Araştırmacı, Yazar

ANASAYFA
BİZE ULAŞIN
BİZİ TAKİP EDİN
AMACIMIZ
KUR'AN DİNLE
KİTAPLARIMIZ
“NASİHATLER” serimizin on ikincisi olan “NASİHATLER 12” isimli çalışmamızda, günümüzde önem ve öncelik arz eden 64 farklı konuyu ele almaktayız. Bu mütevâzı çalışmamız, bu serimizde yeni bir rekordur. Konu başlıkları şunlardır: “Zâlimler çifte standartlıdır, Camileri, Hristiyanların ve Yahûdîlerin mabedlerine çevirme girişimleri!, “Arapça’yı putlaştırmak” deyimi üzerine, Tevhîd ehli olmak, “Değerli kardeşim, paran yoksa, çocukların için ihtiyacın olanı benim tezgâhımdan al!”, Ölsen, cenazene gelmeyecek insanlarla sosyal münasebet zordur ama mükâfaatı o denli büyüktür!, Çocuklarınıza küçükken İslâm ahlâkını öğretiniz… yoksa...!, İslâm’da Tevhîd olmadan vahdet olmaz!, “Rabbenâ, hep bana!..”, Allah’ın dinine saldıranlar ancak kendilerini helâk ederler!, Bir araya gelinen ortamlarda mânevî atmosfer!, Belediye otobüsleri ve şoförlerine ikinci sitemim!, Aşırı övgü ve aşırı yergi hastalığı!, Keşfu’l Hafâ hakkında, Ey Modernizm, Sağlıkları bozan gdo’lu ürünler ve bozulan sağlıkları tedavi etmek için piyasaya sürülen, zararlı yan etkileri çok olan ilaçlar!, İmtisâl ile edeb taâruz ederse…, İlimde utangaçlık!, Tevhîd ehli; Tevhîd’e sadakat gösterir ve onu en yakınından başlamak sûretiyle teblîğ eder, İyi insan mı imanlı insan mı?, Eşlerden biri müşrik ise, Müslüman ne yapmalıdır?, Kazancı bütünüyle haram olan kimsenin yemeği yenmez, çayı içilmez!, Davetlerin hakkını verin!, Hem nasihat sevmeyeceksin hem de cennet isteyeceksin!, Nasıl yazma(ma)lı?, Mazlûmların ve maktûllerin dini sorulmaz!, Su testisi su yolunda kırılır!, “Kavgacı ve saldırgan bir üslup asla İslâm'ın teblîğ metodu değildir!” sözümüz hakkında birkaç söz, Bunlar hiç eşit olur mu?, Bir soru-bir cevap (Yâsîn: 51’de geçen bir kelime hakkında), Mut’a (para karşılığı, geçici ve şartlı nikâh) haramdır!, Mahlûkâtın en son noktası arş'tır, Arap alfabesindeki bütün harflerin içinde toplandığı Âyetler hangileridir?, İnsanın Kapitalizm ile imtihanı!, Abdest Âyeti hakkında, Yılbaşı öncesinde…, Yılbaşı kutlamaları!, Muska takmak!, Kur’ân’ı yavaş yavaş ve anlayarak okuyun!, Bir soru, bir cevap (Kur’ân’ı anlayarak okuma hakkında), Yahûdîleşme!, Dünyadaki insanlar, kendi dillerine göre “anne” derlerken, genellikle “m” sesini mi yoksa “a” sesini mi kullanmaktadırlar?, Edeb Yâ Hû!, İlk yaratılan şey nedir?, Edeb, dil ve polemik üzerine, “Eğer biz, dinleseydik ve aklımızı kullanmış olsaydık, cehennemlikler arasında olmazdık!”, Telefon âdâbı, Hz. Eyyûb'un hastalığında şeytanın tesiri var mıdır?, “Sizi sihri ile yurdunuzdan çıkarmak istiyor”, Günaha köprü olacak mubâhlardan sakınmak takvâdır, Mesele yoğurt değil, hisseye bak!, Rabbimizin Âyeti; "Şerr bildiğiniz hayır, hayır bildiğiniz şerr olabilir" değil; "Hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayır; hoşunuza giden bir şey de, sizin için şerr olabilir" anlamındadır!, Bir soru-bir cevap (Tevbe: 34-35’de altın ve gümüş biriktirip de, onlardan Allah yolunda infâk etmeyenler hakkında), Küfürde ziyâde (artış)!, “Bana bakma!” derken; لاَ تَنْظُرْ إلَيَّ yerine لاَ تَنْظُرْنِى diyebilir miyiz?, Dilin, beyânın, okumanın, yazmanın, öğrenmenin, öğretmenin, kalemin, kitabın ve tanışmanın önemine dair, Meselenin özeti, İmam Mevdûdî’ye minnettarız, “Rabbinin dilediği kadarı müstesnâ”, İlimle amelin arasını ayırmamak gerekir!, Mü’min la’netçi olmaz!, Lâ İlâhe İllallâh'ın ne anlamlar içerdiğini bilmeden Tevhîd ehli (muvahhid, mü'min) olmak mümkün değildir!, Allah’ım! Sen’den dünya ve âhirette afv-u âfiyet dilerim.” HAYIRLARA VESİLE OLMASINI DİLERİZ.

 

NASİHATLER 12

1- ZÂLİMLER ÇİFTE STANDARTLIDIR:

BATI VE BÂTIL; MADALYON GİBİDİR, İKİ YÜZÜ VARDIR! ZÂLİMLER DE İKİ YÜZLÜDÜR: KENDİ ÇOCUKLARINA KARŞI MERHAMETLİ, BAŞKALARININ ÇOCUKLARINA KARŞI DUYGUDAN, SEVGİDEN VE VİCDANDAN YOKSUN BİRER ROBOT GİBİDİRLER!

IRKLARA YAPILAN SOYKIRIMLARIN TARTIŞMASININ YAPILDIĞI BİR DÜNYADA, KENDİ IRKINDAN VE DİNİNDEN OLMAYAN HALKLARA YANİ İNSANLIĞA YÖNELİK SOYKIRIM GİRİŞİMLERİ, ÇAĞDAŞ VE MEDENÎ DÜNYANIN HİÇ DE UMURUNDA OLMUYOR! O, KENDİ İKTİDARININ VE KAZANACAĞI BOL SIFIRLI DOLARLARIN DERDİNDE! KİM ÖLMÜŞ KİM KALMIŞ ÖNEMLİ DEĞİL!

Medyaya düşen parçalanmış bebek ve çocuk cesetlerinin resim ve videolarını, feryad-ü figân eden ana ve babaları gördükçe; tüm içtenliğimle: "Yâ Rabbi, zâlimlerin hem bu dünyada hem de âhirette belalarını, cezalarını ve azaplarını kat be kat ver ve onları büyük bir lânet ile lânetle" diye dua ediyorum.

Bunları yapanlar insan olamaz! O görüntülere vicdanı olan bir insan bakamazken; bu sahnelerin etkin aktörleri hangi yüzle aynadaki şerr suratlarına bakabiliyorlar, hangi yüzle dünyada çağdaşlık, insan hakları ve özgürlük adına demokrasi yalanları söyleyebiliyorlar?! Vicdanınız mı öldü yoksa insanlığınız mı? Bu kin ve nefret nedir? Bebeklerin parçalanmış cesetlerinin üzerine mi çağdaş medeniyetler inşâ edeceksiniz? Yâ Rabbi, mazlûmların yardımına koş, zâlimlere izzet ve celâlini göster, intikâm sıfatınla onları kahr-ü perişan eyle, şiddetli ve elem verici azabınla onların haklarından gel!

Hayvanların dahi yapmadığı/yapmayacağı bir vahşeti, kendi soyuna karşı gerçekleştiren bir varlık, insânî fıtrattan soyutlanmış ve Âdemiyyetten ademiyete yuvarlanmış bir canlıdır! Rabbimiz, şerrlerinden ve zulümlerinden tüm mazlûmları ve insanlığı korusun. Zâlimleri kendi şerr ve zulümlerinin içinde azabın bin bir türlüsüne gark etsin.

Parçalanmış bebek cesetleri ve masum halkların feryadı karşısında susan dünya, bir söz de size: Vücut organları parça para, lime lime olmuş yavrucaklar senin evladın olsaydı, yine de susar mıydın? Dua etmeye, hak adına sesini yükseltmeye de mi gücün yetmiyor? Yoksa siz, Allah’tan korkmayı bıraktınız da, âciz zâlimlerden mi korkar oldunuz? Hâlâ da hak, adâlet ve özgürlük savaşçısı olduğunuzu mu iddia ediyorsunuz.

“Yuh size ve sizin Allah’tan başka taptıklarınıza! Hâlâ aklınızı başınıza almayacak mısınız?” (Enbiyâ: 67)

“Sakın Allah’ı o zâlimlerin yaptıklarından habersiz sanma! Onları(n azaplarını) ancak gözlerin dehşetle yerinden fırlayacağı bir güne erteliyor.” (İbrâhîm: 42)

“Gerçekten onlar tuzaklarını kurmuşlardı. Onların tuzaklarının cezası Allah katındadır. Hem onların tuzakları dağları yerlerinden oynatamaz ki. (Hâlbuki onların tuzakları dağları yerinden oynatacak güçte olsa bile, Allah onların bu tuzaklarının cezasını verecektir.) Öyleyse sakın Allah’ın, Peygamberine olan va’dinden cayacağını sanma. Şüphesiz ki Allah mutlak galiptir, intikam sahibidir.” (İbrâhîm: 46, 47)

Not: İnsanı derinden sarsan vahşet ve kan içeren fotoğraf ve videoları lütfen paylaşmayın! Bir yetişkin olarak, biz dahi bunları görmeye ve izlemeye tahammül edemezken, çocukların, o resimlerden ve videolardan nasıl etkileneceklerini bir düşünün. İyi niyetlerle mesaj vermek isterken, çocukların kişilik dünyalarında ne denli büyük çapta psikolojik tahripler yapacağınızı kestiremezsiniz. Hatta büyüklerde bile ruhsal yıkımlara ve çöküntülere neden olabilecek ölçüde izlenilmesi zararlı paylaşımlardan kaçınalım! Duyarlı olmak; duyarlı ve aklıselim insanların bir vasfıdır. Duyarlılık lütfen!

2- CAMİLERİ, HRİSTİYANLARIN VE YAHÛDÎLERİN MABEDLERİNE ÇEVİRME GİRİŞİMLERİ!

MESCİD VE CAMİLERDE YETERİNCİ BİD’AT VAR!

BİR DE ORALARI KİLİSELERE VE SİNAGOGLARA ÇEVİRMEYİN!

Camilerde sandalye ve taburelerde namaz kılma teklifini sunanlara ve böyle bir uygulamayı benimsemenin gerekli olduğunu savunanlara itiraz edildiğinde; bunun câiz ve bir kolaylık olduğunu söylüyorlar ve kendilerinin ufuklarının geniş ve bakış açılarının evrensel olduğunu düşünüyorlardı. Zaman gösterdi ki, birçok cami sandalye ve taburelerle doldu. Hatta dağınıklığı önlemek için sıra halinde düzenli tabureler yaptırdılar. Zamanla tüm camilerin taburelerle doldurulmayacağından ve yeni yapılan camilerin, bu bid’at uygulamanın dikkate alınmasıyla tabureli yapılmayacağından kimse emin olamaz, aksini iddia edemez. Zira yanlış bir adımın sonucunu tahmin etmek güç değildir, yanlış yanlışı doğurur. Sonuç; camiler kahvehanelere benzemeye başladı. Bundan da kötüsü sıralı, sandalyeli ve tabureli kiliselere, havralara ve sinagoglara benzeme yolunda bir hayli mesafe kat etti. Nihayet birileri bunun farkına vardı da, camilerde sandalye ve taburelerde namaz kılınmaması gerektiğinin direktifini verdi. Böylelerine “uyan da balığa gidelim” denir. Balığa gitme vaktinde insanın uyuyor olması gayet normal de, bazı insanlar gündüz vakti hatta ayakta iken uyuyorlar! Sonradan uyandığını sanıyorlar. Oysa uyanık olmaları gereken esnada uyuklamaktadırlar. Çok önemli ve temel sorunlar dururken bu konuda açıklama yapmaya ne gerek var diyen biri varsa ona da; “sen de, bir şeye itiraz etmeyiver yahu!” demek isteriz. Din konusunda köklü bozulmaların temelinde, başlangıçta önemsenmeyen ve doğru olduğu sanılan ve savunulan amellerin yapılması rol oynamaktadır. Nice insan, hayatta bir yanlışın farkına varırsa, o farkındalık zincirleme şekilde ya da çorap söküğü gibi giderek onun ufkunu da yolunu da açabilir. İman, takvâ ve ihlâs olmadan ise firâset ve basîret; s.o.s “save our souls” anlamında ‘danger’ (tehlike) ve ‘distress’ (acil durum) sinyali verir. Farkındalığımızı artırmak istiyorsak, imanımızı, takvâmızı ve ihlâsımızı artırmakla işe başlamalıyız. Gerisi çorap söküğü gibi gelir, inşâAllah.  

3- “ARAPÇA’YI PUTLAŞTIRMAK” DEYİMİ ÜZERİNE:

Arapça bir sevdadır ama 'kara sevda' da olmamalıdır. 'Kara sevda'ya dönüşen Arapça sevgisi, Arapça'yı putlaştırıp onu bir tabu haline getirebilir! Arapça'yı putlaştırmak demek; Arapça'dan başka dili beğenmemek, kabul etmemek, Arapça'dan başka kitap okumamak, Arapça'dan başka ilmî ve fikrî açıklamaları kabul etmemek, Arapça bilmeyen kimselerin hiçbir düşüncesine itibar etmemek, Arapça bilmeyenleri muhâtap almamak, bir ömrü Arapça'ya verip ilimle meşgul olmamak, Kur'ân ve Sünneti ve dinin hakikatini öğrenmemek, Arapça'nın felsefesiyle, Arapça metinlerin ibareleriyle, o ibarelerin şerhleriyle, şerhlerin hâşiyeleriyle, Arapça şiirleriyle ve Arapça'nın amîk/derin, anlaşılması sa'b/zor hatta es’ab/çok zor nükteleriyle ömrü geçirip de, “Arapça'nın, başta Şer'î ilimleri sahîh olarak anlamaya sonra da ilim ve fende derinleşmeye vasıta bir ilim” yani bir vesile, bir köprü ve bir araç olduğunu kavrayamadan Arapça ile oturup Arapça ile kalkarak dar bir dünya kurmak, dar ufuklu, dar anlayışlı ve kıt akıllı olmak yani neredeyse aklın tamamını Arapça ile meşguliyete teksîf etmektir. Hatta öyle insanlar vardır ki, Arapça yazılmış ama ilmî hiçbir kıymeti olmayan bir kitaba, değer verirler ama başka bir dilde yazılmış bir kitap, ilmî bir değere hâiz olsa bile önem vermezler, ellerine dahi almazlar, bu konuda burunları altından gülenleri bile görürsünüz. Kimileri, kütüphanelerinde Türkçe kitap bulundurmaz, bulunduranları kınar. Kimileri, Arapça’dan başka bir kitap okumaz, okunmaması gerektiğini, Arapça dışındaki kitapların yanlış olabileceğini söyler. Sanki Arapça diliyle yazılan kitaplarda bir yanlış yapılınca mûcizevî olarak o yanlış kelimelerin ve cümlelerin kırmızıyla altı çiziliyormuş gibi! Sanki yanlış yazmak ve yanlış yapmak, Arapça dışındaki dillere özgüymüş gibi! Arapça bilen bir kimse olarak şu tecrübemi paylaşmadan geçmeyeyim. Arapça bilmesiyle övünen ve Arapça’dan başka kitap okunmaması gerektiğini söyleyen ve kendisinin de sadece Arapça kitap okuduğunu söyleyen kimselerin -gördüğüm kadarıyla- yüzde doksan dokuzu okuduğu Arapça metinleri -İ’câz-i Nahvî ve İ’câz-i Beyânî- yönüyle tam olarak tercüme edememektedirler. Sadece kafalarında canlanan tasavvurâtı tasvîr adına birkaç cümle söyleyip geçmektedirler. Yani en iyimser bir bakışla kendileri bir şeyler anladığı halde anladıklarını anlatamama ve ifade edememe durumu söz konusudur. Bunun nedeni,  ikinci bir dile hâkim olamamak ve tercüme ilminden mahrûm olmaktır. Bunun ikinci bir nedeni ise, ilmî metinleri -ilimden mahrûmiyet nedeniyle- anlaşılmadığı için geçiştirmektir. Arapça’da kendisini ‘otorite’ sayan nice kimseler vardır ki, sadece metin okumaya taliptirler, mana vermeye ve şerh yapmaya değil! Çünkü sadece metinlerin hareke yönünden doğru okunmasına şartlanmış insanlardır. Bunu âdeta ‘ilmin ta kendisi’ (hâzâ huve’l ilm) gibi görmektedirler! Ee, insan “sadece Arapça okunmalı” derse, bundan başka bir sonuçla da karşılaşamaz! Kimileri de, Arapça’yı dil olarak iyi bilen şirk ehlini ‘âlim’ saymaktadır. Böyleleri, bu kimselere, Arapça bilmeyen Müslümanlardan -belki takvâ sahiplerinden- bile daha çok değer vermektedirler. Arapça’yı ‘sebep’ olmaktan çıkartıp, onu ‘işin başında da sonunda da farz-ı ayn’ gibi telakkî etmenin sonucunda da farklı bir tabloyla karşılaşmak sürpriz olurdu.

Arapça bilenler; ‘insanlar içinde sınırlı, az ama insanlar üzerinde etkili’ olan bu olumsuz tavırları görüp de destek vermek yerine âdil olmak zorundadırlar. “Nasılsa ben Arapça’yı biliyorum, bilmeyenler düşünsün” şeklinde ucuz, bâtıl ve bencil bir davranış kabul edilemez! Arapça’yı ilmen öğrenmek ilim talebesine farz-ı ayndır; diğer Müslümanlara da farz-ı kifâyedir. Bir beldede ya da bir coğrafyada bütün Müslümanlar, Arapça öğrenmeyi terk etseler, oradaki tüm Müslümanlar farz-ı ayn bir ameli terk etmiş gibi günahkâr olurlar. Bu yönüyle de farz-ı kifâye ilimlerle meşgul olanların ameli bizim için her bakımdan hayırlıdır! Neresinden bakarsak bakalım, Arapçayı öğrenmenin farz olduğunu bilmemiz gerekir. Hatta fen ilimlerini öğrenmek de farz-ı kifâyedir. Fakat sormak gerekir: Dinini öğrenmeyenin fen ilimlerini öğrenme farîzasını yerine getirmekle hayatını geçirmesi ne kadar ma’kûl ve meşru’ bir ameldir. Tıpkı dinini öğrenmediği, ilim tahsîl etmediği halde ömrünü sadece Arapça ile geçiren kimselerin durumu gibi. Bu ikisi aynıdır.

Bu açıklamalardan sonra, Arapça bilmeyenler ve öğrenmek için hiçbir gayreti olmayanlar bu konudaki bilgisizliklerinden dolayı kendilerine hiçbir pay çıkarmasınlar. Zira burada onlar için bir pay yoktur. Eleştirdiğimiz ilk durumda bir ifrât vardır; Arapça’ya önem vermeyenlerin ve dinini aslî kaynaklarından öğrenmek adına bir azim ve çabanın içine girmeyenlerin amelinde de tefrît vardır. Müslüman, her ikisinden de sakınmak zorundadır. Unutmayalım ki, Kur’ân’ın da Sünnetin de dili Arapça’dır. Peygamberimiz ve Ashâbın çoğu Araptır ve Arapça konuşmuşlardır. Temel ilmî eserlerin de belki yüzde doksanı Arapça’dır. Bu gerçeklerin önünde durup da, Arapça öğrenmenin gerekli olduğunu kavrayamamak mümkün değildir. Yine unutmayalım ki, akıllı insan, pireye kızıp da yorganı yakmaz. Arapça konusunda kötü emsallere bakıp da “ben Arapça öğrenmeyeceğim arkadaş” diyemez! Böyle düşünenler, câhil kaldıklarında, darb-ı meseldeki ifadesiyle ‘yorganlarını yaktıklarında’ kime zarar verebilirler? El-cevap: Sadece kendilerine! Zira yorganları yanan kendileridir. Kışın üşüyecek, donacak hatta hasta olacak olan da kendileridir!

4-  TEVHÎD EHLİ OLMAK:

Gerçek ve kâmil anlamda Tevhîd ehli olan kimsenin gözünde (yani onun i'tikâdına göre) Allah'ın emrettiği ve O’nun rızâsına götüren şeyler dışında kalan ve Allah'ın gazabını celp eden her şey bir anda değerini ve cazibesini yitirir. Bu noktada meşru olmadıkça her yol bâtıllaşır. Şüphesiz bâtıl yollar da ancak cehenneme giden albenili ve aldatıcı tuzaklardır. Zira cehennem nefse hoş gelen şeylerle, cennet ise nefse hoş gelmeyen şeylerle kuşatılmıştır. Bu da, imtihanın bir cilvesidir. Yani bunun anlamı şudur: Bakalım insan, Allah'ı mı dinleyecek yoksa nefsine mi uyacak?! Aslında bütün mesele de budur! Allah’ın irâdesiyle, kulların rızâsı arasında seçim yapmaktır. Birçok insanın hayatında tam burada -maalesef ki- şirk başlamaktadır! Şirk; Allah'a ait özelliklerden (isimlerinden ve sıfatlarından) birini ya da birkaçını Allah dışında bir varlığa verip, onu ilâhlaştırmak demektir. Şirk; bir varlığı Allah'a ortak kılmak yani zâtı, isimleri, sıfatları ve fiilleri bakımından Allah'ın vahdâniyetine iman etmemek, ibâdeti ve dini yalnızca O’na hâlis kılmamak demektir. Allah’ı birlemek; sadece onun zâtının birliğine inanmak ve “Allah vardır, birdir” demekten ibâret değildir. Zâtının birliğinin yanında, Nasslarda bize kendisini nasıl tanıttı ise, o isimleri, sıfatları ve fiilleri yönüyle de O'nu birlemek, O'nu tek ve biricik görmek gerekir. Allah'ın esmâ-i husnâ'sından birine dahi bir başkasını ortak kılmak hiç şüpheye mahal bırakmayacak şekilde ‘şirk’ olur. Misal olarak; bu ortak kılma, sevgide olabilir, korkuda olabilir, tevekkülde olabilir, hüküm ve irâdesine teslimiyette olabilir, rızık konusunda olabilir vs... Müşrik; çok ilâhlı ve çok tanrılı inancı benimseyen ve bu münker inanca uygun bir hayat yaşayan kimsenin adıdır. Rızkın ancak Allah'tan olduğunu kabul etmeyip, ağaları, patronları, servet ve iktidar sahiplerini 'rızık verici' makamına getirip, rızkı onlardan bilip, Allah'ın emir ve nehiyleri konusunda Allah'ın değil de, 'razzâk' konumuna getirilen fanilerin irâdelerini teslim olup, onların hevâ ve heveslerini ‘din’ (yaşam tarzı) haline getirmek açıkça şirktir. Allah’ın bir emrini dahi yasaklamak, bir yasağını dahi serbest bırakmak veya zorunlu kılmak da açık bir şekilde şirk ameliyesidir. Bu nedenle, bu geçici dünyanın imtihanını kaybederek âhiretin ebedî azabına duçar olmamak için, ona buna (nefse, şeytana, çevreye ve aldatıcılara) bakmadan sadece Allah’ın rızâsını baş tacı yapmak, onun irâde ve hükmüne boyun eğmek, ulûhiyette, rubûbiyyette, esmâ ve sıfâtlarlarında O’na ortaklar, yardımcılar, oğullar ve kızlar kabul etmemek gerekir.

Allah yücedir, noksanlıklardan münezzehtir, ekmel sıfatlarla muttasıftır, her şeyin yaratıcısıdır, her şey O’nundur ve O’nun hükmüne ve irâdesine mahkûmdur, O mutlak güç ve kudret sahibidir, ilmi her şeyi kuşatmıştır, hiçbir şey O’nun ilmi ve irâdesi dışında değildir, her şeyden haberdardır, her şey O’na muhtaçtır, yağmuru yağdıran, canlıların rızıklarını veren, onları yarattığı gibi yaşatan, öldüren ve ölümden sonra diriltendir, tüm evreni elinde ve tasarrufunda tutandır, kâinâtın düzen ve insicâmı O’nun irâdesi, hükmü, ilmi ve kudretiyledir, O dilediğini yapandır, yaptıklarından asla sorgulanmayandır, O mutlak adâlet ve rahmet sahibidir, celâl, azap, gazap, kahr ve intikâm sıfatları O’nundur, Cennet ve cehennemi halk edendir, sadece kendisine iman, ibâdet, kulluk ve itaat edilmesi gereken yegâne, tek ve hakiki ma’bûddur, ilâhtır, rabdir. Mülk O’nundur, hüküm ve emir O’nundur, hamd O’na aittir, şükür O’na mahsûstur, güç ve kuvvet ancak O’nun yardımı iledir, rızık O’ndandır. Bütün işlerin sonu Allah’a varır ve herkesin yaptıklarına göre dereceleri vardır ve Yüce Allah, herkesin yaptıklarının karşılığını tam olarak verecektir.

“Şüphesiz Allah insanlara en ufak şey kadar dahi zulmetmez. Fakat insanlar kendi kendilerine zulmederler.” (Yûnus: 44)

“Şüphesiz Allah zerre ağırlığı kadar dahi zulmetmez. (Yapılan) bir iyilik olursa, onu kat kat artırır ve lütfundan büyük bir mükâfat verir.” (Nisâ: 40)

“Kim zerre ağırlığında bir hayır yapıyorsa, onu görecektir. Kim de zerre ağırlığında bir kötülük yapıyorsa, onu görecektir.” (Zilzâl: 7, 8)  

5- “DEĞERLİ KARDEŞİM, PARAN YOKSA, ÇOCUKLARIN İÇİN İHTİYACIN OLANI BENİM TEZGÂHIMDAN AL!”

Bir sebzecinin tezgâhında aşağıdaki cümlelerin yazılı olduğu tabelayı görüp de duygulanmamak ve sevinmemek mümkün müdür?

أخي العزيز إذا لم يكن لديك مالا فلا تستحي وتترك عائلتك بلا أكل تفضل وخذ ما تحتاجه لأبنائك من عندي فرزقي ورزقك على الله

"Değerli kardeşim!

Şayet paran yok ise, utanma ve aileni bu nimetten mahrum bırakma.

Lütfen buyur! Çocukların için ihtiyacın olanı benim yanımdan al.

Çünkü benim de rızkım senin de rızkın Allah’a aittir."

Bu sözler bizlere Asr-ı Saâdeti, sahâbîleri, muhâcirleri ve ensârı hatırlatmaktadır. Güzel bir amel görüp de sahâbîleri hatırlamayanımız var mı? Özellikle temel gıda ve ihtiyaç maddeleri satanlar, dükkânlarına ve işletmelerine "ziyaretin kısası makbuldür", "sizin boş vaktiniz, bizim iş vaktimiz olabilir", "lütfen veresiye teklif etmeyiniz", "teklif etme veresiye, dost kalalım ölesiye", "veresiye satan ve peşin satan" tabelaları asacaklarına, kardeşliğin, dostluğun, sıla-i rahmin, cömertliğin ve ikrâmın önemini vurgulayan, mânevî değerlerin ve kazanımların daha hayırlı olduğunun altını çizen ve erdemli davranışları işleyerek müşterilere örnek olan ve şâhit olan herkesi bu güzelliklere teşvik eden bir tabela asmış olsalardı, veresiye verince ya da infâk edince batacakları yönündeki endişe ve korkularını yendikleri gibi, her gün tasadduk etme hasletini de kazanırlardı. Böylece işleri de rast giderdi. Açlık, fakirlik, yokluk ve iflas kâbusları görmekten kurtulurlar; zillet ve meskenetin, cimrilikten kaynaklandığını anlarlardı. Her gün ihtiyaç maddeleri satıp da, ihtiyaç sahiplerinin ihtiyaçlarından gafil olma basiretsizliğinden ve duyarsızlığından da kurtulurlardı. Birkaç kuruşu eksik olunca ürün satmayan esnaflar(!) ve on kuruşu almak için beş lirayı, on lirayı bozan marketler de, Peygamberin hayatındaki uygulama şekliyle "pazarlık" Sünnetini iptal etmezlerdi, yürürlükten kaldırmazlardı. “Herkesten on kuruş almasam, günde şu kadar meblağ eder” diyerek açgözlüce bir yaklaşım sergileyen kimseler, almayacakları kuruşların servet olduğunu görüyorlar da, aldıkları liraların dağ gibi, akarsu gibi bir gelir oluşturduğunu göremiyorlar mı? Kazandıklarını ve yığıp biriktirdiklerini konuşmaya gelince hesap yeteneklerini mi kaybediyorlar? Bu cimrilik ve açgözlülük nedir? Kimin malını, kimden esirgiyorlar? Mülk, Allah’ın değil mi? O rızkı veren “Mâliku’l Mülk” değil mi? O halde, neden imkânlarımızdan ve kazandıklarımızdan Allah’ın kullarını istifade ettirmeyelim? Onların işlerini en güzel şekilde görmeyelim? Kapımızı çalan bir müşteriyi neden “dönüp dolaşıp kürkçü dükkânına gelen ve derisi yüzülecek bir tilki” gibi görelim? Neden, kendimizi de aç kurt yerine koyalım?

Esnafın dükkânı ve tezgâhı, tüccârın işletmesi, üreticinin imalathanesi ve fabrikası her şeyden önce insanların ihtiyaçlarını karşılama amacıyla çalışmalıdır daha sonra da bu hizmetlerin karşılığında makul ve meşru bir fiyat aralığında hak edilen kâr ve kazanç her ne ise o talep edilmelidir. Piyasaya hizmetlerin arzında asıl duyarlılık, başkasının ihtiyaç ve taleplerini, şahsî ihtiyaç ve talepler gibi görmektir. Bu hâlet-i rûhiye olmadan iş görenlerin hallerindeki samimiyetsizlik, inanın, firâset ehline ma’lûmdur. Özellikle piyasada hizmet bedelleri standart olmayan, ücretleri değişken grafiklerde seyreden hizmetlerde takvâlı olunmalıdır. O konuda amelde takvânın ne olduğu tam bilinmiyorsa -ki günümüzde ticâret yapanların yüzde doksanı bilmemektedir-, ilim, adâlet ve tecrübe ehli kimselerle mutlaka istişâre edilmelidir. “İş benim-karar benim, para ve sermaye benim-keyif de benim” psikolojisinden ve “usta, bana akıl verme, para ver” biçimindeki ucuz laflardan artık kurtulmalıdır. Bre adam, sende akıl yoksa zaten Şer’an sana para verilmez. Zira saçar savurursun. İş yapmaya kalkışsan, iflâs edersin! Genelde standart bir ücreti olmayan, hizmet bedelleri yapılan işlerin mahiyetine, azlığına ya da çokluğuna yahut da malzemelerin farklılığına ve ucuzluğuna veya pahalılığına göre değişen işlerde çok ama çok dikkatli olmak gerekir. Birkaç örnek verelim. Meselâ; malzeme üç lira ustalık otuz lira ya da parça iki lira ustalık elli lira yahut da tamirat elli lira servis ile birlikte yüz elli lira veya ikinci el ürün müşteriden alınırken elli lira ama başkasına aynı ürün satılırken iki yüz elli lira diyerek insanları aldatmadan ve onların çaresizliklerini, mecburiyetlerini ve bilgisizliklerini istismar etmeden, insâf, vicdan, merhamet ve hakkâniyet ölçüsünde ücretler talep edilmelidir, keyfî ve nefsî davranılmamalı ve fâhiş ücretler istenmemelidir. Piyasanın ma’kûl ve meşru’ olan minimum ve maksimum fiyat aralığının ne üstüne çıkıp müşteriye haksızlık edilmeli ve ne de altına inip piyasa ifsâd edilmelidir. Bir malın piyasa fiyatı konum ve konjonktüre göre değişebilir. O bedeller hakkâniyet ölçüsünde olmak şartıyla gözetilmelidir. Yoksa bir yerde herkes zulmediyor diye, o zulüm ameli meşru’ sayılmaz. Örneğin; “küçük su” diye tabir olunan yarım litrelik kapalı su takrîben yirmi-yirmi beş kuruşa alınıyor, suyun üzerinde “piyasa satış fiyatı elli kuruş” yazmasına rağmen bazıları tarafından en az bir liraya satılıyor. Bu câiz olmaz. Aynen bunun gibi, sodayı bir yerden alsan elli kuruş, başka yerden alsan yetmiş beş kuruş, diğer bir yerden alsan bir lira. Bu tür farklı fiyatlar piyasayı ifsâd cümlesindendir. Böylesi ortamlarda “istediğim fiyata satarım” diye düşünülemez. Küçük suyun ve sodanın fiyatı elli kuruş ile yetmiş beş kuruş aralığındadır. Bu tür durumlarda, kanaatkâr ve duyarlı esnafa düşen minimum fiyatla satışı tercih etmektir. Fakat bir ürünün fiyatı bir beldede her yerde aynı ise, o piyasa fiyatının altında satış yapmak iyilik değildir, bilâkis piyasaya kötülüktür. Fakat fiyatı standart olan bir üründe pazarlık ile indirim yapılabilir. Bunda sakınca yoktur. Aksine Sünnet ile amel etme sevabı vardır.

Şunu da unutmayalım ki, herkes hesap ve muhâsebeden, ekonomiden, ticâretten, pazarlamadan, çarşıdan, pazardan, piyasadan anlamaz. Ticâret yapanlar başlıca üç kısımdır: Bir, ticârete istidadı olan, ticâreti hakkıyla icrâ eden, kimseye zulmetmeden ehlinin rızkını helâlinden kazanarak işini yürüten kimse. İki, ticâret yeteneği olmayan, yaptığı işin hakkını veremeyen borçla harçla işini yürütmeye çalışan, bu arada pek çok insana haksızlık yapan, işi tıkanıncaya kadar giden, tıkanma noktasına gelince de iş (ticârî kulvar) değiştirerek bir süre de o işte “Ali’nin külâhını Veli’ye giydirme, Veli’ninkini de Ali’ye” usûlüyle âdeta dökme suyla değirmen döndürmeye çalışan kimse. Bu kimseler, iflâsın eşiğindedirler ve her an iflâs edebilirler. Bunlar, hem ehliyetsizdirler hem de istişâre etmezler, istişâreyi sevmezler. Üç, bu kimse ikinciden beterdir. Bu kimsenin dökme suyla su döndürecek kapasitesi bile yoktur. Ne ticârî ehliyet, ne istişâre, ne muhâsebe ve ne de işleri çekip çevirme… Bu kimseler, ticâreti bir yer açıp oraya sermaye ve ürün koymak ve güzel tezgâhlar, gösterişli vitrinler ve gönlünce bir ambiyans oluşturmaktan ibaret sanırlar. Onlar, tedbîr faktöründen hâlî kuru bir tevekkülün başarıyı getireceğini düşünürler. Tıpkı fırtınalı bir havada denize açılıp da “yâ Allah, yâ bismillâh” demekle yetinen kimsenin hali gibi. Oysa Sünnetullâh ne ise genelde o olur. Fırtınalı havada denizde balık avlayan sandalcının, “bismillâh” diye diye sandalı alabora olabilir. Tedbirsiz ve ehliyetsiz tüccâr da attığı yanlış adımlar ve aldığı yanlış kararlarla borç batağına batabilir. Gerek yanlış adım öncesinde besmele ve gerekse borca dalma sonrasındaki dualar, sonucu değiştirmeyebilir. Piyasaya bakarken, yorum yaparken ve insanlarla diyaloga girerken bir de bunları düşünerek değerlendirme yapmak gerekir. Herkesin, işinin ehli olduğu varsayımıyla meseleleri ele almak doğru olmaz. Çarşı, pazar ve piyasanın adamları ne ölçüde takvâdan uzak olursa olsunlar, biz, bize yakışanı yapmalıyız. Dinara ve dirheme tapan ve kapitalizm ile insanları ezmeyi tek hedef haline getiren kimselerin varlığı ya da çokluğu, aklıselim insanı sâlih bir mü’min ve iyi bir insan olmaktan alıkoymamalıdır… Unutmayalım ki, herkes yaptığından sorumludur. Mahkeme-i Kübrâ’da herkese, yapması gerekirken yapmadıklarının ve yapmaması gerekirken yaptıklarının hesabı sorulacaktır. Allah katında kimseye zerre kadar veya kıl kadar dahi zulmedilmez. İlâhî adâlette zulmün esâmîsi bile olmaz. Zulmedenlerin yaptıkları da bu dünyada yanlarına kâr kalmaz. Zira Âdil-i Mutlak olan Âlemlerin Rabbinin huzuruna varacağız. Rabbimiz, bizlere rahmetiyle ve mağfiretiyle muamele etsin. 

6- ÖLSEN, CENAZENE GELMEYECEK İNSANLARLA SOSYAL MÜNASEBET ZORDUR AMA MÜKÂFAATI O DENLİ BÜYÜKTÜR!

Akraba, komşu ve arkadaş ilişkileri o hâle geldi ki, insanın insana karşı son vazifesi olan cenazesine iştirak etme sorumluluğunu dahi taşımaktan âciz insan tipleri türedi! Kin ve nefretler, saplantılar, taassuplar, birbirini yanlış anlamalar ve yanlış tanımalar, bahaneler, ihmalkârlıklar vs. oldukça da bu tipler var olmaya devam edecektir…

Ölsen, cenazene bile gelmeyecek kimseler dünyada iken habire seni eleştirirler. Onun için, dostunu düşmanını iyi tanı, ona göre insanlarla münasebet kur, yapıcı ol, kalpleri birleştirmeye çalış. Biri senden yüz çevirirse, sen de ona kin besleyip, tüm bağlarını koparma! Bunu ancak câhiller yapar! Şayet böyle yaparsan, senin de câhillerden bir farkın kalmaz. Müslüman, akıllıdır, nasıl hareket edeceğini bilen kimsedir. Saplantılı kimseler gibi, ezbere hareket etmezler, tutucu değildirler. Her söze de kıymet vermezler. Bir hikmet görürlerse alırlar, bir sataşma karşısında, sataşana söz fayda sağlamayacaksa “selâm” der, geçer giderler. Müslüman, bilgilidir, bilinçlidir, vakar ve haysiyet sahibidir, anlayışlı ve merhametlidir. Haysiyetsizlerle ağız dalaşı yapmanın faydasızlığını bilendir. Onların da onurlu şahsiyetler olmaları adına elinden geleni ardına koymayandır. Kötülüğe sadece kötülükle karşılık veren kimsenin insanlık damarlarından biri kurumuş demektir! Kötülüğü ve kötülüğe kötülükle mukabeleyi yaşam tarzı hâline getirmekten sakınmalıyız! Münker amelleri yapmayı alışkanlık hâline getirmek sûretiyle hem Allah’ın katında hem de insanların nazarında bazı amelî meselelerde kötülük kisvesini giymiş insanlar olarak anılma ve bilinme tehlikesinden korkmalıyız ve Allah’a sığınmalıyız! Zira Ümmet-i Muhammed şâhid ümmettir. Hakkımızda âdilâne biçimde “kötü bir insandı” diye şâhidlik yapılmasına müsaade etmemeliyiz. Bilelim ki, hakkı söylemek insanları haklamak değil, hak ve hakikat üzere kalpleri birleştirmek ve bunun için çalışmak demektir. Yine bilelim ki, insanlardan yüz çeviren, kıyâmette kendisinden yüz çevrilmeye de mahkûm olur! Zira İlâhî adâlette, cezâ amel cinsindendir. Bazen de cezâ, amelin zıddı cinsinden olur. Akıllı mü’min, her adımında bunların hesabını yapandır; nefsinden gelen seslere, şeytanın vesveselerine göre hareket etmeyendir. Her Müslümana düşen; hakka uymak, bâtıldan ictinâb etmek, teblîğ ve nasihat vazifesini ihmal etmemek, gâfillerden ve câhillerden olmamaktır. Vesselâm.  

7- ÇOCUKLARINIZA KÜÇÜKKEN İSLÂM AHLÂKINI ÖĞRETİNİZ… YOKSA...!

“Ağaç yaşken eğilir” sözü ne kadar da doğrudur. Bu sözün anlamı, eğitimin minik yaşlardan itibaren başlamasının gerekli olduğudur. Küçük yaşlarda eğitim ve öğretim oldukça kolaydır. Büyüdükten sonra insanın eğitimi, güzel hasletlerle donanması, şekil alması çok zordur. Ama tabii ki imkânsız değildir. Çiftçilik yapanlar bilirler. Ağaç belirli bir oranda büyüdükten sonra da eğilebilir ama bunun için çok büyük bir zahmete ve zamana ihtiyaç vardır. Bunun için hem zihince ve bedence ortaya konulacak büyük bir efor hem de uzun bir zaman gereklidir.  Bazı ağaçlar da tamamen kalınlaştıktan sonra, onların bir yöne doğru eğilmeleri imkânsız hâle gelir. Bu da inatçı insanların durumunun bir temsili kabul edilebilir. Aynen bu sözde olduğu gibi, küçükken aile ortamında eğitim ve terbiyeden geçmeyen ya da yeterli düzeyde aile terbiyesi almayan bir kimse, genelde ileriki yaşlarında kendisi ne kadar çalışırsa çalışsın bazı konularda kişilik ve şahsiyetinde birtakım zaaflar ve noksanlıklar taşımaktadır. Ya bir de, aile terbiyesinden mahrum kalıp ve o açığını fark edip, kendi kendine o açığı kapatmak için hiçbir çaba göstermeyen kimselerin durumu nasıl olur? Tecrübe ile sabittir ki; cömertliği, fedakârlığı, ikram etmeyi, hediye vermeyi, başkalarına yardımcı olmayı, fakirlerin, miskinlerin, yetimlerin, kimsesizlerin ve çaresizlerin dertleriyle dertlenmeyi, ekmeğini ve yemeğini paylaşmayı, sıla-i rahim yapmayı, başkalarına el açmamayı, merhametli olmayı, hayata geniş bir yelpazeden bakarak anlayışlı ve hoşgörülü olmayı, insanları aşağılamamayı ve onları aşırı övmemeyi, kibirli olmamayı, gösterişten sakınmayı, gıybet etmemeyi, haram yememeyi, kul hakkından sakınmayı, ellerindekilerden dolayı insanlara haset etmemeyi, açgözlü ve tamahkâr olmamayı, onurlu, şerefli ve vakar sahibi olmayı aile terbiyesi olarak daha küçük yaşlarda öğren(e)meyen bir kimse genellikle bu konularda hayatta zaaf içinde olmakta ve bu kulvarlarda yıllar geçse de başarılı olamamaktadır. Meselâ; ailesinden hediyeleşmeyi görmeyen kimse, başkalarına hediye vermemekte, ailesinden ihtiyaç sahiplerinin yardımlarına koşmayı görmeyen kimse, başkalarının dertlerini umursamamakta, ailesinden fedakârlık adına bir takım hassasiyetlere şahit olamayan, fedakârlıktan ve özveriden uzak yaşamakta, ailesinde gıybet edilen, gıybetçi olmakta, aile ortamında sigara içilen, sigara içmekte, aile fertlerinde hasetçilik ve çekememezlik olan kimse, hasetçi ve açgözlü olmakta, akrabalarının ya da hısımlarının ziyaretine gitmeyen bir aile ortamında büyüyen kimse, sıla-i rahimden hoşlanmamaktadır… Bu durumun örnekleri oldukça çoktur. Bu genel tablonun oluşmasında etken olan durum, küçük yaşlarda iken anne, baba ve diğer aile fertlerinden aile terbiyesi adına güzelliklerin fiilî ve sözlü olarak öğretilmemiş ve yaşanmamış olmasıdır. Çocuklara yapılacak en büyük kötülük, İslâmî ve îmânî değerler istikametinde onlara mânevî değerlerin ta’lîm ve terbiye edilmemesidir. Çocukların sadece karnını doyurmakla, elbise ve ayakkabı almakla, ceplerine harçlık koymakla onlara karşı ebeveynlik görevlerini yerine getirdiklerini sanan kimseler ne kadar büyük bir yanılgı içinde olduklarını keşke bir bilseler!

8- İSLÂM’DA TEVHÎD OLMADAN VAHDET OLMAZ!

İnsanlarla münasebetlerde كَلِمَةُ التَّوْحِيدِ mi yoksa وَحْدَةُ الْكَلِمَةِ mi mukaddem olmalıdır? Yani bunların hangisi öne alınmalıdır? كَلِمَةُ التَّوْحِيدِ ; “Tevhîd Kelimesi, Kelime-i Tevhîd, Allah’ı birleme sözü”, وَحْدَةُ الْكَلِمَة ise; “kelime birliği, sözbirliği ve uzlaşı” demektir. İnsanların kimi, sosyal ilişkilerinde Tevhîd akîdesini esas alıp, insanlara iman hakikatlerini anlatmaktadırlar ve insanlarla fer’î, sun’î ve ârızî konularda uzlaşıyı değil, sahîh akîde üzerinde ittifakı ve iman üzere birlik ve beraberliği tercih etmektedirler. Kimileri de sahîh akîdeden ta’vîz verip, inanç dışında kalan tâlî meselelerde uzlaşıyı ve insânî yönden anlaşmayı hedeflemektedirler. İman esasları dışında beşerî yargılarla ve kabullerle hareket eden kimselerin bir kısmı, insanlarla dünyevî yönden anlaşma sağladıktan sonraki zaman diliminde onlara Kelime-i Tevhîd’i arz edeceklerini iddia etmektedirler. Böyle davrananların çoğu, bir zaman sonra, inandıkları gibi yaşamadıkları, Tevhîd’e ve Hakka sadakat göstermedikleri için, yaşadıkları gibi inanmaya başlamaktadırlar. İnsânî geçim ve dünyevî değerler uğruna kendilerine ta’vîz verilen insanların inanç potalarına yuvarlanmaktadırlar. İşin ilginç tarafı da bu bozulma, zaman içinde yavaş yavaş gerçekleştiği için, bozulmanın farkına dahi varılmamaktadır. Bir değişimin olduğu fark edilse ve bu konuşulsa da, bu değişime “bozulma” değil, ”gelişme ve ilerleme” gözüyle bakılmaktadır. Aynen Rabbimizin buyurduğu gibi: “Artık Beni ve bu sözü yalanlayanları baş başa bırak. Biz onları bilmeyecekleri bir yerden derece derece azâba yaklaştıracağız.” (Kalem: 44) Sonuç aynen böyle olmaktadır. Zira insânî ilişkilerde temelde üç türlü davranış biçimi vardır: Nefsânî metod, uzlaşmacı metod ve Rabbânî metod… Müslüman, Rabbânî metod’u izlemezse, nefsine uymaktan ve ta’vîzci bir insan olmaktan kurtulamayacaktır. Bilindiği gibi, kâfirler, Peygamberimize ta’vîzler vermesi şartıyla ona karşı yumuşayacaklarına ve onunla bazı meselelerde uzlaşacaklarına, Müslümanlara da zorluk çıkarmayacaklarına dair sözler vermişlerdi. Yani Rasûlullah aleyhisselâm teblîğde biraz gevşek davranırsa, bunun karşılığında ona olan muhâlefetlerini hafifleteceklerini söylüyorlardı. Bunun üzerine Rabbimiz şöyle buyurdu: “Onlar senin kendilerine yumuşak davranmanı arzu ettiler; kendileri de bunun üzerine yumuşak davranacaklardı.” (Kalem: 9) Dikkat edilirse, Rasûlullah’a ikinci nâzil olan sûrede çok açık şekilde uzlaşmacı metodun İslâm’da olmadığı, iman ile küfrün, Tevhîd ile şirkin, hak ile bâtılın uzlaşamayacağı, gece ile gündüzün bir olmadığı, beyaz ile siyahın karıştırılamayacağı, karıştırılırsa bu karışımın beyaz kalamayacağı, bunun mümkün olmadığı en kesin ifadelerle ortaya konulmaktadır. Bir de şu noktayı asla göz ardı etmemek gerekir. Tevhîd’e sadakat göstermeyen, hakkın yanında olmayan, hakkı ve haklıyı savunmayan, dünyevî çıkarlarla hakkı bâtıla karıştıran, hakkı müdafaa etmeyen, ta’vîzci bir yaşam tarzını benimseyen kimselerin ayaklarının kayması ve felâkete yuvarlanmaları diğerlerinden daha yakın bir tehlikedir. Bunu yapanlar, hakka sâdık olmamalarından ve vahye teslimiyette samimiyetsizliklerinden ve gevşekliklerinden dolayı kötü âkıbetten herkesten çok korkmalılar ve böylesi tutarsız bir kişilikten ve yaşam biçiminden hemen uzaklaşıp ıslâh olmalılar. Hakka sadakat, kişisel bir mesele değil, İslâm’a ve Vahy-i İlâhî’ye teslimiyet meselesidir. Nefsânî hislerle, bu teslimiyyetten kaçanlar, kaçtıkları yerde kalabilirler. O gittikleri yol da onları cehenneme sürükleyebilir. Zira insan nasıl yaşarsa öyle ölür. Nasıl ölürse öyle diriltilir. Nasıl diriltilirse de öyle haşredilir. Bütün bu anlatılanlardan sonra, insanlarla güzel geçinmenin “tâviz” olduğu sonucu çıkarılmasın! Ta’vîz; hakkı ketmetmektir. Hakkın üzerini örterek, onu yalanlayarak,  inkâr ederek ve değiştirerek bâtıl üzere insanlarla uzlaşmaktır. Yoksa insanlarla güzel ilişkiler kurmak, geçimli olmak ve sonra da onlara Tevhîd’i teblîğ etmek ta’vîzcilik değildir.

9- “RABBENÂ, HEP BANA!..”

Cimri ve bencil insan malından infâk etmez. Kendisine mal verilse bile, Allah için kimseyle paylaşmaz. Bir ihtiyacınız için parasını ödeseniz dahi işinizi görmek için fedakârlık yapmaz! Hatta bu kimseler ihtiyaç fazlası olan imkânlarından bile kimseye koklatmazlar. Kendi nefisleri için bir şey almayı düşünürler ama aynı şeye ihtiyacı olan eşe dosta da yardımcı olmayı, o hayırdan onları da istifade ettirmeyi ya da imkân ölçüsünde hediyeler vermeyi ve aynı şeye ihtiyacı olan başkalarına da faydalı olmayı akıllarından dahi geçirmezler. Âdeta vermemeye ve paylaşmamaya koşullanmış, cimriliği, çıkarcılığı, bencilliği, övünmeyi, hava atmayı ve gösterişi yaşam tarzı edinmişlerdir. Ne kadar rahatsız edici bir tablo değil mi? Sözümüz, meclisten içeri düşünelim ki, uyarı bize de fayda sağlasın. Sayılan niteliklerle, bu itici davranış biçimleriyle acaba bizim bir münasebetimiz var mı? Biz de, anlatılan bu çirkin ve fena davranış biçimlerine veya bir kısmına uygunluk arz eden bir gidişatta mıyız? Bazen insan, kendi davranışlarının farkına varamayabilir. Paylaşmayı, vermeyi, fedakârlığı, hediyeleşmeyi ve kendi nefsi için bir hayrı isterken ve kendisi için bir şeyi alırken yakınlarından başlayarak o hayırdan en az birkaç kişiyi faydalandırmayı düşün(e)meyen ve düşünmek istemeyen insanda fedakârlık ve paylaşım duygusu, hissi, isteği ve özelliği yoktur, dostluk ve samimiyet anlayışı problemlidir. Böyle hareket etmekle beraber, kardeşlikten de samimiyetten de söz edilemez. Sevgi ve kardeşlik iddiası sadece dilde değil, fiilde de olmalıdır. Sloganik ve kuru söylemlerle yetinmeyip, sözde değil, özde dostluklar kurmaya çalışmalıyız. Cimrilik öyle bir hastalıktır ki, ona tutulan kimse insanlarla oturup kalkarken bile elini cebine atmaz. Kendi başına kalınca, başkalarını düşünebilmesi mümkün olabilir mi? Fedakâr ve cömert insan ise, imkânı ölçüsünde insanların yanlarında iken de, onların yokluğunda da devamlı sûrette onlara bir şeyler ikrâm etmeyi, hediyeler vermeyi, kendisine aldığı bir nimetten ve menfaatten onları da istifade ettirmeyi düşünür ve bu istikamette hareket biçimini yaşam tarzı hâline getirir. Acaba biz nasılız? “Rabbenâ, hep bana!..” mı diyoruz?! Bizim de görüntümüz bu ise, bu davranış, hem bencilliği hem egoistliği ve hem de hasetçiliği beraberinde getirmez mi? Bu kötülüklerden ve kişilik zaaflarından kurtulmak için hemen harekete geçmemiz gerekmez mi? Çünkü sakındırmak adına çizdiğimiz bu tablodaki görüntüler gerçekten çok vahim ve korkunçtur!..

10- ALLAH’IN DİNİNE SALDIRANLAR ANCAK KENDİLERİNİ HELÂK EDERLER!

Eskiden sahte hoca tespitinde adamın eline hemen bir Kur'ân verirler “hadi oku!” derlerdi. Şimdi bırakın hocalık iddiasını, müftî edasıyla telefziyan kanallarında fetvâlar veren kimselere neden Kur'ân'dan birkaç satır okutulmuyor, okudukları bölümlere anlam vermeleri istenmiyor acaba? Telefziyanlarda boy gösteren ve din adına ahkâm kesen ağalara yayın esnasında bu testi uygulayın bakalım ne olacak? Halk da gerçekleri şeffaf olarak görsün. Bu uygulama, bir kimsenin ilim sahibi olduğunun ölçütü değildir elbette, ama hiç değilse câhil hatiplerin ve saptırıcı imamların büyük bir bölümü elenir de geriye kalan insanlardan kimlerin iman ve ilim ehli olduğunun tespiti kolaylaşır. İman ve İslâm konusunda sapkınlıklar bir ölçüde azalır. İlim ve iman noktasında i'râbdan mahalli olmayan allâmelerden(!) ve onların saptırıcı ve aldatıcı sözlerinden insanlar kurtulmuş olur.

Şunu da söylemeden bitirmeyelim ki, İslâm'ın değerlerine kim ne kadar saldırırsa saldırsın, onun bu câhilâne cür’eti asla İslâm'a zarar veremez. Allah'ın irâdesine ve rızâsına yönelik her saldırı, bizzat saldırı sahibinin kendi aleyhinedir. Allah’a tuzak kurmaya çalışanlar, Allah’ın tuzağına düşerler. Allah’a karşı plan ve program olmaz. Buna tevessül edenler, ancak Allah katında yaptıklarının cezalarını görürler. Allah, dinini kıyâmete kadar koruyacaktır. Koruma altında olan bir dine kim ne zarar verebilir ki? Bizden önceki İlâhî kitapların korunması, insanlara havale edilmişti. Ama onlar kitapları koruyamadılar. Kur'ân'ın haber verdiğine göre, Tevrât’ı koruma görevini Yüce Allah, Rabbânîlere (zâhidlere, kendilerini Allah'a adamış âbidlere) ve ahbâr'a (bilginlere, imamlara, fakîhlere, yargıçlara), dolayısıyla da insanlara vermişti (Bkz: Mâide: 44). Ama onlar, Peygamberlerinden sonra Kitâbı koruyamadılar.

İmam Kurtubî, Mâide: 44’deki “teslim olmuş olan peygamberler” buyruğu hakkında şunları söylemiştir:

“Hz. Mûsâ’dan Hz. Îsâ dönemine kadar bin peygamber gelip geçmiştir. Dört bin peygamber olduğu da söylenmiştir. Bundan daha fazla geldiği de bildirilmiştir. Bunların hepsi de Tevrât’ta bulunan hükümlerle hükmederlerdi. ‘Teslim olmuş olanlar’ ifadesi; ‘en-nebiyyûn’ (peygamberler) kelimesi için övgü anlamında bir sıfattır.” (Bkz: el-Câmi' li-Ahkâmi'l Kur'ân, Mâide: 44 Tefsîri.)

Rabbimiz, Muhammed aleyhisselâm’dan sonra Peygamber göndermeyecektir. İslâm dini ikmâl edilmiş ve insanlığa İslâm nimeti Peygamberimiz vasıtasıyla itmâm edilmiştir. İslâm dininin kıyâmete kadar İslâm düşmanlarının eliyle bozulmaması için, Kur’ân’ın korumasını Yüce Allah bizzât üzerine almıştır, onun korumasını insanlara terk etmemiştir. “Şüphe yok ki o Zikri (Kur’ân’ı) Biz indirdik. Onu koruyacak olan da elbette Biziz.” (Hicr: 9) Dolayısıyla şunu net olarak anlamak gerekir. İslâm adına saptırıcı fikirler yayan kimseleri, hem tarih “sapıklar ve ehl-i bid’at” olarak kaydeder hem de Âlemlerin Rabbinin mahkemesinde onlar “bid’at, dalâlet, şirk ve küfür ehli” olarak azâba mahkûm olurlar. Hiç kimse Allah’a, O’nun Kitâbına, O’nun Peygamberine ve kıyâmete kadar korunacak olan İslâm’a zarar veremez.

Örneğin; Hadîs inkârcılığı bir fitnedir ama bu fitne İslâm’ı bozamaz! İmam Suyûtî’nin “Miftâhu’l Cenne fi’l İhticâci bi’s Sünne” eserinde beş buçuk asır öncesinden de belirttiği gibi, Hadîslerle amel edilemeyeceği ve tek kaynağın Kur’ân olduğu iddiasından hareketle Hadîs inkârcılığının hortlatılması, Hadîslerin Kur’ân’a arz edilmesi fikrinin yaygınlaştırılma girişimleri ve dolayısıyla da Hadîslerin dindeki yerinin reddedilmesi toplumu helâke götüren sebeplerin başını çeken büyük bir fitnedir. İmam Suyûtî o dönemlerde “Uzun zamandır görülmeyen fakat şimdilerde kötü kokusu yayılan bir görüş var” diyerek bu korkunç felâkete dikkat çekmek ve sakındırmak istemiştir. Bu maksat istikametinde de bir risâle yazmıştır. Allah ona rahmet etsin. O günden bu zamana elbette bu kötü kokuyu teneffüs etmiş, o istikamette konuşmuş, başkalarını etkilemiş ve bu felsefeye uygun yaşamış kişi ve gruplar var olagelmiştir. Ama bu durum, Ehl-i Sünnet’e hiçbir şekilde zarar verememiş ve hak yolunu iptal edememiştir. “Sırât-ı Müstakîm” (Fâtiha: 6) ve “mü’minlerin yolu” (Nisâ: 115) Allah’ın koruması ve gözetimi altındadır. Dileyen o yola girer, dileyen başka yollar tutar. Ümmet-i Muhammed içinde hak üzere yaşamaya devam eden bir tâife de kıyâmete kadar her dönemde bulunacaktır. Az olsa da, bu yolun yolcuları hiçbir zaman tükenmeyecektir. İslâm, kendisine ittibâ yönüyle de; nübüvvet döneminden, hilâfet dönemine, meliklik/saltanat döneminden karışıklık dönemine ve nihâyetinde de kıyâmetin kopacağı vakte kadar devamlı sûrette kendisine uyan mü’minler bulunacak bir dindir. Bu sebeple bilelim ki, İslâm karşıtı “Hadîs inkârcılığı, akılcılık, modernizm, materyalizm, pozitivizm, demokrasi, laiklik, komünizm, sosyalizm, bâtınîlik, ruhçuluk, râfizîlik” gibi bâtıl düşünceler, akımlar ve nazariyyeler dine değil, bu fikri benimseyen kimselere ve toplumlara zarar verir. Nefse değil, sadece Allah’a çağırmak da iman sahiplerine fayda sağlar…

Ey Rabbimiz, bizleri İslâm nimetinden ebediyen mahrûm etme. Âmîn.

11- BİR ARAYA GELİNEN ORTAMLARDA MÂNEVÎ ATMOSFER!

Biraz önce Konyaspor’da 16 yıl profesyonel futbol oynamış ve milli takıma kadar yükselmiş, şuan Tevhîd ehli olduğunu söyleyen bir arkadaşla tanıştık. Onun dışında iki kardeşimizin daha bulunduğu ve mânevî atmosfer yönüyle samimiyetin üst düzeyde olduğu bu tür muhabbetlerimizi Rabbim artırsın. Ortamların mânevî havalarını bozucu kişilikteki kimseleri de Allah ıslâh eylesin. Islâh olmaya niyetli olmayanların da meclislerdeki samimiyet, ihlâs ve takvâya zarar verici davranış biçimlerine müsaade etmesin. Oralardaki samimi kullarına rahmet etsin. Birçok ortamlarda bazı insanların meclisin mânevî atmosferini bozup, engelleyip ya da takvâ atmosferine müsaade etmeyip ortamı kendi psikolojilerine, anlayışlarına ve karakterlerine göre yönlendirdiklerine şahit olmaktayız. İnsanların çoğu da bu tür kim kime dum duma ortamlardan ya rahatsız olmaktadırlar ya da olumsuz etkilenmektedirler. İnsanlarla bir araya gelinen ortamlar, insanların nefislerini tatmin edecekleri ve kendilerini göstermek (tanınmak ve takdir edilmek) için sahne alacakları tiyatro sahnesi değildir! Bu tür sosyal ortamlardan ilim, hikmet, iyilik, güzellik, âdâb ve güzel ahlâk öğrenilir ve öğretilir. Bunların olmadığı konuşmalarla, sivrilip dikkat çekeyim ve insanlar beni alkışlasın diye düşünülürken, palyaço durumuna da düşülebilir! Çünkü ilim, irfân, hikmet ve zikir meclislerini tiyatro sahnesi gibi görüp, o fırsatı kendi lehlerine değerlendirmek(!) isteyenler bilsinler ki, tiyatro sahnesine kral da çıkar, palyaço da!.. Palyaçoluk çirkin de olsa bir meslektir. Palyaçonun amelinin çirkinliği genelde ferdîdir ve bireyseldir. Ama din adına palyaçoluk yapanların amellerinin çirkinlikleri, kötülükleri ve tesirleri umûmîdir, herkese zarar vermektedir. “Biliyorsan konuş …, bilmiyorsan sus …” diye bir söz vardır ya, sözün üslubu kimine ağır gibi gelse de aslında söz doğru değil midir? “Biliyorsan konuş, ibret alsınlar; bilmiyorsan sus, adam sansınlar!” Bilmeden konuşanın adamlığı ne kadar kıymet ifade edebilir? Susabilmek adamlık değil midir? Dengeli insan; konuşmanın, susmanın ve amel etmenin vaktini, zamanlamasını doğru ayarlayabilen kimse değil midir. İlim ve hikmet de zaten hakkı bilmek ve bilinmeyen meselelerde haddi bilmek değil midir? Ashâb’ın dediği gibi, keşke biz de ilim ile ameli birlikte öğrenebilseydik, ilmimize uygun amel edebilseydik. Bilinenlerin amelle vuslatı hikmettir. İlim ile amelinin arasını ayırmak azaptır, gaflettir ve fitnedir. Bilinmeyen konularda haddi bilmek ve susmayı başarabilmek ise edebdir. Meclislerde ilim, hikmet ve edeb konusunda fazilet ehlinin etkin olması gerekir. Yoksa bir araya gelinen ortamlarda mâneviyat olmaz! Ve ilim, hikmet, adâlet, insâf ve aklıselim insanların duymaktan ve dinlemekten bile rahatsız olacağı görüntülerde sahnelere şahit olunur! O sahneler de, izleyicileri için bir fitne sebebi olur!...

12- BELEDİYE OTOBÜSLERİ VE ŞOFÖRLERİNE İKİNCİ SİTEMİM!

Zaten belediye otobüsleri duraklara yarım saatte/bir saatte teşrif buyuruyorlar. Bazı hatlarda birden fazla otobüs seferi olsa da, anlaşılmaz bir şekilde arka arkaya katar treninin vagonları gibi bir anda geçip gidiyorlar. Hem de uzun yıllardır böyle… Otobüslerin durağı teşrîf ettiği vakit diliminde yetişemezseniz, bir saatten fazla beklemek durumundasınız. Bütün bunlara rağmen, bir de yarım saniye/bir saniye ile yolculara “geç kaldın, geç gördün, kapıyı kapattım, frenden ayağımı çektim, gaza bastım” muamelesi yapmıyorlar mı?! Yazıklar olsun! Kendilerine emr-ü ferman edilen “durak haricinde yolcu indirip bindirmeyin” talimatını böyle anlayıp böyle uyguluyorlar demek ki! Duraktaki yolcuyu almamanın ve kapıyı kapatınca kasıtlı olarak hemen kafayı çevirmenin yani bir saniye sonra kapıya gelecek yolcuyu almamak için bilinçli olarak görmeme, görmemezlikten gelme çabasının bir izahı olabilir mi? Bazılarıyla da göz göze geldiğiniz halde umursamıyorlar? Bu nasıl bir vicdan ve merhamet anlayışıdır, anlamak mümkün değildir!  Kraldan fazla kralcı olmak, emir kulu haline gelmek bu olsa gerek! Maalesef ki günümüzde Abdullah’lar azaldı, emir kulları çoğaldı. Bu nedenle ne kadar haklı olursanız olun, kimseye meramınızı, derdinizi anlatamıyorsunuz! Bu gerçekleri göremeyen bazıları diyor ki: “Sen de tarifeye bakıp, yola çık!” Arkadaşım, herkesin senin gibi tuzu kuru değil, zât-ı âliniz gibi eli boş değil. Tarifeye baksın, oturup beklesin, vakti gelince durağa çıksın. Bu söz kaç kişi için geçerlidir? Diğer insanların mağduriyetleri ne olacak? İnsanlar çarşıda, pazarda, ziyarete giderken, ziyaretten dönerken, bir yerde işini bitirince yola çıkıp otobüs bekliyorlar. Bekliyorlar beklemesine ama beklediğine bekleyeceğine pişman oluyorlar. Daha doğrusu pişman ediyorlar! Kaç kişi benim gibi yapıyor ya da yapabiliyor bilmem ama ben “sizden gelecek hayır, Allah’tan gelsin” diyerek, tabana kuvvet yürüme sporuna talim ediyorum. Allah bizi kendisinden başkasına muhtaç etmesin. Yoksa ne derdini bilirler, ne derdini anlarlar ve ne de derdine gönül hoşluğu ile merhem olurlar! Tuzu kuru adamların lafı ve bahanesi bitmez. Efendim, taksi var, dolmuş var, var da var… Kışın ayazında hamamda göbek taşında keyif çatan ağaya, marabası gelip demiş ki: “Ağam, hayvanlar soğuktan kırılıyorlar, ne yapalım?” Ağanın cevabı: “Bu sıcakta hayvan mı kırılır?” Haksız mı?! Ağa, sıcacık ortamda? Yani tuzu kuru! Dışarıda kalanın halini nerden bilsin? Nasreddin Hoca’nın dediği gibi, damdan düşenin halini, -doktordan önce- damdan düşen anlar. Aynen ağanın durumuna benziyor, bazı kimselerin konuşma tarzları… Hasbunallâhu ve ni’me’l vekîl…

13- AŞIRI ÖVGÜ VE AŞIRI YERGİ HASTALIĞI!

Bazılarının hayatı -sanki üzerlerine vazifeymiş gibi- başkalarını alçaltmak (tahkîr) veya yüceltmek (ta'zîm) ile geçer. Bu kimseler, bugün övdüklerini yarın yerin dibine sokabilirler. Hatta övdükleri birini beş dakika sonra bile kötülemeye başlayabilirler. Çünkü övgüleri de sövgüleri de yergileri de sahtedir, yalandır ve yapmacıktır. O tutarsız davranışları, tutarsız kişiliklerinin bir ürünüdür! Bu tür insanların övgülerine de yergilerine itibar edilmez. Onların konuşmalarına destek vermek adına düşüncesizce kahkaha atanlar, sırıtanlar, ölçüsüz medh ve zemlerin altını çizenler, o sözleri tekrar ederek fitneciliğin bozaranlığını yapanlar ve şakşaklayanlar bilsinler ki, yaptıkları çirkin amellerine uygun bir ceza olmak üzere belki yarın belki yarından da yakın bir zamanda o kimselerin eleştiri oklarına hedef oluverirler. Aşırı övgüyü, aşırı eleştiriyi ve haksız yere insanları suçlamayı karakter ve meslek(!) edinmiş kimselere söylenecek sözler: "Övme, eleştirme, suçlama!" olmalıdır. Tıpkı kendisinden nasihat isteyen kişiye Rasûlullah'ın: "Kızma!" buyurduğu gibi. Bu Hadîs'i doğru anlayan ve uygulayan herkes bilir ki, kimde hangi kötü huy var ise, Sünnet, ona o konuda uyarı yapmayı gerektirir. Bu hakikat istikametinde, bazılarına "aşırı övme!", "yerli yersiz eleştirme!", "gıcık olduğun adamların aleyhinde konuşma, gıybet etme, suçlama, iftira etme, kötü zanda bulunma, insanlardan beklentin karşılanmayınca nefsî davranma!" denmelidir.

İnsanları aşırı övmek de aşırı eleştirmek de nefisten kaynaklanan bir kişilik sorunudur. İnsanlara "iyi" ya da "kötü" denmesinde, onların övülmelerinde veya eleştirilmelerinde âdil bir ölçü olmalıdır. İnsânî münasebetlerin nefsin arzularına uygun ya da aykırı ilerlemesine göre insanlar hakkında "bu adam iyidir", "şu adam kötüdür" denilemez. Yani insanlar suçlanıp, yüceltilemez. Bir kimsenin, birisiyle arasının iyi ya da kötü olmasına göre, o kimse hakkında hüküm verilemez. İnsânî husûmetlerde ve anlaşmazlıklarda iki tarafın da kusurları olabilir ya da bir tarafın kusuru az ya da çok olabilir. Başka bir ihtimal ise, bir taraf haklı olabilir. Ama haklı olan taraf, suçlayan mı, suçlanan mı bunu bilemeyebiliriz. Bu nedenle, iyi insan ve iyi Müslüman anlayışımızda ölçü, insanların “Allah'a karşı ne kadar takvâ sahibi olduğu” gerçeği olmalıdır. Eğer bu ölçüyü kaybedersek, insânî ilişkilerde de kendimizi kaybetmiş oluruz ve sonuç şu olur: Bir mü'min, ne kadar iman sahibi, ne kadar ilim ehli, ne kadar müttakî, zâhid, âbid, münfik ve samimi olursa olsun; o kimsenin bazı davranışları, ölçüyü kaçırmış kimselerin istek, beklenti, menfaat ve taleplerine uymaz ise, o kimseyi -dilleriyle- yerin dibine sokarlar! Sürekli aleyhinde konuşurlar. Tâ ki o kimsenin önüne beklenti ve çıkarına uygun olarak "sus payı" bir dünyalık atılana kadar! Böyle yapan yapıyor da, peki, bu kimselerin davranışlarına destek verenlerin ve o dengesiz lafların postacılığını ve borazanlığını yapanların halleri ne olacak?! Onlar, Allah'tan korkmuyorlar mı? Fitneye destek olmak da fitne değil midir? Bazı câhillikler insanları felâkete sürüklemez mi? O halde bu cür'et niyedir? İnsanların iyiliklerinin ya da kötülüklerinin tespiti hevâ ehline mi kalmıştır?! Bu gerçeğin farkına varacak kadar dahi ilmimiz yok mu?

14- KEŞFU’L HAF HAKKINDA:

İsmâîl b. Muhammed el-Aclûnî, halk arasında meşhur olmuş ve insanların dillerinde “Hadîs” diye dolaşan bazı Zayıf Hadîsleri ve uydurma sözleri bir araya getirip, onların “Sahîh Hadîs” sanılmaması gerektiğini ortaya koymak adına كَشْفُ الْخَفَاءِ وَمُزِيلُ الْإِلْبَاسِ عَمَّا اِشْتَهَرَ مِنَ الْأَحَادِيثِ عَلَى أَلْسِنَةِ النَّاسِ "Keşfu'l-hafâ ve müzîlu'l-ilbâs amma iştehere mine'l-ehâdîsi alâ elsineti'n-nâs" yani "İnsanların dillerinde ‘Hadîs’ diye dolaşan (şöhret bulmuş) sözler hakkında perdeyi kaldırmak (gizliliği gidermek) ve iltibâsı (karışıklığı) önlemek" adı ile bir kitap te’lîf etmiştir. Aclûnî, insanları bu konuda uyarmak ve sakındırmak istemiştir ama günümüzde kısaca “Keşfu’l Haf┠diye bilinen bu eser, bazı kesimlerce, zayıf ve uydurmalar konusunda uyarıcı misyonu bir yana atılarak, meseleler hakkında “Hadîs” cihetiyle kaynak/delil gösterilen bir temel Hadîs kitabı gibi algılanmaya başlanmıştır. Örneğin; bir kimse bir meseleyi savunuyor. Diyorsunuz ki: “Delil nedir?” “Bu konuda Keşfu’l Hafâ’da Hadîs var” diyor. Aclûnî, o sözün uydurma (mevdû’) ya da asılsız (lâ asle lehu) yahut da zayıf hatta çok zayıf olduğunu belirtmek ve halk arasında “Hadîs” diye meşhûr olan sözler konusunda insanları uyarmak için o sözleri bir araya getirmiştir. Bunu bilen bilir de, halkın çoğu nereden bilsin? “Keşfu’l Haf┠diye kaynak göstermek yanlış değil, bu şekilde kaynak göstermek yanlıştır! Örneğin; denilir ki, bu Hadîs zayıftır ya da uydurmadır; Keşfu’l Hafâ’da da geçtiği gibi. Bu şekilde, “Keşfu’l Haf┠kaynak gösterilir. Ama Peygamberimiz şöyle buyurmuştur deyip de, uydurma bir sözü yazıp altına da kaynağı “Keşfu’l Haf┠denilirse, bu doğru değildir!

Aclûnî’nin asıl gayesi; halkın dilinde Hadîs olarak bilinen yaygın rivâyetlerden hangisinin Sahîh Hadîs, hangisinin uydurma rivâyet, vecîze, hikmetli söz ya da atasözü olduğunun belirlenmesidir. Aclûnî, halk arasında yaygın olan sözlerin zayıflığını ve asılsızlığını ortaya koymanın yanında, yer yer bazı âlimlerin mevzû’ (uydurma) kabul ettiği bazı rivâyetleri de savunur ve onların “zayıf” ya da “hasen li-ğayrihi” olduğunu ileri sürer. Bazen bir rivâyet hakkında âlimlerin sözlerini nakleder ama kendisi bir kanaat ortaya koymaz. Hadîs olmadığını söylediği ya da tereddüdünü ortaya koyduğu bazı rivâyetler hakkında, anlamlarının sahîh olduğunu belirtir. Kitapta sehven yapılmış tekrarlar, değerlendirme yapılmadan bırakılmış rivâyetler ve Hadîs olup olmadığını tespit edemediği ve araştırılması gerektiğini belirttiği rivâyetler de bulunmaktadır. Böyle bir kitabın yazılış amacını ve içeriğini tam bilmeden gelişigüzel nakil yapılması doğru olmaz. Yukarıda da dediğimiz gibi, Keşfu’l Hafâ, temel Hadîs kaynağı değildir. Temel Hadîs kitaplarından teyid edilmediği sürece “Keşfu’l Hafâ’da geçiyor” şeklinde tek başına kaynak gösterilemez.

15- EY MODERNİZM!

KADINLARIN BAŞÖRTÜLERİNDEN VE TESETTÜRLERİNDEN ELİNİ ÇEK!

Son otuz yıllık süreç içinde televizyonlarda ve medyada "İslâm'da kadınlar için baş örtmek yok, saç örtmek yok, tesettür yok. Hadîslere ihtiyaç yok. Sünnete ihtiyaç yok, Mezheblere ihtiyaç yok, Âlimlere ihtiyaç yok. İslâm akıl dinidir, aklınızı kullanın. Aklınızın, fikrinizin, nefsinizin almadığını, beğenmediğini, arzularınızın hoşlanmadığını reddedin. Eleştirin, sorgulayın, inkâr edin" diye diye bazı hoca kılıklı kimseler, halkın büyük kesiminde modernist zihniyette bir tesettür anlayışı hortlattılar. Şimdi İslâm'ın konuşulduğu bir yerde en fazla itiraz; umûmen, İslâm'a Sünnet çizgisinde tâbi olma mevzuunda, husûsen de kadınların Şer'î tesettürüne itiraz meselesinde gelmektedir! Diyorlar ki: "Kadınların saçlarını başlarını örtmelerine gerek yok. Tesettür denen şey modaya uymaktan ibarettir. Çağlara göre değişir. Kaba avret yerlerini örtmek yeterlidir. Din kolaydır, zorlaştırmayın..." Daha neler neler! Hatta hakkı söyleyenlere kızıp fırça atanları, eleştirip suçlayanları bile görüyorsunuz! Hem İslâm'ın hükümlerini bilmeden sadece akla, fikre, hevâ ve hevese ve -nefislerine uygun sözler söyledikleri için- körü körüne saptırıcı önderlere uyarak dinde saptırıcılığa destek olacaksın, hem de hakkı ihkâk eden Müslümanlara tepki göstereceksin! Bu hak mıdır? Bu dünya imtihandır. Cezâ günü âhirettir! Orada akla kara, hakla bâtıl, doğru ile yanlış saîd ile şakî ortaya çıkacaktır. İnsan bu dünyada dilediği gibi inanabilir. Fakat Allah’ın, din gününde insanlara amellerine göre karşılık vereceği gerçeğini unutmamalıdır! İslâm dininin temel kaynakları Kur’ân ve Sünnettir. Müslüman, Kur’ân ve Sünnete uyar. Kur’ân ve Sünnete göre fetvâ veren âlimlere itaat eder. Sahâbeyi, tâbiîni, tebe-i tâbiîni, mezheb imamlarını, müctehidleri, tüm mü’minlerin üzerinde oldukları hak yolu, mütevâtir gerçekleri, sahîh delilleri ve icmâları bir kenara atıp da, şunun bunun arzularına uymaz! İnsan hiç düşün(e)mez mi bunları? Bir kimse, neye, nasıl inanırsa ya da inanmak isterse inansın, kimsenin inancını sorgulayan yok. Ama hakkında bilgisi olmadığı bir konuda, delilsiz şekilde, kendi fikri için hiç kimse “bu İslâm’dır” diyemez. Eğer der ise, yalan söylemiş olur. Allah ve Rasûlüne iftirâ etmiş olur. Çünkü Peygambersiz ve Sünnetsiz İslâm olmaz, ashâbın ve müctehidlerin devre dışı bırakıldığı ve salt akıl ve hevâya uyulan yollar, insanı doğru yola ve cennete ulaştırmaz. Kur’ân, zikir ehline ve âlimlere sormamızı, meselelerimizi onlara havale etmemizi ve emir sahiplerine (müctehidlere) itaat etmemizi emretmektedir. Bu konuda bir çırpıda sayılamayacak kadar Hadîsler vardır. Bunları nereye koyacağız? İnsan şunu kendi vicdanına sormalıdır: Rasûlullâh’tan on dört asır sonra gelen bazı insanlar mı yoksa ashâb ve müctehidler mi İslâm’ı daha doğru anlamışlardır? Tesettür örneğimiz ya da yörelere göre değişebilecek birçok örneklerde dünya konjonktürünün halini doğru okumak için, objektif bir bakış açısına sahip olmamız gerekir. O zaman insanların inanç noktasında İslâm adına ne kadar karışık, çelişkili ve birbirine zıt fikirler savunduklarını görebiliriz. Ve böylece o bâtıl söylemlerden ve sloganlardan kendimizi koruyabiliriz. Bu hakikatleri kozmopolit ortamlarda yaşamayan ve her düşünceden ve inançtan insanlarla diyalog kurma imkânı olmayan kimseler göremeyebilir. Dört senedir www.yusufsemmak.com sitemizde -bize ulaşan itiraz yönüyle söylersek- bir tek itirazın geldiği konu maalesef ki, kadının saçını, başını örtmesine ve Sünnette olduğu biçimiyle tesettüre girmesine gerek olmadığına inanan kimselerin yorumlarıdır. İlginç değil mi? İnsanların sayılamayacak kadar sorunları varken, birileri saça başa kafayı takmış ve bir türlü o konuyu çözemiyor, hakkı göremiyor! En azından, bu kimseler; “Sünnette ve Hadîslerde delili olsa da, tüm Ehl-i Sünnet âlimleri tesettür hakkında fetvâ verseler de, bu konuda icmâ bulunsa da, ben şahsen, kadınların saçlarını örtmelerine ve Sünnetteki şekliyle tesettüre girmelerine gerek olduğunu düşünmüyorum, buna inanmıyorum. Bu benim inancımdır” deseler, böylelerine deriz ki: “İnancın İslâm’a uymuyor ama zaten sen İslâm’da bir takım delillerin olduğunun farkındasın ve bile bile onlara uymadığını söylüyorsun. Sana Allah’tan hidâyet dileriz” deriz, tartışılacak bir mevzu kalmaz. Zaten tartışmaya da gerek yoktur. Herkes neye inanıyorsa onu dile getirir, konuşacağını medenice konuşur, delili varsa ortaya koyar. Burada sorun yok. Ama asıl mesele şu ki; ihtilâf ahlâkında da münazara âdâbında da çok eksiklerimizin olduğu bir hakikattir. Birbirimizi dinlemeyi, anlamayı ve anlayışlı olmayı öğrenmeliyiz. Son olarak şunu da söylemek lazımdır. Bilgisiz insanları aldatanlar ve delilsiz şahsî fikirleriyle yönlendirenler -tevbe etmeden ölürlerse- Allah'a nasıl hesap verecekler acaba! Bunu düşünmeliler! Müslümana düşen şey, Allah rızâsı için, açıkça teblîğdir. Hidâyet vermek Allah'a aittir. Allah, yolundan sapanları da, hidâyette olanları da, hidâyete erecek kimseleri de en iyi bilendir. “Ben gücümün yettiği kadar ıslâhtan başkasını istemem.” (Hûd: 88)

16- SAĞLIKLARI BOZAN GDO’LU ÜRÜNLER VE BOZULAN SAĞLIKLARI TEDAVİ ETMEK İÇİN PİYASAYA SÜRÜLEN, ZARARLI YAN ETKİLERİ ÇOK OLAN İLAÇLAR!

Yarım asır önce, Amerika’nın elindeki margarin stoklarının satılıp eritilmesi için zeytinyağı ve tereyağı zararlıdır diyerek bir dönemin insanlarını aldattılar. Özelikle medyayı ve reklâm vasıtalarını kullanarak, margarin yemeyi özendirip, kasalarını doldururlarken, insanların sağlıkları ile oynadılar.

Avrupa elindeki ucuz maliyetli naylon elbiseleri satmak için, Anadolu’da uzun yıllardır kullanılan genelde pamuktan mamul, kaliteli ve sağlıklı basma kumaşları giymeyin dedi. Basma elbise giyenlere öcü gibi bakıp, giyimlerini demode, giyenleri fakir ve alt sınıf saydılar. Bir zaman sonra insanlar kendi geleneksel giysilerinden vazgeçtiler.

Avrupa’da elit tabaka bol bol yesin ve tıkınsın diye tavuk eti (beyaz et) zararlı diye yalan söylediler. Ellerindeki kırmızı etleri ihraç ettiler, kasalarını doldurdular.

Hadîs kitaplarının “tıbb” bölümlerinde yer alan Peygamberimizin öğrettiği “Tıbbı Nebevî” ile tedavi yöntemlerine “kocakarı ilaçları” dediler ve ürettikleri yan etkileri ve zararları saymakla bitmeyecek ilaçları piyasaya sürüp, servetlerine servet katarlarken, insanların bir yönden iyileşmelerine sebep oldular ama pratikte başka hastalıklara yol açtılar. Peygamberimizin tavsiye ettiği ve yan etkisi olmayan bitkisel karışımları kullanmaya “kocakarı tipi tedavi” diyerek, insanların, Peygamberimizin talimatlarını da dikkate alarak, şifâ bulmak adına bütün sebeplere sarılmalarını geri kafalılık saydılar. Bir asır öncesinden itibaren insanların ilim ve tecrübe ile sabit tedavi yöntemleriyle mücadele adına öyle bir yaygara kopardılar ki, insanlara bin yıldır bildiklerini birkaç kuşak sonra unutturdular. Yakın geçmişte Nebevî tedavi yöntemleri arasında bulunan hacamat’ın dahi aleyhinde konuşuldu. Doktorlara tıp ilminden ziyada, bir tüccar gibi tedavi etmeleri, ilaç yazmaları, hastaları müşteri gibi kendilerine bağlayıp bugün git, yarın gel, sonra da gel demeye alıştırdılar. Oysa hasta olanın, bitkisel yöntemler, modern tıp, dua, tevekkül gibi her yönden sebeplere sarılması gerekmez miydi? Gerektiğinde, bu sebeplerin tamamını değerlendirmek neden yanlış ve tutarsızlık olsun? Yoksa, birbirini tamamlayan bu tedavi yöntemlerinin hepsine başvuran hastaların kısa zamanda iyileşmeleri, ilaç üreticisi olan kapitalist çevrelerin piyasalarını, kazançlarını ve kârlarını mı etkilemektedir? 

Bilelim ki, câhiliyyenin ve kapitalizmin hüküm sürdüğü ve etkin olduğu çağlarda en büyük terör ve savaş “gıda terörü” ve “gıda savaşları”dır. Gıdaların, GDO’ları ile oynanarak ve içlerine zararlı katkı maddeleri ilave edilerek, insanlar boğazlarından/midelerinden hasta edilmekte sonra da onlara Batı‘nın şefkatli(!) eliyle aylarca, yıllarca iyileştirmeyen, zararlı yan etkileri saymakla bitmeyen, bazen faydasından çok zararı olan, içlerine alkol gibi haram katkı maddelerinin karıştırıldığı ilaçlar can simidi gibi sunulmakta ve karşılığında ilaç üreticileri ve aracı firmalar para kazanmaktadır! Bu mudur hizmet? Hem gıdalar hem de ilaçlar yönüyle, insanların sağlıkları ile oynamadan olmuyor mu? Birilerinin servetlerine servet katmaları için, birilerine zarar mı vermek gerekmektedir? Bu, insana karşı büyük bir zulüm değil mi? İnsanlar ne yapsın bu durumda? Denize düşen, çaresizlikten yılana sarılmaktadır. Tüm dünyada önce gıda ve sonra da ilaç sektöründe iyileştirme (ıslâh) çalışmalarının yapılması, buna önem ve öncelik verilmesi, bu dünyada insanlık için yapılabilecek en önemli ve öncelikli görevdir.

Düşündünüz mü hiç, tüm dünyayı kanser baştan aşağı sarıp kuşatırken, “kanser grip gibi bir hastalıktır”, “kanserle yaşamaya alışmalıyız”, “önemli olan erken teşhis” gibi sözlerle kanserle iç içe bir hayatın kabullenilmesi ve bu rahatsızlığın içselleştirilmesi gerektiği yönünde söylemleri dillendirenler, neden İsrail’de -istisnâî vâkıalar hariç- genel olarak kanser sorunu olmadığına bir açıklık getirmezler! Öyle ya, sorunun kaynağını bilip, kökten çözmek gerekmez mi?

17- İMTİSÂL İLE EDEB TAÂRUZ EDERSE…

Usûl’de bir kâide vardır:

 إذا تعارض الإمتثال والأدب قدم الأدب “İmtisâl (uyma, itaat etme) ile edeb taâruz ederse, edeb takdîm edilir (öne alınır).”

Bu kâideyi إذا تعارض الإمتثال والأدب  يقدم الأدب على الإمتثال “İmtisâl ile edeb taâruz ederse, edeb imtisâl üzerine takdîm edilir” diye de ifade edebiliriz.

Bu kâidenin anlaşılması için iki örnek verelim:

Birincisi: Rasûlullah aleyhisselâm, Hz. Ali’ye Hudeybiye anlaşmasını yazdırırken, müşrik heyeti “Rasûlullah” ifadesine karşı çıktı, bunun üzerine Nebî aleyhisselâm, Ali radıyallâhu anh’a: “Sil onu!” buyurdu. Ali: “Ben onu silmem” deyince, Nebî aleyhisselâm eliyle onu sildi. (Müslim, Cihâd, 90, 91)

Rasûlullah aleyhisselâm, Hz. Ali’ye: “Aramızdaki şartları yaz. Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile. Bu, Allah’ın Rasûlü Muhammed’in hükme bağladığı (şartların yazılı olduğu) belgedir” buyurdu. Müşrikler bunun üzerine ona: “Biz senin Allah’ın Rasûlü olduğunu bilseydik, sana uyardık ama bunun yerine Abdullah’ın oğlu Muhammed yaz” dediler. Rasûlullah da Hz. Ali’ye, onu silmesini emretti. Bu sefer Hz. Ali: “Hayır, Allah’a yemin olsun ki, onu silmem” dedi. Bunun üzerine Rasûlullah aleyhisselâm: “Bana onun yerini göster” buyurdu. Ona yerini gösterdi. O da sildi ve “Abdullah’ın oğlu” yazdı. (Müslim, Cihâd, 92)

Hz. Ali bu hâdisede, Peygambere sevgisinden ve edebinden dolayı, emre imtisâl ile edeb arasında, teeddübü tercih etmiştir. Bu, Rasûlullah’a bir karşı geliş değildir. Öyle olsaydı, Rasûlullah tarafından azarlanırdı! Hem iman ve takvâ sahibi kim “Muhammedun Rasûlullah” cümlesini eli titremeden, yüreği sızlamadan ve içi kan ağlamadan silebilir ki? Bu nedenle de Rasûlullah, kendisi silmiştir. Rasûlullah’ın bu davranışı asla bir ta’vîz değildir. Çünkü bu anlaşma müşriklerle yapılmaktadır. Onların da belirttikleri gibi, zaten onlar Rasûlullah’ın risâletini kabul etmiş olsalardı, onu ve ashâbını umreden engellemezler, onunla savaşmazlar ve kendisine tâbi olurlardı. Bu nedenle Rasûlullah, onların bu isteğini gerekçe göstererek, anlaşmadan vazgeçmek istememiştir. Zira Yüce Allah ona: “Onlar barışa yanaşırlarsa sen de ona yanaş. Ve Allah’a güvenip dayan. Çünkü O, her şeyi işitendir, bilendir” (Enfâl: 61) buyurmuştur. Nebî de bu emre uymuştur. Diğer taraftan Peygamberimiz, hem Allah’ın kulu Muhammed b. Abdullah hem de O’nun Rasûlüdür. Ne var ki müşrikler onu “kul” olarak kabul ederlerken “rasûl” olarak kabul etmemektedirler.

“Ben şehâdet ederim ki, Allah’tan başka ibâdet edilmeye layık hiçbir ilâh yoktur. Ve yine şâhitlik ederim ki, Muhammed aleyhisselâm, O’nun kulu ve Rasûlüdür.”

Hudeybiye anlaşmasının yazılması esnasında Rasûlullah ile Hz. Ali arasında geçen diyalog, hevâ ehli tarafından istismar edilip, İslâm’da ta’vîzciliğin delili gibi gösterilmeye çalışılmıştır. Ta’vîzciliği meşrulaştırmak adına, “Allah Rasûlü ta’vîz verdi” demek, ona yapılabilecek en büyük iftirâlardan biridir!

İkincisi: İbn-i Abbâs radıyallâhu anh şöyle demiştir: “Peygamber (son hastalığında) ağrısı şiddetlenince:

ائْتُونِى بِكِتَابٍ أَكْتُبُ لَكُمْ كِتَابًا لاَ تَضِلُّوا بَعْدَهُ

‘Bana yazı yazacak şey getirin, size öyle bir kitâb (vasiyetnâme) yazayım (yazdırayım) ki, ondan sonra sapmayasınız’ buyurdu. Ömer radıyallâhu anh:

 إِنَّ النَّبِيَّ صلى الله عليه وسلم غَلَبَهُ الْوَجَعُ وَعِنْدَنَا كِتَابُ اللَّهِ حَسْبُنَا 

‘Peygamberin hastalığı ağırlaştı. Bizim elimizde de Allah’ın Kitâbı vardır. O bize yeter’ dedi. Bunun üzerine oradaki sahâbîler ihtilâfa düştüler, sesler birbirine karıştı. Rasûlullah: ‘Yanımdan kalkın, benim yanımda tartışma uygun değildir’ buyurdu. (Buhârî, İlm, 39)

Hz. Ömer, o yazıyı yazdırmanın hastalığı ilerlemiş olan Peygamberimize ağır geleceğini düşünerek, bu sözleri söylemiştir. Hadîsin sonunda İbn-i Abbâs, Rasûlullah’ın o yazıyı yazmamasının büyük bir musibet olduğunu ifade ederek kendi kanaatini belirtmiştir.

Bu Hadîste de Hz. Ömer’in imtisâl ile edeb arasında edebi tercih ettiğini görüyoruz. Bu hâdise karşısında insanlar ihtilâfa düşmüş, konuşmalar çoğalmış ve sesler yükselmiştir. Bunun üzerine Rasûlullah, insanların yanından kalkıp çıkmalarını istemiştir.

Bu Hadîsi de genelde iki fırka istismar etmektedir: Râfizîler ve meâlciler ya da Kur’âncılar.

Râfizîler, o esnada Rasûlullah’ın, vefâtından sonra Müslümanların başına geçecek halifeyi açıklamak istediğini ve bu maksatla yazı yazmak için bir şey talep ettiğini, bunu yazılı bir vesika ile vasiyet etmeyi düşündüğünü söylerler. Bu davranışı sebebiyle de Hz. Ömer’i, hakka mâni olduğu yaklaşımı ve inancı ile tekfîr ederler! Yani şunu demek isterler: “Rasûlullah, kendisinden sonra Müslümanların işlerini üstlenecek halîfe olarak, Hz. Ali’yi vasiyet edecekti. Hz. Ömer bunu bildiği için, bu vasiyete engel olmak adına o çıkışı yaptı, netice de Hz. Ali’den önce kendisi halife oldu” derler! Bu büyük bir safsata ve çok büyük bir iftirâdır! Hz. Ömer’in bu davranışında art niyet arayıp, onun maksadının hakkı gizlemek ve Peygambere muhâlefet etmek olduğunu söyleyerek, onu kâfir sayanlar; Rasûlullah’ın bu hâdiseden sonra yanındakileri dışarı çıkarıp, herhangi bir açıklama yapmaması karşısında Nebî’yi de mi hakkı gizlemekle itham etmektedirler? Bu kimseler düşünmüyorlar mı, mesele onların iddia ettikleri gibi olsaydı, Rasûlullah’ın yazdırmak istediği şeyden vazgeçmesi düşünülebilir miydi? Hiç değilse, onun ölüm hastalığı esnasında yanı başında bulunan tüm ashâbın duyup şâhit olması adına, o bilgiyi sözlü olarak söylemez miydi? Bunu bile yapmamasından anlaşılıyor ki, o, ölüm döşeğinde dahi kendisinden sonra ümmetinin dalâlete düşmemesi için vasiyet, uyarı ve nasihatlerine devam etme hassasiyetini ortaya koymaktadır. O, acılar içindeyken bile, ümmetini düşünen yaratılmışların en faziletlisi ve insanların seyyidi Muhammedun Rasûlullah’tır. Ona binlerce salât-ü selâm olsun.

Yukarıdaki Hadîsimizi istismar eden ikinci fırka ise meâlcilerdir. Onlar da Hz. Ömer’in: “Bizim elimizde Allah’ın Kitâbı vardır. O bize yeter” sözünü cımbızlayıp, Müslümana sadece Kur’ân’ın yeteceğini, Hadîslere ve Sünnete ihtiyaç olmadığını söylemektedirler. Bu söz de Hz. Ömer’e başka bir iftirâdır! Sanki o: “Sünnete, Peygamberin örnekliğine, onun yol göstericiliğine ve Hadîslerine gerek yok, bize sadece Kur’ân yeter” demiş gibi! Kur’ân-ı Kerîm’i hakkıyla okuyanlar kesin olarak bilirler ve iman ederler ki, Rasûlullah’ı örnek almak, ona uymak her Müslümana farzdır ve Tevhîd’in bir gereğidir… Duymak ile dinlemek, bakmak ile görmek, inanmak ile iman etmek arasında fark vardır. Önemli olan, sözleri dinleyip anlayıp, en güzeline uymaktır. 

18- İLİMDE UTANGAÇLIK!

İmam Mücâhid rahımehullâh şöyle demiştir:

وَقَالَ مُجَاهِدٌ لاَ يَتَعَلَّمُ الْعِلْمَ مُسْتَحْيٍ وَلاَ مُسْتَكْبِرٌ

“Utangaç ve kibirli kimse ilim öğrenemez.” (Buhârî, İlm, 50)

Kibirliliğin ne olduğu bilinmektedir. O bakımdan utangaçlık konusunun hayâ ile karıştırılmaması adına da bazı açıklamalar yapalım.

Bu rivâyette söz konusu olan ve sakındırılan utanma hissi ya da utangaçlık; dînî bir meseleyi öğrenmede, öğretmede, hakkı söylemede ve hakkını savunmada utanıp çekinme anlamındadır. Bu anlamda, dini öğrenmeyi, öğretmeyi, yaşamayı ve savunmayı terk etmeye sebep olan utangaçlık kınanmıştır ve bu bir kişilik za’fiyetidir. Bunu, Nasslarda övülmüş ve teşvîk edilmiş bulunan, tamamı hayır olan ve hayırdan başka bir şey getirmeyen ve imandan olan dînî hayâ ile karıştırmamak gerekir.

Buhârî'den naklettiğimiz İlm kitâbının 50 numaralı bölümünde Hz. Âişe'den şu rivâyet nakledilmektedir: “Ensâr kadınları ne iyi kadınlardır. Utangaçlık onların dinde güzel kavrayış sahibi olmalarını (ilim öğrenmelerini) engellememiştir. Aslında meselenin daha iyi anlaşılması için, Sahîh-i Buhârî’den naklettiğimiz bölümdeki Hadîslerin okunması yeterlidir! İnşâAllah, soru sorulduğu için zikri geçen bâbda geçen Hadîsleri biz hatırlatalım:

Ümmü Süleym radıyallâhu anhâ, Rasûlullah aleyhisselâm’a gelerek şöyle dedi: “Ey Allah’ın Rasûlü! Allah gerçeği söylemekten hayâ etmez. Kadın ihtilâm olduğunda gusletmesi gerekli midir?” Hz. Peygamber: “Su görünce” buyurdu. Ümmü Süleym elleriyle yüzünü örttü ve şöyle dedi: “Ey Allah’ın Rasûlü, kadın ihtilâm olur mu?” Hz. Peygamber: “Evet, Allah hayrını versin! Peki, çocuk niçin kadına benziyor (zannedersin)?” buyurdu. (Buhârî, İlm, 50, Hadîs No: 130)

Bu bâbda geçen diğer Hadîs şudur:

Abdullah b. Ömer şöyle demiştir: Hz. Peygamber buyurdu: “Ağaçlardan biri vardır ki yaprağı düşmez. Bu Müslümana benzer. Bana bunun hangi ağaç olduğunu söyleyiniz.” (Abdullah dedi ki): “İçimden bunun hurma ağacı olduğu geçti. Ancak söylemekten utandım.” Ashâb: “Bu ağacın ne olduğunu bize bildir, Ey Allah’ın Rasûlü” dediler. Hz. Peygamber: “O hurma ağacıdır” buyurdu. (Abdullah dedi ki): Babama (Hz. Ömer’e) içimden geçen şeyi söyledim. Bunun üzerine o şöyle dedi: “Falan falan şeylere sahip olmaktansa o sözü söylemeni isterdim.” (Buhârî, İlm, 50, Hadîs No: 131)

Bu Hadîs gösteriyor ki, bilinen bir gerçeği söyleme konusunda utangaçlık olmaz. Bu davranış övülen bir tavır değildir. Bu tür çekimserlikler, ilim öğrenmede ve öğretmede utangaçlık zayıflık ve hafifliktir. Bunun imandan olan hayâ ile bir ilgisi bulunmamaktadır. Zira Rabbimiz: “Allah hakk(ı açıklamak)tan utanmaz” buyurmuştur. (Ahzâb: 53)

Mü’minin hayâsı onu hakkı söylemekten, hakkı açıklamaktan ve hakka uymaktan alıkoymamalıdır. Hayâ insanı tüm çirkinliklerden alıkoyar. “Hayâ imandan bir şu’bedir.” (Müslim, Îmân, 57, 58) “Hayâ imandandır.” (Müslim, Îmân, 59; Bkz: Buhârî, Îmân, 16) “Hayâ hayırdan başka bir şey getirmez (Hayâ ancak hayır ve iyilik getirir).” (Buhârî, Edeb, 77; Müslim, Îmân, 60) Rasûlullah: “Hayâ tamamıyla hayırdır” yahut da “Hayânın tümü hayırdır” buyurmuştur. (Müslim, Îmân, 61) Bazı kimseler saygı duydukları kimselerin yanında ya da onlara karşı, hakkı söylememeyi hayâ sanabilirler! Oysa bu hayâ değil, bir âcizlik, zayıf irâde hâli ve küçüklüktür. Bu tür davranışlar, halk arasında örf olarak hayâ diye isimlendirilmiştir. Bunun nedeni, gerçek hayâya benzerliğinden dolayı mecâzî bir isimlendirmedir. Gerçek hayâ; mü’minin emr-i bi’l ma’rûf ve nehy-i ani’l münker yapmasına, hakkı konuşmasına ve vahye uygun amel etmesine asla mâni olmaz. Bilâkis, hayâlı bir mü’min, ma’rûfa uyma ve münkerden sakınma konusunda herkesten daha hassas, daha gayretli ve daha takvâlıdır. Hakikatte hayâ asıl Allah’a karşı olmalıdır. İnsanlardan çekinildiği için Allah’a itaatsizlik etmek, ibâdetlerde gevşeklik göstermek, imandan kaynaklanan hayâ değildir!

Abdullah b. Mes’ûd’dan rivâyet edildiğine göre Rasûlullah aleyhisselâm şöyle buyurmuştur: “Allah’tan gereği biçimde hayâ edin.” Bunun üzerine: “Ey Allah’ın Rasûlü” dedik. “Zaten hayâlı davranıyoruz, Elhamdülillâh!” Buyurdu ki: “O sizin anladığınız utanma hissi değildir. Allah’tan gereği gibi hayâ etmek demek; baş ve başta bulunan organlarla, karın ve karının içerisine aldığı organları her türlü günah ve haramlardan korumak, ölümü ve toprak altında çürümeyi daima hatırlamaktır. Âhireti isteyen dünyanın süsünü bırakır. Kim bu şekilde davranırsa, Allah’tan gereği biçimde hayâ etmiş olur.” (Tirmizî, Kıyâmet, 24)

19- TEVHÎD EHLİ; TEVHÎD’E SADAKAT GÖSTERİR VE ONU EN YAKININDAN BAŞLAMAK SÛRETİYLE TEBLÎĞ EDER:

Bugün insanlar kınanma, eleştirilme, dalga geçilme, dışlanma, suçlanma ve eziyet edilme korkusuyla birbirlerine hakkı tavsiye etmemektedirler! “İnsanlar ne der?”, “hakkımda ne düşünürler?”, “toplum içindeki statüm zarar görebilir!”, “bana gülerler!”, “haklı bile olsam, çoğunluğun tepkisini çekebilirim” ve “hem bana ne, bana mı kaldı; bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın!” gibi düşünceler, pek çoklarının âdeta i’tikâdlarının (inançlarının) temelini oluşturur hâle gelmiştir. Bu nedenle de, Allah ve Rasûlüne uymayan, İslâm nazarında münker ve çirkin ameller işleyen anaya, babaya, amcaya, dayıya, kardeşe, kuzene, yeğene, yengeye, teyzeye, halaya, neneye, dedeye, akrabaya, komşuya, arkadaşa, tanıdığa ve tanımadığa karşı Allah’ın emri ve rızâsı istikâmetinde ma’rûf (güzel, doğru ve hak söz) söylenmemektedir, yanlışlar karşısında doğru duruş ve doğru tavır sergilenmemektedir, kötülüklerden ve yanlışlardan sakındırmak adına nehy-i ani’l münker yapılmamaktadır! İnsanlar şirk ve küfürden sakındırılıp, Tevhîd’e davet edilmemektedir! Özellikle her türlü inançtan insanların bulunduğu kozmopolit ve kalabalık ortamlarda doğru yapan ve doğru konuşan bir insana “haklısın” bile denilemeyecek kadar hakkın yanında olunamamakta ve hakka sadakat gösterilememektedir! Buna rağmen de “hak ehli” olunduğu iddia edilmektedir! Bilelim ki, çoğu zaman sözlerin bir anlamı olmaz; davranışlara bakılır! İnsan; hak ve haklılık adına durduğu yere dikkat etmelidir! Bazen bir yanlış adım insanı felâkete ve uçuruma yaklaştırabilir veya bir yanlış, insanın felâketi olabilir! İnsanın kalitesi; insanlarla içli dışlıyken yani er meydanında belli olur! En etkili örneklik davranış ile olur. Davranışlarla ma’rûfu yaşamayan ve münkerden sakınmayan kimsenin ağzını açtığında, iyilikleri emretme ve kötülüklerden sakındırma adına söyleyeceği sözleri, gürültülü ortamda insanlara konferans vermeye, onlara hitap etmeye benzer! Gürültülü olan, herkesin başka bir işle meşgul olduğu ve âdeta her kafadan bir ses çıkan ortamlarda insanlara bir şeyler anlatmak ve öğretmek çok zordur, neredeyse imkânsızdır! İnsanlara faydalı olmak isteyen öncelikle çevre kirliliğine engel olmalıdır, bizzat kendisi sözleri ve amelleri arasındaki çelişkilerden kurtulmalıdır. Sağlıklı ve nezih bir ortam, faydalı, bereketli ve hayırlı sonuçlar doğurur. Yanlış bir söylem, yanlış bir eylem, yanlış bir tavır, davranış, hal ve hareket karşısında sessizliği tercih etmek, kötülüklere prim vermektir. İnsanlar, yanlışlar karşısında uyarı ve nasihat yerine sessizliği karakter haline getirdikleri sürece, kötülüklere karşı bağışıklık kazanmaya, onu içselleştirmeye ve benimsemeye başlarlar. Üzüm üzüme baka baka kararır. İnsan, inandığı gibi yaşamazsa, gün gelir, yaşadığı gibi inanmaya başlar! Bu nedenle kalp temizliğinden sonra, sözlerimizi, amellerimizi, ahlâk ve kişiliğimizi ve imkân ölçüsünde çevremizi de temiz, nezih ve güzel hâle getirmeye çalışmalıyız. Müslüman; insanların hidâyetlerini, hayırlarını, hem bu dünyada hem de âhirette iyiliklerini ister ve bunun için çabalar. Ama kırmadan, dökmeden, yakmadan, yıkmadan, üzmeden, sövmeden, hakaret ve rencide etmeden, patavatsızlık ve densizlik yapmadan!.. İslâm’da bu tür çirkinlikler yoktur! Bir kimsede kötülük varsa, bilin ki, o kötülük o şahsın kendi nefsindendir. Kötülüklerin, İslâm ile bir alâkası yoktur. Hiçbir taşkınlığın, densizliğin, edepsizliğin ve çirkinliğin referansı İslâm olamaz! İslâm, en küçüğünden en büyüğüne kadar tüm kötülüklere “L┠demeyi imanın ilk ve temel şartı sayar. Bu nedenle de kötülüklere karşı hiçbir iman sahibi sessiz, silik ve ezik bir ruh hali ile şahsiyetsiz bir görüntü sergileyemez. Mü’min; iman, takvâ, ihlâs, şeref, haysiyet ve vakar sahibidir. Bu özelliklerinin farkında olan her mü’min, bulunduğu ortamda hayır ve güzelliklerin muallimi mesabesindedir. Güzel ahlâkı ile dikkat çeken ve gıpta edilen örnek insandır. Fakat bu güzelliklerden bîhaber ya da gâfilce bir hayat yaşayanlar, Allah’a hiçbir şekilde zarar veremezler! Hiç unutulmasın ki, Allah’a itaatsizlik anlamında münkerler işlemek, münker işleyenler karşısındaki etkisiz eleman rolünde zayıf, silik ve şahsiyetsiz kişilik ortaya koymak, âcizlikten ya da nasipsizlikten başka bir şey değildir! Ve Âlemlerin Rabbine karşı ya gaflettir ya da cür’ettir, hadsizliktir! Bütün bu gafletler ve cür’etler, Allah’ın arzında ve Allah’ın huzurunda ve dahi Allah’a karşı sergilenmektedir! Modernizm ve çağdaşlık çığırtkanları, “hoşgörü” kelimesini kullanarak, insanların birbirlerindeki münkerleri hoş görmeleri gerektiğini telkin ederlerken ve buna “çağdaşlık” ve “ilericilik” derlerken; Allah ve Rasûlünün emir ve yasaklarına karşı da hoşgörüsüzlüğü çaktırmadan ve hissettirmeden zaman içinde insanların fikir ve kişilik dünyalarına enjekte etmektedirler! Özellikle vahiyle bir münasebeti olmayan nesillerin şahsî, fikrî, zannî, nefsânî ve şehvânî dünyalarını şeytânî telkin ve vesveselerle doldurmaktadırlar! “Allah ve Rasûlü şöyle buyurdu”, “Allah ve Rasûlü daha iyi bilir”, “Kur’ân’ı, Sünneti, vahyi, hakkı işittik ve itaat ettik”, Allah katından ve Rasûlünden gelenlere iman ettik” demek yerine, “bence”, “bana göre”, “aklımca”, “zannımca”, “fikrimce” gibi düşünce, kanaat ve inançlar, insanların yaşam tarzlarında belirleyici olmaktadır! Daha sonra da aileye, akrabaya, arkadaşa, komşuya, tanıdığa ve tanımadığa Tevhîd’in anlatılması terk edilerek, şirkle, küfürle, nifâkla ve münkerlerle âdeta kol kola ve omuz omuza temas hâlinde bir hayat yaşanarak cennet hayalleri kurulmaktadır. Tevhîd’i benimsemeden ve yaşamadan, insanlara Tevhîd’i teblîğ etmeden, hak üzere yaşamadan, hakkı savunup, adâletin ve haklının yanında olmadan cennet beklemek de, Kur’ân’ın kullandığı anlamda “câhillik” sıfatını taşımadan, pek mümkün olmaz! 

20- İYİ İNSAN MI İMANLI İNSAN MI?

Tevhîd’den mahrûm olmakla beraber, insânî yönden halim, selim, efendi, saygılı, iyi niyetli, cesur, eli açık, yardımsever ve dürüst olan kimseler, İslâm öncesindeki Türklerin durumlarına benzemektedir. İslâm öncesi Türk boylarında insânî yönden pek çok iyi özellikler ve bazı güzel âdetler olmasına rağmen, Tevhîd ve İslâm’dan bîhaber oldukları için, nasıl ki kendilerine “mü’min” ve “Müslüman” denilmez ise, günümüzde de Tevhîd akîdesine ve İslâm’a teslim olmayan kimselere, insânî yönden ne kadar güzel özellikleri ve huyları bulunursa bulunsun, onlar iman etmedikçe ve İslâm olmadıkça kendilerine “mü’min” ve “Müslim” denmez! Bu nedenle asıl olan, bazı güzel sıfatları taşımak değil, Allah’ın istediği biçimde iman etmek ve sahîh akîde ile sâlih ameller işlemektir. Asıl kazanç ve kurtuluş budur! Bu sebeple, insanın hedefi; Tevhîd ehli olmak ve Nebevî ahlâk ile ahlâklanmak olmalıdır. Bütün insanlar da, her şeyden önce bu konuda birbirlerine faydalı olmalıdırlar. Gerçek iyilik budur!

Konuyu daha iyi anlamak için bir misal verelim; bir adam size gelse ve dese ki, “ben iki hayır işleme niyetindeyim. Hangisini öne alacağımda ya da hangisini tercih edeceğimde kararsızım. Bu iki niyetim şunlar: Ya Tevhîd akîdesine teslimiyet adına îmânî meseleleri öğrenmekle meşgul olacağım ya da malımdan fedakârlık yapıp, ihtiyaç sahipleri için harcamalar yapacağım…” Evet, bu iki niyetten birini öne alma konusunda size soru soruluyor: “Önce iman mı edeyim yoksa fakir bir genci evlendirmek ya da bir ihtiyaç sahibinin ihtiyaçlarını karşılayıp maddî sıkıntılarını gidermek için cömertlik ve fedakârlık uğrunda mı çalışayım?” Bu soru karşısında, siz ne derdiniz? Bu kimse, Allah’ın istediği biçimde iman etmedikçe yani şirki, küfrü ve nifâkı terk edip, Tevhîd ehli olmadıkça, iyi niyetle ne kadar harcama yaparsa yapsın, âhirette bir karşılığı olmayacağı için, iman esaslarını öğrenmesini ve Allah’ın emrettiği şekilde iman etmesini söylersiniz değil mi? Kimin ne zaman öleceğini Allah bilir ama belki de amelî işlere yönlendirildiğinde o kimsenin daha sonra Tevhîd’i öğrenmeye ve iman etmeye ömrü vefâ etmeyebilir! Zira her zaman ve her an, nice canlar hayat bulmakta ve nice canlar da hayattan kopmaktadır değil mi? Sadece bu durum bile, hayırlı işlerde acele etmenin gereğini ve önemini kabul etmemiz için yeterli bir gerekçedir.

Misal olarak sorduğumuz bu sorunun bir benzeri Rasûlullah devrinde Peygamberimize yöneltilmiştir:

“Demir maske giymiş bir adam Nebî aleyhisselâm’ın yanına gelip: ‘Ey Allah’ın Rasûlü, (sizinle beraber) savaşayım mı yoksa Müslüman mı olayım?’ dedi. Hz. Peygamber: ‘Önce Müslüman ol, sonra savaş’ buyurdu. Adam İslâm’ı kabul ettiğini söyledi ve savaşmaya başladı. Bu savaşta da öldürüldü. Rasûlullah aleyhisselâm onun hakkında: عَمِلَ قَلِيلاً وَأُجِرَ كَثِيرًا ‘Az amel yaptı fakat çok ecir/mükâfat aldı’ buyurdu.” (Buhârî, Cihâd, 13; Müslim, İmâret, 144)

İmam Müslim’in rivâyetinde ise:

عَمِلَ هَذَا يَسِيرًا وَأُجِرَ كَثِيرًا “Bu kişi az bir amel işledi ve çok ecir kazandı” (Müslim, İmâret, 144) buyurulmuştur.

Yine İmam Müslim’in rivâyetinde o adam:

أَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللَّهُ وَأَنَّكَ عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ “Allah’tan başka hiçbir ilâh olmadığına ve senin O’nun kulu ve Rasûlü olduğuna şâhidlik ederim” (Müslim, İmâret, 144) diyerek iman etmiştir.

Rasûlullah, bu adam hakkında “az çalıştı, çok kazandı” buyurmuştur. Meseleyi anlamak için, bir fikir jimnastiği yapalım. Farz-ı muhâl; böylesi nazik bir ortamda Peygamberimizin o kimseye “şimdi ortam çok gergin, düşmanla savaş durumundayız; şimdi savaş, sonra bilahare iman edersin” deseydi, sonuç ne olurdu? O adam, o savaşta öldürülürdü ve en fazla da o kimse hakkında “çok cesurca savaştı, çok iyi bir insandı ama maalesef ki iman etmeden gitti. Keşke önceden iman etseydi!” denilirdi değil mi? Görüldüğü gibi, iman ve İslâm öncedir ve her işin önüne alınmalıdır. Her ma’rûf amel de, iman ile işlenmelidir. Bu hakikati en iyi bilen ve bilmesi gereken gerçek iman sahipleri, insanların hayrını isteme konusunda cehâlet, gaflet ve tembelliğe düşmemelidir. Ayrıca duygu ve hisler inançlara değil, inançlar duygu ve hislere yön vermelidir. 

21- EŞLERDEN BİRİ MÜŞRİK İSE, MÜSLÜMAN NE YAPMALIDIR?

Önce müşrik iken eşlerden birinin iman etmesi ya da önce mü’min iken eşlerden birinin şirke düşmesi nedeniyle akîde yönünden ortaya çıkan zıtlık meselesi, günümüzde zaman zaman karşılaşılan, yaşanılan ve bundan dolayı da çok sorulan bir mevzudur. Onun için, bu konuda kısaca cevap vermekte fayda görüyoruz. Cevaptan önce şunu hatırlatmak gerekir ki; bu durumun bir yönüyle iyi tarafı, önceden akîdesi bozuk olan bazı kimselerin evlendikten sonra hidâyete ermiş olmalarıdır. Kötü tarafı da, başlangıçta iman ehli olan ya da öyle sanılan bazı kimselerin sonradan hidâyetten uzaklaşmalarıdır. Hangi taraftan bakarsanız bakın burada bir sorun vardır. Çünkü sonradan eşlerden birinin hidâyet bulması, şirk içindeki eşiyle arasında Şer’an bir probleme neden olmaktadır.

Bu konuyu üç başlık altında özetleyebiliriz:

1- Müşrik bir kadınla asla evlenilmez.

Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:

 وَلاَ تَنكِحُوا الْمُشْرِكَاتِ حَتَّى يُؤْمِنَّ “Müşrik kadınları iman edinceye kadar nikâhlamayın.” (Bakara 221)

Müşrik bir erkekle de mü’min bir kadın evlendirilmez:

وَلاَ تُنكِحُوا الْمُشِرِكِينَ حَتَّى يُؤْمِنُوا “Müşrik erkeklere de iman edinceye kadar (mü’min bir kadını) nikâhlamayın.” (Bakara: 221)

“Ben bu kızı beğendim, ona Tevhîd’i anlatırım, o da nasılsa kabul eder” diyerek nikâh kıyılamaz. Müslüman bir kadın kâfir bir kocaya, kâfir bir koca da Müslüman bir kadına helâl değildir. Ehli kitap kadınlarıyla evlenmek bundan müstesnâdır. Zira icmâ ile Hristiyan ve Yahûdî kadınlarla bir Müslüman erkek evlenebilir. Zira Rabbimiz, “muhsanât” yani namuslu ve iffetli kadınlar olmaları şartıyla Yahûdî ve Hristiyan kadınlarla evlenilmesine izin vermektedir: “Mü’min kadınlardan iffetli olanlar ile sizden önce kitap verilenlerden iffetli kadınlar -iffetinizi korumanız, zinâ etmemeniz, gizli dostlar tutmamanız ve mehirlerini vermeniz şartıyla- size helâldir.” (Mâide: 5) Fakihler arasında bu iznin ayrıntılarında ihtilâf vardır.

2- Rabbimiz: وَلَا تُمْسِكُوا بِعِصَمِ الْكَوَافِرِ “Kâfir zevceleri nikâhınız altında tutmayın” (Mümtehıne: 10) buyurmuştur.

İslâm’ın ilk dönemlerinde Müslüman bir kadına kâfir kocası, Müslüman bir erkeğe de kâfir karısının haram olduğuna dair bir hüküm bulunmadığı için; birçok erkek, Müslüman olduğunda onların hanımları, yine birçok kadın, Müslüman olduğunda da onların kocaları İslâm’ı kabul etmemiş durumda oldukları halde aralarındaki nikâhları devam etmiştir. Müslüman bir kocanın ya da Müslüman bir kadının eşi sonradan iman ettiğinde, aralarında tekrar nikâh kıymamışlardır. İslâm’ın ilk zamanlarında eşlerden birinin iman etmesiyle diğer eşin şirke devam etmesi nikâhı feshetmiyordu. Hicretten sonra bile bu durum devam etmiştir; tâ ki Hudeybiye anlaşmasından sonra Mümtehıne Sûresindeki Âyetler gelene dek. Bu Âyetlerden sonra Müslümanlarla müşrikler arasında evlilik ilişkileri son bulmuş ve böylece bu mesele kesin bir hükme bağlanarak açık bir yasa olmuştur.

3- Bu iki temel ilkeden sonra, geriye eşlerden birinin müşrik veya kâfir olması ya da irtidâd etmesi durumunda nasıl hareket edileceği sorusu kalmaktadır. Bu konuda fakîhlerin çok teferruatlı fetvâları bulunmaktadır. Fakat biz, güncel problemle alâkalı yöne temas etmek adına, çözüme odaklı cevap vereceğiz. Fakîhlerin fetvâlarını incelediğimizde, Müslüman bir kocanın, şirke düşen karısını İslâm’a davet etmesi gerektiği anlaşılmaktadır. Koca, karısına: “İslâm’ı, Tevhîd’i ve imanı kabul edersen seninle karı-koca ilişkimiz devam eder; aksi takdirde ayrılmak zorundayız” diyerek evliliğin devamı için çaba göstermesi ve durumun ciddiyetini anlatması gerekir. Bu bir baskı değildir. Hz. Ali devrinde Mecûsî bir adam Müslüman olmuş ama karısı mecûsî olarak kalmayı tercih edince, Hz. Ali kadını İslâm’a davet etmiştir, kadın kabul etmeyince, Hz. Ali onları boşamıştır. (el-Mebsût)

Günümüzde genelde Müslüman olduğunu söylemekle beraber, eşlerden biri şirke düşerse, onun Tevhîd’e davet edilmesi ve bilmediği meselelerin kendisine anlatılması, şirke düştüğü noktaların açıklanması gerekir. Bu anlatım sürecinde eşlerden biri şirk içinde olduğu için cinsî münasebetten uzak durmak icap eder. Şirke düşen eş, tüm çabalara rağmen şirkten vazgeçmiyorsa, nikâh devam etmez. Fakat insanları gelişigüzel tekfîr etmeyi akîde edinen tekfîrcilerin yaptığı gibi, “şirk” adı altında ihtilâflı fetvâlarla insanları küfre nispet etmekten sakınmak gerekir. Bilelim ki, bir şey ya kesin olarak küfürdür, ikrâh ve takiyye dışında burada niyete bakılmaz; hemen tevbe ve istiğfâr edip tekrar imana dönmek gerekir. Ya ihtimalli küfürdür; burada insanın niyetine itibar edilir, sözüyle neyi kastettiği sorulur. Yanlış üslup ile meşru’ bir anlam kastetmişse şirke veya küfre düşmez ama şirki kastetmişse, şirke düşer ve hemen kendisine Tevhîd teblîğ edilir. Fakat maksadı meşru’ bile olsa akîde yönünden sakıncalı anlamlar çağrıştıran ifade ve üsluplardan sakınmak, bu gaflete düşenleri de uyarmak ve uyandırmak gerekir. Ya da âlimlerin fetvâlarına göre, bazı sözler ya da bazı fiiller küfürdür. Yani biri küfür fetvâsı verirken, bir diğeri küfür fetvâsı vermemiştir; bu konuda tekfîrden sakınmak gerekir. Bu üçüncüsü, bir şeye küfür fetvâsı veren âlimlere göre ictihâdî küfürdür, zan ifade eder, kat’î bir hüküm değildir ama ma’siyetten sakınmak adına o fetvâların gereğiyle amel etme bakımından o sözlerden ve işlerden uzak durmak gerekir. Müslüman, münkerin en küçüğünden en büyüğüne kadar bütün kötülüklerden sakınmak için çaba gösterir. Takvâ da bunu gerektirir! Bir şey küfür değilse, “yapayım, yapabilirim!” şeklinde bir düşünce yapısı doğru değildir. Zira o şey, küfür değilse bile, ya haramdır ya da mekrûhtur. İşte meselenin Usûl açısından bu yönüne de dikkat edilmesi, özellikle günümüzde zarûrîdir. Şüphesiz meselenin detayları çoktur. Özetle bunları söyleyebiliriz. Yani ilk defa evlenmek isteyen bir kimse işin başında şirk ehli ile evlenemez; böyle bir nikâh haram kılınmıştır. Evlendikten sonra, eşlerden biri şirke düşerse, onun iman etmesi için teblîğ yapılır. Bu teblîğ zarfında da mübâşeretten yani cinsî münasebetten uzak durulur. İman ederse, evlilik devam eder; etmezse, bu durumda evliliğin devamına dair ne Kur’ân’da ne de Sünnette bir ruhsat vardır. Allah en iyi bilendir.

22- KAZANCI BÜTÜNÜYLE HARAM OLAN KİMSENİN YEMEĞİ YENMEZ, ÇAYI İÇİLMEZ!

Gelirine ve kazancına haram karışan kişi ve kurumlar ile gelir ve kazancı tamamen haramdan olanlar arasında âlimler -fetvâ açısından- fark gözetmişlerdir. Mevzuunun ferdî ve sosyal yönüne kısmen temas edelim. Örneğin; geliri, kumarhaneden olan ya da içki fabrikasında çalışan bir akrabanın yemeğini yemek ile haram kazancına helâl kazançlar da karışan kimselerin durumları arasında fark vardır. Geliri hem haramdan hem de helâlden olan kimse yabancı bir kimse ise, takvâ açısından onun yemeği yenmez, çayı içilmez. Daha doğrusu yenmemeli ve içilmemelidir. Zira mideye girenlerin, şüpheli gıdalardan olmasından sakınmak takvânın bir gereğidir. Ama helâle ve harama dikkat etmeden kazanç elde eden bu kimseler, akrabalardan olursa, onlarla ilişkilerin sınırı nasıl olacaktır? Buradaki durum farklıdır. Çünkü sıla-i rahim farzdır; bu nedenle akraba ilişkilerini gözetmek ve o ilişkilerin zarar görmemesi için çalışmak gerekir. Yıkıcı sonuçlar doğuracak nefsî ve hamâsî söylem, slogan ve davranışlardan kaçınmalıdır. Kaş yapayım derken, göz çıkartmamalıdır! Kur’ân ve Sünnette sıla-i rahmi aksatmak ya da tamamen kesmek şiddetle kınanan büyük günahlardandır. İşte tam da burada sosyal ve ekonomik ilişkiler yönüyle bir sorun ortaya çıkmaktadır.

Özetin özeti mesabesinde birkaç noktaya temas edelim: Akraba olsun ya da yabancı olsun, bir kimse aylık kazancını bütünüyle içki, kumar, fâiz, hırsızlık vs. haram yollardan elde ediyorsa, o kimselerin yemeğini yemek câiz olmaz. Ama haram gelire helâl karışımlar da varsa; bu durumdaki kimse yabancı ise, yine takvâ açısından onun yemeği yenmemelidir. Ama akraba ise, yemek yemek zorunda kalındığında veya çaylarına icabet etmenin zarûrî olduğu durumlarda, normal şartlarda bundan kaçınma imkânı yoksa, bu ikrâmlara icabet edip, daha sonra yenilen ve içilen şeylerin bedellerinin infâk edilmesi gerekir. Bu durumda yenilen içilen şeyin bedeli ödenerek, şüpheden kurtulmuş olunur. Çünkü insan kendi amelinden mes’ûldür. O kişiye de bu durumda o yiyeceğin geliş yolu gayrimeşru bir yol değildir. Öncesindeki olumsuzluktan, kazanç sahibinin kendisi mes’ûl olur. İmam Mevdûdî rahımehullâh da bu istikâmette fetvâ vermiştir.

Bir gerçeği hatırlatalım. Kazanç sahibi iki türlüdür: Biri, fahşâ (en çirkin, en kötü) tanımına uyan haram kazanç sahibi. Genelev kazançları gibi. Bu kimselerin değil yemeklerinin yenilmesi, evlerine yaklaşmak, onların yanında çalışmak, onların hizmetçisi ve işçisi olmak dahi câiz olmaz. Diğeri, mesleği haram tanımına uymayan ama yaptığı işi harama dayalı olan haram kazanç sahibi. Örneğin; fâiz kurumlarında fâiz tablolarını hazırlamak veya yazıcılığını yapmak gibi doğrudan haram olan işlerde çalışmak haramdır ve bu kimselerin kazançları da haram olduğu için onların yemeğinden sakınmak gerekir. Ama haram iş sahibinin yanında yapılan iş, bizâtihi helâl bir iş ise, aşçılık yapmak, şoförlük yapmak, bahçıvanlık yapmak, evi, ofisi yapmak, tamir etmek vs. gibi bunda bir sakınca olmasa da, takvâ açısından o işlerden uzak durmak ya da en kısa zamanda ayrılmak ve onların evlerinde yemek yememek daha evlâdır. Çünkü haramın yakınlarında dolaşmanın ve haramzâdelere yakın durmanın mahzûrları çok büyüktür! İnsan, bir gafleti anında haramın içine düşebilir. Şeytan da, o kimsenin yanlış adım atması için onunla uğraşır. Dolayısıyla bu ruhsatları ancak zarûret durumlarıyla geçici olarak sınırlandırmak gerekir.

İslâm’da fetvâlar, umûmun maslahatları gözetilerek verilir. Husûsî (kişiye özel) fetvâlarda, o kişinin şahsî durumları gözetilir. Ruhsat ve kolaylık içeren fetvâlarla amel etmek zorunda kalmak bir izindir; fakat onlarla amel etmek “zorunluluk” değildir. Bunda bir mecburiyet yoktur! Önemli olan, takvâya uygun davranış göstermektir. Diğer taraftan, dünyadaki tüm insanlar, hatta geçmişte yaşamış ve gelecekte yaşayacak milyarlarca insanların durumları bizimle aynı olmadığı gibi, hepsinin içinde bulundukları şartları, kişilikleri ve psikolojik yapıları da bir değildir. Bu sebeple âlimlerin fetvâlarını bir de bu gözle okumak gerekir. Ruhsatlara taalluk eden görüşlere bir vâcibe uyar gibi uymak yerine, dikkatli, ihtiyatlı ve takvâlı olmalıdır! Unutmayalım ki, Rabbânî ve zâhid âlimler hak adına söylemeleri gereken sözü gizlemeden açıklarlar. Onlar içerisinden işimize gelenleri alıp nefsimize uymayanları atmak nefsî bir tavır olur. Allah ise, kalplerimizi de her şeyin doğrusunu da en iyi bilendir.  

23- DAVETLERİN HAKKINI VERİN!

İnsanların kalabalık olduğu davet ortamlarında tanıdığınızı, tanımadığınızı, eşinizi, dostunuzu, sevdiklerinizi ya da kırgın olduklarınızı görmemezlikten gelmeyin! Bu tür ortamlar bir fırsattır; kısmeti tepmeyin! Siz, insanlarla bir köşede koyu(!) muhabbet ederken, kardeşlerinizi bir kenarda yalnız bırakmayın! Davet vs. gibi ortamlar kibir gösterisi yapılacak ortamlar değildir! Kibir hastalığından kurtulmaya çalışın! Kendinizi yükseklerde görmeyin! Bayağı bir sudan yaratıldığınızı, topraktan geldiğinizi, oraya döneceğinizi ve tekrar oradan çıkarılacağınızı unutmayın! Âhirete; kibir, kendini beğenme, gösteriş, merhametsizlik, anlayışsızlık ve katı kalplilik götürmeyin! İnsanların hası da pası da kalabalık ortamlarda açığa çıkmaktadır. İnsanları tanımak için ya onunla komşuluk yapmak ya alışveriş yapmak ya da seyahat etmek gerekmektedir. Câhiliyye toplumlarında ise, insanın tüm huyları ve karakteristik özellikleri kalabalık ortamlarda ortaya çıkmaktadır. Zira mü’min mü’minin aynası ise; kalabalık ortamlarda o kadar çok ayna vardır ki, yapılacak kötü davranışların görülmemesi mümkün değildir. Hem de her açıdan! Onun için deriz ki; insanlarla göz göze gelmekten, yüzlerine tebessüm etmekten, yanlarına varmaktan, selâm vermekten, güzel bir söz söylemekten, tokalaşmaktan ve kucaklaşmaktan geri durmayın! Kalbî hastalıklarınızı bu tür ortamlarda tedavi edin! Gittiğiniz yerlerden günahlarınızı artırarak döneceğinize, günahlarınızın affedilmesine vesile olan sâlih ameller işleyerek arınmaya çalışın! Bir kardeşinize güler yüz göstermek, selâm vermek, merhaba demek, hal hatır sormak, tokalaşmak, kucaklaşmak, onlara dualar etmek bu kadar zor olmamalıdır! İnsanın karakteri bozuldukça, imanı zayıfladıkça ve günahları arttıkça kolay amelleri işlemek bile kendisine zor gelmektedir! Bu nedenle, kötü örneklikten sakınmalıyız! İyiliği emretme ve kötülüğü nehyetme noktasında duyarlı kardeşler olmalıyız. Duyarlı Müslüman, meyveli ağaç gibidir. Meyveli ağaç hareket edemediği halde, onca faydaları mevcut ise, meyveli ağaç mesabesindeki bir insanın faydaları ne kadar da çok olur! Böyle bir insan gittiği her yere iyilik ve güzellik götürmez mi? Nefsî davranışlardan kaçının, kaçınalım! İnsanlara karşı hissettiğiniz kötü ve olumsuz duygu ve hislerinize mahkûm olup da onlara karşı karakterinizin gereği olan çirkinlikleri göstermeyin! Çirkin davranışlarınızla başka insanlara kötü örnek olmayın! Kötü örneklik yaparak insanların fıtratlarını bozanlar, onların kişiliklerine olumsuz tesirler yapanlar, kişilik binalarına çürük yapı taşları eklenmesine sebep olanlar bilsinler ki, o çirkinlikler nesilden nesile geçtiği sürece o vebalin bir misli de -nefsini tatmin etmek adına kötü davranışlar sergileyip insanların kötülükleri içselleştirmelerine- sebep olanlar yüklenirler!

24- HEM NASİHAT SEVMEYECEKSİN HEM DE CENNET İSTEYECEKSİN!

Bugün, dün, geçen sene, geçmiş yıllarında işi, eşi, aşı ve maaşı düşündüğün kadar, Allah'ı düşündün mü? Bunları andığın kadar, Allah'ı andın mı? Bunları konuştuğun kadar, Kur'ân ve Sünneti -kavlen ve amelen- gündemde tuttun mu? Dünyalıklar için çalıştığın kadar, İslâm için çalıştın mı? İman etmeden ve çalışmadan cennet hayali kuran kim kuruntusuna uygun bir âkıbetle karşılaşmıştır? İman edip sâlih ameller işleyenler bile âkıbetlerinden emin değillerken, korku ve ümit içerisinde hayırlarını artırmanın derdindeler iken; iman etmeyenler ve sâlih amellere sırt dönenler nasıl olur da Allah tarafından affedilmiş gibi bir tavır ve davranış sergileyerek bir hayat yaşayabilirler? Bu rahatlık neden? İmtihan için dünyaya gelindiği halde; imtihandan kaçan, Allah ve Rasûlünü râzı etmeden ölen kim cennetin kokusunu alabilmiştir? Bu mümkün müdür? Bir insanın diğer insana yapabileceği en büyük iyilik, tabiri caizse insanlık; "Allah'a ibâdet et, O'ndan başka ibâdete layık hiçbir ilâh, rabb ve ma'bûd yoktur. O halde yalnızca O'na iman et ve hiçbir şeyi O'na ortak koşma, sahte ilâhları ululama, şirkten ve küfürden sakın!" demek olması gerekmez mi! Fıtratı bozulmamış, iyiliğin, dostluğun ve insanlığın değerini bilenler nasihat karşısında müteşekkir olurlar. Nasihat ancak şirk dinlerinde karar kılmış İslâm düşmanlarını rahatsız eder ve onlar nasihatçileri sevmezler! Aynen Sâlih aleyhisselâm'ın kavmine dediği gibi: "Ey kavmim! Gerçekten ben size Rabbimin risâletini (vahyettiklerini) teblîğ ettim ve size (içtenlikle) nasihat ettim. Fakat siz nasihat edenleri sevmiyorsunuz." (A'râf: 79) Allah da İlâhî mesajlara kulak tıkayanları sevmez! Dolayısıyla dost olan ve dostluğun değerini bilen acı da olsa, gerçekleri söyler. Ama merhametle, güzellikle ve hikmetle söyler... Kırmadan, dökmeden, üzmeden, ezmeden, hakaret ve rencide etmeden -kendisi için istediği bir hayrı başkaları için de dileyerek- yürekten söyler. Lâkin mânen gözleri kör, kulakları sağır ve kalpleri hastalıklı ve kılıflı olmayanlar ancak ondaki samimiyeti görebilir.

26- NASIL YAZMA(MA)LI?

Bir konuyu ana başlık altında detaylandırmak, alt başlıklar eklemek, alt başlıkları paragraflarla detaylandırmak, terimleri açıklamak, örneklendirmek, taksimatlara gitmek, maddeleştirmeler yapmak, her maddeyi izah etmek, gerekli yerlerde konunun daha iyi anlaşılması için bazı ifadelere açılımlar getirmek, ilim ve bilim insanlarından nakiller yapmak, okuyucuların bir kısmının şüphe edebileceği ya da reddedebileceği açıklamaları, Âyet ve Hadîslerden naklî delillerle ve yer yer de aklî delillerle ispatlamak, ilmî ve bilimsel verilerden yararlanmak, tarih, sosyoloji, psikoloji, âdâb, hitâbet, kelâm, cedel ve kıyâs gibi bilim ve tekniklerden istifadeler etmek, kanıt niteliğindeki tüm bilgilerde tahkîk ve tahrîce büyük önem vermek, muhatapların çeşitliliğini dikkate alarak etkili bir üslup geliştirmek, insanın hem kalbine hem kafasına hem de vicdanına hitap etmek, bütün bu çeşitlemeleri giriş, gelişme ve sonuç bölümlerini gözeterek güzel bir sunum ile takdim etmek mümkündür. Fakat bu tür yazılar çok uzun olacaktır. Hatta bu türden her bir yazı ya kitapçık (risâle) ya da kitap hükmünde olacaktır öyle değil mi? Peki, böyle uzun yazıları günümüzde kaç insan okur? Teblîğ derdinde olan bir kimse, okumanın sevilmediği bir toplumda kendi meziyetlerini sahnelermiş gibi böyle uzun yazılar yazabilir mi? Yazarsa, hikmetli olur mu? Güzel öğüdün, hikmet çerçevesinde insanların vicdanlarına ulaşması için çalışan bir kimse, muhâtaplarının durumlarına uygun şekilde öze, özete, ana fikre ve temel mesaja odaklı üslup benimsemek durumunda değil midir? Anlaşılması kolay hakikatleri; kapalı lafızlarla, girift anlatımlarla, edebiyat ve belâğat yapma hevesiyle, bilgiçlik taslama arzusuyla ve ehliyetsiz ağızlarla ve kalemlerle anlaşılmaz ya da yanlış anlaşılır hale getirmenin ilimle, bilimle ve hikmetle ne ilgisi olabilir? Satırları ve sayfaları şişirmek adına insanların sadırlarına rahatsızlık vermemek ve kafalarını şişirmemek gerekir! Varsın, satırlar ve sayfalar az olsun ama insanların sadırlarına şifâ sözler sarf edilsin! Bilen yazsın ve söylesin; bilmeyen sussun, dinlesin ve öğrensin!

Konu üzerinde tefekkür için kısa bir hatırlatma:

Unutmayalım ki, İsrâîloğullarının Mûsâ’sı (مُوسَى بَنِى إِسْرَائيلَ) kavmi arasında hutbe verirken kendisine: “İnsanların en âlimi kimdir?” diye sorulmuştu da o: “En âlim benim” demişti. Allah, onun bu cevabından hoşlanmamış, ilmi kendisine havale etmediği için ona sitem etmiş, onu ıtâb etmişti. Onun, Hızır ile karşılaşmasını dilemişti. Hz. Mûsâ, Allah’ın kendisine öğrettiği ve Hızır’ın bilmediği bir ilme sahipti; Hızır da, Allah’ın kendisine öğrettiği ve Hz. Mûsâ’nın bilmediği bir ilme sahipti. Peygamberimizin haber verdiğine göre; bir kuş gelip geminin kıyısına kondu sonra denizi bir defa gagaladı. Bunun üzerine Hızır ona (Hz. Mûsâ’ya): ‘Benim de ilmim senin de ilmin Allah’ın ilminden ancak şu kuşun denizden eksilttiği gibi bir şey eksiltmiş olabilir’ dedi. Bazı âlimler bu sözü; Hz. Mûsâ’nın ilmi ile Hz. Hızır’ın ilminin, Allah’ın ilminden o kuşun gagası ile aldığı kadar bile bir şey eksiltmeyeceği anlamında yorumlamışlardır. Allah en iyi bilendir. (Bkz: Müslim, Fedâil, 170) Bu kıssadan sonra hâlâ birilerinin, kendilerini “çok bilgili, en âlim” göstermek maksadıyla bilgiçlik taslamaya devam etmemeleri ve bu çirkin huylarından vazgeçmeleri gerekir. Yoksa er ya da geç Allah'ın ıtâbıyla karşılaşırlar! Bilelim ki: “İlim ancak Allah katındadır” (Ahkâf: 23; Mülk: 26) Biz ancak bir uyarıcı ve bir teblîğciyiz. Allah Azze ve Celle, Hz. Âdem’i yarattıktan sonra, meleklerin söylediği; hem tesbîh, zikir ve dua hem de iman ikrârı olan o muazzam sözü her zaman hatırlamalı ve söylemeliyiz: “(Melekler): ‘Seni tenzih ederiz. Senin bize öğretmiş olduğun şeyden başka bizim hiçbir ilmimiz yoktur. Şüphesiz Sen her şeyi bilen, hüküm ve hikmet sahibisin.’” (Bakara: 32)

27- MAZLÛMLARIN VE MAKTÛLLERİN DİNİ SORULMAZ!

HAKSIZ YERE MÜSLİM YA DA GAYRİMÜSLİM BİR KİŞİYİ ÖLDÜREN KİMSE TÜM İNSANLARI ÖLDÜRMÜŞ GİBİDİR!

FERDÎ YA DA ÖRGÜTLÜ ŞEKİLDE BİR KİMSEYİ ÖLDÜREN KİMSE, ALLÂME MEVDÛDΒNİN İFADESİNE GÖRE “İNSANLIĞIN DÜŞMANI”DIR! TEL’ÎN EDİYORUZ!

RABBİMİZ, KUR’ÂN-I KERÎM’DE DİNİ, DİLİ, MEZHEBİ, MEŞREBİ VE ZİHNİYETİ NE OLURSA OLSUN SUÇSUZ BİR KİMSEYİ HAKSIZ YERE ÖLDÜRENLERİN, TÜM İNSANLARI ÖLDÜRMÜŞ GİBİ OLACAKLARINI HABER VERMİŞTİR.

MASUM BİR CANA KIYAN KİMSE DÜNYADAKİ SEKİZ MİLYAR İNSANIN KÂTİLİ GİBİDİR! BUNLARIN HESABINI YARIN NASIL VERECEK?!

Bakınız, Rabbimiz ne buyuruyor:

“…Kim bir canı, başka bir cana veya yeryüzünde fesâd çıkarmasına karşılık olmaksızın (şer’an/hukûken ölümü hak etmeksizin) öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de onun hayatını (meşru’ bir imkânla) kurtarırsa, bütün insanları kurtarmış gibi olur…” (Mâide: 32)

Dini, inancı, düşüncesi ve dünya görüşüne bakmaksızın, bir kimsenin haksız yere öldürülmesi asla meşru’ değildir! Çünkü insanın hayatı koruma altındadır, ona dokunulamaz. Yaşama hürriyeti, insanın en temel hürriyetlerinden birisidir. İnsan olduğunu söyleyen bir kimse, o hakka haksızlık ederek zinhar dokunamaz! Hiçbir maslahat bir başkasının canına kastetmeyi meşrulaştırmaz! Hem de öldürülen kimse ister puta tapsın, ister ateşe! Onun cezasını verecek olan Allah Sübhânehu ve Teâlâ’dır. Allah demiyor mu ki: “Artık dileyen iman etsin, dileyen kâfir olsun.” (Kehf: 29) Zira hak gelmiştir ve hak, Rabbinizden gelendir. Bundan sonra dileyen inanır, dileyen inkâr eder. Âyetlerin bütünlüğüne bakarsanız, Rabbimiz, inkâr yolunu seçen zâlimleri cehennemde korkunç azapların beklediğini haber verirken; iman edip sâlih amel işleyenlerin de amellerini zayi etmeyeceğini, onları da, Adn cennetlerinin beklediğini ve orada onlara enva’ çeşit nimetler hazırlandığını haber vermektedir. (Okuyunuz: Kehf: 29-31) Akıllı insan cennet için çalışır; insanlarla uğraşmaz! İnsanların da cennete gitmeleri için çabalar, onlara rahmetle yaklaşır, iyilikten başka bir eylemi ve söylemi olamaz. Merhametsizlik, katı kalplilik, anlayışsızlık, saldırganlık, dengesizlik ve fanatizm; İslâm ehlinde olmaz, olmamalıdır. İnsan, ölümden sonra ya cehenneme doğru ya da cennete doğru yol almaktadır. Bu iki sondan başka tercih imkânı yoktur! Allah’ın azabından, cezasından, kahrından ve intikamından sakınma noktasında bir korkusu, bir derdi ve bir endişesi olmayan kimseden her türlü câhillik, gâfillik ve zâlimlik beklenebilir. Ecdâd: “Allah’tan korkmayandan kork!” demiştir! Allah’tan korkan kimse, bir cana kıyabilir mi? Başkasına haksızlık edebilir mi? Karıncayı dahi incitebilir mi? Kedinin, köpeğin açlığını ve susuzluğunu dahi dert edinen bir kalp sahibinden kötülük sâdır olabilir mi? İnsan olmak ya da insanca yaşamayı başarabilmek; vahşilere (hayvanlara) dahi merhamet etmek demektir! Haksızlık ve zulümlerin her türünden A’den Z’ye Allah’a sığınırız. Unutmayalım ki, kıyâmette “insanlar arası hukûk” noktasında ilk sırada kan davaları görülecektir. Peygamberimiz buyurdu: “Kıyâmet gününde insanlar arasında ilk olarak kanlar hakkında hüküm verilecektir.” (Buhârî, Rikâk, 48, Hadîs No: 6533; Diyât, 1, Hadîs No: 6864; Müslim, Kasâme, 28, Hadîs No: 1678; Tirmizî, Diyât, 8, Hadîs No: 1396, 1397; İbn-i Mâce, Diyât, 1, Hadîs No: 2615; Nesâî, Tahrîmu’d-Dem, Hadîs No: 3991-3996). Haksız yere cana kıyanların ve sağda solda patlamalar yapanların vay haline! İlginçtir, İslâm öncesi eski Türklerde bile kan davası yokken, günümüzde insanların canı ve kanı üzerinden beslenen vampirler çağdaş mı sayılıyorlar acaba?! İnsan hayatına kasteden ve bu kasd ile davasını ilerletmeye çalışan zihniyetten daha ilkel bir düşünce yapısı olabilir mi?

Kulun, kıyâmet gününde ilk hesaba çekileceği ameli farz namazları, insanlar arasında görülecek ilk dava ise, kan davaları olacaktır. Peygamberimiz, bir Hadîsinde, Müslüman bir kimsenin haksız yere kanının dökülmesindense, Yüce Allah katında tüm dünyanın zevâl bulmasının/yok olmasının daha ehven olduğunu yemin ederek haber vermiştir…

Kur’ân’a inandığını söyleyen bir kimse hiçbir kimseye asla zulmedemez, haksızlık yapamaz, onların malına, ırzına, namusuna ve canına kastedemez. Rabbimiz, Bakara Sûresinin tam ortasında yani 143. Âyetinde: “(Ey Müslümanlar!) Böylece sizi vasat bir ümmet kıldık…” buyurmaktadır. Vasat kelimesi; orta, dengeli, âdil, mutedil, ifrât ve tefrîtten uzak, hayırlı ve mümtâz anlamlarına gelir. Müslüman her dâim adâletli, mutedil ve en hayırlı olmalıdır. Zira Müslüman, nefsine değil, hakka uyandır. Hakk Teâlâ’nın kullarına zerre kadar zulmetmez, haksızlığın karşısında, adâletin, iyilik ve güzelliğin, salâh ve barışın yanındadır. Allah Azze ve Celle’nin, Bakara Sûresinin tam ortasında zikrettiği “vasat/orta ümmet” tabirini Âl-i İmrân Sûresinin 110. Âyeti açıklamaktadır: “(Ey Ümmet-i Muhammed!) Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz…” Ümmet-i Muhammed, en hayırlı ümmettir. Vasat ümmet; âdil, dengeli, denge unsuru, mutedil ve hayırlı özellikleri ile temâyüz etmelidir. İslâm olmak; Allah’a teslim olmak ve böylece barışa ve esenliğe kavuşmak demektir. Rabbimiz:  “Ey iman edenler! Topluca silm'e (İslâm'a, barışa, esenliğe) giriniz" (Bakara: 208) buyurmuştur. İslâm; Allah Teâlâ’nın buyruklarına uymaktır. Müslüman olduğunu söyleyen bir kimse asla zulmedemez, zulümlere râzı olamaz ve zâlimlere sevgi besleyemez, onlara destek veremez!

Bu vesileyle tüm dünyada terör estiren başta Amerika, İsrail ve onun destekçisi ülkeler olmak üzere, tüm terör odaklarının dünyanın neresinde olursa olsun, gerçekleştirdikleri terör faaliyetlerini tel’în ediyor, kınıyor ve la’netliyoruz!

28- SU TESTİSİ SU YOLUNDA KIRILIR!

Peygamberimize nispet edilen bir rivâyette:

تَمُوتُونَ كَمَا تَعِيشُونَ وَتُبْعَثُونَ كَمَا تَمُوتُونَ “Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyle dirilirsiniz!” ve كَمَا تَعِيشُونَ تَمُوتُونَ وَكَمَا تَمُوتُونَ تُبْعَثُونَ وَكَمَا تُبْعَثُونَ تُحْشَرُونَ “Yaşadığınız gibi ölürsünüz, öldüğünüz gibi dirilirsiniz ve dirildiğiniz gibi haşredilirsiniz” buyurulmaktadır.

Hadîs’in sahîh olup olmadığı noktasındaki değerlendirmeyi bir yana bırakalım. Çünkü uyarı, öğüt, sakındırma, korkutma, müjdeleme, ibâdetlere ve iyiliklere teşvîk vs. içeren nice zayıf rivâyetleri; zamanla vâkıalar ve gelişen olaylar haklı çıkarmakta ve âdeta onları tashîh etmektedir. Bu tür Hadîsleri dikkate alan ecdâd da çok güzel bir söz söylemiştir: “Su testisi su yolunda kırılır!” Gerçekten de öyledir. Nasıl ki, su testisi genelde başka bir yolda kırılmaz ise, insan da yaşam tarzının dışında bir ölümle ve âkıbetle karşılaşmaz. İbret maksadıyla sunacağımız vâkıadan örneğimize geçelim.

29 Kasım 2016 tarihli haber ajanslarında “Brezilya'nın önde gelen futbol takımlarından Chapecoense'nin oyuncularının aralarında bulunduğu 81 kişiyi taşıyan yolcu uçağının Kolombiya'nın Medellin kenti yakınlarında düştüğü” haberi geçmiştir. Bu korkunç ve elîm kazada enkazdan yedi kişi sağ çıkmış, ancak iki kişi daha sonra hastanede yaşamını yitirmiştir. Yaralı kurtulan beş kişinin ise tedavisi sürmektedir. Bu tedavi sürecinde ilginç ve ibretlik bir hâdise yaşanmıştır. Tam dokuz gün makinelere bağlı yaşadıktan sonra Allah’ın izniyle kendi kendine nefes almaya başlayan Chapecoense’li savunma oyuncusu Heilio Neto, bilinci açıldıktan sonra ilk olarak: “Maç kaç kaç bitti? Atletico Nacional mi kazandı? Ben maçta mı sakatlandım?" sorularını sormuştur. Bunun üzerine psikologlara danışan doktorlar şimdilik hastaya gerçeği söylememe kararı almışlardır.

Büyük felâketler karşısında insan, başına geleni hatırlamasa da, o hâdiseden önce yaşadıklarını hatırlamakta ve yaşam tarzına göre de pozisyon almaktadır. Uyku da bir nev’ ölümdür. Uzun uykular ve bilinç kayıpları sonrası insan, uyandığında ve bilinci yerine geldiğinde hayatına kaldığı yerden devam etmektedir. Ölüm ve ölümden sonra dirilme de böyledir. İnsan nasıl yaşarsa öyle ölür, nasıl ölürse öyle dirilir ve nasıl dirilirse de o şekilde haşredilir. Onun için, yaşam biçimlerimize dikkat etmeliyiz. Maalesef ki nice insan, âhireti, ölümü, ölümden sonra dirilmeyi, haşrı, hesabı, mîzânı, sırâtı, cennet ve cehennemi unutmuş halde dünyanın peşinden koşarken ecel de onların peşindedir! İnsan ne ölüme, ne ölüm meleğine ne de gerçeklere çelme takabilmektedir! Gözleri yummakla karanlık gelmez; karanlığa sövmekle de karanlık gitmez! Gerçeği görüp kabul etmeli, günahlardan ve isyanlardan sakınmalı, ölüme ve ölüm ötesi hayata hazırlık yapmalıdır!

29- “KAVGACI VE SALDIRGAN BİR ÜSLUP ASLA İSLÂM'IN TEBLÎĞ METODU DEĞİLDİR!” Sözümüz Hakkında Birkaç Söz:

Allah’a hamd, Rasûlüne salât-ü selâm olsun.

İlk olarak İslâm’ın teblîğ metodunun, davetçinin özelliklerinin ve üslubunun nasıl olması gerektiği hakkında daha önce yazdığımız şu yazının yavaş yavaş, anlaya anlaya okunmasını rica ederiz: “İslâm’a Davet Metodu ve Nahl: 125’in Tefsîri”.

İslâm'da saldırganlık ve taşkınlık yoktur! Peygamberimiz, canına kastedenleri dahi affetmiştir. Onun bütün derdi insanların hidâyetleri idi. O, nefsini aklamanın, millete laf yetiştirmenin ve onunla bununla atışmanın, didişmenin derdinde hiç olmadı. Ehl-i Sünnet olduğunu söyleyen bir kimse de kendi nefsî, şahsî ve karakteristik özellikleriyle ne Peygamberi ne Sünneti ne de İslâm davasını töhmet altında bırakmalıdır. Yoksa Ehl-i küfrün İslâm aleyhine çalışmalarına malzeme verenler, yarın âhirette bunun hesabını O Âdil-i Mutlak'ın huzurunda verirler… Mü'min; hamâsî nutukları, sloganik söylemleri ve nefsî çıkışları terk ederek, Peygamberimizin "Ben ancak mekârim-i ahlâk'ı/güzel ahlâkı itmâm etmek/tamamlamak için gönderildim" (Muvatta, Husnü’l Hulk, 8) buyurduğu, o en güzel olan Nebevî ahlâka ve İslâm'ın edebine riâyet etmelidir. Saldırganlığa koşullananlar sağlıklı düşünemezler, nasihat dinlemezler/tut(a)mazlar ve sonuçta da öfkeyle kalkmaktan/konuşmaktan/yapmaktan kurtulamazlar. Öfke ile kalkan ise zararla oturur! İnsan, haklı olduğu zaman bile din kardeşine ya da İslâm'a düşman olmayan bir kimseye karşı olgun, yapıcı, merhametli, yumuşak huylu, tatlı dilli ve mütebessim olmalıdır. İslâm olmak, bunu gerektirir. Haklı olduğu halde münâkaşadan çekilen mü’mine, Rasûlullah cennetin kenarında köşk müjdesi vermiştir (Bkz: Ebû Dâvûd, Edeb 7; Tirmizî, Birr 158; Nesâî, Cihâd 19; İbn-i Mâce, Mukaddime 7). Bizim asıl amacımız cenneti kazanmak değil mi? Neden bu müjdeleri hak edecek bir olgunluğu göstermiyoruz?

Unutmayalım ki, her sözden, muhâlefet edecek bir yön çıkarmak, kişinin kendi anlayışını, inancını ve kişiliğini yansıtır. Doğru bir sözü duyup dinlemek ve ona uymak muvahhidlerin sıfatıdır. Mü'min; *kendisince- yanlış anlaşılabilecek bir konuda ve bir söylemde bile hüsn-ü zann yapmasını bilen kimsedir. Hikmetsiz kimse; doğru sözü yanlış anlar. müttakî kimse, her sözü işitir, en güzeline uyar. Güzel ahlâklı Müslüman; duyduğu sözlerde yanlışlık bulmak için gücünü boş yere hebâ edip, insânî ilişkilerine zarar vermez. Biz, âhir zamanda güzel söz duymaya hasretiz. Özellikle en yakınlarımızdan! Bu hengâmede güzel söyleyenin de sözünü iptal etmek gibi bir derdimiz olamaz!

Bir söze misliyle karşılık, meşru' dairede, meşru' bir usûlle, bir fayda verecekse ve -İslâm'ın yanlış anlaşılmasına sebep olmak, kötü örneklik teşkil etmek, kalp kırmak, fitneye neden olmak, ara bozmak vs. gibi- bir zarara/münkere neden olmayacaksa söz konusudur. Ve bu misilleme fertlerin hevâ ve heveslerine terk edilmiş bireysel bir davranış da değildir. Öyle olsaydı, insanlar arasında fitne ve fesâdın önü alınamazdı. Herkes "bana göre"lerle burnunun dikine giderdi. Kendi başına karar verir, tek başına hükmeder ve kendi anlayışına göre de uygulardı! Bu da kardeşliğin önünde en büyük engel olurdu! Bundan Allah'a sığınırım/z. Vesselâm!

30- BUNLAR HİÇ EŞİT OLUR MU?

1- "Hiç Allah'ın rızâsına uyan kimse, Allah'ın gazabına uğrayan ve barınağı cehennem olan kimse gibi olur mu? O ne kötü bir dönüş yeridir!" (Âl-i İmrân: 162)

2- “De ki: ‘Hiç görmeyenle gören bir olur mu? Hiç düşünmüyor musunuz?’” (Mâide: 50)

3- “De ki: ‘Murdar ile temiz (haram ile helâl) -murdarın çokluğu hoşuna gitse de- bir olmaz. Şimdi ey akıl sahipleri, Allah’tan korkun ki kurtuluşa eresiniz.’” (Mâide: 100)

4- “De ki: ‘Gözü görmeyenle gören (müşrikle mü’min) bir olur mu? Yahut karanlıklarla nûr (şirk ile Tevhîd) bir olur mu?’” (Ra’d: 16)

5- “Allah şöyle bir örnek verir: Hiçbir şeye gücü yetmeyen, başkasının mülkiyetinde bulunan bir kul ile kendisine tarafımızdan güzel bir rızık verip de ondan gizli ve açık infâk edip duran (hür) kişi. Bunlar hiç eşit olurlar mı? Hamd, bütünüyle Allah’ındır. Ama onların çoğu bilmezler.” (Nahl: 75)

6- “Allah iki adamı da örnek verir: Bunlardan biri dilsiz, hiçbir şeye gücü yetmez. Üstelik sahibine bir yüktür. Onu her nereye yöneltse hiçbir hayır getirmez. Hiç bu kişi, adâletle emreden ve kendisi dosdoğru yol üzerinde bulunan kişi ile bir olur mu?” (Nahl: 76)

* Âlemlerin Rabbi, insanların İlâhı, din gününün Meliki ve Mâliki olan Allah ile hiçbir şeye sahip olmayan, hiçbir konuda yetkisi bulunmayan, başkasının malı, mülkü ve kölesi olan âciz yaratıklar, putlar ve putlaştırılanlar hiç bir olur mu? Kullara kulluk olacak şey midir?

7- “Mü’min kimse, (İslâm’dan çıkan) fâsık kimse gibi midir? Bunlar eşit olmazlar.” (Secde: 18)

8- “Körle gören, karanlıklarla aydınlık ve gölge ile sıcak bir olmaz. Dirilerle ölüler de bir olmaz. Şüphesiz Allah dilediği kimseye işittirir. Sen kabirde olanlara işittiremezsin.” (19-22)

* Mü’min ile kâfir, hak ile bâtıl, cennet ile cehennem bir olmaz. Bunlar birbirlerine zıt şeylerdir.

9- “De ki: ‘Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Ancak temiz akıl sahipleri öğüt alır.’” (Zümer: 9)

10- “Kör ile gören de bir olmaz. İman edip sâlih amel işleyenler ile günahkâr olan da. Ne az düşünüyorsunuz.” (Mü’min: 58)

11- “Cehennemliklerle cennetlikler bir olmaz. Cennetlikler muradlarına erenlerin ta kendileridir.” (Haşr: 20)

31- BİR SORU-BİR CEVAP:

“Selâmün aleyküm.

 وَنُفِخَ فِي الصُّورِ فَإِذَا هُم مِّنَ الْأَجْدَاثِ إِلَى رَبِّهِمْ يَنسِلُونَ

Bu Âyetteki “ecdâs” kelimesinin manası nedir? Çoğul bir kelime sanırım. “Mezar” veya “kabir” diye tercüme edilmiş meâllerde. Mezar ya da kabir; kabr ve lahd değil mi Arapça’da? “Ecdas” da mı “kabir, mezar” anlamına geliyor? Bu kelimenin tam karşılığını bulamadım” diyen bir kardeşimize verdiğimiz cevaptır.

Ve aleyküm selâm, kardeş. Kısaca cevap verelim, inşâAllah.

“Ecdâs” (أجْدَاث) kelimesi Kur’ân-ı Kerîm’de, Yâsîn Sûresinin elli birinci Âyetinden başka, Kamer Sûresinin yedinci ve Meâric Sûresinin kırk üçüncü Âyetinde de geçmektedir.

“El-ecdâs” الأجْدَاث kelimesi “peltek se” yerine, “fe” harfi ile “el-ecdâf” الأجْدَاف diye de okunmuştur. Bunu da İmam Zemahşerî zikretmiştir. Kabire “cedes” جَدَثٌ denildiği gibi, “cedef” جَدَفٌ de denilir. Ancak fasîh söyleyiş “peltek se” iledir. Çoğulu; “ecdus” أجْدُث ve “ecdâs” أجْدَاث biçiminde gelir.

“Ecdâs” (أجْدَاث) kelimesinin “kubûr/kabirler” (قُبُور) anlamına geldiğine dair Kur’ân’da, açıklama niteliğinde Âyetler de vardır. (Bkz: Hacc: 7; Fâtır: 22; Mümtehıne: 13; İnfitâr: 4; Âdiyât: 9; Ayrıca Bkz: Abese: 21; Tevbe: 84; Tekâsür: 2)

İnsanlar ölünce kabirlere gömüldükleri/gömülmeleri gerektiği ve berzah hayatının hak olduğuna işâret etmek için bu Âyette “kabirler” anlamında kelime kullanılmıştır. Oysa biz, başka din mensuplarının ölülerini kabirlere gömmediklerini, yaktıklarını, denize attıklarını vs. farklı uygulamalar benimsediklerini de biliyoruz. Rabbimizin emri ile İsrâfîl aleyhisselâm, yeniden yaratılış için “üçüncü kez” (Kurtubî gibi bazı âlimlere göre ikinci kez) sûr’a üflediği anda herkes mezarlarından ya da her nerede bulunuyorlarsa, oradan kalkacaklar ve hızlıca Rabblerine doğru gideceklerdir. Sorduğunuz Âyet açıkça bunu söylemektedir: “Sûr’a üfürüldüğünde hemen kabirlerinden Rabblerine doğru süratle gidecekler.” (Yâsîn: 51) Daha sonraki Âyette de: “’Vay bize! Yattığımız yerden kim kaldırdı bizi?’ diyecekler.” (Yâsîn: 52) Evet, her kim -ister karada, ister denizde- her nerede yatıyorsa, nerede bulunuyorsa ve nereye gömülmüş ise, yeniden diriliş sûr’una üfürüldüğü anda âdeta kalk borusunu duymuş kimselerin uykudan uyanması gibi dirilecekler ve Rablerinin huzuruna hesap vermek adına hızlıca gideceklerdir. Allah en iyi bilendir.

32- MUT’A (PARA KARŞILIĞI, GEÇİCİ VE ŞARTLI NİKÂH) HARAMDIR!

Şîî ve Râfizîlerin uyguladığı mut’a nikâhı (para karşılığı, geçici ve şartli nikâh) bâtıldır, haramdır ve zinâdır! Ehl-i Sünnet ulemâsı bu konuda icmâ etmişlerdir.

Şîî ve Râfizîler; فَمَا اسْتَمْتَعْتُم بِهِ مِنْهُنَّ فَآتُوهُنَّ أُجُورَهُنَّ فَرِيضَةً “O halde faydalandığınız kadınlara takdir edilen nikâh bedellerini (mehirlerini) verin” (Nisâ: 24) Âyetini mut’a nikâhının cevâzının delili sanmışlardır. Oysa bu Âyetin anlamı: “O halde (kesin evlenerek) faydalandığınız kadınlara takdir edilen nikâh bedel(i olan mehir)lerini verin” demektir. Şöyle de ifade edebiliriz: “O halde onlardan hangisi ile (nikâh ile) faydalandı iseniz, bundan dolayı onlara tayin edildiği şekilde mehirlerini veriniz.”

Müfessirlere göre; Âyetteki faydalanma, kesin evlenme yoluyla olur. Zira bir kadın, başka bir erkeğe iki yolla helâl olur. Birisi aralarında meşru’ bir nikâh akdinin bulunması diğeri ise, kadının erkeğin câriyesi olması. Bu ikisi dışındaki ilişki türleri haram, cinsel ilişki ise zinâdır.

İslâm'ın ilk devirlerinde zarûret gereği izin verilmiş olan bu evlilik şekli (mut’a), sonradan neshedilerek ebedî olarak yasaklanmış ve belli bir süreyi kapsayan, şartlı nikâh akitleri kesin olarak bâtıl kılınmıştır. Bu konuda bütün Ehl-i Sünnet ulemâsı ittifâk etmiştir. Cessâs gibi bazı âlimler demiştir ki; Eğer Rasûlullah, mut’a’yı serbest bıraksaydı, bu husus yaygın olur, mütevâtir Hadîslerle nakledilir, haramlığında icmâ olmazdı. Bu, önemli bir tespittir.

Bu konudaki Hadîslere bakalım…

Müslim ve İmam Ahmed’in rivâyetine göre; Mut’a’ya, Evtâs yılında sadece üç günlüğüne izin verilmiş ve üç gün sonra yasaklanmıştır: “İyâs b. Seleme babasından şöyle dediğini rivâyet etti: Rasûlullah aleyhisselâm, Evtâs gazvesi senesinde üç gün mut’a yapmaya ruhsat verdikten sonra onu yasakladı.” (Müslim, Nikâh, 18; Ahmed b. Hanbel, IV, 55)

Bu Hadîs hakkında İmam Nevevî Şerh-i Müslim’de: “Bu Hadîs, mut’a’nın Mekke’nin fethedildiği gün mubâh kılındığına dair açık bir ifadedir. Mekke’nin fethedildiği gün ile Evtâs günü aynı gündür” ifadelerini kullanmaktadır.

Müslim’in rivâyetinde, fetih yılında Mekke’ye girildiği vakit mut’a emredildiği (Bkz: Müslim, Nikâh, 20, 22, 23) ve aynı dönemde yasaklandığı nakledilmiştir: “Abdülmelik b. Rabi’ b. Sebre el-Cühenî babasından o dedesinden şöyle dediğini rivâyet etti: Rasûlullah aleyhisselâm Mekke’nin fethedildiği sene Mekke’ye girdiğimiz zaman bize mut’a yapmamızı emretti, sonra oradan çıkmadan önce bize mut’a yapmayı yasakladı.” (Müslim, Nikâh, 22)

İmam Müslim, Rabi’ b. Sebre’nin babasından yaptığı rivâyete göre, Mekke’nin fethedildiği zamanda mut’a’nın yasaklandığını kaydetmektedir: “Rasûlullah, Mekke’nin fethedildiği gün kadınlarla mut’a’yı yasakladı.” (Müslim, Nikâh, 25, 26)

Buhârî’deki rivâyete göre: “Rasûlullah, Hayber gazvesi zamanında mut’a nikâhını ve evcil eşeklerin etlerinin yenilmesini yasakladı.” (Buhârî, Nikâh, 31; Tirmizî, Nikâh, 29; Nesâî, 71)

Ali b. Ebû Tâlib radıyallâhu anh’dan rivâyete göre: “Rasûlullah aleyhisselâm, kadınları geçici olarak kısa süreliğine nikâhlamayı (mut’a’yı) ve ehlî eşek etlerinden yemeyi Hayber günü yasakladı.” (Tirmizî, Nikâh, 29; Nesâî, 71)

Ali b. Ebû Tâlib, bir adamın mut’a nikâhı yapmakta hiçbir sakınca görmediğini duyunca ona: “Sen yanılıyorsun! Rasûlullah aleyhisselâm, Hayber savaşı günü mut’a nikâhı yapmayı ve ehli eşek eti yemeyi yasakladı” demiştir. (Nesâî, Nikâh, 71; Bkz: Müslim, Nikâh: 29, 30; Tirmizî, Nikâh: 29)

Rabî' b. Sebre denilen bir adam: “Ben babamın, gerçekten Rasûlullah aleyhisselâm, veda haccında onu (mut’a’yı) yasakladı, dediğine şâhid oldum” demiştir. (Ebû Dâvûd, Nikâh, 13)

İbn-i Abbas radıyallâhu anh’dan rivâyete göre, şöyle demiştir: "Mut'a (geçici nikâh), İslâm'ın ilk döneminde vardı. Bir kimse tanıdığı bulunmayan bir memlekete gidince, orada kalacağı kadar bir süre içerisinde eşyasını koruyacak ve kendisine hizmet edecek bir kadınla evlenirdi. Bunun üzerine, şu Âyet indi: "Onlar ırzlarını korurlar. Ancak eşlerine yahut sağ elleriyle sahip oldukları (câriyeleri)ne karşı müstesnâ. Çünkü onlar bundan dolayı (bunlarla cinsel ilişkilerinden dolayı) kınanmazlar." (Mü'minûn: 5, 6). İbn-i Abbâs şöyle demiştir: "Bu iki kadından başka tüm kadınlarla yapılacak her türlü cinsel ilişki haramdır." (Tirmizî, Nikâh, 29)

Mü’minûn Sûresinin 5 ve 6. Âyetlerine göre; mut’a nikâhı kesin olarak haramdır. Zira mut’a nikâhlı kadın, erkeğin ne karısıdır ne de câriyesidir. Para karşılığında geçici bir süreliğine birliktelik ise zinâdır. Bu konunun haramlığı Kitap, Sünnet ve icmâ ile sabittir.

Bu rivâyetler arasında bir çelişki bulunduğunu zannetmek doğru de­ğildir. Çünkü mut'a nikâhı önce hicretin yedinci yılında Hayber'de mubâh kılınmış, bir süre sonra yasaklanmıştır. Nihayet hicretin sekizinci yılında Mekke'nin fethi sırasında tekrar mubâh kılınmış, bir süre sonra da yasak­lanmıştır. Peygamber Efendimiz bu yasağın kesinleştiğini te'kîd etmek maksadıyla Vedâ Haccında bu yasağı yeniden bildirmiş ve bu konudaki yasağın kıyâmete kadar geçerli olduğunu ilân etmiştir. (Bkz: Ebû Dâvûd, Nikâh, 13) Böylece İslâmiyet’te bu yasak kesinlik kazanarak son şeklini almıştır.

Rabi’ b. Sebre el-Cühenî’nin babasından tahdîs ettiğine göre, Rasûlullah aleyhiselâm mut’a nikâhını yasaklayıp şöyle buyurmuştur: “Şunu bilin ki bu (mut’a nikâhı) bugününüzden itibaren kıyâmet gününe kadar haramdır. Her kim (mut’a nikâhı karşılığında) bir şey vermişse onu geri almasın.” (Müslim, Nikâh, 28)

Rabi’ b. Sebre el-Cühenî’nin tahdîs ettiğine göre, babası da kendisine Rasûlullah aleyhisselâm ile birlikte iken şöyle buyurduğunu tahdîs etmiştir:

يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنِّى قَدْ كُنْتُ أَذِنْتُ لَكُمْ فِي الِاسْتِمْتَاعِ مِنَ النِّسَاءِ وَإِنَّ اللَّهَ قَدْ حَرَّمَ ذَلِكَ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ فَمَنْ كَانَ عَنْدَهُ مِنْهُنَّ شَيْءٌ فَلْيُخَلِّ سَبِيلَه وَلَا تَأْخُذُوا مِمَّا آتَيْتُمُوهُنَّ شَيْئًا

“Ey insanlar! Ben size kadınlarla mut’a nikâhı yapmanıza izin vermiştim fakat Allah bunu kıyâmet gününe kadar haram kıldı. Her kimin yanında (mut’a nikâhıyla aldığı) bu kadınlardan birileri varsa onu hemen serbest bıraksın ve ona verdiklerinizden geriye de bir şey almayın.” (Müslim, Nikâh, 21; Bkz: Müslim, Nikâh, 19)

Bütün insanlara hitap eden, önceki geçici izni ve ruhsatı iptal eden ve mut’a’yı kıyâmet gününe kadar yasaklayan bu Hadîsler, mut’a nikâhının bâtıllığını ve bu nikâhla gerçekleştirilen birlikteliklerin haramlığını ve bu istikametteki cinsel ilişkilerin de zinâ olduğunu kesin olarak ortaya koymaktadır.

33- MAHLÛKÂTIN EN SON NOKTASI ARŞ'TIR:

Allah Teâlâ, arşın üzerine keyfiyetini bilemediğimiz şekilde istivâ etmiştir. Allah'ın arşa istivâsı, bir mekânda olduğu anlamına gelmez. Çünkü "mahlûkâtın en son noktası" arştır.

Bu konuda bir Hadîs zikredelim.

Abbâs b. Abdülmüttalib’den rivâyete göre, şöyle demiştir: Rasûlullah ile beraber Bathâ’da (الْبَطْحَاء) bir kısım insanlar oturuyordu. Derken üzerlerinden bir bulut (سَحَابَة) geçti, onlar da ona baktılar. Bunun üzerine Rasûlullah aleyhisselâm: “Bu bulutun adı nedir, biliyor musunuz?” diye sordu. “Evet bu buluttur” dediler. Rasûlullah da: “Bu müzn’dür (الْمُزْنُ dedi. Onlar da: “Müzn” dediler. Rasûlullah: “O anân’dır (الْعَنَان dedi. Onlar da: “Anân’dır” dediler. Sonra Rasûlullah: “Gökle yer arasındaki mesafe ne kadardır, biliyor musunuz?” diye sordu. “Hayır, vallâhi bilmiyoruz” dediler. Rasûlullah şöyle buyurdu: “Aralarındaki uzaklık ya yetmiş bir ya yetmiş iki veya yetmiş üç senelik yoldur. Onun üzerindeki gök de böyledir.” Rasûlullah aleyhisselâm böylece yedi göğe kadar saydı sonra şöyle buyurdu: “Yedinci kat semânın üstünde bir deniz bulunmaktadır. Bu denizin altı ile üstü arası iki gök arası kadardır. Bunun da üzerinde koca koca dağlar vardır ki, tepesi ile en alt tarafı bir semâdan diğer semâya kadardır. Sonra bunların da tepesinde arş vardır. Arşın altı ile üstünün arası bir semâdan bir semâya kadar olan uzaklık kadardır. Allah da bunun üstündedir.” (Tirmizî, Tefsîr, 68, Hadîs No: 3320)

Rabbimiz, arşının su üzerinde olduğunu haber vermektedir: “Arşı, su üstünde iken -hanginizin daha güzel bir amelde bulunacağını ortaya çıkarmak için- gökleri ve yeri altı günde yaratan O’dur.” (Hicr: 7)

İşte -mâhiyetini bilmemekle beraber- Rabbimiz de, şânına layık biçimde arşın üzerine istivâ etmiştir. Mahlûkâtın son noktası arş olduğuna göre; arşın üzeri/üst kısmı da mahlûkâta dâhil değildir. O Yüce Yaradan, mahlûkâtından ayrıdır. Biz, Rabbimizin arşa istivâ ettiğine iman ederiz ama nasıllığını bilemeyiz, aklımızın almayacağı bu ve benzeri konularda da gereksiz ve de insanı dalâlete götürebilecek sualler sormayız. Nasslarda vârid olan hiçbir kelimeyi de -Yahûdîlerin yaptıkları gibi- başka kelimelerle değiştirmeyiz. Allah ne demişse odur! Allah'ı yalanlamak küfürdür! Allah, kendisinin istivâ sıfatından haber vermiştir. Bu sıfatı kavramak ve akletmek biçim takâtımızın üstünde olduğu için, Allah ve Rasûlünden gelene -geldiği şekliyle- iman ederiz; bu tür konulardaki ilmi Allah'a havale ederiz. Allah "istivâ" demişse, biz de kalkıp "istîlâ" ya da başka bir kelime kullanmayız! Hiç şüphesiz ki Allah, kendi sıfatı hakkında Kitâb-ı Kerîm'inde اسْتَوَى "istevâ/istivâ etti" demiştir, biz buna "lâm" harfi ziyâde edip اسْتَوْلى "istevlâ/istilâ etti" diye anlamaya çalışmayız! Bazen tek bir harf insanı yoldan çıkarabilir! Allah en iyi bilendir.

“İstev┠fiilinin “istevl┠anlamına gelmeyeceğine dair bir nakil yapalım: “Muhammed b. Ahmed b. en-Nadr el-Ezdî şöyle demiştir: İbnu’l A’râbî’den işittim şöyle diyordu: Ahmed b. Ebû Dâvûd benden Arap dilinde الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى “er-Rahmânu ale’l arşi istev┠Âyetindeki اسْتَوَى “istev┠fiilinin اسْتَوْلَى “istevl┠anlamına geldiğini gösteren bir örnek ifade bulmamı istedi. Ona dedim ki: “Vallahi, bunu bulamadım.” Bir başkası şöyle demiştir: “İstevâ”, “istevl┠anlamında olsaydı, bu sadece arşa mahsûs olmazdı. Çünkü “istev┠mahlûkâtın hepsine üstün oldu, galip geldi demektir. Muhyi’s Sünne el-Beğavî tefsîrinde, İbn-i Abbâs ve müfessirlerin çoğunluğundan, “istev┠kelimesinin (sözlük) anlamının ارْتَفَعَ “irtefea” (yükseldi) anlamında olduğunu nakletmiştir.” (Fethu’l Bârî fî Şerhi Sahîhi’l Buhârî, İbn-i Hacer el-Askalânî, Mektebetü Mısr, C: 13, S: 575)

34- ARAP ALFABESİNDEKİ BÜTÜN HARFLERİN İÇİNDE TOPLANDIĞI ÂYETLER HANGİLERİDİR?

Bir arkadaş; “Kur'ân-ı Kerîm'de, Arap alfabesindeki bütün harfleri içinde toplayan iki Âyet vardır. Bunlardan birincisi Âl-i İmrân Sûresinin 154. Âyeti, diğeri ise Fetih Sûresinin son Âyetidir (29. Âyet).” biçimindeki paylaşımımız hakkında bize bir mesaj yazdı ve: “Bakara Sûresinin 255. Âyeti de Arapça alfabesini kapsamıyor mu?” dedi.

Bu sorunun, google’da yer alan paylaşımlardan kaynaklanabileceğini düşünerek, birkaç dakikalığına google amcaya uğradım. Maalesef ki, google hazretleri(!) de aynı şeyi söyledi! Yani internette, “Âyetü’l Kürsî” diye bilinen Bakara Sûresinin 255. Âyetinde, Arap alfabesindeki tüm harflerin yer aldığına dair paylaşım yapılmış. Dahası da var. Bir yerde de, Bakara Sûresinin 282. Âyeti dikkate alınmayarak, Fetih Sûresinin son Âyeti “Kur’ân-ı Kerîm’de Arap harflerinin toplandığı tek Âyet” başlığıyla verilmiş. İstikr⒠(tümevarım) metoduna dayanan bu tür araştırmalarda “hasr” (sınırlandırma) ifade eden “tek, sadece, yalnızca” kelimeleri kullanılmaması gerekir. Olur ki, o kadarla sınırlı değildir! Biz dahi, “… iki Âyet vardır” dedik; “… sadece iki Âyet vardır” biçiminde, konuyu paylaşımımızla sınırlandırmadık. Bunun nedeni; olur ki, gözümüzden kaçan bir şey olabilir hassasiyetine dayanmaktadır. Zira bu bir istikrâ’dır… İstikr⒠da; kıraat (okuma) kökünden gelen istif’âl bâbına ait bir kelimedir. İnceleme, tedkîk, okuyup araştırarak tümevarım yöntemiyle bir konuda çalışma yapmaktır.

Artık günümüzde google/internet, hayatın sanal görüntüsü gibidir. İçinde iyi şeyler de var, kötü şeyler de. Doğrular da var, yanlışlar da. Yeterli bilgiler de var, yetersiz açıklamalar da. Bilmeyen kimseler için yanlışlarının, doğrularından daha çok olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü bilmeyen, araştırma yapmasını da bilmez. Ya da bir doğru ile bir yanlışı karıştırıp yanlış bir sonuca ulaşır. Dolayısıyla google’da rastgele, bilinçsiz ve bilgisiz dolaşan kişi, çok zarar görebilir!

Evet, google’ın verilerine göre; sitenin birinde “Bakara Sûresinin 255. Âyetinde Arap alfabesinin bütün harfleri geçmektedir” deniliyor. Fakat bu Âyette bir değil, tam beş harf bulunmamaktadır. Onlar da: ث “peltek se”, ج “cîm”, ز “zâ”, ص “sâd” ve غ “ğayn” harfleridir. İnsanın, bir harf gözünden kaçabilir anlarız da, tam beş harfin olmadığını fark edemeyecek kadar bir kimse nasıl gâfil olabilir? Hem de bu gaflet, her gün belli vakitlerde okunması Sünnet olan, Kur’ân’ın en büyük Âyetinde… Gafletten de öte bir durum daha var ki, o da; bir kimse bilmediği, okumadığı ve tahkîk etmediği bir meselede nasıl yalan/yanlış bir paylaşım yapabiliyor? Maalesef ki, bu zaaf birinde değil, insanların hemen hepsinde bulunmaktadır. İstisnâlar ise, azınlık oluşturmaktadır. Bu vesileyle genel bir tespit yapalım: “Kopyala/yapıştır” huyu, “tahkîksiz ve tahrîcsiz nakil yapma” zaafiyeti, bugün dediğini veya yazdığını yarın yalanlama yahut da onlarla ters düşme tutarsızlığı, istikrarsızlığı, ölçüsüzlüğü ve ehliyetsizliği internet çağının ürettiği bir sorun değildir. Bu sorun öteden beri hep vardı. Ama internet klavyetörlüğü bazı gerçekleri su yüzüne çıkarmış oldu. Yani eskiler derler ya; “takke düştü kel göründü!” Bu bir tabirdir. Asıl kastedilen anlam; “kusuru, kabahati ya da çirkinliği örten, gizleyen ve perdeleyen şey ortadan kalkınca, kusurlar ortaya çıkar” demektir. Allah aşkına, şu “kopyala/yapıştır” huyundan vazgeçelim. Bu davranış biçimine tavır alalım. Adamlar, google’a bir kelime, bir cümle veya bir soru yazıyorlar; sonucu başka bir yere taşıyıp getiriyorlar. Al sana “copy/paste”! Âdeta -hikmetsizce- insan sözü taşınıyor! Ya da bir başkası bir yerde bir paylaşım görüyor; -Arapça/Türkçe fark etmez- onu kopyalıyor, daha doğrusu cımbızlıyorlar, makaslıyor ve kesiyor, hiç okumadan ve incelemeden başka bir yere yapıştırıyor. Kestiği ve makasladığı şeyin kaynağı bile yok. Hatta bir kitabın ya da makalenin orta yerinden makasladığı için -(5), (10) biçiminde- dipnot numaraları var ama dipnotlardaki tahrîcler yok! Bu minvaldeki tutarsızlıklar saymakla bitmez… Kişilikli, karakterli, farklı,  özel ve güzel olma arzusundaki insanın, bu isteğiyle sosyal hayattaki ve sosyal medyadaki fiilleri çatışmaktadır! Zira kişilikli olmak; özgün, orijinal ve prensipli olmaktan geçer. Ayrıca oturaklı ve sağlam kişiliklilik; konuşmak için konuşmamak, yazmak için yazmamak, yorum yapmak için yorum yapmamaktır. Kişiliği oturmuş kimselerin en büyük vasfı, hikmetle davranmaktır. İnsanlara sataşmak, kalp kırıp, gönül yıkmak, ona buna laf yetiştirmek, insanlarla tartışmayı yaşam tarzı haline getirmek, hiçbir lafın altında kalmamak istercesine sürekli bir fazla kelâm etmek, son sözü söyleyip, yağ gibi üste çıkmak istercesine nefsi tatmin etmeye çalışmak olgun mü’minlerin sıfatları değildir, olamaz da!..

Bir nasihatten, binlerce hayırlara vesile olacak “kişilik ve karakterlerin ıslâhı, nefislerin tezkiyesi ve terbiyesine yönelik” İslâmî Usûl, Âdâb ve Prensiplerimizin nasıl olması gerektiği istikametinde birkaç söz söyledik. Bizi, buna muvaffak kılan Rabbimizden, bol ecirler diliyorum. Bu hakikatlere uyan, uymaya çalışan ve dua eden herkese de bir mislini vermesini niyaz ediyorum.

İki bölümden oluşan kısa yazımın ikinci bölümü bana iki Âyet’i hatırlattı:

“İnsan, tartışmaya her şeyden daha çok düşkündür.” (Kehf: 54)

“Rahmân’ın kulları yeryüzünde ağır ve vakûr yürürler. Câhiller onlara (sataşarak) hitap ettiklerinde, onlar: ‘Selâm(etle)’ der (geçer)ler.” (Furkân: 63)

“Selâm olsun hidâyete tâbi olanlara.” (Tâ-Hâ: 47)

Not: Bilindiği gibi, Kur’ân-ı Kerîm’in en uzun Âyeti, Bakara Sûresinin 282. Âyetidir ve tam bir sayfadır. En kısa Âyeti ise Fecr Sûresinin ilk Âyeti olan وَالْفَجْرِ “Andolsun fecre.” Âyetidir.

Bu paylaşımımızdan sonra; “Kur’ân’ın en uzun Âyetinde Arap alfabesinin bütün harfleri geçmiyor mu?” sorusu pek çoğumuzun aklına gelebilir. Bu nedenle kısaca bu soruyu cevaplamak isteriz. Bu Âyette; Arap alfabesindeki ث “peltek se”, ز “z┠ve ظ “zı” harfleri olmak üzere üç harf bulunmamaktadır. Allah en iyi bilendir.

35- İNSANIN KAPİTALİZM İLE İMTİHANI!

Kış gelince fiyatlar düşmesi gerekirken; apartman aidatları artar, apartmanlarda ekstra paralar toplanır, gıda fiyatları katlanır ve her neye ihtiyacınız varsa da, onun fiyatı bir öncekine nispeten artar!... Ey insan! İşte böylesi piyasalar, kapitalizm musibetinin tam manasıyla hüküm sürdüğü coğrafyalardır… Gel de böyle bir ortamda, ilim öğren! Ve ilim talebesi [“yetiştir” diyemeyeceğim; çünkü bu, duyarlılık isteyen bir şeydir!] yetişsin… Hayatın maddî ve mânevî zorlukları karşısında yüzde kaç kişi bu azmi ve kararlılığı ortaya koyar ve bu samimi azm ve cehde -hayatı boyunca, istikrâr ve sebât ile- sadakat gösterir dersiniz? Ben kendi tecrübemle; “yüzde buçuk” bile diyemiyorum! Emin olun, böyle ortamlarda insanların ilim diye bir derdi ol(a)maz. Evlerini geçindirmenin ve daha rahat bir yaşam sürmenin çabasında olurlar. İnsanların dünyaya endeksli uzun emellerinin sonu mu gelir? Makamlar, mevkiler, kariyerler, itibarlar, şöhretler, kadınlar, çocuklar, altınlar, gümüşler, paralar, pullar, saraylar, köşkler, yalılar, evler, katlar, yatlar, arabalar, dükkânlar, tezgâhlar, bağlar, bahçeler, tarlalar, araziler, arsalar, ekinler, mahsuller, hasatlar, giyimler kuşamlar, yemeler içmeler, gezmeler tozmalar, gösterişler, isrâflar, hava atmalar, kibir ve ihtişam içinde gururlanmalar… Bunları elde etmek için herkes bir diğerini rakip gibi görür. Dünya sanki bir arena oluverir! İnsanı insan yapan ilim diye bir değerin var olduğunu ve tüm iyiliklerin onunla elde edildiğini bil(e)mezler!  “İlim nedir?”, “ilim talebesi kimdir?”, “ilmin ve âlimin fazileti ve değeri nelerdir?” bunları kendilerine sor(a)mazlar ve düşün(e)mezler bile! İlme ihtiyaçlarının olduğunu sadece başları sıkışınca “hocam, bir sorum vardı…” diyerek -göstermelik ve yapay bir seremoni gibi- sergilerler ama ilim ehli yetiştirmeden, o sorulara cevap verecek ehliyet ve liyakatte kimselerin de bulun(a)mayacağını düşün(e)mezler! Çünkü Kapitalizm, insanların duygu ve duyarlılıklarını dumura uğratmaktadır. Samimiyet, kardeşlik, fedakârlık, paylaşım ve empati özelliklerini köreltmektedir. Bu hengâmede âdeta insanlar robotlaşmaktadır. Bakar kör, duyar dinlemez, okur anlamaz, öğrenir yapmaz, söylenir tutmaz hâle gelmektedir. Kapitalizm tüm acımasızlığı ve vicdansızlığı ile insanların üstüne gelirken, fakirler, zayıflar, kimsesiz, çaresiz ve mağdur insanlar ne yapacak? Herkes kendi başının derdindeyken ya da herkes kendi hevâ ve hevesini doyurmanın koşuşturmacasındayken, kim zayıfları ve muhtaçları düşünecek? Allah’a, kendisine, ailesine ve topluma karşı sorumluluk bilincini insanoğlu nasıl ve ne zaman kazanacak? Hem de insan, dünyanın ve dünyalıkların peşinden koşarken, ecelinin de onu takip ettiği ve de sayılı günlerinin kaldığı şu dünya hayatında!... Son nefeste uyanış kime fayda sağlamış ki?!

36- ABDEST ÂYETİ HAKKINDA:

Allah’a hamd-ü senâlar, Rasûlüne salât-ü selâmlar olsun.

Mâide Sûresinin 6. Âyetini esas alarak, abdest hakkındaki bazı incelikleri maddeler halinde özetleyeceğiz.

Allah Sübhânehu ve Teâlâ şöyle buyurdu:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا قُمْتُمْ إِلَى الصَّلاةِ فاغْسِلُوا وُجُوهَكُمْ وَأَيْدِيَكُمْ إِلَى الْمَرَافِقِ وَامْسَحُوا بِرُؤُوسِكُمْ وَأَرْجُلَكُمْ إِلَى الْكَعْبَين

“Ey iman edenler! Namaza kalkacağınız zaman yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi yıkayın. Başlarınıza meshedin. Her iki topuğunuza kadar ayaklarınızı da (yıkayın).” (Mâide: 6)

1- Âyetin أَرْجُلَكُمْ ve أَرْجُلِكُمْ biçiminde başlıca iki kıraat şekli vardır. وَأَرْجُلُكُمْ biçiminde “lâm” harfinin ref’ ile okunacağına dair de rivâyet bulunmaktadır.

 “Yüce Allah’ın, وَأَرْجُلكُمْ “ayaklarınızı da” buyruğunu Nâfi’, İbn-i Âmir ve Kisâî “lâm” harfini nasb ile وَأَرْجُلَكُمْ şeklinde okumuşlar. el-Velîd b. Müslim de Nâfi’den bunu وَأَرْجُلُكُمْ şeklinde “lâm” harfini dammeli olarak okuuduğunu rivâyet etmektedir. Bu aynı zamanda el-Hasen, el-A’meş Süleyman’ın da kıraatidir. İbn-i Kesîr, Ebû Amr ve Hamza ise, bu kelimeyi “lâm” harfini kesreli olarak وَأَرْجُلِكُمْ şeklinde okumuşlardır. İşte sahâbe ve tâbiûn da bu kıraatlere göre farklı görüşlere sahiptirler. Bu kelimenin “lâm” harfini fetha okuyan, bunda âmilin اغْسِلُوا (Yıkayın) buyruğu olduğunu kabul etmiş ve ayaklar hakkında farz olan şeyin mesh değil de, yıkamak olduğunu belirtmişlerdir. Cumhûrun ve âlimlerin büyük çoğunluğunun görüşü budur. Peygamber aleyhisselâm’ın uygulamasından sâbit olan da budur.” (el-Câmi’ li-Ahkâmi’l Kur’ân, İmam Kurtubî)

2- Nahiv açısından, ilk kıraate yani “lâm” harfinin fetha ile okunmasına göre anlam; “ayaklarınızı yıkayın”, ikinci kıraate yani “lâm” harfinin kesre ile okunmasına göre de “ayaklarınızı meshedin” olur.

“Ayaklar” anlamına gelen أَرْجُل kelimesindeki “lâm” harfini fethalı okuyup “yüzler” anlamına gelen وُجُوه üzerine atfedenlere göre, ayakları yıka­mak farzdır. Dört mezhebin, fukahânın çoğunun ve müfessirlerin anlayış ve uygulaması bu yöndedir.

Âyetteki “ayaklar” anlamına gelen أَرْجُل kelimesinin “lâm”ını kesreli okuyup, kelimeyi “Başlarınızı meshe­din” cümlesindeki “başlar” anlamına gelen رُؤُوس üzerine atfedenlere göre ise, ayak­ları -yıkamak değil- meshetmek farzdır. Şîîlerin, İmâmiye kolu (İmâmiye Şîa’sı) bu kıraati benimsedikleri için ayaklan meshetmekle yetinirler. 

3- Bazı âlimler  أَرْجُلَكُمْ kelimesinin, öncesindeki atıf vavı ile bir önceki kelime üzerine atfedilerek kesreli şekilde أَرْجُلِكُمْ biçiminde okunmasının; mana bakımından bir atıf olmadığını söylemişlerdir.

4- İbn-i Teymiyye gibi bazı âlimler; ayakların üzerine meshetmenin zikredilmesinde, ayakları yıkarken suyun az kullanılması gerektiğine dikkat çekildiğini belirtmiştir. Çünkü insanlar ayaklarını yıkarlarken genelde çok su kullanırlar. (Bkz: Minhâcu’s Sünne, 4/174)

Yani kısaca şunu söyleyebiliriz: أَرْجُلِكُمْ kelimesindeki lâm harfinin kesresi ile abdestte suyu iktisatlı kullanmaya ve abdestte su israfının yapılmaması gerektiğine işâret vardır.

Nitekim Peygamberimiz akarsu kenarında bile, abdest alınırken, suyu israf etmekten sakındırmıştır.

5- Bu Âyet, abdest alırken ayakları meshetmenin gerekliliğine delâlet etmez. Bilâkis ayakları yıkamak farzdır.

6- Diğer taraftan bu Âyet, abdest alıp ayaklarını yıkadıktan sonra mest giymiş bir kimsenin ayaklarını meshedebileceğine de delâlet etmektedir.

7-وَأَيْدِيَكُمْ إِلَى الْمَرَافِقِ  “Dirseklere kadar ellerinizi yıkayın” ve وَأَرْجُلَكُمْ إِلَى الْكَعْبَين “Her iki topuğunuza kadar ayaklarınızı (yıkayın)” ifadelerindeki إِلَى “il┠harf-i cerri, yıkamanın dirseklere ve topuklara kadar olacağını değil, ellerin dirseklerle beraber ve ayakların da topuklarla beraber yıkanması gerektiğini gösterir. Peygamberimizin Sünnetinin açıklığa kavuşturduğu gibi; bu buyruklardaki إِلَى “il┠cerr harfi مَعَ “mea” anlamındadır. Yani مَعَ الْمَرَافِقِ “dirseklerle beraber” ve مَعَ الْكَعْبَين “topuklarla beraber” demektir.

Buradaki “il┠cerr harfi aynen Rabbimiz şu buyruğundaki gibidir:

وَلاَ تَأْكُلُوا أَمْوَالَهُمْ إِلَى أَمْوَالِكُمْ إِنَّهُ كَانَ حُوبًا كَبِيرًا

“Onların (yetimlerin) mallarını kendi mallarınızla beraber (kendi mallarınıza karıştırarak) yemeyin. Muhakkak bu, büyük bir günahtır.” (Nisâ: 2)

Abdest alırken acele edip, topuklarını iyi yıkamayanlar ve ayaklarına mesheder gibi abdest alanlar hakkında Rasûlullah aleyhisselâm: “Ateşten dolayı vay ökçelerin haline!” buyurarak, abdest azalarının iyice yıkanmasını emretmiştir. (Buhârî, İlm, 3, 30; Vudû’, 27, 29; Müslim, Tahâret, 25-30; Nesâî, Tahâret, 89; Ebû Dâvûd, Tahâret, 46; Tirmizî, Tahâret, 31; İbn-i Mâce, Tahâre, 55; Muvatta’, Tahâret, 5)

8- Abdestte ayakları -meshetmenin değil- yıkamanın farz olduğuna dair bir inceliğe daha işâret edelim. Rabbimiz, وَأَرْجُلَكُمْ إِلَى الْكَعْبَين “her iki topuğunuza kadar ayaklarınızı da” buyurmaktadır. Burada Nahiv açısından “ayaklar” anlamındaki “ercül” kelimesinin, “yüzler” anlamındaki “vucûh” kelimesinin mi yoksa “başlar” anlamındaki “ruûs” kelimesinin mi üzerine atfedileceği sorusunun olduğu doğrudur. “Ercül” üzerine atfedersek, ayakların yıkanması, “ruûs” üzerine atfedersek, ayakların meshedilmesi sonucu çıkar. Fakat İmamiye fırkasının ve onlar gibi düşünen kimselerin gözden kaçırdıkları bir nokta vardır. O da, إِلَى الْكَعْبَين “topuklara kadar/topuklarla beraber” ifadesidir. Bu ifade açıkça ayakların yıkanması gerektiğine ve ayakların meshedilmesinin farz olduğu zannını ortadan kaldırmaya yeterlidir. Çünkü meshetmede “…e kadar” ifadesi kullanılmaz.

9- İbn-i Kesîr şöyle demiştir: “Rabbimizin وَامْسَحُوا بِرُؤُوسِكُمْ “Başlarınızı meshedin” buyruğundaki “ب” (ile) harf-i cerri hakkında iki görüş vardır. En kuvetlisine göre “ilsâk” (yapıştırma) anlamındadır (yani “elinizi başınıza koyun” demektir). Pek isabetli olmayan görüşe göre ise, teb’îz yani tümün bir kısmı anlamındadır (yani başınızın bir kısmını meshedin demektir). Bazı usûlcüler ise, bu mücmeldir (yani manası tamamen kapalıdır), dolayısıyla açıklanmasında Sünnete başvurulmalıdır demişlerdir.” (Tefsîru’l Kur’âni’l Azîm, İbn-i Kesîr, Dâru Usâme, Ammân, C: 2, S: 609)

Hanefîlere göre başın dörtte birini, Şâfiîlere göre başın az bir kısmını, Mâlikîlere göre başın tamamını, Hanbelîlere göre ise kulaklar da başa dâhil olduğu için başın tamamını kulaklarla birlikte meshetmek farzdır.

Başarı ve muvaffakiyet Allah’tandır.

37- YILBAŞI ÖNCESİNDE…

Yâ Rabbi, benim anne ve baba tarafından -uzak ya da yakın- bana kan bağı ile bağlı olan ne kadar akrabam varsa, onlardan her kim her ne kadar milli piyango bileti almışlarsa, onlara ne ikramiye çıkmasına müsaade et ne de amorti!

Şans oyunları adı altındaki bu kumardan onlara haram bir çıkar sağlama ki, Sen'in ipine tutunmaktan başka bütün iplerin çürüklüğünü, bu tür şeylerin "şeytanın pis işlerinden" olduğunu, şeytanın, içki ve kumar gibi yöntemlerle insanların aralarına düşmanlık ve kin sokmaya çalıştığını ve Allah'ın kullarını, Allah'ı anmaktan ve namaz kılmaktan alıkoymak istediğini anlasınlar!

Not: Bu duada takyîd ya da tahsîs yoktur. Sadece hikmetli, nükteli ve belîğ bir niyaz vardır. Bazen sözlerdeki kaydlar, vâkıasaldır yani kayd-ı vâkıîdir. Hüküm onların üzerine binâ edilmez. Onlar sadece "vâkıa böyledir ya da vâkıada olduğu gibi" mesajı verir. Cümlelerdeki kaydlar, vâkıî değil de "ihtirâzî" olursa, bu durumda hüküm, o kaydın varlığı ya da yokluğu durumuna göre belirlenir.

Örneğin:

Rabbimiz buyurdu:

وَرَبَائِبُكُمُ اللاَّتِي فِي حُجُورِكُم مِّن نِّسَآئِكُمُ اللاَّتِي دَخَلْتُم بِهِنَّ

"Kendileriyle zifafa girdiğiniz eşlerinizden (olup), EVLERİNİZDE BULUNAN üvey kızlarınız(la evlenmeniz size haram kılındı)." (Nisâ: 23)

Bu Âyette geçen اللاَّتِي فِي حُجُورِكُم "evlerinizde bulunan(kız)lar" kaydı, "kayd-ı vâkıî"dir. Çünkü kız çocuğu -vâkıa yönüyle- genellikle annesiyle beraberdir. Annesi evlense dahi, ondan ayrılmaz ve üvey babasının evinde yaşar. Bu nedenle bir erkeğin karısının kızı kendi evinde büyümüş olsun ya da olmasın, kendi evinde bulunsun ya da bulunmasın, o adama haramdır. O kimse, üvey kızıyla evlenemez. Bu konuda ittifâk vardır. Bu Âyet, İslâm'da akraba ilişkilerinin önemini ve hassasiyeti de göstermektedir.

Eğer "evlerinizde bulunan(kız)lar" kaydı, "kayd-ı ihtirâzî" olsaydı, bu durumda bir adamın evinde büyümeyen ve evinde yaşamayan üvey kızıyla evlenebileceği söylenebilirdi. Fakat, bunu kimse söylememiştir! Hani derler ya, "aklın yolu birdir" diye. Yani akıllı insanlar, Allah'ın Âyetleri üzerinde doğru düşünürler ve sözü doğru anlarlar. Aslında ilmin yolu da birdir. İslâm âlimleri münker, ma'siyet, dalâlet, bid'at, bâtıl ve hurâfe bir şey üzerinde ittifâk etmezler. Bilâkis ma'rûf üzerinde birleşirler. Bazen ayrıntılarda farklı düşünseler bile. Temelde aynı şeye inanırlar ve aynı şeyi söylerler. Bazen câhiller bunu anlamasa da!

Bu açıklamalardan sonra deriz ki; yukarıdaki sözlerimizde "anne ve baba tarafından -uzak veya yakın- bana kan bağı ile bağlı olan" ifadesi vâkıî bir kayd'dır. Dolayısıyla güzel temennilerimizi ve hidâyet duasını sadece kendi akrabalarımızla yani “bize kan bağıyla bağlı olanlarla” sınırlandırmış değiliz.

Tarih: 

29 Aralık 2016 Perşembe (Mîlâdî)

29 Rebî'ul-Evvel 1438 (Hicrî)

38- YILBAŞI KUTLAMALARI!

YILBAŞINI TEBRİK ETMEK VE “İYİ NOELLER” DEMEK!

Öncelikle toplumdaki farklı sesleri dillendirelim: "Yılbaşı ile Noel'i karıştırmayın", "yılbaşı doğal bir olay, Noel ise dinsel temalıdır", "yılbaşının anlamı şudur, Noel’in anlamı budur", "Noel'in vakti Hristiyanların çoğuna göre şu tarih, Ortodokslara göre veya bir başkalarına göre bu tarih", "Noel Hristiyanların bayramıdır, yılbaşı ise, Hristiyanların ve bazı milletlerin âdetidir", "Mîlâdî takvimin son gününden başlayıp, gece yarısında zirveye ulaşan ve sabaha kadar gayrimeşru biçim, sûret ve görüntülerde kutlamalar yaparak, eğlenceler düzenlemek ve bunların içinde yer almak, herhangi bir dine bağlanamaz. Bu yeni yılın girişinin karşılanmasıdır" veya “yılbaşı bir stres atmadır, sosyal faaliyettir; bırakın, insanlar eğlensinler” gibi laf ebeliği yaparak, sözü "yılbaşı kutlamak neden haram olsun, neden müşriklere ve kâfirlere 'teşebbüh' (benzemek) kabul edilsin" noktasına getirenler, kendi hevâ ve heveslerine göre fetvâ vermektedirler! Yılbaşında, Hz. Îsâ'nın doğumunun kutlanması bahanesiyle türlü türlü günahlar, münkerâtlar ve fuhşiyâtlar işlenmektedir. Yılbaşı ve Noel kutlamalarındaki içerikleri tek tek konuşup eleştirmeye gerek yoktur. Zira onların hepsinin “teslîs” inancıyla, müşrik âdetleriyle, yasaklandığımız münkerlerle veya dinsel husûmetten kaynaklanan tepkiselliklerle bir alâkası vardır. Küfür ehlinin merasimlerinde iman ehli için bir hayır aranmaz! Dolayısıyla yılbaşı merasimleri, özellikle Hristiyanların yani ehl-i küfrün şiârı ve alâmet-i fârikası hâline gelmiştir. Müşriklerin merasimlerine ve bayramlarına iştirak etmek, kutlamak ve bu çirkin gelenekleri benimsemek -hiçbir maksatla- câiz olmaz ve Tevhîd akîdesiyle bağdaşmaz! Hristiyanlar, kendi inançlarına göre, -hâşâ- "Allah'ın ta kendisi", "Allah'ın oğlu" ve "Rabb" dedikleri Allah'ın Rasûlü Îsâ aleyhisselâm'ın doğumunu kutlamaktadırlar. Onlara göre, bu gün çok anlamlı olabilir "hatta en anlamlı gün" de sayılabilir. Onlar nice bâtıl i'tikâdları benimsemekte mahzûr görmezken, böyle bir merasimi tertip etmeleri şaşılacak bir şey de değildir! "Doğurmamış ve doğurulmamış" Allah Teâlâ'ya şirk koşmadan iman etmek yerine, onlar "tanrı" ilan ettikleri bir insanın doğum gününü büyük şenliklerle kutlarlar ve o günü kutsarlar! Hâşâ, tanrılarının(!) yeryüzünde cisimleşerek doğuşunu kutlama altyapısına dayanan bir günde şenlik yapılması, kendisine Müslüman adı veren kimseler açısından şaşılacak bir durumdur! Evet, biz de toplum olarak bu hengâmede, Hristiyanların -hâşâ- tanrılarının(!) doğum günü saydıkları bir günü kutlama çılgınlıklarına iştirak etmenin İslâm'a göre câiz olup olmadığını tartışıp durur hâle geldik! Heyhât!... Bu kadarı bile, Hristiyanların ya da ehl-i küfrün bir başarısı değil midir? Bu tartışmalar, sonuçta belli kesimin hatta büyük bir kesimin tam ortasından olmasa bile, ucundan, kıyısından ve kenarından bu faaliyetlere katılması sonucunu doğurmaz mı? Çoğunluğun benimsediği şeyler; bilmeyenleri, düşünmeyenleri, özenticiliğe ve taklitçiliğe elverişli kişilikte olanları bu küfür ve şirk dalgasının içine çekmez mi? Her bâtıl amel, her bid’at ve her bâtıl yol ise insanı kendi öz değerlerinden koparmaz mı? İnsanı kendi öz benliğine yabancılaştırmaz mı? Biz Müslümanlar, Peygamberimiz olan Rasûlullah aleyhisselâm'ın bile doğum gününü kutlamıyor iken, Hristiyanlık inançlarının en temelini oluşturan birçok sapkınlıklara dayanan ve bin bir çeşit şirk ve küfürler üzerine binâ edilen bir etkinliği nasıl kutlayabiliriz? Rasûlullah bile kendi doğum gününü kutlamamıştır. Ne Rasûlullah’ın sağlığında ne de vefâtından sonra Ashâb da, tâbiîn de, tebe-i tâbiîn de Peygamberimizin doğum günü münasebetiyle asla bir kutlama, etkinlik ya da özel bir ibâdet yapmamışlardır. O günü bayram saymamışlardır… Tâ ki, Hicretten 300 yıl sonra Mısır'da Şîî Fâtımî Devleti tarafından ilk defa Peygamberimizin doğum günü münasebetiyle “Mevlid Kandili” kutlamaları başlatılana dek!.. Rasûlullah'ın, Ashâb'ın ve Ehl-i Sünnet'in yolundan ayrılan ve kendi başlarına bir yol tutan, aşırı uçlarına “Râfizî” denilen bu kimselerin uydurdukları bid'at de maalesef ki İslâm coğrafyalarında halk kesimi tarafından uygulanır olmuştur. Fâtımîler, “Mevlid Kandili”ni kutlama âdetini Hristiyanlardan almışlar ya da görmüşlerdir. Hristiyanlar tarafından ilk olarak Noel kutlamaları Hz Îsâ’nın doğumundan üç asır sonra Mîlâdî 336 yılında kutlanılmaya başlanılmıştır. Peygamberimizin doğum tarihi hakkında Rebî’ul-Evvel’in 2’si, 8’si, 12’si veya 17’si gibi tarihler ileri sürülmüştür. Yaygın kanaat 12’si olsa da, bu konuda ittifâk olmamıştır. Peygamberimizin doğum günü kutlanmış olsaydı, o tarihte hiç fikir ayrılığı olur muydu? İşin ilginç yanı, Hristiyanlarda da Hz. Îsâ’nın doğum gününün tarihi ihtilâflıdır. Hristiyanlar kendi içlerinde bile çok önem atfettikleri Noel gününün tarihi konusunda anlaşamamaktadırlar. Bunun için de, daha sonraları Hristiyanlar yılbaşı ile Noel’i birleştirerek bu iki merasimi beraber kutlamaktadırlar. Dinsel nitelik taşıyan Noel tatilleri ile yılbaşı ortak etkinliklerle kutlanmaktadır. Bu şekilde de kendi içlerindeki tarih ihtilâfından dolayı, çok önemsedikleri Noel gününü kutlamadan kaçırma ve affedilmekten mahrûm olma(!) riskini -kendi akıllarınca- önlemiş olmaktadırlar. Gerek Hz. Îsâ’nın ve gerekse Hz. Peygamberin doğum günlerinin tam bilinememesi; Peygamberlerin doğum günleri nedeniyle zamanında hiçbir özel kutlama yapılmadığı ya da o günün “Doğuş Bayramı”, “Işık Bayramı” vs. adlarla anılan bir bayram olarak kutlanılmadığı, insanların bununla emrolunmadıkları, aksine bu ve benzeri bid’atlerden sakındırıldıkları, netice olarak da bu tür merasimlerin çok açık bir şekilde gerek Hristiyan âleminde ve gerekse İslâm âleminde asırlar sonra tertip edilmeye başlanıldığı sonucu çıkmaktadır.

Gerek yılbaşı ve gerekse Noel merasimleri adına sözlü kutlamalar ve tebrikleşmeler, sosyal yaşantıda bu güne özel farklı aktiviteler ve bu gün münasebetiyle yapılacak hediyeleşmeler asla câiz değildir!

Peygamberimizin şu uyarısı konuyu özetlemektedir:

"Sizden öncekilerin yoluna karış karış, arşın arşın mutlaka uyacaksınız. Hatta onlar bir keler deliğine girseler, mutlaka onların arkasından gideceksiniz." (Ashâb): ‘Yâ Rasûlallah, Yahûdîlerle Hristiyanlar(ı mı kastediyorsunuz)?’ dedik. O: ‘Ya başka kim olabilir’ buyurdu.” (Buhârî, Enbiyâ, 50; Müslim, İlm, 6)

39- MUSKA TAKMAK!

Ebû Dâvûd’un, es-Sünen’inde "et-Tıbb" kitâbının 17. Bâbının adı; باب فِى تَعْلِيقِ التَّمَائِمِ “Muska Takmak Hakkında Bâb” ismindedir. Bu bölümde iki Hadîs bulunmaktadır.

1- Abdullah (b. Mes’ûd)’un hanımı Zeyneb’in, (kocası) Abdullah’tan rivâyetine göre, Abdullah şöyle demiştir: Ben, Rasûlullah aleyhisselâm’ı şöyle buyururken işittim: إِنَّ الرُّقَى وَالتَّمَائِمَ وَالتِّوَلَةَ شِرْكٌ “(İçerisinde sihir ve küfre götürücü sözler bulunan) rukyeler (okuyarak hasta tedavi etme yöntemleri), temîme’ler (muskalar) ve sevgi ilacı yapmak (“tıvele” yani karı ile kocanın arasında sevgi peyda olması için, ipler üzerine ya da kâğıta okunan sihirli bazı sözlerle gerçekleştirilmeye çalışılan faaliyetler) şirktir.”

(Zeyneb sözlerine devamla) dedi ki: (Bunun üzerine ben Abdullah’a dönerek); “Acaba Rasûlullah bunu niçin söylüyor? Vallâhi, benim gözüm (bir ağrıdan dolayı) çapaklanıyordu da, ben falanca Yahûdî’ye gidip geliyordum, o da bana okuyordu. Bu sayede gözümün ağrısı dindi” dedim.

Bunun üzerine Abdullah şöyle cevap verdi: “Bu şeytanın işinden başka bir şey değildir. (Şeytan seni buna inandırmak için), gözünü eliyle (devamlı) dürtüyor (ve onu ağrıtıyor). (Sen, Yahûdî’nin yanına varıp da Yahûdî) senin gözüne (sihirle ve küfürle iç içe bazı sözler) okuyunca, (şeytan elini) gözünden çekiyor. Oysa senin sadece Rasûlullah aleyhisselâm’ın dediği gibi: ‏ أَذْهِبِ الْبَاسَ رَبَّ النَّاسِ اشْفِ أَنْتَ الشَّافِى لاَ شِفَاءَ إِلاَّ شِفَاؤُكَ شِفَاءً لاَ يُغَادِرُ سَقَمًا “Ey tüm insanların Rabbi (olan Allah’ım! Benden) bu sıkıntıyı gider. Yegâne şifâ verici (eş-Şâfî) Sen’sin. Sen’in şifândan başka şifâ yoktur. (Bana) hiçbir hastalık bırakmayacak şekilde şifâ ver” diyerek dua etmen sana yeter.” (Ebû Dâvûd, Tıbb, 17, Hadîs No: 3883)

El-Bânî, Hadîs’in “sahîh” olduğunu söylemiştir.

2- İmrân b. Husayn’dan rivâyet olunduğuna göre, Nebî aleyhisselâm: لاَ رُقْيَةَ إِلاَّ مِنْ عَيْنٍ أَوْ حُمَةٍ “Okuyarak tedavi etme usûlünün (rukye), göz değmesinden ve zehirli böcek sokmasından başka (hiçbir hastalıkta bu iki hastalık kadar olumlu tesiri) yoktur” buyurmuştur. (Ebû Dâvûd, Tıbb, 17, Hadîs No: 3884)

El-Bânî, bu Hadîs’in de “sahîh” olduğunu söylemiştir.

40- KUR’ÂN’I YAVAŞ YAVAŞ VE ANLAYARAK OKUYUN!

Rabbimiz buyurdu ve tüm kullarına duyurdu: "...Kur'ân'ı tane tane (yavaş yavaş), anlaşılır sûrette oku!" (Müzzemmil: 4)

Kur'ân-ı Kerîm'in Âyetlerini doğru kıraat ederek, dura dura, yavaş yavaş ve tane tane okumak sûretiyle, anlamlarını düşünerek, azap Âyetlerinde ürpererek ve korkarak, tehdîtlerinden sakınarak, rahmet ve müjde Âyetlerinde şükrân duyarak ve Allah'ın rahmetini dileyerek, O’nun affını umarak, her bir kelime ve cümlesini tefekkür ede ede, acele etmeden okunduğunda, Rabbimizin Kelâm'ı tertîl üzere okunmuş olur. Kur'ân; Âyetlerini tertîl üzere okuyup, o İlâhî buyruklar üzerinde düşünüp öğüt almamız için bize gönderilmiştir. Kur'ân, -hâşâ- bir roman ya da bir şiir kitabı okur gibi durup düşünmeden okunup geçilecek veya geçiştirilecek bir kitap değildir. Âcizâne ben kendi başıma okurken, Kur'ân'dan beş sayfayı en kısa zamanda okusam bile 1 saat sürmektedir. Daha erken asla mümkün olmamaktadır. Bir de o sayfalarda ahkâm'a taalluk eden bazı meseleler geçerse ya da üzerinde durulması gereken ilmî nükteler varsa yahut da Kur'ân o esnada yeni bazı hazinelerinden kapılar açmış da onu hemen not etmek gerekiyorsa, 1,5 saat ile 2 saat arasında 5 sayfayı okumak mümkün olabilmektedir. "İlmî nükteler ya da Kur'ân'ın zenginlikleri" ifadeleri kişiye yani kişinin ilmine ve ve Kur’ân’dan almış olduğu veya alabildiği zenginliklere izâfetle söylediğimiz detaylardır. Yoksa Kur'ân'ın tamamı inceliklerle, nüktelerle, ilmî hakikatlerle ve dolayısıyla da içinde rahmet ve hidâyet bulunan zenginliklerle doludur. Zira o, Allah'ın Kelâmıdır...

Bir de bu sözlerimize, “ben meâl okuyorum, tefsîr okumuyorum ki…” diye itiraz edilmesin. Zira bu bahsettiğimiz okuma biçimi, tefsîr okuması değildir, tertîl üzere okumadır… Tefsîrden bahsetmiş olsaydık, Kur’ân’ın bir ya da birkaç Âyeti üzerinde durmak belki en az 1 saati gerektirirdi!

Evet, bu açıklamalara, tertîl'in önemine vurgu yapmak için yer verdik. Çünkü birçok kimseyi görüyoruz ki, onlar o kadar hızlı okuyorlar ki, şaşırmamak mümkün değildir. Bu kimseler, yarım saatte 20-30 sayfayı belki de birkaç cüzü bir anda bitiriveriyorlar! Bu kadar hızlı okumanın nedeni; okunanları düşünmemek ve anlamadan geçmektir. Oysa Allah bize, Kur'ân'ı güzelce, yavaş yavaş, dura dura, Âyetleri üzerinde düşünerek, tefekkür ederek, anlayıp amel etmek adına okumamızı emretmektedir. O kadar hızlı okuyan bir kimse Allah'ın Kitâbından nasıl mesaj alabilir? Âyetlerde neler emredildiğini ve nelerden de sakındırıldığını ne kadar anlayabilir? Bu mümkün müdür? Sanki anlamak için değil de, okumak için okunmaktadır! Ya da güzel sesle okumak sûretiyle, etkilenmek veya etkilemek için!... Anlamadan okuyan nice kimseleri görüyoruz ki, rahmet ve müjde Âyetlerini okurken ağlamaklı olabiliyorlar, azap ve tehdît Âyetlerini okurken de âdeta sevinç içinde bir duruş ve bir okuyuş gerçekleştirebiliyorlar! İşte bütün bunların nedeni, anlamadan okumaktır!...

“Elif, Lâm, Râ. Bunlar, apaçık Kitâbın Âyetleridir. Muhakkak Biz onu anlayıp düşünesiniz diye, Arapça bir Kur’ân olarak indirdik.” (Yûsuf: 2)

41- BİR SORU, BİR CEVAP:

Bir kardeşimiz, “KUR’ÂN’I YAVAŞ YAVAŞ VE ANLAYARAK OKUYUN!” başlıklı yazımızla alâkalı bize bir soru yöneltmiştir. O sorusunda; Kur’ân’ı lafzından okumaya sevap olduğu inancıyla, her gün Kur’ân-ı Kerîm’i Arapçasından okuduğunu söyleyerek, -bizim yazımızdan bunun câiz olmadığına dair bir intibâ oluşmuş olmalı ki- böyle bir okumanın sevabı olup olmadığını sormuştur.

Öncelikle birkaç cümle ifade edelim ki, cevabımız için de bir temhîd (mukaddime, ön hazırlık) olsun. Bizim o yazımızdaki maksadımız; genel muhtevâdan da anlaşılabileceği gibi, anlamadan ya da yanlış anlama pahasına, Ayetlerin Arapça metni üzerinde durmadan, okunanlar üzerinde düşünmeden, gerekli yerlerde tefsîrlere başvurmadan, Âyetler hakkında notlar tutmadan, cevabını öğrenmek adına sorular oluşturmadan, hızlı bir şekilde -yangından mal kaçırır gibi- sadece meâlinden Kur’ân’ı okuma biçiminden sakındırmaktı. Çünkü bunun sonucunda “meâlcilik” adı altında yanlış inanç ve hükümler uydurma durumuyla karşılaşılabilmektedir.

Daha geniş kapsamlı bir okuma programı için, “GERÇEK BİR MÜSLÜMAN OLMAK İSTİYORUM” başlıklı yazımızın “İkinci Mesele” bölümünü de tavsiye edebiliriz. Bu bölümde, Kur'ân'ı bir bütün olarak anlamak maksadıyla nasıl bir okuyuş tercih edilmesi gerektiği üzerinde durduk ve halkın çoğunun kolayca uygulayabileceği bir yöntemi ortaya koymaya çalıştık.

Yazımızın o bölümü aşağıdadır:

“İkinci Mesele:

Takvâ ve Allah korkusu konusu hakkında bu kısa cevabımızdan sonra; Allah’ın istediği gibi bir Müslüman olmak için ne yapılması ve nasıl bir program takip edilmesi gerektiği konusuna temas edelim.

Bu konuda da şu aşağıdaki aşamalarda çalışma yaparsak, Allah'ın istediği gibi imanı da öğreniriz, Kur’ân'a uygun Müslüman da oluruz, Peygamberimizin Sünnetini de çok güzel öğreniriz.

Ama iyi bir Müslüman olmak için bazı merhaleler var. Hiçbir şey kendiliğinden olmuyor ve çalışmadan, yatarak bir şey kazanılmıyor!

Tecrübelerime dayanarak, bu çalışma periyodunun merhalelerini kısaca yazayım.

Fakat öncelikle bir hatırlatma yapalım. Bu programda, Arapça bilmeyip, Kur'ân'ı sadece metninden okuyabilenler, önce Âyetlerin metnini okuyup, sonra meâline geçerlerse, çalışma daha bereketli olur. Arapça bilenler ise, Kur'ân'ın Arapça metinlerini anlayarak yol almaya çalışmalıdırlar. Herkesin Arapça bilgisi aynı seviyede olmadığı için, bu çalışmayı meâl destekli götürmelidirler. Ya önce meâlini okuyup, sonra Âyetlerin lafızlarına kelime kelime mana vermeliler yahut da önce Âyetlere kelime meâli verip, daha sonra meâlini okumalılar.

Kur'ân'ı anlamak için nasıl okumalıyız?

1) Kur’ân'ı Türkçe meâlinden baştan sona okuyup, anlamadıklarımızı kendi anlayacağımız şekilde bir yere not etmek gerekir.

Kur’ân'ın bütününe göre; %25 oranında anlamadığımız meseleler çıkacak ilk okuyuşta. Ama okumaya devam edeceğiz.

2) Kur’ân'ı ikinci kez meâlinden okuyup bitirmeliyiz. Yine %25 oranında bilmediğimiz, kafamıza takılan meseleler çıkacak ve yine onları bir deftere yazalım.

Bu okuyuşta, daha önce anlayamadığımızı düşündüğümüz pek çok mesele de anlaşılacak ve önceden kaydettiğimiz soruların çoğu cevabını bulacak.

3) Kur’ân'ı üçüncü defa okuyacağız ve bilmediklerimizi soru ya da konu olarak kaydedeceğiz.

Bu okuyuşta da önceden "bilmiyorum" diye not ettiğimiz pek çok mesele cevabını bulacak.

Ama yine bilmediklerimiz, anlamadıklarımız, kafamıza takılan meseleler var.

 Bunlar da % 25 oranında. Şimdi 3 kez Kur’ân'ı meâlinden okuyup 3 kez hatmettik. Başlangıçta bir şey bilmiyorduk belki, ama şimdi pek çok şeyler biliyoruz. Her okuyuşta aşağı yukarı Kur’ân'ın çeyreği kadar meseleyi anlarken, bir o kadar da anlamadığımızı düşündüğümüz konularla karşılaştık. Ama yılmadan, pes etmeden okuma programımıza devam ettikçe, o bilmediklerimizin çoğu bu üç merhalede çözüldü. Şimdi not defterimize bakıyoruz; her okuma merhalesinde "anlamadığım meseleler" diye kaydettiklerimizin çoğu anlaşılmış ve üzerleri çizilmiştir.

Hâlâ, geri kalan anlayamadığımız meseleler bulunuyor; onlar da ortalama %25. Bu meseleler müteşâbih konulardır; yani ya âlimlerin bildiği ilmi konular ya da araştırma ve bilgi desteğiyle anlaşılacak konular ya da gaybi meselelerdir ki, bunlara iman eder, geçeriz, üzerinde durmayız.

Kur’ân, muhkem ve müteşâbih Âyetlerden oluşur. Bir kısmı yani azı müteşâbih iken; ekserisi muhkemdir. Onlar da “Ümmü’l Kitap” yani “Kitabın anası, esası” olarak nitelenmiştir. (Âl-i İmrân: 7)

 Kur’ân, herkes tarafından anlaşılsın diye, çoğunluğu muhkem yani okunduğunda anlaşılan Âyetlerden meydana gelmiştir.

“Muhakkak Biz onu (Kur’ân’ı) anlayıp düşünesiniz diye, Arapça bir Kur’ân olarak indirdik.” (Yûsuf: 2)

 Âyette de görüldüğü gibi, Kur’ân’ın gönderiliş amacı okuyup, anlamak, tefekkür edip Kur’ân’ın iman davetine icâbet etmek ve böylece içindeki haramlarından sakınmak, farzlarını yerine getirmektir. Bunun olması da Kur’ân’ı okumakla mümkündür.

Bu çalışmada kaliteli bir Kur’ân meâli seçmeye dikkat etmek lazım.

4) Bu çalışma programımızda; Kur’ân'ı her okuyuştan sonra bir cilt Hadîs Kitabı okuyup bitiriyoruz.

Bu Hadîs okuma programımızda ise, anlamadıklarımızı değil, anladığımız konuları kısa notlarla özetliyoruz. Tüm dünyada meşhûr olan Riyâzü's Sâlihin tercih edilebilir mesela. Ama Hadîs Kitaplarından hangisi seçilirse olur.

Bu ilk üç merhalenin kaliteli bir Kur’ân meâlinin üç kez ve Hadîs Kitaplarından düzenli olarak üç cild okuma şeklinin iç içe olduğuna dikkat edelim. Yani Âyet ve Hadîsleri birlikte okuyoruz. Aynen Sahabelerin, Peygamberimizden dini öğrenme şekilleri gibi. Peygamberimize vahiy geldikçe o, ashâbına Âyetleri tebliğ ediyor ve insanların anlamadıklarını da Hadîsleriyle açıklıyordu. Yani ashâb, Kur’ân ve Hadîsleri iç içe öğreniyordu; böylece bu iki vahiy türü birbirini tamamlamaktaydı.

Bu şekilde Kur’ân okumamız esnasında, açıklamaları, Kur’ân'ın Kur’ân’dan sonra, birinci derecede tefsiri olan Peygamberimizin Hadîsleri ışığında Kur’ân daha net anlaşılacaktır.

5) Bu merhalede ise âlimlerin yazdığı Tevhîd'i açıklayan ve İslâm akidesini öğreten kitapların okunması gerekir. Ama bu konuda farklı grupları temsil eden, âlim olmayan kimselerin grupçuluk hedefleriyle yazdıkları fikir kitaplarını okumamak gerekir. Fikre dayanan kitaplar, zann mahsulüdür ve kişiye saf İslâm’ı ve Tevhîd’i veremez.

Fikir kitapları ya da birbirine etki, tepki, aksiyon, reaksiyon, tez ve anti-tez olsun diye yazılan çalışmalar ve araştırmalar daha sonra incelenebilir. Yani İslâm'ı delilleriyle öğrendikten sonra. Bu incelemenin amacı da onların yanlışlarını reddetmek ve İslâm gerçeğini ortaya koymak içindir.

6) Bu aşamada, seviyemize uygun olan bir Siyer Kitabını okumalıyız. Böylece Peygamberimizin Sünnetini, yaşantısını, mücadelesini öğrenmiş olacağız.

7) Bu derslerden sonra; Kur’ân'ın hidâyet, irşâd ve rehberlik fonksiyonlarını ön plana çıkartan, ilmî ve mezhebî konulara girmeyen, teferruatsız, özlü bir tefsir okumak gerekir.

Böylece Âyetleri âlimlerin açıklamaları ışığında da tanımış olacağız.

İlk üç merhalede, Kur’ân Ve Hadîslerle tanıştık, dördüncü merhalede, tüm Peygamberlerin gönderiliş nedeni olan Tevhîd Akidesini Âyet ve Hadîslerle delillendirilmiş olarak öğrendik, beşinci aşamada, hayatımızın her anında uygulamak amacıyla, Peygamberimizin siyretini, hayatını okuduk. Altıncı merhalede, tefsirle de tanıştık.

Ayrıca bu çalışmalardan sonra, müstakil, kendimize uygun pek çok çalışmalar yapabiliriz.

Herkesin yapması gereken bu türden genel çalışmaların yanında, kendi seviyemize ve ihtiyacımıza uygun özel çalışmalara da yer verebiliriz.

Bu sözümüzü örnek vererek açalım; genel çalışma olarak Kur’ân'daki Allah'ın isim ve sıfatlarını ezberleyip, öğrenip, notlar tutmak ve iman etmek, Hadîslerdeki Allah'ın 99 isminin manalarıyla ezberlenilerek iman edilmesi. Kırk Hadîs ezberlemek, Kur’ân'ı Tecvîd ile okuyamıyorsak bu konuda ders ve destek almak…

Özel çalışma olarak; Kur’ân'dan ve Hadîslerden öğrendiğimiz farz ve haramlara dair bir Âyet ve bir Hadîs ezberlemek gibi.

Âyet ve Hadîs ezberleme işini herkes kapasitesine göre artırabilir. İmkânı olan hâfız bile olabilir. Ama bizim asıl amacımız Kur’ân'ı ve Din'i anlamak olduğu için, hayatımızın bir döneminde Kur’ân'ı anlayacak kadar Arapça öğrenmeye çaba sarf etmek; yapacağımız en hayırlı ibâdetlerimizden biri olacaktır.

Kur’ân’ı anlamadan ezberlemek yerine, Kur’ân’dan bir sûreyi öğrenip hayatımıza aktarmak daha hayırlıdır. Çünkü Kur’ân anlaşılsın diye gönderilmiştir.

İleri seviyedeki programları çoğaltmak mümkündür.

Zaten bundan sonraki çalışmalar kişinin yetenek, zeka, çalışma, istek, sebat ve azmine göre şekillenir.

Bu merhaleye gelmeden önce söylenecek şeyler, uçağın icat edilmediği zamanlarda uçaktan bahsetmeye benzer.

İnşâAllah, ciddi, samimi, programlı ve sabırlı bir şekilde çalışırsak, bundan sonra biz de -Allah'ın izniyle- ilim, iman, amel, ahlâk, ihlâs ve takvâ açısından, Allah’ın övdüğü ve cennet ile müjdelediği kullarından oluruz.

Rabbim hepimizin yardımcısı olsun.”

CEVABIMIZ:

Ve aleyküm selâm.

Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun. 

“KUR’ÂN’I YAVAŞ YAVAŞ VE ANLAYARAK OKUYUN!” başlıklı yazımızda kastettiğim şey; Kur'ân'ı meâlinden ezberci mantıkla okuyup yani “meâlcilik” yapıp, Rabbimizin o Âyetlerde neler buyurduğunu anlamayı ihmal etme problemine dikkat çekmekti. Orada demek istediğimiz şey; şirkten sakınanlar, sakınmak isteyenler, Allah’a itaat edenler, haramlardan kaçınıp farzları yerine getirenler için bir hidâyet “Hüd┠olan Kur'ân'ı sadece güzel sesle okumakla yetinmemek, insanlar için yol gösterici ve hakkı bâtıldan ayıran bir “Furkân” ve kesin delil yani “Burhân” olan Kur'ân'ı anlamanın gerekliliğine vurgu yapmaktı, buna teşvik etmekti. Zira Kur'ân'ı anlamak farzdır. Namaz hârici vakitlerde Kur'ân okumak ise, Sünnet ve müstehabdır. Kur'ân'ın muhtevâsı arkaya atılarak yani ona sırt dönülerek Kur'ân okunmuş olmaz. Kur’ân’ın bizden istediği okuma şekli bu değildir. Kur’ân’ın muhtevâsına sırt dönmeden, -imkân ölçüsünde- Kur'ân'ı, Arapça metninden okumak elbette sevaptır. Peygamberimiz, Kur'ân-ı Kerîm'den her harfe on sevap verileceğini bildirmiştir. Hatta Kur'ân'ı hâlis niyetle ama zorlukla/zorlanarak okuyan kimseye, çektiği zorluğun da karşılığı verileceği yani iki sevap alacağı Hadîslerde bildirilmiştir. Buralarda problem yok. Problem; hayatı boyunca Allah'ın Kitâbını anlamamak ve onun içindeki hakikatlere uygun bir hayat yaşamamaktır. Ya da modernizmin etkisiyle sadece metnin ya da yalnızca meâllerin esas alındığı sathî, yüzeysel, ilimsiz, zannî ve nefsî yaklaşımların yaygınlaş(tırıl)mış olmasıdır. Bu yönelişlerin sonucunda da, yanlış din anlayışları türemektedir. İnsanlar, bilgili sandıkları ama ma’lûmâtları, kültürden ibaret olan ve ilmî ehliyetten yoksun kimseleri “ehil” ya da “âlim” sanıp, onların şahsî yorumlarını “din” ve “akîde” edinmektedirler. Onun için, o yazımızda, Kur’ân’a meâlci yaklaşılmamasına; Âyetlerin nelerden bahsettiğinin, gerek bilenlerden ve gerekse temel eserlerden araştırılarak günlük mu’tâd (düzenli ve devamlı) Kur’ân tilavetlerinin daha bilinçli ve daha şuurlu olması gerektiğine yönelik açıklamalarda bulunduk. Pek çok kimseden şahit olduğuma göre, insanların çoğu hızlı okuyor, hızlı okumayı seviyor, hem de çok hızlı ve anlamadan okuyorlar, "acaba burada ne deniliyor?" diye bir an durup düşünmüyorlar, bunu merak dahi etmiyorlar ya da umursamıyorlar, bunun yanında da “okuduğunu anlat ya da özetle” denildiğinde, bunu yapamıyorlar, bu acziyetlerine rağmen de ısrârla roman/hikâye okur gibi yüzeysel okuma ahlâkından vazgeçmiyorlar. Bu durum, normal kitap okurken de böyledir, Kur’ân okurken de. Örneğin; bir kardeşim şu sıralar, 3 haftada Kur’ân’dan 400 sayfa meâl okudu. Üç haftayı ele alalım; hiç fire vermeden okunsa, günde ortalama bir cüz (20 sayfa) eder. Ben bir saatte bir “hizb” yani Kur’ân’dan beş sayfayı anca okuyabiliyorum. Bu sözümle, Kur’ân’ı, hızlı okuma yarışmasındaymış gibi -durup, düşünmeden, tefekkür etmeden- Âyetleri hızlıca okumaktan bahsetmiyorum. O ayrı bir şey! Açıklamalarımdan neyi kastettiğim umarım anlaşılmıştır. Hem Arapçasını, hem anlamını, hem de gerekiyorsa Âyette üzerinde durup düşünülmesi gereken yerlerini, araştırılması gereken bir nokta/nükte ile karşılaşılırsa ve de Kur’ân’ın, okuyana açtığı birtakım hazineleri kaybetmemek için hemen not etmemiz gerekiyorsa notlar tutarak yahut da buna benzer gereklilikleri göz önüne alarak Kur’ân okuyalım bakalım... Günde, haftada ya da ayda kaç sayfa okunabiliyormuş? Bu süre zarfında bazı günler de okumayacağız belki. Çünkü bir önceki okuduklarımızla meşgul olacağız. O okuduklarımız, bizi Hadîslere gönderecek, daha iyi ve hepsinden önemlisi de Âyetleri doğru anlamamız için tefsîr kitaplarına ya da başka ilmî eserlere başvurmamız gerekecek, yeni öğrendiğimiz bilgilerin sevinciyle o güzellikleri hemen başkalarıyla paylaşmak isteyeceğiz, insanlara teblîğ yapacağız ki, onlar da hidâyet bulsunlar vs... Daha sonra yine okumaya devam edeceğiz... Fakat bir şeyin altını tekrar çizelim; sizin sorduğunuz soru ile benim paylaştığım konunun ve şu anki açıklamalarımın ayırıcı çizgisi şudur: Siz, Kur’ân’ı yüzünden diye tabir olunan Arapçasından okumayı kastederek soruyorsunuz “...ve bunun sevabı yok mu?” diyorsunuz; ama benim oradaki yazım, günlük Kur’ân okumalarımızın, “Kur’ân Dersi” mahiyetinde olması gerektiğine dair hatırlatma ve uyarıcı bir nasihat niteliği taşıyor. Nitekim Peygamberimiz Kur’ân’ı ders haline getirenlere büyük müjdeler vaadetmektedir. “Allah’ın ipi” (Hablullâh) olan Kur’ân’a sımsıkı yapışmamız gerekir. Bu yapışmanın başında ve sonunda onu anlayarak okumak bulunmaktadır. Zira Rabbimiz, Kitâbını “Arapça bir Kur’ân” olarak indirdi ki, anlayalım, düşünüp öğüt alalım, Âyetleri üzerinde taakkul, tefekkür, tedebbür ve tezekkür edelim. Elbette bunların yanında Arapça bilmeyenlerin, Kur’ân’ı, metninden okumaları da sevaptır. Bu kadar açıklamalardan sonra, Arapça’nın önemi de ortaya çıkmaktadır. Rabbimizin buyruklarını doğrudan anlamak, dini aslî kaynaklardan öğrenmek ve âlimlerin eserlerinden yararlanmak için Arapça şarttır. Bu nedenle, âlimler, ilim tâliblerinin Arapça’yı tam ve kâmil anlamda öğrenmelerinin farz-ı ayn olduğunu söylemişlerdir. Arapça'yı öğrenmek diğer Müslümanlara ise farz-ı kifâyedir. Düşünsenize, yaşadığınız beldede ya da -Allah korusun- tüm dünyada Arapça bilen kimse olmasa! Yani bir an bunu düşünelim, Kur’ân’ı ve Hadîsleri nasıl anlayacağız? Âlimlerin kaynak niteliğindeki temel eserlerinden nasıl yararlanacağız? Arapça’yı bilen olmayınca -insanların ellerindeki- tercümeler kıymet kazanacak! Oysa tercüme aslının yerini tutmaz. Kur’ân’ın meâline de “Kur’ân” denmez. Hangi dile çevrilirse çevrilsin; o dile göre, “Türkçe Kur’ân”, “İngilizce Kur’ân”, “Farsça Kur’ân” olmaz, denilemez! Çünkü Kur’ân, Arapça olarak indirilmiştir ve o hem metni hem de anlamı ile Allah’ın Kelâmıdır. Kur’ân’ın lafzı ile anlamını birbirinden ayrı düşünemeyiz. Bugün tüm dünyada cehâletin yaygınlaşmasının en önemli nedenlerinden biri, âlimlerin azlığıdır. Âlimlerin, kütüphaneler dolusu eserlerinden istifade edememek ve o kitaplardan dersler verememek/alamamak ya da -hasbî olarak- o mübârek insanların izinde olamamak, bunu başaramamaktır. Zira dünyanın albenisi ve cafcafları oldukça fazladır. Hele de, bu çağda!.. Günümüzde insanların geneli, ilim istemiyor, mânevî faziletlere ve erdemlere talip olmuyor, üstünlüğü iman ve takvâda görmüyor yahut da güzel söylemlere uygun bir hayat yaşama konusunda zayıflık ve atâlet gösteriyor. Çünkü âhir zaman insanlığı genelde mal, makam, şöhret, şehvet, itibar, kariyer ve riyâset peşindedir. “Bu durum, kıyâmet alâmetidir” denilecek olursa; “doğrudur!” deriz, ama bu vâkıa -ümitsiz olmamakla beraber- aklıselim insanlığı üzmekte, tedirgin etmektedir. Geçmiş asırlardaki âlimlerin çapında ve kapasitesinde bir âlim görmek, günümüzde rüya gibi, hayal gibi bir şey haline geldi. Hiç değilse, o âlimlerin talebeleri seviyesinde âlimler ve bilim insanları yetişseydi. Bu kadarına dahi hasretiz. Bunun nedeni, başta Arapça olmak üzere ilmî vukûfiyetin azlığı, bilgilerin yüzeyselliği ve anlayışların sığlığıdır. Son cümlelerimiz bu şekilde Arapça’nın ve ilmin faziletine yönelik olsun, inşâAllah. Rabbimiz, bizleri, Kur'ân'ı okuyan ve onunla amel eden Kur'ân ehlinden eylesin. Selâm ve dua ile.

42- YAHÛDÎLEŞME!

Lafı uzatmak, anlayışsızlık sergilemek, türlü türlü hilelere başvurmak ve haktan yüz çevirmek, Yahûdîlerin karakteridir. Şöyle ki: Allah, onlara bir inek kesmelerini emreder. Onlar, o ineği kesmemek için bin dereden su getirirler…

Allah onlara Cumartesi günü avlanma yasağı getirir ve bu yasağa uymalarını ve haddi aşmamalarını ister (Bkz: Nisâ: 154). Allah, onlardan: “Cumartesi gününde haddi aşmayın” (Nisâ: 154) diyerek, sağlam ve kesin söz almıştı ama onlar Cumartesi gününde haddi aşmışlardı. Onların yaşadığı kasabanın deniz kıyısına balıklar Cumartesi günlerinde akın akın geliyordu. Tatil yapmadıkları Cumartesi dışındaki günlerde ise gelmiyorlardı. Onlar itaatten çıktıkları için, Yüce Rabbimiz de onları bu şekilde imtihan etmekteydi (Bkz: A’râf: 163). Fakat onlar kendilerince uyanıklık(!) yaparak, Cuma gününden balık ağlarını denize atarlar ve başvurdukları bu hile ile -akıllarınca- Cumartesi günü avlanmamış olurlar! Pazar günü gelince de, bir önceki günden attıkları ağları toplarlar! Demek istiyorlar ki; “Biz, Cumartesi günü balık avlamadık, yani avlanma yasağına uyduk...” Bre câhiller! O zaman akıllı bir adam size demez mi; siz, o günde bizzat gitmediniz ama, bir gün öncesinden tezgâhınızı kurdunuz ve Cumartesi gitseniz de gitmeseniz de alacağınızı bu vesileyle elde etmiş oldunuz!” Böyle yaptıklarında, Allah’ı kandırabileceklerini mi sanıyorlar? Ve onların, Allah’ın buyruklarına uymaları hep bu mantıkla mı tezahür etmektedir? Bu durumda onlar, Allah’ın buyrukları ile kendi arzuları arasında orta bir yol bulmadıkça ve nefislerine uymadıkça, hakka da uymamış olmazlar mı? Allah’ın emirlerini beğenmemek, alay etmek, sorgulamak ve onların hakikatini örtüp değiştirmek, küfür değil midir? Bugünkü İsrâîloğulları bu noktaları düşünmelidirler! Dolayısıyla, laf dinlemezlik, anlayışsızlık, lafı uzatmak, hilekârlık ve aldatıcılık onların karakteridir. Sözde, Allah’ı aldatmaya çalışıyorlar. Hâlbuki ancak kendi nefislerini aldatırlar.

Rabbimiz şöyle buyurmuştur: “Biz, Yahûdîlere bütün tırnaklı (hayvan)ları haram kıldık. Onlara sığır ve koyunun içyağlarını da haram kıldık. Ancak sırtlarına veya karınlarındaki bağırsaklarına yapışan veya kemiğe karışan ayrı. Onları, zulümleri yüzünden bununla cezalandırdık. Şüphesiz Biz, doğru söyleyenleriz.” (En’âm: 146)

Yahûdîlerin zulümleri sebebiyle yani peygamberleri öldürmeleri, haramı helâl, helâli haram yapmaları, fâizle tefecilik yaparak toplumu ifsâd etmeleri ve fakirleri ezmeleri nedeniyle, Allah onlara tırnaklı hayvanları ve sığırla koyunun içyağlarını haram kılmıştır.

İbn-i Ebî Hâtim, Saîd b. Cübeyr kanalıyla, İbn-i Abbâs’ın şöyle dediğini nakletmiştir: “Tırnaklı hayvanlar, tırnaklarının arası açık olmayan yani ayrık olmayan hayvanlardır. Deve ve deve kuşu bunlardandır. Bu rivâyetin isnâdı, Hasen'dir.” (Fethu’l-Bârî fî Şerhi Sahîhi'l Buhârî, İbn-i Hacer el-Askalânî, Mektebetü Mısr, C: 8, S: 205)

Câbir b. Abdullah’tan rivâyet edildiğine göre, o, Nebî aleyhisselâm’ı şöyle derken işitmiştir: “Allah, Yahûdîleri kahretsin! Allah onlara hayvanların içyağlarını haram kılınca, onlar da bu yağları eritip sattıktan sonra paralarını yediler.” (Buhârî, Tefsîr, 6. Sûre, 6. Bâb)

Sözde hayvanların içyağlarını yememiş oluyorlar ve haramdan kurtuluyorlar öyle mi?! Haram olan bir şeyi satıp parasını yemek helâl mi oluyor?! Bu nasıl bir kafa yapısı? Her insanın, bu tür hilelerden sakınması gerekir. Aksi takdirde, üç örnekle sakındırdığımız istikamette tutulan yol ve karakter şekli; Yahûdîleşmekten başka bir şey değildir! 

43- DÜNYADAKİ İNSANLAR, KENDİ DİLLERİNE GÖRE “ANNE” DERLERKEN, GENELLİKLE “M” SESİNİ Mİ YOKSA “A” SESİNİ Mİ KULLANMAKTADIRLAR?

“Dünyalılar, annelerine seslenirlerken “M” sesiyle mi yoksa “A” sesiyle daha çok hitap ediyorlar?” diye bir soru aklıma takıldı. Kısa bir fikir jimnastiği yapmak istedim.

Bu soruya birkaç yönden cevap vermek mümkündür:

1- Nüfus yönüyle,

2- Resmi dillerine göre ülke sayısı yönüyle,

3- Konuşanı az olsun, çok olsun dünyada yaşayan diller yönüyle vs…

Biz genel bir yaklaşımla bu konu üzerinde düşünelim.

"Anne" kelimesi dünya dillerinde -benim saydığım kadarıyla 80 kez- "M" harfi ile başlamaktadır. Az kullanılan ve konuşanı az olan dillere kadar, daha geniş çaplı bir istikrâ' (tetkik ve araştırma) ile bu sayı belki daha da artabilir. Dolayısıyla buradan da, özellikle Avrupa ülkelerinin çoğunda annelerin "M" harfi ile çağrıldığı ve “anne” kelimesinin genelde "M" harfi ile başladığı anlaşılmaktadır...

Birkaç örnek verelim:

Almanca'da: Mutter,

Fransızca: Mère,

Havai Dili: Makuahine,

Hırvatça: Majka,

İngilizce: Mother,

İrlandaca: Máthair,

İspanyolca: Madre,

İsveççe: Mor,

İtalyanca: Madre,

İzlandaca: Móðir,

Katalanca: Mare,

Latince: Mater,

Lehçe: Matka,

Lüksemburgca: Mamm...

Üzerinde devlet bulunmayan Antarktika kıtasından sonra, yüzölçümü bakımından dünyanın en küçük ikinci kıtası olan Okyanusya'da bulunan Avustralya ve Yeni Zelanda’da İngilizce konuşulmaktadır. İngilizce’de ise “anne” kelimesi “M” ile başlamaktadır.

Avrupa ülkelerinin çoğunda anne kelimesi “M” sesiyle başlasa da, nüfusu 1,5 milyarı bulan Çin’de “anne” kelimesi 安妮 “ānnī” biçiminde “A” harfi ile başlamaktadır. Fakat Çin’de, Çince’den başka Moğolca, Uygurca ve Tibetçe resmi dillerinin de olduğunu söylemeliyiz. Yine nüfusu yaklaşık 1,5 milyarı bulan Hindistan’da da “anne” kelimesi ऐनी “ainee” biçiminde “A” harfi ile başlamaktadır. Hindistan’da da Hintçe’nin dışında İngilizce’nin de resmi dil olduğunu hatırlatalım. “Anne” kelimesi Türkçe’de “A” harfi ile Arapça’da ise “E” harfi ile başlamaktadır. Yaklaşık 130 milyon nüfuslu Japonya’da ise “anne” kelimesi アン “an” biçiminde “A” sesiyle başlamaktadır. “Anne” kelimesinin “A” sesiyle başladığı pek çok dil bulunmaktadır. Bu bilgilerden de, dünya nüfusunun çoğunun annelerine “A” sesiyle seslendiklerini söyleyebiliriz.

44- EDEB YÂ HÛ!

Herhangi bir mevzunun bir bâbında haklı olmak, diğer bâblarda da haklı olunduğunu göstermez. "Sapla saman..." misali. Bunları karıştırmamak gerekir. İhtilâflarda amaç; edebe, saygı ve sevgiye riâyet ederek, savunulan kanaati ya da i'tikâdı anlatıp, karşıdaki muhâtabı da saygılı biçimde dinlemektir. Buna "münâzara" denir. Dinlemesini bilmeyenin, konuşmaya da hakkı yoktur! Hürmetler ve saygılar karşılıklıdır. İnsanların kendisini dinletmelerini isteyen, karşısındakini de dinlemeyi bilmelidir. Münâzaranın, bir takım şartları ve sorumlulukları vardır. Bundan amaç; kimden gelirse gelsin, hakka teslim olmak, farkında olunmayan bir yanlış, güzel bir üslup ve saygılı bir edâ ile hatırlatıldığında, hatırlatan kimseye dua edip, müteşekkir olmaktır. İhtilâflarda veya genelde avâmın karıştığı tartışmalarda insanı en çok yaralayan şey, bir hakkı ya da bir kanaati müdafaa ederken, birçok taşkınlıklar, haksızlıklar ve hadsizlikler yapmaktır!.. Zulmetmek, hakaret etmek, eziyet etmek, duygu sömürüsü yapmak, iftirâda bulunmak, kötü zan beslemek, kırıcı olmak, büyüğünü küçüğünü bilmemek, edebe ve güzel ahlâka riâyet etmemek, hakikat anlaşıldığı halde inatçılık etmek, bâriz şekilde nefsî ve kindâr davranışlar sergilemek, konuşmacının etkili açıklamaları karşısında haset edip durmadan söz kesmek, konuyu sürekli mecrâsından saptırıp sağa sola çekmek, fikir fanatikliği yapmak, önyargılı olmak, birilerini aşırı överken, başkalarını aşırı yermek, kendini yükseklerde görmek, anlayışsız ve merhametsiz olmak ve böylece bir taraftan da dinleyicilere/okuyuculara kötü örnek olmak gibi ilmin verilerine uymayan, adâlet ve insâf ölçüleriyle ile bağdaşmayan haksız eylem, söylem ve tavırlar vardır ki, bunları terk etmeden insan kime ne verebilir? "Kelin ilacı olsa..." diye bir teşbîh vardır ya, aynen onun gibi. Bir de "yılan kendi eğrisini bilmez, deveye boynun eğri der!" sözünü de unutmayalım. Adamın kendisinde nice eğrilikler, nice yamukluklar ve nice yanlışlar vardır ama o karşısındakinin bir ya da birkaç yanlışına gözünü diker ve onu eleştirir durur. Âdeta insanlarda yanlış aramaya şartlanmış bir insan psikolojisidir bu! Bir de, düşünmek lazımdır; hakikat arayışında iken, mevzu sadece konuşulan tek bir meseleden mi ibârettir? Konuşurken sergilenen tavırların ve sarf edilen sözlerin hiç mi önemi yoktur? Az önce münâzara âdâbından yoksun kimselerin tavırlarından bazı örnekler verdik. Onları sergileyen bir kimse, hakkında tartışılan konuda haklı bile olsa, ortaya koyduğu taşkınlıkları ve hadsizlikleri kendisine günah olarak yetmez mi? Diyelim ki, bu kimse bir meselede doğru konuşuyor... Ama diyalog biçiminde sorunlar varsa, o kişi kazançta mıdır kayıpta mıdır? Doğruyu, doğru şekilde savunacak bir erdemden yoksun olmak, bir de bunun üstüne diğer bâtıl söylemleri ve tavırları eklemek, haksızlığın ve çirkin örnekliğin bir göstergesi değil midir? Doğru bilgiler erdemli insanlarda hayat bulur ve başkalarına -vesile anlamında- hayat verir. Bir gerçeği öğrenip de onu taşıma erdeminden yoksunluk bir zaaf olduğu gibi, o bilgiyi savunurken kalp kırmak ve hırçınlaşmak da bir taşkınlıktır. Unutmayalım ki, güzel ahlâktan mahrûm olan kimse, bir konuda doğruları da bilse, hiçbir kimse onunla münâzaraya gitmez! Onu yanında istemez! Çünkü edebden mahrûm olan, nefsî davranan, öfkelenip kendini kaybeden ve karşısındakine saygısızlık yapan bir kişi, hem kendisine hem de yanındakilere zarar verir. Muhataplarına da haksızlık eder. Hem de haklı olduğu bir konu konuşulurken dahi!.. Edebsizlikten büyük akılsızlık mı olur? Aklı başındaki bir insan, akılsız dostu olacağına, akıllı düşmanı olsun ister. Zira akılsız dost, ona iyilik yapmak isterken bile zarar verir. Zarar ve ziyan; yanı başından ve ummadığı bir cihetten geldiği için de, insan o kötülüğü baştan kestiremez ve önlem alamaz. Böyle kimseler bazen de, münâzarada çok güzel bir atmosfer varken, her şeye maydanoz olma cür’etkârlığıyla, kaş yapayım derken, pişirilen aşa su katarcasına ortamın mânevî atmosferini bir anda mahvediverir. Bunlar, zaman zaman yaşanan hâdiselerdir. Bu sebeple insanoğlu, -toprak kardeşleri olan- insanlarla sağlıklı iletişim kurmayı öğrenmeli, kendisini yetiştirip, ıslâh olmaya çalışmalıdır. Unutmamalı ki, insanlar arasında gerek aslî ve gerekse fer’î meselelerde fikir ayrılıkları elbette olacaktır. Bunu kimse önleyemez. Zira kalpler Allah’ın elindedir. Allah da, hem cinleri hem de insanları imtihan etmek için irâdeli varlıklar olarak yaratmıştır. Herkes yaptıklarının sonucuna katlanmak şartıyla belli ölçüde özgürdür. Bu özgürlük alanında insanlara yargıç gibi yaklaşmak yerine, onların iyiliği için çalışmak ve insanları kaybetmek yerine de onları kazanmak için uğraşmak gerekir. Bunun yolu da, Rabbimizin insanları sorumlu tuttuğu İslâm dininin ahlâk biçimini kuşanmaktır ki, o da; Kur’ân ahlâkıdır, İslâm ahlâkıdır ve İslâm’ın en güzel uygulayıcısı, Âdemoğullarının en efdali, Allah’ın kulu ve Rasûlü olan, Kur’ân’da, hayatı bizim için “en güzel örnek” olarak takdîm edilen ve kendisine itaat etmemiz emredilen Nebî aleyhisselâm’ın ahlâkı olan Nebevî ahlâktır. Aslında bu üçü de aynıdır ve Müslümanın ahlâkı Kur'ân'a ve Sünnete uymak zorundadır. Şimdi sormak lazımdır; İslâm’ı müdafaa ettiğini söyleyenlerin ahlâkları acaba İslâm’a, Kur’ân’a, Peygamberimizin Sünnetine ve onun güzel ahlâkına ne kadar uyuyor?

45- İLK YARATILAN ŞEY NEDİR?

Bizi yaratan; bize işitmemiz için kulaklar, görmemiz için gözler ve anlayıp idrak etmemiz için kalpler veren Allah’a hamd olsun ve O’na şükürler olsun. Kendisinden sonra Nebî olmayan Muhammed aleyhisselâm’a, onun âl ve ashâbına ve kıyâmet gününe kadar onun Sünnetine uyacak olan tüm mü’minlere de salât ve selâm olsun.

Rabbimiz buyurdu: “Arşı, su üstünde iken -hanginizin daha güzel bir amelde bulunacağını ortaya çıkarmak için- gökleri ve yeri altı günde yaratan O’dur.” (Hûd: 7)

Âyete göre; Allah, gökleri ve yeri altı günde yaratmadan önce, O’nun arşı, su üzerinde idi.

Peygamberimiz buyurdu: “Allah yaratılmışların takdîrlerini gökleri ve yeri yaratmadan elli bin yıl önce yazdı.  Arşı da su üstündedir.” (Müslim, Kader, 16)

Hadîsi tekrar ve tane tane okuyalım: “Allah gökleri ve yeri yaratmadan elli bin yıl önce yaratılmışların kaderini (kalem ile) yazdı, Arşı da su üstünde idi.”

“Elli bin yıl önce” ifadesindeki sınırlandırmadan kasıt, asıl anlam değildir. Çünkü bahsedilen iş, ezelîdir ve başlangıcı yoktur. “Arşı da su üstünde idi” buyruğu ise, gökleri ve yeri yaratmadan önceki hâli ifade eder. Bu ifadeden suyun, Arştan önce yaratıldığı anlaşılır.  “Allah gökleri ve yeri yaratmadan elli bin yıl önce yaratılmışların kaderini (kalem ile) yazdı” ifadesinden ise, kalemin, su ve arştan sonra yaratıldığını anlamak mümkündür. Çünkü kaderin yazılması, göklerle yerin yaratılmasıyla kıyaslanırken, arşın su üstünde olduğu gerçeği Kur’ân ve Hadîslerde açıkça ifade edilmiştir. (Bkz: Hûd: 7; Buhârî, Bed’u’l Halk, 1; Müslim, Kader, 16)

Yaratılışın başlangıcı hakkında Buhârî’de geçen şu Hadîs bu konuda oldukça açıklayıcıdır:

كَانَ اللَّهُ وَلَمْ يَكُنْ شَىْءٌ غَيْرُهُ وَكَانَ عَرْشُهُ عَلَى الْمَاءِ وَكَتَبَ فِى الذِّكْرِ كُلَّ شَىْءٍ وَخَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ‏‏‏

“Allah vardı ve O’ndan başka hiçbir şey yoktu. O’nun arşı da suyun üzerinde idi. Allah Teâlâ Zikir’de (Levh-i Mahfûz’da) olacak her şeyi yazdı (takdîr etti). Gökleri ve yeri yarattı.” (Buhârî, Bed’u’l Halk, 1)

Ulemâ, arşın mı yoksa kalemin mi önce yaratıldığı hususunda ihtilâf etmişlerdir. Fakat âlimlerin çoğu, su ve onun üstündeki arşın yaratılışından sonra ilk yaratılan şeyin kalem olduğunu söylemişlerdir. Rasûlullah aleyhisselâm’ın şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir: “Allah’ın yarattığı ilk şey kalemdir. Sonra o kaleme “Yaz!” dedi, o da sonsuza kadar olacak şeyleri yazdı.” (Tirmizî, Tefsîr, 67; Bkz: Ebû Dâvûd, Sünnet, 17). Bu rivâyetten, ilk yaratılanın kalem olduğu anlaşılmaktadır. Bazı âlimler kalemin arştan önce yaratıldığı görüşünü tercih etmiş olsalar da, cumhûra göre, arş, kalemden önce yaratılmıştır. Âlimlerin çoğunluğuna göre ilk yaratılan şeyler sırasıyla, su, arş, kalem, gökler, yer ve bunlarda olan şeylerdir. (Bkz: Fethu’l Bârî, Bed’u’l Halk, 1. Bâb’ın Şerhi)

Âlimler, önce semânın mı yoksa yerin mi yoksa her ikisinin aynı anda mı yaratıldığı konusunda da ihtilâf etmişlerdir. Çünkü Bakara Sûresinin 29. Âyetinin zâhirinden anlaşıldığına göre, önce yerin ve yerdekilerin daha sonra da gökyüzünün yaratıldığı anlaşılmaktadır. Nâziât Sûresinin 27-32. Âyetlerinin zâhirinden anlaşıldığına göre ise, önce gökyüzünün, ondan sonra yerin ve yerdekilerin yaratıldığı anlaşılmaktadır. Enbiyâ Sûresinin 30. Âyetinin zâhirinden ise göklerle yerin bitişik halde olduğu, yani ikisinin aynı anda yaratıldığı gibi bir izlenim ortaya çıkmaktadır. “Acaba kâfirler görmedi mi (haberleri olmadı mı) ki göklerle yer bitişik ve yapışık idi, Biz onları ayırdık ve canlı her şeyi sudan yarattık. Hâlâ imana gelmezler mi?” (Enbiyâ: 30) Ayrıca bu Âyetten tüm evrenin bir zamanlar sadece bir su kütlesi olduğu anlaşılmaktadır.

Cumhûra göre, önce yer sonra gökler yaratılmıştır. Ama günümüzde bilimin de onayladığı verilerin ışığında, muhakkik bazı âlimler, önce göklerin sonra ise yerin yaratıldığını söylemişlerdir. “O (Allah), gökleri, onları gördüğünüz şekilde direksiz yarattı.” (Lokman: 10) Yeri yaratmadan önce, gökleri direksiz olarak yaratmak daha güç bir iş olmasına rağmen, Allah’a her şey kolaydır. Burada kullara mesaj vardır: "İşte Rabbiniz Allah! O, önce gökleri yarattı daha sonra da yeri. Bunu, Allah’tan başka kim yapabilir? O halde yalnızca Allah’a kulluk edin..." İnsan bir binâ yapacakken bile önce yerini yapar, temelini sağlam atar, daha sonra tavanını inşâ eder. Bunu yaparken de tavanını duvarlarla, direklerle ve sütunlarla destekler. Aksi takdirde o tavanı orada tutamaz. İşte Rabbimiz olan Allah’a ise, her türlü yaratma kolaydır. O, bu yaratışı üzerinde, insanların ve cinlerin düşünüp öğüt almalarını ve sadece kendisine ibâdet etmelerini istemektedir. Bu Âyetteki بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَهَا ifadesi; “sizin görebileceğiniz bir direk olmaksızın” anlamına da gelir. Rabbimiz yine şöyle buyurmaktadır: “Allah O’dur ki, gökleri gördüğünüz şekilde direksiz yükseltmiştir.” (Ra’d: 3)

İlk yaratılan şey konusunda muhaddislerin "bâtıl, mesnedsiz, aslı yok" dedikleri rivâyetleri esas almadık. Örneğin; Peygamberimize nispet edilen ve özellikle sûfîlerin dillerinde dolaşan: “Ey Câbir! Allah’ın yarattığı şeylerin ilki, senin Peygamberinin nûrudur”, “Allah’ın yarattığı şeylerin ilki benim nurumdur” sözleri ve Nebî aleyhisselâm’ın nurdan yaratıldığını yahut da ilk yaratılan şeyin “nûr-u Muhammed” olduğunu ifade eden sözler, Peygamberimizden sâbit değildir ve bâtıldır. El-Bânî, özellikle Keşfu’l-Hafâ’da yer alan bu türden sözlerin uydurma ve mesnedsiz olduğunu belirtmektedir. Çünkü sarîh Nassların delâletiyle, Yüce Allah, Hz. Âdem’i ve onun çocuklarını değil, sadece melekleri nurdan yaratmıştır.

Bir de ilk yaratılan şeyin “akıl” olduğuna dair bir söz vardır. O konuda da İbn-i Teymiyye rahımehullâh şöyle demektedir: "Allah'ın yarattığı ilk şey akıldır" Hadîsi, bâtıl ve uydurma bir sözdür." (Mecmûu'l Fetâvâ, C: 1, S: 244) Allah en iyi bilendir.

46- EDEB, DİL VE POLEMİK ÜZERİNE:

Günümüzde sosyal medyada yaygın hâle gelen bir durum vardır. Polemikler... Başkalarına faydalı olmak için yazanlar/yazışanlar bir yana, tartışmayı seven polemikçiler, kendini göstermek, dikkat çekmek ve internet fenomeni olmak isteyenler için sosyal medya bir fırsat olarak kabul edilmektedir. Oysa tâ işin başında kimse kendisine şunları sormuyor: “Yahu ben, kitâbette/yazımda yeterli miyim? Rakipsiz koşan atın şampiyonluğu gibi, “nevi şahsına münhasır” (kendine özgü) bir dilim ve üslubum var, içinde belki sayısız yanlışlar bulunuyor. Nasıl olmasın ki, okul yıllarımda Edebiyat notum, 10 üzerinden çat pat 5 düşer ve düşe kaka sınıf geçerdim. Notu zayıf ya da düşük olan talebenin, dersi sevmeme psikolojisi olduğu gibi, Edebiyat’ı ders olarak da sevmezdim. Bu nedenle o yıllarda bu dersten istifade etmedim. Yıllar geçti, bugüne geldik şimdilerde artık Edebiyat hocalarına bile haddini bildirecek bir dirâyete ulaştım! Yuh yani! Ey nefsim! Bu dirâyet nereden? Yaşın büyüdükçe kibrinde mi büyüdü yoksa sana bu konuda -çalışmadan, yata yata- vehbî(!) bir ilim mi verildi?” Öyle ya! İnsan iç muhâsebesinde neden kendisini hesâba çekmez acaba? Bilelim ki, insana önce edeb lazımdır, ma’rifet sonradır. Edebi olmayanlarda “bilgi” şık durmadığı gibi, bu kimselerde “bilgisizlik” daha nahoş durmaktadır. Çünkü edebsizin câhili, cür’etkâr ve patavatsız olmaktadır. Normal şartlarda hiç sevilmeyen bir kişiliktir bu. “Eline, diline, beline sahip olmak” diye özetlenen edeb ne muazzam bir ahlâktır. Edeb; kişinin hem Rabbine, hem kendine hem de başkasına karşı haddini bilip, meşrû’ sınırları aşmaması demektir. Bir anlamda haddini bilmektir. Edebi, elde edemeyende hadsizlikler ve haksızlıklar eksik olmaz! Bu girizgâhtan sonra, polemik ve imlâ konusunda da birkaç söz söyleyelim. Konuştuğu dilin gramer ve imlâsını bilmeyen kimsenin, başkalarıyla polemiğe yani yazılı tartışmaya girmesi uygun değildir! Çünkü tartışmak ehliyet istediği gibi, yazışmak da yazım dilinde belli bir seviyede yeterlilik ister. Bu durum, sadece polemikler için geçerli değildir. İnsanın günlük yaşantısında da birçok zorluklarla karşılaşmaması için bu konuda kendisini yetiştirmesi, gerekirse bu konuda bilenlerden istifade etmesi gerekir. Bu zaaflar, Türk dilinde ya da kişinin anadili her neyse o dilde yeterli bir eğitim alınmadığının bir göstergesidir. Minik örnekler vermek gerekirse; bugün insanların çoğu, “de” ve “ki” bağlaçlarının ayrı yazılması gerektiğini bilmiyorlar. Bunları, ismin “-de hâli” (bulunma hâli) ve iyelik ekleriyle karıştırıp, hepsini toptan hesabıyla bitişik yazıyorlar. “Çünkü, belki, sanki, oysaki, meğerki, mademki, halbuki” biçimindeki kalıplaşmış bağlaçların bitişik yazıldığı gibi, diğer bağlaçların da bitişik yazılacağını düşünüyorlar! Kelimelerin büyük ya da küçük yazımına dikkat etmiyorlar. Bazı kelimeleri tahrîf edip (bozup, değiştirip) yanlış yazıyorlar. Bunun nedeni de, o kelimeler hakkında tahkîk olmaması sadece “sem⒔ yani işitsel/duyuma dayalı verilerle yetinilmesidir. Bu durumda işitilen kimse yanlış söylüyor, işiten de yanlışı duyuyor! Noktalama işâretleri de yerli yerince kullanılmamaktadır. Özellikle virgül, noktalı virgül, kesme işâreti ve düzeltme işâretleri yersiz ve yanlış kullanılıyor. Hatta bazısı, noktayı bile kullanmadan diğer cümleye geçiyor. O zaman da, devrik olan ya da gramer hatası bulunan sonraki cümle ile önceki cümle anlamca birbirine karışıyor. Şahsen ben, cümlelerin sonuna nokta koyulmadan yazılmış birçok mesajlarda anlam iltibasına çok kereler şahit olmuşumdur. Eksiklikler, sadece bu konularla mı sınırlı? Değil, ama biz, bir nükte ile bitirelim. Eskiden insanlar bir şey hakkında, “ben hayatımda böyle bir şey görmedim ya da gördüm” tarzında cümleler söylerlerken, “hayatımda” diye kastettikleri ve görebilecekleri şey, kendi dar dünyaları ile sınırlı idi. Şimdi bu sözü söylesek, internetin de aracılığıyla bu sözün ihtivâ ettiği anlam kısmen de olsa, dünyanın diğer ucuna kadar uzanır. Günümüz şartlarında az önceki sözü tekrar söyleyelim: “Hayatımda Türk dilini -kâmil anlamda- doğru kullanan ve doğru yazan birkaç insan dışında kimseyi görmedim.” İnsan düşünmez mi? İnternette de mi yok? Cevap: Azlığa “var” diyorsan, var; azlık “adem/yokluk” mesâbesindedir diyorsan yok!.. Sizce de çok ama çok hazîn bir durum değil mi?

47- “EĞER BİZ, DİNLESEYDİK VE AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK, CEHENNEMLİKLER ARASINDA OLMAZDIK!”

"(Kâfirler) derler ki: Eğer biz, dinleseydik ve aklımızı kullanmış olsaydık, cehennemlikler arasında olmazdık." (Mülk: 10)

Rabbimiz, Âyette kâfirlerin şöyle dediğini bildiriyor. İki bölüm halinde okuyalım: لَوْ كُنَّا نَسْمَعُ أَوْ نَعْقِلُ “Eğer biz, dinleseydik ve aklımızı kullansaydık,” مَا كُنَّا فِي أَصْحَابِ السَّعِيرِ “cehennemlikler arasında olmazdık!” Önce “nesmeu” sonra “na’kılu” denilmektedir. Yani işitip itaat etmek, aklını kullanmaktan öncedir. Bunun anlamı; mutlak anlamda vahye uymaktır ve akıl ile vahyi yargılamamaktır. Ya da bu ikisini birbiriyle çatıştırmamaktır. Cehennemlikler arasında olmamak için önce "dinlemek" sonra "akletmek" gerekmektedir. Dinlemek, "işittik ve itaat ettik" demektir. Rabbimize kulak verelim: “Aralarında hükmetmek üzere Allah’a ve Rasûlüne davet olunduklarında, mü’minlerin sözleri ancak: ‘İşittik ve itaat ettik’ demektir. İşte bunlar, kurtuluşa erenlerin tâ kendileridir.” (Nûr: 51) Kâfirler ve müşrikler ise: “İşittik (fakat) isyan ettik” derler (Bakara: 93; Nisâ: 46). Müşrik ve kâfirlerin Âyetlere yaklaşımı şudur: “Onlara Âyetlerimiz okunduğu zaman: ‘İşittik, eğer dilersek biz de bunun benzerini elbette söylerdik. Bu, eskilerin efsanelerinden başka bir şey değildir’ demişlerdi.” (Enfâl: 31) Akıl, dinleyip itaat etmenin önüne geçer ve Kur'ân ve Sünneti sorgularsa, hevâ ve hevesler devreye girer. Aklın kavrayamadığı, anlayamadığı, yorumlayamadığı, çözümleyemediği, ispat edemediği ya da bilim tarafından tespit edilemeyen şeyler inkâr edilir. Bu da, aklın, vahyin önüne geçirildiği ve mutlak anlamda her şeyin akla dayanıldığı "akılcılık" felsefesini beraberinde getirir.

Akıl, vahyin dinlenilmesi ve ona itaat edilmesi gerektiğini kabul etmeli, haddini bilerek vahyin önüne geçmemelidir. Akıl, hakikatlerin sahîh olarak idrak edilmesinde bir ışıktır. Ancak vahyin nuruna karşı çıkan akıl, insanın yolunu aydınlatamaz. Hidâyete karşılık dalâleti satın alan ve neticede vahye sırt dönen insanlar, gece karanlığında ne kadar ateş yakarlarsa yaksınlar, o ateş etrafını aydınlattığı anda, Allah, onun ışıklarını giderir. Onları karanlıklar içinde bırakır ve artık o kimseler yollarını bulamazlar, hakikati göremezler (Bkz: Bakara: 17) İnsan, dünyevî kişisel çıkarlarını önemseyip de âhiret gerçeğini ve âhiretin sevabını unutursa, ateş yakma mesabesindeki dünyalıklar ile avunur. O ateşin zayıf ışığında loş, yarı karanlık ve az ışıklı bir hayat yaşar ve birçok gerçekleri göremez. Dolayısıyla da Tevhîd'e dönemez. Bu nedenle kıstası, salt anlamda akıl olanın hedefi de dünya olur, dünyadan başka bir menzile de ulaşamaz. Geçici dünyalıklarla avunur, âhiretten nasip alamaz. Sadece dünyanın zevklerini elde etmek için aklına uyanların, hevâ ve heveslerini doyurmak için vahye sırt dönmeleri yahut da vahyi, aklın gerisine, ikinci plana atmaları kaçınılmaz olur. Rabbimiz buyurdu: "İnsanlardan öylesi vardır ki: ‘Ey Rabbimiz, bize dünyada ver!’ der. Âhirette ise onun hiçbir payı yoktur. Onlardan öylesi de vardır ki: ‘Ey Rabbimiz, bize dünyada da güzellik, âhirette de güzellik ver ve bizi ateş azabından koru!’ der. İşte onlar için, kazandıklarından dolayı bir pay vardır. Allah, hesabı çok çabuk görendir." (Bakara: 200-202) Allah katında, herkesin kazandıklarına uygun, mükâfat ve azap cinsinden karşılıklar olduğu muhakkaktır. Aklına zulmetmeyip, onun fonksiyonuna uygun şekilde bu nimetten istifade edenlerin de; aklı, vahye düşman edip, hevâ ve heveslere kulluk edenlerin de, yapıp ettiklerinin karşılığını görecekleri âhiret hayatı hiç de uzak değildir! Akıl, büyük bir nimettir. Ama şeytanın, Allah’ın emrine karşı: “Ben ondan (Âdem’den) daha hayırlıyım. Beni ateşten yarattın, onu da çamurdan yarattın” (A’râf: 12; Sâd: 76) diyerek, aklını vahye tercih etmesi, Allah’a karşı gelmek için kıyâs yapması ve bunun meşrû’ addedilmesi, aklıselim hiçbir kimse tarafından savunulacak bir durum olmamalıdır! Allah’a karşı işlenen ilk günah, aklın ululanması ile gerçekleştirilmiştir. Hem de İblîs, Allah Sübhânehu ve Teâlâ’ya karşı küstahça karşı çıkarken: “Beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın” demektedir. Dikkat edilecek olursa, kendini haklı çıkarmak için “yarattın” kelimesine vurgu yapıp tekrar etmektedir. Bunun iki anlamı olabilir. Birincisi, Allah’ı yaratıcı olarak kabul ediyor ve Allah’ı inkâr etmiyor. Sadece onun emrini beğenmeyerek, yüz çeviriyor ve büyüklük taslıyor. İkincisi ise, “yarattın” kelimesini hem Hz. Âdem hem de kendisi için tekrarlaması ile, kendi kıyâsını ispatlamaya, aklî çıkarımını Allah’a karşı delil olarak sunmaya çalışıyor. Ateşin de toprağın da yaratıcısı Allah olduğu halde, ateşin, çamurdan/topraktan üstün olduğu yaklaşımını ısrarla savunuyor. Dolayısıyla, Âdem’den kendini büyük görüyor. Sonuçta da Allah’ın emri karşısında büyüklük taslamış oluyor. Sonuç olarak; bir kimse, Allah’ın bir emrini beğenmeyip yüz çevirse veya kendisince aklına uymayan vahiy hakikatlerine itiraz etse, küfre girer. Aynen şeytanın küfre girdiği gibi! Şeytan ateist değildi; o ne Allah’ın varlığını inkâr ediyordu, ne de Allah’ın emrini. Onun hâli, beğenmediği emre uymamaktı. Bir kimse, Allah’ın emrini inkâr ettiğinde küfre gireceği gibi, İlâhî bir emri inkâr etmemekle beraber, o emri beğenmese, ona sırt dönse ve Kur’ân’ı “mehcûr” yani büsbütün terk edilmiş halde, hayatın dışına atsa, Kur’ân’ın rehberliği onun hayatında bulunmasa, o kimse de küfre girer. Şeytandan bahsedildiğinde, bazıları: “Efendim, şeytan, tek bir emre itaatsizlikle küfre girdi diyorsunuz ama dünyadaki kötülüklerin çoğunda onun dahli/tesiri yok mu?” derler. Burada gözden kaçırılan bir şey vardır. O da, şeytanın nasıl küfre girdiği meselesidir. Küfre girdikten sonra kâfir olarak yaptıklarının azlığı ya da çokluğu değildir. Şeytan, Allah’ın bir emrini beğenmeyip, büyüklük tasladığı ve emre itaat etmediği için küfre girmiştir. Daha sonra da bu küfürden dolayı pişman olup tevbe etmemiştir. Bilâkis küfrünü savunmuştur. Bakınız, Rabbimiz onun nasıl küfre girdiğini haber vermektedir: “Hani Biz, meleklere: ‘Âdem’e secde edin’ demiştik de, İblis dışında onlar hemen secde ettiler. O, (secdeden) geri durdu, kibirlendi ve kâfirlerden oldu.” (Bakara: 34; Ayrıca Kehf: 50. Âyetin de okunması yerinde olur. Orada İblîs’in, cinlerden olduğu vurgulanmaktadır. Bu Âyetteki istisnâ edatı, munkatı’ istisnâdır. Yani kendisinden istisnâ yapılan -müstesnâ minh- ile istisnâ olunan -müstesnâ- aynı cinsten değilse, istisnâ edatı bu adı alır. Allah, meleklere secde emrini verdi. Ama İblîs, secde etmediğinden, onu istisnâ etti. İblîs, melek olmadığı için de, bu Âyetteki istisnâ edatı, munkâtı’dır. Çünkü şeytan, melek cinsinden bir varlık değildir.) Şeytan, secdeden geri durduktan sonra küfre girmiştir. Bu süreçten sonra işledikleriyle küfre girmiş olmamaktadır. Bilâkis işlediği o isyanlarla, kâfir olarak küfrünü artırmış olmaktadır. Şeytanın bu durumunu iyi idrak etmek gerekir. Şeytan, Allah’ın bir emrini beğenmeyip, itaatten çıkınca kâfir oluyorsa, bir insan, Allah’ın bazı emirlerini beğenmediğinde, aleyhinde konuştuğunda ya da Allah’ın emir ve yasak sınırlarını hiçe saydığında, o kimsenin küfre girmesi, aynen şeytanın durumunda olduğu gibi muhakkaktır. Rabbimiz, şeytanın bu isyanını bize bildirerek, onun yoluna, onun adımlarına uymamamızı istemektedir. Çünkü şeytan bizim için apaçık bir düşmandır. “Şeytanın adımlarına uymayın. Çünkü o, sizin apaçık bir düşmanınızdır.” (Bakara: 168, 208; En’âm: 142) 

48- TELEFON ÂDÂBI:

Telefonla konuşurken; siz, aradığınızda karşı taraf cevap vermiş ise, sessizce bekleyip de, aradığınız kişinin: “Oo, sen miydin, nerelerdeydin, n’apıyorsun?” diye muhabbet açmasını beklemeyin. Ya da birini arayıp da “ sen kimsin, kiminle görüşüyorum, orası neresi?” gibi sözler söylemeyin. Böyle söyleyene de cevap vermeyin! Çünkü insan aradığı yeri bilmiyorsa, onunla konuşmaya da gerek yoktur! Arayınca, konuşmadan bekleyen tipler var! Bu da farklı bir psikoloji olsa gerek. Arayan kendisi olduğu halde, söze karşısındakinin başlamasını bekliyor! Bir kimseyi aradıktan sonra sessizce beklenilmez; arayan sizsiniz, karşı taraf cevap verdiğine göre, kendinizi tanıtıp, konuşmak istediğinizi uzatmadan özlüce ifade edin. Nasılsa beni tanır diye düşünmeyin. “Beni tanıdın mı?” diye gereksiz diyaloglara girmeyin. Ya da “beni nasıl tanımazsın?” diye lafı uzatmayın. Lafı böyle uzatanlar, uzunca geyik yapınca, asıl konuşacaklarını unutmaktadırlar. “Ben unutmam arkadaş” diyen kimseler de, uzun uzun konuşulan gereksiz laflardan sonra asıl mevzuya gelebilmektedirler. Oysa unutmamalı ki, sizin boş vaktiniz başkalarının ibâdet vakti, dünya işleriyle meşgul oldukları yoğun anları olabilir! Onun için, telefon ettiğinizi, telefonu açtığına pişman etmeyin! Diğer taraftan, söylenilecekler bitmeden ve taraflardan biri hâlâ konuşuyorken, benim diyeceğim bitti düşüncesiyle, -kapıyı yüze kapatır gibi- muhatabınızın yüzüne telefonu kapatmayın! Az önce de dediğimiz gibi, telefonda lafı gereğinden fazla uzatmayın; zira telefon muhabbet etmek için değil, iletişim içindir. Siz, geçmiş yıllarda telgraf ile ya da ilk çıktığı dönemlerde telefonlarla muhabbet eden kimseyi duydunuz mu? Telefonu kapatmadan önce, münasip şekilde sözü bağlayıp, dua ve selâm ile telefonu kapatın. Telefonu arayan kimsenin önce kapatması daha uygundur. Çünkü arayan kimsenin sözünü keser gibi, telefonu kapatmak saygısızlık olur. Peygamberimiz, kimsenin sözünü kesmezdi. Hatta tokalaşırken bile, karşısındaki elini çekmeden elini çekmezdi. Bir de, âcil bir durum olmadıkça, gece ilerleyen saatlerde telefon etmemek gerekir! O saatlerde telefon çaldığında insanlar uykuda ve istirahatta oldukları için hem rahatsız olurlar hem de endişe edilecek bir durum mu var acaba diye tedirgin olurlar. Peygamberimiz, hâne halkını rahatsız etmemek için, bir seferden döndüğünde gece vakti evine gelmezdi. Bizim de buna her anlamda riâyet etmemiz gerekir.

Kısaca; telefonu açan selâm verir, kendini tanıtır. Lafı uzatmaz ve dedikodu yapmaz. Karşılıklı konuşulacaklar bitince de telefon açan kişi telefonu kapatır. Kapatmadan önce de selâm verir. Telefon edenin lafı bitmiyorsa, cevap veren kimse münasip bir lisan ile sözü bağlamaya yönelik sözler sarf eder. O kimse de, lafı uzattığını fark eder, kelâmını bitirir ve selâm verip kapatır. Arayıp da saatlerce insanı meşgul eden ve bir türlü kapatmayı bilmeyen tipler de vardır. Bu durumda telefona cevap veren kimse dizginleri eline alıp, kırmadan lisân-ı münâsip ile telefonu kapatabilir. Unutmamalı ki, teknolojik imkânlara sahip olup, ondan yararlanmak erdem değildir. Bu, imkânlarla alâkalı bir durumdur! Asıl erdem; o kullanılan nimetlerin şükrünü ifâ etmek ve onları âdâba uygun şekilde kullanabilmektir.

49- HZ. EYYÛB'UN HASTALIĞINDA ŞEYTANIN TESİRİ VAR MIDIR?

“Kulumuz Eyyûb’u da hatırla.41 Hani o, Rabbine: ‘Şeytan bana yorgunluk ve azapla dokundu’42 diye seslenmişti. ‘Ayağını yere vur’ bu hem yıkanacak hem içilecek soğuk bir sudur’43 (diye duasını kabul etmiştik).” (38/Sâd: 41, 42)

İmam Mevdûdî rahımehullâh bu iki Âyeti şöyle tefsîr etmiştir:

41. Bu kısım, Hz. Eyyûb'un zikrinin geçtiği 4. yerdir. Daha önce En'âm: 84 ve Enbiyâ: 83-84'de zikredilmişti. Ayrıntı için bkz. Enbiyâ an: 76-79.

42. "Şeytan bana bir musibet dokundurdu" ifadesiyle Hz. Eyyûb, şeytan'ın hastalık ve musîbet verme gibi bir güce sahip olduğunu söylemek istememiştir. O, şiddetli bir hastalığa yakalanmış olması, mal ve servetini kaybetmesi ve tüm yakınlarının kendisinden yüz çevirmesinden ziyâde, şeytanın kendisine vesvese yoluyla eziyet etmesinden yakınıyordu: "O şeytan bana vesvese vererek, me’yûs (ümitsiz) olmamı istiyor, beni nankör olmaya itiyor ve sabretmemem için elinden geleni yapıyor" demek istiyordu. Hz. Eyyûb'un yakarışını bu şekilde anlamayı iki nedenden ötürü tercih ettim: 1) Kur'ân'a göre, Allah, şeytana sadece vesvese yoluyla tesir etme özelliği vermiştir. Ona, Allah'ın kullarına hastalık ve maddi eziyetler vermek sûretiyle, onları Allah yolundan saptırma şeklinde bir yetki tanımamıştır. 2) Enbiyâ Sûresi'nde Hz. Eyyûb'un, Allah'a yalvardığı yerde şeytanın adı bile geçmemektedir.

43. Yani, Allah'ın emriyle ayağını yere vurduğunda oradan su fışkırmış ve Hz. Eyyûb, o sudan içtikten ve banyo yaptıktan sonra hastalığı geçmiştir. Muhtemelen Hz. Eyyûb bir cilt hastalığına yakalanmış olmalıdır. Nitekim Kitab-ı Mukaddes'de Hz. Eyyûb'un vücudunun baştan başa sivilcelerle kaplı olduğu zikredilir.

50- “SİZİ SİHRİ İLE YURDUNUZDAN ÇIKARMAK İSTİYOR.”

Yahûdîler, Hz. Süleyman’ın, o muhteşem saltanatını sihirle elde ettiğini sandılar. (Bkz: Bakara: 102) Bu yüzden sihir, büyü, tılsım gibi diğer mezmûm sanatlarla meşgul oldular, hatta Yâhûdî din adamları (hahamları) dahi kutsal kitaplarını bir kenara atıp, sihir işlerine daldılar. Sonuçta da onlar, kendilerini, Allah’ın hidâyetine çağıranlara kulaklarını tıkadılar.

“(Firavun) etrafındaki ileri gelenlere dedi ki: ‘Muhakkak ki bu (Mûsâ), çok bilgili bir sihirbazdır. Sizi sihri ile yerinizden (yurdunuzdan) çıkarmak istiyor.29 Ya siz ne buyurursunuz?30”’ (26/Şuarâ: 34, 35)

Firavunun ileri gelenleri de, ülkenin dört bir köşesinden en iyi sihirbazların getirilip, belli günün bir vaktinde (tören günü, kuşluk vaktinde -Bkz: Tâ-Hâ: 59-) halka da tellallar ile duyurulup ilan edilen bir merasimde Mûsâ ile sihirbazların müsabaka yapmalarını önerirler.

İmam Mevdûdî, bu Âyetler hakkında şunları söylüyor:

29. Gösterilen iki mu’cizenin (asâ ve beyaz el mu’cizelerinin) etkisi, daha bir dakika önce Firavun, peygamberlik iddiasında ve İsrâîloğulları'nı açıkça göndermesi talebinde bulundu diye Hz. Mûsâ'ya (a.s) “deli” der ve onu, kendisinden başkasını rab edinirse, ömür boyu zindana atmakla tehdit ederken, bir dakika sonra "Âyetler"i görür görmez, hükümdarlığının tehlikeye düştüğü hissiyle dehşete kapılmasından ve sarayında köleleriyle anlamsızca konuştuğunu fark edemeyecek kadar telaşa kapılmasından anlaşılabilir. Mazlûm İsrâîl kavminden iki kişi, dönemin en güçlü hükümdarlarının önünde duruyorlar, hiç bir askerî güçleri yok; zayıf ve cansız bir topluluğa mensuplar ve ülkenin hiç bir köşesinde en küçük bir ayaklanma belirtisi olmadığı gibi, hiç bir dış gücün desteğine de sahip değiller. Böyleyken, asânın ejderha oluşu ve elin parlaması mu’cizeleri gösterilir gösterilmez zorba, çılgınca bağırıyor: "Bu iki adam iktidarı ele geçirmek ve yönetici sınıfı hâkimiyet haklarından mahrûm etmek istiyor!" Hz. Mûsâ'nın (a.s) sihrinin gücüyle bunu yapacağı endişesi yine karmakarışık bir zihin hâlini yansıtmaktadır. Çünkü, dünyanın hiç bir yerinde sihir gücüyle ne siyasal bir devrim olmuş, ne bir ülke zapt edilmiş, ne de bir savaş kazanılmıştır. Mısır'da usta sihirbazlık örnekleri sergileyen pek çok büyücü vardı. Fakat Firavun, bunların yalnızca mükâfat ve ücret için sihirbazlık yapan hiç mesabesinde kişiler olduğunu biliyordu.

30. Bu cümle de, Firavun'un zihninin nasıl karıştığını gösteriyor. Daha bir dakika önce sarayındakilerin ilâhı olan bu adam, bu defa dehşet içinde, ortaya çıkan tehlikeli durumu nasıl karşılayacağını kullarına soruyor. (Tefhîmu’l Kur’ân, 4/22, 23)

51- GÜNAHA KÖPRÜ OLACAK MUBÂHLARDAN SAKINMAK TAKVÂDIR:

İleriki adımlarda harama götürebilecek mubâh bir ameli işlemek câiz değildir! Çünkü o mubâh amel, sahibi için, günahın köprüsü konumundadır. Örnek vermek gerekirse; İmam Mevdûdî, -bilindiği gibi- çalgı âletleri içinde defin mubâh olduğunu, ama def çalmak, diğer çalgı âletlerine bir geçiş, bir köprü niteliğinde olacaksa, bu durumda def çalmanın da câiz olmayacağını söylemektedir. Bu anlamda, başlangıcı ya da görünümü itibariyle mubâh olan her ameli işlemek câiz olmaz. Peygamberimizin Hadîslerinde geçtiği gibi, bir günaha düşme korkusuyla mubâh şeylerden dahi sakınmak gerekir. Peygamberimiz, takvâ yolunu şöyle açıklamıştır:

لاَ يَبْلُغُ الْعَبْدُ أَنْ يَكُونَ مِنَ الْمُتَّقِينَ حَتَّى يَدَعَ مَا لاَ بَأْسَ بِهِ حَذَرًا لِمَا بِهِ الْبَأْسُ

"Kul, zarara düşme korkusuyla zararsız (mubâh) şeyleri dahi terk etmedikçe muttakîlerden olamaz." (Tirmizî, Kıyâmet, 19; İbn-i Mâce, Zühd, 24) İşin başında mubâh gibi gözüken ama ileriki aşamalarda haram yollara sapmaya sebep olacak amellerden sakınmak gerekir. Mubâh bir ameli terk etmek günah değildir ama mubâhla başlayan bir işin, sonunda haram işlere dönüşmesi haramdır. Ayrıca günaha girme korkusuyla bir mubâhı terk etmek de, açık bir günahı işlemekten Allah için geri durmak da sevaptır.

52- MESELE YOĞURT DEĞİL, HİSSEYE BAK!

Bir anımı hiç unutamam.

Liseyi yeni bitirmiştim. Üniversite yılları idi... 

Bir gün kapımızın zili çalmıştı. 

Tanıdığımız bir Müslüman elinde bir teneke yoğurtla gelmişti. Bu arkadaş, yakından tanıdığımız ve yoğurt satan birisiydi. Biz de talebeyiz. Yani bizim pozisyonumuz ile onun pozisyonu arasındaki münasebete bakıldığında, şâhit olduğumuz bu görüntü aslında normal idi. 

Onun, bu davranışından o kadar mutlu olmuştuk ki, getirdiği yoğurttan ziyâde, onun bizi düşünmesi, bu konudaki samimiyet ve duyarlılığı bizi çok etkilemişti. Teşekkür ettik kendisine. O da, "ne demek, lafı mı olur?" cinsinden sözler söyleyip, âfiyetle yememizi söyledi. Aradan günler geçti.

Tanıdığımız bir abi, "yoğurt nasıldı, beğendiniz mi?" dedi. İlk anda o söze bir anlam veremedim. "Yoğurt derken..." dedim. Bir teneke yoğurt gönderdiğini söyledi. İnsanlar, infâk edince böyle herkese mi söylüyorlar diye şaşırarak: "Bize bir arkadaş hediye olarak yoğurt getirdi, ondan mı bahsediyorsun?” dedim. O da: "Yoğurtçu parasını aldı. Ne hediyesiymiş! O yoğurdu ben gönderdim" dedi. Ve yadırgadı o davranışı haklı olarak. Ben de çok şaşırdım ve de üzüldüm. Bir insan, yoğurt satacak, bir başkası parasını ödeyerek bir Müslümana yoğurt götürmesini söyleyecek. O beyefendi de getirdiği yoğurdun hikâyesini gizleyip, kendisi hediye ediyormuş gibi cömert rollerine girecek! Pes doğrusu!"

Bu olayın itici ve üzücü görüntüsünden rahatsız olduğum için, o yoğurtçunun eniştesinin yanında bu hikâyeden bahsettim. O da, akrabasına iltimas hatırına: “Ne olmuş yani, öyle yapmışsa? Parasını başkası ödeyince, getirilen şeyi kendisi veriyormuş gibi teslim etmede ne sakınca olabilir?” diyerek, bize fırça attı. Artık, bu sözü de duyduktan sonra, “pes doğrusu!” biçimindeki tepkim level atladı ve “yok artık!” oldu! Demek ki, ortada bir yanlış yokmuş!! Yanlış olan; bizim bu davranışı yanlış görmemizmiş!! Ve bir de, hayata ibret nazarıyla bakıp, mânevî hisselere talip olmamızmış!!

Bu anı; hazıra konmak, yapılmayan bir hayra sahiplenmek, gösteriş meraklısı olmak ve nefsî davranışları sahiplenmek, yakını olan bir kimse söylüyor ya da yapıyor diye iltimas geçip, yanlışa arka çıkmak vs. gibi pek çok olumsuzluktan sakınmaya sebep olucu bir ibret nişânesidir.

Yazının ana fikri olan hikmet şudur: İnsan, kendisi infâk etmez ya da hayırlı bir iş yapmaz da başkasının hayrına aracılık yaparken, hayra aracılığın hakkını veremez ve yapmadığı bir hayrı kendisine nispet ederek insanlara sunar! Hemen burada "acaba neden?" sorusu akla geliyor!...

53- RABBİMİZİN ÂYETİ; "ŞERR BİLDİĞİNİZ HAYIR, HAYIR BİLDİĞİNİZ ŞERR OLABİLİR" DEĞİL; "HOŞUNUZA GİTMEYEN BİR ŞEY, SİZİN İÇİN HAYIR; HOŞUNUZA GİDEN BİR ŞEY DE, SİZİN İÇİN ŞERR OLABİLİR" ANLAMINDADIR!

Kur'ân'da: "Şerr bildiğiniz hayır, hayır bildiğiniz şerr olabilir" şeklinde bir Âyet yoktur! Her ne kadar sosyal medyada, bazen de televizyonlarda bu ifadeyle karşılaşsak da!

Oysa bu ifade biçimi, kendi içinde çelişkiler barındırmaktadır. Zira hayır bilinen şerr, şerr bilinen hayır olmaz. Allah, hayrı da şerri de açıklamıştır. Muhkem Nasslar açısından; hayır ve şerr, kişilerin nefislerine göre değişmez. Kişisel yaklaşımlarla bir şey hayır ya da şerr olmaz. Yahut da kişinin hayır sandığı bazen şerr, şerr sandığı da bazen hayır olmaz. Hayrın ne olduğu da, şerrin ne olduğu da -insanların nefisleri beğense de beğenmese de- apaçıktır. Nefsin sevip sevmemesine göre, bir şeyin hayır ya da şerr olması diye bir durum da söz konusu olamaz. İhtilâflı meseleler bundan müstesnâdır. Zaten muhkem olan Nassların dışında kalanlar müteşâbihtir. O konularda âlimlerin farklı kanaatlerinin bulunması kaçınılmazdır. Fakat ikaz ettiğimiz durum, başkadır ve o ifade biçimiyle de Âyet yoktur. O ifadeyi kullananlar da, o sözlerini mutlak anlamda genelleyerek kullanmaktadırlar.

Şimdi yanlış ifade edilen Âyetin doğrusunu hatırlatalım:

Rabbimiz buyurdu: "Hoşunuza gitmediği halde, savaş size farz kılındı. Bazen hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayırlı olabilir. Sevdiğiniz bir şey de hakkınızda kötü olabilir. Allah bilir, siz bilmezsiniz." (Bakara: 216)

İnsan, fıtraten savaşı sevmez. "Hoşunuza gitmese de" buyruğu aslında insanın yaratılışındaki duygular ve hisler yönündendir. Yoksa burada, Allah'ın emrettiği bir şey sevilmeyebilir yani şerr olabilir gibi -hâşâ- çarpık ve bâtıl anlam yoktur. Allah’ın emrettikleri hayırdır, yasakladıkları ise şerrdir.

Demek ki, Kur'ân'da: "Hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayır; sevip hoşlandığınız bir şey de, sizin için şerr/kötü olabilir" anlamında Âyet bulunmaktadır. "Şerr bildiğiniz hayır, hayır bildiğiniz şerr olabilir" şeklinde bir buyruk yoktur. Allah en iyi bilendir.

54- SORU: Selâmun aleyküm Yusuf hocam. Tevbe Sûresinin 34. Âyeti hakkında, birçok tefsirlerde altın ve gümüşün biriktirilmemesi ve infâk edilmesi gerektiği yazıyor. Âyetin başında haham ve rahiplerle ilgili ifadeler var. Bazı meâllerde ve tefsîrlerde çeviri hatası mı yapıyorlar? Altının zekâtı verilir ise, câiz olmuyor mu? Aydınlatırsanız sevinirim. Bu arada altınım yok. Hayırlı geceler.

CEVAP: Ve aleyküm selâm, kardeş.

“Bu arada altınım yok” cümleniz ile sorunuzu çok hoş ve sempatik bir şekilde tamamlanmışsınız. “Rabbim, her şeyin hayırlısını versin. Hem dünyada hem de âhirette...” diye dua ile başlayalım, inşâAllah.

Tevbe Sûresi 34. Ayetinin tefsîri hakkındaki sorunuza, bu Âyetin ve sonrakinin meâlini vererek başlayalım:

“Ey iman edenler, doğrusu haham ve rahiplerin birçoğu insanların mallarını bâtıl yollarla yerler ve Allah yolundan alıkoyarlar. Altın ve gümüşü yığıp biriktiren ve onları, Allah yolunda infâk etmeyenlere gelince; onlara acıklı bir azâbı müjdele! O gün bunlar cehennem ateşinde kızdırılacak, o kimselerin alınları, böğürleri ve sırtları bunlarla dağlanacak. ‘İşte bunlar, kendiniz için toplayıp sakladıklarınız! Öyleyse sakladığınız şeyleri(n acısını) tadın! ’ denir.” (Tevbe: 34, 35)

“Ahbâr” (hahamlar) Yahûdî din adamlarına, “ruhbân” (rahipler) de Hristiyan din adamlarına denir. Bu Âyetlerde kötü âlimlere ve sapık âbidlere karşı uyarı vardır. Yahûdî ve Hristiyan din adamlarının yaptıkları hatırlatılarak, Hadîslerde uyarıldığı gibi, onların yoluna uymaktan mü’minler için bir sakındırma söz konusudur. Nitekim Peygamberimiz buyurdu:  "Sizden öncekilerin yoluna karış karış, arşın arşın mutlaka uyacaksınız. Hatta onlar bir keler deliğine girseler, mutlaka onların arkasından gideceksiniz." (Ashâb): ‘Yâ Rasûlallah, Yahûdîlerle Hristiyanlar(ı mı kastediyorsunuz)?’ dedik. O: ‘Ya başka kim olabilir’ buyurdu.” (Buhârî, Enbiyâ, 50; Müslim, İlm, 6)

Bu Âyette iki kesime yönelik tehdîd ve azarlama olması mümkündür: Birincisi, insanların mallarını, rüşvet, hediye veya başka adlar altında bâtıl yollarla yiyen haham ve rahiplere işâret olabilir. Onlar, geçmişte ve bugün aslı astarı olmayan fetvâlarla insanları Allah yolundan alıkoymuşlardır. Bunun karşılığında da altın ve gümüş biriktirmişler, o serveti de saklayıp, Allah yolunda infâk etmemişler, neticede de işin başında kendilerine farz kılınmış olan zekâtı ve diğer vecibeleri yerine getirmemişlerdir. Bu kimseler, Allah’ın Âyetlerini birkaç kuruş dünya malına satmakla ve devamında işledikleri münker ve ma’siyetlerle Allah ve Rasûlüne karşı gelen, küfür ve şirki “Tevhîd”, bâtıl şeyleri de, bâtıl yollarla yedikleri dünyalıklar karşılında “hak” gösteren müşrik dînî liderlerdir. Bu kimseler, -hâşâ-  Allah’ın rahmeti ve cenneti kendi tekellerindeymiş gibi, insanların günahlarını bağışlarlar, insanlara kurtuluş beratları dağıtırlar, arzularının tatmini karşılığında insanlara büyük müjdeler vaat ederler, hatta cennetten arsa bile satarlar! Bunlar, geçmişte yaşandığı gibi, günümüzde de farklı şekil ve kalıplarla yaşanan çirkin görüntülerdir.

İkinci anlamı ise, bu Âyette altın ve gümüşü biriktirip yığan ama onlardan Allah yolunda infâk etmeyen cimri Müslümanlara işâret olması da mümkündür.

Bu iki anlamı birlikte düşünerek, Âyeti anlamaya çalışırsak; dikkatimizi çeken ilk şeyin, Âyetin “Ey iman edenler!” diye mü’minlere hitap ile başlamasıdır. İki noktayı birlikte anlamamız mümkündür: Bu Âyette; Yahûdî ve Hristiyanların din adamlarının yaptıkları -bu çirkin amellerden ve benzerlerinden sakınmaları için- mü’minlere, onların amelleri hatırlatılmış, sonra da Rabbimiz, altın ve gümüşü biriktirip de Allah yolunda infâk etmeyen cimri Müslümanları söz konusu etmiştir. Sonuçta da; altın ve gümüş saklayanlar ve paraları sayanlar, iki farklı kişilik olarak karşımıza çıkmıştır. Altın ve gümüş sevgisiyle nefsine uyanlar ve altın ve gümüşe taparcasına tutkun olanlar. İlki mü’minler arasında bulunur, ikincisi de kâfirler arasında. Âyette, özellikle ve öncelikli olarak, cimrilik yapan bel’âm karakterli kimseler ebedî bir azapla tehdîd edilmiş, Müslümanlardan bunu yapanlara ise, -günahlarına göre- cehennemde azap görecekleri uyarısı yapılmış, cimrilikten sakındırılmıştır. Gerek insanları bâtıl fetvâlarla Allah yolundan alıkoyan, bunun karşılığında yığdığı servetinden infâk etmeyip, cimrilik eden önderler ve gerekse Müslümanlar içinde altın ve gümüş yığıp da mâlî sorumluluklarını ifa etmeyen, cimrileşen kimseler; cehennemde suçlarına göre, biriktirdikleri o altınlar ve gümüşler cehennem ateşinde kızdırılacak ve bu kimselerin, alınları, böğürleri ve sırtları dağlanacaktır. Mü’minlerin azaplarının keyfiyetinin nasıl olduğunu ancak Allah bilir. Kâfirlerin suçları, cezaları, azapları, azaplarının keyfiyeti, miktar ve sürekliliği ile, Müslümanların azapları aynı olmasa da, Allah, altın ve gümüş hakkında yaptığı bu uyarı noktasında suç işleyenlerin her birine, durumlarına ve suçlarının büyüklüğüne münasip azâbı verecektir. Âyet, asıl itibariyle kâfir ve müşrik liderleri söz konusu ederek bir uyarıda bulunup, daha sonra da o kimselerin, çok elem verici bir azâba uğrayacakları söylendikten sonra, o azâbın nasıl olacağına dair de bilgi verilmiş olsa da, bütün bunların kâfir saptırıcılar, rüşvetçiler, bâtıl işler uyduranlar ve bâtıl yollarla insanların mallarını aşıranlarla alâkalı bir durum olduğunu, dolayısıyla da Müslümanlar olarak, iman ehli için korkulacak bir şey olmadığını söyleyemeyiz. Zira Âyet mü’minlere yönelik bir hitap ile başlıyorsa, bu Âyette mü’minlere yönelik bir takım sakındırmalar, uyarılar ve tehdîdler de bulunmaktadır. Her kim ki, burada anlatılan suçları işlerse, işlediği suçu oranında cezaya müstahak olur. Fakat Müslüman, altın ve gümüş biriktirip de, Allah yolunda infâk ederse, o malların mâlî vecîbelerini yerine getirirse, bu kimseler için bu yönüyle bir tehdîd yoktur. Çünkü Âyette: وَالَّذِينَ يَكْنِزُونَ الذَّهَبَ وَالْفِضَّةَ “Altın ve gümüşü yığıp biriktirenler” buyruğundan sonra bir kayd vardır o da: وَلاَ يُنفِقُونَهَا فِي سَبِيلِ اللّهِ “Onları (o altın ve gümüşleri), Allah yolunda infâk etmeyenler” buyruğudur. Ezcümle, malları hususunda cimrilik etmeyen ve infâklarını yapan mü’minler bu tehdîdin dışında kalır. Cimrilik etmemek şartıyla, İslâm’da “mal mülk edinme hürriyeti” vardır ve şükrü ifa edildikten sonra zenginlik yasaklanmış değildir. Şuna dikkat etmek lazımdır: Âyet; “altın ve gümüşü yığıp biriktirenlere, acıklı bir azâbı müjdele!” biçiminde değil, “altın ve gümüşü yığıp biriktiren ve onları, Allah yolunda infâk etmeyenlere gelince; onlara acıklı bir azâbı müjdele!” şeklindedir. Aslında bu Âyette asıl sakındırılan şey, dünyalıklar kazanma hırsıyla, insanları Allah yolundan alıkoymaktır. Allah’ın yolundan sapan ve insanları üç beş kuruş için saptıran ve saptırıcı fetvâlar veren, bunun karşılığında da altın, gümüş, para pul, mal mülk edinen kimseler için çok acıklı bir azap vardır. Hem de ebedî bir azap! Rabbimiz, bütün kullarını asıl bu küfür fiilden sakındırmaktadır!

Sapmaktan, saptırılmaktan, ayağımızın kaymasından, kaydırılmasından, zulmetmekten ve zulme uğramaktan, câhillik yapmaktan ve bize câhillik yapılmasından Allah’a sığınırız. Ayrıca âcizlikten, tembellikten, korkaklıktan, düşkün ihtiyarlıktan, cimrilikten, kabir azâbından, hayatın ve ölümün fitnesinden de Allah’a sığınırız. Âmîn, yâ hayra’l ğâfirîn!

55- KÜFÜRDE ZİYÂDE (ARTIŞ)!

Küfür, mutlak anlamda imanın zıddıdır ve sâhibini ebedî olarak cehennem azâbına müstahak kılan bir ma’siyettir. Fakat nasıl ki, imanın mertebeleri (merâtibu’l îmân) varsa, küfrün de dereceleri vardır. Küfrün ve kâfirlerin azılı olanlarının bulunduğuna, birçok Nass delâlet etmektedir. Tevbe Sûresinin 37. Âyeti bunun açık bir delilidir. Orada Rabbimiz, haram ayların yerlerini değiştiren kâfirlerin amelleri hakkında  زِيَادَةٌ فِى الْكُفْرِ “küfürde artış” ifadesini kullanmaktadır. Demek oluyor ki, küfrün de ziyâdesi bulunmaktadır. Bunun, böyle olduğunu cehennemin yedi kapısının/tabakasının bulunduğu gerçeğinden de anlayabiliriz. Kâfirler, küfür amellerine münasip olarak cehennemin farklı tabakalarında azâba müstahak olacaklardır. Münâfıklar ise, cehennemin en alt tabakasında azap olunacaklardır (Nisâ: 145).

Cehennemin tabakalarının olduğu konusuna geçmeden önce “küfre küfür katmak” konusunda bir delil sunalım:

“Bir sûre indirildiği zaman içlerinden (münâfıklardan) bazıları (alayla): ‘Bu, hanginizin imanını artırdı?’ derler. İman etmiş olanlara gelince (her sûre inişiyle) daima onların imanını artırmıştır ve onlar (sevinçlerinden) birbirleriyle müjdeleşirler. Kalplerinde hastalık bulunanlara gelince; onların murdarlıklarına murdarlık katıp artırdı ve kâfir olarak ölüp gittiler.” (Tevbe: 124, 125)

Âyette: فَزَادَتْهُمْ رِجْساً اِلٰى رِجْسِهِم “Onların murdarlıklarına murdarlık katıp artırdı” buyurulmaktadır.

Rabbimizin bu buyruğunu, Ebû’l Berekât en-Nesefî: كُفْرًا مَضْمُومًا إِلَى كُفْرِهِمْ “Küfürlerine katılmış bir küfür” olarak tefsîr etmektedir (Medâriku’t Tenzîl ve Hakâiku’t Te’vîl, Dâru’n Nefâis, Beyrût-1996, 2/217). Buna göre Âyetin anlamı: “Onların küfürlerine küfür katıp artırdı” olur. Netice olarak, imanın ziyâdesi olduğu gibi, küfrün de ziyâdesi olur.

Rabbimiz, cehennemin kapıları hakkında şöyle buyurmuştur:

"Şüphesiz ki onların hepsine (Şeytana ve ona uyan kâfirlere) va'dolunan yer cehennemdir. Onun (cehennemin) yedi kapısı vardır. Onlardan her kapı için bir topluluk ayrılmıştır." (Hicr: 43, 44)

Bu Âyette geçen kapıların, bizim bildiğimiz kapılar gibi olmadığı, birbirlerinin üstünde tabakalar halinde bulundukları rivâyet olunmuştur. 

Rivâyet edildiğine göre; cehennem, ateşin en üst tabakasıdır, Muhammed ümmetinin isyankârlarına tahsîs edilmiştir. Allah'ın azaplandırmayı dilediği Ümmet-i Muhammed'in günahkârları bu birinci tabakada azaplandırılacaktır. Bir gün gelecek buradaki tüm mü'minler azaplarını tamamlayıp, cennete girecekler, burası tamamıyla boşalacak ve rüzgârlar bu tabakanın kapılarını birbirlerine çarpacaktır. Diğer tabakalar da sırasıyla Lazâ, sonra Hutame, sonra Saîr, sonra Sekar, sonra Cahîm, sonra da Hâviye’dir.

İkrime de: "yedi kapısı" yedi tabaka halindedir, demiştir. İbn-i Cüreyc, "yedi kapısı" buyruğu hakkında şöyle demektedir: Bunların birincisi cehennemdir, sonra Lazâ, sonra Hutame, sonra Saîr, sonra Sekar, sonra Cahîm, sonra ise Hâviye gelir. (Tefsîru'l Kur'âni'l Azîm, İbn-i Kesir, Dâru Usâme, Ammân, C: 2, S: 1123)

Cüveybir, ed-Dahhâk'tan "Onun (cehennemin) yedi kapısı vardır. Her kapıya onlardan ayrılmış bir pay vardır" Âyeti hakkında şöyle dediğini nakletmektedir: "Yahûdîlere bir kapı, Hristiyanlara bir kapı, Sâbiîlere bir kapı, Mecûsîlere bir kapı, şirk koşan kimselere -ki bunlar Arapların kâfirleridir- bir kapı, münâfıklara bir kapı ve Tevhîd ehline de bir kapı. Tevhîd ehlinin (cehennemden) çıkmaları ümit edilir ama diğerlerinin lehine asla böyle bir ümit beslenemez." (A.g.e)

Sâbiîler; meleklere, yıldızlara yahut gök cisimlerine tapanlar anlamındadır. Mecûsîler ise; ateşe tapanlar demektir.

Son olarak, küfrün ziyâdesinin olduğuna ve dolayısıyla da kâfirlerin azılılarının bulunduğuna, Mümtehıne Sûresinin 8 ve 9. Âyetlerini delil olarak takdîm edebiliriz. Bu iki Âyet, küfrü, hayat tarzı olarak seçmiş kimseleri ikiye ayırmaktadır: Birincisi, “mü’minlerle din hususunda savaşmamış ve onları yurtlarından çıkarmamış olanlar” (Mümtehıne: 8) ki, Rabbimiz bu kimselere iyilik yapmaktan ve adâletli davranmaktan kullarını men etmez. Çünkü bu kimseler, mü’minlere düşmanca bir tavır içine girmemişlerdir. İkincisi ise, “mü’minlerle, dinleri sebebiyle savaşmış, onları yurtlarından çıkarmış ve çıkarılmalarına yardım etmiş kimseler” (Mümtehıne: 9) ki, Rabbimiz, imanlarından dolayı mü’minlere düşmanlığı yaşam tarzı edinen bu kimselerin velî edinilmelerini kesinlikle yasaklar.

Bu iki Âyet hakkında bir noktanın kısaca açıklamasını yapalım. Önce mezkûr Âyetlerin meâleriyle başlayalım.

Mümtehıne Sûresinin 8. Âyetinin meâli şöyledir:

“Sizinle din hususunda savaşmamış, sizi yurtlarınızdan çıkarmamış olanlara iyilik yapmanızı ve onlara adâletli davranmanızı Allah size yasaklamaz. Çünkü Allah, adâletli davrananları sever.”

Mümtehıne: 9’un meâli de şöyledir:

“Allah ancak sizinle dininiz sebebiyle savaşmış, sizi yurtlarınızdan çıkarmış ve çıkarılmanıza yardım etmiş kimseleri velî edinmenizi size yasaklar. Kim onları velî edinirse, işte onlar zâlimlerin ta kendisidir.”

Burada bir şey dikkat çekmektedir... Elbette ki, mü’minlere karşı düşmanca tavır içinde olmayan kâfirlere adâletli davranmanın, adâletin bir gereği olduğu açıktır ve bu, herkesçe de kabul edilecek ma’kûl bir davranıştır. Fakat burada bir soru akla gelmektedir: “Peki, bu durumda düşmanca tavırları olan kâfirlere karşı adâletli davranılmayacak mı?” Yani onlara adâletsizce davranılabilir mi? Buradan böyle bir anlayış çıkar mı? Hemen belirtelim ki, bu Âyette “adâlet” kavramının özel bir anlamı vardır. Âyetlerin mefhûmu şudur: Şayet bir kimse size düşmanlık yapmıyorsa, sizin de ona karşı düşmanlık yapmamanız adâletin bir gereğidir. Düşmanlık yapan ile yapmayanı aynı kefeye koymak ise adâletsizliktir. Yani size zulmetmemiş olanlar, ki bunlar aslında sizin ya da başkalarının akrabalarıdır; onlara karşı akraba ilişkilerinin hakkını gözetin ve iyilikte bulunun demektir. Dolayısıyla Müslümanlar, kendilerine karşı düşmanca bir tutum izleyen kâfirlerle diğerlerinin arasını ayırmalıdırlar. Müslümanlara kötülük yapmamış kâfirlere iyi davranmak gerekir. Bu iki Âyeti ele aldığımızda “kâfirlerin, düşmanca tutum sergileyenleri” ve “mü’minlere kötülük ve düşmanlıktan uzak olanları” diye iki zümrenin olduğunu görürüz. Bütün bunlardan sonra; kâfirler için farklı dereceler olduğunu, münker ve ma’siyet fiillerde aşırı giden kâfirlerin, Rabbimizin, زِيَادَةٌ فِى الْكُفْرِ “küfürde artış” nitelemesindeki ifadesiyle, küfürlerini de artırdıklarını söyleyebiliriz. Ma’siyetin ve küfrün her türünden Allah’a sığınırız. Rabbimiz, bizleri cehennemin bütün tabakalarından muhafaza buyursun. Âmîn.

56- “BANA BAKMA!” DERKEN;

لاَ تَنْظُرْ إلَيَّ YERİNE لاَ تَنْظُرْنِى DİYEBİLİR MİYİZ?

“Nazara” نَظَرَ fiili genelde iki şekilde kullanılır: Ya إلَى harf-i cerri ile ya da فِى harf-i cerri ile. نَظَرَ إلَى “bir şeye (ya da bir kimseye) baktı” demektir, نَظَرَ فِى ise “bir şey ya da (bir kimse hakkında) düşündü” demektir. Diğer taraftan, نَظَرَ fiili إلَى ile kullanıldığında “kafa gözü ile nazar etmek, bakmak, basar” anlamında iken; فِى ile kullanıldığında ise, “kalp ile bakmak yani düşünmek, akletmek ve basîret” anlamına gelir. Bu fiil, bazen de بَيْنَ ile birlikte kullanılır; bu durumda da “iki şey arasında hükmetti” anlamındadır. Bu kullanım biçiminde, “bakmak” ile “akledip düşünmek” anlamları birlikte bulunur.

Bununla beraber, Kur’ân-ı Kerîm’de, نَظَرَ fiili إلَى ve فِى harf-i cerrleriyle kullanıldığı gibi, harf-i cerrsiz olarak kullanıldığı yerler de vardır. Meselâ; “Bize bak!” anlamında, Bakara: 104’de: اُنْظُرْنَا ve Nisâ: 46 da: وَانْظُرْنَا ; Hadîd: 13’de: “Bize bakın!” anlamında انْظُرُونَا örneklerinde olduğu gibi.

“Nazar” kökünün ve müştaklarının (türemişlerinin), إلَى cerr harfi ile Kur’ân’da kullanıldığının örnekleri çoktur. Bir de فِى cerr harfiyle kullanıldığına örnek verelim. Rabbimiz; Hz. İbrâhîm’in, babasına ve kavmine Tevhîd’i teblîğ ederkenki hâlinden bahsederken, Saffât: 88’de: فَنَظَرَ نَظْرَةً فِى النُّجُوم “Derken yıldızlara bir defa baktı (nazar etti, düşündü) de;” buyurmaktadır. Dikkat edilirse, Âyette, نَظَرَ fiili فِى cerr harfi ile kullanılmıştır.

Tâbiîn’in meşhûr müfessirlerinden Katâde’ye nispet edilen bir rivâyete göre, Âyetteki نَظْرَةً فِى النُّجُوم ifadesi, Arapların öteden beri kullandıkları bir deyimdir. İbn-i Kesîr de aynı görüştedir. Bu Âyette “gökyüzündeki yıldızlara bakarken, düşünmek” anlamı vardır. Rabbimiz, burada Hz. İbrâhîm’in hâlini tasvîr ederken, onun düşündüğü andaki bakışını da haber vermektedir. Zaten insanın, düşünürken bakışlarını gayri ihtiyârî de olsa, gökyüzüne çevirdiği bilinen bir husustur.

Etiket: Arapça, Sarf, Nahv, gramer, dilbilgisi.

57- DİLİN, BEYÂNIN, OKUMANIN, YAZMANIN, ÖĞRENMENİN, ÖĞRETMENİN, KALEMİN, KİTABIN VE TANIŞMANIN ÖNEMİNE DAİR:

İlk inen beş Âyette Yüce Rabbimiz, okumaya, yazmaya ve öğrenmeye dikkat çekerek, okumayı (ve dolayısıyla da, yazmayı, öğrenmeyi ve öğretmeyi) emretmektedir:

“Yaratan Rabbinin adıyla OKU. O, insanı bir kan pıhtısından yarattı. OKU, Rabbin en kerîm olandır. O, KALEMLE (YAZMAYI) ÖĞRETENDİR. İnsana BİLMEDİĞİNİ ÖĞRETTİ.” (Alak: 1-5)

Rabbimiz, kaleme ve kalemin yazdıklarına yemin etmiştir:

“Nûn, KALEME VE YAZMAKTA OLDUKLARI ŞEYLERE and olsun.” (Kalem: 1)

Yüce Allah, gönderdiği peygamberlerini, ancak kendi kavimlerinin diliyle göndermiştir:

“Biz gönderdiğimiz her bir peygamberi -KENDİLERİNE APAÇIK ANLATSIN DİYE- Ancak KENDİ KAVMİNİN DİLİYLE gönderdik. Artık Allah kimi dilerse saptırır, kimi dilerse de doğru yola iletir. O Azîz’dir, Hakîm’dir.” (İbrâhîm: 4)

İnsanların dillerinin farklı olması, Allah’ın Âyetlerindendir:

“Göklerle yerin yaratılması, DİLLERİNİZİN ve renklerinizin FARKLI OLMASI da, O’nun Âyetlerindendir. Şüphesiz bunda âlimler/bilenler için Âyetler (ibretler) vardır.” (Rûm: 22)

Allah Teâlâ, insanları, birbirleriyle tanışıp kaynaşsınlar diye uluslara ve kabilelere ayırmıştır. İnsanların, tanışmalarını sağlayan en önemli faktör ise dil ve iletişimdir:

"Ey insanlar! Biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve sizi BİRBİRİNİZLE TANIŞASINIZ DİYE, uluslara ve kabilelere ayırdık. Şüphesiz ki sizin Allah katında en şerefliniz en takvâlı olanınızdır. Muhakkak Allah en iyi bilendir, her şeyden haberdar olandır." (Hucurât: 13)

Rahmân, insana BEYÂNI öğretti:

“Rahmân, Kur’ân’ı öğretti. insanı yarattı. Ona BEYÂNI ÖĞRETTİ.” (Rahmân: 1-4)

Beyân; konuşma, yazma, anlama ve anlatma demektir.

58- MESELENİN ÖZETİ:

Bir zamanlar bir sohbet esnasındaydık. Sohbet edenlerin çoğunu tanımıyordum. Zira bir kitabevinde müşteri konumundaydım. "Mezhep inkârcılığı" konusu tartışılıyordu. Herkes bazı ifrât ve tefrît görüşleri eleştirmek adına dillerinin döndüğünce ve anlayabildikleri kadarıyla bir şeyler söylüyordu. Sadece dinliyordum. Sonra sözü bana verdiler. Ne düşündüğümü sordular. O ânı hiç unutamam. Herkes ne diyeceğimi merak ediyor, sessizce bekliyordu. [Bu sözlerden art niyetli anlamlar çıkartıp, sû-i zan edilmemesi dileğimizdir.]

Dedim ki: "Siz, geçmiş asırlarda İslâm toplumlarında hak mezheblerin inkâr edildiğini ve müctehidlerin fazilet ve konumlarının yok sayılıp, Rabbânî âlimlerin itibarsızlaştırılmaya çalışıldığını toplumsal bir sorun olarak gördünüz mü, duydunuz mu ve okudunuz mu?"

"Hayır!" dediler.

Devam ettim: "İlmin yayıldığı ve her bir köşesinde âlimlerin bulunduğu İslâm toplumlarında durum bu ise, ilmin ve âlimlerin azaldığı, câhiliyyenin dört bir yana yayıldığı dönemlerdeki insanların bu konudaki görüş ve ittifâklarına itibar etmeyiniz. Çünkü ilmi olmayanların, zan ve tahminlerle söyledikleri sözler, âlimlerin ictihâdlarını ve ittifâklarını iptal edemez. Düşüncem odur ki, câhiliyyenin tahakküm ettiği coğrafyalarda önce mezhebler tartışılacak, daha sonra Hadîsler ve Sünnet tartışılacak, en sonunda da Kur'ân yani Kur'ânî anlayışlar tartışılacaktır..."

Bu âciz kulun bu tespitini, orada hâzır olan insanlar, konuşulan konunun hem kendisi hem de devamı açısından "meselenin özeti" olarak ifade etmişlerdi. Geçen zaman gösterdi ki, bir dönem, firâseten söylenmiş bu sözün doğruluğu maalesef ki, zâhir olmuştur! Fakat Allah'ın, kullarını imtihân etme irâdesine bağlı olarak pek çok hikmetlerinin bulunduğuna olan yakînî imanımız da tamdır. Mevlâ görelim neyler, neylerse güzel eyler. Rabbimizden, İslâm üzere sebât dileriz.

59- İMAM MEVDÛDΒYE MİNNETTARIZ:

Geçmiş asırdan günümüze, İslâmî çalışmaları ve ilmî nitelikteki sadaka-i câriyeleri ile insanlığın yolunu aydınlatmış ve inşâAllah yarınlarda da insanlar için bir ışık olmaya devam etmesini dilediğimiz, ümmetin gözbebeği ve asrının önde gelen âlimlerinden birisi olan Allâme Seyyid Ebû’l A’lâ el-Mevdûdî rahımehullâh’a şükrân borçluyuz. Allah’tan kendisine rahmet diliyoruz. Âmîn.

Hastalığının en çok şiddetlendiği günlerden birinde şöyle diyor çocuklarına Mevdûdî: "Kendime çok zulmetmişim. Şu kemiklerime hiç acımadım. Gözlerimi hakları olan uykudan mahrûm ettim. Onlar uyumak istiyordu ben yazmak istiyordum. Toplumsal sorunlar ve sorumluluklar bütün günümü alıyordu. Gecelerden başka yazacak zamanım yoktu. Nice geceler yatsı namazından sonra yazmaya başlardım da zamanı ancak sabah ezanı okununca fark ederdim. Ama böyle yapmasaydım Tefhîmu'l Kur'ân'ı tamamlayamazdım. İşte şimdi bu gözler benden intikam almaya başladılar. Uyumak ve dinlenmek istiyorum ama göz kapaklarım kapanmıyor. Onları uyanık sabahlamaya alıştırdım. Uyumayı unutturdum. Bir an olsun uyuyabilmek için zihnimden düşünmeyi bırakmasını ve dinlenmesini istiyorum. Ama o da araştırmaya ve düşünmeye öyle alıştı ki durmak dinlenmek nedir bilmiyor. Kemiklerim de benden intikam alıyor. Eskiden dinlenmeleri için onlara hiç fırsat vermedim. Şimdi de onlar biraz olsun dinlenebilmem için bana müsaade etmiyorlar." (Babam Mevdûdî, Hamira Mevdûdî, Çeviri: Hülya Afacan, Mana Yayınları-2011, S: 185)

Not: Bir kimsenin fotoğraf ve resim konusundaki görüş ve davranış biçimi, İmam Mevdûdî rahımehullâh'ın bu konudaki fetvâsıyla örtüşmese dahi, Mevdûdî (rh.a), kendi resminin çekilmesine ve medyada neşredilmesine izninin olmadığını beyan ettiği için, gelişigüzel onun resmini kullanmak, sadece bir vefâ açısından dahi bakılsa uygun olmaz! İhtiyaç, zarûret ve gereklilik durumları istisnâ olmak üzere, gereksiz ve fuzûlî resim çekmenin câiz olmadığı konusundaki fetvâsına itiraz eden biri: "Ama sizin de gazetelerde ve dergilerde resimleriniz çıkıyor" demesi üzerine: "O resimler, benim iznim dışında çekilmektedir. Onların çekilmesine de yayınlanmasına da iznim yoktur" demiştir. Onun gibi yüksek şahsiyetli, sağlam karakterli, ilkeli, âdil, insâflı, ileri görüşlü, firâset ve basîret ehli olan ilim tâlipleri ve tâlibeleri bulmak gerçekten çok zor! Rabbim, ondan râzı olsun.

60- “RABBİNİN DİLEDİĞİ KADARI MÜSTESNÂ.”

“Bedbaht olanlar ateştedirler. Onlar orada yüksek hırıltılarla ve inleyerek solurlar. Onlar, gökler ve yer ayakta durdukça, orada ebediyyen kalıcıdırlar. Rabbinin dilediği kadarı müstesnâ. Şüphesiz Rabbin, dilediğini yapandır. O bahtiyar olanlara gelince; onlar da cennettedirler. Gökler ve yer ayakta durduğu müddetçe, orada ebediyyen kalıcıdırlar. Rabbinin, dilediği kadarı müstesnâdır. Bu, arkası kesilmeyen bir bağıştır.” (Hûd: 106-108)

Açıklama:

Âyette geçen “gökler ve yer ayakta durduğu müddetçe” ifadesiyle, âhiretin gökleri ve yeri kastedilmektedir. Bunun delili, Rabbimizin şu buyruğudur: “O gün yer başka bir yerle, gökler de (başka göklerle) değiştirilecektir. (İnsanlar da) bir olan, Kahhâr olan Allah’ın huzurunda toplanacaklardır.” (İbrâhîm: 48)

Rabbimiz, hem ateşe giren kâfirler hem de cennete giren mü’minler hakkında: إِلاَّ مَا شَاء رَبُّكَ “Rabbinin dilediği kadarı müstesn┠buyurmaktadır. Bu ifadenin anlamı; ateşe giren kâfirlerin cehennemden ve cennete giren mü’minlerin de cennetten bir zaman sonra çıkacakları/çıkartılacakları anlamına gelmez. Buradaki istisnâ ile ilgili en kuvvetli iki görüş şu şekildedir:

1- İstisnâ, cehennemdeki azaptandır. Yani onlar ebediyyen cehennemde kalacaklar ama sadece ateş ile azap edilmeyecekler; ateş azâbından başka zemherîr ve diğer azap çeşitleriyle de azap olunacaklardır.

Hûd: 106. Âyete dikkat edersek, فَأَمَّا الَّذِينَ شَقُوا فَفِى النَّارِ “Bedbaht olanlar ateştedirler” buyurulmaktadır. Dolayısıyla daha sonra gelen istisnâ da, bu Âyette belirtilen ateş azâbındandır.

2- İstisnâ, cehenneme girecek şahıslardandır. Cehennemden çıkarılacak ve cennete girdirilecek olan ve kendilerine “cehennemiyyûn” (الْجَهَنَّمِيُّونَ) denilen günahkâr mü’minleri ifade etmektedir. Buna göre, mü’minler hakkında istisnâyı ifade eden buyruk, إِلاَّ مَنْ شَاء رَبُّكَ “Rabbinin diledikleri müstesn┠takdîrindedir. (Bkz: Medâriku’t Tenzîl, 2/294)

İmam Kurtubî gibi diğer bazı âlimler de, burada istisnânın, onların kabirlerinde duracakları ve hesâba çekilecekleri, dünyada, berzah âleminde kaldıkları süre ile hesap için duracakları süreden olduğunu söylemişlerdir. Yani onlar, bu geçen zaman zarflarında, nimetlerden ve azaplardan istisnâ edilmişlerdir. Ama cennete giren bir mü’min ve cehenneme giren bir kâfir artık oradan ebediyyen çıkamayacaktır.

Buradaki istisnâ hakkında çok yorumlar yapılmıştır. Kimisine göre ise; buradaki istisnâ, nimet ve azâba yapılan fazlalık hakkındadır. Yani Yüce Allah’ın, cehennemde bir kulunu azap ederken, daha sonra ondan daha büyük bir azap ile azaplandırması, ya da bir mü’min cennette bir nimetten istifade ederken, ondan büyüğü ile nimetlendirilmesi durumunu ifade etmek içindir. Allah en iyi bilendir.

61- İLİMLE AMELİN ARASINI AYIRMAMAK GEREKİR!

Allah hamd ve Rasûlüne salât-ü selâm olsun.

İlim ve amel ilişkisinin nasıl olması gerektiğine, doğrunun ve doğruluğun ne olduğuna dair -ilkeli bir mü’min olmak adına- birkaç söz sarf edelim. Doğru olmanın, doğruluğun ve doğru işler yapmanın ilkeli olmak ya da ilkesizlikle yakından bir bağı olduğunu da hatırlatalım. Her şeyden önce, bütün yanlışların temelinde ilimle amelin, amelle ihlâs ve samimiyetin arasını açmak vardır. İnsan, gerçekleri fıkhedemezse, doğru işler yapamaz; sahîh olarak Tevhîd’e i’tikâd edemezse de hakkı ikrâr edip âdil, şâhit ve en hayırlı ümmet olamaz. İhlâssız yapılan ameller ve söylenen sözler de kabuk mesabesindedir. Özden ve hakikatten uzaktır!

Facebook’ta bir kardeşimizin, İmam Şâfiî’ye nispetle hikmetli bazı sözler paylaştığına rast geldim. O sözlerde ana hatlarıyla ve mefhûm olarak şunlar vardı: İnsanların, yüzlerce ortak noktaları varken fer’î ihtilâfların onları ayırmaması, yani bardağın dolu tarafını görmek gerektiği, yapılan veya üzerinden geçilen köprülerin yıkılmaması gerektiği, yani kaş yapayım derken göz çıkarmanın ya da pireye kızıp da yorganı yakmanın uygun olmadığı, çünkü bir gün o köprüden geçmek zorunda kalınabileceği veya bir gün o yorganın lazım olabileceği,  hata ve günahlardan nefret edip, hata edenlerden ve günah işleyenlerden nefret etmemek gerektiği, günahkârların ıslâh olmaları için onlara merhamet edilmesi gerektiği, yanlış sözün ya da bize yanlış gelen sözün eleştirilebileceği ama sözü söyleyenin boş yere eleştirilmemesi gerektiği, çünkü amacı hatayı düzeltmek ve hastayı iyileştirmek olan kimsenin, hastayı yok etmek için değil, onun iyiliği için çalışması gerektiği vurgulanmaktaydı. Bu sözleri okuduktan sonra, bunlar hakkında tek tek yorum yapmak yerine, o sözlerle meşrû’ dairede amel edilebilmesi için yani o erdemlere sahip olabilmek için önce olması gereken şeyler hakkında genel bir yorum yapmayı uygun gördüm ve dedim ki:

İşte bu sözler, ameliyle beraber Selef-i Sâlihîn'in i'tikâdıdır, menhecidir ve ahlâkıdır. Zira ilim ile amel bir bütündür. Birini diğerinden ayırmak, yok saymak mümkün değildir. İlim öğrenip de amel etmemek, amel edip de, ilim öğrenmemek; güzel konuşmaya önem verip de ilme ve amele ehemmiyet vermemek asla câiz olmaz. Selef'ten nicelerinden rivâyetler olunmuştur ki, bu kimseler -en güzel sözlerin de sahibi oldukları halde- onlar, amele bakarlardı, sözlere değil!.. Bu konuda onlardan pek çok sözler nakledilmiştir. Şu cümleyi ifade etmeden geçmeyelim. Onlar laf çokluğu, laf ebeliği ve laf cambazlığı ile tarihe damga vurmadılar; aksine, iman, takvâ, ihlâs ve ihsânla ortaya koydukları sâlih amelleriyle yani Hakk Teâlâ’ya bağlılıklarıyla ve Hakk’tan gelenlere olan sadâkat ve teslimiyetleriyle tarihin en güzel sayfalarında yerlerini aldılar. Allah onlardan râzı olsun. Evet, onlar, -sonraki nesiller iyice anlasınlar diye- ilmi, amel ile birlikte öğrendiklerini defeâtle/defalarca ifade etmişlerdir. Sonraki nesillerden nicelerinin: “İlim öğrenmeyi anladık da, ameli öğrenmek nasıl oluyor?” dediklerini duyar gibi oluyoruz değil mi? Rabbimize kulak verelim: "Allah'a davet eden, sâlih amel işleyen ve: 'Şüphesiz ki ben Müslümanlardanım' diyen kimseden daha güzel sözlü kim olabilir?" (Fussilet: 33) Bir kimse, Müslümanlığını (Tevhîd’ini, imanını, İslâm’a ve Allah’a bağlılığını) ikrâr ediyorsa, sâlih ameller işliyorsa ve Allah’a imana ve Allah’ın dinine teslimiyete davet ediyorsa; işte bu kimsenin ikrârı, daveti, şâhitliği ve sözleri güzeldir... Sözü güzelleştiren, edebiyat parçalamak değildir. Söz güzelliği; Âyette geçen vasıfları kuşanmaktan geçer. İnsan; edebî, belâğî, san’atlı, kafiyeli, âhenkli, etkili ve duygulu söz söylemeye önem verir de, hakka uymaz ise, o kimsenin sözü zâhiren güzel olsa da, onun hâlinde bir güzellik yoktur. Tıpkı münâfıkların: “Şehâdet ederiz ki, muhakkak sen Allah’ın Rasûlüsün” demelerine karşın Yüce Rabbimizin: “Allah da biliyor ki, sen hiç şüphesiz O’nun Rasûlüsün ve Allah şâhidlik eder ki, muhakkak münâfıklar yalancıdırlar” buyurması gibi. (Bkz: Münâfıkûn: 1) Usûl’de bir kâide vardır: من قال بلسانه شيئا واعتقد خلافه فهو كاذب “Kim, aksine i’tikâd ettiği halde, diliyle (doğru) bir söz söylerse, o yalancıdır.” Bu kâideyi ezberlemeliyiz ki; dilimizle fiilimiz, eylemimizle söylemimiz, kalbimizle kavlimiz çatışmasın! Böylece hem beden ülkemizde iç ve dış barışı sağlamış, hem de insanları, Dâru’s-Selâm’a yani “barış ve esenlik yurdu” olan cennete davet etme iddiasındayken, kendisiyle çatışma hâlinde olan problemli bir kişilik olmak biçimindeki büyük çelişkiden de kurtulmuş oluruz. İnsanları, kelime kökeni olarak "barış" anlamındaki “silm”den geldiği ifade edilen İslâm’a ve öldükten sonra da cennete çağıran bir kimsenin kendi âleminde ve öz benliğinde çatışmalardan kurtulmadan insanları böylesi muazzam bir huzura davet etmesi büyük bir tutarsızlık değil midir? Doğru ve haklı olmayı satırlardaki bazı ma’lûmâtları dillendirmekten ibâret sayan/sanan kimse gerçek anlamda sâdık olabilir mi? Kalbi Allah’a sadâkat göstermeyenin dilinin terennüm ettiği sözler o kimse için bir anlam ifade eder mi? Bir fayda sağlar mı? Bilmeliyiz ki doğruluk, sadece dille/dilde olmaz. Doğru insanların sözleri özlerine uygun olmalıdır. Dilin doğru söyleyip, kalbin onu yalanlaması ya da kalbin doğruyu bilip anladığı halde dilin o doğruya muhâlefet etmesi sadâkat değildir. Doğruluk; hakka uymak ve özü ile sözü bir olmaktır. “Allah buyurur: ‘Bugün doğru söyleyenlerin doğruluklarının kendilerine fayda vereceği bir gündür. Onlar için -orada ebedî ve dâimî kalıcılar olmak üzere- altından ırmaklar akan cennetler vardır. Allah onlardan râzı olmuştur. Onlar da ondan hoşnut olmuşlardır. İşte en büyük kurtuluş budur.’” (Mâide: 119)

Özü sözü bir sâdıklardan olmak duası ile.

62- MܒMİN LA’NETÇİ OLMAZ!

Semure b. Cündeb radıyallâhu anh’dan rivâyete göre, Nebî aleyhisselâm şöyle buyurmuştur:

لاَ تَلاَعَنُوا بِلَعْنَةِ اللَّهِ وَلاَ بِغَضَبِ اللَّهِ وَلاَ بِالنَّارِ‏

“Birbirinize Allah’ın la’netiyle, Allah’ın gazabıyla ve cehennem ateşiyle la’net etmeyin.” (Ebû Dâvûd, 4906)

Bu Hadîse göre; bir Müslüman, “Allah’ın la’neti senin üzerine olsun, Allah’ın gazabı senin üzerine olsun, Allah seni cehenneme soksun, canın cehenneme!” gibi Allah’ın la’netini, gazabını ve cehennemini ihtivâ eden sözlerle birbirlerine beddua etmeleri yasaklanmıştır.

Müslüman, hiçbir zaman la’net kelimesini kullanmaya ağzını alıştırmamalıdır. Bu, gayrimüslimlerin bir sıfatıdır. Rasûlullah aleyhisselâm şöyle buyurdu: “Müslümana sövmek fâsıklık, onunla savaşmak küfürdür.” (Buhârî, Îmân, 36, Hadîs No: 48; Müslim, Îmân, 116; Tirmizî,  Birr, 52, Hadîs No: 1983; Îmân, 15, Hadîs No: 2635)

Ebû Hüreyre radıyallâhu anh’dan rivâyete göre Rasûlullah aleyhisselâm: “Sıddîk bir kimsenin çok la’net okuyan bir kimse olmaması gerekir” buyurdu. (Müslim, Birr, 84)

Rasûlullah aleyhisselâm buyurdu: “La’netçiler, kıyâmet gününde ne şefâat edenler ne de şâhidlik edenler olurlar.” (Müslim, Birr, 85, 86; Ebû Dâvûd, 4907)

Ebû Hüreyre radıyallâhu anh dedi ki:

“Ey Allah’ın Rasûlü! Müşriklere beddua et!” denildi. O:

إِنِّى لَمْ أُبْعَثْ لَعَّانًا وَإِنَّمَا بُعِثْتُ رَحْمَةً “Şüphesiz ben la’netçi olarak gönderilmedim. Ben ancak rahmet olmak üzere gönderildim” buyurdu. (Müslim, Birr, 87)

Bu Hadîslerde la’netçilik yasaklanmıştır. Mü’min, müşriklere bile la’net etmemeli, onların hidâyetleri ve kurtuluşları için çaba harcamalıdır. Hadîslerden anlaşılacağı gibi; la’netçiliği huy edinenler, ne sıddîk olabilirler ne de kıyâmet gününde şâhidlik edebilirler ve şefâatçi olabilirler. Çünkü beddua olarak la’net okunduğu zaman, Allah’ın rahmetinden uzaklaştırmak kastedilir. Bu şekilde beddua etmek, Yüce Allah’ın kendilerini, aralarında merhametli, iyilik ve takvâda yardımlaşmakla nitelendirdiği ve duvarları birbirine kenetlenmiş binâlar gibi ve tek bir vücut gibi olmalarını istediği mü’minlerin ahlâkından olamaz. Bir mü’min kendisi için sevdiği bir şeyi kardeşi için de seven kimsedir. Bir kimse kardeşine la’net ettiğinde, onun Allah’ın rahmetinden uzaklaşmasını dilemiş, ona sırt dönüp, onunla ilişkiyi kesmiş ve onu yardımsız, kendi hâline terk etmiş olur. Bu da, bir mü’minin kâfir kişi için isteyeceği ve beddua edeceği en ileri noktadır. Bunun için, Rasûlullah şöyle buyurmuştur:

وَمَنْ لَعَنَ مُؤْمِنًا فَهْوَ كَقَتْلِهِ “Kim bir mü’mine la’net ederse, bu onu öldürmek gibidir.” (Buhârî, Edeb, 44, Hadîs No: 6047)

Başka bir rivâyette ise şöyle buyurmuştur:

وَلَعْنُ الْمُؤْمِنِ كَقَتْلِهِ “Mü’mine la’net etmek onu öldürmek gibidir” (Buhârî, Eymân, 7, Hadîs No: 6652; Müslim, Îmân, 176...)

Nasıl ki katil, öldürdüğü kimsenin dünya menfaatlerinden yararlanma imkânını ortadan kaldırırsa; la’netçi de, la’net ettiği kimsenin Allah’ın rahmetinden uzaklaşıp âhiret nimetlerinden yararlanmamasını istemiş olur. Bazı âlimler, mü’mine la’net etmenin, günah bakımından onu öldürmekle aynı anlamda olduğunu söylemişlerdir. Birine haksız yere la’net edildiğinde ise, o la’net, la’net edene döner.

Peygamberimiz bu konuda şöyle buyurmuştur:

وَإِنَّهُ مَنْ لَعَنَ شَيْئًا لَيْسَ لَهُ بِأَهْلٍ رَجَعَتِ اللَّعْنَةُ عَلَيْهِ “...Bir kimse, la’nete ehil olmayan bir şeye (bir kimseye) la’net ederse, o la’net kendisine döner.” (Ebû Dâvûd, 4908; Tirmizî, 1978)

Peygamberimiz buyurdu: “Mümin kişi onu bunu çekiştirip kötüleyen, ona buna la’net eden, sözü ve davranışı bozuk ve ağzı bozuk kimse değildir.” (Tirmizî, Birr, 48, Hadîs No: 1977)

Mü’minin ahlâkı güzel olmalıdır. Güzel ahlâklı bir insan da, diline sahip olur, onu kötü, çirkin ve boş sözlerden korur; dilini hayır, iyilik, salâh, ıslâh ve zikir için kullanır. Peygamberimiz: “Şüphesiz aranızda ahlâkı en güzel olanlarınız sizin en hayırlılarınızdandır” buyurdu. (Buhârî, Edeb, 38, Hadîs No: 6029; Bkz: Buhârî, 3559, 6035; Müslim, Fedâil, 68; Tirmizî, 1975)

Ebû İshâk radıyallâhu anh’dan rivâyete göre, o şöyle demiştir: Ebû Abdullah el-Cedelî’den işittim şöyle diyordu: Âişe’den, Rasûllulah’ın ahlâkını sordum da şöyle dedi: “Kaba saba biri hiç değildi, çarşı ve pazarlarda insanlarla münakaşa etmez, kötülüğe kötülükle karşılık vermez, fakat affeder ve hoşgörülü davranırdı.” (Tirmizî, Birr, 69, Hadîs No: 2016)

Nebevî/Peygamberî ahlâk ile ahlâklanmamız, âhir zaman Nebî’sinin Sünnet-i Seniyye’sine en güzel şekilde uymamız ve gerçek anlamda “Sünnet ehli” olmamız duası ile.

63- LÂ İLÂHE İLLALLÂH'IN NE ANLAMLAR İÇERDİĞİNİ BİLMEDEN TEVHÎD EHLİ (MUVAHHİD, MÜ'MİN) OLMAK MÜMKÜN DEĞİLDİR!

Bu konuda Peygamberimizin bir Hadîs-i Şerîf’ini hatırlatalım, daha sonra da iki Âyet-i Kerîme okuyalım:

مَنْ مَاتَ وَهُوَ يَعْلَمُ أَنَّهُ لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللَّهُ دَخَلَ الْجَنَّةَ “Her kim ‘Lâ İlâhe İllallâh’ın manasını (Allah'tan başka hiçbir ilâh olmadığını) bildiği halde ölürse cennete girer.” (Müslim, İman, 43)

فَاعْلَمْ أَنَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ "Bil ki, Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur." (Muhammed: 19)

Dikkat edin, ilim (bilmek), Lâ İlâhe İllallâh'a mukaddemdir yani ondan önce zikredilmiştir. Bu da, Tevhîd'in anlam ve şartlarını bilmenin gerekli olduğunu gösterir. Bu konuda bilgisizlik ve ihmal kişiyi şirke düşürür.

وَلَا يَمْلِكُ الَّذِينَ يَدْعُونَ مِن دُونِهِ الشَّفَاعَةَ إِلَّا مَن شَهِدَ بِالْحَقِّ وَهُمْ يَعْلَمُونَ

"O'nu (Allah'ı) bırakıp, çağırdıkları kimselerin şefâat etme imkânları yoktur. Bilerek, hakka şehâdet edenler müstesnâ." (Zuhruf: 86)

Bu Âyetin tefsîrinde Allâme Seyyid Ebû'l A'lâ el-Mevdûdî rahımehullâh, şunları söylemektedir:

"Bu cümle birkaç anlama gelmektedir. Birincisi, "Dünyada ma'bûd edinilen insanların çoğu şefâat etmeye layık değillerdir. Çünkü onların dalâlet içinde yaşamış olanları, bizzat Allah'ın huzurunda suçlu olarak hazır bulunacaklardır. Fakat içlerinden bir ilme dayanan ve şuurla Hakkı kabullenerek şehâdet edenler, şefâat edebilmeye hak kazanmışlardır."

İkincisi, "Kendilerine şefâat için izin verilmiş olanlar, ancak şuurlu olarak Hakka iman edenlere şefâat edebileceklerdir. Yoksa şuurunda olmadan أَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللَّهُ "Eşhedü enlâ ilâhe illallâh" diyen ve Allah'ın dışındaki kimselere kulluk edenlere, hiç kimse şefâat etmeye cesaret edemez." Üçüncüsü, "Ma'bûdunun, Allah indinde, kendisine şefâat edebilecek kadar güçlü olduğunu ve nasıl bir akîdeye sahip olursa olsun kendisini cehennem ateşinden koruyabileceğini iddia eden kimse dalâlettedir. Çünkü Allah indinde hiçbir kimsenin böyle bir yetkisi yoktur. Aksini iddia eden varsa, buyursun elindeki belgeyi ortaya koysun. Aksi takdirde sadece kulaktan duyma bilgilerle ve zanna dayanarak kişinin dünyada ne yaparsa yapsın sonunda şefâatçısının kendisini kurtaracağına inanması tehlikeli bir düşünce ve nihayet safsatadır."

Bu Âyet ayrıca iki temel esası ortaya koyuyor:

a) Şuursuz olarak şehâdet etmenin, Allah nezdinde kabul edilemeyeceği anlaşılmaktadır. Ancak bu dünyada bir kimse, şehâdet ederse açıkça küfre girmemesi şartıyla onu Müslüman olarak kabul eder ve ona Müslüman gibi davranırız. Çünkü Allah indinde mü'min kimse, aklı ve bilgisi yettiğince, Allah'tan başka ilâh olmadığına şehâdet eden ve bilinçli olarak neyi kabul edip neyi reddettiğini bilen kimsedir.

b) Bu Âyetten bir hususta nasıl şâhit olunabileceğinin usûlü de çıkmaktadır. Yani bir kimsenin bir hususla ilgili şâhitlik yapabilmesi için şehâdet ettiği olayı görmesi ve bilmesi gerekir. Nitekim bu husus bir Hadîs'te şöyle izah edilmiştir: "Şâhitlik yapacak bir kimseye, Hz. Peygamber aleyhisselâm, "Bu olayı güneşi gözlerinle gördüğün gibi gördünse şâhitlik et" demiştir. (el-Cessâs, Ahkâmu'l-Kur'ân)" (Tefhîmu'l Kur'ân, C: 5, S: 289, 290)

64- ALLAH’IM! SEN’DEN DÜNYA VE ÂHİRETTE AFV-U ÂFİYET DİLERİM/Z:

Enes b. Mâlik’den rivâyete göre, bir adam Rasûlullah aleyhisselâm’a geldi ve:

 يَا رَسُولَ اللَّهِ أَىُّ الدُّعَاءِ أَفْضَلُ

“Ey Allah’ın Rasûlü, hangi dua daha faziletlidir?” dedi. Rasûlullah buyurdu ki:

سَلْ رَبَّكَ الْعَافِيَةَ وَالْمُعَافَاةَ فِى الدُّنْيَا وَالآخِرَةِ

“Rabbinden dünya ve âhirette âfiyet ve muâfât dile.”

Sonra ikinci bir gün gelerek tekrar:

يَا رَسُولَ اللَّهِ أَىُّ الدُّعَاءِ أَفْضَلُ

“Ey Allah’ın Rasûlü, hangi dua daha faziletlidir?” diye sordu.

فَقَالَ لَهُ مِثْلَ ذَلِكَ Rasûlullah aleyhisselâm ona aynı cevabı verdi.

Sonra üçüncü gün gelerek yine aynı soruyu sordu.

Rasûlullah da yine aynı cevabı verdi ve şöyle devam etti:

 فَإِذَا أُعْطِيتَ الْعَافِيَةَ فِى الدُّنْيَا وَأُعْطِيتَهَا فِى الآخِرَةِ فَقَدْ أَفْلَحْتَ

“Sana dünyada âfiyet ve âhirette âfiyet verilmişse, zaten kurtuldun demektir.” (Tirmizî, Deavât, 85, Hadîs No: 3513)     

Abbâs b. Abdulmuttalib radıyallâhu anh’dan rivâyete göre, şöyle demiştir:

 يَا رَسُولَ اللَّهِ عَلِّمْنِى شَيْئًا أَسْأَلُهُ اللَّهَ عَزَّ وَجَلَّ

“Ey Allah’ın Rasûlü! Bana bir şey öğret ki, onu Allah Azze ve Celle’den isteyeyim” dedim.

Rasûlullah aleyhisselâm şöyle buyurdu:

سَلِ اللَّهَ الْعَافِيَةَ “Allah’tan âfiyet iste...”

Birkaç gün sonra tekrar geldim:

يَا رَسُولَ اللَّهِ عَلِّمْنِى شَيْئًا أَسْأَلُهُ اللَّهَ

“Ey Allah’ın Rasûlü! Bana bir şey öğret ki, onu Allah’tan isteyeyim” dedim.

Bunun üzerine Rasûlullah aleyhisselâm bana şöyle dedi:

يَا عَبَّاسُ يَا عَمَّ رَسُولِ اللَّهِ سَلِ اللَّهَ الْعَافِيَةَ فِى الدُّنْيَا وَالآخِرَةِ “

Ey Abbâs! Ey Peygamberin amcası! Allah’tan dünya ve âhirette âfiyet iste.” (Tirmizî, Deavât, 85, Hadîs No: 3514)

İbn-i Ömer radıyallâhu anh'dan rivâyete göre, şöyle demiştir: Rasûlullah aleyhisselâm şöyle buyurdu:

مَا سُئِلَ اللَّهُ شَيْئًا أَحَبَّ إِلَيْهِ مِنْ أَنْ يُسْأَلَ الْعَافِيةَ

"Allah'tan âfiyet istenilmesinden daha sevimli hiçbir şey istenilmemiştir." (Tirmizî, Deavât, 85, Hadîs No: 3515)

Yusuf Semmak

Bağlantı | kategori: NASİHATLER | tarih: 14/02/2017 | Yorum(0) | Yorum yaz
YORUM YAZINIZ
İSMİNİZ

E-Posta (Gizli)

Web siteniz

Yorumunuz

Güvenlik kodu
Son Konular • NASİHATLER 13
• Dinin Aslında Cehalet Mazeret midir? (PDF Oku/İndir!)
• Muhtelif Konularda KISA KISA - 4
• Allah Teâlâ, Neden Kur’ân’da Bazı Yerlerde “Biz” Zamiri ile Hitap Buyurmuştur?
• Vâv ve Yâ Harflerinden Önceki Harfi Meftûh Olan Emsile-i Hamse'ye Nûn-u Sakîle'nin Dâhil Olması:
• NASİHATLER 12
• İftiâl (افْتِعَال) Bâbı ile Alâkalı Sarf Kâideleri
• GENELDE YANLIŞ KULLANILAN KELİMELER VE DOĞRU YAZILIŞLARI:
• Kur'an'da Peygamberimize Nasıl Hitap Edilmiştir?
• Muzari' Fiilin Şimdiki ve Gelecek Zamana Salahiyeti:
• Muhtelif Konularda KISA KISA - 3
• Şirke ve Sapıklığa Sürüklenen Bir Toplumda Suçlular Kimlerdir?
• 22- Ömer Nesefî Akaidi Tercüme ve Şerhi 6 (Ders Videosu)
• NASİHATLER 11
• Arapça'da 'zuu' ve 'sahib' edatlarının arasındaki fark nedir?
• EY RABBİMİZ!
• ASHAB-I KEHF HAKKINDA:
• NASİHAT BAHÇESİ
• KİTAPLARIMIZ HAKKINDA BİLGİLENDİRME:
• “Kadınlar Havuza Girebilir mi?” Sorusuna Verdiğimiz Kısa ve Özlü Cevap
• Kadın Sesiyle ve Çalgı Aletleriyle İcra Edilen Şarkı, Türkü, Ezgi ve İlahiler Hakkında Bir Soruya Verdiğimiz Cevap
• NASİHATLER 10
• Muhtelif Konularda KISA KISA - 2
• NASİHATLER 9
• “Ticaret yapıyorum ama maddi ve manevi anlamda bir türlü rahata eremiyorum” mu diyorsunuz?
• 21- Hadis Dersleri -1 (Ders Videosu)
• SESLİ HADİS DERSLERİ - YAKINDA!
• Sesli Ders Videoları Arşivi (Yusuf Semmak)
• ARAPÇA DERSLERİ (ZAMİRLER) -5-
• Kadınların Saçlarını Kısaltmaları Câiz midir?
• Muhtelif Konularda KISA KISA - 1
• Ömer Nesefî Akâidi Tercüme ve Şerhi 5 (Ders Videosu)
• İNFÂK BİLİNCİNİ KUŞANMAK!
Son Yorumlar
mutluluk
Çok güzel olmuş ellerinize sağlık
hediye
Esselamün aleyküm Yusuf kardeşim.
Yusuf Semmak
SÜNNETTE BÖYLE BİR PAZARLIK ANLAY
mahmut konur
BİR AYET "Mümin kadınlara da bak
Erkan
Allah razı olsun
ismail
bayildim
Yusuf Semmak
NOT: Bir Hristiyanla tartışan bir
Yusuf Semmak
KİMLER SUÇLU? Bir toplumda ins
Yusuf Semmak
SAHÛR VAKTİNİN SON BULMASI VE SAB
ali
Güzel bir anlatım olmuş ALLAH(C.C
Yusuf Semmak
MUHÂCİRLERLE ENSÂR’IN KARDEŞLİĞİ:
Ece
Harika çok teşekkürler
meryemnazyazğan
Çok güzel anlatmışsınız, şimdi ço
Yusuf Semmak
DİLİN, BEYÂNIN, OKUMANIN, YAZMANI
Yusuf Semmak
Bir meâlde şöyle geçiyor: "Bunun
Yusuf Semmak
“Mütevâzı’, mutevazı” (م
Yusuf Semmak
Esmâül Hüsnâ: Yanlış – el-Esmâul
Yusuf Semmak
Müşkül: Yanlış – Müşkil (kapalı,
Yusuf Semmak
Nasılki: Yanlış – Nasıl ki: Doğru
Yusuf Semmak
“MESS”: Değme, dokunma, temas,
Sibel EKİNCİ
Muhterem Hocamız Feriduddin AYDIN
2017
çok detaya girmişsiniz ama tşr
Melek
Çok güzel
Nagihan
okudum süper çok beğendim
Mehmet ARAZ
Çok güzel olmuş,başarılarınızın d
Yusuf Semmak
KANDİL KUTLAMAK BİD'AT'TIR! Ka
Yusuf Semmak
Nesefî Akâidi derslerimizi 6'ya k
Elif
Bu akaid derslerinizden bölüm6 ya
Beyza
Harika
büşra
Çok iyi olmuş
Yusuf Semmak
MODERNİZM, KADINLARIN BAŞÖRTÜLERİ
zeyra
İsime yaradi saol
Şüheda
Helal be sırf kapanmak nefislerin
© 2012 YUSUFSEMMAK.COM