Araştırmacı, Yazar

ANASAYFA
BİZE ULAŞIN
BİZİ TAKİP EDİN
AMACIMIZ
KUR'AN DİNLE
KİTAPLARIMIZ
111 maddede çeşitli konularda nasihatler...

 

 

 

 

NASİHAT BAHÇESİ

1  Ey Müslüman! Oku ve Amel Et!

Müslüman kardeşlerini sev!

Menzilesi ne olursa olsun, hiçbir mü'mini küçük görme, aşağılama!

Gariplerin, yetimlerin, yoksulların, öksüzlerin, kimsesizlerin, mağdurların, yaşlıların ve özürlülerin yardımda ol. Onları gözet ki, Allah da seni gözetsin!

İmanın sıhhati de kemâli de Allah’ın dostlarını (mü’minleri) sevmeye bağlıdır.

[Allah'ın dostları (evliyâullâh); Allah'a hakkıyla iman eden, sâlih ameller işleyen ve takvâ yolunda yürüyen ve koşan mü'minlerdir. Evliyâullâh'ın hepsi aynı mertebede değildir. İmanın mertebeleri vardır. "Haberiniz olsun! Allah'ın velîlerine hiçbir korku yoktur, onlar mahzûn da olmayacaklardır (üzülmeyeceklerdir)." (Yûnus, 62) Kişi, ya Allah'ın evliyâsındandır, ya da şeytanın evliyâsından! Kur'ân, hem evliyâullâh'tan hem de evliyâu'ş-şeytân'dan bahseder. Bu iki kavram, birbirinin zıddıdır, aralarında müğâyerat vardır. Evliyâullâh, iman mertebeleri farklı olsa da tüm mü'minlerdir. Evliyâu'ş-şeytân ise, küfür, şirk, nifâk ve isyânlarının niteliği ne olursa olsun tüm kâfirlerdir. Evliyâ kavramını belli bazı kimselere hasredip, diğer mü'minleri evliyâullâh'tan kabul etmemek, ileri seviyede tekfirciliktir! Çünkü bu sözün anlamı, Kur'ân'a aykırıdır ve diğer insanlar mü'min değil demek hükmündedir. Bu söylemin nedeni, ya bilgisizlik ya da hidâyetsizliktir!]

Mü'minlere asla düşmanlık etme, kin besleme, zulmetme!

Kardeşlik hukûkunu öğren ve gözet! Uhuvvet'te karşılıklı sorumluluklar ve haklar vardır.

Kardeşine kardeş gibi davranmazsan, bir gün vefasızlıklarının çetelesini karşında bulursun!

Ey Müslüman! Kardeş olmayı ve kardeşçe yaşamayı öğren!

İlim ehlinin kadr-ü kıymetini ve şerefini bil!

Ehl-i ilme hürmet etmek, Hadîs’te geçtiği üzere, “Müslümanların imamlarına nasihat” kapsamında bir görevdir.

Büyüğünü ve küçüğünü de bil!

Büyüksen büyük gibi, küçüksen küçük gibi davran!

Zâhiren faziletleri çok olan kardeşlerini çekememezlik etme, aleyhinde olma; bilâkis kardeşinin hayırlarından dolayı iftifar et!

Kendini büyük görme, başkalarını da kıskanma, haset etme!

Nefsî duygu, dürtü, hırs ve arzularından kurtul!

Önyargıyı, saplantıyı ve peşin fikirleri at!

Kalbinin, dilinin ve fiilinin katılığından ve kabalığından kurtul!

Müslümanlarla iyilik ve takvâ üzerinde yardımlaş! Kardeşini terk etme, onu yardımsız bırakma!

Din kardeşinin, huzurunda da gıyabında da namus, şeref, izzet, onur ve haysiyetini koru, savun, müdâfaa et!

Aklına, fikrine ve arzularına yaslanma! İstişâre etmeyi öğren ve önemli her durumda istişâre et!

Kendi aklınla yol alırsan, vahiyle yol bulanlarla bir araya gelmen güçleşir. Güçlüğe tâlip olma, güçleştirme!

Mü’minin firâsetinden kork; çünkü o, Allah’ın nuru ile bakar ve görür.

Sıla-i rahim yap! Ziyaretleşmelerinde maddî ve mânevî hayırlardan istifade et ve ettir ki, Allah da dünyada senin ömrüne, rızkına ve amellerine bereket versin. Âhirette ise bol hayırlar ihsân buyursun ve kıyâmetin sıkıntılarından seni kurtarsın.

Sadece dünya ticâretinde kazanmayı hedefleme; Allah yolundaki âhiret kazanımlarını elde etme hususunda hırslı ol!

Dünya çıkarları için bunca insan bir araya gelirken, sen âhiret hayırları için kardeşlerine yanaşmasını, yaklaşmasını bil! “O bana gelmiyor, ben de ona gitmem” deme! Belki de senin gitmen gerekiyor! Böyle düşün!

Din kardeşine, yanında da yokluğunda da nasihat et!

Kardeşinin yanında nasihat etmen, sözlü ve amelî olarak onun iyiliğini istemendir. Yokluğunda da, kardeşinin iyiliği için çalış! Kardeşin, senin iyi hallerini görmese, bilmese de Allah seni görmektedir!

Takvâ yolunda ol!

Takvâ yolunda nefsî arzuların hesabı ve tatmini yoktur!

Öfkeni yut! Taşkınlıklara karşı nefsini tut!

Karnındaki öfke canavarını içinden çıkart at!

Kasılma, kibirlenme, mütekebbirâne yürüme, kendini yükseklerde görme! Sen, o yürüyüşünle ne yeri delebilirsin, ne de boyca dağlara erişebilirsin! Küçüklüğünü, yerini, konumunu bil, mütevazı ol! Tevâzu, insanı değersizleştirmez, aksine değerini kat kat artırır!

Güler yüz sadakadır; tebessüm et! Güler yüz sadakadır diye malın şükrü olan sadakalar konusunda cimri olma!

Gideceğin yerlere eli boş gitme! Yarım hurma dahi olsa, çam sakızı çoban armağanı mesabesinde armağanlar götür. Çoban değil de, ağaysan, ağalığına yakışır hareket et! Armağanın içinde bile ağa var, dikkat et!

Ekonomik imkânlar söz konusu olduğunda ağalıktan, beylikten, patronluktan istifa edip de, konuşma, laf üretme, akıl yürütme ve insanlara akıl satma, para kazanmanın yollarını gösterme söz konusu olduğunda ağa olduğunu hatırlama!

Affedici ol! Lafı uzatma! Çok konuşma!

Tartışma heveslisi olma! Sohbet, kısırlaşırsa çekilmeyi bil!

Sadece haksız olduğunda değil, haklı olduğun zamanda da -gerektiğinde- münakaşadan çekil! Bazen bir söz kâfidir. Anlayana!.. Anlamayana, bin söz kâr etmez!..

Söz uzar, tıpkı yollar gibi! Gerektiğinde durmasını bilmek lazım. Bilindiği üzere, dünyada bile bir yerlere ulaşmak için yollara ve vasıtalara ihtiyaç vardır. Yol yoksa açmak, vasıta yoksa bulmak gerekir. İnsanın gönlüne de yol açmak ve ulaşılacak vasıtayı bulmak gerekmektedir. O vasıtaya binmek ve o yola sulûk etmek, bazen zaman alır.

“Din nasihattir.” Kimlere? “Allah’a, Allah’ın Kitâbına, Allah’ın Rasûlüne, Müslümanların imamlarına ve bütün Müslümanlara.”

Allah’a nasihat aslında kulun kendi kendine nasihat etmesidir.

Nefislere, hak söz geçenlerden olmayı dileriz.

Arazi verimli ise bazen bir habbe/dane binlere dönüşür. Nasihat önce söyleyene sonra da okuyana dünya ve âhirette büyük hayırlar sağlasın. Âmîn.

2  Zayıf Hadîslerle, Bazı Konularda ve Bazı Şartlarda Amel Etmek Câizdir:

Günümüzde kimisi sahîh Hadîslerle amel etmez iken, kimisi de zayıf Hadîslerle amel etmiyor. Maalesef ki Peygamberimizin Hadîslerine böylesi cüretkâr yaklaşımların nedeni cehâlettir. Âlimlerin "uydurma" dediği bir Hadîsten sakınmak bir yana, uydurma olmayan Hadîslere karşı önyargılı olmak; şeytandan gelen bir vesveseden başka bir şey değildir. Biz "uydurma" sözlerden sakınırız; zira o sözler Peygamberimize karşı söylenmiş bir yalandır ve iftirâdır! Ama zayıf da olsa, senedi olan bir Hadîse karşı takınacağımız tavrımızda ölçülü olmalıyız. O Hadîs, "faziletler" mevzuunda ise, onu dikkate almakta bir sakınca yoktur. Zayıf Hadîslerin delil olmayacağı mevzular bellidir. Haddizatında Hadîslerin kendi içerisinde mertebe ve kuvvet dereceleri vardır. Bir konuda birden çok Hadîs bulunabilmektedir. Bir Hadîs zayıf iken sahîh olan başka bir Hadîs ile desteklenebilmektedir. Bu tür değerlendirmeler, cerh ve ta'dîl ilmini ilgilendirmektedir. Muhaddisler, sened ya da metin açısından Hadîsleri ele almışlardır. Bu açıklamaları hem Usûl-ü Hadîs açısından hem de şerhleri açısından göz ardı etmemek icap eder.

Bir şeyin daha altını çizmek gerekir ki, İslam'ın temel esasları bellidir. Bu esaslara teşvik edici ve Allah'ın azabına müstahak olmaktan sakındırıcı ve faziletli amellere teşvik edici zayıf Hadîslerle amel etmek, İslam'a aykırı değildir. İslam'ın genel hudûduna aykırı bir şey asla kabul edilemez. Fakat şu noktayı da hatırlatalım ki, herhangi bir konuda hatta binlerce konularda şahsî görüşümüze dayanmak yerine zayıf Hadîse i’timad etmek daha evlâdır. Bir çok âlim kendi reyi ile ictihâd etmek yerine zayıf Hadîs olduğu sürece Hadîsi esas almıştır. Âlimler arasındaki bazı nazarî, lâfzî ve fer'î ictihâdlar da bazen bundan kaynaklanır. Zira birisine ulaşan Hadîs bir diğerine ulaşmamış olabilir. Bu Hadîslerin de mertebeleri farklı olabilir. Bu tür durumlarda müctehidler, rey yerine nakle ittibâ etmişlerdir. Fakat bu durumun bugün itibariyle sorun oluşturmadığını da söylememiz gerekir. Çünkü sonra gelen âlimler, öncekilerin eser ve fetvâlarını incelemişler, tahkîk ve tenkît etmişler; gerektikçe de yeni fetvâlar vermişler ve kendi delillerini ortaya koymuşlardır. Bu sebeple aynı mezhep içinde dahi birbirinden farklı çok sayıda fetvâlar bulunmaktadır. Hanefî mezhebinde pek çok meselelerde imameynin görüşünün tercih edilmesi bu konuda çok mânidâr bir örnektir.

Gelelim zayıf Hadîslerle amel etme meselesine.

İmam Nevevî rahımehullâh, Erbeîn Şerhinin girişinde şöyle demektedir:

وقد اتّفق العلماء على جواز العمل بالحديث الضّعيف فى فضائل الأعمال

"Muhakkak âlimler, amellerin faziletleri bakımından, zayıf Hadîs ile amel etmenin câiz olduğu hususunda ittifak etmişlerdir."

Zayıf Hadîslerle amel etme konusu çok önemli olduğu için bu konuyu anlaşılır şekilde özetlemek isteriz. Zayıf Hadîsle amel etme konusunda aslında ihtilâf vardır. Ancak İmam Nevevî bu eserinde, "fî fedâili'l a'mâl" kaydını zikrederek, zayıf Hadîslerle amel etme konusundaki âlimlerin cevaz fetvâsındaki ittifaktan bahsetmektedir. Ama kendisi Erbeîn Hadîslerinin tamamını sahîh Hadîslerden derlediğini belirtmiştir. Biz, bu fetvâdaki "ittifak" kelimesine takılmayacağız. Zira belki kendi mezhebinden âlimleri ya da kendi dönemindeki veya yaşadığı bir beldedeki âlimleri kastederek, ittifak'ı zikretmiş olması muhtemeldir. Birazdan yapacağımız açıklamalarda da görüleceği gibi, ulemanın ekserisi zayıf Hadîslerle amel edilebileceğine kâildirler. Ama bir takım şartları öne sürmektedirler. O şartları zikredeceğiz. Birazdan da belirteceğimiz gibi, (zaman zaman biz, ısrarla akâid ve ahkâm gibi konularda sahîh Hadîs istediğimiz gibi) Sahîhayn sahipleri olan İmam Buhârî ve İmam Müslim zayıf Hadîslerle amel edilemeyeceği görüşündedirler. Görüleceği gibi, zayıf Hadîslerle amel etme meselesinde ekser-i ulemâ birtakım şartlar çerçevesinde amel edilebileceğini söylemelerine rağmen, bazı âlimler zayıf Hadîslerle amel edilemeyeceğini söylemişlerdir. Âlimlerin çoğunun tuttukları yol sebebiyle, eserlerinde zayıf Hadîsleri yeri geldikçe zikretmişlerdir. Aslında insanın kendi şahsî görüşüne zayıf Hadîsi tercih etmesi en ma'kûl yoldur. Yani fedâil-i a’mâl (amellerin faziletleri) mevzuunda zayıf Hadîsle amel etmek câizdir. Ancak zayıf Hadîsler, akâid ve ahkâm konusunda delil olmazlar. Terğîb (teşvik), terhîb (korkutma, sakındırma), fedâil (faziletler) yani dua, zikir, güzel ahlak ve benzeri konularda delil olurlar.

Kısaca Hadîsler konusundaki açıklamalarımıza geçelim:

İlk devirlerde, Hadîsler Sahîh ve Sakîm Hadîs diye ikiye ayrılırdı. Mevzu Hadîsler ise, Hadîs değildir; Peygamber adına uydurulmuş iftirâlardır. Sakîm Hadîs; Hasta, illetli Hadîs demektir. Hadîs âlimleri genel olarak, Sahîh ve hasen Hadîsleri makbûl, buna karşılık zayıf Hadîsleri merdûd saymışlardır. Fakat zayıf Hadîsler "uydurma Hadîs" demek değildir. Senedlerinde ya da metinlerinde taşıdıkları illetler ve dereceleri itibariyle tasnif edilir. Tarif etmek gerekirse; Sahîh ve Hasen Hadîslerde bulunması gereken özelliklerden biri ya da birkaçının bulunmayışına göre derecelere ayrılırlar ve her biri değişik isimler alırlar. İbn Hibbân'a göre, zayıf Hadîslerin kategorilerinin sayısı 49, İbn Salah'a göre 42, Münâvî'ye göre 81'dir. Bu sayıyı daha da çoğaltanlar vardır.

Zayıf Hadîslerle amel etme konusunda âlimler ihtilaf etmişlerdir:

Bu konuda üç görüş vardır:

1- İmam Buhârî ve İmam Müslim gibi âlimlere göre, zayıf Hadîslerle amel edilmez.

2- Ahmed b. Hanbel ve Ebu Dâvûd gibi âlimlere göre, zayıf Hadîslerle amel edilebilir. Bu görüşte olan âlimlere göre, bu konuda başka bir rivâyetin bulunmaması gerekir. Bu tür âlimlere göre zayıf Hadîs, rey olarak kabul edilen kıyas yoluyla ictihâd etmekten daha hayırlıdır.

3- Bazı âlimlere göre ise (yukarıda İmam Nevevî'den de naklettiğimiz gibi) Şer'î hükümlerle ilgisi olmamak şartıyla, fedâil (faziletler) ve va'z gibi konularda bir takım şartlara riâyet şartıyla amel edilebilir.

Faziletler ve vaaz gibi konularda zayıf Hadîslerle amel edilebilmesi için gerekli şartlar:

a) Zayıf Hadîs, akâid ve dinî hükümlerle alâkası olmayan bir konuda olmalıdır. Bu şart üzerinde ittifak vardır.

b) Zayıf Hadîs, yalancı, yalancılıkla itham edilmiş, çok hata yapmakla tanınan bir râvînin tek başına rivâyet ettiği Hadîs gibi ileri derecede zayıf olmamalıdır.

c) Kur'ân-ı Kerîm ve Sahîh Sünnetten çıkarılmış delillerle ortaya konan ve amel edilen bir hüküm ya da kâidenin içine girmeli, yeni bir hüküm ortaya koymamalıdır.

d) Amel edilirken, kesin olarak Peygambere ait olduğuna inanmamalı, ihtiyâtla kabul edilmelidir.

Her şeyin en doğrusunu Allah bilir.

 3  Bazı arkadaşlar, -TDK'yı dikkate alarak- bizim özel isimlerin yazımıyla alâkalı bazı tasarruflarımız hakkında soru soruyorlar ya da şöyle olması gerekmiyor mu diyorlar. Biz, TDK’nın "Özel adlardan sonra gelen yapım ekleri, çokluk eki ve bunlardan sonra gelen eklerin kesme işâretiyle ayrılmayacağı" noktasındaki tavsiye ve tercihinden haberdarız. Bu tür durumlarda zaman zaman tasarruflarda bulunuyoruz. Mesela; “Türkçenin” demek yerine “Türkçe'nin” kullanmak gibi. Bilindiği gibi, TDK, "özel adlara getirilen iyelik, durum ve bildirme eklerinin kesme işâretiyle ayrılacağını" söylüyor. Biz, -kendi tercihimizle- özel isimlere bitişen iyelik, durum, bildirme eklerinin yanında, yer yer yapım eklerini de kesme işâretiyle ayırmaktayız. TDK’ya uyma ısrarında bulunmadığımız başka yerler de vardır. Mesela; gerekli gördüğümüz yerlerde uzatma işâreti kullanmak, “tevhit, resul, ayet, hadis” gibi kelimeleri özel isim kabul ederek “Tevhîd, Rasûl, Âyet, Hadîs” biçiminde yazmak, “içtihat, âbit, mescit” kelimelerinin Arapça aslını muhafaza ederek “ictihâd, âbid, mescid” biçiminde yazmak, bitişik ya da ayrı yazılacak kelimeler vb. birçok durumlarda tercihler yapmaktayız. Bu konudaki açıklamalarımıza, “Putperest Çağlarda Müslüman Olmak” adlı kitabımızın “Yöntem Hakkında” ana başlığı altında “Dil Bilgisi, Düzeltme İşâreti, …” gibi alt başlıklarda kısmen yer vermiş bulunmaktayız.

4  İmanın şartlarından birisi, Allah ve Rasûlünü herkesten ve her şeyden daha çok sevmektir. İmanın, kemâl şartlarından birisi de, Müslümanların, din kardeşlerini sevmeleridir. Din kardeşini sevmeyi başaramamış bir kimsenin, başka meseleleri konuşması ve gündem haline getirmesi ciddi bir tutarsızlık ve samimiyetsizlik göstergesidir! "Sevgi" dersinden sınıfta kalan bir kimsenin, o sevgiden yoksun haliyle diğer amellerinde başarılı olması beklenemez! Kâmil iman sahipleri Allah ve Rasûlünü en çok sevdikten sonra, Allah'ın sevdiği iman ehli kulları da severler. Zayıf iman zayıf ameller, güçlü iman ise güçlü ve sağlam ameller doğurur. İmanın derece ve mertebesini artıran şeylerin başında da iman ehlini sevmek gelmektedir.

Allah, tüm mü'minleri mağfiret etsin, onlardan râzı olsun. Günahlarını affetsin ve hallerini ıslâh etsin. Mü'minlerin, birbirlerine karşı kalplerinde kin ve nefret bırakmasın. Allah'ın rızâsı uğrunda kardeşler olmalarını ve birbirlerini sevmelerini nasip etsin.

5  Bin Bilsen de, Bir Bilene Danış!

Her hakikatin bir pratiği ve uygulama biçimi vardır. Bu nedenle, Usûl, Siyâset, Edeb ve Hikmet öğrenmek İlim öğrenmek kadar önemlidir. Çoğu zaman hikmet ve tecrübe noksanlığından dolayı, teorik anlamda yani söylem bakımından doğru olan nice cümleler, pratikte yani uygulama sahasına geçildiğinde yanlış tatbik edilmektedir. Onun için, iki kitap okuyunca hocalık, âlimlik ve şeyhlik atmosferine girilmemesi gerekir. İnsan, ne kadar okursa okusun, okuduklarının pratiğinin ilmini de bilmek zorundadır. Zira usûlsüzlük vusûlsüzlüktür. Niteliği farklı da olsa, meşru bir yol tutulmadan meşru bir hedefe ulaşılamaz. Yoldan çıkmak; kaza yapmak, felâkete ve helâkete uğramak demektir. Avâm kişiler ve genç şahsiyetler "bin bilseler de, bir bilene danışmaları gerektiğini" öğrenmelidirler. Bu ifadedeki "bir bilen" bir tek meseleyi bilen anlamında değil, "bilen bir kimse" anlamındadır. Dolayısıyla bu cümlede anlatılmak istenen şey; insan bir şeyi ne kadar iyi bilse de, ya da ne kadar iyi düzeyde bildiğini sansa da, -bilsin ki- o meseleyi kendisinden daha iyi bilen bir başkası bulunur/bulunabilir. İnsan, bu şuuru hiç kaybetmemesi gerekir. Böyle olduğunda, kişi hatadan sakınır veya hata ettiğinde hatasından tez zamanda döner. Bu sözle alâkalı olarak Rabbimiz Sübhânehu ve Teâlâ: "Her ilim sahibinin üstünde daha iyi bir bilen vardır" (Yûsuf, 76) buyurmaktadır. O halde, bin bilsen de bir bilene danış! Ama bir ya da birkaç bilen bir kimseysen, bilene/bilenlere bin kez danış!

6  Ey Câhiller! Ellerinizi, Hz. Yûsuf'un Yakasından Çekin!

Yâ Rabbi, bugün, bazı insanlar, şirklerini, isyânlarını, ta'vîzlerini, tahrîflerini ve bid'atlerini sık sık Peygamberin Hz. Yûsuf aleyhisselâm'a iftirâ ederek meşrulaştırma çabası içerisine girmektedirler! Yûsuf Peygambere iftirâ eden bu kulların, hidâyet bulmayacaklarsa, onların bu ifsâd ve idlâllerinden diğer kullarını muhafaza eyle!

Hz. Yûsuf'a kendi döneminde iftirâ eden Zelîha, onun gömleğini arkasından yırtmış ama sonra iftirâsını kabul edip, suçunu itiraf etmişti. Bugün Hz. Yûsuf'un arkasından/vefâtından sonra gömleğini yırtanlar, onun izzet ve şerefine saldıranlar, suçlarını itiraf etmedikleri gibi, Allah’ın Peygamberine iftirâcılığı hayat tarzı haline getirmişlerdir.

Hz. Yûsuf'a selâm olsun. O, kendi döneminde Allah’ın hükmü ile hükmeden bir Peygamber idi. Rabbimizin, kendisine itaat edilsin diye gönderdiği bir Peygamberin, kalkıp da bir tâğût'un hükmü altında girmesi ve temsil ettiği İlâhî davadan ta'vîzler verip, insanlara kötü örnekliği model olarak sunması düşünülemez. Aklî fonksiyonları yerinde olan hiçbir kimse, bunu bir peygambere yakıştıramaz! Hidâyetten yoksun olma hâli müstesnâ!

7  Öfke Aklı Örter, Nefsin Arzularını Kabartır!

Öfkene mahkûm olma! Keskin sirke küpüne zarar! Kızma, kızma, kızma! Yoksa insanları kırarsın sonra da mahcup olursun! Çoğu zaman da rezil olduğunu anlamazsın bile! Zira öfken, seni duymaz, görmek ve akledemez hâle getirir. Rahmet etmeyi, affetmeyi, sabretmeyi, hoş görmeyi, idareli olmayı, her şeyin iyi taraflarını görmeyi ve nasihat dinlemeyi öğren. Bu sevimsiz, soğuk ve itici ahlâkını değiştirmezsen, kıyâmet gününde yaptıklarına pişman olursun!

8  Kimi İnsanların Yüzleri Yumuşak Ama Astarları Serttir!

Kimi insanların, yüzleri yumuşak ama astarları serttir. Yüzlerinin yumuşaklığına güvenilen nice insanların tersleri çok sert olmaktadır. Bu tür insanlar, güler yüzleriyle ve tatlı dilleriyle sosyal hayatta pek çok insanı aldatıp, mağdur etmektedirler. İnsanları tanırken sadece yüz yumuşaklığına bel bağlayanlar, o insanların tersliklerine şahit olunca ne kadar yanıldıklarını anlamaktadırlar! Ta'bîr-i câizse, normal bir zamanda yani tuzu kuru iken etrafa gülücükler dağıtan niceleri vardır ki, işler ciddileşince, menfaat ve çıkarlar söz konusu olduğunda, karakter elbiselerini ters çevirip, insanlara astarlarını göstermektedirler. Oysa Müslüman, yüzü ayrı astarı ayrı ikiyüzlü olmaz. Müslümanın yüzü de astarı da, içi de dışı da birdir! Mü'minlerin kalitelisi, şuna bir yüzle, buna bir yüzle gitmeyendir. Yüz yumuşaklığı, insanları kandırmak için kullanılan bir hile vesilesi olmamalıdır! Çünkü Müslümanın yüzü de, özü de, sözü de birdir ve bir olmalıdır.

9  Sahîh İman, Dostunu ve Düşmanını Bilmekten Geçer!

Zira Dost Her Zaman Dosttur, Düşman ise, Her Zaman Düşmandır!

BARIŞ MASALLARIYLA, ŞEYTAN DOST OLMAZ! VELEV Kİ, ŞEYTANI DOST İLAN ETSENİZ, O SİZİ ASLA DOST BİLMEZ; ZARAR VERMEYE VE ÂKIBETİNİZİ HÜSRÂNA ÇEVİRMEYE GAYRET EDER. ŞEYTAN VE DOSTLARI, SİZİN, EBEDÎ CEHENNEME MAHKÛM OLMANIZA KADAR SİZİNLE UĞRAŞMAYI BIRAKMAZ! ALLAH'IN DOSTLUĞUNU TERCİH EDENLERE İSE, ALLAH YARDIM EDER VE ŞEYTANLARIN DÜŞMANLIKLARI ONLARA ZARAR VERMEZ. ZİRA ALLAH, MUTLAK GÂLİPTİR VE ONU MAĞLÛP EDECEK HİÇBİR GÜÇ YOKTUR!

Allah'ın dininin dostlarını ve düşmanlarını bilmeyen (tefrîk etmeyen) İslâm’ın velâ ve berâ akîdesine sahip olmayan kimse -gece sabahlara kadar, ayakları şişene dek teheccüd kılsa, gündüzleri Savm-ı Dâvûd (Hz. Dâvûd'un tuttuğu gibi, ayın ve senenin yarısını oruçlu geçirse dahi) mü'min değildir. İsterse gece gündüz binlerce kez "Lâ İlâhe İllallah" desin. Değil midir ki, Allah'a âsî olan tâğûtları dost ediniyor, onlara tapınıyor, Allah'ın dostları olan mü'minlere de düşmanlık ediyor!.. Böyleleri bilsinler ki, şeytan ve dostlarını tercih edenlerin, onlara dayanıp güvenenlerin en büyük düşmanı Allah Sübhânehu ve Teâlâ'dır!.. Allah'ın dostluğunu kazananların dostu ise, Âlemlerin Rabbidir.

"Ey iman edenler! Eğer siz, Allah'a (O'nun dinine) yardım ederseniz, O da size yardım eder ve ayaklarınıza sebât verir." (Muhammed, 7)

"Allah, emrinde gâliptir. Ama insanların çoğu bilmezler." (Yûsuf, 21)

"Allah size yardım ederse artık sizi yenecek/size gâlip gelecek kimse olamaz. Eğer sizi yardımsız bırakırsa, O'ndan başka size yardım edecek olan kimdir? Mü'minler, Allah'a dayanıp güvenmelidirler." (Âl-i İmrân, 160)

10  İslâm Vasat Bir Dindir:

İnsanlar, Hâricilikten kaçarken Mürcieliğe, Mürcielikten kaçarken de Hâriciliğe kaymaktadırlar. Bu kayışlar, zaman içinde peyderpey gerçekleşmektedir. Allah, kalplerimizi, ayaklarımızı ve dillerimizi Tevhîd'den bâtıla ve bid'atlere kaydırmasın!

Hak yol, Sünnet yoludur, Selef yoludur, Ehl-i Hakk'ın/Ehl-i Sünnet ve'l Cemaat'in yoludur, Ümmet-i Muhammed'in üzerinde olduğu Tevhîd ve fıtrat yoludur. İslâm, vasat bir dindir. Her türlü aşırılıklardan, sapkınlıklardan, tembelliklerden, boş vermişliklerden, bid'âtlerden ve hurâfelerden uzak bir dindir. Allah'ın kabul buyuracağı hak din ancak temeli Tevhîd olan Dîn-i Mübîn-i İslâm (apaçık İslâm dini)dir. O dini karıştıranlar, değiştirenler, anlaşılmasına mâni olanlar, o yoldan alıkoyanlar ancak hevâlar(ın)a uyarlar. Allah'ın vahyine sırt dönüp hevâlarına uyanlar ise, hevâlarını ilâh edinmiş kimselerdir. (Okuyun: Furkân, 43; Câsiye, 23) Vahye uyan mü'minlere selâm olsun!

11  Mutlak Özgürlük Yoktur!

Özgürlüğün Bile Bir Sınırı Vardır.

ALLAH'IN SINIRLARINI ÇİĞNEYİCİ BİR ÖZGÜRLÜK NASIL Kİ ZULÜM İSE, BÜTÜN FELSEFÎ AKIMLARIN VE DOKTRİNLERİN DE ÖZGÜRLÜK ALANLARI İÇİN SINIRLAR VARDIR. "SINIRI AŞMAK" MUTLAK ANLAMDA ZULÜM VE HAKSIZLIKTIR! KULLARIN BELİRLEDİĞİ SINIRLARI AŞMAK ZULÜM OLUYOR DA, ALLAH'IN SINIRLARINI AŞMAK NASIL SERBEST YANİ ÖZGÜRLÜK OLABİLİYOR?!

Özgürlükçü dünyanın, özgürlükler için bile bir sınırın olduğunu kabul etmelerine rağmen, Yüce Allah'ın sınırlarının olmasını yadırgamaları ve İslâm'ı "yasakçı" diye yaftalamaları çifte standarttan başka bir şey değildir!

12  İslâm'da Asıl Olan, Affa Sarılmaktır...

Şer’î suçlar, tam olarak sâbit olmadıkça af ve merhametle amel etmek gerekir. Cezalandırma son aşamadır.

Bin kâfiri hatayla affetmek, bir Müslümanı hatayla öldürmekten daha hafiftir.

Dünyanın zevâl bulması/yıkılması Allah katında bir mü'minin öldürülmesinden daha ehvendir, daha önemsizdir.

Affetmede hata etmek, cezalandırmada hata etmekten daha hayırlıdır.

Tekfirciliği akîde edinenler, gelişigüzel şuna buna kâfir derlerken, kim bilir kaç mü'mini de tekfîr etmektedirler!

Bir kimsenin, küfrüne doksan dokuz, imanına ise bir alâmet bulunsa o kimsenin tekfîrinden sakınmak gerekir! Zira o kimsenin küfre girip girmediği açık değildir, küfrüne dair açık bir delil bulunmamaktadır.

Dolayısıyla açık bir küfür olmaması sebebiyle, hata etme korkusuyla tekfîr etmeyip tevakkuf etmek, tekfîr edip de hata etmekten evlâdır.

Bu tür meselelerde avâm, tekfîrden sakınmalıdır! Şerîatın kesin emrettikleri hallerde ise tekfîr farzdır ve imanın bir gereğidir.

Müslümana kâfir demekten ve ona zulmetmekten Allah'a sığınırız!

"Sen af yolunu tut (affa sarıl), iyiliği emret ve câhillerden yüz çevir." (A'râf, 199)

13 Özellikle yaz gelince balkonlarda sigara içip, alt ve üst komşularına eziyet edenler, sigara içmek haramsa ya da günahsa -ki özellikle müteahhırûn ulemâ bu konuda müttefiktir- sigara içerken hem kendinize, hem de eziyet ettiğiniz kimselere zulmediyorsunuz demektir. Bu zulüm ise, kul hakkını mûciptir. Yanında sigara içtiğiniz kimselerle helâlleşmeniz gerekir. Bu da ne kadar çok zordur değil mi? O zaman, neden kasıla kasıla, gurur duyulacak bir iş yaparcasına her ortamda sigara içersiniz? Ben şahsen, buna bir türlü anlam veremiyorum!! Yahu, helâl gıda olmasına rağmen, soğan ve sarımsak yiyen kimselerin mescide ve cemaate yaklaşmalarını Rasûlullah, -kokusuyla Müslümanlara ve meleklere eziyet vermemeleri için- yasaklarken, helâl olmayan sigaranın kokusuyla insanlara sıkıntı verilmesine hiç izin verir mi?!

14  "Sürüden Ayrılan Koyunu Kurt Kapar."

Taklîdî iman sahibi Müslümanlar için en büyük tehlikelerden birisi belki de birincisi, İrcâ' sapkınlığına yuvarlanma ihtimalidir. Tahkîkî iman arayışında olan avâm Müslümanlar için ciddi tehlikelerden birisi de, Hâricî i'tikâdına kayma ihtimalidir!

Rasûlullah'ın Sünnetine, Selef-i Sâlihîn'in yoluna, müctehid ulemânın ictihâdlarına ve tüm Ümmet-i Muhammed'in benimsediği ve üzerinde olduğu akîdeye, yola, menhec ve metoda sırt dönen her kim olursa olsun, yüz çevirdiği oranda sapkınlık ve dalâletin kucağına düşer. Bid'at ve dalâlet ehli olduğu halde, kendisini hidâyet bakımından herkesten daha doğru yolda sanır!

Bilgi ve iman seviyesi ne olursa olsun, her Müslümanın, imanını koruması ve dinini asıl kaynaklarından öğrenmesi, Selef-i Sâlihîn'e ve onlara güzelce ittibâ eden Ümmete ve ulemâya uyması, mü'minlerin yolunda olması, İslâm'ı temsil eden Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat'ten bir karış dahi ayrılmaması gerekir. Zira Peygamberimizin buyurduğu gibi, sürüden ayrılan koyunu kurt kapar! (Bkz: Ebû Dâvûd, Salât, 46)

15  Şirk ve bid'at ehli ve edebden yoksun kimselerle ilim meclisi teşekkül etmez. Çünkü şirk ve bid'at ehli, meclislerde bozuk i'tikadlarını müdâfaa eder; edeb yoksunu kimse de, edebsizlik yapar. Böylece o meclisin mânevî atmosferini bozarlar ve diğer insanları da olumsuz etkilerler.

16  Gördüğünün Yarısına, Duyduğunun Tamamına İnanma!

İnsanlar, olur olmaz takiyye yaptıkları, menfaat ve çıkarlarını amaç haline getirip, hiçbir ahlâkî değer tanımadıkları sürece, onların eylem ve söylemlerinden, neyin doğru ve neyin yanlış olduğunu tam olarak anlayamazsınız!

17  İhlâssız ve Takvâsızca Öğrenilen İlim, "Faydalı İlim" Değildir!

Allah'ım, Senden faydalı ilim isterim...

İhlâssız olan ya da ihlâsını kaybeden bir ilim talebesi ne kazanmayı ummaktadır?!

İlmi "faydalı" yapan, "yalnızca Allah için" olmasıdır!

Şu fâni dünyada günümüz insanlığında SADECE ve HER HÂLÜKÂRDA ilim yolunda sebât eden, Allah'ın dinini sırf Allah'ın rızâsını kazanmak için öğrenen, ilim öğrenme yolunda insanlar kendisini gözetmeseler, destek olmasalar hatta terk etseler dahi, ilme sadakat ve vefâsından hiçbir şey kaybetmeden -dünyalık mal, makam, itibar ve şöhret hesapları olmadan- ilim/cennet yolunda ilerleyen pek az insana şâhit oldum!!

Ama maalesef ki, her öğrendiği bilgiyi avâma karşı silah gibi kullanıp, her hâlükârda kendisini haklı göstermeye ve yaptıklarını meşrulaştırmaya çalışan ihlâssız ve samimiyetsiz birçok insan gördüm!! Böyleleri, ilme uymuyorlar, ilmi kendi yaşantılarına uyduruyorlar!!

Allah'ım, rızân için ilim öğrenenlerden, ilmi, dünyalıklar uğrunda satmayanlardan, sadece Senin rahmetini, mağfiretini ve va’dettiğin mükâfatlarını elde etmek için amel edenlerden eyle bizleri...

18  Bir insanı tanımak istiyorsanız, sadece sözleriyle yetinmeyin, amellerine de bakın! Zira güzel söz söyleyen nice kimselerin amelleri münkerlerle doludur!

19 Çörek Otu İle Tedavi:

�� Ebû Mes’ûd Bedrî’nin kölesi Hâlid b. Sa’d şöyle demiştir: Biz sefere çıkmıştık. Beraberimizde Ğâlib b. Ebcer de vardı. Bu Ğâlib, yolda hastalandı. Medîne’ye geldik, o hâlâ hasta idi. Ebû Atîk’in oğlu (yani Abdulla b. Muhammed b. Abdurrahmân b. Ebû Bekir es-Sıddîk –ki Ebû Atîk, babası Muhammed’in künyesi idi-) ona hasta ziyaretine geldi. Bu ziyarette Abdullah b. Muhammed bize: 

- Şu küçük kara tanecik (çörek otu) üzerine devam edip ona ehemmiyet verin. Ondan beş yahut yedi tane alıp bunları ezin. Sonra bunu burnunun içine şu tarafına ve şu tarafına olmak üzerine zeytinyağı damlalarıyla damlatın. Çünkü Âişe radıyallâhu anhâ tahdîs etti ki, kendisi Peygamber aleyhisselâm’dan:

إنَّ هَذِهِ الْحَبَّةَ السَّوْدَاءَ شِفَاءٌ مِنْ كُلِّ دَاءٍ إلاَّ مِنَ السَّامِ

“Şüphesiz şu kara tane (çörek otu), sâmdan başka her hastalığa şifâdır” buyururken işitmiştir. Ben:

- Sâm nedir? Dedim.

O:

- Ölümdür, dedi. (Buhârî, Tıbb, 7)

�� İbn-i Şihâb şöyle demiştir: Bana Ebû Seleme ve Saîd b. Müseyyeb haber verdiler, onlara da Ebû Hüreyre radıyallâhu anh haber vermiştir. Kendisi, Rasûlullah aleyhisselâm’dan:

فِى الْحَبَّةِ السَّوْدَاءِ شِفَاءٌ مِنْ كُلِّ دَاءٍ إلاَّ السَّامَ

“Şu kara tanede sâmdan (yani ölümden) başka her hastalığına şifâ vardır” buyururken işitmiştir.

İbn-i Şihâb: Sâm ölümdür, kara tane de şûnîzdir (çörek otudur) demiştir. (Buhârî, Tıbb, 7)

El-Habbetu’s sevdâ (kara habbe, kara tane), şûnîzdir ki, çörek otudur.

İmam Buhârî rahımehullâh, bu iki Hadîsi بَابُ الْحَبَّةِ السَّوْدَاءِ “Kara Tane (Çörek Otu) Bâbı” isimli bölümde getirmiştir.

�� Bize Muhammed b. Rumh b. El-Muhâcir tahdîs etti, bize Leys, Ukayl’den haber verdi, o İbn-i Şihâb’dan rivâyet etti, bana Ebû Usâme b. Abdurrahmân ve Saîd b. Müseyyeb’in haber verdiğine göre Ebû Hüreyre ikisine Rasûlullah aleyhisselâm’ı şöyle buyururken dinlediğini haber vermiştir:

إنَّ هَذِهِ الْحَبَّةَ السَّوْدَاءَ شِفَاءٌ مِنْ كُلِّ دَاءٍ إلاَّ السَّامَ

“Şüphesiz çörek otunda sâm dışında her hastalığa karşı bir şifâ vardır.”

Sâm ölümdür, çörek otu (el-habbetu’s-sevdâ) ise şûnîz diye bilinir. (Müslim, Tıbb, 88)

Yine Ebû Hüreyre radıyallâhu anh’dan rivâyete göre, Rasûlullah aleyhisselâm şöyle buyurdu:

مَا مِنْ داءٍ إلاَّ فِى الْحَبَّةِ السَّوْدَاءِ مِنْهُ شِفَاءٌ إلاَّ السَّامَ

“Çörek otunda kendisine şifâ bulunmayan hiçbir hastalık yoktur, sâm (ölüm) müstesnâ.” (Müslim, Tıbb, 89)

İmam Müslim rahımehullâh, bu iki Hadîsi Sahîh’inde بَابُ التَّدَاوِى بِالْحَبَّةِ السَّوْدَاءِ “Çörek Otu İle Tedâvî Bâbı” adıyla getirmiştir.

�� Ebû Hüreyre radıyallâhu anh’dan rivâyete göre, Rasûlullah aleyhisselâm şöyle buyurdu:

عَلَيْكُمْ بِهَذِهِ الْحَبَّةِ السَّوْدَاءِ فَإنَّ فِيهَا شِفَاءً مِنْ كُلِّ دَاءٍ إلاَّ السَّامَ وَالسَّامُ الْمَوْتُ

“Şu çörek otunu kullanmaya devam edin, çünkü onda her derdin devâsı vardır. Ancak sâm bunun dışındadır. Sâm ise ölümdür.” (Tirmizî, Tıbb, 5)

İmam Tirmizî rahımehullâh, bu Hadîsi “Çörek Otu Hakkında Gelen Hadîsler Bâbı” adıyla getirmiştir.

20  Mürcie akîdesine mensup bazı insanlar, bazılarına “siz Hâricîsiniz” dediklerinde, o kimselerin de “evet, biz Hâricîyiz” diye bunu kabullendiklerini görüyoruz! Oysa Mürcie nasıl ki, bid’at ve dalâlet fırkası ise, Hârîcilik de bid’at ve dalâlet fırkasıdır. Aralarında sadece dalâletlerinin mahiyetinde fark vardır!

21  Arkadaşım, Tanıdığın Bir Adama Selâm Verdiğinde, Onun Yanındaki Adamı Görmemezlikten Gelme!

Bazı Müslümanların, haşir neşir oldukları insanlara bakıyoruz da, ne usûl ne âdâb ve ne de saygıdan haberleri var?! O Müslümanla beraber sohbet ederken, bu tuhaf ahlâka sahip kimseler, tanıdıklarına selâm verip, iki çift kelâm ediyorlar da, biz de orada olduğumuz halde yokmuşuz gibi davranıyorlar ve bir selâm dahi vermiyorlar! Bu kadarına yuh, hem de katmerli yuh!! Yarım metre yanımızdaki tanıdığını görüp de onun gölgesi kadar yakın bir Müslümanı görmemeleri basiretsizlik mi yoksa âhir zamanda hortlayan önyargı, taassup ve katı kalplilik hastalığı mı?! Maalesef ki günümüzde bazı insanların Müslümanlık(!) anlayışları, kendi avânelerinden ve fırkalarından olmayan Müslümanlara önyargılı ve katı kalpli olma akîdesi üzerine kurulmuş durumda! Yazık!..

Biz bir Müslümanla ayaküstü muhabbet ederken, bizi tanıyan/seven bir kardeşimiz yanımızdan geçse, hem bize selâm ve kelâm eder hem de yanımızdakine selâm verir, hal hatır sorar, tanımıyorsa tanışır. Bu tavır, insan olmanın ve medeniyetin bir gereğidir. Her şeyden önce İslâm ahlâkıdır. "Âdâb" denen bu türden muaşeret kurallarını akîdesi bozuk insanlar bile ihmal etmezlerken, kendisine "Müslüman" diyen bir kimsenin bu erdemden mahrûm olması büyük bir âcizliktir ve hikmetsizliktir! Böylesine görgüsüz ve sert mizaçlı gençlerin türemesine sebep olan her kim varsa, Allah katında bu ektikleri sevgisizlik, saygısızlık, görgüsüzlük ve taşkınlık tohumlarından mes’ûldür. Ya da görüp de bu kötülükleri değiştirmeye çalışmayanlar da, bu mes'ûliyetten kurtulamazlar!.. Zira bilelim ki, en büyük hastalık sevgisizlik, nefretçiliktir ve katı kalpliliktir! Mü'minlerin, birbirlerini sevmeleri imanın kemâl şartlarındandır. Bir mü'min, diğer mü'min kardeşlerini sevmedikçe müttakîlerden olamaz!..

22  Eûzü-Besmele, Kelime-i Tevhîd'in Özlü Bir İfadesidir.

"Eûzü/İstiâze" ile kul, şeytanlardan, tâğûtlardan, câhilî sistem, doktrin, felsefe, nazariyye ve tapınmaların tamamından teberri ettiğini, onları tanımadığını, reddettiğini ve kaçındığını ikrâr ve i'tiraf eder. "Besmele" ile de, yalnızca Allah'a iman ve ibâdet ettiğini/edeceğini beyan eder.

Eûzübillâhimineşşeytânirracîm.

Bismillâhirrahmânirrahîm.

23  Müslüman! Sözüne Sâdık mısın?

"SÖZ" konusunda insanlar kaç sınıftır?

1- Kimisi, söz verdiğinde -Allah izin verirse- sözünü tutar,

2- Kimisi, söz verdiğinde asla sözünü tutmaz,

3- Kimisi de söz verdiğinde, sözünü tutacak mı tutmayacak mı emin olunamaz!

Siz, hangisisiniz? Ya da hangisi olmak istersiniz?

İlk sınıf insanlara güvenilir, inanılır. Onlar sözlerinde, ahitlerinde ve akitlerinde sâdık bilinirler ve sevilirler. İkinci sınıftakiler, söz verseler de hatta yemin etseler de kendilerine inanılmaz, güvenilmez. Zira onlar yapmayacaklarını söylerler ve söz verdiklerinde de sözlerini asla tutmazlar. Son sınıf insanlar da, -teşbîhen- mevsimler gibi değişkendirler. Onlar, bazen sözlerini tutup bazen de tutmadıkları yani istikrarsız oldukları için, onların sözlerine bel bağlanılmaz! Bu tür kimseler, verdikleri sözleri tutmadıkça, sözlerine vefâ gösterip göstermeyecekleri hususunda emin olunamaz. Böyleleri için "yapmadıkça inanmam" denilir!

İnsanları tanımak, ferdî, ailevî, sosyal vs. münasebetlerde zarar görmemek ve pişman olmamak için önemlidir. Yoksa, yalanı ve ahde vefâsızlığı huy edinmiş bir insanın sözüne inanırsınız, onun söylediğine göre hareket eder ve program yaparsınız da, o kimse de -sözünü tutmayarak- size sıkıntılar ve zararlar verebilir.

Söz, bir emanettir. Söz, kişinin karakter aynasıdır. Münâfıklar, konuşunca yalan söylerler, söz verdiklerinde cayarlar, kendilerine bir şey emânet edilince hıyânet ederler ve husûmet anında haddi aşarlar. Bu dört özellikten her Müslümanın bütün gücüyle uzak durması gerekir. Hakikatte bu özellikler, mü'mine ait değildir ve olmamalıdır! Her kimde bu özelliklerden birisi varsa, onda münâfıklıktan bir özellik var demektir. Bunları taşıyan kimsede amelî nifâk bulunmaktadır. Nifâkın, i'tikâdî olanından da amelî olanından da Yüce Allah'a sığınırız.

24 İnsanın akîdesi, görüntüsüne, giyim kuşamına, ahlâkına, yürüyüşüne hatta konuşma şekline bile yansır. Mü'minler, Allah'ın boyasıyla boyanırlar, müşrikler ise başkalarının boyasına göre renklenirler ve biçimlenirler. Bu noktada bile birbirlerinden ayrışırlar. Firâset sahipleri ise, bir kimsenin görünüşünden onun nasıl bir i'tikâda sahip olduğunu -Allah'ın izni ve yardımıyla- belli ölçüde anlayabilir.

25  İnsanları geneli bakımından, biz Türklerin bir türlü doğru okumayı öğrenemediğimiz iki Arapça harf; ض ve ط 'dır.

Birer örnek verelim:

Misâl 1: "Eûzübillahimineşşattânirracîm" diye okunacak yerde; "EûzübillahimineşşatDÂnirracîm" diye okumak! > Dikkat edilirse; şeytân "ŞEYDÂN" şeklinde okunmaktadır!

Misâl 2: "Ğayri'l-mağdûbi aleyhim ve leddâllîn" yerine;
"Ğayri'l-mağZÛbi aleyhim ve leZZÂllîn" diye okumak!

Bu harfleri, kelimelerin anlamlarının değiştirip bozacak biçimde yanlış telaffuz etmek namazı bozar! Meselâ, "VE LEZZÂLLÎN" demek gibi. Günde en az 40 kez okunan bir sûrenin hâlâ yanlış okunması, okunanların anlaşılmadığının da bir göstergesidir. Oysa bir mü'min, günde kırk kez hem ezberini sağlamlaştırmalı hem Allah'a olan imanını yenileyip, O'na hangi konularda sözler verdiğini zihninde canlı tutmalıdır. Ve o kulluk sözlerine uygun bir hayat yaşamalıdır. Namaz ile hayat arasında sağlam imânî bir bağ kurulmalıdır. "Namaz kılındıktan sonra ibâdet bitti" diye düşünülmemelidir. Namaz bir ibâdet olduğu gibi, namazdan sonra yapılacak her meşrû amel de birer ibâdettir. Müslümanların tüm hayatları Allah içindir ve Allah, insan hayatında hiçbir boşluk bırakmamıştır. Hayatın her adımı, her kademesi, her noktası Allah'ın rızâsına uygun olarak ihyâ edilmelidir. Müslüman işte bu şuurda namaz kılar ve ibâdet eder. Baştan savar gibi namaz kılanlar, namaza tembel tembel kalktıkları gibi, namaz içerisinde de Allah'ı çok az anarlar. Böyleleri, riyâ ile iç içe olan bu davranışlarıyla ancak kendilerini aldatırlar. Müslümanın, bu durumlara düşmemesi gerekir!

26  İlim öğren; imanını ve takvânı artır ki, yaşlılığında aksi, arsız ve huysuz bir ihtiyar olma!

27  Sataşmak ve Taşkınlık Yapmak Gayrimüslimlerin Bir Özelliğidir!

Müslümanlar, insanlara sataşmazlar, laf atmazlar, dilleriyle ve itici davranışlarla başkalarına zarar vermezler. Özellikle teblîğ esnasında meydana gelen tartışmalarda “ama o başlattı” diyen mü’minler bilmelidirler ki, elbette “sataşma ahlâkı” iman ehlinin olamaz. Bu tür münkerlerin başlatıcısı da genelde câhil insanlar olur. Câhiliyye mensubu insanlar sosyal hayat esnasında da sık sık mü’minlere sataşırlar, patavatsızca ve câhilce ortaya bir laf atarlar ve tartışma çıkarırlar, sık sık art niyetli davranışlar sergilerler. Bu tür davranışlar asla Müslümanların huyu olmamalıdır.

Müşrikler ve kâfirler, mü’minlere sataşırlar ama mü’minler her halleriyle vakûrdurlar. Yürüyüşünde, davranışlarında ve konuşmalarında… Bu Âyet, Rahmân’ın gerçek kullarının, halk arasında yürüyüşlerinden tanınabileceklerine de işâret etmektedir. Rahmân’ın kulları, câhillerin itici davranışları karşısında bile nefsî davranış göstermezler; o kimselere “selâm” derler ve onların hidâyetlerini dilerler.

وَعِبَادُ الرَّحْمَنِ الَّذِينَ يَمْشُونَ عَلَى الْأَرْضِ هَوْنًا وَإِذَا خَاطَبَهُمُ الْجَاهِلُونَ قَالُوا سَلَامًا

“Rahmân’ın kulları yeryüzünde ağır ve vakûr yürürler. Câhiller onlara (sataşarak) hitâp ettiklerinde, onlar: ‘Selâm(etle)’ der (geçer)ler.” (Furkân, 63)

Müşriklerin ve kâfirlerin, Müslümanlara sataşmalarına dair başka bir Âyet-i Kerîme:

وَإِذَا رَأَوْهُمْ قَالُوا إِنَّ هَؤُلَاء لَضَالُّونَ

“Onlar, bunları (Müslümanları) gördüklerinde: ‘Şüphesiz bunlar sapıklardır’ derlerdi.” (Mutaffifîn, 32)

Durum, gayrimüslimlere göre böyledir! Çünkü Müslümanlar, âhireti, cennet ve cehennemi dikkate alarak, Allah’ın azâbından korkarak, rahmetini umarak ibâdet ederler. Bu durum, müşriklere ve kâfirlere göre, dünyanın nimetlerinden vazgeçerek, uzak bir ümit için çileli bir hayatı benimsemek anlamında bir şaşkınlıktır. Ve kâfirler, “Müslümanlar işte bu cehennem ve azap korkusuyla aptallaştılar” diye düşünürler, Müslümanlar gibi inanmazlar ve yaşamazlar! Müslümanların bu inanç şekliyle -hâşâ- “sapıtmışlar” olduğunu sanırlar ve Müslümanları gördüklerinde, onlara rastladıklarında ve onlarla tartıştıklarında onlara “sapmışlar” diye sataşırlar! Oysa asıl sapmışlar kendileridir ama bunu bilmezler! وَأولَئِكَ هُمُ الضَّآلُّونَ “İşte onlar sapmış olanların tâ kendileridir.” (Âl-i İmrân, 90)

Müşriklere ve kâfirlere göre, Allah korkusuyla, haramlardan ve günahlardan sakınmak ve dünyanın aldatıcı zevklerinden uzak durmak bir şaşkınlıktır! Müslümanlara göre ise, Allah’ın haramlarını ve yasaklarını çiğneyerek yaşamak büyük bir şaşkınlıktır ve bir nasipsizliktir.

28  Ateistler, kâinât üzerinde mutlak bir gücün varlığını kabul edemezlerken; ne tuhaftır ki, tüm evrenin trilyonlarca, trilyarlarca cüzleri ve parçaları ile uyumlu bir bütünlük oluşturarak ve birbirlerine muhâlefet etmeyerek ve sürekli birbirlerine destek olarak, bilinçsiz bir bütünlük tarafından rastgele meydana geldiğini savunabiliyorlar

Oysa Allah Teâlâ, -farz-ı muhâl kâbilinden- göklerde ve yerde iki ilâh olsaydı, göklerle yerin fesâd bulacağını, düzeninin bozulacağını bildirmektedir. (Bkz: Enbiyâ, 22) Yine Rabbimiz, iki ilâh olsaydı, her ilâhın kendi yarattığını alıp, sevk ve idare edeceğini ve mutlaka birinin diğerine üstünlük sağlayacağını haber vermektedir. (Bkz: Mü'minûn, 91) Evren üzerinde iki ilâh olsa bile, evrenin dengesi ve düzeni alt üst olur da, yaratılmış her şey üzerinde çok sayıda güç tasavvur etmek ya da var olan bunca şeyi sadece tesâdüflere hamletmek nasıl ma'kûl olabilir?! Bir arabayı iki şoför kullansa bile, er veya geç kaza yaparlar ve bozgunculuk çıkarmış olurlar. Zira direksiyonu birisi, sağa diğeri sola kırar. Ya da tesâdüfle hangi şey ortaya çıkmaktadır ki, insan aklının alamayacağı kadar uçsuz bucaksız olan bu evrenin kendi kendine oluşabileceği düşünülebilir?! Hem de var olurken, yaratılış adına neye muhtaç ise, diğer varlıklar o ihtiyacı karşılayacaklar, var olduktan sonra da düzen ve intizam adına ne gerekiyorsa, diğer öğeler o ihtiyaca cevap verecekler! Böyle düşünenler, çok fazla Batı(l) klasikleri okumuş olmalılar. Hayal dünyaları, kabul edilemeyecek ölçüde geniş!

29  Davranış Bilimlerinden Sınıfta Kalan Her Müslüman, İslâm'ın Temsilinde Kötü Bir Örnektir!

Câhil insanlar, İslâm'ı öğrenmek için İslâm'ın kendisine bakmıyorlar. Bilâkis Müslüman olduğunu söyleyen kimselerin hayatlarına ve davranış biçimlerine bakıyorlar. Onların hayatlarındaki yamukluklar, tutarsızlılar ve çirkinlikler de birçok kimseyi İslâm'dan soğutuyor! "Hoca, imam, hacı, mü'min böyle yaparsa" diyerek bir başlıyorlar, tüm saldırılar İslâm'a dönüyor. İslâm'a saldırılarda sektirme taşı "Müslüman" olduğunu söyleyen ama Müslümanca yaşamayan kimseler olmaktadır. Bunun vebali de azâbı da büyüktür! "Hırsızın hiç mi suçu yok?" denilecek olursa; "evet, var" deriz. Ama hırsıza yol göstermek ve kötü örnek olmak da hırsızlık kadar suçtur. Çünkü bir kötülüğe sebep olan onu yapan gibidir.

30 Müslüman, Allah'tan vahiy alan ve o bilgiye göre, insanlar için, karnında şifalı bal yapan bal arısı gibidir. Allah'ın vahyine sırtını dönen kimse ise, vahiy almayan eşek arısı gibidir. İkisi de arıdır ama biri insanlar için karnında şifâlı bal yapar, diğeri ise insanları sokar!

31  Özenti Gençliğin İbretlik Hâli!

İzlediğim bir videoda; "bugün cennete gitmek için ne yaptın?" diye gençlere mikrofon uzatılıyor da, gençlerin ne hallere düştüklerine dair ciddi endişeler duymamıza neden olan korkunç bir tablo izliyoruz! Gençler, ya cennet için hiçbir şey yapmadıklarını ya da inançlı olmadıklarını söylüyorlar. Çoğu da bu soruyu gereksiz bulmuş olmalı ki, dalga geçerek, cennete gitmek için içki içtiklerini, alkol aldıklarını söyleyecek kadar bayağılaşıyorlar! Okumuş ama câhil ve inançsız bir nesil yetiştirenlerin istikbali mâneviyattan yoksun, maddeperest gençliğe kaldıysa vay halimize! Uyanın! Gençliğin ne hale geldiğini ve hangi istikamette gitmekte olduğu görün! Makam mevki, para pul, şan şöhret derdinde olanlar, geleceklerini kimlere emanet ettiklerine bir baksınlar! İslâm'dan ve mânevî köklerinden kopan/koparılan ve okumuş câhiller haline gelen/getirilen insanlığın, gelecekte insanlığa cehâletten başka vereceği bir birikimi olamaz! Hastalığı teşhis etmek, tedavi yolunda ilk ve en önemli adımdır. Yanlış teşhis, yanlış tedaviye yol açar. Yanlış tedavi, gömleğin ilk düğmesini yanlış iliklemek gibidir. Yanlış teşhis ile tedavi adına atılan ilk adım yanlış olunca diğer adımlar da yanlış olacaktır. Tıpkı gömleğin ilk düğmesi yanlış iliklendiğinde diğer bütün düğmelerinin de yanlış ilikleneceği gibi. Bu nedenle gençliğin sorunlarında tedavi için teşhis süreci çok önemlidir. Doktorların dediği gibi, bir hastalığın teşhisinde geçen süreç en önemli safhadır. Bu süreç aceleye getirilemez. Zira yanlış teşhis mevcut rahatsızlıktan büyük sorunlara yol açar. Doğru teşhis konulduktan sonra da gecikmeden, hızlıca tedaviye geçilir. Gençliğin bugünkü hali, Allah ve Rasûlünün de emir buyurduğu meşru mâneviyat boşluğundan ve yoksunluğundan kaynaklanmaktadır. İçki, kumar, uyuşturucu, zinâ, ribâ, yan kesicilik, hırsızlık, cinâyet, ahlâksızlık, saygısızlık vs. sorunların temelinde noksan olan şey, Allah korkusu ve âhiret inancında gençliğin laçkalaşmış olmasıdır. Allah'tan korkmayan, âhireti dikkate almayan, ölüm gerçeğini unutan gençlik, tüm ahlâkî erdemlerden de soyutlanmaktadır. Allah’tan korkmayan(!) kimse, kimden çekinebilir ki? Böylesi bir genç, ne anneyi ne babayı ne de büyükleri dinler! Böyle kimselere nasihat de işlemez, burunlarının dikine giderler. Vahiyle hayat bulmayanlar, akıllarının, zekâlarının, fikirlerinin, nefislerinin, şehvetlerinin, şahsî ve toplumsal tercihlerin peşinden giderler. Kısıtlayıcı, sınırlandırıcı değerleri, ilkeleri, prensipleri ve ahlâkî öğretileri olmayan, hepsinden önemlisi de bu öğretileri Allah ve Rasûlünden almayan kimse, nefsânî fikirlerin ve beşerî mefkûrelerin tutsağı olur. Ama tutsaklığına rağmen de kendisini özgür sanır! Değer yargılarını Allah’tan almak, insanlar karşısında özgürlük; Yüce Allah karşısında kulluktur, köleliktir. İnsan, sadece Allah’a kul olduğunda, kullara kulluktan kurtulur ve mâneviyat ile huzur bulur. Fakat Allah’a kulluğa sırt dönen kullar, Allah dışında sayısız kimselere kulluk ederek sayısız fikirlere, felsefelere, arzulara ve hevâlara bağlanmak zorunda kalırlar. Bu bağlılık onların hayatını baştan sona kuşatır. İşte bu, kullara köleliktir! İnsan, yalnızca Yaratıcıya kul olmak üzere yaratılmıştır; Yaratıcısına baş kaldırarak, yaratılanlar üzerinde ilâhlık taslamak için değil!

Hz. Yûsuf aleyhisselâm’ın zindan arkadaşlarına Tevhîd’i teblîğ ederken söyledikleri ile bitirelim:

“Ey zindan arkadaşlarım! Darmadağınık pek çok rabbler mi hayırlıdır yoksa bir tek olan (ve her şeyi hükmü ve irâdesi altında tutan) Kahhâr Allah mı? Sizin O'nu bırakıp da taptıklarınız, kendinizin ve babalarınızın adlandırdığı bir takım isimlerden başkası değildir. Allah bunlara dair hiçbir delil indirmemiştir. Hüküm ancak Allah’ındır. O, kendisinden başkasına ibâdet etmemenizi emretmiştir. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bunu bilmezler.” (Yûsuf: 39, 40)

32  İslâm'a bozuk paralarınızı verirseniz, Allah da size bozuk bir din verir!

İnsanlar, Allah yolunda mallarıyla mücâhede etmezlerse, Allah için fedakârlık ve feragat etmeleri gerekince yetersiz, değersiz, kalitesiz, baştan savma, çürük çarık olanı Allah'ın dinine layık görürlerse, zamanla dinleri bozulur, -kendi irâdeleriyle- bozuk bir din anlayışını benimsemeye başlarlar. Neticede, Allah da onlara -hidâyete layık olmadıkları için- bozuk bir din vermiş olur! Onları haktan ve hidâyetten uzak oldukları bir yaşam tarzına mahkûm eder. Allah kimseye zulmetmez ama insanlar kendi nefislerine zulmederler.

33  Belâu'l-İnsân Mine'l-Lisân!

İnsan, kendisini ilgilendirmeyen meselelerde dilini tutmayı başarabilseydi, hayatında mevcut olan fitnelerin, fesatların, münkerlerin ve fuhşiyatların pek çoğundan da kurtulmuş olurdu! Dünyada ve âhirette insanın başına gelen belâ ve musibetlerin çoğu lisanındandır! Bu konuda بلاء الإنسان من اللسان "belâu'l-insân mine'l-lisân" yani “insanın belâsı lisan(ın)dandır” denilir.

Az konuş, çok Kur'ân oku! 

Çok tefekkür et!

İki düşün, bir söyle!

Boş işlerle uğraşacağına ilim öğren!

Boş boş gezeceğine sıla-i rahim yap!

Mücâdeleci ve tartışmacı olma!

Gereksiz sorular sorma, itirazcı ve muhâlif karakterli olma!

Soru sorma biçimi, insanın kişiliğini yansıtır.

Her konuşulan söz, insanın kendisini tarif etmesi hükmündedir.

İlim ve firâset ehline göre...

Söz almak sorumluluk ister; Müslüman ise sorumluluk sahibidir.

Sorumlu davranmalı ve sorumsuzca konuşmamalıdır.

Müslümanın her sözünde ilim, hikmet, zikir, fikr, ma'rûfu emretme ve münkeri nehyetme olmalıdır.

Kötü, boş ve anlamsız sözler, mü'minin ağzına yakışmaz.

Mü'min güzel ahlâkı ile diğer insanlardan tefrîk edilmelidir.

Peygamberimizin Sünnetine güzelce uyan bir Müslümanın güzel ahlâkı gayrimüslimlere karşı en güzel teblîğdir ve güzel örnekliktir...

34  Muhammed'siz medeniyyet olmaz. "Medeniyyet" kelimesinin mîm'ini kaldırın, geriye "âdilik, alçaklık, ahlâk düşüklüğü ve rezillik" anlamında "deniyet" kalır. Bu ortamda beşer de beşer olmaktan çıkar şaşar ve yolunu kaybeder. Beşer kelimesinin bâ harfini atın geriye "şer" kalır. Medeniyyetin olmadığı yerde ahlâk düşüklüğünden, rezillikten ve şerden başka bir şey bulmak neredeyse samanlıkta iğne aramak kadar zorlaşır. Dolayısıyla medeniyyetin rot balans ayarlarıyla oynanmaz. İnsanın fıtrat ayarlarına müdahale edilmez. Beşer'in yaratılış gayesine müdahale etmek, fıtrata savaş açmak demektir. Fıtrat ile savaşan şerden başka bir şey elde edemez!

İnsan, Kur'ân ve Sünnetten uzaklaşırsa; nâs nesnâs, millet illet, cemâat cemâdât olur.

Arapça olarak şöyle ifade edilir:

الناس نسناس والملة علة والجماعة جمادات

35 Ey insan! Akîdeni tashîh et!

Müşriklerden, bid'atçılardan, câhillerden ve muvahhidleri tekfîr etmeyi din edinmiş olan tekfircilerden yüz çevir, sakın!

Bu dünyada en büyük başarı, Tevhîd akîdesini öğrenip o inanca uygun i'tikâd etmek ve Tevhîd üzere sabr-ü sebât etmektir. En büyük hüsrân ve rezillik ise, şirk ve küfür inancı ile yaşamaktır!

36  Sen Hangisisin?

Yalnız iki kişiye gıpta edilir. Onlardan birisi, Allah'ın kendisine mal verdiği ve o malı Allah yolunda tasadduk eden kimsedir. Diğeri de, Allah'ın kendisine ilim, hikmet ve Kur'ân ilmi verdiği ve onunla amel edip, onu insanlara öğreten ve onunla hükmeden kimsedir. (Bkz: Riyâzü's Sâlihîn, Hadîs No: 571, 572; Hadîsler, muttefekun aleyh'dir.)

37  "Bi-Lisânin Seûl ve Kalbin A'kûl."

Abdullah b. Abbâs radıyallâhu anh'a: "Bu ilmi nasıl elde ettin?" diye sorulduğunda:

بلسان سؤول وقلب عقول

"Çok soru soran bir dil ve çok akleden bir kalp ile" cevabını vermiştir. (Feyzu’l Kadîr Şerhu’l Câmii’s Sağîr, Muhammed Abdurraûf el-Münâvî, 2/569)

"Çok soru soran lisan" dan kasıt; ilim ehline çok soru sormaktır. "Akleden kalp" den kasıt ise, kendisine söylenenleri akletmek ve onları anlamak demektir. Ve böylece bâb bâb, fasl fasl, parça parça, cüz cüz ilim hâsıl olur/elde edilir.

38  Bu Zulümler Karşısında Gözyaşları Sel Olur ve O Rahmet Gözyaşları Zâlimleri Boğar!

Irak'ta mazlûmlar feryat ediyorlar: "Şîîleri durduracak bir İbn-i Teymiyye yok mu?" Sözün bittiği yerdeyiz! Yâ Rabbi! Bu zâlimlerin ellerini, bellerini, güç ve kuvvetlerini kır. Cebr, kahr ve intikâm sıfatlarınla onlara hadlerini bildir! Celâl sıfatlarını onlara göster! Mazlûmlara yardım et! Zâlimlere fırsat verme! Zâlimlere verdiğin mühleti, mutlak adâletinde, kudret ve izzetinle bitir! Senin sevdiklerine (Hz. Ebû Bekir'e, Hz. Ömer'e, Hz. Âişe'ye ve tüm Ashâb’a) düşman olanlara, Sen de düşmanlığını el-Kahhâr isminle göster! Sevdiğin kullarının isimlerine dahi tahammül edemeyen Sünnet, Kur'ân, İslâm ve Sahâbe düşmanı Râfizîlere, diğer kullarına da ibret olacak şekilde karşı konulamaz cezanı tattır. Tattır ki, Peygamberinin zevcesine çirkin, iğrenç ve ahlâksız iftirâlar edemesinler. Onlara lâyık oldukları şekilde öyle bir azap tattır ki, ittifakla Ümmet-i Muhammed'in en hayırlısı olan Hz. Ebû Bekir'e, sonra Hz. Ömer'e, Hz. Osman'a ve diğer Ashâb-ı Kirâm'a küfredemesinler, lânet edemesinler. Müslümanlık iddiasına rağmen Ashâba düşmanlığı din edinen, eski Sa'sanî/Mecûsî geleneklerinden ve köklerinden kopamayan, kendilerini geçmişte Câhiliyye dönemindeki gibi süper güç sanan ve Hz. Ali'yi istismârcılığı akîde edinen kimselere -kendi dinini korumak adına- yet/yeterli ol yâ Rabbe'l-Âlemîn ve yâ Erhame’r-Râhımîn! Bir türlü gerçek İslâm'ı içlerine sindirememiş olan ve Müslümanlara zulmetmeyi, işkence etmeyi ve onları öldürmeyi ibâdet(!) sayan/sanan bu çapulculara âhiretten önce dünyanın ibret verici azabını tattır! Adı Ömer diye fırında pişirilen üç yaşındaki yavrunun âhını yerde koyma! Fırında pişirilip üzerine soğan vs. ile soslanıp kendilerine yemek diye servis edilen ana ve babaların âhına tez zamanda cevap ver! Adları Âişe olduğu için acımasızca tecavüz edilen genç bacılarımızın dualarına karşılık ver, yâ Mücîbe'd-Deavât! Sen, mazlûmun duasına icâbet edersin. Lânetçilerin lânetleri, haksız ve hadsiz ise, o lânetleri sahiplerine döndürürsün. Bu tehditlerini, dinine sımsıkı temessük etmiş kulların adına senden diliyoruz ey Rabbimiz! Mü’min kullarının kimsesiz olmadıklarını, zerreden kürreye, habbeden kubbeye tüm varlıklara göster. Âmîn, yâ mücîbe’d-Deavât!

39 İlim, iman ve takvâ noksanlığından kavgacılık, saldırganlık, katı kalplilik, merhametsizlik, anlayışsızlık, husûmet ve zıtlaşma doğar.

40  Saldırmadan, sataşmadan ve suçlamadan konuşmayı öğrenmedikçe sağlıklı bir diyalogdan söz edilemez!

41  En basitleştirilmiş ifadelerle, kurtuluş ve selâmet yolu kısaca şudur: Allah’a hakkıyla iman ettikten sonra, bilinenlerle amel etmek, o bilgileri başkalarına da öğretmek, bilinmeyen meselelerde susmak, haddini bilmek, din adına ilimsizce konuşmaktan ve fikirler üretmekten sakınmak, bilgi sahibi olunmayan mevzularda, hakikati öğreninceye kadar, Allah katından gelen ilme iman ettiğini ikrar etmek, Peygamberin teblîğ ve ta’lîm ettiği hakikat her ne ise ona iman ikrarında bulunmaktır, hakkı bulduğu, duyduğu ve öğrendiği enda da ona uymaktır.

42  Bâtıl bir soru: "Hangi enstrümanı çalabiliyorsun?"

Enstrüman! (Müzik/çalgı âleti)

Dört tane sessiz harf yan yana gelmiş!

Bu kelimeyi doğru yazmak bile zorken, nice insanlar kendilerini göz göre göre fiilen bu zorlukların içine atıyorlar!

43  “Bir kimsenin, dostları ya da yakınlarının küseceği korkusuyla (meşru olmayan) bir işe katılması, ancak iman zaafıyla ifade edilebilir.” (Allâme Seyyid Ebû’l A’lâ el-Mevdûdî, Fetvâlar, 1/209)

44 "Akıllıların dilleri kalplerinde olur, buyuruldu. Onlar, kalplerine faydalı ve güzel şeyler gelmeyince konuşmazlar. Böyle sözler gelirse uygun bir şekilde söylerler.

İmam Tirmizî bildirir: Ebû Hüreyre radıyâllahu anh anlatır: Rasûlullah aleyhisselâm buyurdu ki: 'Allah Teâlâ'ya ve âhirete inanan hayırlı söz söylesin, yahut sussun.'

Her aklına geleni, her diline geleni söyleyenler, ahmaklar ve câhillerdir. Onların kalpleri de taş gibi katı olur." (Birgivî Vasiyetnâmesi, Kadızâde Şerhi, S: 204)

45  Hocacılık hastalığının nedeni kibir ve kendini beğenmedir; sonucu ise ilim sahiplerinden istifâde etmemedir!

46  Kimi başkalarından, kimi de kendisinden temizliğe başlar. Oysa iç temizlenmeden, dışı temizlemek temizlik değil, kamuflaj ve pansumandır. Hep başkasını eleştiren bir toplum hiçbir zaman arınamaz. Tâ ki kendi nefsini/nefislerini arındırmaya karar verene dek!..

47  Meâllerde parantez aralarında "Ey Muhammed!" ve "Ey Habîbim!" yazılması hakkında:

Adamlar, Kur'ân'a meâl veriyorlar ve Peygamberimize yönelik hitâplarda parantez içinde (Ey Muhammed!) yazıyorlar. Rabbimiz, Kur'ân'ın neresinde Rasûlüne "Ey Muhammed!" diye hitâp etmiş acaba?! Buralarda -Kur'ân'da geçtiği gibi- "Ey Rasûl, Ey Nebî!" denmelidir. Rabbimiz, Âlemlerin Rabbi olduğu halde, gönderdiği elçisine sıfatı ile hitâp ederek onu tafdîl etmiştir. Biz de, buna riâyet etmeliyiz. Rabbimizin, "Muhammed" kelimesini kullanması ile "Ey Muhammed!" diye hitâp etmesi farklı şeylerdir.

Kur'ân'dan habersiz kimseler, Kur'ân'a meâller versinler, Arapça'dan ve ilimden mahrûm kimseler de onların meâllerini dikkate alarak, fikir ve inançlarını şekillendirsin! Ne korkunç bir tablo! Allah'ın buyrukları, ehliyetsiz ağızların çevirilerine ve tercümanlıklarına göre anlaşılmaya çalışıyor! Burası, üzerinde derince düşünmeye değer bir noktadır.

Kimileri de, meâl yaparken "Ey Habîbim!" yazmaktadırlar. Yüce Allah, Kur'ân'da, bu hitâbı da kullanmamıştır. Bu tabir, Kur'ân'da hitâp olarak geçmese de, Muhammed aleyhisselâm:

 ألاَ وَ أنَا حَبِيبُ اللَّهِ وَلاَ فَخْرَ "Haberiniz olsun, ben Habîbullah'ım ama övünmek yoktur" (Tirmizî, Menâkıb, 1) buyurmuştur.

Fakat Rabbimiz, Rasûlullah Efendimize "Ey Habibullah!" diye hitâp etmediği için, Kur'ân'a meâl verirken Kelâm-ı İlâhî'yi bu kelimeyle açıklamak doğru olmaz. Zira Kur’ân’da ve Sünnette Peygamberimize ait bir ismin ya da vasfın geçmesi, onun Kur’ân meâlinde -Allah'ın hitâbı olarak- kullanılabileceğini anlamına gelmez. O ma’lûmâtlara gerektiği zaman tefsîrlerde yer verilir. Allah en iyi bilendir.

48 Bugün, insanların çoğunda yalnızlık, yükseklik, karanlık, hastalık, şişmanlık, köpek, böcek vs. fobileri gibi kitap ve okuma fobisi bulunmaktadır.

49  Muhaddisler, Kitaplarına Almadıkları Hadîsleri Çöpe mi Attılar?!

Hadîs inkârcıları, kendilerince mantıkî(!) bir çıkarım yaparak diyorlar ki, Bazı muhaddislerin ulaştıkları/bildikleri Hadîs sayıları ile kitaplarına aldıkları Hadîs sayıları arasındaki fark, onların almadıkları, attıkları yani kabul etmedikleri Hadîslerin yüzdelik oranını ortaya koyar ki, o da, yüzde doksan civarıdır.

Deriz ki, muhaddislerin kitaplarına almadıkları Hadîsleri kabul etmedikleri anlamı çıkmaz. Muhaddislerin, sıhhat şartları vardır. O şartları taşıyan Hadîsler, kitaplarında olsa da olmasa da sahîhtir. O Hadîs âlimlerinin Hadîs değerlendirme kriterlerine yani Usûllerine göre kitaplarında olan ya da olmayan her Hadîsin bir derecesi vardır. Meselâ; İmam Buhârî, kitabına almadığı Hadîsleri çöpe atmıştır ve kabul etmemiştir demek tam anlamıyla cehâlettir. İmam Buhârî’nin kitabına almadığı ya da ulaşamadığı bir Hadîs, İmam Buhârî’nin sıhhat şartlarını taşıyorsa, sahîh sayılır.

Bu Muhaddisler, ulaştıkları yüz binleri bulan Hadîslerin içinden birkaç bin Hadîsi seçip kitap tedvîn ediyorlarsa, bu onların, bu ilimde ne kadar köklü olduklarını gösteren olumlu bir yöndür. Demek ki yüzeysel ve yetersiz bir birikimle eserler yazmamışlardır. Zengin bir sermaye ve sağlam bir ehliyetle bu işe koyulmuşlardır. Müelliflerin, kitap te’lîf ederken yazdıkları şeyler nasıl ki ilimlerinin bir zekâtı ise, Hadîs âlimlerinin bu çalışmaları da kendi çaplarında ortaya koydukları sadaka-i câriyelerdir. Hiçbirisi, Hadîs ilminde tek otorite olma iddiasında olmamıştır. İslâm’a hizmet etmek başta âlimlerin olmak üzere her mü’minin vazifesidir. O mübârek insanlar da bu vazifelerini hasbelkader yerine getirmişlerdir. Allah onlara rahmet etsin. Bir âlimin eserini, ilimlerinin seviyesi ile sınırlı tutmak onlara haksızlıktır. Zira hiçbir âlim tam olarak bütün bildiklerini kitaplaştıramaz. Bu durum nasıl ki, farklı ilimlerde te’lîfât yapan müellifler için geçerliyse, muhaddisler için de geçerlidir. Bu anlamda, kitaplarına almadıkları Hadîsleri yok saymak mümkün değildir. Bir âlimin kitabına almadığı Hadîsi diğer âlim alır. O Hadîs, mevdû' (uydurma) olmadığı sürece, reddedilmez, yok sayılmaz.

Diğer bir tuhaflık da şudur. Hadîs âlimlerinin, eserlerine aldıkları Hadîs sayıları ile normalde bildikleri Hadîs sayılarını orantılayarak, kitaplarındaki -Hadîs külliyatına dair- ilmin, yüzde kaç olduğunu söyleyip, onların sağlam olmayan(!) yaklaşık yüzde doksan, yüzde seksen oranında Hadîsi kabul etmediklerini, çöpe attıklarını, sağlamları kitaplarına aldıklarını söyleyenler; buna binâen, "Hadîsleri eleyenler asıl onlardı" diyenler -ki bu söz dünyanın en büyük iftirâlarından biridir- eğer bu kimseler gerçekten samimi iseler, doğrunun peşinde iseler, -varsayalım- üç yüz bin veya beş yüz bin Hadîs arasından seçilmiş olan 3 bin, beş bin ya da on bin kadar sapasağlam ve kaya gibi Hadîsleri kabul etmeleri gerekmez mi? Buradaki mantık hatasını ve hileyi görebiliyor musunuz? Muhaddislerin adını kullanarak yani Hadîsleri inkâr etmek adına Hadîs âlimlerinden örnek vererek, kıyâs yaparak ve mantık oyunlarına girerek onlara arkalanmaya ve onlardan destek almaya çalışıyorlar ama onların akîdelerinin tam aksi bir iddiaya sapıyorlar. Eğer mesele; sahîh olanı sakîmden ayıklama ve doğruya teslim olma meselesi ise, bu âlimler işte yüz binlerce Hadîsin arasından -Hadîs münkirlerinin sözüne göre- bu ayıklamayı(!) yapmışlar. Hâlâ, ayıklanmış pirince bahane bulmak da neyin nesi! Ama amaç üzüm yemek değil de, bağcıya meydan dayağı atmak olursa, bağcıda mutlaka bir kusur bulunur. Öyle ya, bağcı da bir insan ve hatasız değil! Ama insâflı olmak gerekir ki, bir âlimin yanlışına ya da zellesine “yanlış” diyecek ve o yanlışı düzeltecek âlimler varolagelmiştir ve -biiznillâh- gelmeye de devam edecektir. Allah, kullarını bu rahmetten mahrûm etmez. Onları kendi başlarına buyruk, başıboş hallerde bırakmaz. Söylenecek çook şey var. Ama sözü dinleyip de anlamak isteyene -samimi olduğu sürece- bir işâret bile yeter.

EZ-CÜMLE; "HADÎSÇİLER BİLE, YÜZBİNLERCE HADÎSİN İÇİNDEN AYIKLAYA AYIKLAYA BİRKAÇ BİN TANE HADÎSİ KİTAPLARINA ALMIŞLARDIR" DİYENLER; AĞIZLARINDAN ÇIKAN SÖZE DİKKAT ETSİNLER, NE DEDİKLERİNİ BİRAZ DÜŞÜNSÜNLER VE SAMİMİ OLSUNLAR. MADEM, KÜTÜB-Ü SİTTE, KÜTÜB-Ü TİS'A GİBİ KİTAPLAR AYIKLANMIŞ HADÎS KİTAPLARI, O ZAMAN O KAYNAKLARI REDDETMESİNLER!

50  Acıyı Sevmeyenler, Aşırı Acıcılar ve Tatlıcılar:

Konya, davet ve düğün yemeklerinin çeşitliliği ve o yemeklerin servis sırasına verilen önem (yemek tertibi) ile meşhurdur. Peki, bu âdet doğru mudur? Hayır, bu âdet, Sünnete uymadığı için doğru değildir. Peygamberimizin sofrasında ikrâm edilecek yemeklerin tamamı bulunurdu. Herkes ne yiyeceğini görürdü ve birlikte aynı tabaktan yerlerdi. Biz, Konya’ya geldiğimiz ilk zamanlarda ilk gittiğimiz davette çorba ile karnımızı doyurduktan sonra, sofraya gelen yemeklerin haddi hesabı olmadığını gördük. Ama ne yazık ki, karnımız doymuştu. Biz de talebeyiz. Karnımızı doyuruncaya kadar çorbayı kaşıklamaktan geri durmadık. Bize de kimse, Konya’nın âdetini söylemeyince böyle komik bir anımız oldu. Konyalı olmayıp da, Konya’nın yemek ikrâmındaki alışkanlıklarını bilmeyenlerin vay hâline! Peki, “Konyalının damak zevki” tabiri vardır. Bu sözden hareketle, Konyalının damak zevki var mıdır? Şahsen ben, Konyalılar kadar acıdan hoşlanmayan hatta korkan bir topluluk görmedim. Bu biraz mübâlağa olsa da, Konya’da kolay kolay acı yemek göremezsiniz, yiyemezsiniz. Biber alırken, tam emin oluncaya kadar birkaç tane biberi kırıp, korka korka dillerine değdiren kimseleri görünce insan başlarda şaşırıyor ama bu durum rutinleşince insan alışıyor : ) Yemeklerde belli ölçüde acı isteyen kimselere göre -kusura bakmasınlar ama- Konyalıların damak zevkleri yoktur. Konyalılara göre, varsa yoksa tatlıdır. Bu değerlendirmelerimiz, genel bir yaklaşımdır, istisnâ şahsiyetler çıkar. Çıksa da, çoğu Konyalı değildir zaten! Bunların yanında, acıyı abartılı şekilde seven ve yiyen insan toplulukları da vardır. Urfa, Antep, Maraş vs. gibi iller… İnsan sormadan edemiyor bu nedir yahu, bunun ortası yok mu? Her şeyin ideali, vasat olanıdır. Normal acı, taddır; fazlası acıdır, eziyettir. İnsan, aşırı acıya alışınca belki alışkanlık nedeniyle devamlı en acıyı, daha acıyı isteyebilir ama ne gerek var buna? Neden ideal ve normal olanla yetinmeyelim? Bazı “acıcı” arkadaşlar bilirim, zehir gibi biberi yiyor, “bu acı değil ki” diyor! Yuh yani, acı değilmiş. Ağzına değsen, bir sürahi su içsen acısı geçmeyecek kadar acı, nasıl acı olmuyor?! Bu kadar da abartmaya gerek yok yani! Acının “a”sından korkan ve kaçanlarla, acıyı acı kabul etmeyip “en acı, çok acı, deli acı”yı arayanlar arasında dengeli bir yolda olmak gerekir. “Tatlıcı”lar bu muhabbetin dışındalar. Onlara göre baklava, börek, çörek, şark kadayıfı, sütlü nuriye, beyaz et, kırmızı et olsun yeterlidir. Ama acı bir şey olmasın yoksa ağızlarının acısından, kuvvetli esen rüzgârlar gibi ıslık sesi çıkartırlar. Hem de “s”lerini sayamazsınız : ) Âcizâne, acı-tatlı tercihinde dengeden yanayım. Tatlının da bir ayarı olmalı, acının da! Hem ayarı hem miktarı hem de çokluğu ve sürekliliği yönüyle ölçüyü kaçırmamak gerekir. Nice hastalıkların çok ve dengesiz tatlı yemekten kaynaklandığı bilinmektedir. Acı yemek ya da acıyı sevmek demek, acımasızca ağzı, dili, dudağı yakmak değildir. Alışanlar için yerken sorun olmasa da, insan, neden buna alışmak zorunda sorusu önemlidir. O acılar ne olacak denirse, bir biber ne kadar acı olursa olsun, onun yenebileceği elverişli şartlar vardır. O şartlarda yenilmelidir. Direkt o acıyı çiğ çiğ yemek bir anlamda cesaret gösterisi gibi bir durum haline gelmiştir. İğneleyici bir üslupla “sen yiyemiyor musun?” sorusu da, tuzu biberi oluyor. Kardeşim, o acıyı yiyebilmek ayrı bir şey, o kadar acı yendiğinde damak zevkinin, lezzetin ve tadın yerine ağız yanması hissetmek ayrı bir şeydir. Ağzını niye yakıyorsun, yazık değil mi? Kararında acı varken, neden kararını aşmış -yüzü gözü kızartan, gözlerden yaş getiren, burnu akıtan- acıda ısrar ediyorsun? Bunlar, aşırı acıyı yemeyen, normal acıyı seven, ekşiden hoşlanan bir kimsenin sesli düşünceleridir. Konumuz acı biber olsa da, tatlı bir muhabbet olması dileğiyle. : )

Not: "Bunlara ne gerek var" diyen çok bilmiş gençlere deriz ki, dikkatli okuyun, muhabbet dedik. Muhabbet (mehabbet) sevgi demektir. Kalplerin yumuşamasına, sevgiye ve dostluğa hizmet eden her adım, çok hayırlıdır. Sen, -muhtevâ meşru oldukça- içeriğe takılma! Tatlıdır, acıdır; fark etmez. Ecdâd ne demiş: "Gönül ne kahve ister ne kahvehâne; gönül muhabbet ister, kahve bahane." Ama hiçbir muhabbet ortamında çay, kahve, ayran, mırra, bal şerbeti, süt, su gibi ikrâmlar olmadan da olmaz. Bunlar, muhabbeti koyulaştıran tamamlayıcı unsurlardır. Amaç, muhabbettir yani. Bizim paylaşımımız da çay, kahve mesabesinde ve tadında olsun. Kalpleri fethedemiyorsan, bari yumuşaması için çalış. Ama senin kalbin sert iken, kimse, dilinin yumuşaklığına bakmaz. Önemli olan, güzel ahlâk, samimiyet ve tatlı dilli, tatlı fiilli olmaktır. Acılı tatlılı konudan usûl ve davranış bilimleri noktasına geldik. Gelip geçtiğimiz yollar hayır olsun da, zararı yok. Ne diyorduk, aşırı acıyı yemeye gerek yok. Acısız hep tatlı da olmaz. Belli seviyede acı yemek en idealidir. Bu konu, aç olmadan yazılamazdı. O da ayrı bir konu… : )

51  İki Kişiyle Arkadaş Olma: İslâm'ı Sevmeyen, Ahlâkı Olmayan!

Ahlâkı dar nice kimseler vardır ki, siz onları arkadaş seçmeseniz dahi, onlar -sizin kalitenizi gördükleri için- sizinle arkadaş olmak için çalışırlar. Kovsanız suç, kabul etseniz dert! Allah, iyilerin iyiliğini artırsın, kötü ahlâklıları ıslâh etsin. Islâh olmayacaklarsa da, şerrlerinden bizleri emin eylesin.

52  "Hayye Ale'l Münâkaşa!" Haydin Münâkaşaya, Tartışmaya!

Bazıları, kedinin ciğere baktığı gibi, kedinin ciğeri sevdiği gibi münâkaşayı, tartışmayı seviyorlar!

Âdeta tartışma olsa da, atlasak diye bekliyorlar! Huyu böyle olan kimseler, sosyal hayatta da sosyal medyada da aynı karakterle hareket etmektedirler. Hatta bazen, burada bir münâkaşa ve fitne ortamı var. Falan şahsın gözlediği ve sevdiği ortamdır. Neden o yok diyorsunuz! Ama o tür kimseler, tartışmanın olduğunu fark ettikleri anda davetsiz misafir gibi, fitne denizine dalmaktadırlar!

Tartışmaya hevesli olmak, ahlâk ve kişilik zaafıdır. Kabul edilse de, edilmese de durum budur! Allah ıslâh eyleye!

Bu tür nasihatleri, kalp kırmadan yapmak Müslümanın görevidir. İyilikleri söylemek herkesin yapabileceği bir ameldir ama kötülüklerden sakındırmak maalesef ki herkesin yaptığı ve yapmayı sevdiği bir amel değildir. Zira ilkinde genelde meşakkat yoktur; fakat ikincisinde genelde meşakkat ve bedel ödeme vardır. İkili ilişkilerin zarar görmesi, dünyevî menfaatlerin kesilmesi vs. gibi.

53  TATİLİ, PİKNİĞİ, GEZMEYİ TOZMAYI, TEMBELLİĞİ, YAN GELİP YATMAYI, YEMEYİ, İÇMEYİ, GÜLMEYİ, KAHKAHAYI, TARTIŞMAYI, ZITLAŞMAYI, ELEŞTİRMEYİ, SUÇLAMAYI, GIYBETİ, HASEDİ, SABİT FİKİRLİLİĞİ, TAASSUBU, ASABİYYETİ, DAR KAFALILIĞI, ANLAYIŞSIZLIĞI VE BİLUMÛM DÜNYALIKLARI VE NEFSİN SÜFLÎ ARZULARINI SEVECEĞİNE ALLAH’IN RIZÂSINI SEV!

Allah için sâlih ameller işlemeyi ve hayırları artırmayı, kötü huylardan ve kötü amellerden kurtulmayı sev, iste, çalış, yardımlaş, istişâre et!

Öfkeni tut, kulağını aç, ağzını gerekmedikçe açma! Yoksa ya yanlış konuşursun, ya kalp kırarsın, ya gıybet edersin, ya iftirâ ve sû-i zanda bulunursun ya da ağzına sinek kaçar! Mecbûr kalmadıkça, susmak selâmettir; konuşmak ise risktir!

YA HAYIR SÖYLE YA DA SUS!

AMA BİL Kİ, KALP KIRMAK HAYIR DEĞİL, ZULÜMDÜR. İNSANLARIN ARASINI BOZMAK İSE FİTNEDİR!

DİLİNLE KÖTÜLÜĞE SEBEBİYET VERİRKEN DE, NEFSİNDEN UYDURDUĞUN GEREKÇELERİ “MASLAHAT-I MU’TEBERE” SANMA!

54  Özetin Özü!

Adam soruyor: Hocam, isteyene mi istemeyene mi tasadduk edelim?

El-Cevâb: Şâhit olduğum kadarıyla insanların çoğunun zaaf içinde oldukları ve yanlış hareket ettikleri çok kaliteli bir soruyu sordunuz. Bilmeyenlerin de öğrenmesi adına kIsa, özlü ve net cevap vermemiz gerekir ki, mesele anlaşılsın... İstemeyene tasadduk et! Önceliğin istemeyenler olsun. Taaffuf, istiğnâ, kanaat ve takvâ sahibi mü'minlere tasadduk daha efdaldir. Bir de, isteyen zaten istemeye alışmıştır. Sen vermezsen de, o istemeye devam edecek ve bir başkası verecektir. Ama ihtiyaç sahibi olsa dahi, istemeyen mü'minler, kimseden bir şey istemedikleri için, onları araştırmak ve onları gözetmek kardeşlik görevimizdir.

Devam ediyor: Ama isteyen, istemekten bezdirdi bizi!

El-Cevâb: İsteyeni azarlama ama yine de sen istemeyen iffetli ve onurlu mü'minlere infâk et! Eğer isteyeni azarlarsan, "isteyenin bir yüzü kara, istemeyenin iki yüzü" sözünde olduğu gibi sen daha kötü duruma düşebilirsin! Kaldı ki, isteyen kimse iffet perdesini çekip çıkardığı için, seni eleştirebilir, kınayabilir, kızabilir ve suçlayabilir. Bunlara fırsat vermemek için, bu kimselere güzellikle davran. İstemeyen iffet sahibi mü'minleri gözettikten sonra, hâlâ tasadduk etmek istiyorsan isteyenlere de verebilirsin. İsteyenler "ağlamayan bebeğe meme vermezler" diyerek istemenin gerekli olduğunu savunmaktadırlar. Bu yaklaşım bebekler için geçerli fıtrî bir kanundur. İnsanlardan istemek ve el açmak ise, yaratılış fıtratında güzel gösterilen değerlerden değildir! Hepsinden önemlidi de, Nasslar istemekten sakındırmaktadır.

Bu ifadeler, normal şartları kapsamaktadır. Farklı durumlar, zarûrî haller vs. esnasında ehl-i ilim ile istişâre edilmelidir. Unutmayalım ki, Allah, mallarımızı nereden kazandığımızı da nerelere harcadığımızı da soracaktır. Bu mesele, hayatın en önemli ve öncelikli meselelerinden birisi olmasına rağmen, ne gariptir ki, insanların çoğu bu konuda yanlış hareket etmektedirler! Bundan da tuhafı, bilenler de, bilmeyenleri uyarmamaktadırlar!

55  Bu dünyada tavizsizsen bedel ödersin, âhirette ise ecrini görürsün! "Dünya, âhiretten öncedir" diyerek dünyanın menfaatlerini öncelersen, âhirette gününü görürsün!

56  Demokrasiyi, kapitalizmi, emperyalizmi, komünizmi, sosyalizmi, faşizmi, marksizmi, budizmi, hinduizmi, laikliği ve destekçilerini savunanlar, bile bile hakkı gizleyenler, statükoyu takdîs edenler, statükocu zihniyetin yılmaz bekçileri olanlar, havayı koklayıp ortama göre şekil alanlar, şahsiyetli, karakterli, prensipli ve ilkeli olmak yerine omurgasız davrananlar, kraldan fazla kralcı kesilenler, makam, mevki, itibar, apolet, rütbe ve yetki sahiplerinin karşısında secde etmekten alınları aşınanlar, bilginleri, din adamlarını ve siyâsîleri ilâhlaştıranlar, takım tutar gibi parti tutanlar, câhiliyye asabiyeti ve hamiyyetiyle hamâsî nutukları, sloganik söylemleri bayraklaştıranlar, kendi hiziplerinden olunca, şirk yolunda koşanları savunup bâtıl yolları ve metotları meşrulaştırmaya çalışanlar, Allah’ın hizbinde ve tarafında olmak yani Hakkın taraftarlığı ile halkın taraftarlığı arasındaki farkı anlayamayanlar, Hakka değil, halka hizmet edenler, kulları Allah’a kulluğa değil, kullara kulluğa çağıranlar, dünyaya Yaratıcıya kulluk etmek için geldiğini unutup yaratılanları yüceltenler, dünyayı mükâfat yeri sanıp âhireti yalanlayanlar, dünyayı kıble edinenler, kendilerini, Tevhîd’e çağıran hak yolunun yolcularına hakaretler ve iftirâlar edenler, Allah’ın dostlarına düşman kesilenler, onları dışlayanlar, suçlayanlar ve öteleyenler, hakikatlerin anlaşılmaması için demagoji yapanlar, yaygara ve gürültü çıkaranlar, hakkı bâtıl, bâtılı hak gösterenler, istibdat ve zulüm sistemlerinin, beşerî sultaların sihirbazlığını yapanlar, Yaratıcının hükümlerini hiçe sayanlar ama beşer aklının mahsûlü olan fikir akımlarına ve fikir babalarına yönelik eleştiriye tahammül bile edemeyenler, kalplerini ve kulaklarını hakikate tıkayanlar, uyarıları küstahlık sayanlar, lafazanlık ve laf ebeliği yapanlar, kendilerine söylenen her hak söze söyleyecek bâtıl bir cevabı bulunanlar; yarın âhirette, Hâkimlerin Hâkimi olan Yüce Allah’ın huzurunda da ne cevap vereceklerini hazırladılar mı?!

57  Bir kavramın, herhangi bir ilim dalındaki lüğavî ve ıstılâhî anlamını, taksimâtını (kaç kısma ayrıldığını), Nasslardan delillerini ve örneklerini, Usûl yönünden altyapısını, mütekaddimûn ve müteahhırûn ulemânın meseleye yaklaşımlarını bilmeden, o kavram hakkında tartışmaya girişmek cehâletin ve ehliyetsizliğin en açık göstergesidir. Bu istikâmette bilgisizliğini ve yetersizliğini fark ettiğiniz kimselerle gereksiz münâkaşa etmeyiniz! Çünkü bakmayana ve görmek istemeyene gösteremezsiniz, kulakları tıkalı olana ve duymak istemeyene duyuramazsınız, bilgisizliğini kabul etmeyene de öğretemezsiniz! “Selâm” deyip geçiniz. O, selâmete tâlip olmazsa da, siz selâmetten yana olunuz! Nefisleri yarıştırmayınız! Susulması gereken yerde Allah için susmak da hayırdır! Hayr’olur inşâAllah!

58  "Yemeye, içmeye, okumaya vs. meşru işlere Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla başlarım" cümlesi mi yoksa "Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla yemeye, içmeye, okumaya vs. meşru işlere başlarım" cümlesi mi doğrudur?

El-Cevâb: İkinci cümle doğrudur. Çünkü meşru işler dahi olsa, hiçbir şeyin Allah'ın adının önüne geçirilmemesi gerekir. Bu nedenle, besmelede takdîr edilen gizli âmil (fiil ya da isim), -teeddüben- besmelenin sonuna yazılır. Meşru işleri bile Allah'ın adından önce zikretmek münasip değilse, gayrimeşru işleri Allah'ın ismine takdîm etmenin ve Allah'ın emirlerini hiçe sayma pahasına münker olan işlere devam etmenin durumu ne olur?!

59  Akıldan başka sermayesi olmayanlar akıllarını, hakkı ve bâtılın tefrîkinde ölçü kabul ederek kutsarlar. Hidâyette olanlar ise, akıllarını yerli yerince kullanıp sivri akıllılık yapmadan, vahyin gösterdiği yolda yürürler. Akıl ve akıllılık önemlidir ve mükellef olmak için şarttır ama vahye tâbi olmayan akıl, insanı doğru yola değil, nefsin ve şeytanın yoluna götürür. Vahiy olmadan, akıl yetseydi, Allah, kitap ve peygamber göndermezdi. Akıl sağlıklı ise, Allah'tan gelen buyruklara karşı "işittik, itaat ettik" der. Akıl hasta ise, hakka başkaldırır, itiraz eder ve "işittik, isyan ettik" der! Sağlıksız akıl, vahşilere benzer, vahyin terbiyesinden geçmeden ehlileşemez, uysallaşamaz ve Hakkın rızâsına muti' (itaatkâr) hâle gelemez!

60  İman Varsa İmkân da Vardır!

Elinin sıkışık olduğunu ve imkânı olmadığını söyleyenlere ithâf olunur!..

Yarım hurman da mı yok? Yok diyelim, güzel sözün, güler yüzün ve hayır duan da olmadığını söyleyemezsin ya!.. Elindekini paylaşmaktan, güzel söz söylemekten, güler yüzlü olmaktan, hayır yolunda adım atmaktan ve kardeşin için hayır dua etmekten de âciz misin? Danış bakalım vicdanına!..

61  Âhir zamanda herkesin elinde fotoğraf makinelerinin olması, cep telefonlarında fotoğraf makinesi özelliğinin bulunması; velhasıl fotoğrafçılık, ressamlık, heykeltıraşlık ve insan figürlerinin dünyayı baştan sona kuşatması sizce iyi bir gelişme midir? Yoksa âhir zamanın fitnesi mi? İslam, neyi yasakladıysa bugün, maalesef ki o, yaygınlaştırılmıştır. Müzik câiz değildir; ama müziksiz bir ortam bulmak çok zordur. Her mekanda, her cihazda, her sahnede, her evde, her iş yerinde müzik vardır. Hatta gençler artık müziksiz yaşayamadıkları için, müzik çalarlar ve kulaklarında kulaklıklarla dolaşmaktadırlar! Unutulmasın ki âhir zamandayız...! Bu çağda neler yaygın ve moda ise; o şeylerin önünde biraz beklemek ve onun hükmünü İslam'a sormak gerekmektedir. Şeytan, insan fıtratıyla çatışan şeyleri, insanlara süslü göstererek; onlara boyalı, albenili, gürültülü, ışıklı, yaldızlı, nefis ve şehvetleri istikametinde bir dünya hazırlamıştır. Müslüman, nefsi istikametinde yaşayan değil; Allah'ın rızasına uyan ve O'nun rızasını isteyendir. Şeytanın rızasını değil! Allah'ın dediğine tâbi olmayanlar, şeytanın süslü tuzaklarına düşerler...

62  Âlimin faziletini kavrayamamış Müslümanlarla düğüne, seyahata, pikniğe dahi gidemezsiniz. İlmin ve âlimin kadr-ü kıymetini bilmeyen bir toplumdan ümmet şuuru beklemek hayalciliktir! Rasûlullah aleyhisselâm, -ma'lûm olduğu üzere- âlimin âbid ile kıyaslamasını yapmaktadır. Ya bir de âlimin, ibâdetlerde gevşek hatta fısk-u fücur içindeki avâm ile karşılaştırılmasında ne düşünmek gerekir dersiniz? Bir Müslüman -Allah'ın izniyle- bir saatte, bir günde, birkaç haftada, birkaç ayda ya da yılda kazanılabilir (yani bir insan, Allah'ın dilediği bir zamanda hidâyete erebilir; o zamanı da hidâyete erecekleri de ancak Allah bilir) ama kaliteli bir âlim en azından 30-40 yılda anca yetişebilmektedir. Bir de, "Rabbânî, zâhid, dirayetli, firâsetli, istikrarlı, tutarlı, Peygamber ahlâkıyla ahlâklanmış, ifrâttan ve tefrîtten uzak..." gibi sıfatlara sahip olanını ararsanız, 50 yılda dahi bu istikamette bir âlim yetiştiyse, hamdolsun deyip sevi(ni)yorsunuz/sevinmelisiniz değil mi? Bu karşılaştırma, câhillerin tefekkürü için gereklidir. Diğer bir yönüyle de, âlimlerin olmadığı çağlar ve asırlar zamanla kopkoyu bir câhiliyye toplumu haline gelir ki, -Allah korusun- böylesi ortamlarda ne bir Müslümana ne de bir âlime rastlamak mümkün olur! Câhiliyyenin cehâletinden ve insanların gaflet ve bilgisizliklerinin şerrlerinden el-Alîm ve Allâmu'l Ğuyûb olan Allah Sübhânehu ve Teâlâ'ya sığınıyoruz. Yâ Rabbi, bu topluma Tevhîd akîdesiyle birlikte Kur'ân ahlâkını da nasip buyur. 

63  Peygamberlerin Gelişinden Sonra, İnsanların Allah'a Sunacakları Bir Özürleri ve Bahaneleri Kalmaz!

Rabbimiz, kullarına, peygamberler ve kitaplar göndermekle tebşîr (cennetle müjdeleme) ve inzâr (cehennemle korkutma) noktasında kullarına hüccetini ikâme etmiş olur.

"Nûh'a ve ondan sonraki peygamberlere vahyettiğimiz gibi, muhakkak Biz sana da vahyettik. İbrâhîm'e, İsmâil'e, İshâk'a, Yâkûb'a ve evlatlarına, Îsâ'ya, Eyyûb'a, Yûnus'a, Hârûn'a, Süleymân'a da vahyettik. Dâvûd'a da Zebûr'u verdik. Kıssalarını sana daha önce anlattığımız peygamberlere de, kıssalarını sana (henüz) anlatmadığımız peygamberlere de (vahyettik) ve Allah, Mûsâ ile de konuştu. Müjdeleyici ve korkutucu olarak peygamberler (günderdik ki), peygamberlerden sonra insanların Allah'a karşı (özür diye ileri sürebilecekleri) bir bahaneleri olmasın. Allah Azîz (mutlak gâlib)dir, Hakîm (hüküm ve hikmet sahibi)dir." (Nisâ: 163-165)

İmam Mevdûdî rahımehullâh bu Âyeti açıklarken, Yüce Rabbimizin peygamberler ve kitaplar göndermek sûretiyle hakkı açıkladığını ve bundan sonra hakkı bilmemenin mazeret olmayacağını ifade etmektedir:

"Yani, ‘Bütün peygamberlerin bir tek görevi vardır. Onlar İlâhî mesaja inanan ve ona uygun bir şekilde hallerini düzeltenleri müjdelemiş yanlış düşünce ve hareketleri benimseyenleri de kötü bir âkıbetle korkutmuşlardır.’ Bütün peygamberler, insanların önünde hak yolu teorik ve pratik olarak sergilemekten başka bir amaçla gönderilmemişlerdir ki, kıyâmet gününde günahkâr bir kul, hakk'ı bilmediğini söyleyerek mazeret öne sürmesin. İşte bu nedenle Allah, yeryüzünün çeşitli yerlerine çeşitli peygamberler ve kitaplar göndermiştir. Bu peygamberler, hak bilgisini büyük sayıda bir insan topluluğuna ulaştırmışlar ve arkalarında insanlara hidâyet rehberi olarak kitaplar bırakmışlardır. Artık buna rağmen yolunu sapıtan kişi, suçu Allah'a ve rasûllerine atamaz. Bundan kendisi sorumludur, çünkü Hakk kendisine geldiğinde onu kabul etmemiştir. Yahut da sorumluluk, Hakk'ı bilen, fakat bunu sapık kişilere tebliğ etmeyen kişidedir." (Tefhîmu'l Kur'ân, C: 1, S: 435)

İnsanlar, sapıklıklarının mazereti olarak kendilerine kitap gönderilmemesini ileri sürmesinler diye Rabbimiz, kıyâmet gününe kadar gelip-geçecek tüm insanlara Kur'ân-ı Kerîm'i gönderdiğini haber vermektedir.

Rabbimiz Teâlâ şöyle buyurdu: "İşte bu indirdiğimiz mübârek bir Kitâb'dır. Öyleyse ona uyun ve (ona aykırılıktan) sakının ki, merhamet olunasınız. 'Bizden önce kitap yalnız iki topluluğa (Yahûdî ve Hristiyanlara) indirildi ve biz onların okuduklarından habersiz kimseler idik' demeyesiniz diye (size Kur'ân'ı indirdik). Yahut: 'Bize de bir kitap indirilseydi elbette onlardan daha çok hidâyet üzere olurduk' demeyesiniz diye (size Kur'ân'ı indirdik). İşte size Rabbinizden apaçık bir belge, bir hidâyet ve bir rahmet gelmiştir. Allah'ın Âyetlerini yalanlayanlardan, onlardan yüz çevirenlerden daha zâlim kim olabilir? Biz, Âyetlerimizden yüz çevirenleri bu yan çizmeleri sebebi ile yakında pek kötü bir azabla cezalandıracağız." (En'âm: 155-157)

Kur'ân'ın gelişinden sonra Hakk'ı bilmemek ve bilmediği için de Hakk'a tâbi olmamak mazeret değil, suçtur! Çünkü bunun anlamı, Kur'ân'dan yüz çevirmektir ki, Kur'ân'dan ve Rasûlün pratik Sünnetinden yüz çeviren de elbette cehâlet içinde kalır. Bu kimse huzur-u İlâhî'de Yüce Allah'a nasıl bir savunma yapabilir! "Yâ Rabbi, bilmiyordum" dese, Rabbimiz, "Peygamber ve Kitâb gönderdim; ayrıca öğüt alabileceğin kadar seni yaşattım" demez mi? Bu nedenle, Hak'tan yüz çevirerek ve Tevhîd'i öğrenmeyerek tembellik eden insanın, Rabbinin azabından kurtulmasını sağlayacak hiçbir hücceti (delili, gerekçesi) olamaz!

Cehâlet (bilmemek) mazeret olsaydı, ilimden üstün olması gerekirdi. Zira bilmeyen ma'zûr ise, bilenlerin faziletinin olduğu söylenemezdi! Dolayısıyla, bilmemek mazeret değil, bilememek mazerettir. Bilemeyenlerin durumunu takdîr edecek olan da Yüce Rabbimizdir. İstisnâî durumları genel kâidelerin üzerine çıkarmamak gerekir; zira istisnâlar kâideyi bozmaz diye bir kural vardır. Müstesnâlar üzerinden -muhâlefet psikolojindeymiş gibi- hakikat anlatılmaz ve söylenenler doğru anlaşılamaz. Pek çok kereler söylenen (ya da söylenmek istenen) doğru bile olsa, dinleyicinin ilmi ve anlayışı kifâyet etmediği için söylenenleri kendi düşünce yapısına göre değerlendirir ve yanlış sonuçlar çıkarır. Haddizâtında bir mesele açıklanıyorsa, açıklama yapılan kimsenin öğrenmesi için konuşulur. Her söyleneni mutlaka anladığı kanaati ve hüsn-ü zannı ile hareket edilmez. O kişi detayları genelleyebilir, yanlış te'vîl yapabilir, hükümleri yanlış cem' edebilir, bir bilgiden hareketle, o bilginin konulması gereken yerini bilmeden usulsüzce yanlış kıyaslamalara gidebilir. Unutulmasın ki, bilgisi yetersiz kişi ihtilâfları bilmez ve birbirinden farklı niteliklerdeki dağ gibi bilgiler içerisinden Usûl ilmini esas alarak doğru sonuca vâsıl olamaz. Onun için aynen Peygamberimizin bir bedeviye din anlatması gibi sade, anlaşılır, delilli ve ikna edici tarzda güzel bir üslup ile konuşmak gerekir. Hakikati anlatmak, bilgileri pazara çıkarmak gibi değildir. Aksine bilinenlerden bir insanı faydalandırmak için en güzel bir tavır, üslup ve hitap biçimini tercih etmektir. Bu da, Rabbimizin emretmiş olduğu, hikmet ve güzel öğüt prensibine sarılmakla gerçekleşir.

Zâhir meselelerde insanların aleyhine hüccet, Yüce Rabbimiz tarafından Peygamberimizin gönderilmesi ve ona Kur'ân indirilmesi sûretiyle ikâme edilmiştir. Hafî (gizli) meselelere gelince, bazı insanlar bunların mahiyetini bilmeyebilir. Bu konularda İslâm'ın esasları istikametinde açıklama yapılır. Burada bir nokta vardır ki, önemlidir. Hafî meselelerde tekfîrden sakınarak, hüccetin ikâmesinin gerekli olduğunu söyleyenler, zâhir ve sarîh meseleleri hafî meseleler arasında mütalaa etmemelidirler. Açık meselelerde tekrar hüccet ikâme edilmese de, şirk koşan kimse müşrik olur. Fakat asıl olan, elbette o kimseye hakkı tekrar tekrar anlatıp onu ateşten kurtarmaktır. Allah en iyi bilendir.

Dinin aslından olan meselelerde cehâlet’in mazeret olup olmadığı mevzuunu özetleyelim:

Her Müslümanın bilmek zorunda olduğu; kendi tembelliğinden ve umursamazlığından kaynaklanan cehâletinin mazeret olmayacağı meselelere İslâm âlimleri içeriği aynı mahiyette olan farklı tabirler kullanmışlardır: Usûlu'd-dîn (her Müslümanın bilmesi gereken dinin asıl meseleleri), zarûrât-ı dînîyye (bilinmesi zorunlu dînî meseleler), farz-ı ayn meseleler (her Müslümanın bilmesi ve amel etmesi farz olan meseleler), zâhir meseleler (İslâm'ın açık ve kesin meseleleri), yaygın meseleler (Müslümanlar arasında yaygın meseleler)...

Burdan anlaşılıyor ki, Kelime-i Tevhîd'i bilmemek, şahsî tembelliklerden dolayı Allah’a imandan habersiz olunduğu için büyük şirke ve büyük küfre düşmek ve şirk inancını benimsemek asla mazeret değildir.

Bir kimsenin Allah'ın dinini öğrenmediği ve amel etmediği için mazeretli sayılması bir yana, dinden bilinmesi gereken şeylerin en temeli olan Tevhîd'i bilmeyen kimse, "Allah'ın dinini öğrenmeme ve amel etmeme nedeniyle yüz çevirme küfrünü" işlemiş olur (küfrü'l-i'râz). Görüldüğü gibi kendi taksîriyle bilgisiz kalan kimse ma’zûr olmak şöyle dursun, o haliyle Allah'ın dininden öğrenmesi gerekenleri öğrenmeme ve bundan dolayı da yapması gerekenlerle amel etmeme küfrünün içindedir. Hak kendine ulaştığı halde, yüz çevirme ve ilgisizlik; insanı küfre sokan icmâî meselelerdendir.

Hüccet kendisine ulaştığı halde ilgisiz kalmak küfürdür. Kur'ân bu durumdaki insanlara مُعْرِضُونَ "mu'ridûn/yüz çevirenler" demektedir.

"...İnkâr edenler uyarılıp korkutuldukları şeyden yüz çevirmektedirler." (Ahkâf: 3)

İslâm'ın aslına taalluk eden muhkem meselelerin hüccetini Rabbimiz, rasûller göndermek ve onlara kitaplar indirmek sûretiyle ikâme etmiştir. Bu konuda pek çok Âyet-i Kerîme ve Hadîs-i Şerîf bulunmaktadır.

Kur'ân ve Sünnette Tevhîd akîdesi açıkça beyan edilmiştir. Bu nedenle Tevhîd'i bilmemek mazeret olamaz. Zira bu konuda hüccet, yüce Allah tarafından ortaya konmuştur.

İbn-i Kudâme rahımehullâh: "İslâm esaslarını inkâr edenin küfründe âlimler arasında ihtilâf yoktur. Vâcip olduğunu bilmeyen İslâm'a yeni girmiş veya Müslümanlara uzak beldede yetişen olursa, ilim ehli küfrüne hüküm vermez..." (Muğnî, 8/131) demektedir.

Bu kimse kendi çabasıyla öğrenme imkânına sahip değildir. Bu nedenle bu iki sınıf insana hüccet ikâmesi yani bilmeden şirke düştüğü meselenin izahı gerekir. Mesele anlatıldığı halde hâlâ o kimse şirke devam ederse, tekfîr edilir.

Elinde olmayan sebeplerle hüccete ulaşamamış olan bu iki insana göre bazı meseleler hafî (gizli) kalabilir. İslâm'a yeni girmiş ve İslâm'dan uzak beldelerde olan bu kimselere hüccet ikâmesi olmadan tekfîr edilmez. Belki de bu kimseler gerçeği duyunca tâbi olacaktır. Tâbi olmazlarsa küfürlerine hükmedilir.

İbn-i Hacer el-Heytemî şöyle demektedir: "Bizim yanımızda (Şâfiî mezhebinde), kişi, Müslümanların beldesinden uzak ise ve gelip öğrenme hususunda kendi taksîri yoksa ya da yeni Müslüman olmuşsa, cehâleti mazeret olur; kendisine anlatılır ve nitekim bundan sonra (önceki) söylediğini tekrarlarsa kâfir olur." (El-İ'lâm Bi-Kavâtıi'l İslâm, 41)

İslâm'da, ilim de amel de farzdır. Kişi, ilim öğrenmez ve amel etmezse iki ma'siyet işlemiş olur. Bilir de amel etmez ise bir ma'siyet işlemiştir. Bu nedenle bilme imkânı olduğu halde öğrenmeyen suçludur. Yani bilememek (elinde olmayan cehâlet) mazerettir, bilmemek (kendisinden kaynaklanan cehâlet) mazeret değildir! Maalesef bazı kimseler, Yüce Rab-bimizin suç olduğunu bildirip, en şiddetli şekilde azaplandıracağını haber verdiği cehâleti mutlak anlamda özür yapıp, onunla câhiliyyenin şirk, bid'at ve hurâfe gibi ma'siyetlerinin affedileceğini iddia ediyorlar! Bu iddialar, insanları İslâm öncesi ilk câhiliyyeye götürücü hurâfe fikirlerdir.

İbn-i Kayyım, Medâricu's Sâlikîn'de; kişinin Allah'ın emrettiği ve nehyettiğini bilme imkânı olduğu halde, sahsî sebeplerden dolayı öğrenmezse, bu kişiye hüccetin kâim olduğunu söylemektedir. Kur'ân ve Sünnet, açık şekilde Allah'ın emrettiklerini ve yasakladıklarını beyan etmektedir. Bu kişi her ne kadar bunları bilmese de; şayet araştırmış olsaydı gerçeği bilecekti. Bu nedenle, bu tür kimselere "hükmen bilen kimse" denir.

Sonuç olarak şunu bilmelidir ki, âlimler arasında cehâlet konusunda temelde iki görüş vardır. Diğer görüşlerin tamamı bu iki görüşün çatısı altındadır.

O görüşler:

1- Büyük şirkte cehâlet mazeret olmaz.

2- İslâm'a yeni giren veya Müslümanlardan uzak ve hüccetin kendisine ulaşamayacağı beldelerde yaşayan, kendisinin de kişisel çabasıyla hüccete ulaşamadığı kimse hakkında, cehâlet mazerettir. Fakat bu kimseye hüccet ulaştığı halde kabul etmezse kâfirdir.

İlim sahibi olmayan kimselerin çoğu genelde bu ikinci görüşü karıştırmışlar ve cehâletin mazeret olmadığı kişiler veya toplumlar hakkında cehâleti can simidi gibi görmüşler, onları temize çıkarmaya çalışmışlardır! Aydınlanmak ve aydınlatmak yerine, karanlıktan medet ummuşlardır!

Cehâlet; kendisini İslâm'a nispet eden, Kur'ân ve Sünnete ulaşma imkânının bulunduğu toplumlarda genel olarak mazeret değildir. Ama bu toplumlarda yeni Müslüman olan kişilerin hali müstesnâdır. O kimse İslâm'la yeni müşerref olduğu için bilmediği meseleler olabilir. Çünkü bir kimsenin İslâm'ın ayrıntılı meselelerini bir anda öğrenmesi beklenemez! İşte bu durumdaki kişiler tekfîr edilmez, kendilerine hüccet ikâme edilir (tefhîmu’l-hücce). Tıpkı Huneyn savaşına çıkıldığında, yeni Müslüman olmuş bazı kimselerin Rasûlullah'tan müşriklerin zâtu envât denen ağaçlarından istemeleri gibi. Rasûlullah, bu kimselerin câhil olduklarını söylediği halde, onların şirki gerektiren bu taleplerine rağmen, küfre girdiklerini söylememiştir. Bu durumdaki kişiler mazeretli sayılırlar. Allah en iyi bilendir.

Rabbimiz, hakkı bilmeyi ve ona uymayı herkese nasip etsin. Cehâlet girdabındakilere çıkış yolunu göstersin ve Kur'ân nûru ile yollarımızı tenvîr etsin. 

64  Herkes Değil, Bazı İnsanlar!...

Bayram tatlılarına, şeker ve lokumlarına, nefsinin arzuladığı bilumum yiyecek ve içeceklere para saçan bazı insanlar, Allah için kaleme alınmış üç kuruşla hediye edilen kitaplara para vermeye gelince rengi sararıyor, sesi titriyor, kekeleyerek konuşmaya başlıyor, cimriliğinin alâmetlerini âdeta görüntüsünden okuyorsunuz ve haline acıyorsunuz! Nasıl bir ruh halidir bu, anlamak güç! Nefsî uğrunda savurgan ve müsrif iken, Allah yolunca cimri, pinti ve eli sıkı olmak! İnsanın hem cimri hem de müsrif olması bu olsa gerek! Cimrileri cimrilik hastalığından kurtarmaya çalışmak zorundayız. Yemek, çay söylemeyenlere, elini cebine atamayanlara, infâk fukaralarına cömertlik konusunda güzel örnek olmalıyız, sonra da "hadi sıra sende" deyip onları da vermeye/infâka alıştırmalıyız! Cimrilik ciddi bir hastalıktır. Doktorların tabiriyle, korkuların üzerine gitmek, gerçeklerle yüzleşmek, hasta olunduğunu kabul etmek gerekir ki, tedavi sonuç versin. Allah için tasadduk etmekten, fedakârlık yapmaktan ve hediye vermekten korkanlar, bu korkularının üzerine gitmeliler ki, bu güzel amellerde hiç de korkulacak bir yan olmadığını, bilâkis bunların ma'rûf olduğunu anlasınlar. Böylece cömert Müslümanlar olsunlar, o çirkin mânevî hastalığın pençesinden kurtulsunlar ve yaptıkları sâlih amellerin ecirlerini de Rabbleri katında görsünler.

65  Hz. Yûsuf'a İftirâyı Yaşam Tarzı Edinenlere Reddiye!

"HZ. YÛSUF, KENDİ ZAMANINDA KÜFÜR DEVLETİNDE MALİYE BAKANI OLUP, BİR TÂĞÛTUN HÜKMÜ ALTINA GİRDİ" DEMEK, ALLAH'IN PEYGAMBERİNE ATILABİLECEK EN BÜYÜK İFTİRÂLARDANDIR!

Allah'ın Peygamberi Yûsuf aleyhisselâm'ın kendi zamanında küfür devletinin maliye bakanı olduğunu söylemek, bir peygambere en büyük iftirâdır! Hz. Yûsuf o dönemde Züleyha'nın iftirâsına ma’rûz kalıp yıllarca zindana mahkûm olduktan sonra (Yûsuf: 42), bu iftirâdan aklanmadıkça zindandan çıkmayı reddetmişti. Günümüzde bir takım insanlar onun, küfür devletinin memuru olup, bir tâğûtun hükmü altında görev yaptığını söylemek sûretiyle ona en büyük iftirâyı atmaktadırlar! Allah o dönemde böylesi bir duruma izin vermediği gibi, âhirette de kendisine atılan bu iftirâdan onu temize çıkaracaktır. Fakat Allah elçisinin, küfür sistemine tâbi olduğunu söyleyerek iftirâ edenler, yarın Hakkın huzurunda kendilerini nasıl temize çıkarabilecekler acaba! El-insâf, diyoruz! Bir insanın akîdesi şu ya da bu olabilir, bu noktayı anlarız; ama birileri akîdelerinin sahihliğini ispat ederken bir peygambere asılsız çirkin yakıştırmalar nispet etmeye nasıl cür'et edebilir? Hakkında hiçbir ilmi olmayan bir meselede konuşurken insan, Allah'tan korkmaz mı? Yûsuf aleyhisselâm, Kralın dinine uydu derken, Hz. Yûsuf'un zindan arkadaşlarına Tevhîd'i teblîğ ederken söylediklerini (Yûsuf: 40. Âyeti) okumazlar mı? Hz. Yûsuf, zindanda hükmün ancak Allah'a ait olduğunu söylerken, zindandan çıkınca "Kralın hükmü"ne mi râzı olmuştur! Bunu iddia edenler, Hz. Yûsuf'a -hâşâ- zindanda teoride savunduğunu, zindandan çıkınca pratikte reddetti demiş olmuyorlar mı? Bazı insanlar, Allah'ın peygamberinin sabah başka akşam başka, zindanda başka dışarı çıkınca başka bir akîdeyi savunduğunu mu sanıyorlar! Bunu ancak hak ile bâtıl arasında taraf seçememiş, inanma ile inanmama arasında gidip gelen (Nisâ: 143) münâfık insanlar ve müşrikler yapabilir. Mü'minler kesin olarak bilirler ki, Rabbimizin, insanlara Tevhîd muallimi olarak gönderdiği nebîlerinden birisi olan Hz. Yûsuf bu iftirâlardan berîdir.

Yûsuf aleyhisselâm zindan arkadaşlarına Tevhîd'i teblîğ ediyor ve onların, Allah'ın haklarında hiçbir delil indirmediği bir takım putlara ve ma'bûdlara tapmamalarını, hükmün ancak kendisine ait olduğu Tek ve Kahhâr olan Allah'a ibâdet etmelerini söylüyor. Allah Teâlâ'dan başkasına ibâdet edilmemesi gerektiğini, sadece O'nun hükmüne tâbi olmak gerektiği gerçeğinin vurgusuyla açıklığa kavuşturuyor. İşte bunun dosdoğru din, Allah'ın râzı olduğu yegâne din olan "İslâm" olduğunu, ama insanlarının çoğunun bunu bilmediklerini, kabul etmek istemediklerini ve bu dine tâbi olmak yerine sahte rabblerin hükümlerine uyduklarını söylemektedir:

“Ey zindan arkadaşlarım! Darmadağınık pek çok rabbler mi hayırlıdır yoksa bir tek olan (ve her şeyi hükmü ve irâdesi altında tutan) Kahhâr Allah mı? Sizin O'nu bırakıp da taptıklarınız, kendinizin ve babalarınızın adlandırdığı bir takım isimlerden başkası değildir. Allah bunlara dair hiçbir delil indirmemiştir. Hüküm ancak Allah’ındır. O, kendisinden başkasına ibâdet etmemenizi emretmiştir. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bunu bilmezler.” (Yûsuf: 39, 40)

Hz. Yûsuf'un zindan arkadaşlarına yaptığı teblîğinin tamamı için, Yûsuf: 37 ve 38. Âyetler de okunmalıdır.

Zindanda bu cümleleri söyleyen Hz. Yûsuf, zindandan çıkınca, -hâşâ- Allah'ın hakkında hiçbir delil indirmediği bir yola mı girmiştir? Zindandayken, Allah'ın hükmünden başkasını kabul etmemek gerekir derken, daha sonra -hâşâ- bu sözlerini unutmuşçasına Kralın küfür hükmüne mi teslim olmuştur?

Bir gerçeği hatırlatalım. Rabbimiz, tüm peygamberleri kendilerine itaat edilsin diye göndermiştir. Hâşâ, tâğûtlara tâbi olsunlar ya da onların yasalarındaki açıklardan yararlansınlar diye değil!

“Biz, gönderdiğimiz her bir peygamberi, Allah’ın izniyle kendisine itaat edilsin diye gönderdik…” (Nisâ: 64)

Allah'ın peygamberine bile bu denli iftirâ edebilen insanları gördükçe, iftirâcıların şerrinden Rabbimize sığınıyoruz! Bir peygambere atılan böylesi bir iftirâyı hiçbir mü'min kabul edemez. Hatta aklıselim hiçbir kimse bunun olabileceğine ihtimal dahi vermez! Böyle hüküm veren insanlar, âdeta zindandaki konuşmalarıyla muvahhid olan -zindandaki konuşmalar hak ise, ki öyledir- zindandan çıkınca o hakka, o konuşmalara aykırı hareket eden bir insan portresi çizmektedir! Bu portre de Allah'ın peygamberine yakıştırılmaktadır!

Hz. Yûsuf, Rabbine şöyle şükür makamında şöyle niyâz etmektedir:

“Ey Rabbim, Sen bana mülk (saltanat) verdin ve bana sözlerin (kitap ve rüyaların) te’vîlinden (bazı bilgiler) öğrettin. Ey gökleri ve yeri yaratan! Sen, dünyada da âhirette de benim velîmsin (yardımcım, dostum, işlerimi havale ettiğim ve hükmüne boyun eğdiğimsin). Benim canımı Müslüman olarak al ve beni sâlihlere kat.” (Yûsuf: 101)

Hz. Yûsuf, Rabbimize niyâz ederken:

أَنْتَ وَلِيِّي فِي الدُّنْيَا وَالآخِرَةِ

“(Rabbim) Sen, dünyada da âhirette de benim velîmsin” demek sûretiyle, vilâyet (egemenlik, hâkimiyyet) makamında sadece Allah’ı gördüğünü ve onun hükmüne göre hareket ettiğini açıkça itiraf etmektedir. Yûsuf aleyhisselâm’ın yalnızca bu sözü dahi, kendisine iftirâ edenlere cevap olarak yeterlidir!

Allah Sübhânehu ve Teâlâ, Yûsuf Sûresinin 3. Âyetinde Hz. Yûsuf'un kıssasını "Ahsenu'l-Kasas (En Güzel Kıssa)" olarak nitelemekte, sûrenin son Âyetinde ise şöyle buyurmaktadır:

"Andolsun ki onların kıssalarında olgun akıl sahipleri için bir ibret vardır. O (Kur'ân) uydurulan bir söz değildir. Fakat kendisinden önce olanları doğrulayıcı, (insanlara) gerekli her şeyin açıklayıcısı, iman edecek bir topluluk için de hidâyet ve rahmettir." (Yûsuf: 111)

Rabbimiz! Üzerimizden hidâyet ve rahmetini eksik etme. Kur'ân'ı, Kur'ân kıssalarını ve Kur'ân'daki kıssaların en güzeli olan Yûsuf aleyhisselâm'ın kıssasını en güzel şekilde anlayıp ibret alanlardan ve hakka uyan olgun akıl sahiplerinden kıl bizleri. Âmîn!

66  Gençler, Olgun Büyükleriyle Bir Bütündür.

İNSAN, BÜTÜN DEVRELERİYLE İNSANLIĞI TEŞKİL EDER: BEBEKLİK, ÇOCUKLUK, GENÇLİK, OLGUNLUK VE YAŞLILIK. BUNLARIN BİR PARÇASINI YOK SAYAMAZSINIZ YA DA İHMAL EDEMEZSİNİZ!

BÜYÜKLERİNDEN BAĞIMSIZ VE ONLARA SIRT DÖNEREK, KENDİ BAŞININ DİKİNE YOL TUTAN BİR GENÇLİK -ALLAH KORUSUN- FELÂKETE DOĞRU YOL ALIR!

FELÂKETE GİDENİ, ELİNDEN TUTUP KURTARMAK HER ŞEYDEN ÖNCE İNSANLIK GÖREVİMİZDİR, BU KABUL EDİLMELİDİR. ÎMÂNÎ, AHLÂKÎ, AMELÎ, FIKHÎ YA DA USÛLÎ HER KONUDA İNSANLAR BİRBİRLERİNİ TAMAMLAMALIDIRLAR. BÖYLECE, İYİLİK VE TAKVÂ ÜZERİNDE YARDIMLAŞABİLSİNLER.

GELİN, GENÇLİK VE OLGUNLUĞA DAİR SESLİ DÜŞÜNELİM, SESLİ DÜŞÜNÜRKEN DE YAZALIM, OKUYALIM, BÖYLECE SESLİ VE SESSİZ DERSLER ÇIKARTALIM…

HADİ, BİSMİLLAH...

Gençlik döneminde;

Hamlık, çiğlik, asabîlik, acelecilik, sabırsızlık, patavatsızlık, cür’etkârlık, eleştiricilik, suçlayıcılık, tartışmacılık, haddinden fazla kendini beğenme ve kendine güvenme hali, istişâre etmeme, çabuk karar verme ve kararlarında kendini haklı görme dürtüsü, haddinden fazla cesaret hissiyatı, toplumda ve insanların yanında kendini gösterme ve ispatlama çabası, “oldum, doldum, ben biliyorum, meseleyi çözdüm” duygusu, kendisinden kat be kat daha tecrübeli, ilim sahibi ve umur görmüş, aklıselim insanların/büyüklerin fikir ve yaklaşımlarında hep bir eksiklik arama davranışı, nasihat dinlememe ya da nasihat sevmeme huyu, her öğrendiği yeni bir bilgiyi gözünde dağ gibi büyüterek, onu sadece kendisinin bildiğini zannedercesine değişik havalara, triplere ve ruh hallerine girme, bilmediği bazı incelikleri bilecek bir duruş ortaya koy(a)mama, dışarıdan gele(bile)cek yardıma ve desteğe muhtaç olduğu halde, bu ihtiyacını karşılamak adına kapı ve pencerelerini (alıcılarını) açık tutmama, vefâsızlık, kırılganlık, çabuk küsme, nefsî hareket etme, bazen kişiye göre değişse de, genel olarak kabul görmüş ortalama olgunluk yaşı 40’tan sonra ancak bu ve benzeri bazı eksiklikleri görebilme, görmeye başlama, artık sukûnete erme, teennî ile hareket etme, bin düşünüp bir konuşma, kızgınlık ve cezalandırmanın ve başkalarına haddini bildirmenin yerini rahmet ve bağışlayıcılığın alması, öfke kontrolünün yapılmaya başlanılması, geçmişte kendisini ne kadar bilgili sandığı halde, tam aksine ne kadar bilgisiz olduğunu idrak etme, sözün çürüğünü sağlamını tefrik etme, hâdiselerden büyük dersler ve ibretler çıkarma, henüz hayatta ya da vefât etmiş olan büyüklerin değerlerini daha iyi anlamaya başlama, vefâ ve sadakat duygularının âdeta tavan yapması, duygusallaşma, hüzünlü, tefekkürlü olma, bakışlarda bir doluluk, sevgi, merhamet ve huzur hissiyatı verme, yanlış yapmaktan, yanlış konuşmaktan, yanlışa sebep olmaktan, kalp kırmaktan, insanları üzmekten ve yanlış anlaşılmaktan âdeta korkarcasına sakınma, boş ve gereksiz laflardan haz etmeme gibi tecrübe ve olgunluk devresine adım atılır…

67  Her Kafadan Bir Ses Çıkarsa, Elbette Kafalar Karışır!

İsİâm'dan ZERRE kadar nasibi olmayan kimseler telefziyan kanallarına uzman (!) sıfatıyla çıkartılıyor ve onlara fetvâlar soruluyor. Onlardan birisi diyor ki: "Bence namazlarda LEHEB sûresinin okunması doğru değil, namazda sadece dua formatındaki Âyetler okunmalıdır, diğerleri bence okunmaz..."

İnsanoğlu, doğru düşünmesini ve aklını sağlıklı biçimde kullanmasını bilmez ise, ne konuşulursa konuşulsun, o kimse mevzunun teferruatlarında boğulur gider.

İlmî meselelere, câhil insanların girmesi, uçsuz bucaksız bir labirentin içine girip, çıkışı bulmak adına o yöne bu yöne gitmesi gibidir. Nasıl ki, o labirentin içinde haritasız ve rehbersiz olarak yol arayan kimseler ne kadar hareket ederlerse o kadar kaybolurlarsa, câhiller de anlamadığı meselelerde lafı çoğaltırlarsa, hakkında delil olmadan zanna ve vehme göre konuşurlarsa, onlar da problemleri artırdıkça artırırlar ve konuyu çözülemeyecek bir noktaya taşırlar. Problem, bir iken bin olur. Tıpkı bataklığa düşen kimsenin çırpındıkça batması gibi. Bataklığa düşen kimse ne kadar az hareket ederse, o kadar yukarıda kalır. O kimseye el verip ya da ip atıp kurtarıncaya kadar maceraya girmemesi gerekir. Zira ilmin, fennin ve tecrübenin müsellem verileri bellidir. O gerçeklere karşı kabadayılık yapmak, akıllı insanın ameli olamaz.

Şimdi gelelim, ehliyetsiz câhil kimselerin fetvâ vermelerine… Az önceki benzetmeli anlatımlarımızdan anlaşılmıştır ki, câhil kimse problem çözemez, problemleri artırır, yanlış işler yapar. Bu hakikate kimse itiraz edemez. Fakat meselenin usûl açısından, asıl üzerinde durulması gereken yönü; câhillerin fetvâ vermelerinden önce, câhillere fetvâ sorulmasıdır. Bundan da öncelikli yanlış adım; o kimseleri ehil olmadıkları makamlara getirmektir. Böylelikle o liyakatsız müftülerin, halk, ehil olduklarını sanırlar, onlara sorular sorarlar, onlar da ilimsizce fetvâ verirler, hem saparlar hem de saptırırlar!...

Rasûlullah aleyhisselâm'ın şu Hadîsi bu konuda ne kadar etkili bir uyarıdır:

“Allah Teâlâ, ilmi, insanlardan (hâfızalarından) çekip çıkarmak sûretiyle almaz. Fakat âlimleri çekip almak (vefât ettirmek) sûretiyle ilmi alır (ortadan kaldırır). Nihayet hiçbir âlim bırakmayınca, insanlar câhilleri kendilerine önderler edinirler. Onlara (sorular) sorulur, onlar da ilimsizce (bilmedikleri halde) fetvâ verirler. Böylece hem kendileri sapar, hem de insanları saptırırlar.” (Buhârî, İlm, 34, [100]; İ’tisâm, 7, [7307]; Müslim, İlm, 13, [2673]; Tirmizî, İlm, 5, [2652]; İbn-i Mâce, Mukaddime, 8, [52])

Korkmayın, Allah, ilmi zorla aramızdan çekip çıkarmak sûretiyle kaldırmayacak. Hadîs'teki tabir, bir şeyi bulunduğu makamdan zorla, cebirle söküp almak, onu yerinden etmek demektir. Rahmet sahibi Rabbimiz bunu yapmayacak. Ama âlimler vefât ettiğinde, geriye câhiller kalacak ve böylece ilim de o toplumdan kaldırılmış olacaktır. Buradan, âlimlerin öneminin bir kez hatta bin kez anlaşılması gerekir. Bu hakikat idrâk edilmeli ki, ilim talebesi ve âlim şahsiyetler yetiştirme konusundaki gafletten ve derin uykudan bu ümmet uyanabilsin. Âlimlerin olmadığı bir coğrafyada kütüphaneler dolusu kitapların varlığına rağmen, orada ilmin olduğundan söz edemeyiz. Buradan da, ilimsizce, zâhiricilik veya meâlcilik yapmanın haktan yana bir şey ifade etmeyeceğini yani bunun "ilim" olmayacağını anlayabiliriz.

Ümmet-i Muhammed, ilmi ihyâ etmek ve âlimlerin yetişmesi adına en büyük cihâdı gerçekleştirerek sorumluluklarının bilincine vardıktan ve her âileden birer, ikişer âlimler yetişmeye başladıktan sonra, o âlimlere de büyük sorumluluklar düşmektedir. O da, ilmi Allah için tahsîl ettiği gibi, ilmin gerektirdiği davranış biçimini ortaya koyup insanlara güzel örnek olmaktır ve asla hakkı gizlememek, sermaye ve iktidar sahiplerine dalkavukluk yapmamak, dünyanın geçici geçimliği uğruna dinini satmamaktır. Allah, kendisine ilim verdikten sonra, o ilmi ketmedenleri Rabbimiz çok şiddetli bir tehdîtle uyarmaktadır. Allah'ın lâneti, meleklerin ve tüm lânetçilerin lâneti, o lânet içinde ve cehennemde ebedî kalış, cehennem azaplarının hafifletilmemesi, kendilerine o korkunç azabın içinde göz açtırılmaması, acınmaması...

Allah'ım, Sen bize kendi yolunda sebât ver. Önünde, sonunda bizi cehennem ateşinden koru!

Rabbimizin buyruğuna kulak verelim:

“Gerçekten, indirdiğimiz apaçık delilleri ve hidâyeti, Biz Kitâp’ta insanlara açıkça bildirdikten sonra gizleyenler var ya; işte onlara hem Allah lânet eder hem de bütün lânet ediciler lânet eder. Ancak tevbe edenler, (durumlarını) düzeltenler, (gizlediklerini) açıklayanlar müstesnâ. Artık onların tevbelerini kabul ederim. Ben, tevbeleri çokça kabul edenim, çok merhametli olanım. Şüphesiz ki, (Âyetlerimizi) inkâr edip de kâfir olarak ölenler var ya; işte Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların lâneti onların üzerinedir. Onlar sürekli lânet içinde kalırlar. Ne azâpları hafifletilir ne de onlara mühlet verilir.” (Bakara: 159-162)

Allah’ın Âyetlerinden bazı şeyleri gizleyip de onu az bir bedele satanlar ancak karınlarına ateş doldururlar. Allah, kıyâmet günü onlarla konuşmaz, onları temize çıkarmaz, onlar için can yakıcı bir azap vardır.

"Şüphesiz ki, Allah’ın indirdiği Kitâp’tan bir şeyi gizleyip de onu az bir bedele satanlar (var ya); işte onlar karınlarında ateşten başka bir şey yemezler. Kıyâmet günü Allah, onlarla konuşmayacak ve onları temize çıkarmayacaktır. Onlar için can yakıcı bir azâp vardır. Onlar hidâyete karşılık sapkınlığı, mağfirete karşılık da azabı satın alan kimselerdir. Onlar ateşe karşı ne kadar da dayanıklıdırlar!" (Bakara: 174, 175)

Sapıtmaktan, saptırmaktan ve saptırılmaktan Allah’a sığınırız.

68  Kiminde okumama, kiminde tembellik, kiminde cimrilik, kiminde korkaklık, kiminde cür'etkârlık, kiminde patavatsızlık, kiminde katı kalplilik, kiminde riyâkârlık, kiminde çok uyuma, kiminde çok yemek yeme, kiminde çok konuşma, kiminde çok gülme, kiminde çok kızma problemleri vardır. Çözüm, İslâm'dır! İslâm, her derde devâdır.

69  Eskiden, Meraklı Melahatlar Varmış; Şimdi, Toplum Olarak "Bay ve Bayan Meraklılar" Haline Geldik!

Bir kimse adına gelmiş, zarf, kutu, koli vb. özel eşyaları -içinde ne var, ne yazıyor diye merak ederek- açmak, akıl, fikir ve karakter noksanlığındandır!

Birine gelmiş özel bir eşyayı karıştırmak hamakattır!

Bir zarf üzerinde kimin adı yazıyorsa, o zarf ona verilir ve o kimseden başkası asla o zarfı açamaz! Gayrimüslim Batı bile bu konuda hassas davranırken, İslâm iddiasındaki toplumlarda bu konularda bedevice davranışlar hiç hoş karşılanamaz.

Hiç unutmam, yıllar önce böyle bir hadise başımdan geçmişti. Bir radyoda ders verirken, adıma gelmiş zarfı oradaki gençler açıp okumuşlardı da, sonra radyonun yayın yönetmeni, hiç de çocuk olmayan bilâkis üniversite okuyan o gençlere çocukça hak vererek, "radyonun adı ve adresi olunca, radyoya sanmış gençler" demişti. Bu gaflet değil midir? Bu yanlışa destek olmak değil midir? Bunu yapanların kulağını çekeceğine, sen bunu görmemezlikten gel demeye çalışıyor. Zarfın üzerinde benim adım yazıyor. Mektubu da muhtemelen radyodan benim derslerimi takip eden bir kardeşimiz göndermiş. Gönderenin bayan olması mı acaba o hergelelerin zarfı açma meraklarını ateşledi bilinmez! Ayrıca bu ne frenlenemez bir merak hastalığıdır! İnsanın, sessiz çığlıklarla "size ne kardeşim!" diyesi geliyor. Başkasının evine giden baklavanın defterdarı mısınız?!

Oh, rahatladım. : )

Kızdığımız bir olaydan sonra bile tebessüm edebilmek. İşte gönlü geniş Müslümanlar olarak, böyle olmayı başarmalıyız. Şahsımıza yönelik olan ve affedilebilecek her türlü yanlışı affetmeye açık olmalıyız. Özellikle özür dileyenlere karşı çok merhametli yaklaşmak zorundayız. Bize yakışan budur. Biz de, yakışanı yapmalıyız. Ama şunu söyleybilirim ki, sosyal deney olarak, herhangi bir yere/yerlere bir kimse adına özel bir zarf gönderilse, bu zarflardan kaç tanesi açılmadan sahibine ulaştırılabilir acaba? İşte ben, bu konuda çoğundan emin değilim, endişeliyim? Bu da, bizim güvenilirliğimizin ve emanete riâyetimizin zayıf olduğunu ya da emin kimseler olmadığımızı gösteren bir durumdur! İstisnâ mesabesinde olan, güven veren ve güvenilen kardeşlerime selâm olsun.

70  Sesli Düşünce (İbret Alabilen Nicelerine Ne Büyük Faydalar Sağlar Bilinmez…) *

* İnsanlarda sıkça tezahür eden “takvâ, anlayış, duyarlılık, hassasiyet, incelik, nezaket, fedakârlık, empati ve îsâr” gibi konulardaki ciddi zaafiyetlere şefkatle ve kardeşçe, yürekten kopan sözcüklerle dokunmak adına sesli düşünmenin “Allah’ın için tefekkür” ve “tüm Müslümanlar için nasihat” kapsamında büyük hayırlar getireceğine inanıyorum. Boş ve gevezelik yapmaktansa, gıybet ve sû-i zanlara batmaktansa, başkalarının evine giden baklavanın defterini tutmaktansa, kendimizi muhasebe etmemiz daha hayırlıdır.

Uzun zamandır (yaklaşık 6-7 aydır) görmediğim, yeni tanıştığımızdan itibaren de çarşıda yemek işi yaptığı için yemek konusunda sürekli kendisini tercih ettiğim fakat daha sonra aynı mekânda farklı bir ticârî dala geçiş yapan/yaptığını duyduğum bir kimseyi ziyaret etmek istedim. Yanımdaki arkadaşa “şu arkadaşı uzun zamandan beri ziyaret etmiyoruz, bir uğrayalım” dedim. Arkadaş “gerek yok” dedi, ben “gidelim” dedim. O “gitmeyelim” dedi, ben ise “gidiyoruz, az da olsa, bir merhabalaşırız, yeni işini tebrik ederiz” dedim. Neticede ortalama beş dakika gibi kısa bir süreliğine olacağı için yanımdaki arkadaş da okey verdi. Yolda giderken, elimdeki poşeti göstererek, kitaplarımdan da hediye edeceğimi söyledim. Çünkü çarşıya çıkarken, kimine (özellikle durumu iyi olmayanlara) “meccânen, bi-ğayri bedel” hediye ederiz, kimine de (hali vakti yerinde olanlara) belli bir bedel karşılığında hediye ederiz düşüncesiyle yanıma bir miktar kitap almaya çalışırım. Sık olmasa da bazen bunu (yanıma kitap alma işini) yaparım. Ramazan ayında sıcak ve hararetin fazla olduğu bir havada “alayım mı?” diye evden çıkmadan düşünmedim de değil! Düşündürene bakmak lazım! Neyse hikâyemize dönelim, arkadaş, “hediye etme, durumu yerinde, çalışan bir adam, parasını talep et” diye ısrar etti. Ben de “iki kitap için bunu yapamam, o zaman söz sende olsun” dedim, “tamam” dedi. Esnâf arkadaşın yanına vardık, selâm, kelâm, kısa bir hasbıhal, yeni işini tebrikten sonra arkadaş “Yusuf Hocanın yeni şu kitapları çıktı. Büyük şu fiyata, küçük olan da şu fiyata” der demez; adam “hocam, kitap okumuyoruz, okuyamıyoruz” diye mırın kırın etmeye başladı. Adam 2,5 liradan, 10 liradan korkuyor âdeta. Onun o tavrı karşısında onurlu bir Müslüman olarak ben utancımdam yerin dibine geçtim. Bu adam böyle bir görüntü verirken nasıl utanmadı, rezil olmadı, bunu nasıl başarabildi, anlayamıyorum. Bu insanların cimrilik hastalıklarını tedavi etmek için ne kadar çabalasak, az geliyor. Hasta, hastalığı kabul etmiyor, tedavi olmak için reçeteye uymuyor, hastalığından dolayı da utanmıyor. Utansa, en azından cimrilikten enstantane olan fragmanlık bu görüntüleri sık sık veremeyecek. Böyle davranışları yapanlar utanmıyorlar da, karşımızda olan ve yüzleri pancar gibi kızartması gereken bu tavırlardan dolayı biz utanıyoruz. Seyretmek bile insanın hâyâ duygusunu incitiyor. Baktım ki, yanımdaki arkadaşım bizi düşünerek gösterdiği hassasiyeti, önemseme duygusu ve niyeti muhatabımızda yok. Hemen sözü aldım ve “kardeş, biz buraya sadece seni ziyarete, hal hatırını sormaya, az da olsa hasbıhal etmeye ve ardından da sana yeni çıkan şu kitaplarımı hediye etmeye geldik” dedim. ”Bundan başkaca bir maksatla seninle vuslat gerçekleştirmedik, az önceki tablo da, yanımdaki kardeşin beni düşünmesinden kaynaklanan iyi niyet çabalarıdır, hepsi bu. Şu kitapları buyur, hediyemizdir“ dedim. Arkadaşın yüzündeki anormal çizgiler, korku ve endişe halleri birden kayboldu, tebessüm etmeye başladı, teşekkür etti. O arkadaşı, bir anlık içine düştüğü endişe çıkmazından kurtarmaya beni vesile kılan Rabbime hamdolsun. Rabbim, o tutum ve davranışlardan cümlemizi korusun.

71  Bazı kimseler, münâfıklarla ilgili Âyetlerin münâfıklar için, Ehl-i Kitap ile ilgili Âyetlerin kitap ehli için, müşriklerle ilgili Âyetlerin müşrikler için, Müslümanlarla ilgili Âyetlerin de kendisi için olduğunu sanarak, Kur'ân'ı farklı gruplar arasında paylaştırıyor. Kendi payına, mü'minlerle alâkalı Âyetler düşüyor. Şirk, küfür, nifâk, irtidâd konularında uyarılar yapan Âyetlerin kendisine hitap etmediğini sanıyor. "Şuna bak, müşriklerle ilgili Âyetleri bana okuyor" diyor ve tepki gösteriyor. Şirk koşuyorsan okunur elbette. Ayrıca şirk koşma diye de okunur.

Birçok kimse, teblîğciye, "Kâfirlerle alâkalı Âyetleri okuyorsun hep. Sanki kâfirlere hitap eder gibi konuşuyorsun" der. O Âyetler; insanları küfürden sakındırıp, kurtarmak için okunur. İmandan sonra da tekrar küfre dönmemeleri için tekrar tekrar hatırlatılır, anlatılır, ders yapılır...

Bu tür kimseler şöyle düşünürler:

"Bu Âyet(ler) Mekke müşrikleri hakkında, bu Âyet(ler) Hristiyanlar hakkında, bu Âyet(ler) Yahûdîler hakkında, bu Âyet(ler) münâfıklar hakkında, bunlar beni ilgilendirmiyor, benimle alâkalı değil, bana hitap etmiyor..."

Bizim Kitâbımızda bulunan tüm Âyetler bizimle ilgili olduğu, direkt veya dolaylı şekilde bizi bağladığı için Yüce Rabbimiz, onları bize göndermiştir.

72  Allah katındaki izzet ve şerefi tepip de, câhiliyyeden makam, mevki, itibar ve istikbâl istiyorsan; tavizler vermeye, prensiplerinden vazgeçmeye ve hayat boyu kazandığın ve savunduğun değer yargılarınla vedalaşmaya hazır ol!

İlâhî uyarıya kulak ver:

"Onlar (münâfıklar), mü'minleri bırakıp da kâfirleri dostlar (velîler) edinenlerdir. İzzeti (saygı ve itibarı) onların yanında mı arıyorlar? Gerçekten izzet bütünüyle Allah'ındır." (Nisâ, 139)

73  En az 3-5 kez hacca giden, 8-10 kez umre yapan hacı amcalar bilirim. Ama Allah yolunda şu hizmeti yap ya da şu garip için elini cebine sokuver deseniz, -mânevî boşluğunu doldurmak ve mânevî açlığını doyurmak için- birkaç senede bir Mekke'ye ve Medine'ye gidip gelen, hatta gidemediği seneler için üzüntü izhâr eden o amcadan zırnık çalışmadığını ve çıkmadığını görürsünüz!

74  Like/layk Telâşıyla "Kopyala/Yapıştır" Yapılan Çiçekli, Böcekli, Cafcaflı, Makyajlı Paylaşımlar!

Güllü, çiçekli, böcekli, süslü püslü, albenili, cafcaflı, kuru, köksüz, ruhsuz, kabuk mesabesinde makyajlı ve estetikli sözlerle ve resimlerle layk/like peşindeki gençliğe yazık, çok yazık!..

Gençler okumayı, öğrenmeyi, kendilerini geliştirmeyi, ahlâklarını güzelleştirmeyi, hayır ve iyiliklerini artırmayı terk etmişler, sağdan soldan kopyaladıkları "alıntı/çalıntı" yazı ve materyallerle beğenilmek için çabalıyorlar!.. Beğenilme arzusunun insanı içine düşürdüğü ibretlik tablolar!.. Egolarını tatmin etmek için var güçleriyle çabalayan, kendini beğenmişlikle, riyâkârlıkla, kibirle, hasetçilikle, taşkınlıkla ve hikmetsizlikle yazıp çizen ve kötü örnekler olan klavye mücahitleri (!), kılıçtan keskin kalemler!.. Bütün bunları yaparken, özgün olmak yerine taklitçi hale gelmek!.. Üretmeyen, üretimden yararlanmayan, sadece internetten materyal toplayarak, toplayıcılıkla bir yerlere gelmeye çalışan insan manzaraları!.. Bilmediği konularda fikirler üreten, fetvâlar veren, yorum yapan, itiraz eden, tartışan, yapıcılıktan çok yıkıcılıkla akşamlayan ve sabahlayan bir insanlık!.. Bunu yaparken, gençliğini ve hayatının en önemli çağlarını ve fırsatlarını değerlendiremediğinden habersiz bir insanlık!.. Bir çocuğun oyunla, oynaşla zaman geçirmesi gibi oyalanan, ömür tüketen bir gençlik!.. Teknolojiye "eyvallah" diyoruz ama tembelliğe, tembelleşmeye, atâlete ve miskinliğe "hayır" demek zorundayız!.. İnternet yokken, okumayan, araştırmayan insanlar, şimdi araştırmacı mı oldular? Hayır, asla!.. Değişen bir şey yok! Yapılan sadece oradan buradan fikir toplamak, o konularda fikir jimnastiği yapmak, yorum yapmak, itiraz etmek, tartışmak ve sosyal medyada ve sosyal hayattaki manşetteki gündemler karşısında müspet ya da menfi tavırlar almaktan ibarettir. İnternet yokken dahi geçici, gereksiz olaylara ve şahıslara endeksli bir konuşma ve yaşam tarzının nâhoşluğunu anlatan mü'minler hâlâ aynı uyarıcı nasihatleri yapıyorlar ama dinleyen kim? Sadece nasibi olan azınlık. Belli bir dirâyete, basîrete, firâsete, anlayış ve fıkha sahip olanlar. Diğerleri ise, gençlik, insanlık, toplum, moda ve modernizm ne tarafa doğru esiyor ve estiriyorsa, bu kimseler de o tarafa doğru kürek sallamaktadırlar!.. Rabbim, şuur ve aklıselim nasip eylesin.

75  Afrika kıtası açlıktan kırılan bir dünyada, âdil bir medeniyetin olduğunu kimse söyleyemez!

76  Bir insan, İslâm'a, Tevhîd'e, iman esaslarına, İslâm'ın temel hükümlerine dair dün ak dediğine bugün kara, dün hak dediğine bugün bâtıl, dün doğru dediğine bugün yanlış diyorsa; hiç kusura bakmasın ama o kimsenin tutarsızlığı sebebiyle bugün doğru söylediği sözler konusunda bile içimizden bir "acaba" geçer. Bu "acaba", kimilerine göre "bu da mı yanlış acaba"sıdır, kimilerine göre ise, "bu doğru üzerinde sebat edecek mi acaba"sıdır! Bu kimseler, velev ki, münferit meselelerde bazen doğru söyleseler de, bir zamanlar inandığı doğrulara sadakat göstermeyen birinin, bugünkü doğrularını da yarın terk etmeyeceğini Allah'tan başka kimse bilemez. Ya, bu kişinin zikzaklı hayat çizgisindeki tutarsızlığı nedeniyle, sözlerinin kabul edilebilecek bir ağırlığı olur mu, olmalı mı? Böyle hayat yaşayanlar, kendilerine gelip dosdoğru bir istikamet üzere olmadıkları sürece İslâm adına konuşabilirler mi, konuşmalılar mı?! Konuşsalar bile, insanlara çelişkilerden, tutarsızlıklardan ve kafa karışıklıklarından başka ne sunabilirler ki?! Hak ile bâtılı karıştırarak, bazen doğruya yanlış, bazen yanlışa doğru deme, çalkalama ve kıvırtma huylarından kurtulup tevbe ve iman etmeleri, alenî günahlarından döndüklerini beyan etmeleri, ıslâh olmaları ve sâlih amel işlemeleri gerekmez mi?.

“Gerçekten, indirdiğimiz apaçık delilleri ve hidâyeti, Biz Kitâp’ta insanlara açıkça bildirdikten sonra gizleyenler var ya; işte onlara hem Allah lânet eder hem de bütün lânet ediciler lânet eder. Ancak tevbe edenler, (durumlarını) düzeltenler, (gizlediklerini) açıklayanlar müstesnâ. Artık onların tevbelerini kabul ederim. Ben, tevbeleri çokça kabul edenim, çok merhametli olanım.” (Bakara: 159, 160)

“Ancak tevbe eden, iman eden ve sâlih amel işleyenler müstesnâ. Allah, bunların günahlarını sevaba değiştirir. Allah, mağfiret edicidir, rahmet edicidir.” (Furkân: 70)

77  Bana laf getiren arkadaş, bana hiç gelmezsen çok memnun olurum!

İyi bilin ki, size laf getiren, sizden de başkasına götürür. Lafçılık müzmin (kronik) ve mühlik (öldürücü, helâk edici) salgın bir hastalıktır. Lafçıya, laf getiren gâfile karşı, mü'min kardeşini gıyabında müdâfaa etmeyen kimse de hastadır. Lafçılar ve lafçılara çanak tutanların hoşuna gitmese de durum budur!

Allah'a hamd olsun ki hayatta en sevmediğim kötü ahlâklardan biri, lafçılıktır... Şurada duyduğunu, burada anlatılanı, orada yaşanmışı, ötede zuhûr etmiş bir tartışmayı, ihtilâfı oraya buraya götürmeye kendisini vazifeli sanıp ehliyetsiz postacılık yapmaktır.

Bu çirkin hatta çirkin ötesi huya da "yaa, öyle mi, hmm, vah vah, kimmiş, ne demiş, vay canına, onu hiç öyle bilmezdim, insan çiğ süt emmiş..." kâbilinden câhilce, vefâsızca ve basiretsizce karşılık verenler ve fitneciliği körükleyenler de, lafçıların yardımcıları ve destekçileridir.

"Günah işlemek ve adâvet (düşmanlık, haddi aşmak) üzerinde yardımlaşmayın." (Mâide, 2) Allah, ıslâh eylesin.

78  Yeryüzü müstekbirleri dünyayı yangın yerine çevirsin sonra da İslâm âlemine "hadi bayram yapın" desin! Hatta yapmacıklığın, pişkinliğin, yüzsüzlüğün ve ikiyüzlülüğün portresini sergiler gibi, kamera ve ekran karşısında kutlama mesajları yayınlasınlar! Pes doğrusu! Siz şimdi aklınızca mü'minlerle alay edin bakalım, o mazlûm, mahzûn ve garip mü'minler de yarın âhirette sizinle alay edecekler!

"...De ki: 'Eğer bizimle alay ederseniz, sizin bizimle alay ettiğiniz gibi biz de sizinle alay edeceğiz.'" (Hûd, 38)

79  Muhâtabınızın size karşı saygı, sevgi, hürmet ve iyi niyetinde düşüklük yahut yapmacıklık görürseniz, fazla zorlamayın; çünkü taşıma suyla değirmen dönmez!

80  İman Eden Kimse, Önceki Kötü Huylarını Terk Etmelidir.

İMAN ETTİKTEN SONRA, CÂHİLİYYEYE AİT DEĞER YARGILARINI CÂHİLİYYENİN ÇÖPLÜĞÜNDE BIRAKARAK, SIFIRDAN VAHİYLE FORMATLANAN KİMSENİN BU DAVRANIŞ BİÇİMİ, ONUN, TAHKÎKÎ İMAN ETTİĞİNİN BİR GÖSTERGESİDİR.

FAKAT İMAN ETTİĞİ HALDE, ŞAHSINA AİT BİN BİR ÇEŞİT KARAKTERİSTİK ÖZELLİKLERİYLE BİRLİKTE YAŞAYAN KİMSE İSE, HAYATINA, AMELİNE, KONUŞMALARINA, AHLÂKINA, PRENSİP VE KİŞİLİĞİNE BÜTÜNÜYLE VAHYİN YÖN VERMEDİĞİ KİMSEDİR. AHLÂKINA, HUYUNA, DAVRANIŞ BİÇİMİNE, SÖYLEM VE PRENSİPLERİNE İSLÂM'I HÂKİM KILAMAMIŞ KİMSENİN, ETİNE, KEMİĞİNE, İLİKLERİNE, RUHUNA, BENLİĞİNE VE KİŞİLİĞİNE İSLÂM'IN İDEAL ANLAMDA HÂKİM OLDUĞUNU SÖYLEYEBİLİR MİYİZ?

İnsanlara, İslâm ahlâkını, usûl ve âdâbını öğretmek, Tevhîd'i öğretmekten daha zordur! Niceleri, Tevhîd'i öğrenip iman ediyorlar ama karakter ve kişiliklerini de eğiterek, her bakımdan İslâmlaşarak, gerek usûl, gerek âdâb, gerekse prensip ve davranış biçimleri yönüyle tam olarak Kur'ân ve Sünnetin bildirdiği mü'min şahsiyetini ortaya koyamıyorlar.

Mü'min olan kimsenin, huyu suyu, karakteri ve kişiliği de Müslümanlaşmalıdır. İman etmeden önceki huylarıyla İslâm dairesine giren kimse, geçmişindeki amelî câhiliyyeyi atamamış, onu yaşayan, onunla yaşayan ve başkalarına da "İslâm" adına "kötü örnek" ve İslâm'ın anlaşılmasına "kötü referans" durumunda bir kimsedir. Bunun vebâli çok büyüktür!

81  Arapça Bilenler ve İlim Tahsîl Edenler Dikkat!

Bazı Müslümanlar, Arapça bildikleri ya da Arapça’nın yanında ilim sahibi oldukları için -istidatları ve kapasiteleri olmaması nedeniyle, Arapçalarından ve ilimlerinden başkalarını yeterince istifade ettir(e)meseler veya ta’lîm meziyetleri yetersiz olsa bile- Müslümanlarca seviliyorlar da; gerek Arapça ve gerekse ilmî bakımdan seviyesi ne olursa olsun, o birikimlerinin çoğundan insanları faydalandıran ve özveri ile çabalayan Müslümanlar sevilmeyecekler mi, takdir edilmeyecekler mi? Bu cümleleri şunun için söylüyorum. Meselâ, çok gayretli bir/birçok kardeşimiz var, bir başkası onu/onları “ilimden anlamıyor” diye niteleyebiliyor. Nedeni de, kendisi kadar Arapça bilmemesi. İyi de, kimseyi beğenmeyen o arkadaş, Arapçasından ya da ilminden kimseyi faydalandır(a)mıyorsa ya da onun öğretme kapasitesi sınırlı ise, onun sadece bilmesinin kime ne faydası oluyor ki? Kendisini ifade edemese bile, ilmî birikimi olanların meziyetini küçümsüyor değiliz. Ama Allah’ın verdiği ve O’nun dilediği ölçüde birikimi olan ve o birikimlerinden gerek anlatarak, gerek yazarak ve gerekse de yaşayarak insanlara faydalar sağlayan, güzel örnekler olarak hayırlara vesile olmaya çalışan kimselerin de -ilmi bizden az diye- küçümsenmemesi gerekir! İlim talebinden maksadımız, faydalı ilimdir, takvâdır. Kibirden, kendini beğenmekten, insanları aşağılamaktan, basiretsizlikten ve anlayışsızlıktan Allah’a sığınmamız gerekir. Kaldı ki, “ilimden anlamaz” diye eleştirilen kimselerin çoğu da belli düzeylerde Arapça bilmektedir, hiç bilmiyor da değillerdir. Bazı insanlar, kendileri kadar Arapça bilmeyen ya da ma’lûmâtlara sahip olmayan ya da böyle varsaydığı kimseleri yok saymaya ne kadar da hevesliler! Bu davranış biçimi ve psikolojisiyle, cihânın allâmesinin kendileri olduğunu iş’âr etmiş olmaktadırlar. Öyle ya, “o Arapça bilmiyor, bunun ilmi yetersiz, şunun daha okuması lazım, falanla zaten samimiyetim yok, onu da boş ver gitsin, feşmekan da kim oluyor, kimde okumuş o!..” derken geriye sadece bu kimselerin zât-ı şâhâneleri kalmaktadır. Bu kadar mı? Hayır!.. Böyle hareket edenler zaten birbirlerini de beğenmezler (yeterli görmezler), birbirlerini de elerler ve sadece kendileri kalır meydanda. Her birine göre, kendisi en âlimdir! Dünya sanki kendilerinin etrafında dönüyormuş gibi! Ne bu kibir, anlayışsızlık, firâsetsizlik, dışlayıcılık, asabî, hamâsî ve nefsî çıkışlardır!

Kim, ben âlimim derse, o câhildir. Kim de en âlim benim derse, o en câhildir. Yani en câhil insanın amelini sergilemektedir, en câhil adam gibi konuşmaktadır. Câhil veya en câhilin, câhilce konuşmasını bir noktaya kadar anlayabiliriz ama bu kadar kitap okumuş bir insanın bu derece câhilce konuşmasını anlayışla karşılamamız mümkün değildir! Bir söz vardır ya; okumak, tahsîl, diploma cehâleti alır, merkeplik bâki kalır diye. İnsan, okur öğrenir ama o bilgiye sadakat göstermezse, o kimse cilt cilt kitaplar yüklenen ama sırtındaki kitapların içindekilerden habersiz olan merkep gibidir. İnsan da böyle olmamalıdır. İlmine sâdık kalmalıdır. Bir meseleyi öğrendiği gibi, güzel ahlâk olarak Rasûlü de örnek alması gerektiğini bilmelidir, öğrenmelidir. İşte bu İslâm terbiyesidir. Terbiyesiz, terbiyeden soyutlanmış yani felsefî yaklaşımlar üzerine bina edilmiş ta’lîm, insanı kitap hamalı olan merkeplere çevirir. Rabbimiz, Cuma Sûresinin 5. Âyetinde bu kimseleri ciltlerce kitap taşıyan ama o kitapların muhtevası konusunda bilgisiz olan merkeplere benzeterek, ilmiyle amel etmeyenlerin durumunu bu şekilde teşbîh etmiş, bizleri sakındırmıştır. Allah katından gelen bir hakikati öğrendiğimiz anda o gerçek, bizim kalbimizi, kafamızı, dilimizi, fiilimizi, mizaç ve karakterimizi şekillendirmeli, bizi yeniden biçimlendirmelidir. Bu şuurla ilim öğrenen ve öğreten kimsede, insanı alçaltan kibir ve kendini beğenmişlik olur mu? Bu açıklamalarımızdan, ilimden nasibi olmayanların da, bilgiçlik taslamalarının, ukalalık yapmalarının ve bilmediği her meseleye girmesinin, gelişigüzel fikir üretmelerinin doğru olduğunu söylediğimiz zehâbına kapılmayalım! Hadîslerde geçtiği gibi, "ben bilmiyorum" demek, ilmin yarısıdır. Buna göre, ilmi iki kısma ayıracak olursak, biri, elde etmek için çabalayıp talep ettiğimiz için, Allah'ın belli miktarda nasip ettiği ma'lûmâtlar; diğeri ise bilmediğimiz meselelerde haddimizi bilmemiz yani "bilmiyorum" diyebilmemizdir. Evet, ilim, insana haddini bilmeyi öğretir. İlimden nasibi olmayan veya bir meseleyi bilmeyen de hiç değilse haddini bilmelidir. Çünkü haddini bilmeyen herkes Allah ve Rasûlüne karşı -belli ölçüde- hadsizlik etmiş olur! Bundan Allah’a sığınırız!

Allah için öğrenilmeyen faydasız ilimden yine Allah’a sığınırız ve O’ndan faydalı ilim dileriz.

82  Kur'âncılar/Kur'âniyyûn ifadesi aynen Kaderciler/Kaderiyyûn kelimesi gibidir. Nasıl ki, 'Kaderiyyûn' kelimesi zâhiren 'kaderciler' anlamında olduğu halde 'kaderi inkâr edenler' anlamında kullanılmışsa, 'Kur'âniyyûn' kelimesi de zâhiren 'Kur'âncılar' anlamında olmasına rağmen, hakikatte 'Kur'ân'ı inkâr edenler' anlamındadır.

83  "Hadîsler Konusunda Duruşunuz Nasıl?" Diyen Birine Verdiğimiz Kısa Cevabımız:

Rasûl, Sünnet ve Hadîsler müdâfaa edilmeden dine sahip çıkılamaz. Ehl-i Sünnet'in Hadîs konusunda tutumu ne ise akîdemiz odur. Hadîs konusunda bir sürü yazılarım var, okuyabilirsiniz. Hadîs inkârcılığı bence âhir zamanın en büyük fitnelerinden birisidir, belki de birincisidir. Selefimizin de dediği gibi, Sünneti müdâfaa etmek en büyük cihâddır. Sanırım, siz yazılarımızı yeni takip etmeye başladınız. Tüm paylaşımlarım, ana başlıklar kategorize edilse, bir tanesinin ve en önemlisinin, "Sünneti/Hadîsleri müdâfaa etme" maddesi olduğunu görürsünüz. Yazılarıma bakınız, “Hadîs” ve “Sünnet” kelimelerini büyük harfle yazan biriyim. Buradan bile bir mesaj almak mümkündür. Sünnet ile Hadîsler arasında umûm-husûs vardır. Yani Sünnet daha geneldir, Hadîsler ise Sünnetin içinde, kapsamındadır. Sünnet, Peygamberimizin, fiilî ve ahlâkî örnekliği, Hadîsler ise kavlî örnekliğidir. Hadîslere "Kavlî Sünnet" de denir. Takrîrî örnekliğini de ister Sünnetine, isterseniz de Hadîslerine dâhil edin, o da bizim için delildir. Peygamberimizin Sünnet ve Siyreti bizi bağlayıcıdır. Kur’ân, onu bize örnek olarak sunmaktadır. Hadîs konusunda iftirâlara ma’rûz kalan Ebû Hanîfe rahımehullâh, zayıf Hadîs dahi bulsa, ictihâd ederken, kendi görüşünden vazgeçip, o Hadîsle fetvâ vermektedir. Elbette bu mesele, Hadîs Usûlü ilmini ilgilendirmektedir. Teferruatı erbâbınca ma’lûmdur deyip geçelim. Sadece şunu söyleyelim ki, Hadîs Usûlü okumadan, usûl kâidelerini anlamaya çalışmadan, Hadîs metinlerini yüzeysel olarak anlamaya ve yorumlamaya çalışmak, onlardan ilimsizce sonuçlar çıkarmak ya da hevâ ve heveslere dayanarak bazı Hadîsleri reddetmek bâtıldır. Hadîs ilmi müstakil bir ilim olduğu gibi, Usûl-ü Hadîs de bir ilimdir. Hatta Usûl, Hadîs ilmine mukaddemdir. Zira o ilmin nasıl fehmedileceğinin kâidelerini biz, Usûl ilminden öğreniriz. Tefsîr, Hadîs, Fıkıh ve Din sahaları dileyenin dilediği gibi at koşturabileceği tarlalar değildir. Bu ilimlerin hepsinin bir de Usûlleri vardır. İşte bu nokta, boş ve bâtıl konuşanları durduran bir sahadır. Tabiî ki câhillik ettiğini fark edecek erdeme sahip olabilen kimseleri!.. Sınırları aşmak isteyenler, Allah katındaki sonuçlara katlanmak şartıyla diledikleri gibi davranabilirler! Bu cür'eti gösterenler de oldukça çoktur! Günümüzde dört bir koldan Sünnete ve Hadîslere bunca saldırılar varken, “Kur’âncılık”, “Zâhiricilik” ve “Meâlcilik” diye Sünnetten bağımsız bir din (!) algısını zihinlere yerleştirilmeye çabalanırken, gerek fikir adamlarının ve gerekse yeni genç dimağların bundan etkilenmemesi mümkün değildir. İşte biz, böyle bir ortamda yaşıyoruz. Her insanda -potansiyel olarak-, Sünnete muhâlif fikirler bulunma ihtimâli çok yüksektir. Böylesi bir ortamda her birimiz "sahâbî gibi bir Müslüman" olmayı başarabilirsek, inanın, Allah katında ecrimizin büyüklüğünü tasavvur dahi edemeyiz. Yeter ki, Kur’ân ve Sünnete uyalım ve Ashapça bir duruş ortaya koyalım, bunun için çalışalım…

Diğer bir nokta… Toplum olarak en ciddi sıkıntılarımız maalesef ki, lam'dan cim çıkarmaya meyyal olmamızdır. Bu öznel bir söz değil, genel bir tespittir. Meselâ, biri bir yazı yazsa, "şunu demek istedi", biri diğerine selâm verse ya da hakkında olumlu bir söz söylese "bu da onun gibi düşünüyor" vs. yaklaşımlar. Bu durum, akîdesi sağlam kimselerde de var, bozuk kimselerde de. Sanki bir Müslüman olarak davranış biçimimizi birilerinin düşüncesine göre belirlememiz gerekiyor gibi bir beklenti oluyor! Nice kimselerin, ahlâkî ya da câhilce söylemleri ya da davranış biçimleri nedeniyle, birileriyle araları bozuk olabilmektedir. Kendisi, nefsî olarak görüşmediği bir kimse ile bir başkasının da görüşmesini istememektedir. Bu nasıl iştir. Belki o Müslüman, o kimsenin ıslâhına fayda sağlayacak. Kimbilir belki de o Müslüman vesilesi ile niceleri hidâyet bulacak. Allah Rasûlü azılı müşriklere dahi defalarca gidip, onlara İman ve İslâm’ı sunmadı mı, teblîğ yapmadı mı? Bu noktalar, Sünnet ve Siyret-i Nebî bakımından uymamız gereken örneklerdir. Bilesiniz ki, bu toplumda -bir bütün olarak- ne senin gibi ne de benim gibi düşünmeyen; akîdesi sağlam ya da bozuk, ahlâkı güzel ya da çirkin, usûl ve hikmetten anlayan ya da usûlsüz, hikmetsiz vs. zıtlıklarda nice insanlar vardır. Bu sonuç normaldir; çünkü insanlar için model biz değiliz. Bu dinin temsiliyet makamında Allah Rasûlü vardır. Her Müslüman, onu örnek almak zorundadır. O, bizim için hem rahmet ve lütuftur hem de hüccet ve üsve-i hasene'dir. Câhiliyye toplumlarında binlerce liderler ve modeller olur ve böylesi ortamlarda Peygamberin örnekliğini geçersiz kılmaya çalışan niceleri bulunur. Günümüzde olduğu gibi, bu türden kozmopolit ortamlarda yaşamak, insanlara -durumlarına göre- hikmet çerçevesinde hitap edebilmek, yaşamın fıkhını bilmek gerçekten zordur. Zordur ama bir o kadar da yapılan sâlih amellerin karşılığı büyüktür. Müslüman, her fikirde insanla görüşebilmekte, konuşabilmektedir. Fakat Tevhîd akîdesinden ve İslâmî duruşundan taviz vermemelidir. Bilinçli bir mü'min bulunduğu yeri aydınlatan bir mum, bir fener, bir kandil veya bir yıldız gibi olmalıdır. Bir mü'min olarak, -Allah'ın lütfettiği hidâyetle bir aydınlığa kavuştu isek- o aydınlıktan, başka insanları da faydalandırmak için çalışmalıyız. Cennete tek başımıza gitmeden yana olmamalıyız. Bu dünyada iman edecek ve o muvahhid olarak ölecek herkese cennette yer vardır. Bu yüzden dar düşünmemeliyiz ve Allah'ın rahmetini, lütfunu ve keremini daraltmaya kalkmamalıyız! Sorunuza, daha çok usûl açısından cevap vermeyi uygun gördüm. Çünkü bizim bugün sorunumuz genelde bir meseleyi bilmemek değil, usûl yönüyle birçok meseleyi bilmemek, bundan dolayı da birbiriyle direkt bağlantısı olmayan pek çok konuyu karıştırmaktır. Çoğu zaman demişimdir, “kardeş, mevzu o değil” diye. Mevzular iç içe olunca, fikirler karışık, -ister istemez- kafalarda sorular ve şüpheler de olunca, siz bir de buna insanların birbirlerini yeteri kadar tanımamalarını ekleyin, elbette sorular ve sorunlar çoğalıyor. Rabbim, bu ümmete rahmet etsin.

84  Taş Kalpli Olanın Dili de Taş Gibi Serttir!

Bir şâirin sözü vardır:

"Taş gönülde ne biter dilinde ağu tüter, 

Nice yumuşak söylese sözü savaşa benzer."

Konuşurken, insanlarla savaşmadığımızı, savaşırken de konuşulamayacağını anlamamız gerekir. Farklı kesimden insanların bulunduğu kozmopolit ortamlarda hikmeti esas alan toplumsal dilin nasıl olması gerektiğini öğrenmeliyiz. Toplumsal dil; medenî dildir, nezâket dilidir, yapıcı dildir. Saldırgan dil asla medenî dil olamaz, olsa olsa ilkel ve kaba bir dil olur. Sukûnet, soğukkanlılık, teennî, aklıselim ve iz'ân olmadan konuşmak potansiyel olarak bir yıkımdır. Sağa sola kızıp bağırmak, esip gürlemek, hakaret edip küfretmek çocukça bir davranıştır. Belki sahibini, psikolojisi bakımından rahatlatır ama faydadan çok zarar getirir.

Ağzımız, insanlar için cennet bahçelerine açılan bir pencere gibi olmalıdır. Cehenneme açılan ve içinde ateşler yanan, alevler fışkıran bir cehennem kapısı gibi olmamalıdır.

Özellikle câhiliyyenin tüm dünyayı işgal ettiği dönemlerde Müslümanlar güzel ahlâkları ile güzel örnekler olmalıdırlar. En güzel teblîğ, güzel örnek olarak insanların vicdanlarına hitap edebilmektir. İnsanlarla, nefsî tartışma ve laf kavgalarıyla onlara kıza kıza ve kızdıra kızdıra bazı hakikatleri söylemek matlûb ve meşru bir teblîğ biçimi değildir. Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır, kaba dil ise sevimli ve şirin bir kediyi aslana çevirir. Rahmet, ülfet, müsamaha, mudârâ, anlayış, bağışlama, empati ve teennî gibi kelimeleri öğrenip hayatımıza yansıtmaya ne kadar da muhtaç olduğumuz bir çağda yaşıyoruz! Rahmetli bir dil kullanalım ki, yarın âhirette "rahmetlik (merhûm)" olmayı hak edebilelim. Kaba dilleriyle itici olan kimselerin kötü örneklikleri sebebiyle câhillerin, hakkın da böyle kaba, katı, itici, zor ve öcü olduğunu düşünmelerinden "kötü örnek" olan müsebbipler mes'ûldür. Ya hayır söylemek ya da susmak gerekir. Mazarrâtı def', menfaatleri celb etmekten evlâdır. Kaş yapayım derken, göz çıkarmak güzel görülmemiştir ve meşru değildir. Durumdan vazife çıkarmak kınanmıştır. Üzerine vazife olmayan işlere girmek, basîret noksanlığındandır. Kötü emsâl, emsâl olmaz. Bu kâbilden nice deyimler ve atasözleri vardır ki, maalesef ki günümüzde pek çok kimse bu uyarı ve nasihatlere uygun bir davranış sergilememektedir.

Âlemlere rahmet olarak gönderilmiş olan âhir zaman Nebîsinin ümmeti olarak rahmet sıfatına layık olmayı dileriz.

85  “Vade Farkı” Konusunda, Bir Kardeşimizin Sorusuna Verdiğimiz Cevaptır.

Soru/cevap, yorum bölümünde olduğu için herkesin ulaşamaması ihtimaline istinâden normal paylaşım yapmayı uygun gördüm. Soru soran kardeşimiz, nâçizâne cevap veren zatımız, okuyan tüm kardeşlerimiz ve arkadaşlarımız hakkında hayırlara vesile olmasını dileriz.

Bir kardeşimiz;

“Selâmun aleyküm hocam, ‘Ticâret Yapıyorum Ama Maddî ve Mânevî Anlamda Bir Türlü Rahata Eremiyorum mu Diyorsunuz?' adlı yazınız için Allah râzı olsun. Fakat 3. maddede belirttiğiniz vade farkı almayı câiz olarak biliyorum. Evet, bir malın tek fiyatı olur. Ama bu istisnâ kabul ediliyor diye biliyorum. Açıklar mısınız?” demiştir.

Cevabımız aşağıdadır:

“Ve aleyküm selâm. Kardeş, vade farkı câhiliyye sistemlerinin ve piyasalarının ürettiği bir problemdir. İslâm'a göre ise, malın tek fiyatı olur. Enflasyon değerlerine göre ya da vadenin uzaması veya kısalması karşılığında ilave ücret talep edilmez. “Böyle olursa fiyat budur, şöyle olursa şudur” lafları sonradan çıkmıştır. Selef zamanında ve İslâmî toplumlarda bu tür uygulamalar yoktu. Mesele, fetvâ arama meselesi olduğunda herkes bir yerlerden aklına, nefsine ve beklentilerine uygun müsaade fetvâlarına ulaşabilir. Ama o fetvâ verenlerin ne kadar âlim oldukları ve hayatlarında takvâya ne derece dikkat ettikleri tartışmaya açıktır. Bu kaçınılmazdır; çünkü câhiliyye toplumundayız. Çoğunun, belki akîdesi dahi bozuktur. Fetvâ arandığında; binde bir ya da daha az fâiz oranı ile bankalardan kredi çekmeye cevâz verenleri bile bulursunuz! “Nasıl oluyor efendim” deseniz. Ev, araba vs. gibi temel ihtiyaçların karşılanması için fâize bulaşmak, günah olmaz diyenlere rastlarsınız. Kimileri, mecbur kalınca bankalara fâizle para yatırmak câizdir der. Fâizin de alınması ve bir karşılık beklemeden hayır işlerinde kullanılması gerektiğine hükmeder. Kimileri ise, enflasyon karşısında malın piyasa fiyatına belli oranda vade karşılığı bedel eklenmesine cevâz verir. Bu türden örnekleri çoğaltabiliriz. Hele öyle insanlar vardır ki, fetvâ verirken âdeta toplumun genel psikolojisini ve kültürel yapısını dikkate alarak yani halkın nabzına göre şerbet verme adına light-fetvâlarla, sözüm ona insanların işlerini kolaylaştırır ve onlara yardımcı oluverirler! Ama bu konuda “takvâ yolu nedir?” diye bir an olsun düşünmezler! Bir de avamın içine düştüğü genel hatalardan birisine dikkat çekelim. Çoğu insan, "bir şey haram mı değil mi?" diye soru sorar ve araştırma yapar. Sadece haramlık ya da mubahlık noktasında böyle bir araştırmada bir şey haram değil de sakınılması gereken mekrûhât ya da şubuhât yani helâl mi, haram mı olduğu tam belli olmayan şeylerden ise, o kimse o amelden sakınmayacaktır. Oysa takvâ yolcusu Müslüman, mubahları bile günaha girme korkusuyla terk etmelidir. İçini kemiren, göğsünü sıkıştıran, kalbini ve zihnini meşgul eden amellerden uzak durmalıdır. Âlimler, bir meselenin haramlığına, mekrûhluğuna ya da mubahlığına dair farklı fetvâlar vermişlerse, müttakî Müslümanlar nasıl ki, bu durumlarda ihtiyâten o amelden sakınırlarsa, biz dahi böylesine şuurlu ve takvâlı davranışı benimsemek zorundayız. Vade farkı konusunda müşteriyi mağdur etmekten de, her gün yaptığımız ticâretimizde şüphelerin içinde yüzmekten de sakınmalıyız. Vade farkı yerine, müşteri, bir mala talip olduğunda, o malın ortalama bir piyasa fiyatı varsa, maksimum ya da minimum fiyat aralığında ta işin başında tek fiyat üzerinde mutabakat sağlanabilir. Müşteri de satın alacağı o malın fiyatını da, ödeyeceği borcu da, borcunun vadesini de daha alışveriş esnasında bilmiş olur. Böylece satanın da alanın da içi rahat olur. Ticârette vade farkı konusu maalesef ki, piyasa tarafından istismâr edilmeye devam ettiği ve ciddi bir çözüm için çaba gösterilmediği için bu problem -pek çok meseledeki sorunlar gibi- devam etmektedir. Her kafadan bir ses çıktığı çok sesli bir toplumda da bu mesele problem olarak görülmektedir. Kimileri de aklına yatan bir davranış biçimini tercih edip “bana göre bu doğru” diye kestirip atmaktadır. “Ticârette pazarlık” konusunu bile ele alsak farklı niteliklerde bir sürü şeyler söylememiz gerekir. Siz, pazarlığın Sünnet olması hakikatinden hareketle, bu cümleyi dillendiren herkesin davranış biçiminin doğru olduğunu da düşünebiliyor musunuz? Elbette ki, hayır! Ticâret yapan insanların belki de çoğu, “nasılsa müşteri pazarlık yapacak” diye iki liraya aldığı mala normalde 5 lira satış fiyatı belirlemesi gerekirken, müşteri pazarlık yapacak diye yedi buçuk lira fiyat etiketi yapıştırmaktadır. Müşteri dişli pazarlık yaparsa yine aklından geçen beş liraya malı satmaktadır. Pazarlık yapandan, ekstra ilave ettiği o iki buçuk liradan ne koparabilirse, onu da ekstra kâr görmektedir. İşte âcizâne ben, bu pazarlık mantığına bağlı ticâret anlayışındaki uygulamayı da câiz görmüyorum. Tıpkı buzdolabı alacağınızda “peşin olursa iki bin lira, taksitli olursa, ekstra bedelleri var, Vade ne kadar artarsa fiyat da o kadar artar, ne kadar az olursa fiyata ilave de o denli azalır” mantığı da şâibeli, şüpheli, hoş olmayan ve ihtiyaç sahibinin ekonomik durumunun iyi olmamasını istismâr eden bir uygulamadır. İslâmî tasavvurla meseleye bakarsanız, tam tersini yapmanız gerekir. Yani müşterinin durumu iyi olmadığı için ona fiyatta, ödemede ve vadede kolaylık sağlanması gerekir. Zenginler bir malı daha ucuza alırlarken, fakirler ise belki aldığı malın fiyatının yarı fiyatı kadar daha ödeme yapmakla mükellef hale getirilmektedirler. Buna “hak“ denilebilir mi? Ticâret yapan kişi, ister peşin satsın, isterse de vadeli satsın. Malın piyasa fiyatı aşağı-yukarı bellidir. Bu fiyat aralığında malın satışı esnasında sabit bir fiyat üzerinde anlaşmak (icap ve kabul) bu kadar mı zordur? Bunu benim aklım almıyor! İnsanlar, zorlaştırmaktan yanalar! Vadeli mal almak ayıpmış gibi, âdeta müşteriye “sen bir kenarda dur, seninle işimiz uzun” deniyor sanki! Oysa ticâret yapanlar, ister peşin satsınlar, isterse de veresiye; ticâret ahlâkı yönüyle bir standarda sahip olmalıdırlar. Bir malın satışında “sayısız fiyat” olması ciddi bir problemdir! Neredeyse her müşteriye alım şekline göre farklı farklı uygulamalar teklif edilmektedir. “İşine gelmiyorsa, o da almasın efendim” denilemez. Bazı mallar ihtiyaç olduğu için mecbur alınmak zorunda kalınıyor, bazıları da lüks ve beğenmeli mallardan olduğu için, vatandaş onu almayı kafasına koymuş, vazgeçemiyor. Bu durumda tüccâr, malını vadeyle satacaksa, satsın, satmayacaksa satmasın. Ona zorla sat diyen yoktur. Satacaksa da, satarken sadece kendisini düşünmesin, müşteriyi de düşünsün. Yani kaç aylık vadeyle malı satabilirse, belirlesin, karşılığında da “çift ya da çok fiyat” şâibelerine girmeden, ma’kûl bir fiyat üzerinde karşılıklı mutabakat sağlansın. Hepsi bu. İnsanın bütün hayatı olduğu gibi, ticâreti de Allah için olmalıdır. Ticâret yaparken Allah’ın rızâsını gözetmeli, aramalı ve Allah’ın kullarına zulmetmemeli, onlara kolaylık sağlamalıdır. Bu, fıkhî bir konudur. Üzerinde yıllarca araştırma yapmadıkça fıkıh mevzularında konuşmayı ve yazmayı tercih etmem. Bu konu da her ilmî mesele gibi detaylıdır. Açıklamalarımız ise, özet mesabesindedir. Allah en iyi bilendir. Selâm ve dua ile.”

Kardeşimiz; “Fıkhi açıdan birçok defa cevabını okuduğum, dinlediğim halde kalbimin mutmain olmaması sebebiyle cevabınızı ilgiyle okudum. Dediğiniz gibi günümüz açısından vade farkı yansıtmamak ticâreti baltalayan bir durum olmadığı gibi günümüzde fırsatçılığa dönmüş vaziyettedir. Rabbim verdiğiniz cevaptan dolayı ecrinizi versin inşâAllah.” Demiştir.

“Âmîn, ecmeîn kardeş.”

86  Sırada Hudeybiye Anlaşmasını İstismâr Etmek mi Var?!

İsrail ile yapılan anlaşmayı bile Hudeybiye anlaşmasına benzetenler, ne İslâm'ı, ne imanı ne de Hudeybiye anlaşmasının mahiyetini anlayabilmişlerdir! Kur'ân'da "Feth-i Mübîn" (apaçık fetih) diye nitelenen Hudeybiye anlaşması, Tevhîd davasının insanların gönüllerine ulaştığı, kalplerdeki kılıfların, örtülerin ve kapıların açıldığı en büyük fetihtir. Selef arasında Mekke'nin fethinden dahi büyük bir fetih olarak telakkî edilen bir anlaşmadır. Hudeybiye anlaşması, kaleler fethi, dünyalık ganimetler elde edilmesi değil, kalplerin fethidir. Hudeybiye anlaşmasının başı mânevî kazanımların, âhiri ise hem mânevî hem de maddî kazanımların elde edilmesidir. Bu anlaşma, mâneviyatsız maddiyatın kazanç olmayacağını iş'âr edercesine, kalelerin fethini ve ganimetlerin elde edilmesini anlaşmanın bozulmasından sonraya tehir etmiştir. Bi'setten Hüdeybiye anlaşmasına kadar geçen yaklaşık on dokuz senede iman eden kimselerin sayısından fazlası, müşriklerin anlaşmayı bozdukları zamana kadar geçen iki yıllık süre içinde hidâyetle şereflenmiştir. Hudeybiye anlaşması, zahiren anlaşma hakikatte ise futûhâttır, imanın sel olup ölü kalplere akmasıdır. İki yıllık bu anlaşma döneminde bu kadar insan imana erdiyse, ya bir de bu anlaşma on sene süreyle uygulansaydı durum ne olurdu? Bu anlaşmadan, müşrikler değil, mü'minler kazançlı çıkıyordu. Küfür ehline zerre kadar bir taviz verilmiyordu. Müşriklerin ise önünde iman ederek kurtulma fırsatı bulunmaktaydı. Nasipliler bu fırsatı tepmiyordu. Müşrikler iki yıl sonunda şirkin aleyhine olan bu iman hareketini fark edip anlaşmayı ilk fırsatta bozdular. Şirkin aklı iki sene geriden çalışmaktadır. Ama ne üzücüdür ki, günümüzde Müslümanların gafletinden dolayı, şirk dünyası İslâm âlemini uyutmaya çalışmaktadır. Daha doğrusu tarihteki yaptıkları yanlışlarını işlemeye Müslümanları zorlamaktadırlar. Allah şuur ve hidâyet nasip etsin. Yüce Allah, anlaşmanın bozulması aşamasından sonra, Müslümanlara kalelerin fetihlerini ve dünya ganimetlerini de nasip buyuruyordu. Müslüman, Allah'a kul olabilmeyi başarırsa her hali hayırdır ve güzeldir. Keşke bunu herkes anlayabilse! Kimse, Hudeybiye anlaşması ile müşriklere taviz verildiğini söylemeye kalkmasın! Çünkü bu söz, direkt olarak Allah'a ve Rasûlüne iftirâ olur. O gün ne Rasûlullah ne de mü'minler, müşriklere taviz verdiler ama maalesef ki, günümüzde gerek İsraille, gerek Haçlı zihniyetle ve gerekse müşrik dünya ile yapılan anlaşmalarda genellikle aslan payı ehl-i küfre sunulmaktadır! İslâm'ın sadece ismi, Kur'ân'ın yalnızca resmi kalınca, insanlar bir vadide, Kur'ân başka bir vadide bulununca, Müslümanlık da söylemden ibaret olmaktadır, davranışlar da vahiyden değil, nefisten kaynaklanmaktadır. Rabbim, Müslümanları ve mazlûmları korusun ve kendi yolunda sebat versin. Zâlimlere ve destekçilerine de mutlak ve karşı konulamaz adalet, izzet ve kudretiyle onların hak ettiklerini ve kendi tehdit ettiklerini göstersin.

87  İslâm hayattır, İslâm olmak hayat bulmaktır, tarih sahnesinde yerini almaktır, Allah'ın rızâsını kazanmaktır... İman; insanın değerlenmesidir, insânî kıymetine kıymet katmasıdır, rûhî ve mânevî yönünü ıslâh ederek ve geliştirerek âdeta melekleşmesidir. İman; uyanıştır, uyarıştır, uyandırıştır, hakkı haykırıştır, Ashâpça bir duruştur, İbrâhîmî bir kıyâmdır, Tevhîdî bir nizâmdır…

88  Ey Akrabalarım!

BUGÜN SİZ, ALLAH’I UNUTUR VE O’NDAN YÜZ ÇEVİRİRSENİZ, ALLAH DA, SİZ CEHENNEM ATEŞİNİN İÇİNDEYKEN SİZDEN YÜZ ÇEVİRİR, SİZİNLE KONUŞMAZ, YÜZÜNÜZE BAKMAK, SİZİ TEMİZE ÇIKARMAZ, AZÂBINIZI HAFİFLETMEZ!

ALLAH’IN TEHDÎDİNDEN KORKMUYOR MUSUNUZ?! YOKSA KORKACAK BİR KALBE Mİ SAHİP DEĞİLSİNİZ?! ALLAH’IN –Nİ’MET VEYA NİGMET ANLAMINDA- ASLA VA’DİNDEN DÖNMEYECEĞİNİ BİLMİYOR MUSUNUZ?

GELİN, GEÇ OLMADAN YERLERİ VE GÖKLERİ YARATAN YÜCE ALLAH’A HULÛS-İ KALPLE TEVBE EDİN, ŞİRKSİZ İMAN EDİN, DİNİ SADECE ALLAH’A HAS VE HÂLİS KILIN; BÖYLECE EBEDÎ HAYATINIZDA KURTULUŞA ERENLERDEN OLUN. DOST ACI MI TATLI MI SÖYLER POLEMİĞİ BİR YANA, EMİN OLUN Kİ, DOST HAKKI SÖYLEYENDİR.

SANA HAKKI SÖYLEMEYEN KİŞİ, İSTER SERT SÖYLESİN SÖZÜ SAVAŞA BENZESİN, İSTERSE YUMUŞAK SÖYLESİN, KAVURUCU SICAKTA SERİNLETMEYEN RÜZGÂR GİBİ ESSİN; SENİN İYİLİĞİNİ İSTEYEN KİMSE DEĞİLDİR! İNSANLARIN AĞZINA DEĞİL, YÜREĞİNE BAK! KİMİ SANA AĞIZDAN KONUŞUR, SÖYLEDİKLERİYLE SENİ CEHENNEME SÜRÜKLER, KİMİ DE BAZEN SESLİ, BAZEN SESSİZ, BAZEN SUKÛNETLİ, BAZEN HEYECANLI, BAZEN TEBESSÜM EDEREK, BAZEN KIZARAK, BAZEN ESEREK GÜRLEYEREK, BAZEN DE HÜZÜNLENEREK BELKİ DE AĞLAYARAK KONUŞUR… SEN, SANA NE DENİLDİĞİNE BAK, KONUŞANIN SESİNDEKİ PERDENİN YÜKSEK Mİ ALÇAK MI OLDUĞUNA DEĞİL, SANA GÖSTERİLEN YOLU ANLAMAYA ÇALIŞ! İNSAN, YANGIN, DEPREM GİBİ BİR FELÂKET ANINDA YÜKSEK SESLİ VE ENDİŞELİ KONUŞUR, NİMETLERİN İÇİNDE RAHAT İKEN DE SAKİN, TATLI VE MÜTEBESSİM KONUŞUR. BU AYRIMI YAPMAKTAN ÂCİZ OLAMAZSIN? İSLÂM ÂLEMİ YANIYOR, SEN, SESİN OKTAVININ YÜKSEKLİĞİNE TAKILMIŞSIN! İNSANLARDAN, YANGIN VARKEN TUZU KURU, KAYGISIZ VE UMURSAMAZ KİMSELER GİBİ SESSİZ, SAKİN VE GÜLEREK KONUŞMASINI, HOŞ VE GÜZEL ORTAMLARDA İSE BAĞIRMASINI, KIZMASINI VE TEDİRGİN BİR TAVIR TAKINMASINI MI BEKLİYORSUN?!

NEFSİNDEN KAYNAKLI BOŞ KURUNTULARINI, TAKINTILARINI DİLLENDİRMEYİ BIRAK DA RABBİNDEN SANA İNDİRİLENE UY. ARMUDUN SAPI, ÜZÜMÜN ÇÖPÜ DEME! SAPSIZ, ÇÖPSÜZ, ÇEKİRDEKSİZ, KABUKSUZ MEYVE ARAYACAĞINA ELİNDEKİLERDEN İSTİFADE ETMESİNİ VE ONLARI VEREN ALLAH’A ŞÜKRETMESİNİ BİL! EĞER AMACIN ÜZÜM YEMEKSE!.. DEĞİLSE, BAĞCININ ÜZÜMLERİNDEN YERKEN BAĞCIYLA UĞRAŞIRSIN? BAĞCI DA İÇİNDEN “NERDEN ÇATTIK BU GÂFİLE YAHU” DER! KENDİNE VE ÇEVRENE VERDİĞİN RAHATSIZLIKLARDAN ARTIK RUCU’ ET, ÂLEMLERİN RABBİNİN KATINDA GEÇERLİ TEK VE HAK DİN OLAN İSLÂM’A GİR, ALLAH VE RASÛLÜNE UY.

İslâm hayattır, İslâm olmak hayat bulmaktır, tarih sahnesinde yerini almaktır, Allah'ın rızâsını kazanmaktır... İman; insanın değerlenmesidir, insânî kıymetine kıymet katmasıdır, rûhî ve mânevî yönünü ıslâh ederek ve geliştirerek âdeta melekleşmesidir. İman; uyanıştır, uyarıştır, uyandırıştır, hakkı haykırıştır, Ashâpça bir duruştur, İbrâhîmî bir kıyâmdır, Tevhîdî bir nizâmdır. İslâmsız hayatlara ne Allah değer verir ne de tarih o insanları gelecekte hatırlar. Hatırlasa da kötü hatırlar, "adın çıkacağına canın çıksın" sözünün ibretlik örneği olurlar. Nasıl ki, birkaç kişinin yanında dahi kötü bilinmektense, hiç tanınmamak, bilinmemek daha iyi, yeğ ve müreccah ise, tarihin ve tüm insanların gözleri önünde -Allah'ın hükmüne göre- kötü bilinmek, bu hayatta fî'l-hakîka kimsenin isteyeceği bir şey olamaz, olmamalıdır. İslâm'la hiçbir münasebeti olmayan akrabalarınıza bakın bakalım, varlar mı yoklar mı? Hem çok yakınlar, hem de çok uzaklar. Bedenen, fizîken yakınlık ama rûhen, kalben, gönül ve hisler yönüyle uzaklık! Müslüman olmayan bir kimsenin varlığı ile yokluğu fark edilmez! Ey akrabalarım neredesiniz? Öldünüz mü yaşıyor musunuz? Varlığınızla yokluğunuz arasında neden bir fark gözlemlenmiyor? Ey kardeşlerim, yeğenlerim, kan ve nesep bakımından bağlı olduğum yakınlarım! İslâm olma vaktiniz gelmedi mi? Ne zaman Tevhîd akîdesine iman edeceksiniz? Ne zaman bu dünyanın Allah’a iman ve ibâdetten gayri bir illet, hikmet ve amaçla yaratılmadığını anlayıp da, muvahhid kardeşlerim olacaksınız? Ne zamana kadar nefsiniz, şeytan, çevre, gelenekler, moda ve modernizm sizi aldatacak, oyalayacak? Ne zamana kadar oyunda, oynaşta, piyasada, piyeste, çarşıda, pazarda, panayırda, piknikte, nefsin isteklerinin peşinde, zevk, sefâ, hevâ ve hevesler uğrunda koşuşturacaksınız? Peşinden koşulan, bitmeyen, tükenmeyen bu arzular, kuruntular, hayaller, iki arada bir derede duruşlar ve çırpınışlar ne zamana kadar sürecek? Ölüm meleğiyle buluşacağınız size meçhûl, Allah'a ma'lûm o vakte kadar mı? O vakit gelip de iman etmeye davranmayan kim olmuştur ki? O an geldiğinde hangi müşrik, hayatını boşa geçirdiğini fark etmemiştir ki? O vakit, imtihanın son bulduğu ve ötelere doğru yolculuğun başladığı ilk saniyelerdir. O günden önce iman edin! Şirk, küfür, nifâk, cehâlet, zulüm ve gaflet hastalıklarından vahiyle şifâ bulun, Müslümanlarla kardeşler olun. "Sonra tevbe ederiz, Allah’a döneriz, bizim de İslâm’a dönüş vaktimiz gelecektir herhalde" diye şeytandan gelen iç sesleriniz sizi kandırmasın, saptırmasın, ebedî azâba ve cehennemî âkıbete sürüklemesin!

89  Tevhîd'i, İmanı ve İslâm'ı Duydun, Öğrendin Bari Sebât Et!

NE GARİP BİR DÜNYA; KİMİLERİ TEVHÎD İLE TANIŞSIN, İMAN ETSİN DİYE YILLARCA ÇABALANIR. KİMİLERİ DE TEVHÎD AKÎDESİNİ ÖĞRENİR AMA YILLAR SONRA TEVHÎD'DEN VAZGEÇER, HEVÂ VE HEVESİNİN YOLUNA GİRER!!

İman etmek ve o imanı taşımak herkesin işi değildir. Tevhîd'e iman etmek çoğu insana ağır gelir ve yan çizer. Allah'a kulluk yolunda arayış içine girenlerin çoğu ilk zamanlarda Tevhîd ile tanışmışlar ama sonraki dönemlerinde Tevhîd yolundan sapmışlardır. Nedeni, cehâlet ve köklü iman etmemiş olmaktır. Bilgi sahibi olmadan sadece söylemlerle ve sloganlarla iman ettiğini düşünenlere ve yıllarca bu şekilde devam edenlere şeytan ve dostları bir zaman sonra galip gelmekte, onların kafalarını karıştırmakta, süslü amlabajlarla sunduğu bâtıl vesveselerle, tahkîkî iman etmeyen o kimseleri yoldan çıkartıp saptırmaktadır. Allah korusun, geri kalan ömürlerinde vefâtlarına kadarki süreçte o bozuk i'tikâd ile yaşamalarını sağlamakta, en azından bunun için var gücüyle çalışmaktadır. Vesveselerden, bâtıl fikirlerden ve bozuk inanışlardan kurtulmanın, sakınmanın ve korunmanın yolu bilgili ve bilinçli olarak iman etmektir. Şeytan, imanı güçlü mü'minler karşısında hiç kimsenin karşısında olmadığı kadar güçsüzdür, zayıftır, çaresizdir. Bu nedenle şeytanların en sevmediği kimseler, ilmiyle amel eden âlimlerdir, müttakî Müslümanlardır. Peygamberimizin de buyurduğu gibi, bir fakîh, bir âlim şeytana bin âbidden daha çetindir. Rabbimiz de: "Kulları arasında Allah'tan ancak âlimler korkar." (Fâtır, 28) buyurmaktadır.

90  Geçmişte taklîden muvahhid, bugün ise tahkîken mürcie olan arkadaşlarımız! Dünyanın hangi ziynetleri başınızı döndürdü de, Allah'ın katındaki nimetlerden vazgeçtiniz?

Gömlek değiştirir gibi akîde değiştiren, akşam başka sabah başka olan, geçmişte öyle bugün böyle olan! İstikrarsızlığın, tutarsızlığın, kararsızlığın ve sathîliğin resmini görmek istiyorsan, aynaya bakman yeterlidir!

İnsan, tahkîkî iman etmedikçe terdîd, tereddüd, şek, şüphe, vehim, zan, vesvese, kararsızlık, karamsarlık, güvensizlik, istikrarsızlık, çelişki ve tutarsızlıklardan tam olarak arınamaz ve kurtulamaz.

Unutma ki, bu dünyada kazanılacak en büyük başarı, iman etmek ve o imana sâdık kalarak Huzur-u İlâhî'ye varmaktır. Dünyada bir şeyler kazanmak adına imandan taviz vermek, vazgeçmek ve imana zulüm bulaştırmak ise, en büyük kayıptır, hüsrândır, helâkettir ve felâkettir. İmandan ödün verme karşılığında elde edilen hiçbir şey kazanç ve kâr olamaz. Kazanç, mü'min olmaktır. En büyük başarı ve kurtuluş; takvâ sıfatını kazanıp kâmil iman ile direkt cennete girebilmektir. İman, cehennem azâbından kurtuluşun, cehenneme girdikten sonra çıkışın ve cennete girişin vizesi gibidir. İman vizesi olmayanlar, ne cehennemden çıkabilirler ne de cennete girebilirler. Böyleleri, cennetin kokusunu dahi alamazlar. Mü'min ve Müslüman kişilerden başkası asla cennete giremeyecektir. O halde dünyada iken, cenneti kazandıran imanı hak etmek ve o imana sadakat göstermekten daha büyük bir şeref olabilir mi? Bu şeref, insanı cennete girdirmekte, cennet nimetlerini ve Yüce Allah'ın cemâlini görmeyi sağlamaktadır. Ne mutlu mü'minim ve Müslümanım diyene!

91  Bir İnsanın Akîdesi Bozuksa Fikirleri de Bozuk Olur!!!

Meâlci modernist akımın öncülerinden Mustafa İslâmoğlu, Hz. Âdem’in anasının ve babasının olduğunu, İhsan Eliaçık ise Hz. Îsâ’nın babasının olduğunu, Hadîslerde haber verilen kıyâmetten önce Hz. Îsâ’nın geleceği haberini reddetmek adına da Hz. Îsâ’nın asılarak öldürüldüğünü, şehîd olduğu için de Kur’ân’ın onun hakkında “onu öldürmediler, onu asmadılar” dediğini yani şehîdlere “ölü” denilemeyeceği yorumundan hareketle, Nisâ Sûresinin 157. Âyetinin bütünlüğüne ve bağlamına aldırış etmeden cımbızlama yöntemiyle Âyet(ler)e iftirâ etme talihsizliğini göstererek; Rasûlullah’ın Sünnet’ini ve Selef-i Sâlih’in yolunu terk edip, akılcılığın, meâlciliğin, zâhiriciliğin ve modernist felsefenin güdümüne girenlerin ne denli büyük dalâletlere yuvarlanacaklarına dair ibretlik nişâne olmuşlardır! Bu iki şahsın görüşleri, Kur’ân-ı Kerîm’e, Sünnet-i Seniyye’ye, Selef-i Sâlih’in ve Ümmet-i Muhammed’in icmâ’ına aykırı bâtıl kuruntulardır!

Rasûlullah’ın risâleti ile ikmâl edilip teblîğ ve ta’lîm edilmiş, yaşanarak günümüze gelmiş ve kıyâmete kadar bir bütün olarak var olacak olan İslâm dinini, Asr-ı Saadet’ten on dört asır sonra gelip de, reformize etmeye ve modernleştirmeye çalışan insanların bâtıl uğraşlarından ve ilimsiz söylemlerinden Rabbimiz bizi ve yeni nesilleri muhafaza buyursun.

92  Bir zamanlar asrımızın en büyük âlimi (Allahu A'lem) İmam Mevdûdî rahımehullâh bir konuda bir şey demişse, Müslümanlar o fetvâyı es geçemezlerdi. Bugün ise kendilerini İmam Mevdûdî'den daha âlim sanan hoca efendiler (!), Mevdûdî'nin fetvâlarını eleştirip yeni fetvâlar vermektedirler. 10-20 senede çömezler, müctehid oluverdirler! Hiç bir ilim tâlibi, asrının müceddid(ler)ini tam olarak tanımadan ilimde ufkunu açamaz, ilmî dirayetini daha ötelere taşıyamaz. Âlimleri doğru anlamak, çok okumaktan daha önemlidir. Maalesef ki, günümüzde ne Şeyhu'l-İslâm İbn Teymiyye, ne de İmam Mevdûdî yeterince ve doğru olarak tanınmaktadır. Allah ikisine de rahmet etsin.

93  Anladık, Akîden Bozuk; Bari İnsanları Saptırma!

İlimsizce fetvâ vermeyi insan, can vermekten daha çetin ve zor bilmesi gerektiği halde, internette hoca kisvesiyle sorulara verilmiş -sözüm ona- cevaplar okuyoruz da, aman Allah’ım, sen bizi koru, insan o satırları okuyunca endişeden kalbi titriyor, tüyleri diken diken oluyor, tükürüğü boğazında düğümleniyor. Arkadaşım, bilmiyorsan susmayı, hepsinden önemlisi de haddini bilmeyi öğrensene! Sen, câhil ve hidâyetten mahrûm bu halinle kime ne verebilirsin? Hastanın ilacı olsa kendisi içermiş. Biraz önce güzel bir soruya bir paragrafla verilen cevabı (!) okudum, Allah için üzüldüm. Bilmeyen insanlar, bu yazıları okuyup da sapıyorlar ya da sapkınlıklarına devam ediyorlar. Buna sebep olanlar Allah’a nasıl hesap verecekler? Okuduğum paragrafın emin olun ki her satırında yanlışlıklar var ve bir paragraflık sözde fetvâ satır satır reddedilmesi gerekmektedir. Bir paragraf yazanın durumu bu ise, ciltlerce kitaplar yazan ve konuşmalar yapan bunca insanın saptırmaları karşısında câhil insanlar ne yapsın? Bilelim ki, insanlığın en büyük düşmanı şu ya da bu kimseden ziyade cehâlettir, câhilliktir, bilmemektir, öğrenmemektir. Bazen söylerim, akîdesi bozuk ya da ilim sahibi olmayan biri, küçük bir kitap yazsa o kitapta -farklı niteliklerde- bin tane yanlış olur. İnsan, bir soruya cevap vermeden önce, bin düşünmeli, bin kez araştırmalı, bin kez istişâre etmiş olmalı ve hepsinden önemlisi de o hakikate iman edip onu yaşıyor olmalıdır. Fetvâ vermek can vermekten daha zordur. İnsan can verirken nasıl ki, rengi solar, baygınlık geçirir, terler, sıkıntı çekerse; fetvâ verirken daha fazla endişe etmeli, terlemeli, korkmalı ve temkinli olmalıdır. Adam, en zor sorulara o kadar rahat cevaplar veriyor ki, sanki piknik yapıyor. Cümleleri arasında da çerezleri, meyvesini yemeyi ve çayını yudumlamayı ihmal etmiyor! Bu satırları yazan Müslümana da, çay ikrâm edilip de ardından bir soru sorulduğunda çay soğumaya mahkûm oluyor! Her zaman derim, ya soru sorun ya da çay verin. Biri varken diğerinin hakkı gözetilemez! Neyse, bu, işin mizah yönü. Sorulara nefessiz cevap vermeyi karakter ve huy edinen kimselere karşı dikkatli olun! Allah korkusuyla konuşan hiçbir kimsenin derdi çok konuşmak olamaz! Müttakî insan, yanlış konuşmaktan ve yanlış yapmaktan bütün benliğiyle sakınır. Yaparken de, yaşarken de, susarken de, konuşurken de böyledir!

94  Sesli Düşünce:

Adam "sizin hakkınızda da konuşuyorlar" diyor. Bre gâfil, sen gıybetçinin postacısı mısın? Ayrıca "ler" çoğul ekiyle cümle kuruyorsun ama bir kişiyi kastediyorsun. Hem de bizi kıran ve Allah'a havale ettiğimiz birini. Bu nasıl mübalağa?! Bu, yangına körükle gitmek midir yoksa gaflet midir? Hakkımızda konuşanların hakkında biz konuşmasak da, hakkımızdan vazgeçtiğimiz anlamına gelmez. Bir ortamda patavatsızlık yapıp, can sıkan, moral bozan kimseler hakkında konuşmaya değmez. O kişilerin, suçluyken yağ gibi üste çıkma çabası ve hırsıyla sağda solda gevezelik yapmalarının da hiçbir önemi yoktur. Bu türden densizliklere şahit olanların da konuşulanlara itibar etmemeleri gerekir. Gıybet karşısında susan da gıybete ortaktır. Kıyâmet gününde şu lafçıların vay haline!

Yâ Rabbi, çok ve boş konuşanları hayatım boyunca sevmedim, fiillerini yani. Ama senin hikmetinden sual olunmaz. Dünya imtihan dünyası. Ya hayır konuşup ya da susmayı başarabiliyor olmak Müslüman için bu hayatta en büyük erdemlerdendir. Bu erdemden pek çok insan ne kadar da uzaktır! Bazı insanlarla bir araya geldiğimizde, vatandaş dili şişmiş de şişi konuştukça inecekmiş gibi konuşmaya bir start veriyor, adamda kafa beyin bırakmıyor. Bu adamların dilinin şişi iniyor mu bilmem ama bizim karnımız da kafamız da şişiyor bu kesin! Bu zulümdür yahu!

Rabbim, gıyâbımızda da huzurumuzda da hayır konuşan dostlar nasip eyle. Boş ve gereksiz konuşanları da ıslâh eyle. Allahumme, âmîn.

95  "Müsriklerin Arkasında Namaz Kılınır mı?" Diye Sorana Deriz ki, "Namazı Kılınmayan Kimsenin Namazı Olur mu?"

"Tevhîd akîdesini benimsemeyen bazı şahısların arkasında namaz kılınır mı?" diye soruyorlar. Oysa bu soru yanlıştır! Tevhîd'i kabul etmeyenin arkasında namaz kılınmayacağını gayrimüslimler bile bilir; bunu ilim ehline sormaya gerek yoktur. Bu soruyu soran kimse, Müslümanlık iddiasına rağmen böyle bir soruyu nasıl sorabildiğini nefsini murakabe etmek adına anlamaya çalışmalıdır. Asıl sorulması gereken, "Tevhîd'e muhâlif olanın ardında namaz kılınır mı?" sorusu değil, "böyle kimsenin namazı kılınır mı?" sorusudur. Sorunun cevabı için Kur'ân-ı Kerîm'e başvuralım.

Rabbimiz, kâfirlerin cenaze namazlarının kılınamayacağı, onlar için dua edilemeyeceği ve mezarları başında durulamayacağı hususlarında şöyle buyurmaktadır.

"Onlardan ölen hiç kimsenin (cenaze) namazını asla kılma! (Onlar için asla dua etme! Defn ve ziyaret için) kabrinin başında da durma! Çünkü onlar, Allah ve Rasûlünü inkâr ile kâfir oldular ve fâsıklar (dinden çıkmış kimseler) olarak öldüler." (Tevbe: 84)

Müslümanın i'tikâdı budur!..

96  Vefâlı Ol! Dostlarının Hatırını Yok Sayma!

KEDİ, KÖPEK BİLE KENDİSİNE BİR PARÇA YİYECEK VERENE NASIL SADIK OLUYOR, GÖR!

BİRLİKTE ÇAY, ÇORBA İÇTİĞİN ARKADAŞLARINI UNUTMA, SİLME!

İNSANLARIN ÇOĞU “DOSTLUK, SEVGİ, HAL VE GİDİŞAT” DERSİNDEN SINIFTA KALSALAR BİLE SEN, BU DERSLERDE İNSANLARIN EN ÇALIŞKANI OL, OLMAYA ÇALIŞ!

Hayatta tecrübe ettim ki, dostluğun, sadakatin, vefâkârlığın, feragatin, fedakârlığın, gerçek sevgi ve saygının ne olduğunu -mızmız ve mırın kırın etmeden, bahane üretmeden, kusur aramadan, yağ gibi üste çıkmadan, sorumluluktan kaçmak adına bin dereden su getirmeden- bilen ve uygulayan pek az insan vardır. Tıpkı denizin derinliklerinde istiridye gibi bazı deniz kabuklularının içinde gizlenmiş inciler ve yerin derinliklerinde ele geçirilebilen hazineler gibi. Değerli olana ulaşmak için bir emek gerektiği gibi, kaliteli insan elde edebilmek için de insana yatırım gereklidir. Fıtratından kopmayan ve vahiy ile yol alan insan âdeta melekleşir ve hiçbir mahlûkun elde edemeyeceği en ulvî makamlara doğru yol alır. O zaman insan, insânî faziletlerin her alanında insanlığın destanını yazar. Maalesef ki günümüzde milyarlarca insan bulunmasına rağmen, insanlığın destansı uygulamalarına rastlamak o kadar azaldı ki, yok olmaya yüz tuttu. Hani -doğru anlamak kaydıyla- bir söz vardır ya, “İnsanı yaşat ki, devlet yaşasın” diye. Günümüze uyarlarsak “insanlığı yaşat ki dünya yaşasın” demek icap etmektedir. Zira dünyanın her köşesinde zulümler, açlık ve sefaletler ve bin bir çeşit haksızlıklar ne yazık ki “insanlık öldü mü?” sualini hatıra getirmektedir! İnsanlığın ihyâsı, insanın kendi nefsinden başlar, ehlinin ıslâhı ile devam eder, en son olarak da başkalarının ıslâhı ile nihayet bulur. Aslında bu, ferdin değil, insanlığın ıslâhıdır. Herkes bu şuur ve çabayı ortaya koyduğunda damlalar göl, habbeler orman, birler bin, azlar çok, kötüler az, iyiler çok olur ve insanlığın sevgi, saygı, edep, hâyâ, huzur, barış, kardeşlik, vefâ, sadakat, fedakârlık, feragat ve samimiyet ile gerçek anlamda buluşması ve tanışması gerçekleşmiş olur.

97  Tevhîd’i Hayatın Merkezine Koyun!

TEVHÎD'E DOYUP (!) BAŞKA GIDALAR ARAMAYIN!

TEVHÎD’SİZ BİR HAYAT ÖLÜDÜR!

BÜTÜN PEYGAMBERLERİN DEĞİŞMEZ ÇAĞRISI; TEVHÎD’DİR!

HAYATINIZIN İLERLEYEN YILLARINDA TEVHÎD’DEN VE TEVHÎD’İ TEBLÎĞ ETMEKTEN VAZGEÇMEYİN!..

Müslüman kardeşim! Kim ne derse desin, hayatın boyunca insanlara anlatacağın ilk ve değişmez konun; “Tevhîd” olsun. Hayatının hiçbir merhalesinde insanlara “Lâ İlâhe İllallah” akîdesini anlatmayı terk etme! Tevhîd’in teblîğinin önüne hiçbir mevzuyu takdîm etme ve hiçbir şeyi Tevhîd’den önemli ve öncelikli sanma! Tüm peygamberlerin gönderiliş amacı, kavimleriyle ve tâğûtlarla müdâdelesi ve insanlara çağrısı:

 يَا قَوْمِ اعْبُدُوا اللَّهَ مَا لَكُمْ منْ إِلَهٍ غَيْرُهُ

“Ey kavmim! Allah’a ibâdet edin, sizin O’ndan başka hiçbir ilâhınız (ma’bûdunuz) yoktur” (A'râf: 59, 65, 73, 85, Hûd: 50, 61, 84, Mü'minûn: 23) gerçeğidir.

Her Müslümanın vazifesi;

يَا ايّهَا النّاسُ قُولُوا لا اِلهَ الا اللهُ تُفلِحُوا

“Ey insanlar! (Kalbiniz tasdîk ederek, amelleriniz sadakat göstererek) Lâ İlâhe İllallah deyin, felâh bulun, kurtuluşa erin” (Müsned-i Ahmed) diyerek, insanları Tevhîd’e davet etmektir. Her ne zaman Tevhîd akîdesi zâyi edilirse, geriye kalanların mizanda bir değeri olmaz. İster Arapça müderrisi ol, ister elli tane kitabın olsun, istersen kendini allâme-i cihân san! Değil mi ki, Tevhîd’e sırt döndün, Hak katında ebedî azabdan başka bulacağın bir karşılık bekleme! O halde Ey Âdemoğulları! Yalnızca Allah’a iman edin, o iman ile Yaratıcınıza itaat edin, Yaratıcı olarak sadece Allah’ı kabul ettiğiniz gibi, hükmeden, yöneten, sevk ve idare eden, her konuda irâdesine başvurulan, emir ve yasak gönderen olarak da Allah’tan başka ilâhlar ve rabbler edinmeyin! Dilleriniz “Lâ İlâhe İllallah”, “Lâ Rabbe İllallah”, “Lâ Ma’bûde İllallah” derken, kalpleriniz ve amellerinizle hayatınıza sahte ilâhları, sahte rabbleri ve sahte ma’bûdları sokmayın! Diliniz ile kalbiniz ayrı ayrı şeyler söylemesin! Fiiliniz ile diliniz birbirine hasım olmasın! Amelleriniz ile niyetleriniz ayrı ayrı vadilerde dolaşmasın! Beden ülkenize barışı hâkim kılmadan ne insanları “silm/barış” kökünden gelen İslâm’a çağırabilirsiniz, ne siz "İslâm" olabilirsiniz ne de kendiniz iç ve dış âleminizde huzur ve intizamı sağlayabilirsiniz. Bir görüşe göre İslâm kelimesi silm (barış) kökünden gelirken, diğer bir görüşe göre ise “selâm” (huzur, selâmet, güvenlik) kökünden gelmektedir. Müslüman olmak; barışa ve huzura ermek, güven vermek ve güvende olmak anlamına gelmektedir. Ama tabiî ki bu değerler ancak Allah'a teslim olarak elde edilebilir.

Onun için de Rabbimiz:

يَا أيُّهَا الّذِينَ آمَنُوا ادْخُلُوا فِي السِّلْمِ كَآفَّةً

“Ey iman edenler! Topluca silm'e (İslâm'a, barışa) giriniz" (Bakara: 208) buyurmuştur. Yani her türlü tereddüt ve şüpheden arınarak bütün benliğinizle İslâm’a girin demektir. Düşünce, teori, pratik, bilim, kültür, sanat, ferdî ve sosyal ilişkiler yani hayatın her noktası ve her vechesi bakımından İslâm olunuz, İslâm’a uyunuz. Hayatınızın bir bölümünü İslâm’a uyduğunuz saha, diğer bölümlerini de İslâm’ı dikkate almadığınız sahalar biçiminde parçalamayın. Dinde parçalanmayın, Allah’ın yolundan başka yollar uydurup onlara uymayın. Kendi öz benliğinizi bütünüyle İslâm’a teslim ettiğiniz gibi, hayatınızda da sadece İslâm’ın gerektirdiği davranışı ortaya koyun. Kendi bünyenizde birliği, dirliği, düzeni, intizamı, barışı ve huzuru sağlamamışken, teorik ve felsefî faraziye ve kuruntularla insanlara huzur va’deden, sözleri ya da yazdıkları iman etmiş ama kalplerine ve amellerine henüz iman yerleşmemiş kimseler gibi olmayın! Öyle ya, kendisiyle çatışma halinde olan bir kimse başkalarına huzur ve mutluluk adına ne verebilir? Allah ile arası bozuk olanın, insanlarla geçimli olmaya çalışması ve geçici, yapay, sun’î dostluklar kurması kime ne fayda verir! Allah’a isyan edenin, Allah’ın kullarına itaati kâr mıdır yoksa zarar mıdır? İnsan, neden geçici avuntularla oyalanır da evreni yaratan Âlemlerin Rabbinin rızâsını kazanmak adına bir çabası ve çalışması olmaz? Âhireti hesaba katmayan bir kimsenin yarın âhiretten nasibi ne olabilir! İnsan, çalışmadığı bir şeyin karşılığını bekleyebilir mi? Yapmadığı bir şeyden dolayı mükâfat umabilir mi? O halde neden, Göklerin ve yerin mülkü kendisine ait olan Allah Sübhânehu ve Teâlâ’nın, gökleriyle yeriyle tüm kâinât üzerindeki mutlak hükümranlığı kabul edilmez? Neden, insanların çoğu, Allah’a şirk koşmadan iman etmez? Neden insanlar, hak din olan İslâm’ı din edinmezler ve her hususta ibâdet ve itaat edilmeye Allah’ı layık görmezler? Neden insanlar, Allah’ı yaratıcı olarak kabul ederler de yönetici olarak kabul etmezler? Neden insanlar, dini bütünüyle Allah’a has ve hâlis kılmazlar? Yoksa ibâdet edilmeyi Allah’ın şânına yakıştıramıyorlar mı? Allah’ı noksanlıklardan tenzîh ederiz.

“Her şeyin egemenlik ve tasarrufu elinde bulunan (Allah)ın şânı ne yücedir! O münezzehtir. Yalnız O'na döndürüleceksiniz.” (Yâsîn: 83)

“Göklerin ve yerin Rabbi, Arş’ın Rabbi, (o müşriklerin) niteleyegeldiklerinden münezzehtir (yücedir).” (Zuhruf: 82)

“Rabbimiz biz, ‘Rabbinize iman edin’ diye imana çağıran bir davetçiyi (Peygamberi) işittik ve iman ettik. Rabbimiz, günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört, ruhumuzu da iyilerle birlikte al. Rabbimiz, bize peygamberlerin aracılıyla va’dettiğini de ver. Kıyâmet gününde bizi rüsvay etme. Şüphe yok ki Sen va’dinden dönmezsin.” (Âl-i İmrân, 193, 194)

Rabbimiz, kullarının bu dualarını kabul ederek -sonraki Âyette- Âl-i İmrân, 195’de onlara müjdeli va’dini bildirir. Rabbimiz, günahları örtülenlerden, cennete girenlerden ve Rabbleri katında en güzel karşılığa nâil olanlardan eylesin bizleri. Âmîn.

98  İnsanlar, darılır mı, küser mi, ilişkiyi keser mi, dünya menfaatlerim zarar görür mü hesabıyla siz, Tevhîd'i insanlara hikmetle, güzel öğütle, yumuşak ve içi ısıtan bir üslupla, açıkça ve anlaşılır ifadelerle anlatmazken, hakkın da bir gün size küsüp darılabileceğini ve sizden uzaklaşabileceğini hiç düşündünüz mü?

99  Capslik Cevap:

"Müslüman Olmasa, Musalla Taşında Ne İşi Var?"

Bu akşam telefziyanda hoca sıfatıyla biri konuşma yapıyor ve cenaze namazından bahsediyor. Konuşmasının bir yerinde musalla taşına gelen her cenazenin Müslüman olduğunu söylemek ve ölen bazı kimselerin belki de çoğunun Müslüman olmayacağı görüşünü reddetmek adına "Bu cenaze Müslüman mı?" diye kendi kendine bir soru üretiyor. Sorunun amacı, bu soruyu onaylamak yani musalla taşına gelen herkesin Müslüman olduğunu vurgulamaktır. Hani bu günlerde Komünist bir kişinin cenaze namazını kıldırmayan bir köy imamı, Diyanet tarafından görevinden alındı ya, bu kişi de kendi çapında Diyanet'e ve onun uygulamalarına destek olmak istemektedir. Diyanet imamının standartlara uymayan bu davranışı sonunda köy halkı ikiye bölünmüştür. Kimi hak vermiştir, kimi de yanlış bulmuştur. Yeter ki, bir hakkı savunan kimse olsun, insanlar hemen iki taife oluveriyorlar. Yukarıdaki soruyu soran hoca, kendi sorusuna ne cevap verdi dersiniz. Capslik bir cevap: "Müslüman olmasa, buraya gelir mi? Müslüman olmayanın burada ne işi var?" Soruya soruyla cevap! Bazı sorular bâtıl olduğu gibi, bazı cevaplar da bâtıldır!

100  Sesli Düşünce:

Herkesin kestiği hayvanın etini yiyen Müslümanlardan dolayı gittiğimiz yerlerin çoğunda maalesef ki tırnak içinde aç kalıyoruz! Onlar her kim keserse kessin, besmele çekip kırmızı ve beyaz etleri hapır hupur yerlerken biz salataya ve pilava talim ediyoruz. Bir zamanlar meşru hayvan kesiminde "diyanet" şartını arayanlardan geriye neredeyse kimse kalmadı? Neden kalsın ki, nefisler eti seviyor. Bir çıkış yolu bulmak ve sonuçta o etleri mutlaka yemek gerekiyor! Çözüm; problemi çözmeye yönelik olmaz ise, etleri mideye indirmeye çözüm gözüyle bakılır. Siz, midenize girenin haramından, mekrûhundan, şüphelisinden sakınmazsanız, insanlara şüphelerden arındırılmış tertemiz bir akîdeyi nasıl vereceksiniz? Bu yolda nasıl istikrarlı olacaksınız? Nasıl başarılı olacaksınız? Bir zamanlar “Müslümanın ve kitap ehlinin kestiği yenilir” diyenler, Ehl-i kitap konusunda bile; günümüzdeki Hristiyanlar ve Yahûdîler Ehl-i kitap olma sıfatlarını taşıyorlar mı ya da ne kadarı taşıyor sorusuna cevap ararlarken, onların dahi çoklarının kestiklerinin yenemeyeceğini söylüyorlardı. Ehl-i kitap içinde özellikle Yahûdîlerin kestiğinin yenmesinin daha isabetli olduğunu zira Hristiyanların laikleştiğini ve ateizme kaydığını ifade eden Müslümanlar, az bir zaman geçtikten sonra Ehl-i kitap hakkında bu denli hassas ayırımdan vazgeçtiler. Bunun üzerinden, belli bir zaman daha geçti herkesin kestiğini gizli gizli yemeye başladılar. Onların yediklerine şahit olanların anlatımları veya itirazları karşısında kendilerini savunmak adına kem küm etmeye başladılar. Belli bir zaman daha geçti müşrik, putperest, laik kim olursa olsun herkesin kestiği etli yemekleri yerlerken etleri tabaktan çıkartıp kenara koydular yemeği yediler. Belli bir zaman daha geçti ki, -sanırım- etleri öyle bir kenara bırakmak içlerine dokundu, etli yemekleri de ekmek arası et ve tavukları da besmele çekip yemeye başladılar. Bunu yapanların hayatlarındaki bu istikrarsızlıklar ve çelişkiler daha ne kadar devam edecek? Ömür devam ettiği sürece her meselede bu şekilde değişken davranan bir kimsenin -Allah korusun- âkıbetinden korkulmaz mı? Değişen nedir? Kitaplarda dün yazanlar bugün de yazmıyor mu? Dün Ehl-i Tevhîd’in ve Ehl-i Kitab’ın kestiğinin yenebileceğini savunanlar, bugün böyle bir taksimata gerek görmeden etleri savunur hale gelmişlerdir. Takvâ nerede kaldı!

“Onların etleri de kanları da Allah’a asla ulaşmaz. Fakat sizden O’na takvâ ulaşır…” (Hacc, 37) Âyetindeki Hikmet-i İlâhî nerede kaldı? Hayvanlarımızı biz dahi kessek takvâya tâlip olmamız gerekmiyor mu? Konu, oldukça teferruatlıdır. Ana başlıklar vardır, alt başlıklar vardır. Bu konunun fıkhî olarak incelenmesinin bir faydası olmuyor. Zira fıkhın dedikleri ile midenin istekleri çatışında mideye inecek etlerden yana hissî ve nefsî bir tavır alınmaktadır. Yoruma açık olmayan bu sesli düşünceleri aklıma getiren şey, sık sık yaşadığımız gibi Müslümanların takvâya uygun hareket eden kardeşlerine karşı düşünceli ve hassas bir davranış biçimini çoğu zaman sergilememeleridir. Hakkımız olan o hassasiyeti; -putperestlik, laiklik vs. bin bir çeşit akîdenin var olduğu câhiliyye toplumlarında kesilmiş olan hayvanların etlerini sadece besmele ile yemenin câiz olduğunu düşünen- mü’min kardeşlerimizden göremediğimiz zaman bizim o davette yemeğimiz pilav, salata, domates, biber, patlıcan, soğan vs. ile ekmeğin muhteşem vuslatıyla doymaya çalışmak olmaktadır. Etraftakiler, envai çeşit etli yemekleri midelerine nefessiz aşırırlarken!.. Hatta o ortamda İslâmî kesim bir parça et olsa ona da midelerinde yer vardır… Yahu, eti bu kadar çok seviyorsanız, o sevginize uygun hareket edin ve hayvanlarınızı kendiniz kesin ki, şüpheden de günahtan da korunmuş olasınız. Kardeşâne nasihatimdir. Dileyen alır, dileyen ağırdan alır! Bizlere nimetler bahşeden Allah’a hamd-ü senâlar olsun. Yâ Rabbi, yediğimiz, içtiğimiz, giydiğimiz, bindiğimiz, kullandığımız ve tükettiğimiz her şeyin mahza, saf, katışıksız helâl ve meşru olanlarını ve en hayırlılarını bizlere nasip ve müyesser eyle. Bizlere dünyada da âhirette de iyilik ve güzellikler ver. Âmîn.

101  Fiziğinle Övünme!

Fiziğinin, sûretinin ve kalıbının câzibesi senin marifetinle değildir. Onu sana geçici olarak veren Allah’tır. Önemli olan; kalbinde, kafanda ve amelinde ne olduğudur. Allah’ın verdiği bedenle Allah’a isyan ediyorsan, yazık sana, yuh sana! İsyanına bakmıyorsun da sana verilen güzellikle övünüyorsun. Eğer Allah’a iman etmemişsen, tek sermayen güzelliğindir; o da sana ait değildir! Yarın elinden alınacak dış görünüşe bu kadar aldanmak, evin dışını süsleyip de içini yıkık dökük bir harabe olarak bırakmak gibidir. Ey güzelliğiyle övünen insan! Evinin dışını tezyîn ederken, içini çöplüğe çeviren kimse hakkında ne düşünürsün? İçi güzel olmayanın dışı güzel olmuş neye yarar! İçi mamur olmayanın resmi ve sûreti yapay dokunuşlarla güzelleştirilse, kim ona iltifat eder ve değer verir? Bu durum gerçek anlamda aldatma ve aldanış değil midir? O halde geçici ve boş amaçlarla ömür tüketmeyelim!..

102  Bazı yazılar okuyorum. Başlığa bakıyorum ve içeriğini ve cevabını merak ediyorum. Yazıya bir göz atıyorum, çok uzun. Bari en azından başlığın cevabını öğreneceğim bir cümleye rastlarım ümidiyle başından ortasından ve sonundan okuyorum ama nâfile. Bir türlü yazının ne anlattığını anlayamıyorum. Yazı da çok sıkıcı bir üslup ile lastik gibi gereksiz cümlelerle sündürüldüğü için okumaktan vazgeçiyorum. Kimileri, bir yazının ana mesajının, sayfalarca yazılan cümlelerin arasında ustaca(!) gizlenmesini sanat sanabilir. Ama bu sanat değildir; bir sürü cümle kurduğu halde meramını anlatmaktan âciz olma hâlidir. Bu sanat ise, sorulan bir soruya uzun uzun, alâkasız laf kalabalığı yapıp, bu gereksiz sözlerin arasına ya da en sonuna cevaba dair bir cümle sıkıştırmanın da sanat olması gerekir. Oysa bu davranış biçimi söze hâkim olamamak, aklına ne eserse onu yazmak ve konuşmak demektir. Gerçek sanat, konuya, başlığa ve sorulan soruya hâkim olup, o istikâmette özlü ya da detaylı açıklama yapmaktır. Açıklamaların uzunluğu, muhâtapların bilgi ve anlayış durumlarına göre değişse de, verilen cevap başlığa uygun ve başlığı aydınlığa kavuşturucu mahiyette olmalıdır. Sıkıcı, bıktırıcı, lüzumsuz, gereksiz, boş, bâtıl, ilgisiz ve tutarsız sözler yığını olmamalıdır.

103  Kendisine nasihat eden bir kimsenin tavırlarında, giyim kuşamında ve fizîkî yapısında kusur bulan, kusur arayan; yemek yemesi için önüne sofra seren cömert bir kimsenin ikram ettiği yemeklerde kusur bulan kimse gibidir! Amacı üzüm yemek olmayanın tavrıdır bu! Ne tok olana yemek yedirebilirsiniz ne de nankör kimseye laf anlatabilirsiniz. O mânevî gıdalara aç ve muhtaç vefâlı kimselere gitmek varken, böyleleriyle vakit kaybetmeyin. Ya tutarsa diye!..

104  Verdiğin Sadaka ve İnfâkı Kimseye Söyleme!

Müslüman! Yaptığın bir hayra sadece Allah'ın şahit olması ve O'nun bilmesi yetmiyor mu?! Allah'ın sana vereceği karşılık seni kesmiyor mu ki, başkalarının da işitmeleri için çabalıyorsun?!

Allah için infâk et. Sağ elinin verdiğini sol elin bile bilmesin. Verdiğin sadakayı kendinden bile gizle. Nasıl gizleyeceğim diyorsan, derim ki, farklı zamanlarda o kadar çok kimseye, o kadar çok sadaka ver ki, sadaka vermek hayatının bir parçası olsun, böylece kime ne verdiğini ve ne kadar verdiğini UNUT! Zaten malıyla cihat eden bir mü'min olmayı başarabilirsen, hayatının rutin sâlih ameli olan tasadduk konusunda, "şuna şu kadar, buna bu kadar" edebiyatı yapmayacaksın!

Yahu, günümüzde cimrilik ne kadar arttı ise gösteriş de o denli artmıştır. Bana ne, senin kime ne verdiğinden! Adamlar bunu anlayamıyorlar! Yapılan iyilikleri(!) sayıp dökenler cömert olmayı başaramamış kimselerdir. Çeneleriyle kendilerini cömert gösterme telaşındadırlar! Hele bir de bir lira faydası dokunmadığı müstağnî kimselere cömertliklerini tescil etmek istemezler mi; güler misin ağlar mısın?! Sen birine iyilik yaptıysan gizle; insanlara faydalı olmayı yaşam tarzı edinmenden mütevellit şayet bazı hayırlarını Allah insanlara gösterirse de, bununla kibirlenme bilâkis hâyândan yüzün kızarsın ve o konuda da kendini dünyayı kurtaran adam sanma! Balıklama atlama, "yardım ettik(m), ediyoruz, verdik, veriyoruz" deme! SübhânAllah, bu nasıl bir duygudur anlamak güç! İnsan verdiğini söyler mi yahu! Estağfirullâh! Bil ki, Allah için ne versen azdır. Verdiğin birkaç lokmayı dağ gibi görme. Yaptığını kimsenin başına kakma! Az verip çok söyleme hatta hiç söyleme! Allah sana, bize, hepimize sayılamayacak kadar nimetler verdi görmüyor musun? Onların şükrü adına Allah'ın kullarına zırnık verince, ardından da verdiğini reklam edince cömert mi olduğunu sanıyorsun?! Bazı câhiller seni alkışlasalar ve sana yalakalık yapsalar bu kazanç mıdır?! En açık ifadeyle, bunu mu hedefliyorsun?!

Şu mübarek Ramazan gününde her Müslümandan ve her insandan ricamız; BİRİSİNE BİR İYİLİK YAPINCA SÖYLEMEYİNİZ, UNUTUNUZ, TAKILMAYINIZ, BAŞKA HAYIRLARA KOŞUNUZ, KALBİNİZ VE GÖĞSÜNÜZ GENİŞ VE AÇIK OLSUN. BOŞ VE GEREKSİZ KONUŞMAYI TERK EDİNİZ! BİRBİRİNİZE GÜNAH VE KÖTÜLÜKTE YARDIM ETMEYİNİZ. İNFÂK KONUSU MUAZZAM BİR ÖNEME HÂİZ ÇOK AMA ÇOK ÖNEMLİ BİR KONUDUR. BU KONULARDA EHL-İ İLİM İLE İSTİŞÂRE EDİNİZ. AMA GEREKMEDİKÇE İSİMLERE YER VERMEYİNİZ.

HAYAT BOYUNCA ŞU GERÇEĞİ SAYILAMAYACAK KADAR MÜŞAHADE ETTİM Kİ, İNSANLARA VE KISSALARA TAKILANLAR GENELDE HAYIRLARDA YARIŞMAKTAN ZİYADE ÇOK VE BOŞ KONUŞAN VE İNSAN SÖZÜYLE YATIP KALKAN KİMSELERDİR! BU KİMSELERE GÖRE, "BAŞKALARINA YAPILAN İYİLİKLERİ SÖYLEMEDEN OLMAZ, BAŞKALARINI KONUŞMAYI TERK ETMEDEN OLMAZ, İBRET ALINAMAYAN VE DERS ÇIKARTILAMAYAN OLAYLARI FİTNEYE SEBEP OLMA İHTİMALİNE VE PAHASINA RAĞMEN ANLATMADAN, GÜNDEM ETMEDEN OLMAZ." BU DÜŞÜNCELERDEN VE AMEL BİÇİMİNDEN ALLAH'A SIĞINIRIZ! RABBİM ISLÂH EYLEYE!..

105  Batı’nın ve Bâtılın Hak Karşısındaki Hezimeti!

Batı ve bâtıl asırlardır insanlığa verebileceği bir değeri olmadığını anladığı için iki şeye sarıldı. Bir, İslâm’ın kavramlarının içini boşaltıp, kelimelerine keyfince anlamlar vermek, Allah’ın Kelimelerini yerinden etmek, Müslüman’ım diyenler ile İslâm arasındaki köprüyü yıkıp insanları İslâm'dan uzaklaştırmak; iki, dünyada mâneviyattan boşalan yeri ekonomik gücü ele geçirerek işgal etmek ve bu güç sayesinde insanlara hükmetmek.

Dikkat edilirse, bâtıl ehli Batı’nın da Doğu’nun da bu davranış biçimleri, davalarının ve yollarının hak olmadığını kendilerinin dahi anladıklarının değişik bir ifade tarzıdır. Öyle olmasa, bir toplum neden başkalarının değerlerini bozmak için çalışsın? Bu davranış biçimi bile düşünen insanlara ibretlik bir delil olarak yeterlidir! Ama bâtıl müntesipleri hilelerini, foyalarını meydana çıkartacak biçimlerde uygulamamaktadırlar. Bâtıl şeyler, albenili, süslü püslü, câzip ve aldatıcı ambalaj ve kılıflarla piyasaya sürülmez ise asla alıcı bulamaz. Şeytan bunu bildiği için, bâtılın pazarlamasında kılı kırk yarmaktadır!

Bu anlatılanlardan şunu da anlamak lazımdır ki, hakkı bilmek ile hakka tâbi olmak –biri diğerini gerektirse, biri diğerini kapsasa da- aynı şey değildir. Bir kimse, bir şeyin hak olduğunu anlayabilir ama onu kabul etmeyebilir, tasdîk etmeyebilir, iman etmeyebilir. Kur’ân, kendilerine kitap verilenlerin Hz. Muhammed aleyhisselâm’ı kendi çocuklarını tanıdıkları gibi tanıdıklarını ama buna rağmen içlerinden bir topluluğun bile bile hakkı gizlediklerini haber vermektedir. Demek oluyor ki hakkı bilmek ayrı bir şey, bilinen hakka tâbi olmak da ayrı bir şeydir. Hakkı bilmek ve ona uymak fazilettir. Hakkı bilmemek ya da bilinen hakka uymamak da dalâlet ve felâkettir. Ebû Tâlib’in durumu da aynıdır. O da, Peygamberimizin Allah’ın elçisi olduğunu ve asla yalancı olmadığını anladığı halde, onun risâletine iman etmedi, Müslüman olmadı. Dolayısıyla, bir şeyleri bilen her insanın, bildikleri o şeylere iman ettiklerini de zannetmemek gerekir. Önemli olan; önce bilmek, bildikten sonra tasdîk edip iman etmek, tasdîk edilen imanı ikrâr edip, o imana uygun bir hayat yaşamak ve hakkı savunup müdafaa etmektir. Netîcetü’l-kelâm; iman etmiş olmak için, sadece bilmek de yetmez, sadece ikrâr etmek de yetmez! Münâfıklar ağızlarıyla iman iddiasında bulunurlar. Ama aslında onlar kalplerinde olmayanı dilleriyle söyleyen yalancılardır. Kur’ân, onların bu durumlarını da yalancılar olduklarını da açıkça bildirmektedir. Dolayısıyla, sözü dinlerken ya da bir olayı anlamaya çalışırken sathî olmamak ve sığ düşünmemek gerekir. Yoksa gerçeği buldum heyecanıyla “evreka” derken zıplarız da başımızı tavana vururuz. Ufkumuz geniş olur ve etraflıca düşünebilirsek, “evreka” demeden de, zıplamadan da dönüp bir etrafa bakarız. Meseleyi çözmeye çalışırız. Bilmiyorsak da ilim ehline sorarız.

106  Genç Delikanlı Soruyor:

"Hocam, ben gitar çalıyorum; câiz midir?"

Hoca(!) cevap veriyor: "Gitarını iyi işlerde kullan..."

Nabza göre şerbet verenler, Allah'a nasıl hesap verecekler acaba?!

107  Bu Tür Yazıları Sigara İçenler Sevmiyor!!!

Bir Müslümanın, "hocam, serin yaz akşamlarında balkonda türk kahvesi ile sigaranın birlikte nasıl keyifli olduğunu bilmediğiniz için sigara konusunda olumsuz sözler söylüyorsunuz" dediğini hiç unutamam! Allah ıslâh etsin diyorum. İnsan, ağzından çıkan sözlere dikkat etmelidir. Bu sözler birgün âhirette karşısına çıkabilir. Bir de, öyle bir keyfimiz eksik olsun. Allah, onun yerine daha hayırlı ve daha güzel nimetler ve keyifler nasip etsin. Biz, meşru ve helâlinden olanına talip olalım ve kötülüklerden uzak duralım. Balkonda sigara keyfi yapan arkadaşlara da Rabbimiz şuur versin. Şuurlansınlar ki, hem Ramazana hürmet etmiş olsunlar hem de alt ve üst komşularına sigaranın pis, kötü ve zararlı kokusu ile eziyet etmekten kurtulsunlar. Komşunun hayırlısı; komşusuna faydalı olandır, ona zarar vermeyendir ve zulmetmeyendir. Sigara içenler, sigara içmeyenlere şu soruyu sorsunlar, belki sigaradan vazgeçerler. "Sigara içen bir kimseyle mi yoksa sigara içmeyen bir kimseyle mi oturup kalkmak istersiniz ya da yolculuk yapmak istersiniz yahut da ticârî ortaklık yapmak istersiniz?" Emin olun ki, yüzde doksanı belki de daha fazlası "sigara içmeyen" cevabını verecektir. Ee, daha ne duruyorsunuz? Atın, şu illeti! Melekleri ve insanları rahatsız eden şu zararlı alışkanlığa bu denli bağımlılık ve bu bağımlılığı zevke çevirip savunmak niye?! Sigarayı bırakmak önce azim ve irâde sonra da bağımlılığın safdışı bırakılması için programlı bir kararlılık ile başarıya ulaşır. Çok çaresizseniz, doktor gözetiminde ve desteğinde bırakın şu zararlı dumanı! Geç olmadan önce!... Bizim görevimiz; nasihat, dua, tevekkül ve Allah'tan yardım istemektir.

108  İnsanların Çoğu Böyle!... Allah, Müstesnâlara Bereket Versin!

Taassup ve fırkacılık; kendilerinden olmayan evliyâyı eşkiyâ ilan etmektir!

Câhiliyye sisteminden etkilenen zihniyete göre; en hayırlı insan/mü'min kendi fırkalarından olandır!

Sâlih mü'min ile iyi insan aynı değildir. Her sâlih mü'min iyi insandır ama her iyi insan sâlih mü'min değildir.

Maalesef ki câhil insanlara göre; sâlih ve iyi insan, kendileriyle arası iyi olunan kimsedir!

109  Ramazan ayının gecelerinde kendisine sigaranın helâl kılındığını sanan ve iftarını coca cola ile açan Müslüman(!); midesine girenin helâl mi haram mı olduğuna dikkat etmeyerek, acaba rüyasında mı sâlihlerden olmayı ümit ediyor?

110  “Doğrudan Doğruya, Kur'ân'dan Alıp İlhâmı,

Asrın İdrâkine Söyletmeliyiz İslâm'ı…”

“Doğrudan doğruya, Kur'ân'dan alıp ilhâmı,

Asrın idrâkine söyletmeliyiz İslâm'ı.

İnmemiştir hele Kur’ân, bunu hakkıyla bilin;

Ne mezarlıkta okunmak, ne de fal bakmak için.” Diyen şâir acaba Sünnet inkârcısı mıydı?!

Yâ Rabbi, bugün, Kur’ân ile Sünnetin arasını ayıranlar var!

Bugün, Âyetleri Hadîslere düşman ilan edenler var!

Bugün, Peygambersiz din algısını “İslâm” diye yutturmaya çalışanlar var!

Bugün, İslâm'ı modernize etmeye çalışanlar var!

Bugün, dininin aslî sûretinden rahatsız olup, tüm dünya sathında "Kur'âncılık" akımını kökleştirmeye çalışanlar var!

Bugün, zâhiren hak, bâtınen bâtıl sözlerle vahyine başkaldıranlar var!

Bugün, albenili ve büyülü sözlerle cehenneme davet edenler var!

Bugün, “Kur’ân+Akıl=Din” diyenler var!

Korunmuş olan Kur’ân’ı, nefsin ve şeytanın arzuları ve dürtüleri ile ma’lûl, korunmamış aklın himayesine teslim etmek isteyenler var! Teşbîhte hata olmaz/olmasın, kurda kuzuyu teslim edenler var! Emânete riâyet, emâneti yüklenmek bu mudur?! Kur’ân, aklın mı teminatındadır? Cevap "evet" ise, kimin aklının? Korunmuş akıl mı vardır? Hasıl hüküm veriyorsunuz? …

Ey Âlemlerin Rabbi, ıslâh etmekten ve ıslâh olmaktan başkaca bir gayemiz yoktur.

Ey sinelerin özünü bilen Rabbimiz, bizleri ıslâh eyle! Yardımını, tevfîkini, inâyetini, desteğini, lütfunu, keremini, rahmet ve mağfiretini üzerimizden eksik etme. Âmîn.

111  Yâ Rabbi, zâlimlere dünyayı dar, mü'minlere de cenneti dâr* eyle. Allahumme, âmîn.

* Dâr; yer, yurt, diyar demektir. Dâr kelimesi Kur'ân'da 32 kez geçiyor. Cennetin de bir ismi "Dâru's-selâm" yani selâm, selâmet, esenlik yurdu demektir. Dâru's-selâm hakkında En’âm, 127 ve Yûnus, 25. Âyetleri okuyunuz. Cennetin bir ismi de "ebedî ikâmet yurdu“ anlamında "dâru’l mukâme"dir. Bunun için de Fâtır, 35. Âyeti okuyunuz. "Dâr" kavramı Fıkıh ilminde de çok geniş bir yer tutar.

Yusuf Semmak

Bağlantı | kategori: NASİHATLER | tarih: 07/07/2016 | Yorum(0) | Yorum yaz
YORUM YAZINIZ
İSMİNİZ

E-Posta (Gizli)

Web siteniz

Yorumunuz

Güvenlik kodu
Son Konular • NASİHATLER 13
• Dinin Aslında Cehalet Mazeret midir? (PDF Oku/İndir!)
• Muhtelif Konularda KISA KISA - 4
• Allah Teâlâ, Neden Kur’ân’da Bazı Yerlerde “Biz” Zamiri ile Hitap Buyurmuştur?
• Vâv ve Yâ Harflerinden Önceki Harfi Meftûh Olan Emsile-i Hamse'ye Nûn-u Sakîle'nin Dâhil Olması:
• NASİHATLER 12
• İftiâl (افْتِعَال) Bâbı ile Alâkalı Sarf Kâideleri
• GENELDE YANLIŞ KULLANILAN KELİMELER VE DOĞRU YAZILIŞLARI:
• Kur'an'da Peygamberimize Nasıl Hitap Edilmiştir?
• Muzari' Fiilin Şimdiki ve Gelecek Zamana Salahiyeti:
• Muhtelif Konularda KISA KISA - 3
• Şirke ve Sapıklığa Sürüklenen Bir Toplumda Suçlular Kimlerdir?
• 22- Ömer Nesefî Akaidi Tercüme ve Şerhi 6 (Ders Videosu)
• NASİHATLER 11
• Arapça'da 'zuu' ve 'sahib' edatlarının arasındaki fark nedir?
• EY RABBİMİZ!
• ASHAB-I KEHF HAKKINDA:
• NASİHAT BAHÇESİ
• KİTAPLARIMIZ HAKKINDA BİLGİLENDİRME:
• “Kadınlar Havuza Girebilir mi?” Sorusuna Verdiğimiz Kısa ve Özlü Cevap
• Kadın Sesiyle ve Çalgı Aletleriyle İcra Edilen Şarkı, Türkü, Ezgi ve İlahiler Hakkında Bir Soruya Verdiğimiz Cevap
• NASİHATLER 10
• Muhtelif Konularda KISA KISA - 2
• NASİHATLER 9
• “Ticaret yapıyorum ama maddi ve manevi anlamda bir türlü rahata eremiyorum” mu diyorsunuz?
• 21- Hadis Dersleri -1 (Ders Videosu)
• SESLİ HADİS DERSLERİ - YAKINDA!
• Sesli Ders Videoları Arşivi (Yusuf Semmak)
• ARAPÇA DERSLERİ (ZAMİRLER) -5-
• Kadınların Saçlarını Kısaltmaları Câiz midir?
• Muhtelif Konularda KISA KISA - 1
• Ömer Nesefî Akâidi Tercüme ve Şerhi 5 (Ders Videosu)
• İNFÂK BİLİNCİNİ KUŞANMAK!
Son Yorumlar
Yusuf Semmak
SÜNNETTE BÖYLE BİR PAZARLIK ANLAY
mahmut konur
BİR AYET "Mümin kadınlara da bak
Erkan
Allah razı olsun
ismail
bayildim
Yusuf Semmak
NOT: Bir Hristiyanla tartışan bir
Yusuf Semmak
KİMLER SUÇLU? Bir toplumda ins
Yusuf Semmak
SAHÛR VAKTİNİN SON BULMASI VE SAB
ali
Güzel bir anlatım olmuş ALLAH(C.C
Yusuf Semmak
MUHÂCİRLERLE ENSÂR’IN KARDEŞLİĞİ:
Ece
Harika çok teşekkürler
meryemnazyazğan
Çok güzel anlatmışsınız, şimdi ço
Yusuf Semmak
DİLİN, BEYÂNIN, OKUMANIN, YAZMANI
Yusuf Semmak
Bir meâlde şöyle geçiyor: "Bunun
Yusuf Semmak
“Mütevâzı’, mutevazı” (م
Yusuf Semmak
Esmâül Hüsnâ: Yanlış – el-Esmâul
Yusuf Semmak
Müşkül: Yanlış – Müşkil (kapalı,
Yusuf Semmak
Nasılki: Yanlış – Nasıl ki: Doğru
Yusuf Semmak
“MESS”: Değme, dokunma, temas,
Sibel EKİNCİ
Muhterem Hocamız Feriduddin AYDIN
2017
çok detaya girmişsiniz ama tşr
Melek
Çok güzel
Nagihan
okudum süper çok beğendim
Mehmet ARAZ
Çok güzel olmuş,başarılarınızın d
Yusuf Semmak
KANDİL KUTLAMAK BİD'AT'TIR! Ka
Yusuf Semmak
Nesefî Akâidi derslerimizi 6'ya k
Elif
Bu akaid derslerinizden bölüm6 ya
Beyza
Harika
büşra
Çok iyi olmuş
Yusuf Semmak
MODERNİZM, KADINLARIN BAŞÖRTÜLERİ
zeyra
İsime yaradi saol
Şüheda
Helal be sırf kapanmak nefislerin
Ümit
Amin Er-Rahman Er-Rahim Allah
Vedat
Soruyu soran ben değilim ama aydı
© 2012 YUSUFSEMMAK.COM