Araştırmacı, Yazar

ANASAYFA
BİZE ULAŞIN
BİZİ TAKİP EDİN
AMACIMIZ
KUR'AN DİNLE
KİTAPLARIMIZ
1 ♦ Sağlam akîde, insanın nefsânî arzularına mâni olur! Kişide sahîh, sağlam ve köklü bir iman yok ise, haddizâtında kendisi de belli bir yörüngede dönmekte olan dünya; tazelik, yeşillik, câzibe ve ihtişamıyla insanın başını döndürebilir. Dünya ne kadar güzel olsa da, geçicidir ve imtihan için muvakkatan insanların emrine musahhar kılınmıştır. Asıl varılacak yurt, âhirettir. İnsan, dünyanın güzelliği karşısında asıl menzili unutarak hırslarına mahkûm olmamalı, kendisini nefsânî çıkar çatışmalarının içinde bulmamalı, sonuçta da evrenin yaratıcısına, Âlemlerin Rabbine, din gününün melikine/mâlikine âsî olmamalıdır. Âhiretteki esenlik (selâm) yurdu olan, en güzel olan (el-Hüsnâ)'yı yani cenneti kazanmak için yarışmalıdır. 2 ♦ Sahîh ile uydurmalarını tespit adına, avâmın, Hadîsleri, Kur'ân'a arz etmeleri gerektiği faraziyesine i'tikât, Kur'ân'ı bahane ederek Hadîsleri inkâr etme felsefesidir! Hadîs Usûlü ilminde avâmın yani âlim ve muhaddis olmayanların, Hadîslerin metinlerini hevâ ve heveslerine göre tenkîd etme yöntemi bulunmamaktadır! Kendi aklına göre, Kur'ân'ı bahane ederek Hadîslere "sahîh" ve "uydurma" ruhsatı verenler, zayıf Hadîsleri nasıl tespit edecekler ve nereye koyacaklar?! Bunca müfessir ve muhaddis asırlarca Hadîs tenkîdi çalışmalarını ilmen gerçekleştirdikleri halde bu miras ne olacak?! Selefiyle Halefiyle Hadîs kaynağına yakın kimselerin yaptıkları çalışmalara, o kaynağa uzak olan ve kıyâmetin kopmasına yakın dönemlerde dünyaya gelen kimselerin modernist yorumları mı tercih edilecek?! İlim bunu kabul etmez de; fıtrat, akıl, iz'ân ve sağduyu bunu kabul edebiliyor mu acaba?! Bunun sonucu, Peygambersiz bir din anlayışı değil midir? Peygamberimizin Sünneti ve örnekliği devreden çıkarılınca, hiç İslâm'dan söz edilebilir mi? Nebevî ahlâkın ve örnekliğin olmadığı bir düşünce yapısına İslâm denilebilir mi? 3 ♦ İnsanın, şu'cu ya da bu'cu olma takıntısı, grupçuluk hastalığı, onun Tevhîd ehli bir kul, sâlih bir Müslüman, mazbût (düzgün, düzenli) ve vasat (âdil, dengeli) bir insan olmasına engel bir kuruntu ve bir saplantı olarak kendisini bir ömür boyu oyalamaktadır. Oysa akıllı kimse, imanını, sâlih amellerini, takvâsını ve ihlâsını gün be gün artırmanın ve ölümden sonrasında mü'minler için vaat edilen büyük, kesintisiz ve sürekli nimetleri kazanmanın derdinde, telâşında ve arzusundadır. Rabbânî bir kul olmak ile falanca ya da filancanın kulu kölesi olmak arasındaki tercihini fânîlerden yana kullanan bir kimsenin iman iddiası bâtıldır! Allah'a hakkıyla iman etmeyen, kendi grup ve taraftarlarının başarısıyla sevinen, başarısızlığıyla da üzülen kimselerden Allah, firâseti, basîreti, hikmeti ve furkânı alır. Sonra da çelişki ve zıtlıklarla dolu bir hayatı yaşamaya mahkûm olurlar! Oysa Allah’a kul olmaktan gerisi yalandır! 4 ♦ Her kim diliyle, fiiliyle, tavrıyla, duruşuyla, susuşuyla zerresinden kürresine kadar evrenin herhangi bir cüzünde bile mutlak hâkimiyyetin Allah'tan başkasına ait olduğunu savunursa ya da bu konuda Allah'a ortaklar kabul ederse, o kimse şeksiz ve şüphesiz şirke düşmüş olur. Bu kimsenin, normal şartlar altında bu inancını hangi sâik, sebep ve gerekçeyle söylemiş olduğu sonucu değiştirmez. Bu durum, Rabbimizin "(Boşuna) özür dilemeye kalkışmayın" (Tevbe, 66) kavlinde açıklığa kavuştuğu gibi, bahane uydurduktan sonra yağ gibi üste çıkılabilecek bir vaziyet değil; aksine günahı itiraf edip, şirkten tevbe edilmesi gereken bir haldir. 5 ♦ 74 yaşındaki ünlü ateist İngiliz Fizikçi, Evrenbilimci ve Astronom Stephen Hawking, "evrenin oluşumu bilimsel bir gerçekliğe dayanır ve bu Tanrı'nın olmadığı anlamına gelmez" demiş. İnsan, bilimde zirve de olsa, Allah'tan ve kâinâtın gerçeklerinden ne kadar kaçarsa kaçsın, bilim onu hayatının sonunda da olsa sıkıştırıyor, iman etmese de bu evren üzerinde bir yaratıcının varlığını kabul etmeye zorluyor, mecbur ediyor. Hawking, kendisiyle yapılan bir röportajda bu açıklamasıyla, yıllardır kendisine dayanan, bilim adamlığını ve fikirlerini bilimsel kanıt olarak kabul eden ateistleri çok üzeceğe benziyor! İnsan, ne Allah'a, ne Allah'ın Âyetlerine, ne bilimsel verilere, ne fıtrata, ne vicdana, ne sağduyuya ve ne de evrensel gerçeklere karşı gelemez. Ne kadar inat ederse etsin, bir gün bunu ya vicdanında sessizce kendi kendine ya da lisanıyla seslice tüm dünyaya itiraf etmek zorunda kalacaktır. Allah, hidâyet versin... Gökleriyle, yerleriyle tüm evreni yoktan yaratan Âlemlerin Rabbinin şânı ne yücedir. O, noksanlıklardan münezzehtirtir; ibâdet edilmeye yegâne lâyık olan hak ilâhtır ve gerçek ma'bûddur.

MUHTELİF KONULARDA KISA KISA - 3

1  Sağlam akîde, insanın nefsânî arzularına mâni olur!

Kişide sahîh, sağlam ve köklü bir iman yok ise, haddizâtında kendisi de belli bir yörüngede dönmekte olan dünya; tazelik, yeşillik, câzibe ve ihtişamıyla insanın başını döndürebilir. Dünya ne kadar güzel olsa da, geçicidir ve imtihan için muvakkatan insanların emrine musahhar kılınmıştır. Asıl varılacak yurt, âhirettir. İnsan, dünyanın güzelliği karşısında asıl menzili unutarak hırslarına mahkûm olmamalı, kendisini nefsânî çıkar çatışmalarının içinde bulmamalı, sonuçta da evrenin yaratıcısına, Âlemlerin Rabbine, din gününün melikine/mâlikine âsî olmamalıdır. Âhiretteki esenlik (selâm) yurdu olan, en güzel olan (el-Hüsnâ)'yı yani cenneti kazanmak için yarışmalıdır.

2  Sahîh ile uydurmalarını tespit adına, avâmın, Hadîsleri, Kur'ân'a arz etmeleri gerektiği faraziyesine i'tikât, Kur'ân'ı bahane ederek Hadîsleri inkâr etme felsefesidir! Hadîs Usûlü ilminde avâmın yani âlim ve muhaddis olmayanların, Hadîslerin metinlerini hevâ ve heveslerine göre tenkîd etme yöntemi bulunmamaktadır! Kendi aklına göre, Kur'ân'ı bahane ederek Hadîslere "sahîh" ve "uydurma" ruhsatı verenler, zayıf Hadîsleri nasıl tespit edecekler ve nereye koyacaklar?! Bunca müfessir ve muhaddis asırlarca Hadîs tenkîdi çalışmalarını ilmen gerçekleştirdikleri halde bu miras ne olacak?! Selefiyle Halefiyle Hadîs kaynağına yakın kimselerin yaptıkları çalışmalara, o kaynağa uzak olan ve kıyâmetin kopmasına yakın dönemlerde dünyaya gelen kimselerin modernist yorumları mı tercih edilecek?! İlim bunu kabul etmez de; fıtrat, akıl, iz'ân ve sağduyu bunu kabul edebiliyor mu acaba?! Bunun sonucu, Peygambersiz bir din anlayışı değil midir? Peygamberimizin Sünneti ve örnekliği devreden çıkarılınca, hiç İslâm'dan söz edilebilir mi? Nebevî ahlâkın ve örnekliğin olmadığı bir düşünce yapısına İslâm denilebilir mi?

3  İnsanın, şu'cu ya da bu'cu olma takıntısı, grupçuluk hastalığı, onun Tevhîd ehli bir kul, sâlih bir Müslüman, mazbût (düzgün, düzenli) ve vasat (âdil, dengeli) bir insan olmasına engel bir kuruntu ve bir saplantı olarak kendisini bir ömür boyu oyalamaktadır. Oysa akıllı kimse, imanını, sâlih amellerini, takvâsını ve ihlâsını gün be gün artırmanın ve ölümden sonrasında mü'minler için vaat edilen büyük, kesintisiz ve sürekli nimetleri kazanmanın derdinde, telâşında ve arzusundadır. Rabbânî bir kul olmak ile falanca ya da filancanın kulu kölesi olmak arasındaki tercihini fânîlerden yana kullanan bir kimsenin iman iddiası bâtıldır! Allah'a hakkıyla iman etmeyen, kendi grup ve taraftarlarının başarısıyla sevinen, başarısızlığıyla da üzülen kimselerden Allah, firâseti, basîreti, hikmeti ve furkânı alır. Sonra da çelişki ve zıtlıklarla dolu bir hayatı yaşamaya mahkûm olurlar! Oysa Allah’a kul olmaktan gerisi yalandır!

4 Her kim diliyle, fiiliyle, tavrıyla, duruşuyla, susuşuyla zerresinden kürresine kadar evrenin herhangi bir cüzünde bile mutlak hâkimiyyetin Allah'tan başkasına ait olduğunu savunursa ya da bu konuda Allah'a ortaklar kabul ederse, o kimse şeksiz ve şüphesiz şirke düşmüş olur. Bu kimsenin, normal şartlar altında bu inancını hangi sâik, sebep ve gerekçeyle söylemiş olduğu sonucu değiştirmez. Bu durum, Rabbimizin "(Boşuna) özür dilemeye kalkışmayın" (Tevbe, 66) kavlinde açıklığa kavuştuğu gibi, bahane uydurduktan sonra yağ gibi üste çıkılabilecek bir vaziyet değil; aksine günahı itiraf edip, şirkten tevbe edilmesi gereken bir haldir.

5  74 yaşındaki ünlü ateist İngiliz Fizikçi, Evrenbilimci ve Astronom Stephen Hawking, "evrenin oluşumu bilimsel bir gerçekliğe dayanır ve bu Tanrı'nın olmadığı anlamına gelmez" demiş. İnsan, bilimde zirve de olsa, Allah'tan ve kâinâtın gerçeklerinden ne kadar kaçarsa kaçsın, bilim onu hayatının sonunda da olsa sıkıştırıyor, iman etmese de bu evren üzerinde bir yaratıcının varlığını kabul etmeye zorluyor, mecbur ediyor. Hawking, kendisiyle yapılan bir röportajda bu açıklamasıyla, yıllardır kendisine dayanan, bilim adamlığını ve fikirlerini bilimsel kanıt olarak kabul eden ateistleri çok üzeceğe benziyor! İnsan, ne Allah'a, ne Allah'ın Âyetlerine, ne bilimsel verilere, ne fıtrata, ne vicdana, ne sağduyuya ve ne de evrensel gerçeklere karşı gelemez. Ne kadar inat ederse etsin, bir gün bunu ya vicdanında sessizce kendi kendine ya da lisanıyla seslice tüm dünyaya itiraf etmek zorunda kalacaktır. Allah, hidâyet versin... Gökleriyle, yerleriyle tüm evreni yoktan yaratan Âlemlerin Rabbinin şânı ne yücedir. O, noksanlıklardan münezzehtirtir; ibâdet edilmeye yegâne lâyık olan hak ilâhtır ve gerçek ma'bûddur.

6  Bazı insanlar okumayı ve yazmayı sevmezler; sadece konuşmayı ve tartışmayı severler. Sen, okumayı ve yazmayı seveni sev!

7  Para harcayın, pul harcayın, mal harcayın ama insan harcamayın! Yoksa harcaya harcaya para gibi insan da tükenir, kendinizi harcamak zorunda kalırsınız, harcanırsınız, yazık olur! İnsan olan, insanın değerini anlar, insana değer verir, onu kaybetmek için değil, kazanmak için çalışır. Olması gereken budur; nefis, ego, kibir hamâset, cür'etkârlık ve taşkınlıkla hikmetsiz olarak, boş yere tartışıp durmak iyilik değildir! Müslüman; boş, bâtıl, sapkın, taşkın bir durumla karşılaştığında bile "selâm" diyebilen, o anki son sözünde dahi, karşısındakinin selâmet ve esenliğini, hayır ve iyiliğini isteyebilen güzel insandır. Sosyal hayatta ve sosyal medyada ona buna sataşmakta, facebook'ta kızılanları engellemekte bir güzellik yoktur. Güzel insanlara selâm olsun. (Okuyun: Furkân: 63; Kasas: 55)

8  Çoğunlukların ve müstekbirlerin keyifleri istikametinde ısmarlama fetvâlar verenleri, dünyadayken kendilerinden korkup sakındıkları o dostları, âhirette Allah'ın azâbından kurtarabilecekler mi? O halde dünyadayken sizi kendisine ve cehenneme çağıran değil, Allah’a ve cennete çağıran dostlar edinin! Sizi ateşe çağıran kimse, size dünyayı da vaat etse, o kimse apaçık bir düşmandır!

9  Konyalılar, Celâleddîn Rûmî'nin "ne olursan ol, yine gel" sözünden çok etkilenmiş olmalılar ki, dışarıdan gelenlere gösterdikleri teveccüh ve alâkayı kendi öz evlatlarından esirgiyorlar. Bu misafirperverlik mi yoksa vefâsızlık mı? Hangi taraftan baktığınıza bağlı! Ama doğrusu; vefâsız olmadan, vefâsızlık etmeden misafirperver olmayı başarabilmektir. Misafire ikrâm, izzet ama, yanı başındaki komşuya vefâsızlık; zâhiren hayır gibi gözüken o amelin samimiyetini de iptal eder. Zira vefâ ve sadakat duygusunu kaybedenin elde edeceği kazanımlar, zaaf açığını/yırtığını örtmeye/yamamaya yeterli olmaz.

10  "Kurân tek kaynaktır" deyip, İslâm'ın diğer delillerini inkâr edenler ve 14 asırlık İslâm gerçeğine uydurma diyenler, yeni bir din uydurmaktan başka bir şey yapamazlar!

11  İmam Müslim rahımehullâh'ın Sahîh'i, İmam Nevevî rahımehullâh da dâhil olmak üzere pek çok muhaddisin yanında temel Hadîs kitapları arasında "isnâd şâheseri" olarak kabul edilirken, günümüzde bazı gençler, İmam Müslim'in Sahîh'ine aldığı bazı Hadîslerin isnâdında kusur buluyorlarmış! İnsan, ilmen miskin olabilir ama hiç değilse "haddini bilme" erdeminden mahrûm olmamalıdır!

12  Apartmanlarda susmayan matkap, çekiç sesleri!!

Bir apartmanda yaşıyorsanız matkap ve çekiç seslerine alışacaksınız! Bir apartman bir marangoz dükkânına eşittir! Biri dursa, öbürü başlıyor! Hiç mi bitmez bu insanların matkap, çekip, tamir, onarım işleri anlamadım!! İnsan düşünüyor da, iyi ki dünya ebedi değilmiş, bir de ebedi olsaydı, bu insanların hali nice olurdu?! Yazık (!), dünya işlerinde dünya şampiyonlukları için kıyasıya koşuştururlardı! Fâni dünya için bu denli hırslı olan insanlık, bâki dünya için ne yapmazdı ki?! Midesinin derdinde olanın devamlı yemek düşündüğü gibi, tek derdi dünya olanın da işi gücü oraya buraya çivi çakmak!.. Evlerin duvarlarını delik deşik ediyorlar; yazık o duvarlara!.. Bir de o gürültülerden kafaları şişen insanlara yazık!..

13  Yemek yaşam/hayat içindir, yaşam yemek için değildir!

Eskiler "yediğin içtiğin senin olsun, gördüklerini anlat" derlerdi. Günümüzde insanlar genelde yediğini ve içtiğini anlatmayı ve facebook'ta resim olarak paylaşmayı sever hale geldiler. Geçmişte istisnâî ve cüz'î olarak yapılabilecek bu tür yanlış davranışlar için de ecdâd "göz hakkı" deyimini kullanarak, gösterişin ve insanların canını çektirmenin câiz olmadığını vurgulamak istemişlerdir. Hatta mübâlağa ve hikmet boyutuyla "biri yer biri bakar, kıyâmet ondan kopar" diyerek, bu konuya asırlardır İslâm âdâbı yönüyle geçmişler noktayı koymuşlardır. Öyle ya, olan var, olmayan var. Kuru ekmek bulamayanlar bile var. Afrika'da ve dünyanın birçok yerlerinde açlıkla boğuşan, hatta açlıktan ölenler varken, yenilen etlileri, sütlüleri, kaymakları, tatlıları, börekleri, çörekleri vs. resim olarak çekip face'de paylaşmak hiç de hikmetli ve isabetli bir davranış olmamaktadır. Duyarlılık lütfen!

14  Hikmetsiz, firâsetsiz, patavatsız, fevrî, hamâsî ve sorumsuz açıklamaların, söylemlerin, sloganların ve tartışmaların arka planında ya dalâlet, ya cehâlet, ya gaflet ya da ahlâk za'fiyeti vardır.

15  Müşriklerin en hafif azaplısı, cehennemden kurtulma karşılığında tüm dünyayı fidye vermek ister!

Enes b. Mâlik radıyallâhu anh’dan rivâyete göre, Rasûlullah aleyhisselâm şöyle demiştir:

“Allah Teâlâ kıyâmet gününde ateş ehlinin (müşriklerin) en hafif azaplısına hitâben:

- Eğer yeryüzündeki her şey senin olsa, bu azâba karşılık fidye verir miydin? Buyurur.

O kul:

- Evet, (verirdim), der.

Yüce Allah:

- Sen, Âdem’in sulbünde iken, Ben senden bundan daha kolay olanını istemiştim. Bana hiçbir şeyi ortak koşmamanı istemiştim. Fakat sen Bana ortak koşmaya devam edip durdun, buyurur.” (Buhârî, Rikâk, 51)

16  Bugün, mescidler övünç vesilesi olmuştur!

Ömer b. Hattâb radıyallâhu anh’dan rivâyete göre, Rasûlullah aleyhisselâm şöyle buyurmuştur:

مَا سَاءَ عَمَلُ قَوْمٍ قَطُّ إِلاَّ زَخْرَفُوا مَسَاجِدَهُمْ

“Herhangi bir toplum amel yönünden bozulunca, mutlaka mescidlerini süslemeye kalkışır.” (İbn-i Mâce, Mesâcid, 2)

“İnsanlar mescidler konusunda birbirleriyle övünmedikçe kıyâmet kopmaz.” (İbn-i Mâce, Mesâcid, 2)

Mescidleri çok yükseltmek, Yahûdî ve Hristiyanlar gibi mescidleri süslemek; bugün yaygın hale gelmiş Sünnete aykırı uygulamalardır. Mescidleri ziynetlerle allı sarılı boyayıp süslemek, insanları namaz ve ibâdetleri yönüyle fitneye düşüren faktörlerdir. (Bkz: Buhârî, Salât, 62) Mescidler konusunda övünme Hadîsinden anlaşılıyor ki, insanlar birbirlerine karşı mescidlerle övünmedikleri sürece kıyâmet kopmayacaktır. Bu övünme; günümüzde mescidlerin binâsına/yapısına, içine ve dışına (süslemelerine) bid’at olan pek çok şeylerin ilave edilmesine, türlü türlü israfların yapılmasına sebep olmuştur. İnsanlar birbirlerine karşı kendi mahallelerinin ve beldelerinin camilerinin büyüklüğüyle, tezyiniyle, boyasıyla, avizesiyle, minaresiyle, kubbesiyle, yüksekliğiyle, şadırvanıyla övünmeye başlamışlardır ve bu hususlarda var güçleriyle yarışmaktadırlar!

17  Bolluğun, çokluğun ve rahatlığın insana battığı, insanın yaratılış ayarlarına olumsuz etki yaptığı düşüncesindeyim. Onun için Allah'tan azdırmayan, yeterli az geçimlik ve rahatlatan imkânlar istemek gerekir. Allahu A'lem.

18  Otuz yılını bu davaya verdiğini söyleyip de hâlâ "tâğût" kavramının muhtevâsını bile kavrayamamış kimseden -otuz yılda otuz âkîde değiştirmekten başka- ne bekleyebilirsiniz?!

Tâğût kavramını bütün yönleriyle kavrayamamış bir insanın pratiğinde tâğûtları örtmesi, reddetmesi, inkâr ve ictinâb etmesi beklenebilir mi?!

Daha tâğût kavramını bilmeyen, kabul etmeyen ve o hakikatlere uygun i'tikâd edip tavır almayan kimseler, maalesef ki İslâm'ın her meselesinde allâmelik taslıyorlar! Daha iman konusunu çözememiş bir kimse, başkalarına ne verebilir?! Başkalarına verdiği şeyler, bozuk inançlarının tesiri altında, doğrunun yanlışla karışım yapıldığı sunumlar olmaz mı?!

Câhillere/bilmeyenlere, araştırıp öğrenmeye çalışırken bu kimselerden etkilenenlere yazık oluyor! Yazık olması, etken ve edilgen anlamda bir yazıktır. Yoksa saptıranlar da sapıtanlar da Allah'ın tehdidinin muhâtabıdırlar. Hak, güneşten daha parlak, açık ve net olarak ortada iken, karanlıklardaki (zayıf, noksan ve yanıltıcı) ışıkların peşine düşmek, karanlıklardaki bir parça aydınlığı güneşten daha parlak görmek demektir ki bu, basiretsizliktir ve Allah katında bir suçtur. Hakkın olduğu bir dünyada bâtılın peşine düşmenin bir mazereti ve haklılık yönü olamaz!

19  Mü'minleri sevmek, imanın olgunluğunun (kemâlinin, tahkîkî olduğunun); bir mü'mini sevmemek, gıcık kapmak ve ilişkiyi kesmek ise imanın zayıflığının ya da taklîdî olduğunun bir alâmetidir. Allah'ım, kalp hastalıklarından Sana sığınırız!

20  Yiyenler düşünsün, yemeye devam edenler de ibret alsın!

Haber kaynaklarında geçtiğine göre; yıllarca at, eşek ve domuz eti yediren 11 firma tespit edilmiş. Şimdi bazı kimseler, kendi aldığı markaların o listede olup olmadığını kontrol edip, hâlâ piyasanın kırmızı ve beyaz etlerini, sucuk, pastırma, salam ve sosislerini yemeye devam edecektir! Eskiler "bir musibet bin nasihatten evlâ" derlermis ya, o geçmişin insanları içinmiş anlaşılan. İnsan, yaşananlardan ve hayattan ibret almazsa, aynı yanlışları bin kere yapar.

Haber kaynakları genelde -kadın, magazin vs. uygunsuzluk yönüyle- haberi paylaşmaya elverişli olmadığı için paylaşım yapılmamıştır. İbret alana bu kadar paylaşım tam ve yeterlidir.

Bizim çocukluğumuzda bir fıkra anlatılırdı.

Affınıza sığınarak anlatmak istiyorum.

Adamın biri gece vakti eline yarım ekmek almış, içine de sucuk koymuş. Ama zifiri karanlık olduğu için göz gözü görmüyor. Âdeta el yordamıyla hareket ediyor. Nasıl olduysa adamın ayağı bir yere takılıyor, adam tökezlerken ekmeğinin arasındaki sucuk düşüyor ama adamın bundan haberi yok. Hikâye bu ya, dereden bir kurbağa zıplamış adamın iki yana açılmış ekmeğinin arasına kurulmuş. Sonra adam ekmeğini sıkıca sarmalamış ve bir ısırmış, kurbağa "vak" demiş, bir daha ısırmış "vuk" demiş. Adam da "vak desen de vuk desen de, seni yiyeceğim" demiş. Tebessüm bir sadakadır. İbret alabilirsek, bu da bizim kârımız olur. Bazı kimseler sanki ekmeklerinin arasından vak vuk seslerini duydukları halde "vak desen de seni yiyeceğim, vuk desen de" demektedirler. Ne diyelim Allah sağlık ve âfiyet versin.

21  Hikmetsiz insanlarla diyaloğa girmemeyi "hikmet" olarak görüyorum.

Bazen ziyaretleşmeler esnasında bir kısım insanlar, hikmetsizce konuşuyorlar. Konuşmalarına, tarafımızdan bir katkı ve katılım göremediklerinde de "öyle değil mi?" diyerek konuşmalarına destek arıyorlar. Çoğu zaman da ısrarcı davranışlarla beyhûde çabaların içinde kendilerini yıpratıyorlar! Bu kimselere, "Hikmetler" kitabını yazmış biri olarak, beni bu konuşmalardan ma'zûr görün, diyorum sadece... Anlamak isteyene bu söz çok açıktır. Anlamak istemeyene saatlerce konuşsanız da boşunadır! Akıllı kimse işâretten bile anlar. Günümüzde bırakın işâreti, sözden bile anla(ya)mayan kimselerin, bir de kendilerini çok akıllı sanmaları traji-komik bir durum değil midir? Laftan, her akıllı anlar/anlamalı; önemli olan, işâretten anlayabilmektir. Hiçbir hak sözü anlamaya yanaşmayanlar, akıllarının önündeki önyargı setini yıkmak zorundadırlar. Yoksa akıllarına dahi zulmetmiş olurlar!

22  İnsanı kurtaracak olan imandır, gerisi boştur!

Allah’a hakkıyla iman etmediysen; âmir oldum, memur oldum, şunu kazandım, bunu harcadım deme! Param var, şöhretim var, itibarım var, makamım/mevkiim var, yatım, katım, yazlığım, kışlığım hatta helikopterim, özel uçağım bile var diye öğünme! Kime ne, onlardan? Allah’a iman etmenin dışında kalan her şey boştur, fuzûlîdir, beyhûdedir, bâtıldır, musîbettir, âfettir! Dünyalıklar, insanı, Allah’a kulluktan alıkoyuyorsa, onlar gözlerde birer perde ve kalplerde birer kılıftır ki, hakkı görmeye ve hakikati kavramaya mâni olurlar. Görmek, duymak ve anlamak istemeyenler için birer bahanedir! Selâmet sâhiline ulaştırmayan, aksine felâket girdabına giriftar eden araç ve vasıtalar sahibi için hayır değil, şerrdir! Mal ve dünyalıklar, Allah için olduğu zaman hayrdır. Nefs için biriktirilen mallar, biriktiricisinin başına belâdır! Benim malım, “Allah için diyen” ama hayatını ve yaşamını dahi, o yaşamı var edenin rızâsına uygun yaşamayanın sözleri bâtıl bir söz, aldatıcı bir kuruntu, oynaş ve bir oyalanmadır. Böyle yapanlar, hangi gerekçelerle kendilerini müdafaa ederlerse etsinler, o sözlerle, ne her şeyi hakkıyla bilen Yüce Allah’ı ne de Allah’a hakkıyla iman eden mü’minleri aldatabilirler. Bu noktada Allah Sübhânehu ve Teâlâ’nın şu buyrukları hatıra gelmektedir: “İnsanlardan öyleleri vardır ki, iman etmedikleri halde ‘Biz Allah’a ve âhiret gününe iman ettik’ derler. Allah’ı ve iman edenleri aldatmaya çalışıyorlar. Oysa onlar ancak kendilerini aldatmaktadırlar da, farkında değillerdir. Kalplerinde hastalık vardır. Allah da hastalıklarını arttırmıştır. Yalan söylemekte olduklarından dolayı, onlar için acıklı bir azâp vardır.” (Bakara: 8-10) Vaziyeti, böyle olan herkes için büyük bir tehdittir bunlar! Allah’a sığınırız…

23  Kimileri hayatı imtihan sahası bilir, sadece Allah’a kul olur. Kimileri de imtihan için verilmiş yaşamı, zevk-ü sefâ ve eğlence için bir fırsat bilir ve kendi aklınca: “bir daha mı geleceksin dünyaya, zevkince yaşa!” diye düşünür!

İyi de, zaten Allah’ın, hayatı var etmesinde iki tane yol (yaşam tarzı) vardı(r): Allah’a kulluk ve zevklere kulluk… Hangisini tercih etmeli dersiniz?

Kimilerinin ömrü hep oyun, eğlenceyle, zevk-ü sefâ ile geçer. Kendilerine Kitap’tan, Sünnetten, ilimden, hikmetten, teblîğden, nasihatten, iyilikten, güzellikten, cennetten, cehennemden, nimetten, azaptan bahsedildiğinde, kısacası emr-i bi’l ma'rûf ve nehy-i ani'l münker yapıldığında "Aa, sıkboğaz yapmayın, daraldım, hep ders, kitap, okuma, nasihat olmaz ki... Biraz da eğlenelim, rahatlayalım, gülelim, dağıtalım, dertlerimizi unutalım, ölümden, âhiretten, azaptan bahsedip de içimizi karartmayın" derler. Ömrü hep hevâ ve heveslerinin peşinden koşmakla geçen kimselerin durumları bu demek ki! Birazcık mânevî atmosferle karşılaşsalar, o havayı teneffüs etmek sıkıcı geliyor! “Biraz da eğlenelim, ne o be içimizi daralttın” diyorlar. Hak mıdır bu? Zaten hayatınız nefsânî zevklerinizi tatmin uğrunda vur patlasın, çal oynasın geçmiyor mu? Daha neyin eğlencesinden bahsediyorsunuz? Artık Allah’ın buyruklarına kulak verme ve tevbe etme zamanı gelmedi mi? Ölürken, ölüm anında, ölüm meleğini şu başınızdaki gözlerinizle karşınızda gördüğünüz ve dönüşü olmayan bir yola girdiğiniz anda mı tevbe edeceksiniz?! Bugün duymaktan rahatsız olduğunuz, işittiğinizde çarpıntı geçirdiğiniz âdeta hafakanlar basan o “âhiret” yolculuğunun başlangıcında gerçeği görmek, anlamak neye yarar! O an, imtihanın bittiği vakittir. Gelin, ölüm meleğiyle karşılaşmadan tevbe edin, iman edin. Ölüm meleği ile mü’minler olarak karşılaşın. Allah’ın en büyük lütuflarından biri olan, Müslümanlar olarak can verme şerefinden mahrûm olmayın.

“Ey gökleri ve yeri yaratan! Sen, dünyada da âhirette de benim velîmsin (yardımcım, dostum, işlerimi havale ettiğim ve hükmüne boyun eğdiğimsin). Benim canımı Müslüman olarak al ve beni sâlihlere kat.” (Yûsuf, 101)

24  Allah için uyarılara kulaklarını tıkayanlar, yarın Allah’ın huzurunda kendi nefislerinden başkasını kınamasınlar!

Kronikleşmiş kınayıcılık, eleştiricilik ve suçlayıcılık hastalıklarıyla değil de, Allah rızâsı için, usûlünce ve edebi dairesince bir yanlışı söylenince, bir hatası düzeltilince bundan rahatsızlık duyan insanlar gördüm! Kimi, rahatsızlığını teşekkür söylemiyle örtbas etmeye çalışırken, kimi de dilleriyle bir karşılık vermese dahi, hâl diliyle rahatsızlık izhar etmektedir! Oysa bu insanlar, hatalarından dolayı bugün uyarılmasalar, yarın âhirette yanlışını görüp de uyarmayanlardan şikâyetçi olacaklardır. Fakat ne yazık ki bu kişiler bugün hayatın uzun emelleri, zevkleri, koşuşturmacaları, plan ve programları arasında kendilerine nasihat edenlere kızmaktadırlar ve o nasihatleri de kulak arkası etmektedirler! Böyle yapanların, Allah’ın Mahkeme-i Kübrâ’sında halleri nasıl olacak?!

25  “Peygamberleri onlara apaçık deliller ile geldiğinde yanlarındaki ilim* dolayısıyla şımardılar ve alay ettikleri şey, onları kuşatıverdi. Onlar, bizim azâbımızı gördüklerinde: ‘Bir olarak Allah’a inandık/iman ettik, O’na eş koşmakta olduğumuz şeyleri de inkâr ettik’ dediler.** Ama bizim azâbımızı gördüklerinde, imanları onlara fayda vermedi. Bu, Allah’ın kulları hakkında geçerli olagelen Sünnetidir (yasasıdır). Ve kâfirler işte burada hüsrana uğradı…” (40/Mü’min: 83-85)

* Müşriklerin kendisi sebebiyle şımardıkları o yanlarındaki ilim; dünyadaki tabiat felsefeleri, öğretileri, felsefî düşünce akımları, hayale dayalı mitolojik hikâyeler vb. birikimlerdir ki, bunları “din” olarak kabul ederler ve bunlarla şımararak, gururlanarak Peygamberlerin getirdiği ilme (vahye) karşı çıkarlar.

** Tevbe ve iman ancak azap ve ölüm gelmezden önce fayda sağlar. Azap ve ölüm geldikten sonra tevbe ve iman etmenin Allah katında bir faydası olmaz. Allah’ın öteden beri kulları hakkında geçerli olan Sünneti (değişmez yasası) budur. Buradan şu iyice anlaşılmalıdır ki, şeytanın “sonra tevbe edersin” sözü, en büyük yalandır ve en büyük aldatmacadır. Zira onun, “sonra sonra…” diye erteleyip de insanin farkına varmadan ecelinin dolduğu, ömrünün son lahzası olan o ölüm anında ne tevbe kabul edilir ne de iman! Dikkat edin, müşrikler, Allah’ın azâbını gördükleri zaman: “Bir olarak Allah’a iman ettik, O’na eş koşmakta olduğumuz şeyleri de inkâr ettik” (Mü’min, 84) demektedirler. Ama Rabbimiz, ölüm anındaki bu iman teşebbüsünü reddetmekte ve bunun onlara bir fayda sağlamayacağını bildirmektedir, ardından da, bu yasasının, kulları hakkında geçerli, değişmez bir Sünnetullâh olduğunu hatırlatmaktadır. O halde insan, şeytana aldanıp da Allah’ın geçerli yasasının ne olduğunu unutarak, tevbe ve imanı ertelemesin. Çünkü bir de bakar ki, ölüm meleği karşısındadır... İmtihan bitmiştir ve dünyadan son adımda -Allah korusun- imansız olarak çıkma şekâvetiyle yüz yüze kalınmıştır!... O an insan, aynen Firavunun yaptığı gibi iman etmeye kalkışır ama beyhûdedir! O anki iman ikrarı, insana hiçbir yarar sağlamaz! Bu durumun, nice kâfirlerin sonu olduğunu unutmayalım ve onların bu kötü ve hüsran olan âkıbetlerinden Allah’a sığınalım; Yüce Rabbimizden “hüsn-ü hâtime“ dileyelim…

26  Bugün, İslâmî hassasiyetle (!), "haşema" adı verilen giysilerle plajlarda avret mahalleri açık kimselerin arasında denize girmenin "İslâm" olduğu zannediliyor. Böylece vücut hatlarını açığa çıkaran ve gözlerin haramla dans ettiği ortamlarda Müslümanca (!) deniz keyfi yapılabildiği düşünülüyor! Şeytan bir şeyi süslü göstermeyegörsün, minareyi çaldırdığına kılıfını da eşantiyon olarak hayrına (!) vermektedir. Aynen bunun gibi, başörtüsünü nihâî amaç haline getirttiği kimselere de, başörtüleriyle namahrem elleri tutmalarını sosyal hayatın ve çağdaşlığın bir gereği masûmca (!) ve kaçınılmaz bir durum olarak fısıldamakta böylece insanları günaha sürüklemekte, zamanla da o haramları meşrulaştırmayı amaçlamaktadır! Şerîatle nefsin arzularının sentez edildiği, bu ikisinin toplandığı hiçbir şeyin sonucu İslâm olarak kalamaz!

27  Ali'nin külahını Veli'ye giydirerek ticâret olmaz! İnsan, elindekiyle yetinmesini bilmeli, kanaatkâr olmalı, açgözlü ve hırslı olmamalı, ayağını yorganına göre uzatmasını bilmeli ve gözü yükseklerde olmamalıdır!

Ekonomik yönden kendinden aşağıdakilere bakmayan kimse, elinin altındaki nimetlerin farkına varamaz ve haline şükredemez!

Borçla borç kapatma işini karakter haline getirenler, eksi ile eksiyi toplayınca sonucun artı olacağını sanmaktadırlar. Oysa ikisi de eksidir. İki borç iki eksidir, insanın omuzlarında iki kat yüktür. Karşılığı olmayan ya da geciktirilerek alacaklıya zulmedilen borç münasebetleri çözüm değil, maddî ve mânevî problemdir! Kanaat zenginliğine talip olmalıyız ki, sıkıntıya düşmeyelim ve sıkıntıya düşürmeyelim!

Zaman zaman da iman, ilim, samimiyet, adâlet ve insâfına güvendiğimiz dostlarımızın bize tuttuğu aynada kendimize bakmalıyız ve kendi gerçeğimizi görmeliyiz. Zira çoğu zaman insan, olumsuz sözleri kendisine yakıştırmaz, sürekli kendisini temize çıkararak, içgüdüsel olarak yaptıklarını savunma gereksinimi duyar. Onun için de, samimi dostların dostâne sözlerine kulak vermesini bilmeliyiz. Gerçekleri görmek ve duymak istiyorsak!...

28  Okuma fobisi!

Çoğu zaman yapılacak işin kendisi değil, o işi başaramama korkusu insanı adım atmaktan alıkoyar!

Çoğu insana, tahammül edilebilecek ve rahatlıkla üstesinden gelinebilecek zahmetin ve yorgunluğun kendisi değil, o zahmet karşısında hissedilen cesaretsizlik, korku, sabırsızlık, bıkkınlık, yılgınlık ve kendine güvensizlik ağır basar, sıklet ve karamsarlık oluşturur ve karar sürecini olumsuz etkiler. Mesela; bir kimsenin önünde ma'kûl uzunlukta faydalanılabilecek önemli bir yazı var. Okumak istiyor. Ama okuyamama endişesi, bitirememe korkusu, sonuna kadar okumaya sabredememe, sıkılma, o işi merasime çevirip kendisine eziyet etme, vesveselere kapı aralama gibi gelgitler neticede hayırlı ve îfâsı kolay bir sâlih amelden vazgeçmeye sebep oluyor. Oysa kafasında bu kadar senaryolar yazıp, kendisiyle cebelleşinceye kadar, yazıyı çoktan okur bitirirdi. Okumaya başladığında da, korkulacak bir şey olmadığını görürdü. Satırların, paragrafların ve sayfaların gözlerinin önünden âdeta akar gibi geçtiğini, susamış bir kimsenin büyük bir iştahla su içtiği gibi, o sayfalardakileri büyük bir istekle okur ve mânevî gıdaları yudumlardı. Ama tabiî ki, bunun olması için susamak gerekir!...

29  Âdem (آدم)

Âdem, ilk insan ve ilk peygamberdir. Bu bakımdan kelime, insanlığın atasının özel ismidir. Hz. Âdem, Âdem aleyhisselâm ya da Âdem Peygamber şeklinde kullanılır. Böylece diğer özel isim olan Âdem’lerden ayırt edilmiş olur. Bu kelime geçmişte İslâm toplumlarında tüm insanları kapsayacak doğrultuda cins isim olarak da kullanılmıştır. Bu yönüyle âdem, insan türünü ifade eden ve insan anlamında kullanılan cins isimdir. Ecdâd, “bir âdem gördüm” biçiminde konuşur ve insanı ilk atasının adıyla anardı. Günümüzde “âdem” yerine “adam” denilmektedir.

Peki, âdem (adam, insan) nedir ve nasıl olmalıdır?

Âdem (آدم), hemzesi gibi dimdik, tavizsiz, onurlu, vakûr ve ancak Rabbi huzurunda kıyamda, dal harfi gibi kibir ve ucbdan uzak, mütevazı ve sadece Allah’ın huzurunda rükû’da, mîm harfi gibi riyâ ve gösterişten uzak, ihsân makamında, âbid ve takvâlı ve yalnızca Âlemlerin Rabbinin huzurunda secdede olan insandır. Her âdem, hayatını iman ve ihlâs üzere yaşamalıdır. İşte o zaman babaları Âdem’in yolundan sapmamış olurlar.

30  Bütün bid'at fırkalarının ortak özelliklerinden bir tanesi, muhkemleri bırakıp müteşâbihlere uymalarıdır!

31  Âkil insan hâlden anlar, câhil insan kâlden anlamaz!

Akıllı insana bir şey demeseniz de, hâlinize ve davranış biçiminize bakarak kendi lehine güzel sonuçlar çıkarır. Câhil insana ise, hal, tavır ve davranış biçimlerinizle bile bir şey veremezsiniz. Yani davranışlardan ders almayan kimse sözlerden de ders alamaz. Zira görüntüden ibret alamayan, kendi yaşadıklarından ya da başkalarının yaşamından istifade edemeyen kimseye söz/kâl ve nasihat pek fayda vermez! En kolay ders çıkartılması gereken görsellikten, somut örneklerden, hayatın kendisinden ders çıkartamayan kimse, sadece işitme yoluyla gerçeği tam olarak anlayamaz! Bu nedenle bazı ilim ve hikmet ehli, "bizim hâlimizden anlamayana söz kâr etmez" demişlerdir. Öyle ya, hayat, her veçhesiyle içerisinde binlerce örnekler barındıran bir kitap gibidir. İzlediğini anlamayan, dinlediğini anlar mı?

32  Nasslardaki emir ve nehy sîğalarının zâhirî anlamlarına bakarak, farz veya haram belirleyenler (!); Âyet ve Hadîslerde gördükleri her "yap" emrinin vücûb'a yani farziyyete, her "yapma" nehyinin de tahrîm'e yani haramlığa delâlet ettiğini sanmaktadırlar! İlimsizce, Allah'ın sınırlarına müdâhale anlamına gelen ve câhiller tarafından uydurulmuş asılsız fetvâlar, Allah'a karşı bir yalan ve bir iftirâdır. Allah'ı yalanlayanlar da -bir daha o sapıklığa dönmemek üzere tam bir teslimiyetle, içtenlikle tevbe etmedikleri sürece- asla iflâh olmazlar!

"Dillerinizin yalan yere niteleyegeldikleri şeyler için: 'Şu helâldir, şu da haramdır' demeyin. Çünkü (o zaman) Allah'a karşı yalan uydurmuş olursunuz. Şüphe yok ki Allah'a karşı yalan uyduranlar iflâh olmazlar." (Nahl, 116)

33  Eskiden ümmetin gençleri ve ihtiyar delikanlıları “er-Rihle fî talebi’l-Hadîs” ve “er-Rihle fî talebi’l-ilm” yani Hadîs tahsîli için seyahat ve ilim tahsîli için seyahat ederler, Allah’ın arzında Allah'ın rızâsını kazanmak maksadıyla gezip dolaşırlar, ilim, fen ve hikmet öğrenirler, sıla-i rahm yaparlardı. Günümüzde ise turistik ve piknik amaçlı seyahatler yapılmaktadır! Nereden nereye gelmişiz!

34  Soru: İşittiği Hadîsleri yazmak için Peygamberimizden müsaade isteyip, izin verilmesi üzerine 700 civarında Hadîs rivâyet eden, Rasûlullah’tan bizzat işittiği Hadîsleri bir kitapta toplayan, bu kitapçığı günümüze kadar müstakil olarak gelmese de, yazdığı Hadîslerin büyük bölümü Ahmed b, Hanbel’in Müsned’inde, diğerleri de muhtelif Hadîs kaynaklarında yer alan bu sahâbînin adı ve rivâyet ettiği Hadîsleri topladığı kitapçığının adı nedir?

Cevap: Abdullah b. Amr – es-Sahîfetu’s Sâdıka (Sahîfe-i Sâdıka/Doğru Sahife).

35  Kurban hangi günlerde kesilebilir?

Kurban kesmenin son vakti ne zamandır?

İmam Şâfiî rahımehullâh’a göre, kurban, nahr ve ondan sonraki üç teşrîk gününde kesilebilir. Bu kanaatte olanlar arasında Ali b. Ebû Tâlib, Cübeyr b. Mut’ım, İbn Abbâs, Atâ’, Hasan-ı Basrî, Ömer b. Abdülazîz, Şam halkının fakîhi Süleyman b. Mûsâ el-Esedî, Mekhûl, Dâvûd ez-Zâhirî ve başkaları da vardır.

İmam Ebû Hanîfe, İmam Mâlik b. Enes ve İmam Ahmed b. Hanbel rahımehumullâh’a göre ise, kurban, kurban bayramının birinci günü ile ondan sonraki iki günde kesilir. Bu görüş, Ömer b. Hattâb, Ali, İbn Ömer ve Enes radıyallâhu anhum’dan rivâyet edilmiştir. Saîd b. Cübeyr’e göre ise, şehirde yaşayanlar için özel olarak nahr (kurban bayramının birinci) günü câizdir. Köylerde yaşayanlar için ise, nahr günü ve teşrîk günleri kesilmesi câizdir. (el-Minhâc fî Şerhi Sahîh-i Müslim, Kitâbu’l Edâhî, Bâbu Vakti’l Edâhî-“Kurban Kesmenin Vakti Bâbı”)

36  İslâm; insanları kendine, başkasına veya şu ya da bu gruba çağırmak değil, Allah’a çağırmaktır. Her kim, Tevhîd (Allah’ı birleme), ubûdiyyet (yalnızca O’na ibâdet, teslimiyyet) ve uhuvvet (iman kardeşliği) maslahatlarının önüne kişi ya da hizip maslahatını geçirirse, onun davası İslâm ol(a)maz. Bu tür yönelişler ancak asabiyettir, taassuptur, his ve heyecanların, hevâ ve heveslerin bazı hakikatlerle karıştırıldığı beşerî sentezlerdir! Akîdevî, amelî, kavlî, ahlâkî ve menhecî sentezler… Fikrî ve felsefî söylemler… Bir sentezin içinde İslâm’dan ne kadar değer bulunursa bulunsun, hatta çoğu İslâm’dan alınsın, Allah’ın dininden bazı değerleri bırakıp da yerine nefsî yargılar konulduğu ölçüde Sırât-ı Müstakîm’den ifrât veya tefrît’e sapma gerçekleşir. Hak ile bâtılın karıştırılması esnasında sadece Allah’ın rızâsı gözetil(e)mez; o faraziyeyi uyduran ve uyanların maslahatları genelde Allah’ın rızâsına takdîm edilir. Bu da Allah’ı ve O’nun irâdesini yüceltmek değil; beşerî, şahsî ve nefsî tercihleri kutsamak ve insanları ilâhlaştırmak demektir. Cehâletin ve dalâletin her türünden, ifrât ve tefrît’e düşmekten, gizli ve açık şirklerden Allah Sübhânehu ve Teâlâ’ya sığınırız.

37  “Rabben┠duasında Allah’tan neler istiyoruz?

Dünyadaki iyilik ve güzellik; ilim ve ibâdettir, âhiretteki iyilik ve güzellik ise cennettir.

عَنِ الْحَسَنِ فِى قَوْلِهِ رَبَّنَا آتِنَا فِى الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي الآخِرَةِ حَسَنَةً قَالَ فِى الدُّنْيَا الْعِلْمُ وَالْعِبَادَةُ وَفِي الآخِرَةِ الْجَنَّةُ

Hasan radıyallâhu anh’dan rivâyete göre;

“Rabbimiz, bize dünyada da bir güzellik ver, âhirette de bir güzellik ver” (Bakara, 201) kavli hakkında demiştir ki: Dünyadaki güzellik ilim ve ibâdettir, âhiretteki güzellik ise cennettir. (Tirmizî, Deavât, 72)

Allah'tan istediklerimiz:

1- İLİM, İBÂDET,

2- CENNET,

3- ATEŞ (CEHENNEM) AZÂBINDAN KORUNMAK...

Bu duaya içtenlikle "ÂMÎN" diyoruz.

38  Kibir ve egomuza mağlup olup, hakkın teblîğini riyâ sanmayalım, câhil sofuluk yapmayalım!

İslâm'ı teblîğ etmemenin, sahip olunan ilim ve hikmet hazinesini insanlarla paylaşmamanın başlıca iki nedeni vardır:

1- İnsanlara -Allah rızâsı için hasbelkader- bir şeyler öğretmeye, her meşru vesile ile onlara faydalı olmaya tenezzül etmemek, insanların bilgisizliğini umursamamak yani kibir ve atâlet (tembellik),

2- İnsanlara faydalı şeyler öğretmenin riyâkârlık (gösteriş) olduğunu sanmak!..

Bu ikisi de şeytanın vesvesesi ve aldatmasıdır!

Bir şeyler öğrenip de öğrendiği bilgileri kendi içine hapseden; yararlanmayan ve yararlandırmayan insan tipinden şeytan pek rahatsız almaz, aksine memnun kalır!

39  Biraz tebessüm :)

Sevilen şeylerden infâk/ikram etmenin önemini vurgulayan: "Sevdiğiniz şeylerden infâk etmedikçe Birre (iyiliğe, cennete) kavuşamazsınız" (Âl-i İmrân, 92) Âyetini bazen insanlar yanlış anlarlar. Apartmandaki kedilere süt yerine hoşaf vermek gibi. Sanırım hoşafı çok seven bir arkadaşımız... :)

Kaptaki hoşafı boşaltıp, içine süt doldurduktan sonra kaptakinin süt olduğuna kedileri ikna etmek biraz zor olsa da, çaba gösterince azmin elinden bir şey kurtulmuyor. (:

Bizim yiyip içtiğimiz ve çok sevdiğimiz bir şeyi başkası tercih etmeyebilir. Benim de başıma çok gelmiştir. Tatlıyı çok ama çok seven bazı arkadaşlar -en sevdiklerinden ikrâm etmek adına- tatlıyı bazen hiç yemeyen bazen de yeteri kadar yiyen bana ısrarla ve mütemadiyen ısmarlamak istemişlerdir. Tatlıyı yemeyen ya da az yiyen bir kimseye karşı sergilenen bu tavır, sevilenlerden ikrâm etme hassasiyeti midir yoksa sevilenleri yeme çabası mıdır? İkrâmlar yaparken birkaç saniye de olsa, bu noktada düşünelim. Zira burada önemli dersler ve ibretler vardır.

Hayat; ibret, hikmet, tefekkür ve tebessümden ibaret değil midir. Asıl gaye ise, Allah'a taabbuddur...

40  İnsanoğlunu anlamak gerçekten güçtür!

Birileri durduk yere, durdukları yerde, durmadan suçlanır; birileri de durdukları yerde duramazlar, durmadan suçlarlar!

Hayatta durduğun yere dikkat et!

41  Vahiyle münasebeti olmayan bir kimse cimriliği tutumluluk, savurganlığı da cömertlik zanneder!

“Akrabaya hakkını ver; yoksula da, yolda kalmışa da. Ama saçıp savurma. Çünkü saçıp savuranlar şeytanların kardeşleridir. Şeytansa, Rabbine karşı çok nankördür. Şayet Rabbinden umduğun bir rahmeti arayarak onlardan yüz çevirirsen, o halde kendilerine ağır gelmeyecek (hoş) bir söz söyle! (Zincire vurulmuş esirler gibi) elini boynuna bağlanmış kılma (cimri olma). Onu büsbütün de açma (israf da etme). Yoksa sonra kınanmış, yaptığına pişman olur kalırsın. (Yoksa sonra kınanmış, yaptığına pişman olmuş halde hasret içinde kalırsın).” (İsrâ: 26-29)

42  Başkalarının yanında sigara içmenin saygıyla bir alâkası yok mu?! Alenen sigara içmek nefes almak gibi rutin ve masum bir davranış mıdır?! İnsanlardan sigara içmek için izin istenilebilir mi?! Yanımızda sigara içilmesine izin verme hakkımız var mı?!

Bazı kimseler yıllarca "büyüklerin yanında sigara içmenin saygıyla bir alâkası yoktur" dediler ve demeye devam ediyorlar! İlmi bir temeli olmayan ve kulaktan duyma olan bu sözü kulaklarına ulaştırılanlar, o sözün kaynağını hiç araştırdılar mı? Nerede böyle bir hikmet geçmektedir?! Hiç düşündük mü, bu söz, kimin işine yarar? Şeytanın, sigara üreticilerinin, sigara satıcılarının, sigara içicilerinin ve özgürlükçü (!) ve iyimser (!) olmak adına hoşgörülü olduğunu sanan kimselerin... Peki, bu söz yıllardır kime, ne kazandırdı, maddî ve mânevî anlamda neler kaybettirdi?

Bilelim ki, sigara içenler, günah işleyerek başta Allah'a, sonra pis kokusuyla eziyet ettikleri meleklere, sonra zarar verdikleri etraflarındaki insanlara ve en sonunda da nefislerine zulmetmek suretiyle haksızlık ve hürmetsizlik etmektedirler. Yani hürmetsizlik sadece bir kesime değil! Önce Âlemlerin Rabbine, sonra meleklere, sonra Allah'ın kullarına ve sigara içenin kendisine! Allah'a karşı huşu' ve saygıdan tüm mahlûkâta saygı doğar. Kişinin kendisine saygısından da prensipli bir kişilik neş'et eder. Zira kendisine saygısı olmayanın, başkalarına da saygısı olmaz. İnsan önce nefsini ıslâh noktasında titiz olmalıdır. Bu nedenle, yanımızda sigara içmeye cür'et edilmesi, saygıdan uzak bir fiildir ve asla kabul edilemez. "Sigara içebilir miyim?" diye izin istemek de dünyanın en saçma sözlerinden birisidir. Allah ve Rasûlü'nün izin vermediği hususlarda, izin vermek bizim ne haddimize! "İzin vermesen de içeceğim" diyenler, Allah'ın huzurunda da ne diyeceklerini düşündüler mi?!

43  “Başka bir arzunuz?”

Piyasada alışveriş yaparken, sık sık "başka bir isteğiniz?" sözünü duyarsınız. Bunu söyleyenler, size aldığınız şeylerden başka şeyler de satma isteğiyle mi yoksa "aman ha, bir ihtiyacınızı unutmayın" düşüncesiyle mi söylüyorlar, Allah daha iyi bilir. İlki nefsi, ikincisi ise sizi düşünmektir. Yani niyetle alâkalı bir durumdur. Biz bunun üzerinde durmayacağız. Zira burası açıktır.

Hani, Türkçe'de en uzun kabul edilen bir kelime vardır ya:

“Siz de Çekoslovakyalılaştıramadıklarımızdan mısınız?”

Tekerlemeyi bir kenara koyup sadede gelelim.

Biz de diyoruz ki, siz de, farklı ortamlarda alışveriş yaparken "başka bir arzunuz var mı?" diyerek genelde bilmeden size dua etme fırsatı veren kimselere karşı, o anı fırsat bilerek; “sizden değil ama Allah’tan isteğim var” diyerek,  Allah'tan sağlık, âfiyet, selâmet, hidâyet, takvâ, iffet ve gönül zenginliği isteyenlerden misiniz yoksa "başka bir isteğimiz yok" diyerek, o sözünüzün melekler tarafından dediğiniz şekilde kaydedilmesine sebep olanlardan mısınız?

Her gün yaptığı alışverişlerinde sık sık "başka isteğimiz yok" diyenlerin, gerçekten başka istekleri yok mu? Hiç mi akıllarına Allah'tan bir şeyler istemek gelmez? Dua ibâdetin özüdür ve kendisidir, hayatın her anını ve her kademesini kuşatması gerekmiyor mu? Bu dualar; Allah'ın rızâsına muvâfık olduğu anda bağışlanma ihtimali, alışverişte kazanılanlardan daha az bir kazanç mıdır? Bir tek duamızın dahi, karşımızdakini kendisine getirme, ıslâhına ve hidâyetine vesile olma ihtimali az bir hayır mıdır? Düşünelim istedim...

44  Kelimelerin doğru telaffuzlarını öğrenelim, diller arası geçişlerde noktalama işâreti deyip geçmeyin, bir işâret veya bir harf manayı değiştirir.

Va'z etmek (وعظ) : Nasihat etmek, öğüt vermek. 

Vaz' etmek (وضع) : Koymak, yerleştirmek.

Âħıret (الآخرة) : Âhiret, öteki dünya.

Āhiret (عاهرة) : Zâniye, zinâ eden kadın.

Ni'met (نعمة) : Ni'met, iyilik, lütuf, ihsân.

Nigmet (نقمة) : Cezâ, intikam.

İ'tilâf (ائتلاف) : İttifâk, uzlaşma, uyum.

İħtilâf (اختلاف) : İhtilâf, ayrılık, çekişme, münakaşa.

�� Bu konuda binlerce örnek verebiliriz. Kelimelerin doğru söylenişlerine ve yazılışlarına ihtimâm gösterelim. Yoksa yanlış anlarız, yanlış anlaşılırız, yanlış anlatırız.

45  DUYGUSUZ insana bir şey duyuramazsın!

Müslüman, şâir olacak kadar DUYGULU, ama boş işlerle uğraşmayacak kadar da DUYARLI olmalıdır.

46  Tırnakları kesmek:

Sünnettir, vâcib değildir. Ayaklardan önce ellerin tırnaklarını kesmek müstehabdır. Tırnakları kesmenin sırası şöyledir: Önce sağ elin şehâdet parmağının, sonra orta parmağının, sonra yüzük parmağının, sonra serçe parmağının, sonra da başparmağının tırnakları kesilir, daha sonra sol ele geçip serçe parmağının, sonra yüzük parmağının, sonra orta parmağının, sonra şehâdet parmağının, sonra da başparmağının tırnakları kesilir. Sonra sağ ayağın tırnaklarına geçilir, önce serçe parmağının tırnağı kesilerek başlanır, (sırasıyla devam ederek) sol ayağının serçe parmağı ile tamamlanır. Allah en iyi bilendir.

(Bkz: el-Minhâc fî Şerhi Sahîh-i Müslim, İmam Nevevî, Mektebetü'l Ğazâlî & Müessesetü Menâhili'l İrfân, C: 3, S: 149; Sahîh-i Müslim Şerhi, Terc: M. Beşir Eryarsoy, Karınca & Polen Yay., C: 2, S: 484)

Not: Müslümanlar, tırnak keserken bile müşriklere ve kâfirlere muhâlefet ederler, onlara teşebbühten sakınırlar. Onlar, tırnaklarını sırasıyla keserler, Müslümanlar ise belli bir tertibe uyarlar. Sünnet, müstehab ve âdâb konularında dahi İslâmî hassasiyeti üst düzeyde olan bir mü'min, aslî konularda hiç Yahûdîleri, Hristiyanları, Laikleri, Modernistleri, farklı isim ve görüntülerdeki beşerî ideolojileri ve onların öğretilerini, inanç ve ahlâk değerlerini taklit eder mi?

47  Bıyıkları kesmek:

İmam Nevevî rahımehullâh dedi: “Sünnettir,  bıyığın sağ tarafından başlanılması müstehabdır. Bizzat kendisi kesmek ile işi başkasına havale etmek arasında serbesttir. Çünkü açılmaması gereken bir yeri açmadan ve haram işlemeden maksat gerçekleşebilir. Hâlbuki koltuk altı ve etek tıraşı böyle değildir. Bıyığın kesilecek sınırına gelince; tercih olunan (muhtâr görüşe göre) dudağın kenarı görününceye kadar kesmesidir, bıyığı dibinden kazımayız. ‘Bıyıkları kesin’ şeklindeki rivâyetlerin anlamı ise, ‘dudaklardan uzayıp taşan kısmı kesin’ demektir. Allah en iyi bilendir.”

(Bkz: el-Minhâc fî Şerhi Sahîh-i Müslim, İmam Nevevî, Mektebetü'l Ğazâlî & Müessesetü Menâhili'l İrfân, C: 3, S: 149; Sahîh-i Müslim Şerhi, Terc: M. Beşir Eryarsoy, Karınca & Polen Yay., C: 2, S: 485)

Kâdî Iyâd rahımehullâh dedi ki: “Bıyık hakkında birçok kimse kökten alınacağı ve tıraş edileceği görüşündedir. Rasûlullah aleyhisselâm’ın: ‘Bıyıkları kesiniz ve onları dipten tıraş ediniz’ buyruğunun zâhirini delil almışlardır. Kûfelilerin de görüşü budur. Selef’ten birçoğu ise, tıraş etmenin ve kökten almanın yasak olduğu kanaatindedir. İmam Mâlik rahımehullâh da böyle demiştir. O, bıyıkların (kökten) tıraş edilmesini bir müsle (hilkati çirkinleştirmek) kabul eder ve böyle yapanın te’dîb edilmesini emreder, bıyığın üst tarafından alınmasını da mekrûh görürdü. Bu kanaatte olanlar kökten almanın, yolmanın ve kesmenin aynı manada olduğunu ve bunun dudağın ucu görününceye kadar kısaltılması anlamında olduğunu kabul ederler.

Bazı âlimler ise, bu iki husustan birini seçmekte serbestlik (tahyîr) olduğu kanaatindedir.”

(Bkz: el-Minhâc fî Şerhi Sahîh-i Müslim, İmam Nevevî, Mektebetü'l Ğazâlî & Müessesetü Menâhili'l İrfân, C: 3, S: 151; Sahîh-i Müslim Şerhi, Terc: M. Beşir Eryarsoy, Karınca & Polen Yay., C: 2, S: 487)

48  İnsan kendisini tutamayacak bir şekilde yaratılmıştır:

Enes radıyallâhu anh'dan rivâyet edildiğine göre, Rasûlullah aleyhisselâm şöyle buyurdu:

لَمَّا صَوَّرَ اللَّهُ آدَمَ فِى الْجَنَّةِ تَرَكَهُ مَا شَاءَ اللَّهُ أَنْ يَتْرُكَهُ فَجَعَلَ إِبْلِيسُ يُطِيفُ بِهِ يَنْظُرُ مَا هُوَ فَلَمَّا رَآهُ أجْوَفَ عَرَفَ أَنَّهُ خُلِقَ خَلْقًا لاَ يَتَمَالَكُ

“Allah cennette Âdem’i şekillendirdi ve Allah onu bırakmayı dilediği kadar o halde bıraktı. İblîs onun etrafını dolaşarak ne olduğuna bakmaya başladı. İçinin boş olduğunu görünce onun kendisini tutamayacak bir şekilde yaratılmış olduğunu bildi.” (Müslim, Birr, 111)

Şerh:

İmam Nevevî rahımehullâh bu Hadîs hakkında şu açıklamaları yapmıştır:

“Yutîfu bihi” يُطِيفُ بِهِ “etrafında dolaşıyor” ile ilgili olarak dil bilginleri der ki: Tâfe bi’ş-şey’i, yetûfu, tavfen, tavâfen طَاف بِالشَّيْءِ يَطُوفُ طَوْفًا وَطَوَافًا ; “bir şeyin etrafında dolaştı, dolaşır, dolaşmak” ile etâfe, yutîfu أَطَافَ يُطِيفُ (aynı anlamda) fiili bir şeyin etrafını dönüp dolaşma hâlini anlatmak için kullanılır.

“Onun içinin boş olduğunu görünce onun kendisini tutamayacak bir şekilde yaratılmış olduğunu bildi.” Ecvef; içi boş karnı olan demektir. Bunun, içi boş olan anlamında olduğu da söylenmiştir.

“Kendisini tutamayacak” kendine hâkim olamayacak, nefsini şehvet ve arzularından alıkoyamayacak demektir. Kendisine gelen vesveseyi önleyemeyen anlamında olduğu, kızgınlık hâlinde kendisine hâkim olamayan anlamında olduğu da söylenmiştir. Kasıt ise, Âdemoğullarının türüdür.

(Bkz: el-Minhâc fî Şerhi Sahîh-i Müslim, İmam Nevevî, Mektebetü'l Ğazâlî & Müessesetü Menâhili'l İrfân, C: 16, S: 164; Sahîh-i Müslim Şerhi, Terc: M. Beşir Eryarsoy, Karınca & Polen Yay., C: 10, S: 613, 614)

49  “Baba, bana iki lira harçlık verir misin?”

Adam her günkü gibi işten yorgun argın -otel gibi kullanmak üzere- evine gelir. Çocuklarına bir selâm verir, geçer bir köşeye. Altı yaşlarındaki çocuğu: “Baba, bir saatte kaç para kazanıyorsun?” diye sorar. Babası yorgun argın geldiğinden pek ilgilenmez. Çocuk bir iki defa daha tekrar eder. Nihayet söyler: “Saatte yirmi liraya çalışıyorum. Yani her saat kazancım yirmi lira civarında.” Daha sonra çocuk arada bir harçlık ister babasından. Ve o gün çocuk: “Baba, bana iki lira harçlık verir misin?” Babası: “Oğlum, daha üç beş gün önce verdim. Sonra bir lira neye yetmiyor. Niye iki lira?” Tersler babası, sonra çocuk ağlayarak odasına çekilir. Baba, üslubunun biraz ağır kaçtığını ve oğlunun gönlünü alması gerektiğini düşünür, çocuğun odasına gider. Çocuk kumbarasındaki paraları çıkartmış, onları saymaktadır. Babası: “Oğlum, bak kaç paran var. İki lirayı çıkarttım sana verecektim ama bir sürü paran varmış, yine oyuncak mı alacaksın?” der, sonra da iki lira daha verir. Çocuk babasından aldığı iki lira ile paralarını tamamlamıştır. “Baba” der. “Tam yirmi lira… Bir saatini satar mısın bana?” Yani saatte yirmi lira kazanıyordun, al sana yirmi lira, bir saatini bana ver…

(Ahmed Kalkan Hoca’nın bir hitâbesinden alıntıdır. Konuşma dilinden yazı diline aktarımda gerekli yerlerde tasarruflarda bulunduk.)

50  Size câhilce laf sokan, arkanızdan gıybet eden, sû-i zanda bulunan, nefsini tatmin etmek adına kavl-i münker söyleyen kimselerden dolayı üzülmeyin; mahkeme-i kübrâ'da alacaklarınızı düşünerek sevinin!

51  İlimden 'zırnık' nasibi olmayanlar bugün şakşaklanıyor!

Silah icat oldu 'mertlik' bozuldu. İnternet/sosyal medya icat oldu 'ehliyet' bozuldu. Zira ağzı olan konuşuyor! İlmî vukûfiyetten yoksun olarak konuşan bu kişileri de câhiller 'ilim ehli' sanıyor! Alfabenin tüm harflerine göre; A'den Z'ye câhil olan kimseler, boşboğazlıklarıyla kendilerinden daha câhil olanları aldatıyorlar! Çünkü ilim, ta'lîm, tedrîs, terbiye, okuma, araştırma ve öğrenme hasletleri bütünüyle terk edilmiş durumda! İnsanların çoğu, bir meselenin anlatılabileceği minimum standartlarda 'en alt seviyede' yazılmış bir yazıyı 'uzun' sanıyor! Bre adam, o uzunsa; ondan aşağısı, başlıktır, slogandır, söylemdir, meselenin adıdır, konunun girişidir! Bunlar da bir şeyin hakikatini öğrenmeye ve anlatmaya yeterli olmaz. Meselenin içine girmek ve gerçeği öğrenmek istiyorsanız, okumak zorundasınız. "Ben okumayı sevmem, okumam" düşüncesinde diretmeye devam ederseniz, hem nefsinizi, hem de sizin kadar laf ebeliği yapamayan kimseleri aldatmış olursunuz. Bu da sonuçta ancak şerr doğurur! Dost acı söyler; tatlı sonuçlar görmek için...

Not: Vicdanlara yönelik öğüttür. Zira çoğu insanın nefsi, bu öğütler kendisine tevcîhen söylendiğinde kabul etmek istemez. "Din nasihattir..."

52  Bir Arap atasözünde:

اذا كان الوادى خاليا يكون الثعلب واليا “Vadi boş olunca, tilki vali olur” denir. Meşhur bir Türk Atasözünde ise: “Koyunun olmadığı yerde keçiye Abdurrahman Çelebi derler” diye bir söz vardır. Yani bir ortamda ehil ve tecrübeli insanlar olmadığında ya da az bulunduğunda ehliyetsiz, tecrübesiz ve toy insanlar hak ettiğinden fazla değer görür ve hak etmediği konumları işgal eder. Bir yerde koyunun yokluğundan dolayı, sırf sakalı bulunması hasebiyle keçiye ’çelebilik’ payesinin yakıştırılması biçimindeki benzetme oldukça mânidardır! Sonuç; keçi, koyunun makamında… Hem isimlerin en güzeli ‘Abdurrahman’ ile hem de ‘çelebi’ sıfatıyla niteleniyor. Bu noktadan sonra keçiye kim itiraz edebilir?! Atasözleri ibret alalım, kendimize çekidüzen verelim diyedir… Dedelerimiz ölmüş gitmişler ama hâlâ sözleriyle torunlarını uyarmaya ve öğüt vermeye devam etmektedirler… Hayırlı evlat olmamız duası ile.

53  Kadın, dört özelliğinden dolayı nikâhlanır:

Malı, soyu, güzelliği ve dindarlığı.

Evlenilecek kadında aranan aslî şart ‘dindarlık’ olmalıdır. Dindar olmayan zengin, soylu ve güzel bir kadınla evlenmek dünya ve âhiret açısından pek çok sıkıntı, üzüntü ve pişmanlıklara yol açar. Aklıselim ve ilim ehli hiçbir kimse ‘dindar’ olmayan bir kadınla evlenmenin faydalı olacağına hükmetmez. Diğer üç sıfatlara sahip olsa bile... Zira nâşize bir kadının güzelliği hiçbir anlam ifade etmez. Dik başlılık, serkeşlik, itaatsizlik, çok konuşmak, sinirlilik ve öfke hâli, inatçılık,  eleştiricilik ve suçlayıcılık, nankörlük, söz ve nasihat dinlememe, kocaya üstünlük sağlamaya çalışma, kocaya hürmet etmeme ve değer vermeme, insanların ağzına bakma, sesi yükseltme, sağlıklı düşünememe ve doğru karar verememe, iffet ve namusunu korumama, kocasının malını çarçur edip, isrâf etme ve isrâfçılık, açgözlülük, lafçılık ve yabancıları evine sokma türünden menfî sıfatlar taşıyan bir kadının güzelliği ne karın ne de ruh doyurur. Günümüzde yaygın hâle gelen ‘feminizm’ akımından etkilenen ve aile yuvasını yapma görevini terk edip yıkmak istercesine evlilikte ‘ana muhâlefet’ gibi kocasıyla didişen, inatlaşan, saygısız ve sevgisiz davranan, suçlayan, kusur arayan, nankörlük yapan, edebini ve iffetini korumayan bir kadının diğer üç vasfı olsa bile, onlar hayırdan çok şerr getirir. O sıfatlar; “ben zenginim, soyluyum, güzelim” diyerek mütedeyyin olmayan kadının serkeşliğini artırır! Kadına hâyâ, iffet, yumuşak huyluluk, edeb, itaat ve takvâ yakışır. Kocasına fırça atıp yağ gibi üste çıkma değil! Konuşarak anlaşmasını bilmek bir erdemdir. Güzel bakmak, güzel düşünmek, güzel yorumlar yapmak ve güzel zanlarda bulunmak da bir fazilettir. Geçim ehli olmasını başarabilmek, aklın sağlıklı olmasından ve olgunluğundan ileri gelir. Zıtlaşma ise ancak zıtlık doğurur!

54  Tevhîd'i teblîğ etmek maksadıyla youtube'a yüklenmiş videolarda bile "beğenmedim" butonunu kullanan Tevhîd kaçkınları için, bu dünyadan sonraki âhiret yurdunda cehennemin yaratılmış olması adâletin tâ kendisi değil midir? Allah akıl, fikir, şuur, iz'ân ve iman nasip eylesin.

55  "Bir pantolon, bir gömlek, bir eşarp... 

Bu mu tesettür? 

Bu tesettür değil, vallâhi kâfirin modasına teşekkür!" 

(Söz alıntıdır. İbret alınması dileğiyle.)

56  Yamalı giymek ayıp mı değil mi?

�� Bir zamanlar yamalı giymek değil, kirli giymek ayıptı. (Doğrusu da budur.)

�� Bir zaman geçti, yamalı giymek de kirli giymek de ayıp oldu. (Kapitalizmin, yeni mamul elbiselerinin ve temizlik malzemelerinin satılması gerekiyordu! Elbiseler yamalı giyilirse, giyim sektörü kimin sırtına binecekti? Temizlik malzemelerini kime satacaktı?)

�� Günümüzde ise yamalı giymek de kirli giymek de ayıp değil! (Çünkü tüm dünyayı ahtapot gibi sarıp sarmalayan giyim sektörünün envai çeşit elbiselerinin ve kozmetik ürünlerinin satılması lazım! İnsanların kirli ya da temiz olmaları değil, kozmetik ürünlerinin satılması önemli. Absürt ve abes her giyim tarzına moda adına bir çağdaşlık kılıfı uydurulduğu gibi, -eskiden çöpte/yolda bulsanız, dönüp bakmayacağınız- yamalı, yırtık pırtık, rengi soluk ve eski görünümlü marka elbiseler giymek de sorun değil artık! Asıl sorun, marka giymemek! Asıl sorun, modayı takip etmemek! Alınan bir elbise eskiyinceye kadar giyilmez, hele yırtılıncaya kadar hiç olmaz. Yırtılan elbise yamanmaz, bunlar ayıptır! Ama moda ne emrederse ve nasıl buyurursa, her mevsim o istikamette yeni elbiseler almak gerekir! Hatta her hafta, mümkünse her gün elbise değiştirecek kadar giysilere sahip olmalıdır. İnsan yemek için yaşadığı gibi, giyim için de yaşamalıdır! İsrâf, hayatın bir parçası olmalıdır! Her şeyin en pahalısından satın almalıdır ki, kapitalizm daha çok kazansın! Servetine servet katsın!)

Moda diye yamalı giyersen tarzsın, fakirlikten dolayı giyersen görgüsüzsün!

Yıkanmak da çok önemli değil, silinirsin, taranırsın bir de her zevke, herkese ve her keseye hitap eden parfümlerle fısfıs yaparsın o kadar!..

Modanın gücü mü yoksa toplumlar üzerindeki büyüleyici etkisi mi desek buna?

İnsanların ve toplumların çoğunu kıskacına alıp, onları aynı kalıba sokmak ve başkalarınca yadırganacak tercihleri olağan göstermek dünyanın en zor işidir. Ama bu “moda” putu adına olunca, olmaz sanılan, “rüyamda görsem inanmam” denilen şeyler her nedense oluveriyor!

57  Unutmayın, herkes akîdesine göre konuşur ve akîdesine göre cevap verir. Onun için, konuşanın az ya da çok okumuş olması, diploması, kariyeri, akademik unvanı veya hangi okulu ya da medreseyi bitirdiği önemli değildir. Önemli olan, bir kimsenin i'tikâdının sahîh olup olmadığıdır.

58  Tecrübî bir hakikat ve hikmetli bir söz:

Yokluk görmeyen, yokluğu ve yokun hâlini bilmez!

59  Ne nedense "diploma, şan, şöhret, ilgi, iltifat, teveccüh, kariyer, unvan, makam, mevki, servet, zenginlik, riyâset ve iktidar peşinde değilim" diyenler, peşinde olmadıkları (!) bu şeylerin içindeler. Belki de ondan dolayı "peşinde değilim" diyorlar. Elde edilen şeyin peşinde olunmaz ki!

60  Futbol:

Futbolla yatıp futbolla kalkma, futbolla sevinip futbolla üzülme, futbol yorumları ve futbol kritikleri yapma, futbol için tartışma, futbol için kalp kırma ve futbol kültürünün bir parçası olma gafletinden kurtulma zamanı gelmedi mi?

Bütün bunlar ne için? Küre şeklindeki bir topun 7.32x2.44 çapındaki bir kalenin içine girmesi için mi? Yetişkin ve aklı başında insanların, çocuklar gibi, top çizgiyi geçti mi/geçmedi mi ya da bir yere ulaştı mı/ulaşmadı mı diye sevinmesi veya üzülmesi kadar saçma bir zevk ve abes bir eğlence olabilir mi? Hem de bu zevki ve eğlenceyi hayatın merkezine koymak! Yaşam programını futbol müsabakalarının tarihlerine göre düzenlemek! O gün misafirliğe gitmemek, misafir kabul etmemek, en hayırlı bir amel bile olsa ondan geri durmak! Çünkü yirmi iki kişi bir saha içinde bir topun peşinde koşacaklar, nefisler ve çıkarlar için cenk edecekler! O vakitte program mı olurmuş hiç! O top dönmeye başladığı anda âdeta dünya ile ve insanlarla bağlantıları kesmek, onunla dönmek, onun gittiği yere bakmak, rûhen onun gittiği yerde olmak, onun gitmesi gereken yer hususunda fikirler üretmek, dualar etmek, çılgınca bağırıp çağırmak, sloganlar atmak, küfürler etmek, kendinden geçmek, sinirlenmek, kendini kaybetmek, sağa sola sataşmak, öfkeden gözler görmez ve akıl çalışmaz hâle gelmek! Yahut da top yuvarlaktır ya, yani her yere gidebilir, sokak arasında oynanırsa cam da kırabilir, bahçeye de dama da kaçabilir, sahada oynandığında ise kaleye de girebilir, ne var ki bunda? Bu durumda anlamsız ve abartılı sevinçlerle, mağfiret olunmuş, sırâttan geçmiş, amel defteri sağından verilmiş ve cenneti kazanmış gibi sevinmenin anlamı nedir? Yoksa futbol birilerinin putu ya da yaşam tarzı mı oldu da, onunla sevinip onunla üzülmekteler, onun için mücâdele edip, onu savunmaktalar, onun reklâm ve sözcülüğünü yapmaktalar, onun yorumcuları, onun uzmanları olmaktalar ve futbol starlarına hayranlık ve sevgi duyup, onları örnek almaktalar?!  

61  Bir toplumda sesleri çok çıkanlar; boş konuşurlarsa vay hallerine, hoş konuşurlarsa müjdeler olsun onlara!

62  Laftan anlamayan insanların çoğaldığı bir ortamda, okumaktan, yazmaktan ve yaşamaktan daha güzel ve daha selâmetli bir davranış biçimi olamaz.

63  Kendisinde dinlenme, uyku ve istirahat fonksiyonunun bulunması dışında da insanlar için gece bir anlam ifade etmektedir:

Hevâ ve heves ehli için "gece hayatı", Hak ehli için ise "gece kıyâmı" vardır onda.

Geceleri kalkıp ibâdetle meşgul olmak (kıyâmu'l leyl) davetçinin azığıdır. Geceleri horul horul uyuyan bir kimse gündüz insanlara teblîğ yapamaz. Torbası boş olan, insanlara ne verebilir ki? Aslında gece kıyâmından uzak olarak her geceyi uykuyla geçiren, gündüz olunca da Allah'a çağıran kimseleri, dinleyenler de gece kıyâmına, geceleri ihyâ etmeye çağırmalıdırlar!

64  Rasûlullâh, Hudeybiye anlaşmasını Hz. Ali’ye yazdırırken “Rasûlullâh” kelimesine müşriklerin barış müzâkeresi heyeti başkanı olan Süheyl b. Amr itiraz etmişti ve: “Biz, senin Rasûlullâh olduğuna kabul etmiş olsaydık, senin Beytullâh’a girmene mâni olmaz ve seninle çarpışmazdık” demişti. Rasûlullâh da, "Muhammed b. Abdullah” yazılmasını emretmişti. Çünkü kendisinin hem Allah’ın Rasûlü hem de Abdullah’ın oğlu olduğunu buyurmuştu. Bu bir ta’vîz değildi. Zira kendisi hem Allah'ın kulu Muhammed hem de Allah'ın Rasûlü idi. Fakat gelin görün ki, müşrikler onun risâletini yani Allah'ın Rasûlü olduğunu kabul etmiyorlardı. Zaten kabul etseydiler, müşriklikten kurtulup mü'minler olurlardı. Peygamberimiz, bu durumu çok iyi bildiği için, anlaşma esnasında "Rasûlullâh" kelimesinin yazılmasında ısrar etmemişti. Zaten hak ketmedilmedikten sonra da sorun değildi. Yüce Allah, anlaşma imzalandıktan sonra, Medîne'ye dönüş yolunda iken, Hudeybiye anlaşmasının “apaçık bir fetih” (feth-i mübîn) olduğunu bildirmek üzere indirdiği Fetih Sûresinin son Âyetine “Muhammedun Rasûlullâh” yani “Muhammed, Allah’ın Rasûlüdür” diye başlayarak âdeta müşriklerin o davranışlarına kendi yüce katından cevap veriyordu. Muhammed b. Abdullah’ın kendi tarafından gönderilmiş bir “Rasûl” olduğunu i’lân ve te’yîd ediyordu. Evet, Hz. Muhammed, Allah'ın kulu ve Rasûlüdür. İşte Yüce Allah’ın adâlet ve hikmeti böylesine ince ve hassastır. O'na hamd-ü senâlar olsun.

65  Gerçek ilim ehli, akademik unvan peşinde koşmaz! Tâğûtların vereceği payelerle kariyer elde etme zilletine düşmez! Câhilî sistemlerden icâzet almaz! Taşıdığı "ilim" sıfatına layık olmaya çalışır ve ilminin gerektirdiği gibi hareket eder. Peygamberler, içinde bulundukları toplumlardan "ilmî hizmete salâhiyet icâzetnâmesi" mi almışlardır? İnsan bir kâğıt parçasıyla mı "âlim" olmaktadır ve ehliyet kazanmaktadır? Yoksa bu ısrarın gizli/görünmeyen nedeni; makam, mevki, mansıb, itibar, şöhret ve para mıdır? Eğer bunlar değilse, bunlardan daha kötüsü; câhiliyye karşısında eziklik ve bu eziklik psikolojisinden kaynaklı, ehl-i bâtıl ile sosyal münasebetlerde din adına "uzlaşmacı ve ta'vîzci bir yöntem" tercihi midir? İsmin önüne "doç. dr." ya da "prof. dr." yazdırma istek ve hırsında riyâkârlık (gösteriş), kibir ve büyüklük kompleksi de var mıdır acaba? Şu anda içime doğanları yazdım. Daha doğrusu sesli düşündüm ya da içimden geçenleri yazıya döktüm ve satırlarla dertleştim. Kimse kızmasın ve dahi kimse söylediklerimi yanlış anlamasın…

66  Bir konu konuşulurken konuyu mecrasından yani aktığı yataktan/kanaldan, doğrultusundan, gidiş istikametinden, gidiş yolundan saptıran, konuyu başka mecralara taşıyan kimse ile araba sürerken arabayı kendi şeridinden diğer şeride kaydıran kimse arasında dikkatsizlik, bilgisizlik ve ehliyetsizlik yönüyle bir fark yoktur!

67  Laf olsun diye konuşan, yazan ve laf olsun diye dinleyen ve okuyanın bu yorgunluğunun karşılığında elde edebileceği bir kazancı yoktur! Hakikate karşı burun kıvırıp, yüz çevirenler "hak ehli" olamazlar!

68  Okumaya üşenenler, gün gelir düşünmeye de üşenmeye başlarlar!

69  Tenbîh:

Tenbîh kelimesi Arapça’da masdardır ve “tef’îl” bâbındandır. Konuşma dilinde genelde "tembîh" olarak söylenir. "N" harfinden sonra "B" harfi geldiği için "N" harfi "M" harfine kalbedilmiştir (çevrilmiştir). Tecvîd ilminde bu uygulamaya "iklâb" denir. Misâl olarak; Hümeze Sûresinin 4. Âyetinden لَيُنْبَذَنَّ "le-yunbeźenne" lafzı, Tecvîd'de "le-yumbeźenne" biçiminde okunur. Kitâbette de, bazı nüshalarda "nûn" harfinin üzerine "mîm" harfi konulmuştur. Böylece bu kâideye dikkat çekilmek istenmiştir. Bu da bir nev'i tenbîhtir.

Tenbîh; uyarı, ikaz, hatırlatma demektir.

Lügatte; muhâtabın kendisinden gafil olduğu veya ihmal ettiği bir şeyi kendisine gösterip hatırlatmaktır.

وقيل التنبيه استحضار ما سبق وانتظار ما سيأتى

Tenbîh’in; “önce geçen şeyi gözünde canlandırmak (tahayyül etmek) ve gelecek şeyi beklemek (gözlemek)” anlamında olduğu da söylenmiştir.

Istılâhta başlıca iki anlamda kullanılır:

1- Daha önce mücmel olarak yani ana hatlarıyla, kısa ve öz bir şekilde anlatılmış, anlaşılmış veya geçmiş olan manaları tafsîlâtlı (ayrıntılı, detaylı) olarak ifade eden ibarelerin adıdır ya da başlığıdır.

2- Ya da daha önceki ibarelerle ve önce geçen konularla alâkası olmayan bir uyarma anlamında kullanılır.

Özellikle kitaplarda geçen "tenbîh"lerin bu iki tanımdan hangi anlamda kullanıldığı kolayca anlaşılır. Eğer o konuyla alâkalı kısa ve özlü açıklamalar önceden geçmişse, birinci anlamdadır; eğer bahsi geçen mesele ilk defa ele alınıyorsa, ikinci anlamdadır. Konuşmalardaki uyarı ve tenbîhlerde de durum budur.

70  Ey Âlemlerin Rabbi!

Hassâten, müşrik insanlara ya da bazı toplumlara "Ehl-i Sünnet" muamelesi yaptıklarından dolayı, onların inanç ve yaşam biçimleri ve ahlâk anlayışları üzerinden Ehl-i Sünnet akîdesine bütün güçleriyle saldırmayı meziyyet sanan kimseleri, Ehl-i Sünnet aleyhtarlığını dillerine dolayıp, dinini hedef alan, gönderdiğin dininin esaslarını akıllarına, bilimlerine, mitolojilerine, nefislerine ve hevâlarına uyduramadıkları, sığdıramadıkları ve içlerine sindiremedikleri için, o mübârek ve yüce dininin binlerce hükmüne karşı süslü, makyajlı, câzibeli ve çirkin beyan ve üsluplarla sataşmayı ve hakaret etmeyi yaşam tarzı ve bir mezhep haline getiren kimselerin sapkınlıklarını, azgınlıklarını ve taşkınlıklarını Sana şikâyet ediyoruz!

İnsanın dünyada inanmama özgürlüğü vardır ama sataşma özgürlüğü yoktur. Hakaret; hem fıtrî, hem aklî, hem fikrî, hem ilmî, hem insânî ve hem de İslâmî bakımdan doğru değildir, savunulamaz. Sağlıklı akıl taşıyan/aklıselim herkes bu hakikat üzerinde ittifâk etmiştir. Bu nedenle doğruları ve görüşleri söylemenin de bir usûlü ve bir üslubu olmalıdır. İnanç ya da görüş doğru da olabilir, yanlış da. Bu sahibini bağlar. Ama üslup yanlışsa, savunulan davanın doğruluğundan önce üslubun yanlışlığı konuşulur. Ve üslubun yanlışlığı tüm muhâtapları ilgilendirir. Hele de o çirkin üslup ile insanların değerlerine saldırılıyor ise!.. Bir meseleyi ilmî, bilimsel, tarîhî ve felsefî bakımdan ele almanın üslubuna hakaret ve çirkin sözler karıştığında, o değerlendirmeyi yapanların objektiflikleri ve gerçeğin savunucusu ya da gerçeğin peşinde olma iddia ve söylemleri geçersizleşir; söyledikleri de ya reddedilir ya da şâibeli hale gelir.

İki yanlıştan da sakınmak gerekir:

Söylenen şeylerin yanlış olmasından ve doğruları yanlış bir üslup ile söylemekten...

71  İnsan, hidâyetten mahrûm ise...

Bir insan hidâyete ermemişse, akîdesi sahîh değilse, kalbine iman tam olarak yerleşmemişse, o kimse bin(lerce) kitap okusa da, yüz yıl tahsîl yapsa da İslâm akîdesini tam olarak -bütün yönleriyle- bilemez, İslâm akîdesine -bütün yönleriyle- i'tikâd edemez ve sadece kuru ezberlerle, şahsî inanç ve yorumlarla hakkı söyleyemez ve savunamaz. Bilâkis hakka muhâlif sözler söyler ve nice bâtıl fikirleri ve amelleri hak adına(!) müdâfaa eder. Bu nedenle, bir şeyi ezberlemek ya da bir konuda konuşmak ya da tartışmak yahut da bazı diplomaları elde edip kariyer sahibi olmak değil, hidâyete mazhar olmak en büyük şeref ve fazilettir. Hidâyetten mahrûm olanın tüm kazançları dünyevî, ârızî, geçici ve faydasızdır. Delilleriyle, sağlam ve köklü bir şuur ile iman etmeyen taklîdî iman sahiplerinin imanları da, insan ve cin şeytanlarının şüpheye ve tereddüte düşürme saldırıları karşısında zayıf olur. İman, tahkîkî mertebeye ulaştığında ise, insanın inancını bozmaya yönelik tüm teşebbüsler zayıflamaya başlar. İman ehlini tereddüde, şüpheye, şekke, şirke ve küfre düşürme faaliyetleri ve çabaları köklü ve kâmil iman sahiplerine zarar vermediği gibi, Allah'ın izniyle -sonuçları itibariyle- imanlarını artıracak bir nitelik de taşıyabilir. Zira mü'min kul bilir ki, bu dünya imtihan sahasıdır. Ve Allah'ın dostları ile Allah'ın düşmanları olan ins ve cin şeytanları iman ve ibâdet konusunda kıyasıya bir mücadelenin içindedirler. Dolayısıyla şeytanlar hiç durmadan, isyan ve inkârlarına ara vermeden, tatil yapmadan iman ehlini cehâlete, haktan yüz çevirmeye, kibre, ululanmaya, isyana, inkâra ve küfre sürükleyip; onları da beraberlerinde cehenneme götürmenin arzu ve çabasındadır. Karşılığında ecir ve mükâfaat yerine ebedî azâb olan bir amelde böylesine inat ve ısrar, ancak şeytanlarda olur. Bunu tüm benliğiyle hisseden, gören ve bilen bir kul, şeytanlara ve onların dostlarına aldanır mı?

72  Allah, insanlara "filozof olun, laf ebesi olun, akılcı, mantıkçı, cedelci, kelâmcı olun" demedi; fakat "iman edin, mü'min ve müslim olun" diye emir buyurdu!

73  Sefîh kimdir?

"Kendini bilmeyenden başka (إِلاَّ مَن سَفِهَ نَفْسَهُ) kim İbrâhîm’in dininden yüz çevirir? Andolsun ki, Biz onu dünyada seçtik, gerçekten o âhirette de sâlihlerdendir." (Bakara: 130)

İslâm dini Tevhîd dinidir. Hz. İbrâhîm'in ve tüm peygamberlerin dini olan Tevhîd’den yüz çeviren kimse sefîhtir.

74  Sahîh ve makbûl iman; Tevhîd akîdesini kabul etmektir. Lâ İlâhe İllallah'a iman etmek; Allah'ın birliğine ve O'ndan başka ibâdet edilecek bir merci' olmadığına i'tikâd etmek demektir.

Tevhîd üç şeyi kabul etmekle olur:

1- Allah'ın rubûbiyetini, ulûhiyetini,

2- O'nun -zâtında, isimlerinde, sıfatlarında ve fiillerinde- , vahdâniyetini,

3- Hiçbir şeyin O'nun eşi, ortağı, yardımcısı, destekçisi, çocuğu, kızı vs. olamayacağını...

75  Bir insanın fikirsiz ve dengesiz olduğunun alâmeti; bulunduğu ortamdaki kimseleri ya da orada bulunmayanları açıkça veya üstü kapalı biçimde eleştirmeyi ve suçlamayı yaşam tarzı ve huy edinmiş olmasıdır.

Bazı insanların işi gücü birilerine sataşmaktır. Bu kimseler başkalarına saldırmadan duramazlar, ihtilâf, münâkaşa, zıtlaşma ve kavga ortamlarını çok severler. Bu çirkinliklerin bulunmadığı ortamlardan zevk alamazlar. Herkese sataşıp fırça atmayı saplantı haline getirdikleri halde, başkaları tarafından eleştirilmeyi de asla kabullenemezler! Eleştiriden ziyadesiyle rahatsız olurlar ve kendilerini savunmak için saatlerce konuşurlar. Nefislerini savunmaya yönelik o laflarının büyük bölümünü de yine muhâtaplara ya da gaiplere saldırı ve suçlamalar oluşturur. Ve bu tip kimseler nasihat dinlemezler, uyarılara kulak vermezler ve bin kez hayrı söyleseniz bile, inatla ıslâh olmaya yanaşmazlar, huylarını hiç bırakmazlar. Kendilerini öveni geçici olarak "iyi insan, iyi mü'min" olarak ilan ederler, kendilerine nehy-i ani'l münker yapanı da bir çırpıda anlayışsızlıkla, samimiyetsizlikle hatta münâfıklıkla itham edecek kadar da ileri giderler! Her kim böyle ise; Allah, ıslâh eylesin. Islâh olmayacakların, münker amellerinin şerrlerinden de herkesi muhafaza buyursun.

76  Sözlerine inanılmayan iki zümre: Yalancılar ile abartıcılığı ve suçlayıcılığı huy edinmiş kimseler!

77  İnfâk ettiğin zaman, mal senindir. İmsâk ettiğin (elinde tuttuğun, cimrilik ettiğin) zaman ise, sen mal içinsin.

المال لك إذا أنفقته وأنت للمال إذا أمسكته

78  Sen hakkı ne kadar söylersen söyle, herkes kapasitesi kadar alır!

79  Vah tembellik vah!

Eskiden insanlar arasında çok söylenen bir söz vardı:

"Çalışmayanı Allah da sevmez, kulları da" diye.

Şimdilerde bu hem söylem hem de eylem olarak unutulan bir hakikat oldu! Ey insanoğlu! Boş boş oturacağına, çalışıyorum zannıyla işyerinde uyuklayacağına kalk bir şeyler oku, dersine çalış, günlük Kur'ân ve Sünnet derslerini özetle, bir şeyler yaz, Âyet-Hadîs ezberle, abdest al, namaz kıl... Bu atâlet (tembellik) nedir? Okuma yazman yok mu, elin kalem tutmuyor mu, aklın, fikrin ve zekân ne işe yarar? Bu dünyaya uyumaya, oynamaya, eğlenmeye ve nefsini azdırmaya gelmedin! Yaratanını unutma, sorumluluklarının farkına var... Çalışmadan başarı ve mükâfaat beklemek ancak hayalciliktir! Hayal âleminden gel artık ve gerçeklerle yüzleş. Yarınki yüzleşme çok geç olabilir! Bugün ekim dikim, yarın ise hasat ya da perişanlık günüdür.

80  "Bize gelinceye kadar cehennem dolar" diye sayıklayanlar!

Sorumsuz insanlar kendi sorumsuzluklarına bakmazlar da, günahlarını başkalarının sırtına yıkmak için hacıları hocaları suçlarlar! Oysa herkes kendi günahını yüklenecektir. Birinin daha fazla suçlu olması, diğer suçluyu suçlu olmaktan kurtarmayacaktır!

Allah'a karşı yalan uyduran, iftirâ eden ve hak gelince onu yalanlayanlara şu Âyeti hatırlatırız:

أَلَيْسَ فِي جَهَنَّمَ مَثْوًى لِّلْكَافِرِينَ

"Kâfirler için cehennemde kalacak yer mi yok?" (Ankebût: 68; Zümer: 32)

"Saptırıcılardan ve daha kötü insanlardan cehennemde bana yer kalmaz" diye hayal kuran kimseler de cehennemin cevabını okusunlar:

"O gün Biz, cehenneme:  هَلِ امْتَلَأْتِ 'Doldun mu?' diye soracağız.

O da: هَلْ مِنْ مَز۪يدٍ 'Daha var mı?' diyecek." (Kâf: 30)

81  Yaşlıların kendilerini akıllı ve tecrübeli gördükleri, gençlerin burunlarının dikine gidip kimseyi dinlemedikleri, genciyle yaşlısıyla câhil halkın da hocaları suçladıkları bir ortamda ilim ve hikmet neş'et edebilir mi? Müttakî ve sâlih insanlar, ilim tâlibleri çıkabilir mi? Fi'l-hakîka bu üç sınıfın tamamı da suçludur. Hocalara gelince; ilminin gerektirdiği kulluğu icrâ edenler suçsuz, ilmini gizleyenler ve ilmine uygun bir hayat sürmeyenler ise suçludur. Islâh amaçlı tevbe ve istiğfârları çoğaltmalıyız. Nefislerimizi temizi çıkartıp, egomuzu, kibrimizi büyütmemeliyiz, kendimizi beğenmemeliyiz. İnsanlarda kusur arama yarışını bırakmalıyız, iyilik ve takvâ üzerinde yardımlaşmalı ve tüm hayır yollarında yarışmalıyız. Bu cümleden olarak, yaşlılar ve gençler ilme ve ilim ehline değer vermeliler ve hadlerini aşmamalılar. Câhiller de başkalarını suçlamayı bırakmalılar ve nefislerinin ıslâhıyla meşgul olmalılar. Daha sonra da başkalarının hayırları için çabalamalılar. Nice adamlar görüyoruz ki, kendi beldesindeki ilim talebelerini ağzını doldura doldura eleştirip suçluyorlar! Bir Müslümanın kolay yetişmediğini, hele de bir ilim tâlibinin hiç ama hiç kolay yetişmediği gerçeğini anlamaktan habersiz olmaktan daha büyük bir gaflet olabilir mi? Bu eleştiriyi yapanlar ömürleri boyunca kaç kişinin hidâyetine vesile olmuşlardır? Kaç ilim tâlibinin yetişmesine müsebbib olmuşlardır? Bunların çokları, bir ilim ehlinin yetişmesine sebep olmak şöyle dursun, ilim tahsîl eden bir Kur’ân tâlibine faydaları bile olmamıştır! Kendilerine zırnık faydası dokunulmayan, kendileriyle hiçbir sosyal bağ içinde bulunulmayan kimselerin uzaktan uzağa aleyhlerinde atıp tutulmasında, gıyaplarında havanda su dövülmesinde zırnık hayır yoktur! Bu konuşmalar, konuşanlara ve dinleyip de destek verenlere günah olarak yeter!

“Nefislerinizi temize çıkarmayın. O, kimin takvâlı davrandığını en iyi bilendir.” (Necm: 32)

82  Sloganlarla yol almaya çalışan, dökme suyla değirmen döndürüp un öğütmeye çalışan kimse gibidir!

83  Doğruluk için dokuz köyden kovulmak izzettir, nefis için bir köyden kovulmak zillettir!

84  Bir kardeşine yardımcı olmayı angarya gören insanların çoğaldığı ama mevzubahis kötü huyların kendilerinde bulunduğunu kabul etmeyen, kendilerini sütten çıkmış ak kaşık zanneden nefislerin cirit attığı bir dünyada yaşıyoruz sanki!

85  Sağlam, oturaklı, güçlü, sağlıklı ve prensipli bir kişiliğe sahip olmak, her hayrı elde etmeye vesile olan potansiyel bir zenginliktir.

86  Kişiliklerin ikmâlini ve nefislerin terbiyesini öne almadan, bozuk ve hasta kişiliklerin üzerine ameller bina etmek, temeli çürük gecekondular yapmakla meşgul olmaya benzer!

87  Kimisi, "sen, beni arabanla götürmedin, getirmedin" diye insanlara fırça atar, kimisi de, kimsenin ne arabasına ne de başka bir şeyine muhtaç olmadan, kimseden bir şey istemeden/beklemeden, kendi tırnağıyla başını kaşır. İnsanlardan bir şey istemeden kendi imkânlarıyla işini görürken yorulması, nefes nefese kalması, terlemesi ya da ellerinin morarması veya kabarması karşısında, insanlara karşı iffet ve istiğnâ duygusuna ve faziletine uygun amel ettiği için anlatılması güç mânevî bir huzur hisseder. Başkalarını suçlamayı aklından dahi geçirmez. Başkalarını suçlamak şöyle dursun, yüz kişiyi arasa, yüzü de kendisine gelip yardımcı olacak durumda olsa dahi, kimseyi aramaz, kimseye rahatsızlık vermez. Ya da başkalarını arayıp yardım isteyerek kendisine rahatsızlık vermez. Zira iffet böylesine yüce bir değerdir. Ya bir de, milletten sürekli bir şeyler isteyip bekleyip de, beklentilerine uygun karşılıklar göremeyince insanları suçlayan kimselere ne demeli?! Tabii ki, Allah ıslâh etsin demeli!...

88  Unutma!

Âhir zamanda herkes bir telden çalar, herkes bir tarafa çeker, herkes kendisince bir şeyler yapar veya savunur. Bu hengâmede, fikrî karışıklıkları bahane edip de, suçundan dolayı ma'sûm veya ma'zûr olacağını sanma! Unutma ki, âhir zamanda böyle bir karışık dönem olacağını Rasûlullâh "fiten" Hadîslerinde bildirmiştir. Fitnecilere ve saptırıcılara aldanmadan, şeytanı, nefsini ya da başkalarının nefislerini, hevâ ve heveslerini adım adım izlemeden, Allah ve Rasûlüne itaat et! Yine unutma ki, hangi çağda yaşarsan yaşa, zaman ne kadar değişirse değişsin, hiç şüphesiz kıyâmet gününe kadar -sayıları az ya da çok- İslâm dininin müntesipleri var olmaya ve hak üzere yaşamaya devam edeceklerdir. Yani Peygamberimizle birlikte son şerîatın geldiği günden dünyanın sonuna kadar Müslümansız bir dönem ve bir çağ olmayacaktır. Bu durum, Rasûlullah'ın bir müjdesidir: وَلَنْ تَزَالَ هَذِهِ الأُمَّةُ قَائِمَةً عَلَى أَمْرِ اللَّهِ لاَ يَضُرُّهُمْ مَنْ خَالَفَهُمْ حَتَّى يَأْتِيَ أَمْرُ اللَّهِ “Bu ümmet, Allah’ın (kıyâmet) emri gelinceye kadar, Allah’ın emri (ve dini) üzere hep sebât edip duracak ve kendilerine muhâlefet edenler onlara zarar veremeyecektir.” (Buhârî, İlm, 13) “Ümmetimden bir tâife hak üzere muzaffer kalmaya devam edecektir. Onlara yardım etmeyenin onlara zararı olmayacaktır. Onlar bu halleri üzere Allah’ın emri gelinceye kadar devam edeceklerdir.” (Müslim, İmâret, 170; Bkz: Müslim, İmâret, 171, 172, 173, 174, 175, 176, 177; Tirmizî, Fiten, 51) Dolayısıyla saptırıcıların çoğalması, sapıtanların suçsuzluğu anlamına gelmez. Unutmayalım ki, dalâlete, şirke ve küfre çağıranlar olduğu gibi, hidâyete, Tevhîd'e ve imana davet edenler de her dönemde var olacaktır. Bu nedenle sen, hakka uy, kötü arkadaşların şerrinden sakın, şeytanı ve şeytanı dost edinenleri dost edinme! Şunu da unutma ki, İslâm'a uymanın, Allah ve Rasûlüne itaat etmenin önünde hiçbir zaman engel olmayacaktır. Zira bir insan, kalbini hidâyete açmak isterse, tüm dünya birleşse o kimsenin iman etmesine engel olamaz! Ee, bu durumda, küfürden, şirkten, dalâletten, ahlâkî ve kültürel bozulmalardan kim suçludur? Elbette ki, bu fillerin sahipleri ve sebep olanları!... Sapıklıktan, sapmaktan, saptırmaktan ve saptırılmaktan Âlemlerin Rabbi olan Allah Azze ve Celle'ye sığınırız ve O'ndan yardım isteriz.

89  Kur’ân’da geçen her kelimenin mutlaka bir anlamı, mesajı, inceliği ve derinliği vardır. Dolayısıyla Kur’ân’da geçen ve birbirine yakın anlamlar içeren kelimelere sadece “anlamdaş” (müterâdif) deyip geçiştiremeyiz. Örneğin; Kur’ân’da kullanım sıklığına göre söylersek; سَبِيل ‘sebîl’, صِرَاط ‘sırât’ ve طَرِيق ‘tarîk’ kelimeleri vardır. Bunlara meâllerde ‘yol’ diye anlam verilir ve geçilir. Oysa bu kelimeler arasında anlam farklılıkları vardır. Şöyle ki: Sebîl kelimesi, “sehl ve kolay yol”, sırât kelimesi “geniş yol” ve tarîk kelimesi ise “zorlu, çetin ve meşakkatli yol” anlamlarını ifade eder. Bu incelikler bilinmeden, Âyetlerin vermek istediği mesaj tam ve doğru şekilde anlaşılamaz.

90  İlimde ehliyetli olmayan, hikmet, âdâb, siyaset, psikoloji, sosyoloji, pedagoji ve usûl ilimlerinde yetersiz olan kimse, İnsanları hakka çağırayım derken, onların Tevhîd'den sapmalarına ya da uzaklaşmalarına yol açabilir!

91  3D'den sakının: Dinsizlik, densizlik, dengesizlik!

92  Tecrübesel bir tespitten yola çıkarak, vicdanlara öğüt:

Sözü, güzel anlamak bir erdemdir. Allah, hepimize o erdemi nasip etsin. İnsan, anlama özürlü olursa, sözün doğrusunu eğri anlar. Bunun nedeni, bilmediğinden mütevellit doğru düşünemediği ve eğri baktığı içindir. Başka nedenler de vardır... Bazı kimseler de, laftan anlamayan insanların çoğaldığı bir ortamda suya sabuna dokunmadan bir hayat yaşarlar. Kimseye zerre kadar faydaları olmaz. Böyleleri sadece nefislerinin keyfini, arzularının tatminini düşünürler. Onun için de, kimseye nasihat etmezler, kimseye faydalı olmaya yönelik bir düşünceye ve bir amel biçimine sahip değildirler. Bu tip insanların sıla-i rahim diye bir derdi de kalmamıştır. Sıla-i rahimden; gezip dolaşmayı, seyahat etmeyi ve pikniğe gitmeyi anlarlar! Zaten bu, dostlukların ve ilişkilerin kopuş noktasıdır! Zira sıla-i rahimde "kardeşlik, fedakârlık, vefakârlık", piknikçilikte ise nefislerin tatmini vardır! Bu derekeye yuvarlanan insan, nasıl nasihat verecek? Nefsine nasihat etmeyenin başkasına nasihati mi olurmuş? Allah rızâsı için, eşini, dostunu, tanıdıklarını, eski dostlarını dahi yıllarca belki de bir ömür ziyaret etmeyen, hatırlamayan, özlemeyen ve düşünmeyen vefâsızlar; tevâfuklarla karşılaştıklarına iki cümle söyleseler, o sözler hangi yaraya merhem olur? Ne ifade eder? Her Müslümanın dinin aslından olan zarûrî meseleleri öğrenmesi farz-ı ayn iken, sıla-i rahimsiz bir hayat yaşayan kimselere acımamak mümkün değildir! Ve bu anlaşılabilecek bir durum da değildir! İnsan tek başına kaldıkça, şeytanın vesveseleriyle bozulmaya yüz tutar. İnsanları beğenmez, onlarda kusur bulur, ilim sahiplerinden gıcık kapar, bir insan görse, -dinleyip anlamadan- onunla tartışmaya başlar. Dikkate alacağı, vefâ göstereceği değerleri ters yüz olmuştur âdeta! Bu aşamaya gelen kimseler, nefislerini haklı çıkarmak, egolarını tatmin etmek, ben biliyorum, daha iyi anlıyorum mesajı vermek adına konuşmaya başlarlar. Allah için gösterilmesi gereken hassasiyetler zayıflar ya da yok olur! Bu nokta gelinebilecek en tehlikeli noktalardan bir tanesidir!

Bu girişten sonra, vâkıî yani tecrübesel bir tespitte bulunalım:

Bir kimsede belli oranda bulunan cehâlet, kibir, ego, ucb ve dünya sevgisi ilim ehlini sevmemeye, onlardan uzak durmaya ve aleyhlerinde konuşup gıybet etmeye bir sebeptir!

Bu tespitten sonra da, sakındırıcı bir soru ile bitirelim:

İlim tâliplerine sırt dönen insanlar kendileri gibi câhil kimselerle arkadaşlık yaparlar. Kişi ise arkadaşının dini üzeredir. Böyleleri câhillerle mi haşredilmek istiyor acaba? Ya da câhillerin âkıbetine mi rızâ gösteriyorlar? Cevap; “Hayır!” ise, ilmi ve ilim ehlini sevmek gerekmez mi? Hele de, ilmin değerinin anlaşılmadığı, herkesin dünyalık elde etmek için seferber olduğu câhilî bir dünyada!

93  Yüz yüze konuşabileceğin bir şeyi ya da yüze karşı söyleyemeyeceğin bir şeyi insanların arkasından konuşma! Husûsî yani kişiye özel olan bir şeyi de ulu orta, herkesin içinde konuşma!

"Yüze karşı söyleyemeyeceğin bir şeyi" ifadesinden, "yüzüne karşı da söylerim, demek ki ben konuşabilirim" şeklinde çarpık bir sonuç çıkarılmaması gerekir! Usûl açısından bu cümlede "kayd-ı vâkıî" vardır. Dolayısıyla burada temel cümle "insanların arkasından konuşma" mesajıdır. "Yüze karşı söyleyemeyeceğin bir şeyi" ifadesi, kayd-ı vâkıî'dir. Bunun anlamı ise; "vâkıada, insanlar genellikle yüze karşı söyleyemedikleri şeyleri arkadan konuşurlar" anlamını ifade eder. Eğer bu kayd, "kayd-ı ihtirâzî" olsaydı, o zaman yukarıdaki itiraza mahal olurdu! Bu tür cümlelerde bu kayda dikkat edilmesi gerekir. Özellikle öğüt ve uyarı içeren sözlerin çoğunda "kayd-ı vâkıî" vardır. Aslında bu durum, cümlenin akışından hemen anlaşılır. Bu nedenle muhâlefet etmek adına hemen itiraz etmemelidir! Sözü doğru anlamak; ilmin, fıkhın, aklın ve anlayışın mevcudiyetini gösterir.

94  Hatadan dönmek ve gerektiğinde özür dilemek bir erdemdir. Sürekli hatalar yapıp, özür dilemek zorunda kalmak ise bir za'fiyettir!

95  Kimi nasihat ister ve nasihatçiye dua eder; kimi nasihat istemez ve nasihat edeni eleştirir! Bu iki sonuç, her nasihatçinin karşılaştığı/karşılaşacağı durumdur. Peki, Müslüman ne yapacak? Cevap çok kolay: "Din nasihatten ibaret ise, -Allah için- nasihat edecek, nasihate devam edecek!" Hem de kınayıcıların kınamalarına aldırmadan… Allah rızâsı için...

96  Sen, müziği seviyorsun ve dinliyorsun diye, başkaları da sevmek ve dinlemek zorunda değil!

Vapur yolculuklarında bile canlı müzik getirmişler! Ne büyük hizmet! Deniz yolculuklarında bile insanlara huzur vermiyorlar! İnsanların kafalarını dinlemeye, bir şeyler okumaya hakları yok mu? İnsanlar, okumak, öğrenmek ve kendilerini ilmen ve fikren geliştirmek yerine; takdîs edilen hatta putlaştırılan ve aleyhinde söz söyleyenlerin anında "çağdışı" diye yaftalandıkları ya da öteleyici bir şaşkın bakış ve tepkisel bir mimikle karşılaştıkları "müzik" adı verilen gürültülü bir aktivite ile nefislerini gevşetsinler, boş boş dursunlar, düşünmesinler, çalgı âletlerinin ritmine tempo tutarak hayal âlemlerinde dolaşsınlar, öyle mi?! Herkes çalgı âletlerini ve boş ve bâtıl sözlerden oluşan teğannileri sevmek ve dinlemek zorunda mı? Yoksa bu müzik denen şey, günümüzdeki şekliyle bir put haline geldi de, insanların bundan haberi mi yok! "Talep var efendim, herkes memnun" diyene deriz ki: "O zaman, bu aktiviteye başlamadan önce, herkese sorun, bir kişi bile istemiyorsa, o kimseye zulmetmeyin." Hakkâniyet bunu gerektirir! Buyrun!... Zira takdir edersiniz ki, bir insana dahi haksızlık etme pahasına, bazı kimselerin nefsini ve gönlünü hoş tutmak câiz değildir! Çünkü zulme mâni olmak, menfaatleri elde etmekten daha önemlidir ve önceliklidir! Her ortamda, haksızlık etmemek adına bu hassasiyet gözetilse, oralarda mutlaka hakkı savunacak insanlar var olur! Müzik dinlemek isteyen de, dinleyecekse kimseye rahatsızlık vermeden evinde dinlesin! Hiç kimse, evinde, arabasında ya da mahalle aralarındaki düğünlerde müziğin sesini sonuna kadar açarak, gürültü kirliliğine neden olmasın! O müziği sevmeyenler, bir şeyler okuyanlar, kafasını dinleyenler, işine gücüne odaklananlar, ders çalışan öğrenciler, yaşlılar, hastalar, çocuklar ve uyuyanlar olabilir. Sizin keyfiniz için bu kimselere haksızlık etmek hak mıdır?! Duyarlılık lütfen!

97  Allah Rasûlü, Kur'ân'dan hicret edenlerden yani ondan ayrılıp ilişiği kesenlerden, onu hayatlarının çok gerilerinde bırakanlardan ve hayatlarından onu çıkartıp atan insanlardan davacı olacak, Kur'ân da davalıların aleyhinde şâhitlik yapacak!

وَقَالَ الرَّسُولُ يَا رَبِّ إِنَّ قَوْمِى اتَّخَذُوا هَذَا الْقُرْآنَ مَهْجُورًا

"Rasûl: 'Yâ Rabb, gerçekten benim kavmim bu Kur'ân'ı büsbütün terk etti' dedi." (Furkân: 30)

Rabbimiz, Âyette مَتْرُوكًا dememiş, مَهْجُورًا buyurmuştur.

İkisi arasında fark vardır. "Metrûk" (terk edilmiş) denilseydi, terk etmek; "ayrılmak" anlamına gelse de, bu ayrılışın bir dönüşü de vardır. Ama "mehcûr" (hicret edilmiş) ifadesinde hicret, "bir yerden ve bir şeyden tamamen ayrılmak, uzaklaşmak ve geri dönmemek" anlamına gelir. Bu nedenle, meâllerde sadece "Yâ Rabbi, gerçekten benim kavmim bu Kur'ân'ı terk etti" diye anlam vermek yeterli olmaz; "büsbütün terk etti" denmesi daha doğrudur.

98  Kur'ân ve Sünnetten nokta kadar bir ilme sahip olup da, bununla beraber haddini bilen ve bildiğiyle amel eden bir mü'minde gıpta edilecek bir örneklik vardır. Ama binlerce ma'lûmâta sahip olup da, haddini bilmeyen, cür'etkâr ve patavatsız bir kimsede gıpta edilecek bir örneklik yoktur!

99  İlim iki kısımdır: Hakkı bilmek ve haddi bilmek. Bunlardan birine sahip olmayan kimsenin gerçek anlamda ilimden nasibi yoktur!

100  Patavatsızlık!

Davranış biçimi olarak (insânî bakımdan) hayatta bana en sevimsiz insan tipi, yersiz ve gereksiz olarak, durduk yere, boşboğazlık yaparak patavatsızlık eden, birisine sataşan, eleştiren, kınayan, kızan ve böylece tartışmalara, kırgınlıklara, kızgınlıklara, tatsızlıklara ve nefretlere neden olan, sıcak ortamlarda soğuk duş etkisi yapan kimselerdir!

İnsanın bu konuda ya da başka bir konuda hata etmesi ayrı bir şeydir bu davranış biçimini huy ve karakter haline getirmesi ise apayrı bir durumdur. İlk kısım insanlar, hatalarından dönerler ve aynı hatayı tekrar işleyebilecekleri hataların en sonuna koyarlar. Ama patavatsızlığı huy edinmiş olanların, gece gündüz işledikleri münker eylemler ve söylemler öncelikli olarak bunlardan ibarettir. Ve bu konuda uyarı kabul etmedikleri gibi, kendilerini ıslâh amaçlı uyaranları da anlayışsızlıkla, samimiyetsizlikle hatta münâfıklıkla suçlarlar! Âdeta münâfık gibi en âdi sıfatı, kendilerini -haklı olarak- eleştirenlere layık görürler!! Sübhânallâh! Sanki insanların en iyisi, kendileriyle arası iyi olan, en kötüsü de kendileriyle arası kötü olanmış gibi! Bu kimseler, Hak ve Din konusunda temel ölçü müdürler?  Bu ne büyük nefsâniyettir! Ne büyük kibirdir! Buna, densizlik ve dengesizlik denmez de ne denir? Dahasını Allah bilir!

Meselenin iyi anlaşılması adına bir örnek verelim. Diyelim ki, iki kişi arasında yoktan bir problem çıkmış, çıkarılmış. Bu olaya, adâleti gözeterek ıslâh adına hakemlik yapmak gerekiyor. Şahsen benim en başta soracağım soru şu olur: "Olay nasıl başladı? Ya da olayı başlatan kim idi?" Bilmem anlatabildim mi? Gereksiz ve hikmetsiz sözlerle tartışma ve problemleri körüklemek yerine, bu hak ölçüsünü elinize alın bakalım, patavatsızlık edenler, ifsâda neden olan o kötü huylarını göğüslerini gere gere işlemeye devam edebilecekler mi? Tüm mesele, hakkı bilmek ve haksızlığa prim vermemektir.

Bir örnek daha verelim: Adam, facebook'ta birisine sataşacak, problem çıkacak, sonra da kim suçlu diye tartışılıp durulacak öyle mi?! Sataşarak, patavatsızlık yapan ve problem çıkaran adam, bunu yapmasaydı orta yerde problem mi vardı ki, haklı veya suçlu aranıyor! Her şey açık değil mi?

Kimseyi üzmeyelim, kırmayalım, haksızlık etmeyelim, üzerimize vazife olmayan ve hakkında bilgimiz olmayan şeylerin peşine düşmeyelim... İbret almak dileğiyle... Vesselâm!

101  Gıpta etmek, gıpta edilecek insanların bir sıfatıdır. Onun için nazarcıların (kötü bakış sahiplerinin) ve hasetçilerin şerlerinden Allah'a sığının. Âyetler ve dualar okumak sûretiyle öyle bir sığının ki, nazarcıların ve hasetçilerin kötülükleri kendilerinden başkalarına zarar vermesin! Allah'ın verdiği güzelliklere ve nimetlere karşı karnı şişenler, gözleri belerenler, kalpleri sıkışanlar ve hazımsızlıklarına sağda solda destek arayanlar; insanlara nazar ve haset etmeden önce bir kez daha düşünsünler. Düşünsünler ki, nazarcılık ve hasetçilik kendi felâketlerine neden olmasın! Müslüman öyle bir hayat yaşamalıdır ki, kendisine nazar edecek ve haset edecek kimseler, o pis huylarından vazgeçmezlerse, o huylarının kendileri için bir tuzak ve bir tehlike olduğunu anlasınlar! Ve kendi elleriyle kendilerini tehlikeye atmasınlar! Müslüman öyle bir duruşa, ahlâk ve edebe sahip olmalıdır ki, kötü insanlar bile onun yanında uysallaşıp, kötülüğünü işleyemez hale gelmeliler. Unutmayalım ki, her zehirin bir panzehiri olduğu gibi her kötülüğün de bir bertaraf şekli vardır.

102  "(Benim elimden gelen) ancak Allah'tan gelenleri ve O'nun gönderdiklerini teblîğdir. Kim Allah ve Rasûlüne isyan ederse; hiç şüphesiz onun için cehennem ateşi vardır. Onlar orada ebediyen kalacaklardır." (Cinn: 23)

Rasûlullah'a, Kur'ân dışında da vahiy geldiğinin delili:

"Bana vahyolundu ki, sizler kabirlerinizde Mesîh Deccâl'in fitnesine benzer (veya yakın) imtihan olunacaksınız (hesaba çekileceksiniz)." (Buhârî, İlm, 24)

Bu Hadîs, kabirde sorgunun hak olduğuna delil olduğu gibi, Peygamberimize Kur'ân dışında da vahiy geldiğine açık bir delildir.

103  “Rabb” (رب) ile “ilâh” (إله) kelimeleri arasında telâzum vardır. Yani biri diğerini lâzım kılar. Rabb olarak Allah’ı tanıyanın, ilâh olarak da O’nu bilmesi gerekir. Sadece Rabblık sıfatlarına sahip olana ibâdet edilir. Yaratan, her şeyin sahibi olan, rızık veren, her şeyin tasarrufu elinde olan, herkesin ve her şeyin kendisine muhtaç olduğu kim ise, emir de hüküm de ancak O’nundur. Yaratamayan ilâh olamaz. Ancak yaratan bilir. Yaratmaktan âciz olan fânilere asla ibâdet edilmez. Çünkü onlar, Allah’a muhtaçtırlar. Yedirilmeye, içirilmeye ve Allah’ın haklarında irâde buyurduğu şeyleri yaşamaya mahkûmdurlar. Onun için insan ya da cin yahut da başka bir varlık ya da canlı gerçek anlamda rabb ve ilâh olamaz! Rabbimiz ve ilâhımız yaradanımızdır. Dolayısıyla ربوبيّة “rubûbiyyet”, ألوهِيّة “ulûhiyet”i gerektirir. Bu ikisi mutelâzımdır. Rubûbiyyet kime ait ise, ulûhiyet de ancak onun sıfatıdır. Rabblik sıfatlarını elinde bulunduran ibâdete layıktır. Herkesi ve her şeyi yaratan, yaşatan, rızık veren, her türlü ihtiyaçlarını karşılayan, hiçbir şeye muhtaç olmayan, gökten su indiren, bitkileri bitiren, geceyi ve gündüzü yaratan, tüm evreni hükmüne âmâde kılıp, çekip çeviren, canlılara hayat veren, onları öldüren ve sonra diriltip hesaba çekecek olan ancak âlemlerin mâliki ve meliki olan Yüce Allah’tır. Bu nedenle de, Allah’tan başka ibâdete layık ve kendisine ibâdet edilmeyi hak eden gerçek bir rabb ve ilâh yoktur, olamaz. Âlemlerin Rabbi olan Allah Sübhânehu ve Teâlâ her türlü noksanlıklardan ve müşriklerin nitelemelerinden yüce ve münezzehtir.

104  Bir insanın gıyabında ya da huzurunda onun hakkında konuşurken, -küçük ya da büyük çapta- onu üzecek ve kıracak ifadeler kullanmaktan sakının! Buna kimsenin hakkı yoktur! Kötülük düşünmeyin, kötülük konuşmayın ve kötü işler yapmayın! Doğruyu eğriyi bilmeyenler, bilenlerle istişâre etsinler ve nasıl konuşacaklarını öğrensinler. Konuşmasını bilmek ağzı ve dili olan herkesin başarabileceği bir şey değildir. Konuşmada önemli olan; ses çıkarmak değil, hakikat ile mütenasip ve gerçeğe uygun söz söylemektir. Konuşmanın hedefi; kızmak, kırmak, üzmek, fırça etmek, nefsi tatmin etmek, iyilikleri tahrip etmek, fitneye ve fesâda neden olmak değil, tamir etmek, sevindirmek, öğretmek, ıslâh etmek, müjdelemek, ma’rûfu emretmek ve münkerden sakındırmak olmalıdır. İnsan eleştirmeye değil, güzellikleri görmeye kendini alıştırmalıdır. Zira güzellikleri göremeyen, çirkinliklerden sakındıramaz. Yine insan, eğer kaçınılmaz olarak birini eleştirecekse, nefsini eleştirip, ıslâh etmeye çalışmalıdır. Diğer insanlara da, önce ameliyle sonra güzellikle ifade edeceği sözleriyle uyarı ve nasihatlerine devam etmelidir. Nefislerine uyanlar ve nefsî davranışlar sergileyenler, insanların nefisleri üzerinde tesirli olamazlar. Sadece nefsî ve fikrî ayrılıkları ve farklılıkları körüklerler. İnsan, kendini bilmeli ki, başkalarına da hakikatleri bildirebilecek ve öğretebilecek bir potansiyel kişiliğe ve zenginliğe sahip olabilsin. Bilmeyen, ne bilsin? Kime, ne bildirsin? Bilgi, insana bilinç, şuur, takvâ, ihlâs, sağlam karakter ve meşru prensipler kazandırır. Bu kazanımlardan mahrûm olan kimse, kendisi müflis iken, başkalarına bir şey veremez. Zira müflis, muhtaçlara mal bağışlayamaz! Haddizâtında kendisi muhtaç haldedir!

105  Allah’ın Âyetlerinin İnkâr Edildiği Veya Alay Edildiği Bir Mecliste Bulunursan…

"O (Allah), size Kitapta: "Allah'ın Âyetlerinin inkâr edildiğini ve onlarla alay edildiğini işittiğiniz vakit, onlar başka bir söze dalıncaya kadar yanlarında oturmayın. Çünkü o zaman (onlarla oturursanız) siz de onlar gibi (kâfir) olursunuz" diye indirdi. Doğrusu Allah (Müslüman gibi gözüken ama kâfirleri dost edinen) münâfıkları da kâfirleri de cehennem de bir arada toplayacaktır." (Nisâ: 140)

Bir mecliste, bir ortamda Allah'ın Âyetlerinin aleyhinde konuşulup, inkâr ediliyorsa ya da Âyetler ile alay ediliyorsa, bu Âyet, Müslümanların o meclisi terk etmelerini emretmektedir. O meclisteki kötülüklere elle ya da dille engel olma imkânı varsa, mutlaka bu yapılmalıdır. Biz, kâfirlerle birlikte elbette oturabiliriz ama bizim dinimize ya da Kur'ân'a hakaret edemezler ve mukaddes değerlerimizle asla alay edemezler! Onlar bunu, yapıyorlar ve biz de bu küfür sözleri ya da faaliyetleri durdurmaya muktedir değilsek; bu durumda bize düşen kalp ile buğz etmektir. Kalp ile buğz etmenin gerçekleşmesi de, o kötülük ortamını terk etmektir. Allah’la, Rasûlüyle, Allah’ın Kitâbıyla ya da Âyetleriyle alay edenlerle beraber oturup kalple buğz etmek olmaz! Onlarla iç içe yaşayıp da, "ben, onların küfürlerine ortak değilim, kalbimle bunlara buğz ediyorum" denemez! Allah, bu şartlarda, o ortamı terk etmeyen kişinin aynen o "küfür ve alay ricâli" gibi olacağını, muhkem Âyetinde açıkça bildirmektedir. Bazı insanlar dünyevî kariyer hesapları, makam endişeleri ya da gelecek planları nedeniyle o küfür ortamlarının bir ferdi olmuş olsa da, durum değişmez! O kişi, küfre girer... Küfür ve alaya almalara karşı kalbiyle buğzetmek imanın en zayıf şeklidir. Kalbiyle buğzetmeyi terk eden kimsede ise zerre kadar iman kalmaz! Allah korusun!

Bu Âyeti Peygamberimiz bir Hadîsinde şöyle açıklamaktadır: 

"Sizden biriniz bir kötülük görürse onu eliyle değiştirsin (düzeltsin), Eğer (eliyle değiştirmeye) gücü yetmezse, diliyle değiştirsin. Buna da gücü yetmeyen kalbiyle buğzetsin. İşte bu, imanın en zayıfıdır." (Müslim, Îmân, 78; Tirmizî, Fiten, 11; Nesâî, Îmân, 17; İbn-i Mâce, Fiten, 20)

Nebe Sûresinin 26. Âyetinde açık olarak belirtildiği gibi; Allah münâfıklara, kâfirlere, zâlimlere ve mürtedlere suçlarına uygun cezalar verecektir. Müslüman gibi gözüktükleri halde, dünyada gizli gizli kâfirlerle beraber olan münafıkları, dünyada kendilerinden kopamadıkları kâfir dostlarından ayırmayacaktır. Cehennemde onları cem' edecektir, dinle alay edip, İslâm için leke oldukları, kâfir olduklarını söyleyecek kadar inançlarında mert ve delikanlı olamadıkları için ayrıca kendilerine büyük azab verilecek, cehennemin en alt tabakasında inim inim inleyeceklerdir. Hem de sonu gelmeyecek bir azap! Sonsuzluğa uzanan bir azap!... 

Nisâ: 140'ı bir de, Kur'ân bütünlüğü içinde tefsîr edelim.

"Âyetlerimize dalanları (alay edenleri) gördüğün zaman onlar başka bir söze dalıncaya kadar, kendilerinden yüz çevir. Eğer şeytan sana unutturursa, artık hatırladıktan sonra, o zâlimler (kâfirler) topluluğu ile oturma!" (En'âm: 68)

106  Meşru olmayan hangi ameli, hangi niyetle yaparsan yap, bu apaçık bir günahtır! Meşru olmayan bir yola iyi niyetle dahi girmiş olsan, bu hem işin başında günahtır hem de işin sonunda daha büyük bir felâkettir. Gayrımeşru bir amel, iyi(!) niyetle asla câiz olmaz!

107  Ebû Hüreyre radıyallâhu anh'dan rivâyete göre, o şöyle demiştir:

"Rasûlullah aleyhisselâm asla bir yemeği beğenmemezlik etmemiştir. İştahı varsa yer, hoşlanmazsa yemezdi." (Buhârî, Menâkıb, 23; Müslim, Eşribe, 187)

Bugün, Ehl-i Sünnet olduğunu söyleyen bazı insanlar, önüne gelen yemeği beğenmeyip eleştirmeyi huy edinmişlerdir. Yaptıklarının yanlışlığı noktasında uyarıldıklarında da nasihat kabul etmemektedirler! Bu mudur Ehl-i Sünnet olmak? Rasûlullah, önüne getirilen hiçbir yemeği eleştirmemiştir! Hoşlanırsa yer, hoşlanmazsa yemezdi. Ama asla o yemeğin ve yemeği yapanın aleyhinde sözler sarf etmezdi!

108  Müslümanlar arasına karışan Müslüman, Müslümanlardan uzak duran Müslümandan daha hayırlıdır:

İslâm'da ruhbanlık ve münzevî hayat yoktur!

İnsanın kalitesi, insanlarla içli dışlıyken belli olur!

Rasûlullah aleyhisselâm şöyle buyurdu:

الْمُسْلِمُ إِذَا كَانَ مُخَالِطًا النَّاسَ وَيَصْبِرُ عَلَى أَذَاهُمْ خَيْرٌ مِنَ الْمُسْلِمِ الَّذِى لَا يُخَالِطُ النَّاسَ وَلَا يَصْبِرُ عَلَى أَذَاهُمْ

“İnsanlar arasına karışıp da onların eziyetlerine sabreden Müslüman, insanlara karışmayan ve eziyetlerine sabretmeyen Müslümandan daha hayırlıdır.” (Tirmizî, Kıyâmet, 55; Bkz: İbn-i Mâce, Fiten, 23)

109  Tokgözlü olana her şey bereketli kılınır:

Hakîm b. Hızâm radıyallâhu anh’dan rivâyete göre, o şöyle demiştir: Rasûlullah aleyhisselâm’dan dünyalık istedim, bana verdi, sonra yine istedim, yine bana verdi, sonra yine istedim, yine verdi ve sonra şöyle buyurdu: “Ey Hakîm! Şüphesiz bu mal (dünya malı) yeşildir, tatlıdır. Kim bu dünyalığı tokgözlülük (gönül hoşluğu) ile alırsa, o malda kendisi için bereket ihsân olunur. Kim de onu tamahkârlık (açgözlülük, nefis düşkünlüğü ve hırs) ile alırsa, o malda bereket ihsân olunmaz ve böyle bir kimse yiyip de bir türlü doymayan kişiye benzer. Üstteki el (veren el) ise, alttaki elden (alan elden) daha hayırlıdır.”

Hakîm diyor ki: Ey Allah’ın Rasûlü” dedim. “Seni hak ile gönderen Allah’a yemin ederim ki, senden sonra, dünyadan ayrılıncaya kadar kimseden bir şey istemeyeceğim.” Sonra Ebû Bekir radıyallâhu anh halîfe olduğunda Hakîm’i bahşiş vermek için çağırdı fakat Hakîm uzak durdu, ondan hiçbir şey kabul etmedi. Bunun üzerine Ömer radıyallâhu anh şöyle dedi: “Ey Müslümanlar topluluğu! Ben sizleri şâhid tutarım ki, fey’den (ganimetten) kendi payını ona sunuyorum, fakat o bunu almaya yanaşmıyor.” Hakîm, Rasûlullah’tan sonra, kendisi vefât edinceye kadar, insanlardan hiçbir kimseden hiçbir şey istemedi. Tirmizî:  “Bu, Sahîh bir Hadîstir” demiştir. (Tirmizî, Kıyâmet, 29; Bkz: Buhârî, Rikâk, 7; 11; Müslim, Zekât, 96)

110  İNSAN KARAKTERİNİ ŞEKİLLENDİRECEK, NİCE KİŞİLİKLERDE FIRTINALAR KOPARACAK, İNSANI DERİNDEN SARSACAK BİR HAKİKAT... BİLİR MİSİNİZ, NEDİR O HAKİKAT?

SİZ, RASÛLULLAH ALEYHİSSELÂM'IN ŞU SÖZLERİNİ DUYDUNUZ MU? DUYUP DA GEREĞİNE UYDUNUZ MU?

"Kim bu dünyalığı tokgözlülük (gönül hoşluğu) ile alırsa, o malda kendisi için bereket ihsân olunur. Kim de onu tamahkârlık (açgözlülük, nefis düşkünlüğü ve hırs) ile alırsa, o malda bereket ihsân olunmaz ve böyle bir kimse yiyip de bir türlü doymayan kişiye benzer. Üstteki el (veren el) ise, alttaki elden (alan elden) daha hayırlıdır.” (Tirmizî, Kıyâmet, 29; Bkz: Buhârî, Rikâk, 7; 11; Müslim, Zekât, 96)

TAMAHKÂRLIK, AÇGÖZLÜLÜK, NEFİS DÜŞKÜNLÜĞÜ VE HIRS İLE DÜNYALIK İSTEYEN VE ALAN KİMSEYE, İSTEDİĞİ VE ALDIĞI O MALDA BEREKET VERİLMEZ!...

...VE BÖYLE BİR KİMSE, YİYİP YİYİP DE BİR TÜRLÜ DOYMAYAN KİMSE GİBİ OLUR! AÇGÖZLÜLÜK ONUN VASFI, ZİLLET ONUN AMELİ OLUR!... SÜBHÂNALLAH! VE'L-IYÂZÜ BİLLÂH!

KORKUTUCU VE UYARICI BU İFADELERDEN SONRA ÇÖZÜM NEDİR? ÇÖZÜM ÇOK KOLAY... YETER Kİ, KİŞİLİKLER -TA'LÎM VE TERBİYE İLE- O ÇÖZÜMÜ KABULLENMEYE VE UYGULAMAYA HAZIR HÂLE GETİRİLEBİLSİN.

HEM DE KESİN ÇÖZÜM: HADÎSİN SONUNDA NEBÎ ALEYHİSSELÂM BUYURDU: "VEREN EL ALAN ELDEN DAHA HAYIRLIDIR." HAYIR, BEREKET VE İZZET BU PRENSİBİ YAŞAM TARZI EDİNMEYE BAĞLIDIR.

MÜ'MİN; ALIRKEN TOKGÖZLÜLÜK VE GÖNÜL HOŞLUĞU İLE ALMALI, VERİRKEN DE MÜTTAKÎCE VERMELİDİR. İSTEMEYİ ALIŞKANLIK HÂLİNE GETİRMEMELİ, HELE DE ZİNHÂR AÇGÖZLÜ, HIRSLI VE YÜZSÜZ OLMAMALIDIR! TOKGÖZLÜLÜKLE BİR ALSA, DAHA FAZLASINI BAŞKASINA VERMEK ONUN AMACI OLMALIDIR. BÖYLE OLURSA, ELİ SIKI ZENGİNLERDEN DAHA FAZLA İNFÂK EDEN BİR MÜSLÜMAN HÂLİNE GELİR, İNŞÂALLAH.

111  HAYIRLI İŞLERDE "HAYIR"CILIK HASTALIĞI!

BİR MÜSLÜMANIN SANA HİÇ İŞİ DÜŞMÜYORSA, [Cümle acaba nasıl devam edecek mi diyorsun? Bekle de gör! Ama önce, bazı Müslümanların sana neden hiç işi düşmediğinin cevabını kendinde ara! Bil ve bilelim ki, herkeste sorumluluk duygusu olmaz, onun için de herkese iş düşmez! Yani ihtiyaç arz edilmez! Diyelim ki, senin hakkında hüsn-ü zan edilerek sana bir hâcet arz edildi, bu durumda;] SANA HÂCETİNİ ARZ EDEN KİMSENİN İŞİNİ -ALLAH İZİN VERDİKÇE- MUTLAKA GÖRÜP HALLETMEYİ KENDİNE BİR GÖREV ADDETMELİSİN!

DİĞER BİR İFADEYLE, KELİMENİN TAM ANLAMIYLA ONURLU VE İFFETLİ BİR MܒMİN SENDEN HİÇBİR ŞEY İSTEMİYORSA/İSTEMEMİŞSE, İSTEDİĞİNDE YAPMAYI VAZİFE BİLMELİSİN! BU, SENİN İÇİN HAYIRLI BİR KISMETTİR! KAÇIRMA!..

ŞUNU BİL VE UYGULA Kİ, MÜSLÜMANIN MÜSLÜMANA RİCASI EMİR GİBİDİR! ÇÜNKÜ MÜSLÜMAN, DOSTUNUN RİCASINI EMİR GİBİ TELAKKİ EDER/ETMELİDİR! BU NEDENLE, İNSANLARA HELE DE ONURLU KİMSELERE HAYIRLI İŞLERDE “HAYIR” DEMEYİ HUY EDİNME!  

112  SADAKA TAŞI:

Allah Teâlâ, yedi sınıf insanı kıyâmet gününde arşının gölgesinde gölgelendirecektir. Bunlardan biri de: “Sağ elinin verdiğini, sol elinin bilemeyeceği kadar gizli sadaka veren kimsedir.” (Buhari, Ezân, 36; Zekât, 16; Hudûd, 19; Müslim, Zekât, 91; Tirmizî, Zühd, 53; Nesâî, Âdâbu'l Kudât, 2; Ayrıca Bkz: Buhârî, Zekât, 13; Rikâk, 24)

Ecdâd bu fazilete erebilmek için, kökeni Selçuklulara kadar dayanan, Osmanlılar döneminde de devam ettirilen bir uygulama olmak üzere, genellikle cami vb. yerlere ihtiyaç sahiplerinin almaları için içlerine para vb. şeylerin bırakıldığı bir nevi açık kumbaralar mesabesinde olan ve yörelere göre mimari özellikleri gibi isimleri de farklılık arz eden sadaka taşları koymuşlardır. İhtiyacı olanlar, kimse yokken ya da hava karardığında oraya gelip, ihtiyacı kadar meblağı oradan alırlardı. Sadaka verecek kimseler ise, oraya gelip dilediği kadar infâkını onun içine gizlice koyarlardı. Bu uygulamanın amacı, riyâ ve gösteriş yapmamak ve fakirleri rencide etmemektir. Ayrıca hayır sahiplerinin, infâk ettiği kimseyi görmemesi; o ihtiyaç sahipleriyle göz göze geldiklerinde, veren el sahibinin kibirlenmesini, alan el sahibinin de utanıp sıkılmasını, mahcup olmasını önleme amacına ma’tûftur. Dolayısıyla da sadaka veren sadaka verdiğini görmez, bilmez ve tanımaz; sadaka alan da sadaka vereni bilmez. Hadîste geçtiği gibi, tam anlamıyla sağ elin verdiğini sol el bilmez. Bu sadaka taşı uygulaması Osmanlılar döneminde yaygınlaştırılmıştır. Bugün böyle sadaka taşları ya da içi para dolu kilitsiz kumbaralar fakirler için belirli yerlere konulsa ne olur dersiniz? O paralar bir gece yerinde durur mu acaba? Daha kötüsü, sadaka taşını bile götürmezler mi?! Ne halden ne hale gelmişiz! Ecdâdın yaptığına bakın, bir de torunların düştüğü hale bakın!..

113  Cebrâîl’in getirdiklerine teslim olmayanlar, ölüm ânında Azrâîl’e teslim olmak zorunda kalacaklardır!

Yusuf Semmak

Bağlantı | kategori: NASİHATLER | tarih: 21/11/2016 | Yorum(0) | Yorum yaz
YORUM YAZINIZ
İSMİNİZ

E-Posta (Gizli)

Web siteniz

Yorumunuz

Güvenlik kodu
Son Konular • NASİHATLER 13
• Dinin Aslında Cehalet Mazeret midir? (PDF Oku/İndir!)
• Muhtelif Konularda KISA KISA - 4
• Allah Teâlâ, Neden Kur’ân’da Bazı Yerlerde “Biz” Zamiri ile Hitap Buyurmuştur?
• Vâv ve Yâ Harflerinden Önceki Harfi Meftûh Olan Emsile-i Hamse'ye Nûn-u Sakîle'nin Dâhil Olması:
• NASİHATLER 12
• İftiâl (افْتِعَال) Bâbı ile Alâkalı Sarf Kâideleri
• GENELDE YANLIŞ KULLANILAN KELİMELER VE DOĞRU YAZILIŞLARI:
• Kur'an'da Peygamberimize Nasıl Hitap Edilmiştir?
• Muzari' Fiilin Şimdiki ve Gelecek Zamana Salahiyeti:
• Muhtelif Konularda KISA KISA - 3
• Şirke ve Sapıklığa Sürüklenen Bir Toplumda Suçlular Kimlerdir?
• 22- Ömer Nesefî Akaidi Tercüme ve Şerhi 6 (Ders Videosu)
• NASİHATLER 11
• Arapça'da 'zuu' ve 'sahib' edatlarının arasındaki fark nedir?
• EY RABBİMİZ!
• ASHAB-I KEHF HAKKINDA:
• NASİHAT BAHÇESİ
• KİTAPLARIMIZ HAKKINDA BİLGİLENDİRME:
• “Kadınlar Havuza Girebilir mi?” Sorusuna Verdiğimiz Kısa ve Özlü Cevap
• Kadın Sesiyle ve Çalgı Aletleriyle İcra Edilen Şarkı, Türkü, Ezgi ve İlahiler Hakkında Bir Soruya Verdiğimiz Cevap
• NASİHATLER 10
• Muhtelif Konularda KISA KISA - 2
• NASİHATLER 9
• “Ticaret yapıyorum ama maddi ve manevi anlamda bir türlü rahata eremiyorum” mu diyorsunuz?
• 21- Hadis Dersleri -1 (Ders Videosu)
• SESLİ HADİS DERSLERİ - YAKINDA!
• Sesli Ders Videoları Arşivi (Yusuf Semmak)
• ARAPÇA DERSLERİ (ZAMİRLER) -5-
• Kadınların Saçlarını Kısaltmaları Câiz midir?
• Muhtelif Konularda KISA KISA - 1
• Ömer Nesefî Akâidi Tercüme ve Şerhi 5 (Ders Videosu)
• İNFÂK BİLİNCİNİ KUŞANMAK!
Son Yorumlar
Yusuf Semmak
SÜNNETTE BÖYLE BİR PAZARLIK ANLAY
mahmut konur
BİR AYET "Mümin kadınlara da bak
Erkan
Allah razı olsun
ismail
bayildim
Yusuf Semmak
NOT: Bir Hristiyanla tartışan bir
Yusuf Semmak
KİMLER SUÇLU? Bir toplumda ins
Yusuf Semmak
SAHÛR VAKTİNİN SON BULMASI VE SAB
ali
Güzel bir anlatım olmuş ALLAH(C.C
Yusuf Semmak
MUHÂCİRLERLE ENSÂR’IN KARDEŞLİĞİ:
Ece
Harika çok teşekkürler
meryemnazyazğan
Çok güzel anlatmışsınız, şimdi ço
Yusuf Semmak
DİLİN, BEYÂNIN, OKUMANIN, YAZMANI
Yusuf Semmak
Bir meâlde şöyle geçiyor: "Bunun
Yusuf Semmak
“Mütevâzı’, mutevazı” (م
Yusuf Semmak
Esmâül Hüsnâ: Yanlış – el-Esmâul
Yusuf Semmak
Müşkül: Yanlış – Müşkil (kapalı,
Yusuf Semmak
Nasılki: Yanlış – Nasıl ki: Doğru
Yusuf Semmak
“MESS”: Değme, dokunma, temas,
Sibel EKİNCİ
Muhterem Hocamız Feriduddin AYDIN
2017
çok detaya girmişsiniz ama tşr
Melek
Çok güzel
Nagihan
okudum süper çok beğendim
Mehmet ARAZ
Çok güzel olmuş,başarılarınızın d
Yusuf Semmak
KANDİL KUTLAMAK BİD'AT'TIR! Ka
Yusuf Semmak
Nesefî Akâidi derslerimizi 6'ya k
Elif
Bu akaid derslerinizden bölüm6 ya
Beyza
Harika
büşra
Çok iyi olmuş
Yusuf Semmak
MODERNİZM, KADINLARIN BAŞÖRTÜLERİ
zeyra
İsime yaradi saol
Şüheda
Helal be sırf kapanmak nefislerin
Ümit
Amin Er-Rahman Er-Rahim Allah
Vedat
Soruyu soran ben değilim ama aydı
© 2012 YUSUFSEMMAK.COM