmî bir ortamda) müezzin ezanını işitir de, onu mescide gelmekten alıkoyan bir özrü olmazsa, (cemâate katıldan tek başına) kıldığı bu namaz kendisinden kabul olunmaz.” Sahâbe: “Özür nedir?” diye sordular. Rasûlullah: “Düşman korkusu ve hastalıktır” buyurdu. (Ebû Dâvûd, 551)

7- Kur’ân’da Rabbimiz: صَلُّوا الصَّلٰوةَ “Namazı kılın” demez, اَقِيمُوا الصَّلٰوةَ “Namazı ikâme edin” buyurur. Namazı ikâme etmenin bir anlamı da beş vakit namazı cemâatle kılmaktır.

Mevdûdî rahımehullâh, “Namazı dosdoğru kılın (ikâme edin), zekâtı verin vr rukû’ edenlerle birlikte siz de ruû’ edin” (Bakara: 43) Âyetini açıklarken şöyle der: “Namaz ve zekât her zaman vahyî (semâvî) dinlerin temel noktalarından birini oluşturmuştur. Diğer bütün peygamberler gibi İsrâîloğulları'na gelen peygamberler de bunları emretmiş, fakat Yahûdîler bunları unutmaya yüz tutmuşlardı. Namazı cemâatle ikâme etmeyi terk etmişler ve çoğu tek başına kılmaya bile başlamıştı. Zekât vermek yerine fâiz almaya başlamışlardı.” (Tefhîmu’l Kur’ân, 1/72)

Ve bi’l-netîce, farz namazların cemâatle kılınmasının faziletine veya farziyetine delâlet eden çok sayıda Nass bulunmaktadır. Hatta Rasûlullah zamanında Medîne döneminde iken cemâate gelmeyen kimseler genelde münâfıklardı. O devirde namazı terk etmek ve cemâate devam etmemek küfür ve nifâk alâmeti olarak değerlendirilirdi. Bu satırların sahibi Hanefî olmasına rağmen, ilme ve hakka sadâkat duyarlılığı ile beş vakit namazın cemâatle kılınmasının farziyeti hususuna dair birkaç tane delil zikretmiştir. Bu ve diğer Nasslar karşısında Müslümana düşen şey, namazlarını bir kişi ile de olsa cemâatle kılmaya özen göstermesi, kendi başına acele edip ya da mü’minlerden uzaklaşıp tek başına kılmaktan sakınmasıdır. Konunun tahkîkâtı bu ihtiyât ve hassâsiyeti gerektirmektedir.

64- TEVHÎD VE TEBLÎĞ:

Tevhîdsiz ve teblîğsiz bir hayatınız olmasın. Fikrî, nefsî, felsefî, asabî ve indî meseleler içinde boğulmak yerine, vahye ittibâ edin. Lâ İlâhe İllallâh'ın ilkelerini, şartlarını ve muhtevâsının delillerini öğrenmeye bakın! Yalnızca Allah’a ibâdet edin, O’nu Tevhîd edin, O’na hiçbir kimseyi veya hiçbir şeyi, hiçbir şekilde ve hiçbir maksatla şirk koşmayın! Taklîdî imandan tahkîkî imana, icmâlî imandan da tafsîlî imana geçmek için çalışın, yorulun, terleyin, azmedin, korkun ve bu uğurda koştururun. Ancak iyilik ve takvâ üzerinde yardımlaşın. Birbirinize insan sözü taşımayın. Kardeşlerinizin arkasından gıybet ederek etlerini yeme vahşetini göstermeyin. Bilakis onların huzûrunda veya gıyâbında onlar için hâlisâne dualar edin ki, kalpleriniz kaynaşsın. Tek derdiniz Allah'a ibâdet olsun. Dünyada yaşarken ibâdet ile âdetleri birbirinden ayırıp, kendinize ibâdetten özgür olduğunuz alanlar oluşturma gafletine düşmeyin. Çünkü insanın tüm hayatı, bütün yaptıkları veya terk ettikleri hatta ölümü bile sadece Allah için olmalıdır. Nefsinizi ve ehlinizi cehennem ateşinden korumaya çalıştığınız gibi, yakınlarınızdan başlayarak diğer insanların kurtuluşlarına vesîle olmak için de çabalayın. Biliniz ki, bu uğurdaki tüm hasbî çaba, gayret ve niyetleriniz Allah katında me’cûrdur, mükâfâtı vardır. Bilin ki, kâmil mü’min olmak demek, herkesin hayranlık duyacağı ideal ve muhteşem bir insan olmak demektir. Uçuk, kaçık, itici, antipatik, arsız, ahlâksız, densiz, dengesiz, patavatsız, anlayışsız, merhametsiz, kinci, dışlayıcı, katı kalpli ve sert dilli kimseler olmaktan sakının! Çünkü bu taşkınlıkların İslâm’la bir ilgisi yoktur! İnsanlara bir hakikati söylerken hikmet, güzel öğüt, doğruluk ve yumuşaklıkla söyleyin. Muhataplar haddi aşıp, arsızlık yapmadıkça -sırf sizinle aynı düşünmüyorlar diye- asla onlara karşı sesinizi yükseltip, iyi niyetli insanlara hadlerini bildirmeye veya ağızlarının payını vermeye kalkışmayın. Ehl-i Sünnet olduğunuzu söylerken, Peygamberin güzel ahlâkına sırt dönmeyin! İnsanları, kendi grubunuza, derneğinize, vakfınıza, falan veya filan hocaya ya da şeyhe yahut da kendinize çağırmayın. Bunların hepsi de bâtıldır. Hak olan ise, bütün peygamberlerin de yaptığı gibi insanları sadece Allah’a ibâdete/imana davet etmektir. Bir kimsenin hak üzere olup olmadığının delillerinden bir tanesi de, o kimsenin insanları kime veya neye davet ettiğidir. Buna göre, hak ehli, insanları Allah’a ve Tevhîd’e davet eden, kendisi de o hak üzere müstekîm olan kimsedir. O halde, insanlara teblîğ veya nasihat ederken, kendi fikirlerinizle konuşup, kendi fikirlerinize çağırmayın veya öyle bir üslup kullanıp, o şekilde bir izlenim vermeyin. Zira bu tavır doğru değildir ve genelde de eleştirilir. Tevhîd’in teblîği, Allah’ın Âyetleri, Nebî’nin örnekliği ve metodu ile olmalıdır.

65- BÖYLE YAPANLAR, İMANLARINI KONTROL ETSİNLER!

Müslüman kardeşinin ve kardeşliğin değerini bilmeyenler imanlarını kontrol etmelidirler! İmanı sahîh mi veya zayıf mı diye! Sonra da sahîh ve kavî imanı elde etmeye çalışmalıdırlar! SübhânAllah! Kardeşinin kestiğini yiyeceksin, seni ziyâret etmesini, gıyâbında izzet ve şerefini korumasını, seni hayırla yâd etmesini ve senin için hayr dualar etmesini bekleyeceksin, hastalandığında gözün kapıda kardeşini gözleyeceksin, öldüğünde cenâzeni yıkamasını, kefenlemesini, namazını kılmasını ve seni defnetmesini isteyeceksin, vefâtından sonra seni rahmetle anmasını ve senin hayrına hareket etmesini arzulayacaksın; ama bütün bunlara rağmen, yaşarken kardeşini arayıp sormayacaksın, gıybeti edildiğinde ve hakkında sû-i zan yapıldığında kardeşinin iman ve İslâm şerefini korumayacak ve Allah adına âdil şâhitlik etmeyeceksin, derdi-sıkıntısı var mı diye düşünmeyeceksin, “hasta mı hastası mı var?” aklının ucundan geçmeyecek, “haberim yoktu” bahanesine sığınıp umursamayacaksın, bir ömür boyu kardeşliğin sorumluluğu yokmuş gibi, kardeş gibi değil, yabancı gibi yaşayacaksın, din kardeşliği dininde değil, sadece dilinde olacak, iman ve İslâm’ın gerektirdiği ahlâk ve duruşu ortaya koymadan, bir de onu bunu eleştirecek, suçlayacak, hatta iyice haddi aşarak tekfîr bile edeceksin, dilinde merhametin esâmîsi, amelinde sâlih amelin görüntüsü olmayacak, rahmete değil zahmete, sevgiye değil öfkeye, sabır ve teennîye değil, acelecilik ve taşkınlığa talip olacak ve insanları bu kötü ahlâka çağıracaksın, sonra da kalkıp İslâm’dan, imandan, Tevhîd’den, kardeşlikten ve Nebevî ahlâktan dem vuracaksın! Ey câhil ve gâfil nefis! Kendine hayrı olmayanın başkasına hayrı olabilir mi? Kendisine zulmeden, başkasını adâlete ve selâmete çağırabilir mi? Kötü ahlâkı ile insanları saptıran, Kur’ân ahlâkına davet edebilir mi? Hz. Ebû Bekr gibi, Hz. Ömer gibi, Hz. Osman gibi, Hz. Ali gibi, Hz. Hamza gibi olmamız gerekir diyebilir mi? O Ömerler, Aliler, Hamzalar bugün yaşasaydı, din kardeşlerine karşı sorumsuz davranan, üstüne üstlük onların aleyhinde atıp tutan hatta tekfîr bile eden densiz, dengesiz, patavatsız, cür’etkâr ve ahlâk fukârası kimselere zerre kadar prim verir miydi? İslâm adına ortaya çıkıp da, iman ehlini tekfîr etmek sûretiyle günümüzde neo-Hâricîliği hortlatmaya çalışanlar, aynı yolda karşılaştığında şeytanın bile yolunu değiştirdiği o koca Ömer’in yüzüne nasıl bakacaklardı? Hepsinden önemlisi, Yüce Allah’ın huzurunda ve mahkemesinde Âlemlerin Rabbine nasıl hesap verecekler? Bilelim ki, bugünün en ciddi, en şümûllü ve en tehlikeli problemlerinden birisi, Allah’ın dinini, hak dini din edinmemek, hak dinin hakikatini kavrayamamak, o dine felsefî ve nefsî yargılar ve ahlâklar karıştırmak ve İslâm iddiasına rağmen, İslâm öncesindeki gerek i’tikâdî gerekse de amelî ve ahlâkî câhiliyyeyi bir bütün olarak terk edip, o değersiz yargıları câhiliyyenin çöplüğüne atarak, İslâm’ı bir bütün olarak almamak ve kabul etmemektir. Yani dini, Allah’a hâlis kılmamaktır, hâşâ Allah’a din öğretmeye çalışmaktır! Allah’ın dininde mutlak ve tek söz sahibinin Allah olduğunu bilmiyormuş gibi, birçok konuda Allah ve Rasûlü ne derse desin, aksine hareket edecek bir amel ve ahlâk ortaya koymaktır. İlim, iman, salâh, zühd ve hayr ehli mü’minler tarafından Allah ve Rasûlünün buyrukları hatırlatılarak uyarılsa dahi, uyarıları dikkate almayarak, nefsî te’vîllerle nefsini aklamak, paklamak ve netice de haktan saptıkça sapmaktır. Bugünün belki de en büyük fitnelerinden biri maalesef ki budur! Allah’tan sahîh iman, iman selâmeti ve hakka sebât, Nebevî ahlâk ve neticede de hüsn-ü hâtime ile birlikte âfiyetler dileriz.

66- ALLAH YOLUNA İNFÂK ETMEK VE SELMÂN KISSASINDAN BİR KESİT!

Allah'ın yoluna infâk etmek ile şahıslara infâk etmeyi karıştırmamak gerekir! Bu ikisi ayrı olduğu gibi, sevapları da aynı değildir. Allah yoluna/Allah yolunda infâk etmenin sevabı çok büyüktür. Elbette şahıslar muhtaç iseler, kendilerine ihtiyaçları kadar zekât ve sadaka verilir. Ama Allah yolu adına, Allah yolunda hizmet etmeyen şahısların şahsına bir şey verilemez! Allah yolunda hizmet etmek adına alınan paranın bir kuruşu bile nefis ve hevâ için kullanılamaz! Bazen insanlar, etkili ve câzip konuşarak, bazı insanları Allah adına aldatabilirler! Her ne zaman bu konu konuşulsa bir rivâyet hatırlarım. Ahmed b. Hanbel'in Müsned'inde Selmân-ı Fârisî'nin Müslüman olma sürecini konu alan -isnâdı zayıf olan- uzun Hadîsi okuyan, Allah adına insanları aldatıp mallarını toplayan kötü bir âlim karşısında o esnada iman etmemiş olan Selmân'ın tutumuna çok şaşıracaktır. Hem de o âlim (!) öldüğünde ona cenâze töreni yapıp son görevlerini yerine getirmek için koşuşturan halka, Selmân, onun Allah adına kendilerini kandırdığını ve insanlardan topladığı altınları sadece kendisinin bildiği bir yerde sakladığını söyleyince bile halk, gözleriyle görmeden ona inanmamışlardı. Nasıl inansınlar ki, böyle bir sahnenin içinde kendilerinden kim olursa olsun, bu şekilde konuşmak yerine, çoktan o altınları almıştı bile! Bu sebeple inanamadılar. Ama gözleriyle gördüklerinde, hayatta iken büyük bir hürmetle, arkasını bile sormadan paralarını akıttıkları o adamın bir sahtekâr olduğunu anladılar ve cenâzesini de bir çukura atıverdiler. Farslı Selmân’ın imana -sahâbî olmaya- doğru yürüyüş macerası beni çok etkiler. Çünkü bu yolda babasının servetinden, nâibi olduğu makamdan, altından, gümüşten vazgeçmiş, hatta insanlar yanındaki asâletine rağmen, yoluna köle olarak devam etmeyi bile göze almıştır. Sırf kullara kulluktan kurtulup, Yüce Allah’a kulluk/kölelik ile özgürlüğün tadına varmak uğruna! Görebiliyor musunuz, sahâbe dediğimiz insanların hayatlarının arka planından bir kesit?! Onlar nasıl saâdetli asrın insanları olabildiler? Yaşadıkları asra nasıl oldu da saâdet/mutluluk asrı adını verdirebildiler, diye düşünenlere -buyursunlar- bir tefekkür penceresi… Bakabildikleri kadar baksınlar ve kendi hisseleri nâmına dersler ve hayırlar çıkarsınlar… Ne kadar yüreklere hitap ediyor değil mi? Selmân’ı bu yolculuk esnasında, canlı olarak izleme imkânına sahip olsaydık, imana yürüdüğü için o anda bile hakkında hüsn-ü zan yapar ve hidâyeti için sabah-akşam dua ederdik değil mi? Peki, şimdiki hidâyet yolcuları hakkında nedendir bu gaflet? Hem de üzerine ölü toprağı serpilmişçesine gaflet?!  Evet, bu kıssada çok dersler var. Onlardan biri de, bozulmamış fıtratın insan vicdanında uyandırdığı gıptadır. Çünkü o esnada Selmân, Müslüman dahi değilken, o adamın bütün servetinin yerini bilen tek kişi olmasına rağmen, onları, ne o adamın sağlığında ne de ölümünden sonra ganimet bilip almak/çalmak gibi bir düşünceye sahip olmamıştır. Bugün, Müslüman olduğunu söyleyen bazı kimselerde olmayan bu güzel hasleti, İslâm öncesi hayatında bile Selmân'da görmekteyiz. Nitekim Rasûlullah aleyhisselâm da, sizin câhiliyyede iyi olanlarınız, İslâm'a girdikten sonra da -eğer fıkıh sahibi olurlarsa- insanların en hayırlıları olurlar, meâlinde Hadîs îrâd buyurmuştur. Hani derler ya, karakter mi yoksa eğitim- öğretim mi önemlidir? Şahsen, karakter önceliklidir diyenlerdenim. Karakter bozuk ise, çorak araziye ekim-dikim yapmakla müsmir hasat elde edilemez, verim alınamaz. Eğitim ve öğretim, sağlam karakterler üzerinde neş'et eder, filizlenir, dallanır ve budaklanır. Bu faslı kısa keselim. Konumuzla alâkalı neticeye gelirsek; Yüce Rabbimiz, Şûrâ Şûresinin 38. Âyetinde iman ve namazdan sonra, meşverete/istişâreye yer vermiştir. Daha sonra da infâkı zikretmiştir. İnfâktan önce istişâre gerekir. Hele hele de, Allah yoluna ve insanların hayrına yapılan tasadduklardan önce! İnsan, nereden kazandığından da nereye harcadığından da Allah'ın huzurunda mutlaka hesap verecektir.

67- TÜRKÇE'Yİ BİLİYOR MUYUZ?

Türkçemiz çok kolay diye diye tembelleşiyoruz. Doğru ve belîğ şekilde iki cümle yazamıyoruz; ne "ki" ne de "de" bağlaçlarını bir türlü doğru düzgün yazmayı öğrenebildik. Dağarcığımızdaki kelimeler o kadar az ki! Bir kısmını da yanlış biliyoruz. Çoğumuz, farkında olmasak da, okuma ve yazmada problemlerimiz had safhada! Oysa Türkçe asırlardır kökleri bulunan çok zengin bir dildir; kolay, basit ve âmmîce bir dil değildir! Türkçe'yi kelime, terkip, imlâ, gramer ve noktalama işâretleri bakımında iyi bilen kimseler çok azdır! Benim, Türkçe'yi iyi bildiğine şâhit olduğum kimseler maalesef ki bir elin parmaklarını geçmiyor. Bu ifademde, Türk Dilinde ehil olarak bilinen kimseleri istisnâ ediyorum. Çevrenize, eşinize, dostunuza bakın, meselenin vâkıasını ve vahâmetini göreceksiniz. Tabii ki bakıp da görememek de var. Bilmeyen, nasıl görecek değil mi? Türkçe kitaplar ve çeviriler görüyoruz, baştan sona imlâ, gramer ve noktalama işâretleri bakımından yanlışlarla dolu! Hem de birçoğu, editörün (!) elinden geçmiş kitaplar... Bu kitaplar, insana bir şey verir mi bilmem ama dilini bozduğu kesin! Ne yazık ki, bilmediğimiz için, bilmediğimizi de bilmiyoruz. Irkçılığın ve taassubun köküne kibrit suyu! Ama objektif olup, değerlerden faydalanmayı, hem de üst düzey yararlanmayı bilmemiz gerektiği düşüncesindeyim. Bin yıllık geçmişi olan, yaşayan ve uydurma kelimelerden oluşmayan bir dilden bahsediyoruz. Bazı dilcilerin ve tarihçilerin dediğine aynen katılıyorum. Osmanlı Türkçesini bilmeyen “entelektüel”, İslâmî tabirle “münevver”, çağdaş tabirle de “aydın” olamaz! Öyle ya, diller asırlar öncesiyle sonrası arasında bir köprüdür. Kur’ân dili olan Arapça’nın, her Müslim için müstesnâ bir yeri olduğunu söylemeden de bitirmeyelim. Bunun yanında, ana dille birlikte, mutlaka ecnebî bir dil öğrenmenin önemi de inkâr edilemez.

68- SİGARA DEYİP GEÇMEYİN!

Ev ortamında, çocukların yanında ve insanların yanında sigara içilmez! Çocuklarına sigara içmemelerini söyleyip de, onların yanında sigara içen ebeveynler, o çocukların da pasif içici konumunda sigarayı teneffüs ettiklerini düşünemiyorlar mı? Vâkıada o çocuk yıllarca ana ve babası sayesinde pasif içici olarak yaşar, belirli bir yaştan sonra ise bir vesileyle, çoğunlukla arkadaş ortamında aktif olarak sigaraya başlayıverir. Sebep kimdir? Sonra da ana ve babası, “çocuğumuzu, hangi kötü arkadaşı sigaraya alıştırdı?” diye suçlu ararlar. Bilmiyorlar ki, çocuklarına kötü arkadaşlık yapan, sigara içerek kötü örnek olan ve onları sigara dumanıyla zehirleyenler bizzat kendileri! Geçenlerde, babasıyla birlikte yürüyen on yaşlarında bir çocuk gördüm. Karşıdan geliyorlardı. O resim dikkatimi çekti, biraz baktım. Baba, çocuğunun elinden tutmuş, diğer eliyle de sigara içiyor, çocuk ise çok rahat gözüküyor, yani sigaradan etkilenmiyor. Oysa ben metrelerce öteden sigaranın kokusunu alıp rahatsızlanmıştım bile. Sonra onlarla aynı hizaya geldik, geçiş esnasındaki 1-2 saniye içinde nefesim tıkandı. O çocuk nasıl etkilenmiyor diye taaccüp ettim. İşte çocuklar bu şekilde duman altı yapılıyorlar. İnsan kendini düşünmüyorsa, adâlet ve insâf gereği başkalarını düşünmelidir. İçecekse, kendi bilir ama başkalarının yanında, hele hele de çocuklarının yanında asla sigara içmemelidir! “Sigara ne alâk┠diyen muhâlefetzede arkadaşlar varsa, onlara da iki cümle söyleyeyim. Birkaç gün önce bir kardeşimizden duyduğuma göre, kardeşinin kalp damarlarından üçü tıkanmış. Doktor, damarların açılması için bypass ameliyatı gerektiğini söylemiş. Ve eklemiş, yıllarca sigara içtiği için ciğerler bitik, bypass esnasında komplikasyonla masada kalabilir. Ya kalp durur ya da beyne pıhtı atar vs. demiş. Sigaranın insana, önünde veya sonunda nasıl sıkıntı verdiğini tekrar hatırlatmak istedim. O hasta arkadaşımıza da âcil şifâ, hidâyet ve selâmet dilerim.

69- “AYVAYI YEDİK” DEMEMEK İÇİN!

Küçük yaşlarda, muhtemelen 7-8 yaşlarında bahçemize giderken yol üzerinde bir bahçeden yol tarafına sarkmış iri ayvaları görmüş ve çok canım çekmişti. Dayanamadım ve bir tane koparıp yedim. Yedim yemesine ama içime bir sıkıntı çöktü. Çünkü annem, "başkasının bahçesinden bir çöp bile alıp, onunla dişini kurcalasan günahtır, kul hakkıdır" demişti. Anneme söyledim. “Tamam, geçerken kadın bahçesinde olunca söyleriz” dedi. Zira bahçede hep bir kadın oluyordu. Sanırım kocası yoktu. Ama kaç kez oradan geçtik, bir türlü kadını göremedik, âdeta ben, “kadına söylesem, o da hakkını helâl etse de bir rahatlasam” psikolojisindeydim. Üzerimde bir yük olduğunu hissediyordum. Derken, günün birinde kadının bahçesinin hizasına geldiğimiz bir zaman, kadını bahçede bir şeylerle uğraşırken gördük. Ben o yaşlarda oldukça utangacım, hemen anneme: “Anne, hadi söyle!” dedim. Annem de, “komşu!” diye seslendi, kadın bize yaklaştı. Annem, “bak, oğlum ne diyor?” dedi. Ben de söze girdim ve: “Teyze, geçenlerde buradan geçiyordum, bahçenizden yola sarkan ayvaları çok canım çekti. Bir tanesini yedim, hakkınızı helâl edin” dedim. Annem, kadının helâl edip, beni seveceğini ve güzel sözler söyleyeceğini sanıyormuş. Ben ise nötr haldeydim. Ne derse beğenirsiniz? Kadın bir başladı, beni fırçalamaya! Böyle şey yapmamalıymışım, bir daha olmamalıymış vs. lafı uzattı durdu. En sonunda o unutsa da, ben helâllik istediğimi yineledim. Nihâyet sağ olsun -gerçi şuan ölmüştür ama- hakkını helâl etti. Normalde bu tür durumlarda tüm köylü, “âfiyet olsun, helâl-i hoş olsun yavrum; yeter ki dalları kırmayın” derlerdi. Her dönemde rastlanacak yüzde 1-5 böylesi bir istisnâ varsa, o da bana denk gelmişti. Ama bunda da bir hayır olduğunu düşündüm. Zira o yaşta ayvayı yemek, benim için büyük bir ders oldu. Bir daha mı asla! Yaşanmışlıklar içinde oturup-kalktığımız veya bir yerlere gidip-geldiğimiz arkadaşlar zaman içinde defalarca görmüşlerdir ki, “yenilebilir” fetvâsı verilebilecek ya da içinde azıcık bir şüphe barındıran bir şeye dağda, bayırda vs.de karşılaşsak, ne kadar albenili ve cazip olursa olsun, ne kadar canım isterse istesin, prensip olarak yemem. “Ye!” dediğini kesin bildiğim veya zann-ı gâlip ile “ye” diyeceğini tahmin ettiğim eşim, dostum, tanıdığım müstesnâ. Ama bu sahanın sınırlarını genişletmek adına nefsimden asla fetvâ vermem! Bu durumlarda fetvâyı mideme değil, vicdanıma sorarım! Ayvayı yememeniz duasıyla. 

70- SAF OLANI AL, BULANIK OLANI TERK ET!

Ehli Sünnet olmayan yani akîdesi -amelen veya i’tikâden- bozuk kimselerin bazı güzel (!) konuşmalarını dinleyip de: خُذْ مَا صَفَا دَعْ مَا كَدِرَ "Duru, saf olanı al, bulanık olanı terk et!" kâidesi benim ilkemdir demek, Sâlih Selef olan Ashâb-ı Kirâm'ın menhec ve akîdesine terstir! Bu söz, bid'at ehlini dinleyip, sözlerini eleyerek istifâde amaçlamak biçiminde değil, olsa olsa bir şekilde işittiğimiz sözlerin bulanıklarını terk edip, doğrularını almak yani sözü işitip en güzeline uymak şeklinde te'vîl edilirse veya anlaşılırsa doğru kabul edilebilir. Yoksa Nasslar, -bırakın şirk ehlini- bid'at ehli kimselerle bile özel hayatta içli-dışlı olmayı nehyetmektedir. Zira ilmin, imanın veya karakterin zayıflığı nedeniyle insanın kalbi her an bâtıl bir şeye kayabilir. Bu durum da, çoğu kez, farkına varmadan zaman içinde gerçekleşir! Bir anda olmaz yani! Bir de bakarsınız ki, Allah korusun, 5-10 sene önce fikri, ahlâkı ve i’tikâdı saf olan kimsenin fikri ve inancı bulanıklaşıvermiş! Mâzîde ve hâlde örnekleri çok değil mi? O halde istikbâlde de bu kötü örnekler olacaktır! Allah’tan iman, ahlâk ve mehnec selâmeti dileriz.

71- İBN-İ TEYMİYYE BUGÜN YAŞASAYDI…

İbn-i Teymiyye rahımehullâh, şirk ve bid'at ehli bütün fırkalaşmalarla mücâdele ettiği için şirk ve bid'at mensubu bütün cereyanlar ona düşman oldukları gibi; kendisini İslâm’a nispet eden gruplardan da birçoğu ifrât ve tefrît düzleminde İbn-i Teymiyye'yi istismâr etmektedirler! İbn-i Teymiyye bugün yaşasaydı, dün bid'at, şirk, hurâfe ve taassup gruplarıyla mücâdele ettiği gibi, kendi sözlerini çarpıtarak adını kullanan ve şahsî zan, kuruntu, sapkınlık ve taşkınlıklarını kendisi üzerinden meşrûlaştırmaya çalışan kişi ve gruplarla da mücâdele ederdi. Elbette bir kimsenin seveni de sevmeyeni de olur. Bu, hak ile bâtılın, gece ile gündüzün, artı ile eksinin mevcudiyeti kadar doğal bir şeydir. Ama sevgide veya düşmanlıkta haddi aşarak, iyi veya kötü niyetle, ismi kullanılan kimseye iftirâ etme noktasına gelmek zulümdür ve kul hakkını mûciptir. Bir kimse İbn-i Teymiyye'ye düşmanlığına rağmen: "Onun savunduğu akîde veya söylem bu; ama benimkisi bunun tam tersi olduğu için, onu sevmiyorum" dese, bir noktaya kadar bunu anlarız. Akîde ve menhec ayrılığından muhâlefet doğmuş, der geçeriz. Kimsenin kalbini evirip çeviremeyiz; herkes inandığı yola gider. Diğer taraftan İbn-i Teymiyye'yi seven kimse, onun fetvâlarını ve görüşlerini sahîh olarak anlamadan ve tahkîk etmeden, o meseledeki görüşlerini tam olarak bilmeden, sırf İbn-i Teymiyye sevgisi sebebiyle, "o da benim gibi düşünüyordur" veya "ben de onun gibi düşünüyorum" demek adına, onun, ümmet üzerindeki itibar ve iltifâtını kullanarak rastgele uçuk-kaçık laflar etmek yerine, "ben bu konuyu tam olarak bilmiyorum" diyerek haddini bilmesi, o kimse için daha hayırlı olurdu. Üçüncü bir değerlendirme olarak ise, herkesin sözleri doğru da olabilir, yanlış da. Nebîler dışında hiçbir insan ma'sûm (günahsız) değildir. Sözleri alınabilir de, atılabilir de. Bu nedenle bir âlimin bir görüşünü ilmî olarak tenkîd etmek ve sonuçta da onu kabul etmek veya reddetmek, gayet doğal bir durumdur. İbn-i Teymiyye’nin ilminin, itibarının ve İslâm adına verdiği cehd ve mücâdelesinin ne olduğuna bakarsak, onu eleştiren bid’at ve hurâfe sahiplerinin yedi asrı aşkın bir süre önce yaşamış bir insanı ömürleri boyunca nasıl veya neden dillerine doladıklarını çok iyi anlarız. İbn-i Teymiyye’nin talebeleri bile âlim, imam, şeyh ve müctehid kimselerden oluşmaktadır. İlginç bir durumdur ki, yedi asırdır İbn-i Teymiyye’yi ilim, iman ve insâf ehlinin ekseriyeti çok severken, bid’at ve hurâfe ehlinin de çoğu sevmemektedir. Ne diyelim, kişi sevdiğiyle beraberdir. Son olarak bir noktayı tekrar ederek bitirelim. Konuşurken; seven veya yeren, öven veya döven, aklayan veya haklayan kimselerin sözlerini bilip bilmeden dile dolamak yerine, araştırmak gerekir. Araştırılmayacaksa, en azından dili tutmak gerekir. Çünkü haddi bilmek de bir erdemdir. Tabii ki, İbn-i Teymiyye’nin bir insan olarak yanlışları olabilir, nitekim ilim ehli birçok meselelerde birbirlerinden farklı görüşlere sahiptirler. Buna saygı duyulur. Zira ilmî değerlendirmelerdir, ictihâdlardır. Dolayısıyla fetvâ meselelerinde hak mezhepler ve mutlak müctehidlerin hepsi aynı görüşte olamaz. Bu noktayı düşünen hiçbir kimse, -Nebî aleyhisselâm dışında- hiçbir insanın her sözünü onaylayamaz ve onun sözlerinin mutaassıbı olamaz, hatta daha da ileri giderek hiç kimsenin sözlerini Nasslar mesâbesinde göremez! Fakat bilelim ki, “İbn-i Teymiyye’nin, Ehl-i Sünnet akîdesine zıt şöyle şöyle görüşleri var” diyenlerin, kulaktan dolma sözlerle önyargılı ve ön kabullü konuştuklarını unutmayalım. Bir kimse, “İbn-i Teymiyye şöyle sapıkça bir söz söylemiş” dediğinde, o sözün geçtiği yeri bütünlük içinde okuyun, ya bir sapıklığın nakledildiği ve eleştirildiği görülecektir ya da tahkîksiz bir kimsenin önyargılı yaklaşımla ibârelerin bütünlüğünde olmayan veya söylenmeyen bir şeyi uydurduğunu göreceğiz. Yahut da o sözün tam aksine açık birçok beyanlar olduğunu ya da o sözün İbn-i Teymiyye’nin hiçbir kitabında yer almadığını göreceğiz. Çoğu zaman da kapalı, mübhem, müteşâbih veya mufassal bir açıklamanın bir bölümünün konu bütünlüğünden kopartılarak makaslanmış olduğunu göreceğiz. Müşebbihe ve mücessimenin delillerini nakledip de ona cevap verdiği yerlerde, bu bid’at fırkalarının görüşlerini tenkîd etmek adına zikrettiği nakiller üzerinden ona iftirâ edildiğine de çok kez şâhit olacağız. Yüzlerce kere söylediği açık ifadelerinin tam aksine kendisine iftirâlar edilmesi çokça karşılaşılan bir durumdur! Bilir ve kabul ederiz ki, akıllı insan insâflı insandır. Akl-ı selîm insan anlamak istediği gibi gören, duyan ve okuyan değil; hak ne ise ona tâlip olandır. Önemli bir nokta da şudur. Bir kimse size İbn-i Teymiyye’nin bir görüşünü nakledip, dalâlet ile suçlarsa, siz de aynı görüşü savunan Selef’ten Halef’e âlimlerin listesini o kimsenin önüne koyun ve: “Bu görüşte olan ashâb, tâbiîn, tebe-i tâbiîn, mezhep imamları ve şu âlimler de mi sapıklar?” diye sorun! Bu değerlendirme, İbn-i Teymiyye’ye haksız hücumlar eden kimselerin sözlerine ma’tûfen sarf edilmiştir. Yoksa hak, her âlim ve her insan hakkında bu adâlet ve insâf yolunu takip etmeyi gerektirir. Bu satırları, İbn-i Teymiyye’nin yerine Ebû Hanîfe, Buhârî, Ebû Hüreyre, İbnu’l Cevzî, İbn-i Kayyım, İbn-i Kesîr, Mevdûdî vs. herhangi bir kimseyi koyarak da okuyabiliriz. Taassup ve şartlanmışlıktan ve ehl-i hakk’a iftirâ edip de kul hakkıyla Allah’ın huzuruna varmaktan Allah’a sığınırız. Bu satırların yazarı, Hanbelî olmamasına rağmen, Hanbelî bir müctehid olan İbn-i Teymiyye’ye karşı haksız ve hadsiz saldırı ve sataşmalara yönelik, hakka teslimiyet ve sadâkat duyarlılığını ortaya koymuştur. Rabbimiz, tüm Rabbânî âlimlerden ve mü’minlerden râzı olsun.

72- SIKINTILARIN VEYA ARZULARIN DAĞLAR KADAR OLSA, KREDİ KARTI ÇÖZÜM DEĞİLDİR!

Yıllar önce esnâf bir abi, bana: “Hocam, işlerim çok şükür çok iyi. Dün bir hesap yaptım. Bu şekilde giderse, iki sene sonra bir ev alabilirim. Ama kredi kartı kullanırsam, o karta ayda iki kez takla attırırım, her defasında kârım daha da artar. Buna göre iki senede değil, bir senede, belki de daha kısa bir sürede ev alabilirim. Kredi kartının ödemesini düzenli yapınca da bir sorun olmaz. Kredi kartı kullanmama ne dersiniz?” dedi. Dedi demesine ama âdeta konuşurken yaptığı yorumlarla ve fikrî yönlendirmelerle bana soru sormaktan çok, onay istemiş gibiydi. Anlaşılan o, kafasında bu işi bitirmiş, pratiğe aktarmadan önce de içini rahatlatmak istiyordu. Ona dedim ki: “Abi, sıkıntıların dağ gibi olsa ve o sıkıntılarından kurtulmak için önünde, yanında, yakınında kredi kartı anayolu/otobanı bulunsa, o dağı aşmak için sakın o anayola girme! Yol olmayan yerlerden git, otun, çöpün, dikenin arasından, taşlıklardan, patikalardan, geçitlerden geç, elinden gelen çabayı göster, Allah seni düzlüğe çıkaracaktır. Demem odur ki, en sıkıntılı ânında bile böyle bir alternatifle zihnini meşgul etme. İnsanlardan bir şey istemeyen biri bile olsan, git, eşinden, dostundan, tanıdığından, arkadaşından iste, ama bankadan kredi talep etme. Çünkü bir kimseden borç almak zorunda kalmanın sıkıntısı, bankadan istemekten daha zararlı değildir. Banka o kredi kartlarını babasının hayrına vermiyor, senin sırtından yolunu bulmak, gerekirse sırtına binmek için veriyor. Kaldı ki, senin için şu an itibariyle bu çizdiğim tablo söz konusu bile değildir. Hamdolsun. O halde, Allah sana iyilik vermekteyken, açgözlülük edip ve hırsa kapılıp da, dahasına göz dikme. Allah’ın sana vereceği berekete tâlip ol. Bu sözümü şu şekilde de anlayabilirsin. Arzuların, emellerin dağ gibi olsa, o dağa erişebilmek için tek yol, kredi kartı kullanma anayolu olarak gözükse, o amaçlarına ulaşabilmek için sakın, şuradan otobandan kısa zamanda o dağa/emellerime ulaşırım diye düşünme. Ticâretine, kredi kartı, fâiz, pos makinesinden cırtlamak bulaştığı andan itibaren, şu anda yaptığın hesaptaki gelirleri ve bereketleri kaybetmeye başlarsın” dedim. Sonuç ne mi oldu? İnsanlar, menfaatleri söz konusu oldu mu, kimseyi dinlemiyorlar. Menfaat hırsını en muhkem bendler, setler bile engelleyemiyor. O abi beni işitti ama dinlemedi. Çok geçmeden, büyük hayallerle bir kredi kartı aldı. Hayal ettiğini pek bulamamaış olmalı ki, ardından bir tane daha aldı. Baktı o da hayır getirmiyor. Bu sefer hangi bankanın kredi kartı daha avantajlı diye bütün bankalarının reklamlarını, kredi kartlarını inceledi, ince eledi, sık dokudu. Onu da, bunu da derken, birkaç ay içinde cüzdanındaki kredi kartların sayısı 10’u geçmişti. Kredi kartları marifetiyle cüzdanının parayla dolmasını beklerken, paralar suyunu çekmiş, cüzdan kredi kartlarıyla dolmuştu. O kredi kartlarındaki borçları kapatmak için de elde avuçta para yoktu. Kredi kartı kullanmak yerine, tevâzu ve kanâat içinde gerekirse eşten-dosttan borç iste ama bankadan isteme demiştim, bu söz rahat ve bolluk zamanında bir anlam ifade etmemişti ama darlık zamanında artık elde avuçta para kalmayınca kredi kartlarının borçlarını kapatmak için kimlerden borç isteyebiliriz diye her gün borç istenecek yerler düşünülmeye başlanmıştı. Her doğan güneşle birlikte, “bugün kimden borç isteyebilirim?” düşüncesi, zihin ve psikoloji üzerinde büyük bir baskı ve tazyik oluşturuyor ve fizyolojik olarak da dışarıdan fark ediliyordu. Gelsin, eşten dosttan borç isteme seferleri… Alınan o borçlarla da ödemesi gelen veya geçen kredi kartların borçlarını ödedikten sonra, tekrar hemen yine borç bulup, sermaye almak ve satış yapıp kâra geçmek, o kârla da evin geçimini, dükkân ve arabanın masraflarını ve kredi kartlarının borçlarını karşılamak gerekiyordu. Araba deyince, aklınıza ne geldiğini tahmin edebiliyorum. Ona da gelelim. Evet, satılabilecek durumda bir araba vardı. Onu da sattı ama açık çok olunca yama yetersiz kaldı; ele geçen para yönüyle arabanın satıldığı fark edilmedi bile. Sadece ticârette o arabanın sağladığı yararların yoksunluğu derinden hissedildi. Bir kredi kartı deyip nerelere gelindiğinin farkında mısınız? Abi gerçekten eşini-dostunu üzme pahasına battıkça batıyordu. Bir gün bana dedi ki: “Hocam, dükkânı da satmam lazım. Satmaya dünden râzıyım, keşke borçlarım sıfırlansa başka bir şey istemem ama sattığımda borçlarım kapanmıyor.” SübhânAllah. Arkadaş, bir nasihat dinlememenin insanı nerelere getirdiğini görebiliyor musunuz? İnsan kendi attığı yanlış adımlarla perişan olur veya batar ama çoğu kez de başkalarını suçlar. Oysa insanın kendine yaptığını başkası yapamaz. Hayır veya şer anlamında. İnsanın azmi ve hırsı iyiliğe ise, iyilik bulur; kötülüğe ise kötülük bulur. Bu abi, başına gelen bu sıkıntıların kendi yanlışlarından olduğunun farkında idi. Fakat zor zamanda dost bildiği veya ümit bağladığı kimselerin onu o bataktan çıkarmasını bekler vaziyette olduğu için üzgün, kırgın, sitemli ve düşünceli bir hâlet-i rûhiyedeydi. Bu abi işyerini sattı, borcunun bir kısmını ödedi, diğer kısmı için de bir yere girip çalışmaya başladı. İnsan istişâre etmez ve söz dinlemezse, tenzîl-i rütbeyle patronluktan olup, girip çalışabileceği bir yer arar vaziyete düşebilir. Bu arada helâl rızık için bir yerde çalışmak ve ihtiyaç fazlasından da infâk etmek büyük bir fazilettir. Fakat buradaki mevzu farklıdır. Buradaki durum, daha iyi bir hâli kaybetmek, zenginken fakir düşmektir ki, bu kimsenin hâline acınır ve muhtaç hâle düşen kimse kendi hatalarıyla düşmüşse de insanlar onun yaptığı yanlışlardan sakındırılır. O esnada bahsettiğim abi bu nasihatimi dikkate almasa da, dikkate alabilecek arkadaşlarımız için bu ânımı yazmak istedim. Rahmet ve kereminin nihâyeti ve hudûdu olmayan Yüce Rahmân o abiyi yıllar süren sıkıntılardan sonra ekonomik yönden tekrar düzlüğe çıkardı. Rabbimiz, bunu herkese defalarca vermektedir. Çünkü O, Âlemlerin Rabbidir ve Rahmân’dır. Nicelerine iflâslardan ve bataklardan sonra tekrar hatta tekrar tekrar fırsatlar bahşetmiştir. Maalesef ki çoğu bu lütuflardan habersiz olarak o fırsatları değerlendirmeden, Allah’a kulluktan gaflet içinde, dünyadan kâm alma derdindedir. Gaflet ve tamahkârlıktan Allah’a sığınır; O’ndan hayır, bereket ve âfiyet dileriz.

73- FÂİZ (RİBÂ) KAZANDIRMAZ, KAYBETTİRİR!

Fâizin haramlığını inkâr eden kâfir olur. İnkâr etmeden: “Banka %18,5 fâiz veriyor, param bankada dursun. 10.000 liram varsa, ayda 130 lira, 50.000 liram varsa da 650 lira fâiz kazancım olur. Para yan gelip yatacağına veya enflasyonla eriyeceğine fâize yatırırım, hiç değilse bir gelirim olur. O gelirle de bir ihtiyacımı karşılarım” diyen kimse büyük günaha girmiş ve fâiz bulaştırdığı helâl parasının da bereketini yok edip, o parayı mahvetmiş olur.

Bakın, Âlemlerin Rabbi, canlıların rızkını veren ve fâizi haram kılan Yüce Mevlâ ne buyuruyor?

يَمْحَقُ اللّٰهُ الرِّبٰوا وَيُرْبِى الصَّدَقَاتِ وَاللّٰهُ لاَ يُحِبُّ كُلَّ كَفَّارٍ أَثِيمٍ

“Allah, fâizi yok eder, sadakaları ise artırır. Allah, çok kâfir ve çok günahkâr hiçbir kimseyi sevmez.” (Bakara: 276)

Fâize son vermemek ve fâiz almaya devam etmek Allah ve Rasûlü ile savaşa girişmek gibidir. Hüküm ve hikmet sahibi Rabbimiz şöylece buyurdu ve bütün kullarına duyurdu:

فَإِنْ لَمْ تَفْعَلُوا فَأْذَنُوا بِحَرْبٍ مِنَ اللّٰهِ وَرَسُولِهِ

 “…Eğer böyle yapmazsanız (fâizi terk etmezseniz), Allah ve Rasûlünün size savaş açtıklarını bilin…” (Bakara: 279)

Vicdanlarda bu kadar dehşet uyandıran bir tehdîd! Bundan sonra bile fâize devam etmek, tarifi gayr-i kâbil bir durumdur. Allah bir taraftan, fâizin, malı mülkü, parayı pulu mahvedeceğini, bir taraftan fâiz yiyenlerin kabirlerinden şeytan çarpmasından dolayı sar’aya tutulmuş gibi kalkacaklarını, bir taraftan da bu uyarıya ve yasağa uymayan kimseleri Allah’ın mahvedeceğini haber vermektedir. Allah’ın ve Rasûlünün kendisine harp açtığı kimse acaba ne korkunç mahvolur?!

Ey Müslim! Bereket mi istiyorsun? O halde fâizi kesinkes terk et ve tasadduk et. Unutma, sadaka vermek, zâhirde malı azaltır gibi görünür ama hakikatte malı çoğaltır ve bereketlendirir. Bereket isteyen, fâizi ve isrâfı terk etmeli ve Allah’ın kendisine verdiği bütün nimetler hususunda tek tek tasadduk ve şükür ehli olmalıdır. Çünkü Yüce Allah, şükredenlere artıracağını bildirmiştir.

Rabbimiz Teâlâ buyurdu:

وَإِذْ تَأَذَّنَ رَبُّكُمْ لَئِنْ شَكَرْتُمْ لَأَزِيدَنَّكُمْ وَلَئِنْ كَفَرْتُمْ إِنَّ عَذَابِى لَشَدِيدٌ

“Hatırlayın ki, Rabbiniz (size) şunu bildirmişti/buyurmuştu: ‘Andolsun ki, şükrederseniz elbette size (nimetlerimi) artırırım. Andolsun, nankörlük ederseniz hiç şüphesiz Benim azâbım çok şiddetlidir.” (İbrâhîm: 7)

Kazanç çokluk değil, berekettir. Nice çok sıfırlı rakamları Rabbimiz ya sıfırla çarparak yok eder, ya da o sıfırların bir fazlası ile borçlu duruma düşürür, iflâs ettirir ve batırır!

Son olarak söyleyelim ki, fâiz helâk olmaya sebep olan büyük günahlardandır. Akl-ı selîm insan fâize devam ederek Allah ve Rasûlünün kendisine açtığı savaşta mahvolmak yerine, fâizin bütün çeşitlerine savaş açar; ticârî hayatta da sadece yüksek fâize savaş açmakla yetinmez! Fâizin ma’kûlu, gayr-i ma’kûlu, meşrû oranı, gayr-i meşrû oranı olmaz; fâiz bütün türleriyle ve fâiz oranlarıyla haramdır!

74- BU GİDİŞ NEREYE? NEREYE KADAR?

Allah’a hamd, Rasûlüne salât-ü selâm olsun.

Bilelim ki, hakkın sesi her dâim üstündür. Onu nasîbi olanlar duyar. Rahmân ve Rahîm olan Yüce Mevlâ yarattığı kullarına Rahmâniyetiyle ve Rabbâniyetiyle tecellî edip onları hak yola davet eder ve bunun sayısız delillerini de birçok vesîlelerle kendilerine gösterir. Hayra delâlet etmek onu yapmak gibidir. Kul, iman ve ihlâs ile hesâbî olarak değil, hasbî olarak sadece Allah rızâsı için adım atarsa, kerem ve lütuf sahibi Rabbimiz o kimsenin her adımına dilerse on, dilerse yedi yüz, dilerse de dilediği kadar artırarak karşılıklar ihsân eder. Mü’min bazen hayır yolunda iman, ihlâs, ihtisâb ve hasbîlikle yaptığı bir amelinin kendisini ne kadar büyük İlâhî rahmetlere ve ecirlere ğark ettiğini fark edemez bile. İşte bizim Rabbimiz böylesine kerem sahibidir. Yeter ki, adımlarımıza nefsîlik, riyâ, reklam, hesâbîlik, makam, mevki, şöhret, itibar, teveccüh ve riyâset tutkuları ârız olmasın, bulaşmasın! Maalesef, vâkıada bu hassâsiyeti gözetebilen insanlar ne kadar da azdır! Takvâ; nefsin, hevânın, arzuların, insanların, modanın, beklentilerin, hırsların, tamahların, bahanelerin tatmin edilmesi ve karşılanması değil; sadece ve sadece Allah rızâsının gözetilmesidir. Şahsî çıkar hesabı yapmadan, nefsî davranmadan ve süflî arzuların esiri olmadan! Bu da sağlam iman, sahîh fıkıh, doğru menhec, ihlâs ve hasbîlikle gerçekleşebilir. Bilelim ki, insanların çoğunun Allah adına yaptıkları şeyler bâtıldır. İnsanların çoğu Allah’a iftirâ eder ve dindarlığı değil, dinciliği seçer! Şeytan da insanlara sağlarından yaklaşarak, câzip ve cafcaflı ambalajlarla kamufle ettiği sözlerle onları aldatmaya çalışır. Sonra da bir bakarsın ki, ilim, iman ve ahlâk zaafiyetinden dolayı bir türlü ayakları yere basmayan, eskilerin tabiriyle aklı bir karış yukarıda olan yani ayakları yerden bir karış yukarıda havâî ve hevâî davranan, ayakları sağlam zemine basmayan kimseler, kaypak zemin olan mal, makam, mevki, şöhret, itibar, ilgi, alâka ve riyâset kulvarlarında koşuşturmaya başlarlar. Ne adına? Şeytanın sağdan yaklaşıp da aldatmasıyla; -sözde- Allah adına, hak ve hayırlar adına! İlim, iman ve fıkıh yoksa ya da az ise, Allah’ın dinini tam ve kâmil anlamda Allah ve Rasûlünden öğrenmek yerine Allah’a din öğretmek istercesine Âyet ve Hadîsleri anlamaya çalışırken, yaşarken, yaparken, konuşurken, cevap verirken, tartışırken nefsin istek ve arzularıyla sentez edilen felsefeler geliştirilir. Düşünmek lazımdır, bu dinde Allah’ın mutlak irâdesinden başka bir esas, ilke, hüküm, yargı ve ahlâk öğretisi kabul edilebilir mi? Peki, iman iddiasında bulunan nicelerinin nefsâniyet ve hevâsı, huy, karakter ve ahlâkının bu dinin içinde ne işi var?! Mü’minin ayırıcı vasfı sahîh imanı ve Peygamberimizin Sünnetine ittibâ ile benimsediği ve uyguladığı güzel ahlâkıdır. Güzel ahlâk, Kur’ân ve Sünnet karşısından haddini bilmektir. Nasslar karşısında iman, teslimiyet, huşû ve takvâ zayıflarsa, yaşanan ve savunulan bir hayata nasıl “İslâmî” denilebilir? Bu dinde mutlak örneklik ölçüsü, Peygamberimizin Sünneti değil midir? Peygamberimizin Sünnetine uymanın pratik, yaşanmış ve görsel örnekliği de Ashâb-ı Kirâm’ın hayatında mufassal ve muşahhas hâle gelmiş ve Allah ve Rasûlü de onların sünnetlerine uymayı bize emr-ü fermân eylemiş değil midir? Bugün kendilerinden nakiller yaptığımız ve kendilerini sevdiğimizi her vesîleyle söylediğimiz Hz. Ebû Bekr, Hz. Ömer, Hz. Ali, Hz. Osman ve diğer mümtâz sahâbîler -radıyallâhu anhum- bugün yaşasalardı, kendilerini İslâm’a nispet eden kimselerin çoğunun yaşam tarzlarıyla, kötü ahlâklarıyla, hak ile bâtılı karıştırdıkları söylemleriyle ve eylem ile söylemleri çelişkili, hikmetsiz, cür’etkâr ve hamâsî nutuklarıyla ve sloganlarıyla da mücâdele etmez miydi? Rabbimiz buyurdu: فَأَيْنَ تَذْهَبُونَ “O halde nereye gidiyorsunuz?” (Tekvîr: 26) Nereye bu gidiş? Nereye kadar? Amaç, mal çokluğuyla çok sadaka vererek cenneti kazanmak mı? Peki, az iken veremeyen, çokken verebilir mi sanıyoruz?! Makam ve mevki ile İslâm’a daha çok hizmet etmek mi? Peki, hasbî olarak eşinin, dostunun evine dahi gitmekten ve muhtaçların dertleriyle dertlenmekten bir ömür mahrûm kimse, makam sarhoşu olunca mı doğru yolu bulacak?! Şöhret mi amacınız? Şöhret tutkusu, insanı şöhret budalası yapmaz mı? Yakınındakilere ve çevresindekilere hayrı dokunmayan şöhretli olunca, tanınınca mı kaypak zeminde hayırlara koşacak? Şöhretin kaygan zemininde koşmak hesabı kadar saflık olabilir mi?! Nicelerini görürüz ve görmüşsünüzdür; “şu imkâna kavuşursam, şu hayırları yapacağım. Fedâkârlık nasıl olurmuş, göstereceğim” diyenlerin çoğunluğu sözlerini peynir ekmek gibi yemişlerdir! O halde demek ki yol, nefsin ve hevânın içine sızdığı fikirlerle ve amellerle “Allah’ın rızâsını kazanma söylem ve kuruntusu” olamaz! Hak yol, sahîh imandan sonra, o imanı artırmak adına ibâdet, ihlâs, îsâr, takvâ, tasadduk, Allah yolunda cehd ve sa’y-ü gayret içinde olmak ve o istikâmette yardımlaşarak yarışmaktır. Öyleyse, nefsimizi, hevâmızı tatmin etmeyi, şöhret, şahsî çıkar, gösteriş, bencillik, kibir, kendini beğenmişlik, büyüklenme, aşağılama, kaygısızlık, umursamazlık, itibar ve riyâset peşinde koşuşturup da şeytanı sevindirip İlâhî azâba müstehak olmaktansa, takvâ, ihlâs, ihsân, fedâkârlık, ferâgat ve ma’rûfâtlara tâlip olalım. Hem de, nefse, hevâya, şeytana ve kötü örneklere rağmen!.. Allah, samimiyetle kendi rızâsına tâlip olup yoluna girene muvaffakiyet, kolaylık, rahmet ve bereket lütfeder. Yeter ki, kul, örneğinin falan veya filan olmadığınıbilsin ve Nebî aleyhisselâm’ın örnekliğini esas alsın, böylece insanların beklentilerini tatmin etmekle ve insan sözü taşımakla ve dedikodularla ömrünü hebâ etmesin ve münâfıklar ile ehli küfür gibi kınayanın kınamasından değil, sadece Allah’tan korksun ve yalnızca O’na boyun eğsin! Tıpkı günde en az kırk kere: إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ “Yalnız Sana ibâdet eder, yalnızca Senden yardım dileriz” (Fâtiha: 5) dediği gibi. Selâm ve dua ile.

75- MEFTÛHÂNEYİ TALEBE DEĞİL, HOCA VERİR!

Bugün medreselerde bir kitabı bitirip yeni bir kitaba başlayan talebeden “meftûhâne” adı altında tatlı veya herhangi bir ikrâm talep edilmektedir. Yıllardır bu uygulama âdet hâline gelmiştir. Bunun diğer bir versiyonu da elif-bâ cüzü okurken “ferğab” (فَارْغَبْ) kelimesine gelip de cüz yarılandığında “fergap tatlısı”, cüz bittiğinde “Kur’ân’a geçme tatlısı/ikrâmı” ve Kur’ân hatmedildiğinde de “Hatim ikrâmı” adı altında talebeden beklentilerdir. Hem de Allah için gelip bir şeyler öğrenmeye çalışan, muhtemelen de -bir kısmının veya birçoğunun imkânı yerinde olmayan- çocuklara ve gençlere boylarını aşan yükler yüklenmektedir. “Falan arkadaş şunu ikrâm etmişti, ben de ondan aşağı kalmamalıyım” şeklinde sakıncalı psikolojiler, yanlış yönlendirmeler ve eğitimler de cabası! Birçok çocuk da, imkânı olmasa da, başkaları tarafından ayıplanmamak için o ikrâmları yapmak zorunda kalmaktadır. Talebenin görevi okumak mı, ziyâfet çekmek mi? Bunu yapacaksa, hocalar yapsın? Neden öğrettiği bir kelimenin hemen karşılığını ister gibi; sadece Allah için hareket etmek yerine nefsânî hesapların içine girmektedir?! Şimdi dikkat edin; meftûhâne’nin tanımı geliyor!..

“Meftûhâne; başlangıç için verilen ziyâfet. Bir işe, bir kitaba, bir derse başlarken talebelere hocası tarafından verilen ziyâfet." (Osmanlıca-Türkçe Sözlük, TÜRDAV, İstanbul-1995, S: 253)

Aslında meftûhâne öteden beri başarılı talebelere hocaları tarafından verilen bir ziyâfet ve ikrâmdır. Ama midesine düşkün hocalar zaman içinde bu güzel âdeti çirkinleştirmek istercesine, bu âdetin icrâsını üzerlerinden atıp, sorumluluğu masum, garip ve fakir talebelere yüklemişlerdir!

Eskiden, Allah’ın râzı olacağı herhangi bir işte başarılı olan talebe hemen hocası, öğretmeni veya ustası tarafından ödüllendirilirdi. Örneğin; insanlara ömründe ilk defa namaz kıldıran bir genç, ilk kez ezân okuyan ve müezzinlik yapan bir çocuk, cüze başlayan veya Kur’ân’a ya da Arapça’ya geçen çocuklar ve gençler tebrîk ve teşvîk adına hemen ödüllendirilirlerdi. Hem de kim tarafından? Elbette ki ilk olarak hocası, ustası, patronu vs. kimseler tarafından. Daha sonra, ebeveynlerinin ödüllendirmesi de katmerli kadayıf olurdu. Böylece çocuk iyi ve güzel işler yaptığının ve takdîr edildiğinin şuurunda olarak hayırlarda sebât ehli olurdu.

Nefsânî uygulamalara prim ver, sonra da “yiyici” olarak adlandırıldığında rahatsız ol! Olacak şey mi? Sözlerimizi, “hesâbî olma, hasbî ol!” diyerek bitirelim. Selâm ve dua ile.

76- ARAPÇA KONUSUNDA TAVSİYE İSTEYEN BİR KARDEŞİMİZE HIZLICA KARALADIĞIMIZ SATIRLAR:

Arapça ile meşguliyet bütün hayatı kapsar. Arapça'yı bitirip başka işlere girişmek diye bir şey olmaz. 50-60-70 yıl Arapça ile uğraşanları gördüm. Maalesef ki, kimisi Arapça’nın etkisinden ve tesir sahasından çıkıp da İslâmî ilimlere hiç geçemediler. Onların etkilenmeleri bir yana, bu etkiyle meftûn olmaları kabul edilemez. Arapça ilmiyle beraber başka ilmî sahalarda yol alınmalıdır. Arapça bana ne ifade ediyor? Okyanus gibi bir saha. Arapça'nın kısımları vardır: Medrese Arapçası, Kur'ân/Hadîs Arapçası, Modern Arapça, Pratik Arapça… Asıl/temel Arapça, ilmî Arapça’dır. Onu da ikmâl etmek için klasik Osmanlı Medrese geleneği ile en az 8-10 yıl (her gün, gece-gündüz) okumak gerekir. Haftada birkaç saati veya birkaç günün birkaç saatini ayırmakla Arapça’da derinleşmek çok zor, hatta vasatın üzerine çıkmak bile pek mümkün değildir. Vasat seviyeye ulaşmak mümkün mü, o bile kolay değil. Hani, “Arapça kolay” denir ya, aslında bu ifade “teşvik” içindir. Ya da, Arapça sürekli, planlı ve programlı şekilde öğrenilirse, yani her şey rayına girip düzenli ve sistematik bir şekilde yol alınırsa, işte o zaman kolay olur. Bu dediğim de, talebenin görevi olduğuna göre bu nisbî zorluğu gözde büyütmemek ve sorumluluktan kaçmamak gerekir. Yani bu bütünlük içinde -Allah’ın izniyle- Arapça da ilim de kolaylaşır. Bu dediğim, durum tespitidir. Hangi coğrafyada olursa olsun -Araplar arasında dahi-, Arapça'da “mükemmel” seviyede kimse çok azdır. Nedeni de, çok çalışmaya ve vakit ayırmaya insanların tahammül edememesidir. “Teallum” (öğrenim) kelimesinin binâsı, tekellüf, zorluk ifade eder. Yani ilim öğrenmenin binâsında/yapısında külfet, zorluk, çile, sıkıntı vardır. Bunlara göğüs germeden, çalışıp sabr-ü sebât göstermeden ilim öğrenmek mümkün değildir. Fakat ne yazık ki günümüzde kısa zamanda unu eleyip duvara asmak, köşeyi dönüp keyfine bakmak ve dünya için de yaşamak şeklinde bir psikoloji yaygındır. İlme taleb olmadan, yani hava, su, ekmek gibi muhtaç hissetmeden, o fazilete ulaşmak pek mümkün olmaz. Neden ilimden bahsediyorum?  Çünkü Arapça bir ilimdir. Temeli, mukaddimesi, başlangıcı, adımları ve merhaleleri vardır. Yeter ki, biz Arapça derken neyi kastettiğimizi, daha doğrusu ne istediğimizi belirleyelim. Maksadımız, -olması gerektiği gibi- ilmî Arapça ise, öncelikli sözlerim bunlar olur. İlâhiyat ve İHL’lerde öğretildiği şekilde modern Arapça ise, modern Arapça öğretimi adına yazılmış birçok kitap var. Onlardan bir seçim yapılıp, bilen bir öğreticinin önderliğinde birkaç arkadaşın bulunduğu ve rekabetin olduğu bir ortamda “asıl” veya “destek” anlamında sürekli bir çalışma tercih edilebilir. Hangi kitap meselesine hoca karar verir. Destek ve yardımcı kitapları da ders esnasında tavsiye eder. Ya da tavsiye istenebilir. Fakat burada benim gördüğüm iki sorun vardır. Birincisi, Arapça’yı iyi bilen kimselerin azlığı ya da belli düzeyde Arapça öğrenmiş olsalar dahi, birçoğunun öğretme kâbiliyetlerinin olmamasıdır. Birkaç gün önce medrese bitirmiş bir arkadaşımız, benim yanımda, 32 soruluk Arapça testi çözdü; aldığı not 10 üzerinde 6 idi. Oysa bu seviyedeki kişinin 9-10 alacağını düşünürüz değil mi? Ama işte hayaller yüksek olsa da, gerçekler bazen vasatın üzerine çıkamıyor. Benim, günümüzde gördüğüm diğer sorun ise, belki de en önemlisi budur. O da, Arapça ilmine kuvvetli bir isteğin olmamasıdır. Arapça olmadan ilim yolunda ilerlemek mümkün değildir. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm ve Hadîs-i Şerîflerin yanı sıra,  ilmî temel eserlerin % 90’ı Arapça dilindedir. Kendisi Arap olmasa dahi, âlimler meseleleri ilmî olarak izah etmek adına Arapça’ya dayanmaktadırlar. Hakikatleri tercüme ve şerh etmenin de bir haddi, ölçüsü ve sınırı vardır. Arapça ıstılâhları, Âyet ve Hadîslerin şerhlerini Arapça kaynak eserlerden okuyup anlamak zorundayız. Âlimler, “Sarf, Nahv, Hatt, İştikâk, İnşâ, Lügat, Garaz, Arûz, Kâfiye, Beyân, Meânî, Muhâdara” olmak üzere Arapça’nın on iki ilimden oluştuğunu söylerler. Arapça öğrensek dahi, Özellikle Usûl, Belâğat, Mantık okumadan/öğrenmeden sadece Arapça ve Lügat bilgisiyle ibâreleri doğru anlamak çok zordur. Anladığımızı sanmak ayrıdır, doğru anlamak ayrıdır. Arapça ilimlerinin bütün kısımlarını okumuş biri olarak şunu tavsiye edebilirim. Medrese kitapları vardır, bunlardan, lâzım olanlara vaktimiz olmasa da, hiç değilse elzem olanları -bilen bir hocadan- okumaya önem vermeliyiz. “Emsile, Binâ, İzzî (Maksûd), Avâmil, Zurûf, Tuhfetü’s Seniyye, İzhâr, Katru’n Nedâ, …“ şeklinde. İlmî Arapça için işin başında bu saydıklarımın okunmasını gerekli görüyorum. Bunlarla birlikte modern usûlde yazılmış kitaplar da okunur. Öğrenilen bilgilerin yardımıyla Kur’ân ve Hadîslerin muhkem/sarîh ibâreleri anlaşılmaya çalışılır; kelime meâlleri ve i’râblar ile öğrenilenler pratize edilir. Türkçe’den Arapça’ya, Arapça’dan da Türkçe’ye çeviri çalışmaları ve gramer kâidelerinin testler çözerek geliştirilmesi aktiviteleri yapılabilir. İnternetten Arapça öğrenimi üzerine gramer dersleri takip edilerek ve pratik Arapça konuşmaları dinlenerek de pratiğimiz gelişir. Arapça konusunda söyleneceklerin özeti bu değildir ama söz konusu olan Arapça olunca birkaç cümleyle de olsa cevap vermek istedim. Rabbim, Tevhîd akîdesi üzere selâmet, sebât ve istikâmet versin. Ve bu yolda gerek Arapça ve gerekse de İslâmî ilimlerle faydalanan ve faydalandıran bir kul olmanızı nasip etsin.

77- GURUR ŞEYTANDA OLUR!

"Aileni gururlandır, gururlandım, bu bir gururdur, erkek adamda gurur olur, gururumu incitti" gibi sözler bâtıldır. Çünkü ğurûr (غُرُورٌ) kelimesi "kibir, kendini beğenmişlik, aldatma, kandırma" anlamına gelir. Kur'ân, şeytan için bu kökten gelen mübâlağalı ism-i fâil sıyğası olarak 'فَعُولٌ: feûl' veznindeki ğarûr (غَرُورٌ: çok aldatan, gurur veren) kelimesini kullanmaktadır (Bkz: Lokman: 33, Fâtır: 5, Hadîd: 14). Dolayısıyla gurur başta şeytanda, sonra da onun aldattığı, kibre ve kendini beğenmişliğe sürüklediği dostlarında bulunur. Gurur kelimesiyle alâkalı küçük bir anım var. Yaşım 12 ve İHL'de İslâmî bir ders esnasındayız. O zamanlar yani 12-15 yaşları arası oldukça utangaç olmama rağmen, dersin atmosferinden midir nedir, Allah bilir, kendime oldukça özgüven ile bir konuda sınıfta konuşma yaptım. Güzel de konuşmuştum, ama sözümü -iyi niyetle de olsa- "Müslümanda gurur olur" diyerek bitirmiştim. Hocanın, konuşmamdan memnun olduğunu düşünüyordum. Sırama oturduğumda bana: "Müslümanda gurur olmaz. Gurur şeytanda olur" dedi. İşte bu gerçeği o anda öğrenmiştim. O hoca hayatta ise, Rabbimden kendisi için hidâyet, selâmet ve âfiyet dilerim.

78- 1979 BENİM HÜZÜN YILIMDIR!

1979 bana babamın ölümünü hatırlatır ve hüzünlendirir. Resmî kayıtlarda babamın 20 Temmuz 1979 / Cuma günü vefât ettiği yazar. Bu tarihin bire bir doğru olduğunu düşünüyorum. Sebebi de, babamın Cuma günü sabaha karşı vefât ettiğinin kesin olmasıdır. Hatta Cuma namazına gitmek için abdest almak isteyip, anneme eline su dökmesini istediği sâbittir.  Babamın vefât hâdisesini annemden dinleyip de taaccüp içinde kalmayan kimse olmamıştır. Üç gün öncesinden kırâathânelere gidip dost ve arkadaşlarıyla, "Benim üç günlük ömrüm kaldı, haklarınızı helâl edin. Ben gidiyorum" deyip de üçüncü gün vefât etmesi, onun adını salâ'da duyan herkesi çok şaşırtmıştı. Çünkü arkadaşları, "Sen demir gibisin, bizleri de gömersin" diye karşılık verip inanmamışlardı. Neyse sekiz yaşında olduğum bir zamanda bana göre özel bir baba olduğunu düşündüğüm ve beni çok seven babadan ayrılmak İlâhî takdîr olunca, bize de içimizi çekerek, hıçkırmamak adına yutkunarak, gizli gizli ağlasak da başkaların yanında dik durarak İlâhî takdîre teslim olmak vâcip oldu. Sabah uyandığımda kuşluk vaktinde her şeyden habersiz bir çocuk olarak verilen salâ’yı dinliyorum. Salâ’nın sonunda vefât edenin adını söylemeye gelince, kimmiş diye kulak kabartan bir çocuğun babasının adını duyduğunda neler hissedebileceğini düşünebiliyor musunuz? İşte yetimleri olgunlaştıran, bu ateşler, yanmalar, pişmeler, çileler, sabırlar, şükürler, teslimiyetler ve tevekküllerdir. Babamdan uzun uzadıya bahsedecek değilim. Yetimlik de bir takdîrdir. Nihâyetinde hayru’l-beşer ve eşref-i mahlûkât olan Muhammed aleyhisselâm da yetimdi. Diyeceğim o ki, insan babasını sever, arar, özler, onun gölgesini üstünde görmek, güzel davranışlarının onun tarafından sevgiyle, ilgiyle takdîr edilmesini ister. Sekiz yaşıma kadar bana nasıl sahip çıktığını anlatmaya başlasam, gözlerimde yaş kalmaz. 1979 yılında benim babam vefât etti. Geride yetimler bırakarak Hakk'ın emrine teslim oldu, eşiyle dostuyla tek tek helâlleşti, evimizin penceresinden mezarlığa bakarak daha önce küçük yaşlarda vefât eden iki kardeşime seslendi. "Ayhanlarım geliyorum. Bekleyin, yakında kavuşacağız" dedi. Siz, bu sahnelerin içindeki bir çocuğun psikolojisi üzerinde master yapan bir akademisyen gördünüz mü? Yetimleri anlamak hayatı anlamaktır! Evet, 1979 yılında çok üzüldüm. O yıl benim için hüzün yılı oldu. Neden mi? Sadece babam değil, üstad olarak, hatta bir baba gibi sevdiğim Seyyid Ebû'l A'lâ el-Mevdûdî rahımehullâh da bu yıl içinde, hem de babamdan yaklaşık iki ay sonra Hakk'ın rahmetine kavuştu. Ümmetin göz bebeği olan Allâme Mevdûdî'nin ve bu yılın bilinçaltımdaki anlamları ve derin izleri nedeniyle vefâtını hatırlar, ölümlerden ibret almak adına ona rahmet diler(d)im. Her konuda yazan biri olarak, geçmişten bugüne bu konuda da birkaç satır karalardım. Mevdûdî'nin vefâtının kırkıncı sene-i devriyesinde yapmayacağım dedim. Çünkü bunun vefât günü anma merasimi olduğunu düşünen kimseler gördüm. Geçmişten ibret almak, geçmişteki hayırlılarımıza rahmet duasında bulunmak, ölüm sebebiyle âhireti hatırlamak ve hayatımız için dersler çıkarmak ne zamandan beri bid'at oldu? Evet, doğum günleri sebebiyle kutlama etkinlikleri ve ölüm günleri sebebiyle de ağlama merasimleri yapmak/düzenlemek câiz değildir. Kutlama zannediliyorsa, o birkaç satırı da yazmayız. Ayrıca, sözlerimiz, kimsenin nefsine yönelik değildir; sadece hakkı ihkâktır. Hakkı söylemek de her hak ehlinin görev ve salâhiyetlerindendir. Nasılsa, bir şeyleri veya babamı söz konusu ederek de olsa söyleyeceğim sözü araya sıkıştıracak hikmet yolları kapalı değildir. Yâ Rabbi, bizden önce imanlı yaşamış ve iman ile bu dünyadan göçmüş olan ve bizlerden bir dua bekleyen bütün kardeşlerimizi mağfiret buyur, onları rahmetinle yarlığa! Âmîn, yâ Rabbe'l-Âlemîn.

79- AT ETİ YEMEK!

İçime doğanı söyleyeyim. At eti yemek, Kazakistan gibi bazı toplumlarda alışkanlık olsa da, Anadolu toplumunun örfünde ‘et’ denildiğinde örfen sığır ve davar eti kastedilir. Usûlen de fetvâ, toplumda cârî olan o örfe göre verilir. Bu sebeple, at etinin ‘et’ adı altında gizlenerek satılması veya sucuk yapıp mâliyeti ucuza getirerek çok kazanç hedefleme istek ve hırsları ile insanları aldatmak câiz değildir. Bu yapılan amelin yanlışlığı fıkhen birkaç yönden tafsîl edilebilir. Bir kasap ille de at eti satmak istiyorsa, at eti olduğunu belirterek daha ucuz bir fiyata satabilir. İsteyenler de alabilir ve yiyebilir. Âfiyet olsun! Ama Ebû Hanîfe'ye göre at eti yemek mekrûh olduğu için öteden beri bu fetvânın varlığını göz ardı edemeyen hatta dikkate alan İslâm ümmeti asırlar boyu -zarûret ve şiddetli bir ihtiyaç doğmadıkça- at eti yemekten imtinâ etmişlerdir. Dolayısıyla da istisnâî durumlar hâriç olmak üzere genelde at eti yemek İslâm toplumlarında âdet, i'tiyâd ve örf hâline gelmemiştir. İnsanların genelinin psikolojisi de buna göre şekillenmiştir. Bu bakımdan birçok kimsenin, at eti dendiğinde bile içi kalkıp midesi bulanabilir. Bu satırların yazarında olduğu gibi! Bu yadırganamaz. İnsan mizaç olarak atın canlısını sever ama kesip etini yemeyi sevmeyebilir. Fakat vasat bir beyan olarak şunu da söylemeliyiz. At eti yemek haram değildir. Şer'î bir kesimle kesildikten sonra yemek isteyen yiyebilir. Bu hususta bir hatırlatma da sağlık konusunda olmalıdır. Güçlü, kuvvetli ve faydalı bir atın çok değerli olduğunu, yani böyle atların kolay kolay kesilmeyeceğini, dolayısıyla da kesilen birçok atın hastalıklı olma problemini, bunun da sağlık yönünden zararlı olduğu noktasını da göz ardı etmemek gerekir. Sağlık yönünden hastalık yapan ve zarar veren bir şeyin yenmesi câiz olmaz. Son olarak, “ben yiyorum, sen de ye” dik kafalılığıyla ve anlayışsızlıkla, at eti yemeyen kimselere gizlice at eti yedirmek, en azından İslâm ahlâkına aykırı bir ameldir. Şahsen ben, at eti olduğu gizlenerek bana et ya da sucuk satan olursa, varsa bir hakkım helâl etmiyorum. Hakkâniyet ve anlayış hepimize lâzımdır. Konu tartışmak için değildir; çünkü kuru tartışmalarda bir hayır yoktur. Tartışmacı ve yorumcu arkadaşlara duyurulur. : ) Vesselâm.

80- KUR’ÂN’I NASIL OKUMAMALIYIZ?!

Kur'ân'a sapmak için yaklaşım tarzının pratik örneklerinden biri, "şu Âyetler Ehl-i Kitap ile alâkalı, şu Âyetler kâfirlerle alâkalı, şu Âyetler müşriklerle alâkalı, şu Âyetler putperestlerle alâkalı; cennet, nimet ve müjde Âyetleri de benimle alâkalı" diye düşünerek, Allah'ın Âyetlerinin inzâr, terhîb ve tehdîd hükümlerinden istifâde edemeden ve küfür, şirk ve nifâktan sakınmadan, âdeta kendisine cennet va'dedilmiş gibi gevşeklik göstererek akîde ve amelde tefrîte düşmektir! Bu tavır, İlâhî uyarılara kulak vermemek, o uyarılarda, suçlular/günahkârlar sadece başkalarıymış gibi kendi zulüm ve cürümlerini görmezlikten gelerek psikolojik anlamda yansıtma yapmaktır! Oysa Kur'ân-ı Kerîm, bütün Âyetleriyle bizim için bir rahmettir. Şöyle ki: Gerek iman için, gerek amel için, gerek ihlâs için, gerek terğîb ve teşvîk için, gerek terhîb ve tehdîd için, gerek sakındırma için, gerek tefekkür ve ibret için... Kur'ân, şirkten ve küfürden bahsettiği gibi, müşriklerden ve kâfirlerden de bahseder. Aynı şekilde sarîh ve kesin olarak şirkten, küfürden ve nifâktan sakındırdığı gibi, müşriklerin, kâfirlerin ve münâfıkların amellerinden de sakındırır. Bizden önceki helâk edilen küfür toplumlarından ve kâfir kimselerden darb-ı meseller verirken, kıssalar anlatırken de, aslında bizleri, onların içine düştükleri küfür bataklığından sakındırmak ister. O hâdiseleri bunun için zikreder. Yoksa Allah Teâlâ hâşâ bizlere kuru kuruya geçmişten hikâye anlatmamaktadır. Bunların iman, takvâ, ibret ve hikmet boyutlarında sebepleri, mes’ûliyetleri, dersleri, nükteleri ve incelikleri vardır. İşte biz, Kur'ân'ı bu şuurla okumalıyız. "Yılan kendi eğrisini bilmez, deve boynun eğri der" atasözünde olduğu gibi, "Geçmişte ne gâvur insanlar varmış be! Allah'a isyân etmişler, nimetler karşısında nankörce davranmışlar" diyerek, kendini sütten çıkmış ak kaşık gibi görerek, Allah’ın azâbından ve cehenneminden korkmayarak ve sakınmayarak, o helâk edilen toplumların adım adım izinde olduğu halde onlara veya Firavun'a lânet etmekle yetinmek, o kişinin nâm-ı hesabına çok büyük bir basiretsizlik ve korkunç bir durumdur! İşte bu, Kur'ân Âyetlerinin muhtevâsından yüz çevirmek, Kur'ân'dan mesaj almamak ve Kur'ân ile yol bulmamaktır! Kısacası, Kur'ân'ın sakındırdıklarından sakınmamak; hevâ-ü heveslere uymaktır! Tıpkı bizden önce helâk edilen toplumların, İlâhî uyarılardan sakınmadıkları, dini Allah’a hâlis kılmadıkları ve şirkten sakınıp sadece Allah’a iman etmek sûretiyle hakka uymadıkları gibi! Aslında Kur’ân’daki bu türden Âyetler, insanları o kötü âkıbetlerden sakındırmak içindir. Bu da, Yüce Rabbimizin bizlere rahmetidir. Kur’ân’ı okuyup, onun hükümlerine hakkıyla iman eden ve gerektirdikleriyle en güzel şekilde amel eden Ehl-i Kur’ân’dan olmayı dileriz.

81- KUR’ÂN VE TEDEBBÜR…

Hızır kıssasını hikâye ederken Yüce Allah, Hızır'ın sözünü bize şöyle haber verir: "O duvara gelince; şehirdeki iki yetim erkek çocuğundu. Altında da onlara ait bir define vardı. Babaları sâlih bir kimseydi. Bu sebeple Rabbin ikisinin de rüşdlerine ermelerini ve -Rabbinden bir rahmet olmak üzere- definelerini çıkarmalarını diledi. Ben bunları kendiliğimden (kendi reyimle) yapmadım. İşte senin tahammül gösteremediğin şeylerin iç yüzü budur." (Kehf: 82)

Âyetin zâhirinden, babaları sâlih olan iki yetimin, Yüce Rabbimiz tarafından İlâhî yardımla gözetildiği anlaşılmaktadır. Âyette bahsedilen babanın, çocukların öz babaları olduğu söylendiği gibi, yedinci veya onuncu göbekten/kuşaktan babaları olduğu da söylenmiştir. Âyette bahsi geçen sâlih babanın sâlihliğinin mâhiyetinden söz edilmiyor olsa da, onun sâlihliği nedeniyle çocuklarının korunduğu haber verilmektedir. Ne mutlu o sâlih mü’mine!

Demek oluyor ki, sâlih bir zürriyet ecdâdı için hayır sebebi olduğu gibi, sâlih bir ecdâd da, sonraki zürriyetleri için hayır ve iyilik sebebidir. Sâlih nesiller yetiştirmek de hem hâl için hem de istikbâldeki zürriyetleri için hayır ve muvaffakiyet sebebidir. Rahmân ve Rahîm olan Rabbimiz, iman ve salâh ehli olan babalar öldüğünde geride bıraktıkları yetimlerini -kendi katından bir rahmet olarak- koruyup yardım etmektedir. Yâ Rabbi, bizleri Müslimler olarak vefât ettir, sâlihlerin arasına ilhâk et; neslimizden de sâlih evlatlar ihsân eyle.

82- MUHARREF TEVRAT (BİLE), HZ. MUHAMMED'İN NÜBÜVVETİNİ HABER VERİYOR:

Allah'a hamd, O'nun Rasûlü olan Hâtemu'n-Nebiyyîn Muhammed aleyhisselâm'a salât-ü selâm olsun...

"Allahın RAB senin için aranızdan, kardeşlerinden benim gibi bir peygamber çıkaracak; onu dinliyeceksin." (Tesniye Kitabı-Eski Çeviri, Bap: 18, 15. Cümle)

İsrâîloğullarına hitaben söylenen ve Hz. Mûsâ'ya nispet edilen bu sözden, Mûsâ gibi kitap ve şerîat sahibi bir peygamberin geleceği haber veriliyor. "Benden sonra" kaydı da bulunmuyor; bundan, son peygambere işâret edildiği anlaşılıyor. Ayrıca bu ifadede "kardeşlerinden" kaydı da dikkat çekmektedir. Bilindiği gibi İsrâîl, Ya'kûb aleyhisselâm'dır. Ya'kûb aleyhisselâm'ın babası İshâk, İshâk'ın babası da Hz. İbrâhîm'dir. İbrâhîm aleyhisselâm'ın daha sonra İsmâîl adında bir oğlu olmuştur. Muhammed aleyhisselâm da onun soyundan gelmiştir. Aslında kökleri itibariyle İsrâîloğulları ile İsmâîloğulları kardeştirler. İsrâîloğulları Ya'kûb'un soyundandırlar. Ya'kûb'un babası İshâk, İshâk'ın kardeşi de İsmâîl'dir. Dolayısıyla İshâk'ın soyu ile İsmâîl'in soyu Hz. İbrâhîm'de birleşir. Bu yönüyle bu iki kardeş peygamberin soyları da kardeş sayılırlar Sadece iki ayrı kola ayrılmışlardır. Ama gelin görün ki, kardeş olmak ve kardeş kalmak varken, maalesef ki tarih hep kardeş kavgalarına sahne olmuştur. Tesniye'deki "kardeşlerinden" ifadesi işte bu duruma işâret eder. Hiç şüphesiz İslâm'da, ırkçılık, asabiyetçilik, fanatizm ve taassup yoktur. İnsanları birleştirmesi gereken şey, saplantılar veya ırk gibi ârızî şeyler değil; Allah'a iman, teslimiyet, hak ve adâlet değerleri olmalıdır. Allah'a iman olduktan sonra, ırk, soy ve renk gibi özelliklerin önemi yoktur. Zira insan bunları seçemez. Seçemediği bir şey ile övünmek ve gururlanmak da abesle iştigaldir!

Yûsuf Semmak

Bağlantı | kategori: NASİHATLER | tarih: 23/10/2019 | Yorum(0) | Yorum yaz
YORUM YAZINIZ
İSMİNİZ

E-Posta (Gizli)

Web siteniz

Yorumunuz

Güvenlik kodu
21.11.2019Perşembe
Son Konular .: 43- Yûsuf Semmak Kimdir?
.: NASİHATLER 14
.: 42- Zâlimlerin Yaptıklarından Allah’ı Habersiz Sanma! (Video)
.: 41- Ashâb-ı Kehf Hakkında (Video)
.: 40- Kur'ân'da Peygamberimize 'Ey Muhammed!' Biçiminde Hitap Edilmiş midir? (Video)
.: 39- Neyi Fıkhedeceğiz? (Video)
.: 38- Muavvizeteyn Hakkında İbn-i Mes'ûd'dan Gelen Rivâyet Meselesi (Video)
.: 37- Rızkı Artıran ve Bereketlendiren Etkenler Nelerdir? (Video)
.: 36- Kime Uyacağız? Kime İnanacağız? (Video)
.: 35- Ey Yolcu, Dünya Bir Ağaç Gölgesi Gibidir! (Video)
.: 34- Kelime-i Şehâdet'in İ'râbı (Video)
.: 33- Hayata Dair, Hayâtî Öğütler (Video)
.: 32- "Arapça'yı Putlaştırmak" Deyimi Üzerine (Video)
.: 31- Kime Kulak Vermeli?! -Fıkradan Hisse- (Video)
.: 30- Evli Kadınlarla Evlenilir mi?! (Video)
.: 29- Seyyid Kutub Âlim midir? (Video)
.: 28- Kur'ân'a Uymadığı İddiasıyla İnkâr Edilen Bir Hadîsin Müdâfaası (Video)
.: 27- Günümüzde Genelde Yanlış Anlaşılan Bir Âyet - Ra'd: 11 (Video)
.: 26- Bedevîden Al Haberi! (Video)
.: 25- Mezhepsizlik Dinsizliğin Köprüsüdür! (Video)
.: 24- İslâm'da Tevhîd Olmadan Vahdet Olmaz! (Video)
.: 23- Rabbin Kim? Rabb Kimdir? (Video)
.: 22- Allah'tan Başkasına İbâdet Etmede Cehâlet Mazeret Değildir! (Video)
.: Günlük Dua ve Zikirler
.: KASİDE-İ LAMİYYE (Şeyhu'l-İslam İbn-i Teymiyye) – Pdf İndir!
.: Peygamberler Tarihi Test Bilgi Yarışması - PDF İndir!
.: Muhtelif Konularda Kısa Kısa - 5
.: "TEVESSÜL VE KABR-İ NEBİ'Yİ ZİYARET" ADLI KİTABIMIZ ÇIKMIŞTIR!
.: MUHTELİF KONULARDA İLMÎ NAKİLLER - 1
.: NASİHATLER 13
.: Dinin Aslında Cehalet Mazeret midir? (PDF Oku/İndir!)
.: Muhtelif Konularda KISA KISA - 4
.: Allah Teâlâ, Neden Kur’ân’da Bazı Yerlerde “Biz” Zamiri ile Hitap Buyurmuştur?
Son Yorumlar
sadullah demircioğlu
abdullah bin mesud (r.a.) ‘’sakın
Yusuf Semmak
Bir kardeşimiz, selâmdan sonra; “
Yusuf Semmak
EVET, YİNE SİGARA! Bugün piyas
İbrahim sarıtaş
Allahrazı olsun
Muhammet ****
Bizim din hocamız başınızı örtmek
Ali Özbek
Hocam Allah razı olsun mükemmel b
fatma
ellerinize yüreğinize sağlık cıdd
Mehmet
Bu site "13.45'de mi 13.45'te mi
iclal
elinize sağlık
misafir
Allah razı olsun .
mutluluk
Çok güzel olmuş ellerinize sağlık
hediye
Esselamün aleyküm Yusuf kardeşim.
Yusuf Semmak
SÜNNETTE BÖYLE BİR PAZARLIK ANLAY
mahmut konur
BİR AYET "Mümin kadınlara da bak
Erkan
Allah razı olsun
ismail
bayildim
Yusuf Semmak
NOT: Bir Hristiyanla tartışan bir
Yusuf Semmak
KİMLER SUÇLU? Bir toplumda ins
Yusuf Semmak
SAHÛR VAKTİNİN SON BULMASI VE SAB
ali
Güzel bir anlatım olmuş ALLAH(C.C
Yusuf Semmak
MUHÂCİRLERLE ENSÂR’IN KARDEŞLİĞİ:
Ece
Harika çok teşekkürler
meryemnazyazğan
Çok güzel anlatmışsınız, şimdi ço
Yusuf Semmak
DİLİN, BEYÂNIN, OKUMANIN, YAZMANI
Yusuf Semmak
Bir meâlde şöyle geçiyor: "Bunun
Yusuf Semmak
“Mütevâzı’, mutevazı” (م
Yusuf Semmak
Esmâül Hüsnâ: Yanlış – el-Esmâul
Yusuf Semmak
Müşkül: Yanlış – Müşkil (kapalı,
Yusuf Semmak
Nasılki: Yanlış – Nasıl ki: Doğru
Yusuf Semmak
“MESS”: Değme, dokunma, temas,
Sibel EKİNCİ
Muhterem Hocamız Feriduddin AYDIN
2017
çok detaya girmişsiniz ama tşr
Melek
Çok güzel
© 2012 YUSUFSEMMAK.COM