Araştırmacı, Yazar

ANASAYFA
BİZE ULAŞIN
BİZİ TAKİP EDİN
AMACIMIZ
KUR'AN DİNLE
KİTAPLARIMIZ
165 madde hâlinde muhtelif pek çok konuda kısa kısa nasihatler...

 

 

MUHTELİF KONULARDA KISA KISA - 4

1  Tevhîd'in Hakikatini Öğrenip Ona Uymak, Dünyanın Bütün İşlerinden Daha Önemlidir!

Kalbinizde, dilinizde, aklınızda, fikrinizde, baştan sona tüm hayatınızda, bütün amellerinizde, çalışmalarınızda ve programlarınızda TEVHÎD olsun.

Tevhîd'in ikinci plana atıldığı, boş verildiği ve geçiştirildiği, onun yerine başka maslahatların öne alındığı hiçbir konuşma, amel, çaba, çalışma ve programda bir hayır ve bir kazanç yoktur!

Tevhîd; İslâm’ın sahîh akîdesi, tüm Peygamberlerin derdi, davası ve gönderiliş amacıdır. Tevhîd’den habersizlik ve yoksunluktan daha büyük bir kayıp, daha büyük bir cehâlet olamaz! Allah'ın rızâsını ve cenneti isteyen, Tevhîd'e sarılır. Tevhîd ehli olmak cennet yolcusu olmaktır. Tevhîd'den habersizlik ve yoksunluk ise, cehennem yolu üzerinde bulunmaktır. O hal üzere ölen her şirk ehli ebediyyen azap görmek üzere cehenneme gider. Onun için, insanların ve cinlerin bu dünyadaki ilk ve en önemli gündem konusu hiç şüphesiz ki TEVHÎD'dir ve hiçbir şey asla Tevhîd'den daha önemli ve daha öncelikli değildir!

2  Değersiz insan sadece değer verdiklerinin sözünü dinler; değerli insan ise, hak kimden gelirse gelsin hemen kabul eder ve her şeye ibret nazarıyla bakar.

3  Ahmak ile arkadaşlık yapma! Sana iyilik yapmak isterken dahi zarar verir!

4 İstisnâlar dışında insanlar bu dünyada kaldığından daha fazla kabirde kalacaklar... Bu dünya için böylesine çalışan ve istikbal hedeflerinde kılı kırk yaran insan, kat be kat daha fazla bir zaman kalacağı berzah hayatı için niçin hazırlık yapmaz?

5  Günahlar zehirli bir akrep gibidir! Elbisesinde akrep olduğu söylenilen kim bu uyarıyı kâle almazlık yapabilir? Hatta kendisini uyarana kızabilir? İnsan nasıl ki kendisine iyilik yapan kimseye minnettar olur ise, kendisini uyaran kişiye de teşekkür etmeyi öğrenmelidir.

6  "Avrupa'da olduğu gibi" söyleminden, "Sünnette olduğu gibi" sözüne terfi ediniz!

7  Reklâmcılık; aldatma, yalan söyleme ve insanları ahmak yerine koyma olmamalıdır!

8  Meyvenin ve sebzenin çürüğü olur da lafın çürüğü olmaz mı? Ama bazıları çürük sever!

9  "Li-kulli makâl makâm" لكل مقال مقام yani "her sözün bir yeri vardır" denir. Ecdâd, "her doğru her yerde söylenmez" diyerek bu hikmete dikkat çekmiştir. Tıpkı bazı besinleri bazı hastaların yemelerinin sakıncalı olduğu gibi. Bal insanlar için şifâlıdır ama bazı hastaların bal yemeleri zehir hükmünde olabilir ve ölümcül sonuçlar dahi doğurabilir! Bu nedenle her güzel sözün de vakti zamanı kollanmalıdır. İlim ve hikmet ayağa düşürülmemelidir! İnsanların rahatsızlıkları, durumları ve dış şartlar gözetilmelidir. Ölülere ve arkalarını dönüp giden sağırlara işittirmek istercesine ısrarcı olunmamalıdır! Fakat hakka ve hakikate kalbini, gönlünü ve kulaklarını açarak gelen kimseler de Zikir ve öğütten mahrûm edilmemelidir.

10  Tahsilli ve kültürlü sayılabilmek için anadili, entelektüel olmak için Osmanlıcayı, ilim talebesi olmak için de Arapça’yı, dünyaya açılıp insanlarla sağlıklı ve doğrudan iletişim kurabilmek için de yabancı bir dili bilmek şarttır.

11  Dua İbâdetin Özüdür:

Bismillâh,

Ve's-salâtü ve's-selâmu alâ Rasûlillâh,

Ve'l-hamdü lillâh,

Ve'ş-şükrü lillâh,

Ve'l-mülkü lillâh,

Ve'l-hükmü lillâh,

Ve'r-rızku alAllâh,

Velâ havle velâ kuvvete illâ billâh,

HasbunAllahu ve ni'me'l-vekîl ni'me’l-mevlâ ve ni'me'n-nasîr ğufrâneke Rabbenâ ve ileyke'l-masîr.

 

Allah'ın adı ile,

Salât ve selâm Rasûlullah'ın üzerine olsun,

Hamd Allah'adır,

Şükür Allah'adır,

Mülk Allah'ındır,

Hüküm Allah'ındır,

Rızık Allah'a aittir, Allah'tandır,

Güç ve kuvvet ancak Allah'ındır, Allah'ın yardımı iledir,

Allah bize yeter, O ne güzel vekîldir, ne güzel mevlâdır ve ne güzel yardımcıdır O. Ey Rabbimiz, Sen'den mağfiret dileriz, dönüş ancak Sanadır.

12  Son yıllarda bazı menfaat odaklarınca tüm dünyada yaygınlaştırılan son model cep telefonlarını akıllı sanma akılsızlığından kurtulalım! Ellerinde kitap olması gerekirken, sabahtan akşama kadar başını dahi kaldırmadan telefonların orasını burasını kurcalayan nesillerin varlığıyla birileri övünebilirler! Bilgiye çok yakın hatta elinin altında olan insanlar, ilim ve hikmetten bir o kadar da uzaktalar! "Nasıl olur?" denilecek bir durumdur aslında bu. Oluyor işte! Vâkıada olduğu gibi!..

13  Kur'ân Müslümanlığı; Allah Rasûlünü susturup, ağzı ve aklı olanın konuşturulmasıdır!

14  "Kur'ân Müslümanlığı" anlayışı, ehl-i küfrün İslâm âleminde uyguladığı bir projedir!

15  Besmelenin Arapça yazılışını dahi bilmeyen, günlük namazlarda en az kırk kez okunan Fâtiha'da yirmi tane yanlışı olan, Arapça'nın ayn harfinden bîhaber bazı kimselerin, azîm ve vahîm bir hadsizlik sergileyerek, 13-14 asırdır gelmiş geçmiş Ümmet-i Muhammed'i avamıyla âlimiyle, âbidiyle zâhidiyle, kadınıyla erkeğiyle tekfîr ettiklerini görürseniz; buradan şunu anlamalısınız ki, her dönemde hakkı söyleyen muvahhidler bulunacağı gibi, şirke, küfre, nifâka, dalâlete, isyâna ve fısk-u fücûra çağıran saptırıcılar da olacaktır! Ve şunu da bilmeliyiz ki, Tevhîd'e ve İslâm'a sadakat göstermek çok büyük bir başarı ve büyük bir şereftir.

16  Her türlü ihtimali, her şeyin açıklamasını, her şeyin cevabını ve her şeyin iç yüzünü bilemeyiz. Onun için; "bir ihtimal daha var", "başka bir izahı olmalı", "Allah ve Rasûlü daha iyi bilir", ve "Mevlâ görelim neyler, neylerse güzel eyler" demeyi öğrenmeliyiz.

17  Hayırlı Ebeveyn ve Hayırlı Evlat Olabilmek!

Bir ana baba düşünün ki, evlatlarına, Allah'a imanı, O'na ibâdeti ve İslâm ahlâkını öğretmiyor, bir evlat da düşünün ki, ana ve babasını Tevhîd'e, İslâm'a ve Nebevî ahlâka çağırıp onlara hayırlı evlatlık yapmıyor, bir toplum da düşünün ki, o toplumda insanlar birbirlerine ma'rûfu emretme ve münkerden sakındırma görevlerini terk etmişler ve nefislerince yaşıyorlar!.. İşte bu durumda; ne o ana babada, ne o evlatta ve ne de o toplumda bir hayır ve güzellik vardır! Kur'ân'la, Sünnetle, imanla, ibâdetle ve Nebevî ahlâkla bağlarını koparmış hayatlar, karanlıklar içindedir ve vahyin nuruna ve İslâm'ın aydınlık ufuklarına muhtaçtır!

18  Bir insanın konuşma tarzı hatta konuşmaya başlarken söylediği ilk cümleleri bile akîdesinin durumunu hemen ortaya koymaktadır. Adam diyor ki: "Öncelikle bilmeliyiz ki, tercih ettiğimiz şey hayra mı şerre mi sebep olmaktadır? Ya da bir bâtılın def'ine mi neden olmaktadır?" Bu sözlerin, mukaddime olarak sarf edildiği mevzu; şirk mi değil mi, haram mı yoksa mubâh mı diye insanların aralarında i'tikâd ayrılığına düştükleri ama İslâm’da hükmü açık olan bir meseledir. Bu durumda, böyle mi konuşulmalıdır? Bu şekilde konuşanın akîdesinin ne olduğu ve bu kimse iki saat konuşsa bile meseleyi nereye bağlayacağı hemen belli olmaz mı? Oysa "yapılan iş yani tercih edilen amel meşru mu değil mi öncelikle bunu ortaya koymak gerekir. Allah ve Rasûlü bir amele şirk, küfür ya da haram demiş ise, o tercihin sebep olacağı bir hayır ve def' edeceği bir bâtıl olamaz. Zira cüz-i ihtiyâr ile seçilen amelin bizâtihi kendisi bâtıldır ve münkerdir" diye söze başlanılması icap etmez mi?

19  Ehven-i şerreyn kâidesi bir fıkıh terimi olduğu ve amelî meseleleri kapsadığı halde, bu kâideyi şirklerden şirk, küfürlerden küfür, müşriklerden müşrik ve kâfirlerden kâfir tercih etmeye indirgeyen kimselerin ilimden nasibi yoktur! İslâm'da şirkin, küfrün, müşriğin ve kâfirin seçilmesi diye bir serbestlik olamaz! Bilâkis bir kimse, şirki ve küfrü seçmekle İslâm milletinden çıkmış olur! Müslüman olduğunu iddia etmesi sonucu değiştirmez; tâ ki içine düştüğü şirki ve küfrü terk edip tekrar iman edene dek!

20  Mezheb imamlarını kıyâs yaptıkları için eleştiren bazı kimseler, şirk ve küfür işlemeyi tecvîz etme maksadıyla bâtıl kıyâslar ile sözüm ona fetvâlar veriyorlarsa; Allah'ın, insanların amellerine uygun cezâ verme noktasındaki adâletinin ne kadar hassas olduğunu bu dünyada görmek açısından oldukça ibretlik bir tablodur bu vaziyet! Siz, mezheb imamlarını “kıyâs yapmışlar” diye eleştireceksiniz sonra kendiniz de kıyâs yapacaksınız! Hem de temel akîdevî meselelerde! İctihâd ve kıyâsın söz konusu olamayacağı mevzularda bâtıl fikirlerinizi ispat adına; usûlen kabul etmediğiniz “kıyâs” delilinin ardına sığınacaksınız! İnsanlar da bu çelişkiyi görmeyecekler öyle mi?

21  "Dış görünüş ve güzellik önemli değil" sözü en büyük ve en yaygın yalanlardan biri haline gelmiştir! İnsanların birbirlerine ilgi, alâka, iltifat ve teveccüh göstermelerinde dış görünüş ve güzelliğin etkisi çok büyüktür! Oysa güzellik izâfîdir, kişiye göre değişir ve asıl olan da ahlâk güzelliğidir. Zira genel beğeniye göre; genç yaşlarda güzel ve yakışıklı olan nice kimseler ileriki yaşlarda o güzelliklerini yitirebilmektedirler. Bu, tecrübe ile şâhit olunan bir durumdur! Veren de Allah, alan da Allah… O, dilediği gibi yaratır, yaşatır, yayar, kısar, azaltır, çoğaltır... Verdiğinde de aldığında da mutlaka bir hikmeti vardır… Diğer yandan, genç yaşlarında genel beğeniye mazhar olamayan nice kimseler ileriki yaşlarda -yine genel beğeniye göre- beğenilir hale gelebilmektedirler. Bu durumlar, toplumsal ve insânî bir vâkıadır. Fakat her nedense bu gerçeklikten ibret alan insan ne kadar da azdır! Eskiden insanlar görünüşleriyle karşılanır, kişilikleriyle uğurlanırdı. Günümüzde ise, kişilik değerleriyle uğurlama ve daha sonraki toplumsal ilişkilerde insânî yönden kaliteye önem verme eğilimi zayıflamıştır! Maalesef ki bugün insanlar görünüşleriyle, güzellikleriyle, zenginlikleriyle, makamlarıyla, şöhretleriyle ve itibarlarıyla karşılanıp uğurlanmaktadırlar! Hem de bu kimseler ilimden, bilimden, hikmetten ve güzel ahlâktan yoksun kimseler olsalar bile!..

22  İnsan, geçmişinde darlık, zorluk, sıkıntı ve yokluk zamanlarında yanında olmayanları, ne çektiğini bilmeyenleri ve bilmek istemeyenleri hayatından çıkaracak olsa, geriye "eski eş dost ve tanıdık" kontenjanında kaç kişi kalır acaba? Fakat insan, yaşanmış güzellikleri bir ömür boyu anar ve takdir eder de kötülükleri mütemadiyen hatırlayıp ve hatırlatıp hem kendisini hem de başkalarını üzmez! İşte insanı insan yapan yönü de bu olsa gerek! Yani o, varlıkta da yoklukta da sadece Allah'a dayanır ve hâcetini sadece O'na açar. Tüm vefâsızlıklara, duyarsızlıklara, duygusuzluklara ve bencilliklere rağmen, yine de insanları affederek büyük bir olgunluk gösterir! En büyük olan Allah'ın huzurunda imtihan olduğunun şuurunda ve bilincinde olarak!.. İnsanlara değil, Allah'a dayandığı için!.. Ve herkesin Allah'a hesap vereceğini bildiği için!..

"Allah'a davet eden, sâlih amel işleyen ve: 'Şüphesiz ki ben Müslümanlardanım' diyen kimseden daha güzel sözlü kim olabilir? İyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel olan ile defet. O zaman seninle kendisi arasında düşmanlık olan kimse sanki candan bir dost gibi oluverir. Buna ancak sabredenler kavuşturulur; buna ancak büyük bir pay sahibi olanlar kavuşturulur." (Fussılet: 33-35)

23  Peygamberimiz, küçüklere merhamet etmeyen, büyüklere saygı göstermeyen, âlimlerin hakkını gözetmeyen ve onların kıymetini bilmeyenler hakkında "bizden değildir" buyurmuştur. Bunun anlamı; "bu davranışlar bizim Sünnetimizden, bizim edebimizden değildir" demektir. (Bkz: Tirmizî, Birr, 15) Bu tür Hadîslerdeki "büyüklerimiz" ifadesi öncelikli olarak "âlimlerimiz" anlamındadır. Zira ilmen büyüklük, yaşça büyüklükten daha üstündür. Hem de bu Hadîsler birbirini şerh edecek nitelikte vârid olmuştur. Peki, biz Ehl-i Sünnete ve İslâm'ın âdâbına bu noktada ne kadar uymaktayız?

24  Yâ Rabbi, bizlere de bu mükâfatı nasip eyle!

Ebû Hüreyre radıyallâhu anh'dan rivâyete göre, Rasûlullah aleyhisselâm şöyle buyurdu:

"Kıyâmet günü Kur'ân getirilecek ve şöyle diyecek: 'Ey Rabbim, beni okuyup bana göre bir hayat yaşayan bu kulunu giydir.' O kimseye kerâmet tâcı giydirilecek. Sonra Kur'ân diyecek ki: 'Artır yâ Rabbi.' O kimseye kerâmet hullesi (ikrâm elbisesi) giydirilecek. Sonra Kur'ân diyecek ki: 'Ey Rabbim, ondan râzı ol.' Allah da ondan râzı olacak. Kendisine denilecek ki: 'Oku ve yüksel!' Böylece okuduğu her bir Âyetle sevap ve mükâfatları artırılacaktır." (Tirmizî, Fedâilu'l Kur'ân, 18)

Abdullah b. Amr radıyallâhu anh'dan rivâyete göre, Rasûlullah aleyhisselâm şöyle buyurdu:

"Sâhibu'l Kur'ân'a (Kur'ân okuyan kimseye, Kur'ân ehline) denilecek ki: 'Oku ve (cennette) yüksel. Dünyada (tertîl üzere) güzel ve tane tane okuduğun gibi şimdi de öyle tertîl üzere oku. Çünkü senin (cennetteki) derecen, en son okuyacağın Âyetin olduğu yerdir.'" (Tirmizî, Fedâilu'l Kur'ân, 18; Ebû Dâvûd, 20)

25  Bir amelin kabul edilmesi için iki temel şart vardır:

1- İman ve ihlâs ile Allah rızâsı için yapılması,

2- İslâm’a (Kur’ân ve Sünnete) uygun olması.

Bunun içindir ki, din kisvesi altındaki haham, rahip ve benzerleri kendilerini Allah’a adadıklarını söyledikleri halde, onların amelleri Hakk Teâlâ katında makbûl değildir!

26  İnsanoğlunun dünden bugüne kralları, padişahları, sultanları, komutanları, politikacıları, mûcitleri, kâşifleri, artistleri, şâirleri, şarkıcıları, futbolcuları ve zaman içerisinde kahramanlaştırılan ve putlaştırılan kimseleri sevip, övüp, yüceltip, onları şükranla anarken; kendisini yaratan, yaşatan ve sayısız nimetler bahşeden Allah Teâlâ'nın yüceliğini ve büyüklüğünü unutarak, dini yalnızca O'na hâlis kılmak suretiyle sadece O'na iman ve ibâdet etme mükellefiyetini terk ederek, gaflet içerisinde hamdsiz ve şükürsüz bir hayat yaşaması, kelimenin tam anlamıyla câhillik, fâsıklık, zâlimlik ve nankörlüktür!

27  İlmini, makamını, servetini, şöhretini, itibarını, gücünü, iktidarını, soyunu, güzelliğini ve çevreni büyük görerek kasılma, gururlanma, kibre kapılma!

Bayağı bir sudan yaratıldığını unutma! Yine unutma ki, topraktan geldin ve yine toprağa karışacaksın. Ve tekrar oradan çıkarılıp azamet ve kibriya sahibi Âlemlerin Rabbinin huzuruna hesap vermek üzere gideceksin! Fânisin, âcizsin, zayıfsın, muhtaçsın! O halde bu kibir niye?

"Yeryüzünde kibir ve azametle yürüme! Çünkü sen (ağırlık ve azametinle) hiçbir zaman yeri de yaramazsın, boyca da asla dağlara erişemezsin!" (İsrâ: 37)

28  Ebû’l Abbâs Abdullah b. Abbâs b. Abdulmuttalib radıyallâhu anhumâ’dan rivâyete göre, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, Yüce Allah’tan yaptığı rivâyette şöyle buyurmuştur: “Allah iyilikleri ve kötülükleri yazdı. Sonra bunu açıkladı: Bir kimse bir iyilik yapmaya niyet eder de onu yapamazsa, Allah kendi katında o kimse için tam bir iyilik sevabı yazar. Eğer hem niyet eder hem de o iyiliği yaparsa, on iyilik sevabı yazar ve bu sevabı yedi yüze ve daha fazlasına kadar çıkarır. Eğer bir kötülük yapmaya niyet eder de sonra (Allah korkusundan dolayı) ondan vazgeçerse, Allah onun için tam bir iyilik sevabı yazar. Eğer kötü işe hem niyet eder hem de o kötülüğü yaparsa, Allah o kimse için bir günah yazar.” (Buhârî, Rikâk, 31; Müslim, Îmân, 207; Bkz: Müslim, Îmân, 203-206)

29  Kelime-i Tevhîd ve Tevhîd-i Kelime:

Kimileri Kelime-i Tevhîd (Tevhîd akîdesi, iman ve İslâm) için kimileri de tevhîd-i kelime (kelime ve söz birliği, beşerî uzlaşı, koalisyon, ta'vîzkâr bir söylem) için çalışır. Oysa İslâm'a göre asıl ve esas olan Kelime-i Tevhîd'dir. Tevhîd-i kelime de, Tevhîd akîdesine dayanmalıdır. İslâm'ın nazarında tevhîd-i kelime -insanların genel kabullerinin aksine- "beşerî ve nefsânî uzlaşı" anlamına gelmez; bilâkis mü'minlerin, başta ehl-i kitap olmak üzere tüm dünyayı kendisine çağırdığı âdil bir kelimedir ki, o da: "Allah'tan başkasına ibâdet etmemek, O'na hiçbir şeyi ortak koşmamak, insanların ve cinlerin Allah'tan başkasını kendi aralarında ilâhlar ve rabbler edinmemeleridir. İşte İslâm'ın ve Müslümanların akîdesi ve ortak çağrısı budur! Mü’minin akîdesi Tevhîd’dir ve sözü de özündeki imanına uygundur. Yani özü ve sözü birdir. Bu akîdeye aykırı kelime, söylem, slogan ve nazariyeler etrafındaki uzlaşının İslâm'a göre bir kıymeti yoktur; Allah katında vebâli, cezası ve azâbı çoktur! Ferdî ve sosyal hayatında Müslümanı harekete geçiren ya da frenleyen şey İslâm Akîdesidir... İnsanların kelimeleri değil, Allah'ın emrettiği "âmentü" esaslarıdır... Zira mü'minin tüm hayatı hatta ölümü bile Allah içindir ve Allah'a sunulan bir ibâdettir.

30  Yılbaşı Hindisi:

Yahûdîlik ve Hristiyanlık şirk ve küfürlerle dopdolu olduğu halde ne Yahûdîler ne de Hristiyanlar, Müslümanların bayramları olan Ramazan ya da Kurban bayramları için ülkelerinde ne kutlama yaparlar ne de bu günlerin anlam ve önemine uygun bir davranış sergilerler. Ama Müslüman olduğunu söyleyen kimi insanlar “yılbaşı” ya da “Noel” günlerinde İslâmdışı kutlamalara iştirak etmek için günler öncesinden program ve hazırlıklar yaparlar! Hatta AVM’lerde dahi yılbaşı merasimine daha on gün varken, yılbaşı hindileri satılır, “yılbaşılık hindi” pankartları açılır ve müşterilere “hindimiz var; almak ister misiniz?” teklifleri sunulur! Hz. Îsâ’ya -hâşâ- “Allah’ın oğlu”, -hâşâ- “Rabb” ve yine -hâşâ- “Allah’ın ta kendisi” diyecek kadar yoldan çıkmış Hristiyanlar, bunca şirk ve küfürlerine rağmen, kendi bâtıl dinlerine sadakat ve kendilerinden olmayanlardan teberri ve başkalarının inanç ve yaşam tarzlarına alâka duymama konusunda kendi çizgilerini -kendilerince- gözetirlerken, Müslüman olduğunu söyleyen kimseler, inandıklarını söyledikleri Tevhîd akîdesinin gereği olarak, kâfir ve müşrik insanlara velâ/dostluk göstermeme ve onların şirk merasimlerine ve organizasyonlarına katılmama (berâ) noktasında neden kendilerini nispet ettikleri hak din olan İslâm’ın gerektirdiği şekilde bir hayat yaşamazlar!

31  "Cevap gereğinden fazla uzayınca doğru gizli kalır." (Hayatın İçinden Özlü Sözler, 45. Söz)

Cevap, doyurucu olmalıdır. Doyulduğunda yemekten kalkıldığı gibi, cevaptan maksat hâsıl olunca da söz bitmelidir.

Gereksiz konuşmalarla söze devam etmek; aç kimsenin doyurucu olmayan, birbiriyle uyumsuz yiyecek ve içeceklerle ayaküstü tıkınması ve atıştırması neticesinde sağlıklı bir sonuç beklemek gibidir. Oysa bu, sağlıksız bir beslenme şekli olduğu gibi, rastgele yenilen şeyler midede şişkinlik de yapar. Aynen gereksiz ve zararlı sözlerin kafada ve kalpte şişkinlik yaptığı, baş ağrılarına ve kalp sıkışmalarına neden olduğu gibi!

32  Sosyal medyada, ilimden asla anlamayan ama ilim adına ahkâm kesen, hepsinden önemlisi de akîdesi bozuk câhil bazı kimseleri gördükçe, "sanal ortamda insanlarla tartışmanın bir faydasının olmadığına dair prensibin" ne kadar isabetli bir ilke olduğunu aynel yakîn olarak da mütemâdiyen görüyorum. İnsanlar; sosyal hayatta birbirlerini yeterince tanımadan, karşılıklı söyledikleri sözler, kalplerinde şek, şüphe ve maraz bulunan kimselere genelde fayda sağlamaz! Zira önce kişide iman, takvâ, samimiyet, sadakat, güven, olgunluk, istikrâr, sebât ve ehliyet olmalıdır. Sosyal medyada bir kimsede bunların varlığını ya da yokluğunu, azlığını ya da çokluğunu ölçecek firâset ve dirâyette kaç kişi vardır?! Câhil insan nasıl ki sosyal hayatta çok konuşur ise, sosyal medyada da çok yazıp, çok tartışır! Mü'minlere düşen de -laftan anlamayanlara- "selâm" deyip geçip gitmektir. Zira "anlayışsızlık" ile "yanlış anlaşılmak" birbirini gerektiren durumlardır. Bu iki sıfatın diyalogundan faydadan çok zarar çıkar! Ve'l-ıyâzü billâh!

33  Müddessir Sûresinin "Ve yalnız Rabbini tekbîr et (yücelt, büyük tanı)" anlamındaki 3. Âyeti olan وَرَبَّكَ فَكَبِّرْ buyruğunu düz de okusanız, tersten de okusanız; "Yalnız Rabbini tekbîr et" anlamında olduğunu görürsünüz. (Vâv'dan sonraki cümlenin harflerinin sıralanışı düzden de tersten de aynıdır.)

Bu da işâret ediyor ki; hayatın her sahasında, her ânında ve her türlü durumunda sadece Allah'ı tekbîr etmek ve yalnızca O'nu büyük tanımak gerekmektedir.

Hastalıkta sağlıkta, varlıkta yoklukta, iyi günde kötü günde, zenginlikte fakirlikte, âmirlikte memurlukta, evde işte, çarşıda pazarda, insanların yanında ya da yalnızlıkta her türlü şartlar altında sadece Allah'ı yüceltmek, O'nu büyük tanımak ve O'na layık ibâdet etmek gerekmektedir.

34  Abartıcılık; basîretsizlik, dirâyetsizlik, istikrârsızlık ve önyargı doğurur!

35  Akıl, mantık, iz'ân ve sağduyu; ilk emri "Oku!" olan bir dinin müntesiplerinin tamamının okuryazar, okumayı, öğrenmeyi ve araştırmayı seven, birkaç dil bilen, bilgili, görgülü, âlim, ilim talebesi, hikmet ehli ve bilim insanı olmasını öngörüyor. Ama gelin görün ki, dünya bir imtihan alanıdır. Bu imtihanın da elbet bin bir türlü cilveleri olacaktır.

36  Yahûdîler ve münâfıklar her tarafa çekilebilecek esneklikte lastik gibi sözler sarf ederler!

Bu bir karakterdir ve bir mizaçtır; her kim bu davranış biçimini kişilik hâline getirirse, Yahûdîleşme ve münâfıklaşma sürecine girmiş demektir!

Bazı sözler doğru gibi gözükür. Ne tarafa çekerseniz, o tarafa gidecek esnekliktedir. Yani nereden baktığınız önemlidir. Bu tür sözlerin bâtıllığını, insanlar arasında âlimlerden ve temiz akıl sahibi kimselerden başkası genelde anlayamaz. Öyle sözler vardır ki, inanın, o sözlerin arkasındaki fâsid akîdeyi ve bâtıl anlamı pek çok insan fark edemez! İşte bu tür ifade biçimleri, kasıtlı ve art niyetli olarak serdediliyorsa; bu davranış biçiminin adı, Yahûdîleşme ve münâfıklaşmadır!

Yahûdîlerin ve münâfıkların bazı özellikleri şunlardır: Duvara dayandırılmış keresteler gibi olmalarına rağmen, gösterişli ve çekici kalıplarıyla ve büyüleyici konuşmalarıyla kendilerini dinletirler, onlar vahyin kelimelerini konuldukları yerlerinden ederler, Allah’ın koyup belirlediği kelimeleri kendi kelimeleriyle değiştirirler, hakkı bâtıl ile karıştırırlar ve bile bile gerçeği gizlerler, okuyup söyledikleri şeyler, Allah’ın Kitâbından sanılsın diye, dillerini eğip bükerler, edebiyat parçalamaya çalışırlar, süslü laflarla insanları aldatmak için: “Bu, Allah katındandır” ve “Allah da bize bunu emretti” derler. “De ki: ‘Allah hiçbir zaman fahşâ’yı (hayâsızlığı, kötülüğü) emretmez. Bilmediğiniz şeyleri Allah’a karşı mı söylüyorsunuz?’” (A’râf: 28)

37  Şeytanın en büyük hile ve tuzaklarından birisi, şaka yaptırırken yalan ve bâtıl sözler söyletmesidir. Bunu başaramazsa, boş şeyler konuşturur!

38  Mekke müşriklerinin ileri gelenlerinin direktifiyle, Ebû Süfyân, Hudeybiye anlaşmasını yenilemek ya da süresini uzatmak için -sonunda eli boş döneceği halde- Medine'ye gelir. Yorgundur. İlk olarak, Peygamberimizin hanımı olan Ümmü Habîbe'nin evine gider. Ümmü Habîbe, Ebû Süfyân'ın kızıdır. Ebû Süfyân, o esnada henüz iman etmemiştir ve müşriklerin lideridir. Peygamberimizin minderine oturmak için yönelince, Ümmü Habîbe hızlıca minderi altından çeker, katlayıp kaldırır ve oturmasına engel olur.

Ebû Süfyân: "EY KIZCAĞIZIM! BU MİNDERİ Mİ BENDEN ESİRGİYORSUN, BENİ Mİ MİNDERDEN ESİRGİYORSUN?" der.

Ümmü Habîbe'nin, o esnada müşrik olan babasına cevabı: "BU, RASÛLULLAH'IN MİNDERİ! BİR MÜŞRİK ONUN ÜZERİNE OTURAMAZ!" (İbn-i Hişâm)

Allahu Ekber!

Bu ne iman ve ne sadakat!

Bu hâdise, ilk öğrendiğim çocukluk yıllarımdan beri, beni çok etkilemiştir. Aslında düşünülürse, bu hâdisede pek çok ibretler ve dersler olduğu görülecektir

ÜZERİNDE DÜŞÜNMEYE DEĞER SÖZ:

".....'Mİ BENDEN ESİRGİYORSUN, BENİ Mİ .....'DEN ESİRGİYORSUN?"

".....'İ Mİ BANA LAYIK GÖRMÜYORSUN, BENİ Mİ .....'E LAYIK GÖRMÜYORSUN?"

Esirgenen ve layık görülmeyen şey, esirgenen kimsenin hakkı değilse; eyvAllah. Ya bir de layık olanlardan, hakları olan bir şeyi esirgiyorsak, hâlimiz ne olacak?!

39  Dünyanın en muazzam naklini de yapsanız, geçerli bir kaynağı yoksa ya da kaynağı belirtilmemişse -bilmeyenler açısından- itibara şâyân değildir! Kendinizce güzel sözler söylemeye, güzel hikâyeler anlatmaya, güzel görseller paylaşmaya ve güzel mizansenler kurgulamaya hevesli olmayınız. Zira isnâdı, senedi, kaynağı ve delili olmayan yahut da belirtilmeyen bir şey ya kıymetsizdir ya da kıymeti ispatsızdır. Bir zahmet, paylaşım yaparken, yaptığınız paylaşımı okuyun, nerede geçtiğini güzelce belirtin, alıntı olup olmadığını ve kimden alıntı yaptığınızı söyleyin/yazın. O naklin sıhhati ya da marazı yerinde incelenebilsin; istifade edilecekse bir beyyine üzere istifade edilsin, istifade edilmeyip atılması (sarf-ı nazar edilmesi) gereken kıymetsiz bir şey, felsefî bir mugalata veya laf cambazlığı ise, yahut da o söz, o nakil veya o paylaşım, ilgili kaynakta mevcut değilse ve kendisine dayandırılan kimseye bir iftirâ ise, herkes hak olanı görsün, hak olanı alsın ve bâtıl sözden ise sakınabilsin! Yahut da belirtilen kaynak muteber değilse, gerekli cevap verilebilsin! Okumayı, imkân elverdiği kadarıyla araştırmayı, Hadîslerde ve İslâmî ilimlerde kaynak belirtmeyi/tahrîc’i ve sözlerin hakikati adına tahkîkâtı önemseyiniz. Yoksa her yönden akın akın gelen söz, fikir, kanaat, yorum, anlayış, iddia, zan, kuruntu ve inançlar deryasında boğulursunuz!

40  Farzedelim ki, bir kimse on bin tane İslâmî kitabı su gibi ezberlemiş, takılmadan da ezberlerini söyleyebiliyor ama şirksiz şekilde iman etmemiş ve kendisinde sâlih amel, hikmet, firâset, basîret, olgunluk ve Nebevî ahlâk adına faziletler de bulunmuyor; bu kimsenin Hakk Teâlâ katında da, insanlar yanında da bir kıymeti yoktur. Böyle bir kimseye değer vermektense internet bağlantılı ve harddisk hacmi büyük bir bilgisayar daha hayırlıdır. Böylece kötü arkadaştan da sakınılmış olur. Hiç değilse, bilgisayar münker işler yapmaz ve sahibine göre bir duruş sergiler. İman etmedikten ve İslâm'a teslim olmadıktan sonra Allah'ın Kelâmını ezberlemekte bile bir hayır yoktur ki, insanların yazdıkları kitapları ezberleyip de hakka tâbi olmamak bir hayır olsun!

41  Bazıları: "Neden insanlar boş konuşur?" diye sorar. Sadece boş konuşmak mı? Boş konuşanlara bakın, aynı zamanda boş işler de yapmaktadırlar! Söyledikleri ve yaptıkları boş olan kimselerin de, ya akîdeleri bozuktur ya da ahlâkları!

42  Bazen İslâm'ı bilmeyen ama iyi ve güzele fıtraten kalbi ve gönlü aç ve açık olan iyi niyetli kimselere hakkı açıklamak ya da ma'rûf söz söylemek; İslâm'ı bildiğini düşünen, kendi fikirlerinde mutaassıp ve müteşeddid kimselere bir gerçeği anlatmaya çalışmaktan daha hayırlı ve daha bereketli olur. Tıpkı "dolu testi su almaz" misali, tok kimseye bir şey verilemediği gibi! Sağlıklı iletişim ve sağlıklı ilişkiler, hayırlı sonuçlar doğurur. Sağlıksız iletişimler ve nefsî münasebetler ise, faydadan çok zarar ile sonuçlanır. Kalbi yumuşak olmayanın dilinde de, fiilinde de, kaleminde de yumuşaklık ve merhamet bulunmaz. Katı kalplilik ve sert dillilik anlayışsızlık yoludur. Öfkeli kimse, aklını kullanamadığı gibi, hikmetli hareket de edemez. Câhil bir kimsenin tavırları da, kimse için emsâl ve örneklik teşkil etmez. Rahmân'ın kulları yeryüzünde vakar, tevazu ve mülâyemetle yürürler; câhiller, kendilerine sataştıklarında ve laf atmaya kalkıştıklarında ise, onlara "selâm" diye cevap verirler ve geçip giderler. Olgun mü'minler, en anlayışsız kimselerin nâhoş sözleri karşısında bile, onların selâmetlerini, esenliklerini ve hidâyetlerini diledikleri bir sözle "selâm" derler. Onlar, gerçek anlamda İslâm olmuş olmanın en güzel örnekliğini yaşantılarıyla ortaya koyarlar. Kendileri için olduğu gibi, başkalarına da İslâm ile; selâm, selâmet, silm ve teslimiyet temenni ederler. İnsanların hayrını isterken, öfkelerine ve nefsânî duygularına esir olmazlar. Sözlerin fayda vermediğini gördüklerinde ise, güzellikle ayrılırlar. Sataşmadan, saldırmadan, incitmeden, üzmeden, ezmeden, kırmadan, çirkin ve ahlâka muğâyir davranışlar sergilemeden!.. Nefislerin tatmini adına, insanlarla köprüleri atmadan ve var olan güzellikleri yıkmadan!.. İlâhî irâde ve imtihanın bir gereği olarak, insanların farklı akîdelere, farklı görüş ve düşüncelere sahip olacakları gerçeği bir yana, insanlık ortak paydasına sadakat göstermek, güzel ahlâk ve olgun bir kişilikle insanlarla münasebet kurmak da insanlığın bir gereğidir. Vesselâm.

43  Hangi çağda ve hangi coğrafyada olursa olsun, cehâlet artarsa insanlar hep kişiler ve olaylar üzerinde konuşmaya başlarlar. Birilerini överler, birilerini de yererler. İnsânî ilişkilere böylesi bir yaklaşım şekli, birilerine hatta birçoklarına daha sevimli gelir. Bu ortamlarda akîde, usûl, prensip, değer yargıları ve düşüncelere endeksli konuşmalar azalır. Bu kişiliktekiler, her sözü, ya kendi aleyhlerinde ya da birileri hakkında sanarak "acaba kimi kastetti?" diye düşünürler. Oysa önemli olan, hakkın ihkâkı ve açıklanması, güzelliklerin paylaşılması değil midir? Gerçeğin söylenmesinde kimin ya da kimsenin ne önemi vardır. Önemli olan, haktır, gerçektir, doğrulardır, güzelliklerdir. Onları da layık olan hak eder. Nasibi olan alır. Bugün, bir hayırdan yüz çevirenin, yarın, o hayırla hayırhâh olmasını dilemek kadar güzel bir temenni olabilir mi? Nefislere ve şeytana geçit vermemek Allah’ın izniyle insanın elindedir. İnsan, istemezse, ne nefsinin ne de şeytanın oyuncağı olur! Nefsin kötü telkinlerinden ve şeytanın ayartma ve saptırmalarından sakınmak için “nefis terbiyesi” şarttır. Nefsin terbiyesine de, insânî ilişkilerimizde nefislerimizi tezkiye etme psikolojisinden, yağ gibi üste çıkarak, kendimizi her zaman haklı görme ve temize çıkarma huyundan kurtulmaya çalışarak başlayabiliriz. Böyle yapmak; insanın, başkalarıyla uğraşması, başkalarında hata ve kusur araması yerine, kendisine dönmesini, kendi gerçeğini ve yanlışlarını görmesini sağlayacaktır. Bu duygu ve düşünceyle, paylaşımlarımızın da genel insânî maslahatlara yönelik olarak, genel bir üslup içerdiğini ifade etmek isteriz. Hayr ola, inşâAllah.

44  Mu'cize göstermek nasıl ki peygamberlerin elinde değilse, şifâ vermek de doktorların, tabiplerin ve hekimlerin elinde değildir. Mu'cize de, şifâ da Allah'tandır. Allah, dilediği zaman peygamberleri eliyle mu'cizeler gösterdiği gibi, dilediği zaman tabiplerin eliyle ya da başka vesilelerle şifâ verir. Müslüman, şifâyı sadece Allah'tan beklerken, meşru' sebeplere sarılır, Allah'a tevekkül eder ve sadece O'ndan yardım ister. Allah bazen de "bilâ-vâsıta" (vasıtasız) mu'cize gösterirken, herhangi bir sebebe gerek görmeden ve dayandırmadan doğrudan şifâ verebilir. Çünkü Allah'ın her şeye gücü yeter.

45  Yapmakta ısrârla savunulan küçük bir yanlış adım, ileride daha büyük yanlışların ilk basamağı olabilir. Yapılan iş, kötülüklerin ilk basamağı kabul edilemeyecek kadar küçük görülse bile, hiç değilse yanlış bir gidişatın eşiğidir. Yanlış ve zayıf bir temel üzerine sağlam binâ inşâ edilemez. Nasihat sevmemek, istişâre etmemek ve arzulara uymak küçük/büyük tüm yanlışların nedenidir. Dolayısıyla şahsî görüşlerde ısrârcılık, davranış biçimlerinin aksi istikametteki öğütten haz etmemek, arzulara uyup, nefsin isteklerini öncelemek ve önemsemek, istişâreden hoşlanmamak, önemli işlerde ilim, hikmet, tecrübe, adâlet ve insâf ehli ile istişâre etmemek, yanlışlar hatırlatıldığında ise, karşı savunmaya geçip, kendini temize çıkarmaya çalışmak; evet bütün bunlar yanlıştır ve diğer yanlış adımların da başlangıcıdır. Yanlıştan sakındırıcı olan ama kimsenin tecrübe etmek istemeyeceği hikmetli bir söz vardır: "Bir musibet, bin nasihatten evlâdır," Nasihat sevmeyenlerin ve kendilerine çekidüzen vermeyenlerin başına gelebilecek musibetler sadece dünya ile sınırlı değildir. Bunun bir de âhiret boyutu vardır!

46  Hz. Âdem'in, Rabbimizin: "Bu ağaca yaklaşmayın!" (Bakara: 35) buyruğuna rağmen, o ağaca yaklaşıp, memnû' (yasak) meyveyi yemesi, Allah'ın emrini unutmasından kaynaklanmıştı. (Bkz: Tâ-Hâ: 115) Yoksa Âdem aleyhisselâm, Allah'ın emrini küçümsediğinden ya da umursamadığından yahut da "Allah, insanın özel hayatına, ne yiyip ne içeceğine de karışacak değil ya" gibi düşündüğünden dolayı böyle hareket etmemiştir. Bilâkis o, Allah'ın emrini unuttuğu için bu zelleye/günaha düşmüştür. Tabii ki burada, şeytanın onu kandırmak için verdiği mücadeleyi de unutmayalım. Fakat Hz. Âdem, -İblîs'in, Allah'ın emrine karşı geldikten sonra, işlediği günahı savunduğu gibi- günahını haklı göstermek için kendisini savunmamış, hemen tevbe ederek Allah'tan bağışlanma dilemiştir. İşte insanların ve cinlerin önünde iki yol ya da iki türlü davranış biçimi vardır: Şeytanın tavrı veya Âdem'in tavrı... Bir kimse günah işleyince; ya şeytanın tavrını ortaya koyacak, günahı ve kendini savunacak ve ebedî kaybedenlerden olacak! Ya da Hz. Âdem'in tavrını ortaya koyacak, tevbe edip hâlini düzeltecek ve ebedî kazananlardan olacak.

47  Mideyi Doyurmak Kolay da, Ah Bir de Gözler Doysa!

"Arkadaş benim soframda 3-5 çeşit yemek olmadan olmaz" diyorsan, kusura bakma ama sen nefsini azdırıyorsun demektir!

Sen, bir elin yağda diğer elin balda bir hayat şeklinden ödün vermezken, kanaat etmeyi, az ile yetinmeyi, elindekilere şükretmeyi, açların ve muhtaçların hâllerini düşünmeyi nasıl başaracaksın? İhtiyaç sahiplerinin durumlarını anlamadan, onların dertleriyle nasıl ve ne zaman ilgileneceksin? Yemek konusunda böylesine ısrarcılık ve doymazlık ile nefsini azdırmaktan başka ne yapabilirsin? İnsanın nefsini azdırması ve gaflete sürüklenip, şuursuzlanmasının başlıca üç yolu vardır ki, bunları terk etmesi gerekir: Çok yemek, çok konuşmak ve çok uyumak. Nefsi ıslâh etmenin yolları da bunları azaltmaktan geçmektedir!

48  "Pazarlık" ve "Pür-i Pâk" Kavramlarına Dair Tadımlık:

* Pazarlığın suyunun çıkarıldığı bir toplumda, pazarlık Sünnetinin önemini anlatmak gerçekten çok zor! Oysa hakkın istismarı, hakikatlerin kabulüne engel bir barikattir! "Herkes böyle yapıyor" sözü, herkesin yaptığı yanlışa ortak olmanın bir gerekçesi olamaz. Bir toplumda herkes cehenneme gidiyorsa, cehenneme mi gitmek gerekiyor? Cevap "hayır" ise, çoğunluğun yanlış davranışı bizim de aynı şekilde davranmamız için bir mesned teşkil etmez! İnsanı bağlayan şey; halk değil, Hakk Teâlâ'nın, Rasûlü vasıtasıyla bizlere gönderdiği haktır. O hak ise, Peygamber Efendimizin, "pür-i pâk" (tertemiz) hayatında örnekliğini bulmuştur.

* "Pür-i pâk" sözü, Farsça bir terkîbdir. Galat-ı meşhûr olarak genelde "pîr-i pâk" şeklinde telaffuz edilir. Oysa "pür" ile "pîr" kelimelerinin anlamları ayrıdır. "Pîr" kelimesi, yaşlı kimse veya bir mesleğin kurucusu için kullanılırken; "pür" ise, sahip, çok fazla, dolu anlamlarına gelir. Örneğin; "pür-nûr" (çok nurlu, çok parlak), "pür-heves" (çok hevesli, heves dolu), "pür-nâz" (çok naz eden, çok nazlı) gibi. Dolayısıyla "pür" bileşik kelimelerde kullanılır ve bir şeyin sahipliğini, doluluğunu ve fazlalığını ifade eder. "Pâk" kelimesinin anlamı ise "temiz, saf, katışıksız" olduğuna göre, “pür-i pâk”ın anlamı "çok temiz, temizlikle dolu, tertemiz" gibi anlamları ifade eder. Bu terkîbin, yaşlı veya bir mesleğin, bir ekolün kurucusu anlamına gelen "pîr" kelimesi ile söylenmesi yanlıştır!

49  Daldan Dala!

Konuşurken ya da tartışırken konudan konuya atlayanla zaman kaybedilmez! Her şeyin bir mecrâsı, yolu ve yörüngesi vardır. Yoldan çıkarak menzile ulaşılamaz. Daldan dala atlamakla da hiçbir mesele çözülemez. Daldan dala uçan kuşların bile takip ettikleri bir yolları vardır. Ey Nefis! Sen de kuş değilsen -ki değilsin- o halde kuşlar gibi bir oraya bir buraya zıplayarak hareket etme! Yerde karar kılmak için ayakların yere basması gibi, sözlerin de oturaklı, sağlam ve sâbit olması gerekir. Zira istikrârlı olmayan bir konuşmadan ve müstakîm olmayan bir gidişattan ne bir karar (sağlamlık ve sübût) ne de bir kıvâm (kıvamında bir yapı) çıkar!

50  Hak Gelince Bâtıl, Yok Olur Gider.

Tıpkı Işık Yanınca Karanlığın Gittiği Gibi!

Hz. Mûsâ, Firavunun sihirbazlarıyla müsabaka yaparken, onlara karşı, Allah'ın kendisine emrettiği vahye uyarak Âyet (mu'cize) ile değil de, onların yöntemleri olan sihir ile karşılık verseydi, müsabaka meydanını birbiriyle boğuşan ve biri diğerini alt etmeye çalışan yılanlar doldururdu! Bir curcuna ve bir kaos ortamı oluşurdu. Fakat Hz. Mûsâ, beşerî yöntemlere değil de, vahye uyduğu için, sihirbazlar ve dolayısıyla da Firavun, hakkın karşısında yenik düşmüş oldu.

O sihirbazlar, kendi yöntemleriyle yenilselerdi, iman ederler miydi? En fazla "sen daha bilgili, daha hünerli bir sihirbazmışsın" derlerdi. Kendilerini yenen kişiye sadece saygı göstererek, bükemedikleri bileği öperler ve "ustamızsın!" derlerdi ama şirklerine de devam ederlerdi! Nitekim Rabbimiz, Firavunun bu sözü söylediğini haber veriyor: “(Firavun) dedi ki: ‘Ben size izin vermeden önce ona iman mı ettiniz? Muhakkak ki o, size sihri öğreten büyüğünüzdür...’” (Tâ-Hâ: 71) “(Firavun) etrafındaki ileri gelenlere dedi ki: ‘Muhakkak ki bu (Mûsâ), çok bilgili bir sihirbazdır.’” (Şuarâ: 34) Oysa sihirbazlar, ülkenin en mâhir sihirbazları oldukları için, Hz. Mûsâ'nın asâsının ejderhaya dönmesinin sihir olmadığını hemen anladılar. Zira onlar sihirbazdılar ve bu gördükleri de asla bir sihir değildi. Onun için de, bu mu'cize karşısında Hz. Mûsâ'nın Allah'ın elçisi olduğunu anladılar ve hemen secdeye kapanıp imana geldiler. Hiç şüphesiz hakkın ihkâkı, bâtıl yolla olmaz!

"De ki: 'Hak geldi, bâtıl yıkılıp gitti. Çünkü bâtıl yok olmaya mahkûmdur.'" (İsrâ: 81)

51  “Yazıya Bakma, Anlama Bak!”

Kimisi, imlâsı bozuk ifadeleri için: "Yazıya bakma, anlama bak!" der. Fakat bu, mümkün değildir! İnsan önce yazıya bakar, sonra o yazılanlardan anlama geçiş yapar. Yazı, ifade ve üslup; anlamın/anlamanın köprüsüdür. "Yazıya bakma, yazıya takılma..." sözü, "yola bakma, hedefe bak!" ya da "köprüye bakma, karşı yakaya bakıp sadece yürü" demeye benziyor. İnsan bir yere giderken ya da karşıdan karşıya geçerken yola ve köprüye bakmak zorundadır. Hem de çok dikkatli bakmalıdır. Yanlış bir adımın sonu felâket olabilir! İşte imlâ ve gramer yanlışları olan bir yazı veya konuşma da aynen bunun gibi, yanlış anlamlar içerir. İnsan, dil konusunda yetersiz olabilir. Bunu anlarsınız. Çünkü bilmemek ayıp değildir; ama bilgisizliği müdafaa edip, öğrenmemek ayıptır.

52  Bir Âyet, Bir Hadîs:

Allah’ın verdiği bir sıkıntıyı Allah’tan başka giderip savacak kimse yoktur. Allah’ın lütfuna engel olacak kimse de yoktur. Zira hayır ve şerr Allah’tan olduğu gibi, hastalıklar ve onların şifâları da Allah’tandır.

“Allah sana bir sıkıntı dokundurursa, onu O’ndan başka hiçbir kimse gideremez. Sana bir hayır dilerse, O’nun lütfunu geri çevirecek hiçbir kimse yoktur. O, bunu kullarından dilediğine eriştirir. O, mağfiret edendir, rahmet edendir.” (Yûnus: 107; Bkz: En'âm: 17)

Bu Âyetteki: فَلاَ كَاشِفَ لَهُ إِلاَّ هُوَ “O keder ve sıkıntıyı O’ndan başka açıp giderek hiçbir kimse yoktur” buyruğu bana bir Hadîs-i Şerîf’i hatırlattı.

Âişe radıyallâhu anhâ’dan rivâyete göre; Rasûlullah aleyhisselâm, rukye yaparak:

امْسَحِ الْبَاسَ رَبَّ النَّاسِ، بِيَدِكَ الشِّفَاءُ، لاَ كَاشِفَ لَهُ إِلاَّ أَنْتَ

“Hastalığı sil (yok et) ey insanların Rabbi! Şifâ ancak Sen‘in elindedir. Bu hastalığı Sen’den başka açıp giderecek yoktur” derdi. (Buhârî, Tıbb, 38, Hadîs No: 5744)

53  Sünnet ve Hadîs inkârcılığı; teşbîhte hata olmasın ama, Kur'ân'ın murâd ettikleri anlamları öldürdükten (geçersiz kıldıktan) sonra, onu kadavra masasına yatırıp, birtakım araştırma, inceleme, tedkîk ve tespitler adına bazı aklî ve fikrî ameliyyeler gerçekleştirmek, sonuçta da zan ve tahmin ürünü olan anlayışları, tezleri, faraziyeleri "Kur'ân'ın mesajı" diye sunmak demektir! İşin sonu ise; pek çok şahsî ve nefsî Kur'ân anlayışlarına istinâden; "şu yoktur, bu yoktur, şunun anlamı budur, bunun açıklaması şundan ibarettir..." türünden sözler sarf etme cür'etini göstermekle sonuçlanan bir felâkettir!

Dost olan ya da dostluğun kıymetini bilen, hakkını veren bir kimse acı da olsa, doğruyu söyler. Nasip, kısmet, selâmet ve hidâyet hiç şüphesiz Allah'ın irâde ve takdîrine bağlıdır. Bize düşen hakkı söylemektir. Zira bu da bir ibâdettir. İnsanların ihtilâf ettikleri hususlarda ise, kıyâmet gününde Hakk Teâlâ onlar arasında hükmedecektir. Hakkı bilen, hakka uyan, hakka sadakat gösteren, dostluğun değerini bilen ve hukukunu ifa edenlerden olmak duasıyla.

54  Şâir ne güzel söylemiş! 

Bu güzel şiir, İmam Mevdûdî'nin de dikkatinden kaçmamış olmalı ki, Tefsîr’ine kaydetmeyi uygun görmüştür.

"Eğer birisi putlara tapsa, deriz ona kâfir.

Allah'a oğul isnâd etse, ona da deriz kâfir.

Eğer birisi ateşin önünde başını eğip secde etse, o da kâfir.

Yıldızlar da bir güç görse, o da kâfir.

Ama bize gelince, bütün yollar açıktır.

Heyhât, dilediğine kul ol!

Kâh gelir Nebî'yi tanrı yaparız,

Kâh gelir İmamları Nebî'den üstün tutarız.

Kabirlere gider, adaklar eder,

Şühedânın ruhlarından yardım dileriz.

Ve, ne Tevhîd inancımıza bir halel gelir.

Ne İslâm'ımıza bir kusur ne de imanımıza fütûr!"

(Tefhîmu'l Kur'ân, 2/126)

55  Yüz yüze konuşmalarda; -jest, mimik, tanışıklık, anlayışlılık, hâl ve hareket gibi tamamlayıcı unsurlar nedeniyle- kompozisyonun, “giriş (serim)/gelişme (düğüm)/sonuç (çözüm)” bölümlerine riâyet edilmeden de insanlar birbirlerini anlayabilirler. Ama yazarken; “giriş”i atlasanız, temel mesele anlaşılmaz. “Gelişme”yi atlasanız, detaylar anlaşılmaz. “Sonuç”u atlasanız, netice anlaşılmaz.

Çünkü yazarken, umûma hitap edilmektedir. Bu nedenle kitâbette (yazımda) daha titiz olunmalıdır. Yazarken, bir cümleyle ya da bir paragrafla doyurucu açıklama yapma zarureti varken, hitâbet daha kolay ve daha rahattır. Anlaşılmayan bir mesele tekrar tekrar açıklanabilir. Bu açıklama, etkili biçimde olmasa dahi, anlatılmak istenen şey anlaşılabilir. İnsanların geneline bakarsanız, gerekli/gereksiz konuşmayı çok sevdikleri halde, bu kimselerin yüzde birinin bile, meramını yazılı olarak ifade edemediklerini görürsünüz. Çok konuşmanın bir hüner olması diye bir durum söz konusu olmadığı gibi, bütün insanların yanında gevezelik ve boşboğazlık çirkin sıfatlardır. Çok konuşmak bir erdem olsaydı, laf kalabalığı ile ağzı çok laf yapan kimselerin de en erdemli kimseler olmaları gerekirdi! Bu nokta dahi, anlatmak istediğimiz meselenin izahı için yeterlidir.

56  Bir Müslüman, ferdî yaşantısında İslâmî kesim (Ehl-i Tevhîd veya Ehl-i Kitap tarafından meşrû’ sınırlar dâhilinde kesilmiş) etleri yeme hususunda hassas olmasa yani takvâya uygun hareket etmese dahi, Müslümanlara yemek yedirdiği nişan, düğün, iftâr vs. toplu davetler için İslâmî kesim etler temin etme konusunda hassas olmak zorundadır!

57  "Böyle gördük dedemizden!" sesi titrek, titrek!

"Böyle gördük dedemizden!" sözü dînen merdûd;

Acabâ sâha-i tatbîki neden nâ-mahdûd?

Çünkü biz bilmiyoruz dîni. Evet, bilseydik,

Çâre yok gösteremezdik bu kadar sersemlik.

"Böyle gördük dedemizden!" diye izmihlâli

Boylayan bir sürü milletlerin olsun hâli,

İbret olmaz bize, her gün okuruz ezber de!

Yoksa, bir maksad aranmaz mı bu Âyetlerde?

Lâfzı muhkem yalınız, anlaşılan, Kur'ân'ın:

Çünkü kaydında değil, hiçbirimiz ma'nânın:

Ya açar Nazm-ı Celîl'in, bakarız yaprağına;

Yâhud üfler geçeriz bir ölünün toprağına.

İnmemiştir hele Kur'ân, bunu hakkıyle bilin,

Ne mezarlıkta okunmak ne de fal bakmak için!

Bu havâlîdekiler pek yaya kalmış dince;

Öyle Kur'ân okuyorlar ki: Sanırsın Çince!

Bütün âdetleri âyîn-i mecûsiye karîb;

Bir şehâdet getirirler, o da oldukça garîb.

(Safahat, “Süleymaniye Kürsüsünden”, Kahraman Yayınları, S: 157, 158)

Şiirde, Osmanlıca’nın Yabancılaşılan Kelimeleri:

Merdûd: Reddedilmiş,

Sâha-i tatbîk: Tatbik sahası, uygulama alanı,

Nâ-mahdûd: Hudutsuz, sınırsız,

İzmihlâl: Yıkılma, mahvolma, çökme,

Havâlî: Civar, etraf, çevre, yöre,

Âyîn-i mecûsî: Mecûsî âyini, mecûsîlerin dînî töreni,

Karîb: Yakın,

Garîb: Tuhaf.

58  Hz. Mûsâ, kendi kavminin beyinsiz kimselerinin buzağıya taparak yaptıkları hadsizlikleri nedeniyle Rabbine şöyle münâcâtta bulunmuştu:

أَتُهْلِكُنَا بِمَا فَعَلَ السُّفَهَاء مِنَّا “İçimizdeki bir takım beyinsizlerin işledikleri yüzünden bizi helâk mi edeceksin?” (A’râf: 155)

Her asırda Allah’a itaatten çıkarak, şirk yoluna sapan müşrikler ve başkalarına zulmeden zâlimler olabilir. Bunlara karşılık, Müslümanların da şu duayı etmeleri gerekir:

 رَبَّنَا لاَ تُهْلِكْنَا بِمَا فَعَلَ السُّفَهَاء مِنَّا “Rabbimiz! İçimizdeki birtakım beyinsizlerin işledikleri yüzünden bizi helâk etme!”

Buna, Âyetin sonundaki duayı da ilâve edebiliriz:

أَنتَ وَلِيُّنَا فَاغْفِرْ لَنَا وَارْحَمْنَا وَأَنتَ خَيْرُ الْغَافِرِينَ “Sen bizim velîmizsin. O halde bizi mağfiret buyur, bize merhamet et. Çünkü Sen, mağfiret edenlerin en hayırlısısın.”

59  Bazen bir eşek yükü kitap okuyan kimselerde göremediğiniz takvâyı; duyup öğrendiği İslâmî meselelerle amel etme hususunda çok hassas ve çok istekli olan ihlâs ve huşû' ehli avâm ve bedevî mü'minlerde görürsünüz. Bu nedenle insan, bir şeyler öğrenip de o öğrendiklerinin hakkını vermeyen kimselerin nefsî fikirlerinin gölgesinde ve amelen onların gerisinde yürümek ve sadece onları örnek almak yerine, mutlak anlamda Kur'ân ve Sünnete uymalılar, Rasûlullah'ı örnek alıp, onun Sünnetine en güzel şekilde uyan ashâb'a, tâbiîn'e, tebe-i tâbiîn'e ve kıyâmete kadar hakka sadakat gösteren Sünnet Ehli mü'minlerin yoluna uymalıdırlar (Bkz: Nisâ: 115)

"Ey insanlar! Biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve sizi birbirinizle tanışasınız diye, uluslara ve kabilelere ayırdık. Şüphesiz ki sizin Allah katında en şerefliniz en takvâlı olanınızdır. Muhakkak Allah en iyi bilendir, her şeyden haberdar olandır." (Hucurât: 13)

Âyet-i Kerîme’de, insanların aynı ana ve babadan yaratıldıkları hatırlatıldıktan sonra, onların ulus, kavim, kabile vs.ye ayrıldıkları gerçeğine, sonra da, bu ayırmanın “tanışma” hikmetine bağlı olduğuna dikkat çekilmektedir. Allah katında üstünlüğün ise takvâ olduğu, insanların en şereflisinin ise en takvâlısı olduğu bildirilmektedir. İnsanların uluslara ve kabilelere ayrılmalarının hikmeti; onların aralarında tanışmaları (ve sonrasında da birbirlerine hakkı bildirmeleri ve hakkın şahitleri olup birbirlerine güzel örnekler olmaları) olarak beyan edilmiş olması, câhiliyye toplumlarında revaç bulan ırkçılık, ulusçuluk, kavmiyetçilik, kabilecilik vb. taassupların ve asabiyetlerin Allah katında bir üstünlük sebebi olmadığına ve bu davaların gayrimeşrû’ olduğuna işâret hükmündedir. Faydalı ilim, sahîh akîde, sâlih amel, ihlâs ve takvâ sahibi olmak dışında; makamı, cinsiyeti, ırkı, rengi, ulusu, kabilesi, mevkii, sıfatı ve özellikleri ne olursa olsun, hiçbir kimse daha üstün değildir! 

60  Bir ilaç nasıl ki hastanın yanında değerli ise, bir hak söz de ehlinin ve tâlibinin yanında değerlidir. Bir hakikatin değeri ve ağırlığı; kişinin huşuu ve o bilgiye aç olup olmadığı ile doğru orantılıdır.

61  "Edyân-ı Semâviyye" (semâvî dinler) tabiri yanlıştır! Çünkü Yüce Allah tek bir din göndermiştir; onun adı da İslâm'dır. Bu nedenle, "Dîn-i Semâvî" (semâvî din) denilmelidir.

62  Mücâdele Sûresinin her Âyetinde “ALLAH” Lafza-i Celâl’i geçmektedir. Buna karşılık, “Nebe-i Azîm” (Büyük Haber) tamlamasıyla, konusu itibariyle “kıyâmetten ve âhiret gününden” bahseden Nebe’ Sûresinde ise, Rabbimizin  hiç “RAHMÂN” ismi geçmemektedir. Gerçekten Kur’ân, acâib (hayrete düşüren, hayranlık veren, hârikulâde) bir Kitâb’dır (Bkz: Cinn: 1)

63  Namaz Uykudan Daha Hayırlıdır!

"Sabahın şafağında sıcak yatağında çocuğumu rahatsız etmeyeyim" diye kendileri namaz(lar)ını kılıp da yatan ana ve babanın, çocuklarına olan sevgisi ters tepmektedir! Sevgi ve şefkat düşüncesiyle yapılan bu davranış, onlara iyilik değil, bir kötülüktür. Sabahleyin sıcak yataktan kalkıp da, namaz kılınması -hâşâ- zararlı yahut imkânsız bir şey olsaydı, Rahmân ve Rahîm olan Rabbimiz, kullarına namazı emretmezdi! O, kullarına, ana babalarından daha rahmetlidir. Canlılara merhamet ve şefkat duygusunu bahşeden de Yüce Mevlâ’dır. Şafak söktüğünde insan, uykusuna son verip, dua ederek yatağından kalkar ve güzelce abdest alırsa, üzerindeki uyku mahmurluğu hemen gider, dinçleşir, ibâdet şevki artar, pek çoklarının uykuya ve gaflete devam ettikleri bir saatte sırf Allah rızâsı için Rabbinin huzurunda huşû' ile divan durur. Ve âdeta: “Lebbeyk Allahumme lebbeyk, lebbeyke lâ şerîke leke lebbeyk. İnne’l hamde ve’n ni’mete leke ve’l mülk, lâ şerîke lek” yani “Emret Allah’ım, emrine âmâdeyim! Emret! Senin hiçbir ortağın yoktur. Hamd Sana, ni’met Sen’den, mülk de Sen’indir. Ortağın da yoktur Sen’in” dercesine, Allah’ın emrine karşı “semi’nâ ve eta’n┠(işittik ve itaat ettik) demenin en güzel örnekliğini ortaya koyar. Bundan daha faziletli bir amel olabilir mi? Bir Müslüman, evladını bu fazilete alıştırmaktan ya da bu fazilete nâil olmaktan mahrûm edebilir mi? Mahrûm ederse, buna “şefkat” denilebilir mi?!

64  İnsanlar madenler gibidirler. Cinsleri de ayarları da farklıdır.

İnsan, sahip olduğu gümüşten, elinde olmayan ve sahip olmak istediği altını daha çok sever de; gümüş kalitesindeki bir yakınından, başkalarının altın değerindeki evladını daha çok sev(e)mez.

65  "Tenzîl'in inkârı küfürdür; ancak Tenzîl'in te'vîli küfür değildir" kâidesi muhkem olmayan müteşâbih Nasslar hakkında geçerlidir. Kur'ân ve Sünnette, "Tenzîl'i, te'vîlinin aynı olan" muhkem Nasslar bulunmaktadır. Bu türden Nassların Tenzîl'ini inkâr ile te'vîlini inkâr arasında fark yoktur.

Tenzîl: Kur'ân-ı Kerîm, vahy, sûre, Âyet demektir. 

Tenzîl; "tef'îl" bâbındadır ve ism-i mef'ûl anlamındadır. Kur'ân'ın, dünya semâsından Rasûlullah'a peyderpey, parça parça indirilişini ifade eder. Kur'ân'da, Tevrât ve İncîl için, "tenzîl" kullanılmaz, "inzâl" kullanılır. Çünkü bu Kitaplar, bir defada indirilmiştir. Kur'ân için "inzâl" kullanılması, Levh-i mahfûz'dan dünya semâsına indirilişi ifade ederken, "tenzîl" kullanılması ise, Peygamberimize, vahyin, parça parça yani Âyet Âyet, sûre sûre indirilişini ifade eder.

Rabbimiz buyurdu: “Kâfirler dediler ki: ‘Ona bu Kur’ân topluca, birden indirilmeli değil miydi?’ Biz onunla kalbine sebat verelim diye böyle yaptık ve onu yavaş yavaş okuduk.” (Furkân: 32)

Bu sözleri söyleyen kâfirler hakkında iki görüş vardır: Birincisine göre, bunlar Kureyş kâfirleridir. İkinci görüşe göre ise, bu sözü söyleyenler Yahûdîlerdir. “Onlar, Kur’ân-ı Kerîm’in kısım kısım indirildiğini görünce: Neden bu Kur’ân, Tevrât’ın Mûsâ’ya, İncîl’in Îsâ’ya, Zebûr’un da Dâvûd’a indirildiği gibi, bir defada indirilmedi?” dediler.

66  Allah’ım, beni göz açıp kapayıncaya kadar bile, nefsimle baş başa bırakma!

Abbâs b. Abdülmüttalib dedi ki: Rasûlullah aleyhisselâm, sıkıntıya düşenin duası şudur buyurdu:

اَللَّهُمَّ رَحْمَتَكَ أَرْجُو، فَلاَ تَكِلْنِى إِلىَ نَفْسِى طَرْفَةَ عَيْنٍ، وَأَصْلِحْ لِى شَأْنِى كُلَّهُ، لاَ إِلَهَ إِلاَّ أَنْتَ

“Allah’ım! Senin rahmetini umuyorum, beni göz açıp kapayıncaya kadar (da olsa) nefsimle baş başa bırakma. Hâlimi tümüyle düzelt, Sen’den başka ilâh yoktur.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 110)

67  “Daha yaşım genç...”

Allah'a kulluğa gelince: "Daha yaşımız genç" deyip, ibâdet konusunda kendilerini âdeta çocuk gören nice insanlar şu an genç değiller... Onlar; ya yaşlandılar ya da ecelleri dolduğu için, ölüp gittiler. Yaşlandığı halde, yalnızca Allah'a ibâdet etme mes'ûliyetinden yüz çevirmeye devam eden kimseler, hâlâ kendilerini çocuk mu sanmaktadırlar?! Bu kimselere göre, Allah'a ibâdetin vakti acaba ne zaman?! İnsan, bulûğa erdiği andan ölünceye kadar Allah'a ibâdet etmezse, ecelinin dolduğu anda pişmanlıklar içinde hüsrâna uğrayanlar zümresine katılmak zorunda kalır!

Rabbimizin buyruklarına kulak verelim:

"Sana ölüm gelinceye kadar Rabbine ibâdet et!" (Hicr: 99)

“Her can ölümü tadacaktır. Sonra da Bize döndürüleceksiniz.” (Ankebût: 57)

“(Rasûlüm!) Muhakkak sen de öleceksin, hiç şüphesiz onlar da öleceklerdir.” (Zümer: 30)

“Her ümmetin bir eceli vardır. Ecelleri gelince ne bir an geri bırakabilirler, ne de ileri alabilirler.” (A’râf: 34)

“Eğer Allah, insanları zulümlerinden ötürü (dünya hayatında) sorgulayacak olsaydı, (yeryüzü) üzerinde hiçbir canlı bırakmazdı. Fakat O, insanları belirlenmiş bir va’deye erteler. Artık ecelleri geldiği zaman; ne bir saat (bir an) geri kalabilirler ve ne de öne geçebilirler.” (Nahl: 61)

İnsan, kendine gelmezse, bilsin ki ölüm bir gün ona mutlaka gelecektir!

68  Kadın ve Erkek Kokuları Arasındaki Fark:

Ebû Mûsâ radıyallâhu anh'dan rivâyete göre Nebî aleyhisselâm şöyle buyurmuştur:

  كُلُّ عَيْنٍ زَانِيَةٌ وَالْمَرْأَةُ إِذَا اسْتَعْطَرَتْ فَمَرَّتْ بِالْمَجْلِسِ فَهِيَ كَذَا وَكَذَا يَعْنِى زَانِيَةً

"Her göz yabancı bir kadına bakarak göz zinâsı işlemiştir. Bir kadın da güzel kokular sürünerek, erkeklerin yanından geçerse, o da aynen bakan erkekler gibi zinâ etmiş gibidir." (Tirmizî, Edeb, 35, Hadîs No: 2786; Bkz: Nesâî, Ziynet, 35, 36, 37)

Ebû Hureyre radıyallâhu anh'tan rivâyete göre, Rasûlullah aleyhisselâm şöyle buyurmuştur:

طِيبُ الرِّجَالِ مَا ظَهَرَ رِيحُهُ وَخَفِيَ لَوْنُهُ وَطِيبُ النِّسَاءِ مَا ظَهَرَ لَوْنُهُ وَخَفِيَ رِيحُهُ

"Erkeklerin kokuları, kokusu fark edilen fakat rengi olmayanıdır. Kadınların sürünecekleri kokular ise; rengi olan fakat kokusu etrafa yayılmayanıdır.” (Tirmizî, Edeb, 36, Hadîs No: 2787; Nesâî, Ziynet, 32)

69  Ateist diyor ki: "Ben sorarım arkadaş! Her şekilde her soruyu sorarım. Bir yolunu bulup mutlaka sorarım. Her şeyi sorgularım. Çünkü insanın en büyük özelliği soru sormasıdır ve sorulara cevap vermesidir..."

Deriz ki; sen, yaratılmış bir varlık olduğun halde, bu kadar ısrarla soru soruyor ve sorguluyorsun da, her şeyin yaratıcısı olan Yüce Allah sormayacak mı?

Sen, sormaktan ve sorgulamaktan; bilimle, akılla, gözlemle, nefsî ve şehevî arzularla, en başta Allah'ın irâdelerini yargılamayı kastediyorsun da, seni yaratan Allah, nasıl amel ettiğine bakıp seni yargılamayacak mı?

"İnsanın en büyük özelliği" diyerek, insanın varlığını ve birtakım özelliklerini kabul ediyorsun da, Yaratıcının varlığını nasıl yok sayıyorsun? Seni kim var etti, sana o özellikleri kim verdi? Kendi başına olan, meydana gelen bir şey göster? 

70  Hadîslerin delâletine ve Selef-i Sâlih'ten gelen nakillere göre, ilmin zekâtı; ta'lîm ve teblîğdir. İlmi, ilim talebesine, onu bilmeyene, hak edene ve öğrenmek isteyene esirgemeden, kıskanmadan, haset etmeden cömertçe vermektir.

"Her şeyin bir zekâtı vardır. İlmin zekâtı da, ta'lîm ve teblîğdir."

لكل شيء زكاة وزكاة العلم التعليم وَالتبليغ

"İlmin zekâtı; onu bilmeyene öğretmek ve hak edene bol bol vermektir."

زكاة العلم تعليمه من لا يعلمه وبذله لمستحقه

71  Nefsine uyan insanla uymayanın misali şudur:

Normal şartlarda genel üslup ile öğüt verildiği ve söz söylenildiği zaman, farklı tipteki bu kimselerin her ikisi de, zâhiren öğütleri kabul eder... Olumsuz bir tepki vermedikleri gibi, olumlu yaklaşımlar da sergilerler... Fakat aynı öğütler -sosyal hayatta veya sosyal medyada- diyalog hâlinde iken ve bir şeye istinâden söylenildiğinde, nefsine uymayan kimse, öğütleri kabul edip müteşekkir olurken; nefsine uyan kimse, birebir söylenilen öğütleri, kendisine hakaret gibi sayar/sanar, onları kabul etmez, rahatsız olur, asabileşir, tepkisel davranışlar sergileyerek kendisini müdafaa etmeye başlar. Öğüdün kendisine yönelik olmasından rahatsız olan kimsenin, genel öğütlerde rahatsız olmuyor gibi gözükmesi, o uyarıları üzerine alınmamasından ileri gelir! Bu, tecrübe ile sâbit olan bir hakikattir. “Nefsî davranışları olan kimse miyiz?” diye nefis muhâsebesi ve nefis murâkabesi/denetlemesi yapmak istersek, bu ölçüyle kendimizi ölçebiliriz. Emin olun, sapma payı çok düşüktür!

72  Allah Teâlâ, ilk indirdiği Âyetlerde OKUMANIN yanında KALEMLE YAZMAYI da zikretmiştir.

Bu nedenle okurken yazmak (not tutmak), yazarken de okumak gerekir.

"Ben okurum yazmam, yazarım okumam" denilemez!

OKUMAK ile YAZMAK birbirini tamamlayan iki ögedir. 
Kitap kalemsiz, kalem de kitapsız düşünülemez!

İnsan, eline kitap alıp da sadece okumaz. Bir zahmet, öteki eline de kalem alıp, not tutması gerekir.

Yazarken de, anlamadan okumak olmaz. İnsan ne okuduğunu da iyice anlamalıdır.

73  Nebî aleyhisselâm buyurdu:

وَمَنْ رَمَى مُسْلِمًا بِشَىْءٍ يُرِيدُ شَيْنَهُ بِهِ حَبَسَهُ اللَّهُ عَلَى جِسْرِ جَهَنَّمَ حَتَّى يَخْرُجَ مِمَّا قَالَ

“Kim, kötülenmesini dileyerek bir Müslümana iftirâ atarsa, Al­lah o kimseyi bu söylediği sözler(in vebâlin)den (tamamen temize) çı­kıncaya kadar cehennem köprüsü (sırât) üzerinde bekletir." (Ebû Dâvûd, Edeb, 41, Hadîs No: 4883)

74  İnsanın aklına şöyle bir soru gelebilir. Bazen de, bazı kimseler art niyetle bunu dillendirebilirler.

Soru şudur:

Peygamberimizle daha uzun bir müddet birlikte yaşayan sahâbîler neden genelde az Hadîs rivâyet ederlerken, onunla az bir süre birlikte olanlar, daha çok Hadîs rivâyet etmişlerdir?

Cevap: Çok Hadîs rivâyetinde ölçü; Peygamberimizle çok uzun zaman birlikte yaşamak değil, Peygamberimizin vefâtından sonra uzun yaşamaktır.

75  Rabbimize, -rızâsını kazanmış olarak- kavuşma yolunda ilk adım, O’na hiçbir şeyi ortak koşmadan iman ettikten sonra, yalnızca O’na ibâdet etmek ve O’nun emirlerine itaat etmek sûretiyle sâlih ameller işlemektir; son mertebe ise, O’na tevekkül ve teslimiyettir. (Okuyunuz: Hûd: 123; Kehf: 110)

76  Allah Sübhânehu ve Teâlâ'nın yaratmış olduğu şu koskoca ve muazzam evren içerisinde, -cüce galaksilerle birlikte- trilyonlarca galaksiden biri olan Samanyolu galaksisindeki milyarlarca gezegenden biri olan dünya gezegeninde yaşayan ve milyarlarca insandan birisi olan herhangi bir kimsenin kibirlenip, gururlanmasından, Allah'ın azametini, kibriyâsını ve büyüklüğünü idrâk edemeyip, Yaratıcıdan yüz çevirmesinden daha büyük bir cehâlet, daha büyük bir akılsızlık, daha büyük bir nankörlük ve daha büyük bir küfür olabilir mi?

Evrende, gözle görülebilecek bir nokta kadar bile cesâmeti/büyüklüğü olmayan insanın, bu küçüklüğünü ve âcizliğini görüp Yüce Allah'a sığınması, O’nu tekbîr ve ta’zîm etmesi ve âdeta şu uçsuz bucaksız gibi devasa evrende minicik bir nokta kadar olup, evrene nispetle, gözle görülemeyecek kadar küçük olan bu dünyada bizi yaratıp da bizi başıboş bırakmadığı, bize rahmet edip, lütfedip, peygamberler ve kitaplar gönderdiği ve nasıl yaşayacağımız hususunda bize dosdoğru yolu gösterip, âhirette mutlu, saîd olmanın ve ebediyyen kurtuluşa ermenin yolunu öğrettiği için O’na şükrân duyup, sadece O’na hamdetmemiz ve O’na kulluk etmemiz gerekmez mi? Akıl, irâde, ihtiyâr ve iktidâr gibi nimetlerle donatılan ve Rabb Teâlâ tarafından yaratılan bir yaratığın yaratıcısına, Efendisine, Rabbine, İlâhına kafa tutup, O’na isyân etmesinden daha büyük bir nankörlük hiç olur mu? Akıl bile bu duruma “bu ne küstahlık!” demez mi? Akıl taşıyan insanın, aklını kullanmayıp da, Allah’ın irâdesine, rızâsına, fıtrî, aklî ve evrensel değerlere rağmen, bu gerçeği görmemezlikten gelmesi hakikatte neyi değiştirebilir acaba? Gerçekten insanların çoğu bile bile kendilerine zulmetmektedirler!

77  İletişimde anlaşılır olmak:

Geçmişte bir arkadaş, Kur'ân'da sıkça geçen "altından ırmaklar akan cennetler" cümlesindeki "altından" kelimesini, genelde gümüş ile birlikte kullanılan bildiğimiz altın madeni olarak anlamış ve ona göre konuşuyordu. Kur'ân'a bu denli yabancı olmak! İnsan, defalarca duyduğu bir sözün anlamını hiç mi merak edip de Kur'ân'ı açıp bakmaz! Okuyup ya da sorup öğrenmez! Burası, öz eleştiri açısından bir yöndür. Diğer yön ise, bu durumdaki kimselere hitap ederken hoşgörülü, anlayışlı, anlaşılır, açıklayıcı ve öğretici olmanın gerekliliğidir.

Bu tür örnekler aslında ne sadece geçmişle ne de şu an ile sınırlıdır. Kişi bazında bu tür olumsuzluklar, dün olduğu gibi şimdi de vardır, yarın da belli oranda olacaktır. Bu nedenle konuşurken, açık, açıklamalı, sade, anlaşılır, özlü ve ana hatlarıyla konuşmalıdır. Hepsinden önemlisi de, ya hayır söylemeli ya da susmalıdır. Bilinmeyen meselelerde asla konuşmamalıdır. Bilgiçlik taslayarak "biliyorum" havalarına girmemelidir! Bunun yanında, bilenlere de bu anıda bir hisse vardır. Unutmayın, öyle insanlar vardır ki, sizin kullandığınız kelimelerin belki de yarıdan fazlasını hiç duymamış haldedirler. Niceleri, ömrü boyunca Kur'ân'ı bir kez bile baştan sona okumamıştır. Bunları dikkate almayan kimsenin konuşması, monologdur, yazması ise tek taraflı bir faaliyettir. Daha doğrusu iletişimsizliktir. Böyle yapmak; bataryası boş, pilsiz ya da fişi takılı olmayan bir telefonla birileriyle konuşmaya çalışmak yahut da mikrofonun sesini açmadan başkalarına hitap etmek gibidir! Bu durumda sen, kendini duyarsın, belki anlarsın da ama başkalarına duyuramazsın!

78  Kötü (sâlih olmayan, zararlı) arkadaştan sakının!

Kötü arkadaş, sosyal ortamlarda ve insânî ilişkilerde kötü tanınmanıza, yanlış anlaşılmanıza, değerinizin düşmesine, samimiyet ve kardeşlik ortamlarının olumsuz etkilenmesine birinci derecede müsebbip olur!

79  Ra'd Sûresi Hakkında:

Ra'd Sûresi; Kur'ân'ın 13. Cüzünde ve tertîb olarak da 13. sırasındadır. İsmini ise 13. Âyetinde geçen "er-Ra'd" (gök gürültüsü) kelimesinden almıştır.

Bu sûrenin, Mekke'de mi yoksa Medîne'de mi nâzil olduğu hususunda ihtilâf vardır. Fahreddîn Râzî'ye göre Medîne'de nâzil olmuştur. Ebû'l A'lâ el-Mevdûdî'ye göre ise, Rasûlullah aleyhisselâm'ın Mekke'deki görevinin son döneminde, Yûnus ve Hûd Sûrelerinin nâzil olduğu dönemde vahyedilmiştir. 43 Âyettir.

Sûrenin ana fikrini ilk Âyeti ifade etmektedir:

"Elif, Lâm, Mîm, Râ. Bunlar Kitâbın Âyetleridir. Sana Rabbinden indirilen (bu Kur'ân) haktır. Fakat insanların çoğu inanmazlar." (Ra'd: 1)

Sûredeki temel mesajın ana unsurları olarak Tevhîd, Risâlet ve âhiretin hak olduğu gerçeği tekrar tekrar vurgulanır. Aslında bunlar İslâm akîdesinin de temel unsurlarıdır. İnsanların, bunlara içtenlikle inanmaları, kendi menfaatlerine olacaktır. Bunları inkâr edenler ise ancak kendilerine zulmederler. Sûrede küfrün başlıbaşına bir hamakat (ahmaklık) ve cehâlet olduğu da vurgulanmaktadır.

80  "Rabblerinin çağrısını kabul edenlere el-Husnâ (en güzel mükâfat, cennet) vardır. O'nun çağrısını kabul etmeyenlere gelince; yeryüzündeki her şey ve onunla beraber bir o kadarı daha kendilerinin olsa, şüphesiz onları (Allah'ın azâbından kurtulmak için) fidye olarak verirlerdi. Hesâbın kötüsü onlar içindir. Barınakları cehennemdir. O ne kötü yataktır!" (Ra'd: 18)

Dünyanın geçici üç beş kuruşu, birkaç metrekarelik arazisi/arsası, 20-30 yıl daha zevk-ü sefâ peşinde keyif çatması için; Allah’ın çağrısına uymayanlar, O’na kulluktan yüz çevirenler bilmeliler ki, yarın âhirette ebediyyen girecekleri azaplarını gördükleri zaman yeryüzünde bulunan her şey tamamen kendilerinin olsa, dünyanın bir o kadarına daha sahip olsalar, Allah’ın azâbından kurtulma karşılığında onları fidye olarak vermek isterlerdi. Ama heyhât! Böyle bir şeye imkân var mıdır? Ne parayla cennet satın alınabilir ne de fidye ile cehennemden kurtulunabilir! Hiç şüphesiz cennetin bedeli Tevhîd’dir. Ebedî cehennem azâbına müstahak eden şey ise, şirk, küfür ve nifâktır!

81  “Hak olan davet (ve dua) yalnız O’nadır. O’nu bırakıp çağırdıkları ise, kendilerine hiçbir şekilde cevap veremezler. Onların durumu; ağzına gelsin diye suya doğru iki avucunu açan kimseye benzer ki, o buna asla ulaşacak değildir. İşte kâfirlerin duası da ancak (bunun gibi) boşunadır.” (Ra’d: 14)

Kâfirlerin duası; ağzına gelsin diye suya doğru iki avucunu açan kimsenin durumu gibidir! Hâlbuki eller suya doğru açıldığında, su, ellerini açanın ihtiyacı anlayıp da ona doğru gelmez! Tıpkı, kendilerine tapınılan putların, tapanlara cevap veremedikleri gibi! Böylece kâfirlerin, putlara ve sahte ma'bûdlara tapınmaları da onlara dua etmeleri de boşa gitmiş olur!

82  "Çorba mı içeceğiz? ... Makarna mı yiyeceğiz? ... Menüde pilav mı var? ... İnsan salatayla doyar mı yahu? ... Etsiz yemek mi olurmuş? ..." diyerek Allah'ın nimetlerini küçümseyenler, bu açgözlü ve nankör halleri nedeniyle, Rabbimizin lütfettiği bu muazzam ikrâmlardan bir gün mahrûm olmaktan endişe etmiyorlar mı?!

83  Kâfirlerin amelleri kül kadar değersizdir!

"Rabblerini (ve O’nun Âyetlerini) inkâr edenlerin durumu: Amelleri, aynen fırtınalı bir günde rüzgârın şiddetle savurduğu bir küle benzer. Onlar (dünyada) kazandıklarından hiçbir şeyi ellerine geçiremezler. (Haktan) uzak bir sapıklığın ta kendisi işte budur!" (İbrâhîm: 18)

Kâfirlerin hayatları boyunca kazandıkları ve yaptıkları işler, kül yığını/kül tepesi gibidir ve değersizdir. Nasıl ki, fırtınalı bir günde o küller, rüzgâr tarafından savrulup darmadağın ediliyorsa, aynen bunun gibi, fırtınalı ve dehşetli o kıyâmet gününde de, küfür ehlinin övündükleri, gururlandıkları, dayandıkları ve güvendikleri o birikimlerinin hepsinin bir kül yığınından farksız olduğu görülecektir. Allah'a isyân ve küfür üzerine inşâ edilmiş bütün medeniyetler, krallıklar, kültürler, bilimler, mitolojiler, efsaneler, edebiyatlar, sanatlar, saraylar, ihtişamlı köşkler, yapılar, yalılar, sahte ma’bûdlara ve putlara yapılan tüm tapınmalar ve münâfıkça ortaya konulan tüm ameller... Kül gibi, toz gibi havaya uçup gidecektir!

84  "Lâkin, fakat, ama" (لكن) ; “istidrâk” yani düzeltme, tashîh ve telâfî ifade eder. Dolayısıyla bu kelime, söylenmeyen bir şeyin altını çizmek ya da söylenen bir şeyin üstünü çizmek için kullanılır.

85  “Andolsun ki, Biz sizden önce gelip geçenleri de bilmişizdir, sonra gelenleri de bilmişizdir.” (Hicr: 24)

Müfessirlerin açıklamalarına göre, Âyet-i Kerîme; geçmiş ve gelecek ümmetleri de bilmişizdir, Müslümanlıkta öne geçenleri de geri kalanları da, ibâdet ve taatte önde olanları de geride olanları da bilmişizdir anlamına gelmektedir.

86  “(Lût’un kavmi:) ‘Biz seni elâlem(in işin)e karışmaktan men etmedik mi’ dediler.” (Hicr: 70)

Evet, insanlık tarihi boyunca tüm peygamberler ve peygamber yolunun yolcuları olan mü'minler, Tevhîd'e yani yalnızca Allah'a imana, şirkleri ve putları terk etmeye davetten, emr-i bi'l ma'rûf ve nehy-i ani'l münker yapmaktan hep men edilmişlerdir. "Karışma başkalarına, bize karışma! Bize imanı, takvâyı, adâleti, ihsanı, hayrı, iyiliği, güzelliği ve temiz olan şeyleri anlatma, bunları yapmamızı bizden bekleme, bizim yanlış, kötü ve çirkin amellerimizden dolayı bizi uyarma, işine bak, elâleme karışma!" demişlerdir. Hiç şüphesiz ki Allah, kendi yolunda olanları da yolundan sapanları da, hakka çağıranları da haktan kaçanları da, hakkı sevenleri de hakka düşmanlık edenleri de elbette bilmektedir. Herkese yaptıklarına göre karşılık verecektir.

“Yeryüzünde haksızlıkla kibirlenenleri Âyetlerim(i idrâk)den yüz çevirteceğim. Onlar her Âyeti görseler bile yine de onlara iman etmezler. Hidâyet yolunu görseler, onu bir yol edinmezler. Fakat azgınlığın yolunu görseler, hemen onu yol edinirler. Bu, Âyetlerimizi yalanlamalarından ve onlardan gâfil olmalarındandır. Âyetlerimizi ve âhirete kavuşmayı yalanlayanların bütün işledikleri boşa gitmiştir. Onlar (dünyada) yaptıklarından başkasıyla mı cezalandırılacaklardı?” (A’râf: 146, 147)

87  Tüm insanlık için, bidâyetinden nihâyetine kadar bu dünyanın en önemli ve en öncelikli gündemi "YALNIZCA ALLAH'A İMAN VE İBÂDET ETME" gerçeğidir. Akıllı kimse, bu fazileti elde etmek için çalışır. Tâbir-i câizse, insanlara "canınız cehenneme!" deyip de yan gelip yatmaz. Hiç şüphesiz ki işin sonunda kimlerin cennete ve kimlerin de cehenneme gideceğini ancak Allah bilir! Zira hayat devam ettikçe imtihan da devam etmektedir.

Gerçek ve kâmil mü'min; başkalarının hidâyetleri için -hikmetle, güzellikle, olgunlukla ve mülâyemetle- çabalamayı, şirk ve küfür ehlinin de "mü'minler" olmalarını istemeyi hiçbir zaman boş vermez!

Rabbimizden hüsn-ü hâtime dileriz. Âmîn, ecmeîn.

88  Fetret devrinde bile, putperestliği din edinmiş ve Allah'tan başka ma'bûdlar uydurup onlara tapınmış kimseler Allah katında ma'zûr değillerdir ki, Rasûlullah'ın gelişinden ve ona Kur'ân verilişinden sonra, câhillik mazeret olsun!

89  "Eğer Rabbin dileseydi yeryüzünde bulunanların hepsi elbette toptan iman ederlerdi. Böyle iken sen, iman etsinler diye insanları zorlayıp duracak mısın?" (Yûnus: 99)

Allah dileseydi, irâdeleri olduğu halde insanları zorla mü'min yapabilirdi. Ya da onları melekler yahut da peygamberler gibi günahsız var edebilirdi. Fakat Allah, insanları imtihân etmeyi diledi de, -yaptıklarının sonuçlarına katlanmaları şartıyla- onları cüz’î irâdelerine bıraktı. Kendi irâdeleriyle, İlâhî Âyetlerden ve güneş gibi açık olan hakikatlerden yüz çevirerek cehâlet ve fısk elbisesini giyenleri, zorla mü’min yapmak mümkün değildir.

İnsanın kalbini derinden etkileyen şu Âyeti hep birlikte okuyalım: “Onun (o Kur’ân’ın), gerçeğin ta kendisi olduğu kendilerine apaçık belli oluncaya kadar Âyetlerimizi onlara hem âfâkta (dış dünyalarında) hem kendi nefislerinde göstereceğiz. Rabbinin her şeye hakkıyla şâhid olması sana yetmez mi?” (Fussılet: 53)

Allahu ekber ve lillâhi’l hamd.

90  Firavun ölürken son sözü ne oldu?!

Kur’ân’ın haber verdiği ve tarihin kaydettiği en büyük zâlimlerden ve tâğûtlardan birisi olan ve Hz. Mûsâ döneminde yaşayan Firavun’un son sözü ne oldu biliyor musunuz?

Nihayet Firavun, Kızıldeniz’de boğulacağı esnada şöyle dedi:

آمَنتُ أَنَّهُ لا إِلِهَ إِلاَّ الَّذِى آمَنَتْ بِهِ بَنُو إِسْرَائِيلَ وَأَنَا مِنَ الْمُسْلِمِينَ

“İsrâîloğullarının iman ettikleri (ilâh)dan başka hiçbir ilâhın olmadığına iman ettim. Ben de Müslümanlardanım.” (Yûnus: 90)

Firavun’un sözünün Arapça metnindeki ahengine bakar mısınız! Şüphe yoktur ki, Allah’ın azâbını ve bazı Âyetlerini gördüğünde, ölürken iman etmek istemeyecek hiçbir kâfir yoktur. Ama can boğaza dayandığı andaki iman ikrârı geçersizdir. Zira o esnada imtihan bitmiş demektir.

Rabbimiz, Firavun’un iman etme girişimini kabul etmeyerek şöyle buyurmuştur: “Şimdi (ümidini kesince) mi (iman ediyorsun)? Hâlbuki sen bundan önce (kendini ilâhlaştırarak Allah’a) isyân etmiş ve (böylece) fesâdçılardan olmuştun!” (Yûnus: 91)

91  İlmin önemi:

İlim olmadan ne iman ne de sâlih amel olur! İlim öğrenmek ve ilim talebesi yetiştirmek farzdır. Hâssaten, câhilî toplumlarda ilimden, ilim öğrenmekten ve âlim yetiştirmekten daha üstün bir amel yoktur! Eğer mal, makam, mevki, itibar, şöhret ve para sevdalıları, gerçekten ilmin tadını almış ve ilmin ne olduğunu bilmiş olsalardı, nefsânî her şeyden vazgeçerler, ömürlerinin sonuna kadar ilimle ve ilmin ihyâsıyla -öncelikli olarak- meşgul olurlardı. İlmin ehli olmayanlara bakarak, ilim tahsîlinin ve ilim ehlinin aleyhinde konuşmak büyük bir talihsizliktir. Bu tavır, pireye kızıp yorganı yakmaya benzer! Unutmayalım ki -Allah korusun- bir toplumdan ilim tamamen kaldırılsa, o toplum en koyu şekliyle câhiliyyeyi yaşar. Bunun olmaması için de, ilme, önemlerin en büyüğünü atfetmek gerekir. Hayatta en hakiki mürşid ilimdir. İlimsiz mürşid (rehber, kılavuz), ancak insanları saptırır. Haddızâtında kendisi dalâlet içindedir!.. O kimse, başkasına cehâletten başka ne verebilir? Hiç şüphesiz ki İslâm, İkra’ Medeniyetidir. İlmin, bilimin ve okumanın hakkını verememiş ve okuduklarının ehli olamamış kötü örnekler ise, okuyup öğrenmenin farziyetini iptal edemez! O tür olumsuzluklar, ilim talebinin ve tahsîlin aleyhinde konuşmanın bir delili ve bir gerekçesi olamaz! Okuyan, bilen ve bilinçli kimse odur ki, okudukları kendisine, kötü emsâlleri örnek almasını değil, onları ıslâh etmesini âmirdir. Zira kötü emsâl, bir mevzuda emsâl teşkil etmez. Netice olarak; “insan bilmediğinin câhilidir/düşmanıdır” sözünde olduğu gibi, Arapça bilmeyen, Arapça’nın aleyhinde; ilmi olmayan da, ilmin ve ilim ehlinin aleyhinde konuştuğunda, bu düşünce yapısı cehâleti taltîf edip, tahsîli mahkûm etmek demektir!  

92  Aile terbiyesi:

Eskiden çocuklarında İslâm'a uygun olmayan bazı davranışlar ve sözler duyduklarında, sorumluk bilinci taşıyan dedelerimiz ve ninelerimiz, problemin nedenini kendilerinde ararlar ve: "Ne kusur işledik de, evladımız böyle davranıyor ve tuhaf tuhaf konuşuyor?" derlerdi. Şimdilerde ise, çocuklarının edebe muğâyir hâl, hareket ve sözlerinden dolayı ebeveynler, memleketin havasını, suyunu suçlamaktadır ve: "Bu çocuk niye böyle oldu? Hiç söz dinlemiyor? Ve de çok hırçın ve asabî? Memleketin havasından mı suyundan mı anlamadık?" demektedirler. Daha olmazsa, çocuklarının arkadaşlarını veya çevreyi, o da olmazsa, izledikleri filmleri suçlamaktadırlar. Tabii kendileri sütten çıkmış ak kaşıklar?! Sanki çocuklarına aile terbiyesini yani İslâm terbiyesini verdiler de; o çocukları, hava, su, arkadaş, çevre ya da filmler bozdu ya da bozuyor! Bilelim ki, eğitim ailede başlar ve kişiliğin temelleri de küçük yaşlarda iken atılır. Aile ortamı; insan kişiliğin şekillendiği yuvadır. Analar, babalar, küçükler ve büyükler bu sorumluluğun ve bu gerçeğin bilincinde/şuurunda olmalılar. “Bize de babamız, anamız bir şey öğretmedi” demek mazeret değildir; bilâkis suçtur! Zira siz, kendi ebeveyninizin yanlışını örnek almak zorunda değilsiniz. Tam aksine siz, hayırlı ebeveynler olmak adına, olumsuz vâkıalardan olumlu dersler çıkarmak durumundasınız. Hem kendi hayrınız hem de evlatlarınızın hayrı için... Meşrû’ ve ma’kûl olan budur! “Bilmiyorum, okumadık, görmedik, bizim zamanımızda imkânlar kısıtlı idi” kâbilinden ucuz, çürük ve gereksiz savunmaları bir yana bırakmalıyız. Bilmiyorsak, öğrenmeliyiz. Sorumluluk, bunu gerektirir!

93  CİMRİLİĞİN, VARLIKLA YA DA DARLIKLA ALÂKASI YOKTUR. CİMRİLİK BİR KARAKTERDİR!

TAKV SAHİBİ MܒMİNLER CÖMERTTİRLER. ALLAH’IN VERDİĞİ NİMETLERDEN BOLLUKTA DA DARLIKTA DA İNFÂK EDERLER.

Allah, bazı kullarına bol rızık verir. Onlar cimrilik edip de infâk etmedikleri zaman ise rızıklarını kısar; bu sefer de isrâf etmeye alıştıkları için “bu gelir yetmiyor” diye sızlanmaya başlarlar! Oysa yetmiyor diye ağladıkları geliri nice insanlar göremedikleri halde asla şikâyet etmezler. Bilâkis takvâ sahipleri varlıkta da darlıkta da infâk eden ve şükreden kullardır.

TAKVÂ SAHİPLERİNİN ÖZELLİKLERİ NELERDİR?

“Allah’a ve Peygamberine itaat edin ki rahmete nâil olasınız. Rabbinizden bir mağfiret ve takvâ sahipleri için hazırlanmış, eni göklerle yer (kadar) olan cennete koşuşun. Onlar (takvâ sahipleri); bollukta ve darlıkta infâk edenler, öfkelerini yutanlar ve insanları affedenlerdir. Allah iyilik edenleri sever. Ve onlar çirkin bir günah işledikleri yahut nefislerine zulmettikleri vakit Allah’ı hatırlayarak hemen günahları için bağışlanma dileyenlerdir. Zaten günahları Allah’tan başka kim bağışlar ki? Bir de işledikleri (günah) üzerinde bilip durdukları halde ısrâr etmeyenlerdir. İşte bunların mükâfatı, Rabblerinden bir mağfiret ve altından ırmaklar akan cennetlerdir ki, orada ebediyyen kalıcıdırlar. (Böyle sâlih) amel işleyenlerin mükâfatı ne güzeldir!” (Âl-i İmrân: 132-136)

94  Hayata karışmayan Allah inancına müşrikler de sahiptirler!

İslâm; işine, eşine, aşına ve maaşına karışmayacak da sadece tuvalete hangi ayakla girip çıkacağına, nasıl tahâretleneceğine, nasıl abdest alıp, nasıl namaz kılacağına, iftârı neyle açacağına, zekâtı nasıl ve kimlere vereceğine ve Ka'be'yi nasıl tavaf edeceğine mi karışacak?!

95  HER KİM, DÜNYADA KİME VE NEYE TAPIYORSA, KIYÂMET GÜNÜNDE DE ONUN PEŞİNE TAKILIP GİDECEK!

Ebû Hüreyre radıyallâhu anh’dan rivâyete göre Rasûlullah aleyhisselâm şöyle buyurmuştur:

 يَجْمَعُ اللَّهُ النَّاسَ فَيَقُولُ مَنْ كَانَ يَعْبُدُ شَيْئًا فَلْيَتَّبِعْهُ، فَيَتْبَعُ مَنْ كَانَ يَعْبُدُ الشَّمْسَ، وَيَتْبَعُ مَنْ كَانَ يَعْبُدُ الْقَمَرَ، وَيَتْبَعُ مَنْ كَانَ يَعْبُدُ الطَّوَاغِيتَ

”Allah (kıyâmet gününde) bütün insanları bir araya toplayacak ve: ‘Her kim (dünyada) her neye tapıyor idiyse onun ardına düşsün!’ buyuracak. Artık güneşe tapmakta olan güneşin ardına düşer, aya tapmakta olan ayın ardına düşer, tâğûtlara tapmakta olanlar onların ardına takılıp gider...” (Buhârî, Rikâk, 52)

96  Müşrikler, Allah'a dua edip bir şey isterlerken ya da bir musibetten kurtulmak için yalvarırlarken ileride tutmayacakları sözleri verirler. (Bkz: Kur'ân-ı Kerîm'in ilgili Âyetleri)

97  İnsanlar, sorumsuzluklarını, suçun itirafı mesâbesindeki "bilmiyordum" sözü ile örtbas etmeye çalışırlar. Eğer bilseler ki, bu söz, sorumsuzluğun bir itirafıdır; hiç böyle derler mi? İnsan kardeşlik hukukunun gerektirdiklerini de kendi sorumluluklarını da bilmelidir! Gerek Allah'a, gerek nefsine, gerek ailesine ve gerekse başka insanlara karşı... Gönüllü cehâlet mazeret olmaz! Sâlih ameller işlemeye "bilgisizlik" bahanesi engel olmamalıdır!

98  TEVHÎD; ALLAH’tan başka hakiki ilâh ve rabb olmadığına, yegâne ma’bûdun “O” olduğuna iman edip, O’nun dışındaki sahte ilahçıkları reddetmek, O’nun isimlerinden ve sıfatlarından bir tanesini dahi yaratılmışlara vermemek, vahye tam bir teslimiyetle teslim olmak, dini yalnızca O’na hâlis kılmak ve ibâdeti de O’nun Rasûlünün Sünnetiyle uygulayıp ta’lîm ve terbiye ettiği biçimde sadece Allah’a yapmak demektir.

İnsanlara TEVHÎD’i anlatmak ve onları ALLAH’A DAVET ETMEK bütün peygamberlerin gönderiliş amacıdır...

Bütün cinlerin ve insanların yaratılış amacı yalnızca ALLAH’A İBÂDET etmeleridir...

Sen, anne, baba, kardeş ve yakınlarından başlayarak TEVHÎD’i teblîğ etmiyorsan, bil ki ta’vîzcisin!

TEVHÎD’in dikkate alınmayarak ya da ikinci plana atılarak yahut da askıya alınarak dillendirilen söylemler, hakkın tebyîn ve ihkâk’ı değildir!

TEVHÎD’i bilmeyen kimseye ne kadar güzel söz söylersen söyle, hepsini kendi şirk akîdesine göre yorumlayacaktır!

Nice onlarca yıldır, insanlara: "Müslüman mısın?" diye sorulunca sadece, "Elhamdulillâh, Müslümanım" demeyi öğrettiler de; "İslâm, Tevhîd, Kur’ân, Sünnet, din, dini Allah'a hâlis kılmak, ibâdet, ibâdeti yalnızca O'na yapmak, ilâh, rabb, ulûhiyyet, rubûbiyyet, esmâ-i husnâ, tâğût, şeytan, Firavun, Bel'âm, şirk, küfür, nifâk nedir, Müslüman ve müşrik kimlerdir?" bunları öğretmediler! Sonuçta da, Lâ İlâhe İllallâh'ın Türkçe anlamını bile bilmeyen nesiller türedi!

99  Hâfız İbn-i Receb el-Hanbelî rahımehullâh, Şeyhu’l-İslâm İbn-i Teymiyye rahımehullâh’ın vefâtına dair şunları söylemiştir: “Yakın ve uzak Yemen’e ve Çin’e varıncaya kadar İslâm ülkesinin birçok yerinde gıyâbî cenâze namazı kılındı. Yolcuların haber verdiklerine göre, Çin’in en uzak yerlerinde Cuma günü namaz için yapılan çağrıda: الصلاة على ترجمان القرآن “es-Salâte alâ tercümâni’l Kur’ân” yani “Kur’ân tercümânına namaza!” diye nidâ edilmiştir. (ez-Zeylu alâ Tabakâti’l Hanâbile, II, 407)

100  Hz. Ebû Bekir radıyallâhu anh’ın hılâfeti döneminde Hz. Ömer radıyallâhu anh, mâlî ve ekonomik işlerden sorumlu yani bir anlamda defterdarlık vazifesini icrâ etmekteydi. Neden o? Çünkü ekonomik ve mâlî işlerin hakkıyla gözetilmesi ve insanlara ekonomik yönden haksızlık edilmemesi için köklü bir ilim, sağlam bir iman, takvâ ve adâlet gerekir... Her kimde bu sıfatlar nâkıs/noksan ya da yok ise, o kimse, paranın, malın ve mülkün hakkını veremez! Çoğu da paraya, pula, mala, mülke, dünyalığa köle olup, bunları putlaştırır! Ancak ilim, iman, takvâ ve adâlet sahipleri, nereden kazandıklarına, nereye harcadıklarına ve nereye yatırım yaptıklarına dikkat eden kimselerdir. Diğerleri ise, ya nefsine uyar ya da adâleti gözetemez! İstişâre etmeyi bile düşünemez ya da istişâreyi sevmez yahut da istişâre etse dahi gereğiyle amel etmez! İnsanın, elinin altında mâlik olduklarının da yeryüzünün hazinelerinin de hakkâniyet ölçüsünce kullanılabilmesinde ilim ve ehliyet şarttır. Örneğin; Allah, adama mal mülk vermiş, o kimse: “Arkadaş, ben kazandım, nereye vereceğimi de ben bilirim” diyor! Eğer bu söz(ler) doğru olsaydı, Müslümanların yaşadığı beldelerde geçim sıkıntısı problemi olur muydu? Senede yüzde iki buçuk zekât, bunun dışında sağlığın, malların ve bin bir çeşit nimetlerin şükrü anlamında infâk, malla cihâd, yemek yedirmek, insanları giydirmek, borçluya yardım etmek, bekârları evlendirmek vs. pek çok sâlih amel kalemleriyle mükellef olan mü’minler, bu vazifelerini hakkıyla icrâ etmiş olsaydılar, toplum ihyâ olmaz mıydı? O toplumdan sâlih nesiller ve o sâlih nesillerin arasından da ilim tâlibleri ve tâlibeleri çıkmaz mıydı? Günaha girme ve mânevi yönden zarar etme korkusuyla, mubâh görünümlü bile olsa, şüpheli şeylerden dahi sakınan, sevaplı ameller konusunda -farz, vâcib, Sünnet, müstehab, mendûb demeden tüm ma’rûfâtta- âdeta yarış yapan ve bu mübârek yarışta, iyilik ve takvâ üzerinde birbirleriyle yardımlaşan, dolayısıyla da her konuda Allah ve Rasûlü hangi şeyden râzı ise, onu yapmak için koşuşturan müttakî insanlar, güzel ahlâk ve tertemiz hayatlarıyla, imrendiren ticâretleriyle, komşuluklarıyla, arkadaşlıklarıyla, dostluklarıyla, ilkeli duruşlarıyla, prensipli ve sağlam kişilikleriyle diğer insanlara da güzel örnekler olmazlar mıydı? Peki, hani nerede? Şükreden bir toplumun eseri, vâkıada ve şekilde görüldüğü gibi bir manzaradan mı ibâret olmalıydı?! Yâ Rabbi, Sen bizleri cehâlet, dik başlılık, anlayışsızlık, tembellik, cimrilik ve isrâf belâsıyla helâk olmaktan koru! Allahumme âmîn...

101  Allah için ilim öğrenmenin ve mal kazanmanın alâmeti; gittiği yerleri, ilim ehlinin ilmiyle, zengin kimselerin de geniş mâlî imkânlarıyla bereketlendirmeleridir. Zenginler “çay, çorba ikrâm ediyoruz ya!” diyerek sorumluluktan kaçmasınlar! Eminim, fakirler “çayı, çorbayı biz ikrâm edelim de, siz kendi boyunuza ve ağırlığınıza uygun olan sorumlulukları ifa edin” diyeceklerdir. Hatta çay, çorba ikrâm edecek imkânları olmasa bile, size çay, çorba ikrâm etmek için aralarında para bile toplayacaklardır! Yeter ki, maddî durumu iyi olan kimseler şu cimrilik hastalığından kurtulup kendilerine gelsinler, misafirine ve müşterisine ikrâm ettiği bir bardak çayı da gözlerinde büyütmesinler diye...

102  Eğitimin yaşı küçüklük dönemleridir. İnsanları yetişkinlikte eğitmeye çalışmak; âdeta kökleri derinlerde kök salmış, gövdesi kalınlaşmış ve dalları da her bir yöne uzanmış bir ağacı eğmeye çalışmaya benzemektedir. O ağacın yönünü değiştiremezsiniz, zorlarsanız, ancak dallarını kırarsınız! Bu nedenle de, dikkat ederseniz, insanların çoğu kişilik ve karakterlerin inşâsı ve ikmâline yönelik âdâb, hikmet ve prensipler içeren uyarıcı ve ıslâh edici öğütleri belli yaşlardan sonra pek sevmemektedirler. Islâh ve düzeltme amaçlı uyarı ve nasihatte ısrârcı olursanız da kırılmaktadırlar! Dolayısıyla da ilerleyen yaşlarda eğitim çok zordur! Bu gerçeği fark eden her ebeveyn, evlatlarının eğitimi için öncelikle kendilerine çeki düzen vermeliler, sonra hamilelikte gerekli hassasiyeti göstermeliler, daha sonra da 0-5, 5-12 yaşları arasını ailevî sorumluluklar anlamında aile yuvasında eğitim ve terbiye seferberliği ilan etmeliler. Aksi takdirde bulûğ çağından sonraki “ergenlik yılları” denilen zamanlarda saygısız, edepsiz, aksi, dik başlı, söz dinlemez, taşkın, moralsiz, karamsar, bunalımda, güvensiz, suçlayıcı, şükürsüz, tevekkülsüz, değişken ve tutarsız bir kişilikte gençler türer. Neticede de, o gençler aileden şikâyet eder, aile de o çocuklardan!... Aman dikkat! Ailevî sorumluluklar ihmale gelmez. Ne ekersen onu biçersin. Gülse gül, dikense diken! Diken dikip de gül beklemek ise hayalcilik ve kuruntuculuktur. İhmalkârlık, bir anlamda sorumsuzluk, tembellik ve bahanecilik demektir. Ve bilelim ki, ihmalin, istikbalde bir faturası olur... Hem sosyal hayattaki olumsuzluklar yönünden hem de indallâh mes’ûliyetler bakımından... Rabbimizden, hem dünyada hem de âhirette iyilik ve güzellikler dileriz. Âmîn.

103  Okumaktan değil, câhil kalmaktan kork!

10’lu yaşlarda bazı arkadaşlarımızla aramızda konuşurken “günde en az elli sayfa okumak, böylece ‘Okuyucu Müslüman’ olmak gerekir” derdik. Yıllar geçtikçe bu sözler unutuldu ve şeytan, pek çoklarını okumaktan uzaklaştırmak için türlü türlü vesveseler vererek, “Okumaz Müslüman” kalmayı onlara süslü gösterdi! Günde değil, ayda 50-100 sayfa okumayanlara da, ara sıra 4-5 sayfalık yazıları okumak ya da dinlemek bile çok ağır gelir oldu! Bu kimseler, okumaktan korktukça korktular!.. Oysa okumamaktan daha korkunç şey olmayacağını unuttular!.. Okumamak ile cehâlet arasında sebep-sonuç ilişkisi vardır. Cehâletin sebebi, okumamak ve dinlememektir.

104  Allah rızâsı için, insanlar ve hayvanlar yararlansınlar diye ağaç dikmek bir sadaka-i câriyedir.

Rasûlullah aleyhisselâm buyurdu:

“Bir Müslüman bir ağaç dikerse mutlaka ondan yenilenler onun için bir sadaka olur. Ondan ne çalınırsa onun için bir sadakadır. Yırtıcı hayvanların ondan yedikleri onun için bir sadakadır. Ondan kim ne eksiltirse mutlaka onun için bir sadaka olur.” (Müslim, Musâkât, 7; Ayrıca Bkz: Buhârî, Muzâraa, 1; Müslim, Musâkât, 8-13)

İmam Nevevî rahımehullâh şöyle demiştir:

"İslâm âlimleri en helâl ve en faziletli kazanç yollarının hangisi olduğu hususunda ihtilâf etmişlerdir. En faziletlisinin ticâret olduğu söylendiği gibi, el sanatı olduğu, zirâat olduğu da söylenmiştir. Sahîh olan da budur. (Yani en helâl ve en faziletli kazanç yolu zirâattır.) Ben bunu Mühezzeb şerhinin 'yiyecekler' bâbının sonlarında genişçe açıklamış bulunuyorum." (Bkz: el-Minhâc fî Şerhi Sahîh-i Müslim, Musâkât Kitâbı, Bâb: 2, "Ağaç dikmenin ve ekin ekmenin fazileti bâbı".)

105  Az şey bilene değil, hakkı ve haddini bilmeyene "câhil" denir!

Her kim bu tanıma uyuyorsa, o câhildir. En yakınlarımız olsa bile! Hakkı bilmeyen i’tikâden câhildir, haddini bilmeyen amelen/ahlâken câhildir. Hem hakkı hem de haddini bilmeyen ise, katmerli câhildir.

Echel’e câhili anlatmak çok zordur!

Desen ki: “O câhildir!”

Der ki: “Ben daha câhilim!”

Böylece, câhillerden ve câhillikten sakınamaz!

Oysa cehâlet; hakkı ve haddi bilmemek ve bilinen hakka uymamaktır.

Çok meselelerde az şey bilen arkadaşlarımız olacağına, az da olsa bildikleriyle amel eden dostlarımız olsun. 

106  Hayattan Bir Enstantane ve Kısa Bir Değerlendirme:

Tespit:

Kendilerine 20-30 sene ders verebilecek çapta kimselere "hoca" dememek adına, ısrarla isimleriyle ya da "abi, kardeş" diye hitap edenler, bin yıl yaşasalar bile, o kibirleriyle -bırakın hoca olmalarını- "öğrenci" bile olamazlar!

Değerlendirme:

Kibir, ilim öğrenmeye münâfîdir:

İmam Mücâhid rahımehullâh şöyle demiştir:

 وَقَالَ مُجَاهِدٌ لاَ يَتَعَلَّمُ الْعِلْمَ مُسْتَحْيٍ وَلاَ مُسْتَكْبِرٍ

“Utangaç ve kibirli kimse ilim öğrenemez.” (Buhârî, İlm, 50)

Cehâlet, insanı helâkete götürür!

Ya âlim/bilen ol, ya müteallim/öğrenen ol, ya müstemi'/dinleyen ol, ya da muhibb/seven ol, sakın beşinci olma yoksa helâk olursun!

Müslüman; ya âlim, ya talebe, ya dinleyen (ve amel eden), ya seven (destek veren, kol kanat geren) olmalıdır. Bunların dışında beşinci sınıftan olmamalıdır. Yani bir insan düşünün ki, ne öğreniyor, ne öğretiyor, ne dinliyor, ne de seviyor! Bu vasıflardan hiçbirisini üzerinde taşımıyor; böyle bir Müslüman modeli yoktur! Zira bu dört özelliği taşımadığı halde, bunlara zıt sıfatları taşıyan kimse -Allah korusun- helâk olur!

Unutmayalım ki, tevâzu, saygı, nezâket, anlayış ve hoşgörüden insan kaybetmez, bilâkis kazanır ama kibir, ucb, hased, kabalık, katılık, saygısızlık, patavatsızlık ve anlayışsızlıktan çok şey kaybeder!

Yâ Rabbe’l-Âlemîn ve yâ Erhame’r-Râhımîn!

Kibrin büyüğünden de küçüğün de alâmetlerinden de rahatsız edici görüntüsünden de kötü örnekliğinden de bizleri koru. Âmîn.

107  Kovulmuş şeytandan Allah’a sığınırım.

Ey nefs(im)!

Şeytan sana hangi konuda vesvese verirse; sen,  o vesveseye karşılık çok hayırlı bir amel işle! Şeytan seni namazda yanıltırsa; sehv secdelerini büyük bir huşû’ ile acele etmeden uzun uzun yap, tesbîhâtları çoğalt ve Allah’ı çokça zikret! Şeytan sana abdestli olduğunu unutturursa; git, Sünnetlerine, müstehablarına ve edeblerine riâyet ederek güzelce abdest al! Şeytan sana cimriliği telkin ederse; farkına vardığın an, Allah için infâk et! Şeytan sana boş boş yan gelip yatmanı ve tembelce oturmanı yahut da televizyon izleyip çekirdek çitlemeni veya buna benzer şeylerle uğraşmanı söylerse; kalk, ya bir din kardeşini ya da bir akrabanı ziyâret et, onları sevindir. Yahut da bir fakirin, yetimin, öksüzün, dulun, yaşlının, kimsesizin veya mağdur birinin evine gidip, onların ihtiyaçlarını karşıla! Şeytan büyük bir günahı sana sık sık işletiyorsa ve bir türlü o günahı terk edemiyorsan; her günah işlediğinde Allah için bir altın infâk et! O günahı işledikçe de o altını infâk etmekten vazgeçme, tâ ki o ameli terk edene kadar. Ya senden altın çıkmaya devam edecek ya da seni o kötülük terk edecek! Bilelim ki, hiçbir insan, sonuna kadar bu cezaya dayanamaz! “Bir, iki, üç,...” derken, teslim bayrağını çeker ve o günahı bırakmanın, hem maddî hem de mânevî bakımdan bir hayr olacağını kabullenir! Velhâsıl, şeytan hangi ma’rûftan alıkoymaya çalışıyor ve hangi münkeri işletmeye çabalıyorsa; bunu fark ettiğin anda, bu tuzağa düşmemek için, Allah’ın ipi olan Kur’ân’a sarıl, onunla amel et ve onun pratiği olan Rasûlün Sünnetine uy! Böyle yaparsan, şeytanın senin üzerindeki vesveseden ibâret olan etkisi ve tesiri kırılır; yok eğer şeytana uyarsan, ona ibâdet edersen ve onunla bir olup Allah’a isyân edersen, şeytanın elinde oyuncak hâline gelirsin! Ve şeytanın dostları ve taraftarları olarak, onunla beraber cehennemi boylarsın! Allah korusun.

108  İbn-i Kayyım el-Cevziyye: "Biz, Şeyhu'l-İslâm'ı (İbn-i Teymiyye’yi) çok severiz; ama hakkı ondan daha çok severiz" (Medâricu's Sâlikîn, 2/37; 3/394) diyordu; günümüzdeki bazı kimseler de: "Biz İmam Mevdûdî rahımehullâh'ı severiz; ama bazı meselelerde nefsimizin isteklerini ondan daha çok severiz (o konularda kişisel tercihlerimize uyarız)" demektedirler. Yok öyle değilse, buyurun, fotoğraf konusunda Allâme Mevdûdî'nin fetvâsını dikkate alarak hassas davranın! Ama şu bir gerçektir ki, kim ne derse desin, sadece inandığını söyler. Herkes yine bildiğini ve inandığını yaşar...

109  Amelin tuz, edebin un gibi olsun!

Sâlih bir âlim olan Ruveym b. Ahmed el-Bağdâdî oğluna şöyle demiştir:

يا بُنَيَّ اجعل عملك مِلْحاً، وأدَبك دَقيقاً. أي استكثر من الأدب حتى تكون نسبتُهُ فى الكثرة نسبة الدقيق إلى الملح -فى العجين- ، وكثير الأدب مع قليل من العمل الصالح خير من العمل مع قلة الأدب

“Oğulcuğum! Amelini tuz, edebini un kıl!  Yani edebini o kadar çoğalt ki, edebin oranı çoklukta -hamur içinde- unun tuza oranı gibi olsun. Az sâlih amelle birlikte çok edeb, az edeble beraber (işlenen çok) amelden daha hayırlıdır.” (el-Furûk, İmam el-Karâfî, 3/96, Muhâsibî, Risâletu'l-Musterşidîn, S: 31, “Ebû Ğudde'nin notu”; Min Edebi’l-İslâm, Abdulfettâh Ebû Ğudde, S: 6)

110  Maalesef ki, âhir zamanda hoca kılıklı bazı kimselerin yazılarından ve konuşmalarından Âyet ve Hadîsleri çıkartıp, sadece yorumlarını ve fikirlerini okuyun, -teessüfle belirtelim ki- “bunları hangi müşrik söylemiş?” dersiniz! Âdeta din kendilerine indiriliyormuş gibi, kâide/kural tanımadan ahkâm kesiyorlar: “O yok, bu yok, o meselenin aslı bu, bu meselenin aslı şu, bu helâl, şu haram...” Bu insanların aklına uyan; Firavunu cennete koyar, Şeytanın son anda iman edebileceğini düşünür, Ebû Tâlib’i Müslüman ilan eder, şirk koşarak ölenlerin cennete girebileceklerini iddia ederek “cennete girmek için mü’min ve Müslüman olmaya gerek yok” der ve -insan şeytanlarının, putların ve putlaştırılanların olduğunu unutarak- şeytandan başka tâğût olmadığına inanır... Sübhânallâh! Bütün bunlar, Allah’a iftirâdır! Hiç şüphesiz Allah Azze ve Celle, müşriklerin nitelediklerinden çok yüce ve noksanlıklardan münezzehtir.

111  Ofsaydı bilmemekten veya ofsayda düşmekten değil, şirki bilmemekten ve şirke düşmekten korkun!

Toplumda kadın/erkek herkese yöneltilen: "Ofsaydı biliyor musun?" sorusu yerine: "Şirki biliyor musun?" sorusu sorulsaydı, pek çok insan şirkten sakınabilirdi! Ofsayda düşmenin cezası en fazla hücumun durdurulması ya da golün iptalidir ama şirke düşmenin cezası, o şirk terk edilmeden ölündüğünde ebedî cehennemdir!

112  Ashâb-ı Kirâm, konuşmaya başladıklarında çocuklarına ilk olarak: "Âmentü billâh ve kefertü bi't-tâğût" yani "Allah'a iman ettim ve tâğûtu red ve inkâr ettim" cümlesini öğretirlerdi. Şimdi ise sokak röportajlarında halka: "Tâğût nedir?" sorusu yöneltildiğinde, pek çoğu, ya bu kelimeyi hiç duymadıklarını söylüyor, ya tavus veya tavuk anlıyor! Yâ Rabbi, hidâyet ver ve bizleri içimizdeki câhiller yüzünden helâk etme!

113  AVM'ler, sürekli veya süreksiz müşterilerinin sırtından milyarlar kazanıp servetlerine servet katıyorlar, köşe dönüyorlar ve köşe başlarına şubeler açıyorlar, ama para tahsîl ederken müşterilerine ikrâm etmeye gelince, cimrileşiyorlar!.. "Şu birkaç kuruşu da almayalım, işlerimizin rast gitmesi için ikrâmımız ve Allah’ın verdiklerine karşılık şükrümüz olsun" diyemiyorlar! İslâm toplumlarında öteden beri “hesabı düz yapmak” diye bir âdâb, örf ve uygulama vardır. Ödenecek tutar 20 lira 15 kuruş ise; o 15 kuruşu almasalar, iflâs mı ederler?! Ya da yüksek meblağlarda, birkaç lirayı ikrâm etseler?! Eksik tutarların "kasiyerden tahsîl etme" biçimindeki insâf ile bağdaşmayan Batı zihniyetli uygulama ise, haksızlığın ta kendisidir. Kasiyerin eminliğine güvenmiyorsan, işe almazsın olur biter. Böylece dürüst insanların da değeri takdîr ve teslîm edilir. Kasiyer, müşteriden hesabı alırken 50, 25 TL tuttuysa, 50 lira alır, 25 kuruşu ikrâm ya da başka bir isim altında bir butona basarak ikrâm ettiğini belgeler. Zaten alışveriş fişi bile, “25 kuruş alınmaz” diye âdeta bağırmaktadır. Dolayısıyla, ayriyeten ikrâm edilen üç-beş kuruşu -bu anlamda- belgelemeye hâcet yoktur. Sadece aylık, yıllık ne kadar ikrâm edildiğinin tespiti adına, o butona ihtiyaç olabilir. Bu muhâsebeden, sene sonunda müşterilere yapılan ikrâmların yetersiz olduğu anlaşıldığında, ikrâmı artırmak için bu kalemin tespiti işe yarar. Ne kadar hoş değil mi? Mesele para yönünden değil; insanlık, duyarlılık, şükür ve vefâ yönünden hoştur! Ama nerede?! Eskilerde, beş on kuruşa tenezzül edene: “Beş on kuruş ile hacca mı gideceksin?” derlerdi. Ne kadar anlamlı; anlayana! Yakında poşetlerden de para isterlerse şaşırmayın!

114  İman, ilim ve adâlet ehliyeti olmayan yazarların yazdıkları fikir kitapları, insanların kafasını ve kalbini karıştırmaktan başka bir fonksiyon icrâ edemez!

Aslında bütün mesele budur! İnsan, ilmî ve îmânî bir olgunluğa ermeden, şur(a)dan bur(a)dan ne bulursa okuyor, kafasını câhilî zırvalarla dolduruyor, daha sonra da kafaları karışık, kalpleri şüpheli, dilleri keskin, itiraz ve taşkınlığa hevesli karakterler ortaya çıkıyor. Asıl okunması gereken Kur'ân, Sünnet ve bunların açıklamalarında âlimlerin yazdığı eserler ve Tevhîd, edeb, ahlâk ve ahkâma dair Tevhîd ve ilim ehlinin yazdığı eserler okunmuyor. Okunsa da, diğerleriyle karmakarışık bir sonuç ortaya çıkıyor. Sonra da, meselelerde ehliyetsiz ama dili keskin, cür'etkâr kişilikli kimseler, gurur ve kendini beğenmişlik içinde, bilgiçlik taslayarak: "Biz bunları zaten biliyoruz" diye kibirlenip, havalara giriyorlar! Nereden biliyorlarsa! Bilmediği halde bildiğini sanan kimseye bir şey verilemez! Hem insan sormaz mı? "İlmî tahsîlin olmadan, nereden biliyorsun? -Hâşâ- o konuda sana ilim/vahiy mi indirildi?"

115  Bir yerde bir yazı gördüm. "Çok okuyan mı bilir, çok gezen mi?" diye. Cevap olarak da "bence çok kazık yiyen bilir" yazmışlar.

Tecrübe, mizah, ironi, mecaz ve hakikati âdeta bu sözde harmanlamışlar, birbirine katıp karıştırmışlar! Nereye çeksen oraya gidebilecek bir sözdür yani!

Aslında bu söz, yorum yapmaya değmez ama bazıları bu cevaba hak vermesinler diye kısa bir cümle söylemek yerinde olur: "Eğer çok bilselerdi, çok kazık yemezlerdi!"

116  Öyle insanlar vardır ki, içinde bulundukları şirkleri, bid'atleri ve ma'siyetleri kendilerine delilleriyle anlatılıp hakkın tebyîni ve hüccetin ikâmesi belki de bininci ya da yüz bininci kez ihkâk edildiği halde; "toplum, gelenek, âdetler, grup, meşreb, şeyh, üstad..." diyerek yine de hakka uymazlar!

117  Firârınız isyânlara olmasın!.. İsyânlarda olmayın!..

İnsanların kötülükleri, nankörlükleri, vefâsızlıkları ve vurdumduymazlıkları karşısında isyân, sigara, alkol, yalnızlık ve öfke bir çare değildir. Kötülüklere tepkinizi, zararlı tercihlerle değil, çare olacak meşrû vesilelerle gösterin. Unutmayın ki, kirli bir şey, necâset olan bir sıvı ile yıkanmaz! Öyleyse tüm kötülükler ve vefâsızlıklar karşısında ve dahi her türlü geniş dünyevî imkânlar içinde bile çare; Allah'a yönelip ona kaçmaktır. Firârınız, kaçışınız isyanlara olmasın! Kötülüğü kötülükle değil, iyilikle gidermeye çalışın. Bir kimsenin yaptığı kötülüğe kızarken, siz de başkalarının buğzedeceği başka bir kötülüğü işlemeyin! Hayatta iyileri ve iyilikleri örnek alın, kötülerden ve kötülüklerden de ibret alın. Bu ibret alışların hepsi sizi sadece Allah'a yöneltsin. Rabbimiz buyurdu: "O halde Allah'a kaçın (şirk ve ma'siyetlerden uzaklaşıp O'na yönelin, sadece O'na dayanıp tevekkül edin). Muhakkak ben sizi O’n(un azâbın)dan apaçık uyarıp korkutanım." (Zâriyât: 50)

118  Rasûlullah'ın, Hadîslerinde sakındırdığının aksine, parfüm kokuları, özellikle de kadın parfümleri o kadar ağır ki, apartmanlarda koridorlardan bu parfümleri sürünüp bir kadın geçmiş ise; bunu hemen anlıyorsunuz ve bir de bir kaç saat boyunca o parfümün kokusu o ortamda kalmaya devam ediyor! Bu da, o havayı teneffüs etmek zorunda olan insanların burnunun direğini kırıyor doğrusu!

Koku sürünme ile alâkalı Allah Rasûlünün iki Hadîs-i Şerîfini hatırlatalım:

"Her göz yabancı bir kadına bakarak göz zinâsı işlemiştir. Bir kadın da güzel kokular sürünerek, erkeklerin yanından geçerse, o da aynen bakan erkekler gibi zinâ etmiş gibidir." (Tirmizî, Edeb, 35, Hadîs No: 2786; Bkz: Nesâî, Ziynet, 35, 36, 37)

"Erkeklerin kokuları, kokusu fark edilen fakat rengi olmayanıdır. Kadınların sürünecekleri kokular ise; rengi olan fakat kokusu etrafa yayılmayanıdır.” (Tirmizî, Edeb, 36, Hadîs No: 2787; Nesâî, Ziynet, 32)

119  Haksız yere insanların kanını dökmek haramdır:

Kim, kasden bir kimseyi öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibidir. (Bkz: Mâide: 32)

Kim de bir mü'mini öldürürse, onun cezası:

1- Cehennemdir,

2- Cehennemde ebediyyen kalacaktır (mü'minin kanını dökmeyi, onu öldürmeyi helâl sayan kimse kâfir olur ve ebediyyen cehennemde kalır. Mü'minin kanını helâl saymadan öldüren ise, cehennemde kendine hâs tek kişilik hücrede korkunç şekilde azap olunur. خَالِدًا فِيهَا ifadesi, müfred/tekil olarak Kur’ân’da üç yerde geçer. Burada, mü'mini öldüren kimse hakkında kullanılmıştır. Bu ifadenin çoğul şekli olan ve Kur’ân’da bu şekliyle 44 defa geçen خَالِدِينَ فِيهَا ifadesi ise, hep kâfirler hakkındadır),

3- Allah ona gazap etmiştir,

4- Allah ona la'net etmiştir,

5- Allah ona büyük bir azap hazırlamıştır.

Evet, mü'mini öldüren kimse için bu şekilde her biri diğerinden korkunç olan beş tane ceza vardır. (Bkz: Nisâ: 93)

Peygamberimiz buyurdu:

“Kıyâmet gününde insanlar arasında ilk olarak kanlar hakkında hüküm verilecektir.” (Buhârî, Rikâk, 48, Hadîs No: 6533; Diyât, 1, Hadîs No: 6864; Müslim, Kasâme, 28, Hadîs No: 1678; Tirmizî, Diyât, 8, Hadîs No: 1396, 1397; İbn-i Mâce, Diyât, 1, Hadîs No: 2615; Nesâî, Tahrîmu’d-Dem, Hadîs No: 3991-3996).

120  Bir kimsenin en çok sevdiklerinin ilk sırasında, yıllar geçse de kendisini unutmayan, arayan, soran ve ziyâret eden mü’minler olması gerektiği halde, günümüzde genelde insanlar, vefâlı olan ve iyi gününde de kötü gününde de kendisini ziyâret edenleri değil de; bollukta da darlıkta da sadece menfaatlerini önemseyip, menfaatçi, yağcı ve ikiyüzlü insanları daha çok seviyorlar! Vefâ, samimiyet, kadirşinaslık, fedâkârlık ve kardeşlik nerede kaldı?!

121  Allah aşkı!

Adam, "Allah aşkına yapmayın!" diyor. Yapıp yapmayacağımızı tartışabiliriz de, "Allah aşkı" da neyin nesi? Aşk; fânîler arasında olur! İnsan insana âşık olabilir. Tabii ki ona da "aşk" denilebiliyorsa! Bugün, maalesef ki, nefsî arzuların tatminine "aşk" denilmektedir. Birbirine âşık olduğunu söyleyen kimselerin arasındaki aşk da altı ay sonra bitebilmektedir! Fikir ayrılığına düşüp de, birbirinden ayrılan âşıklar(!) yüzde doksan birbirinin aleyhinde konuşup, kendilerini temize çıkarmak için vıdı vıdı yapmaktadırlar. Bu mudur aşk? "İlâhî aşk" ya da "Allah aşkı" gibi tabirlere gelince; bu tabirlerin, Kur'ân ve Sünnette yeri yoktur. Çünkü Allah veya Rasûlullah hakkında "aşk" kelimesinin kullanıldığına, Şer'î lafızlar arasında rastlamamaktayız. Bunun yerine, Âyet ve Hadîslerde geçtiği gibi, "hubb, mehabbet/muhabbet" (sevgi) kelimelerini kullanmak gerekir (Bkz: Bakara: 165; Mâide: 54). Bu gerçeğin dışında kalan fikirler, kîl-u kâl'dir; felsefî, hayâlî, hissî duygu, düşünce ve kanaatlerdir!

122  İslâm'a uymamayı şiâr edinmiş kimselerin klasik itirazları: "Şunu yap ya da yapma diye Kur’ân’da bir Âyet mi var?" Sanki diğer meselelerde Âyetlere uydular da, o konuda Âyet olmadığına karar verdiler! "Bize sadece Kur'ân yeter" anlayışında; Kur'ân'ın anlam ve muhtevasında, usûlünde, bütünlüğünde, pratiğinde, örnekliğinde ve uygulamasında akıl, mantık, hevâ ve hevesler referans alınmakta ve ilimsizce din adına konuşulmakta, fetvâlar(!) verilmektedir. Dünyevî bir konuda bile yeterli bilgisi, tecrübesi ve ehliyeti olmayan kimsenin konuşması ve kendisine o konuda iş ve sorumluluk verilmesi asla kabul edilmezken; Allah’ın dini hususunda her meselede ağzı doldura doldura nutuklar çekip ahkâm kesmek ve Allah’ın azâbından korkmadan tahmin, zan ve keyfî arzulara dayanarak yorumlar yapmak nasıl câiz kabul edilebilir?!

123  Allah’a iman bir kurtuluştur; küfür ve zulüm ise ebedî bir hüsrândır!

Suriye’nin İdlib kentinde klor gazı kullanarak kadınların, çocukların ve sivil halkın ciğerlerinin parçalanarak kan kusmalarına ve kendi kanlarıyla boğulmalarına sebep olan Esed rejimi ve destekçileri sakın ha, Allah’ı bu yaptıklarınızdan gâfil sanmayın! Adâlet, rahmet, kahr, intikâm sahibi olan Allah Azze ve Celle hem dünyada hem de âhirette bu zulümlerinizin hesabını elbet bir gün soracaktır.

İzzet ve Celâl sahibi Rabbimiz buyurdu: “Sakın Allah’ı o zâlimlerin işlediklerinden habersiz sanma! Onları(n azaplarını) ancak gözlerin dehşetle yerinden fırlayacağı bir güne erteliyor.” (İbrâhîm: 42)

Ve ey kâfirler, unutmayın ki:

Müslümanlar, ölümün bir hak olduğunu bilip, ondan korkmazlar, isyân etmezler ve ölümden sonrası için hazırlık yaparlar; kâfirler ise ölümden korkarlar, yaşam(ak) konusunda çok hırslıdırlar, ölüm ve âhiret için de hiçbir hazırlıkları yoktur. Müslümanlar âhiret sevabını dilerler, kâfirler ise sadece dünya sevâbını ve dünyanın geçici meta’ını isterler. Müslümanlar, kâfirlerin Allah’tan ümit etmedikleri/edemeyecekleri şeyleri ümit ederler. Ve Müslümanların ölenleri cennettedir, kâfirler ise cehennemdedir. O halde gerçek anlamda kazananlar ve kurtuluşa erenler kimlerdir?

Zulümle âbâd olunmaz ve zulüm asla pâyidar olmaz!

124  Rabb nedir?

Elmalı’lı Hamdi Yazır rahımehullâh:

“Herhangi birini rabb ittihâz etmiş olmak için ona behemehâl ‘rabb’ nâmını vermiş olmak şart değildir. Allah’ın emrine muvâfık veya muhâlif olduğunu hiç hisâba almıyarak, onun emrine itaat etmek ve ale’l-husûs ahkâma müteallık olan husûsâtta onu vâzıı ahkâm ve hukûk gibi tanıyıb da, o ne söyler ne emrederse, hakk oluverir gibi farzetmek, ona itaatle Allah’ın emr-ü hükmüne muhâlefet eylemek, onu Allah’tan başka rabb ittihâz eylemek, ona tapmak demektir.” (Hak Dini Kur’ân Dili, Elmalı’lı M. Hamdi Yazır, Eser Neşriyat ve Dağıtım, 1979, C: 4, S: 2512)

Sadeleştirilmiş hâli:

“Herhangi birini rabb edinmiş olmak için behemehâl ona ‘rabb’ adını vermiş olmak şart değildir. Allah'ın emrine uygun olup olmadığını hesaba katmayarak, onun emrine uymak ve özellikle de dinin hükümlerine ait olan hususlarda onu kural koymaya yetkili sanıp ne söylerse, ne emrederse doğru farzetmek, ona uyduğu zaman Allah'ın emrine ters düşeceğini düşünmeden hareket etmek, onun emirlerini taparcasına yerine getirmek onu rabb edinmek ve ona tapmak demektir.” (Hak Dini Kur’ân Dil, Elmalı’lı, Tevbe: 31. Âyetin tefsîri)

125  Râfizîlerin foyası!

Haber sitelerinde: "İran Müslümanlığı, kimyasal gazla öldürülen çocuklara değil, Esed'in vurulan uçaklarına ağlıyor" yazıyor.

ABD'nin, Esed'in İdlib bölgesinde kimyasal silah kullanmasını gerekçe göstererek, Esed'in elinde olan Şayrat hava üssüne Akdeniz'de bulunan gemilerden "Kızılderili savaş baltası" anlamına gelen "tomahawk" füzeleri fırlatarak vurması üzerine, klor gazıyla İdlib'de bebeklerin katledilmesine sessiz kalan İran ve Rusya kınama yayınlamıştır. Bu kınama ile de, kimyasal gaz kullanılmasını, bebeklerin ve masumların öldürülmesini onaylamışlardır!

Geçmişte İran hayranlığı yapan, İrancı, Humeynici olan hatta "Humeyni'nin yaşaması uğruna canımı bile veririm" diyecek kadar ahmaklaşan insanların olduğunu hatırlayınca, insanlık için cehâletten daha büyük dalâlet olmadığını anlıyoruz.

Şu bir gerçektir ki, İran'ın mezhebi Râfizîliktir, Şîîlik değildir! Râfizîlik, Şîîliğin ğulâtıdır, en aşırı ve uç noktasıdır. “Revâfid” kelime olarak dinden dönenler, terk edenler, reddedenler, kabul etmeyenler demektir. Bu tutucu fırka, sadece Ehl-i Sünnet ile değil, İslâm'ın temel esasları ve değerleriyle de çatışmaktadır. Allah hidâyet versin!

"Andolsun insanlar arasında iman edenlere düşmanlıkta en şiddetli olanların Yahûdîler ve müşrikler olduğunu bulacaksın..." (Mâide: 82)

126  İbn-i Uyeyne rahımehullâh şöyle demiştir:

“Hiçbir kimse nefsindeki kusurlarını bildiği müddetçe, dua etmekten menolunmamıştır. Zira Allah Teâlâ, yarattığı kullarının en şerlisi olan İblîs’in bile duasına icâbet etmiştir. İblîs’in kabul edilen duası şudur: ‘Rabbim, öyleyse bana (insanların) tekrar diriltilecekleri güne kadar mühlet ver, dedi.’ (Hicr: 36)” (Fethu’l Bârî fî Şerhi Sahîhi’l Buhârî, İbn-i Hacer el-Askalânî, Mektebetü Mısr, C: 11, S: 195) İblîs’in bu isteğine karşılık Rabbimiz: “Sen, (Allah katında) bilinen vaktin gününe kadar mühlet verilenlerdensin, buyurdu.” (Hicr: 37, 38)

127  “Gençtir yapar...” demeyin!

Sesler!... “Çocuktur yapar, ergendir yapar, gençtir yapar...”

Çocuk/genç yaparsa yaptırmayacaksın, engel olacaksın. Ebeveyn olarak sen bostan korkuluğu musun? Senin, evlatların üzerindeki görevin; meşrû işleri emretmek, kötülüklerden de menetmektir. Baba mürebbîdir, anne ise mürebbiye. Her ikisi de uyum içerisinde çocuklarını terbiye etmekle, onları hakka, hayra ve iyiliğe çağırmakla mükelleftirler. Ana çocukları, baba da tüm ailesi üzerinde bir çoban gibi raiyesinden mes’ûl olması gerektiği halde, maalesef ki evlerde çocukların dediği olmaktadır. En azından onların yaşam tarzları üzerinde ebeveynlerinin pek etkisi bulunmamaktadır. Evdeki genç delikanlının ve hanım kızın keyfine göre davranılmaktadır. Peygamberimizin, kıyâmet alâmeti olarak haber verdiği gibi, toplumda kadın, kendisine hükmedecek efendiler doğurmaktadır. Evlatlar, analarına, istedikleri gibi söz geçirebilmektedirler. Oysa o çocukları, meşrû bir istikâmette terbiye edecek ilk muallime annedir. Anaya karşı gelen, itaat etmeyen, sözünü dinlemeyen bir evlat, hayırlı bir evlat olabilir mi? Babaya saygısı olmayan, trip atmakla dediklerini yaptırmaya çalışan, istedikleri olmayınca da babasıyla ters düşen bir genç, yarın evlendiğinde çocuklarından farklı bir muamele mi beklemektedir? Geçmişte çok tekrarlanan ve pratik hayatta da karşılığı olan bir söz vardı: “Hiçbir ana baba, çocuğunun kötülüğünü istemez” diye. Bu bir gerçektir! Canından, kanından, kendi sulbünden olan ve hayat tecrübesi, bilgi ve birikimi olmayan yavrularıyla etle tırnak gibi olan ebeveynler, hiç çocuklarının kötülüğünü isteyebilir mi? Elbette ki, istemezler. Onlardan bir şey isterlerse ya da bir davranıştan onları sakındırırlarsa; bu normal şartlarda onların iyiliklerini istemelerindendir. Bu nedenle çocuklar, analarının ve babalarının kıymetini bilmelidirler. Onları üzecek, kıracak davranışlardan sakınmalıdırlar.  Onların sözlerine kulak verip, onlara “üf” bile dememelidirler. Yoksa yarınlarda, kendileri de ana ve baba olduklarında çok üzülürler.

128  “İnsan bile bile nasıl yanlış yapar, anlamıyorum” diyenlere bir misal verelim. Elektrikli hayatın rahatlığına alışan bir kimse, elektriğin kesildiğini bildiği halde, her defasında elini elektriğin açma/kapama düğmesine atar. Sonra elektriğin kesik olduğunu hatırlar ama birkaç dakika sonra yine aynı refleksi gösterir ve mütemâdiyen bu davranışı aralıklarla tekrarlar. Çünkü belirli bir hayat standardına alışmış bir kimse, bir konuda önceden bilgili olsa bile, bildiğini unutur, alışkanlıklarına, arzu ve beklentilerine uygun hareket eder.

129  Hayatta en gıcık kaptığın insana, Allah için gidebiliyor musun? Allah için affedebiliyor musun? Allah için iyilik edebiliyor musun? Cevabın "evet" ise, sen hayatta insanların görüp tanıyabilecekleri en güzel ve en geçimli insansın! Yok eğer cevabın olumsuz ise, kusura bakma ama sen nefsî davranmayı karakter edinmiş en gıcık ve en itici bir insansın! "ALLAH İÇİN" sözü bile seni harekete geçiremiyorsa, seninle kim arkadaş olmak ister? Sen, kendin gibi biriyle arkadaşlık eder miydin?!

130  Müslümanları seviyoruz...

İman; bütün Müslümanları sevmeyi gerektirir. Allah için sevmek ve Allah'ın "sevin" buyurduklarını sevmek, imanın aslındandır. İmanın kemâli de, mü'minleri çok sevmeye ve onlara karşı kalpte öfke, kin, nefret ve kırgınlık taşımamaya ve beslememeye bağlıdır. Bu sebeple, bütün Müslümanları seviyoruz. Fakat Müslümanların yanlışlarını ve günahlarını sevmiyoruz. Onları, imanlarından dolayı seviyoruz. Neden, insanların günahlarından râzı değiliz? Çünkü, Allah yasakladığı ve o kötülüklerden râzı olmadığı için, bizim de râzı olmamız düşünülemez! Her türlü taassuptan da Allah’a sığınırız. Başkasının günahlarını sevmiyoruz çünkü kendi günahlarımızı bile sevmiyoruz ki, başkasının günahını, hatasını ve yanlışını sevelim! İnsan, sevip hoş görecek olsa, kendi yanlışını sever, müdâfaa eder! Fakat yanlış kimde olursa olsun, yanlıştır ve savunulamaz, sevilemez. Ayrıca mü’minin uğraşacağı şey, fâil değil, kötü fiil olmalıdır! Diğer taraftan, kul, hatasını kabul eder ve bağışlanma dilerse, Yüce Allah da onu bağışlar. Rabbimiz, hepimizin hâlini ıslâh etsin. Selef'i ve Halef'i ile tüm İslâm âlimlerimizi seviyoruz. Onların aleyhinde konuşulmasına, gıybetlerinin yapılmasına ve kendilerine iftirâ edilmesine asla râzı olmayız ve izin vermeyiz. Bilelim ki, âlimlerin etleri zehirlidir! Onlara iftirâ etmenin ve onların gıybetini yapmanın günahı çok büyüktür. Ebû Hanîfe'yi de, ona bazı meselelerde muhâlefet etmiş âlimleri de, İmam Buhârî'yi de, ona bazı meselelerde muhâlefet etmiş âlimleri de, İbn-i Teymiyye'yi de, ona bazı meselelerde muhâlefet etmiş âlimleri de, hatta -günahları bir yana- bu gaflete düşen tüm mü'minleri de Allah için "kardeş olarak" seviyoruz. Fakat hakkı, onlardan daha çok seviyoruz. Onlara olan sevgi ve muhabbetimiz; onların imanlarından, ilimlerinden, ihlâs ve takvâlarından ileri gelmektedir. Hepsi de hayırları çok olan Rabbânî âlimlerdir, mü’minlerdir. Her mü'min de, önünde veya sonunda azap edildikten sonra ya da mağfiret olunarak cennete girecek olan cennet sâkinleridir. Nasıl ki, cennete girenlerin kalplerinden kin ve nefret tamamen söküp çıkarılacaksa, dünyada da iman sahipleri birbirlerine kin beslememelidirler. Kin ve nefret ile birlikte cennete girme arzumuzu cem' edeceğimize; iman, sevgi, müsâmaha, bağışlama, anlayış ve iyilikleri karakterimizle meczetmeliyiz. Allah hepimizden ve gelmiş/geçmiş tüm mü'minlerden râzı olsun ve hepimize rahmet etsin. Âmîn.

131  Hüccet’in ikâmesi:

Tevhîdî bir meselenin hafî (gizli, kapalı) olması iki şekilde olur: Ya o meselenin delili kapalıdır ya da o meselenin vâkıası kapalıdır. Bu iki durumda ikâme-i hüccet gereklidir. Çünkü ilim isteyen bu gibi durumlarda “bilgisizlik” (cehâlet) tekfîre mânidir. Delili veya vâkıası sarîh (açık ve âşikâr) olan bir Tevhîdî meseleye muhâlefet eden bir kimseye hüccet ikâme edilmemiş olsa da, o kimse, o meselede ma’zûr sayılmaz. Akîde’ye taaalluk eden bir meselenin gerek delili ve gerekse de vâkıası açık olduğu halde, bir kimse, Tevhîd’e aykırı bir söylem ve eylem içinde ise; bu kimse cehâleti nedeniyle ma’zûr olmaz. Çünkü Allah’ın Kitâbında ve Rasûlünün Sünnetinde delili ve o delilin de sosyal hayattaki vâkıası açık olduğu bu gibi durumlarda kapalı olan şey; o kimsenin kafası ve kalbidir ki, Tevhîd'in açık bir hakikatini kabul edip tasdîk ed(e)mez. Yani müşkile, ne delildedir ne de vâkıadır; problem kişinin kendisindedir. Bu kimseye Tevhîd’in teblîği gerekir.

132  Kardeşçe, dostça, arkadaşça...

İlmî seviyesi ne olursa olsun tüm İslâm âlimlerini ve iman seviyesi ne olursa olsun tüm mü’minleri seviyoruz. İlmi, imanı, takvâsı ve Allah yolundaki çaba ve gayreti sebebiyle birini diğerinden fazla sevmek ise “taassup” değildir. Kaldı ki, her insanın başka birisini daha çok sevmesi için birtakım kriterler olduğunu kimse inkâr edemez. Asıl taassup; hevâ ve heveslere aykırı olan hakikatlere tahammülsüz sebebiyle, Ehl-i Hakk olan âlimlerin söylediklerinden hareketle, onların aleyhinde câhilî dedikodu kampanyalarda rol alıp, ilim ve iman ehli kimselere hakaret etmek, onların, bilir bilmez gıybetlerini yapıp, iftirâlar etmektir. Hakkında bilgisi olmayan meselelerde gelmiş geçmiş sâlih kullara delilsizce ve ehliyetsizce sataşanlar, yarın Huzûr-u İlâhî’de hesap verirlerken, buna şâhid olan Ümmet-i Muhammed’in Hakka bilerek şâhidlik etmiş ve “Şâhid Ümmet” olmaya liyâkat kazanmış olan fertleri de, -Rabbimizin izniyle- müfterîlerin aleyhinde şâhidlik edeceklerdir! O zaman gelince, körü körüne peşinden gidilen şeyhler, üstadlar ve efendiler peşlerine takılanları Allah'ın azâbından kurtarabilecek mi?! Bir insanın ağzından çıkan her lafız yanındaki iki melek tarafından kaydedilmektedir. Bu melekler, bu işi boşuna mı yapıyorlar acaba?! O yazılan ve zabt-ü rabt altına alınan sözlerin bir karşılığı olmayacak mı? Allah’tan korkalım! Bir Müslümanı az seversin, çok seversin; bunu herkes anlar ama düşmanlık niyedir?! Karalama çabası ve öfke nedendir?! Yoksa rahatsızlığın nedeni, o âlimlerin müdâfaa ettiği ve bid’at fırkalarına karşı güçlü delillerle savunduğu Tevhîd akîdesi ve Ehl-i Sünnet i’tikâdı mıdır? Öyle bile olsa, yine de “Allah’tan korkun!” deriz. Çünkü Allah’ın mutlak ve şaşmaz adâletinde her haksızlığın ve her iftirânın cezası çok büyüktür çok! En azından -velev ki, kişinin kendi akîdesi bozuk bile olsa- insanlara, inançlarından dolayı, tahammülsüz olmamayı öğrenmesi gerekir. Zira herkes “sahîh” ya da “ğayr-i sahîh” kendi inancı ile Allah’ın huzuruna varacaktır. Boş ve bâtıl işler yerine, Âdemoğullarının hidâyetleri ve iyilikleri için çalışmaktır hayır olan ve olması gereken!.. İnsan sormadan edemiyor: Nerede kaldı İslâmî edebimiz, sevgimiz, saygımız, insânî hoşgörümüz, nefs tezkiyemiz ve terbiyemiz!

133  Gurur, kibir, ucb, tenkîdçilik ve levme’cilik deyip geçmeyin!

Gurur, kibir, bencillik, kendini beğenmişlik ve başkasını beğenmeyip mütemâdiyen şunu bunu tenkîd etme gibi huyları olan nice kimseler bir dönem taklîdî iman etmiş olsalar da, bir zaman sonra -Allah korusun- Tevhîd'e sırt dönebilmektedirler.

“Gurur, kibir, ego, ucb gibi kötü ahlâklar o kadar üzerinde durulacak şeyler değil; daha önemli ve öncelikli meseleler var” diyerek, Nebevî ahlâkın ta'lîm ve terbiyesini ihmâl etmeyelim! Şüphesiz -ilim ve tecrübe ile sâbittir ki- gurur, kibir, ego, ucb ve başkalarını beğenmeyip onu bunu eleştirmek gibi mezmûm sıfatlar, birçoklarının hidâyete ermelerine engel olabilirken; kimileri de, bir dönem taklîdî ve icmâlî iman etmiş olsalar da, gün geliyor, sayılan kötü huylarıyla kendilerini insanlardan soyutlayıp, yalnızlığa ve dolayısıyla da nefs ve şeytanla teşrîk-i mesâi’ye mahkûm edenler, Tevhîd akîdesinden de feragat edebilmektedir! Bu durum, pek çoklarının şâhitlikleriyle sâbit olan vâkıasal bir gerçektir! Şirkten de kötü huylardan da Allah’a sığınırız.

134  Hakkı söylemekle hakareti karıştırmayalım!

Mâhiyeti ne olursa olsun, fikirlere hakaretle karşılık vermek bir hadsizliktir! Hakkı söylemek ile hakaret arasında kalın bir sınır vardır. Her kim hakkı söyleme, açıklama ve ihkâk etme sınırını aşarsa, kendisini hakaret ederken bulur!..

Karşındaki kâfir, müşrik bile olsa nefsinden bir davranış biçimi belirlemeden önce, şu Âyeti okumalısın: "Onların, Allah'tan başka yalvardıklarına (çağırdıklarına, dua ettiklerine, tapındıklarına) sövmeyiniz. Sonra onlar da, Allah'a bilgisizce söverler. İşte Biz, böylece her ümmete yaptıklarını süsledik. Nihâyet dönüşünüz yalnız Rabbinizedir. O da kendilerine yaptıklarını haber verecektir." (En'âm: 108) Sövgü/hakaret hiçbir konuda çözüm değildir. Allah'tan başkasına tapınanların, bu sapkınlıklarının nedeni bilgisizlik ise, mü'mine düşen hakaret etmek değil, onu aydınlatmaktır. Kaldı ki, Rabbimizin de beyân ettiği gibi, her topluma, yaptıkları süslü gösterilmiştir. Bu noktada inatlaşmanın kime ne faydası olabilir? Kim, inatla ve nefretle yola çıkarsa, diğerinin süslü ve gerçek gördüğü yargılarına bağlılığını artırır. Yani iyilik umarken kötülüğü besler! Bu davranış, İslâm'a uymayan hikmetsiz bir fiildir ve nefisten kaynaklanır. Unutmayalım ki, yukarıdaki Âyet-i Kerîme'nin son bölümünde haber verildiği gibi, herkesin dönüşü Allah'adır. Ve Allah, hem herkese yaptıklarını haber verecek hem de yaptıklarına uygun karşılık verecektir.

135  Kimisinin hayatı, dedikodu yapmakla ve beşer sözü taşımakla geçer; kimisininki de “Edeb Yâ Hû” demekle!

Hitâp tarzı, insanın kişiliğini ve ruh halini yansıtır!

“Ali Abi!..”

Hiç unutmam bir zamanlar, adı Ali ve yaşı da bizden büyük olan bir hocanın evinde ziyaretteyiz. Bazı aşırı ve edeb yoksunu gençler geldiler. Ev sahibi olan hocayla tartışmak maksadıyla: "Ali abi, size bazı sorularımız var" dediler. Hepimiz gencin hitâp tarzını yadırgadık. "Ali abi" dedikleri adam 50 yıldır hoca bilinen ve kendisine "hoca" diye hitâp edilen birisi. Bunu da bilmiyor değiller! O tavırlarıyla "biz seni hoca kabul etmiyoruz" demek istiyorlardı. Arkadaşım, hoca kabul etmiyorsan, ne sorusundan bahsediyorsun! Ben de: "Gidin, abinize sorun sorularınızı. Abinizin cevap verebileceği meselelerle hocaları meşgul etmeyin" deyiverdim... İnsan, misafir olduğu ve kendisine ikrâm edilen bir kapıda bile bu denli nankör ve saygısız davranabilir mi?! Edeb ne büyük hazinedir; bir kimsede edeb yoksa, ne vardır?! Şüphesiz kibir ve anlayışsızlık çok büyük mânevî hezimetlere yol açar! Karşındaki kim olursa olsun, önce edeb ve saygı! Peygamberimizin insanlarla iletişim üslûbunu ve usûlünü öğrenip, o noktalarda da Ehl-i Sünnet olmamız gerekir. Müslüman ecdâd, karşısındakiyle diyaloga girerken, her bir kelime ve kelâmında sevgi, saygı, samimiyet, iyi niyet ve anlayış her açıdan fark edilirdi. Unutmayalım ki, iyilik ve güzellik öyle bir değerdir ki, onunla karşılaşan hemen fark eder. Güzel olmayan üslup ve tavırlardan sonra “ben ne dedim ki!” diyenler ise, iyilik ve kötülük anlayışlarını gözden geçirmelidirler. Sen iyi bir söz söyledin, iyilik ettin, tebessüm ettin ve iltifât ettin de karşındaki bunu gör(e)medi mi? Bu mümkün mü? İyiliği de kötülüğü de insan fıtratı normal şartlarda tefrîk edebilir. Bu nedenle, insanlara hitâp ederken bile iyilik ve güzellik sunun... Güzellikle konuşun ya da güzellikle susun! "İnsanlara hitâp şekli, kişiliğin aynasıdır." (Özlü Sözler, 181. Söz, S: 166)

 

136  "Ameller niyetlere göredir" Hadîsini hâlâ anlayamayanlara konunun özeti:

Şirk, küfür, ma'siyet, münker ve günahlarda niyetin önemi yoktur! Bu tür gayrimeşrû işleri yapıp da "Ameller niyetlere göredir" Hadîsi delil olarak sunulamaz. Böyle yapmak Rasûlullah aleyhisselâm'a bir iftirâdır! Çünkü bu Hadîs yalnızca meşrû ve mubah işlerde geçerlidir! Bu kötülükleri işleyene, niyetine göre hüküm verilmez. İyi niyetin geçerli olduğu yerler; ikrâh, takiyye ve delili ya da vâkıası kapalı olan yani anlamı yönüyle ihtimâlli olan meselelerdir! Zâhiren, meşrû'ya ya da gayrimeşrû'ya ihtimalli meselelerde yanlış konuşan kimseye, o sözüyle ne kastettiği sorulur. Sahîh bir anlam kastettiğini beyan ederse, üslûbunun yanlış olduğu, söylediklerinin ne gibi gayrimeşrû anlamalara yol açabileceği öğretilir. O kimse hakka boyun eğerse, niyetine göre ma'zûr olur... Yoksa ma'siyetine göre günahkâr olur!...

137  Riyâkârlık ve şöhretperestlik!

Bazı insanlar, şöhreti, tanınmayı, gündemde olmayı, kendilerinden bahsedilmesini, başkaları yanında itibar görmeyi, övülüp takdîr edilmeyi, şakşaklanmayı çok sevdikleri için; hayatın farklı alanlarında câzip ve albenili maskeler takarlar, çelişkili ve tutarsız bir yaşam çizgisi izlerler, sürekli kendilerini savunur ve haklı görürler, insanlara faydalı olmak adına hayır ve güzellik ellerini uzatmak yerine, nefislerini yüceltirler ve kendilerini müdâfaa ederler. Tenkîdlerden kurtulmak için de mütemâdiyen riyâkarlık, şovmenlik, oyunculuk ve artistlik yaparlar, tribünlere oynarlar, konuşurken kasılırlar, ağızlarındaki dillerini ve beden dillerini sağa sola yayarak, şekilden şekile girerler, nasihatten haz etmezler, eleştiri karşısında öfkelenirler ve egoları tavan yaptığı için de insanlarla diyaloglarında ve tartışmalarında da her zaman son sözü söyleme hususunda çok hırslı olurlar. Bunları yeterince görebilmek için, faydalı ilim, hikmet, firâset ve basîret olmalıdır. Aksi takdirde insanları tanımak ve gerçek yüzlerini görmek zorlaşır. Riyâkârlığa götüren amellerden, riyâkârlıktan ve riyâkârlığın insanı sürüklediği âfet ve felâketlerden Yüce Allah’a sığınırız.

Zayıf da olsa, terhîben bir Hadîs zikretmek isteriz:

“Ümmetim hakkında en çok korktuğum şey, Allah’a (ibâdet ederken riyâ ve gösteriş yaparak, küçük) şirk işlemektir. Şüphesiz onlar güneşe, aya ve puta tapacaklar demiyorum. Ancak bir takım amelleri, Allah’tan başkası(nın rızâsı) için işleyecekler ve (insanların görüp duyup da kendilerini takdîr etmeleri için) gizli bir şehvet (arzu) duyacaklar.” (İbn-i Mâce, Zühd, 21, Hadîs No: 4205; [باب الرياء والسمعة] Riyâ ve Sum’a Bâb’ı)

Bu Hadîs, mü’minleri, insanlar görsünler, duysunlar, takdîr edip övsünler diye açıktan ibâdet etmekten, riyâ ve gösterişten sakındırmaktadır.

138  “Vallâhi, Allah seni affetmez!”

Ebû Hüreyre'den rivâyet edildiğine göre, Rasûlullah aleyhisselâm şöyle buyurmuştur: "İsrâîloğullarının içinde kardeş gibi olan iki adam vardı. Bunlardan biri günah işlerdi, diğeri ise ibâdette çok gayretliydi. İbâdetle meşgul olan devamlı olarak diğerini günah işlerken görür ve (her defasında da ona): ‘Bunları bırak!’ derdi. Bir gün onu yine günah işlerken gördü ve ona: ‘Bunları bırak artık!’ dedi. Diğeri ise: ‘Beni Rabbimle baş başa bırak, benim üzerime gözetleyici olarak mı gönderildin?’ dedi. O da: ‘Allah'a yemin ederim ki, Allah seni affetmeyecek ve seni cennete koymayacak’ dedi. Onların ruhları kabzedildi (öldüler). Âlemlerin Rabbinin huzurunda bir araya geldiler. Allah, ibâdete gayret edene: ‘Sen, Beni(m kullarıma nasıl muamele yapacağımı kesinlikle) biliyor muydun? Benim elimde olana müdâhale etmeye gücün yeter mi (de kulum hakkında Benim adına böyle kesin hüküm verebildin)?’ buyurdu. Sonra günahkâr olana: ‘Git, rahmetimle cennete gir’ buyurdu. Diğeri için de: ‘Bunu cehenneme götürün’ buyurdu.

Ebû Hüreyre dedi ki: "Nefsim elinde olana yemin olsun ki, (sözü geçen âbid adam diğeri için böyle kesin bir hüküm vermekle) öyle bir söz söyledi ki, (bu sözüyle) dünyasını da âhiretini de mahvetti." (Ebû Dâvûd, Edeb, 51, Hadîs No: 4901; Sahîhu’l Câmi’, el-Bânî, 4455)

139  Boş teneke çok tıngırdar!

Sıfırın biri de sıfırdır, bini de! Boş konuşmalar ödüllendirilseydi, en ufak bir temasta deprem oluyormuşçasına feryâd-ü figân ile tıngırdayan boş tenekelerin baş köşelerde ve vitrinlerde yer alması gerekirdi! Oysa boş tenekenin de sıfırın da bir yeri vardır. İnsan da duracağı ve konuşacağı yeri ve zamanı bilmeli ve gözetmelidir! Boş konuşmalar, yazıcı meleklere iş çıkarmaktan başka bir şey değildir! Eğer insanlar, konuştukları her şey için hafaza meleklerine kâğıt alacak olsalardı, konuşmalarının çoğunu terk ederlerdi! Neden? Çünkü bıçak kemiğe yani menfaate dokunacağı için!.. İnsan, ma’siyetleri için ânında dünyalık olarak keffâret ödeseydi, onların çoğunu terk etmek zorunda kalırdı. Çünkü ya günah ya çıkar! Adam bu durumda “günahın canı çıksın” der, çıkarını gözetir! Sözün burasında şu hakikati hatırlatalım. Eğer müderrisler de, talebelerinin derse geç kalmalarından şikâyet ediyorlarsa, geç kaldıkları zaman dilimine göre belli miktarlarda -sadaka kutusunda toplanıp infâk edilmek üzere- para cezası kessinler... Bakalım, bundan sonra da geç kalan oluyor mu?!

140  Üç nasihat:

1- Mustakîm ol! Emrolunduğun gibi dosdoğru ol; Sırât-ı Mustakîm’den şaşma ve sapma! Allah yolunda sabr-ü sebât et; ta’vîzkâr ve ikiyüzlü olma!

2- Her türlü asabiyetten sakın! Irkçı, ulusçu, kavmiyetçi, şu’cu, bu’cu, falancı, filancı olma; tüm fırkalardan, hiziplerden ve felsefî akımlardan sıyrıl, yalnızca Kur’ân ve Sünnet’e ittibâ et, Sâlih Selef'in, müctehid ulemânın ve tüm Ümmet-i Muhammed'in üzerinde bulunduğu yola uy!

3- Kanaatkâr ol! Açgözlü olma; dünyaya tamah etme, insanların ellerindekilere ve yanındakilere gözünü dikme, zâhid ol, haset etme, şükretmesini bil, insanlara karşı istiğnâ duygusuna sahip ol!

Etiket kelimeler: Ta’vîzkâr olmak, grupçuluk, kanaat ve istiğnâ.

141  Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmadan ibâdet etmek:

"Allah'ın kulları üzerindeki hakkı, onların, kendisine ibâdet etmeleri ve hiçbir şeyi O'na ortak koşmamalarıdır. Kulların, Allah üzerindeki hakkı ise, böyle yaptıkları zaman, onları azap etmemesidir." (Buhârî, 2856, 5967, 6267, 6500, 7373; Müslim, Îmân, 48; Tirmizî, 2643; İbn-i Mâce, 4296)

"Hak" kelimesi, kesin ve muhakkak olarak var olan ve var olacak her şeye denir. Hak; Allah ve Rasûlünün haber verdikleri, gerçekliğinde ve gerçekleşeceğinde tereddüt bulunmayan hususlardır. "Ölüm, kıyâmet, hesap, mîzân, sırât, cennet, cehennem haktır..." demek gibi.

Hadîs'te geçen "Kulların, Allah üzerindeki hakkı" ifadesiyle de, Allah'a ibâdet eden ve O'na hiçbir şeyi ortak koşmayan kimselerin, tereddüt, şüphe ve şaşırma olmaksızın Allah tarafından ebedî olarak azap edilmeyecekleri gerçeğidir. Yani bu kimseler için, güzel âkıbet kaçınılmaz olarak tahakkuk edecektir demektir.

Bazı âlimler ise, "Kulların, Allah üzerinde hakları" ibaresinin sadece "Allah'ın, kulları üzerindeki hakları" ibaresine bir mukâbele (benzeri lafızlarla bir karşılık) olduğunu söylemişlerdir.

142  Teblîğcide iki temel özellik bulunmalıdır:

1- Teblîğ esnasında, söylenenlere sabretmek,

2- Teblîğden sonra muhâtab iman etmezse bile ondan güzellikle ayrılmak.

Mekke'de üçüncü sırada inen Müzzemmil Sûresinde Rabbimiz şöyle buyurmuştur:

وَاصْبِرْ عَلَى مَا يَقُولُونَ وَاهْجُرْهُمْ هَجْرًا جَمِيلًا

"Onların (müşriklerin) söylediklerine sabret/katlan ve onlardan güzel bir şekilde ayrıl." (Müzzemmil: 10)

143  İffetten ve iffetli Müslümanlardan gâfil olmak!

"İmanın kemâli, takvâ, ihlâs, terbiye, edeb, hayâ, iffet, şükür, kanaat, onur, vakar ve mustakîm olmak" mı dediniz... Bunları cem' eden (bir araya toplayan) özlü mâhiyette tek paragraflık nasihat mi istediniz... İman ve ihlâsla, Allah için ve Allah'tan sevabını umarak yapılması şartıyla; istediğiniz nasihat aşağıda!...

"Bana karşı rahat ol, hiç çekinmeden benimle dertleşebilirsin" diyen adamlara -tabii ki varsa ya da kaldıysa- deriz ki "bir kapının çalınması için ışık yanması gerekir!" Hatta ışık yanması da yetmez, hâne halkının dertleşilecek bir samimiyete ve olgunluğa sahip olması gerekir. Öyle değilse, iffetli hiçbir kimse -Allah sayılarını artırsın ve onlara rahmet etsin- bu kimselerle dertleşmez. Yani derdini paylaşmaz! Ancak onur ve şahsiyeti zayıf kimseler, ışıkları yansa da yanmasa da ısrarla onların kapılarını çalarlar! Açan olmasa bile paldır küldür bir yerlerden içeriye dalarlar! Hani kapıdan kovsan pencereden girer hesabı... Laf aramızda onur, iffet ve istiğnâ ehli kimseler samimi dostlarından bile bir şey talep etmezler! Hem de hayatları boyunca bu böyledir. Cimri zenginlerin en sevdiği insan tipi de onurlu Müslümanlar olsa gerek! Kendilerinden hiçbir şey istemiyorlar ya, sevilmez mi böyle insanlar! Oh ne rahat! Yine laf aramızda olsun... Onur ve taaffuf sahibi kimselere göre iffet, sadece insanlardan bir şey istememekle alâkalı da değildir. İnsanlardan borç istemenin hatta alacağını talep etmenin bile iffet, onur ve haysiyetle bir münasebeti vardır! Rabbim, bizleri taaffuf ehli mü'minlerden kılsın, iffetli mü'minlere ihsân etmeye muvaffak eylesin ve kendi yolunda takvâ üzere sebât versin. Âmîn.

144  İstişâre ve şûrâ:

Yüce Allah, Mekke döneminde Şûrâ Sûresini indirerek, mü'minlerin işlerinin aralarında danışma ve istişâre ile olduğunu ve olması gerektiğini haber vermiş ve Rasûlüne de istişâre ve şûrâ'yı emrederek, Ümmet-i Muhammed'e Sünnetiyle örnek olmasını emretmiş olmasına rağmen, istişâre etmek ve danışmak nefislere çok zor gelen bir sâlih ameldir!

İstişâre ve şûrâ kavramları; ihmal edilen ama ihyâ edilmesi gereken sorumluluklarımızdan biri olarak, -anlaşılması ve yaşanması anlamında- altı çizilmesi, üzerinde önemle durulması ve gündem yapılması gereken bir husustur! İstişârenin ihyâsında pek çok hayırlar, bereketler ve ecirler olduğu gibi, istişârenin terkinde de bu hayırların kaybı, zararlar ve pişmanlıklar bulunmaktadır!

Günümüzde Müslümanların en büyük zaaflarından bir tanesi, istişâre etmemeleri ve istişâre gerektiren pek çok meselelerde kendi anlayışlarına göre hareket etmeleridir! Yahut da karar verdikten sonra, niyetlerini (=kararlarını) kendilerini onaylayacaklarına inandıkları birkaç kişiye açıp onlarla konuşmalarını istişâre sanmalarıdır, daha doğrusu kimilerine göre istişâre, fikrini onaylatma çabasıdır. Bu kimseler, yaptıkları istişâden nefis ve beklentilerine uygun sonuç çıkmadığında itiraz ederler ve çıkan sonuçla da amel etmezler! Hakka ve hayra aç ve açık olan bir mü'minin sıfatı bu olamaz, olmamalıdır!

145  Araba Sevdası!

Recâîzâde Mahmûd Ekrem'in Osmanlı döneminde 1889'da yazdığı ama 1898'de yayımlanan "Araba Sevdası" romanının özetinden edindiğim intiba'ya göre; Fransız (Batı) kültürüne hayran, lükse, pahalı elbiselere, bir anlamda modaya ve arabayla gezip başkalarına hava atmaya ve gösterişe düşkün, kahvehane köşelerinde ve piknik yerlerinde pinekleyip tembel, miskin ve mirasyedi olarak yaşayan ve zevk-ü sefâ peşinde koşan şımarık ve züppe gençliğin eleştirisini yapmaktadır... Roman okumamış/okumayan birisi olarak, konusu ve mesajı ne olursa olsun, roman tavsiye edecek değilim. Kaldı ki bu roman insanların çoğunun ilgisini çekebilmek için aşk teması üzerine binâ edilmiştir. Bu bile -maksat ve mesaj ne olursa olsun- hakka karşı bir zaaf ve bir ta'vîzdir. Günümüzde insanların ilgisini celbetmek için, magazin ve eğlence gibi yöntemlerin kullanıldığı gibi! Amacım, sadece tarîhî bir gerçeğin altını çizmektir. Romanın yazılışının üzerinden 128 yıl geçmiş olmasına rağmen, araba, lüks, özenti ve gösteriş tutkusu azalacağına, her geçen gün daha da artmıştır! Demem odur ki, Osmanlı'nın son yıllarında yazılan realist bir roman, Batı taklitçiliğini, boş boş gezen züppe gençliği, lüks arabalara ve pahalı elbiselere düşkünlüğü, riyâkârlığı ve gösterişi, kadın ve erkek arası gayrimeşrû' ilişkileri ve zevk-ü sefânın tatmini uğrunda gösterilen hırsı ve fazilet değerlerinden yana da tembelliği ve atâleti ele almaktadır. O günlerde filizlenmeye ve kök salmaya başlayan bu özentiler şu zamanda maalesef ki ayyuka çıkmış durumdadır!

Etiket kelimeler: Araba sevdası, riyâ, gösteriş, moda, taklitçilik, özenti, atâlet, piknik, eğlence, zevk-ü sefâ.

146  Akıl ve rûh sağlığınız için uzak durmanız gereken 4 insan tipi:

1- Çok konuşanlar: Çok konuşanlardan uzak durun, dostluk çoğu zaman birlikte susabilmektir.

2- Rûh emiciler: Kendi dertlerinden başlayıp dünyanın bütün dertlerine varıncaya kadar kötü ve moral bozucu şeylerden bahsederek rûh hâlinizi olumsuz yönde etkileyen ve enerjinizi sıfırlayanlar.

3- Dedikoducular: Bazı kimseler, tüm enerjilerini başkalarının hayatlarını didiklemek ve eleştirmek üzerine harcalar. Başkasının dedikodusunu yapan, sizin de başkasına dedikodunuzu yapar. Bu kimselere uymayın, enerjinizi boşa harcamayın.

4- İyi gün dostları: İyi zamanlarınızda yanınızda olup, sizinle gezip dolaşan bazı kimseler, sıkıntılı anlarınızda ortadan kayboluverirler. O günlerde kimin iyi gün dostu ve kimin de gerçek dost olduğu hemen ortaya çıkar. Çıkarları ve çıkar beklentileri için sizin etrafınızda olanları hayatınızdan çıkarın ve gerçek dostlarınıza yer açın!

Not: Doğruluğuna ve hikmetli bir öğüt olduğuna inandığım bu paylaşımı okuduğum bir haberden esinlenerek oluşturdum.

147  Öyle kimseler vardır ki, onların imanına, ilmine, insâfına, adâletine, cömertliğine, fedâkârlığına, anlayışlılığına ve efendiliğine dünyanın en değerli hazinelerini verseler dahi, şâhidliğe ehil kimseler şâhitlik etmezler! “Kendi çapında âlim, kendi çağında âdil, kendi çapında cömert, kendi çapında anlayışlı ve kendi çapında fedâkâr...” şeklinde nereye çeksen gidebilecek nitelikteki “muğâlata” ve “mudâhene” cümlelerini de kullanmazlar. Olumsuz vasıflar taşıyan bu insanlar nerede dersiniz? Kesin(!) yakınımızda değildir, bizim dışımızda çok uzaklardadır, kim bilir belki de uzaydadır öyle mi?! Maalesef ki, ehliyetin yitirilmesiyle firâset ve basîret de yitirildi!

148  Riyâset tutkusu!

Günümüzde önüne masa, mikrofon ve Kur'ân koyup, arkasına da kalın kitaplar sıralayıp "sorun söyleyelim" programı yapmaları sebebiyle, âlim/hoca sanılan kimselerin çoğu; Nasslara, Sünnete, Selef'e, müctehidlerin Usûlüne ve fetvâlarına uymak yerine akıl, mantık, hevâ ve heveslerine tâbi olan felsefeci ve kelâmcı kimselerdir. Rasûlullah'ın Hadîslerine göre, âhir zamanda ehliyetsiz kimseler iş başında olacak, ilim ve âlim azalacak, âlimlerin olmadığı yerlerde ve dönemlerde câhil kimseler ilimsizce ve şahsî görüşlerine göre din adına fetvâlar verecekler, hem kendileri sapacaklar hem de başkalarını saptıracaklar. O zaman, bu zaman değilse hangi zamandır?!

“Allah Teâlâ, ilmi, insanlardan (hâfızalarından) çekip çıkarmak sûretiyle almaz. Fakat âlimleri çekip almak (vefât ettirmek) sûretiyle ilmi alır (ortadan kaldırır). Nihayet hiçbir âlim bırakmayınca, insanlar câhilleri kendilerine önderler edinirler. Onlara (sorular) sorulur, onlar da ilimsizce (bilmedikleri halde) fetvâ verirler. Böylece hem kendileri sapar, hem de insanları saptırırlar.” (Buhârî, İlm, 34, [100]; İ’tisâm, 7, [7307]; Müslim, İlm, 13, [2673]; Tirmizî, İlm, 5, [2652]; İbn-i Mâce, Mukaddime, 8, [52])

149  İlim Talep Etmek İsteyen Genç!

Eğer ilim talep edip de, ta’vîz vermeden, dik ve onurlu durarak o ilmin gereğiyle amel edersen ve bi-hakkın/hakkıyla Sünnet ehli olursan; bil ki, şu içinde yaşadığımız câhiliyye toplumlarında yalnız kalacaksın, tek başına yürüyeceksin, insanlar sana sırt dönecekler, duyarsız kalacaklar, duygusuz davranacaklar!... Üzüleceksin belki, ama pireye kızıp da yorgan yakarcasına, Allah yolundan dönmemenin ve bu hayır üzerinde sebât etmenin gereğini ve faziletini de anlamalısın!... Yakînen bil ki, bu dünya bir imtihandır ve her tür insan tipi bulunacak... Kimileri cennetlik, kimileri cehennemlik! Kimileri affa mazhar kimilere azâba düçâr!.. Bu farklılıklara şaşırmakla vakit kaybetmek yerine, o vakti, Hakk Teâlâ’nın rızâsını kazanma uğrunda ganimet bil! Unutma ki, şeytan, hayırlı işlerden, hâssaten de Allah yolunda kardeşlik, iyilik ve takvâ üzere yardımlaşmalardan insanları pasifize edip uzaklaştırmak için gece gündüz çabalayacak!... İnsanların çoğu da, Allah yolunda hayırlardan kendilerini bazı bahanelerin ardına gizleyerek âzâde görecekler, muâf sanacaklar ve kardeşlik hukûkunu gözetmeyecekler!... Çünkü onlar, kendi işleriyle, aşlarıyla, eşleriyle, maaşlarıyla, arzu ve hevesleriyle meşgul olacaklar!... Kafalarını kaldırıp da başkalarını ya da burunlarının ucunu bile görecek halleri kalmayacak, hatta dünya koşuşturmalarından başlarını kaşıyacak dahi vakitleri olmayacak!... Sözlerine ve akidlerine bağlı kalamayacaklar, Allah yolunu adımlamayı, o yolda koşmayı veya yarışmayı bir kenara koyun, namazlarını bile doğru düzgün kılamayacaklar, son vakte te’hîr ederek ve çoğu zaman da kılamayarak yahut da yerden yem gagalayan tavuk gibi ta’dîl-i erkâna uymayarak, o beş vakit namazı da zâyi’ edecekler. Namazlarını dahi koruyamayanın, elinde ve benliğinde korunmuş hangi fazileti kalmıştır geriye?! Ve bu kimselerden samimiyet, duyarlılık, fedâkârlık ve hassasiyet anlamında kardeşlik beklemek hangi selîm aklın ürünüdür?! Ama unutma ve de üzülme ki, Allah senden râzı olacak; O sana yetecek ve sana rahmet edecektir... Senin günahlarını affedecek ve seni katındakilerin yanında anacaktır. (Bkz: Buhârî: 6408; Müslim, Zikr, 25, Tirmizî, 3596) Değil mi ki sen, dünyanın taze ve yeşil güzelliğine, câzibesine, albenisine, imkân ve zenginliğine tenezzül etmeyerek, onlara el salladın/veda ettin, onlardan daha güzeli ve hayırlısı ile buluşmayı âhirete erteledin ve sadece Allah’ın rızâsını kazanma yolunda oldun... Allah sana rahmet ve mağfiret buyursun.

150  Bir kimsenin, başkalarına tavsiye edilebilmesi için aşağıdak şartları tam olarak taşıması gerekir:

1- Akîdesinin sahîh olması,

2- İlim sahibi olması,

3- Dirâyetli ve hikmetli olması,

4- İhlâslı, samimi, erdemli ve onurlu olması,

5- Peygamberimizin Sünnetine, İslâmî usûllere ve Rabbânî metoda uyması.

151  Oku, başlığı sen koy!

İlim sezonu, infâk sezonu, sıla-i rahm sezonu, kardeşlik ve duyarlılık sezonu hiç açılmaz ama her yaz geldiğinde düğün sezonu açılır... Pek çok hayırlara sırt dönmeye itirazımız olsa da, düğünlere itirazımız yoktur tabii ki. Bu çelişkiye itirazımız olsa da, davetlere ve icâbetlere de itirazımız yoktur... Düğünlere özellikle pilav yemek için gidenler ya da ancak Kurban bayramı ile düğünlerde et yiyebilenler de bizi yanlış anlayıp kırılmasınlar! Dememiz odur ki, düğün sahipleri eş ve dostlarına sadece davetiye ulaştırmakla yetinmesinler, onların düğün yerlerine intikallerini de önemsesinler ve yakınlarıyla bunu sohbet mevzuu etsinler. “Falan kardeşimizin vasıtası yok; sen ona gidip bir selâm versen...” deyiversinler. Bir hayra teşvik etmek, öncülük yapmak o kadar da zor olmasa gerektir! Böylece, birilerinin de şuûrlanmasına vesile olmuş olurlar. “Düğün sahiplerinin işleri başlarından aşkındır” diyenler olursa, deriz ki, sözümüz asıl sizedir/davetlileredir. Onların işleri güçleri çok ise, hem onlara hem de düğüne icâbet edecek kimselere siz yardımcı olsanıza! Düğünlere ve sâir yerlere davetli kimseler, sadece kendilerini düşünmesinler, vasıtası olanlar yakın komşularını ya da yakın arkadaşlarını da alarak düğüne birlikte giderek kardeşlik adına hayırlı bir amel işleme bahtiyarlığına “bismillâh” desinler! Nice insanlar aynı ya da yakın semtte, aynı mahallede, aynı yol üzerinde hatta bazıları aynı apartmanda oturuyorlar, ama her nedense aynı düğüne birlikte gidemiyorlar! Sebep; “uhuvvet” yani kardeşliğin ifası ve samimiyet ve fedâkârlığın ihyâsından daha önemli dünyalık geçici meşgaleleri ve dünyevî koşuşturmaları var! Bazı insanların az önemli, te’hîr edilebilir ya da önemsiz/fuzûlî işi, senin önemli ve öncelikli işinden onlara göre daha değerlidir ya, aynen öyle! Herhalde bu kimselerin kazanacağı üç kuruşluk dünyalık, kardeşlikten de dostluktan da daha önemli! Günümüzde dostluğun anlamını bilen insan gerçekten azaldı! Böyle yapanlara, sadece acıyor ve üzülüyorum! Bir kötülüğü dille düzeltmek, kalple buğzetmekten daha hayırlıdır. Düşünmek lazım; bu mutlu ve sevinçli günlerde bile kardeşlik hatırlanmayacaksa, ne zaman hatırlanacak acaba?!

152  İnsanlar, “sana göre bana göre” değil, Allah’a ve Allah’ın dinine göre değerlendirilir!

Başkalarına darılması, küsmesi veya tavır koyması, incir kabuğunu doldurmayan olumsuz bir anlık sosyal ilişkiye bağlı olan yani dostluğu pamuk ipliğine dayanan bazı kimseler; kimseye küsme ve tavır koyma alışkanlığı olmayan ve hayatta normal şartlarda kimseye beddua bile etmeyen kimselere müfettiş ve münekkid edasıyla: “Falan kimse çok samimi” yahut da “falan kimse yaramaz” diyorlar. Böyle kimseler, o samimi dedikleri kimseyle nefsî yönden uyuşmazlık yaşadığı anda da, o kimse her nedense samimiyet ehliyetini kaybediveriyor! Nefse uymayı ve nefsî davranışları terk etmemiz gerekir. Nefsî davranışlar her kimde ve hangi nitelikte olursa olsun, ânında fark edilir. Nefsi davranan, bu durumun farkına varamasa da!.. Zira nefsî söylemler ve eylemler, çok kesîf/yoğun pis koku gibi hemen fark edilir ve insanları ziyadesiyle rahatsız eder. Ancak o pis kokuların içinde sürekli yaşayan insanlar bu tür rahatsız edici tavırları göremezler. İnsanları överken de yererken de nefsinizi değil, hakkı tutup kaldırın. İnsanlara “iyi” ya da “kötü” nitelemesi yaparken nefsî dürtülerinize göre yorum yapmayın veya size karşı davranışları ölçü almayın. İyi insan, Allah’a karşı iyi olandır; size şirin gelen değildir. Unutmayın ki, bu şirinlik de, bir anlık beklentiniz karşılanmadığında ânında antipatiye/sevimsizliğe dönüşüvermektedir!

153  Modernizm, moda ve çağdaşlık öyle bir şeydir ki, geçmişte bir kimsenin resminin, namahrem birinin cüzdanında, cebinde ve evinde bulunması kabul edilebilir bir durum değilken; bugün internetteki -hayatın her ânından kareler sunan- resim paylaşımları ile kızların ve erkeklerin resimleri herkesin elinde, evinde ve cebinde bulunmaktadır! Modernizm ve çağdaşlık denen şey, işte insanların düşünce ve değerlerini bu kadar kısa bir zamanda bile böylesine değiştirir ve başkalaştırır! Nereye bu gidiş, nereye kadar?!

154  Selef ve Halef ulemâsı arasında ihtilâf boyutları olan konulardaki fetvâ ve nakillerde, sorumluluk ve hassasiyet göstermeden "câiz", "câiz değil," "bid'at", "bid'at değil", mubâh", "haram" türünden paylaşımlar teferruk ve fitneye yol açabilir! Vebâli büyüktür! Sahîh rivâyetlerde "lâzımu'l-kavl" ve "lâzımu'l-mezheb" ile yola çıkıp, niyet okurcasına "böyle söylediğine göre, şunu demek istedi" diyerek, âlimlerin açıkça söylemediği veya söyleyemediği şeyleri bir çırpıda söyleme cür'eti göstermek yerine, o konularda, fetvâ sahiplerinin usûllerini, mezheblerini ve o sözü hangi şartlar altında ve ne tür illet ve gerekçelerle söylediklerini de dikkate alarak sarîh nakiller yapılması, gerekirse o naklin/nakillerin daha iyi anlaşılması için ulemâdan şerhlerinin de verilmesi ve dahi o konu(lar)da ihtilâf boyutlarının olup olmadığına dair de birkaç cümle serdedilip insanların aydınlatılması daha hikmetli olur. Bütünü tam olarak görmeden ve görmeye çalışmadan, parçasına odaklanmamalıdır. İslâm'ın fer'î ve ictihâdî meselelerinde titizlik, dikkat ve hikmet, aslî meselelerindeki hassasiyet ve ihtimâm kadar önemlidir.

155  Çocukken masal dinlerdik. Devler ve cinlerle ilgili. Masallara göre; cinnîler, mekânlarına bir insan uğradığında veya geçip gittiğinde "insan kokusu alıyorum" derlermiş. Çocuk aklıyla "nasıl alıyorlar ve biz niye alamıyoruz" diye merak ederdik. Şimdi artık, insanın bir yere uğradığını da anlıyoruz kokusunu da alabiliyoruz. İnsan bir yere uğradı veya bir yerden geçtiyse; ekolojik dengeyi bozuyor, yeşil alanları betonlaştırıyor, havayı kirletiyor, gürültü ve huzursuzluk veriyor. Fert bazında ise etrafa yayılan sigara ve parfüm kokularından ve bir de sorumsuzca etrafa atılan ve saçılan çöplerden, orada bir insan olduğunu veya oradan bir insan geçtiğini artık anlamak mümkündür!

156  Bal ile tedavi:

“Rabbin, bal arısına vahyetti ki: ‘Dağlarda, ağaçlarda ve (insanların) yapacakları çardaklarda evler edin. Sonra hoşlandığın her üründen ye de Rabbinin kolaylıklar gösterdiği yollara git!’ Karınlarından çeşitli renklerde içecek çıkar. ONDA İNSANLAR İÇİN ŞİF VARDIR. İşte bunda da düşünen bir topluluk için elbette bir Âyet (ibret) vardır.” (Nahl: 68, 69)

İmam Buhârî, el-Câmiu’s Sahîh’inin Tıbb kitâbına “Bal ile tedavi bâbı”, İmam Müslim, el-Câmiu’s Sahîh’inin Tıbb kitâbına “Bal içirmek sûretiyle tedavi bâbı” ve İmam Tirmizî de, el-Câmiu’s Sahîh’inin Tıbb kitâbına “Bal ile tedavi hakkında gelen rivâyetler bâbı” adı altında başlıklar eklemişlerdir.

Ebû Saîd el-Hudrî’den rivâyete göre o dedi ki: “Bir adam, Nebî aleyhisselâm’a gelerek: Benim kardeşim ishal oldu, dedi. Rasûlullah: Ona bal içir, buyurdu. O da ona bal içirdi. Daha sonra adam: Ben ona bal içirdim. Ama bu onun ishalini artırmaktan başka bir işe yaramadı, dedi. Bunun üzerine Allah Rasûlü: Allah doğru söylemiştir. Senin kardeşinin karnı ise yalan söylemiştir, buyurdu.” (Buhârî, Tıbb, 24, Hadîs No: 5716)

Yine Ebû Saîd’den rivâyete göre, bir adam üç kez Rasûlullah’a gelip kardeşinin karnından rahatsız olduğunu söylemiştir. Rasûlullah da her defasında: “Ona bal (şerbeti) içir” buyurmuştur. Üçüncü seferden sonra adam dördüncü kez Peygambere gelip: “Yaptım” dedikten sonra Allah Rasûlü de: “Allah doğru söylemiştir. Fakat kardeşinin karnı yalan söylemiştir. Sen ona bal içir” dedi O da ona bal içirdi ve iyileşti. (Bkz: Buhârî, Tıbb, 4, Hadîs No: 5684; Müslim, Tıbb, 91; Tirmizî, Tıbb, 31, Hadîs No: 2082)

Peygamberimiz buyurdu:

عَلَيْكُمْ بِالشِّفَاءَيْنِ الْعَسَلِ وَالْقُرْآنِ

“Şu şifâlı iki şeye devam ediniz: Bal ve Kur’ân.” (İbn-i Mâce, Hadîs No: 3452)

157  Gösteriş merakı öyle bir zillettir ki, riyâkâr kimse, birine bir şey verse, herkes duysun ister. Eli titreyerek verdiği üç kuruşu başkalarının duyması için neredeyse tellala beş kuruş verir! Oysa fazilet ve takvâ, yapılan bir iyiliği ehlinden, hanımından ve çocuklarından bile gizlemektir. Bir başkasına duyurma çabasının anlamı nedir?! Sağ elin verdiğini sol el bile bilmeyecek şekilde sadaka verme şuûru nerede! Kime ne verdiğimizi kendi sol elimiz bile bilmesin! Ama ne yazık ki bugün insanlar, sağıyla verirken, sağındakilere gösteriyor, o da olmadı, solundakilerin de görüp bilmesini sağlayacak şekilde bir tür davetiye çıkararak, havalara girerek, "gelin bakın, görün, nasıl sadaka veriyorum" dercesine hareket ediyorlar! Bilelim ki, yaptığımız bir hayrın, Allah için olması, O'nun râzı olması ve sadece Allah'ın bilmesi bize yeter! Bir başkasına göstermemize ve duyurmamıza ihtiyacımız yok! Buna ihtiyaç duyanlar, Allah katında riyâ ve gösterişten hesap verirler! Yaptıklarının da hayrını göremezler! Ey Müslüman! İnfâk ettiğin kardeşine eziyet etmek istemiyorsan, öyle gizli bir şekilde sadaka ver ki, -bırak hanımının ve çocuğunun bilmesini- kendinden bile gizle. Verirken hayâlı ve mahcûb ol! Ver ve unut; Allah bilsin yeter! "Allah, kuluna yetmez mi?" (Zümer: 36)

158  Sohbet esnasında adam diyor ki "sigara içmek niye haram olsun?" Sonra da "müsaadenizle" deyip, müzik sesi çıkaran, akıllı olduğu tartışılabilen ama lüks ve pahalı olduğunda şüphe olmayan telefonuna cevap veriyor! Sen ki ihtiyaç sahibi olduğun halde, o telefonu satın alman sana câiz değilken ve de isrâfken; bir de sigarayı savunmaya kalkışıyorsun!

159  “Bu sene fitre bedeli kaç?”

Elinde üç bin liralık telefon olan adam “bu sene fitre kaçtan veriliyor?” diye soruyor. İnsanın; “senin için, elindeki telefonun bedeli alt sınır” diyesi geliyor! Ne soruyorsun kardeşim, telefona gözünü kırpmadan ve düşünmeden zevk için üç bin lira veren senin gibi bir adam, birkaç bin lira da Allah için verirse, çok mu olur?! Nefsin müsrif arzularına dur demek için, böylesi bir tavır erdemli bir duruş olmaz mı?

160  “Bilmiyordum!...”

Din kardeşlerimize karşı ekonomik sorumluluklar konusunda zaman zaman söylenen ya da ileride gariplerin maddî sıkıntı çektikleri bir şekilde ortaya çıkınca söylenecek olan “BİLMİYORDUM” sözü, genel olarak mazeret hükmünde değildir! Çünkü mü’minlerin, sorumluluklarını ifa etmek için bilmek istemesi ve bilmek/öğrenmek için çaba göstermesi gerekir. Böyle olunca, bilen, bildikleriyle amel eder; bilmediği bazı hususlarda ise ma’zûr olur. Onlardan da haberdar olduğunda, kendisini müdâfaa etmeye kalkışmaz, bilâkis kusuru kendinde arar ve elinden gelenin en iyisini yapar... Günümüzde sorumsuzluğun ve cimriliğin pratik tezâhürü olan “BİLMİYORDUM” bahanesi, tıpkı namaz kılmak istemeyen kimsenin, namaz vakti geçtikten sonra ezanı duymadığını söylemesine benziyor... “Abdestim yok” veya “hava soğuk, sonra kaza ederim” demesine de benzetebilirsiniz! Peki, bir kimsenin ezan hakkında “DUYMADIM” sözü mazeret olabilir mi? Tabii ki olmaz! Çünkü namazda gözü olmayanın, ezanda da kulağı olmaz! Bu durumda, o kimsenin “EZANI DUYMADIM” sözü, onun ma’sûmiyetinin bir gerekçesi ve özrü değil, aksine suçudur. Çünkü o, ne namaz kılmayı istedi, namaz vaktini takip edip ezana kulak verdi ve ne de o vaktin namazını kıldı! Bu durumdaki birini kimse savunmaz değil mi? Peki, infâk, yardımlaşma ve kardeşlik konusunda, sorumluluk duygusuyla hareket edip görevini en güzel şekilde ifa etmek adına bir azim ve gayret taşıması, kulağını ve gözünü açması ve hâlden anlayacak bir basîret ve anlayışa sahip olması gereken bir kimse, yanı başındaki muhtaçlara kör kesilirse, daha sonra da cebinde sakladığı ya da arkasına saklandığı “BİLMİYORDUM” bahanesini hazır edip, olası bir durumda onu “özür kâğıdı” gibi haklılığının belgesi(!) olarak takdim ederse, bu kimseler ihtiyaç sahiplerine karşı sorumsuzluklarından ve duyarsızlıklarından dolayı nasıl ma’zûr olabilirler?! Yoksa o Müslümanlar, kardeşlerinin kendilerinden bir şeyler istemelerini mi bekliyorlar?! Allah ve Rasûlü “İsteme!” derken, cimrilerin keyfi ve arzusu, kendilerinden istenmesinden yana mıdır? Bu durumda fakirler, Nasslara mı yoksa bu kimselerin beklentilerine mi uyacaklar? Elbette, takvâ, taaffuf, iffet ve vakarı emreden Nasslara tâbi olacaklar. Demek ki cimriliği açık veya gizli olan kimseler, bu davranışları ile sıkıntılı durumlardaki ihtiyaç sahiplerini de istemeye, dilenmeye ve iffetten uzaklaşmaya teşvik edici bir davranış sergilemektedirler! Kendilerinden istendiğinde de, bu istekleri karşılamak ve istek sahibine yardımcı olmak yerine genelde akıl ve öğüt vermeyi tercih ettikleri de herkesçe ma’lûmdur!

161  KONUŞMAYA BAŞLADIĞI ANDA ÇOCUKLARINIZA İLK NE ÖĞRETTİNİZ?

Sahâbenin, çocuklarına ilk öğrettiği kelimelerden biri, " ÂMENTU BİLLÂH VE KEFERTU Bİ'T-TÂĞÛT" yani "ALLAH'A İMAN ETTİM, TÂĞÛTU RED VE İNKÂR ETTİM" cümlesi idi. O saâdetli asrın saîd insanları, daha 1-2 yaşından itibaren evlatlarının dillerine, kalplerine ve tüm benliklerine "Allah'a iman" ve sahîh imanın da kabul şartı olan "tâğûtu red” ilkesini işliyorlardı. O çocuk yaşadıkça bu ikrâr üzere gelişiyor ve yalnızca Allah'a iman ilkesini hayatının amacı kabul ediyordu. Tâğûtu red ve inkâr gerçeğini ikrâr ile konuşmaya başlayan bir çocuk ileride de tâğûtlara kulluktan uzak durup; insan ve cin şeytanlarının saptırıcı istikbâl hesaplarına aldanmıyordu. Zira o çocuk, küçücük bedeniyle ve minicik dili ile tüm dünyaya “Ben Allah’a iman ettim, tâğûtu da reddettim” diyerek yaratılış amacını haykırmaktadır. MâşâALLAH, BârekALLAH; Rabbim esirgesin...

HAZIR MISINIZ YA DA HAZIR MIYIZ?

SORU VAKTİ!

Peki, siz hiç 1, 1,5 ve 2 yaşından itibaren konuşmaya başladığı ilk anda "ALLAH" diyen, hemen ardından "ÂMENTU BİLLÂH" diyen, daha sonra da "KEFERTU Bİ'T-TÂĞÛT" diyen, en sonunda da bunların hepsini birleştirip "ÂMENTU BİLLÂH VE KEFERTU Bİ'T-TÂĞÛT" diyen bir Müslüman bebesi gördünüz mü? Yahut da L İLÂHE İLLALLÂH MUHAMMEDUN RASÛLULLAH diyebilen bir yavru gördünüz mü? Görmediniz mi?! Neden bu güzel örnekler az?! Bu durumda, “peki, dillendikleri anda anaları ve babaları ilk olarak o çocuklara ne söylemeyi öğretmişler ki?” diye sormayacağız! Çünkü, bunun bir önemi yoktur!...

162  FACEBOOK’TA ÇÖZÜM ÖNERİSİ:

1- Diyelim ki, facebook’ta akrabalarınızı eklediniz ama onlar münker paylaşımlar yapıyorlar, o paylaşımları da ana sayfada gördüğünüz için rahatsız oluyorsunuz...

Bu durumda olan kimseler çoktur, sanırız.

2- Ya da diyelim ki, bazı kimseler sürekli tartışma ve sataşma modunda paylaşımlar yapıyorlar, bu da sizi rûhen etkiliyor ve mâneviyatınıza zarar veriyor...

Bu örnekler de çoktur, sanırız.

3- Yahut da diyelim ki, bazıları ilimsiz ve hikmetsiz, cür’etkârca ve hamâsî duygularla yazıp çiziyor, nutuklar atıyor; siz de bu kimselere nasihat etseniz bile dinlemeyeceklerine zann-ı galip ile kânîsiniz ve “zararın neresinden dönersem kârdır” diye düşünüyorsunuz veya “mazarrât-ı def’ menfaâti celbden evlâdır” ilkesiyle hareket edip, “selâm” deyip uzak durmak istiyorsunuz...

Böyleleri de vardır, sanırız.

Bütün bu durumlarda “arkadaşlıktan çıkarırım, olur biter” diyenler de vardır elbette.

Hatta “daha olmadı, engellerim...” diyenler de az değildir!

Fakat bu, çözümden ziyade, başka bir probleme yol açar; o da kalplerin kırılması, husûmetlerin meydana gelmesi ya da sorunun başka bir yönden artırılması biçiminde... Onun için, çözüm hikmetle olmalıdır. Bir tarafı yaparken, öbür tarafa zarar vermeden... At gözlüğü ile önüne bakarken, arkadakine çifte atmadan! Hayatta bunları başarabilen insanlar gerçekten çok azdır! Arkadaşlıktan çıkarmak ya da engellemek, fazla tercih edilmemelidir. Hele de arkadaşlığı gönderen kişinin bizzat kendisi olduğu halde, bir kimseyi engellerse, bu tavır -genel anlamda- bir tutarsızlık olur! Yüzde doksan başkaları bana arkadaşlık göndermiş olmasına rağmen bile, şahsen ben, beş senedir bir kişiyi dahi engellemiş değilim...

O halde, n’apmak lazım?

Şayet arkadaş eklediğiniz veya arkadaşlık teklifini kabul ettiğiniz kimse İslâmî değerlere saldırıp hakaret eden biri değilse, öyle bir kimse engellenmez ve arkadaşlıktan çıkarılmaz. Çünkü insanlar birbirlerinden yararlanmak için güzel geçinmeyi de öğrenmek zorundadırlar. Zira insanlarla geçimli olmak bir hikmettir; geçimsizlik ise bir cehâlettir.

Şimdi sonuca gelelim; üç madde hâlinde sunduğumuz varsayım ve ihtimalleri, -imkân ölçüsünde- sorun olmaktan nasıl çıkarabiliriz?

PRATİK ÇÖZÜM ÖNERİMİZ ŞUDUR:

Sizde ekli olan ama paylaşımlarını ana sayfada sık sık görmek istemediğiniz arkadaşınızın sayfasına girin, “Takiptesin” yazan yere gelin, en alttaki “Takibi Bırak” yazan yere tıklayın; hepsi bu kadar... O kimse, arkadaş listenizde ekli kalacak ama artık onun paylaşımları sizin ana sayfanızda gözükmeyecek. Dileyenler için, bu bir yöntemdir. Bu yöntemi de pek kullanmış biri olmasam da, bilmeyenlere yardımcı olacak bir çözüm yolu olduğu muhakkaktır... Maşa varken, elini ateşe sokup da Tarzanlık ve Cüneytlik yapmaya ne gerek var! Güzel insanlar, bütün şartlarda, nefislerine uymadan, her şeyin en güzeline, en doğrusuna ve an hayırlısına talip olurlar...

Rabbimiz, hepimize hayırlı arkadaş ve dostlar nasip etsin. 

163  YEDİ SINIF İNSAN VARDIR Kİ...

Ebû Hüreyre radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre, Peygamber aleyhisselâm şöyle buyurdu:

قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : سَبْعَةٌ يُظِلُّهُمُ اللَّهُ فِى ظِلِّهِ يَوْمَ لاَ ظِلَّ إِلاَّ ظِلُّهُ : الإِمَامُ الْعَادِلُ، وَشَابٌّ نَشَأَ فِى عِبَادَةِ رَبِّهِ، وَرَجُلٌ قَلْبُهُ مُعَلَّقٌ فِى الْمَسَاجِدِ، وَرَجُلاَنِ تَحَابَّا فِى اللَّهِ اجْتَمَعَا عَلَيْهِ وَتَفَرَّقَا عَلَيْهِ، وَرَجُلٌ طَلَبَتْهُ امْرَأَةٌ ذَاتُ مَنْصِبٍ وَجَمَالٍ فَقَالَ إِنِّى أَخَافُ اللَّهَ‏.‏ وَرَجُلٌ تَصَدَّقَ أَخْفَى حَتَّى لاَ تَعْلَمَ شِمَالُهُ مَا تُنْفِقُ يَمِينُهُ، وَرَجُلٌ ذَكَرَ اللَّهَ خَالِيًا فَفَاضَتْ عَيْنَاه . مُتَّفَقٌ عَلَيْهِ .

"Şu yedi kişiyi Allah Teâlâ, kendi gölgesinden başka bir gölgenin olmadığı bir günde gölgelendirecektir:

1- Âdil yönetici,

2- Rabbine ibâdet ederek yetişen genç,

3- Kalbi mescidlere bağlı adam,

4- Birbirlerini Allah için sevip; buluşmaları da ayrılmaları da Allah için olan iki adam,

5- Makam ve güzellik sahibi bir kadının kendisini zinâya davet etmesi durumunda "Ben Allah'tan korkarım" diye cevap veren kimse,

6- Sağ elinin infâk ettiğini, sol eli bilmeyecek kadar gizli sadaka veren (hayır ve hasenâtta bulunan) kimse,

7- Yalnız başına iken, Allah’ı andığı zaman gözleri dolan kimse." (Buhârî, Ezân, 36, [660]; Zekât, 16, [1423]; Hudûd, 19, [6806]; Müslim, Zekât, 91, [1031]; Tirmizî, Zühd, 53, [2391]; Nesâî, Âdâbu'l Kudât, 2, [5380]; Ayrıca Bkz: Buhârî, Zekât, 13; Rikâk, 24, [6479]; Muvatta’, Şa’r, 14)

164  Yâ Rabbi, facebook vs. sosyal medyada gördüğümüz ilimsiz ve hikmetsiz paylaşım ve tartışmalardan sadece Sen'in rızân için -sabır ve tahammül ile- uzak durup, meşrû' dairede ve imkânlar elverdiği ölçüde hakkı ihkâk ve tebyîn ediyor isek, bu sâlih amelimiz hatırına bizleri sâlihler arasına kat ve imanlı olarak hüsn-ü hâtime nasip eyle.

165 “Rabbimin yardımı ile binlerce konuda sadece Allah rızâsı için yazılar yazdım. Hiçbirisi, yazarcılık oynamak ya da kitap çıkarmak hevesiyle masa maşına oturup da şu konuda acaba ne yazsam diye; kalemi kulağın üstüne takıp, elin içini yanağa koyup, bakışları bir noktaya kilitleyip düşünce âlemine dalmakla ve sun’î, zorlama, iteleme bir çaba ile olmadı. Durum ve şartlara göre,  irticâlen konuşmak gibi spontane oluştu ve var olan bir ihtiyaçtan doğdu. Hepsi de Allah için sadaka-i câriyedir. Rabbim, kabul buyursun, hayır ve hasenâtımızı artırsın. Daha büyük muvaffakiyetler nasip etsin. Şirkin her türünden, kibirden, ucbdan, riyâ ve gösterişten de hepimizi muhâfaza buyursun. Âmîn.”

Yusuf Semmak

Bağlantı | kategori: NASİHATLER | tarih: 31/05/2017 | Yorum(0) | Yorum yaz
YORUM YAZINIZ
İSMİNİZ

E-Posta (Gizli)

Web siteniz

Yorumunuz

Güvenlik kodu
Son Konular • NASİHATLER 13
• Dinin Aslında Cehalet Mazeret midir? (PDF Oku/İndir!)
• Muhtelif Konularda KISA KISA - 4
• Allah Teâlâ, Neden Kur’ân’da Bazı Yerlerde “Biz” Zamiri ile Hitap Buyurmuştur?
• Vâv ve Yâ Harflerinden Önceki Harfi Meftûh Olan Emsile-i Hamse'ye Nûn-u Sakîle'nin Dâhil Olması:
• NASİHATLER 12
• İftiâl (افْتِعَال) Bâbı ile Alâkalı Sarf Kâideleri
• GENELDE YANLIŞ KULLANILAN KELİMELER VE DOĞRU YAZILIŞLARI:
• Kur'an'da Peygamberimize Nasıl Hitap Edilmiştir?
• Muzari' Fiilin Şimdiki ve Gelecek Zamana Salahiyeti:
• Muhtelif Konularda KISA KISA - 3
• Şirke ve Sapıklığa Sürüklenen Bir Toplumda Suçlular Kimlerdir?
• 22- Ömer Nesefî Akaidi Tercüme ve Şerhi 6 (Ders Videosu)
• NASİHATLER 11
• Arapça'da 'zuu' ve 'sahib' edatlarının arasındaki fark nedir?
• EY RABBİMİZ!
• ASHAB-I KEHF HAKKINDA:
• NASİHAT BAHÇESİ
• KİTAPLARIMIZ HAKKINDA BİLGİLENDİRME:
• “Kadınlar Havuza Girebilir mi?” Sorusuna Verdiğimiz Kısa ve Özlü Cevap
• Kadın Sesiyle ve Çalgı Aletleriyle İcra Edilen Şarkı, Türkü, Ezgi ve İlahiler Hakkında Bir Soruya Verdiğimiz Cevap
• NASİHATLER 10
• Muhtelif Konularda KISA KISA - 2
• NASİHATLER 9
• “Ticaret yapıyorum ama maddi ve manevi anlamda bir türlü rahata eremiyorum” mu diyorsunuz?
• 21- Hadis Dersleri -1 (Ders Videosu)
• SESLİ HADİS DERSLERİ - YAKINDA!
• Sesli Ders Videoları Arşivi (Yusuf Semmak)
• ARAPÇA DERSLERİ (ZAMİRLER) -5-
• Kadınların Saçlarını Kısaltmaları Câiz midir?
• Muhtelif Konularda KISA KISA - 1
• Ömer Nesefî Akâidi Tercüme ve Şerhi 5 (Ders Videosu)
• İNFÂK BİLİNCİNİ KUŞANMAK!
Son Yorumlar
Yusuf Semmak
SÜNNETTE BÖYLE BİR PAZARLIK ANLAY
mahmut konur
BİR AYET "Mümin kadınlara da bak
Erkan
Allah razı olsun
ismail
bayildim
Yusuf Semmak
NOT: Bir Hristiyanla tartışan bir
Yusuf Semmak
KİMLER SUÇLU? Bir toplumda ins
Yusuf Semmak
SAHÛR VAKTİNİN SON BULMASI VE SAB
ali
Güzel bir anlatım olmuş ALLAH(C.C
Yusuf Semmak
MUHÂCİRLERLE ENSÂR’IN KARDEŞLİĞİ:
Ece
Harika çok teşekkürler
meryemnazyazğan
Çok güzel anlatmışsınız, şimdi ço
Yusuf Semmak
DİLİN, BEYÂNIN, OKUMANIN, YAZMANI
Yusuf Semmak
Bir meâlde şöyle geçiyor: "Bunun
Yusuf Semmak
“Mütevâzı’, mutevazı” (م
Yusuf Semmak
Esmâül Hüsnâ: Yanlış – el-Esmâul
Yusuf Semmak
Müşkül: Yanlış – Müşkil (kapalı,
Yusuf Semmak
Nasılki: Yanlış – Nasıl ki: Doğru
Yusuf Semmak
“MESS”: Değme, dokunma, temas,
Sibel EKİNCİ
Muhterem Hocamız Feriduddin AYDIN
2017
çok detaya girmişsiniz ama tşr
Melek
Çok güzel
Nagihan
okudum süper çok beğendim
Mehmet ARAZ
Çok güzel olmuş,başarılarınızın d
Yusuf Semmak
KANDİL KUTLAMAK BİD'AT'TIR! Ka
Yusuf Semmak
Nesefî Akâidi derslerimizi 6'ya k
Elif
Bu akaid derslerinizden bölüm6 ya
Beyza
Harika
büşra
Çok iyi olmuş
Yusuf Semmak
MODERNİZM, KADINLARIN BAŞÖRTÜLERİ
zeyra
İsime yaradi saol
Şüheda
Helal be sırf kapanmak nefislerin
Ümit
Amin Er-Rahman Er-Rahim Allah
Vedat
Soruyu soran ben değilim ama aydı
© 2012 YUSUFSEMMAK.COM