Araştırmacı, Yazar

ANASAYFA
BİZE ULAŞIN
BİZİ TAKİP EDİN
AMACIMIZ
KUR'AN DİNLE
KİTAPLARIMIZ
Muhtelif konularda 86 adet makale... "Nasihatler 12" adlı çalışmamızda 64 farklı konuyu ele almıştık; "Nasihatler 13" adlı çalışmamızdaki konu adedi ise, Allah'ın izni ve tevfîki ile 86'ya bâliğ olmuştur. Hamdolsun... Hayırlara vesile olması duası ile.



NASİHATLER 13

1- ŞİİR HAKKINDA BİRKAÇ MÜLÂHAZA:

Ubeyy b. Ka'b radıyallâhu anh'dan rivâyet edildiğine göre; Rasûlullah aleyhisselâm şöyle buyurmaktadır:

إنَّ مِنَ الشِّعْرِ حِكْمَةً "Şüphesiz şiirin bir kısmı hikmettir." (Buhârî, Edeb, 90, Hadîs No: 6145)

Ebû Hureyre radıyallâhu anh'ın haber verdiği bir Hadîs-i Şerîf'de ise Peygamber Efendimiz:

أَلاَ كُلُّ شَيْءٍ مَا خَلاَ اللَّهَ بَاطِلٌ "Şâir (sınıfın)ın söylediği en doğru söz, Lebîd'in: "İyi bilin ki, Allah'tan başka her şey bâtıldır, sözüdür." (Buhârî, Edeb, 90, Hadîs No: 6147)

Lebîd, câhiliye devrinin meşhûr şâirlerinden idi. Müşrikler, Kur'ân yerine onun şiirlerini dinlemeyi tercih ederdiler. Lebîd, Kur'ân'ın i'câzını görünce çok etkilenmiş ve bunun bir şiir olamayacağını anlayıp iman etmiştir. İbn Sa'd, İbn Kuteybe gibi âlimler, Müslüman olduktan sonra, onun şiir söylemeyi bıraktığını söylemişlerdir. Bazı araştırmacılara göre, o az da olsa şiir söylemiştir. İslam dönemindeki az sayıdaki şiirlerinin üslubu merhamet ve şefkate dönüşmüş, temaları ise; iman, sâlih amel, takvâ, ölüm, âhiret, ölüme hazırlık, dünyanın fâniliği, güzel öğütler ve hikmetli sözlerden oluşmuştur. Tarih içinde Kur'ân'la tanışan gerçek şâirler, Kur'ân'ın o muhteşem beyânı, belâğatı, derin anlamlı, ruhlara işleyen, inkârcıları âciz bırakan ve herkesi kendisine hayran bırakan o fesâhat ve hitâbeti karşısında ya iman nuruyla şereflenmişlerdir ya da Kur'ân'ın asla 'insan sözü', 'şiir', 'büyü' ya da 'kehânet' olamayacağına kesin olarak kanaat etmişlerdir. İnsanların ruhlarını ve nefislerini etkileyen sözler konusunda mâhir olan şâirler çok iyi bilirler ki, şiirin ve hitâbetin insanlar üzerinde bir tesiri vardır.

Peygamberimiz bu konuda şöyle buyurmaktadır:

إِنَّ مِنَ الْبَيَانِ لَسِحْرًا أوْ إنَّ بَعْضَ الْبَيَانِ لَسِحْرٌ "Şüphesiz ki beyan'ın bir kısmı sihirdir" ya da "Muhakkak beyan'ın bazısı elbette sihirdir (ruhları sihirler)." (Buhârî, Tıbb, 51, Hadîs No: 5767)

Rabbimiz, Kitâb-ı Kerîm’i hakkında şöyle buyurmaktadır:

وَمَا هُوَ بِقَوْلِ شَاعِرٍ قَلِيلًا مَا تُؤْمِنُونَ "O (Kur'ân), bir şâir sözü değildir. Ne kadar az inanıyorsunuz!" (Hâkka: 41)

Maalesef ki, cahiliyye toplumlarında şiir, hitâbet gibi meziyetleriyle dünyalık kazanan pek çok insan, insanları süslü ve tesirli olan câhilî boş sözlerle sihirlemekte ve onları İslâm gerçeğinden uzak iklimlere sürüklemektedir. Şâirler, bazen doğru söyleseler de, genelde boş ve bâtıl şeyler konuşurlar. Şâir Lebîd’in, câhiliyye döneminde söylediği boş ve bâtıl sözlerinin arasında Rasûlullah aleyhisselâm’ın da işâret ettiği gibi bir doğru veya en doğru sözünün bu olduğunu düşünürsek, birkaç doğru sözünün bulunabilmesi gibi.

Gönül istiyor ki, günümüz câhiliyyesindeki şâirler ve hatipler de, boş laflarla hem kendi ruhlarını hem de insanların ruhlarını karartmayı ve daraltmayı bıraksınlar da, Kur'ân ile tanışıp iman etsinler; hikmetli sözler söylesinler ve ilim, iman, sâlih amel, takvâ, ahlâk, ölüm, âhiret, cennet, cehennem gerçeklerinin diğer kuru söz kalabalıklarından daha hayırlı olduğunu anlasınlar inşâAllah! Aynen Lebîd gibi.

2- “AĞACIN ÇÜRÜĞÜ ÖZÜNDEN, ADAMIN ÇÜRÜĞÜ SÖZÜNDEN BELLİ OLUR!”

Ne kadar güzel bir söz...

Bazı sözler kaliteye,

Bazı sözler az çürüklüğe,

Bazı sözler çok çürüklüğe,

Bazıları hamlığa, çiğliğe,

Bazıları toyluğa,

Bazıları katılığa, kabalığa,

Bazıları efendiliğe, nezâkete,

Bazıları yüzeyselliğe ve basitliğe,

Bazıları oturaklılığa ve sağlam karaktere,

Bazıları ezberciliğe,

Bazıları tahkîke,

Bazıları ilme, hikmete,

Bazıları ise cehâlete ve hamakata delâlet eder.

Bu nedenle insanın, bin düşünüp bir söylemesi; konuşmak gerekmiyorsa, susmanın da bir erdem olduğunu bilmesi gerekir. İnsan bilmeli ki, iki kulağı, bir ağzı vardır. Rabbimizin bu yaratışında -üzerinde düşünmemiz gereken- hikmetler bulunmaktadır. İnsan, iki kat dinlemeli, çok düşünmeli, hayırlı işler yapmalı; gerekiyorsa, söylemelidir. Unutmayalım ki, istişâreyi sevmeyen, dinlemesini bilmeyen, düşün(e)meyen, ibret almayan, hayatından dersler çıkarmayan, hayırlı işler yapmayan kimselere sadece konuşmak kalır! O konuşmaların çoğunda da ilim, hikmet ve hayır yoktur. Çünkü alıcıları bozuk ya da çalışmayan kimseler sadece vermeye koşullandıkları için, başkalarına kendi karakteristik özelliklerinden, huylarından, kişisel doğrularından ve sû-i edeplerinden başka bir şey yansıtamazlar. Söz dinlemesini bilmeyenin, konuşmaya da hakkı olamaz. Çünkü vermek için önce d/olmak gerekir. Tıpkı su testisi gibi. Misafire, içerisinde su olmayan, içi boş testiden su ikrâm edenimiz var mı? İnsanlara neden boş sözleri sunarız öyleyse? Burası, tefekküre değer bir hayat gerçeğidir...

3- EN BÜYÜK KURTULUŞ MU YOKSA İMTİHAN SEBEPLERİ KARŞISINDA SIZLANMAK MI?!

Dünyada imtihan sebeplerine kızıp Allah’a isyân edenler, tâbir-i câizse pireye kızıp yorgan yakanlar bilsinler ki, aslında kendilerini yakıp, âhiretlerini hüsrâna çevirmektedirler!

Âlemlerin Rabbi, meâlen şöyle buyurmaktadır: “Andolsun ki, sizi biraz korku, biraz açlık, (biraz da) mallardan, canlardan ve ürünlerden yana eksiltme ile mutlaka imtihan edeceğiz. Sabredenleri müjdele!” (Bakara: 155)

Bu dünyanın imtihan için yaratıldığını, cinlerin ve insanların da yalnızca Allah'a iman ve ibâdet etmeleri için var edildiklerini unutanlar, nefislerine ve arzularına uymayan türden imtihan sebepleriyle denendiklerinde, sürekli faydasız ve zararlı bahaneler uydururlar ve onların arkasına sığınarak kendilerini haklı göstermeye çalışırlar! Oysa Allah Teâlâ kullarını bilmektedir ve görmektedir. O hâli insana veren de zaten Âdil-i Mutlak olan Allah Teâlâ'dır. Yani hayır da şerr de Allah’tandır. Evrende, Allah'ın irâdesi dışında hiçbir şey gerçekleşemez. O halde bu itiraz, bahaneci yaklaşım ve sürekli sızlanma, imtihan olmaya mıdır, imtihan sorularına mıdır?! Yoksa Allah'a mıdır?! Allah, kullarına zulmetmez, ama insanlar kendilerine zulmetmektedirler! Yüce Rabbimizi tüm noksanlıklardan tenzîh ederiz; O, o müşriklerin nitelediklerinden münezzehtir.

"L İLÂHE İLLALLÂH, MUHAMMEDUN RASÛLULLÂH" hakikatini tam olarak kavrayan ve bu hakikate iman eden bir kimse için; bu hayatın tek ve terk edilemez gerçeği, SADECE ALLAH'A İMAN VE YALNIZCA O'NA İBÂDET ETME şerefine mazhar olmak ve bu fazileti korumaktır. Allah'a iman, O'na ibâdet ve O'na imana ve ibâdete götüren tüm ma'rûfâtlar meşrû', O'na şirk koşmaya, O'nun Âyetlerini inkâr etmeye ve her türlü isyâna götüren münkerâtlar ise bütünüyle gayrimeşrû'dur. Allah, insanları kendisine imana, rızâsını, rahmetini ve cennetini kazanmaya davet eder ama insanların çoğu, câhilce nefislerinin peşinden fânî, geçici, az ve değersiz dünya malı, dünya serveti ve dünya saltanatı için koşuşturur, bunlar için yarışır ve rekabet eder. Allah’a isyân pahasına şirki içselleştirir, pek çoğu da Allah’ın var ettiği dünya nimetlerinden birkaçını elde etmek için yeryüzünde bozgunculuk yapar, kan döker (Bkz: Bakara: 30). İşbaşına geçtiği zaman ise, ekini ve nesli yok etmeye çalışır (Bkz: Bakara: 205).

İlâhî buyruklara kulak verelim:

“Onlar (müşrikler) cehenneme çağırırlar. Allah ise, kendi izniyle, cennete ve mağfirete çağırır ve iyice düşünüp öğüt alsınlar diye, insanlara Âyetlerini açıklar.” (Bakara: 221)

“Rabbinizden bir mağfiret ve takvâ sahipleri için hazırlanmış, eni göklerle yer (kadar) olan cennete koşuşun.” (Âl-i İmrân: 133)

“Muhakkak iman edip sâlih ameller işleyenler için altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. İşte büyük kurtuluş budur.” (Burûc: 11)

“Şüphesiz ki bu, büyük kurtuluşun ta kendisidir.” (Sâffât: 60)

“Haberiniz olsun ki, Allah’ın velîlerine hiçbir korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir de. Onlar; iman edip, takvâlı davrananlardır. Onlar için dünya hayatında da âhirette de bir müjde vardır. Allah’ın sözlerinde asla değişiklik olmaz. İşte bu en büyük kurtuluşun ta kendisidir.” (Yûnus: 62-62)

Velî: İ’tikâd-ı sâlih ile i’tikâd eden, amel-i sâlih ile amel eden, evâmire imtisâl edip, nevâhîden ictinâb eden kimsedir. Yani velî; sahîh bir i’tikâd ile inanıp iman eden, Allah ve Rasûlünün haber verdikleri istikâmette sâlih ameller işleyen, böylece İlâhî emirlere uyup, yasaklardan ve haramlardan da sakınıp uzak duran kimsedir. İşte bunlar için hem dünyada hem de âhirette müjde vardır. Bu kimseler için, Allah’ın rahmet ve mağfireti ve altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. Bu ise en büyük kurtuluşun ta kendisidir. Tüm insanların, bunun için koşuşturmaları gerekir.

Ebedî kurtuluşa nâil olmamız duası ile.

4- İNFÂK, BİR SÂLİH AMELDİR, MÂLÎ CİHÂDDIR; SÂLİH OLMAYANLAR BU HAYRA NÂİL OLAMAZ!

Fakirlerin, garibanların ve ihtiyaç sahiplerinin bir kısmının; gözlerinin içine bakarlarken, haklarında: “Bu adam, zekât verse, infâk etse de, şu şu ihtiyaçlarımı karşılasam” diye düşündüğü bazı ticâret ehli kimseler, “borcum var!” diyerek, zekât vermedikleri gibi, infâk da etmemektedirler. Hem de günlük, haftalık, aylık binlerce liralık ciro ellerinin altından geçmekte olmasına rağmen; bu kimseler günlük, haftalık, aylık ve yıllık belli oranlarda infâk etmekten âciz durumdadırlar. Zekât; bir yıl sonra yüzde iki buçuk oranında -ferdî anlamda- az bir meblağdır. Hep birlikte herkes, zekât müessesesini tam anlamıyla ihyâ etmiş olsalar; o başka! Ama günümüzde insanların zekât vermemek için kırk takla attıklarını ve satılmayan ticâret emtiasından zekât verdiklerini, bu durumda bile mallarının piyasa satış fiyatına göre hesap yaptıklarını ya da zekât verilemeyecek yerlere zekât verdiklerini yahut da öncelikli ve daha faziletli yerleri gözetmediklerini biliyoruz. Bu saha oldukça vahîmdir! Geçiyoruz... Diğer taraftan, ticâret yapıp da borçlarını bahane edip, zekât vermekten kaçınan kimseler, bilsinler ki, zaten istemeye istemeye verecekleri o yüzde iki buçuk hem çok az bir bedeldir, hem de ihtiyaç sahipleri, o zekâtınız için sizi bir yıl bekleyecek durumda değillerdir. Bari, her ay en azından yüzde iki buçuk oranında infâk edin. Allah yolunda, Allah’ın kullarına vereceğiniz paranın ille de zekât adı altında elinizden çıkması şart değildir. Bir kimse zekât verecek şartları taşımadığını iddia ediyorsa, infâk adı altında verebilir. Hem bilelim ki, ecdâdın tabiriyle, yüzde iki buçuk cimrinin zekâtıdır. Bu söz; bir sene sonunda sadece yüzde iki buçuk verip de, başka zamanlarda -cebinde, cüzdanında, kasasında, kesesinde akrep varmış gibi- infâk diye bir gündemi olmayanlar için söylenmiştir. Zengin kimse diyor ki: “Nereden biliyorsun, infâk etmediğimi?” Anlaşılıyor ki, bu insanlar kendilerini böyle aldatmaktadırlar! Fakirler ve ilim sahipleri böyle diyenlere sadece acı acı gülmekte ve sormaktadırlar: “Kime veriyorsunuz? Uzaylılara mı?!” Kimileri de, Allah’ın verdiği nimetleri azımsayarak ve ekonomik yönden kendilerinden daha üsttekilere bakarak, zengin olmadıklarını söylüyorlar. Bu kimselere de: “Allah gönlünüze göre versin; sizi zenginlik belâsından kurtarsın!” diyoruz. Daha ne söyleyelim... Şu kış günlerinde bile fakir, yetim, öksüz, dul, hasta, yaşlı, mağdur, mazlûm ve muhtaç kimselerin evlerine gidip de, hane ehlini rencide etmeden, güzellikle onların ihtiyaçlarını karşılayamayan kimselerin ticâretinden, kazanmasından, harcamasından, yemesinden, içmesinden, lüksünden, isrâfından, arabasından, yatından, katından kime ne?! Zekât vermekten ve infâk etmekten âciz olan kimsenin kazandıkları şeyler, kendileri için bir hayır değil, bilâkis onların hesabını zorlaştıracak ve azaplarını artıracak olan imtihan vesileleridir. Fakirlik imtihan olduğu gibi, zenginlik de bir imtihandır. Önemli olan, o imtihanı kazanabilmektir. Hiç unutmam; dışarıdan bakınca “zengin imajı” olan bir kimse, bir Ramazan ayı öncesi, kendisinin fitre vermesinin gerekip gerekmediğini sormuştu. İnsan hatırlayınca bile “yuh!” diyesi geliyor. Tabii ki o esnada demedim ama insanlar hangi âlemde yaşıyorlar; garipsememek, şaşırmamak mümkün değil! İş yerin olacak, evin, araban olacak; “ticârî borçlarım var” diye fitre vermen gerekip gerekmediğini merak edeceksin! Bu kimseleri gördükçe; insanın Allah’a imanı, tevekkülü, onur, haysiyet ve iffeti artmaktadır. Kullara dayanmanın boşluğu da anlaşılmaktadır. Allah Azze ve Celle, biraz önce bahsettiğimiz düşünce yapısındaki kimseleri ıslâh etsin ve yeni nesilleri de böylesi bir kafa yapısından muhafaza buyursun! Âmîn.

5- KLAVYE MÜCTEHİDLİĞİ!

Rasûlullah aleyhisselâm şöyle buyurdu:

“Kim, Kur’ân (Âyetleri) hakkında ilimsizce konuşur (ve hüküm verir) ise, cehennemdeki yerine hazırlansın.” (Tirmizî, Tefsîr, 1, Hadîs No: 2950)

 “Kim, Kur’ân (Âyetleri) hakkında görüş ve tahminine göre konuşur (ve hüküm verir) ise; doğruya isâbet etse dahi hata etmiştir.” (Tirmizî, Tefsîr, 1, Hadîs No: 2952; Ebû Dâvûd, İlm, 5, Hadîs No: 3652)

Nebî aleyhisselâm başka bir Hadîslerinde de şöyle buyurmuştur:

الْمِرَاءُ فِي الْقُرْآنِ كُفْرٌ "Kur'ân-ı Kerîm hakkında (şahsî kanaate dayanarak) münâkaşa etmek küfürdür." (Ebû Dâvûd, Sünnet, 5, Hadîs No: 4603)

Hadîs-i Şerîflerde işâret edildiği gibi, bir müctehid, iyice mütalâlaa edip yeterince istişâre etmeden ayaküstü, var olan birikimiyle ve o anki şahsî kanaatiyle fetvâ verip de doğruya isâbet etse bile, hatalı kabul ediliyor da, ya bir de, ilmi olmayan ve ictihâd salâhiyeti bulunmayan kimselerin, ilimsizce, gelişigüzel söyledikleri o sözlerin ve fikirlerin hakka isâbet edememesinin durumu, mes'ûliyeti, vebali ve azâbı ne olur acaba?

Fetvâ, âlimlerin işidir.

Ne âlim ne de avâm mevcûd ma'lûmâtlarıyla her soruya cevap veremez!

Müctehidin ictihâdında doğruya isâbetine iki sevap, yanlışına da bir sevap verilir.

İctihâd ehliyetine hâiz olan müctehide iki sevap verilmesinin nedeni; bir meselede beşerî takâtin son haddine kadar kendisini zorlayıp, çaba sarf ettiği, yorulduğu, terlediği ve bunun sonunda da doğruya isâbet ettiği içindir. Yani hem çabasının hem de isâbetinin ayrı ayrı sevabını hak etmektedir.

Müctehidin yanlışına dahi bir sevap verilmesinin nedenine gelince; bir müctehid, beşerî takâtin son raddesine kadar çalışır, çabalar, yorulur, günlerce, gecelerce, Allah’tan yardım isteyerek, geceleri namazla, seher vakitlerinde dua ve istiğfârlarla, âdeta can veriyormuşçasına soğuk terler döker ve sonunda fetvâyı verir ama insan hata ve nisyânla ma’lûl olduğu için doğruya isâbet edemeyebilir. İşte Âdil-i Mutlak olan Yüce Allah, isâbet etmemiş bile olsa, bu kulunun cehdine, cihâdına, çabasına, çalışmasına, niyet ve ihlâsına bir sevap vermektedir.

Ya bizim durumumuz ne olacak?! Maalesef ki, yanlışlığına, doğruluğuna ve noksanlığına bakmadan biraz bir şeyler bilen, ehliyet ve vukûfiyet sahibi olmayan hemen herkes, neredeyse her konuda konuşmakta, yazmakta ve tartışmaktadır. Hani halk arasında: “Kardeşim, sanki allâme-i cihânsın, her şeye de bir cevap verme yahu!” derler ya! Aslında insan, allâme-i cihân dahi olsa, iyice araştırmadan, tam manasıyla itminâna ermeden ve o konuda âdeta “adım Hıdır, elimden gelen budur” hissiyatıyla üzerine düşeni hasbelkader yaptığına inanmadan ve zann-ı galip ile doğru söylediğine tam kanaat getirmeden bir konuda fetvâ veremez! Sonunda isâbet etme ihtimâli yüksek dahi olsa! Zira fetvâda asıl olan; ilme dayanarak, imkân ölçüsündeki sa’yü gayreti ortaya koymaktır, zanna dayanmak değil!

Uyarıcı bir Hadîs ile bitirelim:

أَجْرَؤُكُمْ عَلَى الْفُتْيَا أَجْرَؤُكُمْ عَلَى النَّارِ

“Sizin fetvâya en cür’etkârınız, ateşe de en cür’etkârınızdır.” (Sünen-i Dârimî, 1/69)

Bu Hadîs hakkında el-Bânî bir soru üzerine şöyle demiştir:

هَذَا حَدِيثٌ ضَعِيفٌ إسْنَادُهُ صَحِيحٌ مَتْنُهُ

“Bu, isnâdı zayıf, metni sahîh bir Hadîstir.”

Hadîs zayıf da olsa, terğîb (teşvîk), terhîb (korkutma, sakındırma) ve fedâil-i a’mâl konularında gereğiyle amel edilir. Kaldı ki, bu Hadîsin manası sahîhtir.

6- TOPLUMA OKUMA ALIŞKANLIĞI KAZANDIRMAK BİÇİMİNDE GÜZEL VE SOSYAL BİR İŞLEVİ OLAN SINAVLAR, KATILIMCILARI ZAMANLA YARIŞTIRMA PLATFORMUNA DÖNÜŞMEMELİDİR!

Allah; Kitâb-ı Kerîm'ini dura dura, yavaş yavaş, düşüne düşüne (tertîl üzere) okumamızı ve anlamamızı emrederken, Kur'ân-ı Kerîm bilgi ve meâl sınavında 130+50=180 soru için sadece iki saat süre verilmesi ve bu süre içinde de her sorudaki hem Âyet meâlinin hem seçeneklerin okunup, üzerinde düşünülmesi, tespit edilen doğru seçeneğin de cevap anahtarındaki küçük kutucuklara usûlüne uygun şekilde karalanıp işâretlenmesi ve böylece her soru için ayrı ayrı yapılacak bu işlemlerin de ortalama olarak 40’ar saniyeyi geçmemesi, “Kur'ân Âyetlerinin yavaş yavaş, düşüne düşüne ve anlayarak okunması” hikmetiyle örtüşmez!

Üstelik hayatında hiç Kur'ân meâli okumamış kimselerin de aralarında olduğu yedisinden yetmişine kadar kadınlı, erkekli, çocuklu, genç ve yaşlı niceleri varken, bu vakit uygulaması isâbetli ve teşvîk edici değildir! Sınava katılanların iki saat içinde normal şartlarda 180 soruyu okuyup anladıktan sonra, cevap anahtarına onları tek tek karalaması mümkün değildir! Ya da kaç kişi için bu mümkündür? Umûma açık bir sınavda genelin maslahatının gözetilmesi esastır. Pek çokları, sorulara sadece göz atarak ya da bir başından, bir ortasından bir de sonundan çeyrek/yarım okumak sûretiyle beş seçenekten biri üzerinde karar kılmaktadır! Bu da, ya önceden bilmenin veya ezberciliğin sonucudur ya da zamanın yetmeyeceği endişesiyle bir zorunluluktur. Yüzeysel ve lâ ale’t ta’yîn kitap okunmayacağı gibi, Âyetler hiç -bu şekilde- okunmaz. İnsan hem Arapça bilse hem de hâfız olsa bile, mutlaka sorularda ve seçeneklerde gözden kaçan birtakım detaylar ve incelikler olur. Hiç kimse de o detayları atlamak istemez! İnsanın, arkasından atlı kovalıyormuşçasına acele etme mecburiyeti, onun huzurla ve tedebbürle soruları değerlendirmesini engeller. Bu da sağlıksız bir ortam ve elverişsiz şartlar demektir! Bu şartlarla, başarılı olacak kimseleri azaltmak hedefleniyorsa, bu hedef gerçekleşir! Bu ortamda heyecanlananlar, zamanla yarıştıkları için stres yapanlar, doğru muhâkeme yapamadığı, sağlıklı değerlendiremediği için yanlış seçenekleri karalayanlar da hiç eksik olmayacaktır. Bütün bunlar sadece yeni katılımcılar veya genç/yaşlı belirli kesimi ilgilendirmiyor. Kur'ân'ı defalarca okumuş kimseler açısından bile, kırk saniyede yapılması gereken bütün bu işlemleri, saniyeler içinde yapmak zorunda olmak zordur, sağlıksızdır ve hikmete uygun değildir. Bir de, soruların seçeneklerinde var olan ana çeldiricileri fark etmek, soru "nedir?"i mi soruyor, "değildir?"i mi soruyor, maddelerin hepsini mi yoksa soruyla alâkası olmayan maddenin tespitini mi istiyor vs. durumların sadece kırk saniyeye sığdırılma zorunluluğunun (bu kırk saniyeye kutucuk doldurmaların da dâhil olduğunu tekrar hatırlatmak şartıyla) âdil ve ideal yani diğer bir tabirle yeterli bir süre olduğunu söyleyemeyiz! Hem de çoğu uzun olan ve anlaşılabilmesi için üzerinde düşünmenin ve yorum yapmanın gerekli olduğu sorularda, bilgilerin yarışması gerekirken, katılımcının bir at gibi zamanla yarıştırılması hiç ma'kûl değildir! En azından 180 soruya, iki buçuk saat vermek gerekir... Bu da, her soru için elli saniye demektir. Aslında bu tür sınavlara her kesimden insanın katıldığını düşünürsek, bunun bile yetersiz olduğunu söyleyebiliriz. Her soru için bir dakika verilse, 180 soru için üç saat verilmesi gerekir. Örneğin, sabah saat dokuzda sınav başlar on ikide biter. Yahut da dokuz buçukta başlar. Sınavını tamamlayan, erken çıkabilir. Bunda sorun yok ve bunları ayarlamak o kadar güç değildir. Zaman çok önemlidir, çünkü cevaplarını gözden geçirmek isteyene de yarım saatlik süre kalır. Hatırlatmak isteriz ki, imtihanda en esaslı şey, yeterli ve âdil bir zamandır. O yeterlilik içinde yanlış işaretlenen tercihten bile dönülebilecek kadar vakit olmalıdır. Ve insan; okuyup, anlayıp, kararlılıkla ve huzurla doğru kabul ettiği seçeneği işâretleyebilmelidir. Sonuçta da, yanlış yaptığında, kendisi dışındaki olumsuz yan etkenlerin varlığından söz ederek üzülmemelidir.

NOT: Sınava katılan pek çok arkadaşımızın ortak sıkıntısı olan bu konudaki nasihatimiz çam sakızı çoban armağanı kâbilinden hayırlara vesile olsun. Duygularına tercüman olduğumuz genç/yaşlı insanlarımızın okuma alışkanlığı kazanmaları ve özellikle Kur'ân, Sünnet/Hadîs ve kaynak eserlerin okunması konusunda şevklerinin artmasına yardımcı olması dileğiyle, zaman konusunun değerlendirilmesini ve iyileştirilmesini temennî ederiz. Selâm ve dua ile.

7- BİD’ATİN HASENESİ OLMAZ!

Hz. Ömer'in, teravih namazının cemaatle kılınmasına نِعْمَ الْبِدْعَةُ هَذِهِ "ni'mel-bid'atü hâzihi" yani “bu ne güzel bid’at!” (Buhârî, Terâvîh, 1, Hadîs No: 2010) demesi, lügat anlamı itibariyledir. Ve Hadîslerde övülen ve teşvîk edilen, “İslâm’da güzel bir Sünnet, güzel bir çığır ve meşrû bir yenilik” anlamındadır. Hz. Ömer, bu sözüyle “bid’at” kelimesinin lüğavî anlamını kastederek, gördüğü manzaranın yeni bir iş ve meşrû bir çığır olduğunu ifade etmek istemiştir.

Bid'at'in, dînî meselelerde hasenesi/güzeli olmaz. Çünkü bid'at; bir ma'siyettir. Hatta ma’siyetlerden de büyük bir günahtır. Aralarında Süfyân es-Sevrî rahımehullâh’ın da bulunduğu Selef’ten bir topluluk şöyle demiştir:

اَلْبِدْعَةُ أَحَبُّ إِلَى إِبْليِسَ مِنَ الْمَعْصِيَةِ ، اَلْمَعْصِيَةُ يُتَابُ مِنْهَا وَالْبِدْعَةُ لاَ يُتَابُ مِنْهَا

“Bid’at, İblîs’e ma’siyetten daha sevimlidir; zira günahtan tevbe edilir ama bid’atten tevbe edilmez.” (Mecmûu’l Fetâvâ, C: 11, S: 684)

Bunun sebebi ise; bid’atçinin, amelini güzel görerek, bunun kendisini Allah’a yaklaştıracak yol sanmasından dolayıdır. Dolayısıyla da o kimse, o bid’atten tevbe etmeye kalkışmaz. Bilâkis güzel sandığı o ameli hakkında Allah’tan sebât ister ve karşılığında da hayır umar!

 Peygamberimiz bid’atler hakkında şöyle buyurmuştur:

"İşlerin en şerrlisi sonradan ortaya çıkartılan (bid’atler)dir. Her bir bid’at sapıklıktır. Her sapıklık da ateştedir." (Müslim, Cumua, 43; Nesâî, Iydeyn, 22)

Bilelim ki, her bid’at, bir ma’rûfu ve bir Sünneti ortadan kaldırır. Bid’atçilik; kemâle erdirilmiş dine müdâhale demektir. Kimileri bu yolla İslâm’a bir şeyler sokuşturmaya çalışırlarken, kendi inançları doğrultusunda pek çok şeyleri de İslâm’dan çıkartıp atmaktadırlar! Bid’atler; i’tikâdî ve amelî olarak iki kısma ayrılır. Kur’ân ve Sünnete bihakkın/hakkıyla uyan, Sâlih olan Selef’e ihsân ile ittibâ eden kimse, i’tikâden ve amelen bid’at ma’siyetlerine düşmekten korunmuş olur. Ama kültüre, geleneklere, âdetlere, modaya, atalara, çevreye, çoğunluğa, nefsine ve şeytana uyan kimse ise, bid’at belâsından yakasını kurtaramaz! Bid’at; o kadar büyük bir belâdır ki, rivâyetlerde bid’atçiler hakkında çok büyük tehdîtler ve lânetler söz konusudur. Bu minvalde bid’atleri, “hasene/güzel” ve “seyyie/kötü” diye ikiye ayırıp da, “bid’at-i hasene” adı altında birçok bid’ati meşrulaştırma çabasının, Nasslardan dayanılacak bir delili yoktur. Az önce zikrettiğimiz gibi, Peygamberimiz açık şekilde: “Her bir bid’at sapıklıktır. Her sapıklık da ateştedir" buyurmuştur. Âyet ve Hadîslerde bu Hadîs’in umûm manasını tahsîs edici bir delil ve kayda değer bir ifade bulunmamaktadır. Bu da, bid’ati, ikiye taksîm eden âlimlerin sağlam bir delillerinin olmadığını gösterir. Bu, onların bir zellesi/yanılgısı sayılır. Rasûlullah, bu Hadîsini bütün açıklığıyla mutlak ve umûm anlamda beyân etmiştir. Allah en iyi bilendir.

8- "İŞLERİN TADI TUZU YOK, YATIYORUZ..."

Günümüz esnafından inciler:

“İşler çok durgun, işlerin tadı tuzu yok, yatıyoruz, piyasa çok durgun, masrafları çıkaramıyoruz...”

İnsan, böyle ağlayıp sızlananlara acıyıp sadaka veresi geliyor! Yazık, adamın işleri kesatmış, karnı da açtır şimdi, şunun karnını doyursam diyesi geliyor!

Bu ne nankörlüktür yahu! Allah kendisine sayısız nimetler vermiş; bunu diyenlerin kapılarının önünde son model arabalar duruyor ve hayatlarında lüks ve isrâf eksik olmuyor! Ama işlerini sorduğunuzda ağlamaklı hâle geliveriyorlar! Nedenini Rabbimiz, Kitâbında haber vermiştir. (Bkz: Meâric: 20, 21; Fecr: 15-20) Allah bol bol verdikçe insan sevinir; biraz kısınca sızlanmaya başlar. Böyle yapacağına, önceki kazanıp biriktirdikleri yiyip, Allah’a şükretsene! Bollukta da darlıkta da infâk ederek şükreden kul olsana! Sonra da bu kimselere 20-30 yıl boyunca “işler nasıl?” diye sorsanız; “borçlar var. Borçlar çok. Borç ödüyoruz. Alacaklılara çalışıyoruz” demekten başka bir söz çıkmaz ağızlarından. Kusura bakmayın ama, dost acı da olsa gerçekleri söyler. Siz, bu şekilde nankör ve şükürsüz oldukça, bereket ne sizin evinize ne de işyerinize uğrar! Siz, o ağızlara ve azalarınıza şükretmeyi öğretmedikçe, o ağızlarınız hep "işler kesat, borçlar çok" sözlerini söylemeye devam eder ve azalarınız da cimrilikten başka bir şey yapmaz!

Bu kimseler, Rabbimizin şu Âyetini hiç okumadılar mı? Yoksa okudular da gereğiyle amel etmek mi istemediler?

“Andolsun ki şükrederseniz elbette size (nimetimi) daha çok veririm (artırırım)” (İbrâhîm: 7)

Şükür sadece dil ile olmaz; asıl şükür, verilen nimet cinsinden eda edilecek amel ile gerçekleştirilir. Paranın şükrü infâktır, arabanın şükrü Allah yolunda kullanmak, yolda kalmışı gideceği yere götürmek, hastası olanın yardımına koşmak gibi amellerdir. Vaktin şükrü o vakti Allah için kullanmaktır. Ticârethâne ve tezgâhın şükrü müşterilerin ve Müslümanların işini kolaylaştırmak, yardıma muhtaç olanların yardımına koşmaktır vs… Yani şükür, kebapları tıka basa yiyip, üzerine iki şişe soda içerken karnını kaşıyarak “çok şükür“ demek değildir! O kebabı garibanlarla birlikte yemek, ya da “ben bunu her zaman yiyebilirim, bugün ben çorba içeyim, kebabı bir fakire yedireyim” diyerek takvâ yolunun neferlerinin amelini yapabilmektir. İşte gerçek şükür budur!.. Takvâdan uzak kuru bir şükür sözüyle insan şâkir/şükreden olmaz! Kaldı ki, az önce bahsettiğimiz gibi, kimileri, hayatın değişik sahnelerinde ağzıyla dahi şükretmeye muvaffak olamaz!...

9- BEBEKLERİN VE MASUMLARIN KANLARININ ÜZERİNE MEDENİYET İNŞÂ EDİLEMEZ!

Her geçen gün ve mütemadiyen, dünyanın Suriye, Filistin, Mısır, Arakan, Doğu Türkistan vb. pek çok coğrafyalarında insanlara -hâssaten Müslümanlara- uygulanan vahşet ve katliamlarla -maalesef ki- insanlık ölüyor! İnsânî fıtrattan sıyrılmamış kimselerin vicdanları sızlıyor. Demokrasi, hukuk ve barış söylemleriyle kan gölüne çevrilen coğrafyalarda kimyasal, ateşli, delici ve kesici silahlarla katledilen çocuklara ve bebeklere, hangi günahtan dolayı öldürüldükleri sorulduğu gün; o çocukları ve masum/mazlûm insanları katledenlerin ve o zulümlere destek olanların vay haline! Hiçbir çıkar ve kazanç, bir masumun katledilmesini haklı gösteremez. Tüm dünyaya hükmetme ve dünyanın tüm hazinelerine sahip olma uğruna dahi bir mazlûmun kanı dökülemez. Hadîslerde geçtiği gibi, Rasûlullah aleyhisselâm, Müslüman bir kimsenin haksız yere kanının dökülmesindense, Yüce Allah katında tüm dünyanın zevâl bulmasının/yok olmasının daha ehven olduğunu yemin ederek haber vermiştir. Nitekim bir gün kıyâmet kopacak, yer dümdüz olacak ve bu dünyanın mal, makam, mevki, itibar ve istikballeri uğruna yeryüzünde fesâd çıkaranlara, haksız yere kan dökenlere, ekini ve nesli yok edenlere, yaptıklarının bir bir hesabı sorulacak! İkiyüzlü Batı ve yardakçıları, dünyanın dört bir köşesinde katledilen bunca Müslümanın ve tüm mazlûmların kanlarının âhirette bir hesabı olmayacak mı sanıyor? Âdil-i Mutlak olan Yüce Mevlâ, o kâtillerden ve o katl cürümlerine destek olanlardan hesap sormayacak mı? İnsan, hiç düşünmez mi bunları? Haksızlıklar yapan o insanların vicdanlarıı, hiç kendilerini sıkmaz mı? Az biraz Allah ve âhiret inancı olan bir kimse dahi, bunları yapabilir mi? Kundağındaki bebekleri ve kendi hâlindeki suçsuz sivil halkı katletmek, hangi dînî anlayışta câiz olabilir? İnsanın, can, din, akıl, mal, nesil gibi mukaddes değerlerinin dokunulmazlığı ilkesi, -bütün insanların kabulü ile- insânî ve fıtrî bir zorunluluktur, ihlâl edilemeyecek haklardır. İnsan, anne rahmine düştüğü andan ölünceye kadar bu haklar bâkîdir. Vicdanı kurumamış ve insanlıktan iflâs etmemiş olan kimselerin yanında, çıkar ve gelecek hesaplarıyla insanlığa karşı gerçekleştirilen vahşetler, hiçbir maslahat sebebiyle asla ve kat’a câiz olamaz.

Tarih: 4 Nisan 2017 Salı / 7 Receb 1438. Bugünkü haber bültenlerinde ve haber sitelerinde yürekleri dağlayan bir haber geçiyor... “Amerika’nın desteğini arkasına alan Esed rejimi, sabahın erken saatlerinde İdlib’in Han Seyhun beldesine klor gazıyla hava saldırısı düzenledi ve resmi kaynakların haberine göre, çoğu çocuk olmak üzere en az 100 kişi öldü ve 500’den fazla kimse de yaralandı...” Ve haber siteleri, katledilmiş kundaklı bebek ve çocuk resimleri yayınlıyor. Haber kaynaklarında verilen rakamlar genelde ihtiyâtî olur. Bu rakamların, daha yüksek olduğunu ve olacağını da farz edersek, bir sabah vaktinde nice insanların canlarının yandığını, yüreklerin sızladığını ve yuvaların yıkıldığını anlayabiliriz. Dünyanın, bu katliamlara neden sesi çıkmıyor acaba? Bir kesim destekliyor, diğer kesim susma orucu tutuyor, Müslümanlar ise dua ediyor. Rabbim, o dualara icâbet etsin, inşâAllah. Bu vahşetleri ânında durdurma gücüne sahip merciler sağduyulu bir karar almazlarsa, Kahr ve intikam sahibi Yüce Allah’ın dünya ve âhirette kendilerine suçlarıyla mütenasip bir ceza vereceğini unutmasınlar!

Şehîdlere Allah’tan rahmet, yaralılara âcil şifâlar, geride kalanlara sabır, metânet, güç ve kuvvet, bu zulümleri yapanlara ve destek olanlara da önce hidâyet, hidâyet bulmayacaklar ise, Rabbimizin, o zâlimlerin yaptıklarının karşılığını tez zamanda vermesini diliyoruz ki, analar ağlamasın, yürekler sızlamasın.

10- İNSANI ANLAMAK:

Doğrudur, insanı anlamak güçtür... Çünkü o; eşref-i mahlûkâttır, Allah’ın ahsen-i takvîm içinde yarattığı, kendisine muazzam sıfatlar ve nimetler bahşedip mükerrem ve üstün kıldığı bir varlıktır. O, sahtî, yüzeysel ve değersiz bir canlı değildir! Her insan; farklı özellik, güzellik ve derinlikleriyle âdeta bir evren veya evrenin küçük bir maketi gibidir. Onu anlamak, anlamaya ve tanımaya çalışmak, bunun için çaba sarf etmek, insanın derûnundaki ve potansiyelindeki tüm güzelliklere ve hazinelere erişimi sağlayacaktır. Ama ne yazık ki, insan, kendi türünden olan insanlığa karşı bu anlayışı, sabrı ve fedâkârlığı esirgiyor. Aslında gerçekte kendisine iyiliği çok görüyor. Hem fâil hem de mef’ûl anlamında... Yorulmadan ve kolayca elde edeceği kazançların peşine düşerek; dünyanın ekseninde başrolde olan insanı unutup, ondan yüz çevirip, hülyâlara dalıyor, hayâlî mutluluk arayışlarına giriyor. Dünyanın kendi ekseni etrafında döndüğünü, tek insanın kendisi olduğunu farz edercesine, diğer insanları terk ediyor. Sadece nefsini tatmin etmeye; servet, saltanat ve imkânlarını artırmaya odaklanıyor. Hem de diğer insanların haklarını ihlâl etme pahasına! Oysa insana yatırım yapmadan ve onu ihyâ etmeden elde edilen kazanımlar; ruh, öz ve mânâdan kopuk birikimler olacaktır. İnsanı kaybetmenin karşılığında hiçbir şey kazanç sayılamaz. Kaldı ki, insan kayıplarının faturası da, insanlığa maddî, mânevî, rûhî, toplumsal ve ahlâkî izmihlâl olarak dönmektedir. Ve bil-netice; en büyük kazanç insanı, insanca yaşatmaktır. Bu nedenle, en büyük yatırımlar insana yapılmalıdır. Bütün mesele insanı kazanmak ya da kaybetmektir. Kaybedilen insanın, esfel-i sâfilîn’e kadar yuvarlanabileceğini, bırakın en güzel yaratılışından soyutlanmasını, mânevî ve fıtrî özelliklerinin tamamen körelmesiyle, hayvanların derekesine kadar hatta onlardan da aşağılara kadar yuvarlanabileceğini unutmayalım. Ve bunun, kıyâmette her iki tarafa da elbet suâl ve hisâbı olur!.. Allah, insana teveccüh etmiş, ona değer ve imkânlar vermiş, onu diğer varlıklardan üstün kılmışken; insan, insandan yüz çeviremez, çevirmemelidir...

11- HAYAT BOYU ÇALIŞIP DA, DEVAMLI SÛRETTE KAZANDIKLARI İÇİN “YETMİYOR!” DİYENLERE REÇETE:

- Şirki terk et, Allah'a iman et,

- İsyânı terk et, Allah’a itaat et,

- Nankörlüğü terk et, şükret,

- İsrâfı terk et, iktisâd et,

- Cimriliği terk et, infâk et,

- Açgözlülüğü terk et, kanaat et,

- Maddeye dayanma, gücüne, kuvvetine, parana güvenme, Allah’a dayanıp güven,

- Boş, argo, müstehcen ve çok konuşmaktan sakın, Allah’ı zikret, tevbe ve istiğfâr et,

- Konuşacak bir şey yoksa, tefekkür et, tebessüm et,

- Ev ve tezgâh arasında sıkışıp kalma, sıla-i rahm yap,

- Fâizden, haram lokmadan ve şüpheli gıdalardan sakın,

- Yalan söyleme ve insanları aldatma,

- Kazandıkça infâkların ve cömertliğin artsın,

- Anaya, babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yakın arkadaşa, yolda/sokakta kalmışa ve ellerinin altındaki hizmetkârlara iyilik et,

- İnsanlara işlerinde kolaylık sağla,

- İlim talebelerine infâk et, onlara yardımcı ol,

- Müşteri, misafir ve yakınlarına ikrâm et, hediyeler al,

- İşten arta kalan vakitlerinin kıymetini bil, boşa geçirme,

- Namazlarını kaçırma, geciktirme ve zâyi etme,

- Her gün bir miktar Kur’ân oku,

- Hâlinden şikâyet etme,

- Kendinden üsttekilere değil, alttakilere bak, ibret al, sahip olduklarının değerini bil, kadirşinas ol,

- İnsanları suçlama, kınama, azarlama ve ellerindekilerden dolayı onlara hased etme,

- Büyüklenme, kendini beğenme ve başkalarını aşağılama,

- Merhametli, yumuşak huylu, tatlı dilli ve anlayışlı ol,

- Yaptığın her işi, Allah’a ibâdetin bir parçası bil, ona göre yap ve ona göre yaşa!

12- "BEN ÖNCE DOĞDUM AMA O BENDEN BÜYÜKTÜR..."

Rivâyete göre; Hz. Abbâs'a soruldu: "Sen mi büyüksün, yoksa Hz. Peygamber mi?" Peygamberimizin amcası Hz. Abbâs, şu cevabı verdi: "Ben ondan önce doğdum; ama o aleyhisselâm benden büyüktür." (Târîhu’l-Hamîs, Diyarbekrî, C: 1, S: 165)

Takvâ, hayâ ve saygılarından dolayı, “yaşı büyük dahi olsa “ben büyüğüm” diyemeyen Müslümanlarla gerçekleşen bu diyaloglar eminiz İslâm tarihinde çokça yaşanmıştır. Bugünlerde ise, yaşı küçük olsa bile, “ben küçüğüm” diyemeyen, küçük gibi davran(a)mayan Müslümanlar türemiştir. Nereden nereye gelmişiz?! Sanki “Allah beni o kimseden sonra yaratmayı takdîr etmiş olsa da, ben, bana göre yine de ondan büyüğüm” dercesine tavırlar... “Hakikaten olmasa da hükmen...” dercesine saygısız edâlar... Oysa ashâb, yaşça birisinden büyük olsa dahi, onun faziletine bakarak “büyüğüm” diyemiyordu. Bugün ise, insanlardaki gurur, kibir, ego ve kendini beğenme rahatsızlıkları, kendilerinin küçüklüğünü kabul etmeye engel olmaktadır.

Allah Rasûlü buyurdu: "Küçüklerimize merhamet etmeyen, büyüklerimize saygı göstermeyen bizden değildir." (Tirmizî, Birr, 15; Bkz: Ebû Dâvûd, Edeb, 66)

Konu başlığımız olan diyalog, Zeyd b. Hârise’nin büyük kardeşi Cebele’den de nakledilmiştir. Bilindiği gibi, Zeyd, Mekke’de köle olarak satıldıktan sonra Hz. Hatice tarafından âzâd edilmiş, câhiliyyeden kalma evlat edinme âdeti yasaklanmadan önce Peygamberimiz tarafından evlatlık edinilmiş bir sahâbîdir. Hz. Zeyd’in oğlu Üsâme, içerisinde Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer’in de bulunduğu ve Bizans üzerine yürüyen ordunun başına henüz genç yaşta olmasına rağmen Peygamberimiz tarafından komutan tayin edilmiştir. Daha önceden babası Zeyd’in komutanlığında da olduğu gibi, Üsâme’nin komutanlığından da hoşnutsuzluk duyanlar olunca, Rasûlullah bir hutbe îrâde buyurmuş, onun faziletini açıklamış, ona uyulmasını emretmiştir. (Bkz: Müslim, Fedâilu’s Sahâbe, 62-64)

Zeyd’in babası Hârise de abisi Cebele de sahâbîdir. Radıyallâhu anhum ecmeîn.

Rivâyete göre, bir gün Cebele’ye, “Sen mi büyüksün yoksa Zeyd mi?” diye sorulmuş, o da, “Ben önce doğdum, ama o benden büyüktür” diye cevap vermiştir. (TDV İslam Ansiklopedisi, C: 7, S: 185; C: 44, S: 320)

Başka bir rivâyette ise, Kays b. Mahreme radıyallâhu anh’dan rivâyete göre, şöyle demiştir: Ben ve Rasûlullah aleyhisselâm, Fîl hâdisesi olduğu yıl dünyaya gelmişiz. Osman b. Affân radıyallâhu anh bir gün Ya’mer b. Leys Oğullarının adamı Kubâs b. Eşyem’e: ‘Sen mi büyüksün yoksa Rasûlullah mı?’ diye sordu. Kubâs şu karşılığı verdi: رَسُولُ اللَّهِ أَكْبَرُ مِنِّى وَأَنَا أَقْدَمُ مِنْهُ فِى الْمِيلَاد ‘Rasûlullah benden büyüktür, ben ise doğumda ondan eskiyim (ben ondan daha yaşlıyım). Rasûlullah Fîl senesinde doğdu. Annem beni Fîl olayının olduğu yere götürmüştü de fillerin (veya kuşların) terslerini/gübrelerini bozulmuş ve yeşillenmiş olarak görmüştüm.’” (Tirmizî, Menâkıb, 2, Hadîs No: 3619)

13- DUADA ‘İNŞÂALLAH’ DEMEK:

Enes radıyallâhu anh’dan rivâyete göre, Rasûlullah aleyhisselâm buyurdu: “Biriniz dua ettiği zaman duasında kesin bir ifade ile istesin ve ‘Allah’ım, dilersen bana ver’ demesin. Çünkü şüphesiz Yüce Allah’ı zorlayabilecek bir kimse yoktur.” (Müslim, Zikr, 7; Buhârî, Deavât, 21, Hadîs No: 6338)

Ebû Hüreyre radıyallâhu anh’dan rivâyete göre, Rasûlullah aleyhisselâm buyurdu: “Biriniz dua ettiği zaman ‘Allah’ım, dilersen bana mağfiret buyur’ demesin. Ama kesin ve kararlı bir şekilde istesin. Rağbeti büyültsün. Çünkü muhakkak Allah’a, verdiği hiçbir şey büyük gelmez.” (Müslim, Zikr, 8)

Ebû Hüreyre radıyallâhu anh’dan rivâyete göre, Nebî aleyhisselâm buyurdu: “Biriniz: ‘Allah’ım, dilersen bana mağfiret buyur; Allah’ım, dilersen bana merhamet buyur’ demesin. Kesin bir dil ile dua etsin. Şüphesiz Allah dilediğini yapar ve onu zorlayabilecek yoktur.” (Müslim, Zikr, 9)

İmam Nevevî rahımehullâh şöyle demiştir:

ومعنى الحديث استحباب الجزم فى الطلب وكراهة التعليق على المشيئة

“Hadîsin anlamı: Dua ve istekte bulunurken kesin ve kararlı olmak müstehab, bunu Allah’ın meşîetine (dilemesine) bağlı olarak istemek mekrûhtur.” (El-Minhâc fî Şerhi Sahîh-i Müslim, İmam Nevevî, Mektebetü’l Ğazâlî/Dimeşk & Müessesetü Menâhili’l İrfân/Beyrût, C: 17, S: 7)

Yukarıdaki Hadîslerden ve İmam Nevevî’nin açıklamasından da anlaşılacağı gibi, duada kesin bir üslup, azm ve kararlılık gerekir. Allah’tan bir şey isterken; “Allah’ım, dilersen ver, dilersen mağfiret et, dilersen merhamet et” biçiminde, talep, muallakta (askıda) bırakılmamalı ve kesin bir dil kullanılmalıdır.

 “İnşâAllah” sözü, her şeyin, Allah’ın meşîetiyle olacağı anlamındadır. Bu bakımdan konu genel çerçevede ele alınarak, aşağıdaki Âyetler de okunmalıdır.

“Sonra onlar Yûsuf’un huzuruna girdiklerinde, o babasını ve annesini bağrına bastı, kucakladı ve: ‘İnşâAllah (Allah’ın irâdesi ile), hepiniz emin olarak Mısır’a girin’ dedi.” (12/Yûsuf: 99)

“O (Mûsâ) da: ‘İnşâAllah, sen beni sabredici bulacaksın. Sana hiçbir işte karşı gelmeyeceğim’ dedi.” (18/Kehf: 69)

“(Şuayb, Mûsâ’ya) dedi ki: Sekiz yıl bana hizmet etmen üzere bu iki kızımdan birini sana nikâh edeyim istiyorum. Eğer (hizmetini) on (yıl)a tamamlarsan, o senin bir lütfun olur. Bununla beraber sana zorluk çektirmek de istemem. İnşâAllah, beni sâlihlerden bulacaksın.” (28/Kasas: 27)

“...(İsmâîl, babası İbrâhîm’e ) dedi ki: ‘Babacığım, emrolunduğun şeyi yap! İnşâAllah, beni sabredenlerden bulacaksın.” (37/Sâffât: 102)

“Andolsun Allah, Rasûlüne gösterdiği rüyayı hak ile tasdîk etmiştir. Elbette ve inşâAllah (Allah’ın izni ile) Mescid-i Harâm’a korkusuzca, emniyetle, başlarınızı tıraş etmişler ve kısaltmışlar olarak gireceksinizdir...” (Feth: 27)

Ebû Hüreyre’den rivâyete göre, Rasûlullah aleyhisselâm kabristana vardı ve şöyle buyurdu: ‘Ey mü’minler topluluğunun yurdu(nda sâkin olanlar) selâm sizlere, biz de ‘inşâAllah’ (Yüce Allah dilerse) size kavuşacağız...’” (Müslim, Tahâret, 39)

Bazı Âyet ve Hadîslerde, meşrû ve ma’rûf işlerin “inşâAllah” sözüne bağlanılmış olması; hayırlı işlerin Allah’ın rızâsı ile olacağı anlamındadır. Örneğin; İsmâîl aleyhisselâm’ın: “İnşâAllah, beni sabredenlerden bulacaksın” (Sâffât: 102) sözü, Allah’ın emrine uyma konusunda kararlılığa münâfî değildir.

14- İBLÎS’İN ÖLÜMÜ NASIL OLACAK?

“(İblîs:) ‘Rabbim, öyleyse bana (insanların) tekrar diriltilecekleri güne kadar mühlet ver’ dedi. (Allah buyurdu:) ‘Sen, (Allah katında) bilinen vaktin (vakt-i ma’lûm’un) gününe kadar mühlet verilenlerdensin.’” (Hicr: 36-38)

İblîs aleyhilla’ne, Yüce Allah’tan, insanların diriltilecekleri güne kadar mühlet isteyerek, aklınca ölüm âkıbetinden kurtulmayı yani ölümsüz olmayı amaçlamıştı. Böylece, ölümün acısını da tatmamış olacaktı. ‘Şeytânî zek⒠denen şey bu olsa gerek! Rabbimiz, kendisine mühlet vermiştir ama bu mühletin, onun istediği zamana kadar değil, Allah katında ma’lûm olan o kıyâmet gününe yani İsrâfîl aleyhisselâm’ın Sûr’a birinci kez üfüreceği vakte kadar olduğunu bildirmiştir.

Evet, İblîs-i Laîn de ölecektir ve ölümün acısını tadacaktır. Peki, İblîs’in ölümü nasıl olacak?

Ahmed b. Kays'tan nakledilmiştir ki:

O, Medîne'ye vardım demiş, maksadım emirü'l-mü’minîn Ömer radıyallâhu anh idi. Bir de vardım ki büyük bir cemaat toplanmış, orada Ka'bu'l-Ahbâr* insanlara vaaz ediyor ve şöyle diyordu: "Âdem aleyhisselâm'a ölüm emri geldiği zaman 'Ya Rabbi! Düşmanım İblîs, beni ölmüş bir durumda görünce, kendisi kıyâmet gününe kadar mühlet verilmiş olmakla sevinecek, başıma gelene gülecek' dedi. Ona şöyle cevap verildi: 'Ey Âdem! Sen cennete geri gideceksin, o lanetlenmiş İblîs ise öncekilerin ve sonrakilerin sayısı kadar ölüm acısını tatmak için beklemeye bırakılacak. 'Sonra Âdem, ölüm meleğine (Hz. Azrâîl'e): 'Ona ölümü nasıl tattıracaksın? Niteliğini anlat.' dedi. Ölüm meleği, onun ölümünü anlattı. Âdem: 'Ya Rabbi, yeter!' dedi. Bunun üzerine insanlar, heyecana geldiler de Ka'b'a: 'Ey Ebû İshâk! O (İblîs’in sonu) nasıl (olacak)?' dediler. Ka'b, açıklama yapmaktan çekindi, insanlar ısrar ettiler. Bunun üzerine Ka'b dedi ki: 'Allah Sübhânehu ve Teâlâ, ilk üfürüşten sonra, ölüm meleğine diyecek ki: 'Sana yedi gök ve yedi yer halkının kuvvetini verdim ve bu gün sana bütün öfke ve gazab kisvesini giydirdim. Öfke ve hücûmunla in, o taşlanmış İblîs'e. Artık ona ölüm acısını tattır. İnsan ve cinlerden önce ve sonra gelmiş geçmişlerin acılarının kat katını kapsayacak şekilde, bütün acıları ve hastalıkları ona yüklet. Beraberinde öfke ve kinle dolgun yetmiş bin cehennem bekçisini (zebânî), her biri ile de cehennem zincirlerinden, tomruklarından zincirler, tomruklar bulunsun. Cehennem, kancalarından yetmiş bin kanca ile o lanetlenmişin, kokmuş canını çekip çıkarın. Mâlik'i de (Cehennemdeki meleklerin başkanı) çağır, cehennemlerin kapılarını açsın.' Bunun üzerine Ölüm meleği öyle bir şekilde inecek ki, ona göklerin ve yerlerin halkı baksa dehşetinden derhal ölürlerdi. Ölüm meleği inecek, İblîs'e varıp: 'Dur, ey habîs (iğrenç, pis yaratık)! Artık sana ölümü tattıracağım, çok ömür sürdün, nice nesilleri saptırdın. İşte bu o vakt-i ma’lûmdur (bilinen vakittir).' diyecek. Mel'ûn doğuya kaçacak, bakacak ölüm meleği gözlerinin önünde, batıya kaçacak yine gözlerinin önünde, denizlere dalacak, denizler onu kabul etmeyecek, kısacası yeryüzünün her tarafına kaçacak, sığınacak, kurtulacak hiçbir sığınak ve barınacak bir yer bulamayacak. Sonra dünyanın ortasında, Hz. Âdem'in kabri yanında duracak veya doğudan batıya, batıdan doğuya topraklarda sürünerek en son Âdem aleyhisselâm'ın cennetten atılınca indiği yere varınca, yer, bir kor gibi olacak, zebânîler kancaları takıp didikleyecekler de didikleyecekler. "Allah'ın dilediği zamana kadar" can çekişme ve işkence içinde kalacak. O böyle can çekiştirirken, Âdem ve Havvâ'ya da: 'Kalkınız, düşmanınız ölümü nasıl tadıyor, bakınız' denecek. Kalkacaklar, onun çektiği azâbın şiddetine bakacaklar da: 'Ya Rabbi! Bize nimetini tamamladın' diyecekler." (Hak Dini Kur’ân Dili, Elmalı’lı M. Hamdi Yazır, Eser Neşriyat ve Dağıtım, 1979, C: 5, S:3063, 3064, Hicr: 38. Âyetin Tefsîri, Sadeleştirilerek Verilmiştir.)

* Ka’bu’l Ahbâr; İsrâîloğullarının meşhûr âlimlerindendir. Yemenlidir. Tevrât hakkında geniş bilgisiyle tanınmaktadır. Elinde tahrîf edilmemiş Tevrât bulunduğu söylenir. Kendi kitaplarında, âhir zaman Nebîsi Hz. Muhammed’in vasıflarını bulduğu için Müslüman olmuş ve Yahûdî din adamlarını da Müslüman olmaya ikna etmeye çalışmıştır. 104 yaşında vefât etmiştir.

15- İSLÂM'DA, RUHBÂNLIĞIN YERİ YOKTUR!

İslâm'da ulemâ vardır ve mü'minler nezdinde, ilim ehlinin fazilet ve değeri Nasslarla sâbit olarak müsellemdir. Buna aklıselim ve fikriselim kimsenin itirazı yoktur. Fakat "ruhbânlık" yani insanlar üzerinde mutlak olarak, ferdî, toplumsal, ekonomik, siyâsî ve mânevî anlamda söz sahibi kabul edilen, sözleri Kur'ân ve Sünnete tercih edilip âdeta "Nass" gibi görülen, eleştiri, tenkîd ve itirazdan muâf telâkkî edilen, sonuçta da, insanı şirâzeden çıkaran bu serkeşlikler nedeniyle iyice kendini ve yolunu kaybedip derin ve uzak bir sapıklığa yuvarlandığı için, dini, babasının çiftliği gibi kullanarak ululanan, rableşen ve ilâhlaşan "din adamları" diye bir sınıf ve meşrûiyeti, Hz. Âdem'den Hz. Muhammed aleyhimüsselâm ve bu ikisi arasında gelmiş geçmiş tüm peygamberlerin teblîğ ettikleri Allah'ın hak dini olan İslâm'da asla söz konusu olmamıştır! Olanların da, İslâm ile bir münasebetleri yoktur; kendilerini bu dine nispet edip Allah'a karşı büyük bir yalan ve iftirâda bulunsalar dahi!.. Allah'ın Âyetlerine sırt dönerek kendi yalanlarını "Allah da böyle emrediyor" diyerek pazarlamaya yeltenenler ancak kendilerini ve dostlarını saptırırlar! Bir kimsenin; kendisine Peygamber ve Kitâb geldikten sonra, şirkten ve küfürden sakındırılıp Allah'a imana davet edildiği halde: "Allah'ın dûnunda/gerisinde beni de ilâh edinin" demesi, hiç olacak şey değildir! Kulların özgürlüğü; Yaratıcı olan Allah Azze ve Celle'ye ibâdet etmektedir. Kullara kul olmak ise, çağdaş ve modern bir köleliktir! Göklerde, yerde, bu ikisi arasında, toprağın altında, denizin içinde, velhâsıl tüm evrende Allah'tan başka hakiki ilâh ve rab yoktur. Canlı, cansız, yaşayan, ölmüş, madde, mânâ, insan, hayvan, cin, şeytan, ağaç, taş, güneş, yıldız, ateş, toprak, para, makam, itibar, şöhret, şehvet gibi şeylere tapınanlar, yalnızca Allah'a ibâdet edilmesi gerçeğine itiraz eden ve Allah'a isyan eden kimselerdir. Şu dünyada bile otorite sahiplerine isyanın cezasından korkan insan, Allah'a isyanın cezasından hiç korkmaz mı? Yoksa bu kimselerin yanında, insanların korkusu Allah korkusundan daha mı büyüktür! Rabbimiz buyurdu: "...O halde insanlardan korkmayın, Benden korkun. Benim Âyetlerimi az bir pahaya satmayın. Kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar kâfirlerin ta kendileridir." (Mâide: 44) Allah'ın Âyetlerini satmak; tüm dünyayı elde etme ve cihâna hükmetme karşılığında dahi olsa asla câiz olmaz ve bu az bir pahadır! "Âyetlerimi az bir pahaya satmayın" demek, "Âyetlerimi asla satmayın, dinimi istismar etmeyin, dinimi aranızda oyun ve eğlence edinmeyin. Allah katından size gönderilen hakikatlere uyun" demektir.

16- KALPTE "ZERRE KADAR BİR İMAN" VE "ZERRE KADAR BİR HAYIR" BULUNDURMANIN ANLAMI NEDİR?

"Kalbinde bir arpa ağırlığınca hayr (iman) bulunup da, Lâ İlâhe İllallâh diyen kimse cehennem ateşinden çıkacaktır. Kalbinde bir buğday ağırlığınca hayr bulunup da, Lâ İlâhe İllallâh diyen kimse cehennem ateşinden çıkacaktır. Kalbinde bir zerre ağırlığınca hayr bulunan kimse, Lâ İlâhe İllallâh derse cehennem ateşinden çıkacaktır." (Buhârî, Îmân, 33, Hadîs No: 44)

Kimin kalbinde bir arpa, bir buğday veya bir zerre ağırlığınca bir hayır bulunur da, diliyle de "Lâ İlâhe İllallâh" derse, cehennemden çıkar ve cennete girer.

Kalpte zerre kadar bir hayır bulunmasının anlamı; zerre kadar bile olsa, şirksiz, şerîksiz ve şüphesiz bir imanın kalpte bulunması demektir.

Kalbinde zerre kadar bir hayra sahip olan kimsenin, diliyle de Kelime-i Tevhîd'i yani imanını ikrâr etmesi gerekir. Yani hem kalbiyle şirk koşmadan iman edip tasdîk edecek, yani kalbinde en küçük seviyede bile olsa iman bulunacak hem de bu imanını diliyle ikrâr edecek. Sonra da kalbinde ve dilinde olan bu imana aykırı davranıp şirke düşmeyecek..İşte zerre kadar imanı olup da önünde sonunda cehennem ateşinden çıkıp cennete girmeyi hak edecek mü'min budur! Fakat şirk koşan kimsenin kalbinde, zerre kadar hayır ve iman yoktur. Bu Hadîs, imanın da tarifini vermektedir. İman; kalp ile tasdîk, dil ile ikrâr ve azalarla da kalben i’tikâd edilen ve dil ile ikrâr edilen o imana uygun amel etmek, şirk ve küfürden sakınmaktır.

İbn-i Hacer el-Askalânî bu Hadîsi (Buhârî, 44) açıklarken şunları kaydetmiştir: “İbn-i Battâl şöyle demiştir: (İman ve iman edilmesi gerekenleri) tasdîk konusunda insanların farklı olması bilgi ve cehâlet durumlarına göredir. Bilgisi az olanın, (iman edilecek esasları) tasdîki, zerre miktarı olabilir. Bilgisi ondan fazla olanın tasdîki, buğday veya arpa miktarı olur. Ancak bilginin ve iman edilen şeyi görmenin (muâyenenin) artması ile; iman eden her insanın kalbindeki tasdîk ettiği şeyin aslının, eksilmesi ya da artması mümkün değildir.” (Fethu'l Bârî fî Şerhi Sahîhi’l Buhârî, el-Askalânî, Mektebetü Mısr-2001, C: 1, S: 154)

Yani ilim öğrendikçe iman edilecek esaslarda artma ve eksilme olmaz. Nasslarda vârid olan “imanın artması” tabirinin anlamı; tasdîk edilecek şeylerin artması değil, mü’minin tasdîkinin artmasıdır. Bu da ilim ile olur. İlmin azlığı ile de tasdîk zayıflar.

17- MUHÂCİRLERLE ENSÂR’IN KARDEŞLİĞİ:

Enes b. Mâlik’ten rivâyete göre, o dedi ki: “Abdurrahman b. Avf (Mekke’den Medîne’ye) geldi. Peygamber aleyhisselâm onu Ensâr’dan Sa’d b. Rabî’ ile kardeş yaptı. Ensâr’dan olan (Sa’d)’ın yanında iki hanım vardı. Ona hanımlarını ve malını yarı yarıya bölüşmeyi teklif etti.

Abdurrahman: بَارَكَ اللَّهُ لَكَ فِى أَهْلِكَ وَمَالِكَ دُلُّونِى عَلَى السُّوقِ “Allah, hanımlarını da malını da sana mübârek kılsın. Bana pazarın yolunu gösteriniz” dedi. Pazara gitti. Bir miktar keş (süzme yoğurt kurusu), bir miktar da yağ kâr etti.

Birkaç gün sonra Peygamber aleyhisselâm onu üzerinde evlenenlerin kullandığı sarı bir koku sürünmüş olarak gördü. “Ne oluyor ey Abdurrahman?” diye sordu.

O: “Ensâr’dan bir hanım ile evlendim” dedi.

Peygamber: “Mehir olarak ne verdin?” diye sordu.

O: “Bir hurma çekirdeği ağırlığında altın” dedi.

Allah Rasûlü: “Bir koyunla dahi olsa, düğün yemeği ver” buyurdu. (Buhârî, Nikâh, 7, Hadîs No: 5072)

Abdurrahman b. Avf radıyallâhu anh şöyle demiştir:

Medîne’ye geldiğimizde Rasûlullah aleyhisselâm benimle Sa’d b. Rabî’i kardeş yaptı. Sa’d b. Rabî’ bana: إِنِّى أَكْثَرُ الأَنْصَارِ مَالاً، فَأَقْسِمُ لَكَ نِصْفَ مَالِى، وَانْظُرْ أَىَّ زَوْجَتَىَّ هَوِيتَ نَزَلْتُ لَكَ عَنْهَا، فَإِذَا حَلَّتْ تَزَوَّجْتَهَا “Ben, Ensâr içinde malı en çok olanlardanım. Malımın yarısını sana vereyim. Bak, iki eşimden hangisi hoşuna giderse, ondan boşanayım. İddeti bitip de sana helâl olunca, onunla evlenirsin” dedi.

Ben: لاَ حَاجَةَ لِى فِى ذَلِكَ، هَلْ مِنْ سُوقٍ فِيهِ تِجَارَةٌ “Benim buna ihtiyacım yok. Medîne’de ticâret yapılan bir çarşı var mı?” diye sordum.

Sa’d: “Kaynuka çarşısı var” dedi.

Abdurrahman sabahleyin Kaynuka çarşısına gitti. Akşam gelirken yanında keş ve yağ getirdi. Sonra bu çarşıya gitmeye devam etti. Çok geçmeden Abdurrahman üzerinde sarı bir şeyin izi bulunduğu halde geldi.

Rasûlullah ona: “Yoksa evlendin mi?” buyurdu.

Abdurrahman: “Evet” dedi.

Rasûlullah: “Kiminle?” diye sordu.

Abdurrahman: “Ensâr’dan bir hanımla” dedi.

Rasûlullah: “Ne kadar mehir verdin?” diye sordu.

Abdurahman: “Bir çekirdek ağırlığınca altın” dedi.

Rasûlullah ona: “Bir koyunla da olsa bari bir velîme (düğün yemeği) ver” buyurdu. (Buhârî, Buyû’, 1, Hadîs No: 2048; Bkz: Buhârî, Menâkıbu’l Ensâr, 3, Hadîs No: 3780; Menâkıbu’l Ensâr, 50, Hadîs No: 3937; Tirmizî, Birr, 22, Hadîs No: 1933; Nesâî, Nikâh, 84, Hadîs No: 3388)

18- İLM-İ HADÎS:

İslâmî ilimler içinde en zor, en teferruatlı ve en önemli ilimlerden birisi hiç şüphesiz ki, Hadîs ilmidir. Şahsen ilme Akâid’den sonra Hadîs ile devam etmiş ve Tefsîr ile ilim talebini sürdürmüş biri olarak diyebilirim ki, eskiden Hadîs ilmiyle meşgul olanlara özel iltifât ve alâka gösterilirdi. Sübhânallah! Nereden nereye gelmişiz. Şimdi ise, konuşurken “Hadîs...” diye ağzını açanlar ile tartışanlar ve onlara önyargı ile yaklaşanlar çoğaldı! Oysa Hadîs ilmi; Tefsîr, Fıkıh, Usûl ve Âdâb gibi ilimlerin de aslî delillerindendir. Fakat ne yazık ki günümüzde câhil halkın en çok daldığı ve hakkında en çok akıl yürüttüğü bir saha hâline gelmiştir! Cerh ve ta’dîl’in “C” sini bilmeyen, Ricâl ilminin “R”sinden anlamayan, Hadîslerin sadece sahâbî boyutuyla râvîlerini dahi ismen bilmeyen, Hadîs Usûlünden anlamayan, temel İslâmî kaynaklardan tek satır okuyamayan ama akledebildikleri veya duydukları kadarıyla meselelere ilimsizce ve şahsî kanaatlerle yaklaşıp, fetvâlar(!) verip ahkâm kesen kimseler, Hadîslere itibar edilemeyeceğini söylüyorlarmış! Bu kimselere hıtâben değil, ğıyâben “-mış”lı cümle kurmayı evlâ görüyorum! Allah’tan korkun! Sünnetsiz, Hadîs’siz din mi olurmuş! Hadîs ilminden nasibi olmayan, âlim mi olurmuş! Kelâm ilminde derya gibi âlimlerden kabul edilen İmam Ğazâlî’nin eleştirildiği en önemli yönü Hadîs ilmindeki yetersizliği değil midir? Akıl, muhâkeme, muvâzene, kıyâs, dirâyet ve firâset en üst seviyelerde dahi olsa, Hadîs ilmindeki noksanlığı telâfi edemez! Peygamberimizin Hadîslerinin dinde delil olduğunun Kur’ân’da bile pek çok delilleri bulunmaktadır. Nasıl olur da, âhir zamanda -ictihâdî bir konuymuş gibi- yeni Sünnet anlayışları ve yeni Hadîs anlayışları uydurulabilir?! Maalesef ki bazı kimseler; müctehidlere ve muhaddislere uymak yerine kendi akıllarının erdiğine uyuyorlar. İki şekilde de “uyuyorlar” yani! Hem “şahsî tahminlerine uymak” hem de “hakikatten habersiz uyumak” anlamında... Kur’ân; Rasûlullah’a, Kur’ân dışında da vahiy geldiğine şâhidlik ediyor demiştik. Bu konuyu ispat sadedinde birçok örnekler sunabiliriz. Herkesin anlayacağı, pratik örnekler verelim: Ezân, abdest ve namaz konuları... Rabbimiz, Cuma: 9’da: “Cuma günü namaz için çağrıda bulunulduğu vakit…” ve Mâide: 58’de: “Namaza çağırdığınızda (nidâ ettiğinizde)…” buyurmaktadır. Bu iki Âyette namaz için ezân okunması gerektiği bildirildiği halde, ezânın ne/nasıl olduğu zikredilmemiştir. Kur’ân’ın hiçbir yerinde de ezânın sözleri geçmemektedir. Bu konudaki açıklamalar, Rasûlullah’ın Sünneti ile gelmiştir. Önce kavlî sonra da fiilî Sünneti ile. Abdest konusuna geçelim. Rabbimiz buyurdu: “Ey iman edenler, namaza kalkacağınız zaman yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi yıkayın. Başlarınızı meshedin. Her iki topuğunuza kadar ayaklarınızı da (yıkayın).” (Mâide: 6) Ma’lûm olduğu üzere, abdest, namazın şartıdır. Bir Müslümanın, namaz kılması için mutlaka abdest alması gerekir. Çünkü namaz kılmak için abdest almak farzdır. Bu Âyetin devamında abdest alamayacak durumda olanın da teyemmüm yapmasına izin verilmektedir. Peki, İslâm’ın hiçbir dönemi namazsız olmadığı halde, bu abdest Âyeti ne zaman geldi dersiniz? Cevap: Hudeybiye anlaşmasından sonra, Hicrî 6 veya 7. yılda. Burada ilginç bir durum ortaya çıkıyor. Müslümanlar tâ ilk baştan itibaren namaz kıldıkları ve de abdestsiz de namaz olmayacağına göre, bu Âyet, abdesti farz kılmak için gelmemişti. Zaten abdest tâ baştan beri farz idi. Peki, bu durumda, Müslümanların, abdestsiz namaz kıldıkları söylenebilir mi?! İlk sûrede de abdest Âyeti bulunmadığına göre, Yüce Rabbimiz, abdesti, Rasûlüne Kur’ân dışındaki bir vahiy yoluyla emretmiştir. Namaz konusuna gelelim. Rabbimiz: “Bir kulu namaz kılarken engelleyeni gördün mü?” (Alak: 9-10) buyurmaktadır. Hadîslerin bildirdiğine göre, bu Âyette namazdan engellenen kul Rasûlullah, engelleyen de Ebû Cehil’dir. Peygamberimiz, Harem-i Şerîf’te namaz kılarken, onu engellemeye çalışmıştır. Dikkat ederseniz bu Sûrede, Rasûlullah’ın Ka’be’de namaz kılarken engellendiği bir hâdiseden haber verilmektedir. Bilindiği gibi, ilk inen Âyetler, Alak Sûresinin ilk beş Âyetidir. Alak Sûresinde de daha sonra inen sûrelerde de namaz kılma şekli hakkında -korku namazı dışında- Kur’ân’ın hiçbir yerinde açıklama yoktur. Peki, burada soru şudur: Tek kaynak Kur’ân ise, Hadîslerin ya da Sünnetin bağlayıcılığı yoksa, Rasûlullah, Kur’ân vahyi ile kendisine namaz emredilmediği ya da öğretilmediği halde, namazı neye göre ve nasıl kılmıştır? Elbette ki, kendisine Kur’ân dışında da vahiy gönderilerek, namaz kılması emredilmiş ve nasıl namaz kılacağı da öğretilmiştir. Kısaca verdiğimiz bu örnekle ezân, abdest ve namaz konuları, Kur’ân’ın dışında da bağlayıcı vahiy olduğunu ispat etmektedir ki, o da tüm Ehl-i Sünnetin ittifâkı ile Kavlî, Fiilî ve Takrîrî Sünnetlerdir... İslâm ümmetinin, Rasûlullah’ın devrinden bu yana on beş asırdır üzerinde oldukları ve Hak yolunun müntesiplerinin kıyâmete kadar da üzerinde olacakları mü’minlerin yolundan başka yollara (Nisâ: 115) sapıp, kendimize yazık etmeyelim!

19- NİSÂ SÛRESİNİN 59. ÂYETİ:

Rabbimiz buyurdu: “Ey iman edenler, Allah’a itaat edin. Peygambere de itaat edin. Ve sizden olan emir sahiplerine (Ulu'l-Emr'e) de. Eğer Allah’a ve âhiret gününe inanıyorsanız, herhangi bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz, onu Allah’a ve Rasûlü’ne götürünüz. Bu, hem daha hayırlı, hem de sonuç itibariyle daha güzeldir.” (Nisâ: 59)

Bu Âyetteki emir sahiplerinden maksat; Rabbânî âlimlerdir. Bu tabirin “âlimler” anlamında olduğunu şu Âyet-i Kerîme açıklığa kavuşturmaktadır: “Kendilerine güven ve korkuya dair bir haber geldiğinde onu hemen yayıverirler. Hâlbuki bunu Rasûl’e ve içlerinden emir sahiplerine (Ulu'l-Emr'e) döndürmüş olsalardı, içlerinden işin iç yüzünü araştırıp çıkaranlar (istinbât edebilecekler), onun ne olduğunu elbette bilirlerdi. Allah’ın üzerinizdeki lütfu ve rahmeti olmasaydı pek azınız müstesnâ, şeytana uymuş gitmiştiniz.” (Nisâ: 83) Bu Âyette, Ulu'l-Emr'in, "istinbât" salâhiyeti beyân edilmekle, bu kimselerin "âlimler" olduğuna işâret edilmiştir. Buradan, idarecilerin de “ilm” sıfatını taşımaları gerektiği anlaşılır.

Nisâ Sûresinin 59. Âyeti, Allah ve Rasûlüne itaati emrederken, ilim sahiplerine itaatin mutlak olmadığını vurgulamaktadır. Âyet-i Kerîme’de, iman edenlere hitap edilirken; Allah ve Rasûlüne, "itaat edin" kaydıyla mutlak itaat emredilmektedir. Ulu'l-Emr (İslâm âlimlerine ve Müslüman idarecilere de), onlar, Allah ve Rasûlüne itaat etmeleri şartıyla itaat emredilmektedir. Bu nedenle, "Allah'a itaat edin" ve "Rasûle itaat edin" diye buyurulurken "itaat edin" lafzı zikredilmiş ve Rasûle itaat emredilirken tekrar edilmiş olmasına rağmen, Ulu'l-Emr'e de itaat emredilmiş olmasına rağmen, "itaat edin" lafzı tekrar edilmemiş ve bu mana atıf harfi olan “vâv” ile temin edilmiştir. Çünkü kişilere itaat mutlak değildir. Hâlik'a isyan hususunda mahlûk'a itaat yoktur. İtaat ancak ma'rûf işlerdedir ve Allah’a ve O’nun Rasûlünedir. Her kim, Rasûle itaat ederse, gerçekte Allah’a itaat etmiş olur (Bkz: Nisâ: 80). Daha sonra da itaat; Allah ve Rasûlüne itaat eden "Emir Sahipleri"nedir. Bu da, İslâm'da, âlimleri ve bilginleri haddinden fazla ta’zîm ederek, onlara itaat ederken Allah’ın sınırlarını aşarak onlara tapınmayla sonuçlanan "Hocacılık" diye bir mezhebin olmadığını açık şekilde göstermektedir. Bu Âyetler çok iyi anlaşılmadığında, Allah korusun, Yahûdîlerin ve Hristiyanların içine düştükleri, “âlim, şeyh, üstad, efendi” kabul edilen kimseleri ilâhlaştırma problemiyle karşı karşıya kalınır (Bkz: Tevbe: 31). İşin başında Yahûdîler de Hristiyanlar da, âlimlerine itaat ederlerken, onları "ilâh" ve "rab" edinmek maksadıyla, onlara uymamışlardı. Fakat sonuçta kendileri câhil oldukları ve kendilerine emredilmeyen bir yola girip, itaat sınırını aştıkları için; farkına varmasalar da, itaat ettikleri din adamları, Allah'ın helâlini haram, haramını da helâl yaptıklarında, o kimselere itaat etmeye devam ettiler. Böylece itaat edilenler, kendilerini ilâhlaştırırlarken, onlara itaate devam edenler de, bu kimselere ibâdet etmiş sayıldılar. Hatta önceden Hristiyan olan Adiyy b. Hatem, Müslüman olduktan sonra, Rasûlullah, onun yanında Tevbe: 31'i okuduğunda; Hristiyanların, âlimlerine, rahiplerine ve Meryem oğlu Îsâ'ya ibâdet etmediklerini söylemişti de, Rasûlullah ona, insanları “ilâh” ve “rab” edinmenin ve Allah'ın dûnunda (gerisinde, berisinde) başkalarına ibâdet etmenin ne demek olduğunu açıklamıştı (Tirmizî, Tefsîr, 9. Sûre, 10. Bâb). Bu da gösteriyor ki, Adiyy, daha önce saptırıcı din adamlarına sunulan itaatin, onlara tapınmak olduğunu düşünememişti. Tâ ki Rasûlullah, Tevbe Sûresinin 31. Âyeti inip de bu meseleyi kendisine açıklayana kadar. O da hemen Allah ve Rasûlüne itaat etmiştir. Şu an Kur’ân ve Sünnet ortadadır. Bunlara rağmen; muhkem, kat’î ve sarîh meselelerde kimsenin cehâleti mazeret olmaz.

20- KOPYACILIKTAN SAKINALIM!

İlmi yaymak bile hikmet gerektirir. Bir hayrı işlemek ya da bir hayra yardımcı olmak; nefis, ego ve bencillik için değil, Yüce Allah'ın rızâsı için olmalıdır. Bir Müslüman bir konuda yazı yazıyor/paylaşım yapıyor, bir başkası da -kendisince haklı(!) bir psikoloji ile- yazıyı kopyalıyor ve kendisininmiş gibi yapıştırıyor. O yazıyı yazan kimse, yazdıklarını cem' edip de kitaplaştırsa, bir başkası da kalkıp: "Bu yazıyı falan yerde görmüştüm. Neden kaynak belirtmeden, başkasının yazdıklarını motamot iktibas edip de kendisine mâl ediyor?" diye düşünebiliyor! İnsanları nokta kadar meselelerde bile ikaz etmek şart! Hele şu dönemde. Günümüzde emek vermeden, emeğe saygı duymadan ve vefâlı olmadan kısa yoldan en nazik tabiriyle “kopyacılık” maalesef ki çok yaygındır. Bu kopyacılığa hayatımın hiçbir döneminde prim vermedim.

Bir anımı anlatayım ki, ibretlere vesile olsun. inşâAllah... İHL döneminde iken, her dersten tez denilebilecek mâhiyette dönem ödevleri olurdu ve talebe eğer 9-10 alabilirse, dersin notuna direkt +1 not eklenirdi. Şahsen benim dönem ödevleri de hangi ders olursa olsun, genellikle 8-9-10 olurdu. Bunu fark eden bir sınıf arkadaşım, Fıkıh dersi dönem ödevimi haberim yokken kitabımın arasından (ç)alıp gidiyor ve fotokopi çektiriyor!! Akıllara ziyan bir iş! Sadık hoca da ödevleri inceliyor ve bana 9 veriyor. Hatta 9 küsur veriyor. Fakat şu an itibariyle doçent olan o arkadaşın dönem ödevini görünce; benim ona ödevimi verip de fotokopi çektirdiğimi sanıyor... Fıkıhçı hocamız hangi delile veya Fıkıh kâidesine göre böyle bir hüküm verdi acaba?! Delil olmadan ve tarafları dinlemeden gıyâbî hüküm!.. Hadîslerde ve Sünnet-i Seniyye’de böyle bir hüküm şeklinden sakındırma vardır. Neyse devam edelim... Sonra tekrar benim kâğıdı eline alıyor ve arkasına aynen şunları yazıyor: “Dönem ödevine 9 vermişken, başka bir arkadaşına ödevini vererek, onun fotokopi/kopya çekmesine sebebiyet verdiğinden dolayı 3 notunu kırıyorum ve notunu 6’ya düşürüyorum. İsim ve imza.” Bu ifadeleri o dönemlerde kim bilir kaç kez okuyup da üzülmüştüm. Arkadaşlarım üzüldüğümü görünce: “Git, hocaya durumu anlat, senin suçun yok” dedikleri için gittim. Yoksa o kadar üzülmenin yanında, hocanın davranışına da çok alınmıştım ve bir vakar (dik duruş ve onur) gereği gitmeyecektim. Arkadaşlarım da ısrar edince gittim. Hocaya, o arkadaşın bu yaptığından hiç haberim olmadığını söyledim. “Notumu kırmanızı gerektirecek bir kabahatim yok" dedim ama her nedense dinlemedi ve “dönem ödevine sahip olmalıydın; hem sana da sıfır vermedim sadece üç notunu kırdım” deyip, bana insâflı davrandığını söyleyerek kestirip attı meseleyi! Nasıl sahip olacaksam?! Okulun çelik kasasına mı koymam gerekiyordu?! Netice de, bir kopyacılık bir kimseye haksızlık edilmesine, diğer kimsenin de yanlış hüküm vererek haksızlık etmesine sebep olmuştur. Başkasının neden olduğu bu olumsuz anıdan ibret alan bir kişi “kopyala/yapıştır” biçimindeki kolaycılığın ve tembelliğin lehinde bir prensibi savunabilir mi dersiniz? Hem neden kopyacılık?! Çalışmak, üretmek, kazanmak, geliştirmek, destek olmak ve Allah için paylaşmak varken... Bir bütün ya da bir paragraf bir yerden motamot alınınca kaynak belirtilmedir… Fakat insan, bir şeyler okur, okuduğunu kendi dirâyetine göre yeniden formatlar, yeni şeyler katar ve kendisine hâs bir üslupla ifade eder. Yahut da araştırma yaparken bazı kaynaklardan bazı cümleleri, kâideleri vs. alır. Bu tür durumlarda kaynak belirtmeye gerek olmaz. Bilelim ki, kaynak belirtmek, ilme ve hikmete vefânın bir gereğidir. Ve bir hassâsiyettir… Bu hassâsiyeti gözetmek, insanın egolarını tatmin edip nefsini pohpohlamasına da mânidir! Bu nasihat asıl olarak kopyacılığı, taklitçiği ve tembelliği benimsemiş kimselerin hayrınadır!.. Din nasihattir…

21- BABASI HAYATTA OLANLARA TAVSİYELER:

Babası hayatta olanlar; babalarıyla güzel geçinerek, onların kalplerini asla kırmadan gönüllerini almalılar ve onlara Tevhîd'i teblîğ edip muvahhid bir babaya sahip olup, hayırlı ve mutlu bir evlat olmak için çalışmalılar... Mü'min evlat babasına, mü'min baba da evladına samimi ve içtenlikle dua ettikçe inşâAllah günahları da affedilerek direkt cennete girenlerden olurlar... İnsan, elindeki nimetlerin ve fırsatların kıymetini kaybetmeden anlamalı. Çünkü nefis ve şeytana, ego ve öfkelere geçit verildikçe, pişmanlık kaçınılmaz olur. Allah korusun! Güzelliklerin kazanılması için, sabır ve zaman gerekir. Bir ağaç bile, kaç mevsim geçtikten sonra meyve veriyor. O ağaca gereken özen ve ilgi gösterilmez ve bakımı yapılmazsa da, ya meyve vermiyor ya da verse de; ürünü az, çelimsiz, kalitesiz yahut da çürük oluyor. Çalışmadan, zahmet çekmeden, yorulmadan ve terlemeden hayır ve saâdet olmaz. Dünya imtihan için yaratılmıştır. Kim, nefsi ile hareket ederse, nefsinin götürdüğü yere (azâba, cehenneme ve pişmanlığa) mahkûm olur. Onun için, Allah’ın dininden ta’vîz vermeden, merhamet, affedicilik, hoşgörü, tevâzu, iyilik, ihsân, hikmet, sabır, sebât, güler yüz ve güzel sözle hareket edilmelidir. Babaya, anaya ve akrabalara karşı vazifeleri yapmayıp, nefsî davranıp da yarın pişman olup vicdan azâbı çekmektense, Müslüman bir evlat, atasına ve diğer insanlara nasıl davranması gerekli ise, o şekilde davranıp sonucu Allah'a bırakmalı ve yalnızca O’na inanıp dayanmalı ve sadece O’na tevekkül etmelidir. Sonuç ne olursa olsun, insanın vicdanını rahatlatan bir durumdur bu. Sonuçta, Allah ne dilerse o olacaktır. Ama bilelim ki, kimsenin âkıbetini kimse bilemez. Ancak Allah bilir. Kimileri, hayatı boyunca cehennem ehlinin amelini işler ve cehenneme bir adım kala, Allah ona hidâyet verir ve cennet ehlinin amelini işler yani iman eder ve tertemiz şekilde cennete gider. Kimileri de, hayatı boyunca cennet ehlinin amelini işler ve cennete bir adım kala, Allah muhâfaza buyursun, cehennem ehlinin amelini işleyerek yani şirk koşarak ebedî olarak cehennem azâbına yuvarlanır... Baba, ana ve diğer yakınlarımızı hayattayken sıkça ziyâret edelim. İkrâmlar edelim, hediyeler alalım, affedelim, güzel sözler söyleyelim, güler yüzlü olalım, tebessüm etmede ve çevremizdekilere gülücükler dağıtmada cimri olmayalım. Onlara hoş ve tatlı sürprizler yapalım. Böylece kalplerini tekrar tekrar kazanmaya çalışalım. Kalbini bize açan yakınlarımıza da Tevhîd’i, İslâm’ı, imanı, cenneti, cehennemi, Allah’ın esmâ ve sıfatlarını, dünyanın ve bizlerin yaratılış maksadımızı açıklayalım. Konunun farklı boyutlarında mânevî ve ulvî gezintiler yapalım. Her bahis, her fasıl ve her bâb bir başka güzellik olsun ve bir başka tefekkürün kapısını aralasın. Tatlı, sıcacık, saygı, sevgi dolu sohbet ortamımız ve muhabbetimiz, aile bireylerinin pişirdikleri kahvelerle ve demledikleri çaylarla daha da koyulaşsın. Konuşma ve sohbet hiç bitsin istemeyelim. Sevdiklerimizin içleri hayırlı sohbetin etkisiyle kıpır kıpır olsun. Hâlimizde de kâlimizde de mahza ihlâs olsun, Tevhîd olsun, İslâm'ın edebi ve Nebevî ahlâk olsun... Ve biz ne kadar samimi isek, Rabbimiz, sözlerimizin tesirini o kadar artırsın, bereketlendirsin. İstemez miyiz bunları? O halde neden birbirimize zaman ayıramıyoruz? Bunun kabahati kimde? Bizde mi? Onlarda mı? Hepimizde mi? Asıl suçlu kim? Kim başlattı bu sorunları? Cevap verelim mi bütün bunlara?! Hani, anlayışlı, merhametli, affedici, iyi niyetli, yapıcı, sabırlı ve ihlâslı olacaktık? Neredeyse yine suçlu aramaya çıkacaktık! Oysa bardağın dolu tarafını görmemiz gerekmez mi? İnsanı kazanmalıyız, kazanmak için çalışmalıyız. İnsanı kazanmak, insanın kazancıdır, insanın zaferidir, insanlığın başarısıdır. Bizim başarımızdır. Bahaneler üretmek, suçlamak, kınamak, küsmek, kızmak, tavır koymak, ilişkiyi ve sıla-i rahmi kesip koparmak ise; câhillik, nefsîlik ve âcizliktir!... Kim ister bunları?!

Allah Sübhânehu ve Teâlâ’nın buyruğu ile bitirelim:

“Rabbin şunları hükmetti: Kendisinden başkasına ibâdet etmeyin. Anne ve babaya iyi davranın. Eğer onlardan biri veya ikisi yanında ihtiyarlığa ererse, sakın onlara ‘üf’ (bile) deme. Onları azarlama; onlara tatlı ve güzel söz söyle. Merhametinden dolayı onlara alçakgönüllülük kanadını indir ve de ki: ‘Rabbim, onlar beni küçükken nasıl terbiye ettilerse, Sen de onlara öyle rahmet et.’ Rabbiniz içinizdekini en iyi bilendir. Eğer iyi (sâlih) kimseler olursanız, şüphesiz ki O, kendine dönenleri (ve çok tevbe edenleri) gerçekten bağışlayıcıdır.” (İsrâ: 23-25)

22- TEKFÎR VE TEKFÎRCİLİK HAKKINDA:

Birileri, tekfîrinin suyunu çıkarıyor, bu konuda aşırı gidiyor! Birileri de, pireye kızıp yorgan yakarcasına “biz tekfîrci değiliz” diyerek, İslâm’da şirk ve küfür olan meselelerde bile “şu şirktir, şunu söyleyen, şunu yapan veya şöyle davranan şirke girer” diyerek Tevhîd akîdesini izhâr ve ikrâr edemiyor. “Biz tekfîrci değiliz” sözü dahi uzun uzadıya üzerinde konuşulabilecek bir mevzudur. Tekfîrcilik ile; ilimsizce, delili, vâkıayı ve kişiyi tanımadan aynî/muayyen yani bire bir tekfîrden kaçınıp, bu işi ilim ehline bırakmak, bilip tanımadıkça bu işe girmemek kastediliyorsa, bu doğrudur. Ama kat’î ve sarîh meselelerde ikrâh olmadan şirki işleyenlere de “Müslüman” deniliyorsa, bu Tevhîdî anlamda büyük bir çelişkidir! Yine tekfîrcilikten kasıt, mezmûm tekfîr ise, eyvAllah... Zaten İslâm’da meşrû dairede tekfîr vardır, tekfîrcilik diye bir şey yoktur! Hakkı hak bilip, ona ittibâ etmek, bâtılı bâtıl bilip, ondan da ictinâb etmek, İslâm’ı bir bütün olarak almayı gerektirir. Allah’a iman; İslâm akîdesi ne ise, onu sahîh bir şekilde öğrenip kabul etmek, o akîdeyi tasdîk edip i’tikâd etmek, onu ikrâr edip yaşamaktır... Bunlar olmadan kuru kuruyu “İslâm” iddiası sahîh olmadığı gibi, bir yalandır da! Allah’ın bir sıfatını başka bir varlığa vermek, Allah’ın bir hükmüyle alay etmek, onu aşağılamak, bir Âyeti içine sindirememek, küfre ve kâfirlere muvâlât, küfür ve şirkten teberrî etmemek, tâğûtlardan ictinâb etmemek vs. durumlar şirk ve küfürdür. Bu tür konular, Rasûlullah’tan bugüne ve kıyâmete kadar da küfürdür ve küfür olacaktır! Yahûdîlerin ve Hristiyanların yaptıkları gibi, bunları tartışıp, İslâm’ı yeniden yorumlayacak ve nefislerimize uydurduktan sonra, onu muharref hâliyle “İslâm” diye kabul edecek ve Allah’a yalan ve iftirâlar isnâd ederek nefislerimize zulmedecek değiliz! Bundan Allah’a sığınırız! İslâm, İlâhî ve ekmel bir dindir; hiçbir beşerin ilâve ve çıkarmasına muhtaç değildir. Şüphesiz bazı meseleler de ihtimale açık yani hafî meseleler olsa da, asıl itibariyle Tevhîd’in ve imanın ilkelerine uygun ikrâr ve davranışı ortaya koymada gevşeklik olmamalıdır. Aksi takdirde insan ve cin şeytanlarının, saptırmalarına kapı aralanmış olur. İslâm, iyilik ve takvâ üzerinde yardımlaşmayı emreder. Bu nedenle günah ve düşmanlık üzerinde ısrâr edip, sapmaktan ve saptırıcı olmaktan sakınılmalıdır! Takvâ’nın hakikati; Tevhîd ilkesine iman ederek, Allah ve Rasûlünün emrettiği ve Rasûlullah’ın gösterip öğrettiği biçimde, âdeta dikenli bir arazide giderken dikenlere basmaktan sakınırcasına günahlardan sakınmak ve dikensiz ve sâbit/sağlam bir zemine basmak için çabalarcasına da sâlih/ma’rûf ameller işlemek için çalışıp çabalamak demektir.

Kelime-i Tevhîd’in diğer bazı isimleri hakkında Âyetler:

Âl-i İmrân: 64 [Kelime-i Sevâ’]; İbrâhîm: 24 [Kelime-i Tayyibe]; İbrâhîm: 27 [Kavl-i Sâbit]; Fetih: 28 [Kelime-i Takvâ]; Leyl: 6 [el-Husnâ]

23- CİMRİLİĞİNİN FARKINDA OLMAYAN CİMRİLER!

Meşhûr bir hocanın “Müslümanlığının farkında olmayan Müslümanlar” diye doğru olmayan bir tabiri vardır ya, bu söze uyarlayarak “cimriliğinin farkında olmayan cimriler” sözünü söylemenin yerinde olduğuna kânîyim.

Potansiyel enerji ile kinetik enerjiyi insanlar çoğu zaman karıştırırlar. Bu nedenle de, kendisinde iyilik potansiyeli olan kimseleri “sâlih/iyi” insanlardan sayarlar. Oysa potansiyel enerji; cisimlerin fiziksel durumlarından dolayı kendilerinde depolanmış enerjidir. Örneğin; pil gibi. Pilde bir enerji vardır ama âtıl durumdadır. O pil bir cihaza takılıp da onu çalıştırmadıkça, o pilin (bataryanın, akünün vs.) enerjisinden bir yerde istifade edilmedikçe, bir kenarda durur ve kimseye fayda sağlamaz. Kinetik enerji ise, devinmekte ve hareket hâlinde olan bir cisimdeki enerjidir. Mü’mindeki enerji depolanmış, istif edilmiş ve bir köşede âtıl halde duran enerji olmamalıdır. Sâlih mü’min; insanlara ilmiyle, ameliyle, maddî ve mânevî imkânlarıyla faydalı olan kimsedir. Sâlih Müslüman; duyarlıdır, düşüncelidir, anlayışlıdır, duyguludur ve fedâkârdır. Kendi nefsi için isteyip arzuladıkları hususlarda başkalarına bîgâne kalmaz, anlayışsız kesilmez! Diğer taraftan, içinde bulunduğu birkaç kişiden ibaret arkadaş çevresine bakıp da, hayatı tozpembe görüp, sorumluluktan kaçmak adına nefsini tatmin de etmez. Bilâkis kardeşlik ve insanlık hassasiyeti ile, dünyaya daha geniş bir perspektiften bakmaya çalışır. Hem başka insanların sıkıntı ve sorunlarını görür hem de kendisinin onlara karşı nasıl ilgisiz ve kayıtsız kaldığının ve nasıl bir gaflet içinde bulunduğunun farkına varır. Allah ve Rasûlünün; gerek kardeşlerine ve gerekse de uzak yakın tüm tanıdıklarına ve insanlığa karşı nasıl ihsân ile emr-ü fermân buyurduğunun şuuruna erer. Hem potansiyel bir bilgi anlamında değil, kinetik ve devinime dönük bir bilinç anlamında! Aksi takdirde bir ömür boyu -gerçeklerden habersiz, gördüklerini gerçeğin ve hayrın ta kendisi sanarak- uyumaya ve gevşekliğe mahkûm olur! Bilelim ki, insanlara iyilik, nefsin seçip beğendiği şeyleri yapmaktan ibâret ve onlarla sınırlı değildir. Asıl iyilik; insanların muhtaç olduğu istikamette onlara faydalı olmaktır. Yoksa muhâtabın durumunu dikkate almadan; bir güler yüz, birkaç güzel söz, yazın ikrâm edilen dondurma, kışın götürülen baklava insanın gözünde büyüdükçe büyür ve bunlarla cennet hayali kurulur! Tabii ki bunlar/bu kadarı da yapılıyorsa!... Bunlar bile terk edildi ise, insanlar bir araya geldiklerinde; çenebazlıktan, tartışmaktan, birilerini ve fikirlerini eleştirmekten, uzman edasıyla çözümler üretmekten başka ne yapabilirler ki?! Buna da birileri iyilik ve samimiyet diyor öyle mi? Tartıştığı adam fakr-u zarûret içinde kıvranıyor. Ama ilmiyle(!) teblîğ yapıp da cennet hayali kuran arkadaş, ev sahibi soda getirmediği için, için için hayıflanıyor. Öyle ya, arkadaş, evden çıkmadan etlisi, sütlüsü, ballısı, kaymaklısı ve bilumûm nimetlerle donatılmış mükellef bir sofrada cihâd edip de geldi. Evde içtiği soda kesmedi. Bir taneye daha ihtiyacı var ama gelin görün ki, ev sahibi, odada bulunanlara bir soda ikrâmı faslı geçmesi gerekirken, gaflet ediyor, böylesi bir durumu düşünemiyor(!)...

Çok yazık! Yazık kere yazık! Bu kişiliğe, bu kafa yapısına, bu anlayışa, bu duyarsızlığa ve bu bencilliğe!...

24- İLİM MİRASINI KUŞANMAK:

Çoğu zaman derler: “Çalışan, iş güç sahibi, esnâf ve tüccârdan ilim talebesi çıkmaz.” Kimden çıkar peki? Kendini dünyaya kaptırmayan veya dünyalık peşinde koşmayan insan bulmak kolay mıdır? Sosyolojik olarak da, çalışmadan olmayacağına göre, ilme “elveda!” denmesi lazım demeye çalışıyorlar. Bunu dilleriyle söylemeseler bile, fiilleriyle ve yorumlarıyla savunmaktadırlar. Az önceki sözü ele alırsak, ilim talebesi şu iki kısım insan tipinden çıkmaktadır. 1- Hayatını ilme vakfedip, az ile yetinmeye kanaat edebilen iffetli, tokgözlü ve ilim aşığı kimselerden, 2- Mirasyediler içinden yani babası, amcası, akrabası zengin olan, ilmi de seven ve devam edebilen kimselerden... Peki, bu çerçeveyi esas aldığımızda, fert bazında bu toplumda ortalama 20-30 yıl içinde ilim talebesi, ilim ehli ve âlim insanlar çıkabilir mi? Cevap: Bir kimse fakir ya da zengin iken, ilmi gerçekten severse, fakirlik isyan ettirmez, zenginlik de şaşırtıp azdırmazsa, zorluklar karşısında fakir onursuzlaşmaz, geniş imkânlar içindeki zengin de şımarmaz ve kibirlenmezse, her ikisinde de gerçek anlamda ilim adına taleb, azim, sabır, sebât, çalışma, gayret, şuur ve ihlâs bulunursa, böyle kimseler arasından ilim tâlib(ler)i çıkar. En önemlisi de, ilme sevdâlı kimselere duyarsız kalınmazsa!.. Yoksa, 50 yıl değil, 150 yıl geçse bile, bir elin parmakları kadar bile -tarihte sayılamayacak kadar örneklerini gördüğümüz niteliklerde- ilim ehli neş’et etmez. Bunun yerine, vâizler, hatipler, panelistler, akademisyenler, prof.lar, şeyhler ve din(!) adamları çoğalır. İlimsizce konuşurlar hem saparlar hem de saptırırlar. Bu tablodan da, Kur’ân ve Sünnet ilmini öğrenmeyen, öğretmeyen ve ilmin ihyâsı uğrunda fedâkârlık yapmayan herkes mes’ûl olur!

Sahâbe arasında ve onlardan sonraki asırlardan günümüze kadar sayılamayacak kadar Rabbânî ve zâhid âlimlerimiz vardır. Ashâbdan sonrakilerden birkaçını hatırlayalım...

İmam Mücâhid, Hasan-ı Basrî, Ömer b. Abdülazîz, Sîbeveyh, Süfyân b. Uyeyne, Süfyân-ı Sevrî, Yahyâ b. Ya’mer, Zührî, Kisâî, Ebû Hanîfe, Mâlik, Şâfiî, Ahmed b. Hanbel, İmam Ebû Yûsuf, İmam Muhammed, Buhârî, Müslim, İmam Gazâlî, İbn-i Cevzî, İbn-i Teymiyye, İbn-i Kayyım el-Cevziyye, İbn-i Kesîr, Zehebî, İbn-i Kudâme, İbn-i Müflih, Ebû Hayyân, Cessâs, Tirmizî, Ebû Dâvûd, İbn-i Mâce, Nesâî, Dârimî, Hâkim, Nevevî, İbn-i Hacer el-Askalânî, Taberî, Kurtubî, Suyûtî, Şevkânî, Tahâvî, Âmidî, Beydâvî, Karâfî, Irâkî, Şâtıbî, İbn-i Âbidîn, Mevdûdî (rahımehumullâh),... gibi âlimler yetişmediği gibi, onların talebeleri seviyesinde ilim ehli görmek dahi hayal olur! Eğer ilmin önemini ve âlimin faziletini kavrayamaz ve ilmin ihyâsı için çalışmazsak!...

25- GERÇEK ARKADAŞ KİMDİR?

Sâdık arkadaşta iki temel özellik bulunmalıdır:

1- Başkaları yalanlarken inanıp güvenmek ve tasdîk etmek,

2- Canıyla, malıyla koruyup gözetmek, maddî ve mânevî destek olmak.

Bunun delili, Rasûlullah aleyhisselâm’ın şu Hadîs-i Şerîfidir:

Ebû’d Derdâ’nın şöyle dediği rivâyet edilmiştir:

“Ebû Bekir ile Ömer arasında bir konuşma geçti. Bu esnada Ebû Bekir, Ömer’i kızdırdı. Bunun üzerine Ömer öfkelenerek meclisi terk etti. Ebû Bekir hemen peşine düştü ve ondan kendisini bağışlamasını istedi. Ancak Ömer onu affetmedi. Hatta kapısını yüzüne kapattı. Bundan sonra Ebû         Bekir, Rasûlullah’ın yanına geldi.

Ebû’d Derdâ olayın bundan sonrasını şöyle anlatmıştır:

O esnada biz, Hz. Peygamberin yanındaydık Allah Rasûlü aleyhisselâm: ‘Bu arkadaşınız hayırda öne geçmiştir’ buyurdu.

Ebû’d Derdâ olayı anlatmaya şöyle devam etti:

Ömer de yaptıklarına pişman olmuştu. Kalkıp Allah Rasûlüne gelerek selâm verdi ve yanına oturdu. Sonra yaşanan olayı anlattı. Hz. Peygamber ona kızdı. Ebû Bekir: “Ey Allah’ın Rasûlü! Hakikaten ben daha haksızdım’ demeye başladı. Bunun üzerine Rasûlullah aleyhisselâm şöyle buyurdu: ‘Arkadaşımı bana bıraksanıza, arkadaşımı bana bıraksanıza... Ben size: Ey insanlar! Ben sizin hepinize gönderilmiş Allah’ın elçisiyim, dedim; siz de bana, yalan söyledin, dediniz, Ebû Bekir ise, doğru söyledin, dedi’. (Buhârî, Tefsîr, 7. Sûre, Bâb: 3, Hadîs No: 4640)

 Ebû’d Derdâ’dan yapılan diğer rivâyette ise, Rasûlullah bu hâdisenin sonunda şöyle buyurmuştur: “Allah beni size (Peygamber olarak) gönderdi. Sizler ‘yalan söylüyorsun’ dediniz. Ebû Bekir ise ‘doğru söylüyor’ dedi, canıyla, malıyla beni koruyup gözetti.” ‘Benim arkadaşımı bana bırakmayacak mısınız (onu rahatsız şeyler yapmaktan vazgeçmeyecek misiniz)’ sözünü iki defa tekrarladı ve bundan sonra onu rahatsız edecek bir şey yapılmadı. (Buhârî, Fedâilu Ashâbi’n Nebî, 5, Hadîs No: 3661)

Bu Hadîs’ten çıkan bazı hükümler:

a) Bu Hadîs’te, gerçek (sâdık, samimi) arkadaşın özellikleri vardır.

b) Hz. Ebû Bekir, bütün Ashâb’ın en faziletlisidir.

c) Fazilet sahibinin, kendisinden daha faziletli kimseye öfkelenmemesi gerekir.

d) Peygamber dışında, hiçbir kimse ne kadar ileri derecede fazilete ulaşsa bile, ma’sûm değildir.

e) Kişiyi yüzüne karşı övmek, onun fitneye düşmeyeceğinden ve gurura kapılmayacağından emin olunması durumunda câizdir.

f) Haksızlık edilen kimseden bağışlanma dilemek müstehabdır.

g) Allah yolunda infâk ne kadar çok olursa, fazilet de o derece yüksek olur.

26- VAH VAH!...

Müslüman olduğunu söyleyenlerin, etrafındaki ihtiyaç sahiplerine duyarsızlıklarından şikâyet edilen bir yazı okudum. Hakk Teâlâ katında şikâyet edilenlerden olmamak için, hakkı tebyîn ve ihkâk, hayırları da teşvîk hassasiyetine ma’tûfen aşağıdaki birkaç satırı karaladım. Hakkın tarafında olmak; doğruya doğru, eğriye eğri demeyi, doğrunun yanında, eğrinin de karşısında olmayı gerektirir.

Müslümanlık deyince mangalda kül bırakmayanların cimriliklerini bazı insanlar -haklı olarak- eleştiriyorlar. Ama bilmiyorlar ki, o kimselerin çoğu, yanı başlarındaki kendi kardeşlerine de aynı şekilde duyarsızdırlar! Sıkıntılı bir durum! Peki, çözüm nedir? Çözüm; Allah’a dayanıp güvenmek, O’na sığınıp, O’ndan yardım istemek, iffetli, kanaatkâr ve muhsin olmaktır. Bil ki, "hasbunâllah..." diyebiliyorsan, şükür ve kanaat ehli isen, Allah sana yeter. İman ediyorsan bilmelisin ki, Allah var, keder yok! Hayata şöyle bir seyr-i nazar edin, göreceksiniz ki, kardeş bildiğiniz insanlarla yirmi yıl hatta daha fazla bir zamanlık bir geçmişiniz ve yaşanmışlığınız, en azından tanışıklığınız vardır da, -aylar, mevsimler, yıllar geçer de- bir kez bile sizin hâlini merak etmezler, arayıp sormazlar ve kardeşlik sorumluluklarını hatırlayıp îfâ etmezler! Bazı kimseler, kardeşini görüp gözetmeyi ömründe bir defa yapmakla mükellef olduğu hacc ile karıştırıyor olmalılar! Bir kez hayır, infâk ve ihsân bir ömür yetiyor o kimselere! Bir de infâk edebilmeleri için, hacc ibâdetinin, zengine ve imkânı olana farz olduğu gibi, kendilerini fakir, darlık içinde veya imkânı kısıtlı görürlerse, bir ömür de geçse ellerini ceplerine atmazlar! Bu kimselerle, İlâhî tevâfuklarla ve geçerken uğramalarla karşılaşırsanız dahi, hikmetten uzak muallakta (boşlukta, havada, askıda) konularla vakit doldurup çeker giderler. “Nasılsınız?” derken bile lafın gelişi sorarlar. Cevabını birkaç saniye geciktirseniz, sordukları “nasılsın?” sorusunun cevabını bile almadan başka laflara geçerler. Çünkü o soruyu da bilinçli olarak sormamışlardır. Bu sebeple de üç-beş saniyede ağızlarından çıkanı unutuverirler. Bu son dediğimi de, -mesaj vermek, nasihat etmek ve uyarmak adına- defalarca tecrübe ettim. Genelde sonuç budur! Daha neler neler... Bu tür kimselerle ne paylaşabilirsiniz ki?! Islâh adına ifade ettiğimiz bu ve benzeri sözlerimiz; tecrübelerle sâbit vâkıasal hakikatlerdir. Sonra da, duygularını ve anlayışlarını aldırmışçasına hareket eden bu kimseler hakkında, menfaat ilişkilerinden dolayı bazı kimseler bilip bilmeden hüsn-ü şehâdette(!) bulunurlar. Yani onları över dururlar. Hâlbuki hayırlı insan, diğer insanlarla/herkesle arası ve ilişkileri iyi olandır. Sadece seninle ya da benimle iyi olan değildir! Aşırı övgücülük de aşırı yergicilik de sövgücülük de mânevî bir problemdir. Bunun, psikolojik ve rûhî yönü de bulunmaktadır. Şâhidlikte, Allah için adâletin gözetilmesi gerekir. İslâm’da tam olarak hâlini bilmediğimiz kimsenin aşırı övülmesi ve temize çıkarılması câiz değildir. Sadece, “ben şöyle şöyle bilirim. Onun hesabını görecek olan Allah’tır. Bilmediğim konularda överek, onu, Allah’a karşı temize çıkarmam” denilmelidir. Yoksa pratik/amelî olarak kardeşlik, fedâkârlık ve yardımlaşma hasletlerini zâhiren üzerlerinde taşımayan kimselerin, birkaç amelleri abartılarak, o kimseler duyarsızlığa, tembelliğe ve cimriliğe iyice itilir, böylece hem onlara hem de gariplere haksızlık edilmiş olur! Bu bir felâket ve helâkettir! Kaldı ki, şâhitlikte en önemli şartlardan biri de, bir kimsenin bildiğini söylemesidir. Bilmediği konularda varsayımlarla konuşması câiz değildir. Bilmeden konuşan, ya yalan söyler ya da iftirâ eder. Sonuçta da, fitne, fesâd, zulüm ve taşkınlığa neden olur. Ayrıca bilelim ki, insanda nefis vardır. Nefs-i emmâre, insana devamlı kötülüğü emreder. Şeytan da cimriliği telkîn eder. Kolay kolay kimse, yoğurdum ekşi demez ki, benim bazı huylarımın tadı yok diyerek kusurunu kabul etsin!.. Yoğurdu ekşi bile olsa, kalitesindendir. Huyu değişik olmasının da, benzer bir te’vîli vardır! Yarın Huzûr-u İlâhî’de, Allah, mal vererek imtihan ettiği kullarını, çevrelerindeki fakirlere ve onu tanıyanlara sorunca, cimri zenginlerin hâli ne olacak acaba?! Öyle ya, Ümmet-i Muhammed, şâhid ümmet”tir. Hem birbirlerine hem de daha önceki ümmetlere şâhidlik edebilecekler. İnsan, sadece bunu bile düşünse, amelini düzeltir ve ıslâh olur...

Kalbi güzel, gönlü güzel, fiili güzel, dili güzel, huyu güzel ve ahlâkı güzel, kanaatkâr ve cömert kullardan olmamız duası ile...

27- İBRET ALIR MIYIZ Kİ?!

Bugün, sevdiğim bir abiye İbn-i Teymiyye’nin yeni çıkmaya başlayan Mecmûu’l Fetâvâ’sının tercümesinin 1. Cildini ve Hadîs ilminde usûl ve talebenin hocasına ve ilme karşı nasıl bir tutum takınacağı ve nelere dikkat edeceği hususunda güzel bir âdâb kitabı mâhiyetinde olan özlü bir kitabı hediye ettim. Beni sevmesi ve duyarlılığı sebebiyle ilk anda kitapları almak istemedi. “Neden böyle yapıyorsun? Kabul etmek zorunda kalarak beni mahcup ediyorsun” dedi. “Hediyedir...” dedim. Gerçekten de sîmâsında samimiyet ve hayâ izleri net olarak gözükmekteydi. Ve devamla: “Hediye vermek ve hediyeleşmek için zengin olmak gerekmiyor” dedim. Öyle ya, yarım hurma ile de olsa, cehennem ateşinden korunmaya çalışmalıyız. Allah için ve Allah yolunda hayır ve ihsânlar; hayırlılık, nasiplilik, duyarlılık ve anlayış gerektirir. Sadece zengin olmakla hayra nâil olunmuyor! Zenginler nereden bilsin ki, İbn-i Teymiyye’nin Fetâvâ’sının tercümesi çıkmış! Ve nereden bilsin ki, acaba buna yakın/uzak tanıdıklarından kimin ihtiyacı olabilir! Yahut da insanların her neye ihtiyacı varsa!.. Hayır yolunda ve hayırlı kimselerin yakınında ve istişâresinde olmayan kimse hayırlardan haberdar olabilir mi? Kışın hamamın göbek taşında keyif çatan ağanın, dışarıda çalışan marabanın, büyükbaş ve küçükbaş hayvanların ve çobanın hâlini takdîr etmesi o kadar da kolay değildir! Kendi âleminde olan böyle kimselerin, işleri başlarından aşkındır ve -kendilerinden başka- kimseyi düşünecek halleri de yoktur! Sabah erkenden tezgâhlarını, dükkânlarını ve fakirhânelerini açmaları ve müşteri bereketinden yararlanmaları ve “çok, daha çok, daha daha çok” kazanmaları lazımdır! Kazanmaları kimin umurundaysa!.. Zenginlere bugünkü bu hâdisede sitem etmedim ama “günümüzün zenginleri ve imkân sahipleri için öncelikle hayra ehil olmak, anlayışlılık, duyarlılık ve takvâ gerektiğini” söylemekle kim bilir o esnada kaç zenginin ve zenginliğinin farkında olmayan zenginin kulağı çınlamıştır. Kulaklarını, kimin ve neden çınlattığını düşünüp ibret almaya bile vakit bulamamışlardır belki de! Hep "meşguliyet" bahanesine sığınırlar ya, o bakımdan dedim. Ümmet-i Muhammed’in, hassaten imtihanı mal ile olmakta, bu nedenle de Müslümanlar ve tüm insanlar cömert insan, daha doğrusu cömert zengin görmeye hasret kalmaktadır! Bu değerlendirmeyle, cömert zenginler büsbütün yok demiyoruz. Sadece onları görmek, yolda elmas bulmaya benziyor diyoruz. Yolda elmas bulmak kolay değildir! Fakat umutluyuz, zira samanlıkta iğne demedik!...

28- 1 SORU 1 CEVAP:

SORU: Hocam, ben ilimde kendimi çok geliştirmek istiyorum ama hem çalışıyorum akşam gelip bir veya iki saat Kur'ân’ı ve Riyâzü’s Sâlihîn’i okuyorum ama yine kendimi çok eksik görüyorum. Kendimi geliştirmek istiyorum. Bana tavsiye edebileceğiniz bir kitap ya da bir nasihat olur mu? İbn-i Teymiyye’nin ilimle ilgili kitapları da olur. ALLAH râzı olsun.

CEVAP: Allah’a hamd ve Rasûlüne salât-ü selâm ederek başlıyorum. Kardeş, köklü ilim Arapça ilimleri ile başlar, âlet ilimleri, Usûl ve Furû’ ile devam eder. Bu dediğiniz şey saatlerce konuşulur, yine de yetmez. İlim tahsîli ayrı, dinini güzelce öğrenmeye çalışmak ayrı şeylerdir. İlki ehliyet ve ihtisâs yolunda ilerlemektir. İkincisi ise, dininin gerektirdiği şeyleri imkân ölçüsünde öğrenmek için çabalamaktır. Bu ikisinde de ehil kimselerden yararlanmak esastır. İnsan, duyduğu ve okuduğunun doğrusunu veya yanlışını çoğu zaman bilmeyebilir. Unutma ki, dünyanın en büyük süpermarketine girsen, ne alacağını bilmiyorsan, market sahibi sana bir şey veremez. Âlimler tarafından veya Tevhîd ehli kimseler tarafından yazılmış Tevhîdî kitapları okuyup kendini geliştirmen gerekir. Okudum anladım benim ihtiyacım yok diye bir şey olmaz. Allah ömür verdikçe Tevhîd konusunu okumak, yaşamak ve anlatmak gerekir. Doğruları anlatabilmek ve hakkı müdâfaa edebilmek için de sürekli insanın kendisini geliştirmesi icap eder. Bu da, bir ömür devam eder. Tevhîd bozukken, ma’lûmatları artırmak fayda vermez. Taklîdî ve icmâlî iman, iman etmiş olmak için yeterli olsa da, şeytan insanı rahat bırakmaz, delilli bilinmeden kabul edilen bir hakikat sağlam ve güçlü olmaz ve tereddütler ve içsel terdîdlerden hâlî olmaz. Îmânî meselelerde bir kararsızlık bir duraksama, Allah korusun, imana zarar verebilir. Delilli olarak meseleleri öğrenen ise, yakînen iman eder, şeytan ona karşı mağlup olur. Tevhîd; önce insanın kalbindeki, kafasındaki ve hayatındaki câhilî şeylerin tamamen temizlenmesi (تخلية) sonra insanın içinin ve dışının iman ve sâlih amellerle ziynetlenmesi (تحلية) demektir. Ben, elimden geldiği kadar dediğin istikâmette ne yapılabilire dair paylaşımlar yapıyorum aslında. Asıl olan, kitap tavsiyesi değildir. Kitap sonraki meseledir. Çünkü kitap araçtır, önce niyetimiz hâlis, amacımız hayır olmalıdır. İstifade edebileceğin ilim ehli ve sâlih bir kimse senin için bin kitaptan daha çok fayda verir. Kitap tavsiyesine başlasam, sayılamayacak kadar tavsiye edebilirim, ama buna gerek yoktur. Zira kütüphanelerde binlerce cilt kitaplar vardır. Önemli olan, bir kitabı okuyup anlamak ve yaşamaktır; bu da aslında aylar ve yıllar sürer. İnsanın büyüyüp gelişmesi ve tekâmülü için de zaman gerektiği gibi, ilmi kuşanmak için de zaman gereklidir. Soruna ve ricana istinâden tavsiyelerime geçeyim inşâAllah... Ashâb'ın yani Selef’in akîdesini öğren. Müctehid imamların yolunda ol. Felsefî ve kelâmî tartışmalardan uzak dur. İlmin de sâlih amelin de başı, ortası ve sonu edebdir. Edebe önem ver; Selef’in güzel bir sözü vardır. Amelini tuz, edebini un gibi yap. Yani amelinin çok olması değil, meşrû istikâmette az da olsa devamlı olması yeterlidir ama edebin çok olmalıdır. Tıpkı hamurun içinde unun tuza oranı kadar çok olsun. Unutmayalım ki, un kadar çok olması gereken herkese lazım olan edebdir, takvâdır, ihlâstır ve zühddür... Tevhîd konusunu bir ömür boyu oku. Tefsîr, Siyer ve Hadîs kitaplarını birbirinden ayırma. Yani birini terk etme! Çünkü biri diğerini şerh eder, anlaşılır kılar, ikmâl eder. Fikir kitaplarından sakın! Ben okumayı çok severim ama -çocukluğumdan itibaren belli bir yaşa kadar- ehil olmayan hiçbir kimsenin kitabını okumadım. Böylece zihnin, fikrin ve kalbin temiz kalır. Fakat kim yazarsa yazsın, kitabı müsbet ise, okunabilir. Araştırma ve cevap verme maksatlı her kitabı okumanın zamanı ilmî ve îmânî olgunluğa ulaştıktan sonradır. O da kemâl yaşından sonraki dönemlere rastlar. Âlim olmayan kimselerin kitaplarının okunup okunamayacağını, ilim ehline ve âlimlere danışmak gerekir. Bu durum bir kişiye yönelik sözler değildir. Selef dalâlet ve bid’at ehliyle oturup kalkmayı bile kerîh görürler ve sakındırırlardı. Ehl-i bid’at’in kitaplarının okunmasına asla fetvâ verilmez. Zira en tehlikeli yanlış doğruyla iç içe olan yanlıştır. Bilmeyen kimse, okuduğunda, onların doğrusunu eğrisinden ayırt edemez; hepsini doğru diye benimser. Farkına varmasa dahi, içine işleyen bazı fikir, inanç, kanaat ve tercihler, bir tohum gibi zamanla kök salar ve o kimsenin kişiliğine ve inançlarına yön verir! Bu da onun kalp ve kafasının ifsâdı demektir! Kısaca, ilk aklıma geldiği kadarıyla tavsiye edebileceğim kitaplar: Beşir Eryarsoy'un Burûc yayınlarından çıkan “Kur'ân Kerîm ve Türkçe Meâli”, bu meâl bana göre son dönemde yazılan meâller içinde en iyisi, bir de Karınca&Polen yayınlarından çıkan Beşir Eryarsoy’un tercümesi olan “Kur’ân-ı Kerîm Meâli ve Tefsîri” var, kalitelidir. Tefsîr olarak, İmam Mevdûdî'nin “Tefhîmu'l Kur'ân”ı açıklanmaya muhtaç Âyetlerin derli toplu tefsîrlerinin yapılmasıyla ve konunun dağıtılmadan izah edilmesiyle muhteşemdir, Siyer ve İslâm tarihi için Mevdûdî’nin “Tarih Boyunca Tevhîd Mücadelesi ve Hz. Peygamberin Hayatı” isimli eseri bu sahada benzerlerinden çok farklı harika bir kaynak eseri niteliğindedir, yine Mevdûdî'nin akîdeden fıkha, ekonomiden siyasete kadar farklı dallarda verdiği fetvâları kapsayan “Fetvâlar” isimli eseri, yine Üstad Mevdûdî’nin “iman, namaz, oruç, zekât, hacc ve cihâd” konularını akıcı bir üslupla ele aldığı -su gibi bir çırpıda okuyabileceğiniz ve çok yararlanacağınız- “Hitâbeler” adlı eseri, Hadîs ilminde piyasada bulunan açıklamalı “Riyâzü's Sâlihîn”, baştan sona defalarca okuduğum için tavsiye edebilirim, İhsan Özkes’in tercüme ve şerhi olan bu çalışma, Hadîsler hakkındaki özlü şerhleri bir araya topluyor, daha sonra da Beşir Eryarsoy'un tercüme ettiği İmam Nevevî'nin şerhi olan “Şerh-i Müslim (el-Minhâc)”, bir diğer kaynak eseri olarak Karınca&Polen yayınlarından çıkan İbn-i Hacer el-Askalânî’nin Buhârî şerhi olan “Fethu'l Bârî” isimli eserin muhtasarı, bu kitap her evde bulunmalıdır, akîde konusunda İmam Mevdûdî’nin “Kur’ân’a Göre Dört Terim” adlı eseri “İlâh-Rabb-İbâdet-Dîn” kavramlarını açıklıyor, mutlaka okumalısınız, Seyyid Kutub'un, Fî Zılâl'il Kur'ân'ının özlü bir özeti mesabesinde Ahmed Fâiz tarafından kaleme alınan “Fî Zılâl'il Kur'ân'da Davet Yolu” isimli eseri, âcizâne bizim “Putperest Çağlarda Müslüman Olmak” isimli eserimiz, ikinci baskısı akîde konusunda her evde bulunması gereken daha geniş/detaylı bir temel eser niteliğinde olacak, çıkınca özellikle onu tavsiye ederim, Fıkıh'ta eğer Hanefî iseniz, İlmihâl konusunun derli toplu öğrenilmesi için, öncelikle Ömer Nasûhî Bilmen’in “Büyük İslâm İlmihâli” adlı kitabını okuyabilirsiniz ya da eliniz altında bulundurup gerektikçe gerekli konular hakkında yüzeyse bilgi sahibi olabilirsiniz, bu ilmihâl’de tahkîk açısından bazı konular tartışmaya açık olsa da, o tür şeyler fazla değildir, zamanla da zaten onları fark edersiniz ya da farkındasınızdır, istifade edilecek yönleri çoktur, daha sonra İmam Mavsılî'nin “el-İhtiyâr” adlı eseri, Tevhîd konusunun herhangi bir mevzuunu açıklayan her kitap ya da kitapçık elmas gibidir, yeter ki ilim ve iman ehlince yazılmış olsun. İbn-i Teymiyye’nin geçmiş yıllarda tercüme edilen eserleri genellikle tercüme kalitesi ve istifade edilebilirliği yönüyle yetersiz olduğu için, onlar bazılarına ağır gelebilir. Bugün paylaşımımda da belirttiğim gibi, Şeyhu’l İslâm’ın pek çok fetvâlarından, risâlelerinden ve kitaplarından derlenip bir araya getirilmiş olan ve içerisinde hemen her konunun bulunduğu Mecmûu’l Fetâvâ’nın ilk cildinin tercümesi çıktı. Alınıp okunabilmesi için teker teker çıkması bir avantajdır, onu alabilirsiniz, bir de 10 ciltlik “İbn-i Teymiyye Tefsîri” Beşir Eryarsoy’un tercümesi olarak çıktı, kaynak eserdir, alıp istifade edebilirsiniz. İlmin kaynağı varken, tâlî kaynaklara fazla gitmemek gerekir. Çünkü oralardaki su, kaynağındaki kadar saf ve temiz olmaz. Rabbim, yardımcınız olsun. Ayaklarınızı, Tevhîd ve İslâm üzere sâbit kılsın. Selâm ve dua ile.

29- "BEN ŞÖYLE ŞÖYLE DUYDUM..."

Rabbimiz, ilk indirdiği beş Âyet içinde, kalemle (yazmayı) öğreten ve insana bilmediklerini öğreten, en Kerîm olan Rabb adına iki kez “Oku!” buyurmaktadır. Yüce Allah, kullarına ilk olarak okumayı, yazmayı ve bilmediklerini öğrenmeyi emretmiş olmasına rağmen, hâlâ bazı insanlar duyduklarını söylemeye, konuşmaya ve anlatmaya devam ediyorlar! "Bildiğime göre" değil, "duyduğuma göre" diye başlayan cümlelerle birbirlerine insan sözü taşıyorlar; hem yalan söylüyorlar hem günaha giriyorlar ve hem de insanları ifsâd ediyorlar.

Rasûlullah aleyhisselâm buyurdu:

كَفَى بِالْمَرْءِ إِثْمًا أَنْ يُحَدِّتَ بِكُلِّ مَا سَمِعَ

“Duyduğu her şeyi anlatması günah olarak kişiye yeter.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 88, Hadîs No: 4992)

İmam Müslim'in Mukaddime'sindeki rivâyete göre ise, "...yalan olarak yeter" biçimindedir.

Abdurrahman b. Mehdî’nin şöyle dediği nakledilmiştir: “Kişi duyduklarının bir kısmını söylemeyip, içine saklamadığı sürece kendisine uyulacak bir imam olamaz.” (Müslim, Mukaddime, 3)

30- İBN-İ TEYMİYYE’NİN ÂLÎ-CENÂBLIĞI:

İbn-i Teymiyye, kendisine husûmet ve düşmanlık yapan kimseleri, kendi nefsine yönelik taşkınlıkları yönüyle dünyada cezalandırılmamaları için affettiğini beyan etmiştir. Onun bu davranışı, gerek kendisine büyük sevgi ve hürmetleri olan zamanın Türk asıllı Melik'i en-Nâsır Kalâvûn’a ve gerekse de kendisine düşmanlığı yaşam biçimi edinenleri şaşkına çevirmiştir. Hatta bazıları, İbn-i Teymiyye'nin ne kadar âlî-cenâb bir kimse olduğunu itirâf etmek zorunda kalmışlardır. Melik de, bu kimseler daha önce kendisine de hâinlik yapıp entrikalar çevirdikleri için onları idam etmek istemesine rağmen, İbn-i Teymiyye'nin bu tavrından ve nasihatinden etkilenmiş, o da bağışlama yolunu seçmiştir. Yoksa Melik: "Şeyh, sen kendi hakkını bağışlıyor olabilirsin, eyvAllah ama ben, bu kimselerin bana karşı çevirdikleri dolaplardan dolayı onları affetmeyeceğim" diyebilirdi. Burada Şeyhu'l-İslâm'ın tesirinin ne kadar büyük olduğuna şahit oluyoruz. Bütün bu olanlar hop oturup hop kalkan İbn-i Teymiyye muhâliflerini o an itibariyle çok etkilemişti. Onlar: "Biz olsak yani elimize bu fırsat geçseydi, bunu yapmazdık, onu bağışlamazdık" diyerek kendi düşüncelerini yani katılıklarını ve merhametsizliklerini dile getirmişlerdi. Fakat o çağın ve sonraki çağların insanları şunu bilsinler ki, İbn-i Teymiyye'nin affının yanında şu ifadeleri de vardır. "Onlar, bu husûmetleriyle birçok kere Allah'ın hukûkunu da çiğnemişlerdir. Allah dilerse onları azaplandırır, dilerse affeder..." Evet, bunu demeyi de ihmal etmemiştir! Onun için bir kimseye husûmet besleyip iftirâlar etmeler, Allah'ın hukûkunu çiğneme ve İslâm'ın değerlerine zarar verme noktasına varırsa, mazlûm kişi hakkını helâl etse dahi, Allah o zâlim ve müfterilere yaptıklarının hesabını sorar!.. Ya bir de helâl etmezse! Bu durumda kul hakkından dolayı da hesap verir. Diğer taraftan, bu hengâmede, attıkları kötü adımlar ve açtıkları kötü çığırlarla sonraki nesillerden nicelerini saptırırlarsa, bunların hesâbı ve azâbı da cabasıdır!...

Kâmil Miras, Tecrîd-i Sarîh’inde İbn-i Teymiyye ile Melik Nâsır arasında geçen şu konuşmalara yer vermiştir:

"Bu muhteşem Mısır sarayında Sultan ile İbn-i Teymiyye arasında cereyân eden ve Üstad'ın ulüvv-i cenâbını gösteren bir muhâvereyi İbn-i Kesîr, tarihinde şöyle bildiriyor:

Melik Nâsır:

- Üstâd! Beni istifâya mecbûr, seni de daimâ bîhuzûr eden bu Nasr-ı Müncî ile arkadaşlarını idam edeceğim, siz ne dersiniz? diye sormuş.

İbn-i Teymiyye cevâben:

- Hayır, bunu yapmayınız. Bunlar âlim ve dânişmend kimselerdir. Bunları öldürürseniz bir daha bunlar kadar yüksek ilim adamları bulamazsınız. Nesl-i ilmî munkatı' olur. Siz, bunları affediniz. Bana gelince, beni rencîde edenlere karşı hakkımı helâl ediyorum. Kimseden intikam almağa heveskâr değilim. Bunlar, Allah'a ve Rasûlüne karşı kusur etmişlerdir. Onun cezasını da Allah verir, diyerek muhâliflerini muhakkak bir ölümden kurtarmıştır.

Vaktiyle İbn-i Teymiyye aleyhinde icrâ-yi faaliyyet edenlerden İbn-i Mahlûf şöyle demiştir: "Ben, İbn-i Teymiyye kadar sâhib-i kerem bir kimse görmedim. Biz onu öldürtmek istedik, fırsat bulup muvaffak olamadık. Hâlbuki o fırsat buldu, fakat bizi koruyup muhakkak olan bir ölümden kurtardı." (Sahîh-i Buhârî Muhtasarı Tecrîd-i Sarîh Tercemesi ve Şerhi, Kâmil Miras, Ank-1985, 8. Baskı, C: 4, S: 183, 184)

31- NAMAZ İLE ALÂKALI BAZI HUSUSLAR:

Namazda son teşehhüdde Peygambere salât okumak Şâfiî mezhebine göre rükun/farz, Hanefî mezhebine göre ise Sünnettir.

"Son teşehhüdde Rasûlullah aleyhisselâm'a salât (Allahumme salli... ve Allahumme bârik...) okumak, namazın rükunlarından bir rükundur. Her kim son teşehhüdde Nebî'ye salavâtı terkederse namazı bâtıl olur." (el-Hulâsatu'l Fıkhıyye alâ Mezhebi's Sâdeti'ş Şâfiıyye, Ebû Ammâr Yâsîr b. Ahmed b. Bedr b. en-Neccâr ed-Dimyâtî, S: 138)

Farz namazlarda gücü yeten kimsenin namazdaki kıyâmı yerine getirmesi yani namazı ayakta kılması bir rükundur. Hanefî'ye göre, farz namazların yanında, vâcib namazlarda da güç yetirebilenler için kıyâm (ayakta durmak) bir rükundur. Özellikle yolculuklarda farz namazları, kıyâm ederek namaz kılmaya kâdir olunduğu halde, keyfî olarak yani kıyâmı, rukûyu dolayısıyla da ta'dîl-i erkânı terk etmek sûretiyle oturarak kılmak asla câiz değildir. Şâfiî mezhebine göre, kıyâm farz namazlara hâs bir rükundur; güç yetirilebildiği halde terk edilirse namaz bâtıl olur. Hatta gemilerde bile kıyâm terk edilemez. Kıyâm'da durmaya güç yetirilememesi hâli müstesnâdır. Hanefî mezhebinde de farz ve vâcib namazlarda güç yetirebilen için namazda kıyâm bir rükundur. Yani Hanefî mezhebinde vâcib namazları da ayakta kılmaz gerekir. Bu sebeple gerek özel araçlarda, gerek şehirlerarası toplu taşımalarda ve gerekse de tren ve gemilerde yolculuk yapanların, farz ve vâcib namazlarda kıyâmı terk etmeden, ta’dîl-i erkân üzere namazlarını kılmaları gerekir. Şöyle ki: Özel araç ve otobüs gibi vasıtaların durdurulup münasip bir yerde namazın eda edilmesi, tren ve gemilerde de namazın ayakta kılınması gerekmektedir. Nafile namazlarda ise namazı ayakta kılmak mendûbdur. Kişi ayakta kılmaya gücü yetse de yetmese de nafile namazları oturarak kılabilir. Ama ayakta kılmak daha faziletlidir ve daha sevaptır. Ta’dîl-i erkân, Şâfiî mezhebine göre farzdır. İmam Ebû Yûsuf’a göre, ta’dîl-i erkân bir rükun olduğundan farzdır; Ebû Hanîfe ve İmam Muhammed’e göre ise vâcibdir. Birinci görüşe göre ta’dîl-i erkân’ı terk eden kimsenin o namazı yeniden kılması gerekir. İkinci görüşe göre ise, sehiv secdesi gerekir. Ama ta’dîl-i erkân’a riâyet edilmeden kılınan namazın yeniden kılınması daha iyidir; çünkü böylece insan ihtilâftan kurtulmuş olur.

32- BİRKAÇ MESELEDE AÇIKLAMALARIM:

1- Eli boş olanlar kendilerine meşguliyet bulmak için akıllarına esen soruları, okuyup araştırma zahmetine katlanmadan sağa sola sorup durmasınlar! Sorunun da kalitelisi ve çürüğü vardır. Bir mesele, asıl kaynağından Arapça metniyle ve tahrîciyle sorulur. Önce anlaşılan şey ifade edilir, anlaşılmayan yönü ehlinden öğrenilir.

2- İyi ki de sesli Ömer Nesefî Akâidi dersi yapmışım. Bazı arkadaşlar, Ömer Nesefî’nin akîdesini soruyor, bazıları da benim de onun görüşlerini benimseyip benimsediğimi merak ediyor. Oysa Nesefî dersinin ilkinde yarım saatlik mukaddimede bu konuda usûl açısından net açıklamalarla bilgilendirme yapmıştım. Ama gelin görün ki, biz okumayı da dinlemeyi de pek sevmiyoruz. Onun yerine itiraz ve şüphe kokan sorularla soru sormak daha kolayımıza geliyor. İnsan soruyor gözüküyor ama soruyor mu itiraz mı ediyor orası bir muammâ! Çünkü binlerce açık ifadelerle akîdesi ma’lûm olana o konuda soru sormak ne derece soru hükmündedir, tartışılır!

Kısaca birkaç noktayı ifade edeyim:

Ben, Selef’i ile Halef’i ile bütün İslâm âlimlerini seviyor ve onlardan istifade ediyorum. Müslüman âlimleri “makbûl” ve “merdûd” diye ya da “bizim âlimlerimiz” ve “onların âlimleri” şeklinde ikiye ayırmıyorum. Sadece yanlışlarından sakınıyorum. Dinin, Tevhîd’in ve imanın aslında olmadıkça, onların yanlışları, kendilerine buğzetmeme neden olmuyor. Çünkü Müslümanların âlimlerinin, daha âlimleri ve daha fâzılları olduğunu kabul ediyorum. Selef âlimlerinin Halef âlimlerine üstünlükleri gibi. Fakat hiçbir âlimi “ma’sûm” da görmüyorum. Âlimler hata edebilirler; dilleri ya da fiilleri yanlışa kayabilir, dolayısıyla da bazı fetvâlarında isâbet edemeyebilirler. Genel bir hakikat olarak, her insanın -az ya da çok- yanlışları ve doğruları olur. Fazilet olan, yanlışa uymak değil, doğruya ittibâ etmektir. Doğruları ve ideal görüşleri de, âlimlerin ictihâdlarından bîgâne kalınarak öğrenmek mümkün değildir. Kaldı ki, İslâm âlimlerine anlamadığımız meseleleri arz edip, onlardan sorup öğrenmemiz, Rabbimizin bir emridir.

Ömer Nesefî, Mâturîdî ekolüne sahip bir âlimdir. Metnu’l Akâid’inde, bazı dalâlet fırkalarına yönelik Ehl-i Hakk’ın yolunu müdâfaa etme çabaları takdîre şâyândır. Ama tabii ki yanlış yaklaşımları ve fetvâları da vardır. En azından kendisi Mâturîdî olduğu için, pek çok konuda Eş’arî ekolü ile ayrı düşmektedir. Eş’arî ekolü de her ne kadar bazı kimselerce Selef çizgisinde ya da o çizgiye yakın olarak nitelense de, onun da, Selef’in pek çok yaklaşımından uzak düştüğü yorum ve te’vîlleri bulunmaktadır. Fakat her iki ekol de, Selef’e uyma çabası, iddiası ve ikrârı üzeredir. Selef döneminden sonra İslâm’a girenler çoğalınca dünyanın her tarafına Müslümanlar yayılmışlar, yeni coğrafyalarla, yeni kültürlerle, yeni dillerle ve ırklarla tanışmışlardır. İnsanların İslâm’a bu şekilde fevc fevc girmeleri de beraberinde elbette kısa dönemde yeni yeni sorunları beraberinde getirmiştir. Halef ulemâsı, gerek o günün Müslümanlarının ve gerekse de gelecekteki Müslümanların akîdelerini korumaları, felsefî, kelâmî sapkın görüşlere iltifat etmemeleri için vahyin rûhuna ve İslâm’a uygun şekilde birtakım illet, hikmet ve maslahatlara istinâden pek çok fetvâlar vermişlerdir. Onlar, İslâm’a yönelik muhtemel akîdevî tehlikelere karşı teyakkuzda olup, mü’minlerin, sapkın görüşlerle dalâlete düşmemeleri için ellerinden geleni yapmışlar ve Ehl-i Hakk’ın yolunu savunmak adına pek çok reddiyelerde bulunmuşlardır. İlmî nitelikteki bu fetvâ ve izahatlar, yine ilmî bir ehliyetle tedkîk ve tahkîk edilmedikçe, “bu doğrudur, şu yanlıştır” diyerek, zar atar gibi âlimlerin görüşlerinin eleştirilmesi doğru değildir!

Hiç şüphesiz, İmam Mâturîdî’nin de, Ömer Nesefî’nin de, İmam Eş’ârî’nin de -muhakkık âlimlerce tespit edilen- doğrularına uyarız, yanlışlarını almayız. Zira bir âlimin veya bir fâzılın ya da sâlih bir kimsenin yanlışına uymak erdem değildir! Ömer Nesefî konusunda önyargılı olanlara, Metnu’l Âkâidini, Eş’arî ekolüne mensûb İmam Teftâzânî’nin şerh ettiğini, bu Şerhu’l Akâid’inin asırlarca Osmanlı medreselerinde ders kitabı olarak okutulduğunu, Teftâzânî kendisi Eş’arî olmasına rağmen ön yargılı davranmayıp Mâturîdî ekolünde olan bir kimsenin Akâid metinlerine teveccüh ettiğini, şahsen benim de, sesli bazı derslerde o metni esas aldığımı, tercüme ve şerhini ise, Selef akîdesine ve tahkîkât ile ortaya konulan doğrulara göre yaptığımı hatırlatmak isterim. Bunlar düşünmeye değer!

3- Üçüncü bir mesele ise, İbn-i Teymiyye’nin Allah’a cisim nispet edip etmediği ya da O’nu mahlûkâta benzetip benzetmediği hususunda bazı çevrelerde dolaşan dedikodudur! Bu kadar çaplı ve derin ilme sahip olan bir müctehid’in maalesef ki muhâlifleri geçmişten bu yana ortalama sekiz asırdır hiç boş durmadan, Şeyh’i itibarsızlaştırmak için var güçleriyle çalışıyorlar. Hem de Müşebbihe ve Mücessime fırkalarıyla en çok mücâde eden ve onlar hakkında kitap ve risâleler yazıp, fetvâlar veren âlimlerden biri olmasına rağmen! Hem de kitaplarında binlerce kez açık ve net ifadelerle hatta İbn-i Teymiyye’nin ilmî vukûfiyeti çerçevesinde uzun açıklamalarıyla Allah için tecsîm ve teşbîh’i yeri geldikçe defalarca reddetmiş ve nefyetmiş olmasına rağmen!

İlim sahiplerinin az olduğu, kaynak kitap bulmanın pek mümkün olmadığı ve araştırma yapmak için de internet gibi bir fırsatın bulunmadığı yakın geçmişte, iftirâdan prim elde etmeye çalışanlar, İbn-i Teymiyye’nin Dimeşk mescidinde hutbeden inerken, bir basamak inince: “İşte Allah da, benim bu inişim gibi, dünya semasına iner” dedi yalanlarını uyduran ve bu iftirâlarını bayrak gibi her gittikleri yerde dalgalandıran ve çürümüş sakız gibi habire o yalanı çiğneyen kimseler olduğu gibi! Şimdi bu yalan ve iftirâları ortaya çıktı. Başka çamur peşinde dolaşıyorlar!

Unutmayalım ki, her âlimin hataları da, zelleleri de ve sözleri içinde müteşâbih beyanları da bulunur. Bu durum herkes için geçerlidir. Hatta Kur’ân ve Hadîslerin de bir kısmı müteşâbihtir. Müteşâbihler konusunda sağlıklı tavır ve vâcib olan, onları muhkemlere yani sarîh ifade ve açıklamalara irc⒠etmektir. Muğlak ve mübhem meseleleri mutlak ve kat’î bilgilere göre anlamak gerekir. Diğer taraftan, Kur’ân’da nasıl ki vucûh ve nezâir varsa, insanların konuşmalarında da bu ayrıntıya dikkat etmek gerekmektedir. Vucûh, bir kelimenin farklı anlamlarda kullanılması; nezâir ise, farklı kelimelerin aynı anlamı ifade etmesi durumudur. Dolayısıyla Usûl ilmini bilmeyen bir kimsenin bir metni sahîh olarak anlaması mümkün değildir. Ayrıca arz edilen bir bütünlükteki konunun ana fikrini yakalamayan kimse, dalları asıl yani kök ve öz zanneder, o teferruatlar üzerine aklınca mutlak anlamlar yükler. Bu faslı kısa kesmek istiyorum. Zira anlaşıldığını tahmin ediyorum.

Son söz olarak derim ki, İbn-i Temiyye’yi severiz, ama hakkı ondan daha çok severiz. Ne İbn-i Teymiyye ne de diğer âlimler ma’sûmdur! Âlimlerin yanlışlarına uymamak, “Müslümanların imamlarına nasihat” cümlesindendir. Bir kimseye olan muhabbetimiz, bizi, onun yanlışına uymaya götürürse, bunun adı taassuptur, fanatizmdir. Bunu yapanlar geçmişte ve günümüzde mevcuttur. Bu kimselerin tutucu düşünce biçimlerinden de, amellerinden de Allah’a sığınırız. Ama bilip bilmeden, sadece duyuma dayanarak bir Müslüman hakkında ileri geri konuşmak, dahası da ona iftirâ etmek, hem günahtır hem de zulümdür. İftirâ edilen kimse, Müslümanların imamı ise, bu günah ve zulüm daha da katmerlidir! Kişiye her duyduğunu konuşup anlatması yalan ve günah olarak yeter! Vesselâm.

33- SEFERÎLİK KONUSUNDA BİR SORUYA VERDİĞİMİZ CEVAP:

SORU: Es-selamu aleyküm. Hocam, sizinle tanışmıyoruz ama yazılarınızı devamlı takip ediyorum. Ben, Avrupa’da yaşıyorum. 1985’te, Kitâb ve Sünnet’le tanıştım. Rabbime ne kadar hamd etsem azdır. Hocam, bizim, içinden bir türlü çıkamadığımız bir sorumuz olacak size... Biz, Avrupa’dan Türkiye’ye izine gittiğimizde bir ay, bazen iki ay kalıyoruz. Bizim asıl ikâmet yerimiz Avrupa’da. Türkiye’de kendimize ait evimiz var, orada kaldığımızda mukîm mi olacağız yoksa seferi mi? Bazı hocalar “evet, seferîsin “ diyorlar, bazısı da “oradaki ev senin, kendi evindesin, rahatsın, seferîlik olmaz” diyorlar. Bu konuda bildiklerinizi bize aktarırsanız memnun olurum.

CEVAP: Ve aleyküm selâm. Rabbim kendi rızâsı istikâmetinde sebât versin.

Öncelikle meseleyi özetleyelim, sonra da sizin sorunuza cevap verelim, inşâAllah.

Fıkıh’ta vatan kavramı üçe ayrılır: Vatan-ı aslî, vatan-ı ikâmet ve vatan-ı süknâ.

Vatan-ı aslî; asıl vatan, asıl yerleşim yeri, kişinin kendi memleketi demektir. İnsanın doğup büyüdüğü, evlendiği, geçimini sağlamak için yerleşip devamlı kaldığı yerdir. Aslî vatanında olan kimseye mukîm denilir. Vatan-ı aslî ancak vatan-ı aslî ile bozulur. Yani kişinin doğup büyüdüğü vatanını terk ederek başka bir vatana yerleşip orada yaşamaya başlamasıyla vatan-ı aslî değişmiş olur. Dolayısıyla bu kimse eski memleketine geldiğinde 15 günden az kalacak ise, namazlarını seferî kılar. Bu durumun atasözünde de özlü ifadesi vardır: “İnsanın vatanı doğduğu yer değil, doyduğu yerdir.” Yani insan doğup büyüdüğü memleketten ayrılıp başka bir şehre veya başka bir ülkeye taşınsa ve orada devamlı yaşamaya başlasa, o kimsenin aslî vatanı doğduğu yer değil, doyduğu yani iş güç tutup yerleşip yaşamaya başladığı yer olmuş olur; doğduğu yer ise vatan-ı aslî olmaktan çıkar... Fakat temelli kalmak niyetiyle değil de, iş icabı ya da tayin nedeniyle geçici olarak başka bir memlekette yaşayan kimsenin doğup büyüdüğü asıl memleketi aslî vatanı olmaya devam eder. Örneğin; evi ve ailesi doğduğu memlekette iken, başka bir ülkede geçici olarak çalışan kimseler gibi. O çalıştığı yer ise, ikâmet yurdu olur... Vatan-ı ikâmet; bir kimsenin kendi memleketinden ayrılıp, 15 gün ya daha fazla kalmaya niyet ettiği ve aslî vatanından en az 90 km. uzaklıkta olan herhangi bir yerdir. Dînî görevler açısından vatan-ı ikâmet ile vatan-ı aslî arasında fark yoktur. Yani en az 15 gün kalma niyetiyle gidilen ve en az 90 km. uzaklıkta olan bir yerde kişi seferî sayılmaz. Bu mesafe, Hanefî mezhebine göredir. Diğer mezheblerde seferî olmak için gidilecek asgarî mesâfe ve kalınacak a’zâmî süre hususunda farklı görüşler vardır. Vatan-ı süknâ ise; bir kimsenin, 15 günü tamamlamadan ayrılmak niyetinde olduğu yerdir. Burada seferî hükmünde olur. İbn-i Âbidîn’in Reddu’l Muhtâr’ında geçen bu bilgilerden sonra, şimdi sizin durumunuza dair bilgi verelim. Bir kimsenin birden fazla aslî vatanı olabilir. Örneğin; bir yerde evi ve eşi olan bir kişi, başka bir beldede oturmak üzere ikinci bir eş ile evlenecek olsa, her iki belde de aslî vatanı olur. İmkânı olanların, aldıkları yazlıkları bulunan yer de onların vatan-ı aslîsidir. Bu nedenle kişi, farklı memleketlerde bulunan kendisine ait olan yazlık ve kışlık evlerinde iken namazlarını tam kılar. Kaldı ki siz, bir ya da iki ay için Türkiye’ye geliyorsunuz. Burası vatan-ı aslî’niz olmasa ya da başka bir şehirde kalsanız dahi en az 15 gün için geldiğiniz ya da en az 15 gün kaldığınız sürece, orası sizin ikâmet yurdunuz olur ve namazlarınızı tam kılmanız gerekir. Fakat siz, dediğimiz gibi, içinde eviniz bulunan asıl memleketinize geliyorsunuz. Ne kadar süre için gelirseniz gelin, mukîm sayılırsınız... Fakat vatan-ı aslî ile vatan-ı ikâmet arasında en önemli faktör niyettir. Bu yüzden asıl vatanından göç eden bir kimsenin geride bıraktığı ev, bağ, bahçe gibi gayrimenkûlün, o yerin vatan-ı aslî olarak kalıp kalmamasında etkisi niyete bağlıdır. Şayet bir kimse kendi memleketindeki evini barkını satmadığı halde, terk ettiği bu diyara bir daha dönmeyeceği şeklinde bir niyet taşıyarak göç etmişse, o yer onun aslî vatanı olmaktan çıkar. Zira bir kimsenin bir yerde mülkünün olması orasının onun vatanı olduğu anlamına gelmez. Mümkündür ki, durumu elverişli olan kimseler birden çok şehirlerde yatırım amaçlı daire, tarla vs. alıp daha sonra onu satmayı düşünebilirler. Fakat doğduğu memleketindeki evini, barkını, tarlasını vs. neyi varsa satıp da başka bir yere göç eden kimseler, o yere bir daha geri dönüp orada yaşamayı kastetmezler. Yaşadığı yeri bu şekilde terk edenler, günün birinde o yere ziyaret amaçlı tekrar dönecek olsalar, orası onların aslî vatanı sayılmaz. Ancak Türkiye’den yurtdışına göç giden kimse, Türkiye’den ev satın alıyorsa, buraya dönmeyi düşündüğü içindir. Yahut da doğup büyüdüğü memleketinde evi varsa ve bir gün geri dönmek için satmadıysa, orası da onun aslî vatanıdır. Allah en iyi bilendir. Selâm ve dua ile.

34- ALLAH'IN VELÎ KULLARI, ANILDIKLARI HER YERDE HÂZIR VE NÂZIR MIDIR?!

Bugün bir radyo frekansında şu sözleri duydum:

“Allah her yerde hâzır ve nâzırdır. Allah’ın velî kulları da anıldıkları yerde hâzırdır.”

Bu söz şirktir!..

İki noktada açıklama yapalım:

"Allah her yerde hâzır ve nâzırdır" sözü söylenilecek olsa, mecâz olarak anlamak gerekir. Yüce Allah zamansız ve mekânsız hiçbir yerde olmayarak “hâzırdır” yani vardır ve bulunur, “nâzırdır” yani görür demektir. Bu ifade, Allah'ın “el-Âlîm, el-Semî', el-Basîr, el-Habîr, el-Mucîb, el-Kâdir” isimlerinin muhtevâsının kastı ile söylenirse, mecâzî olarak câiz olacağı söylenmiştir. Ama her ne kadar dünya üzerinde dilleri, deyimleri, üslupları ve ifade biçimleri farklı insanlar ve toplumlar bulunsa da, imkân ölçüsünde Nasslarda vârid olan Şer'î ıstılâhlardan başka ifade ve söylemlerden sakınma konusunda hassasiyet göstermeliyiz. Bu açıklamamız, bu sözü, Allah'a zaman ve mekân nispeti olmadan, O'nun isimlerinin muhtevâsına uygun bir anlam kastederek söyleyenin tekfîr edilmeyeceğini ifade etmeye yöneliktir. Diğer yönden, bu söz sakıncalıdır. Zira Allah’ın zaman ve mekâna mahkûm olduğu kastedilirse ve öyle inanılırsa insan şirke düşer. Onun için ancak sâlih bir niyetle insanı ma’zûr hâle getiren bu türden yanlış anlamaya müsait sözlerden kaçınılması, Selef'in ve takvâ ehlinin yoludur. Söyleyen, doğru anlam ve i’tikâdı kastedip benimsemiş olsa bile, çoğu zaman bilmeyen kimse, o sözlere yanlış anlamlar yükleyebilir ve dalâlete düşebilir. Fakat dediğimiz gibi, meşrû bir anlamla ifade edildiğinde de, bu sözün sahibi tekfîr edilmemelidir. Ancak konu hakkında bilgilendirme yapılır... Peki, yukarıdaki sözde şirk olan nedir? Kendilerine “Allah'ın velî kulları” denilen ya da evliyâullâh'tan oldukları hususunda hüsn-ü zann yapılan bazı kimselerin, anıldıkları her yerde hazır bulunup, işitip, gördüklerini, duyup icâbet ettiklerini söylemek, o kimselere Allah'ın bazı isimlerini vermektir yani onları ilâhlaştırmaktır ki, bu da şirk olur. Zaten bu sözü söyleyenlerin maksadı, evliyâ oldukları iddia edilen kimselerin adını anarak, "meded yâ falan" ya da "yetiş yâ filan" demek sûretiyle onlardan -ölü dahi olsalar- istiâne ve istimdâd'da bulunmanın câizliğini ve faziletini(!) beyan etmek sadedindedir. Böyle söyleyenler; ölü veya ğâib olup, kendisine çağıranı duymayan, duysa bile icâbet edip yardımına koşamayan o mezarındaki ölüleri ve kendi hâlindeki kimseleri, bilen, işiten, gören, haberi olan, dualara icâbet eden ve isteklere karşılık veren, güç, kuvvet ve iktidar sahibi kimseler olarak kabul etmektedirler. Bu durum da, her gün en az kırk kez namazlarımızda: “Yalnız Sana ibâdet ederiz, yalnız Sen’den yardım dileriz” (Fâtiha: 5) Kelâm-ı İlâhî’sine zıddır. Açıkladığımız şekilde bir i’tikâd, söylem ve davranış biçimi, imana zulüm (şirk) karıştırmak demektir!

"(Onlara) de ki: Allah'tan gayrı (ilâh diye) iddia ettiklerinize (istediğiniz kadar yalvarın) dua edin bakayım. Onlar göklerde de yerde de zerre ağırlığınca bir şeye sahip değildirler. Onların bu ikisinde hiçbir ortaklığı yoktur ve O'nun (Allah'ın) bunlardan hiçbir yardımcısı da yoktur." (34/Sebe': 22)

"Geceyi gündüze bitiştirir, gündüzü de geceye bitiştirir. Güneşe ve aya da boyun eğdirdi. Hepsi de belirli bir süreye kadar akıp giderler. İşte bunları yaratan Rabbimiz Allah'tır. Mülk (hâkimiyyet) yalnız O'nundur. O'nun gayrı çağırdıklarınız ise, bir hurma çekirdeğinin zarına bile mâlik değildirler. Onlara dua etseniz, dualarınızı işitmezler. İşitseler dahi istediğinizi yerine getiremezler. Üstelik onlar kıyâmet gününde ortak koşmanızı inkâr da edeceklerdir. Her şeyden haberdar olan (Allah) gibi kimse sana haber veremez." (35/Fâtır: 13, 14)

35- ALLAH’IN DÜNYA SEMÂSINA NÜZÛLÜ:

HER GECENİN ÜÇTE BİRİ GEÇİNCE YA DA SON ÜÇTE BİRİ KALINCA ALLAH’IN DÜNYA SEMÂSINA İNECEĞİ (NÜZÛLÜ) HUSUSUNDA SAHÎH HADÎSLER VARKEN, İNSAN HER GECESİNİN KIYMETİNİ BİLMEZ DE, HAKKINDA SAHÎH BİR NASS BULUNMAYAN ŞEYLERİ YAPMA KONUSUNDA HIRS GÖSTERİR!

1- Ebû Hüreyre radıyallâhu anh’den rivâyete göre, Rasûlullah aleyhisselâm şöyle buyurdu:

يَنْزِلُ رَبُّنَا تَبَارَكَ وَتَعَالَى حِينَ يَبْقَى ثُلُثُ اللَّيْلِ الآخِرُ كُلَّ لَيْلَةٍ فَيَقُولُ مَنْ يَسْأَلُنِي فَأُعْطِيَهُ مَنْ يَدْعُونِي فَأَسْتَجِيبَ لَهُ مَنْ يَسْتَغْفِرُنِي فَأَغْفِرَ لَهُ حَتَّى يَطْلُعَ الْفَجْرُ ‏"‏ ‏.‏ فَلِذَلِكَ كَانُوا يَسْتَحِبُّونَ صَلاَةَ آخِرِ اللَّيْلِ عَلَى أَوَّلِهِ

“Gecenin (üçte ikisi geçip) üçte biri kalınca, her gece Rabbimiz Tebâreke ve Teâlâ (keyfiyeti bizce meçhul bir durumda dünya semâsına) iner ve şafak sökünceye kadar şöyle buyurur: “Kim Ben’den bir şey istiyor ki Ben ona vereyim? Kim Bana dua ediyor ki onun duasına icâbet edeyim? Kim Ben’den mağfiret diliyor ki ona mağfiret edeyim?” Bunun içindir ki sahâbîler gece sonunda namaz kılmayı, gecenin evvelinden daha çok severlerdi." (İbn-i Mâce, Hadîs No: 1366; Bkz: Buhârî, Hadîs No: 7494; Müslim, Salâtu’l Musâfirîn, 168, 170, 171, 172; Hadîsler Sahîh’tir.)

2- Ebû Hüreyre radıyallâhu anh’den rivâyete göre, Rasûlullah aleyhisselâm şöyle buyurmuştur: 

‏يَنْزِلُ اللَّهُ إِلَى السَّمَاءِ الدُّنْيَا كُلَّ لَيْلَةٍ حِينَ يَمْضِي ثُلُثُ اللَّيْلِ الأَوَّلُ فَيَقُولُ أَنَا الْمَلِكُ مَنْ ذَا الَّذِي يَدْعُونِي فَأَسْتَجِيبَ لَهُ مَنْ ذَا الَّذِي يَسْأَلُنِي فَأُعْطِيَهُ مَنْ ذَا الَّذِي يَسْتَغْفِرُنِي فَأَغْفِرَ لَهُ فَلاَ يَزَالُ كَذَلِكَ حَتَّى يُضِيءَ الْفَجْرُ

“Gecenin ilk üçte biri geçince, Allah dünya semâsına inerek şöyle buyurur. Ben Melik’im (mülkün sahibiyim, otorite benim), kim Bana dua ederse karşılığını veririm, kim Ben’den isterse ona veririm. Kim Ben’den bağışlanma dilerse onu bağışlarım.” Bu durum, fecir etrafı aydınlatıncaya kadar devam eder.” (Müslim, Salâtu’l Musâfirîn, 169; Tirmizî, Hadîs No: 446; Hadîsler Sahîh’tir.)

3- Ebû Hüreyre radıyallâhu anh’den rivâyete göre, Rasûlullah aleyhisselâm şöyle buyurdu: 

إِذَا كَانَ النِّصْفُ مِنْ شَعْبَانَ فَلاَ صَوْمَ حَتَّى يَجِيءَ رَمَضَانُ

“Şaban ayı yarılanınca, artık Ramazan ayı gelinceye kadar oruç yoktur.” (İbn-i Mâce, Hadîs No: 1651; Bkz: Tirmizî, Hadîs No: 738; Ebû Dâvûd, Hadîs No: 2237; Hadîsler Sahîh’tir.)

4- Ali b. Ebî Tâlib radıyallâhu anh’den rivâyete göre, Rasûlullah aleyhisselâm şöyle buyurmuştur: 

إِذَا كَانَتْ لَيْلَةُ النِّصْفِ مِنْ شَعْبَانَ فَقُومُوا لَيْلَهَا وَصُومُوا يَوْمَهَا ‏.‏ فَإِنَّ اللَّهَ يَنْزِلُ فِيهَا لِغُرُوبِ الشَّمْسِ إِلَى سَمَاءِ الدُّنْيَا فَيَقُولُ أَلاَ مِنْ مُسْتَغْفِرٍ فَأَغْفِرَ لَهُ أَلاَ مُسْتَرْزِقٌ فَأَرْزُقَهُ أَلاَ مُبْتَلًى فَأُعَافِيَهُ أَلاَ كَذَا أَلاَ كَذَا حَتَّى يَطْلُعَ الْفَجْرُ

“Şa’ban ayının on beşinci gecesi olduğu zaman, gecesinde ibâdete kalkın ve o gecenin gündüzünde de {on beşinci günü) oruç tutun. Çün­kü o gece güneş batınca, Allah Teâlâ (keyfiyeti bizce meçhul bir hal­de) dünya semâsına inerek, (o andan) fecir doğuncaya kadar: Ben’den mağfiret dileyen yok mu, ona mağfiret edeyim. Ben’den rızık isteyen yok mu, onu rızıklandırayım, (bir belâ ile) mübtelâ olan yok mu, ona âfiyet vereyim (belâdan kurtarayım.) Şöyle olan yok mu, böyle olan yok mu, buyurur. (İbn-i Mâce, Hadîs No: 1388, Hadîs Mevdû’ yani uydurmadır.)

36- USÛL-Ü HADÎS’TE “UYDURMA”, “ASILSIZ”, “MÜNKER” VE “ŞÂZZ” NE DEMEKTİR?

Hadîs Usûlü’nde "uydurma" (مَوْضُوعٌ) ile "asılsız" (لاَ أَصْلَ لَهُ) tabirleri arasında fark vardır. Uydurma hadîs (حَدِيثٌ مَوْضُوعٌ), hem metin hem de isnâd uydurulduktan sonra bir kaynakta yer alan rivâyettir. Asılsız hadîs (حَدِيثٌ لاَ أَصْلَ لَهُ) ise, herhangi bir kaynakta geçmeyen aslı astarı ve isnâdı bulunmayan sözlerdir. Asılsız hadîsi kısaca şöyle tanımlayabiliriz: حَدِيثٌ لاَ أَصْلَ لَهُ أَيْ لاَ إِسْنَادَ لَهُ أَصْلاً Aslı olmayan bir hadîs; asla bir isnâdı olmayan rivâyettir... Gerek uydurma ve gerekse asılsız rivâyetlerin her ikisi de, rivâyetin, kendisine nispet edildiği kimseye karşı yalan ve iftirâdır! Bunlar gerçekte hadîs hükmünde değildir! Bu ikisinden başka bir de Münker Hadîs (الْحَدِيثُ الْمُنْكَرُ) vardır. Münker Hadîs; zayıf Hadîs kısımlarındandır. Manası ise; zayıf bir râvînin, “sika” yani adâlet ve zabt yönünden güvenilir, emin bir râvîye muhâlefet ederek rivâyet ettiği Hadîs’tir. Münker, Şâzz’ın zıddıdır; çünkü şâzz’ın râvîsi sika olduğu halde, Münker’in râvîsi sika olmayıp adâlet ve zabt yönüyle zayıf kimsedir.

Etiket kelimeler: Hadîs Usûlü, mevdû’, uydurma, lâ asle leh, asılsız, münker, şâzz.

37- MUHTEŞEM BULUŞ!

Nefis, ego, gösteriş, kibir, hevâ ve heveslerin kendisiyle tatmin edildiği öyle bir cihâz icat edilmeli ki, dünyanın dört bir köşesindeki farklı ırk, renk, dil, din ve kültürdeki insanların hemen hepsi asla onu elinden düşürmesin, onunla gezsin, onunla yürüsün, onunla uyusun, onunla uyansın, bir an bile gözlerini ondan ayırmasın, başka işlerle meşgulken, biriyle konuşurken hatta araba kullanırken dahi, gözü, aklı, fikri hep onda olsun denilse; bilim adamları nasıl bir cihaz icat ederlerdi dersiniz?

- "Müşkil bir meseledir; böyle bir icat yapılamaz" mı derlerdi,

Yoksa;

- "O icat, değişik marka, model, görünüm, renk ve özellikleriyle, el kadar büyüklükte olan, elde ve cepte taşınıp asla kendisinden kopulmaması gereken ve kopulamayacak olan AKILLI TELEFON’dur" mu derlerdi!

Bu, çok iddialı bir cevap olurdu değil mi?

Ama sonuçta vâkıa ve durum bu cevabı haklı çıkarmadı mı?!

Evet, günümüzde, insanı kendinden, çevresinden ve hayattan soyutlayıp atâletin, tembelliğin, gafletin ve duyarsızlığın kucağına iten o icat, AKILLI(!) TELEFON'dur!

DEĞERLENDİRME:

Orta ve lise dönemlerinde şahit olduğum ve yadırgadığım bir şey vardı. Bazı insanlar bir şeyleri eleştirirken, o şeyi kendileri yaparlardı. Örneğin; insanları lüksten sakındırırlardı ama kendileri az ya da çok lüks hayat yaşarlardı. Önceden “şu ihtiyaç değil, bu ihtiyaç değil” deyip de sonradan onlardan da a’lâsını alanları hiç saymıyorum. Yapmadıklarını söyleyenlere itiraz edildiğinde de, "doğrusu söylediğimizdir, biz yapamıyoruz" derlerdi. Şimdi değişik üslup ve görüntülerde o çocukluk yıllarında yadırgadığım örnekler daha da çoğaldı. Ya da bu istikâmetteki insan tipi zaten toplumda çok yaygındı da, yaşadıkça gördük. Bu eleştiriyi yaparken aynı itirazla muhatap olmak istemem. Cep telefonu ilk çıktığında koşa koşa on bin dolara telefon alan insan tipleri gördüm. Nedir bu özenti, takıntı, gösteriş ve hırs kardeşim! İnsanlar, Kapitalizm’in piyasaya sürecekleri sömürü materyallerini satın almak için âdeta gündemi takip ediyorlar ve birbirleriyle yarış ediyorlar! O yıllarda, kimileri de birkaç sene daha fiyatların düşmesini bekleyip telefon satan yerlerde âdeta sıra oluşturmuştular. Hatta kendilerini akıllı, erken davrananları da akılsız olmakla suçlayanlara şahidim. “Birkaç bin dolara telefon mu alınır yahu” diyenler, üç beş sene bekleyip beş yüz liraya, bin liraya aldılar! Şahsen ben yaşadığım çevrede en son telefon alan kimseyim. “Telefon alan” sözü bile yanlıştır. Telefon almak zorunda bırakılan!.. Aylardır, yıllardır telefon diye diye kendisini telefon almaya motive edip duran bir arkadaş, kendisine telefon ve hat almaya gidince, bana da hediye olarak bir hat almıştı. Ben de daha sonra telefonu da almak zorunda kalmıştım. Sesli ve ma’kûl düşünce: “Madem alıyorsun, ikisini de al, ikisini almıyorsun, hat niye alıyorsun kardeşim...” : ) Telefon, daha pahalı olduğu için sanırım, böyle bir tercih yapmıştı. Neyse akıllı telefona gelelim. Yaşadığım çevrede akıllı telefonu olmayan kimse yok sanırım. Bu telefonun girmediği ev ise hiç yoktur herhalde... Toplum nazarında fakir bilinen ailelerde bile en lüks ve en pahalı telefonların bulunması oldukça dikkat çekici bir durumdur. Belki de her evde birkaç tane birden bulunmaktadır. Hatta bazıları, kaç kez model değiştirdiler. Kimileri, akıllı telefonlarının özelliklerini yetersiz buluyorlar. Yeni model alma hesabındalar vs... Beni ilgilendirmez bütün bunlar tabii ki!.. Ben, kendime döneyim; ilk çıktıktan sonraki yıllarda cep telefonunu en son alan kişi olduğum gibi, artık akıllısını da alabilir miyim acaba?! “Muhteşem Buluş!” paylaşımını yapan ve orada verilmek istenen hikmetin önemine inanan ve insanı meşgul edip tembelleştirmek ve asosyalleştirmek anlamında zararının daha fazla olduğunu bilen bir kimse olarak, hepsinden önemlisi de özenticiliği ve taklitçiliği sevmeyen biri olarak, şu an itibariyle o telefona heveslenmeye hiç de niyetim yok!.. Çoğu kimse diyecektir: "Hocam, genellemeyin..." Ben: “İstisnâlar olabilir...” dediğim de, sanki bu nasihat istisnâî olarak genellenmeden ve yaygınlaşmadan uygulanacak mı?! İnsanların nefsî isteklerine ve arzularına kim gem vurabilir?! Sanki Kapitalizm’in albenili ve câzibeli ambalajlarla piyasalara sürdüğü ve vitrinlerde yerlerini alan son model ürünlere insanlar ihtiyaç yaklaşımıyla bakıp, “bunlar, lüks ve isrâftır; bizim bunlara ihtiyacımız yok” mu diyecekler! “Deseler ne güzel olur” diyen her bir kimseye “önce sen desene” demek de hikmet ehlinin işi olsa gerek! İnsanlar, nefsî arzularına meşrû bir sınır çizmedikleri ve o isteklerinin peşinden hayat boyu koşuşturdukları sürece, bu arzulara ve uzun emellere kim gem vurabilir?! Hem de bu imtihan dünyasında!...

38- SOSYAL MEDYADAKİ İNSÂNÎ İLİŞKİLER HAKKINDA GENEL ÜSLÜPLU KISA BİR TEFEKKÜR!

Rasûlullah aleyhisselâm buyurdu: “Küçüklerimize merhamet etmeyen, büyüklerimizin ilim şerefini tanımayan, biz(im Sünnetimiz)den değildir.” (Tirmizî, Birr, 15, Hadîs No: 1920)

İnternet demek; yeğenlerine bile "abi" diyecek kimselerin, sana akranıymış gibi (halk tabiriyle, asker arkadaşı gibi) senli benli hitap etmesidir. Cür'etkâr sözlerine cevap verildiğinde de, soru, yorum ve itiraz ile başlattığı tartışmayı sürdürüp fırça atması, eleştirmesi ve suçlamasıdır! Daha da olmadı konuyu hak ihlâline kadar getirmesidir... HasbunAllâh!.. İlginçtir ki insan, birkaç sene yaşlanınca ya da bazı konularda bir şeyler okuyarak kendini geliştirdiğini sanınca, bir şeyler keşfedince, bir yerlere gelince, tırnak içinde vali olunca adam olduğunu sanıyor! Oysa adamlık, bundan çok farklı ve çok önemli bir değerdir, fazilettir, erdemdir, haysiyettir, mürüvvettir! Hikmet ve âdâb eksikliğinden kaynaklanan cehâlet bu olsa gerek! İnsan, eksik yönünü dahi bilmiyor ve de kabullenemiyor! Nefis, insana kendisini Kâf dağında gösteriyor. O da, büyüğüne hürmet edemiyor, küçüğüne şefkât gösteremiyor! Adam, senden en az beş yaş küçüktür ama küçük kardeşine hitap eder gibi üslup kullanıyor. Yahu sen o kişiye göre -yanlış anlama ama- çocuk gibisin. Burada “çocuk” kelimesi asla aşağılama anlamında değil, bir hakikatin tasrîhi için müsbet bir teşbîhtir. Bu anlamda büyüklük de izâfîdir. Hakikatte büyük olan ise Âlemlerin Rabbidir; biz ise küçüğüz, âciziz, Rabbimizin rahmetine ve lütfuna muhtâcız. Devam edersek; biz çocukluğumuzda aramızda bir yaş fark olanları büyük bilirdik, hürmet ederdik, ona göre davranırdık hatta ay olarak hangimiz yaşça büyüğüz diye hesap yapardık. Benim abim ile aramda yaklaşık iki yıl var, “abi” diyorum. Bazı arkadaşlar, en az 3-5 yaş, kimileri de çok daha fazlasıyla küçükler; ama ne “hocam”, ne de “abi” diyebiliyorlar! Tırnak içinde söylemek gerekirse, nefsinden dolayı sana “hocam” demeyi gururuna yediremeyen ve dememek için nefsinden türlü türlü bahaneler üreten kimseye belki 30-40 yıl ilim öğretebilirsin. O da ayrı bir konu! Ama tabii ki bu kişilik yapısındaki kimseyi, -dünyayı verse bile- ehliyet sahibi bir âlim, talebe olarak kabul eder mi, bu da meselenin ayrı bir yönüdür! Burada önemli vurgu, “ehliyet” ve “âlim” kelimelerindedir. Bu kimseler ne âlimciktir, ne makam ve mevki peşindedir, ne şöhret ve ilgi odağı olma derdindedir ve ne de paragöz ve çıkarcıdır! Neyse!.. İnsan, kendisinden yaşça ve ilimce büyük biriyle nasıl konuşur ya da nasıl konuşmalı? İşin başında daha bunu bilmiyoruz ve de öğrenmek için çaba göstermiyoruz. Genelde nefis, bu yöndeki uyarıları “cıs”, “gereksiz” ve “lüks” gösterdiği içindir belki de! Bu nedenle çoğumuz, bu tür âdâb konularını önemsiz say(n)ıyoruz! Edebi önemsemeden de, soru sorarak veya tartışarak ilim öğrenmeye çalışıyoruz! Lâ havle!.. İnternetin olumsuz yanlarından ve yönlerinden biri budur! Nice ilmî meseleler varken, “Hikmetler, İbretler, Öğütler” başlığı ile neden kitap çıkardığımızı anlayamayanlara da bu cevap, ibret almaya vesile hikmetli bir öğüt olsun. Gerçekten bu konu, Tevhîdî hakikatler kadar önemlidir! Kaldı ki, Tevhîd ile Nebevî ahlâk iç içedir ve bir bütündür. Sözün burasında kendime ait iki sözümü hatırladım. Müsaadenizle paylaşmak isterim:

“İnsanlara hitâp şekli, kişiliğin aynasıdır.” (Hayatın İçinden Özlü Sözler, 181. Söz, S: 166)

“İlmin başı edeptir; edebi olmayana ilim ne gerektir!

39- İBN-İ TEYMİYYE BAZI KİMSELER TARAFINDAN ŞU ÜÇ NOKTADA ELEŞTİRİLMİŞTİR!

1- Müteheyyic (متهيّج) (heyecanlı, coşkun),

2- Cehîru's-savt (جهير الصوت) (sesi yüksek),

3- Düşüncelerini savunmada mufrit/aşırı (مفرط فى أفكاره).

Allah'ın yaratılıştan verdiği kişiliksel özellikler eleştirilebilir mi? Bu vasıflar normalde bende de var. Pek çok kimsede de olabilir. Bir insanın, hakikatleri anlatırken heyecanlı olması, yüksek sesle konuşması ve görüşlerini ispat ederken gösterdiği ısrar ve kararlılık, onu suçlamayı mı gerektirir?! Amacı üzüm yemek değil de, bağcıyı dövmek olan kimse, bağcının verdiği üzümde bahane bulup, onu suçlar! Kardeşim, sen, sana anlatılanların hak olup olmadığına baksana! O hakkı tebyîn ve müdâfaa edenin yahut da bir yanlışı iptal edenin heyecanlı ya da sessiz olması, yüksek sesli ya da alçak sesli olması, düşüncelerini kararlılıkla savunması ya da düşüncesini savunmada pasifliği senin neyine?! İnsanların farklı farklı karakteristik özellikleri vardır. Bunların bazıları fıtrattan gelir, bazıları da ilim, iman ve ihlâsla alâkalıdır. Akıllı insan odur ki, başkalarının kişisel özelliklerini eleştireceğine kendisine bir şeyler öğretene müteşekkir olur ve hakka uyar!

İbn-i Teymiyye’nin görüşlerini savunurken gösterdiği tavrın “aşırı” olduğunu düşünenlerin, Mizzî’nin: “Dört yüz seneden beri onun gibisi görülmemiştir” ve İbn-i Receb’in: “Sahîh yoldan bana ulaştığına göre, İbn-i Zemlekânî, İbn-i Teymiyye hakkında şöyle demiştir: Onun gibisi beş yüz yıldır görülmüş değildir.” (ez-Zeyl alâ Tabakâti’l Hanâbile, 4/503)

Hicrî 661 (m.1263) senesinde dünyaya gelen, 19 yaşına gelmeden fetvâ vermeye başlayan, babasının vefât etmesi üzerine Sükkeriye medresesinde onun yerine geçip 21 yaşında Hadîs dersleri vermeye başlayan bir âlimi, daha alt seviyelerdeki bazı kimselerin eleştirmesi taaccup edilmekle beraber çok da mânidardır!

Tâbiîn nesli, Hicrî 120 yılında sona ermiştir. İmam Sehavî'nin beyanına göre tebe-i tâbiîn nesli Hicrî 220 yılında sona ermiştir. (Ulûmu'l-Hadîs ve Mustalâhuh, Subhi es-Salih, S: 358)

Mizzî’nin, dört yüz senedir İbn-i Teymiyye gibisi görülmemiştir, sözünü ele alırsak, sahâbe-tâbiîn ve tebe-i tâbiîn asırlarından sonra her asrı kastettiği sonucunu çıkarabiliriz. İbn-i Zemlekânî’nin, beş yüz yıldır onun gibisi görülmemiştir, sözünü esas alacak olursak, bu zaman dilimine tebe-i tâbiînin son dönemleri de dâhil olmuş olur. Bu şâhitliği yapanlar müctehidlerdir. Hamâsî duygularla bir heyecan ya da cezbe anında söylenmiş sözler değildir. Kaldı ki İbn-i Zemlekânî bazı meselelerde İbn-i Teymiyye’ye muhâlefet etmiştir. Gerçek âlimler ancak hakka şâhitlik ederler.

İbn-i Zemlekânî, bazı konularda İbn-i Teymiyye’ye muhâlefet etmiş olmasına rağmen, beş yüz senedir onun gibi birisinin görülmediğini söylemiştir. Bundan daha âdil bir şâhitlik olabilir mi? Ayrıca yine o, İbn-i Teymiyye hakkında şu övücü sözleri söylemiştir: “Âlimlerin âlimi, imamların rehberi, ümmetin örneği, peygamberlerin vârisi, Allah’ın hücceti, müctehidlerin âhiri (sonu).” (er-Reddu’l Vâfir, S: 108, 109)

Bu nitelemede yer alan “müctehidlerin âhiri” ifadesiyle, ondan sonra müctehid gelmeyeceği anlamı çıkmaz. Bilâkis bu söz, onun seviyesinde bir müctehid gelmez ya da gelmesi zor şeklinde anlaşılmalıdır. Yedi asır geçmiş olmasına rağmen, onun gibi bir âlim gelmediğine hepimiz şâhidiz.

Öğrencisi İmam Zehebî (v.748/1348) hocasını birçok eserinde hayırla yâd etmiş ve onun hakkında şunları söylemiştir: “İbn-i Teymiyye tefsîrde ulaşılması mümkün olan son mertebeye ulaşmış, Hadîsin hıfzı, ricâli, sıhhati ve zayıflığı noktasındaki ilimde herkesi geçmişti. Dört mezhebe ilaveten sahâbîlerin ve tâbiînin de mezheblerini bildiği için Fıkıh’ta bir örneği yoktu. Dinler, mezhebler, Usûlu’d-Dîn ve Kelâm alanında bir benzerinin olduğunu bilmiyorum. Arapça’sı çok kuvvetli, Tarîh ve Siyer ilimlerinde şaşılacak kadar bilgisi vardı. Cihâdı, mertlik ve cesareti ise dillere destandı. O, benim gibi birisinin onu vasfetmesinden çok daha büyük biridir. Eğer bana Rükn ile Makam arasında Ka’be’ye karşı durup: ‘Şu gözlerim onun gibisini görmemiştir’ diyerek yemin ettirilseydi, bu yemini muhakkak ederdim. Hatta vallâhi, ‘o kendisi gibisini bile görmüş değildir’ derdim.” (er-Reddu’l Vâfir, S: 80, 81)  

Hâfız İmam Zehebî gibi münekkid bir âlimin bu sözlerinden daha âdil bir şâhitlik olabilir mi? İlimde derinleşmenin yani rusûh sahibi olmanın bedellerinden biri de, o seviyede bir ilme, fıkha ve anlayışa sahip olmayan bazı kimselerce eleştirilmek olsa gerektir!

Son olarak da, Hâfız İbn-i Kesîr rahımehullâh’a sözü bırakalım. O, İbn-i Teymiyye’den uzunca bahsettikten sonra şunları söylemektedir: “Sonuç olarak, İbn-i Teymiyye rahımehullâh hata ve isâbet edebilen büyük âlimlerden birisidir. Ancak hataları doğrularına nispetle derin bir denizdeki nokta gibidir. Ayrıca onun bu hataları da bağışlanmıştır. Çünkü Nebî aleyhisselâm, Sahîh-i Buhârîde geçen bir Hadîste: ‘Hâkim ictihâd edip de isâbet ederse, ona iki ecir vardır. Eğer ictihâd eder de hata ederse, onun için bir ecir vardır’ (Buhârî, 7352; Müslim, 1716; Tirmizî, 1326; Ebû Dâvûd, 3574; İbn-i Mâce, 2314; Nesâî, 5381) buyurmuştur.” (el-Bidâye ve’n Nihâye: 14/160)

40- LÂLE VE GÜL:

Tasavvufta "Allah" (الله) kelimesi ile "lâle" (لاله) kelimesinin Osmanlıca yazılışının ebced değeri "66" yani aynı olduğu için; lâle'nin Allah'ı sembolize ettiği görüşü, İslâm'a göre bâtıl bir anlayıştır. Maalesef ki bazı yörelerde halk arasında "işi altmış altıya bağlamak" deyimi bile kullanılmaktadır! Oysa Allah, varlıklarla nitelenemez, temsîl edilemez ve mahlûkâtına benzetilemez. Diğer taraftan Allah, varlıkların uydurdukları sembollerle de vasfedilemez! “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur. O her şeyi işitendir, görendir.” (Şûrâ: 11) Şayet insanlar, Yüce Allah’ın, hakkında hiçbir delil indirmediği ve kendilerinin de hiçbir bilgileri olmayan şeylerin peşine düşerlerse dalâlete düşerler ve her adımlarında da kendilerini daha büyük felâketlerin içinde bulurlar! Örneğin; Tasavvuf Edebiyatı’nda bazı şiirlerde, vahdet-i vucûd anlayışının tesiriyle, Yaradanın, yarattığı lâle'de tecellî ettiği safsatasını söyleyip savunmak gibi! Bakınız, Allah’ı bir varlıkla sembolize etme ve O Yüce Yaratıcı hakkında temsîl getirme cür’eti, bazı kimseleri vahdet-i vucûd safsatasına kadar sürüklemektedir!

Tevhîd; Allah'ı zâtında, isimlerinde, sıfatlarında, fiillerinde ve hükmünde birlemeyi, büyük bilmeyi, O'nu noksanlıklardan tenzîh etmeyi, O'nun kendisini nitelendirirken haber verdiği isimlerinden, sıfatlarından ve fiillerinden birini dahi bir başkasına vermemeyi, O'na ortak koşmamayı, O'nu tek ve hakiki ma'bûd bilmeyi gerektirir.

Kırmızı gülün de, Rasûlullah'ın terinden yaratıldığı ve gül kokusunun Peygamberimizin kokusu olduğu konusunda gelen rivâyetlerin tamamı uydurmadır. Maalesef ki tasavvufta gülün de Peygamberimizi temsîl ettiği savunulmuştur. Bu konularda hiçbir delilleri olmadığı halde insanlar, Allah ve Rasûlü hakkında nasıl da cür'etkârca temsîller getirmektedirler.

Rabbimizin Âyetlerini okuyalım:

"Artık Allah hakkında (temsîller, misaller getirerek ve şânına uymayan benzetmeler yaparak) örnekler bulmaya kalkışmayın. Çünkü Allah bilir, siz bilmezsiniz." (Nahl: 74)

"Bilmediğin bir şeyin ardına düşme! Çünkü kulak, göz ve kalp, bunların her biri ondan sorumludur." (İsrâ: 36)

41- İMAM-I A’ZAM EBÛ HANÎFE (RAHIMEHULLÂH)

Nu'mân b. Sâbit rahımehullâh'ın künyesi Ebû Hanîfe'dir. Hicrî 80’de Kûfe’de doğmuştur ve 150'de vefât etmiştir. “İmam-ı A'zam” diye meşhûr olmuştur. O, hem tâbiîndendir hem de Fıkıh'ta muteahhırûn ulemânın imamıdır. Çünkü çağdaşları arasında çok seçkin bir konumdadır, ictihâd metodunda büyük bir çığır açmıştır ve döneminden itibaren pek çok fakîh, onun açtığı çığır etrafında kümelenmiş ve ondan istifade etmişlerdir. Bu bakımdan da kendisine "İmam-ı A'zam" denilmiştir. Onun “Hanîfe” diye bir kızı olmamasına ve Hammâd’dan başka da çocuğu bulunmamasına rağmen ona “Ebû Hanîfe” (Hanîfe’nin babası) künyesi verilmiştir. Bunun nedeni; Iraklılar arasında “hanîfe” adı verilen bir divit yahut yazı hokkasını devamlı yanında taşıması nedeniyle “Ebû Hanîfe” diye tanınmış ve anılmıştır. Günümüzde anlayacağımız biçimde ifade edersek, yanında devamlı kâğıt ve kalem taşıdığı için kendisine “Ebû Hanîfe” denilmiştir. Şimdi ne yazık ki, Hanefî mezhebinde olan kimselerde kalem olsa, kâğıt yok, kâğıt olsa kalem yok! Hepsinden kötüsü de çoğu zaman ikisi de yok! “Ebû Hanîfe” diye anılmasının nedeni olarak, “Hanîf” kelimesinin sözlük anlamından hareketle, haktan ve istikâmetten ayrılmayan bir kimse olduğu için bu şekilde söylendiği de ifade edilmiştir. Ömrünün 52 yılı Emevîler, 18 yılı da Abbâsîler döneminde geçmiştir. O, sahâbe ve tâbiîn dönemlerinde Irak bölgesinde gelişen zengin ilmî ve fikrî bir ortamda yaşamış ve pek çok ilim ehlinden dersler almış ve görüşmeler yapmıştır. Yaklaşık kırk bin talebesi olduğu, bunlardan kırk tanesinin ictihâd seviyesinde bulunduğu rivâyet edilir. Ebû Hanîfe, sadece Fıkhî fetvâlar veren bir kimse değil, aynı zamanda Allah yolunda bir mücâdele adamı, ümmetin örneği ve imamıdır. O, bütün zorlamalara rağmen, Emevî ve Abbâsî saltanat sahiplerine boyun eğmemiş, zâlim idarecilerin yönetim anlayışlarını onaylamamıştır. Bu uğurda çok çileler çekmiştir. Abbâsî devletinin ikinci halîfesi(!) Ebû Ca’fer el-Mansûr, Ebû Hanîfe’yi test etmek ve kendi tarafına çekip, onun desteğini arkasına almak için ona Bağdat kâdîlığını (Kâdî’l Kudât) yani “kâdîların kâdîsı/başkâdîlık” teklif etmiştir. Bu mübârek İmam’ın bu teklifi reddetmesi üzerine de el-Mansûr onu hapse attırmış işkenceler ettirmiştir. Hayatının son demlerindeki bu ölümcül işkenceler altında da -inşâAllah- şehîd olmuştur. Zindanda zehirlenerek şehîd edildiği de söylenmiştir. Rabbimiz, ona rahmet etsin, ondan râzı olsun ve onun bıraktığı ilim mirasından da bizleri faydalandırsın.

42- PEYGAMBERİMİZİN ÜÇ TAVSİYESİ VE EYYÂM-I BİYD ORUCU HAKKINDA:

Ebû Hüreyre radıyallâhu anh şöyle demiştir:

 أَوْصَانِى خَلِيلِى بِثَلاَثٍ لاَ أَدَعُهُنَّ حَتَّى أَمُوتَ صَوْمِ ثَلاَثَةِ أَيَّامٍ مِنْ كُلِّ شَهْرٍ، وَصَلاَةِ الضُّحَى، وَنَوْمٍ عَلَى وِتْرٍ

“Dostum (Rasûlullah) bana üç şeyi tavsiye etti, ben ölünceye kadar bunları bırakmam.

1- Her aydan üç gün oruç tutmak,

2- (İki rek’at) kuşluk namazı kılmak,

3- Uyumadan önce vitir namazını kılmak.” (Buhârî, Tehecüd, 33, [1178]; Savm, 60, [1981]; Müslim, Salâtu’l Musâfirîn, 85, 86; Tirmizî, Savm, 54, [760]; Ebû Dâvûd, Vitr, 7, [1432]; Nesâî, Kıyâmu’l Leyl, 28, [1677, 1678])

Her aydan üç gün oruç tutmak; kamerî ayların 13, 14 ve 15. günlerinde tutulur. Bu günlere “Eyyâm-ı Biyd” (Beyaz, parlak günler) denilir. Bilindiği gibi, ayın ortasına rastlayan bu günler dolunay günleridir. Eyyâm-ı biyd’in, kamerî ayların 13, 14 ve 15. günleri olduğuna dair Hadîsler bulunmaktadır.

Mûsâ b. Talha’dan rivâyete göre, o şöyle demiştir: Ebû Zerr’den işittim, diyordu ki: Rasûlullah aleyhisselâm şöyle buyurdu: “Ey Ebû Zerr! Her aydan tutacağın oruç, o ayın on üç, on dört ve on beşinci günleri olsun.” (Tirmizî, Savm, 54, [761]; Ebû Dâvûd, Savm, 69, [2449])

Her aydan üç gün oruç tutmak, tüm seneyi oruçlu geçirmek gibidir. (Bkz: Müslim, Sıyâm, 196; Tirmizî, 761, 762; Ebû Dâvûd, 2449)

Allah Sübhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

“Kim, (Allah’ın huzuruna) bir hasene (iyilik, bir güzellik) ile gelirse, ona bunun on misli vardır. Kim de bir seyyie (kötülük, günah) ile gelirse, ancak onun misliyle cezalandırılır. Onlar (yani iyilik edenler de, fenâlık yapanlar da) haksızlığa uğratılmazlar.” (En’âm: 160)

Rabbimiz, bir hasene (bir iyilik) işleyene, on misli sevap olduğu müjdesini vermiştir. Buna göre bir gün oruç, on gün gibidir. Her ayda üç gün oruç tutmak ise, otuz gün oruç tutmak gibidir. Dolunay günlerinde üç gün oruç tutan bir kimse, Ramazan ayını da oruçlu geçireceği için, tüm sene oruç tutmuş gibi sevap elde eder.

Her aydan üç gün oruç tutmak ittifâkla müstehabdır. Bazı Şâfiî âlimlerine göre, eyyâm-ı biyd, kamerî ayın on iki, on üç ve on dördüncü günleridir. Cumhûr’a göre; dolunay günlerinde oruç tutmak müstehabdır. Bazı Mâlikî âlimlere göre ise, her aydan üç gün oruç tutmak müstehab olsa da, bu orucu ayın belirli günlerine tahsîs etmek mekrûhtur. Onların, böyle bir tahsîsi, mekrûh kabul etmelerinin nedeni, insanların bu günlerde oruç tutmayı vâcib görmeleri korkusundandır. Fakat yukarıda da zikrettiğimiz gibi, İmam Tirmizî’de geçen Hadîs’e göre, her aydan tutulması gereken bu üç gün, ayın 13, 14 ve 15. günleridir. Allah en iyi bilendir.

43- NAMAZIN FAZİLETİ HAKKINDA:

NOT: Namaz hakkında bir soru üzerine hızlıca aşağıdaki cevabı verdik. Hayırlara vesile bir nasihat olmasını dileriz...

CEVAP: Fakîhler arasında ictihâdî tafsîlât bir yana, Usûlen, cinsu'l amel'i terk küfürdür. Yani namazı bütünüyle terk etmek muhakkik âlimlerin fetvâsına göre küfürdür. Namazsız Müslümanlık olmaz. Namaz dinin direğidir. Kim namazı terk ederse, dinin direğini yıkmış olur. Bu konu ilmen çok teferruatlıdır. Ama tabii ki, ne kadar yazsak da namazı kılmamaya cevâz verecek ve namazsızlığı hoş görecek değiliz. Selef'in ittifâkına ve muteahhırûn ulemânın bir kısmına göre, namaz kılmamak küfürdür. Diğer fetvâlar da hafîf sayılmaz. İmam Şâfiî ve İmam Mâlik, namaz kılmayan kimsenin hadd cezası olarak öldürüleceğine, İmam A'zam da hapsedilip, kan çıkıncaya kadar kırbaçlanacağına hükmetmiştir... Yani o kimse ya namaz kılıncaya ya da ölüm onu alıncaya kadar, bu ceza devam edecektir. Namaza başlayıncaya kadar kırbaçlanarak ömür boyu hapis cezası ve toplumdan tecrîd! Ahmed b. Hanbel’e göre, tembelliğinden bile olsa namazı kılmayan kimse küfre girer. Ahmed b. Hanbel, Şâfiî ve Mâlik, namazı kasden terk eden kimsenin i’tikâdı hakkında farklı görüşlere sahip olsalar da, böyle bir kimseye ölüm cezasının uygulanacağı hususunda müttefiktirler. Ahmed b. Hanbel’e göre cezanın gerekçesi, irtidâd iken, Şâfiî ve Mâlik’e göre ise, gerekçe, namazı kasden terk etme suçudur. Selef'ten de namazın terkinin küfür olduğuna dair sahîh nakiller vardır. Hatta Selef, namazdan başka hiçbir amelinin terkini küfür olarak kabul etmezlerdi. Delil olarak, sahîh pek çok Hadîs'te namazı terk edenin müşrik ve kâfir olacağına dair hüküm ifade eden beyanlar mevcuttur. Rabbimiz de: "...Namazı dosdoğru kılın ve müşriklerden olmayın" (Rûm: 31) buyurmuştur. Âyette namazı dosdoğru kılma emri ile müşriklikten sakındırmanın birbirine mukâreneti dikkat çekmektedir.

Ayrıca, Sekar cehennemine giren kâfirlere, “Sizi, Sekar’a ne sürükledi?” (Müddessir: 42) diye sorulunca verdikleri cevaplardan biri de, "Biz namaz kılanlardan değildik" (Müddessir: 43) demeleridir. Müddessir Sûresinin 41-47. Âyetlerini ve bu bölümün tefsîrini okuyun. Bu Âyetlere göre, Yüce Allah, kâfirleri hem iman etmediklerinden hem de imandan sonra sorumlu olunan kulluk vazifelerini yerine getirmediklerinden dolayı, ayrı ayrı azap edecektir. Yani onların iman etmemeleri, âhireti, peygamberleri, kitapları yalanlamaları, küfretmeleri ve isyan etmeleri bir suçtur; imandan kaçıp namazı kılmamış, yetimleri doyurmamış olmaları ve boş işlerle uğraşıp, hayatlarını vur patlasın çal oynasın geçirmiş olmaları da başka bir suçtur. Âyetten anlaşıldığına göre, Rabbimiz bu iki yönden de onları azap edecektir. Kâfiri, iman etmemesi ve de namaz kılmamasıyla azap eden Allah, iman iddiasında olanı, yalancılığıyla, hakkı beğenmemesiyle, Allah’a kulluktan ve secdeden yüz çevirmesiyle, hakka bilerek şâhidlik etmemesiyle ve de sahîh olarak iman edip sonrasında da dosdoğru namaz kılmamasıyla azap etmez mi? Hem de Nasslara, Selef'in bu konudaki i'tikâdına ve mütekaddim âlimlerin çoğunun fetvâsına baktığımızda konu çok açık şekilde meydanda iken!.. Hâl bu iken, gerçeklere gözünü kapatıp da namazdan muaf olarak cennet hayali kuran kimselere daha ne söylenebilir ki!

Müddessir Sûresinin ilgili Âyetlerinden şunları çıkarabiliriz. İman etmeden namaz kılınmaz. Ama namaz kılanlardan olmamaları, müşrik ve kâfirlerin cehenneme gidiş sebeplerindendir. Zira Hakk Teâlâ katında namaz ehlinden olmamak suçtur. Buradan anlaşılıyor ki, bir kimse iman etse ama namazı terk edenlerden olsa, cehennemden kurtulamayacaktır. Târik-i salât’ın, cehenneme gidişinin niteliği hususunda yukarıda özetle fakîhlerin görüşlerini serdettik.

Konumuza ışık tutması ümidiyle, İslâm tarihinden bir kesit sunalım. Müşrikler, Huneyn’de yenildikten sonra, Hevâzin kabilesinden bir heyet gelip İslâm’a girdiklerini bildirdiler. Onların arkasından, Sakîf kabilesinden de bir heyet gelip İslâm’a girmek istediklerini ancak bazı şartları olduğunu söylediler. Şartları da; namaz kılmamak, zekât vermemek ve Lât ismindeki putlarının halk arasında panik olmaması için bir süre yıkılmamasını istemekti. Rasûlullah, bu şartlı ve putlu imanın kabul edilmeyeceğini bildirdi. Onlar da ilk iki şartı kabul ettiler ama putları konusunda üç yıl, iki yıl, bir yıl, üç ay, iki ay ve bir ay müsaade isteyip, ısrarla bu konuda pazarlık yaptılar ama Allah Rasûlü buna asla izin vermedi. Bu beyhûde çabalarının sonuç vermediğini görünce de, kesin bir imanla teslim oldular. Görüldüğü gibi, insanlar amelî bazı görevleri yapabiliyorlar ama put sevgisinden ve putçuluktan kolay kolay vazgeçmiyorlar! Günümüzde namaz konusundaki gevşekliği ve tembelliği görünce, Peygamberimiz devrindeki bu ibretlik hâdise akıllara gelmektedir. Fakat bir fark vardır ki, o kimseler henüz iman etmedikleri için namaz kılmadan, namazsız ve putlu Müslümanlar olup olamayacakları konusunda şanslarını sonuna kadar zorladılar! Maalesef ki, bugün Ümmet-i Muhammed olduğunu söyleyen, İslâm iddiasında bulunan bazı kimseler, namazı terk etmiş olmalarına rağmen, Azîz ve Celîl olan Yüce Allah tarafından affedilme ümidi ile namaz konusunu hafife alıyorlar. Ya kılmıyorlar ya da ona gereken özeni göstermiyorlar. Oysa Rabbimiz, kullarını uyarmak adına; namazlarını koruyamayan ve onu zayi eden, nefislerine uyan bir nesilden bahsediliyor ve onların cehennemdeki "Ğayy" vadisine yuvarlanacaklarını bildiriyor.

“...Bunlardan sonra namazı terk eden, şehvet ve arzularına uyan bir nesil geldi. İşte onlar, ğayy ile karşılaşacaklardır.” (Meryem: 59)

Araplar kötü olan her şeye “ğayy” derler. İbn-i Abbâs ve İbn-i Mes’ûd’a göre ise cehennemde bir vadinin ismidir. (Medâriku’t Tenzîl ve Hakâiku’t Te’vîl, Dâru’n Nefâis, Beyrût-1996, 3/64)

İki Âyet ile bitirelim:

"Ben, evet Ben Allah'ım. Benden başka ilâh yoktur. O halde Bana ibâdet et ve Beni anmak (zikretmek) için dosdoğru namaz kıl." (Tâ-Hâ: 14)

"Eğer tevbe eder, namaz kılar, zekât verirlerse, artık dinde kardeşlerinizdir. Biz bilen bir kavme Âyetleri böyle uzun uzadıya açıklarız." (Tevbe: 11)

Bu Âyet; şirk ve küfürden tevbe ve imandan sonra, namazın kılınmasını ve zekâtın verilmesini şart koşmaktadır. Âyetten, bunlardan sonra, dinde kardeşliğin tahakkuk edeceği anlaşılmaktadır. Allah en iyi bilendir.

Rabbimiz, hepimizi ıslâh etsin ve şu mübârek Ramazan ayının feyz ve bereketinden bizleri müstefîd eylesin. Âmîn.

44- CEHENNEMLİKLERİN ÖZELLİKLERİ NELERDİR?

Rabbimiz buyurdu:

فَلَا صَدَّقَ وَلَا صَلَّى وَلَكِن كَذَّبَ وَتَوَلَّى ثُمَّ ذَهَبَ إِلَى أَهْلِهِ يَتَمَطَّى

“İşte o, (Peygamberi ve Kur’ân’ı) tasdîk etmemiş, namaz kılmamıştı. Fakat (Kur’ân’ı) yalanlamış, (Âyetlerden ve imandan ) yüz çevirmişti. Sonra da çalım sata sata (inkâr ederek kibir içinde) ehline (taraftarlarına) gitmişti.” (Kıyâmet: 31-33)

Bir kimseyi cehennemliklerden yapan durumların zikredildiği bu Âyetlerden anlaşılıyor ki, Allah’ın Kitâbına ve O’nun Rasûlüne teslim olan bir kimsenin hemen namaz kılması gerekir. İslâm’ın diğer hükümlerini yerine getirmek sonra gelir ama namaz, iman ikrârından hemen sonra yerine getirilmelidir. Böylece dille ikrâr edilen şeyin sadece dilde kalmadığı, tasdîk edilen o gerçeğin kalbin derinliklerinden geldiği de ortaya çıkmış olur.

Âyetlerde, tasdîk’in zıddı tekzîb, namaz kılmanın zıddı ise yüz çevirmek olarak gelmiştir. Yani tasdîk etmedi, yalanladı; namaz kılmadı, yüz çevirdi demektir...

Cehennem azâbına müstahak olanların özellikleri şunlardır:

1- (PEYGAMBERİ VE KUR’ÂN’I) TASDÎK ETMEMEK,

2- NAMAZ KILMAMAK,

3- (PEYGAMBERİ VE KUR’ÂN’I) YALANLAMAK,

4- (ÂYETLERDEN VE İMANDAN) YÜZ ÇEVİRMEK,

5- (SAHİP OLDUKLARI, AİLESİ VE TARAFTARLARIYLA) KİBİRLENMEK.

Rabbimiz bu kimselerin âkıbetini şöyle haber veriyor:

أَوْلَى لَكَ فَأَوْلَى ثُمَّ أَوْلَى لَكَ فَأَوْلَى

“Sana lâyıktır, (o azâb) evet sana lâyıktır. Sonra yine sana lâyıktır; tekrar tekrar sana lâyıktır...” (Kıyâmet: 34, 35)

Rabbimiz, bu nitelikleri taşıyan kimsenin azâba, helâke ve korkunç bir sona lâyık olduğunu tekrar tekrar söylüyor. O Âlemlerin Rabbi olduğu ve O’nun bir tek hükmü yeterli olduğu halde, “Sen bu azâba lâyıksın, lâyık; (evet, tekrar, sonra ve yine) sen bu azâba (helâke, böyle bir âkıbete) lâyıksın, lâyık!” buyuruyor. “Evlâ leke” (أَوْلَى لَكَ) ifadesi “helâk olasın, perişan olasıca, tuh sana, yazık sana, sen buna müstahaksın, sana bu yaraşır” gibi anlamlar içerir. Bazı müfessirler, Rabbimizin bu ifadesinde bir alay ve istihzâ olduğunu söylemişlerdir. Yani “sen, seni ve tüm âlemleri yaratan Yüce Allah’ın hükümlerini inkâr etmeye cür’et ettin; işte sana böyle bir tavır ve azap lâyıktır” anlamında bir alaydır.

Bunun Kur’ân’dan örneği şu Âyetlerdir:

“Yakalayın onu, sürüyerek götürün cehennemin ortasına. Sonra da o kaynar suyun azâbından dökün başının üstüne. Tat bakalım; çünkü sen güçlü ve değerli imişsin...” (Duhân: 47-49)

Rabbimiz:

ذُقْ إِنَّكَ أَنتَ الْعَزِيزُ الْكَرِيمُ

“Tat bakalım; çünkü sen güçlü ve değerli imişsin!” buyurarak, kâfir kişiyi azap edecektir. Bu bir tür ihtihzâdır. Kâfirler, dünyada iken Allah’la, O’nun Rasûlü ve mü’minlerle yaptıkları alaylarına tam muvâfık bir cezayla karşılaşacaklardır!

45- KESKİN ZEKÂYA NASIL SAHİP OLUNUR?

UNUTMANIN SEBEBİ NEDİR?

İlk başta şunu belirtmemiz gerekir.

İnsanlara usûl, yol, metod öğreterek ders vermek ve rehberlik etmek, onlara birkaç satır bilgi vermekten daha önemli ve öncelikli olmalıdır.

Zira yolsuz, usûlsüz, plansız ve programsız menzile ulaşılamaz. İnsanın bir hedefe vâsıl olması için ya önünde bir rehber olmalıdır ya da kendisi önceden rehberlik dersi almış, yolu yordamı bilen kimse durumunda olmalıdır.

“Unutuyorum” diyen kimseye yahut da “keskin zekâ nasıl elde edilebilir?” diye soran kimseye bu istikâmette cevap verilmelidir. Ezberimizdeki birkaç ma’lûmâtı söylemekle olmaz!

Zira bilelim ki, her soruya uzun uzadıya cevaplar vermek de mümkündür; kısaca, özetle, birkaç cümle ile karşılık vermek de mümkündür.

Kısa cevaba geçelim.

Eskilerin naklettiğine göre; Osmanlı mekteplerine gidenlere, hocalar ilk derste “yolda nasıl yürünür?” konusunu işlerler ve yolda yürüme âdâbını ve kâidelerini öğretirlerdi. Öyle ya, siz daha yürümeyi öğrenememiş bir bebeğe ders vermeye çalışır mısınız? Gençler de; öncelikle yolda, caddede, sokakta, pazarda, mahallede nasıl yürüneceğini, kalabalık ortamlarda ve taşıma araçlarında nasıl hareket edileceğini öğrenmelidir.

Dedelerimizin ifadesiyle; dışarı çıkınca, göz, ayağının ucunda olmalıdır. Göz kontrol altında olmalıdır ki, bilerek ya da bilmeyerek günaha girilmesin, trafik kazası gibi, göz kazasına sebebiyet verilmesin!

Eskiden Müslüman ecdâdın gözleri hep ayak uçlarındaydı ve devamlı önlerine bakarlardı. Bundan dolayıdır ki, yanlış iş yapan kimseye “önüne bak” sözü darbımesel haline gelmiştir. Ama maalesef ki bu sözün geçmişteki kullanım sahaları daraltılmış sadece yanlış hareket yapan kimseleri uyarı ile sınırlandırılmıştır. Oysa ebeveynler ve muallimler, evlatlarına “evladım, yolda önüne bak” derlerdi.

Böyle yapınca göz, günaha düşmekten de korunur, insanı ilgilendirmeyen şeyleri hafızaya doldurmaktan da…

Çevredeki görüntüleri ve olayları devamlı göz seyrettikçe insan hâfızası bu kaydedilen olaylarla ve görsellerle dolar. Ona bak, şuna bak; insanda hâfıza kalmaz. Günahları göz işler ama gönül rahatsızlanır. Göz harama bakar, insanın mâneviyatı zaafa uğrar. Gereksiz her şeyi dinledikçe ve izledikçe hâfıza lüzumsuz şeylerle dolar ve hâfıza zayıflar. Sonuçta da insanda unutkanlık başlar, olayları ve anlatılanları hemen kavrayamaz ve anlayamaz hale gelir. Bu durumdan zekâ da etkilenir.

Hâfıza ve zekânın selâmeti gözü korumaktır. Boş işler müdürü ya da boş gezenin boş kalfası gibi etrafı seyre daldıkça insanın mâneviyatı zayıflar. İnsanın mâneviyatı ile gözlerini nasıl kullandığının doğrudan bağı vardır. Yine Müslüman ecdâdın bir sözünü hatırlatmak isteriz ki o da; “bir kimseyi gözünden tanımak” deyimidir. Firâset ehli için, bir insanın gözleri, çok şeyler söyler. İnsanın vücut dili, bakışı, konuşması, insanlarla münasebeti; o kimsenin karakteristik özelliklerini verir.

Modernizm, İslâmî değerlerin hepsine alternatif uydurduğu gibi, bu konudaki tercihini de, insanlara, modern ve çağdaş insan olmanın daha doğrusu yabani, itici ve asosyal olmamanın gereği olarak reklam etmekte ve sunmakta gecikmedi. Ve dediler ki; “kafanı kaldır, dik dur, göğüsler öne, gözlerini aç, konuşurken gözlere bak, mağrûr ol…“

Böylece insana kibri, gururu, gösterişi, kendini beğenmişliği ve ihtilat’ı emrettiler. Oysa bu konularda Allah ve Rasûlü tam aksi istikâmette emir ve tavsiyelerde bulunmaktadır.

Mü’min, mütevazı olduğu gibi, mütevazı şekilde yürümelidir. Kibirden, enâniyetten sakınmalıdır. Gösteriş ve riyâdan uzak durmalıdır. Gözlerini harama bakmaktan ve kulaklarını haramı dinlemekten muhâfaza etmelidir. Kendisini ilgilendirmeyen şeyleri terk etmeli ve bilmediği bir şeyin peşine düşmemelidir. İnsanlarla konuşurken gözlerine kilitlenmemelidir; kadınlarla konuşmak zorunda kalınırsa gözler aşağı indirilmelidir. Bütün davranışlarda edep ve iffet ile hareket edilmelidir. Bir insanın kalitesi yapmacık hareketlerinden anlaşılmaz; karakterinin sağlam olup olmadığından belli olur. Bu da kaliteli insanlarca görülür. Kalitenin ölçütünü para, pul, araba, yat, kat görenlerce değil!

Unutmamak için dikkat edilmesi gereken şeyleri maddeler halinde her yerden öğrenebilirsiniz. Ama belki de bu dikkat çektiğimiz şeyi her yerde bulmak mümkün olmayabilir. Çünkü hayat dersleri mesâbesindeki İslâmî tecrübeler ancak o güzellikleri yaşayan Müslüman toplumun fertleri tarafından dile ve fiile getirilebilir, yapılır ve yaşanır. Müslüman dedelerimiz bu değerlerle yaşadılar ve bu değerle ile bu âlemden terk-i diyâr ettiler.

O halde son olarak şunu söyleyebiliriz ki, bir çocuk küçüklükten itibaren gözünü, kulağını haramdan korusun, midesine haram lokma girmesin; Rabbine itaat üzere yetişsin ve gelişsin inşâAllah hâfızası sağlam, zekâsı keskin, fıkhı derin, edebi güzel, tavazuu ve efendiliği mükemmel olacaktır.

Bizler de unutkanlıklarımıza çareler arıyorsak, doktorlardan unutkanlığı önleyici ilaçlar talep etmek yerine; çarenin, gözü, kulağı, eli, dili ve kalbi haramdan korumak ve Allah’a hakkıyla itaat etmekte olduğunu bilmeliyiz. Böylece, unutkanlık rahatsızlığımızı en azından kontrol altına almış oluruz, inşâAllah.

Unutmayalım ki, biz Allah’ın hakkını korursak O’na kulluğu terk etmezsek, O’nu unutmazsak, her amelimizde, O’nun bizi gördüğünü bilerek adım atarsak; Allah da bizi el-Hafîz ismiyle koruyacaktır.

46- “NEHY-İ ANİ’L MÜNKER, EMR-İ Bİ’L MA’RÛF’TAN ÖNCEDİR. ÇÜNKÜ ÖNCE ARINMAK, SONRA BEZENMEK GEREKİR” SÖZÜMÜZ HAKKINDA KISA AÇIKLAMA:

Bir yerde kötülük varsa, asıl olan, o kötülüğü izâle etmektir. Çünkü “mazarrât-ı def', menfaati celd'den evlâ”dır. Yani zararlı şeyleri ve ma’siyetleri ortadan kaldırmak, faydalı şeyleri ve menfaatleri elde etmekten önce gelir. Örneğin; gözleri görmeyen a'mâ bir kimse önündeki çukura düşecek ise, o esnada zikir, tesbîh, namaz, teblîğ gibi ibâdetlerle uğraşılmaz. Hemen o kimse, olası bir tehlikeden kurtarılır. Ya da pis, kirli veya necis bir kaptan yenmez ve içilmez; önce o kap yıkanmalıdır. Kap ne kadar kaliteli olursa olsun, temizlemeden içinde bir şey yenmez ve içilmez. Aynen bunun gibi, küfür, şirk, ma'siyet ve münkerin olduğu bir yerde, öncelikle bunların def'i için çalışılır; Ma'rûfâtın, emr-ü tavsiyesi ise, bundan sonra gelir. Kalbinde şirk, küfür, düşüncesinde bâtıl şeyler ve fikrinde de dalâletler bulunan kimseye abdestten, namazdan, oruçtan bahsedilmez. Bunu yapmak o kimseye bir iyilik de değildir. Bu durum, bir tabibin, hastalığı ciddi boyutlarda olan ve hemen usûlünce müdâhale edilip tedavi uygulanması gereken bir hastayı, hasta olmadığı söylemiyle aldatarak fuzûlî avuntularla oyalaması gibidir. Bir doktorun böyle davranması, tüm insanlığın ittifâkı ile yanlış iken, mânen hasta olan bir kimseyi, -reçetede yazanları okumak misali- bazı kelimeleri söylemekle yahut da bazı fiilî amelleri yapmakla avutmak, nasıl câiz olabilir? Bu da, tüm İslâm âlimlerinin ve iman ehlinin ittifâkı ile câiz değildir. Nasıl ki, doktorun işi; önce teşhis, sonra tedavi ise; mü’minler de şirk ve ma’siyeti teşhis ettikten sonra, en kısa zamanda o kötülüğü ortadan kaldırma konusunda samimiyetle bir azim ortaya koymalıdırlar. Nasıl ki pis bir KAP önce temizlenmeliyse, şirk ile kirlenmiş bir KALP de önce şirk kirinden ARINMALIDIR! Yine nasıl ki, doktor hasta seçmez ve hastanın, hastalığı ne olursa ve de hangi boyutlarda olursa olsun, çıkmamış candan ümit kesmez ise, muttakî bir mü’min de, insanların mânevî hastalıkları hangi boyutlarda olursa olsun, onların hidâyetlerini istemeli, bunun için çalışmalı ve “şu adam kesin şirk ve küfür ile ölür” dememelidir. Demek oluyor ki, güzelliklerle bezenmek, sıhhatten sonra geliyor. Hasta bir dostunuzun rahatsızlığı ciddi iken, ona “gel seninle kıra, pikniğe, tatile gidelim; gezelim, eğlenelim, yiyelim, içelim...” demezsiniz değil mi? Aksine “sen bir sağlığına kavuş, seninle ne güzel şeyler yapacağız” dersiniz. İşte mânevî rahatsızlıklarda da bu tavrı göstermeliyiz. Ama hastanın moralinin iyi ve yüksek olması nasıl ki, “nısfu’s-sıhhat” yani sıhhatin yarısı ise; moralini kaybetmesi de, zaten hastalıkla direnci iyice zayıflayan bir hastayı iyice yıkıma uğratmak demektir. Unutmayalım ki, moralsizlik, stres ve tevekkülsüzlük hastalığının yarısıdır. Bu nedenle insanlara maddî, mânevî ve bedenî hangi konuda yardımcı olursak olalım, bunu güzellikle ve usûlünce yapmalıyız. Özetle, ihtiyaç sahiplerine sadaka vermenin ilminin hikmet ve takvâ boyutunda bilinmesi gerektiği gibi, teblîğ yaparken de kavga edercesine hikmetten uzak dengesiz davranışlar sergilenmemeli ve bir hasta tedavi ederken veya hasta ziyaretinde bulunurken de nasıl hareket edileceğinin âdâbı iyice öğrenilmelidir... “Öğrenilmelidir” diyoruz, çünkü -istişâre edilmediği için- bu meselelerin ve pek çok meselenin yeterince ta’lîm ve terbiye edilmediği, hikmet, iffet, ihlâs ve takvâ boyunda bilinmediği maalesef ki vâkıî olarak sâbittir.  

47- MÜSLÜMAN HER GÜN BİR SADAKA VERMELİDİR:

HER ÇEŞİT MA’RÛF İÇİN SADAKA KELİMESİ KULLANILABİLİR:

Rasûlullah aleyhisselâm buyurdu: “Her ma’rûf (iyilik) bir sadakadır.” (Buhârî, Edeb, 33, [6021]; Müslim, Zekât, 52; Tirmizî, Birr, 45, [1970]; Ebû Dâvûd, 68, [4947])

Rasûlullah aleyhisselâm, her bir insanın 360 tane eklem ile yaratıldığını haber vermiştir: “Gerçek şu ki, Âdemoğullarından her bir insan 360 eklemli olarak yaratılmıştır...” (Müslim, Zekât, 54; Bkz: Ebû Dâvûd, Edeb, 173, [5242])

Ebû Zerr radıyallâhu anh’ın nakline göre Nebî aleyhisselâm şöyle buyurmuştur: “Her sabah sizden her birinizin her bir eklemi için bir sadaka gerekir. Bu sebeple her bir ‘SübhânAllah’ demek bir sadakadır. Her bir ‘Elhamdulillâh’ bir sadakadır. Her bir ‘Lâ İlâhe İllallâh’ bir sadakadır. Her bir ‘Allahu Ekber’ demek bir sadakadır. İyiliği emretmek bir sadakadır. Kötülükten alıkoymak bir sadakadır. Kuşluk vakti kılınan iki rek’at namaz bunların yerini tutar.” (Salâtu’l Musâfirîn, 84; Ebû Dâvûd, Tatavvu’, 12, [1285, 1286]; Edeb, 173, [5243, 5244])

Ebû Hureyre radıyallâhu anh’ın rivâyetine göre, Rasûlullah aleyhisselâm şöyle buyurmuştur: “Güneşin doğduğu her günde insanların bütün eklemleri üzerine bir sadaka düşer.” (Devamla) buyurdu ki: “İki kişi arasında âdil davranırsan bir sadakadır. Bineği hususunda bir adama yardım edip de onun üzerine binmesini sağlaman yahut da onun üzerine onun yükünü kaldırman bir sadakadır.” (Yine) buyurdu ki: “Güzel söz bir sadakadır. Namaza gitmek için yürürken attığın her bir adım bir sadakadır. Yolda rahatsızlık veren şeyleri kaldırman bir sadakadır.” (Müslim, Zekât, 56; Bkz: Buhârî, Sulh, 11, [2707]; Cihâd, 72, [2891]; Cihâd, 128, [2989]; Müslim, Zekât, 55)

وَدَلُّ الطَّرِيقِ صَدَقَةٌ “...Yol göstermek bir sadakadır.” (Buhârî, 2891)

48- EN UMUT BAĞLADIĞINIZ AMELİNİZ NEDİR?

Ebû Hureyre radıyallâhu anh’tan nakledilmiştir. Nebî aleyhisselâm sabah namazında Bilâl’e şöyle dedi: “Bilâl! Müslüman olduktan sonra yaptığın ve en çok (menfaatini) ümit ettiğin amelini bana söyle. Zira ben (mi’râc gecesi) cennette senin ayakkabılarının sesini benim önümde duydum.”

Bilâl: “Benim en çok umut bağladığım amelim şudur: Ben gece veya gündüzün hangi vaktinde abdest alsam mutlaka bu abdest ile benim için takdir edildiği kadar (nâfile) namaz kılarım” dedi. (Buhârî, Teheccüd, 17, [1149]; Fedâilu’s Sahâbe, 108)

Bilâl radıyallâhu anh, gece gündüz abdest alıp, o abdestle gece gündüz kılabildiği kadar namaz kılmıştır. Âdeta gece gündüz mümkün olduğu kadarıyla abdestli olmuş, sadece abdestli olmakla da kalmamış o abdest ile kılabildiği kadar nâfile namaz kılmış, abdestli olarak nice ma’rûf işler yapmıştır. Abdesti bozulduğunda tekrar abdest alıp yine o hayırlı hâle devam etmiştir. Bu ameli sebebiyle de Allah’ın afv-ü mağfiretini ve cennete “Bâbu’s Salât” yani Salât kapısından girmeyi ümit edebiliyor. Yahut da Rasûlullah’ın şu Hadîs’teki müjdesine göre, bütün kapılarından davet edilmeyi ve herhangi birinden girmeyi ümit edebiliyor:

"Sizden biriniz abdest alıp da abdestini eksiksiz alır -yahut abdest organlarını tamamen yıkar- sonra da 'Şehâdet ederim ki Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur ve Muhammed O'nun kulu ve Rasûlüdür' diyecek olursa; mutlaka ona cennetin sekiz kapısı açılır ve hangisinden dilerse ondan girer." (Müslim, Tahâret, 17; Ayrıca Bkz: Ebû Dâvûd, 169; Tirmizî, 55; İbn-i Mâce, 469, 470)

Peki, sizin/bizim Allah için işlediğimiz ve Allah’ın da o amelimiz sebebiyle bizi bağışlamasını umduğumuz hangi amelimiz vardır?

Cennetin kapıları hakkında bir Hadîs-i Şerîf:

Ebû Hureyre’den rivâyete göre, Rasûlullah aleyhisselâm şöyle buyurmuştur: “Kim Allah yolunda bir çift mal (herhangi bir mal) infâk ederse, cennet kapılarından (cennet bekçileri tarafından) şöyle seslenilir: Ey Allah’ın kulu, senin bu yaptığın gerçekten bir hayırdır. Namaz ehlinden olanlar, namaz kapısından çağırılırlar. Cihâd ehlinden olanlar, cihâd kapısından çağırılırlar. Oruç ehlinden olanlar, Reyyân kapısından davet edilirler. Sadaka ehlinden olanlar, sadaka kapısından davet edilirler.”

Rasûlullah böyle buyurunca, Hz. Ebû Bekr: “Anam babam sana fedâ olsun ey Allah’ın Rasûlü! Bu kapılardan çağırılan kimselere hiçbir sıkıntı olmayacağı belli. Peki, bahsettiğiniz kapıların hepsinden (aynı anda) çağırılan biri olacak mı?” diye sordu.

Bunun üzerine Rasûlullah aleyhisselâm şöyle buyurdu:

“Evet, umarım sen onlardan biri olursun!” (Buhârî, Savm, 4, [1897]; Bkz: Bed’u’l Halk, 6, [3216]; Fedâilu Ashâbi’n Nebî, 5, 3666; Müslim, Zekât, 85, 86; Tirmizî, Menâkıb, 16, [3674]; Nesâî, Sıyâm, 43, [2238]; Cihâd, 45, [3184])

49- 1 SORU 1 CEVAP:

NOT: Şu mübârek Ramazan ayında ve iftârın yaklaştığı şu dakikalar içinde, genel olarak birçok kimseyi ilgilendirdiği için bir kardeşimizin sorduğu soruyu ve verdiğimiz kısa cevabı paylaşmak istiyoruz. Soru için kendisine teşekkür ederiz.

SORU: Esselâmu aleyküm ve rahmetullâhi ve berakâtuh. Hayırlı Ramazanlar, nasılsınız Yusuf hocam.

Hocam size bir sorum olacak, yeni doğan çocuğumuz çok küçük olduğu için eşim bu sene Ramazan orucunu tutamıyor, emzirdiğinden dolayı. Tutmadığı her gün için bir fakir doyurmak gerekiyor inşâAllah. Benim sorum, Ramazan ayının tamamını tutamayacağını bildiğimiz için daha Ramazan bitmeden parası verilip fakir doyurulur mu? Yoksa sadece tutmadığı günleri verip geri kalan için de Ramazan'ın bitmesi mi gerekir? Bu konuyla ilgili bir bilginiz varsa, bizi de bilgilendirebilir misiniz lütfen... Allah râzı olsun hocam.

CEVAP: Ve aleyküm selâm ve rahmetullâhi ve berakâtuh kardeşim. Hamdolsun, iyiyim.

“Bu konuyla ilgili bilginiz varsa...” İnşâAllah biliyoruzdur, sorunun cevabını... : ) Ayrıca bilmediğimiz bir şey olursa, onu bilmemiz farzdır.

Rabbim, hakkı bilenlerden, o bilginin hakkını verenlerden ve ilmiyle amel edenlerden eylesin hepimizi...

Her şeyden önce, Rabbimiz, küçük yavrumuza hayırlı uzun versin; Rabbine âbid ve şâkir bir kul, Rasûlullah'a lâyık bir ümmet, ana babası, akrabaları, tüm Müslümanlar ve herkes için hayırlı bir mü’min eylesin. Erkek ise sâlihlerden, kız ise sâlihalardan olmasını nasip etsin. Dilerim ki, âlim olsun...

Çocuk emziren bir kadın, -kendisince kuvvetli bir zanna ya da Müslüman bir doktorun sözüne dayanarak- oruç tuttuğunda güçsüz düşüp, sütü eksiliyorsa, oruç tutmamasında ruhsat vardır. Ama bu kimse tutamadığı o günler için fidye (bir fakirin bir günlük yiyeceği veya bedelini) vermez; kadın, çocuk da emzirse, lohusa da olsa, tutamadığı o günleri diğer günlerde tutar. Bu durum, eskilerin tabiriyle “gününe gün tutmak” diye ifade edilir. Bir kimsenin hastalığı veya rahatsızlığı geçici ise yahut da yolcu ise, Ramazan’da tutamadığı oruçları kaza etmesi gerekir. Fidye vermek; hastalığı geçici olmayıp, ağır olan kimseler için geçerlidir. Bunlar (iyileşme ümidi olmayan) müzmin hastalar ve ihtiyar kimselerdir.

Bakara Sûresinin 184. Âyetinin son cümlesinde: “Eğer bilirseniz, oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır” buyurulmaktadır. Bebeğini emziren bir kadın, oruç tuttuğunda zayıf düşmeyecekse, sütten kesilmeyecekse ya da sütünde azalma olmayacaksa, oruç tutabilir. Hasta olup da, oruç tutması hastalığına zarar vermeyen kimseler ve yolcular için de bu durum geçerlidir.

Sorduğun sorunun son kısmında fidye vermek gerektiğinde nasıl hareket edileceği konusuna da kısaca cevap verelim. Oruç fidyesi, Ramazan ayının sonunda topluca verilebileceği gibi, Ramazan ayında günlük olarak veya ayın başında da verilebilir. Bakara Sûresinin 184. Âyetinde de bildirildiği gibi, fidye verilirken gönülden fazla miktarda hayır yapılırsa, bu elbette daha hayırlıdır. Yani bir yoksulu günlük doyurulabilecek miktar konusunda alt seviyeden fidye vermede ısrarcı olmamak gerekir. Durumu iyi olanların fazla vermesi daha sevaptır. Fidyenin ne zaman verileceği ile alâkalı olarak; Hanefî Fıkıh kitaplarında, iyileşme ümidi olmayan hastalar ve oruç tutmaya güçleri yetmeyen ihtiyarlar, ileride oruç tutacak bir duruma gelseler ama fidyelerini de daha önceden vermiş olsalar bile, oruç tutmaya güç yetirebildikleri için oruçlarını tutmaları gerekir. Önceden verdikleri fidyeler de nâfile bağış olur. Fidye ile fitre bedeli aynıdır.

Rabbimiz şöyle buyuruyor:

“Sizden her kim, hasta veya seferde olursa, tutamadığı günler sayısınca başka günlerde tutsun. Oruca gücü yetmeyenler de bir yoksulu doyuracak fidye versinler. Bununla beraber kim gönülden bir hayır yaparsa; bu, kendisi için daha hayırlıdır. Eğer bilirseniz, oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır.” (Bakara: 184)

Rabbim, yardımcınız olsun.

50- 1 SORU 1 CEVAP:

SORU: Selâmün aleyküm hocam. Kusura bakmayın rahatsız ediyorum. MâşâAllah hocam, ne zaman soru sorsam, sorularıma en güzel şekilde cevap veriyorsunuz, hakkınızı helâl edin. Hocam, size şimdi zekât konusunda bir sorum olacak. Benim 17 bin lira param var; bunun zekâtını vermem gerekiyor mu? Kime sorduysam, “sen o parayla evleneceğin için, zekât gerekmez” diyorlar. Biz kirada yaşıyoruz normalde... Bir de 25 altının zekâtı gerekiyor mu? Hocam, evi olmayan, bir de daha bekâr olan bir insan bu kadar altın ve paraya sahip olursa, zekât vermesi gerekiyor mu? Gerekiyorsa, bu miktardan ne kadar zekât vermelidir? ALLAH ilminizi artırsın.

NOT: Kardeşimizden gelen soru, güncel ve de pek çok kimseyi ilgilendirdiği için, verdiğimiz kısa cevabı paylaşıyoruz. Sorunun aslına, imlâ tashîhleri dışında dokunmamaya gayret ettik.

CEVAP: Ve aleyküm selâm, âmîn ecmeîn.

Kardeş, sizin bu sorunuzu esas alarak, konu hakkında biraz detaylı/örnekli cevap vermek istiyorum ki, sadece sorunuzun cevabı değil, bu nitelikteki pek çok soruların da cevapları anlaşılmış olsun.

Rabbim, dilerim ki, sana hayırlı bir evlilik nasip etsin. Tevhîd ve İslâm yoluna tevfîk etsin; seni, mustakbel eşini/ehlini de İslâm yolunda mustakîm eylesin.

Bir Müslüman, aslî ihtiyaçları dışında, nisâb miktarında (hakikaten veya hükmen artan) bir mala sahip olursa, bu nisâb miktarını da Şer’î ölçünün altına düşürecek kadar borcu bulunmazsa ve -misâl olarak- bu para, altın, gümüşün üzerinden de tam bir yıl geçerse; ona %2,5 (1/40) zekât düşer. Zekâtın farz olabilmesi için evlilik şartı yoktur; evli veya bekâr fark etmez, zekât verebilir. Ayrıca bir kimsenin elindeki parayı ne için tasarruf ettiği de önemli değildir; o paraya/tasarruflara zekât düşer. Meselâ; diyelim ki, bir adam ev satın almak için para biriktirmiş ve elinde 50-100 bin lira para var; bu adam, o paranın üzerinden bir yıl geçince zekâtını vermesi gerekir. Zekâtın verilmesinde bir yılın sonuna itibar edilir. Meselâ; bir adamın 100 gr altını olsa, sene içinde o altın 60 grama düşse ama sene sonunda yine 100 grama çıksa; adam, 100 gramın zekâtını verir. Bu altın 120 grama çıkmış olsa, 120 gramın zekâtını verir. Yani itibar, bir senenin sonuna göredir. Yine diyelim ki, sene başında adamın 100 gram altını var ama sene sonunda altını 60 grama düştü, bu adam zekât vermez. Çünkü nisâb miktarı mal, sene dolunca nisâb miktarının altına düşmüştür. Sanırım anlatabilmişimdir. Örnek olarak verdiğim 60, 100, 120 gram sadece örnek vermek içindir. Hanefî mezhebine göre altında nisâb miktarı -bazı görüş farklılıkları olmakla beraber- 85 gramdır. Yani borcu olmayan bir kimsenin, ihtiyacı dışında bir köşede bu kadar altını olursa, onun üzerinden bir yıl geçince yüzde iki buçuğunu zekât olarak verir. 85 gram altının yüzde iki buçuğu 2,125 gr altın eder. Altının gramının 132 lira olduğunu düşünürsek, 85 gram altın, 11,220 lira eder. Bunun da yüzde iki buçuğu 280,5 lira eder. Bu kadar zekât vermesi gerekir. Şâfiîlere göre, altında nisâb miktarı 72 gramdır; bu kadar altını olana zekât düşer. Bir kimse için barınma ve taşınma temel ihtiyaçlardan olsa da, bu ihtiyaçları karşılamayı sağlayan minimum her imkân, bu ihtiyaçların karşılandığı anlamındadır. Binek ihtiyaçlarını özel araba da karşılar, toplu taşımalar da karşılar, bisiklet de. Barınma ise, ister kendine ait bir ev ile olsun isterse de kirada yaşayarak olsun, barınma sorunu karşılanmış demektir. Diğer taraftan ihtiyaç olan ve üzerinde para kazanılmayan ev ve arabaya zekât düşmez. Sizin nisâb miktarında altına ve paraya mâlik olmanıza rağmen, kirada yaşıyor olmanız, zekât vermenize engel değildir. Rabbim, hayırlısıyla size ev nasip etsin. Unutmayalım, zekât vermek büyük bir fazilettir ve o ânı fırsat bilip sevinmek gerekir. Rabbimiz, hayatımızın hangi ânında bu fırsatı bize lütfederse hemen zekât vermeliyiz. Bu konuda hilelere başvuran kimseler, Hakk Teâlâ katında niyetlerine göre karşılık alırlar. Bu konuda art niyetli kimselerce pek çok hile yolları vardır. Ama bilelim ki, Allah’ı asla aldatamayız! Kardeşim, 17 bin lira paranıza, üzerinde tam bir yıl geçti ise ve bu miktarı yukarıda 85 gramın karşılık geldiği para değerinden aşağı düşüren bir borcunuz yoksa; 425 lira zekât düşer. “25 altının zekâtı gerekiyor mu?” ifadeniz açık değil. Sanırım 25 adet veya 25 gram... Nisâb miktarında ise zekât düşer; 25 gram ise düşmez.

 Günümüzde gramajına riâyet ederek altın olarak zekât vermenin zorluğu sebebiyle, tedavüldeki para olarak verilebilir. Fakat burada da -her konuda olduğu gibi- takvâya uygun hareket etmek gerekir. Özellikle alış fiyatı, satın fiyatı konularında... Ederine ve satış fiyatına dair fetvâ olsa dahi, muttakîce davranışı tavsiye ederiz. Bu konuda şu hükmü hatırlatalım. Bir kimsenin elinde 100 gram altın bulunsa, bunun 30 gramı bakır olsa; altın, bakıra galip geldiği için, hepsi altınmış gibi zekât hesaplanır ve 100 gram altın zekâtı verilir. Tersi bir durum olması durumunda bu karışıma altın hükmü verilmez; ticaret malı hükmünde değerlendirilir. Yani değeri ne ise odur. Allah en iyi bilendir.

51- NİSÂ: 59’DAN ÇIKAN BAZI HÜKÜMLER:

 “Ey iman edenler, Allah’a itaat edin. Peygambere de itaat edin. Ve sizden olan emir sahiplerine (Ulu'l-Emr'e) de. Eğer Allah’a ve âhiret gününe inanıyorsanız, herhangi bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz, onu Allah’a ve Rasûlü’ne götürünüz. Bu, hem daha hayırlı, hem de sonuç itibariyle daha güzeldir.” (Nisâ: 59)

1- Mutlak itaat; Allah ve Rasûlünedir.

2- Sünnet-i Nebevî’ye uymak farzdır.

3- Âyetteki “emr” kelimesi “iş” anlamındadır. Bu kelime, hem dünyevî hem de uhrevî büyük küçük tüm işlere şâmildir. Çünkü Âyette hakkında ihtilâfa düşülen şey فِى شَيْءٍ biçiminde nekre olarak gelmiştir; nekre de umûm’a delâlet eder.

Dünyevî işlerin reisleri sultanlar, krallar, emîrler ve vâlilerdir. Dînî işlerin reisleri de müctehid âlimlerdir. Rabbimiz bu Âyette, Allah ve Rasûlüne itaat eden reislere itaatı emretmektedir. Demek ki, Allah’ın kulları hem din hem de dünya işlerinde Kur’ân ve Sünnete uymak zorundadırlar. Allah’ın hükmüne göre, din ile dünya işleri ayrı değildir. Hepsinin hükmü vahiyle sâbittir.

Ayrıca buradan da iki sonuç çıkmaktadır:

a) Âlimlere itaatin vâcib olması, onların Allah ve Rasûlüne uymaları ile kaydlıdır. Bu bakımdan kötü yani saptırıcı âlimlere itaat yoktur.

b) Rabbimiz bu Âyette, “Emir sahipleri” anlamındaki “Ulu’l Emr” kelimesini çoğul olarak kullanarak; müctehidler topluluğuna itaat etmeyi ve onların üzerinde ittifâk ettikleri görüşe yani icmâ’ya uymayı emretmektedir. Bu Âyet, icmâ’nın da delilidir.

52- CİMRİLİK; AKLI, FİKRİ VE ANLAYIŞI GİDERİR!

Her şahsiyetli mü’minin gönlünden geçen duası şudur ki: Onurlu, faziletli ve ihtiyaç sahibi Müslümanlara dar ve zor zamanlarında yardımcı olmayan kimselerin, yıllar sonra keyifleri ve gönülleri (d)olunca, fıtratlarındaki bir gereksinim/zorunluluk nedeniyle ve mânevî açlıklarını doyurmak ve vicdanlarını rahatlatmak maksadıyla uzun yıllardır tanıdıkları ve ihtiyaç sahibi olduklarını bildikleri veya çok iyi tahmin ettikleri iffet/onur sahibi kimselerin halleriyle ilgilenmemiş ve duyarsız kalmış kimselere, onurlu Müslümanlar; nefsî ihtiyaçları için olmasa da Allah yolunda hizmet konusundaki duyarlılıklarından dolayı, onların amellerinden râzı olmadıkları gibi, bu kimselere -dilleriyle olmasa bile- hâlet-i rûhiyelerinde sitem etmektedirler. Rabbimiz, bu kimseler gün gelip de vicdanlarını rahatlatmak için cömertlik yapmaları gerektiğini fark ederek o mazlûmlara ve gariplere üç kuruş vermeye kalkışırlarsa; gariplerin iç âlemlerinde var olan duygu odur ki, bu kimselerin akıllarının başlarına gelip de ıslâh olmalarına vesîle olacak ve tefekkür sürecinin yolunu açacak bir tezkire olması ümidiyle, bu kimselerin verdikleri üç kuruşu da almak istememektedirler. Alanlar varsa da; alırlarken, elleri o paraya gitmemektedir. Ne güzel insanlardır onlar! İhtiyaç sahibi olmaları, onur ve haysiyetlerini yitirmelerine neden olmamaktadır! Taaffuf ehli olan bu kimseler: Ey Rabbimiz, bize ve birbirimize bu şekilde eli sıkı ve cimri kimselerden daha hayırlı halefler ve dostlar nasip eyle, diye dua etmektedirler. Bakınız, yıllarca yaptığınız cimriliğin karşılığında bu şâhid ümmetin faziletli fertleri sizin paranıza dahi tenezzül etmemektedir. Sâlih insanların yanında, sizin sadakanız ve infâkınız bile geçmemektedir. Bu duygu ve hisleri ortaya çıkaran sâikler acaba nelerdir diye hiç düşündünüz mü? Ya da böyle bir durum mu var diye, bu tür şeyler olabileceğine hiç ihtimal vermediniz mi? Neden kimseden istemeyen ve başkasına el açmayan ve her hâliyle şükreden onurlu kimselerin var olabileceğini düşünmediniz? Kusura bakmayın ama dilenciler karşısında kibrinizi ve riyâkârlığınızı artırıp, basîretinizi kaybettiğiniz için mi sorumluluk duygularınız dumûra uğradı? Unutmayın ki, cömertlik ve infâk konularından siz sıkıldıkça, sizden de pek çok insan sıkılmaya devam edecektir! Ve o kardeşleriniz sizden gelene/gelecek olana tenezzül etmedikleri gibi, sizden daha hayırlı halefler, sebepler ve özden kardeşler dileyeceklerdir. Siz, bu hâlinizle mi Allah’ın afv-u mağfiretini ümit etmektesiniz? Ne çabuk unuttunuz siz, şâhid ümmetin arasında bulunduğunuzu! Ne çabuk unuttunuz siz, Müslümanların birbirlerini sevmede, merhamet etmede ve şefkat göstermede, bir bedenin azaları gibi olmaları gerektiğini!

Şu Hadîsleri okuyunuz...

Mü’minler birbirleriyle kenetlenmiş binalar gibidir. (Bkz: Buhârî, 481, 2446, 6026; Müslim, Birr, 65; Tirmizî, 1928; Nesâî, 2560)

Mü’minler, birbirlerini sevmede, merhamette ve şefkatte, bir organı rahatsızlandığında, bütün organları rahatsızlanıp uykusuz kalan ve ateşlenen bir tek beden gibidir. (Bkz: Buhârî, 6011; Müslim, Birr, 66)

Mü’minler bir adam gibidir; başı rahatsızlansa diğer azaları da rahatsızlanır, ateşlenir ve uykusuz kalır. (Bkz: Müslim, Birr, 67)

53- “İKİ, SIFIR, SIFIR!”

Bugün bir kardeş, başından geçen bir anısını anlattı. Hem de tane tane anlattı. “Başımdan geçen bu hâdiseyi yazılarında ve konuşmalarından isim vermeden anlat ve örnek ver ki, insanlar ibret alsınlar” dedi. Ben de “İnşâAllah” dedim. Sıcağı sıcağına hemen şimdi kısaca özetlemek isterim. İhtiyaç sahibi ve ilim ehli bir Müslüman, kış mevsiminde dalga dalga üstüne gelen maddî sıkıntılar canına tak ettiği bir anda, otuz yıldır tanıdığı, petrol işi yapan, benzinliği olan bir Müslümanı hatırlıyor ve ona telefon ediyor, maddî sıkıntılarından bahsediyor O kimse de, “o tarafa yolum düşecek gibi; geldiğimde beni ara” diyor. Neden kendisi ziyâret etmeye tenezzül etmiyorsa, bunu da anlamak mümkün değil! Bir müddet geçince, benzinliği olan şahıs, kardeşimize telefon ediyor... Tabii ki bu durumlar gariban Müslümanları heyecanlandırır ve umutlandırır. Kardeş, telefonu açıyor, karşıdaki ses: “Ptt hesabına 2-0-0 [iki, sıfır, sıfır] yatırdım” diyor. Tabii bunu söyleyen kimse benzinliği olan biri olunca, bu sözü duyan kardeş de, hesabına para yatırıldığını çok iyi anlıyor, ama “iki, sıfır, sıfır” tabirini de mütevazı bir beyan olarak değerlendiriyor ve: “Sanırım, iki bin [iki, sıfır, sıfır, sıfır] yatırmış olmalı; yirmi bin yatırmaz herhalde” diye düşünüyor. O tür kartları hiç kullanmamış biri olarak, burasını tam ifade edemesem de, sanırım kartı makineye sokup şifre giriyor ve sonrasında hesabında iki yüz lira olduğunu görüyor. O anki hâlet-i rûhiyesiyle sarf ettiği şu cümlesini tasvip etmemekle beraber, asıl mesaja odaklı ibret alalım. Diyor ki: “O anda bir tuhaf oldum. Ben ona zarûrî sıkıntılarımdan bahsettim, o bana gerçekten de “iki, sıfır, sıfır” göndermiş!.. Vallâhi, o esnada içimden, ‘Allah bu hayrını kabul etmesin’ demek geçti. Ama demedim, sadece çok üzüldüm ve sana anlatıyorum...”

Görebiliyor musunuz? Zenginler James Bond gibi konuşmayı seviyorlar, havalarından hiçbir şey eksik olmasın istiyorlar ama teşbîhte hata olmasın, Bond’un dediği kadarını bile diyemiyorlar. En azından Bond, “sıfır, sıfır, yedi” diyor! Sen de, sana sıkıntısını arz edecek kadar daralan seni dost bilen/sanan bir Müslümana en azından “yedi, sıfır, sıfır” deseydin ya! Artı, yanına bir sıfır daha koymana engel olan neydi acaba? Hani derler ya, “bu ziyâretini saymıyoruz, tekrar bekleriz...” diye! Bize düşmez, hayır yapanların muhasebesini ve tenkîdini yapmak ama bazı kimseler, bu şekilde yaptıkları hayırları sayıyorlar mı saymıyorlar mı veya nereye koyuyorlar, iyi düşünsünler! Düşünsünler ki, daha hayırlı amellerden, nefsî arzularının ve hırslarının pençesinde bocalayıp mahrûm kalmasınlar! Bin küsur kilometre uzaktan iki yüz lira ile infâk etmek, infâk mıdır yoksa dilencilerin önüne atılan ve dilenciyi baştan savan bir sadaka(!) mıdır?! İsteyene bile, bu şekilde davranan zenginleri gördükçe, iffet ve onur sahibi tüm mü’minler, aç kalsalar bile kimseden zırnık istememe hassasiyetlerini gün be gün artırıp, Sadece Allah’a dayanıp güveniyorlar! İsteyene bile böyle davranan bir kimse, istemeyeni hiç umursar mı? Allah şuur versin! Takvâ, salâh, ihlâs ve uhuvvet değerlerine sahip olan kimse; kendisinden bir şey isteyene, verecek bir şeyi olmasa dahi, onun sıkıntısını gidermeye aracılık yapmaya ya da -bu imkânı bulamazsa- kendi adına borçlanıp onun derdine merhem olmaya çalışır! Çünkü bu fırsat bir daha eline geçmeyebilir. Geçse bile çok geç olabilir! Hissî, duygusal ve mânevî yorumlarla sözü uzatmak istemiyorum. Anlamak isteyene bir işâret yeter. Anlamak istemeyene destan yazsanız, hikâye gibi gelir!

Mevzumuzu, Rabbimizin Kelâm’ı ile bitirelim:

Allah Teâlâ, bizler için örnek şahsiyetler olarak takdim ettiği muhâcirlerle ensârın kardeşliğinden bir tablo sunmaktadır:

“Onlardan önce Medine’yi yurt edinip imana sahip olanlar, kendilerine hicret edenleri sevenler ve bunlara verilen şeylerden dolayı kalplerinde bir ihtiyaç eğilimi (çekememezlik, rahatsızlık) duymazlar. Kendileri fakirlik içinde bulunsalar dahi, (muhâcirleri) öz nefislerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.” (Haşr: 9)

Bir yanda fakr-u zarûret içinde olsalar da, kendi ihtiyaçları bulunsa da kardeşlerini tercih eden ensâr radıyallâhu anhum, diğer tarafta da bugünün imkânları ve servetleri içinde piknik âleminde keyif çatan ekmek ve yemek mücâhidleri!

Bir tarafta cömertliğin muallimleri, diğer tarafta cimriliğin kötü emsâlleri!

Fazla söze hâcet yok!

Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:

“Onların mallarında sâil’in (dilenenin) ve mahrûm’un (dilenmeyen onurlu yoksulun, dilenmediği için mahrûm olanın) bir hakkı vardır.” (Zâriyât: 19)

54- AREFE GÜNÜ VE O GÜNDE ORUÇ TUTMA HAKKINDA:

Günümüzde yaygın olarak Ramazan bayramından önceki güne de “arefe günü” denmektedir. Arefe günü bir tanedir. O da Kurban bayramından önceki gündür.

Geçmişten bu güne halk arasında Ramazan bayramı öncesine de “arefe” denilmesi, “bayram öncesi” anlamında kullanılmış ve bu da bu şekilde yaygınlaşmıştır. Aslında buradaki kullanım, Şer’î anlamda değil, lüğavî ve örfî anlamdadır. Çünkü bilindiği gibi, her önemli günün öncesine lisanımızda “o günün arefesi” veya “bir şeyin arefesi” gibi tabirler kullanılır.

Arefe gününün tarifi şudur:

يوم عرفة : هو اليوم التاسع من شهر ذي الحجة ، وهو يوم الوقوف بأرض عرفات وهو أحد أهم مناسك الحج

“Arefe; (hicrî takvime göre) Zilhicce ayının dokuzuncu günüdür (Yani Kurban bayramından bir gün önceki gündür). O, Arafât denilen yerde durma günüdür (Bkz: Bakara: 198, 199). Arefe günü Arafât’ta durmak, hacc ibâdetlerinin (menâsikinin) en önemlilerinden biridir. (Çünkü Arafât’ta vakfe yapmak, haccın farzlarındandır).”

Arafât’ta vakfe günü; Zilhicce’nin dokuzunda güneşin zevâlinden sonra başlar, Kurban bayramının birinci günü (10 Zilhicce) fecr-i sâdık’a kadar devam eder. Peygamberimiz: “Hacc, Arafât’tır” (Tirmizî: 889, 2975; Nesâî, 3016, 3044; İbn-i Mâce, 3015) buyurmuştur. Bu nedenle, bu zaman içinde Arafât’ta vakfenin yapılması farzdır. Bu zaman aralığında vakfe yapmayan kimse, haccın aslî bir ruknünü yerine getirmemiş ve neticede hacc yapmamış olur. Arefe günü, öğle vaktinden önce ve Kurban bayramının birinci günü sabah namazı vaktinin girişinden sonra vakfe geçerli olmaz. Ahmed b. Hanbel’e göre, Arafât’ta vakfe zamanı, arefe günü fecr-i sâdıkla başlar ve bayramın birinci günü fecr-i sâdıkla sona erer.

Bu açıklamalardan sonra şu cümlemiz çok iyi anlaşılacaktır. Arefe gününün faziletine dair bazı Hadîsler vardır. Bir tanesini hatırlatalım.

Âişe radıyallâhu anhâ dedi ki: Rasûlullah aleyhisselâm şöyle buyurdu: “Allah Azze ve Celle’nin arefe gününden daha çok sayıda kulu ateşten âzâd ettiği bir gün yoktur. Şüphesiz ki O(‘nun rahmet, lütuf ve ihsânları), oldukça yaklaşır sonra onlarla meleklere karşı övünerek: Bunlar ne istedi, buyurur.” (Müslim, Hacc, 436)

Kâdî Iyâd, Bu Hadîs’teki (لَيَدْنُو) “yaklaşır” buyruğunun “rahmetinin yaklaşması” anlamında olduğunu söylemiştir. Yoksa bu bir mesafe yaklaşması ve temas anlamında değil, demiştir.

Bu Hadîs arefe gününün faziletine açıkça delâlet etmektedir. Fakat ulemâ arasında arefe gününün mü yoksa Cuma gününün mü daha faziletli olduğu ihtilâflıdır. Çünkü Peygamberimiz buyurdu: “Üzerine güneşin doğduğu en hayırlı gün Cuma günüdür. O günde Âdem yaratıldı, o günde cennete girdirildi, o günde oradan çıkarıldı. Ayrıca kıyâmet de ancak Cuma gününde kopacaktır.” (Müslim, Cumua, H. No: 854; Tirmizî, Cumua, H. No: 488, 491; Nesâî, Cumua, H. No: 10, 67)

Arefe günü de, Cuma günü de çok faziletli günlerdir ama İmam Nevevî’nin belirttiğine göre, daha sahîh ve râcih olan görüşe göre, arefe günü daha faziletlidir.

Ebû Katâde radıyallâhu anh’tan rivâyete göre Rasûlullah aleyhisselâm şöyle buyurmuştur: “Allah'ın, arefe günü orucunu ondan önceki yıla ve ondan son­raki yıla keffâret kılmasını umarım.” (Müslim, Sıyâm, 196; Tirmizî, Savm, 46, H. No: 749; İbn-i Mâce, Sıyâm, 40, H. No: 1730; İmam Ebû Hanîfe, İmam Mâlik, İmam Şâfiî ve âlimlerin cumhûrunun görüşüne göre, hacıların, arefe günü Arafât’ta oruç tutmamaları müstehabdır; deliller için Bkz: Buhârî, H. No: 1658, 1661, 1988, 1989, 5604, 5618, 5636; Müslim, Sıyâm, 110-112; Ebû Dâvûd, H. No: 2441)

Peygamberimiz buyurdu: “En hayırlı dua, arefe günü yapılan duadır. Benim söylediğim ve benden önceki peygamberlerin söylediği en hayırlı dua şudur:

لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللَّهُ وَحْدَهُ لاَ شَرِيكَ لَهُ، لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ، وَهْوَ عَلَى كُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌ

‘Lâ İlâhe İllallâhu vahdehû lâ şerîke leh, lehü’l mülkü ve lehü’l hamdü ve hüve alâ külli şey’in kadîr’ yani ‘Allah’tan başka ibâdete lâyık bir ilâh yoktur. O (zâtında, rabliğinde, ilâhlığında, isimlerinde, sıfatlarında) tektir; eşi, benzeri, misli ve ortağı yoktur. Mülk ve egemenlik ancak O’nundur. Bütün hamdler, övgüler ve yüceltmeler O’na mahsûstur. O, her şeye gücü yetendir.’” (Tirmizî, Deavât, 123, H. No: 3585; Muvatta’, Kitâbu’l Kur’ân, 32)

55- MÜKÂFAATI ÇOK BÜYÜK OLAN VE GÜNLÜK OKUNACAK DUA:

“Lâ İlâhe İllallâhu vahdehû lâ şerîke leh, lehü’l mülkü ve lehü’l hamdü ve hüve alâ külli şey’in kadîr.”

لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللَّهُ وَحْدَهُ لاَ شَرِيكَ لَهُ، لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ، وَهْوَ عَلَى كُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌ

BU TEHLÎL’İ GÜNDE ON KERE SÖYLEYENİN MÜKÂFAATI:

– İsmâîl aleyhisselâm’ın neslinden dört köle âzâd etmiş gibi sevap kazanır.

BU TEHLÎL’İ GÜNDE YÜZ KERE SÖYLEYENİN MÜKÂFAATI:

– On köle âzâd etmiş gibi sevap kazanır,

– Kendisine yüz sevap yazılır,

– Yüz günahı silinir,

– O gün akşama kadar şeytandan korunmuş olur.

BU TEHLÎL NE ZAMAN OKUNABİLİR?

1- Her farz namazdan sonra 1 kere,

2- Her namazdan sonra 3 kere,

3- Sabah namazından sonra 10 kere,

4- Sabah namazından sonra veya gün boyu akşama kadar 100 kere.

NOT: Bu tehlîl, 10’dan ve 100’den daha fazla söylenirse, Hadîslerde va’dedilen ecirlerden başka, ayrıca mükâfaat elde edilir. Hepsini bir anda söyleme zorunluluğu yoktur; bir kısmı günün evvelinde bir kısmını günün sonunda, bir kısmını bir yerde bir kısmını başka yerde söylemek câizdir. Ama efdal olan, sabah namazından sonra hepsini bir anda söylemektir. Çünkü bu durumda okunan bu zikirler, okuyan için şeytana karşı o gün bir koruma ve İlâhî bir himâye olur. Her gün yüz kere okumaya güç yetiremeyenler, hiç değilse on kere okumalıdır. Bu zor değildir! Çünkü zaten her gün beş vakit namazın ardından bu zikri birer kere yapmaktayız; bu sayıyı gün içinde ona tamamlamak hiç de zor değildir. Rasûlullah’ın namazlardan sonra bu duayı üç kez söylediğine dair sahîh rivâyet olduğunu da düşünürsek, sadece namazlardan sonra okumakla bile 10 sayısına ulaşılır, hatta bu sayı geçilir. Bu zikrin, bildirilen adedini geçmek, namazların rek’at sayılarını aşmakla amelin bâtıl olduğu türden bir sınırı aşma değildir. Bilâkis bu Hadîslerde Allah’ı daha çok zikretmeye teşvîk vardır. Fazladan olan her zikrin ayrıca bir ecri ve fazileti bulunmaktadır. Fakat gün içinde okunacak bu duayı en az 10 sayısına ya da 100 sayısına tamamlama konusunda Hadîslerde va’dedilen ecirlerin “akşama kadar” kaydına bağlı olduğunu unutmayalım. Ama bu durum, akşamdan sonra bu zikre devam edilmeyeceği anlamına gelmez. Gerçekten Müslümanın her hâli hayırdır; yeter ki şuurunda olsun. Gaflet etmedikçe bir mü’min, bu büyük hayırlardan ve mükâfaatlardan mahrûm kalmaz.

56- BAYRAM NASİHATİ:

 1- Bayram ziyaretlerinde meclislerde ikrâmlara ilim ehlinden başlayın! Böylece ilmin faziletini diğer insanlar da anlasın; ilme teşvîk ve rağbet olsun! Hiçbir dünya menfaati beklemeden hasbî olarak ilim tahsîl eden gariplere söz dahi verilmeyen meclislerde hiç değilse ikrâm önceliği verin ki, bu davranış en katı kalpli ve nefsî davranışlı kimseler için bir tezkire ve bir ibret vesilesi olsun! Muhitinizde ilim ehli yoksa oturup ağlayın; var da kıymetini bilmiyorsanız daha çok ağlayın!

2- Büyüklerinize saygılı, küçüklerinize merhametli ve anlayışlı olun! Mücâdeleci ve muhâlefetçi olmayın; haklı bile olsanız ya da öyle sansanız, affetmesini veya vazgeçmesini bilin!

3- Görüşmelerinizde attan, avrattan, Fiat’tan, Murat’tan, bağdan, bahçeden, saptan, samandan, ipten, tipten, iphone’dan bahsedinceye kadar, Allah’ın Âyetlerini ve Peygamberin Hadîslerini gündem yapın! Görüşmelerinizde birbirinize en az bir Âyet, bir Hadîs veya bir hikmetli öğüt ile nasihat edin ve belki de yıllardır ihmal ettiğiniz nasihat vazifenizin şuuruna varın! Şirk ehline Tevhîd’i teblîğ etmekten ve iman ehline de imanlarını artırıcı nasihatler etmekten daha önemli mevzunuz olmasın! Unutmayın, ziyaretlerinizde, seyahatlerinizde ve pikniklerinizde Tevhîd ve İslâm’ın teblîğ ve tebyîni yoksa bu icraat ve birliktelikler beşerî/nefsî sosyal aktiviteler, hobi ve eğlencelerdir.

4- Şirk ehline teblîğ ederken, muhâtabın kasılıp rahatsız olması ve menfî tepkiler göstermesi esnasında, şirk ehlinin değil, Tevhîd ehlinin davetinin yanında olun! Unutmayın ki, Rabbimizin, Şûrâ: 13’de bildirdiği gibi, iman etmedikçe, şirk ehline Tevhîd ağır gelir. Çünkü Tevhîd; insanın kalbini, kafasını, efkârını, ef’âlini, akvâlini ve tüm yaşantısını -Allah’ın emri doğrultusunda- sıfırdan formatlar. Buna, şirk ehlinin karşı koyması, onun Tevhîd’le neye davet ettiğini anlamasından ileri gelir. Aslında bu, teblîğde bir aşamadır. Bu aşamaya köstek olurcasına, patavatsız çıkışlarla yıkıcı olmayın, davranışlarınızda yapıcı olarak, Hakk Teâlâ’nın dinine destekçi olun. 

5- Kin, nefret, düşmanlık, küslük, kırgınlık, önyargı, saplantı, kötü zan, haset, gıybet, katı kalplilik, merhametsizlik, asabiyetçilik, fanatizm, acelecilik, sabırsızlık ve cür’etkârlıktan sakının!

6- Birbirinizle sorumluluk duygusuyla ve bilinçli şekilde bol bol muhabbetler edin, yakın ya da uzak dostlarınızın halleriyle ilgili ipuçları elde edin, böylece onların ihtiyaçlarına -ilaç olamasanız da- bari merhem olmaya çalışın! Birbirinize ikrâm edin, hediyeler verin ve infâk bilinci kazanın ki, hem cömertliğiniz artsın hem de takvâ ve imanınız... Unutmayın ki, güler yüz ve güzel söz de bir sadakadır.

7- Büyüklerinizi, akrabalarınızı, garipleri, yetimleri, yoksulları, kimsesizleri ziyâret edin; hatta sosyal hayatta ekonomik statüsü zayıf mü’minlere özel yakınlık gösterin, oturumlarınızda böylesi garipleri eksik etmeyin. Ziyaretleşmelerinizi, yemek davetlerinizi ve sosyal etkinliklerinizi toplumda zengin olarak bilinenlerle sınırlandırmayın! Unutmayın, böyle bir sınırlandırmanın bir delili yoktur; ama zayıf, yoksul ve kimsesizlere sırt dönmenin günahlığına dair pek çok Nass (Âyet/Hadîs) vardır.

8- Ziyâretleşmelerinizde asla sigara içmeyin; başkalarına ve kendinize zulmetmeyin!

9- Âdetlere değil, Âyetlere ve ibâdetlere önem verin!

10- Kaba, bencil, egoist, kendini beğenmiş ve kibirli olmayın! Sözlerinin nereye varacağını düşünmeden, saygısızca ve cür’etkârca konuşan patavatsız, densiz ve dengesiz insanlardan da olmayınız!

57- TEVHÎD YOLUNDA SEBÂT ET!

TEVHÎD'e sımsıkı tutunun ve tahkîkî imanı hedefleyin, ölünceye kadar sâlih amellerle imanınızı artırın/kuvvetlendirin, Allah yolunda (fî sebîlillâh) olmayı asla terk etmeyin, hayat boyunca sâlih ortamlarda sâdık/sâlih insanlarla haşir neşir olma ve Tevhîd'i teblîğ konusunda asla gaflet etmeyin; yoksa -Allah korusun- gün gelir ifrât veya tefrît yoluna girerek Tevhîd'den ve İslâm’dan uzaklaşırsınız, şirk ile iç içe bir hayatı benimsersiniz de yanlış yolda olduğunuzun farkına dahi varmazsınız! Şeytanın kışkırtması ile bu sapış, bir anda değil, zaman içinde peyderpey gerçekleşir; sapan saptığını dahi anlamaz; bilâkis bunu bir tekâmül ve bir hikmet sanır! Maalesef ki, bu doğrultuda hiç tahmin edilemeyecek nice kimselerin Tevhîd’den saptıkları tecrübe edilmiştir!

Dünyada fesatçı oldukları halde, ıslâhçı olduklarını ve iyi/güzel işler yaptıklarını sanıp da âhirette tüm çaba ve çalışmaları boşa gidenler olacaktır (Bakara: 11, 12; Kehf: 103-106). Dünyada iken imanlarından dolayı küfür ehli tarafından horlanıp hakir görülen ve alaya alınan kimseler cehennemlikler arasında olmayacak ve başkaları tarafından saptırılan kimseler de saptırıcılarına beddua edecektir (Sâd: 61-64). Başkalarına iyiliği emredip de kendisi yapmayan ve insanları kötülüklerden sakındırıp da kendisi o kötülükleri işleyen kimseler de cehennemlikler arasında olacaktır (Buhârî: 3267, 7098; Müslim, Zühd, 51). Bu Hadîslerde, bir kimsede ne kadar çok hayırlar tezâhür etse de, onun için “insanların en hayırlısı” (خَيْرُ النَّاسِ) demenin kerîhliğine bir delil vardır. Hüsn-ü zan etmek müstesnâdır.

58- SİZİN VELÎNİZ ANCAK ALLAH, O’NUN RASÛLÜ VE MܒMİNLERDİR:

"Sizin velîniz ancak ALLAH'TIR, O'NUN RASÛLÜ'DÜR ve namazı dosdoğru kılan, rukû' hâlinde iken zekâtı veren MÜ'MİNLERDİR." (Mâide: 55)

Rukû' kelimesi lügat olarak, "eğilmek, boyun etmek, itaat etmek" demektir. Bu kelimenin lügat anlamı alındığında, Âyet'in meâli: "Sizin dostunuz Allah'tır, Onun Rasûlüdür ve Allah'ın emirlerine boyun eğerek namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren mü'minlerdir" biçiminde olur. Tabii ki, "onlar rukû' edicilerdir" ifadesinin başındaki vav'ı, hâliyye aldığımızda bu durum geçerlidir.

Diğer taraftan bu Âyetin, Hz. Ali hakkında nâzil olduğu rivâyet edilmiştir. Hz. Ali ayakta namaz kılarken bir dilenci gelmiş, o da yüzüğünü rukû' esnasında ona vermiştir. Bu rivâyeti müfessirler sebeb-i nuzûl olarak nakletmişlerdir. Rivâyet, mürseldir... Bazı âlimler, Âyette geçen "onlar rukû ediciler olarak" ifadesini, "zekât verirler" ifadesine hâl yapmışlardır ve Hz. Ali'nin hâdisesine uygun mana vermişlerdir. Bu durumda da, rukû' kelimesi Şerîatten bildiğimiz anlamı ile alınmış olur.

Bazı âlimler de, Âyetin bu bölümünü "Ve onlar rukû' edenlerdir" diye ayrı bir cümle kabul etmişlerdir. Bizden önceki (bazı) ümmetlere namaz rukû'suz olarak farz kılınmıştır. Kur'ân'da rukû'nun zikredildiği on üç Âyet bulunmaktadır. Neticede namazın zikri esnasında rukû'nun da ayrıca anılmış olması hem Ümmet-i Muhammed'e bahşedilen bu ayrıcalığa hem de rukû'nun faziletine delildir. Allah Sübhânehu ve Teâlâ en iyi bilendir.

59- PEYGAMBERİMİZİ POSTACI GÖRMEK!

ARTIK (O KÂFİRLER), ALLAH'IN HADÎSİNDEN (SÖZÜNDEN/KUR'ÂN'INDAN) VE ONUN ÂYETLERİNDEN SONRA HANGİ SÖZE İNANIRLAR?

Peygamberimizin Hadîslerini reddetmek için, Kur'ân'dan -Câsiye: 6. ve Mürselât: 50. Âyetleri- delil getirenler, iflâs etmiş bu fikirsel yaklaşımlarıyla, Allah'ın, gönderdiği Peygamberine itaat edilmemesini emrettiğini söyleme cür’etini gösterdiklerini, oysa bu düşünce yapısının Kur'ân’da yer alan çok sayıdaki Âyete zıt bir inanç şekli olduğunu hâlâ anlamayacaklar mı?

Rabbimize kulak verelim:

تِلْكَ آيَاتُ اللَّهِ نَتْلُوهَا عَلَيْكَ بِالْحَقِّ فَبِأَيِّ حَدِيثٍ بَعْدَ اللَّهِ وَآيَاتِهِ يُؤْمِنُونَ

"İşte bunlar Allah'ın Âyetleridir. Biz onları sana hak ile okuyoruz. Artık onlar Allah'tan ve O'nun Âyetlerinden sonra hangi söze (hadîs'e) inanırlar?" (Câsiye: 6)

Hadîs münkirleri, bu Âyette "HADÎS" kelimesi geçiyor diye, mal bulmuş mağribli heyecanıyla, Âyetin üzerinde gerektiği ölçüde düşünmeden ya da araştırma ihtiyacı duymadan, bu Âyetin, Peygamberimizin Hadîslerini inkâr etmek için bir delil teşkil ettiğini söyleyecek kadar akıllara ziyan bir görüş ortaya atabiliyorlar! Allah hiç gönderdiği Peygamberinin aleyhinde söz söyler mi? Hem de, Kur'ân'ın pek çok yerinde yer alan Âyetlerde, Peygamberine itaat edilmesini emretmişken... Ayrıca, “Biz, gönderdiğimiz her bir peygamberi Allah’ın izniyle kendisine itaat edilsin diye gönderdik” (Nisâ: 64) buyurmuşken!..

Dikkat edilirse, bu Âyette: " ...Artık Allah'tan ve O'nun Âyetlerinden SONRA hangi söze inanacaklar?" buyrulmuştur.

"...Allah'tan ve O'nun Âyetlerinden BAŞKA..." denmemiştir!

SONRA ile BAŞKA kelimeleri arasında fark vardır. Hadîs inkârcıları, bu Âyetteki "sonra" kelimesini "başka" şeklinde anlıyorlar ve Âyetin anlamını keyfî olarak tahrif ediyorlar. Yani onlar demek istiyorlar ki, "Kur'ân'dan başka hiçbir söze inanılmaz..." Fakat Âyetin anlatmak istediği şey, bu değil!

Bu Âyet, Kur'ân inkârcılarına bir reddiyedir. Fakat maalesef ki, Hadîs inkârcıları yani Kur'âncılar diye bilinen akım mensupları, Kur'ân'ı tek kaynak gösterme düşüncelerine, bu Âyeti mesnet edinmeye çalışmaktadırlar!

Kur'âncılar/Kurâniyyûn ifadesi aynen Kaderciler/Kaderiyyûn ismiyle müsemma olmalarına rağmen, kadere iman etmeyip, bilakis kaderi inkâr eden kimseler hakkında kullanılan bir sıfat mesabesindedir.

Âyetin anlamı o kadar açık ki, ama biz, Âyetin anlamından önce bu sûrenin Mekke döneminde indiğini ve Mekkeli kâfirlerin Kur'ân'a ve Kur'ân'ın Âyetlerine karşı alaycı ve inkârcı tutumları karşısında, Rabbimizin, bu sûreyle onları Tevhîd ve âhiret gerçeği konusunda uyardığını, Âyetlerin bu istikâmette anlaşılması gerektiğini hatırlatalım.

Âyetin siyâk ve sibâkına bakılırsa, Rabbimiz, aklını kullanabilen kimseler için, evrenin işleyişinde etkin olan kanunların olduğunu, kâinâtta mükemmel bir düzenin bulunduğunu hatırlatmaktadır ki, kâfirler ve müşrikler, Allah'ın Âyetlerini inkâr etmesinler, Tevhîd'den kaçmasınlar!.. Bu düzeni kuran ve evren için kevnî kanunlar koyan Allah'ın, kullarının yaşamı için belirlediği vahiy kanunlarına sırt dönmesinler ve onları duyduktan sonra inkâr bataklığına saplanmasınlar!..

Sûre, bir bütün olarak okunduğu zaman, sûrenin hitâbının ne olduğu ve muhataplarının da kimler olduğu anlaşılacaktır.

Rabbimiz, bahsi geçen Âyetin bağlamında Tevhîd akîdesini ispat sadedinde deliller sunmaktadır. Bütün bu gerçeklere rağmen, Kur'ân'ın haber verdiklerine iman etmemek için hâlâ ayak direyenler varsa, Allah, o kimseleri hidâyete erdirmez ve onlar için, Kur'ân'ın da haber verdiği gibi, ebedî bir azap vardır. Kur'ân'ın haber verdiği bu hakikatlerden sonra, kimse bu gerçeği değiştiremez!

Âyetin anlamı şimdi daha net anlaşılmıştır sanırız...

"... Artık Allah'tan ve O'nun Âyetlerinden sonra hangi söze inanırlar?"

"Allah'tan sonra hangi söze..." demek, "Allah'ın sözü (Kelâm'ı) olan Kur'ân'dan sonra" demektir. "O'nun Âyetlerinden sonra" ifadesi açıktır.

Demek ki, Allah Azze ve Celle, Mekke döneminde Kur'ân'a ve Kur'ân Âyetlerine, dolayısıyla da, Allah'ın haber verdiği gerçeklere karşı çıkan kâfirlere hitap etmektedir. Ve onları, Allah'ın gönderdiği Âyetlere itiraz etmeleri karşısında uyarmaktadır. Küfür ehlinin, Kur'ân'a ve onun içinde haber verilen Âyetlere de inanmayacaklarsa, hangi söze inanacakları sorulmaktadır. Yani "Allah size gerçekleri hak olarak açıklıyor ama siz Allah'ın sözünden ve Âyetlerinden sonra hâlâ imana gelmiyorsunuz" denmek istenmiştir. Meselenin özeti budur!

Şimdi, bu sûreden ya da altıncı Âyetinden nasıl olur da Peygamberimizin Hadîslerinin kabul edilmemesi sonucu çıkarılabilir! Hem de Rabbimiz, Nahl: 44. Âyette şöyle buyurmuş iken: "(Biz o peygamberleri) apaçık belge (mu'cize)lerle ve kitaplarla (gönderdik). İNSANLARA, KENDİLERİNE NE İNDİRİLDİĞİNİ AÇIKLAYASIN ve onlar da iyice düşünsünler diye sana da bu Zikri (Kur'ân'ı) indirdik."

Diğer Âyetimiz ise, Murselât Sûresinde yer almaktadır. Bu sûre de, Mekke döneminin başlarında nâzil olmuştur. Sûrede kıyâmet ve âhiret konusu işlenmektedir. Murselât: 50. Âyette Rabbimiz, inkârcılara hitâben, Kur'ân'ın kendilerine gönderilmiş olmasının çok büyük bir olay olduğunu ve iman etmeyen kimselerin, Kur'ân'dan sonra yani kendilerine okunan bu Kur'ân'a rağmen iman etmiyorlarsa, artık doğru yolu nasıl bulabilecekleri soru olarak yöneltilmektedir. Demek istenen şudur ki: "Kur'ân'a sırtını dönen kimse, bu amelinden sonra doğru yolu nasıl bulabilir?!"

"Artık bundan (Kur'ân'dan) sonra hangi söze inanacaklar?" (Murselât: 50)

Görüleceği gibi, bu sûrelerden ya da Âyetlerden Hadîs-i Şerîf münkirlerine hiçbir pay çıkmamaktadır!

Biz de diyoruz ki, Peygamberimizin mübârek sözlerinden sonra, hangi söze ve kimin dediklerine inanacaklar?

Rabbim, Kur'ân ve Sünneti, murâdına uygun şekilde anlayan, iman eden, amel eden sâlih kullarından eylesin bizleri... Âmîn!

60- HADÎS İNKÂRCILIĞI, USÛL-Ü HADÎS İLMİNDEN YÜZ ÇEVİREREK VARLIK İDDİASINDA BULUNUR!

Hadîs inkârcılığında gayr-i ilmî metod; zâhiren yani dış görünüşü itibariyle Kur’ân'a aykırı sanılan Hadîslerin "uydurma" olduğunu söylemektir. Hadîslere, ilimsizce olan bu yaklaşım tarzına, "Hadîs Meâlciliği" denmektedir. Hadîs inkârcıları, "Hadîs Usûlü" ilmini kabul etmezler. Usûl ilmini kabul etmedikleri içindir ki, pek çok Hadîs’in Kur’ân'a aykırı olduğunu söylerler! Oysa o Hadîslerin, âlimler tarafından yapılmış meşrû’ te'vîlleri (yorumları) ve şerhleri (açıklamaları) bulunmaktadır. Hadîslere usulsüzce yaklaşanların yaptıkları, Peygambere ait olan sözleri -parçacı mantıkla- cımbızlayarak, onlara kendi anladıkları şekilde anlamlar vermek ve onların Kur’ân'a aykırı olduğunu iddia etmekten ibârettir. Âdeta onlar, Peygamberimizin Hadîslerinin anlamları konusunda, Rasûlullah'ın niyetini okurcasına cür'etkâr davranmaktadırlar! Fakat Hadîs kitaplarında, o Hadîs'in altında yer alan, şerhlere bakmaya tenezzül dahi etmemektedirler. Zira onlara göre ilim; Kur'ân'ın metni üzerinden "zâhiricilik", meâli üzerinden de "meâlcilik" yapmaktan ibârettir! Onlar, ümmetin âlimlerinin ve tüm Ümmet-i Muhammed'in yolunu terk ederek, Kur’ân'ı kendi anlayışlarına uydurmaya çalışmaktadırlar! Bâtıl olan bu yolda Hadîs, Hadîs Usûlü, Tefsîr, Tefsîr Usûlü, Fıkh, Fıkh Usûlü, Akâid gibi ilimlerin hiçbir kıymeti yoktur! Onlar, "ilim sadece Kur’ân'dır" derler! Gerekçe olarak da, korunmuş tek kaynak olduğunu söylerler. Elbette ki, Kur’ân'ın metni korunmuştur. Peki, insanların akılları da korunmuş mudur? Zira o Kitâbı, kendi akıllarıyla yorumlamaktadırlar! Allah'ın Kelâmı olduğunda şüphe olmayan o mübarek Âyetlere, Allah'ın murâdına aykırı anlamlar yüklemek, o Kitâbın Âyetlerini tahrîf etmek/bozmak ve neticede de Allah'ın Âyetlerine iftirâ etmek değil midir?

Sormak lazımdır...

Allah, gönderdiği Kitâbının pratiğini, Peygamberinin şahsında göstermemiş midir? Göstermişse -ki Kur’ân bunu açıkça ifade ediyor ve o Peygambere uymayı da emrediyor-; bu durumda o Peygamberin, Kur’ân'ın canlı pratiği olan Sünneti delil değil midir? "Peygamberin örnekliği, o günün insanları için delil idi; bugün itibariyle, onun Hadîslerine ve Sünnetine bâtıl şeylerin karışmış olma ihtimali vardır" deniliyorsa, deriz ki: Allah, o günün insanlarına ayrı, daha sonraki asrın insanlarına -hâşâ- ayrı bir din veya ayrı bir Şerîat mı göndermiştir? Ya da Allah, Peygamberimiz döneminde farz kıldığı ve Ashâba öğrettiği dini, daha sonraki asırlarda korumaktan âciz mi kalmıştır! Yahut da Allah, Peygamberini göndererek ilk başlarda geçerli kıldığı dinin tamamlayıcı parçası olan Sünnet-i Seniyye’yi, -hâşâ- korumaktan âciz kaldıktan sonra, geçersiz kılarak, -el-Hakîm ismine zıt bir yaklaşım olarak- hikmetsiz bir iş mi yapmak zorunda kalmıştır? Hadîs münkirleri bu ve bunun gibi sorular üzerinde Allah için tefekkür etsinler!

Son olarak, Peygamberi sadece "Allah'ın Postacısı" olarak görenlere sorarız: Sahâbe-i Kirâm da, sizin gibi, Rasûlullah'a sadece postacı gözüyle mi bakıyorlardı? "Evet" diyecek olursanız, bu durumda onların tüm hayatlarını, Rasûlün hayatına adım adım uydurma çabalarının anlamı ne idi, diye sorarız!

Ayrıca, Allah, neden postacı olarak bir insan gönderdi? Kitâbını, bir insan aracılığıyla olmaksızın göndermekten âciz miydi? Ve bu Kitap neden parça parça 23 yılda tamamlandı. Peygamberimiz, sadece bir postacı olsaydı, postacılık vazifesini yerine getirmekte acele etmesi gerekmez miydi? Allah niye bu kadar uzun bir zaman diliminde parça parça Âyetlerini indirerek, Peygamberine böylesi bir vazife yükledi? Bu vazife ne idi ki, böyle uzun sürdü? Bu süre içinde başka sorumlulukları mı vardı acaba?

Rabbimiz, İsrâ Sûresinin 95. Âyetinde, eğer kendilerine Peygamber gönderilenler melekler olsaydılar, o zaman onlara "melek peygamber" göndereceğini haber vermektedir: "De ki: Eğer yeryüzünde yerleşmiş yürüyen melekler olsaydı, Biz onlara gökten melek bir Peygamber gönderirdik." (İsrâ: 95)

İnsana, "insan peygamber" gönderilmesinin hikmeti nedir o zaman?

...!

Bir Âyet-i Kerîme ile bitirelim, inşâAllah...

Rabbimiz şöyle buyurmuştur: "Nitekim aranızda size Âyetlerimizi okuyan, sizi tertemiz yapan, size Kitap ve Hikmeti öğreten, bilmediğiniz şeyleri size bildiren sizden bir Peygamber gönderdik." (Bakara: 151)

Bu Âyette, Peygamberimizin vazifeleri sayılıyor:

1- Allah'ın Âyetlerini okumak,

2- İnsanları tezkiye etmek (temizleyip, arındırmak),

3- Onlara Kitâbı öğretmek,

4- Onlara Hikmeti öğretmek,

5- Bilmedikleri şeyleri onlara öğretmek.

Peygamberimizin bu vazifelerinin tamamına kısaca Kur’ân'ı insanlara ulaştırıp, kenara çekilmek anlamı vermeye çalışmak ne kadar büyük bir cehâlettir!

Görüldüğü gibi; Âyetleri okumak ayrı bir görev, Kitâbı öğretmek ayrı bir görevdir. Bunların yanında, Hikmeti öğretmek, insanların bilmedikleri şeyleri onlara öğretmek ve neticede de onları arındırmak vazifelerini hep aynı anlama hamletmek nasıl mümkün olabilir?

Kaldı ki, Usûl ilminde erbâbınca ma’lûm bir kâide vardır:

 اِخْتِلافُ الأسْمَاءِ يَدُلُّ عَليَ اِخْتِلاَفِ الْمَعْنَى

İsimlerin farklı olması (yani farklı kelimeler kullanılmış olması), mananın da farklı olduğunu gösterir... Allah en iyi bilendir.

61- İNTERNETTEKİ PAYLAŞIMLARIN, İSTİSNÂLAR DIŞINDA ÇOĞUNUN TAHKÎKSİZ KOPYALAMALAR OLDUĞUNUN BİR ÖRNEĞİ!

Aşağıdaki Hadîs "Buhârî, 3260" olmasına rağmen, bu paylaşımı ilk yapan kişi her kimse; yanlışlıkla/sehven Sahîh-i Buhârî'de geçen dört basamaklı Hadîs numarasının birler ve yüzler basamağındaki rakamları ters çevirmiş ve "Buhârî, 3062" biçiminde yazmıştır. Bundan sonra paylaşım yapanlar ise, hiç asıl kaynağa bakmadan ve tahkîk etme ihtiyacı duymadan bu yanlışı yanlış hâliyle kopyalamışlardır. Hem de sayılamayacak kadar çok site bu yanlışın farkına varmak istemezmişçesine ısrârla sadece kopyacılıkla iktifâ etmişlerdir! Neredeyse bu Hadîs'in kaynağı konusundaki tüm paylaşımlar yanlış gözükmektedir; ben şahsen doğrusuna rastlamadım. Her yerde "Buhârî, 3062" biçiminde geçmektedir. "İnsan yanılabilir" diyenler olabilir diye bir cümle sarf edelim. Burada yadırganan şey, insanın yanılması veya hata etmesi değildir. Biri hata edince onun hatasını, geriden gelenlerin hepsinin sürdürmesi ve o yanlışı düzeltmemesidir. Bunun nedeni de, tembel insanların en sevdiği kopyacılık problemidir. Bir yerde bir paylaşımla ya da nakille karşılaştığımızda, kaynak belirtilmiş olsa bile, o belirtilen kaynağa ve yerine bakmak icap eder. Belki de o bilgi, o bahsedilen sayfada ya da konumda hatta ismi geçen kitapta bile bulunmamaktadır. Bir paylaşımın altında parantez içinde kaynak görünümlü bazı kitap isimleri yazılınca, bu yeterli sayılmamalı ve "kaynaklı bir bilgi" diye düşünülmemelidir. Çünkü kopyacılığın esas alındığı bir dönemde o kaynakların çoğu kaynak hükmünde değildir. Ya da kaynaklardan cımbızlama yapıldığı için bütünü yansıtmaz yahut da makaslama yapılarak, müellifin ve musannıfın kaydetmiş olmasına rağmen, reddetmiş olduğu ya da farklı bir anlamı olduğunu beyan etmek maksadıyla kitabına aldığı bir bilgiyi, o âlimin görüşü olarak sunma gibi durumlar olabilir. Bazen de o belirtilen kaynakta geçen bilgilerin tercümeleri yanlış olabilir. Bu ve benzeri durumları göz önünde bulundurup, kaynaklara müracaat etme usûlünü benimsememiz gerekir!

Bu konuda Buhârî'de geçen örnek Hadîs'in meâli ve tahrîci aşağıdaki gibidir:

"Cehennem, Allah'a derdini yanarak: 'Rabbim, kendi kendimi yiyip tüketiyorum! (Beni rahatlatacak bir çare ver!)' dedi. Allah Teâlâ da ona biri yazın, biri kışın olmak üzere rahatlaması için iki defa nefes almasına müsaade etti. İşte yazın hissettiğiniz en yüksek sıcaklık ve kışın hissettiğiniz en düşük soğukluk bu sebepledir." (Buhârî, Bed'u'l Halk, 10, H. No: 3260)

62- 1 SORU 1 CEVAP:

SORU: Selâmun aleyküm, hocam. Mu’tezile fırkasına Ehl-i Sünnet nasıl bakıyor acaba? Bir arkadaşımız, bu akımdan etkileniyor, bu konuda yardımcı olursanız sevinirim, inşâAllah.

CEVAP: Ve aleyküm selâm, kardeş.

Mu’tezile, Hadîslerde haber verilen 72 fırkadan biridir. Fakat bu fırkalar aslında 6 asıl fırkanın 12 kola/şubeye ayrılmalarından ibârettir. (6x12=72) Bu 6 asıl fırka; Harûriyye, Kaderiyye, Cehmiyye, Murci’e, Râfizîler ve Cebriyye’dir. Mu’tezile fırkası ise, Kaderiyye diye bilinen ve kaderi inkâr eden fırkanın alt şubelerinden biridir. Bu konuda daha fazla bilgi almak için, İmam Kurtubî’nin, Âl-i İmrân: 103’ün tefsîrinde “Yetmiş iki fırka” başlığı altındaki açıklamalar okunabilir. Arapça bilmiyorsanız, Buruc yayınları tarafından neşredilmiş olan tercümeden yararlanabilirsiniz. Bu fırkaların hepsinin ğulâtları (aşırıları) vardır. Bu ğulâtlar da, İslâm akîdesini terk etmişlerdir. Diğerleri ise, görüşlerinin dayanağı Nasslar olduğu için, bu Nassları her ne kadar Ehl-i Sünnet gibi anlamasalar da ve bu yanlış anlayış bir dalâlet sayılsa da, muhkem ve kat’î bir mesele olmaması nedeniyle tekfîr edilmemişlerdir. Tekfîri mûcib (gerektirici) olmayan bu tür meselelerdeki görüşleri zâhiren Nasslara aykırı gibi gözükse de, açıklamaları/gerekçeleri Nassların rûhuna uygunluk arz ettiği için, o fikirlere yanlış denilmiş ama bu kimseler o yanlışları nedeniyle küfre nispet edilmemişlerdir. Çünkü o noktada sadece görüşleri yanlıştır; gerekçeleri İslâmî hassasiyetlere uygun kabul edildiği için, bu tür yorumlar, tekfîri engelleyici te’vîl sayılmıştır. Fakat şunu söylemek isterim ki, bu sorduğunuz soru bir iki saat konuşmakla ya da birkaç kitap yazarak cevap vermekle halledilemeyecek kadar teferruatlı ve pek çok açıları ve derinliği olan bir konudur. Çünkü yetmiş iki fırka ya da Mu’tezile fırkası dediğimizde, bunların usûlde ortak yanları ve fikirlerinde ve inançlarında ayrıldıkları temel konular, bu konularda aşırı uçta olanlar ya da o fikir akımları içinde daha vasat olanlar/görünenler vs. pek çok farklılıklar ve ayrılıklar vardır. Mu’tezile, Kur’ân’ın mahlûk olduğunu söylemiş ve bu konuda bir sürü aklî yorumlar yapmıştır ve Rabbimizin rubûbiyyet sıfatlarını da inkâr etmişlerdir. Ben bu konuyla alâkalı Nesefî akîdesi derslerinde yer yer gerekli açıklamalarda bulunmuştum. Genel bir ma’lûmât olarak, Mu’tezile fırkasını görüşleriyle tanımak için M. Ebû Zehrâ’nın “Mezhebler Tarihi” adlı eserinin 154-196. Sayfaları arasında yer alan “Mu’tezile” başlığı altındaki ma’lûmatlar okunabilir. Mu’tezile fırkası “akılcı” bir felsefedir. “Akl’ı evvel, nakli müevvel (akıl ile te’vîl edilmiş/edilmeli) kabul eder.” Bu da Selef’in akîdesine uymaz. Sözün burasında “aklıevvel” kelimesine dikkat çekelim. Bu kelime sıfat olarak kullanılmaktadır ve “aklına güvenen, akıllı geçinen, sağduyu sahibi olmayan, münasebetsiz” anlamlarına gelmektedir. Aklı evvel kabul eden kimselerin genel görüntüsü de bu olmaktadır. Oysa aklın önünde nice hakikatler vardır ki, akıl o delillerle yürümeli, beyyinelerle yol almalıdır... Akıl, beyyine’ye ve belgeye tâbi olmalı, onu kabul ve tasdîk etmelidir; gerçeğin hılâfına bâtıl fikirler uydurmamalıdır! İslâm akîdesinde asıl olan vahiydir, akıl ancak vahye uyar. Kaldı ki sarîh akıl, sahîh Nakil ile çatışmaz. Çatışma varsa, ya akıl sarîh ve selîm değildir ya da Nakil sahîh değildir. Fakat buna rağmen, akıl her şeyi kavrayamaz. Çünkü nice müteşâbih, kapalı, ğayba ait vs. hükümler vardır ki, bunları aklın idrâk etmesi mümkün değildir. Bu nedenle usûl olarak aklın öne alınması hem İslâm’a hem de fıtrata aykırıdır. Örneğin; Mu’tezile, akıl ile çözemediği için sihri kabul etmez, böyle bir şey yoktur, der. Allah’ın âhirette ve cennette görülebileceğini “ru’yetullâh” meselesini de aklı almadığı için reddeder. Meselâ; Allah’ın “el-Hayy” olduğunu kabul ederler ama O’nun “hayat sahibi” olduğunu yani O’nun “hayat” sıfatının bulunduğunu kabul etmezler. Bunun nedeni de mahlûkâtın da hayat sahibi olmasıdır. Eğer, Allah için “hayat” sıfatı kabul edilirse, O’nun mahlûkâta benzetilmiş olacağını, hâlbuki hiçbir şeyin, Yüce Allah’a benzemeyeceğini söyleyerek, Tevhîd’i koruma düşüncesiyle -Muattıla fırkası gibi- bu tür sıfatları inkâr ederler. Allah’ın sıfatları zâtının aynıdır, derler. Yine derler ki: Allah’ın zâtı dışında, bir takım sıfatlarının olduğunu kabul etmek, Allah’ın zâtına aykırı ve zâtından başka kadîm (ezelî) varlıklar bulunduğunu iddia etmek demektir ki, bu da, Allah’tan başka kadîmlerin var olması ve birden fazla olmasını (taaddudu’l kudemâ) gerektirir. Böylece bu sıfatları kabul etmenin Tevhîd’i iptal edeceğini savunurlar. Bu tür pek çok yanlış görüşleri vardır. Fakat onların bütün bu çabalarında tek dertlerinin Tevhîd’i muhâfaza etme çabası ve gayreti olduğunu ifade ederler. Bu nedenle de kendilerini “Ehlu’l Adl ve’t Tevhîd” veya “Ashâbu’l Adl ve’t Tevhîd” yani “Adâlet ve Tevhîd ehli -veya- ashâbı” olarak nitelendirirler. Oysa Tevhîd’i koruma konusunda bu kadar iddialı olan bir anlayışın, vahyi öne almaması ve her şeyi öncelikli olarak akla göre değerlendirip, aklın zaafiyetine bazı Nassları kurban etmemesi gerekirdi. Bu da ciddi bir tutarsızlıktır. Denilebilir ki, bu fırka “akılcılık” ideolojisinin bayraktarlığını yapmış olmasına rağmen, maalesef ki Ashâb’ın yolunda olmayı başaramamıştır. Bu da gösteriyor ki, akla ne kadar önem verilirse verilsin, aklın çözebileceği meseleler sınırlıdır ve sınırlı kalmaya mahkûmdur. Zira az önce işâret ettiğimiz gibi, aklın kavrayamayacağı nice Nasslar vardır. Akla düşen, iman etmektir. Nice mevzuların keyfiyet ve künhüne akıl muttali olamaz. Akıl bir şeyi kavrayamayınca, onu reddedecek olsa, pek çok Nasslar ya mânâ olarak ya da metin olarak inkâr edilecektir! İlk dönemlerde Sünnet/Hadîsler inkâr edilmiyor ama te’vîl edilerek, akılcı yorumlarla onlara meşrû olmayan mânâlar yüklenerek, Rasûlün Sünnetinden ve Ashâb’ın yolundan başka yollara giriliyordu. Yani başka görüşler benimseniyordu. Bu durumun, ifrâtı da bu ekolün gulâtını oluşturur. Tarih içinde görüşlerinde -münferid olarak- aşırı kişi veya fırkalar olmasına rağmen, bu dalâlet fırkalarının neredeyse hemen hepsi -istisnâlar dışında- günümüzde aşırı hâle gelmişlerdir. Denilebilir ki, ilk asırlardaki halleriyle bu bid’at ve dalâlet fırkalarının aşırılıkları azınlıkta iken, günümüzde ise aşırılıkları umûmî olmuş ve vasat denilebilecek daha doğru bir ifadeyle tekfîri gerektirmeyecek görüşler istisnâlarda kalmıştır. Mu’tezile, başlarda Sünneti inkâr etmezken, akıl yolu onları öyle bir noktaya getirmiştir ki, akıllarına uymayan her şeyi toptan inkâr etmişlerdir. Özellikle Hadîslerde yer alan her ne varsa, akıllarına uymuyorsa, onları kabul etmemişlerdir. Sahîh nakiller, rivâyetler ve müctehidlerin ictihâdları ve onların ictihâd usûlleri, bu kimselerin yanında hiçbir şey ifade etmez olmuştur. Sadece Kur’ân’ı inkâr ettiklerini söyleyememişlerdir. Bunun nedeni de, Kur’ân’ın bizzat kendisini لاَ رَيْبَ فِيهِ “lâ raybe fîh” (Kendisinde ve Allah katından olması hususunda hiçbir şüphe olmayan Kitâb) olarak nitelemesi nedeniyledir. Fakat Kur’ân’ı kabul ettiklerini söyleseler de, hatta “tek kaynak Kur’ân’dır” deseler de, Kur’ân’ın metnini kabul ettiklerini söylerlerken, mânâlarında yine “mü’minlerin yolundan” (Nisâ: 115) sapmışlardır. Asrımızın ve gelecek asırların en büyük dalâleti, hiç şüphesiz AKILCILIK CEREYANIDIR. Bu cereyan sebebiyle, MURCİ’E akîdesi de benimsenmektedir. Tevhîd ve akîdeyi koruma gayretkeşliği ile çıkılan yolda mutlak anlamda akla dayanan bir hareket, gün gelip akîdeyi hiç önemsemez hâle gelebilmektedir! Hatta şu anda birçok akılcı kimse açıkça kendilerinin KUR’ÂN ve AKLA dayandığını ifade etmektedir. Yani artık bu kimseler, “akıl ashâbı” olmuşlardır. Sormak lazımdır: Evet, Kur’ân korunmuştur ama akıl korunmuş mudur? Hem korunmuş Kur’ân’ın önüne korunmamış aklınızı neden takdîm ediyorsunuz? Ayrıca bu akıl nasıl bir akıldır ki, Kur’ân’ı teblîğ ve ta’lîm eden Rasûlün Sünnetine ve o Sünneti en güzel şekilde yaşayan ve sonrakilere öğreten Ashâbın örnekliğine sırt dönebiliyor? Yoksa aklınızı öne alıp, vahyi onun arkasına koymakla, şeytana vesvese kapısını mı açtınız da, şeytan size bâtıl şeyler fısıldamaktadır?! Sağlıklı aklın en büyük icraatı, Allah’a ve Allah’tan gelenlere iman edilmesi gerektiğini kabul etmek ve Nasslara tâbi olmaktır... قُلْ بِئْسَمَا يَأْمُرُكُمْ بِهِ إِيمَانُكُمْ إِن كُنتُمْ مُّؤْمِنِينَ “De ki: Eğer mü’minler iseniz, imanınız size ne kötü şey emrediyor!” (Bakara: 93) أَفَلَا تَعْقِلُونَ “Hâlâ akıllanmayacak mısınız?” (Enbiyâ: 10; Bu ifade Kur’ân’da 13 kez geçmektedir.)

Mu’tezile ekolünden etkilenen arkadaşınıza da diyebileceğim şeyler -çam sakızı çoban armağanı kâbilinden- bunlardır.

Rabbimiz, hepimize Tevhîd ve adâlet üzere sebât versin.

Selâm ve dua ile.

63- “YEMEĞİNİ ANCAK TAKV SAHİPLERİ YESİN!”

On yıl önce şu Hadîs’i zikredip, Hadîs’ten çıkan hükümler üzerine nasihat ettiğimiz bir ortamda ilim talebesi bir kardeşimiz, anlatılanları yadırgayarak, söz konusu Hadîs’i ve sıhhatini araştıracağını belirtmişti. Bu sözün üzerinden bunca zaman geçmiş olmasına rağmen, araştırma yapıp yapmadığına dair fiilî bir davranış ve açıklayıcı beyan ortaya koymadığı için, şahsen ben zikri geçen Hadîs’in kaynaklarını ve sıhhatini belirtmek istiyorum.

Söz konusu Hadîs şöyledir:

Ebû Saîd radıyallâhu anh’tan rivâyete göre, Rasûlullah aleyhisselâm şöyle buyurmuştur:

 لاَ تُصَاحِبْ إِلاَّ مُؤْمِنًا وَلاَ يَأْكُلْ طَعَامَكَ إِلاَّ تَقِيٌّ‏.‏

“Sadece mü’minle(rle) arkadaşlık yap, yemeğini de ancak takvâ sahibi kimse(ler) yesin.” (Tirmizî, Zühd, 55, H. No: 2395; Ebû Dâvûd, Edeb, 19, H. No: 4832; Hadîs sahîhtir.)

Hadîs’e: “Mü’minden başkasıyla arkadaşlık etme, yemeğini de takvâ sahibinden başkası yemesin!” biçiminde de anlam verebiliriz.

Hadîs’te, mü’minlerle arkadaşlık etmek ve muttakîlere yemek yedirmek tavsiye edilmektedir. Bilindiği gibi, gerçek iman ve takvâ sahibi mü’minlerin arkadaşlığı dünyada da âhirette de hayır sağlar; ama münâfık, müşrik ve kâfir olanların arkadaşlığında zarar görme ihtimali vardır. Bu nedenle mü’minlerle arkadaşlık ve birliktelik tavsiye edilmiştir. Bu Hadîs, mü’min olmayanlarla zorunlu ya da ihtiyârî arkadaşlık ve beraberliklerde dikkatli, ihtiyatlı ve tedbirli olmaya da bir teşviktir.

Yemek yedirmeye gelince; bu iki türlüdür. Birisi, arkadaşlık ve dostluk için verilen özel yemek ziyâfetleri; diğeri ise, aç ve yoksulları doyurmak için verilen genel yemek ziyâfetleri. Rabbimiz buyurdu: “Onlar, yemeğe olan sevgilerine rağmen, yoksula, yetime ve esire yemek yedirirler. (Ve derler ki:) ‘Biz size ancak Allah rızâsı için yediriyoruz. Sizden ne bir karşılık, ne bir teşekkür isteriz.’” (İnsan: 8, 9) Âyete şöyle de anlam verilebilir: “Yoksula, yetime ve esire seve seve yemek yedirirler.”

Bu Âyete göre, mü’min-kâfir herkese yemek yedirilebilir. Bu câizdir. Bu nedenle, mevzuumuzu teşkîl eden Hadîs’te, takvâ sahiplerinden başkasına yedirilmemesi tavsiye edilen yemek türleri ilk türden olanlardır, yani arkadaş ve dostluk için yedirilen yemeklerdir. Ama ne yazık ki, pek çok konuda olduğu gibi, niceleri bu konuda da dengeyi bozmuştur. Bu tür ikrâmlarda, takvâ sahipleri tercih edilmesi ve bu davetlere bu nitelikteki kimselerin çağırılması gerekirken; zenginler ve itibarlı kimseler bu yemeklerde başköşelere oturtulmakta ve takvâ ehli fakir ve gariban mü’minler genelde düşünülmemektedir. Oysa umûmî davetler hâricindeki husûsî nitelikte olan, eş dost ve arkadaşların davet edildiği yemeklerde Sünnet’e uygun davranış, takvâ ve fazilet ehlinin tercih edilmesidir. Birisine yemek yedirirken dahi, ilk tercih, takvâ sahipleri olmalıdır.

64- SAMİMİYETİN PRATİĞİ NASIL OLMALI?

Samimiyetin edebiyatını yapmayın; yaşayın ve örnek olun!

Yaz kış garibanları ziyâret etme gibi bir gündeminiz ve programınız olsun. Bu ziyâretlerde çam sakızı çoban armağanı kâbilinden onların sıkıntılarını giderin, ama bunu asla kafanıza göre yapmayın, ilim ehli ile istişâre edin. Teşbîh’te hata olmasın; Bektâşî’nin abdestsiz namaz kılması gibi, kabiliyetsizce iş yapıp da “ben yaptım oldu ya da olmadıysa da böyle olsun, benden bu kadar” demeyin! Fazîlet sahibi kimselerle nasıl hayır işlenebileceğini konuşup görüşün de, ayda yılda ya da daha doğrusu yıllar sonra yaptığınız o işi de câhilliğinize, hikmetsizliğinize ve cimriliğinize kurban etmeyin!

Samimiyet adına yapılabilecek diğer sâlih amel ise, affedici olmak, kin beslememek, insanlarla ilişkiyi kesmemektir! Müslümanlara küsen yani zorunlu durumlar dışında -kendi irâde ve tercihiyle- görüşmeyen, ziyâret etmeyen, hayırla yâdetmeyen, gıybet, kötü zan ve hoşgörüsüzlük gibi katı ve gayrimeşrû tavırlar ortaya koyanlar bilsinler ki, bu yaptıkları dört kitaba göre de yanlıştır! Bu günahları işleyenler, nefs-i emmârelerini savunmak yerine tevbe edip ıslâh olmalıdırlar. Nokta. Nefisten kaynaklanan bu tür yanlışları savunmak da ayrı bir günahtır! Kardeşliğe zarar veren, insanların arasını bozan veya bozulmasına destek olan, nefs-i emmâreleri galeyâna getiren, öfkeyi, nefreti, taassubu, asabiyyeti, cür’etkârlığı ve hikmetsizliği besleyen ameller ancak şeytanları sevindirir. Bu çirkin fiillerin destekçileri şeytanlar, câhiller ve gâfillerdir! İman, insâf ve iz’ân sahiplerinin bu davranış biçimlerinden hoşnut olması asla düşünülemez! “Amelî câhiliyye” olan bu türden bâtıl fiillere her kim destek olur, alkış tutar, prim verir ve fâillerini müdâfaa ederse, o kimse, şeytanın vesvese ve kışkırtmasına kapılmış ve nefsine uymuş demektir! El-insâf!...

Azîz ve Celîl olan Allah buyurdu: “İyilik ve takvâ üzerinde birbirinizle yardımlaşın. Günah işlemek ve haddi aşmak (düşmanlık) üzerinde ise yardımlaşmayın. Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah, cezası pek şiddetli olandır.” (Mâide: 2)

65- “ONLAR KUR’ÂN OKURLAR AMA KUR’ÂN HANÇERELERİNİ GEÇİP KALPLERİNE İNMEZ!”

“Ebû Saîd el-Hudrî radıyallâhu anh, Rasûlullah aleyhisselâm’ın şöyle buyurduğunu nakletmiştir:

 يَخْرُجُ فِيكُمْ قَوْمٌ تَحْقِرُونَ صَلاَتَكُمْ مَعَ صَلاَتِهِمْ، وَصِيَامَكُمْ مَعَ صِيَامِهِمْ، وَعَمَلَكُمْ مَعَ عَمَلِهِمْ، وَيَقْرَءُونَ الْقُرْآنَ لاَ يُجَاوِزُ حَنَاجِرَهُمْ، يَمْرُقُونَ مِنَ الدِّينَ كَمَا يَمْرُقُ السَّهْمُ مِنَ الرَّمِيَّةِ، يَنْظُرُ فِي النَّصْلِ فَلاَ يَرَى شَيْئًا، وَيَنْظُرُ فِي الْقِدْحِ فَلاَ يَرَى شَيْئًا، وَيَنْظُرُ فِي الرِّيشِ فَلاَ يَرَى شَيْئًا، وَيَتَمَارَى فِي الْفُوقِ

“İçinizden öyle bir topluluk türeyecek ki, onların namazlarına bakınca namazlarınızı, oruçlarına bakınca oruçlarınızı ve diğer amellerine bakınca da amellerinizi küçük göreceksiniz. Onlar Kur’ân da okurlar. Ama Kur’ân hançerelerini -yahut gırtlaklarını- geçmez (kalplerine inmez). Böyleleri okun hedefi delip geçtiği gibi, İslâm’a girip çıkarlar. Bu şekilde ok atan kimse, okun temrenine (ucundaki sivri demire) bakar, ama kan namına bir şey göremez. Sapına bakar, onda da bir şey göremez. Bir de yelesine bakar, onda da bir emare göremez. Son olarak, ava dokunmadı mı şüphesiyle okun yayın kirişine yerleştirilen fok denilen yere bakar, ancak orada da kan izini göremez.” (Buhârî, Fedâilu’l Kur’ân, 36, H. No: 5058; İstitâbe, 6, H. No: 6931; Müslim, Zekât, 147; Muvatta’, Kitâbu’l Kur’ân, 10)

Bu Hadîs, İmam Buhârî’nin es-Sahîh’inin Fedâilu’l Kur’ân kitâbının 36 numaralı “Kur’ân okuyarak gösteriş yapanın, Kur’ân’la yiyicilik yapanın yani Kur’ân’ı kazanç kapısı hâline getirenin ve Kur’ân’ı âlet ederek fâcir olan kimsenin günahı bâb’ı”nda yer almaktadır.

Rasûlullah’ın pek çok Hadîs’te haber verdiğine göre (Bkz: Buhârî, 6931, 6932, 6934; Müslim, 1064), bu Hadîste bahsedilen topluluk Harûralılardır. Harûriyye (Harûralılar) Hâricîlerdir. Bu konunun detaylıca anlaşılması için İmam Müslim’in, Zekât kitâbının 47. Numaralı bölümü olan بَابُ ذِكْرِ الْخَوَارِجِ وَصِفَاتِهِمْ “Hâricîlerin ve onların sıfatlarının zikrinin bâb’ı” ve bu bölümdeki İmam Nevevî’nin açıklamaları okunabilir.

Hadîs’te öyle insanlardan bahsediliyor ki, bu kimseler görünüşte/şeklen namazlarında, oruçlarında ve diğer amellerinde öyle titizlik göstermektedirler ki, onları gören bir mü’min kendi amellerini, onların amellerinin yanında âdeta küçük görmektedirler. Burada anlatılmak istenen şey, daha önemli hususlarda titizlik göstermezlerken, amelî meselelerde şeklen çok gayretlidirler. Hadîs’in devamında “Onlar Kur’ân okurlar” buyurularak, aslında onların Kur’ân’a tutunma iddiasında oldukları yani kendilerince Kur’ân’ı önemsedikleri anlaşılmaktadır. Fakat burada ifade edilen durum, onların Kur’ân’ın manasını bilip, Kur’ân ve fıkıh ehli oldukları anlamında değildir. Bilâkis o kimseler, Kur’ân’ın metnini okurlar, ezberlerler ve Âyetlerin ifade ettikleri anlamlar adına yanlış manalar benimserler. Çünkü dikkat edilirse, Hadîs’te devamla “Ama Kur’ân hançerelerini geçmez” buyurulmuştur. Hadîs’in akışından anlaşıldığına göre iman onların ağızlarında geveledikleri ve gırtlaklarından aşağı inmeyen kuru sözlerden ibârettir. Yani iman, onların kalplerine yerleşmemiştir. Çünkü boğazda duran, buradan aşağıya geçmeyen şey kalbe ulaşmaz. Bu nedenle de onların kalplerinde iman olmadığı anlaşılmaktadır. Rasûlullah devam etti: “Böyleleri okun hedefi delip geçtiği gibi, İslâm’a girip çıkarlar...” Hadîs’te tasvîr ile anlatıldığına göre, hedefine süratle girip çıkan ve bu süratinden dolayı da okun hiçbir kısmında en ufak bir kan lekesi bulunmayan bir ok tasavvur etmemiz isteniyor. Bu kimselerin İslâm’a girip çıkmaları aynen böyledir. Yani bu kimseler, İslâm câmiasının, Müslümanların içine bir ok gibi ve ok hızıyla girip çıkan, dolayısıyla da ruhlarında ve şuurlarında İslâm’ın nurundan hiçbir eser ve feyz bulunmayan ve görülmeyen kimseler durumundadırlar. Tıpkı Hadîs’te geçtiği gibi, ava ok atıp da ok avı delip geçtiği halde, okun hiçbir yerinde kan izi göremediği için, acaba ok ava hiç dokunmadı mı diye düşünen kimsenin durumu gibidir. Bu kimseler, sanki İslâm’a hiç dokunmamışlardır!

Ayrıca Sahîh-i Buhârî’de bahsi geçen bâb’ın ilk Hadîsinde Rasûlullah’ın “Mahlûkâta gönderilmiş sözlerin en hayırlısı hakkında (ileri geri) konuşacaklar” sözünün de altı çizilmelidir. Bu Hadîs’te geçen مِنْ خَيْرِ قَوْلِ الْبَرِيَّةِ ibâresi hakkında iki görüş vardır. Birincisi, ifadenin zâhirinden anlaşıldığına göre, onlar, mahlûkâtın sözlerinin en hayırlısını yani onlar hikmetli, edebî, süslü, albenili sözler söylerler. İkinci anlama göre ise, مِنْ خَيْرِ قَوْلِ الْبَرِيَّةِ ibâresi, مِنْ قَوْلِ خَيْرِ الْبَرِيَّةِ ibâresinin maklûb (kelimelerinin yer değiştirilmiş) hâli olduğu belirtilmiştir ve bununla da Allah Rasûlünün sözlerinin kastedildiği söylenmiştir. Bu durumda anlam “Mahlûkâtın en hayırlısının sözü” olur. Bu kimseler, Mahlûkâtın en hayırlısı olan Allah Rasûlü’nün sözlerinden de ileri geri bahsedeceklerdir. (Bkz: İrşâdu’s Sârî li-Şerhi Sahîhi’l Buhârî, Kastalânî, XI, 376)

66- DAMLAYA DAMLAYA, DAĞDAN KESTİM KERESTE!...

Söze bak, çay demle!.. “Dindarlığını Allah’a göster, bana insanlığın lazım!”

Kimse kimseye bir şey göstermiyor; yeter ki dindarın dindarlığı dinidara ya da dinsize batmasın!

Müslüman olan insan, İslâm’a göre yaşar ve hayatının her anında da dininin etkisi görülür. Yani kimsenin kimseye riyâ ve sum’a anlamında dindarlık gösterdiği falan yoktur! Hakikatte zaten hayatı veren Allah’ın istediği şekilde bir insan olmaya dindarlık denir. Dindarlık kavramı, meşrû ve olumlu anlam içerir. Dinin ve gerçek dindarlığın kapsamında riyâkârlık yoktur; bu nedenle dindarlıkla insanlığı tartıp ya da çatıştırıp insanlığa prim vermek, dindarlığın gereği olan amelleri küçümser bir üslup kullanmak yanlıştır! Bu felsefenin câhillerce anlaşılan sonucu şudur; ibâdetin önemi yoktur, önemli olan insanlıktır, insanın içinin temiz olmasıdır, şunları bunları yapmaktır ya da yapmamaktır... İnsanların hayatlarında İslâm’ın esas, emâre ve alâmetlerinin tezâhür etmesi neden kötü olsun?! Kaldı ki bu kaçınılmaz bir durumdur! Rasûlullah’ın Hadîslerini yargılayanların, kendi yargılarını din edinmeleri ne kadar korkunç ve ibretlik bir âkıbettir! Ezcümle bu söz, hikmetten uzak, sadece tribünlere oynamak ve birilerine şirin görünmek adına söylenmiş pragmatist bir söylemdir!

Bilelim ki, "İslâmî" ile "insânî" kavramları arasında "mutlak olarak umûm-husûs" vardır. Yani her İslâmî olan insânîdir ama her insânî olan İslâmî değildir! Dolayısıyla da asıl olan, diyânet ve İslâmîliktir.

67- 1 SORU 1 CEVAP:

SORU: Aşağıdaki cümlenin takdîri ve anlamı nasıl olmalıdır?

بَارَكَ اللَّهُ فِيكَ كَمَا بَارَكَ فِى لاَ وَلاَ

CEVAP: Önce bir nakilde bulunalım:

حكى الإمام الأجل السرخسى فى فصل التشهد من كتابه أن أعربيّا دخل على أبى حنيفة رحمه الله فقال أبواو أم بواوين قال بواوين فقال بارك الله فيك كما بارك فى لا ولا ثم ولّى فتحير أصحابه وسألوه عن سؤاله فقال إن هذا سألنى عن التشهد أبواوين كتشهد ابن مسعود أم بواو كتشهد أبى موسى الأشعري فقلت بواوين قال بارك الله فيك كما بارك فى شجرة مباركة زيتونة لا شرقية ولا غربية انتهى اعلم أن التشهد بواوين هو أن يقال فى التشهد أشهد أن لا إله إلا الله وأشهد أن محمدا عبده ونبيه

Çok değerli imam es-Serahsî “el-Mebsût” adlı kitabının “teşehhüd” faslında anlattığına göre bir bedevî, Ebû Hanîfe rahımehullâh’ın huzuruna girdi ve şöyle dedi:

“Bir vâv ile mi yoksa iki vâv ile mi?”

Ebû Hanîfe: “İki vâv ile” diye cevap verdi.

Bunun üzerine bedevî:

بَارَكَ اللَّهُ فِيكَ كَمَا بَارَكَ فِى لاَ وَلاَ “Allah sana bereket versin...” diye karşılık verdi. Sonra sırtını dönüp gitti.

Ebû Hanîfe’nin ashâbı (arkadaşları) çok şaşırdı. Ebû Hanîfe’ye, o bedevînin ne sorduğundan suâl ettiler.

Ebû Hanîfe dedi ki: “Şüphesiz o bana teşehhüdün; İbn-i Mes’ûd’un teşehhüdü gibi iki vâv ile mi yoksa Ebû Mûsâ el-Eş’arî’nin teşehhüdü gibi bir vâv ile mi olduğunu sordu.”

Ben de: “İki vâv ile” dedim.

O da karşılık olarak:

بَارَكَ اللَّهُ فِيكَ كَمَا بَارَكَ فِى لاَ وَلاَ “Allah sana bereket versin...” dedi. Bunun açılımı şöyledir:

 بَارَكَ اللَّهُ فِيكَ كَمَا بَارَكَ فِى شَجَرَةٍ مُبَارَكَةٍ زَيْتُونَةٍ لاَ شَرْقِيَّةٍ وَلاَ غَرْبِيَّةٍ

“Doğuya da batıya da nispeti olmayan mübârek zeytin ağacına bereket verdiği gibi, Allah sana bereket versin.”

Hepsi bu kadar.

Bil ki, teşehhüd iki vâv iledir. Yani teşehhüdde şöyle denilmesidir:

 أَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلَهَ إِلاَ اللَّهُ وَأَشْهَدُ أَنَّ مُحَمَّدًا عَبدُهُ وَنَبِيُّهُ

“Ben şehâdet ederim ki, Allah’tan başka ibâdete lâyık hiçbir ilâh yoktur ve yine şehâdet ederim ki, Muhammed O’nun kulu ve Nebî’sidir (Rasûlü’dür).” (Bkz: el-Mebsût, es-Serahsî, Faslu’t Teşehhüd; Şerhu Makâmât-i Harîrî, S: 534; Ayrıca Bkz: Nûr: 35)

68- ALIM SATIMDA PAZARLIK BAHANESİYLE İNSANLARI ALDATMAK!

BAZEN SATICI, MÜŞTERİYİ ALDATIR; BAZEN DE MÜŞTERİ, SATICIYI!

Enmâr oğullanın anası (Ümmü Benî Enmâr) Kayle radıyallâhu anhâ’dan rivâyete göre, o şöy­le demiştir: Rasûlullah aleyhisselâm’ın umrelerinden biri­sinde Merve'nin yanında O'nun huzuruna çıktım ve: Yâ RasûlAllah! Ben alım satım yapan bir kadınım. Bir şey satın almak istediğim zaman, arzuladığım fiyattan düşük bir fiyat teklif ederim. Sonra arzuladığım fiyata varıncaya kadar azar azar artırı­rım. Bir malı satmak istediğim zaman da, arzuladığım fiyattan faz­la bir fiyat teklif ederim. Sonra arzuladığım fiyata varıncaya kadar (tedrîcen) fiyatını indiririm, dedim. Bunun üzerine Rasûlullah aleyhisselâm: “(Öyle) yapma yâ Kayle! Sen bir şeyi satın almak istediğin za­man, (düşük fiyat değil) arzuladığın fiyatı teklif et. Sana verilsin veya verilmesin” buyurdu. Sonra şöyle buyurdu: “Bir malı satmak istediğin zaman versen de vermesen de (yük­sek fiyat değil) satmak istediğin fiyatı söyle.” (İbn-i Mâce, Ticârât, 29, H. No: 2204)

Bu davranış biçimi ticârette ve insânî ilişkilerde kötü bir ahlâktır! Adam, sizin elli liralık malınıza talip olurken, “on lira veririm” diyor. Siz kabul etmezseniz, fiyatı azar azar yükseltiyor. Aslında o kimsenin, aklında o malı almak istediği bir fiyat var, -yapabilirse- o fiyata ulaşmadan, satıcıyı kandırmak istiyor, ulaşırsa da, yine aklından geçen fiyata malı almış oluyor. Yani satıcının malını değerinin altında satın alıyor. Satarken de tam tersi malına talip olan müşteriye, değerinden fazla ücret söylüyor. Örneğin; malının ederi on lira ama o elli lira diyor. Müşteri de, o yüksek fiyatı düşürmek için uğraşıyor, bu esnada da tabii ki satıcının aklında o malı satabileceği bir fiyat var ama o fiyata kadar inmeden satmak için çabalıyor. Yani bu durumda malını aklından geçen gerçek değerinin üstünde bir fiyata satmış oluyor. Müşteri dişli çıkar da, o fiyata kadar düşürürse, bu durumda da aklından geçen de o rakam olduğu için, ondan aşağıya hiç kurtarmayacağını söylüyor, yemin dahi ediyor ve malını bu durumda normal değerine satmış oluyor! Satın alan da elli liradan on liraya düşürdüğü bir malı çok hesaplı aldığını sanıp seviniyor! Satıcı da onun sevincini görünce, dalga geçercesine “kimseye bu fiyata aldığını söyleme” diyerek adamla -çaktırmadan- dalga geçiyor!.. Bu çirkin amellerden hayatım boyunca berî oldum!

DOLAYISIYLA DERİZ Kİ:

Bu rivâyeti ezberleyin; her nerede ve her kim, sizin malınıza değerinin çok çok altında fiyat teklif edecek olursa ya da her kim kendi sattığı malına değerinin çok çok üstünde fiyat söyleyecek olursa, o kimseye hemen bu Hadîs’i -tane tane- okuyun! Belki Allah’tan korkar da, bu çirkin ameline son verir!

69- HADÎS’TE GEÇEN “EL-MEV’ÛDE” NE DEMEKTİR?

ÇOCUĞUNU DİRİ DİRİ TOPRAĞA GÖMEN KADIN DA GÖMÜLEN ÇOCUK KENDİSİNE AİT OLAN KADIN DA CEHENNEMDEDİR:

Peygamberimize çocuğunu diri diri toprağa gömen bir kadının durumu sorulmuştu da, Rasûlullah aleyhisselâm şöyle cevap vermişti:

الْوَائِدَةُ وَالْمَوْءُودَةُ فِى النَّارِ “Çocuğu diri diri toprağa gömen kadın (vâide) da, diri diri toprağa gömülen çocuk (kendisine ait olan ana) da cehennemdedir” buyurmuştur. (Ebû Dâvûd, Sünnet, 18, H. No: 4717) Hadîs sahîhtir.

Peygamberimizin bu sözünün, sebeb-i vurûd’u (söyleniş sebebi) dikkate alınarak anlaşılması gerekir. Buna göre “el-vâide” (الْوَائِدَةُ) ; “çocuğu diri diri toprağa gömen kadın” demektir. Bu kadının; çocuğun anası, ebesi, kürtajı yapan doktor ya da bu gömme işini meslek edinmiş kadınlardan biri ya da hepsi aynı anda olması da mümkündür. “El-mev’ûde” (الْمَوْءُودَةُ) ise; Tekvîr Sûresinin 8. Âyetinde de geçtiği gibi, “diri diri toprağa gömülen kız” demektir. “Mev’ûde” kelimesinin zâhirî anlamı budur ama bu Hadîsimizde bu kelimenin takdîri “el-mev’ûdetü leh┠(الْمَوْءُودَةُ لَهَا) ‘dır. Bunun anlamı da; “diri diri toprağa gömülen kız kendisine ait olan kadın” yani “ana” demektir. Bu ifade biçiminin örneği, Kur’ân’da vardır. Bakara Sûresinin 233. Âyetinde الْمَوْلُودُ لَهُ ve مَوْلُودٌ لَهُ ifadeleri geçmektedir. Bunun anlamı “kendisi için doğurulmuş (baba)” ya da “çocuk kendisine ait olan” demektir. Hadîsteki “vâide” ile “mev’ûde” arasında yakın bir münasebet vardır. Hadîsin zâhirinde bir müşkile gözükse de aslında iki kelime arasında bir anlam bağı dikkat çekmektedir. Hadîsin söyleniş sebebini dikkate aldığımızda, bu Hadis’te geçen iki kelimenin ne anlama geldiği üzerinde düşünmemiz, Hadîsin doğru anlaşılmasını sağlayacaktır. Rasûlullah, kendisine çocuğunu diri diri toprağa göm(dür)en kadının durumu sorulduğunda, buna acaba nasıl cevap verir? İşte bu Hadîsi anlamaya çalışırken, bu noktaya dikkat etmeliyiz. Rasûlullah şöyle cevap verdi: “Vâide ve mev’ûde cehennemdedir.” Vâide kim? “Kız çocuğunu diri diri gömen ana ya da bu işi üstlenen ve meslek edinen kadın” demektir. Burada bir müşkile (problem, zorluk) yoktur. Fakat bir şey dikkati çekmektedir ve o da, bu Hadîs’in sebeb-i vurûdu ile anlaşılmasına işâret etmektedir. O detay ise, kız çocuğunu gömen kimsenin, kadın olmasıdır. Aslında biliyoruz ki, yaratılış olarak kadın, evlatlarına daha merhametlidir ve çocuğunun gömülmesine câhilî âdetlere uyarak koca göz yumsa, bunu kabullense bile, ananın vicdanı bunu asla kabul edemez. Çünkü buna “ana yüreği” denir. Bu açıdan bakılırsa, Hadîsin “kız çocuğunu diri diri gömen adam” diye başlaması münasip olurdu. Çünkü vâkıa ve realite böyle idi. Ama öyle değil de, kız çocuğunu gömme eylemi ve suçu kadına nispet edilmektedir. Bu da, açıkça bu işi benimseyen ve bu işe âlet olan kadınlarla ilgili bir durum veya durumlara işâret ettiği sonucunu vermektedir. Sebebin husûsî olması hükmün umûmî olmasına engel teşkil etmez. Yani bu sözün, bu cürümü işleyen kadınlar hakkında olması, erkeklerin de bu suçun cezasına ortak olmalarına engel değildir. Çocuğunu gömerek cinâyet işleyen baba da, ana da, bu işi meslek edinen kadın da, ebe de, kürtajı yapan kimse de bu günahta ortaktırlar! Gelelim, ikinci kelimeye ki, o da mev’ûde’dir. Mev’ûde; “mev’ûdetün leh┠takdîrindedir. Zira burada meselemiz, kız çocuklarının gömülerek öldürülmesi suçudur. Bu suçun eleştirildiği bir konumda hiç mazlûm olan kimse de eleştirilip cezalandırılır mı? Yani Peygamberimizin bu Hadîsinde hem kız çocuklarını gömen kadının hem de gömülen kızın aynı anda cehennemle tehdit edildiğini söyleyerek, Hadîs’te mantık hatası uydurmaya ve Nasslar arasında çelişki bulmaya çalışıp, -bunların, Peygamberimiz tarafından söylenemeyeceği iddiasıyla- Hadîsleri itibarsızlaştırmaya ve dolayısıyla da dinde bağlayıcılığı olmadığını söylemeye çalışmanın tutarlı bir tarafı var mıdır? Rabbimiz şöyle buyurdu: “Diri diri toprağa gömülen kız çocuğa: وَإِذَا الْمَوْؤُودَةُ سُئِلَتْ بِأَيِّ ذَنبٍ قُتِلَتْ ‘Hangi günahtan dolayı öldürüldü?’ diye sorulduğu zaman...” (Tekvîr: 8, 9) Rabbimiz, diri diri toprağa gömülen kız çocuğunu katledenleri değil de, gömülen kızları muhatap alıp onlara hangi günahlarından dolayı öldürüldüklerinin sorulacağını haber vermektedir. Yani Azîz ve Celîl olan Allah, o kâtillere öylesine gazap etmektedir ki, onları muhatap bile almamaktadır. Âyetteki bu nükte, bu suçu işleyenlerin günahlarının ve azaplarının büyüklüğünü göstermektedir. Bütün bunlara rağmen, Hadîs’in anlamını “diri diri toprağa gömülen kız da cehennemdedir” biçiminde anlama ısrârının varmak istediği hedef aslında ma’lûmdur! O da; sahîh Hadîsleri Kur’ân ile çatıştırıp, Hadîsleri delil olmaktan çıkarmaktır! Hadîs’teki “mev’ûde”; “diri diri öldürülen çocuk kendisine ait olan anne” demektir. Yani buna râzı olan, gömen veya gömdüren annedir. Cehennemlik olmaya, kız çocuklarını gömen veya gömdüren babalarının da dâhil olacağı muhakkaktır. Çünkü mevzuya genel çerçeve ile bakacak olursak; burada cehennemlik olduğu belirtilen kişiden ziyâde, “bu suçun, ateş ile tehdîdi” söz konusudur. Hadîs’in, kadın ile başlamasının anlamı da, sebeb-i vurûd ile alâkalıdır. İkinci kelimenin de müennes (dişil) sıyğası ile gelmiş olması, bunun, gömülen kızla alâkalı olmaktan öte, gömen kadınla alâkalı bir durum olduğunu ortaya koymaktadır. Zira bu iki kelimede cinsiyet açısından uyum buna işâret etmektedir. Dediğimiz gibi, asıl olan, kız çocuğunu gömme fiiline nispet edilenin ana değil, baba olması daha uygun düşerdi. Kadının söz konusu edilmiş olması ise, Hadîsin söyleniliş sebebi ile uyumu dolayısıyladır.

Hadîs’in zâhir anlamı: “Çocuğu diri diri toprağa gömen kadın (vâide) da, diri diri toprağa gömülen kız (mev’ûde) da cehennemdedir.”

Bazı Hanbelî âlimleri, Hadîsin zâhirî anlamını esas alarak müşriklerin çocuklarının da -müşrik babalarına nispet edilerek- cehennemlik olduklarını söylemişlerdir.

Müşriklerin çocuklarının durumu hakkında Hadîsler vardır. Âlimler bunlardan farklı hükümler çıkarmışlardır.

Bir tanesini hatırlatalım:

عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ أَنَّ النَّبِيَّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ سُئِلَ عَنْ أَوْلاَدِ الْمُشْرِكِينَ فَقَالَ ‏:‏ اللَّهُ أَعْلَمُ بِمَا كَانُوا عَامِلِينَ

İbn-i Abbâs’tan rivâyete göre, Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem’e müşriklerin çocukları(n âhiretteki durumu) sorulmuş da: “Allah onların (dünyada yaşadıkları takdirde) ne yapacak olduklarını en iyi bilendir” buyurmuştur. (Ebû Dâvûd, Sünnet, 18, H. No: 4711)

Müşriklerin çocuklarının durumu hakkında ulemâ ihtilâf etmiştir.

Bu konudaki görüşleri maddeler hâlinde özetleyelim:

a) Onların durumu, Allah’ın irâdesine bağlıdır; dilerse cennete koyar, dilerse cehenneme atar.

b) Babalarının durumuna bağlıdır; babaları Müslümansa cennetliktir, babaları müşrikse cehennemliktir.

c) Onlar, cennet ile cehennem arasında bir yerde kalırlar.

d) Onlar, cennet ehline hizmet ederler.

e) Onlar, önlerinde bulunan bir ateşe atlamakla imtihan edilirler; ateşe atlarlarsa ateş yakmaz ve cennete giderler. Ateşe atlamayanlar cehennemlik olurlar. Kimisi, bu görüşe “âhirette imtihan yoktur” diyerek itiraz etmişlerse de, imtihanın olmaması, cennete ve cehenneme girmiş kimselerle alâkalıdır.

f) Toprak olurlar.

g) Cehennemdedirler.

h) Cennetliktirler. İbn-i Hacer’in açıklamasına göre, en sahîh görüş, onların cennetlik olduklarıdır. Allah en iyi bilendir.

70- SİFİL İLE TASLAMAN TARTIŞMASI HAKKINDA KISA BİR DEĞERLENDİRME:

Allah'a hamd, Rasûlüne salât ve selâm olsun. Rabbimiz tüm mü'minlerden râzı olsun.

Taslaman'ın tv'de kör dövüşü yaparcasına söylediği Hadîslerin ya da rivâyetlerin cevapları ve açıklamaları için; anlamak isteyene hitâben bir saatlik özet bir açıklama yeterlidir, anlamak istemeyene ise 24 saat konuşulsa yetersizdir! Çünkü 24 saat de konuşulsa, dinlemek ve anlamak istemeyen devamlı köstek olur. Bu yıkıcılıktan da sağlıklı bir sonuç çıkmaz. Örneğin; Taslaman, programın hemen başında Ebû Dâvûd’da geçen “mev’ûde” ile ilgili Hadîs’i zikredip, bunun Kur’ân’a iftirâ olduğunu söyledi, ardından da başka Hadîsleri diline dolayıp, art arda sorular yöneltti. O esnada -programı dinlerken- ben bu Hadîs’in açıklaması için bir yazı yazdım; yaklaşık iki saat sürdü. Face’de de paylaştım ama bizim insanlarımız tartışmaları seviyor; okumayı öğrenmeyi pek sevmiyor! Kimsenin haberi yok herhalde?! [Tecâhül-i ârif ve ironi içerir!] Yazılı verdiğimiz bu cevabı o esnada -yani tartışırken- özetlediğimizi düşünseniz, yirmi dakika eder. On dakikalık konuşma süresi içinde cevap bekleyen birkaç tane soru da varken ve bu mevzu etrafında bizim söyleyeceğimiz şeyler, açılımlar ve sualler bulunurken, o sorulara nasıl karşılık verilecek? Bu durumda az önce örnek verdiğimiz Hadîs’in açıklamasını 3-5 dakikada yapıp, diğer sorulara cevap yetiştireceğiz. Böyle bir manzara da münâzara da olmaz, olmamalıdır! Münâzara’da müşâreket (ortaklık, işteşlik, karşılıklı bakışma, mevzuyu birlikte irdeleyip yardımlaşarak doğruyu ortaya çıkarma çabası) vardır. Münâzara’da sorumluluğun yükü savunmaya yıkılmaz; bilâkis iddia sahipleri iddialarını ispatlamakla mükelleftirler. Akılcı, inkârcı oryantalistlerden modern felsefî itirazlar ezberleyip onlara yaslanıp hakikati gölgelemeye çalışmada adâlet yoktur; adâletin olmadığı bir yerde de hak ortaya çıkmaz.

“Sifil ile Taslaman arasındaki kısır tartışmada bir kez daha tartışma yeteneğinin önemi, seri, pratik, akıcı ve tempolu konuşmanın ve cevap vermenin avantajı ve faydası ortaya çıkmıştır” ifademizde öncelikli olarak söylemek istediğimiz şey; tartışmacılardan biri hızlı ve pratik konuşuyorsa onun karşısında da seri konuşma yeteneği olan bir kimsenin bulunmasının gerektiğidir. Bu çok önemlidir. Dikkat ederseniz, felsefeci Taslaman, laf kalabalığı, kontrolsüz hızı ve cür’etkârlığı ile sordukları Hadîslerin açıklanmasını da önlemiş oldu. Bunun kendisi adına bir başarı olduğunu düşünebilirsiniz. Fakat “Hadîslerin dindeki yeri” başlıklı tartışmalarda “o Hadîs, bu Hadîs, şu Hadîs...” diye konuşul(ama)masını hikmetsiz, faydasız ve kısır döngü olarak görüyorum. Münâzara’da bir usûl olur, mevzular belli olur, hazırlık yapılır, doyurucu cevaplar verilir, sorulan sorulardan dolayı alınan cevaplar kazanç sayılır... Oysa gelenlere ne konuşulacağı ve neler sorulacağı söylenmemiş bile. Bunun da övünülecek bir şey olduğu zannıyla, gururla ifade ediliyor. Demek ki bu bir münâzara değilmiş; fikir müsâbakası imiş! Bu fikir çatışmasında, olması gerekenin çok gerisinde kalındığında konuşmalar ağız dalaşına dönüyor; sinirler geriliyor, iki taraf da birbirini dinleme ve anlama gibi bir niyet taşımıyor, sadece söyleyeceklerini söyleme amacına kilitleniyor. Tabii ki bu tartışmanın sosyal medyada gerçekleştirilen bir arka planı olduğunu da unutmamamız gerekir. Sosyal medya tartışmasının olumsuz etkileri programın başından sonuna kadar belli oluyordu...

Üç saatlik bu tartışmanın üç saatten fazla yorumunun olacağı açıktır. Bu konuya medyanın ve büyük kalabalıkların teveccüh etmelerinin nedeni ise, “Hadîs” konusunun işlenmiş olmasıdır. Fakat gönül ister ki, bu tür tartışma zeminleri, polemikler üzerine kurulmasa da, bu sahada ehil kimselerle gerçekleştirilse!.. Bunun olmaması da, ilmî bir açılımı önlemekte ve konuşulanlardan alınacak faydayı kısır hale getirmektedir. Lâkin ibret nazarıyla bakabilen kimse her şeyden hayırlı sonuçlar çıkarabilir. İdeal standartların çok gerisinde kalan bir münâzaradan bile!... Selâm ve dua ile...

71- USÛLSÜZ KUR’ÂNCILAR!

Kur’ân’ın açık ve tek başına yeterli bir kaynak olduğunu söyleyip Peygamberin Hadîslerini inkâr edenler, hayatları boyunca din adına milyonlarca söz söylüyorlar, onlarca kitap yazıyorlar ama Peygamberimizin yirmi-otuz bin Hadîsine gelince itiraz ediyorlar. Onları kabullenemiyorlar! Arkasından da "Peygamberin söylediğini bilsek, kabul ederiz" falan feşmekân diyorlar... Hadîs inkârcıları ile işte bu nokta üzerinde tartışılması gerekir. Peygamberin söyledikleri dinin parçası mıydı değil miydi? Dinin parçası değilse, neden söyledi? Ve neden ashâb, Allah Rasûlünün sözlerini dinden telakkî etti? Kur’ân’la övülen ve kendilerine güzelce ittibâ etmemizle Allah’ın rızâsı va’dedilen ve ancak onların iman ettikleri gibi iman edersek hidâyete ereceğimiz o “es-Sâbikûn” ve “el-Evvelûn” sıfatlarına hâiz Muhâcirler ve Ensâr insanlar, bu dini yanlış mı anlamışlardı ve yanlış mı uygulamışlardı? “Onların, Peygamberi her konuda örnek almaları dinden değildi” denirse, bu söz, bir yönüyle de Allah Rasûlüne bir iftirâ olur! Rasûlullah bu dini Allah’tan aldığı gibi ulaştırıp açıklamadı mı ve hakkıyla örnek olmadı mı, bu dine kendisinden ilaveler mi yaptı? Hâlbuki Nebî’nin, Allah’ın dinini açıklayıp öğretmesi, insanlara bilmediklerini bildirmesi, onlara güzel örnek olması ve onları tezkiye edip arındırması ve böylece ümmetini terbiye etmesi -Kur’ân’ın da bildirdiği gibi- onun görevi idi. Yok eğer, Sünnet ve Hadîsler, dinin parçası ise, Allah dinini korumaktan âciz miydi? Yahut da o dönemlerde dinin içinde olan o Hadîsler asırlar sonra değerini mi yitirdi? Yani -hâşâ- Allah dinini korumaktan âciz mi kaldı? Yine hâşâ, Allah o asrın insanlarını sorumlu tuttuğu dinden, sonrakileri muâf tutarak hikmetsiz bir iş mi yaptı? Mâide: 3. Âyetle tamamlandığı bildirilen bu din, Peygamberimizden sonra neden reformize edilerek, Peygamberimizin tebyîn, ta'lîm, terbiye, tezkiye ve örnekliğinden koparılıyor? Neden Allah ile Rasûlünün arası ayırılıyor? Ya da bunun için çalışılıyor? Neden Peygamberimiz sadece bir postacı konumuna düşürülüyor? Neden bu postacı(!), Allah’tan aldığı mektubu (Kur’ân’ı) insanlara getirip hemen teslim edip gitmiyor? Neden bu Kur’ân 23 yılda tedrîcen durum ve şartlara ve ihtiyaca göre parça parça ve azar azar indiriliyor? Hadîslere ihtiyacı olmayıp akılla ve felsefe ile her şeyi açıklamaya çalışanların akılları bu konular ve sorular karşısında tatilde mi acaba?! Unutmayalım, “Usûl” çerçevesinde gidilirse, dalla budakla zaman kaybetmeden binlerce mesele birkaç adımda çözülür. Yine usûlünce hareket edilip ilkeli davranılırsa, hakka yönelik itirazlara ve sorulara, aydınlatıcı ve ilzâm edici binlerce sorularla cevap verilir. Bu sorular, Hadîslerin arasında seçilen müşkil, müteşâbih, mübhem, muğlak, mecâzî vs. nitelikte olup ilk bakışta akla zıt gibi görünen birkaç örnekten binlerce kat daha fazla olur. Bunu da bilmek lazımdır. Dolayısıyla da zorda kalan ve çıkmaza düşen, bâtıl ehli ve bâtıl fikirleri savunanlar olur. Bitirirken şunu da hatırlatmak isteriz ki, İlm-i Usûl’de “Müşkilu’l Kur’ân” olduğu gibi, “Müşkilu’l Hadîs” de “Müşkilu’l Âsâr” da vardır. Gerek Kur’ân’a ve gerekse de Hadîs’e yönelik bu minvâlde âlimler tarafından ciltlerce kitaplar yazılmış ve o meseleler açıklanmıştır. Usûl’den anlamayan kimseler, aynı zamanda bu gerçeklerden de habersizdirler. Okumayan, nereden bilecek?! Kur’ân’daki müşkilleri yok sayamayıp, onlara ma’kûl anlamlar veren Kur’âncılar, benzer özellik ve nitelikteki Hadîslerle karşılaştıklarında onları hemen “uydurma” ilan ediveriyorlar. El-insâf! El-insâfu evsafu’l evsâf! Son söz olarak şunu söyleriz, Kur’ân’da öyle Âyetler vardır ki, insan aklının ve havsalasının çok çok üstündedir. Ya o Âyetler Hadîs olsaydı, n’olacaktı? Cevap: Nasıl ki benzer nitelikteki Hadîsleri elân inkâr ediyorlarsa, onlar da Hadîs olarak karşılarına gelseydi; Usûl-ü Hadîs’ten ve Hadîslerin Şurûhundan ve dinin temel ilkelerinden habersiz oldukları için bir çırpıda inkâr edivereceklerdi! Sahîh isnâd ile gelmiş Hadîsleri hâlihâzırda inkâr ettikleri gibi!

72- MANGAL TEFEKKÜRÜ!

Mangal yakıp etle, tavukla, balıkla tefekkür ettiklerini düşünenler, çok yemeğin kalbi öldürdüğünü acaba bilmiyorlar mı? Midesi çok çalışanın aklı az çalışır. Kalp akledemezse de, insan tefekkür edemez. Bu, olsa olsa mangalı, eti, ziyâfeti tefekkür olur!

Ey kardeşim! Çok yemek yemenin, insanı birçok hastalıklara mübtelâ ettiğine hatta onun ölümüne bile neden olduğuna şaşırmıyorsun da, kalpleri mânen öldürdüğüne mi taaccub ediyorsun?! Ya da buna rağmen yiyiciliği meslek edinmekten sakınmıyorsun?!

Çok yemek, çok konuşmak, çok gülmek ve çok uyumak kalbi öldürür. Çoğaltmak ve artırmak istiyorsan; ilmini, imanını, takvâni, ihlâsını, huşûunu, tefekkürünü, fedâkârlığını, cömertliğini, ihsânını, ikrâmını, ibâdetlerini artır. Midene girecek leziz yemek çeşitlerini değil!.. Midesine çok yemek giren bir kimse, hem bedenen hem de mânen tembelleşir, gafleti artar. Leziz yemek yemeye alışan ağzı ve midesi mütevâzı’ ikrâmları beğenmez hâle gelir, bencilliği, açgözlülüğü artarken, kanaat ve şükrü azalır. Fakirlere ve garibanlara yemek yedirmeyi önemsemesi ve öncelemesi gerekirken, kendi midesinin derdine düşer. Kendisi gibi leziz ve pahalı yemek tutkunu birkaç kafadarla yemek partileri, piknikler ve seyahatler yapar. Allah’ın rızâsını kazanmanın yolunda olmak, hayır ve iyilikleri artırmak ve başkalarına da hayırlar götürmek gerekirken; program planlanan her vakit bir türlü çözülemeyen boğazlar sorunlarını çözme muhabbeti baş mevzuları oluşturur. Oysa dillerde klasikleşmiş ama hakikatte hakkın ta kendisi olan bir söz vardır. “Müslüman yemek için yaşamaz; yaşamak için yer.” Müslüman bazen mangal da yapar, ama tüm ömrü piknikle geçmez. Böyle bir hayat takvâ ve huşû'dan uzak olur. Muttakîlerden olmak istiyorsanız, midenizi değil, kalbinizi (aklınızı, fikrinizi, vicdanınızı ve insâfınızı) çalıştırın. Midenizin derdine düşeceğinize, fakirlerin dertleriyle dertlenin, açları doyurun, çıplakları giydirin, evsiz barksız miskinlerin yardımına el uzatın! Onları ziyâret edin, ikrâm edin. Onlardan ayrılmadan da, sizin sevap kazanmanıza vesile olan o garibanlara teşekkür edip, helâlleşin, hüzünlenin, yap(a)madıklarınız için ağlayın. Bu şekilde tefekkür edin!.. Zira şişmiş mideyle, insanın üzerine gaflet ve ağırlık bastıracağı için, lâyık-ı vechiyle tefekkür edemez!

73- İSRÂÎLOĞULLARI OLMASAYDI ET KOKMAZDI...

Ebû Hüreyre radıyallâhu anh’tan rivâyete göre, Nebî aleyhisselâm şöyle buyurmuştur:

لَوْلاَ بَنُو إِسْرَائِيلَ لَمْ يَخْنَزِ اللَّحْمُ، وَلَوْلاَ حَوَّاءُ لَمْ تَخُنْ أُنْثَى زَوْجَهَا

“Eğer İsrâîloğulları olmasaydı et kokmazdı. Havvâ da olmasaydı hiçbir kadın kocasına hâinlik etmezdi.” (Buhârî, Ehâdîsu’l Enbiyâ, 1, H. No: 3330; Ehâdîsu’l Enbiyâ, 25, H. No: 3399; Müslim, Radâ’, 63, H. No: 1470)

Şerh: “Peygamberimizin, ‘İsrâîloğulları olmasaydı et kokmazdı’ buyruğunun anlamı hakkında âlimler şöyle demiştir: Allah, İsrâîloğullarına men (kudret helvâsı) ve selvâ’yı (bıldırcını) indirdiği zaman, bunları biriktirmeleri de yasaklanmıştı. Ama onlar biriktirdiler. Bundan dolayı bozuldu ve kokuştu. İşte bu hâl o zamandan itibaren devam etti.” (Minhâc: 10/59)

“Rasûlullah buyurdu: ‘Şayet İsrâîloğulları olmasaydı et kokmazdı.’ Denildiğine göre, bunun asıl sebebi şudur: İsrâîloğulları selvâ (bıldırcın) etlerini sakladılar (stokladılar). Hâlbuki bu daha önce kendilerinden yasaklanmıştı. Bundan dolayı bu şekilde cezâlandırıldılar. Kurtubî bunu nakletmiş, başkaları da bunu, Katâde’den (عَنْ قَتَادَةَ) diye rivâyet etmiştir. Kimi âlimlerin dediğine göre bunun anlamı şudur: Eğer İsrâîloğulları, kokuncaya kadar eti saklama işini başlatmamış olsalardı, et saklama işine gidilmez, dolayısıyla da kokmazdı. Ebû Nuaym el-Hılye adlı eserinde Vehb b. Münebbih’in, (Ehl-i Kitâb’ın bazı Kitâblarında Allah Teâlâ’nın -meâlen- şöyle buyurduğunu) söylediğini rivâyet etmiştir: لَوْ لاَ أَنِّى كَتَبْتُ الْفَسَادَ عَلَى الطَّعَامَ لَخَزَنَهُ الْأَغْنِيَاءُ عَنِ الْفُقَرَاءِ Yemeğe/ete bozulmayı yazmasaydım (takdîr etmeseydim), zenginler onu fakirlerden saklardı.” (Fethu’l Bârî: 6/514)

74- “RAHMÂN’IN BİR ÇOCUĞU OLSAYDI, İBÂDET EDENLERİN İLKİ BEN OLURDUM.”

Rabbimiz buyurdu:

قُلْ إِنْ كَانَ لِلرَّحْمَنِ وَلَدٌ فَأَنَا أَوَّلُ الْعَابِدِينَ

“De ki: ‘Rahmân’ın bir çocuğu olsaydı, ibâdet edenlerin ilki ben olurdum.’” (Zuhruf: 81)

Bu söz, Hadîs olsaydı, Hadîs inkârcıları böyle bir Hadîsi kabul ederler miydi acaba?

Bu Âyet, Yahûdîlere, Hristiyanlara, Mekke müşriklerine ve bilumûm Allah’a çocuk isnâd eden herkese bir rfeddiyedir. Bu Âyet, farz-ı muhâl (imkânsız bir faraziye) niteliğinde örnekler verilerek hakkın ihkâk edilmesinin cevâzını ifâde eder. Peygamberimize böyle demesi emredilerek, Allah’ın bir çocuğunun olmadığı, Allah’a çocuk isnâd edilmesinin bâtıllığı ve yalnızca Allah’a ibâdet edilmesinin zarûreti ve gereği vurgulanmıştır.

Burada akıl, mantık, fikir, yorum ve i’tikâd açısından bir sıkıntı var mı?

Asla yoktur; Rabbimizin, bu buyruğu haktır ve mânâsında da hiçbir çarpıklık ve çelişki yoktur. EyvAllah... Âmennâ ve saddaknâ...

Şimdi aşağıdaki Hadîs’i okuyalım:

Peygamberimiz buyurdu:

لَوْ كُنْتُ آمِرًا أَحَدًا أَنْ يَسْجُدَ لأَحَدٍ لأَمَرْتُ الْمَرْأَةَ أَنْ تَسْجُدَ لِزَوْجِهَا

“Bir kimsenin bir kimseye secde etmesini emredecek olsaydım, kadının kocasına secde etmesini emrederdim.” (Tirmizî, Radâ’, 10, H. No: 1159; Ebû Dâvûd, Nikâh, 41, H. No: 2140; İbn-i, Nikâh, 4, H. No: 1852, 1853)

Hadîs münkirleri bu Hadîsi neden bir çırpıda reddediverdiler?!

Yukarıdaki Âyete meşrû’ ve ma’kûl anlamlar verip, ona “yanlış” diyemezken, buna hangi mantıkla uydurma deyiverdiler?!

Zuhruf: 81. Âyet ya Hadîs olsaydı?!

Zikrettiğimiz bu Hadîs’in âkıbetine uğramaz mıydı?!

75- 1 SORU 1 CEVAP:

SORU: Bildiğimiz gibi, Rabbimiz, Semûd kavmine mu’cize olarak “dişi bir deve” göndermişti. Kur’ân’da bu devenin âkıbetiyle alâkalı olarak, A’râf: 77’de فَعَقَرُوا النَّاقَةَ “O dişi deveyi ayaklarını kesip öldürdüler”, Hûd: 65, Şuarâ: 157 ve Şems: 14. Âyetlerde de فَعَقَرُوهَا “Onu ayaklarını biçerek öldürdüler” buyurulurken; Kamer Sûresinin 29. Âyetinde ise فَعَقَرَ “Dişi deveyi ayaklarını biçip öldürdü” buyurulmuştur. O deveyi kesen hakkında bir yerde فَعَقَرَ biçiminde “tekil sıyğa” diğer yerlerde ise فَعَقَرُوا biçiminde “çoğul sıyğa” kullanılmasının nedeni nedir?

CEVAP: Aslında deveyi kesen kişi Kudâr b. Sâlif (Uhaymir) قدار بن سالف (أحيمر ثمود) adında bir kişi idi. Bu dişi deveyi öldüren, bir kişi olduğu halde, Kur’ân’ın değişik yerlerde öldüren hakkında çoğul sıyğası kullanılmasının nedeni, bütün kabilenin o kimseye arka çıkıp, onu desteklemiş olmasıdır. İbn-i Kesîr, Tefsîr’inde Katâde’nin şöyle dediğini kaydetmiştir: “Bize ulaştığına göre, Semûd kavminin Uhaymir’i, o kavmin küçükleri, büyükleri, erkekleri, dişileri kendisine bu işte tâbi olmadıkça dişi deveyi kesmedi.” (Tefsîru’l Kur’âni’l Azîm, Dâru Usâme, 4/2269) Dolayısıyla suç bir tek kişi tarafından işlenmiş olsa da, tüm toplum tarafından bu suç onaylanıp destek gördüğü için, Rabbimiz, bu suçtan bahsederken, “deveyi onların hepsi kestiler” anlamında فَعَقَرُوا lafzını kullanmıştır. Çünkü kötülüğe engel olmadıkları, bilâkis destek oldukları için, bu fiil, bütün toplumun suçuydu.

76- 7 ZEYTİN 1 İNCİR KÜRÜ:

Zeytin kelimesi, Kur’ân-ı Kerîm’de 6 tanesi (En’âm: 9, 141; Nahl: 11; Nûr: 35; Abese: 29; Tîn: 1) sarâhaten, 1 tanesi de Mü’minûn Sûresinin 20. Âyetinde zımnen olmak üzere 7 kez geçer. Tîn (incir) kelimesi ise 1 kez (Tîn: 1) geçer. Rabbimiz, Tîn Sûresinin ilk Âyetinde önce tîn’e/incire sonra da zeytine yemin etmiştir. Bu sebeple her gün (tercîhen, sabah ve aç karnına) önce 1 tane incir, sonra da 7 tane zeytin yenilirse, Sûredeki kasemlerin cevap cümlesinde Rabbimizin: “Andolsun Biz, insanı gerçekten ahsen-i takvîm’de (en güzel sûret ve ölçüde, mükemmel kabiliyet ve imkânlarda) yarattık” (Tîn: 4) buyurduğu gibi; insan bedenen, sûreten, genç, dinç ve sağlıklı olacaktır. Bu küre devam etmenin faydaları sayılamayacak kadar çoktur. Bazı Japon bilim adamları, yaşlılık nedenlerini azaltıp sağlıklı ve dinç bir yaşam sürebilmek için bazı bilimsel araştırmalar yapmışlar ve 7 zeytin ve 1 incir formülünü keşfetmişlerdir. Daha sonra Tâhâ İbrâhîm adında Arabistanlı bir doktor, Kur’ân’da zeytin kelimesinin 6 kez açıkça, 1 kez de üstü kapalı şekilde olmak üzere toplamda 7 kez geçtiğini, incir kelimesinin ise 1 kez geçtiğini belirterek, bu konudaki Kur’ânî bilgileri Japon araştırma grubuna göndermiştir. Araştırmalarının sonucunun Kur’ân-ı Kerîm’de bulunduğunu gören Japon bilim adamları çok şaşırmışlar ve Müslüman olmuşlardır. Allah en iyi bilendir.

77- 1 SORU 1 CEVAP:

SORU: Rabbimiz Teâlâ buyurdu:

إِنَّا زَيَّنَّا السَّمَاء الدُّنْيَا بِزِينَةٍ الْكَوَاكِبِ

“Muhakkak ki Biz, dünyaya en yakın semâyı bir ziynetle, gezegenlerle süsledik.” (Sâffât: 6)

Bu Âyette neden direkt olarak بِزِينَةٍ kelimesi, الْكَوَاكِبِ kelimesine izâfe edilerek بِزِينَةِ الْكَوَاكِبِ denilmedi de; بِزِينَةٍ kelimesi tenvînli getirildi ve sonraki الْكَوَاكِبِ kelimesine nûn-u visâle ile geçiş sağlandı?

CEVAP: Âyette geçen الْكَوَاكِب kelimesinin müfredi (tekili) كَوْكَب ‘dir ve “gezegen” demektir. Bu kelimenin anlamı “yıldız” değildir. “Yıldız” anlamına gelen kelime; نَجْم ‘dir ve cem’i (çoğulu) ise نُجُوم ‘dur.

Âyetin son kısmının kısaca i’râbını yapalım. بِزِينَةٍ cârr ve mecrûr’dur ve زَيَّنَّا ‘ya muteallık’tır. الْكَوَاكِبِ ise, بِزِينَةٍ kelimesinden bedel’dir. Burada bedel, tıpkı mübdelu minhu gibi mecrûr’dur. Yani onun harekesine tâbidir. Bu bedel’e, بدل المعرفة من النكرة denir. Bunun tersi şekilde بدل النكرة من المعرفة de câizdir. Bunun örneği de, Rabbimizin şu buyruğudur: يَسْأَلُونَكَ عَنِ الشَّهْرِ الْحَرَامِ قِتَالٍ فِيهِ “Sana haram ay’ı, (yani) onda savaşmayı (kıtâl’i) sorarlar.” (Bakara: 217) Buradaki bedel’e tür olarak “bedelü’l iştimâl” denir.

Sorumuzun cevabına gelince; şayet بِزِينَةٍ kelimesi, الْكَوَاكِبِ kelimesine izâfe edilseydi, mudâf’ın kendisinde, mudâfun ileyh’den bir pay olurdu. Yani anlam; “dünyaya en yakın gökyüzünü gezegenlerin ziyneti ile süsledik” anlamına gelirdi. Bu süslemede/süsleyicilikte, gezegenlerin de bir payı olmuş olurdu. Oysa gezegenleri de, dünya semâsını da yaratan ve süsleyen Yüce Allah’tır. Bu inceliğe işâret edici bir nükte olsun diye, بِزِينَةِ kelimesi tenvînli olarak geldi ve gezegenler anlamındaki الْكَوَاكِبِ kelimesine de bir nûn ile geçiş sağlandı. Böylece Âyetin başında geçen زَيَّنَّا “Biz süsledik” anlamındaki Allah’ın müzeyyin’liği hiçbir şüpheye mahal bırakmayacak şekilde kesin olarak vurgulanmış oldu. Kur’ân-ı Kerîm her harfine ve her harekesine kadar, işte böylesine ince mesajlarla dolu, nükteli ve hikmetli bir Kitâb’dır.

Allah bize de size de Kur’ân’ı sahîh olarak fıkhetmeyi nasip etsin ve hepimizi Kur’ân ehlinden eylesin.

78- KUR’ÂN’A GÖRE, DEVE SİDİĞİ HARAM MIDIR?

Hadîslerde geçen deve sidiği meselesini dillerine dolayan meâlciler, şu Âyeti okusunlar: “De ki: ‘Bana vahyolunanlar arasında (haram dediklerinizden) yiyecek kimseye haram olduklarını bulduğum yiyecekler yalnızca şunlardır: Ölü, akmış kan, domuz eti -ki pistir- ve Allah’tan başkasının adına boğazlandığından dolayı fısk olanlar. Kim mecbur kalırsa, zulmetmeksizin ve haddi aşmaksızın (yerse) şüphesiz Rabbin Ğafûrdur, Rahîmdir.’” (En’âm: 145)

Bu Âyette, hasr (sınırlama) sıyğası ile sadece şu dört şeyin haram olduğu bildirilmektedir: Leş, akmış kan, domuz eti ve Allah’tan başkası adına boğazlanan hayvanlar... Âyetin son kısmında, zarûret hâlinde, bunlardan bile ölmeyecek kadar yenilebileceği; ama bu konuda başkalarına zulmedilmemesi ve zarûret mikdarının da aşılmaması gerektiği bildirilmiştir.

Bu Âyete göre meâlciler; kurt, solucan, akrep, yılan, çıyan, hamam böceği, pislik böceği, hatta pislik gibi şeylerin bile yenilebileceğini kabul edip, bunları yiyebilmelidirler!

“Kur’ân’a göre, bunlar dışındaki şeyler yenilebilir” diyorlarsa; hodri meydan, buyursunlar yesinler! Meâlciler, teorik olarak bile olsa, bu Âyetin meâlinden yüzeysel şekilde anladıklarını genelleyip kabul ediyorlarsa, neden Hadîslerdeki “zarûret ve bazı şartlar altında“ deve sidiği hakkındaki cevâza yönelik ma’lûmâtlara itiraz etmektedirler?! Bunu anlamak mümkün değildir! Bu tavırda bir çifte standartlılık ve savunulan inanç yapısıyla çelişkiye düşme yok mudur? Diyorlarsa ki, “evet, Âyette geçen bu dört şey dışındaki şeyler, kişisel olarak iğrenme ve tiksintisi olmayanlar tarafından yenilebilir; ama mutlaka yemek zorunda değiliz. Lâkin yiyip içene itiraz edilemez...” O halde neden Hadîslerdeki deve sidiği hakkındaki beyanlara karşı çıkıp da Hadîsleri itibarsızlaştırmaya çalışmaktadırlar? Az önce, isteyenler, mezkûr haramların hâricindekileri yiyip içebilirler demediler mi? Meâlciler, bir taraftan Kur’ân’a göre deve sidiği içilebilir derlerken, diğer taraftan da Hadîslerdeki cevâza dil uzatmıyorlar mı? 

Bazı âlimlerin, deve sidiğiyle tedavi hakkındaki Hadîslerin neshedildiği görüşlerini bir kenara koyalım. Bilelim ki, deve sidiğiyle tedavi, Hadîslerde özellikleri zikredilen devenin sidiğiyle, başka bir seçeneğin bulunmadığı durumlarda alternatif bir tedavinin iznidir. O bir farz değil sadece bir cevâzdır. Mutlaka yapılmalı anlamında değildir! İslâm’ın cihâmşumûl bir din olduğunu ve dünyanın değişen bütün şartlarına da hitap ettiğini akıldan uzak tutmamak gerekir. Tuzu kuru halde, gelişigüzel ahkâm kesmek tam anlamıyla bir basîretsizliktir! İnsanların başına öyle durumlar gelebilir ki, rahatlıkta eleştirdikleri şeyleri bile bulamayabilirler!

Ayrıca zarûret hallerinde domuz etinin, kanın, şarabın bile ölmeyecek kadar yenilmesine ve içilmesine izin verildiği gibi, mecbur kalındığında, meselâ, çölde susuzluktan ölmek üzere olan bir insanın devenin sidiğini içmesi o esnada câizliğin ötesinde farz olur. Çünkü insanın, göz göre göre kendisinin veya başkasının helâkine göz yumması asla câiz değildir. O esnada helâke mâni olacak hangi alternatif varsa, zarûret mikdarı kadar ondan mutlaka yararlanmak icap eder.

Bu açıklamalardan sonra, çok önemli bir başka soruya sıra geldi. En’âm Sûresinin 145. Âyetinde, haramlar hasredilerek (sınırlandırılarak) “sadece, yalnızca, ancak” vurgusuyla dört tane haramdan söz edilmektedir. Fakat biz biliyoruz ki, Hadîslerde pek çok haramdan bahsedilmiştir ve İslâm’da haramlar da helâller de bellidir. Öyleyse, tahkîkât açısından bu durumun izahı nedir?

En’âm Sûresi, Mekkî’dir. O dönemde putperest Araplar, yenilecekler (mat’ûmât) ve içilecekler (meşrûbât) hususunda kendi nefislerinden helâl ve haramlar belirliyorlardı. Onların bu bâtıl inanışlarını reddetmek adına Rabbimiz, bu Âyeti indirerek, o dönemde toplumsal olarak helâl sayılan başlıca dört şeyin helâl değil, haram olduğunu bildirdi. O dönemde müşrik Araplar arasında leş ve domuz eti yemek, kan içmek, putlar adına adaklar adayıp kurbanlar kesmek ve onların etlerinden yemek çok yaygındı. İşte Rabbimiz bu Âyette hasr sıyğası ile bu dördünün haram olduğunu açıkladı. Dolayısıyla, Âyeti, sebeb-i nuzûlü ile irtibatlı olarak anlamamız gerekir.

Peki, Âyette neden hasr (sınırlama) vardır, denilecek olursa; öncelikle, ıstılâhların (kavramların) taksîmâtlarını bilmek ilmin gereğidir deriz. Usûl ilminde hasr ikiye ayrılır: Hasr-ı hakîkî ve hasr-ı idâfî. Bu Âyetteki hasr ise idâfî (nisbî) bir hasrdır. Dolayısıyla En’âm: 145’de “Bana vahyolunanlar arasında sadece şunları haram buluyorum” buyruğundaki “sadece” anlamındaki hasr, nisbî’dir. Bu hasredilmiş dört haram, Âyetin indiği günün şartlarıyla alâkalıdır ve Arap müşriklerinin bu dört haramı helâl kabul edip yiyip içmeleri biçimindeki yanlış uygulamalarını kesin olarak reddetmek ve yasaklamak amacına ma’tûftur. Fakat bilelim ki, elbette haramlar bunlardan ibâret değildir.

Bu izahattan sonra, “Kur’ân, Kur’ân” deyip de her şeyi kendi Kur’ân anlayışlarıyla çözmeye çalışan ve “Kur’ân ve Sünnet” diyemeyen kimseler, bu dört haramın dışında, Kur’ân’da açıkça yasaklanmayan her şeyi yiyip içebiliyorlar mı? Bunlar dışında haram bulunduğunu kabul etmeyi, Kur’ân’a aykırı bulanlar, deve sidiği başta olmak şartıyla, bütün yiyecekleri ve içecekleri de midelerine indirebiliyorlar mı? Bu durumda bırakın deve sidiğine itiraz etmeyi, af buyurun pisliğe bile itiraz edememeleri gerekir!.. Maalesef ki, kontrolsüz akılcılık, insanı bu ve benzeri noktalara sürükler!..

79- “RECM CEZASININ YARISI OLUR MU?” SORUSUNA CEVABIMIZ:

- “EVLİ KADINLARLA EVLENİLİR Mİ?!”

Meâlciler, "Şayet (mü'min câriyeler) evlendikten sonra fuhuş işlerlerse onlara hür kadınlara (muhsanât'a) verilen cezanın yarısı verilir" (Nisâ: 25) Âyetindeki “muhsanât” kelimesine "evli kadınlar" anlamı vererek, Ehl-i Sünnet'in i'tikâdına göre evli kimselere verilecek recm cezası görüşüne itiraz etmek maksadıyla, "şayet İslâm'da recm cezası olsaydı, Allah böyle bir buyruk göndermezdi” diyorlar. Buradaki “muhsanât” kelimesine “evli kadınlar” anlamı vermekte ısrâr ederek: “Bakın, câriyelere -fuhuş yaptıklarında- evli kadınlara verilen cezanın yarısı verilmektedir. Recm'in yarısı olur mu? Demek ki, İslâm'da recm cezası yoktur. Fuhuş yapan evliye de bekâra da aynı ceza (100 celde) vardır" demektedirler. Bu bir muğâlatadır! Bu Âyette “muhsanât” kelimesi bir kez (Âyette ikincisi) “iffetli (câriye) kadınlar” anlamında geçerken, iki kez de (birincisi ve üçüncüsü) "hür bekâr kadınlar" anlamında geçmektedir. Yani bu kelimelerin kullanıldığı her üç yerde de “bekâr kadınlar” anlamındadır. Bakınız, Nisâ: 25. Âyetin ilk cümlesi nasıldır? “İçinizden hür olan mü’min kadınları (muhsanât’ı) nikâhlayacak bir bolluğa güç yetiremeyenler, sahip olduğunuz mü’min câriyelerden alsın.” Muhsanât’ın anlamı sözü geçen yerde “hür evli kadınlar” ise, neden bu Âyete meâl verirken “İçinizden hür evli kadınları nikâhlayacak bir bolluğa güç yetiremeyenler, sahip olduğunuz mü’min câriyelerden alsın” biçiminde anlam vermediler. Bu durumda insan sormaz mı: Evli kadınlarla evlenilir mi? Âyetin son kısmındaki muhsanât kelimesine “ben yaptım oldu” edasıyla anlam yakıştırması yapılmaya yeltenilse de, Âyetin ilk cümlesinde geçen muhsanât’a “bekâr hür kadınlar” anlamı vermekten başka bir çıkar yol yoktu değil mi? Çünkü evli kadın nikâhlanılmaz! Bekâr ile evlenilir. Demek oluyor ki, Hadîs ve recm inkârcılarının, bu Âyet’e, mal bulmuş Mağribî gibi üşüşerek, istifhâm-ı inkârî anlamında yönelttikleri “recmin yarısı olur mu?” cümlesinin ilmen hiçbir değeri yoktur! Dolayısıyla da Hadîsleri, Selef’in görüşünü, Ehl-i Sünnet’in icmâ’ını reddedenlerin, recmi inkâr etmek adına Kur’ân’dan da delilleri yoktur!

Muhsanât terimi hakkında kısa açıklama yapalım. Muhsan; ihsân (إِحصَان) masdarından gelen ism-i mef’ûldür. “Temizlik, iffet, namusluluk” gibi anlamlarda kullanılan “ihsân” kelimesi sözlükte “men etmek” demektir. Bu yüzden kaleye “hısn” (حِصْن) denir. Evli kadın için de “muhsana” denir; çünkü evlilik onun iffetini korur. Namuslu kadınlar için de “muhsana” denir; çünkü onlar da iffetlerini korumuşlar ve temiz kalmışlardır. Hür kadınlar için de “muhsana” denir; çünkü onlar da ailelerinin koruması, himâyesi ve gözetimi altındadırlar.

“Muhsanât” Kur’ân’da üç anlamda kullanılmıştır:

1- İffetli bekâr kadınlar: “Mü’min kadınlardan iffetli olanlar (muhsanât) ile sizden önce kitap verilenlerden iffetli kadınlar (muhsanât) -iffetinizi korumanız, zinâ etmemeniz ve gizli dost tutmamanız şartıyla- size helâldir.” (Mâide: 5)

2- Hür bekâr kadınlar: "Şayet (mü'min câriyeler) evlendikten sonra fuhuş işlerlerse onlara hür kadınlara (muhsanât'a) verilen cezanın yarısı verilir" (Nisâ: 25)

3- Evli kadınlar: “(Harp esiri olarak) sahip olduğunuz câriyeler müstesnâ olmak üzere, evli kadınlarla (muhsanât’la) nikâhlanmanız da size haram kılındı.” (Nisâ: 24) Harp esiri olan müşrik evli kadınların, müşrik kocaları ile nikâhları düşer.

Bizim burada üzerinde durduğumuz noktada “muhsanât” kelimesi, ikinci maddedeki anlamıyla “hür kadınlar” demektir.

80- 1 SORU 1 CEVAP:

NOT: Bize bir muskanın resmini gönderen bir kardeş, o muska hakkında bilgilendirme ve nasihat istemiştir. Biz de ona aşağıdaki cevabı verdik. İstifâde edilmesi dileğiyle paylaşıyorum.

CEVAP: Bizlere Kur’ân-ı Kerîm’i ve son elçi Hz. Muhammed’i gönderen ve hidâyet yollarını gösterip, kendi rızâsına ve cennete davet eden Yüce Allah’a hamd-ü senâlar olsun. Ve Müslümanların örnek ve önderi olan, âhir zaman Nebîsi Muhammed aleyhisselâm’a da salât-ü selâm olsun. Rabbim, tüm mü’minlerden râzı olsun.

Zaman ayırıp size yardımcı olmaya çalışayım inşâAllah...

Bilelim ki, İslâm muskalar, şifreler, düğümler, tılsımlar ve büyüler dini değildir.  Belli belirsiz okunaklılığı az olan bu şekillerle, ebced ve cifr hesapları ve bazı kelime ve cümlelerle, tuhaf ve gizemli düğümler ve büyüler yapılıyor. Genelde bunlara, İslâm’dan da alınan bazı kelime ve Âyetlerle birlikte bâtıl sözler karıştırılıyor. Bu tarz işlemlerin büyüsü de, büyü çözme iddiasıyla çizilen şekiller ve tuhaf yazılar da meşru değildir. Bu kâğıttaki şeyler tam olarak okunaklı olup okunsa da bir şey ifade etmez. Çünkü bunların arka planındaki niyetler farklıdır. Bazı dualara ya da dua görünümünde sözlere yahut da İslâm’dan referansı olmayan ibarelere, harflere ve rakamlara bazı anlamlar yüklenip, o anlamlar düğümlü kombinasyonlarla birleştirilmekte ve o anlamlar da bir takım şekillerle gizlenmektedir. Genelde halk bunlardan bir şey anlamaz, yorum da yapamaz, şaşırır kalır. Aslında amaç da budur! İnsanları etkilemek, büyülemek, tedirgin etmek, korkutmak ve büyücüleri çare olarak göstermek! İnsanlar anlamasınlar, korksunlar ve bu hokkabazlıkları çözüm ve çare görsünler ki, büyücüler insanlar üzerinde ululansın, itibar ve para kazansın! Gönderdiğiniz bu muska; yüzeysel izlenimime göre, şirinlik ve aşk büyüsü veya ayırma büyüsüyle alâkalı gibi gözüküyor. Bunu her nerede bulduğunuzu bilemiyorum ama bu kâğıtta büyüler ya da büyüye karşı büyüler olduğunu söyleyebilirim. Bu sebeple, Peygamberimize büyü yapıldığında okuduğu başta Felâk-Nâs sûrelerini ve sonra da Âyetel Kürsî, Fâtiha ve diğer Âyet ve duaları okuyup, bunu yakıp imha etmeniz gerekir. Bu kâğıtta yazan bir Âyet vardır:

وَأَلْقِ مَا فِى يَمِينِكَ تَلْقَفْ مَا صَنَعُوا إِنَّمَا صَنَعُوا كَيْدُ سَاحِرٍ وَلَا يُفْلِحُ السَّاحِرُ حَيْثُ أَتَى

“(Ey Mûsâ) Sağ elindekini (asânı) yere bırak. Onların yaptıklarını yutacak. Onların yaptıkları ancak bir büyücü hilesidir. Büyücü ise nereye giderse iflâh olmaz.” (Tâ-Hâ: 69)

Bu kâğıtta bu Âyetin de olmasından dolayı karı-koca arasını bozmak için yapılan bir büyüye karşı bazı cümleler var izlenimi veriyor. Biliyorsunuz, şeytanların insanlara karşı en büyük düşmanlık çabası, karı-kocanın arasını açmak, insanların arasını bozmaktır. Yani insanlar arasında dolayısıyla da yeryüzünde fesâd çıkarmaktır. Şeytan (aleyhilla’ne), fertleri ifsâd etmeden toplumun ifsâd edilemeyeceğini bildiği için, fertlerle uğraşmayı bırakmaz. Bu bakımdan büyü muskaları da iki yönlüdür. Ara bozma ve ara bulma büyüleri ve muskaları. Hz. Mûsâ kıssasında gördüğümüz gibi “el-ahz bi’l uyûn” yani “göz bağcılığı ve el çabukluğu” bir sihir olduğu gibi, “ta'lîk-i kalp” yani ümit ve korku ile kalpleri kendine bağlayıp, duyguları etkileme de bir sihir çeşididir. İnsanların kalplerine ve duygularına tesir etmeye çalışmaya yönelik tüm gayrimeşrû yöntemler büyücülerin faaliyet sahalarının içine girer. Bunun ara bozma türü olduğu gibi, insanları birbirine aşık etme biçiminde yapay çare arayışları da bulunmaktadır. Bu hengâmede, ara bozmaya çalışan kötü niyetli kimselerin zararları, başka birileri tarafından da şirinlik ve aşk büyüleriyle bertaraf edilmeye çalışılır. Oysa İslâm’da kesin olarak büyü ilmi ve büyücülük yoktur. Şüphesiz ki, gayrimeşrû yollardan hakka ulaşılmaz. Yukarıdaki Âyete dikkat edin. Hz. Mûsâ, sihirbazların göz boyamaya ve insanları etkilemeye yönelik çabalarına karşı mu’cizeyle ve vahiyle karşılık vermiştir, böylece büyüler etkisiz hale gelmiştir. Büyücüler de, Hz. Mûsâ’nın yaptığının büyü olmadığını anlayınca iman etmişlerdir. Çünkü onlar, o devirde büyücülükte en usta kimselerdi. Büyü, insana geçici olarak etki yapabilir. Evet, Rabbimizin haber verdiği hâdisede, büyücülerin ortaya koyduğu hünerlerinden (büyülerden), diğer insanlar anlık da olsa etkilenmişlerdir. Hatta, Hz. Mûsâ bile bir anlık içinde korku hissetmişti (Bkz: Tâ-Hâ: 67). Rabbimiz, Tâ-Hâ Sûresinin 68. Âyetinde “Korkma!” buyurdu ve Hz. Mûsâ’nın bu büyücüler karşısında galip geleceğini bildirdi. Anlıyoruz ki, büyünün etkisi bu kadardır ve geçicidir. Büyücüler asla galip gelemezler ve Allah’ın kullarına tahakküm edemezler. Durum böyle olmasaydı, insanlık tarihine damga vurmuş kralların ve liderlerinin büyücüler olması gerekirdi... Öyle ya, madem gizli güçleriniz var, kullanın da, dünyanın hükümranları olun! Ama gerçekler hiç de öyle değil, tam tersine, büyücüler, devamlı sûrette zâlim krallara ve egemen güçlere boğaz tokluğuna memurluk yapmışlar ve kralların vereceği yüksek makamlar için habire hokkabazlıklar yapıp durmuşlardır. Sihir o kadar etkiliyse, neden onlar sihirleri ile kralları devirip iktidarın sefâsını sürmediler? Şunu kaydetmeden geçmeyelim. Tarih boyunca sihirle elde edilen ne bir devlet vardır, kazanılan ne bir savaş vardır, fethedilen de ne bir kale! Dünyada tarihin seyrine yön veren bir büyücülük vâkıası, bidâyetten bugüne kaydedilmemiştir! Mevzumuza dönersek, Kur’ân’da detaylıca anlatılan bu olaylar aslında bize şunu öğretiyor. İnsanlar ne kadar büyücülük yaparlarsa yapsınlar, ne kadar hile, tuzak ve düzen kurarlarsa kursunlar, Allah’ın irâdesini, vahyini, vaadini ve mu’cizelerini asla iptal edemezler. Hangi çeşit büyücülük ve sihirbazlık olursa olsun, büyücüler ne yaparlarsa yapsınlar, nereye giderlerse gitsinler ve hangi yollara tevessül ederlerse etsinler, asla iflâh olamazlar, asla galip gelemezler. Müslümana düşen şey, şeytanların ve dostlarının iğvâlarına ve saptırmalarına karşı, ilim ehliyle istişâre ederek neler okuması ve nasıl hareket etmesi gerektiğinin bilgisini ve fıkhını öğrenmesidir. Müslüman, 24 saatinde Peygamberimizin gece-gündüz okuduğu duaları ve sığınmaları bilmeli ve hayatı boyunca bunlara riâyet ederek Allah’ın koruma ve himayesinde olmalıdır. Çünkü Allah, hakkıyla koruyandır (el-Hafîz) ve Allah en hayırlı koruyucudur فَاللّهُ خَيْرٌ حَافِظًا (Bkz: Yûsuf: 64). Genelde şeytanların ve sihirbazların insanlara zarar vermesi, daha çok insanın kişilik ve karakterindeki zaaflarından ve Allah’a olan ibâdetindeki açıklarından ve boşluklardan kaynaklanır. Sihir nihâî anlamda büyük zarar veremez ya da verse bile sınırlıdır, nisbîdir ve azdır. Allah dilemedikçe de sihrin hiçbir tesiri olmaz (Bkz: Bakara: 102). Bu konuyu uzatmak istemem, gereği de yoktur. Benim bir yakınım yüz küsur yaşında vefât etti. Onun eski kitapları arasında 100-150 yıllık eski el yazması büyü kitapları vardı. Arapça ve Osmanlıca olan o kitapların içinde ne olduğundan, -Arapça bilmemesi nedeniyle- yeterince haberi yoktu. Onlarda büyü yapma yahut da yapılmış büyüleri bozma yöntemleri açıklamalı ve şekilli olarak anlatılıyordu. Bu şerli kitabı -şöyle bir göz atıp- derinlemesine okuyup incelemeden ve hiçbir şekilde ona ilgi duymadan yakıp imha ettik. Unutmayalım ki, büyüden medet uman, ona mübtelâ olur. Allah’a dayanana ise, Allah yeter. HasbunAllahu ve ni’me’l Vekîl... Mevzumuza devam edersek, o muskayı yakıp, külünü de bir toprağa gömebilirsiniz. Bunu yaparken Âyetler ve dualar okuyun... Okuyabileceğiniz Âyet ve sûrelerden birkaç örnek verelim. Fâtiha Sûresi, Bakara 1-5, Bakara: 256-257, Bakara: 285-286,  Âl-i İmrân: 18-19, İsrâ: 81-82, Yâsîn: 1-12,  Haşr: 21-24, Zilzâl, Hümeze, Kâfirûn, İhlâs, Felak ve Nâs Sûreleri. Ama biliyorsanız Hadîslerden dualar da okuyabilirsiniz. Kur’ân’ın tamamı şifâdır. Herhangi bir yerinden başlayıp, okumaya tertîbli şekilde devam edebilirsiniz. Yahut da belli bölümlerini de okuyabilirsiniz. Peygamberimiz vasıtasıyla Kur’ân’ı bize gönderen ve bizi karanlıklardan aydınlığa çıkaran Yüce Allah’a sonsuz hamd-ü senâlar olsun.

Selâm ve dua ile.

81- “RECM’İN YARISI OLUR MU?” SÖZÜNÜN BÂTILLIĞININ KUR’ÂN’A GÖRE BEYANI:

Allah Azze ve Celle buyurdu:

“İçinizden hür olan mü’min kadınları (muhsanât’ı) nikâhlayacak bir bolluğa güç yetiremeyenler, sahip olduğunuz mü’min câriyelerden alsın. Allah imanınızı çok iyi bilendir. Siz birbirinizdensiniz. Zinâdan kaçınan, gizli dost edinmeyen, namuslu kadınlar (muhsanât) olmaları hâlinde onları velilerinin izniyle nikâhlayın, mehirlerini de güzellikle kendilerine verin. Şayet evlendikten sonra fuhuş işlerlerse onlara hür kadınlara verilen cezanın yarısı verilir. Bu (izin), içinizden günaha girmekten korkanlar içindir. Sabretmeniz ise sizin için daha hayırlıdır. Allah çok mağfiret edendir, merhamet edendir.” (Nisâ: 25)

Nisâ: 25. Âyette mefhûm olarak şöyle buyuruluyor. Evlenmek isteyen bir kimse, muhsanât (bekâr, hür mü’min kadınlarla) evlenmeye güç yetiremezse, namuslu ve iffetli olmaları durumunda velilerinin izni ile ve mehirlerini vererek mü’min câriyelerden alıp evlensin. Şayet kendisiyle evlenilen câriyeler evlendikten sonra fuhuş işlerlerse, bu durumda onlara muhsanâta (Âyetin bağlamında geçtiği gibi, bekâr hür kadınlara) verilen cezanın yarısı (50 celde) ceza verilir.

Şematik olarak anlatırsak...

Evlenecek erkek ---> Bekâr hür kadınlarla evlenecek imkânı yoksa, câriye ile evlensin ---> Bu câriye evlenince zinâ ederse, onun cezâsı ---> Bekâr hür kadınlara verilen cezanın yarısı olan 50 celdedir. ---> Bu Âyetin bütünlüğünden bekâr kadınların ve câriyelerin cezasının, evli ve hür kadınlardan (ve evli hür erkeklerden) ayrı olduğu sonucu da çıkmaktadır. Bunun hükmü de, Peygamberimizin Hadîslerinde ve Sünnetinde recm olarak açıklanmış ve öğretilmiştir. Recm cezasının asıl amacı caydırıcılıktır. Bu cezanın uygulanabilmesi için çok ağır ve detaylı şartlar gerekmektedir. Bu mesele, fıkhî olarak oldukça teferruatlıdır. Buradan anlıyoruz ki, asıl olarak bu cezanın uygulanmasının değil, zinânın önünün alınıp, insanların te'dîb ve terbiye ile ıslâh edilmeleri amacı güdülür. Bu cezanın uygulanabilmesi için gerekli şartları tek tek ele alsak, "bu şartlarda bu ceza kime uygulanacak veya nasıl uygulanabilecek?" sorusunu sormadan edemeyiz. Çünkü bir kimsenin kendi ikrârı olmadan bu cezanın uygulama imkânı neredeyse binde bir gibidir ya da daha da az bir ihtimaldir. Peygamberimiz, ikisi zımmî ve ikisi de Müslüman olmak üzere dört kişiye recm cezasını tatbik etmiştir. O iki Müslümanın, recm cezalarının tatbiki de ikrârları ile gerçekleşmiştir. Hulefâ-i Râşidîn'in de recm cezâsını uyguladığı hakkında icmâ vardır. Ayrıca gizli kameralarla, insanların gizli işledikleri zinâ günahlarının kaydedilmesi; hem tecessüs’dür ve haramdır, hem de delil hükmünde değildir. Fıkhî hassâsiyetleri ile ıslâhı hedefleyen bu meselenin detaylarını bir kenara koyalım, recm hükmünün İslâm'da mevcûdiyeti hakkında açıklamalarımıza devam edelim.

Özetle söylersek; Nisâ: 25. Âyettte üç kez “muhsanât” kelimesi geçer ve bunların tamamı da konunun akışına uygun şekilde “bekâr kadınlar” anlamındadır. İlki ve üçüncüsü, “bekâr, hür kadınlar”, ikincisi “iffetli, bekâr, câriye kadınlar” anlamındadır. Bu kelimelerden üçüncüsünü Âyetin bağlamından koparıp ona “evli kadınlar” anlamı verip, “câriye evlendikten sonra zinâ ederse, ona evli kadınlara verilen cezânın yarısı verilir” biçiminde anlayıp; buradan da, “demek ki, Kur’ân’a göre evli olsun bekâr olsun zinâ edenin cezası aynıdır. O ceza da Nûr: 2. Âyette geçtiği gibi 100 celdedir. Öyle olmasaydı, yani evlilerin cezası recm olsaydı, bu Âyetin anlamı problemli olurdu. Daha açık bir ifadeyle; recm’in yarısı olur mu? Demek oluyor ki, idam cezasının yarısı olmayacağına göre, bu Âyetin delâleti ile recm cezası yoktur” diyenler; Âyetin başındaki “bekâr, hür kadınlar” anlamındaki muhsanâta “evli kadınlar” anlamı veremeyip, konunun akışındaki, tekrar zikredilen muhsanâta “evli kadınlar” anlamı vermektedirler. Böyle yapanlara, Âyeti, bütünlük içinde tekrar tekrar, dura dura ve düşüne düşüne okumalarını tavsiye ederiz. Âyet, bekâr kadınlarla evlenme gücü olmayan kimselere, câriyelerle evlenmelerini tavsiye ediyor. Bu evlilikten sonra şayet o câriyeler zinâ edecek olurlarsa da, kendileriyle evlenilecek bolluğa erişilemediği için evlenilemeyen bekâr, hür kadınlara verilen cezanın yarısının verileceği bildiriliyor. Âyet çok açıktır. Buradaki muhsanât ile Nisâ: 24. Âyette: “Evli kadınlar size haram kılındı” buyruğundaki muhsanâtı karıştırmamak gerekir. Kur’ân’da muhsanât’ın üç farklı anlamı vardır: Evli kadınlar (Nisâ: 24), bekâr, hür kadınlar (Nisâ: 25), namuslu, iffetli kadınlar (Mâide: 5). Allah en iyi bilendir.

82- KURBAN KESMEK İSTEYENİN, ZİLHİCCE’NİN İLK ON GÜNÜNDE TIRAŞI VE TIRNAK KESMEYİ TERK ETMESİ HAKKINDA:

Sahîh-i Müslim'de "Kurban Kesmek İsteyip de Zilhicce'nin İlk On Gününe Giren Kimsenin Saçlarını veya Tırnaklarını Kesmesinin Nehyolunduğu Bâb’ı" anlamında bir başlık ve bu başlık altında da Peygamberimizin bundan nehyettiğine dair Hadîs-i Şerîfler (Edâhî, 39-42) mevcuttur. Ayrıca bu konuda Sünenlerde de Hadîsler bulunmaktadır. (Bkz: Tirmizî, 1523;  Ebû Dâvûd, 2791; İbn-i Mâce, 3149, 3150)

Rasûlullah aleyhisselâm buyurdu: “(Zilhicce’nin) ilk on günü girip de biriniz kurban kesmek isterse sakın saçından ve teninden hiçbir şeye dokunmasın.” (Müslim, Edâhî, 39)

“(Zilhicce’nin) ilk on günü girip de yanında kurban etmek istediği bir kurbanlığı bulunan, hiçbir şekilde saçını kısaltmasın, tırnağını kesmesin.” (Müslim, Edâhî, 40)

Âlimler, Zilhicce’nin ilk on günü girdikten sonra, kurban kesmek isteyen kimsenin hükmü hakkında ihtilâf etmişlerdir. Saîd b. el-Müseyyeb, Rabîa, İmam Ahmed, İshâk, Dâvûd ez-Zâhirî ve Şâfiî mezhebine mensûb bazı kimseler, böyle bir kişinin saçını kısaltmasının, tırnaklarını kesmesinin kurban kesme zamanında kurbanını kesinceye kadar haram olduğunu söylemişlerdir. İmam Şâfiî ve onun mezhebine mensûb diğer âlimler ise, bunu yapmak haram değil, tenzîhen mekrûhtur, demişlerdir. İmam Ebû Hanîfe mekrûh değildir derken, İmam Mâlik bir rivâyette mekrûh değildir, bir başka rivâyette ise mekrûhtur, bir diğer rivâyette vâcib kurban için değil de, tatavvu’ (nafile) kurban hakkında haramdır demiştir. Haram olduğunu söyleyenler, bu Hadîsleri delil göstermişlerdir. (Bkz: El-Minhâc, İmam Nevevî)

Görüldüğü gibi bu Hadîs-i Şerîfler, hacca gitmeyecek olanlardan kurban kesmek isteyenlerin, Zilhicce’nin başından kurban kesecekleri ana kadar (ki, on gün eder) saçlarını ve tırnaklarını kesmelerini nehyeder. Bunun hikmeti şöyle izah edilir: Kurban kesecek kişi, sanki kendisini azâba lâyık ve günahkâr gördüğü, günahlarına karşılık kendisini de öldüremeyeceği için, kendisinin fidyesi olarak kurban kesmektedir. Kurban kesecek kişi, vücudundan kıl ve tırnak kesmemekle; vücudunun bütün parçalarının eksiksiz ve kâmil kalmasını sağlayarak, en küçük parçalarının dahi, kurbanın parçaları, tüyleri ve tırnakları karşılığında ateşten âzâd olmasını istemektedir. Bizler, Hanefî olarak; adı geçen günlerde tıraş olmanın, tırnak kesmenin mahzûrlu olmadığını söyleyebiliriz. Fakat sahîh Hadîslere muhâlefet etmemizi gerekli kılacak sarîh bir delil bulunmadığından bu günlerde tıraş olmanın en azından mekrûh olduğu görüşü ağırlık kazanıyor. Hanefî olanlar, Zilhicce’nin ilk on gününde tıraşı ve tırnak kesmeyi bırakırsa, Hanefî mezhebine muhâlefet etmeden, diğerlerine uymuş olur. Çünkü Hanefîler de, kesilmemesinin mahzûrlu olduğunu söylemiyorlar. Hem bu şekilde davranmak, diğer mezhebleri de dikkate alarak ihtilâftan kurtulmak için bir temkîn ve bir ihtiyât olur. Yeter ki kasık ve tırnak temizliği bu on günle kırk günü aşacak olmasın. Allah en iyi bilendir.

83- İNSANLAR NEDEN “SU KÜÇÜĞÜN, SÖZ BÜYÜĞÜN” YA DA “SU KÜÇÜĞÜN, SOFRA BÜYÜĞÜN” DERLER?

HAKİKATEN DE ÖYLE MİDİR?

Halk arasında “su küçüğün, söz büyüğün” yahut da “su küçüğün, sofra büyüğün” biçiminde sözler vardır. Bu sözler ne kadar doğrudur?

Aslında yemede, içmede, yürümede ve konuşmada öncelik büyüğündür. Onun için, sofrada büyük yemeğe başlamadan başlanılmaz, içecekler önce büyüğe ikrâm edilir, yürürken büyüğün adımlarının önüne geçilmez ve bir kapıdan girerken büyükten önce içeriye dalınmaz, konuşma esnasında söz büyüğe bırakılır, büyüğün sözü kesilmez ve olur olmaz akla estiği gibi konuşulmaz. Demek ki, su da, sofra da, söz de büyüğünmüş. Suyun küçüğün olacağı yer de vardır elbette. O da, bir toplulukta önce ilim ehline su, meşrûbât vs. ikrâm edildiğinde, ilim ehlinin solunda büyük bile olsa, sağında küçük bulunursa, ilmen büyük olan kişiden yani âlimden sonraki ikinci sıradaki ikrâm sağdaki küçüğe yapılır. Aslında burada da su vs. büyüğün olmuş olmaktadır. Çünkü büyükten sonra ve onun sağ yanında oturuyor olma durumda diğer büyüklerden önce ikrâma hak sahibi olunmaktadır. Buradaki suyun ya da ikrâmın küçüğün hakkı olması, oradaki diğer büyüklere nispetledir; yani izâfîdir. Hakikatte ise, yine öncelik büyüğe olmaktadır. Ayrıca şunu da belirtmek lazım, ehl-i ilmin sağında oturan küçük bir çocuğun ikinci sırada ikrâma liyâkatinin sebebi, küçüklüğü değil, rütbe itibariyle oturduğu yerdir. Onun oturduğu yerde büyük bir kimse olsa -ki genelde büyük oturur- o durumda da ikrâm o büyüğün hakkı olur. Aynen bunun gibi, sözün de küçüğün hakkı olduğu yerler vardır ve o da izahatımızda olduğu gibi nisbîdir ve belli bir âdâbı vardır. Örneğin; bir mecliste bir soru sorulsa, bu soruyu büyükler bilemeseler, küçüğün cevap vermesi gerekir; daha doğrusu bu, onun hakkıdır. Ama büyüklerin konuştuğu bir yerde küçükler, edeb sınırlarını aşarak her söze atlamamalıdırlar. Oturulan meclislerde büyüklere saygısızlık etmeden ve edebe riâyet ederek küçükler soru da sorabilir cevap da verebilirler. İlim öğrenme ve öğrenilen ilmi açıklama konularında hayâ (utanma, çekinme) olmaz. Dolayısıyla, dinini öğrenmek adına soru soran kimse küçük olsun, kadın olsun ayıplanmaz (Bkz: Buhârî, 6121), ayrıca büyüklerin bilemediği bir konuda cevap veren küçükler de (Bkz: Buhârî, 62, 6122, 6144) kınanmazlar.

Buhârî’nin İlm ve Edeb kitâblarında geçen Hadîs’te şöyle bir hâdise nakledilmiştir: İbn-i Ömer dedi ki: Rasûlullah: “Bana, misâli Müslümana benzeyen, yemişini Rabbinin izniyle her zaman veren, yapraklarını dökmeyen bir ağacın hangisi olduğunu haber veriniz” buyurdu.

(İnsanlar çöllerdeki ağaçları saymaya başladılar; fakat hiçbirisi bilemedi.) İçimden onun hurma ağacı olduğu geçti ama Ebû Bekr ve Ömer orada iken konuşmak hoşuma gitmedi (Çünkü o sırada ben genç bir çocuk olduğumdan hayâ ettim, söylemekten çekindim). Her ikisi de konuşmayınca, Peygamber aleyhisselâm: O hurma ağacıdır, buyurdu.

Ben babamla birlikte dışarı çıkınca: Babacığım, onun hurma ağacı olduğu içime doğdu, dedim. Babam: Peki, onu söylemene ne engel oldu? Onu söylemiş olsaydın, benim şundan ve bundan daha çok sevdiğim bir iş olurdu, dedi.

İbn-i Ömer: Beni konuşmaktan alıkoyan tek husus, senin de Ebû Bekr’in de konuşmadığını görünce konuşmaktan hoşlanmayışım oldu, dedi. (Buhârî, Edeb, 89, H. No: 6144)

Konunun daha iyi anlaşılması için İbn-i Hacer’in konuyla ilgili şu açıklamalarına yer verelim: “(Sahîh-i Buhârî’den anlamını verdiğimiz Hadîs’in bulunduğu bölümün bâb başlığı) بَابُ إِكْرَامِ الْكَبِيرِ وَيَبْدَأُ الأَكْبَرُ بِالْكَلاَمِ وَالسُّؤَالِ Yaşça büyük olana ikrâmda bulunmak, konuşmaya ve soru sormaya yaşça büyük olan başlar bâb’ı(dır). Bundan kastedilen, faziletçe birbirlerine eşit iseler daha yaşlı olanın önceleneceğini anlatmaktır. Aksi takdirde yaş farkı varsa, Fıkıh’ta ve ilimde faziletli olana öncelik verilir.” (Fethu’l Bârî bi-Şerhi Sahîhi’l Buhârî, Mektebetü Mısr-2001, C: 10, S: 757)

Yerken, içerken, yürürken ve konuşurken önceliği büyüğe verme konusunda da Peygamberimizin bir Hadîsine ve o Hadîsin şerhine yer verelim:

Abdullah b. Ömer’den rivâyete göre, Rasûlullah aleyhisselâm şöyle buyurmuştur:

“Rüyamda kendimi bir misvâk ile misvâklanırken gördüm. Biri diğerinden daha büyük iki adam beni çekti. Ben de misvâkı onlardan küçük olanının eline verdim. Bana: ‘Büyük olana ver’ denilmesi üzerine, onu büyük olana verdim.” (Buhârî, Vudû’, 74, H. No: 246; Müslim, Rü’yâ, 19; Zühd, 70)

Peygamberimize: “Büyük olana ver” diyen kimse Cebrâîl aleyhisselâm'dır.

“İbn-i Battâl şöyle demiştir: ‘Bu Hadîs’e göre, yaşı büyük olana misvâk vermede öncelik verilir. Yemek, içmek, yürümek ve konuşmak da böyledir (yani bu hükme dâhildir).’ Mühelleb şöyle demiştir: ‘Bu, topluluk rütbelerine göre oturmadığında söz konusudur. Rütbelerine göre oturduklarında, o zaman Sünnet olan, sağdan başlamaktır.’ Bu görüş sahîhtir.” (Fethu’l Bârî bi-Şerhi Sahîhi’l Buhârî, C: 1, S: 518)

84- ZANN, İLİMDEN YANA BİR ŞEY İFADE ETMEZ!

Yaşlanmak insanı ilim, fikir ve fıkıhta olgunlaştırmaz. Murûr-u zamanla (zamanın geçmesiyle) olgunlaşan karpuzdur, meyvedir. İnsan ise ilim tahsîli ile zamanla olgunlaşır. Bir kimse hâlihâzırda ilim tahsîl ediyor olsa bile, belirli bir kemâle ve rüşde ermeden, hangi meselede bir fıkıh ve bir görüş ortaya koyarsa koysun, o anlayış da o görüş de nâkıs olur! Durum böyle iken, hiçbir ilmî ihtisâsı ve yetkinliği olmayan kimsenin sadece duyup düşündükleriyle ve şahsî olarak anlayıp kavradıkları ile usûlsüzce hak adına söz söylemesi ne kadar ilmî bir değer taşıyabilir ve ne ölçüde hakkın yerini tutabilir?!

Rabbimiz buyurdu:

وَمَا يَتَّبِعُ أَكْثَرُهُمْ إِلاَّ ظَنًّا إَنَّ الظَّنَّ لاَ يُغْنِي مِنَ الْحَقِّ شَيْئًا إِنَّ اللّهَ عَلَيمٌ بِمَا يَفْعَلُونَ “Onların çoğu (kupkuru bir) zandan başkasına uymaz. Hakikatte zann ise haktan (ilimden) hiçbir şeyin yerini tutmaz. Şüphesiz ki Allah onların yaptıklarını çok iyi bilendir.” (Yûnus: 36)

Nasıl ki, hakkı bilmek bir fazilet ise, bildirmek de bir fazilettir. Hakkı bilmeyince öğrenmek nasıl ki bir faziletse, bilinmeyen meselelerde susmak yani konuşmayıp ehline sormak ve bilinenlerle amel etmek de bir fazilettir. Ama öğrenmemek ve bilgisizce konuşmak ya da bilgisizce amel etmek zinhâr fazilet değildir!

Yukarıdaki Âyette sakındırılan zannın, bazı zanlar olduğunu hatırlatmadan geçmeyelim. Kavramları, taksîmâtlarını ve o kavramların ifade ettiği anlamları ve onların nereye konulacağını Usûl ilmi açısından bilmeden fikir yürütmek doğru olmaz.

Rabbimiz buyurdu:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اجْتَنِبُوا كَثِيرًا مِّنَ الظَّنِّ إِنَّ بَعْضَ الظَّنِّ إِثْمٌ “Ey iman edenler! Zannın birçoğundan kaçının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır.” (Hucurât: 12) Kul, zannın çoğundan sakınmadıkça, günah olan o bir kısım zandan kaçınmış olamayacağı için, her hâlükârda ilme ve delillere dayanması gerekir.

85- GEREK VAR MI?!

Diyelim ki, sen bir konuda doğru yapıyorsun ve yanlış yapan birini uyarıp düzeltmeye çalışıyorsun. Ama o kimse seni dinlemiyor… O esnada senin durumun şudur: Sen hakkı biliyorsun, hakka uyuyorsun, hakka sadâkat gösteriyorsun, hak üzerinde sebât ediyorsun, hakkı müdâfaa ediyorsun, Allah için nasihat ediyorsun, kötülükten sakındırıyorsun,  o kimse seni dinlemese de hatta suçlasa da sen umudunu yitirmeden hakkı tebyîn’e devam ediyorsun, bu arada muhâtap olduğun olumsuzluklar karşısında nefsini kontrol altında tutup, bunları kendi ıslâhın için bir vesile, bir fırsat ve bir imtihan olarak görüyorsun, bu nedenle de tefekkür ediyorsun, bir yandan da zorluklar seni olgunlaştırıyor kemâle eriyorsun ve tecrübe kazanıyorsun... Peki, açılımını hangi yönde düşünürsek düşünelim, büyük hayırlar ve faziletler barındıran bu şartlar altında nefis için öfkelenmeye ya da karamsarlığa düşüp üzülmeye yahut da eli kolu bağlıymış gibi düşünüp kendini suçlamaya gerek var mı?! Sen, Allah’ın senden istediğini yapıyorsun zaten, yapmayanlardan da mes’ûl değilsin!

Hiç şüphesiz, teblîğ ömür boyu devam eder ama güç yetirilemeyen durumlardan ve ıslâh olmak istemeyenlerden dolayı bir mes’ûliyet yoktur.

Bu konuda bir Âyet ve onun tefsîri sadedinde iki Hadîs zikredelim.

Rabbimiz buyurdu: “Ey iman edenler! Siz kendinize (nefislerinizi ıslâh etmeye) bakın. Siz hidâyet bulursanız o sapanlar size zarar veremez. Hepinizin dönüşü Allah’adır. O size yaptıklarınızı haber verecektir.” (Mâide: 105)

  Ebû Bekr es-Sıddîk şöyle demiştir: Ey insanlar! Siz bu Âyeti okuyorsunuz (ama onu yanlış anlıyorsunuz). Hâlbuki ben Rasûlullah’ın şöyle buyurduğunu işittim:

إِنَّ النَّاسَ إِذَا رَأَوْا ظَالِمًا فَلَمْ يَأْخُذُوا عَلَى يَدَيْهِ أَوْشَكَ أَنْ يَعُمَّهُمُ اللَّهُ بِعِقَابٍ مِنْهُ

“İnsanlar bir zâlimi görürler de, ona zulümden el çektirmezlerse; çok geçmeden Allah’ın onların hepsini kuşatan bir azap göndermesi kaçınılmazdır.” (Tirmizî, Tefsîr, 5. Sûre, 6. Bâb, H. No: 3057, Hadîs sahîhtir.)

Ebû Umeyye eş-Şa’bânî’den rivâyete göre şöyle demiştir: Ebû Sa’lebe el-Huşenî’ye geldim: Şu Âyet hakkında ne dersin? Diye sordum. Ebû Sa’lebe: Hangi Âyet? Dedi. Ben de: Mâide Sûresinin 105. Âyeti, dedim. Bunun üzerine şöyle dedi: Dikkat et, vallâhi bu Âyeti bilen birine sormuş durumdasın. Ben de aynı şekilde bu Âyeti Rasûlullah’a sormuştum, şöyle buyurmuştu: “Birbirinize iyiliği emredin, birbirinizi kötülükten sakındırın. Ancak cimriliğe boyun eğildiğini gördüğünde, insanların arzu ve heveslerinin peşinden gittiklerini gördüğünde, dünyanın dine tercih edilip herkesin kendi görüşünü beğendiği dönemlerde (düzeltmeye gücün yetmediğinde) sadece kendi nefsinin çaresine bak ve avâmı bırak. Şüphesiz sizin ardınızda sabır günleri vardır; öyle günler gelecek ki, o günlerde dinin emirlerine uyma hususunda gösterilecek sabır, ateş parçasını elde tutmak gibi zor olacaktır. O günlerde sâlih bir amel işleyen bir kimse için, sizin ameliniz gibi amel eden elli kişinin sevabı verilecektir.”

Abdullah b. Mübârek dedi ki: Utbe’den başkası bu Hadîs’te bana şu ilâveyi yaptı: “Ey Allah’ın Rasûlü! Bizden elli kişi mi yoksa onlardan elli kişinin sevabı mı?” diye soruldu. Rasûlullah: “Hayır, sizden elli kişinin sevabı” buyurdu. (Tirmizî, Tefsîr, 5. Sûre, 6. Bâb, H. No: 3058, Hadîs sahîhtir; İbn-i Mâce, Fiten, 21, H. No: 4014; Ebû Dâvûd, Melâhim, 17, H. No: 4341)

Etiket kelimeler: Mâide: 105. Âyet’in tefsîri, hakka sebât etmek, teblîğ, davet, ıslâh.

86- HZ. SÜLEYMAN İLE KARINCA HİKÂYESİ VE İBRETLER:

Bir hikâye…

Hz. Süleyman bir karıncaya bir yıllık yiyeceğinin miktarını sorar. Karınca da, “bir buğday tanesi yerim” diye cevap verir. Cevabın doğruluğunu kontrol etmek isteyen Hz. Süleyman (a.s) karıncayı bir şişeye (ya da bir yere) koyar. Yanına da bir buğday tanesi bırakır ve hava alacak şekilde şişeyi kapatır (ya da ortamı oluşturur).

Sonra da bir yıl bekler. Müddeti dolunca şişeyi açtığında, bir de bakar ki, karınca buğday tanesinin yarısını yemiş, yarısını da bırakmıştır. Hz. Süleyman (a.s) karıncaya buğday tanesini neden tamamen yemediğini sorar. Karınca da: "Daha önce benim yiyeceğimi Yüce Allah (c.c) verirdi. Ben de O'na güvenerek bir buğday tanesini yerdim. Çünkü O beni asla unutmaz ve ihmâl etmezdi. Fakat bu işi sen üzerine alınca ‘doğrusu bu nihâyetinde âciz bir insandır’ diye sana pek güvenemedim. Belki beni unutup yiyeceğimi ihmâl edebilirdin. O yüzden yarısını bıraktım der."

Evet, rızkı veren, mülkün sahibi olan Allah Sübhânehu ve Teâlâ’dır... Rabbimiz, Hz. Süleyman’a öyle bir saltanat vermişti ki, dillere destandı. Ama bu dünya, Hz. Süleyman'a bile kalmamıştır. Gelmiş ve geçmiştir… Bilelim ki, biz de misafiriz, sonra gelecekler de… Tıpkı öncekiler gibi!

Güzel bir şiir vardır:

“Sular hep aktı geçti, kurudu vakti geçti,

Nice han nice sultan, tahtı bıraktı geçti,

Dünya bir penceredir, her gelen baktı geçti!..”

Bu hâdise aynen yaşanmıştır demiyoruz. Sadece ibret alınması adına paylaşıyoruz. Ma’lûm, Anadolu insanı -kültürel olarak- fıkraları ve hikâyeleri sever… Hatta birçoğu sadece hikâyelere kulak verir!..  Dolayısıyla buna ister fıkra deyin, ister hikâye deyin, ister geçmişte mâhiyetini ancak Allah’ın bildiği şekilde benzeri yaşanmış olma ihtimâli olan bir hâdise deyin, çok da önemli değildir. Biz, işin orasında değiliz; kaldı ki bu tür söylemler ilmî nitelik taşımaz sadece kıssadan hisse ve ibret amacına ma’tûftur. Düşünün, bir karınca bile, dünyada bir başkasına nasip olmayacak bir saltanat bahşedilen Hz. Süleyman karşısında rızkın sahibinin Allah olduğunu biliyor ve sadece O’na dayanıp güveniyor… Burada Tevhîd gerçeğine vurgu vardır. O da “Lâ Râzika İllallâh” (Allah’tan başka hiçbir rızık verici yoktur) hakikatidir. Bir insan, iman etmek için “Lâ İlâhe İllallâh” deyip, bunu kalbi ve ameliyle tasdîk ettiği gibi, “Lâ Râzika İllallâh” da demek ve bu hakikate de teslim olmak zorundadır. İman etmek için bu şarttır. Gelelim hikâyemize, karınca bile rızkını ancak Allah’ın verdiğini biliyor da, insan olarak biz, şu fânî dünyada rızık endişesi çekip, ömür boyu midemizin derdine düşüp, yalnızca Allah’a ibâdet için yaratıldığımız gerçeğinden gâfil olarak yaşarsak, bir karınca kadar bile olamamış bir âcizliğe ve bir zillete düşmez miyiz? Hem de fıtrat, akıl, irâde ve iktidar gibi imkânlarımıza rağmen!.. Hem de bize gönderilmiş Kitâb’ın ve Peygamberin öğretilerine rağmen!.. Hem de bütün uyarı ve nasihatlere rağmen!..

 Bu vesileyle Neml Sûresinde Hz. Süleyman’dan bahsedilen 16-44. Âyetler arasını ve tabii ki tüm sûreyi de tefsîriyle beraber okumanızı tavsiye ederiz.

Neml Sûresindeki Süleyman kıssasından iki Âyet zikredelim:

“Nihâyet (Süleyman; cinler, insanlar ve kuşlardan oluşan orduları ile) karıncalar vadisine geldiklerinde (dişi) bir karınca dedi ki: ‘Ey karıncalar, yuvalarınıza girin, Süleyman ve askerleri fark etmeyip sizi çiğnemesin.’ (Süleyman) onun sözünden dolayı gülercesine tebessüm edip dedi ki: ‘Rabbim, bana ve ana babama ihsân ettiğin nimetine şükür etmemi ilhâm et; râzı olacağın sâlih amel işlemeye de muvaffak kıl! Rahmetinle beni sâlih kullarının arasına kat!’” (Neml: 18, 19)

Dünyada bir beşere verilebilecek en büyük saltanatın sahibi olan Hz. Süleyman’ın tevâzu’ içindeki duasına kulak verdiniz mi? Bizim de aynı duayı yapmamız gerekir. Saltanatlar, makamlar, mevkiler ve tüm iktidarlar -ne kadar ihtişamlı olursa olsun- geçicidir; önemli olan, Allah’a hakkıyla kul olmak, kulluk etmektir. Meşrû dairede olmayan saltanatlar ise bir hayır değil, şerr getirir. Allah’tan bir şey isterken dikkat etmeli ve her şeyin en hayırlısını dilemelidir. Allah’tan, sâlih ameller işlemeye muvaffakiyetle beraber, sâlihlerden ve şükredenlerden olmayı dileriz. Asıl kazanç budur!

Ayrıca yaz mevsiminde ortaya çıkan karıncaları çiğnememeye dikkat edelim. Bakın okuduk, karıncalar birilerinin kendilerini çiğnemelerinden sakınıp yuvalarına giriyorlar. Hadi karıncalar, Hz. Süleyman’ın ihtişamlı ordusundan haberdar olup, tedbir alabilmişler; ya ansızın üzerlerine (bile bile ve düşüncesizce) inen bir ayaktan nasıl korunacaktır? Ya da insanların kendi çıkarları için düşüncesizce karıncalara ya da diğer canlılara zarar verdikleri durumlarda o zavallı hayvan(cık)ların hâli n’olacak?!

Müslüman öyle bir insandır ki, bile bile bir tek karıncayı bile incitmez! İnceliğe dikkat edin, öldürmez değil, incitmez!

Yusuf Semmak

يوسف السّمّاك

Bağlantı | kategori: NASİHATLER | tarih: 28/08/2017 | Yorum(0) | Yorum yaz
YORUM YAZINIZ
İSMİNİZ

E-Posta (Gizli)

Web siteniz

Yorumunuz

Güvenlik kodu
Son Konular • NASİHATLER 13
• Dinin Aslında Cehalet Mazeret midir? (PDF Oku/İndir!)
• Muhtelif Konularda KISA KISA - 4
• Allah Teâlâ, Neden Kur’ân’da Bazı Yerlerde “Biz” Zamiri ile Hitap Buyurmuştur?
• Vâv ve Yâ Harflerinden Önceki Harfi Meftûh Olan Emsile-i Hamse'ye Nûn-u Sakîle'nin Dâhil Olması:
• NASİHATLER 12
• İftiâl (افْتِعَال) Bâbı ile Alâkalı Sarf Kâideleri
• GENELDE YANLIŞ KULLANILAN KELİMELER VE DOĞRU YAZILIŞLARI:
• Kur'an'da Peygamberimize Nasıl Hitap Edilmiştir?
• Muzari' Fiilin Şimdiki ve Gelecek Zamana Salahiyeti:
• Muhtelif Konularda KISA KISA - 3
• Şirke ve Sapıklığa Sürüklenen Bir Toplumda Suçlular Kimlerdir?
• 22- Ömer Nesefî Akaidi Tercüme ve Şerhi 6 (Ders Videosu)
• NASİHATLER 11
• Arapça'da 'zuu' ve 'sahib' edatlarının arasındaki fark nedir?
• EY RABBİMİZ!
• ASHAB-I KEHF HAKKINDA:
• NASİHAT BAHÇESİ
• KİTAPLARIMIZ HAKKINDA BİLGİLENDİRME:
• “Kadınlar Havuza Girebilir mi?” Sorusuna Verdiğimiz Kısa ve Özlü Cevap
• Kadın Sesiyle ve Çalgı Aletleriyle İcra Edilen Şarkı, Türkü, Ezgi ve İlahiler Hakkında Bir Soruya Verdiğimiz Cevap
• NASİHATLER 10
• Muhtelif Konularda KISA KISA - 2
• NASİHATLER 9
• “Ticaret yapıyorum ama maddi ve manevi anlamda bir türlü rahata eremiyorum” mu diyorsunuz?
• 21- Hadis Dersleri -1 (Ders Videosu)
• SESLİ HADİS DERSLERİ - YAKINDA!
• Sesli Ders Videoları Arşivi (Yusuf Semmak)
• ARAPÇA DERSLERİ (ZAMİRLER) -5-
• Kadınların Saçlarını Kısaltmaları Câiz midir?
• Muhtelif Konularda KISA KISA - 1
• Ömer Nesefî Akâidi Tercüme ve Şerhi 5 (Ders Videosu)
• İNFÂK BİLİNCİNİ KUŞANMAK!
Son Yorumlar
Yusuf Semmak
SÜNNETTE BÖYLE BİR PAZARLIK ANLAY
mahmut konur
BİR AYET "Mümin kadınlara da bak
Erkan
Allah razı olsun
ismail
bayildim
Yusuf Semmak
NOT: Bir Hristiyanla tartışan bir
Yusuf Semmak
KİMLER SUÇLU? Bir toplumda ins
Yusuf Semmak
SAHÛR VAKTİNİN SON BULMASI VE SAB
ali
Güzel bir anlatım olmuş ALLAH(C.C
Yusuf Semmak
MUHÂCİRLERLE ENSÂR’IN KARDEŞLİĞİ:
Ece
Harika çok teşekkürler
meryemnazyazğan
Çok güzel anlatmışsınız, şimdi ço
Yusuf Semmak
DİLİN, BEYÂNIN, OKUMANIN, YAZMANI
Yusuf Semmak
Bir meâlde şöyle geçiyor: "Bunun
Yusuf Semmak
“Mütevâzı’, mutevazı” (م
Yusuf Semmak
Esmâül Hüsnâ: Yanlış – el-Esmâul
Yusuf Semmak
Müşkül: Yanlış – Müşkil (kapalı,
Yusuf Semmak
Nasılki: Yanlış – Nasıl ki: Doğru
Yusuf Semmak
“MESS”: Değme, dokunma, temas,
Sibel EKİNCİ
Muhterem Hocamız Feriduddin AYDIN
2017
çok detaya girmişsiniz ama tşr
Melek
Çok güzel
Nagihan
okudum süper çok beğendim
Mehmet ARAZ
Çok güzel olmuş,başarılarınızın d
Yusuf Semmak
KANDİL KUTLAMAK BİD'AT'TIR! Ka
Yusuf Semmak
Nesefî Akâidi derslerimizi 6'ya k
Elif
Bu akaid derslerinizden bölüm6 ya
Beyza
Harika
büşra
Çok iyi olmuş
Yusuf Semmak
MODERNİZM, KADINLARIN BAŞÖRTÜLERİ
zeyra
İsime yaradi saol
Şüheda
Helal be sırf kapanmak nefislerin
Ümit
Amin Er-Rahman Er-Rahim Allah
Vedat
Soruyu soran ben değilim ama aydı
© 2012 YUSUFSEMMAK.COM