Araştırmacı, Yazar

ANASAYFA
BİZE ULAŞIN
BİZİ TAKİP EDİN
AMACIMIZ
KUR'AN DİNLE
KİTAPLARIMIZ
NOT DEFTERİ
82 madde hâlinde muhtelif konularda nasihatler...


 



MUHTELİF KONULARDA KISA KISA - 5

1  SAMİMİ MÜSLÜMANI KİM SEVMEZ?

Müslümanı severiz ama samimisini daha çok severiz. Bu ikisinin ayarı da kalitesi de aynı değildir elbet.

Samimi demek; kalite demektir, cömert demektir, fedâkâr demektir, anlayışlı demektir, onurlu demektir, dosdoğru yolda mustakîm demektir, mert, delikanlı, babayiğit ve candan/yürekten kardeş demektir...

Samimi ol(a)mayan kimse ise, hayırlar karşısında mânen kör, sağır, dilsiz, çolak, kötürüm gibidir... Göstersen görmez, görmek istemez, anlatsan duymaz, duymak istemez, hayrı söylemez, hayra teşvik etmez. Hayra elini uzatmaz ve hayra adım atmaz... Yani insanların umûmî maslahatları, menfaatleri, hayırları ve ihtiyaçları için çaba göstermeyi sevmez, bu düşünceler onu heyecanlandırmaz; hayırlara teşvîk edilse, ölü balığın veya ölüm baygınlığında olan kimsenin bakışı gibi fersiz gözlerle bakar... Nasihatler karşısında, âdeta ilaçlara bağışıklık kazanmışçasına tepkisiz kalır, genel üsluplu ve hikmetli öğütler fayda vermez... Zira gönül kapısı kapalıdır. Söylenenler, kapıya ve duvara çarpar ve geri döner. Hedefine ulaşmayan veya ulaşsa da, okunmadan iâde edilen bir mektup gibi! Bu tür kimselerin mesaj hatlarında teknik arızalar vardır; İslâm’ın ihlâs, kardeşlik ve fedâkârlık değerleriyle formatlanmaları gerekmektedir. Bu sebeple, hikmetli öğüdün fayda vermediği kimseye husûsî söze hâcet yoktur. “Vardır” diyen olursa da, onun hayırlar istikâmetindeki husûsî telkînleri karşısında muhâtap kendini savunmaya başlar. Yine bir fayda hâsıl olmaz. Bu riskli üslup, muhâtabın anlayışsızlığındaki ısrârcılığı karşısında söyleyeni istemeye ve böylece dilenmeye sevk edebilir. Bu da sonuçta kızgınlık, kırgınlık, tartışma ve münâkaşaya neden olur. Hayırlara gönlü açamamak ve Allah için samimi olamamak ne kadar kötüdür! Oysa Peygamberimiz ne güzel buyurmuştur: “Din nasihattir, samimiyettir...”

2  MÜNÂZARA VE MÜNÂKAŞA:

Münâzara (مُنَاظَرَةٌ); "bakmak" anlamındaki "nazar" (نَظَرٌ) kökünden gelen, binâsı, “müşâreket” (işteşlik) ifade eden ve "bakışmak" anlamında olan bir kelimedir. Dolayısıyla münâzara; birbirini görerek ve hissederek “vechen li-vechin” (وَجهًا لِوَجْهٍ) "yüz yüze" ve karşılıklı olarak bir konunun anlaşılması ve hakikatin ortaya çıkması adına belirli kural ve kâideler çerçevesinde gerçekleştirilen sözlü tartışmadır. Münâzaranın anlamından da anlaşılacağı gibi, münâzaranın yeri, sosyal medya değil; sosyal hayattır! Ayrıca münâzara; “anlaşmazlık, itiraz, tartışma, ağız dalaşı, çekişme, kapışma, muhâtabını rakip gibi görerek saf dışı bırakma ve onu mat etme” gibi anlamlar ifade eden, salt nefsin tatmini için girişilen beyhûde, bâtıl ve gayrimeşrû uğraş olan münâkaşa (مُنَاقَشَةٌ), niz⒠(نِزَاعٌ) ve mir⒠(مِرَاءٌ) da değildir!... Münâzarada; taraflardan birisi hakikati delilli olarak ortaya koyduğunda tartışma biter, muhâtap kendisini aydınlatana teşekkür eder, onun hayrı için dua eder. Münâkaşa, mir⒠ve niz⒠ise öyle değildir. Münâkaşa eden kimseye kırk tane delil getirseniz, o kimse, kırk bir lâf-ı güzâf ile itiraz eder, karşı çıkar! Tıpkı yenildikçe yenilgiye doymayan bir güreşçi gibi davranır, ikna olmamak ve haklı çıkmak için çabalar durur. Nefsine uyan münâkaşa eder, hakka uyan ise münâzara... Münâkaşacı, hak kendisine delilli olarak ifade edildiği halde, o gerçeğe kör kesilen kimse gibi duyarsız olur, her söze nefsinden bir şeyler üretmek ve son sözü söyleyerek rahatlamak için nefis mücâdelesi verir ve nefsi uğrunda/nefsi yolunda (فِى سَبِيلِ النَّفْسِ) cehd-ü gayret eder. Hak ehli ise, sadece hakkın ikâmesi, tebyîn ve teblîği için Allah yolunda (فِى سَبِيلِ اللَّهِ) mücâhede eder...  Sen, hangisisin?  

3  TEVHÎD VE TEBLÎĞ:

1- Akîdesinde ve akîdevî duruşunda net olmayana, net ve ta’vîzsiz olanlar aşırı gelir. Tıpkı Peygamberlerin davetinin müşrik toplumlarına aşırı geldiği gibi!

2- “...Senin onları kendisine davet ettiğin şey (Tevhîd dini) müşriklere ağır geldi.” (Şûrâ: 13)

3- “Dediler ki: ‘Ey Şuayb! Biz senin söylediklerinin çoğunu anlamıyoruz (anlamak istemiyoruz). Hem biz seni aramızda gerçekten güçsüz görüyoruz...’” (Hûd: 91)

4- Tevhîd anlatıldığında ve insanlar Allah’a imana davet edildiğinde bir de bakarsın ki, insanlar akîdede iki kısım oluvermişler: “Andolsun ki Semûd’a kardeşleri Sâlih’i “Allah’a ibâdet edin” diye (teblîğ etmesi için) gönderdik. Bunlar iki grup (müstekbirler ve mustaz’aflar) olup birbirleri ile çekişmeye başlayıverdiler.” (Neml: 45)

4  İSTEYENİ DE SORU SORANI DA AZARLAMA!

Rabbimiz Tebâreke ve Teâlâ, Duhâ Sûresinin 10. Âyetinde şöyle buyurmaktadır:

وَأَمَّا السَّائِلَ فَلَا تَنْهَرْ

“İsteyip dileneni sakın azarlama.” (10)

İmam Mevdûdî rahımehullâh, bu Âyeti tefsîr ederken şunları söylemektedir:

10. “Bunun iki manası vardır: Eğer ( السَّائِل) "Sail"i, yardım isteyen, hâceti olan kimse manasında anlarsak, o zaman Âyetin anlamı şöyle olur:

Eğer yardım edebilirseniz yardım edin. Eğer yardım edemezseniz yumuşak sözle ve nezâketle özür dileyin. Ama hiçbir şekilde sert davranmayın ve kovmayın... Verilen hidâyet ve ihsânın karşılığı olarak Allah (c.c.) şöyle buyurmuştur: "Sen yoksuldun biz seni zenginleştirdik."

Eğer "sail"i “soru soran” manasına alırsak, o zaman anlam şöyle olur:

Soru soran kimse ne kadar karışık soru yöneltirse yöneltsin, her hâlükârda ona şefkatle cevap verin, huysuzlukla karşılık vermeyin ve kovmayın. Allah, verdiği ihsânın karşılığı olarak şöyle buyurmuştur. "Sen bilmiyordun biz sana öğrettik." Ebû’d Derda, Hasan-ı Basrî, Süfyân-ı Sevrî ve bazıları bu ikinci manayı tercih etmişlerdir. Çünkü sözün tertîbine göre şöyle buyurulmuştur: "Seni şaşkınlık içinde buldu ve yol gösterdi." (Tefhîmu’l Kur’ân, C: 7, S: 157, 158)

5  RÎB VE RİYBE’DEN UZAK DURUN!

Ömer b. Hattâb’dan rivâyete göre, şöyle demiştir:

إِنَّ آخِرَ مَا نَزَلَتْ آيَةُ الرِّبَا وَإِنَّ رَسُولَ اللَّهِ قُبِضَ وَلَمْ يُفَسِّرْهَا لَنَا فَدَعُوا الرِّبَا وَالرِّيبَةَ

“Son inen Âyet, fâiz Âyetidir. Rasûlullah aleyhisselâm bu Âyeti bize (teferruatlı şekilde) tefsîr etmeden vefât etmiştir. Artık siz, fâizi de fâiz şüphesi bulunan muameleyi de terk ediniz.” (İbn-i Mâce, H. No: 2276)

6  Adam, Fâtiha okurken yanlışları ortaya çıkmasın diye, namaz kıldırılacağında imamlıkta öne geçmiyor ama aynı kimse namaz öncesinde ve namaz sonrasında ilim ehli ile habire tartışıyor ve allâmelik taslıyor. Yahu sen, Fâtiha’yı okuyamayan bir kimsesin; hangi ilim ile tartışıyorsun?!

7  İNFÂK İLE NİFÂKI KARIŞTIRMAYIN!

“İnfâk” (انْفَاق) ile “nifâk” (نِفَاق) kelimeleri aynı kökten gelir. “Nefâk” (نَفَاق) "iş yapmak" demektir; “kesâd” (كَسَاد) ‘ın zıddıdır. “Nafaka” (نَفَقَة) da “harcama” anlamındadır.

Buradan şunu anlamalıyız:

Ey Müslümanlar! İşlerinizi öyle bir yapın ki ve nafakalarınızı öyle bir ihlâs ile verin ki, işleriniz de nafakalarınız da kesâda uğramasın!

Bilelim ki, infâk ve nifâk kelimelerinin kökü “nefak” (نَفَق) kelimesidir; bu da "tünel" anlamına gelir.

O halde, içinizdeki nifâkı atın, sinelerinizin tünellerinde münâfıklık taşımayın ve öyle bir infâk edin ki, riyâ ve gösterişten sakınmış olun! Verdiklerinizi başkalarına duyurmak yerine, hayırlarınızı âdeta tünellerden geçirerek yani gizleyerek; insanlara eziyet etmeden, onları üzmeden, başlarına kakmadan ve övünüp gururlanmadan mütevazı şekilde verin!...

8  BU AYDA DA DEĞİLSE, NE ZAMAN?!

Allah'ın lütfu olan Ramazan ayı ve oruç nimetinden rahatsız oluyormuşçasına, gün boyunca açlıktan/susuzluktan şikâyet edip saat/dakika saymayalım! Yemek ve ziyafet muhabbetlerine son verip, nefis terbiyesi yapalım! İrâdemize hâkim olmayı öğrenelim. Kötü alışkanlıkları; zulüm, yalan, gıybet, sû-i zan, içki, kumar, sigara vs. gibi günahları ebediyyen terk edelim. Fakirlerin ve açların hallerini düşünüp duyarlı mü'minler olmaya azmedelim ve olalım. Güzel şeyler yapmaya çalışalım, niyet edelim, edebiyatını yapalım değil; güzel hatta en güzel sâlih ameller yapalım! Şuûrsuzca ve gâfilce söylenen esnek ve lastik gibi sözlerde şeytanın ve nefsin payı olduğunu, o sözlerin şeytanı sevindirdiğini unutmayalım! "İyilik yapacağım, tevbe edeceğim, doğru söylüyorsun ama..." demeyelim; iyiliğin, tevbenin ve doğruları yaşamanın vakti şu anımızdır, moda bir tabir vardır ya "ânı yaşa" diye, evet ama biz her ânımızı Allah için yaşayalım... Allah'ın rahmetine ve mağfiretine talip olalım. Cimrilik elbisesini câhiliyyenin çöplüğüne atıp, şu dakikadan itibaren cömert ve munfik Müslümanlar olalım. Hâlimizin ıslâhı ile hayırlar istikâmetinde çığır açalım. Nefsî bakmayı, nefsî düşünmeyi, nefsî konuşmayı, nefsî karşılık vermeyi, nefislerimizin arzusuna uymayan bir hakk ile karşılaştığımızda veya bize samimiyetle bir hakikat söylendiğinde bir şekilde içimizde anlamsız bir hoşnutsuzluk olsa bile, hakka tâbi olma hassasiyetiyle müteşekkir olmayı öğrenelim! İnsanlarla aramızdaki yakınlık veya uzaklık bizi haktan uzaklaştırmamalıdır. Hakkı sevmeyeni Allah da sevmez; kalbimizi, kafamızı, dilimizi, fiilimizi ve tüm benliğimizi vahye tâbi olma istikâmetinde terbiye edelim ve böylece Sırât-ı Mustakîm üzere mustakîm olalım. İnsanlar ve dışımızdaki dünya hangi yönde koşuşturursa koşuştursun, kötü emsâller bizim örneğimiz olmasın; biz ashâb gibi olmak için yarışalım. Şeytanın hep "yarın!..." demesine aldanmayalım. Bir gün gelir, yarın da biter, yarınlar da!.. Ve bilnetice; kendimize şunu soralım: Nefislerimizi dizginleyip, terbiye ve ıslâh olmamız bu ayda da değilse, ne zaman?!

Yâ Rabbi, dualarımızı kabul buyur; kelimelerimiz kifâyetsiz olsa da, Sen bize kereminle, lütfunla, rahmet ve mağfiretinle tecellî et! Dünya ve âhirette bizlere iyilikler, güzellikler nasip et! Âmîn, ecmeîn, yâ Ekreme'l Ekremîne ve yâ Erhame'r Râhımîn.

9  MÜSLÜMAN MUTAASSIP DEĞİLDİR!

Gerçek anlamda iman kalplerine yerleşmemiş –ya da taklîdî iman eden– kimseler, “Allah’a iman ve şeyhimize bey’at, Allah’a iman ve bizim grubumuza iltihak, Allah’a iman ve bizimle beraber hareket, Allah’a iman ve bizi şakşaklamak...” derler! Bu kimseler, yalnızca Allah’a iman edip, Rasûlullah’ın Sünnetini esas alarak müctehid ulemânın yolunda olan mü’minlerden –hatta âlimlerden bile– tam olarak memnun ve râzı olamazlar. Tâ ki kendi yollarına ve gruplarına girinceye ve onların kanaatlerini, hevâ ve heveslerini onaylayıncaya kadar!... Bu inanç yapısını benimseyen kimselere göre, en faziletli mü’min, kendilerinden olandır! Oysa hakikatte onların bu tavırları şirk değilse bile, büyük bir taassup ve dar kafalılıktır! Asıl olan, şu’cu bu’cu olmak değil, muttakî mü’min olmaktır! Dolayısıyla fırkalaşma, övünülecek bir durum olmadığı gibi, Tevhîd’in ve İslâm’ın ruhuna da aykırıdır!

10  DETAYLARI GÖREBİLİYOR MUYUZ?

Bir yanda yemeği için komşudan tuz dahi isteyemeyen mü’min, diğer yanda da insanlardan bir şeyler isteyen, verilmediğinde de öfkelenip çirkinleşen ve orada burada gıybet eden insan... Onurlu olmayan kimseler, bu iki tablo arasındaki farkı kavrayamazlar! Çünkü onurlu olanda fiilen bir amel yoktur, sathî kimseler sadece gözlerinin gördüğünü hak sanırlar ve hükmü de onun üzerine binâ ederek, genelleme yaparlar!

11  HİKMET-İ TEŞRÎ' (MEKÂSİDU’Ş ŞERÎA) İLMİ

Dinin insana sağladığı faydaları küllî (genel, teorik) ve cüz’î (her bir hüküm için ayrı) olarak ele alan, Şerîat’ın hükümlerinin vaz’ hikmetlerini ve maksatlarını inceleyen, dini doğru anlamayı sağlayan ve maksada uygun yaşamak için gerekli olan hikmeti kavramayı ve kavratmayı amaçlayan “Hikmet-i Teşrî' (Mekâsidu’ş Şerîa) İlmi” konusunda en önemli temel kaynak eserler şunlardır:

İzzeddîn b. Abdüsselâm (d.577/1181)’ın Kavâidu’l Ahkâm fî Mesâlihi’l Enâm’ı, İmam Karâfî (d.626/1229)’nin el-Furûk’u, İmam Şâtıbî (d.720/1320)’nin el-Muvâfakât fî Usûli’ş Şerîa’sı ve Şâh Veliyyullâh ed-Dihlevî (d.1114 /1703)’nin Huccetullâhi’l Bâliğa’sı.

12  Ahlâk kitapları okuyup da AHLÂKSIZ, edep kitapları okuyup da EDEPSİZ, zühd kitapları okuyup da TAKVÂSIZ, usûl kitapları okuyup da USÛLSÜZ ve fıkh kitapları okuyup da ANLAYIŞSIZ olmak; bir ayrıcalık değil, ayrıcalıklı bir kabahattir! Bu durum tıpkı büyük meşakkatlerle uzun yolculuktan sonra hedefe varıp da ihtiyaçlarını karşılamadan eli boş geri dönmek gibidir!

13  Câhil kimse üç kelime bilse, "ben bilirim" diye düşünür, bildiğinin kat be kat fazlasını konuşur; âlim ise bin kelime bilse, bin birinciyi taleb eder, teennî ile hareket eder; araştırır, istişâre eder ve gerekirse istihâre yapar ve öyle konuşur. İlim ehli bir meseleyi yüzlerce kez tahlîl etmeden konuşmaz, câhil ise bilmediği bir meselede yüzlerce kez konuşur!

14  Adam diyor ki: "Allah, kulun ibâdete/imtihana taalluk eden irâdî fiillerini önceden bilemez." SübhânAllah! Allah, müşriklerin nitelemelerinden münezzeh ve Yüce'dir. Bunu diyen adam; Yüce ALLAH'ın, Ebu Leheb'in kâfir olarak öleceğini ve helâke müstahak olacağını önceden bilip, henüz o hayatta iken LEHEB sûresini indirmiş olduğuna da mı bakmaz?!

15  İNSANLARI DÖRT KISMA AYIRABİLİRİZ:

1- Yardım eden, hayra teşvîk eden, duyarlı,

2- Hayır ümidiyle beklenen, yolu gözlenen, faziletli,

3- Yardım etmeyen, hayra teşvîk etmeyen, duyarsız,

4- Hatırlanmayan, akla hatıra gelmeyen, hayırsız.

Sen hangisisin?

16  EN BÜYÜK NİMET İSLÂM'DIR:

“Hepiniz toptan Allah’ın ipine (Kur’ân’a) sarılın, parçalanıp ayrılmayın. Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz (birbirinize) düşmanlar idiniz de O, kalplerinizi (İslâm ile) birleştirmişti de onun nimeti sayesinde (din) kardeşler(i) olmuştunuz. Ve yine siz ateşten bir çukurun kenarındayken oradan da sizi O kurtardı. İşte Allah hidâyet bulasınız diye, size Âyetlerini böylece apaçık bildiriyor.” (Âl-i İmrân: 103)

"Hablullah" yani "Allah'ın ipi" tabiri, Kur'ân'da bir yerde geçer. (Âl-i İmrân: 103)

Sahîh-i Müslim'de geçen bir Hadîs’te Rasûlullah şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz bu Kur'ân-ı Kerîm, hablullah'tır (Allah'ın ipidir)." (Müslim, Fedâilu's Sahâbe, 37)

İbn-i Mes'ûd'dan gelen bir rivâyete göre, "Allah'ın ipi" Kur'ân-ı Kerîm’dir. (Dârimî, Fedâilu'l Kur'ân 1, 3330)

17  DÖRT KELİME ÖĞRENİNCE, KİBRİ KIRK KAT KATLAMAK!

Kendimizi bulunmaz Hint kumaşı sanmayalım! 

İnsana verilen değer, imanı, ilmi, hikmeti, samimiyeti ve fedâkârlığından ileri gelir. Bunları elde etmeye, elde edince de korumaya bakmalıdır! “Şu yerde bu yerde bana cevap verebilecek kimse yok”, “ben ilim deryasıyım; ben var ya ben...”, “ilim o değildir, bu değildir, şu değildir; ilim benim anladığım fıkıhtır” dersen, gün gelir beğenmediğin o yerlerde ve o kimseler arasında seni muhatap alacak ve sana değer verecek bir adam bulamazsın! İlim tevâzu ile güzeldir; tavâzuu olmayanın bildikleri, ilim değil, hikmetten uzak ezberdir! Şeytanın bencilliğe, kibre ve kendini beğenmişliğe mübtelâ kılıcı ve sevk edici saldırı ve taarruzları karşısında bu kadar âciz, zavallı ve komik olunmamalıdır!

18  İLİMDE KISKANÇLIK!

Bir zamanlar ilimden birkaç kelime ezberleyenlerden; kibirlerinden, kıskançlıklarından ve kasılmalarından dolayı bir kelime alınamazdı. Şimdi Allah interneti ve dolayısıyla da bilgiye ulaşma konusunda geniş imkân ve fırsatları var etti, hocaların ağzından alınabilecek şeylerin birçoğu buradan araştırılarak -yazılı/görsel- öğrenilebilmektedir. Ama bunun için elbette ilmî alt yapı bulunmalı ve de usûl bilinmelidir... Temelde bu ikisi olmadan, ne aranılan bulunabilir ne de bulunsa da -o kaynak ve açıklamalar- doğru veya yeterli düzeyde anlaşılabilir! Yahut da anlaşılsa bile, o anlayışın doğru olup olmadığı test edilebilir. Bunlar için ilim şarttır!

19  HADÎLER DİNİN AÇIKLAMASIDIR:

Peygamberimizin teblîğ ettiği dinin içinde de, Ashâb'ın, Nebî'den ta'lîm ve terbiye ettiği dinin içinde de Hadîsler vardı, bu Hadîsler o gün tüm Müslümanlarını bağlıyordu. Allah, Kur'ân'ında es-Sâbikûn ve el-Evvelûn diye vasfettiği Muhâcirler ve Ensâr'ın iman ettiği ve yaşadığı gibi iman edip yaşayanlardan râzı olacağını bildirdi. O zaman soruyoruz: Ne değişti? Din mi? Peygamberin teblîği esnasında ve dini açıklarken söylediği Hadîsler o günün muhataplarını bağlarken, daha sonraki asırlarda dinin bir parçası olan o hakikatler geçerliliğini mi kaybetti? Allah, o günün insanlarına gönderip, Peygamberin örnekliğinde öğrettiği dini daha sonra -hâşâ- koruyamadı mı?! Allah gönderdiği dininin hükümlerini muhâfaza etmekten âciz midir?! Allah önce dediğini ve/veya Peygamberine demesini emrettiğini/öğrettiğini, dinin ikmâlinden ve nübüvvetin hıtâmından sonra değiştirdi mi?! Allah önceki sözlerinden ve va'dlerinden caydı mı?! Bütün bunları savunmak, Allah’ın el-Alîm, el-Kadîr, el-Muktedir, el-Hakîm, el-Hafîz, el-Adl isimlerine iman iddiası ile çelişmez mi?

Nice sahîh Hadîsler vardır ki, gelecekte gerçekleşecek hâdiselerden veya ileride anlaşılacak meselelerden bahseder. Bu tür bilgiler, Peygamberimizin nübüvvetinin delillerindendir. Her ne kadar belli bir dönemde bu tür Hadîslerin anlamı tam olarak anlaşılamasa da, zamanla o Hadîslerin hakikati ortaya çıkar, oralarda bahsedilen hâdiseler -aynen Peygamberimizin önceden haber verdiği gibi- vukûa gelir. Bu kapsamda ya da farklı niteliklerde olan Hadîsler, sahîh olmasına rağmen, birilerinin aklına uymuyor diye inkâr edilecek olsa, Peygamberin haber verdiği pek çok doğru bilgiler yalanlanmış olur! Salt akla dayanarak Hadîsleri eleyenler; Allah’ın dilediği kadar bir zaman geçince, o bilgilerin sıhhati herkesçe kabul edildiği bir döneme gelinceye kadar geçen süreçte, Rasûlullah’ın nice sahîh beyanlarını reddetmiş olurlar!

20  TAYY-İ MEKÂN:

İslâm'da kerâmet haktır ama sihir, ta'lîk-i kalp (ümit ve korku ile kalpleri kendine bağlayıp, duyguları etkileme), ahz bi'l uyûn (göz bağcılığı, el çabukluğu), cincilik (rûhlardan yardım dilemek), yalan ve iftirâ haramdır. Tayy-i mekân büyük kerâmet ise, en kerîm varlıklar kuşlar olur. Onlardan da hızlı olan cinler olur. Bu fâsid kıyâs ile -neûzübillâh- şeytan aleyhilla’ne’yi bile evliyâ ilan edebilirler! Birilerinin, Firavunu cennetlik ilan ettikleri gibi! Şeytan, dünyanın en doğusundan en batısına yani bir ucundan diğer ucuna bir anda gidebilmektedir yani tayy-i mekân'ı o an içinde gerçekleştirebilmektedir. Her ne kadar bu özelliği, onun faziletinden değil, Allah'ın irâde buyurduğu yaratılıştan olsa da! Dalâlet fırkalarının müntesiplerinin, kendi şeyhlerine tayy-i mekân hikâyeleri uydurup, onu ispatlamak için, “şeytanlar bile bunu yapıyor, bir Allah dostunun yapmasına mı şaşırıyorsun?” gibi sözler bir muğâlatadır. Eğer gerçekten buna benzer olağanüstü hâdiselere şâhit olunmuşsa da, bu bir kerâmet değil, Allah korusun, istidrâcdır! Zira istidrâk, küfür ehlinin elinde/şahsında gerçekleşir. Her takvâ sahibi mü’min, hayatında olağandışı bir hâdise olduğunda, içtenlikle korkmalıdır, Allah’a sığınmalıdır. Çünkü o şey ya kerâmettir ya da istidrâc! Ya kerâmet değilse, n’olacak?! Şeyhini uçuranlara sormak lazımdır; senin şeyhin şeytan mı ki, şeytanın ameliyle delil getiriyorsun? Bu kıyâstan böyle bir sonuç da çıkmaz mı? Adam, şirk içinde bir hayat yaşayacak tayy-i mekân diye bir kerâmet iddia edecek ve nakledecek! Tayy-i mekân bir kerâmet olabilir ama şirk ehlinin kerâmeti olmaz! Bilelim ve bildirelim ki, asıl kerâmet; şirksiz olarak Allah'a iman edip, ölünceye kadar o iman üzere ibâdet etmektir. Kerâmet; Hakk yolda ve Hakk Teâlâ'nın rızâsı doğrultusunda mustakîm olabilmektir. Uçmak, kaçmak, zıplamak, orada burada olmak, şekil değiştirmek vs. şeyler değildir. Yoksa bu sayılanları cinler, balıklar, kuşlar, bukalemunlar ve pireler de yapar!..

21  EHL-İ SÜNNET İMAMLARINI VE MܒMİNLERİN YOLUNU TERK ETMEK, FIRKALAŞMANIN VE TAASSUBUN TA KENDİSİDİR!

Ehl-i Sünnet imamlarını kabul etmeyenler, o imamlara talebe olmaktan fersah fersah uzak kimselerle dinin bazı esaslarını tartışıp ikna edildiklerinde hakka uyabileceklerinden dem vurmaktadırlar!

Ehl-i Sünnet yolunda olmayan bazı kimseler, kendi görüşlerinde mutaassıp olmadıklarını, ikna edildikleri takdirde görüşlerinden dönebileceklerini ifade ederler. Oysa bu sözde, en az tuttukları yol kadar tutarsızlık vardır. Çünkü görüşlerini beğenmedikleri geçmişte yaşamış Selef ve dünden bugüne Halef ulemâsının hemen hepsi, kendilerini ikna edecek kapasitede oldukları halde onların görüşlerini reddetmektedirler. Belki de o âlimlere talebe olacak düzeyde bile olmayan kimselerle tartışıp, kendilerini ikna etmelerini beklemektedirler, daha doğrusu istemektedirler! Ve bu ikna oluştan sonra da fikirlerinden vazgeçip Ehl-i Sünnet’in görüşüne dönebileceklerini söylemektedirler. Bu durumda deriz ki: O halde kendi görüşlerinizden (zanlarınızdan), mü’minlerin üzerinde bulundukları dosdoğru yola dönün. Zira normal şartlarda o âlimlerin hepsi, Allah için hakkı ihkâk eder ve sizi ikna veya ilzâm eder.

22  İMAM EBÛ HANÎFE, İMAM MÂLİK, İMAM ŞÂFİÎ, İMAM EBÛ YÛSUF, İMAM MUHAMMED VE İMAM ZÜFER HAKKINDA TADIMLIK BİLGİ:

İmam Şâfiî, İmam Ebû Hanîfe'nin talebelerinden olan İmam Muhammed'in talebesidir. İmam Şâfiî, İmam Mâlik'in de derslerine devam etmiştir.

İmam Muhammed, Fıkh tahsîlini hocası Ebû Hanîfe'nin hâs talebelerinden olan İmam Ebû Yûsuf'un yanında tamamlamıştır.

İmam Ebû Yûsuf ve İmam Züfer, Ebû Hanîfe'nin Usûlünü benimseyerek mutlak müctehidlik pâyesine ulaşmıştır. Ebû Hanîfe'nin de ifade ettiği gibi, bu ikisi, baş kâdîlığa lâyık iki büyük fakîhtir.

Hanefî mezhebinde fetvâların çoğu, Ebû Hanîfenin fetvâsından ziyâde "İmâmeyn" olarak bilinen İmam Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed'in görüşlerine göre verilmektedir. Çünkü hocaları büyük İmam'ın mezhebini tedvîn eden, birçok görüş ve ictihâdını geliştiren bu iki talebesidir. Rabbimiz hepsine de rahmetiyle muamele etsin.

23  HOBİLER VE ÖZEL ZEVKLER...

Dün bir adamla konuşuyordum. Evinde, hepsi birbirinden farklı ve çok değerli seksen tane tesbihi bulunduğunu ama hâlâ gözünün tesbihlerde olduğunu, tesbihe doyamadığını ve tesbihi hastalık seviyesinde sevdiğini söyledi. Bu tür şeylere insanlar genelde “hobi” derler. Tesbih hobisi, çakı hobisi, çakmak hobisi, kalem hobisi, kuş hobisi, kurt hobisi, araba hobisi, resim hobisi, antika hobisi, eski para hobisi, çiçek hobisi, böcek hobisi, müzik hobisi, futbol, beyzbol, boks, güreş vs. spor hobileri... O an tefekkür ettim; Allah insanlara sayısız nimetler ve imkânlar vermiştir. Ama insanlar, o nimetlerden ve imkânlardan birini ya da birkaçını öylesine sevmişler ve benimsemişlerdir ki, hayatları boyunca onun peşinden koşmuşlardır. İnsanların dengesizliği ve haddinden fazla abartıcılığı bir yana, demek ki Allah’ın yarattığı her şeyin bir anlamı, önemi ve gereği vardır. Bu da, Yaratıcının büyüklüğünü; sevilmesi ve rızâsı gözetilmesi gerekenin sadece Âlemlerin Rabbi olduğunu gösterir. Maalesef ki, insanların çoğu, hayatları boyunca “hobi” ve “özel zevk” adı altındaki bu türden boş sevgiler ve faydasız koşuşturmalar ile Yüce Allah’tan ve O’na ibâdetten gâfil olmaktadırlar. Bu durum; yaratılış amacını unutup, yaratılanları yüceltmekten ileri gelmektedir.

24  ARAPÇA İLMİNİN ÖNEMİ:

Bir insan; Arapça, Usûl, Belâğat gibi ilimleri bilmeden, bin cilt kitap ezberlese dahi âlim olamaz! Çünkü dini anlamak ve hıfz yani bir şeyler ezberlemek başka şeydir, ilim ve âlimlik ise daha başka bir şeydir. Bir kimsenin, dini doğru fıkhetmesi, iman etmesi ve bazı kitapları ezberlemesi için âlim olması elbette gerekmez. Yani âlim olmadan da bunlar yapılabilir. Kaldı ki dinin aslından olan temel meseleleri öğrenmek herkese farzdır. Bunları delilleriyle öğrenmek ise, matlûb olan tahkîki imandır. İdeal olan, her Müslümanın bu konumda olması ve başkalarını da tenvîr etmesidir. Ama ilim tahsîl edip, belirli bir kemâl ve yetkinliği taşımayan, ilimde kökleşip rusûh sahibi olmayan kimseye ne hoca denir, ne de âlim! Yarım hoca misâli, -kendi başına buyruk davranan- Allah korusun, insanı dinden dahi edebilir! Ehl-i ilim olmadan, ağzı laf yapabilen kimselerin hoca olarak tanınmaları ya da kabul edilmeleri, -cehâletin yaygınlaştığı, âlimlerin azalıp hatiplerin çoğaldığı- âhir zamana hâs bir durumdur. Normal şartlarda talebelik yapsalar, en az 20-30 sene tahsîl görmeleri gereken kimselerin de âlim havalarına girip fetvâlar vermeleri, ilimde otoriteymiş gibi edalara girmeleri zâhiren riyâset sevdası gibi gözükmektedir. Talebelik süreci, çocukluk döneminden itibaren yani normal şartlarda seyretmeyen kimselerin -istisnâlar dışında- hemen hepsi Arapça'yı bile yeterli düzeyde öğrenememektedir. Kaldı ki, ilim sadece Arapça'dan ibaret de değildir! İnsanın içinde gerçekten ilim ehli olma sevgisi varsa, yani bu konuda samimi ise, kendisi muvaffak olamadıysa bile, evladını ilim ehli olarak yetiştirebilir. Kendi evladının da ilme istidâdının olmaması durumunda Ümmet-i Muhammed'in evlatları çoktur; onlar için, bu içinde uhde olan ilim sevgisini, pratik olarak ihyâ etmesine kim ne diyebilir? Hayırhâh (hayır istemek) ve hayırlara vesile olmak isteyene, hayır yolları açıktır ve çoktur. Yeter ki, hayra talip olalım... Rabbimiz, hepimize kendi rızâsı yolunda sebât versin; bizleri muttakîlerden ve sâlihlerden kılsın.

25  İSLÂM'DA NE "DİNİ, TİCÂRET VE KAZANÇ KAPISI HÂLİNE GETİRMEK" NE DE "İLİM TALEBELERİNİ FAKR-U ZARÛRET İÇİNDE TERK ETMEK" VARDIR!

"DENGE (adâlet ve vasat olmak) ve HİKMET"; insanların çoğunun -liyâkat yönüyle- elde edemediği iki büyük fazilettir! Pireye kızıp yorgan yakmak, yanlışa bakıp doğrulardan kaçmak yahut da birilerinin yanlışları karşısında başka yanlışlara düşmek, câhillerin işlerindendir!.. Hiç şüphesiz haram bellidir, helâl bellidir... Ma'rûf bellidir, münker bellidir... İyi bellidir, kötü bellidir... İyilik bellidir, kötülük bellidir... İyiliğin veya kötülüğün, doğrunun veya yanlışın, doğruluğun veya yanlışlığın tanımı kişisel çıkar, menfaat, arzu ve heveslere göre değişmez! İnsanların dînî duygularını ve zaaflarını kullanmanın dünyevî kazanç getirisi ne olursa olsun, karşılığında dünya bile kazanılsa, haramdır! İnsanların elde ettiklerinde iki büyük haramlık söz konusudur: 1- Meşrûiyetine dair bir delil olmayan, bilâkis yasaklanmış olan bir işi yaparken Allah'ın dinini kullanmak -ki bu katmerli haramdır-, 2- Yapılan bir iş meşrû bile olsa, hak edilmeyene talip olmak ya da hakkından fazlasını almak! Acıkıldığında yenilen iki lokmanın bile Allah katında bir hesabı var da, nefse uyarak meşrû dairede olmaksızın elde edilen dünyalıkların bir hesabı olmayacak mı? Ana babası olan bir çocukla yetim bir çocuğun bulunduğu bir ortamda ikrâm edilen bir çikolatayı yetim çocuğuna layık gören ebeveynlerin hassâsiyeti acaba nedendi(r) dersiniz? Çocuğunun kulağına "oğlum/kızım, ben sana birazdan daha güzelini alırım. Onun babası yok" diye fısıldayan ecdâd, yetimlerin, öksüzlerin ve muhtaçların haklarını bu denli neden gözetiyorlardı dersiniz? Kılı kırk yararcasına ortaya konulan bu hak ve adâlet çırpışının nedeni, kul haklarına riâyetten ve hak (sevdalısı ve) ehli olmaktan başka ne olabilirdi ki!...

26  BAZEN SEVİLMEMEK DEĞİL, SEV(E)MEMEK MAHRÛMİYETTİR!

Birçok kimse “sevgi, sevilmek kendini sevdirmekledir” derler ya, aslında sevginin yerine hevâ konulduğunda buna sevgi denmez. Çünkü hevâ ve heveslerine göre oturup kalkan kimse, sevginin ehli değildir! Gerçekte sevmek de sevilmek de hak edişle ve liyâkatledir. Nefsine uyanların sevgi dili, nefislerinin tercihlerini göstermekten ve görmek istemekten başka bir şey değildir! Bakın hayatınıza ve çevrenize, nice sevilesi insan vardır, insanların çoğu tarafından sevilmez. En azından, birilerine nispetle durum budur. Genellikle, en samimi insanlar, -nefsî kriterlerini esas alan kimselerce- hak ettikleri iltifat ve ikrâma mazhar olmazlar. Burada problem, güzel insanların sevenlerinin az olması değil, sevgi fukarâsı kimselerin çok olmasıdır. Yani asıl sorun, sevgiyi ve sevilecek kimseleri bilememek, takdîr edememek ve onlara kıymet verememek, dolayısıyla da güzel insanları sevememektir. Sevginin hakikatini vefâ, sadâkat ve fadâkârlık boyutunda bilmeyen kimse, başkalarının kendilerini kendisine sevdirmesini, şirinlik yapmasını, iltifatlarda ve komplimanlarsa bulunmasını, ikrâmlar etmesini, kendisini doğrulayıp savunmasını, arka çıkmasını bekler ve ister. Bu tür şeyleri kendisine sunan kimselere de bu arkadaş sevgisini sunar! Sevgi ve dostlukta ölçü bunlar mıdır?! Mâzî’ye ve hâl’e bakın, çoğu zaman Allah’ın sevdiklerini insanlar sevmeyerek, sevgi konusunda Allah’ın irâdesiyle bile uyuşmamaktadırlar. Demek ki, bazen sevilmemek değil, sev(e)memek bir liyâkatsizliktir, mahrûmiyettir ve nasipsizliktir! Ve insanların "sevdikleri" ve "sevmedikleri" kendilerinin karakter ve kalitelerini ortaya koyar...

27  “YANKEE” KELİMESİ NE DEMEKTİR?

Yankee; Amerikan İç Savaşı (1861-1865) sırasında Güneyliler'in Kuzeyliler'e aşağılama amaçlı kullandıkları isimdir. "Yankee" kelimesi, daha ziyâde zorla ve saldırgan bir şekilde bir şeyi veya bir yeri çekip alan kimse anlamında kullanılır. 2. Dünya Savaşı (1939-1945) sırasında Amerikan askerleri övgü ve hayranlık anlamlarını içerecek şekilde bu kelimeyi kendileri için kullanmışlardır. Ama savaştan sonraki dönemlerde özellikle Amerikan karşıtı çevreler tarafından bu kelime, aşağılama (zemm) maksadıyla zulüm, haksızlık, zorbalık ve açıkgözlülük anlamlarını içerecek bir mâhiyette kullanılmıştır.

28  KOMŞU HAKKI:

Allah Rasûlü komşu haklarından o kadar bahsetmişti ki, Ashâb-ı Kirâm, neredeyse Rasûlullah’ın komşuyu komşuya mirasçı kılacağını sanmışlardı. Günümüzdekiler ise, oradaki nazik noktayı “başkalarının komşusu” anlamış gibi bir görüntü sergiliyorlar! Maalesef ki, bugün insanlar çoban armağanlarını kendi komşularına değil, başkalarının komşularına lâyık görüyorlar!

29  İFFET, TAAFFUF, ONUR, HAYSİYET, MÜRÜVVET VE AİLE TERBİYESİ:

İBRETLİK KÜÇÜK BİR ANI:

Yaya olarak yürürken gariihtiyârî bir kadının 6-7 yaşlarındaki erkek çocuğuna sitemine ve onu terbiye edişine kulak misafiri oldum. Kadın: “Onu istemeyecektin!” diyor. Çocuk da: “Ama geçen gün de almıştım, bir şey dememiştin” diye karşılık veriyor. Kadın biraz daha sesini yükselterek hafif kızar bir üslupla: “O zaman sen istemeden vermişlerdi, şimdi ise sen istedin; olayı anlayabildin mi?” diyor. Çocuk kısık bir sesle ve biraz da mahcup şekilde: “Anladım” diye karşılık veriyor. Gerçekten insanı sevindiren ve sıcak havaya rağmen içini serinleten bir diyalog! O kadın ve çocuğu için hayır duaları ettim. Kimseyi kınamamakla ve meşrû bir mazereti olanları istisnâ etmekle beraber, kendini âlim, allâme, fâdıl, âbid, sâlih ve sâliha görüp de, başkalarından istemeyi huy/ahlâk edinenler aklıma geldi o an... Yazma gereği duyulduğuna göre, demek ki bu diyalogları ve onurlu amelleri özellikle büyüklerin şahsında çok az görüyoruz demektir!

30  KUR’ÂN’DAN YÜZ ÇEVİRMEYE DEVAM MI EDECEKSİN?!

Allah Azze ve Celle şöyle buyurdu:

“Biz, onları bundan (Kur’ân’dan) önce bir azap ile helâk etmiş olsaydık elbette şöyle diyeceklerdi: ‘Rabbimiz, bize bir Peygamber gönderseydin de zillet ve rüsvaylığa düşmeden önce Senin Âyetlerine uysaydık!’” (Tâ-Hâ: 134)

Allah, eğer Kitâb ve Peygamber göndermeden insanları helâk etmiş olsaydı, insanlar, helâk edilmelerinin nedeni olarak kendilerine bir Peygamber gönderilmemiş olduğunu söyleyecekler ve şayet kendilerine Peygamber gelmiş olsaydı, ona ve Kitâb’ın Âyetlerine uyup sapıtmayacaklarını söyleyeceklerdi. Ne kadar ilginç değil mi? Allah, Peygamber olarak Hz. Muhammed’i, Kitâb olarak da Kur’ân-ı Kerîm’i gönderdi ama niceleri için ha Peygamber gönderilmiş ha gönderilmemiş, ha Kitâb gelmiş ha gelmemiş gibi farksız değil midir? Nice insanlar vardır ki, ne çocukluklarında ne gençliklerinde ne orta yaşlılıklarında ne ihtiyarlıklarında Kur’ân-ı Kerîm’in sayfalarını açıp da okumuşlar ve ne de o mübârek Kitâb’ı anlamak için bir çaba sarf etmişlerdir! Âlemlerin Rabbinin katından gönderilen İlâhî Mektûb’a tenezzül dahi etmemişlerdir! Peygamberimiz ne için geldi ve bizlere ne teblîğ etti, merak buyurup da araştırmamışlardır bile!

31  ŞEYTANDAN NASIL SAKINIRSINIZ?

Şeytanın en sevmediği kimseler âlimlerdir…

Ebû Umâme el-Bâhilî radıyallâhu anh’dan rivâyet edildiğine göre, Rasûlullah aleyhisselâm’a biri âbid, diğeri âlim olan iki kişiden bahsedildi de Rasûlullah şöyle buyurdu: "Âlimin (ilim sahibinin) âbid (ibâdet eden)'e karşı üstünlüğü, benim sizin en aşağı mertebede olanınıza karşı üstünlüğüm gibidir." (Tirmizî, İlm, 19)

İbn-i Abbâs’tan rivâyete göre, Rasûlullah aleyhisselâm şöyle buyurmuştur:

فَقِيهٌ أشَدُّ عَلى الشَّيْطَانِ مِنْ ألْفِ عَابِدٍ

"Bir fakih (âlim), şeytana bin âbidden daha çetindir." (Tirmizî, İlm, 19; İbn-i Mâce, Mukaddime, 17)

İçinde Kur’ân ve Hadîslerin ders hâline getirildiği ilim meclislerinden ve ilimle meşguliyetten uzak kalmayın ki, şeytanlar size musallat olmasın! Allah'ın öyle melekleri vardır ki, yeryüzünde tertip edilmiş ilim ve zikir meclislerini tesbît etmekle görevlidirler. Bu gezici melekler, o meclisleri buldukları zaman dünya semâsına kadar o kimselerin üzerini kuşatırlar (Bkz: Buhârî, 6408; Müslim, Zikr, 25).

Evden besmele ve dua ile abdestli olarak çıkan, sâlih insanlarla oturup kalkan, boş işlere dalanlarla birlikte dalmayan, ilimden ve ilim meclislerinden ayrı kalmayan, her dâim ilim meclislerinde hâzır bulunan meleklerle birlikte olan, şirk, küfür, bid'at, hurâfe ve kişisel taassuplardan sakınan kimseye -inşâAllah- şeytan zarar veremez! Şeytan, içerisinde dünya semasına kadar meleklerin doldurduğu ilim meclisine yaklaşabilir mi? En fazla zayıf kimselere sokak başından yani tâ ötelerden vesvese verip, o meclisin mânevî atmosferini onların vesilesiyle bozmayı hedefler!

32  HAYAT NE KADAR DA HIZLI GEÇİYOR!

Hayat gerçekten çok hızlı geçiyor… Farkına var(a)mayanlar, duvardaki saate baksınlar… Kimisinde saniye, kimisinde de salise az biraz duraksasa da, durmadan tık tık atıyor…  Her tık sesiyle insan ömründen de o kadarlık bir zaman eksilmiş oluyor. Sessiz bir ortamda tefekkür ederken insan derinlere dalıyor; âdeta saniyeler konuşuyor ve “vakit geçiyor, ömür geçiyor…” diyor ve uyarıyor. Bakın hayata; -gençliğine ve yaşına bakmadan eceli dolanlar bir yana- dün bebe olanlar bugün genç, dün genç olanlar bugün orta yaşlı, dün orta yaşlı olanlar bugün ihtiyar, dün ihtiyar olanlar bugün mezarda!.. Berzah hayatında; ölümden sonra dirilişi bekliyor!.. Ya, bugün yaşayanlar için yarın farklı bir âkıbet mi olacak? Bu ömür sermayesi bir gün bitmeyecek mi? Ansızın gelecek olan o ölüm ve de ötesi için ne hazırlıyoruz? Ecel geldiğinde yaşa bakmayacağı gerçeğini insan hayatın câzibelerinin ve nefsin arzularının gölgesinde ne çabuk unutuyor değil mi? Ziyâretleşmelerin, dertleşmelerin ve nasihatleşmelerin neredeyse yok denecek kadar azaldığı şu günümüzde duvarınızda saniye sesiyle sizi uyaran bir hatırlatıcınız olsun. Aynen maaş karşılığında günün belirli saatlerinde gelip Hz. Ömer’e: “Ölüm var, ey Ömer!” diyen hatırlatıcı gibi. Tık tık atan her saniye “ölüm var” diye her an ikaz etsin hepimizi… Duamız; duvardaki saniye sesinden dahi öğüt alabilmemiz ve ölüme iman ve sâlih amellerle hazır olup mağfiret olunmamızdır.

33  MÜ'MİNİN İLKBAHARI:

“Kış, mü’minin ilkbaharıdır.” الشِّتَاءُ رَبِيعُ الْمُؤْمِنِ (Zayıf Hadîs)

Çünkü kış mevsiminin gecesi uzundur, mü’min onu ilim, zikir ve ibâdetle ihyâ eder; gündüzü de kısadır, onu da oruçla geçirir. Kış, birçok canlının kış uykusuna yattığı, yani faaliyetlerin belli ölçüde kısıtlandığı, bazı günahların kısmen de olsa azaldığı bir mevsimdir. Mü'min, uyanıklığı ve diriliği ile kışın âdeta baharı yaşamalıdır. Bu nedenle, kışı sevmemek ve kış geldiğinde baharı ve yazı iple çekmek değil, kışı hakkıyla değerlendirip, ilim ve ibâdetle ihyâ etme ve nefis muhâsebesi yapma konusunda gayretli olmak gerekir.

34  HABÎS BİR YAKIŞTIRMA!

Adam, Hadîs-i Şerîf münkirliğini ikrâr etmek maksadıyla zemm yollu "Habîs-i Şerîf" diyor! Bre câhil, bu tamlama Şer'an da aklen da câiz değildir. Çünkü "habîs" kelimesi "kötü, şerrli ve pis" anlamına gelirken, onun sıfatı olarak getirilen "şerîf" ise "şerefli, değerli, üstün" anlamındadır. Dolayısıyla bu iki kelime arasında anlam bakımından zıtlık/aykırılık vardır. Hadîs-i Şerîf terkîbine dil uzatıp "habîs" kelimesini oraya yapıştırmaya çalışanların, Allah basîretlerini bağlamış, attıkları çamur İlâhî adâlet gereği tutmamıştır. Bu noktada bile Yüce Rabbimizin -hakkın ihkâkı noktasında- bir delili ve hücceti vardır. Habîs-i Şerîf iftirâsına cevabımız: "Arkadaşım, böyle ilim, hikmet ve mantıkla çelişen bir terkîb olmaz! Habîs kelimesini, -Hadîs karşıtlığın nedeniyle- sen söyledin. O kelimeyi sana iade ediyoruz, oraya biz Hadîs kelimesini uygun görüyoruz. Çünkü şerîf olan Hadîs'tir. Habîs olan ise küfür, fâsıklık ve isyândır."

35  BİR SELÂM VER, BİR MERHABA DE, HİÇ DEĞİLSE BİR TEBESSÜM ET!

Sen, 10-20 yıldır bir Müslümanla tanışacaksın ama bu zaman zarfında hiç onu arayıp sormayacaksın. Yazıklar olsun sana! Yahut da düğün, cenâze veya bir davette karşılaşacaksın ama selâm verecek, göz göze gelecek, tokalaşıp kucaklaşacak, bir çift güzel söz söyleyecek ve güler yüz gösterecek insanlığı bile Müslümanlardan esirgeyeceksin ve şeytanın “aferin, en doğrusunu yaptın, sen haklısın” fısıltılarını dinleyerek ve bu vesveselere hak vererek, sırtını dönüp gideceksin. Yazıklar olsun senin yabaniliğine! Nedeni ne olursa olsun, bu bir medeniyetsizliktir. Gayrimüslimler bile bu konuda medenî/sosyal iken, örnek insan olması gereken Müslüman, nefsine uyup ona buna çocukça küserek kendi kendine havalara girip trip atarsa, Kur’ân ve Sünnete aykırı olan bu fiile sadece buğzedilir ve bu davranış biçiminden Allah’a sığınılır! Yâ Rabbi, azgın nefislerin şerrinden Sana sığınırız.

36  Kalabalık ortamlarda birilerine haddinden fazla abartılı samimiyet gösterisi yapmak da diğerlerini muallakta/askıda bırakmak da câiz değildir! Biri ifrât, öteki tefrîttir; ölçülü olmak gerekir. Samimiyetlerin gösterisi insanların huzuru değildir. Samimiyet seremonisi ile diğer insanlara eziyet etmek ve onları dışlamak anlayışsızlık ve hikmetsizliktir. Uzun zamandır görüşülmeyen ya da bir seferden dönen kimse ile kucaklaşılabilir. Ama bu durumda da diğerleriyle tokalaşıldığı için, bu farklı tutumun nedeni açıklanmalıdır ki, insanların kalbinde bir fitne oluşmasın.

37  4 MEZHEBE GÖRE TEŞEHHÜD’ÜN HÜKMÜ:

Teşehhüd; namazın her oturuşunda “Ettehıyyâtü” duasını okumak ya da bunu okuyacak kadar oturmak demektir. Hanefîlere göre; namazın son oturuşunda teşehhüd mikdarı oturmak farz, teşehhüd okumak ise vâcibdir.

Mezheblere göre ise, namazda teşehhüdün hükmü şöyledir:

1- Hanefîlere Göre: Birinci ve ikinci teşehhüd VÂCİB’dir.

2- Şâfiîlere Göre: İkinci teşehhüd ve sabah namazının teşehhüdü FARZ, üç ve dört rek’atlı namazların ilk teşehhüdü (namazda terk edildiği zaman secde-i sehv’in sünnet olduğu, “EB’ÂD” diye isimlendirilen) önemli sünnetlerdendir.

3- Mâlikîlere Göre: Birinci ve ikinci teşehhüd SÜNNET’tir.

4- Hanbelîlere Göre: İkinci teşehhüd RÜKÜN’dür, birinci teşehhüd VÂCİB’dir.

38  ÂHÂD HABERLERİ KABUL ETMEMİZİ KUR’ÂN BİZE EMREDİYOR:

1- “Erkeklerinizden iki şâhit tutun.” (Bakara: 282)

وَاسْتَشْهِدُوا شَهِيدَيْنِ مِنْ رِجَالِكُمْ

2- “Aranızdan adâlet sahibi iki şâhit tutun.” (Talâk: 2)

وَأَشْهِدُوا ذَوَيْ عَدْلٍ مِنكُمْ

39  ŞİRK VE MA’SİYET EHLİNİ NİYETİ KURTARAMAZ!

Bir kimse şirk koşarken niyeti iyi(!) ve kalbi temiz(!) ise müşrik olmaz mı? Ya da daha doğru bir soru olarak, bir kimse şirk koşmaya devam ederken, Allah katında niyetinin iyi ve kalbinin temiz olması mümkün müdür?

Peki, Ebû Cehl ve diğer Arap müşrikleri Allah dışında velîler edinirken ve putlara taparken maksatlarını nasıl açıklıyorlardı?

Cevap: Putlara tapmalarının nedeni; Allah’a yaklaşmak ve o taptıkları kimselerin kendilerine Allah katında şefâatçiler olmalarını ummak (Bkz: Yûnus: 18, Zümer: 3).

Bu durumda, Ebû Cehl ve benzerlerine “pardon”, -hâşâ- "sen Müslümansın" mı demek gerekiyor!

Böyle değilse, şirk koşanların şirkini görmeden sadece “benim kalbim ve niyetim temiz” sözlerine itibar ederek, -Allah’ın şirk dediğine şirk demeyerek- “Sen de mü’minsin” diyenlerin durumu ne oluyor?

Bu demek değildir ki, ona buna müşrik ya da kâfir denilecek! Asıl olan, Tevhîd’i, imanı ve İslâm’ı anlatmak, şirki ve küfrü öğretip, bunlardan sakındırmaktır. Zaten şirk ve küfür anlaşıldığında, insanları bu münkerlerin fâili olmaktan sakındırma da kendiliğinden gerçekleşir. Gerekmedikçe muayyen tekfîrden sakınmak gerekir. Bu konuda ilim sahibi olmadıkça işi ehline tevdi etmelidir. Zira kat’î meseleler vardır, ihtilâflı meseleler vardır. İnsanların içinde bulunduğu şartlar ve durumlar vs. vardır. Bunları herkes yeterli düzeyde bilemez!

Gerçek iyilik ve merhamet, şirk koşan kimseyi ebedî azâba müstahak olmaması için, hikmetle ve güzellikle uyarıp kurtuluşuna vesile olmaktır. Bir kimsenin beşerî hatırı için, gerçekleri gizleyip Allah’ın azâbına ve gazabına uğramak ve uğratmak asla bir iyilik değildir!

40  KABRİN SIKMASI!

Rasûlullah'ın bildirdiğine göre, kabrin sıkmadığı kimse yoktur. Kabrin sıkması; kabrin iki yanının ölüyü sıkıştırmasıdır ve geneldir. Hadîslerde istisnâ edilenlerden başka, mü'min olsun, kâfir olsun, itaatkâr olsun, âsi olsun, bundan hiç kimse kurtulamaz. Kabir, kâfirleri ve günahkârları öyle bir sıkar ki, kemikleri birbirine geçer. Şakîler, kabirlerinde bir yumurtanın düz ve sert bir taşa çarpılması gibi sıkıştırılacaktır. Mü'min ve itaatkâr olanları sıkması ise, kabrin ölüyü kucaklamasıdır. Çünkü insan topraktan yaratılmıştır. Tekrar toprağa döndüğü zaman, evladından uzun müddet ayrı kalan ananın evladını hasretle ve şefkatle bağrına basıp kucakladığı gibi onu sıkacaktır. Bu sıkma, bir annenin evladının başını okşaması gibidir. Kabrin, gazapla sıkmasından da, diğer kabir azaplarından da Allah'a sığınırız.

41  ALLAH İMHÂL EDER AMA İHMÂL ETMEZ!

İnsanların yanında meşhûr bir söz vardır:

إِنَّ اللَّهَ يُمْهِلُ وَلاَ يُهْمِلُ

“Allah imhâl eder (mühlet verir, te'hîr eder) ama ihmâl etmez!”

Bu söz, Hadîs-i Şerîf ya da sahâbe kelâmı değildir. Ama, manası cihetiyle doğrudur.

Rabbimiz buyurdu:

وَلاَ تَحْسَبَنَّ اللّهَ غَافِلاً عَمَّا يَعْمَلُ الظَّالِمُونَ

“Sakın Allah’ı o zâlimlerin işlediklerinden gâfil/habersiz sanmaz!...” (İbrâhîm: 42)

Yine Rabbimiz şöyle buyurdu:

 وَلَوْ يُؤَاخِذُ اللّهُ النَّاسَ بِظُلْمِهِم مَّا تَرَكَ عَلَيْهَا مِن دَآبَّةٍ وَلَكِن يُؤَخِّرُهُمْ إلَى أَجَلٍ مُّسَمًّى

“Eğer Allah, insanları zulümlerinden dolayı (dünya hayatında) muâhaze edecek/cezalandıracak olsaydı, (yeryüzü) üzerinde hiçbir canlı bırakmazdı. Fakat O, insanları belirlenmiş bir va’deye erteler (te’hîr eder)…” (Nahl: 61; Bkz: Fâtır: 45)

Ebû Mûsâ el-Eş’arî’den rivâyete göre, Rasûlullah aleyhisselâm şöyle buyurdu:

إِنَّ اللَّهَ لَيُمْلِى لِلظَّالِمِ حَتَّى إِذَا أَخَذَهُ لَمْ يُفْلِتْهُ

“Allah Teâlâ, zâlime süre tanır. Nihâyet onu yakalar. (Yakaladığı zaman da) elinden kaçırmaz.”  Ardından da şu Âyeti okumuştur. ‘Rabbin, zulüm yapan ülkeleri (onların halkını) yakaladığında, işte böyle yakalar. Şüphesiz O’nun yakalayışı pek elem vericidir, pek şiddetlidir.’ (Hûd: 102)” (Buhârî, Tefsîr, 11. Sûre, 5. Bâb, [4686]; Müslim, Birr, 61, [2583]; Tirmizî, Tefsîr, 12, [3110]; İbn-i Mâce, Fiten, 22, [4018])

Bu Hadîste “(Yakaladığı zaman da) elinden kaçırmaz” ifadesinin anlamı; Allah onu helâk ettiği zaman, ondan helâki uzaklaştırmaz demektir. Bu yorum, zulmün “şirk” olarak açıklanmasına göredir. Eğer buradaki zulüm daha geniş bir manada değerlendirilecek olursa, Hadîsteki “kaçırmaz” ifadesi de ona göre tefsîr edilir.

42  GÜNLÜK İSTİĞFÂR:

Rasûlullah aleyhisselâm, -rivâyetlere göre- günde 70 defa, 70 defadan fazla veya 100 defa istiğfâr ederdi. Kimi âlimlere göre, Rasûlullah'ın günlük yaptığı istiğfâr kadar her gün istiğfâr etmek vâciptir. Fakat -âlimlerin çoğunun da dediği gibi- vâcip olmasa da, sünnettir, mendûbdur. Peki, günde yüz defa istiğfâr etmek zor mudur? Asla! Zaten her namazın ardından 99'ar kez tesbîhât yapıp, bunu "Lâ İlâhe İllallâhu vahdehu lâ şerîke leh..." zikri ile yüze tamamlıyoruz. Hem de 5 vakit namazda ayrı ayrı 100'er defa tesbîhâtta bulunarak, bu sayıyı toplamda 500'e ikmâl ediyoruz. Rabbimizin, -en az- 1'e 10 verdiğini düşünürsek, bu sayı 500x10=5000 eder ki, bunun anlamı, her gün -inşâAllah- 5000 günahın silinmesi demektir. Aynen namazdan sonraki tesbîhâtı yapar gibi, 100 kere de istiğfâr edebiliriz. Günlük 100 istiğfârla da -inşâAllah- en az 1000 (küçük) günahımız silinir. Bu tesbîhât ve istiğfârları yapmak hiç de zor değildir. 

SübhânAllah, Elhamdülillâh, Allahu Ekber, Estağfirullâh. 

Rabbimiz! Bizleri mağfiret buyur...

43  FIKRA İLE TEBESSÜM (ÖLÇÜLÜ SORU)

Bir çelebi, Nasreddîn Hoca’ya sormuş:

– Hocam, Arapça’da deveye ne derler?

Hoca:

– Çelebi, sen de durdun durdun, soracak en büyük şeyi buldun. Biraz küçül hele küçül, demiş.

Çelebi bu sefer de:

– Peki, Arapça’da pireye ne derler, diye sormuş.

Bu diğerine göre nispeten daha zor olunca, Hoca:

– Bu da pek küçük oldu yahu! Şöyle biraz ölçülü sor, demiş. J

NOT: Arapça’da deve cinsine genel bir isimlendirme olarak الْإِبِلُ (ibil), devenin erkeğine الْجَمَلُ (cemel), dişisine النَّاقَةُ “nak⒔, yük devesine الْبَعِيرُ “baîr”, içerisinde yük develerinin bulunduğu kervana ise الْعِيرُ “îr” denir. Pireye ise الْبُرْغُوثُ “burğûs” denilir.

44  PEYGAMBERİMİZ NAMAZI VAHYE UYARAK DEĞİL DE, İCTİHÂDINA GÖRE Mİ KILMIŞTIR?

Rabbimiz buyurdu: "Namazları ve orta namazını koruyun. Allah için, gönülden boyun eğerek kıyam edin. Eğer (bir tehlikeden) korkarsanız, (namazı) yaya yahut binekte iken (kılın). Güvenliğe kavuştuğunuz zaman ise, bilmediğiniz şeyleri size öğrettiği gibi Allah’ı zikredin." (Bakara: 238, 239)

Tekrar okuyalım:

فَإنْ خِفْتُمْ فَرِجَالاً أَوْ رُكْبَانًا فَإِذَا أَمِنتُمْ فَاذْكُرُوا اللَّهَ كَمَا عَلَّمَكُمْ مَا لَمْ تَكُونُوا تَعْلَمُونَ

“Eğer (bir tehlikeden) korkarsanız, (namazı) yaya yahut binekte iken (kılın). Güvenliğe kavuştuğunuz zaman ise, bilmediğiniz şeyleri size öğrettiği gibi Allah’ı zikredin.”

Rabbimiz bu Âyette كَمَا عَلَّمَكُمْ yani “…size öğrettiği gibi” buyurmuştur. Evet, namaz bize öğretildiği gibi kılınacak. Burası kesin. Bu durumda şu soruyu da sormak durumundayız. Peki, عَلَّمَ “öğretti” fiilinin fâili kimdir? Yani namaz kılmayı öğreten kimdir? Âyetin siyâk ve sibâkından anlaşılıyor ki, Allah’tır. Demek ki namaz Allah’ın öğrettiği şekilde kılınacak. Burada ikinci bir soru daha sorulması gerekir. Namazı Allah öğretti ise, korku namazı dışında beş vakit namazın nasıl kılınacağı Kur’ân’ın neresindedir? Kur’ân’da bu tafsîlât olmadığına ve bu ta’lîm işinin Allah tarafından yapıldığı bildirildiğine göre, demek ki namazın kılınış şekli, Rasûlün Sünnetindedir. Dolayısıyla da Sünnet de vahiydir ve bağlayıcıdır. Bu Âyette bahsedilen ta’lîm işinin fâilinin -Allah'ın bildirmesiyle- Rasûlullah olduğunu söylersek, bu durumda da namazın kılınış şeklini Rasûlden öğrenmemiz gerektiğini kabul etmiş oluruz. Netice olarak her iki durumda da Rasûlün Sünnetinin vahiy olduğu ve bağlayıcılığı kabul edilmiş olmaktadır. Başka bir seçenek yoktur! Zikrettiğimiz Âyet bu meselede çok açık ve kesin bir delildir.

45  ARAPÇA’DAN HABERSİZ BİR TOPLUMDA ARAPÇA’YI ABARTMAK!

BİRİ TEFRÎT, DİĞERİ İFRÂT!..

Elli yıldır Arapça okuyanlar ya da yaşı elliye  gelmiş hâlâ Arapça gramer kitaplarının metinlerini, şerhlerini, hâşiyelerini ve hâşiyelerinin hâşiyelerini okumaya ve okutmaya doyamayanlar, ne zaman Kur’ân ve Sünnet okuyacaksınız? Ne zaman ilimle ve bilimle meşgul olacaksınız? Bu sözler üzerine hemen Arapça’yı savunmaya kalkışmayın! Arapça’nın önemi, değeri ve gerekliliği zâten sâbittir. Ama sizin yaptıklarınızın Şer’ân câiz olup olmadığı sâbit değildir! Arapça birkaç kitabın şerhini ya da hâşiyesini sular seller gibi ezberleyip ders verebilecek yeteneğe sahip olmak, herhalde Allah’ın Kelâmını okuyup anlamaktan daha faziletli olmasa gerektirir! Tamam, İbn-i Mâlik’in Elfiye’si üzerine İmam Suyûtî’nin yazdığı Şerhi oku, Molla Câmî’yi de oku, daha ne kadarını istersen oku, istersen bütün gramer kitaplarını oku, sıkıntı yok! Merâmımız yanlış anlaşılmasın diye hemen söyleyelim. Ma’kûl bir programla okunmalı da. Ama okuduktan sonra, Suyûtî’nin Şerhinde ne dediğini, Molla Câmî üzerine yapılan Şerhlerde neler yazdığını unutmamak adına bir ömür bu kitaplar hatmedilip durulmaz ki yahu! “Benim oğlum Binâ okur; döner döner yine okur!..” Bu âlimler hayatta olsaydı, eminim böylesi taassubî bir okumayı kabul etmezlerdi. Arapça, âlet ilimlerinin en önemlisi hatta temelidir. Önemli olan, bu ve diğer âlet (araç gereç) ilimlerinden istifade ederek, ortaya eser koymaktır. Siz, kullanacağı âlet ve edevata meftûn olup, işini gücünü terk edip de, o malzemeyi övüp duran, onunla gezip, onunla yatıp kalkan bir usta gördünüz mü? Peki, diğerinin bundan ne farkı var? Bir Âyetin ya da bir Hadîs’in i’râbı üzerinde durup, onun anlam ve tefsîrine yoğunlaşmak yerine yahut da ilmî eserlerin metinlerini anlamak için Arapça bilgisinden istifade ederek uzmanlaşmak ve ilimde yetkinleşmek yerine; Arapça gramer kurallarını anlatan bir Dil âliminin, Sarf ve Nahv ile ilgili bir meseleyi anlatırken kullandığı ibarelere hayran kalıp, müellif veya şârih o kelimeleri niye kullandı, fâil nerede, mef’ûl nerede ve o cümleyle ne kastedildi vs. şeylere takılıp kalan, bunlara kafa yoran ve buradan bir şeyler anladığında da bunu büyük bir ilim sanan ve ömrünün sonuna kadar bu hâl üzere devam eden, dahası bu yapılanlara yönelik eleştirilere bile gelemeyen, âdeta Arapça’yı tabulaştıran bir kimsenin amelinde ne kadar ma’kûliyyet ve meşrûiyyet vardır dersiniz?

46  MUHARRİR, KÂTİB VE MUSAHHIHLAR (TASHÎHÇİLER) İÇİN “ELBÂNΔ KELİMESİNİN TASHÎHÎ:

Genelde "Elbânî" kelimesinin "binâ" kökünden geldiği zannedilir. Bunun nedeni, baştaki "el" lafzının "el" takısı olduğunun düşünülmesidir. Dolayısıyla da burada bir karışıklık (iltibâs) meydana gelir! Bu konu, tahkîk edilmedikçe de meselenin aslı bilinemez. Oysa Arapça açısından bu kelime, "süt, yoğurt" anlamındaki "leben" kelimesinin çoğulu olan "Elbân" lafzının ism-i mensûb sîğasıdır. Fakat el-Elbânî, Arnavut olduğu için, ülkesine nispetle “el-Elbânî” diye meşhûr olmuştur. İngilizce’de “albanian” kelimesi “Arnavut” anlamına gelir. Kelimenin doğru imlâsı “el-Elbânî” şeklindedir. Hassas ve titiz olanlar aynen böyle yazarlar. Bazıları, buna aksan olarak “el-Albânî” derler. Hassas olmayanlar ve imlâya dikkat etmeyenler ise “el-Bânî” şeklinde yazarlar. Ama bu son yazım şekli yanlıştır!

47 Dünyanın geçici nimetlerini, imkân ve zenginliklerini elde etmek için ömür boyu çalışıyorsun ve çalışılması gerektiğini ısrârla söylüyorsun da, âhiretin sürekli nimetlerini kazanmak için ömür boyu neden çalışmıyorsun? Neden bu konuda ısrârcı olmuyorsun? Dünya mı âhiret mi? Hangisi daha hayırlıdır? “Dünya için de çalışmak lazım” diye demagoji yapanlardan isen, deriz ki: “Kim sana -meşrû dairede- dünya için çalışma dedi?” Hatta birçok dünyevî çalışmalar farz-ı kifâyedir; onların bütünüyle terk edilmesiyle -Hakk Teâlâ katında- vebâl ve sorumluluk bile vardır! Ama bu demek değildir ki, dünya için çalışmak; âhirete sırt dönmeyi, kıyâmet, âhiret, hesap, sırât, azap gerçeğini unutmayı ve âhiret hakkında ihmâlkâr davranmayı gerektirsin! Hele hele dünyanın hiçbir kazancı, Allah’a ibâdet sorumluluğunu terk etmeyi meşrûlaştırmaz! İnsanın yaratılış amacı, yalnızca Allah’a iman ve ibâdettir. Hem de ölünceye kadar!.. Yoksa, ölümün öldürüldüğü, her yandan ölüm gelecek olan korkunç bir azap var! Ama ne çare ki, ölüm de öldürülmüş olacağı için, cehennem azâbında her yönden akın akın ölüm geldiği halde ölünemeyeceği için, ölümden beter elem verici azaplar olacak! Şeytan sana: “Yaşa yaşayabildiğin kadar, dünyaya bir kez gelirsin; azap varsa da yanar çıkarsın” diye vesveseler fısıldayarak aldatmaya çalışıyorsa; bil ki, senin ayağını kaydırmaya çalışıyor ve cehennemde kendisine arkadaş arıyor demektir. Hemen Allah’ın rahmetinden kovulmuş olan şeytandan Allah’a sığın!

48  TARİHTEN…

KEHLE-İ İKBÂL:

“Olacak bir kişinin bahtı kavî, tâlihi yâr

Kehlesi dahi mahallinde ânın işe yarar!”

Yani, adam talihli olunca, bit bile onun işine yarar!

Kânûnî Sultan Süleyman, tek kızı olan Mihrimâh Sultan'ı, Diyarbakır beylerbeyi olan Rüstem Paşa ile evlendirmek ister. Rüstem Paşa'yı çekemeyenler padişaha onun cüzzâmlı olduğunu söylerler. Kânûnî bunun doğru olup olmadığını öğrenmek için hâssa (özel) hekimlerinden birini Diyarbakır'a gönderir. Hekim, Rüstem Paşa'nın üzerinde bir bit (kehle) görünce, cüzzâmlılarda bit bulunamayacağı inancına dayanarak padişaha, paşanın cüzzâm olmadığı haberini gönderir. Bunun üzerine Rüstem Paşa ile Mihrimâh Sultan'ın düğünleri yapılır (1539).

Bir bit sayesinde saraya damat olarak büyük bir ikbâle eriştiği için Rüstem Paşa "Kehle-i İkbâl" lakabıyla anılır ve devrin bir şâiri yukarıdaki beyti yazar.

HİSSE: Allah bir adama kapılar açacak ve “Yürü, yâ kulum” diyecekse, üzerindeki bir bit bile ona vesile olur…

49  Allah Teâlâ’yı; -bir kolaylık olmak üzere, yani 33 sayısını tutturabilmek maksadıyla- iplere dizilen ve kendisine “misbeha: tespih” adı verilen boncukları çekerek tesbîh etmek yani “SübhânAllah, Elhamdulillâh, Allahu Ekber vs.” diyerek zikretmek câizdir. Ama Rasûlullah aleyhisselâm’ın bir Hadîsi sebebiyle tesbîhâtı parmaklarla yapmak daha efdaldir. Peygamberimiz şöyle buyurdu: “Tesbîh, tehlîh ve takdîse devam ediniz ve parmaklarınızla tesbîhinizi çekiniz. Çünkü onlar da sorguya çekilecekler ve konuşturulacaklardır. Gaflete düşmeyin sonra rahmeti unutursunuz.” (Tirmizî, Deavât, 121, H. No: 3583)

50  EKMEK İSTEDİN, ÂFİYET OLSUN!

İmam Kuşeyrî anlatıyor:

Adamın biri sürekli:

“Allah'ım, senden âfiyet istiyorum, Allah'ım senden âfiyet istiyorum...” diye dua ediyordu. Kendisine niçin sürekli böyle dua ettiği sorulunca, şöyle anlattı:

“Ben, ilim yoluna sulûk ettiğim ilk günlerde hamallık yapıyordum. Bir gün ağırca bir un yükü taşıyordum, dinlenmek için yükü bir yere koydum. Orada:

‘Ya Rabbi, eğer her gün bana yorulmadan iki ekmek versen, onlarla yetinirdim!’ diye dua ettim. O sırada önümde iki kişi dövüşmeye başladılar; ben de aralarını bulayım diye yanlarına vardım. Birisi, elindeki şeyi hasmına vurmak isterken başıma vurdu, yüzüm kana bulandı. O sırada mahallenin asayişinden sorumlu kimse gelip ikisini yakaladı, beni de kana bulanmış görünce, kavgacı zannedip onlarla birlikte hapse attı. Bir müddet hapiste kaldım, her gün iki ekmek veriyorlardı.

Bir gece rüya gördüm, birisi bana:

‘Sen her gün yorulmadan iki ekmek istedin fakat Allah'tan âfiyet (beden, din ve dünya selâmeti) istemedin, işte istediğin sana verildi!’ dedi.

Rüyadan uyandım, ondan sonra hep:

‘Ya Rabbi âfiyet ver, Ya Rabbi âfiyet ver!..’ diye dua etmeye başladım. Bir ara hücrenin kapısı çalındı, birisi:

‘Hamal Ömer nerede?’ diye beni sordu. Beni götürdü, ellerimi çözüp serbest bıraktılar.”

İbn-i Ömer’den rivâyete göre, Rasûlullah aleyhisselâm şöyle buyurmuştur:

“Allah'tan âfiyetten daha sevimli ve daha üstün bir şey istenmemiştir.” (Tirmizî, Deavât, 85, H. No: 3515)

NOT: İnsan açgözlülüğüyle çoğu zaman bir çocuğun oyuncak istediği gibi inatla dünyalık ister ve bu isteğinde de ısrârcı olur ama çoğu zaman Allah’tan âfiyet dilemenin en büyük kazanç olduğunu unutur yahut da dünyalık hırsıyla bu gerçeği göremez ve kabul edemez!...

51  BU HUYU HİÇ SEVEMEDİM/K!...

Karakter analizinde o kadar önemli bir tespit/gerçek vardır ki, bu gerçek umûmu ilgilendirdiği halde bazen kelimeler hakikatleri ifade etmekten âciz kaldığı için merâmımız herkese yeterince iletilemez. Ya da duymak istemeyen kulaklar ve anlamak istemeyen kalpler o esnada gâfildir. En sade, en açık ve en anlaşılır şekilde ifade etmeye çalışalım...

BİR KİMSE İKİLİ İLİŞKİLERİNDE BİR BAŞKASINDAN HOŞLANMADIĞI, BEKLEMEDİĞİ, İSTEMEDİĞİ, UYGUN GÖRMEDİĞİ VEYA NEFSİNE UYMADIĞI BİR SÖZLE YA DA BİR AMEL İLE KARŞILAŞINCA, ONA KALBİNDE VE FİİLİNDE BİR TAVIR ALIYORSA, O ŞAHSA KARŞI MESAFEYİ ARTIRIYOR VE ÖNYARGILI HÂLE GELİYORSA; BU DAVRANIŞ BİÇİMİNİ HUY EDİNEN KİMSE BİLSİN Kİ, ZÂT-I ÂLÎLERİ(!) NEFSİNE UYARAK YAŞAMAKTADIRLAR!

YAHUT DA BİR KİMSENİN ANASI, BABASI, ABİSİ, KARDEŞİ, AMCASI, DAYISI VEYA BİR YAKINI BİR BAŞKASIYLA -HAKLI YA DA HAKSIZ- BİR PROBLEM YAŞADIĞINDA, BİLİP BİLMEDEN, DİNLEYİP ANLAMADAN SADECE TARAFGİRLİKLE AKRABASINA HAK VERİP, KARŞI TARAFA TAVIR KOYUYOR VE ÇOCUK GİBİ KÜSÜYORSA, BU KİMSE DE NEFSİNE UYARAK YAŞAMAKTADIR!

Maalesef ki, bahsedilen durumlarda imtihan edildiğinde bu çirkin huy ile hareket etmeyen çok az kimse görmüşümdür!

NOT: Hiçbir yazıma "paylaş" ilâvesi koymadım. Ama bu mesele herkese ve her eve ulaşmalıdır. Bu hassâsiyette isen, paylaşırsın. Çünkü sosyal medyadaki paylaşımlar "paylaş" butonu ile büyük kitlelere ulaşabilmektedir. Duyanların duymayanlara öğretmesi, anlatması, paylaşması kâbilinden...

Dua eder, dua bekleriz.

52  GURURUNU ÂBİDELEŞTİRMEK!

Bir kimse; malı ve servetiyle birlikte kibrini de büyütüyor ve havalara girip insanları küçümsemeye başlıyorsa, sonunda o kodamanlaşır ve kendisine Tevhîd’i, imanı, İslâm’ı anlatan tertemiz ve güzel ama fakir, garip ve genç mü’minlere ve onların teblîğ ettikleri iman esaslarına karşı müstağnîleşmeye başlar. O düşünür ki; bu fakirler ve bu çoluk çocuklar kendisine nasıl nasihat edebilir?! Ne ihtiyacı vardır onların söylediklerine! Onların ilmi, imanı mı var? Olsun, onunda malı mülkü, itibarı, tecrübesi, çevresi ve dayandığı değerleri(!) vardır! Niye dinlesin ki! Hem [bu şahsın tabiriyle] yaşlı(!) bir kadın hutbede iken Hz. Ömer’in sözünü kesip, onca ilmine rağmen Koca Ömer’i susturmadı mı?! Bazıları iyi ki de bu hâdiseyi duymuşlar! Yarı ömürlerini bu kıssayı anlatmakla ve bu kıssa ile ilmi ve ilim ehlini küçümsemekle geçirdiler! Allah hidâyet versin! İşte gurur, kibir, kendini beğenme, malına mülküne, itibarına ve sosyal statüsüne dayanıp haktan uzaklaşma bu şekilde gerçekleşir! Nasılsa kendini şakşaklayan tribün desteği de vardır etrafında. Olası bir durumda “Haklısınız, efendim” derler, mesele çözülür. Sonuç; [ona göre] gurur ve kibrinin esiri olan kodamanlar her zaman haklıdır!.. Hak karşıtlığı kalbinde ma’kes bulan bu şahısla ister ta’ziyede karşılaşın ister başka bir ortamda, hâzırûna ve dolayısıyla kendisine Tevhîd ve İslâm’dan söz eden fakirlere ânında cevap vermeye, itiraz etmeye ve onların sözlerini kesip haddini bildiren yaşlı kadın rolünü üstlenmeye bu beyefendi yarım asırdır şartlanmıştır, bundan kaçış yok! Sahi, Hz. Ömer’in kıssası öyle miydi? Kim kime ve neden itiraz etmişti? İtiraz edilen kimdi ve nasıl tavır ortaya koydu? Burada aşağılanan ve aşağılayan figürler mi vardı?! HasbunAllahu ve ni’me’l Vekîl…

53  İbn-i Teymiyye’ye, “bir kocanın karısını 3 lafzını zikrederek boşamasının tek talâk yerine geçeceği hususundaki” fetvâsından dolayı pek çok eziyetler edilmiş olmasına rağmen, o mübârek insan, fetvâsından dönmemiş ve zindanda iken baskı ve eziyetler altında -inşâAllah- şehîd olmuştur. İmam Şevkânî’nin de belirttiği gibi, onun bu fetvâsı Hz. Ömer’e dayanmaktaydı. İlim ehlinin cumhûrunun görüşü de buydu. İbn-i Teymiyye’nin hâli ise, o döneme kadar bu konuda te’lîf yapan tek kişi olmasıydı. Hayırlarda öne geçmenin, ilk adımı atmanın da bir bedeli olmaktadır. O cefâ ve mihnetin, “Müslüman” olduğunu söyleyenler tarafından kendisine revâ görülmesi ise işin acayip yönü olsa gerek! Dolayısıyla da Şeyhu’l-İslâm, Müslümanların en önemli ve hep güncel olan meselelerinden birinde Ümmet-i Muhammed’in yolunu aydınlattığı için pek çok mihnet ve eziyetlere ma’rûz kalmıştır. Öyle ya, Şeyhu’l-İslâm olmak kolay mı? Birçok garazkâr, kendini bilmez, mutaassıp, bid’atçı ve câhil kimselerin fitne ve dedikodularına da göğüs germeliydi! O güzel Müslüman, o göğsü de gerdi. Allah ona gani gani rahmet eylesin. Fakat bütün bunlara rağmen, ondan sonra, onun talâk konusundaki verdiği yani karara bağlayıp tesbît ettiği o fetvâ -Allah’ın rahmetiyle- ümmet arasında büyük kabul görmüş ve gerekli durumlarda o fetvâya göre davalar sonuçlandırılmıştır. Hâlâ onun aleyhinde konuşmaya devam eden birkaç câhil dahi, mal bulmuş Mağribli gibi, -gerektikçe- o fetvâya sarılmaktadır! Zira güneş balçıkla sıvanmaz! Peki, durum bundan ibâretse, o İmam’a onca eziyetler neden revâ görüldü? HasbunAllahu ve ni’me’l Vekîl! Artık İbn-i Teymiyye’nin te’lîfi ile sâbitlenen o fetvânın, ümmetin çoğunluğunun görüşü olduğu da kabul edilir olmuştur. Bazı kimselerin gerçekleri anlayabilmeleri için büyümeleri gerekiyor demek ki! Çocukluk evresinde bazı hakikat ve hikmetler anlaşılamadığından ve kabul edilemediğinden dolayı! (Bkz: El-Fethu’r Rabbânî, İmam Şevkânî, Mektebetü’l Ceyli’l Cedîd, Yemen-San’â, C: 1, S: 158, 159)

54  “EY İMAN EDENLER, İMAN EDİN…”

Yüce Allah: “Ey iman edenler, iman edin” buyurmaktadır. Peki, neye iman edeceğiz? Âyetin tamamını okuyalım: “Ey iman edenler, Allah’a (ve Allah’ın haber verdiklerine), O’nun Rasûlüne, Rasûlüne indirdiği Kitâb’a ve daha evvel indirdiği kitaplara iman edin. Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve âhiret gününü inkâr ederse artık o, hiç şüphesiz uzak bir sapıklığa düşmüştür.” (Nisâ: 136)

Bu Âyet; mü’minler, kitap ehli, münâfıklar ve şirk ehli için mesajlar içermektedir. Şöyle ki: İman edenler, taklîdî ve icmâlî imandan tahkîkî ve tafsîlî imana geçsinler ve delilleriyle iman etsinler. Ve onlar her şeyde Allah’ın bir hikmetinin olduğunu da bilsinler. Böylece iman mertebelerinin en yükseklerini hedeflesinler hatta Firdevs’i kazanmak için hayırlarda birbirleriyle yarışsınlar… Kendilerini doğru yolda gören Kitap ehli, kitaplarının aslına uygun şekilde; Allah’ın ulûhiyetine ve Hz. Muhammed’in Peygamberliğine, onun teblîğ ettiği Kur’ân’a ve onun örneklik teşkil eden Sünnetine uyarak gerçek anlamda iman etsinler… Münâfıklar ise iman iddialarını sadece dilleriyle sınırlandırmayıp, kalpleriyle de iman ederek nifâktan kurtulsunlar… Şirk ehli de, Allah’ın bazı rubûbiyyet sıfatlarını ikrar ile yetinmesinler, ubûdiyyette de O’nu Tevhîd edip O’nun bildirdiği şekilde iman etsinler. Kendimiz için tahkîkî iman, iman selâmeti ve hüsn-ü hâtime; şirk, küfür ve nifâk ehli için de hidâyet/iman dileriz.

55  BUNU DEFALARCA TECRÜBE ETTİM!

“Ben onların haksız suçlamalarına her yönü ile cevap verdiğim, delillerini çürüttüğüm halde, onlar kendilerine hiç cevap verilmemiş gibi, haksız suçlamalarını tekrarlamaktadırlar. Bunu defalarca yaşadım, tecrübe ettim.” (Fetvâlar, Mevdûdî, Nehir Yayınları, İst-1992, C: 4, S: 145)

Risâle yayınlarında ise Mevdûdî'nin bu sözünün tercümesi şöyledir: “Nice suçlamalarına cevap vererek bütün dayanaklarını yıktığım, haksız hücumlarını ispat ettiğim insanların, aynı suçlamaları sanki hiç cevap verilmemiş gibi tekrarladıklarını pek çok kere ve defalarca tecrübe ettim.” (Meseleler ve Çözümleri–1, Risâle Yayınları, İst-1999, S: 161)

56  NİFÂKI GERÇEKTEN SEVMİYOR MUSUN?

Bir insanı, (i'tikâden) münâfık kimselere ileri derece benzeten ve sakınılması gereken dört özellik vardır: Yalan söylemek, söz verildiğinde caymak, emânete hıyânet etmek ve husûmet ânında haddi aşıp çirkeflik yapmak... Günümüzde bu dört özelliğin biri ya da birkaçı hatta -Allah korusun- her dördü de nice kimselerde var değil mi? Amelî nifâka düşmemek için Müslümanın yalandan öyle bir sakınması gerekir ki, hangi amaçla olursa olsun, hayatında yalan asla bulunmamalıdır. Özellikle ticârette ve ikili ilişkilerde söz verip de yerine getirememekten, ahitlere ve akidlere vefâsızlıktan tüm gücüyle sakınmalıdır. Bahanelerin ardına sığınma acziyetinden ve gafletinden tevbe edip ıslâh olmalıdır. Her anlamda emânete vefâ göstermeli ve dost-düşman herkesçe güvenilir (emîn) bilinmek için tüm çaba ve gayretini seferber etmelidir. Biriyle ihtilâfa düştüğünde ya da düşmanlık ettiğinde de haktan sapmamalı ve haddini aşıp edepsizlik etmemelidir. Müslüman olduğunu söyleyen bir kimsenin münâfıklardan nefret ederken, onların en bâriz özellikleriyle muttasıf bir hayat yaşaması karakter olarak ciddi bir çelişki ve iman bakımından da ileri derecede zayıflıktır! Bu günahlar iç içedir ve diğer bütün günahların da kapısıdır! Örneğin; “şu işi yapacağım, şu zaman yaparım, ben hallederim, o iş bende, getiririm, götürürüm…” biçiminde söylenen bir söz yapılmazsa; bu bir yalandır, vaktinde yerine gelmezse yahut da hiç yerine gelmezse bu bir sözden caymadır, üzerine alınmış ve karşı tarafa umut verilmiş o iş güzellikle yerine gelmezse, sorumluğu üstlenip de uhdesine alınan bir emânete (vazifeye) ve dolayısıyla da insanlara karşı bir vefâsızlıktır! “Yaparım” diye verilen sözlerin gerçekleşme zamanı da imkânın elverdiği ilk vakittir. Çünkü bilelim ki, biz birine söz verdiğimizde, o kimse o sözün vakti/vadesi içinde; belirli bir vakti yoksa da hemen yerine getirilmesini ister ve bekler!

57  KARAKTER VE KALİTE ANALİZİ:

Bir mecliste birisine sözlü şekilde bir patavatsızlık, bir densizlik ve bir edepsizlik yapıldığında, insanlar üç kısım oluverir…

Büyük bir kısmı “bakalım, nasıl cevap verecek?” yahut da “tartışma çıkacak, izleyip keyfini çıkaralım” diye düşünür.

Az bir kısmı “ama çok ayıp etti” yahut da “bu olmadı” diye düşünür.

Daha az bir kısmı ise, patavatsızlığa muhatap olan mağdur kardeşinin izzet ve şerefini savunarak o ifade biçiminden hoşlanmadığını ve kimsenin de hoşlanmayacağını ıslâh edici bir(kaç) cümle ile lisân-ı münâsiple ve vakt-i münasipte ifade eder. Hak ehli olmak da bunu gerektirir.

Maalesef ki, câhiliyye toplumlarında genel tablo budur!

Acaba bizim karakter ve kişiliğimiz hangisine uyuyor? Ve kalitemiz nedir?

Bir Müslüman bir münker gördüğünde gücü yeterse onu eliyle değiştirir ve düzeltir, buna gücü yetmezse diliyle değiştirir, buna da gücü yetmezse kalbiyle buğzederek o münker ortamından uzaklaşır. Allah, kullarına güçlerinin yetmeyeceği şeyleri yüklememiştir. Gücünün yettiği dururken, kalple buğzetmek yeterli olmaz! Kişinin gücünün yettiği şey dururken, sadece kalple buğzetmesi yeterli olmaz! Bu durum gaflet ve zaaftır!

58  HADÎSLERDE GEÇTİĞİNE GÖRE; DÖRT KISIM İNSAN HAYIRLIDIR, BEŞİNCİSİNİN ÂKIBETİ İSE HELÂKET VE FELÂKETTİR!

1- Âlim (ilim ehli),

2- Müteallim (ilim taleb eden),

3- İlmin ihyâsı, hayır ve güzelliklerin neşv-ü nemâ bulup, kötülüklerin de ortadan kalkması için çalışan, yardım eden,

4- Bazı hayırları işlemeye gücü ve imkânı elvermese de, ilmi, âlimleri, hayırları, güzellikleri seven, dua eden...

5- Helâkettir, felâkettir, hüsrân ve mahvoluştur!..

59  HER UNUTMA MASUM MUDUR?

Câhiliyye ortamlarındaki insanların çoğu, bir söz söylediğinde, birine söz verdiğinde ya da bir sorumluluk üstlenip de, daha sonra sözlerini yerine getirmediğinde "Unuttum; Allah unutmayı affetmiştir" der ve böylece kendisini temize çıkarmaya çalışır. EyvAllah, Allah unutmayı affetmiştir ama hangi unutmayı? Affedilen unutma, nefislerin zaafından ve gafletinden kaynaklanan ve unutmamak için tedbîr alınmayan, bir anlamda boş verilen bir unutma mıdır yoksa tedbîr alınmasına rağmen gerçek anlamda istem dışı unutulan şeyler midir? Allah, kullarına tedbîrli olmayı farz kılmamış mıdır? Unutmak mutlak anlamda mazeret ise, adam birisine borcunu unutsun, sonra da "unuttum" demekle haklı olsun! Böyle bir şey olabilir mi?

60  Selef'i, Halef'i tanımadan, mezheblerin görüşlerini ve usûllerini bilmeden, icmâları, cumhûrun görüşlerini, muhakkık ve mudakkık âlimlerin yaklaşımlarını incelemeden, bütün bunların delil, illet, sebeb, vâkıa, karîne ve maslahatlarından habersiz şekilde, bir konuda nefsin arzuladığı yönde şiddetli ya da toleranslı bir görüşü hak ilan edip, onun doğruluğunu ispat sadedinde kitapları karıştırıp, zâhiren aranan istikâmette olan görüşleri cımbızlayıp ve o iktibasları karman çorman, yamalı bohça gibi bir araya getirip, sonra da edebî bir üslupla o görüşü haklı göstermek için edebiyat parçalayıp, biraz da duygulara ve hislere hitap edip, en sonunda da o konunun aynen o şekilde hak olduğuna dair bir kitap yazmakla ve havalı bir başlık atmakla ihtilâflı bir mesele hakkın ta kendisi, o görüş dışındaki yaklaşımlar da bâtıl olmaz!

61  "Rasûlullah ne buyurmuş, Ashâb-ı Kirâm nasıl yaşamış, onlar hakkında neler nakledilmiş, âlimler ne demiş, müctehidler hangi fetvâları vermiş, mezheblerin görüşleri nelermiş, falan âlimin kitabında ne yazıyormuş, bunları geçin, bana Kur'ân'dan Âyet söyleyin" diyen kimseye sadece şu denebilir. O halde sen de sadece Âyet söyle, bu yaklaşımına göre senin de ne dediğin, ne düşündüğün ve nasıl anladığın ya da anlamadığın önemli değildir! Bilelim ki, Kur'ân, metni ve murâdı (anlamları) ile birlikte Allah'ın Kelâmıdır. Kitâb-ı Kerîm'in metnini mânâsından, mânâsını da metninden ayıran kimse Kur'ân'a iman etmiş sayılmaz. Kur'ân'ı en iyi bilen de hiç şüphesiz Rasûldür, sonra Ashâb-ı Kirâmdır, sonra da müctehidler ve âlimlerdir. Bu gerçeklerden yüz çevirerek hangi hakkın bilgisi sağlıklı şekilde iddia edilebilir ki?! "Bir kimse hata edemez mi?" denilecek olursa, "EyvAllah" deriz ama şunu da hatırlatırız ki, bir kişi hata etse onu düzeltecek ve doğruyu söyleyecek değil bin kişi, binlerce kişi 14 asırdır var olagelmiştir ve biiznillâh kıyâmete kadar da olacaktır. Hak güneşten daha parlak ve açık şekilde ortadadır. Göz yummakla karanlık gelmez; sadece gözünü yuman karanlıkta kalır!

62  ÖNCE TEVHÎD, SONRA TEVHÎD, HEP TEVHÎD!

Tevhîd anlatılınca -Şer'an meşrû olmasına rağmen- itiraz, red ve inkâr maksadıyla "üslup, üslup" diyene deriz ki, "Tevhîd, Tevhîd..." İnsanlar ifrât ya da tefrît akîdesine yuvarlanırken, hümanizmi, insancıllığı ve insânî felsefeleri ve teorileri âdeta din edinenler, beşeri ilâhlaştırıcı ve beşerin rızâsını önceleyici bir insancıllıkla mı cennete gireceklerini sanıyorlar? Nerede kaldı, Allah’ın rızâsını her yerde gözetmek, gündeme taşımak, her meselenin üstünde ve önünde saymak? Kaldı ki, farz edelim ki diyalog esnasında üslup ideal olmadı, en fazla yanlıştır ya da hatadır. Ama akîde sağlam olmazsa, sonuç hüsrândır. Bir şey hata ya da değil; eyvAllah… Ya Tevhîd’den sapanın hatasına ne demeli? Hangisini konuşmalı? Dikkat edelim, ne konuşursak konuşalım, sağımızdaki ve solumuzdaki melekler hiçbir şeyi atlamadan yazıyorlar. Ayrıca dil de bir gün beden sahibi hakkında şâhitlik edecek… Siz bir yangın ya da felâket esnasında felâketzedelere yardım ederken bağırıp çağıran kimseye, üslubunun kötü olduğunu söyleyen bir felâketzede hiç gördünüz mü? Tam aksine, o kimsenin üslubundaki heyecan ve tedirginliğini, onun samimiyetinin ve yardımseverliliğinin bir delili sayar. Tevhîd akîdesinin saptırılmasını, akîdeden ta’vîzler verilmesini, hoca/âlim görünümlü bazı şahısların halkları ifrât ve ircâ akîdesine teşvik etmesini; dünyevî felâketlerden veya bir yangından daha aşağı görmemek gerekir. Hatta daha da büyük felâkettir. Dünyevî felâketteki titizliği ve gayretkeşliği, uhrevî felâket için göstermemek de bir hidâyetsizlik ve bir basîretsizliktir! Fakat hakkı söylemek ile hakareti birbirine karıştırmayalım. Bir hakkın heyecanlı ya da heyecansız, yüksek sesle ya da alçak sesle söylenmesi haktır; hakaret etmek bâtıldır. Bazen insanlar hak olana, nefislerine uymadığı için çamur atarlar. İlmi olmayanlar da bu lâf-ı güzâfı hikmet sanıp, ona çanak tutarlar ve o bâtılın postacılığını yaparlar! Allah ve Peygamber sözü yerine insan sözü taşırlar! Bilmezler ki, o kimse, kalbini hakka açmak istemediği için öyle der. Kısaca fiilleriyle demek istediği şey, "ben Tevhîdî gerçekleri duymak istemiyorum ya da bu açıklamaları hak saymıyorum. Bu nedenle de bahane uydurup, anlatanın üslubunu, kaşını gözünü, duruşunu, tavrını bahane ediyorum. " Ama tabii ki dilleriyle böyle demezler… Yahu, sen samimi ya da iyi niyetli isen, güzelce dinleme ve karşındakine sataşmama erdemini gösterirsin, bundan sonra bir olumsuzluk görürsen, eleştireceksen o zaman eleştirirsin. Derler ya, biraz özeleştiri, biraz empati, biraz sağduyu, biraz objektiflik… Doğrudur, ama “biraz” kelimesine de gerek yok. Zira göreceli ifadeler insanı hayırdan uzaklaştırabilir!

Yâ Rabbi, bizleri Tevhîd ehli kıl, hidâyetimizi artır, iman ehli olarak canlarımızı al ve bizleri sâlihlerin, muhsinlerin, muhlislerin ve muttakîlerin arasına kat, onlarla haşret.

63  En sevdiğim insan; şuculuk buculuk arasında zikzak çizmek yerine, Dîn-i Mübîn-i İslâm üzere mustakîm olup, İslâm’dan ta’vîz vermeyen, hakkı tebyîn, teblîğ ve ihkâk eden, Sünnet-i Seniyye’yi ve Peygamberimizin Hadîs-i Şerîflerini baş tâcı eden, uygulayan ve savunan, şeyh ya da mürşid olarak sadece Rasûlullah’ı kabul eden ve delil olarak da vahye uyan, insanların birazı ya da birçoğu istemese de bulunduğu ortamlarda şartlar elverdiğinde hikmetle ve güzellikle Tevhîd’i anlatan, yazlıktan, kışlıktan, dolardan, eurodan, arsadan, araziden, kadından, kızdan, ottan, çöpten, saptan, samandan ve bilumûm dünyalıklardan ve arzulardan bahsetmek yerine, her ortamı Tevhîd’in teblîği için fırsat bilen, bu hususta insanların kınamasından korkmayan ve sadece Allah’ın rızâsı için hareket eden, ifrât ve tefrîtten sakınıp vasat, mu’tedil, muhlis ve mazbût olan Ehl-i Sünnet, Ehl-i Tevhîd ve Ehl-i Hak kimsedir.

64  ŞERÎAT ÇEŞİTLERİ:

Şerîat kelimesi insanların örfünde üç anlamda kullanılır:

1- Münezzel (İndirilmiş) Şerîat: Bu, Rasûlullah aleyhisselâm’ın getirdiği Şerîattır. Buna uymak farzdır.

2- Müevvel (Te’vîl Edilmiş) Şerîat: Bu da müctehid âlimlerin Münezzel Şerîat dairesindeki görüşleridir. Ebû Hanîfe’nin mezhebi ve benzerleri gibi. Buna uymak câizdir; farz veya haram değildir. Yani bir kimse ne bütün insanları herhangi bir müctehidin mezhebine uymaya zorlayabilir, bunu farz gibi telakkî edebilir ne de bütün insanları bir mezhebe uymaktan men edebilir, bunu yasaklayabilir.

3- Mübeddel (Tebdîl Edilmiş, Değiştirilmiş) Şerîat: Bu da Allah ve Rasûlüne ya da yalancı şâhitlik vb. yollarla bazı insanlar adına uydurulan yalanlar, görüşler, bâtıl mezheblerdir. Kim bunların Allah’ın Münezzel Şerîatından olduğunu söylerse, tartışmasız küfre girer. Meselâ bir kimse; “Kan, şarap, ölü ve domuz eti helâldir” dese ve bunun kendi görüşü olduğunu söylese bile küfre girer.

65  BİLİM VE BİLİMCİLİK:

"Bilim" müsbet ve meşrû bir kavramdır ama içinde "bilim" kelimesi geçmesine rağmen, "bilimcilik" (scientism) öyle değildir! Özellikle câhiliyye toplumlarında "bilim" ile bilimciliğin kastedildiği de görülür! Oysa bilim, ilhâmını vahiyden alır ve vahye zıtlık teşkil etmez. İslâm’a göre bilgi elde etme yolları üçtür: Vahiy (doğru haber), duyu organlarıyla gözlemlenen, müşâhede edilen şeyler (tecrübeler) ve akıl yürütmedir. Bilimcilik ise doğa bilimlerini konu edinir, bilimin verileri dışında güvenilecek bir kaynak kabul etmez. Bilimcilik, bilginin dayanağı olarak yalnızca bilim yöntemini esas alır. Bu yöntem ise gözlem ve deneyler, akıl yürütme, akılcı sezgi ve en sonda da inanç sistemleridir. Bu tanıma göre, bilim ile bilimciliği birbirinden ayırmak gerekir. Bilimcilik, meselelere rasyonel (akılcı) ve materyalist (maddeci) bakarken; bilim ise Yüce Allah’ın Rasûlü vasıtasıyla haber verdiği İlâhî gerçekleri ve gaybî haberleri evvelemirde kabul eder ve diğer bilimsel buluşları da bunlar üzerine binâ eder. Dolayısıyla bilim sevgisi ile bilimcilik tutkusu aynı şeyler değildir.

66  ÖZETİN ÖZETİ…

"Niyet" Hadîsini istismar etmek ve "cehâlet" bahanesiyle atâlet ve tefrîtçilik!

Ma'siyette Niyet ve Şirkte/Küfürde Cehâlet:

İkrâh hâli dışında münker/ma'siyet işlerken iyi niyetin -mazeret veya geçerlilik anlamında- bir önemi yoktur. Yani "bu günahı işliyorum ama niyetim iyi, temiz, güzel" denilemez. Ulûhiyyette/ubûdiyyette ve dinin aslında cehâlet/bilmemek mazeret değildir! Yani Allah'tan başka ilâhlar edinip, onlara kulluk edip, sonra da "ben bu yaptığım şeyin Allah’tan başkasına ibâdet etmek anlamına geldiğini bilmiyordum" denilemez. Allah'tan başka hak ma'bûd yoktur. Allah dinini ikmâl etmiş, Rasûlullah da o dini, hayatıyla yaşayıp örnek olmuş ve teblîğ etmiştir. Kıyâmete karşı hiçbir kimse Allah'ın dinini bilmemekten ve yaşamamaktan dolayı ma'zûr olamaz. İkrâh hâli, fetret devrinin özelliklerini taşıyan bir durumda bulunmak, yeni iman etmiş olmak vs. gibi durumların hükmü de temel eserlerde mevcuttur ve erbâbınca da ma'lûmdur. Fakat fetret devrinde dahi olsa bir kimsenin Allah'tan başkasına kulluk etmesi affedilmez. Nitekim Rasûlullah'ın bi'setinden önce yaklaşık 6 asırlık bir fetret-i vahy (fetret-i nebî) dönemi yaşanmıştır. Bu süre içinde Hz. Îsâ'nın getirdiği Hak Din ve Şerîat'ı bozulmuştu. Ama cehâletlerine rağmen onlar, Âyet ve Hadîslerde "müşrik/kâfir" olarak nitelendiler. O dönemde "hanîf" (muvahhid) olan bazı kimseler de vardı. Başlıcaları, Zeyd b. Amr b. Nüfeyl, Varaka b. Nevfel, Osman b. Hüveyris, Ubeydullah b. Cahş idi. Daha başkaları da vardı. Bu kimseler inşâAllah ehl-i necâttır. Cumhûrun görüşüne göre Mekkî olan ve müşriklerin Allah Rasûlüne muhâlefetlerini artırdıkları bir dönemde nâzil olan Kâfirûn Sûresinde Yüce Allah, o insanlara "Ey kâfirler!" diye hitap etmesini elçisine emir buyurdu. Günümüzdeki akıl ve hevâ ehli o dönemde olsaydı, o kimseler için ne mazeretler uydururdu! O dönemin hevâ ehli de aynen öyle yapmıştı! Bilelim ki, insanlar fıtratlarını bozmadıkları sürece, hangi dönemde yaşarlarsa yaşasınlar, ne kadar bilgisiz kalırlarsa kalsınlar asla bu evrenin yaratıcısından başkasına veya putlara tapınmazlar. Bu tavır her devirde "münker" sayılır! Böyle yapmak fıtrat değerlerine ve İlâhî hükümlere savaş açmaktır!

Rabbimiz bizleri; Tevhîd, İslâm, Kur’ân, Sünnet ve iman ehlinden eylesin. Câhillikten, bahanecilikten ve hevâya ve hevâ ehline uymaktan korusun!..

67  NASIL DESEK?!

Bazen konuşana katkı sağlamak için dinleyici, hatibin konuşmasına nokta koyduğu bir esnada ya da nefes aldığı bir anda araya girip bir veya birkaç söz söyler. Bu durumda hamâsî çıkışları olanlar "sözümü bölme, konuşmamı kesme, lütfen müsaade edin, ben sizi dinledim..." derler. Bunun yerine, konuşulanların vicdanlarda tesirini artırmak ve bir hakikate yardımlaşarak ulaşma çaba ve samimiyetini fiilî olarak ortaya koymak için "çok güzel araya girdiniz, güzel ifade ettiniz, teşekkür ediyorum, eyvAllah..." deyip, sözümüze devam etsek daha güzel olmaz mı?

68  ABDEST VE GUSÜLDE NİYET ŞART MIDIR?

İlim ehline sorulduğunda:

Abdest alırken ve guslederken niyet etmezsek abdest ve gusül olur mu?

Cevaba soru ile başlamalıdır:

Mezhebin nedir?

Mezhebim Hanefî derse; abdest ve gusülde niyet etmek Sünnettir. Bu durumda Sünneti terk etmiş olursun; abdestin ve guslün sahîhtir ama ibâdetlerin Sünnetlerini terk etme çünkü bunun vebâli vardır, olmalıdır.

Ayrıca şu da denilmelidir: Şâfiîlere ve Mâlikîlere göre abdestin başında niyet etmek farzdır, Hanbelîlere göre ise abdestin sıhhatinin şartıdır. Ulemâ arasındaki ihtilâftan kurtulmak için ihtiyâten niyetten gâfil olmamalıdır.

Eğer mezhebim Şâfiî derse; abdest alırken ve guslederken niyet etmek farzdır. Niyet etmediğin için abdestin ve guslün sahîh değildir, olmalıdır.

Ayrıca şu da denilmelidir: Şâfiîlere ve Mâlikîlere göre gusülde niyet etmek farzdır, Hanbelîlere göre ise guslün sıhhatinin şartıdır. Hanefîlerde ise Sünnettir. İhtilâflı meselelerde ihtiyâtı gözetmelidir.

Elbette ilim tâlebesine verilecek husûsî cevap daha ilmî/tahkîkî ve avâmınkinden de farklı olur. Ama ictihâdî konularda halka yani genele söz söylerken, müctehid ulemânın görüşlerini tenkîd edercesine rastgele elemeler ve seçimler yapmak ve böylece mezhebleri telfîk ederek hevâ ve hevese göre yeni mezheb(!) uydurmak doğru değildir. Mezheblerin ve müctehidlerin görüşleri arasından keyfî olarak yani tercîh ehli (ashâb-ı tercîh) ulemâdan olmadan görüş seçip onu “doğru” ya da “doğrunun ta kendisi” olarak sunmak hem işi zorlaştırmaktır hem de insanları zorluk ve sıkıntıya itmektir. Ayrıca "muhtelefun fîh" olan bir görüşü "doğrunun ta kendisi" ilan etmek, bu dinin hakikatini de bilmemektir! Bu yapılan şey, aslî ve tâlî meselelerde yol belliyken yol icat etmek, icat çıkarmak demektir!

69  TAASSUP DOSTLUĞUN DÜŞMANIDIR!

Temelde şu üç vasfı taşıyan kimseyi sağduyulu herkes sever:

1- Müslüman,

2- İhlâslı, samimi, fedâkâr, duyarlı, vefâlı,

3- İfrât ve tefrîtten uzak (vasat) olduğu için, kendisiyle oturulup kalkıla(bile)n.

Burada bir noktanın altı çizilmelidir. Taassubu sebebiyle insanlarla oturup kalkmayanlar ile ifrât ve tefrîti yani dengesizliği sebebiyle kendileriyle oturulup kalkılamayanları birbirinden ayırmak gerekir. İlkinde "câhiliyye hamiyyeti, taassup, fanatizm" vardır, ikincisinde akl-ı selîm olmayan kimselerin zararlarından sakınmak ve onlarla sık görüşme nedeniyle günaha girmekten imtinâ hassâsiyeti, yani "takvâ" vardır.

Âlim, âbid, sâlih, sâdık, fâzıl, müttakî ve iyi insanlarla haşır neşir olmak gerekirken, taassup sahipleri ancak kendilerinden olanları, kendilerine karşı fedâkârlık yapanları ve kendileriyle oturup kalkanları severler! İşte bu taassuptur! Bu davranış şekli, Hucurât Sûresinde Rabbimizin haber verdiği teâruf (tanışma, kaynaşma) hakikatini iptal eder! İnsanların birbirlerinden istifade etmelerini önler ve yanlışların da taassupla savunulmasına yol açar!

Misâl vermek gerekirse, bu taassup tarihte özellikle İsrâîloğullarının inkârcıları tarafından "câhilî bir asabiyyet" olarak akîde hâline getirilmişti. Bugün de torunları bu hal üzeredir. Kendilerini “seçilmiş, efendi bir millet” ve “seçkin/üstün ırk” olarak görmektedirler! Oysa herkesin aslı topraktır. Babamız Hz. Âdem, anamız da Hz. Havvâ'dır. Aslımız birdir. Dünyaya gelişimiz bellidir, gittiğimiz yer de bellidir. Üstünlük ancak Allah'a iman ve takvâ iledir. Allah katında böyle... Buna kim itiraz edebilir? Bu nedenle, taassup, fanatizm, önyargı, saplantı vs. ilkel duygular ve bunlardan kaynaklı davranış biçimleri Müslümanların sıfatları olamaz. Taassup sahipleri, taassuplarının farkına dahi varamazlar. Kendilerinden olmayanlara mesafe koyarlar, onları sevmezler, -yalan, iftirâ ve sû-i zan ile- aleyhlerinde konuşurlar, onların yardımına koşmazlar ve onlarla oturup kalkmazlar. Bu taassup değil de nedir?! Taassubun nedeni, Kur'ân ve Sünneti hakkıyla okumamak/anlamamak ve hakka en güzel şekilde uymamaktır.

70  GÜNCEL VE YAYGIN MA’SİYET:

Bu ma’siyet, münâfıkların karakteristik 4 özelliğini hemen hemen kapsıyor… Şöyle ki: Bir kimse birisinin işini yapmak üzere söz veriyor ve: “falan gün hallederim/yaparım” diyor. Ama o gün geldiğinde, verdiği sözü yerine getirmiyor, “niye böyle oldu?” dediğinizde de, ya işlerin yoğunluğunu ya da başka bir şeyi bahane ediyor. Yani bahanecilik yapıyor! Siz, bu davranışın doğru olmadığını söyleyerek, ıslâh amacıyla ona nasihatte bulunduğunuzda da, suçunu kabul etmiyor ve üste çıkmaya çalışıyor. Şimdi bu kimsenin durumunu tahlil edelim:

1- Bu kimse söz vermiş, sözünü yerine getirmemiştir

2- Verdiği söz nedeniyle yalancı durumuna düşmüştür.

3- Kendisine emânet ve tevdi edilen bir işe hıyânet etmiş sayılmasa da, vaktinde yapmayıp, hak sahibine sıkıntı vermiştir. Yani emâneti zâyi etmiştir.

4- Bir ihtilâf ve nizâ ânında da yanlışını kabul etmeyip adâletten sapmıştır.

Bu tablo günümüzde ne kadar da yaygın değil mi?

Birçoklarının insânî ilişkilerinin özeti maalesef ki böyledir. Bu davranışlar amelî nifâktır. Rasûlullah’ın Hadîslerinde geçen o dört özelliği taşıyan kimse ileri düzeyde münâfıklara benzemiş olur. Yani zâhiren bakıldığında, bu davranışları karakter hâline getiren bir Müslüman ile münâfık kimse amel bakımından birbirinden tefrîk edilemez. Neûzü billâhi mine’n-nifâk.

71  İYİ NİYETLİSİN AMA…

Özellikle câhil, toy ve tecrübesiz kimselere “sen safsın, iyi niyetlisin ama…” diye başlayan cümleler kurulur. “Lakin/ama” kelimesinin “istidrâk” ifade ettiğini erbâbı bilir. Yani bir şeyler yanlış olduğu, yanlış yapıldığı ve yanlış gittiği için bir düzeltmedir “ama”… Buradan da, yanlışlarda iyi niyetin yeterli olmadığı yani insanı ma’zûr yapmadığı anlaşılır. “Sen iyi niyetlisin” cümlesi yanlışlarda değil, doğrularda geçerlidir. Müslümanın, meşrûlara ve doğrulara tâbi olması gerektiği ma’lûmdur. Bir kimsenin yanlışları tırnak içinde “iyi niyetle” yapıp, sonra da  savunmaya geçmesi ya da o kimsenin veya yanlışının savunulması doğru değildir!.. Önemli olan; hikmet, basîret ve firâsettir. Dillerde yaygınlaş(tırıl)ması büyük hayırlar getirecek ifâdeler, “sen hikmetlisin, basîretlisin, firâsetlisin…” ifadeleridir. Bu hayra bir terğîbdir. Yahut da Allah korusun “hikmetsizsin, basîretsizsin, firâsetsizsin…” sözleridir... Bu da şerre karşı bir terhîbdir! [Terhîb kelimesi “korkutma, sakındırma” anlamında “he” harfi iledir; “h┠harfi ile değildir. Çünkü “h┠harfi ile okunursa anlamı, “merhaba demek, selâmlamak” olur!] Hikmet, basîret ve firâset kavramlarını en güzel şekilde kavramak gerekir. Hikmet’in “Sünnet” anlamı dışında derin muhtevâ zenginlikleri; ilmi, söz, amel ve ihlâsla bütünleştiren yapısı ve yerli yerince hareket etme özelliği bilinmektedir. Basîret ise vahiydir yani ilimdir, yakîndir, aklî ve Naklî delillerle hareket etmek ve hakkı savunmak demektir. Firâset ise iman ve Kur’ân nûruyla meselelerin inceliklerini, detaylarını görme kâbiliyeti ve Allah vergisi/lütfu bir keskin görüşlülüktür. Biz insanları kuru kuruya iyi niyetçiliğe ve saflığa değil, hikmete, basîrete ve firâsetli olmaya çağırmamız ve bunları ön plana çıkarıp, en büyük faziletleri sevdirmemiz gerekir. En büyük faziletleri safdillilikle ya da câhillikle tersyüz edip de iyi niyet bahanesinin arkasına sığındırmak ya da temize çıkarmak yerine!... Hikmetsiz ve basîretsiz kimseler Allah korusun, başkaları tarafından kullanılmaya ve şeytan tarafından aldatılmaya müsait bir karakter taşırlar. Bu nedenle saflık değil, hikmet ve basîret demeliyiz. Allah’ın izniyle ardından da firâset gelecektir. Yüce Allah’tan kendi dini üzere istikâmet dileriz.

72  DİYANET MEÂLİNDE YANLIŞ ÇEVİRİ!

Diyanet, ibâdetlerde hesabı esas aldığı için, Bakara Sûresinin 187. Âyetinde geçen "tarafınızdan, sizler için, size göre, sizce" anlamına gelen لَكُمْ kelimesine meâlinde yer vermemiştir. Ayrıca bu meâlde, Âyette geçen “fecr" kelimesine de "sabah" anlamı verilmiştir.

Diyanet’in meâli şöyledir:

“Oruç gecesinde kadınlarınıza yaklaşmak size helâl kılındı. Onlar sizin için birer elbise, siz de onlar için birer elbisesiniz. Allah sizin kendinize kötülük ettiğinizi bildi ve tevbenizi kabul edip sizi bağışladı. Artık (ramazan gecelerinde) onlara yaklaşın ve Allah'ın sizin için takdir ettiklerini isteyin. Sabahın beyaz ipliği (aydınlığı), siyah ipliğinden (karanlığından) ayırt edilinceye kadar yeyin, için, sonra akşama kadar orucu tamamlayın. Mescitlerde ibadete çekilmiş olduğunuz zamanlarda kadınlarla birleşmeyin. Bunlar Allah'ın koyduğu sınırlardır. Sakın bu sınırlara yaklaşmayın. İşte böylece Allah âyetlerini insanlara açıklar. Umulur ki korunurlar.” (Bakara: 187)

Söz konusu Âyetin metni şudur:

وَكُلُوا وَاشْرَبُوا حَتَّى يَتَبَيَّنَ لَكُمُ الْخَيْطُ الأَبْيَضُ مِنَ الْخَيْطِ الأَسْوَدِ مِنَ الْفَجْرِ

Âyetin doğru meâli şöyle olmalıdır: “Fecrin beyaz ipliği siyah ipliğinden tarafınızdan [sizce, size göre] seçilinceye kadar yeyin, için…”

73  İslâm'da vâr olan sadece "vakıf/vakfiye (Allah için, ihtisâbî/hasbî, meccânen, bedava yani insanlardan bir karşılık hatta teşekkür dahi beklemeden yapma, verme, yedirme, içirme, barındırma, yardımcı olma, yatırım yapma) müessesesi" Ehl-i küfrün sahip olduğu dünyevî değerlerin tamamından daha hayırlıdır.

74  OKU VE SAKIN!..

– Yolda seni görmeyen bir tanıdığın hakkında “beni görmemezlikten geldi” diye sû-i zanda bulunuyor ve bir dahaki karşılaşmanızda sen onu görmemezlikten geliyorsan, sende ÖNYARGI var!

– Baban, kardeşin, arkadaşın vs. bir yakınınla problem yaşayan kimseye hiçbir neden yokken tavır koyuyorsan, sende ASABİYET, TAASSUP VE TARAFGİRLİK var!

– Nefsî olarak problem yaşadığın bir kimseyle konuşan, görüşen ve samimi olan bir Müslümanın, daha doğrusu iki Müslümanın samimiyetinden karnın ağrıyor ve rahatsız oluyorsan, sende ÇEKEMEMEZLİK VE NEFSÂNÎLİK var!

75  Nefsânî davranışların ve taassupların havada uçuştuğu bir ortamda “ilim de yeterli değil” diyenler, günahlarını ilme veya başkalarına yüklemesinler! Sen kendini ıslâha yanaşmazsan, ilim sana n’apsın?! Sen nefsinin güdümünden çıkamazsan, başkası sana n’apsın?! Sen nasihati değil, kendi yargılarını tercih edersen, yüceltirsen ve putlaştırırsan, nasihat sana n’apsın?! Sen sevmezsen, sevgi sana ne versin?! Sen saymazsan, saygı sana niye gelsin?! Sen dinlemezsen, kulağın suçu ne?! Sen görmek istemezsen, gözün suçu ne?! Sen anlamak istemezsen, kalbin suçu ne?! Suçlama ve dışlama söylemlerinde ve eylemlerinde kâr kimin?! Ey insan! İlmi sev, cehâlet yok olsun; hikmeti sev, taassup yok olsun! Ma’rûfu sev, fesâd yok olsun; Allah’ın rızâsını gözet, nifâk yok olsun!

76  CULÛS İLE KUÛD ARASINDAKİ FARK:

“Culûs” (جُلُوسٌ) ile “Kuûd” (قُعُودٌ) kelimeleri "oturmak" anlamında anlamdaş kelimeler olmasına rağmen aralarında fark vardır. Kuûd, kıyâm'ın mukâbilidir. Culûs, aşağıdan yukarıya intikâl etmek; kuûd ise yukarıdan aşağıya intikâl etmektir. Bu nedenle, uyuyan, uzanan ve oturan kimseye اِجْلِسْ (otur), ayaktakine ise اُقْعُدْ (otur) denir. Dolayısıyla ayaktaki kimseye اِجْلِسْ denmez, اُقْعُدْ denir. İstisnâî durumlarda birbirlerinin yerine kullanıldığı da olur. Ayrıca culûs, bir yerde kısa süre kalmaktır; kuûd ise uzun süre kalmaktır. Bu nedenle, süresi tahdîd edilmiş kısa oturumlar için "meclis" denir. Ayrıca kralın oturma arkadaşlarına yani yanında, emrinde ve hizmetinde olan yakın arkadaşlarına جَلِيسُ الْمَلِكِ denir. Çünkü onlar, kralın yanında uzun süre değil, belirli bir süre kalırlar.

77  ELMALILI’NIN HASSÂSİYETİ:

“…İşte bu vazifenin teveccühü dolayısıyla ben de dilimin dönebildiği kadar bir tefsîr ve meâl tarzında bu eseri yazmaya çalıştım. Meâlin mümkün olduğu kadar sade ve vecîz olmasına gayret ettim. Bununla beraber şimdiye kadar mukarrer olan Edebiyatımızda kullanıla kullanıla lisânımızın öz malı olmuş kelimeleri, klişe hâline gelmiş bazı terkipleri veya cemi’leri iktizâsına göre kullanmakta taassuba sapmadım. Meselâ; hamd’e ‘hamd’, rahmet’e ‘rahmet’, hidâyet’e ‘hidâyet’ dedim. Zulmet’e ‘karanlık’ dedimse, nûr ve ziyâ yerine ‘aydınlık ve ışık’ demek için ısrâr etmedim. Gök yerine semâ’yı tercih ettiğim mevki’ oldu. Ekseriy⠑gökler ve yer’ dedimse, bazen de ‘semâvât-ü arz’ demek daha hoşuma geldi. ‘Güneş ve ay’ dedim. Lakin ‘güneşi ve ayı’ diyemediğimden ‘şems-ü kamer’i tercih ettim. Bütün halk ‘Rabbu’l-Âlemîn’i tanırken ‘Âlemlerin Rabbi’ demekte fâideden ziyâde zarar gördüm. ‘Sırât-ı Müstekîm’ yerine ‘müstekîm sırât’ diyemedim. ‘Doğru yol’ dediğim zamanda sırât’ın nüktesiyle istikâmet’in zevkinden bir şey zâyi olunduğunu hissettim.” (Hak Dini Kur’ân Dili, Elmalılı M. Hamdi Yazır, Eser Neşriyat, C: 1, S: 17)

78 TEKFÎRCİLİĞİN ANLAŞILMASI ADINA BİRKAÇ SORU-CEVAP:

Suâl 1: Bir kimseyi, aleyhine açık ve kesin bir delil olmadıkça; alâmetle, kanaatle, zanla ve şüpheyle tekfîr eden mi yoksa tekfîr etmeyen mi isâbetlidir?

El-Cevâb: Tekfîr etmeyen, doğruya ve Selef’in yoluna isâbet etmiştir.

Suâl 2: Bu konuda Selef ve Halef arasında ihtilâf var mı?

El-Cevâb: Yok!

Suâl 3: Peki, soruyu şu şekilde soralım: Bir şahıs başka bir şahsı, -aleyhine açık ve kesin bir delil olmamasına rağmen- birkaç alâmet, kanaat ve şüpheden yola çıkarak tekfîr ettikten sonra, diyelim ki, tekfîr edilen o kimsenin daha sonraki zamanlarda şirk içinde olduğu bir şekilde ortaya çıksa; bu durumda önceden delilsiz şekilde zan, kanaat ve alâmetle tekfîr eden mi yoksa o kimsenin zâhirinde, aleyhine güneş gibi açık ve sarîh bir delil olmadığı için, zavâhire göre hareket edip, -şirki ortaya çıkmadığı süreçte- tekfîr etmeyen mi isâbetlidir?

El-Cevâb: Sözkonusu şartlar dâhilinde, tekfîr etmeyen isâbetlidir. Çünkü hiç kimse, aleyhine delil sâbit olmadıkça suçlanamaz ve tekfîr edilemez. Din, Allah’ındır; kimsenin istediğini “mü’min”, istemediğini de “kâfir” diye damgalayabileceği çiftliği değildir! Bir konuda delilsizce zan, şüphe, kanaat, hevâ ve arzularla hükmetmek tahakkümdür; tahakküm ise zulümdür. Delilsizce, doğruya ulaşmak erdem değildir; zandır. Zan da ilimden yana hiçbir şey ifade etmez; zannedene fayda değil, günah kazandırır. İnsan, müctehid dahi olsa, avâma nispetle ilminin büyüklüğüne rağmen, Kur’ân ve Sünnet üzerinde salt re’yi ile söz söyleyemez ve fetvâ veremez. Hadîslerde geçtiği gibi, bir âlim dahi böyle yapsa ve dahi yeterli bir ilme dayanmadan söz söylediği meselede doğruya isâbet etse, hatalıdır! Kendilerinde ilim sıfatı bulunan âlimlerin bile durumu bu olunca, avâmınki nasıl olur?!

79 TEFEKKÜR…

Geçmiş bir zamanda bir yerde davetteyiz. Yemekten sonra sofraya karpuz geliyor. Herkes yavaş yavaş çatallarını karpuzla buluşturuyor. Ben de bir parça karpuz yiyorum. Muhtemelen biraz güneş altında kaldığı için kısmen "içi geçmiş" olmakla beraber; karpuzun rengi kıpkırmızı ve tadı da oldukça lezzetli. Bizim insanlarımız maalesef ki yiyip içip şükretmek yerine, eleştirmeyi daha çok seviyor! O esnada birisi, “karpuz iyi değilmiş” diyor. Bizim insanlarımız maalesef ki yanlış bir söze destek vermeyi de çok seviyor! Hemen diğer bir kişi, “evet, tadı iyi değilmiş” diyor. SübhânAllah. Daha birkaç dakika önce ben de karpuzu tattım ve Allah’ın lütfettiği o muazzam nimet için ne kadar da şükretmiş ve karpuzun tadı damağımda kalmıştı. Ama bu insanlar neden böyle konuşuyordu, insanları anlamak gerçekten güç! Oldukça şaşırmıştım. İkinci kişinin konuşması esnasında misafirlerine hizmet etmekte olan ev sahibi ayaktayken konuşulanlara kulak misafiri olup, “iyi diye aldık ama öyle değilmiş” diye karşılık veriyor. Adam ne desin; karpuzu mu övsün? Bunun üzerine ben, “karpuz gayet güzel. Karpuzun eleştirilmesi, karınların doyduğunu gösterir. Allah ziyâde etsin” diyorum. Gerçekten de insanın beklentileri çok yüksek olunca nefsi azıyor ve bir türlü önüne gelen nimetlere şükretmeyi bilmiyor! Nankör insan sanıyor ki, her şeyin en iyisine kendisi lâyık ve damak zevki de muhteşem! Sanki başkalarının ağzında annemin tabiriyle teneke bağlı da tat alamıyor! Oysa herkeste tat alma duygusu ve damak zevki vardır. Her insan kendi çapında en iyi ve en güzel şeylere lâyıktır. Lütuf ve kerem sahibi Yüce Rabbimizin verdiği bütün nimetler için binlerce şükürler olsun.

80 DOĞRU – YANLIŞ (İMLÂ) :

(√) İbn-i Teymiyye – İbnu’t Teymiyye (Х)

(√) İbn-i Kayyım el-Cevziyye – İbnu’l Kayyım el-Cevziyye (Х)

(√) Ebû’l Ferec İbnu’l Cevzî – Ebû’l Ferec İbn-i Cevzî (Х)

(√) İbnu’l Arabî el-Mâlikî – İbn-i Arabî el-Mâlikî (Х)

(√) İbn-i Arabî es-Sûfî – İbnu’l Arabî es-Sûfî (Х)

81 SEYAHAT VARDIR, ALLAH İÇİN; SEYAHAT VARDIR, NEFİS İÇİN…

Yüce Rabbimiz buyurdu:

لاَ يَغُرَّنَّكَ تَقَلُّبُ الَّذِينَ كَفَرُوا فِى الْبِلاَدِ مَتَاعٌ قَلِيلٌ ثُمَّ مَأْوٰيهُمْ جَهَنَّمُ وَبِئْسَ الْمِهَادُ

(سورة اٰل عمرٰن: ١٩٦، ١٩٧)

“O kâfirlerin (refah içinde) diyar diyar dönüp dolaşmaları (seyahatleri, zevk-ü sefâları) sakın seni aldatmasın. Azıcık (değersiz ve geçici) bir geçimdir o. Sonra varacakları yer cehennemdir. O, ne kötü bir yataktır (varış yeridir).” (Âl-i İmrân: 196, 197)

مَا يُجَادِلُ فِى اٰيَاتِ اللّٰهِ إِلَّا الَّذِينَ كَفَرُوا فَلَا يَغْرُرْكَ تَقَلُّبُهُمْ فِى الْبِلَادِ

(سورة المؤمن: ٤)

“Allah’ın Âyetleri hakkında ancak kâfirler tartışır. O halde onların şehirlerde dönüp dolaşması seni aldatmasın.” (Mü’min: 4)

82 YAPILAMAYAN BİR İYİLİĞE DE YAPILMAYAN (TERK EDİLEN, VAZGEÇİLEN) BİR KÖTÜLÜĞE DE BİR TAM SEVAP VARDIR:

Ebû’l Abbâs Abdullah b. Abbâs b. Abdulmuttalib radıyallâhu anhumâ’dan rivâyete göre, Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem, Yüce Allah’tan yaptığı rivâyette şöyle buyurmuştur: “Allah iyilikleri ve kötülükleri yazdı. Sonra bunu açıkladı: Bir kimse bir iyilik yapmaya niyet eder de onu yapamazsa, Allah kendi katında o kimse için tam bir iyilik sevabı yazar. Eğer hem niyet eder hem de o iyiliği yaparsa, on iyilik sevabı yazar ve bu sevabı yedi yüze ve daha fazlasına kadar çıkarır. Eğer bir kötülük yapmaya niyet eder de sonra (Allah korkusundan dolayı) ondan vazgeçerse, Allah onun için tam bir iyilik sevabı yazar. Eğer kötü işe hem niyet eder hem de o kötülüğü yaparsa, Allah o kimse için bir günah yazar.” (Buhârî, Rikâk, 31, No: 6491; Müslim, Îmân, 207, No: 131; Bkz: Müslim, Îmân, 203-206, No: 128-130)

Allah Sübhânehu ve Teâlâ, niyet edilip de yapılamayan bir iyiliğe bile bir tam sevap yazar, yapılan bir iyiliğe ise en az on sevap yazar ve bu sevabı yedi yüze ve dilerse daha fazlasına kadar da artırır. Rahmân ve Rahîm olan Rabbimiz, niyet edilip de terk edilen bir kötülüğe dahi bir tam sevap yazar, niyet edilen kötülük yapıldığında ise bir günah yazar. Yüce Rabbimizin rahmeti gadabını geçmiştir.

Yûsuf Semmak

Bağlantı | kategori: NASİHATLER | tarih: 16/08/2018 | Yorum(0) | Yorum yaz
YORUM YAZINIZ
İSMİNİZ

E-Posta (Gizli)

Web siteniz

Yorumunuz

Güvenlik kodu
Son Konular • Günlük Dua ve Zikirler
• KASİDE-İ LAMİYYE (Şeyhu'l-İslam İbn-i Teymiyye) – Pdf İndir!
• Peygamberler Tarihi Test Bilgi Yarışması - PDF İndir!
• Muhtelif Konularda Kısa Kısa - 5
• "TEVESSÜL VE KABR-İ NEBİ'Yİ ZİYARET" ADLI KİTABIMIZ ÇIKMIŞTIR!
• MUHTELİF KONULARDA İLMÎ NAKİLLER
• NASİHATLER 13
• Dinin Aslında Cehalet Mazeret midir? (PDF Oku/İndir!)
• Muhtelif Konularda KISA KISA - 4
• Allah Teâlâ, Neden Kur’ân’da Bazı Yerlerde “Biz” Zamiri ile Hitap Buyurmuştur?
• Vâv ve Yâ Harflerinden Önceki Harfi Meftûh Olan Emsile-i Hamse'ye Nûn-u Sakîle'nin Dâhil Olması:
• NASİHATLER 12
• İftiâl (افْتِعَال) Bâbı ile Alâkalı Sarf Kâideleri
• GENELDE YANLIŞ KULLANILAN KELİMELER VE DOĞRU YAZILIŞLARI:
• Kur'an'da Peygamberimize Nasıl Hitap Edilmiştir?
• Muzari' Fiilin Şimdiki ve Gelecek Zamana Salahiyeti:
• Muhtelif Konularda KISA KISA - 3
• Şirke ve Sapıklığa Sürüklenen Bir Toplumda Suçlular Kimlerdir?
• 22- Ömer Nesefî Akaidi Tercüme ve Şerhi 6 (Ders Videosu)
• NASİHATLER 11
• Arapça'da 'zuu' ve 'sahib' edatlarının arasındaki fark nedir?
• EY RABBİMİZ!
• ASHAB-I KEHF HAKKINDA:
• NASİHAT BAHÇESİ
• KİTAPLARIMIZ HAKKINDA BİLGİLENDİRME:
• “Kadınlar Havuza Girebilir mi?” Sorusuna Verdiğimiz Kısa ve Özlü Cevap
• Kadın Sesiyle ve Çalgı Aletleriyle İcra Edilen Şarkı, Türkü, Ezgi ve İlahiler Hakkında Bir Soruya Verdiğimiz Cevap
• NASİHATLER 10
• Muhtelif Konularda KISA KISA - 2
• NASİHATLER 9
• “Ticaret yapıyorum ama maddi ve manevi anlamda bir türlü rahata eremiyorum” mu diyorsunuz?
• 21- Hadis Dersleri -1 (Ders Videosu)
• SESLİ HADİS DERSLERİ - YAKINDA!
Son Yorumlar
İbrahim sarıtaş
Allahrazı olsun
Muhammet ****
Bizim din hocamız başınızı örtmek
Ali Özbek
Hocam Allah razı olsun mükemmel b
fatma
ellerinize yüreğinize sağlık cıdd
Mehmet
Bu site "13.45'de mi 13.45'te mi
iclal
elinize sağlık
misafir
Allah razı olsun .
mutluluk
Çok güzel olmuş ellerinize sağlık
hediye
Esselamün aleyküm Yusuf kardeşim.
Yusuf Semmak
SÜNNETTE BÖYLE BİR PAZARLIK ANLAY
mahmut konur
BİR AYET "Mümin kadınlara da bak
Erkan
Allah razı olsun
ismail
bayildim
Yusuf Semmak
NOT: Bir Hristiyanla tartışan bir
Yusuf Semmak
KİMLER SUÇLU? Bir toplumda ins
Yusuf Semmak
SAHÛR VAKTİNİN SON BULMASI VE SAB
ali
Güzel bir anlatım olmuş ALLAH(C.C
Yusuf Semmak
MUHÂCİRLERLE ENSÂR’IN KARDEŞLİĞİ:
Ece
Harika çok teşekkürler
meryemnazyazğan
Çok güzel anlatmışsınız, şimdi ço
Yusuf Semmak
DİLİN, BEYÂNIN, OKUMANIN, YAZMANI
Yusuf Semmak
Bir meâlde şöyle geçiyor: "Bunun
Yusuf Semmak
“Mütevâzı’, mutevazı” (م
Yusuf Semmak
Esmâül Hüsnâ: Yanlış – el-Esmâul
Yusuf Semmak
Müşkül: Yanlış – Müşkil (kapalı,
Yusuf Semmak
Nasılki: Yanlış – Nasıl ki: Doğru
Yusuf Semmak
“MESS”: Değme, dokunma, temas,
Sibel EKİNCİ
Muhterem Hocamız Feriduddin AYDIN
2017
çok detaya girmişsiniz ama tşr
Melek
Çok güzel
Nagihan
okudum süper çok beğendim
Mehmet ARAZ
Çok güzel olmuş,başarılarınızın d
Yusuf Semmak
KANDİL KUTLAMAK BİD'AT'TIR! Ka
© 2012 YUSUFSEMMAK.COM