Araştırmacı, Yazar

ANASAYFA
BİZE ULAŞIN
BİZİ TAKİP EDİN
AMACIMIZ
KUR'AN DİNLE
KİTAPLARIMIZ
"Nasihatler" serimizin onuncusu olan “NASİHATLER 10” isimli çalışmamızda; bugünün Müslümanlarının ilim ehli yetiştirme hususundaki tavırları, taassup, rasûl ya da nebî her peygamberin Allah’tan vahiy aldığı meselesi, ticâret yapanların, mallarıyla cihâd konusunda titizlik göstermeleri hususu, ehliyetsizliklik, liyâkatsizlik, beceriksizlik, menfaatçilik mevzuları, Hz. Ömer’in fazileti ve mescidlerde yasak olan şeyler, insanlara, “şâhlar şâhı, sultanlar sultanı, melikler meliki, mülklerin mâliki, yaratıcı…” gibi isimlerin verilemeyeceği, “bana ne!” ve “sana ne!” tavrı hakkında, dernek ve vakıflara zekât verilip verilemeyeceği konusu, kadın, “Kur’ân’dan sorguya çekileceksek, bazı Hadîslerde geçen şu ya da bu meseleler Kur’ân’da yok” diyenlere icmâlî cevap, dünya bir ağaç gölgesidir; insan da bir yolcu!, kadınlar günü(!), selîm akıl vahye ittibâ eder, Peygamberimizin hizmetkârı olan Hz. Enes’in sözünü doğru anlamak, türbeleri dilek kutusuna çevirmeyin!, yanlışa yanlışla karşılık verilmez!, ilim ile amelin arasını açmak!, Cehennem: “Daha var mı?” diyecek, dost acı söyler, Ebû Hanîfe’yi eleştiren gençler türemiş, can sıkıntısından yapacak bir şey bulamayanlar, özgürlüğün bile bir sınırı vardır!, ilmî liyâkatsızlık, okur-yaşar olmak, Allah’tan başkasına kullukta cehâlet mazeret değildir, istiğfâr konusunda bir soruya cevap ve edep, ahlâk ve zühd konusunda tavsiye kitaplar, kandil geceleri ve bid’at-i hasene konusu ve duadan sonra “el-Fâtiha” demek, “elim temiz” diyerek yemekten önce ve sonra el yıkama Sünnetini büsbütün terk etmek, Kapitalizm’in amacı nedir?, ikili tartışmalarda, haklı kimsenin hikmetle müdafaa edilmesi, muhtemel fitneyi önleyen bir sâlih ameldir!, başlıkları olmak üzere 31 tane konuyu ele almaktayız. Rabbimiz, bu mütevazı çalışmamızı rızâsı için kılsın ve mizanımıza koysun. Hayırlara vesile olması dilek ve duası ile.

NASİHATLER 10

1-     BUGÜNÜN MÜSLÜMANLARI...

Bugünün Müslümanları -amelleriyle- sanki şöyle demektedirler:

"Yâ Rabbi, Sen gökten ya da yerden âlim göndermedikçe, biz âlimler yetiştirmeyeceğiz. İlim yolcuları ne halleri varsa görsünler. İster ilme devam etsinler isterse de ilim öğrenmekten vazgeçsinler. Bizi ilgilendirmiyor. Biz ne ilim öğreniriz ne çocuklarımızın âlim olmaları için çalışırız ve ne de ilim aşkıyla Allah yolunda koşan, içi içine sığmayan coşan, tüm dünyayı versen ilmi feda etmeyen o mübârek kulların ilim öğrenme ve ilim öğretme çabalarına zerre kadar katkı sunarız. Hem ilim öğrenmek de ne oluyormuş! Biz açarız Kur'ân'ı ve Hadîsleri, onları meâllerinden okur ve kafamıza göre sonuçlar çıkarırız. Fikir adamlarının yazdıkları kitaplardan da gösterişli fikirler ediniriz. Bunları ezberlediğimiz bir iki Ayet-Hadîs'le ve Selef'ten bazı âlimlerin güzel sözleriyle süsleriz ve konuşuruz. İlim de ne oluyormuş! İlimse işte ilim! Allah bize de akıl-fikir vermiş. Biz, aklımızın ve ilmimizin(!) erdiği kadarını yaparız ve Sen'in affını umarız. Bizden bu kadar... Söz uzadı sanırım. Söze/duaya daldım fazla oyalandım. Şu an bizim dükkân-tezgâh açık, dükkâna bakan kimse yok. İşyerini birine emanet etmiştim, hemen gitmem lazım... İş güç çok, bitmiyor ki, dünya koşuşturması... Çok yoğun adamım ben, çok…"

İlim öğrenmekten büyük mücâhede olur mu? İlimsiz amele sâlih amel denilebilir mi? Gerçek ilmin ve Rabbânî ve zâhid âlimlerin değerini bilmeyenin, Allah yolunda ilim öğrenme ameliyyesine hiç katkısı olabilir mi? Câhiliyye toplumlarında öğrenilmesi farz-ı ayn olan ilimlere sırt dönen kimse, cennete hiç ilim kapısından girebilir mi? İlimsiz olan ve bundan dolayı bilgisiz kalmış bir kimsenin sâlih amel işlemesi düşünülebilir mi? İmanın bile temel-zârûrî şartı "bilmek" değil midir? Bir kimsenin muvahhid yani sahîh iman sahibi olması için o meselelerin ilmini bilme zorunluluğu bulunmuyor mu? Bilelim ki, tâğûtların İslâm dünyasındaki en büyük başarısı(!) Müslümanları ilimden koparmaları olmuştur. İlimden yoksun insanlar da, hevâ ve heveslerine göre Kur'ân ve Sünnet anlayışları benimsemişlerdir. Bu da, ihtilâflara ve teferruklara yol açmıştır. İlki fikirlerin ayrılığıdır, ikincisi ise bedenlerin ayrılığıdır. Hakikati bilmemek insanları hem zihnen hem de amelen birbirinden koparır. Şeytan dahi karı-kocayı ayırmayı veya iki insanın arasını açmayı en büyük başarı kabul etmektedir. Ve emri altındaki bunu başaran şeytanlara taç giydirmektedir. İlimsiz olanların ve ilim ehlinden uzak duranların kandırılmaları bu kadar kolaydır. Öğrenmenin zorluğuna katlanmadığı sürece insan, -istenmeyen- bu kolay(!) sonuca mahkûm olacaktır!

 

2-     TAASSUP!

Bugün, Müslümanlardaki tasavvuf ve tarikat karşıtlığı i'tikâdı, şeyhlere körü körüne bağlanmaya bir tepkiselliğin sonucu olarak, muvahhid ilim sahiplerinin kadrini ve kıymetini de bilmemeye, âlimlerin hakkı olan hürmetin gözetilmemesine yol açmıştır. Bir yanlışa muhâlefet ederken başka bir yönden yanlışa düşülmüştür. Bu davranış şekli, sapla samanın karıştırılmasıdır veya pirincin içinde küçük taşlar var diye tüm pirinci çöpe dökmektir yahut da yorganda pire var diye yorganı yakmaktır!..

Kimileri de, "ilim ve âlim" konulu konuşmalar ve konferanslar yapıyorlar ve diyorlar ki: "Âlim; gramer konularını bilen değildir..." Deriz ki: Elbette âlim, sadece grameri bilen kimse değildir. Ama grameri bilmeyene de âlim denmez. Kaldı ki, âlim konusunda tarif yapan bu tür kimselerin çoğu grameri bilmiyorlar. Haddizatında kendisi âlim olmayan ve gramerden anlamayan bir kimsenin, ilim sahibi olmak için gramerin bilinmesine ihtiyaç yok, demesi ne kadar da tuhaftır değil mi? İnsan, bilmediği bir sahada eleştiri yapabilir mi? Âlim olmak için Arapça gramerinin bilinmesine gerek yoktur, diyenlere bakınız; belki de yüzde yüzü Arapça ilmini hakkıyla bilmemektedirler. Arapça bilmemelerine rağmen, âlim olduklarını mı ima ediyorlar acaba?!

Arapça'yı bilmeden Âyetler ve Hadîslere nasıl anlam verecekler, nasıl tefsîr ve te'vîl yapacaklar, temel kaynak eserlerini nasıl okuyup anlayacaklar acaba?! Kur'ân'ın anlam derinlikleri, incelikleri, nükteleri vb. yönleri ikmâl edilmiş bir Arapça ilmi olmadan yeterince anlaşılamaz. Yarım yamalak bir Arapça bilgisiyle fikir yürütmek de, insanın yanlış konuşmasını engelleyemez. Meâllerden de tefsîr yapılamaz! Bir insan etkili konuşabilir ama âlim olmayabilir. Bir kimse de etkili konuşma meziyetinden mahrumdur ama ilim ehlidir. Her ağzı laf yapanı ve sürükleyici makaleleri olanı âlim sanmamak gerekir. İlim ehliyet işidir; bunun erbâbı vardır. Ve ilim ancak hak ve liyâkat sahiplerine lütfedilir. Daha âlet ilimlerinden olan Arapça'yı bile öğrenmekten âciz olanlara değil! Bir anlamda Arapça ilmin kapılarının anahtarıdır. O bâblara girebilmek için Arapça’nın olması şarttır. Yoksa insan, fikir, kanaat, yorum ve zan mecrâlarında dolaşır; yalan yanlış şeyler söyler…

Arapça; Şer'î ilimlere vesîledir, vasıtadır, köprüdür...

Hatta Merâhu’l Ervâh eserinde harika bir benzetme geçmektedir: "Bil ki Sarf, ilimlerin anası, Nahiv de babasıdır..." Bir baba, çocuklarını nasıl ıslâh ederse Nahiv de kelâmı ıslâh eder. Nahiv ilminden yoksun kelâm, sâlih bir kelâm değil, fâsid bir kelâmdır. Nahiv bilmeden ilmî konularda konuşmak da hem kelâmı hem de insanların zihinlerini ifsâd etmek demektir. Diğer taraftan kelimesiz kelâm da olamayacağı için, Sarf’a da “ilimlerin anası” denmektedir.

Kimisi de diyor ki: "Âlim; falan âlim şöyle demiş, filan âlim böyle demiş diye nakiller yapmak ve yazmak değildir..." Yine deriz ki: Selefi Sâlihîn'in bir konudaki görüşünü bilmeyen kimse nasıl âlim olabiliyor? Selef'in görüşlerinden müstağni olarak, kendi kıt ilmiyle ve aklıyla "ben de şöyle diyorum, böyle söylüyorum..." demek mi ilimdir! Özellikle Muhâcir ve Ensâr'ın “es-Sâbikûn” ve “el-Evvelûn” diye vasıflandırılan öncü ve ilk şahsiyetleri Kur'ân ve Sünneti yaşamada, İslâm'ı doğru anlamada sonraki Müslümanlar için örnek ve en hayırlı bir nesildiler. Onlar İslâm’ı bizzat Rasûlullah aleyhisselâm’dan ta’lîm ve terbîye etmişlerdir. Sünneti hayatlarıyla diriltip canlandıran şahsiyetler ve yaşayan Kur’ân haline gelmişlerdi. Onların iman ve takvâlarını Allah ve Rasûlü bizlere bildirmiş, pek çoğu ya açıkça ya da dolaylı ifadelerle daha yaşarken cennetle müjdelenmişlerdir. İlim öğrenen bir kimsenin, onların fetvâlarından, Kur’ân ve Sünnet hakkındaki açıklamalarından yüz çevirerek âlim olması imkânsızdır. Sahâbe asrı dahi bu şuurdaydı. Anlamadıkları, bilmedikleri bir meseleyi ashâbın öncülerine ve fakîhlerine sorarlardı. Sonraki asırlardaki âlimler ve Müslümanlar da ashâbdan bir görüş gelmişse hemen onu alıp kabul ederlerdi. Evet, Selef’imiz olan âlimler bidâyetten beri bu akîde ve menheç üzerinde yürümüşlerdir. Kısa veya uzun zaman sonra ortaya çıkan bid’at fırkalarının Sünnete muhâlif görüşleri ve usûlleri sonrakiler için ölçü değildir. Zira o tanımlamalar ve yorumlar sonradan uydurulmuştur. Sonradan uydurulan bâtıl fikirler de sonrakilerin delili olamaz.

Rabbimiz, câhiliyye toplumlarında had safhada olan maddî ve mânevî tüm sıkıntılara göğüs gererek sırf Allah rızâsı için ilim öğrenen, öğrendiği ilmi insanlara öğreten, ilme sadakat gösteren ve ilim ehlini gönülden seven tüm mü'minlerden ebediyyen râzı olsun. Âmîn!

 

3-     YÜCE RABBİMİZ, -KENDİSİNE KİTÂB VERSİN YA DA VERMESİN- HER PEYGAMBERE VAHYETMİŞTİR.

Allah Sübhânehu ve Teâlâ buyurdu ki:

"Senden önce gönderdiklerimiz de ancak kendilerine vahiy indirdiğimiz erkekler idiler. Eğer bilmiyorsanız Zikir ehline sorun." (Nahl: 43; Enbiyâ: 7)

"Kur'ân dışında ğayr-i metluvv vahiy yoktur" diyenler, kendilerine yeni bir Şerîat ve İlâhî bir Kitâb verilmeyen Nebîlere de vahyedilmediğini mi iddia ediyorlar? Kendilerine Kitab verilmeyen o Nebîler kavimlerini imana ve İslâm'a davet ederlerken, nefislerinden mi konuşuyorlardı? Yoksa Allah'ın vahyine mi muhâtab oluyorlardı? Öyle ya, "Allah'ın elçisi", "Allah'ın habercisi" olan o mübârek kulların Allah'la vahiy bağlantılarının olmadığını savunmak hiç de tutarlı değildir. "Allah'ın Peygamberlerinin Allah ile bağlantıları ancak kendilerine indirilen/verilen Kitâb'dır" demek de yeterli değildir. Zira unutulmasın ki, Allah'ın gönderdiği Peygamberlerin çoğu Nebî idi ve onlara indirilmiş ayrı bir Kitâb da yoktu. Ama buna rağmen onlara Yüce Rabbimiz vahyediyordu. O vahiyler de bir Kitab'da toplanmamıştır. Yüce Rabbimiz, ister Nebî olsun isterse de Rasûl olsun gönderdiği tüm Peygamberlerine vahyetmiştir. Rasûl olanlara ayrıca “metluvv” yani yazılı, tilâvet edilen vahiy denilen Kitâblar da vermiştir. Nebîlerin sonuncusu Hz. Muhammed aleyhisselâm da hem Nebî hem de Rasûl olduğu için, kendisine Kur'ân-ı Kerîm verildiği gibi; bunun dışında vahiyler de almıştır. Kur'ân, Allah Rasûlünün hevâsından konuşmayacağını, Rasûlün verdiklerinin alınmasını, yasakladıklarının da terk edilmesini emrederken; Rasûle itaat edenin Allah'a itaat etmiş olacağını da haber vermiştir. Allah ve Rasûlüne itaatten yüz çevirenler de şiddetle tehdît edilmiştir. Allah'ın Kitâbı, bizlere “usve-i hasene” (güzel bir örnek) olarak Hz. Muhammed aleyhisselâm'ı göstermiştir. Rasûlullah'ın örnekliği; onun İslâm'ı yaşarken ortaya koyduğu pratik hayatı olan Sünnetidir. Vedâ Haccında tüm ümmetine iki emanet bırakmıştır: Allah'ın Kitâbı ve Allah Rasûlünün Sünneti... Her kim bu ikisine sımsıkı yapışırsa asla sapıtmaz ve mü'minlerin üzerinde oldukları dosdoğru yolları olan Sırât-ı Müstakîm'den ayakları kaymaz; dalâlate ve sapkınlıklara düşen insanların bâtıl yollarına girmezler.

Müstakîl bir Kitâb’ı olmayan Peygamberlere verilen vahîyleri inkâr etme durumunda, onların nübüvvetini/Peygamberliklerini kabul etmeyen kavimlerinin durumuna düşülür. Çünkü o inkârcılar: "Size bir şey indirilmiyor, siz yalan söylüyorsunuz, siz Peygamber değilsiniz..." diyorlardı. Peygamberimize Kur'ân dışında gelen vahiyleri inkâr etmek/kabul etmemek de insanı bu noktaya getirir.

Bizzat Kur’ân, pek çok yerde kendisi dışında vahiyler bulunduğuna işâret ettiği ve onlara dikkat çektiği halde; “Kur'ân dışında vahiy yoktur” safsatasına inanmak –reddedilen hayırlar yönüyle- büyük bir nasipsizliktir.

İslâm’ın kaynağının sadece Kur’ân olmadığına dair Kur’ânî delillere yer verdiğimiz şu yazımızı okuyunuz:

http://yusufsemmak.com/?k=hadis&kd=242-hadis_inkarciligi_fitnesi_

"Peygamberimize Kur'ân dışında da vahyedilmiştir ama sonradan onlara uydurmalar karışmıştır. Bunları birbirinden ayırt etmek mümkün değildir" demek başka bir hezeyandır. İlkinde, Peygamberlerin, Kitâb dışında vahiy almadıkları iddiası, ikincisinde de "tüm Peygamberlere vahyedilir ama Peygamberimize Kur'ân dışında vahyedilenler korunamadığı(!) için günümüze gelememiştir ve bu durumda bizleri sadece Allah'ın Kitâbı bağlar" iddiası bulunmaktadır. Her iki düşünce biçimi de bâtıldır!

Peygamberlere Kitâb dışında vahiy gelmemiş ise, Hz. Zekeriyyâ, Hz. Yahyâ, Hz. Ya’kûb, Hz. İshâk, Hz. Elyesa', Hz. Eyyûb, Hz. Şuayb, Hz. Hârûn aleyhimüsselâm gibi Peygamberlerin nübüvvetini ne yapacağız? Bu konuda nasıl hareket edeceğiz. Bazılarını isimleriyle örnek verdiğimiz Nebîlere Kitâb verilmemiştir. Ama bunlar da Peygamberdiler. Kur'ân ve Sünnet, Nebîlerden bahsetmekte, nübüvvetlerini onaylamakta ve onların bir kısmının, kavimleriyle yaptıkları mücâdelelerinden kesitler sunmaktadır.

Yüce Rabbimiz, Peygamberimizden önce gönderdiği ve ona anlattığı Peygamberlerden başka, anlatmadığı bir takım Peygamberlerin de bulunduğunu ve onlara da vahyettiğini bildirmektedir (Nisâ: 164; Mü'min: 78).

"Nebîlere vahiy gelmedi" dendiğinde o Peygamberlerin nübüvvetini -inkârcılara karşı- ispat etmek mümkün olmaz. Onların Peygamber olmadığını söyleyenler de zaten "şu şu insanlara Allah bir şey indirmedi, onlara vahyetmedi; onlar yalan söylüyorlar" demişlerdir ve demektedirler. Hele hele Müslüman olduğunu söylediği halde bir kimsenin böyle bir düşünceye sahip olması düşünülemez!

Kur'ân dışında Peygamberimize vahyedilen hakikatlerin, Kur'ân'da yer almadığı için zamanla korunamadığını iddia etmek de İslâm akîdesiyle ciddi bir zıtlık arz eder. Şöyle ki: Bu durumda Allah'ın, Peygamberimizin dönemindekileri sorumlu tuttuğu bazı İlâhî gerçeklerin sonrakileri bağlamadığı savunulmuş olur. Yani tırnak içinde söylemek gerekirse, bunun anlamı, "Asr-ı Saâdette ve o döneme yakın asırlarda geçerli olan bir din, sonra gelenler için ise başka bir din" gönderildiğini söylemeye benzer. Bu, çok korkunç bir şeydir! Böyle düşünenlere göre, "Allah'ın gönderdiği ve Peygamberimizin teblîğ edip bizzat kendisinin de yaşadığı din, sağlıklı, sağlam, tam ve kemâliyle günümüze gelmemiştir, bazı esaslarının şâibeli hale gelmesiyle değişikliğe uğramıştır” denmiş olmaktadır! Bunu, iman sahibi söyleyemez!

Bu iddia sahipleri, Allah'ın ilim, kudret, hikmet gibi sıfatlarına imanlarını gözden geçirsinler. Bu sıfatlarda şirk'e düşmek, insanı Allah'a ve Rasûlüne hakkıyla iman etmekten ve Allah'ın dini olan İslâm'ı gerçek anlamda din edinmekten de uzaklaştırmaktadır.

Yukarıda bahsettiğimiz iki iddiadan ikincisine tutunanlar şu sorulara cevap versinler... Allah Teâlâ, Rasûlullah vasıtayla kullarına bildirdiği dini tamamlandıktan ve kemâle erdikten sonra, o şekliyle -hâşâ- korunamayacağını yani Sünnet ve Hadîsler yönüyle eksileceğini bilemedi mi? Allah Teâlâ, gönderdiği dinini Kur'ân ve Sünnet boyutuyla korumaktan -hâşâ- âciz mi kaldı? Yüce Rabbimiz, Peygamberimizin örnekliğiyle bize bildirdiği dininin, bazı saldırılar nedeniyle zarar görmesini engelleyemedi mi? Peygamberinin güzel örnekliğine uymayı Kitâbında bize emreden Yüce Allah, örnek kulunun ve son Rasûlünün mübârek Sünnetine ve Hadîslerine yönelik sayısız saldırıları -hâşâ- def edemeyince, Rasûlünü "usve-i hasene- yapmaktan vaz mı geçti? Sonrakiler, Hz. Muhammed’i örnek alma sorumluluğundan muâf mı oldular? Şartların değişmesiyle, -hâşâ- dinin esaslarında zorunlu değişiklik mi yapıldı? Bu tür sorulara talihsizce "evet" ya da "yaklaşık öyle" cevaplarını verenler, Yüce Allah'ın, risâleti mühürlediği yani Peygamberliğe son vermeyi irâde ettiği için mi bu değişen duruma dair yeni vahiy gelmediğini söyleme tutarsızlığını sergiliyorlar? "Peygamber döneminde bağlayıcı olan esasların bir kısmı ya da Kur'ân dışındakiler bugün bağlayıcı değil" diyenlerin bu inançlarının Kur'ân'dan delili nedir?

Kur’ân dışında delil kabul etmeyenler, Peygamberimizi nasıl örnek alacağımızı Kur’ân’dan ispat etsinler!

Âlemlerin Rabbini hikmetsiz bir iş yapmakla ithâm etmekten daha büyük şekâvet olabilir mi? İnsan, “Kur’ân tek kaynaktır, Kur’ân yeter” dediği anda bilelim ki, Rasûlü, Rasûlün Sünnetini, es-Sâbikûn, el-Evvelûn olan öncü ilk Ashâbı ve onlara ihsân ile/güzelce uyan müctehid ulemâyı ve tüm Ümmet-i Muhammed’i yok saymış olur. Ve bunların yerine ya kendi hevâ ve heveslerini ya da başkalarının arzularını koyar. Daha doğrusu Allah’ın Âyetlerine ilimsizce, keyfî ve nefsî anlamlar yükleyerek –Allah, hakkında hiçbir delil indirmediği halde- “Allah da bunu/böyle emrediyor” der…

Peygamberin örnekliği olmayan bir din anlayışında Allah’ın Âyetleri üzerinden Allah’a iftirâlar söz konusudur. Şu unutulmasın ki, Muhammed’siz muhabbet olmaz. Muhammed’siz bir din ile Ümmet-i Muhammed de olunamaz!

Yüce Rabbimiz, kendisine kul, Rasûlüne ümmet olanlardan eylesin. Âmîn.

 

4-     EY MÜSLÜMAN! 

TİCÂRETİ, KAZANDIKLARININ BİR KISMIYLA ALLAH YOLUNDA MÜCÂHİD OLMAK İÇİN YAPTIĞINI/YAPMAN GEREKTİĞİNİ BİL!

AKSİ TAKDİRDE, YARINLARDA HAKKINDA “NASIL BİLİRDİNİZ?” SUALİNİN SORULACAĞI GÜNDEN KORK!

MÜSLÜMAN BİR CENAZEYE DUA MAKAMINDA “İYİ BİLİRDİK, İYİDİR” DİYEREK HÜSN-Ü ZAN YAPILIR AMA ALLAH, BİZİ, BİRBİRİMİZE ŞÂHİTLER OLARAK GETİRDİĞİNDE O’NUN HUZURUNDA HAK OLANDAN BAŞKASI SÖYLENEMEZ! O HALDE, SÂLİH AMEL FIRSATLARINI TEPME! SÂLİHLERDEN OLMAYA AZMET, O YOLDA YÜRÜ, O YOLDA OL...

"Müslümanım, muvahhidim, mücâhidim" diyen tüccâr ve asnâf kardeş! Eğer günlük -3 öğün yemek yemeyi ihmal etmediğin gibi- düzenli şekilde Allah yolunda –Allah için- infâk eden bir kimse değilsen -kusura bakma ama- sen mücâhid değilsin! Oysa Müslümanın, imkân ve takâtına göre, Allah yolunda çaba göstermesi (mücâhede) gerekir. Müslüman; ilim, teblîğ, mal ve can ile Allah yolunda Allah'ın Kelimesi olan Tevhîd'in yüceltilmesi, ihyâ ve ikâme edilmesi uğrunda çaba gösterir. Faydası, amel edenin şahsıyla sınırlı olan ibâdetin ecri ile faydası tüm ümmete şâmil olan ve Allah’ın dinine yardım mahiyetinde olan amellerin ecirleri arasında mükâfaat bakımından dağlar vardır. Geceleri teheccüd kılan, Kur'ân okuyan, tefekkür eden, gündüzleri Pazartesi-Perşembe günlerinde oruç tutan kimseye âbid denir. Mücâhid ise, ilim öğrenendir, ilim öğretendir, İslâm'ı teblîğ edendir, her gün ve her fırsatta düzenli şekilde malıyla infâk edendir, Allah yolunda kulluk/ibâdet ederken, hayatın da ölümün de, kendi canının da sahibinin Allah olduğunun şuurunda gerektiğinde mukaddesâtı uğrunda canından bile vazgeçendir.

Rabbimiz, bizleri, âhirette birbirimize şâhit olarak getirdiğinde Allah yolunda hiçbir çabası olmayanlar hakkında –huzurunda haktan gayrisi konuşulamayan, konuşanların da izinle konuşabildiği, O Âlemlerin Rabbinin huzurunda- “Yâ Rabbi, bu kulun ticâret yapardı ama dininin yüceltilmesi uğrunda günlük cirolarının onda birini, yüzde birini hatta binde birini bile senin rızân yolunda veremeyen eli sıkı cimri bir insandı. Allah’ın verdiklerinin bir parçasını bile veremeyen kimse hangi yüce fedakârlığı yapabilir ki!” demek durumunda olmayacak mıyız? Bugün kazandıkça sızlanıp ağlayanlar, şeytanın aklına bile zor gelen bin bir türlü bahanelerin ardına sığınıp, kendilerini zeytinyağı gibi üste çıkarttığını sananlar acaba Allah’ın huzurunda da aynı demagojileri yapabilecekler mi!

Ticâret vb. uğraşlarla meşgul olup da mallarıyla mücâhede eden Müslümanlar haline gelemeyen, cömertlikleriyle ve verdikleri sayısız infâklarıyla ma’rûf/bilinen kimseler olmayı başaramayan kimselerin bu davranış biçimlerinin meşrû’ ve ma’kûl tek bir nedeni bile olamaz! Bir neden varsa o da, bu güzel amellere liyakatlerinin bulunmayışıdır. Yoksa bu hayırları yapmayışlarının haklı bir nedeni yoktur!

Mü'min, “yarım hurma ile de olsa” infâk edebilir, "cömert" sıfatını kazanıp, hastalıkların en kötüsü olan cimrilikten kurtulabilir. İmkânları sınırlı olanlar, varlıklı ama eli sıkı kimselere infâk konusunda muallimlik/mürebbîlik dahi yapabilirler. Her gün sürekli paralarla oynayıp da “imkânım yok” demek kadar bâtıl ve yüz kızartıcı bir söz olamaz!

Yüce Rabbimiz, -cimri olduklarını kabul etmeseler de- cimriliği yaşam tarzı haline getirmiş kimseleri ıslâh etsin. Fakat ıslâh olmak için önce kusurların itirafı gerekir. Yüce Allah’tan, yeni nesiller içinden onlardan daha hayırlı Müslümanlar var etmesini dileriz.

 

5- EHLİYETSİZLİKLİK, LİYÂKATSİZLİK, BECERİKSİZLİK, MENFAATÇİLİK…

Bahanecilik ehliyetsizliğin ve liyâkatsizliğin bir göstergesidir.

Ehil insan, başına geçtiği bir işi -olumlu-olumsuz tüm şartlar altında- en güzel şekilde tamamlar. Ehliyetsiz kişi ise nihayetlendir(e)mediği bir iş için bin tane bahane üretir. Oysa bahaneler, yapılması gereken işin sonuçlanmasını sağlamaz.

Ehil insanın eli, ehliyetsiz insanın ise dili çalışır. Ehil insanın gözü işte, beceriksiz olanın ise gözü oynaşta olur. Ehil insan işi bitirmeyi, liyâkatsiz insan ise paydosu ve çay molasını bekler.

Ehil insanla yola çıkarsan yolda kalmazsın. Bahaneci karakterli kişiye bel bağlarsan ve ona güvenirsen yarı yolda kalırsın.

Ehil insan "Allah izin verirse hallederiz, inşâAllah elimizden geleni yapacağız" der, elinden gelenin tamamını ortaya koyar ve her haliyle güven verir. Ehliyetsiz ve liyâkatsiz kimse ise, konuşurken de, iş yaparken de güven vermez. O işin üstesinden gelebilecek bir görüntü sergilemez. Muhâtaplarını ya “bu adam şu işin üstesinden gelebilecek mi?” tereddüdüne ya da “bu adam işimizi halledemeyecek” umutsuzluğuna sevk eder.

Eskilerin bazı tabiri vardır... "Elinin ucuyla yapma" diye. "Hadi, bu iş bitecek" diye. "Bu iş bitmeden yemek/paydos yok" diye. Herhalde bugünün ehliyetsiz insanları mesleklerini icrâ ederlerken o işi ihsân ile ikmâl etmenin zarûrî olduğunu öğrenmekten mahrûm kalmışlar, Kapitalist sistemin gayriahlâkî toplumsal değerlerinden(!) etkilenmişlerdir. Müslüman ecdâdın/Selef-i Sâlihîn’in işlerini kemâliyle yapma şevkleri, istek ve irâdeleri nerede! Bugünün insanlarının sanat, zanaat, iş güç anlayışları nerede!

Ehil insan, bir işi üzerine aldığında o işi en güzel şekilde sonuçlandırmaya odaklanır. Para, menfaat, çıkar vb. hesaplarının peşine düşmez. Ehliyetsiz olan da, adım atarken menfaat hesabı içindedir. Böylesi bir kimsenin aldığı işin hakkını vermek şöyle dursun, o hesaplar içinde bocalarken muhâtabına haksızlık etmesi de çok kereler yaşanabilir.

Ehliyetsizlik, âhir zamanda insanların ekserisinin vasfıdır. Zira ehliyetsiz insanların iş başına gelmeleri kıyâmetin bir alâmetidir. Şimdi sorsanız, herkes kendisini işinin erbâbı görür, kabul eder. Âhir zamanda olduğumuza ve Peygamberimiz, bu zamanda ehliyetsiz insanların iş başında olacağını bildirmiş olmasına rağmen, o liyâkatsiz insanlar nerededir o halde? Arzda değilse, gökyüzünde midir? Öyle ya, kime sorsanız, işinin ehli!

 

6- GÖZLERİMİZ HER TARAFTA ÖMERLER ARIYOR! EY –haksızlıklara ve İslâm’a aykırı hiçbir uygulamaya ödün vermeyen- ÖMER (radıyallâhu anh) NEREDESİN?

Sahâbîlerden Sâib b. Yezîd radıyallâhu anh’tan şöyle rivâyet edilmiştir: “Ben mesciddeydim. Birisi bana bir çakıl taşı attı. Baktım ki, Ömer b. Hattâb! Bana şöyle dedi: ‘Git ve şu iki kişiyi bana getir.’ Ben de o iki kişiyi onun yanına götürdüm. Omer onlara: ‘Nerelisiniz?’ diye sordu. Onlar da: ‘Biz Tâifliyiz’ dediler. Bunun üzerine Ömer şöyle dedi: ‘Eğer siz buralı (Medîneli) olsaydınız, canınızı yakardım. Çünkü siz, Rasûlullah aleyhisselâm’ın mescidinde yüksek sesle konuşuyorsunuz.” (Buhârî, Salât, 83)

Allah’a ibâdete tahsîs edilmiş olan mescidlere saygı ve hürmet göstermek, Allah Teâlâ’nın şiârlarına ta’zîmdendir. Orada ibâdet edenlere rahatsızlık verebilecek her türlü davranıştan sakınmak gerekir. Soğan veya sarımsak yiyenlerin dahi mescide-cemaate gelmemeleri icap eder. Zira bu iki gıdanın rahatsız edici kokuları mü’minlere eziyet verir. Mescidlerde alış veriş yapmak (bir şey satmak ya da bir şey satın almak) haramdır. Mescidlerde kayıp eşya aranmaz, kayıp ilanları verilmez. Orada faydasız şiirler okunmaz ve –Sünnette yeri olmayan, sonradan uydurulmuş- türden etkinlikler, organizasyonlar ve merasimler düzenlenmez. Çünkü mescidler bunlar için binâ edilmemiştir. Peygamberimiz, mescidlerde alış veriş yapana: ‘Allah ticâretine kazanç vermesin!’ denilmesini, yitirdiğini bulmak için insanlara kaybını soruşturan veya ilan veren kimseye de: ‘Allah, sana aradığını geri getirmesin/aradığını buldurmasın!’ denmesini emir buyurmuştur (Müslim, Mesâcid, 79; Tirmizî, Buyû’, 75). Hatta Peygamberimiz, kabirlerin mescid edinilmesini, mescidlere cenazelerin defnedilmesini ve oraların kabristana çevrilmesini yasaklanmıştır.

Mescidlerin, ne kabristana/ölüler diyarına ne de ticâret yapılan, dünyalık elde etmek için koşuşturulan çarşı ve pazarlara döndürülmesi münasiptir. Efendimiz bu iki durumdan da sakındırmıştır. İslâm denge dinidir. Allah Teâlâ, -emir buyurmuş olduğu- dengenin bozulmasına asla izin vermez/râzı olmaz.

Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: "Allah, Yahûdîlere ve Hristiyanlara lânet etsin. Onlar nebîlerin kabirlerini mescidler edindiler/mescidlere çevirdiler." (Müslim, Mesâcid, 19, 21; Bkz: Buhârî, Salât, 55; Cenâiz, 61; Müslim, Mesâcid, 20, 22)

Rivâyete göre; bir adam mescidde yüksek sesle kaybını ilan ederek: ‘Benim kırmızı devemi kim gördü?’ dedi. Bunun üzerine Nebî aleyhisselâm da: ‘Vay bulamayasın/bulamaz olasın! Mescidler ancak kendi maksatları için binâ edilmiştir’ buyurdu. (Müslim, Mesâcid, 80)

Dikkat edilirse, normalde mubâh olan “kayıp eşyaların ilan edilmesi ve ticâret yapılması” bile Allah'ın mescidlerinde yasaklanmış iken, oralarda gayrimeşru ticâretlere ve bâtıl, hurâfe ve bid'at olan duyuru ve ilanların yapılmasına hiç müsaade edilir mi? Allah ve Rasûlünün sözlerinin üzerine söz söylenmesine, seslerin yükseltilerek Âyet ve Hadîslerin duyulmasının engellenmesi çabalarına hiç izin verilir mi? Allah ve Rasûlü hiç bu fiillerden râzı olur mu? Yüce Allah, bunları yapanları âhirette en şiddetli şekilde cezalandırmaz mı?

 

7-   İNSANLARA, “ŞÂHLAR ŞÂHI, SULTANLAR SULTANI, MELİKLER MELİKİ, MÜLKLERİN MÂLİKİ, YARATICI…” GİBİ İSİMLER VERİLEMEZ!

İnsanlara, "mülklerin sahibi, melikler meliki" anlamında "meliku'l-emlâk" veya "meliku'l-mulûk", "şâhların şâhı/padişahların en büyüğü" anlamında "şâhânşâh" yahut da "sultanlar sultanı" gibi isimlerin konulması veya bazı kimselerin bu sıfatlarla nitelenmesi haramdır. Kendilerini bu sıfatlarla niteleyenler, Allah katında insanların en zelili, en hakiri ve en gazap edilenidir.

Mülk Allah'ındır ve Allah'tan başka mâlik yoktur. Bu nedenle hiç kimseye "mülklerin sahibi, hükümdarı, insanlar üzerinde egemen ve onlara hükmeden" anlamlarına gelecek isimler/sıfatlar verilemez.

İnsanlar, Allah'a ait olan azamet ve kibriyâ sıfatlarıyla nitelenemez. Ulemâ, Arapça olmasa bile, farklı dillerde yer alan ve "meliku'l-emlâk" anlamına gelen tabirlerin ve bu anlamı ifâde eden ve yalnızca Allah'a lâyık olan İlâhî isimlerin de aynı hükme dâhil olduklarını belirtmişlerdir. Buna göre, Rahmân, Cabbâr, Kuddûs, Müheymin, Hâlıku'l-Halk gibi isimlerin de insanlara konulması câiz değildir.

Ebû Hüreyre radıyallâhu anh'dan rivâyet edildiğine göre, Nebî aleyhisselâm şöyle buyurmuştur: "Azîz ve Celîl olan Allah katında en aşağılık isim, 'meliku'l-emlâk/melikler meliki' diye isimlendirilen kimsenin adıdır." (Buhârî, Edeb, 114; Müslim, Âdâb, 20; Tirmizî, Edeb, 65)

Ebû Hüreyre'nin diğer rivâyetine göre Rasûlullâh aleyhisselâm şöyle buyurmuştur: “Kıyâmet gününde Allah'ın en çok öfkeleneceği, en çirkin ve en fazla gazap edeceği kişi 'meliku'l-emlâk/mülklerin mâliki' diye adlandırılan bir adam olacaktır. Oysa Allah'tan başka melik yoktur." (Müslim, Âdâb, 21)

Süfyân b. Uyeyne ve başkaları şöyle demiştir: “Meliku'l-Emlâk lafzının tefsiri (Farsça’da karşılığı) Şâhânşâh’dır.” (Buhârî, Edeb, 114)

"Şâhân" kelimesi, Farsça'da "şâh" kelimesinin çoğuludur; şahlar, padişahlar demektir.

 

8-     "BANA NE!", "SANA NE!"

Dost görünümlü fitne ve gıybet meraklısı biri, bir mü'mine yaklaşır ve: "Falan ne demiş duydun mu?" der. O mü'min: "Bana ne!" der. Ama adam dedikoduyu körüklemekte kararlıdır... Lafçılıktan vazgeçmek gibi bir niyeti yoktur ve: "Ama senin hakkında konuşuyormuş" der. Bunun üzerine de firâset ve basîret sahibi olan o sâlih mü'min der ki: "O zaman sana ne!"

Hayatın içinde pek çok kere sahnelenen bu tür durumlarda sizler nasıl diyorsunuz acaba?

"Kim, anlat anlat, benden laf çıkmaz, ne diyormuş, başka neler diyormuş?" mu diyorsunuz yoksa size laf taşıyana "bana ne, sana ne!" mi diyorsunuz?

Gerçek mü'min; fitneden, gıybetten, iftirâdan, kötü zandan, boş konuşmalardan, hakkında bilgisi olmayan ve kendisini ilgilendirmeyen şeylerden tüm gücüyle sakınır. Mü'minler; bâtıl sözlere ve münker (ve mâlâyani) işlere dalarak -Müslümanlar aleyhine ve şeytanlar lehine olacak şekilde- şeytana yardım etmez ve Allah'ın düşmanlarını sevindirmez.

İki Müslümanın arasına ayrılık ve nefret tohumları ekmek, şeytanın birincil işlerindendir. Bunu bile bile, dili, şerr yollarında kullanmaktan daha büyük gaflet ve günah olamaz!

"Bana ne!" ve "sana ne!" demeyi öğrenemeyenler, her şeyi merak ederler ve hakkında bilgisi olsun olmasın, kendilerini ilgilendirmeyen her işin peşine düşerler ve her mevzuya dalarlar, üzerlerine vazife olmamasına rağmen, başkalarının hayatlarında etkin ama olumsuz roller üstlenmeye çalışırlar. Lafçılığı âdeta meslek ya da hobi edinmeleri nedeniyle, İki insanın arasının bozulmasına sebep olacak istikamette ayaklı fitne mümessilleri oluverirler! Ama bunu bir türlü kabul de etmezler. Öyle ya, onların amacı ıslâhtır, hayırdır!.. Meşru gerekçelerle bu günahları işliyorlar!.. Allah, onların bu münker işlerinde niyetlerine göre hükmedecektir!.. Belki de sevap bile verecektir!.. Tabi tabi, bu sevaptır!.. Hâşâ! Gıybet etmek mi sevap? İki mü’minin arasını bozmak mı? İftirâ etmek mi? Kötü zanlar yapmak mı? Din kardeşinin gıyâbında onun onur ve itibarını zedelemek mi? Müslümana eziyet etmek ve onu üzmek mi? Sevap olan ne? Hakkında bilgi sahibi olunmayan mecralara balıklama dalmak mı? Ameli bozuk olanı niyeti, kuru temenni ve ümniyyeleri mi kurtaracakmış? Meşru ve mubah olmayan işlerde niyetin ardına saklanmak en büyük cehâletlerden değil mi? Fitneden ve fitnecilerden Allah’a sığınırız! Bazı insanlar dilleriyle insanlara zulmederlerken bir de yaptıklarını meşrulaştırmaya kalkmıyorlar mı?! Bu, o işledikleri günahlardan da ağır bir günahtır. Zira günahı kabullenmiyor. Te’vîl vs. durumlar olmasa, bu tutum, i’tikâdî yönden insanı bir anda uçuruma yuvarlayacak denli büyük bir ma’siyettir, felâkettir, helâkettir…

 

9- DERNEK VE VAKIFLARA ZEKÂT VERİLEBİLİR Mİ?

Rabbimiz, Tevbe Sûresinin 60. Âyetinde zekât verilebilecek kimseleri mufassalan/ayrıntılı olarak saymıştır ki, bunlar sekiz maddeden oluşmaktadır. Bunlar arasında hayır amacı veya iddiası ile bina edilen yapılar ve onların hizmetleri için zekâtın tek elde toplanmasına dair bir madde bulunmamaktadır. Böyle bir durum olsaydı, insanların bunu istismar etmek için nice hayır görünümlü icraatlara ve teşebbüslere yelteneceklerinin tahmini, herkesçe güç olmasa gerektir…

Zekât şu kimselere verilebilir:

Fakirlere, yoksullara, (İslâm’ın hâkim olduğu beldelerde) zekât toplamakla görevlendirilmiş zekât memurlarına, kalpleri (iman ve İslâm’a) alıştırılmak istenenlere, kölelere, borçlulara, Allah yolunda olana yani “fî sebîlillâh”a ve (yolculuk ederken malından uzak düşmüş olan) yolda kalmışa/yolcuya zekât verilir.

Bu sayılanlar arasında zekât toplamakla resmen görevli olan sadece “zekât memurları” bulunmaktadır ki, bunlar da câhiliyye toplumlarında değil, İslâm toplumlarında iken bu vazifeyi icrâ ederler. İslâm’ın hâkim olduğu toplumlarda “hayır amaçlı kuruluşlara zekât verme” diye bir şey yoktur. Zira o tür çalışmaları zaten resmî kurumlar uhdesine alır ve destekler. Ya da hayır sahipleri sadaka ve infâklarıyla bu türden sadaka-i câriyeler hususunda hassas olurlar. Bu kalıcı sadakalarda hiç değilse katkıları olsun isterler. Çorbada tuzu olmak, duvara bir tuğla olsun koymak, yarım hurmayla da olsa ateşten korunma kâbilinden… Yani durumu iyi olanlar güçlerine göre, durumu zayıf olanlar da yapabildikleri kadarıyla sevabı genel ve kalıcı işlerde yarışırlar…

Zekâtı iyi anlamak gerekir. Zekât, çok yüce amaçlar uğrunda sarf edilir. Rabbimizin bildirdiği yerlerden hangisi öncelikli ise maslahatı gözeterek; fakirlere, miskinlere, zorda-darda olanlara/kalanlara, kölelere, Allah yolunda olanlara, yolda kalmışlara veya kalplerinin ısındırılıp İslâm’a girmeleri yani hidâyet bulmaları ümidiyle gayrimüslimler (müellefe-i kulûb)’a zekât verilir. Zekât memurlarının topladığı zekâtlar da zaten bu yerlere gidecektir. Müellefe-i kulûb’a zekât verilmesi meselesi, ictihâdî bir konudur ve fakîhler arasında ihtilâflıdır. Ebû Hanîfe'ye göre, bu uygulama, Hz. Ebû Bekr’in hılâfeti zamanında kaldırılmıştır. Hz. Ömer, Hz. Ebû Bekr’in halîfeliği devrinde İslâm’ın ve Müslümanların kuvvetlenip güçlendiği gerekçesiyle artık müellefe-i kulûb’a zekât vermeye ihtiyaç olmadığını söyleyerek, bu sınıfa zekât verilmesine karşı çıkmıştır. Hz. Ömer’in bu hareketi Hz. Ebû Bekr ve diğer sahâbîler tarafından kabul görmüştür. Dolayısıyla Ebû Hanîfe'ye göre, bu başlık altında gayrimüslimlere fon ayrılmaz. İmam Şâfiî'ye göre ise, kâfirlere değil, günahkâr Müslümanlara zekâttan pay ayrılır. Yani bu kimseler İslâm’a yeni girmiş ve imanı zayıf olan mü’minlerdir. Bu kimselere zekât verilebilir. Diğer fakîhlere göre ise, müellefe-i kulûb adı altında gayrimüslimlere de zekâttan pay ayrılabilir. Mevzuumuzun ana eksenine dönelim. Zekât müessesesi tam anlamıyla işlemiş olsa bir beldede fakir ya da miskin kalmaz. Zekâtın yanında infâk olarak verilebilecek sürekli olan ve binlerce hayır kapıları bulunan tasaddukları da eklersek, hayatın ekonomik dengesinin mâlî cihâd ile sağlandığını görürüz.

Zekât verilecek yerlerden birisi olan “Allah yolunda olana/Allah yoluna” tabiri istismar edilerek câhiliyye toplumlarında akîdeleri bile bozuk olan bazı kurum ve kuruluşlara zekât verilebileceğini kabul etmek mümkün değildir. Akîdesi bozuk olanın niyeti de, ameli de bozuktur. Kaldı ki, İslâm’da binalara, bina yapımlarına –mescid, külliye, medrese, han, hamam, köprü vs. bile olsa- asla zekât verilemez. Tırnak içinde söylemek gerekirse, minare yaptırmak için zekât toplayanlara, para yetmediğinde fâize yatırıp birikimi kabartanlara ne diyeceğiz? Neyse, hayalden ya da kâbus düşüncelerden çıkalım, mevzuya dönelim. Hayırlı hizmetlere vakfedilmiş binalar, -İslâmî beldelerde- mü’minlerin gönlünden kopan yüzde iki buçuklarla değil, belki yüzde onlarla, yüzde yirmilerle yapılır. Zekâtın oranı infâka nispetle –genelde- azdır. Çünkü herkesin çok varlıklı olduğu söylenemez. Bu azın da, hak sahiplerinden alınıp/çalınıp binalara hebâ edilmesi büyük bir gaflet ve cehâlettir!

Zekât verilecek yerlerle alâkalı Yüce Rabbimizin “Allah yolu” diye ifade ettiği terimi istismar edip Allah yolunda olmadığı halde birilerine bundan pay çıkartmaya çalışmak İslâm’dan habersiz olmaktır. Bu tabir her ne kadar -zâhiren- “Allah’ın râzı olduğu tüm amelleri içine alan genel bir terim” gibi gözüküyor olsa da, Selef-i Sâlihîn bunu Allah yolunda ilimle, teblîğle, malıyla ve canıyla cihâd edenler için geçerli bir terim olarak anlamışlardır. Tahkîk açısından bu anlam doğrudur. Bazı kitaplarda yorum olarak kaydedilmiş -bundan farklı- bilgiler şahsî bakış açılarını göstermektedir. “Allah yolunda olmak” iman, takvâ, mücâhede, Allah’ın dininin ihyâsı, İslâm’ın müdafaası ve Tevhîd’in teblîği anlamında özel bir terimdir. Ve her Müslümanın bu vazifeleri yapma konusunda bu sıfatları taşıdıkları -maalesef ki- söylenemez. Bazı âlimlerin, zekât adına toplanan paraların yani zekât fonunun her hayırlı iş için kullanılabileceğini söylemeleri tahkîkten uzaktır, bu noktaya dikkat edilmesi, ihtiyatlı olunması gerekir. Bunun doğru olduğunu bir an düşünürseniz, özellikle câhiliyye toplumlarında fakirler, miskinler, muhtaçlar, darda ve zorda kalanlar unutulur, ihmal edilir. Allah yolunda mücâhede eden mü’minler kendi hallerine terk edilir. Müslümanlar çaresizliğe itilir, küfür, şirk, nifâk, cehl, dalâlet ve bid’atler palazlanır. İlme rağbet azalır zamanla yok olur. Gayrimüslimler, mü’minlerin bu dağınıklıklarından dolayı, bu parçalanmışlığı ve çaresizliği “İslâm’dan” sanırlar. Teblîğ yavaşlar/durur. Allah yolunda ilim öğrenme, öğretme, eser te’lîfleri, Allah yolunda seyahatler, Tevhîd’in teblîğleri, ehl-i bid’at’e reddiyeler ve küfrün mahiyetinin açıklanıp hakkın ihkâkı, bâtılın iptali yolundaki/Allah yolundaki –tüm ümmetin ve insanlığın maslahat ve hayrını tazammun eden- hayırlar terk edilir. Allah’ın dinine yardım etmenin yerini “kişilerin, istedikleri gibi hareket etmeleri” ve yapacakları her işte Allah ve Rasûlüne sorma mes’ûliyetlerini ve şuurunu yitirip, âlimlere, sâlihlere, sâdıklara, sıddîklara sırt dönüp câhillerle içli dışlı olma sonucu ortaya çıkar. Ne zaman? Zekât konusunda Allah’ın emrettiği ve detaylı olarak açıkladığı yerler konusunda başka alternatifler üretildiği zaman… İnsan bir yanlış yola girdiği anda o yolda nice bin yanlışlarla karşılaşacağını da ancak Allah bilir. Bu yolda olan kimsenin infâk ve sadaka müesseselerinin hakkını vermesi hiç düşünülemez. Zira “zekât dışında, infâk ve tasadduku olmayanlar” hakkında ecdâdın dediği “kırkta bir, cimrinin zekâtıdır” tabirine uygun yaşayanların kırkta iki, beş, on, yirmi… tasadduk etmeleri beklenemez. Kaldı ki, malının zekâtını nasıl vereceğine dair ve ne şekilde infâk edeceği hususlarında Allah ve Rasûlüne sormayan, “Peygamberlerin vârisleri olan” âlimlere danışmayan, istişâre etmeyen kimselerin de doğru yerlere harcama yapmaları hiç düşünülemez. Siz, ömrünüz boyunca, gerek zekât ve gerekse infâk konusunda ümmetin içinde bir adım öne çıkmış ve bu hayır yolunda hizmetleriyle sıfatlanmış bir insan/insanlar gördünüz mü? Maalesef ki, insanlar kendi şahsî menfaatleri için çalışırlarken “Allah yolunda” diye tabir olunan umûm’un maslahat, menfaat ve hayrını gerektiren ve mükâfaatı da o denli büyük olan amelleri genelde terk etmiş durumdadırlar. “Falan ya da filan vakfa veya derneğe zekât verilir mi?” sorusunda bile indî, şahsî, zannî ve bireysel hesaplar bulunmaktadır. Hayat bir tecrübedir. Okumasını ve yararlanmasını bilene! Tevhîd’e iman, Allah için ilim öğrenme, Allah için ilim öğretme, hakkı teblîğ etme, infâk etme ve -öldürenin Allah olduğuna iman ettiği gibi- hayatının, yaşam tarzının ve ölümünün de Allah yolunda olması gerektiğine i’tikâd etmiş Ashâb-ı Kehf mesabesindeki iman sahipleri gibi nesiller boyu veya bir ömür boyu hizmet yarışında olan dernek ya da vakıf bilen var mı? Bu sözler; Tevbe Sûresinin 60. Âyetinde geçen “Allah yolunda” sıfatına istinâden onlara zekât verilebilir mi, diyenlere yönelik bir açıklamadır. Allah yolunda olmak; hayatı, Allah’ın emrettiği ve râzı olduğu bir mücâhedeye ve hizmete adamak demektir. Dünyadan ve nefsin arzularından geçmeden “Allah yolunda” terimini kullanarak doğru-yanlış işler yapmak değildir! Fakirlere, miskinlere, borçlulara ya da ilim talebelerine sorunuz bakalım: “Dernek veya vakıflara zekât verilir mi?” diye. En güzel cevabı onlar size bildirirler…

 

10- KADIN

Rasûlullah aleyhisselâm'ın Hadîslerinde kadının kocasına karşı sorumlulukları noktasında emretmiş olduğu nice hükümler, kadın hakları savunucularının(!), cinsiyetleri eş(!) görenlerin, modernistlerin ve feministlerin tepkisini çekmektedir. Bu sözde kadın savunucuları, kadınları fıtrî özelliklerinden kopartarak/uzaklaştırarak erkekleştirmeye ve kocalarına karşı eş değil birey olmaya davet etmektedirler. Kadınlar iffet, hayâ, itaat ve takvâlarıyla seçkin kullar olmaları gerekirken, çok konuşmaya, karşı çıkmaya, zıtlaşmaya, isrâfçılığa ve başkaldırmaya alıştırılmaktadır. Kadın hakları savunucusu olma iddiasındaki kahramanlar(!) bu şekilde kadının, toplum içindeki gerçek yerini bulacağını savunmaktadırlar. Aslî özelliklerinden olan evlenme, çocuk doğurma, kocasına eş, çocuklarına anne olma, hayatın içinde iffet ve hayâsı ile yer alırken Allah'tan korkan sâliha bir hanım olma vasıflarını yitiren bir kadını âhirette ne denli tehlikelerin ve İlâhî cezaların beklediğini hatırlatmak; kadına kötülük müdür yoksa kadına asıl iyilik bu mudur? Bu özelliklerine sırtını dönen bir kadının, toplumsal statü ve kariyer elde etmesi, paraya, servet ve zenginliğe, şöhret ve itibara ulaşması hedeflenen başarı mıdır? Kadını evlilik müessesesinden soyutlayarak tanımlamak ona en büyük zulümdür. Kadın evlilik ortamında, aile çatısı altında gerçek anlamda kendini bulur. Bu çatı yıkılırsa, kadın, Allah'ın fıtratına koyduğu ve kendisine emrettiği değerlerden uzaklaşır, kendi öz benliğine yabancılaşır, toplum içinde başkalaşır, câhilî bir zihniyete esir ve mahkûm olur...

“Kadın kimdir? Kadının kimliği nedir? Kadının Allah'a karşı, kocasına karşı, çocuklarına karşı sorumlulukları nelerdir? Kadının hakları nelerdir?” Tüm bu sorularının cevaplarını öğrenmek için kadın, Allah ve Rasûlüne sormak zorundadır. Eğer âhirette Allah'ın kendisinden râzı olmasını istiyorsa... Fakat şu da bir gerçektir ki, binlerce farklı inançların, fikirlerin ve düşünce sistemlerinin ve yaşam tarzlarının olduğu bir dünyada herkesin -kendi inancına göre- farklı i'tikâdlarının olduğu da bir gerçektir. Dileyen inanır, dileyen inkâr eder. Dileyen -Allah'ın huzurunda sonuçlarına katlanmak şartıyla- dilediğini yapar, dileyen de Allah'ın dileyip/râzı olup emrettiğini yapar. Mü'min bilir ve inanır ki, mü'minin dini kendisine, iman etmeyenlerin ya da imanlarına zulüm bulaştıranların dini ve anlayışı da onların kendilerinedir. Hiç kimse başkasının günahından sorgulanmayacaktır...

Kadına gerçek değerini verip, ona gereken hürmet ve alâkayı gösterenler de, kadını çiklet, araba vs. reklamlarında cinsiyetini kullanarak öne çıkartanlar da yarın Allah’ın huzuruna varacaklar… Evet, yarın, Allah’ın Dîvânında kadını istismar edenler de kadına insaf ve merhamet edenler de yerlerini alacaklar… Kadının zaaflarını kullanarak onu pohpohlayanlar ve nefsî arzularla bu şakşaklamadan rant ve çıkar hesabı yapanlar, bir gün âhirete ve Mahkeme-i Kübrâ’ya gelmek ve hesap vermek zorunda kalacaklar!..

O gün, zâlimlerin vay haline! O gün, kadın istismarı yapanların vay haline! O gün, cinsel istismar yapanlar vay haline! O gün, kadının işgücünü sömürenlerin vay haline! O gün, reklâm adı altındaki çirkinliklere kadını âlet edenlerin vay haline! O gün, kadının fıtratını bozanların ve onları kendi çıkar dünyalarına hizmetkâr medenî köleler yapmaya çalışanların da vay haline!.. O gün, kadın ile kocanın arasına girip de ailelerde huzursuzluklar çıkaranların ve kuşak kavgalarını körükleyenlerin vay haline! O gün, kadının mutlu, huzurlu, sıcak, güvenli, saygı ve sevgi dolu yuvasıyla bağlarını kopartıp, süslü, renkli, câzibeli ve bol ışıklı görüntü ve hayallerle büyüleyip aldatanların vay haline!..

 

11-“KUR’ÂN’DAN SORULACAKSAK, HADÎSLERDEKİ ŞU MESELELER KUR’ÂN’DA YOK” DİYEREK İSTİFHÂM-I İNKÂRÎ İLE SORU(!) SORANA İCMÂLİ CEVAP:

Adam, Sünnet inkârcısı... Diyor ki: "Şu Hadîs'i nasıl anlayacağız?" Amacı o Hadîs'i anlamak değil, o Hadîs'i kullanarak, pek çok Hadîsin de Kur'ân'a uymadığı(!) mesajını vermek. Aslında sormuyor!.. Kendi görüşünün de öyle olduğunu yani o Hadîs’in Kur’ân’a uymadığını ve dolayısıyla da Sünnet’e itibar edilemeyeceğini söylemek istiyor!.. Bazıları bunu açıkça söyleyemiyor, bu tarz –sorulu- bir girizgâh ile konuyu açmaya ve kafaları bulandırmaya çalışıyor!.. Orada bulunan ve ilimden, imandan ve selîm akıldan uzak ya da nasibi az kimselerin de pek âlâ kafaları karışıyor. Bunu, dinleyenlerin tepkilerinden anlayabiliyorsunuz. Selef’in yaptığı gibi, bid’at ehliyle topluluk içinde tartışmaya girmemek gerekir. Onlara bir şey deseniz, onlar da bâtıl başka bir şey söyleyeceklerdir. Sünnet’i, Selef-i Sâlihîn’i, müctehid imamları ve tüm ümmetin üzerinde bulunduğu yolu kabul etmeyen bir kimse, sizin konuşmanızı da önemsemez. İlim ehli olsanız dahi, -böyle düşünenler için- bir kıymet ifade etmez. Zira onlar, müctehid imamları bile çok rahat(!) bir şekilde eleştirebilmektedirler/silebilmektedirler. Peygamber vârisleri olan ve ictihâd ehliyetine hâiz o mübâreklerin, Kur’ân’a aykırı fetvâlar verdiklerini(!) söyleyebilmektedirler. “Kur’ân’a uygun” sadece bu zevât konuşabilir(miş)! Kur’ân’ı en iyi onlar bilir(miş)! Hem de ilim namına zerre kadar liyâkata sahip dahi olmadan! Çünkü onların, Sünnete uyma, Selef’e ittibâ etme, Peygamberi örnek alma, müctehid ulemâya sorma, ümmetin yolu olan dosdoğru yolda olma dertleri yoktur. Arapça’nın ayn’ını bile bilmeseler, meâller onlara yeter. Kur’ân’ı lafzından koparıp meâle indirgemenin, Allah’a ne denli büyük bir iftirâ olduğunu anlamasalar da olur(muş)! Kur’ân; hem lafzı hem de manası ile Yüce Allah’ın Kelâmıdır. Bu ikisini birbirinden ayırmak, Allah’a en büyük iftirâdır. Bunlardan birini devre dışı bıraktığınızda ona “Kur’ân” denmez! Sen hangi Kur’ân’a/Kur’ân anlayışına uyuyorsun? Peygambere itaati, onun Sünnetine uymayı ve onu örnek almayı emreden Kur’ân’a mı yoksa Peygamberin pratiği olmasa da olur düşüncesinde bir Kur’ân algısına mı?  Bu davranış biçimi, Allah ve Rasûlünün emrettiklerine sırt dönerek “Kur’âncılık” adı altında zâhiren “hak” gibi gözüken ama muhtevası itibariyle “mü’minlerin yolundan başka yollara girmek” (Nisâ, 119) anlamı taşıyan yenilikçi bir iddiayı benimsemektir ki, bu da, kıyâmet öncesinde –âhir zamanda- vukuu bildirilen “Sünnet ve Hadîs inkârcılığı” fitnesine kapılmaktan başka bir şey değildir!.

Bu kimselerin tek derdi, Âyetin ya da Hadîs'in nasıl anlaşılacağı meselesi olsa, bu kolaydır. Ama öyle değil! Bir meseleyi açıklamaya başlasanız "ama, ama"ları, itirazları, şüpheleri, şahsî yorumları, aklî muhâkemeleri, zanları, kuruntuları vs.'leri hazırdır. Dolayısıyla o soruya cevap vermeye başladığınız anda, Hadîs münkirinin amacı o meseleyi anlayıncaya kadar dinlemek değildir. Göreceksiniz ki, o meseleyi âlet ederek nice meselelere atlayıp duracaktır.  Yani sana soru, sorun, itiraz, şek ve şüphe yüklemesi yapacaktır. Eskiler derler ya, "çıkın işin içinden" diye. Çocukların ya da iş bilmezlerin karman çorman ettiği bir işi, en ehil kimseler bile kısa zamanda ıslâh edemez, düzeltemez, toplayamaz. Ortada böyle bir sahne vardır aslında. Ama bu sahneyi izleyen niceleri “adama cevap ver/verilmeli/verilmedi” diye düşünür. Bilmezler ki, neyin cevabı verilecek? Bir sorunun cevabına başladığınız da, daha ikinci cümle ifade edilmeden söz en az üç kez kesiliyor. Bu adam, öğrenmek istemiyorsa, anlatan nasıl öğretecek? Câhillerle tartışmadan kim ne kazanabilir? Bilmeyene bildirmek öğretmekle olur; ya bilmediğini bilmeyen/kabul etmeyene ne anlatılabilir? Hamâsî nutuklarla konuyu -fırtınalı bir denizdeki gemi gibi- bir sağa, bir sola çekip duran ve rotasız bir gemi gibi ilerleyen bu kimsenin selâmet sahiline çıkıp çıkmayacağını bile ancak Allah bilir! Dümeni/direksiyonu doğru yöne çevirdiğinizde, felâkete sürüklenmek istercesine dümene el atan kimseye ne anlatılabilir! Selâmet, hidâyet dileklerinden ve dualarından gayri.

 

12-  EY YOLCU/İNSAN!

DÜNYA, BİR AĞAÇ GÖLGESİDİR…

İnsanların yanında, hayvan leşi nasıl değersiz ise, Allah katında bu dünya ondan daha değersizdir. (Bkz: Müslim, Zühd, 2)

Allah katında dünyanın sivrisineğin kanadı kadar değeri olsaydı, Allah ondan hiçbir kâfire bir yudum su bile vermezdi. (Bkz: Tirmizî, Zühd, 13)

Âhiret karşısında dünyanın değeri, bir kimsenin parmağını denize daldırıldığında parmağında kalan su damlası gibidir. Parmakta ne kadar damla kalabilir ki? (Bkz: Müslim, Cennet, 55)

Dünya mü’minin zindanı, kâfirin cennetidir. (Bkz: Müslim, Zühd, 1) 
Mü’min, dünyada haram ve mekrûh olan arzularını frenlemesine ve cennette kavuşacağı ebedî nimetlere nispetle sanki zindandadır. Kâfir ise, İlâhî kuralları ve sınırları dikkate almadan dünyada nefsince yaşar. Ne kadar sıkıntılar da yaşamış olsa, cehennemdeki ebedî ve korkunç azâbına nispetle bu dünyada sanki cennette gibidir.

Dünyada bir garip ya da bir yolcu gibi olmak gerekir. (Bkz: Buhârî, Rikâk, 3)

İnsanı fazlasıyla meşgul edecek, Allah’ın zikrinden, O’na kulluktan gâfil edecek yahut da zamanla gönlünü dünyaya bağlamasına sebep olacak mal mülk edinmemek gerekir. (Bkz: Tirmizî, Zühd, 20)

Dünyada bol nasip elde etme hırsının sonu gelmez. İnsanın, bir vadi dolusu altını olsa ikincisini ister (Bkz: Buhârî, Rikâk, 10; Müslim, Zekât, 116 ), iki vadi dolusu altını olsa üçüncüsünü ister, yaşlansa da yaşama arzusu ve mal hırsı hep genç kalır. Bu durum, kalbin dünyaya yönelmesine, âhiretten gâfil olmasına yol açar. Bir kimse, Allah’a kulluktan gâfil olduktan sonra, bir ülkenin en zengini olsa ne faydası vardır?! İnsan, “malım malım” der! Oysa insanın yiyip tükettiğinden, giyip eskittiğinden yahut da tasadduk edip önceden âhirete gönderdiğinden başka malı mı vardır ki? (Bkz: Müslim, Zühd, 3, 4) Dünya, imtihan için vardır ve dünyadaki yaşam geçicidir. Hakiki ve kalıcı tek hayat âhiret hayatıdır. (Bkz: Buhârî, Cihâd, 33; Müslim, Cihâd, 126)

Mü’min, dünyada iken, bir ağaç altında gölgelenip daha sonra oradan ayrılıp gidecek bir yolcu gibidir. (Bkz: Tirmizî, Zühd, 44) Nasıl ki, bir yolcu bir hedefe giderken istirahat ettiği yeri çok beğenip gideceği yerden vazgeçmez, mola verdiği yer –ne kadar güzel olursa olsun- orada kalmaz ise, mü’min de âhiretin son durak olduğunu unutmamalı, dünyadan hiç ayrılmayacakmış/ölmeyecekmiş gibi gaflete düşmemelidir. İnsan, dünyada yolcu gibi davranmalıdır. Misafirliğe gittiği evi beğenip de “burası bizim evden güzelmiş” deyip, oturup kalmamalıdır. Bilmelidir ki, misafirliği ne kadar uzasa/uzatsa da oradan ayrılmak zorundadır.

Rabbimizin: "Dünyadan da nasibini unutma" (Kasas: 77) buyruğunun anlamı kalbi dünyaya bağlamanın câiz olduğu anlamına gelmemektedir. Dünya âhiretin tarlasıdır. Asıl varılacak olan yurt ise âhirettir. Sürekli olanın yanında geçici olanın değeri ve fonksiyonu her ne ise, dünyanın değeri de odur. Mü’minler dünyada zengin olabilirler elbette ama o mal onları Allah’a kulluktan uzaklaştırmamalıdır. Dünyalıklar, hayırlara ve Allah'ın rahmet ve rızâsına kavuşmak için sebeptir, vasıtadır, araçtır, köprüdür… Âhiretin köprüsü olan dünya ne kadar tatlı, yeşil, câzip ve göz alıcı olursa olsun, Allah, bizleri burada yaratıp, sorumluluk yüklemiş ve nasıl amel edeceğimizi ortaya koymak için dünyayı geçici bir imtihan salonu yapmıştır. (Bkz: Müslim, Zikr, 99)

Ebû Umâme İyâs b. Sa’lebe el-Ensârî el-Hârisî radıyallâhu anh şöyle demiştir:

Bir gün Ashâb, Rasûlullah aleyhisselâm’ın yanında dünyadan bahsettiler. Bunun üzerine Rasûlullah Efendimiz:

“İşitmiyor musunuz? İşitmiyor musunuz? Sade ve mütevazı yaşamak imandandır, sade ve mütevazı yaşamak imandandır” buyurdu. (Ebû Dâvûd, Tereccül, 2)

İyi anlaşılsın diye, Rasûl-ü Ekrem sözünü iki ya da üç kere tekrar ederdi. Bundan, temizliğin, güzelliğin, estetiğin, düzen ve intizamın terk edilmesi anlaşılmamalıdır. Hadîs’in dikkat çektiği nokta, her şeyin en hayırlısının en vasatı olduğudur. Zira âhireti arzulayan mü’min, mütevazı bir hayat yaşar, kanaatkârdır ve aşırılıktan uzaktır. Mü’minin azmi ve hırsı, dünyalıklar elde etmeye değil, Allah’a taat ve ibâdetlere yönelik olmalıdır.

Maalesef ki, yolda elmas bulma ihtimalinin, cömert zengin bulma/görme ihtimalinden daha yüksek olan bir çağdayız!

“Bozacının şâhidi şıracı” kâbilinden cimri zengin, cimri zengin için şâhitlik yapıyor; “cömerttir, hem de çok cömerttir” diyor. (Cimrilik limited şirketi müdürü hakkında, müdür yardımcısının şâhitliği!) Başka ne beklenebilir ki, ona “cimri” dese, kendisine ne diyecek/denilecek?! Varlıklıların cömertlikleri ya da cimrilikleri hakkında şâhitliğe liyâkatları olanlar konuşsa (ki, âhirette konuşacaklar); acaba kaç zengin “cömertlik sertifikasını/icâzetini” alabilir?!

Hiç şüphesiz ki her ümmetin bir fitnesi (imtihân sebebi) vardır. Bu ümmetin fitnesi de maldır. (Bkz: Tirmizî, Zühd, 26)

Bir koyun sürüsünün içine salınan iki aç kurdun o sürüye verdiği zarar, mal ve mevki düşkünü kimsenin dinine verdiği zarardan daha büyük değildir. (Bkz: Tirmizî, Zühd, 43)

Fakirler cennete zenginlerden beş yüz yıl önce girerler. (Bkz: Tirmizî, Zühd, 44)

Cennettekilerin çoğunluğu fakirlerdir. (Bkz: Buhârî, Nikâh, 88; Müslim, Zikr, 94)

Dünyada malı çok olanlar kıyâmet gününde sevabı en az olanlardır. Ancak sağına, soluna, arkasına dönüp “şu sana, şu sana, şu da sana” diye infâk edenler müstesnâdır. Bunlar da ne kadar azdır! (Bkz: Buhârî, İstikrâz, 3; Müslim, Zekât, 32)

O halde, ey yolcu!

Dünyayı amaç edinme! Dünyayı kalbine değil, eline koy! Dünyalıklara -hiç ayrılmayacakmış gibi- sarılma, bağlanma! Dünyalıklara meftun olma! Âhireti unutmamak şartıyla dünyalıkların temizlerinden istifâde et! Unutma ki, dünya -Allah katında- hayvan leşinden daha zelildir. Şiddetli mal hırsı, seni cimriliğe, aç gözlülüğe, akraba ilişkilerini kesmeye, insanlara haksızlık etmeye ve Allah'a isyan etmeye sevk etmesin! Herkese ve her şeye hakkı olan değeri ver! Asıl yurdun olan ahretin, geçici yerleşim yerin olan dünyadan daha önemli olduğunu unutma! Muvakkat yaşamı tercih edip de müebbed cezaya mahkûm olma! Âhirette cennet ve cehennem yurtlarından başka mesken/yerleşim yeri yoktur! Cennet, nimetler yurdu; cehennem ise azaplar yeridir. Yaptıklarının, seni hangisine götürdüğüne dikkat et! Cennetin anahtarı; Allah’a şirk koşmadan ve Allah dışındaki sahte ilâh ve rableri reddederek sadece O’na iman/ibâdet etmiş halde İlâhî Huzura varmaktır. Cehennemde ebedî kalmaya sebep olan cürüm ise, Allah’a şirk koşmak ve küfür üzere ölmektir. Allah, -âhirette- şirk, küfür, nifâk dışında her günahı affedebilir ama Kelime-i Tevhîd akîdesini benimsemeden Mahkeme-i Kübrâ’ya varanları asla affetmez. Sofestâiyye’den bazı felsefeciler şirk ehline cennetten parseller vaat etseler hatta cennet arazilerini, köşklerini satsalar da, durum hakikatte budur! Tevbe kapısı ise kıyâmete kadar açıktır... İnsanın kıyâmeti ise ölümüdür. Hadi, can boğaza gelmeden Rabbine (tevbeye ve kulluğa) gel! Dünya dolusu günahı da olsa, samimi olarak tevbe eden her kulu, Rabbü'l-Âlemîn bağışlar...

Yüce Allah, iman sahiplerine imanda sebat, şirk ehline de hidâyet versin... Âmîn.

 

13- KADINLAR GÜNÜ(!) 3... 8...

EY KADINLAR! 

DÜNYA GÜNLERİNİZ GERÇEK ANLAMDA MUTLU VE ÂHİRETİNİZ DE UMUT DOLU OLSUN.

Kendisine "Müslüman" diyen nice insanlar vardır. Kur'ân'dan tek Âyet bilmezler ama kapitalist, emperyalist ve putperest dünyanın uydurduğu "kadınlar günü, anneler günü, sevgililer günü, babalar günü..." gibi asılsız-astarsız kutlamaların zamanlarını hiç unutmazlar.

Bu konuda uzunca yazmaya gerek yoktur. Sadece şunu söylemek gerekir ki, bu tür projelere (ya da bâtıl fikirlere) başlangıçta ve ilk zamanlarda karşı çıkanların çoğu, ileride fikir değiştirip bu etkinliklere dâhil olmaktadırlar! Çünkü, dünya medyası, çoğunluğun davranış biçimi, toplum değerleriyle çatışma korkusu, insanların ayıplamasından korkma vs. dış etkenler, insanların vicdan, duygu, düşünce, psikoloji ve karakterlerinde etkin olmaktadır. İnsan, Kur'ân ve Sünnet ile yol almazsa, dünya görüşünün kısa zaman içinde değişmesi ve istikrarsız bir yaşam eğrisinin ortaya çıkması kaçınılmazdır.

Üçüncü ayın sekizi kadınlar günüymüş! İnsanın, anlamsız şeylere yorum yapası dahi gelmiyor!

Sadece deriz ki, şu dakika itibariyle, gün kutlaması telaşındakiler acaba Kur'ân'da 3. Sûrenin 8. Âyeti nedir biliyorlar mı?

Yoksa insanların uydurduklarını biliyoruz/takip ediyoruz da Allah'ın indirdiklerinden gâfil miyiz?! Bu bir çelişki değil midir? Hem de yaşamsal bir çelişki!

3. Sûrenin 8. Âyeti:

"Rabbimiz, bizi doğru yola ilettikten (hidâyet verdikten) sonra kalplerimizi (haktan) saptırma. Bize katından bir rahmet bağışla. Muhakkak Sen, bol bol bağışlayansın." (Âl-i İmrân: 8)

Hidâyetin, Allah ve Rasûlüne itaat etmek ve Rasûlullah'ın yoluna/Sünnetine uymak olduğunu biliyoruz değil mi? Allah ve Rasûlüne itaat etmeden, hidâyet kimseye babasından, dedesinden miras kalmaz! Bu aşamadan yani hidâyetten sonrası da çok önemli, Rabbimizden bizi hidâyetten ayırmamasını, kalplerimizi bâtıla kaydırmamasını diliyoruz. Bu konuda O'ndan yardım talep ediyoruz. Allah'ın en güzel bağışı rahmeti ve rızâsıdır. Allah'ın rahmeti mü'minlerin üzerine olsun.

Ya da şöyle soralım. 

Sekizinci Sûre hangisidir?

Sorular çok mu zor? Neden ki, bunlar, Allah'ın Kitâbından kolay sorular. Zira Kur'ân ortadadır ve ondan öğrenme imkânı vardır.

Enfâl Sûresi.

Pardon, demenize gerek yok, bu, sorunun cevabı idi.

3 ve 8 muhabbetiyle alâkalı bir soru daha sorup bitireceğim.

38 size ne hatırlatıyor?

Bu rakam yabancı gelmiyor mu diyorsunuz?

Ya da şöyle soralım, ne hatırlatmalı?

Tabiî ki, Allah'ın Kitâbını...

Kayseri'nin plakası demeye hazırlanan olmasın!

O halde, cevabımız nedir?

Hangi sûre?

Sâd Sûresi.

Çok güzel oluyor, devam edelim mi diyorsunuz?

Hatır kırmak olmaz.

Rakamları ters çevirelim.

83. Sûre hangisidir?

Cevap hızlıca gelir artık sanıyorum. Zira mevzuyu kavradık.

Kur'ân'a hemen baktık ve okuyoruz.

Mutaffifîn Sûresi.

Rabbim, kendi Kitâbına gereken önemi verip, onu okumayı, anlamayı, iman edip yaşantıyı da Allah'ın Kelâmı olan Kitâb-ı Kerîm'e göre tanzim etmeyi nasip buyursun.

Sahi, biz hangi konudan bahsediyorduk.

Kadınlar günü müydü?

Boş ver mi diyorsunuz...

O halde Rabbim de size/bize şuur versin ve rahmetiyle muamele etsin. Kalplerimizi de dillerimizi de, ayaklarımızı da, ellerimizi de, gözlerimizi de, kulaklarımızı da bâtıla ve isyana kaydırmasın. Kendi yolunda sebât versin.

 

14-  SELÎM AKIL VAHYE İTTİBÂ EDER:

Akıl, mantık, kıyâs, muhâkeme, te'vîl diyenler acaba Mantık ilminde kaç tür kıyâs vardır ve hangisi ya da hangileri delil hükmündedir biliyorlar mı?

İlimsizce ve gelişigüzel -akıl yürütmeyle- ulaşılan değerlendirmelerin çoğunun "kıyâs-ı meal fârık" yani birbirine benzemeyen şeyler arasında yapılan, hakikate uymayan fâsid mukâyeseler olduğunun farkında değiller mi?

İşte "bilmiyorum" demenin, "ilim" ve "edeb" olarak nitelendirilmesindeki hikmetlerden biri bu olsa gerek. Zira bilmediğini bilmeyen ya da kabul etmeyen -cehl-i mürekkeb vasıflı- nice kimseler, anlamadıkları meselelerde -biliyormuş gibi- fikir yürütmek sûretiyle "bilmeyen ama öğrenmeye hazır, bilgiye aç olan" -cehl-i basît içindeki- insanların kafalarını karıştırmaktadırlar. Bu büyük bir vebaldir! Ma'lûm olduğu üzere, bilmeyenin ya da meseleyi noksan bilenin bilgisizliğini ehil olanlardan başkası genelde fark edemeyebilir. Bu da, ehliyetsiz, liyâkatsiz olan, hevâ ve arzularına göre konuşanlara kulak verilmesine yol açabilir!

Akıl, hakikate karşı siper-kalkan edinilmek sûretiyle değil, hakikate ulaştırıcı, kötülüklerden uzaklaştırıcı, hak yolda uzlaştırıcı fonksiyonlarıyla büyük bir nimettir. Aklını, hevâlarını, arzularını, nefsini putlaştıran kimse için aklının "hayır" olduğu söylenemez. Aklın, sağlıklısı ve hastası olur. Önemli olan, selîm akıl sahibi olabilmektir. Onlar, temiz ve özlü akıl sahipleridir. Sağlıklı bir akıl, insana, Allah ve Rasûlüne ittibâ etmesini emreder, telkin eder. Sakîm akıl ise, doğru ile yanlışı ayırt etme özelliği bozulmuş, hakka bâtıl, bâtıla hak diyen akıldır. Bu durumdaki insanın mânen tedavi olması gerekir. Küçük ya da büyük bir münkere "iyi, doğru, güzel" gözüyle bakan kimselerin durumu budur!

Allah, bizlere hakkı hak bilip ona ittibâ etmeyi, bâtılı da bâtıl bilip ondan ictinâb etmeyi nasip ve müyesser eylesin.

 

15- RASÛLULLAH’IN HİZMETKÂRI HZ. ENES’İN SÖZÜNÜ DOĞRU ANLAMAK:

Hadîsler bazen yanlış anlaşılıyor...

Bir örnek verelim. Şöyle ki: Hz. Enes radıyallâhu anh demiştir ki:

“Ben Rasûlullah aleyhisselâm’a on sene hizmet ettim. Bir kez olsun bana ‘öf!’ bile demedi. Yaptığım bir şey için ‘bunu neden yaptın?’, yapmadığım bir şey için de ‘şunu neden yapmadın?’ demedi.” (Buhârî, Savm, 53; Müslim, Fedâil, 82)

Bir yerde çalışanlar, hizmet edenler vs. kimseler, bazen Hz. Enes’in haber verdiği bu durumu zikretmek sûretiyle, Peygamberimizin Sünnetinin böyle olduğunu yani yanlışa, noksana, çirkin davranışa karışmamak ve ses çıkarmamak biçiminde davranış sergilediğini anlatmak istiyorlar. Daha doğrusu Hadîs’i böyle anlayarak, yaptıkları hiçbir şey hakkında, kendilerine karşı sorumlu oldukları kimselerin/yetkililerin aslında “bunu neden yaptın?” ya da “şunu neden yapmadın?” dememelerini bekliyorlar. Oysa hakikatte Hadîs onların anladıkları gibi değildir. Hz. Enes, Rasûlullah’a on sene boyunca hizmet etmiş olmasına rağmen, işlerini mükemmel ya da mükemmele yakın yaptığı için Allah Rasûlü onun yaptığı hiçbir işe itiraz etmemiştir. Eğer Hz. Enes, uyarılması veya düzeltilmesi gereken yanlış veya hatalı bir iş yapsaydı, Nebî aleyhisselâm onu uyarmayı, te’dîb ve terbiyeyi asla geciktirmezdi. Bu Hadîs, -Hz. Enes’in faziletinin yanında- Peygamberimizin, kendisiyle sık sık bir arada bulunan kimselere ve hizmetkârlarına karşı sergilediği mükemmel ahlâkı da göstermektedir. Müslümanlar, -bu rivâyetten- üstlendikleri vazifeleri mükemmel ya da mükemmele yakın derecede yerine getirmeleri gerektiği sonucunu çıkarmalıdırlar. Emri altında işçi vs. istihdâm edenler de, çalıştırdıkları kimselere karşı merhametli, eğitici, ıslâh edici biçimde güzel ahlâk sergilemelidirler. Vazifesini güzelce yapanları tebrik ve takdir etmeliler, yanlış ya da noksan iş yapanları da kırmadan terbiye etmeliler ve işin nasıl olması gerektiğini yumuşaklıkla öğretmeliler. İşleri yavaş ve geç kavrayan veya zaman zaman hata edenlere karşı kaba, sert, sabırsız ve fevrî davranmaktan sakınmalıdırlar.

 

16- TÜRBELERİ DİLEK KUTUSUNA ÇEVİRMEYİN!

Türbe ziyaretleri konusunda Selefimiz olan âlimlerin neden çok hassas davrandıklarını anlamak istiyorsanız, bu günlerde YGS hazırlığı içinde olan gençlerin türbelerde oluşturduğu izdihama bakınız! Âdeta ibâdet(!) aşkıyla, ölmüş fânilerin eteklerine yapışıyorlar! Ölmüşlerden medet beklemek sanırız denize düşenin yılana sarılması gibi son dala tutunmaya çalışma anlamı taşımaktadır! Fayda ve zararın ancak Allah katından olduğunu unutan insanlar, kendilerini duymayan ve kendilerine icâbet edemeyen varlıklardan medet bekler olmuşlardır. Türbeler bu şekilde mabedler haline gelmektedir. Rasûlullah'ın uyarıp da yasakladığı kabirperestlik câhilî toplumlarda hortlamaktadır. Özellikle ekonomik anlamda dünyevî kazançlar elde eden çevrelerin de bu durum iştahını kabartmaktadır. "Efendim, bırakın insanları ister taşa tapsınlar, ister türbeye, isterse de içindeki ölüye! Size ne!" derler. Sözün Türkçesi; "insanlar şirk koşsunlar, sizi ne alâkadar eder!" demektir. Tevhîd'in safında değil de şirk tarafında yer alan bu kimselere Yüce Allah, âhirette, mü'minlerin bu şirk merasimlerine karşı uyarılarının hikmet ve hakikatine dair alâkayı gayet güzel şekilde bildirecektir. Fakat “dünyadan sonra anlama”nın insana bir faydası olmayacaktır! Zira o zaman akla karanın, hakla bâtılın, yanlışla doğrunun ortaya çıkacağı din günüdür. O gün artık dünyada iken yapılanlara göre karşılıklar vardır. Ya cennet ya da cehennem! O günde, dünyadaki uyarılara kulaklarını tıkayanlar için elem verici bir azap vardır. Hakka uyanlara ise müjdeler olsun! Ne mutlu onlara ki, Allah onlardan râzı olmuştur. İnsan, kıyâmeti kopmadan/ölmeden tevbeye gelmeli ve Hakk Teâlâ'nın yoluna girmelidir. Gürültülü dünyanın, dünya menfaati hesabıyla seslendirdikleri birbirinden ayrı, birbiriyle uyumsuz ve genelde birbirine aykırı söylem ve sloganlarına değil, Allah ve Rasûlünün sözüne dönmelidir. Zira unutmayalım ki, bu dünyada iktidar ve servet sahipleri de yarın Huzur-u İlâhî'de hesap vereceklerdir. O gün Rabbimiz: "Ben Melik'im, yeryüzünün melikleri nerede?" diye hitap edecektir. (Buhârî, Rikâk, 44) Kraldan fazla kralcı kesilenler de bilsinler ki, siz, şirke saparsanız sizi el-Melik ve din gününün mâliki/meliki olan Âlemlerin Rabbinin elinden kralınız bile kurtaramaz. Hatta siz kral olsanız ne fayda! Mü'min olmadıktan sonra...

 

17- YANLIŞA YANLIŞLA KARŞILIK VERİLMEZ!

Hata eden, kaba davranan ve görgüsüzlük eden kimsenin ıslâhı için ona sert davranmamak gerekir. Çünkü bu, o kişiye nasihat etmek için daha faydalı ve hatasını görüp hakka dönmesi bakımından da daha ümit vericidir. Rasûlullah aleyhisselâm kendisine karşı yapılan hiçbir taşkınlık ve görgüsüzlükten dolayı intikam almamıştır, affetmiştir. Böyle yapması, pek çoklarının hidâyet ve ıslâhlarına vesile olmuştur. Kaba ve görgüsüz kimseye, kaba ve görgüsüzce karşılık vermek, câhil ile aynı dili yani kabalık dilini konuşmak ve ona, onun yanlış olduğunu bilmediği bir tarzda karşılık vermek demektir. Yanlış, yanlışla düzeltilemez. Böyle yapılırsa, o kimsenin ıslâhını/iyiliğini amaçlamak nerde kalır? Böyle yapanların o kimseden ne farkı kalır? Kötülükte eşitlenmezler mi? Unutmayalım ki, insan ne kadar kötü olsa da, kötülük yapsa da vicdan ve fıtrat sahibidir. İnsanın en iyi anladığı dil “iyilik dili”dir. Bu dili en iyi konuşanlar da hiç şüphesiz ki sâlihlerdir. Onlardan olmak için onları örnek almalıyız, onlar gibi yapmalıyız. Bilelim ki, cennette en yüksek mertebeler ahlâkı en güzel olan bu sâlih (iyi) kimselere aittir. Onlar varlıkta da darlıkta da infâk ederler, öfkelerini tutarlar, insanları affederler, insanlara iyilik ederler, güler yüz gösterirler, güzel söz söylerler, cana yakın davranırlar, geçim ehlidirler, yumuşak kalpli, yumuşak huylu ve tatlı dillidirler, güçlerinin yettiğince insanların ıslâhı için çalışırlar, kolaylaştırırlar, zorlaştırmazlar, müjdelerler, nefret ettirmezler. Yüce Allah da, hem kendisini hem de başkalarını ıslâh edenlerin mükâfatını zâyi etmez.

Abdullah b. Mes'ûd radıyallâhu anh'dan rivâyete göre Rasûlullah aleyhisselâm şöyle buyurdu: "Size, cehennem ateşine kimin haram olduğunu veya kime cehennem ateşinin haram olduğunu bildireyim mi? Her cana yakın, geçimli, yumuşak huylu, kolaylaştırıcı kimsedir." (Tirmizî, Kıyâmet, 45)

Rasûlullah iki işten birini seçmek durumunda kalırsa, günah olmadıkça en kolay olanını seçerdi. (Bkz: Buhârî, Menâkıb, 23; Müslim, Fedâil, 77, 78)

Bu nedenle müyessir (kolaylaştırıcı) olmamız muassir (zorlaştırıcı) olmamamız, mübeşşir (müjdeleyici) olmamız müneffir (nefret ettirici, usandırıcı) olmamamız icap eder. Muassir ve müneffir olmayan, müyessir ve mübeşşir kullara müjdeler olsun!

 

18- İLİM İLE AMELİN ARASINI AÇMAK!

BİLİNENLERLE AMEL ETMEMEK...

CEHÂLET!

Bilgi sorumluluk ister. Bilmek, bilebilmek, sormak ve öğrenmek kolaydır; fazilet ise bilinenlerle âmil olmaktır.

Bildikleriyle amel etmesi, kişiye ilim olarak yeter. Bildikleriyle amel etmemesi de cehâlet olarak yeter.

İman, takvâ, ihlâs ve samimiyet adına nice bilinen binlerce doğrular, maalesef ki, amel edecek liyâkat sahiplerini beklemektedir.

İman, takvâ, ihsân, tevekkül, infâk, cömertlik, kardeşlik, yardımlaşma, güzel ahlâk, merhamet, ibâdetler, teblîğ, nasihat, irşâd, sabır, sebât, istikâmet, sıla-i rahim, hasta ziyareti, cenâzenin teşyii, kimsesizleri, yetimleri, öksüzleri gözetmek vs. binlerce konularda nice ma'lûmâtlar zihinlere hapsedilirken, bunlar hayatla bütünleşmiyor. Oysa bilinmeli ki, kişi, ilmiyle amel etmedikçe "biliyor" sayılmaz. O kişinin, ıslâh ve irşâdı için çalışılır. Çünkü cehâletin bir türü de, "bilinenlerle amel etmemek"tir!

"Cehâlet" ikiye ayrılmaktadır:

1- El-Cehlu'l Basît (Basit Câhillik): Bir kimse, bir şeyi bilmez ama bilmediğini bilir. Yani bir kimse, bir şeyi bilmiyor ama o konuda bilgisiz olduğunu biliyor.

Cehl-i Basît; bir şeyi hiç bilmemek olarak da tanımlanmıştır. Meselâ; Peygamberimizin Peygamberliğini hiç bilmeyen kimsenin durumu gibi. Bu kimselerin durumu, gerçeği bilmemek hâlidir.

2- El-Cehlu'l Mürekkeb: Bir kimse, bir şeyi bilmez ama bilmediğini de bilmez. Burada "terkibli bilgisizlik" vardır. İki bilgisizlik üst üste gelmiş ve birleşmiştir. "Bilmediğini de bilmemek" en tehlikeli bilgisizliktir. Zira o kimse, yanlış bilgiyi "doğru" sanır. Böylelerini uyarmak ve sakındırmak zordur.

"Bir şeyi gerçeğin aksine bilmek" olarak da tanımlanmıştır. Meselâ; Peygamberimizin -hâşâ- yalancı olduğunu söylemek gibi. Mekke müşriklerinin bilgisizliği bu cinstendi.

Cehl, cehâlet (bilgisizlik)" kavramı, Kur'an ve Sünnet'e göre, iki anlama gelmektedir:

1- Bir meselede ilmin olmaması,

2- İlmin gerektirdiği amelin olmaması.

Buna göre, bir konuda bilgisi olduğu halde, o bilgiye uygun hareket etmeyene "amel bakımından câhil" denir.

"Câhil" sıfatı da Kur'an ve Sünnette iki türlü kullanılmaktadır:

1- Tevhid'i bilmeyen, kabul etmeyen, Allah'ın Ayetlerini kabul etmeyen ve inkâr eden anlamında,

2- Bir meseleyi bilmeyen, tecrübesiz olan ve bir şeyden habersiz anlamlarında Müslüman.

 

19-  "O GÜNDE BİZ, CEHENNEME: 'DOLDUN MU?' DİYE SORACAĞIZ. O DA: 'DAHA VAR MI?' DİYECEK." (Kâf: 30)

Yaz geldi derken âdeta tekrar kış geldi. 

Mevsimlere göre giyim sektörü oluşturmaya mahkûm olan ve hava durumuna göre giyinip soyunan insanoğlu neden acaba o mevsimleri yaratan Yüce Allah'ın hükmüne göre bir hayat yaşamaz?! İnsan hem âciz ve mahkûm hem de bu âcizliğine rağmen Âlemlerin Rabbine baş kaldırır! Bu, çok derin bir çelişki değil midir?

Şeytan ise, insanları, bir daha hakka dönemeyecekleri kadar uzak bir sapkınlıkla büsbütün saptırmak ister. (Bkz: Nisâ: 60)

Yüce Rahmân buyurdu: "Kim Rahmânın Zikrini görmemezlikten gelirse/gâfil olursa, Biz ona bir şeytanı musallat ederiz. Artık bu, onun ayrılmaz arkadaşıdır." (Zuhruf: 36)

"Biz onlara yakın arkadaşlar kıldık. Onlar da önlerinde ve arkalarında olanı kendilerine süslediler..." (Fussilet: 25)

Şeytanı karîn/arkadaş edinenler şeytanla birlikte cehenneme atılırlarken aralarında çekişmeye başlayacaklar...

"Arkadaşı (olan şeytan) diyecek ki: 'Rabbimiz, ben onu azdırmadım. Fakat o (zaten haktan) uzak bir sapıklık içinde idi.' (Allah) Buyuracak ki: 'Benim huzurumda çekişmeyin. Çünkü Ben size önceden tehdidimi muhakkak göndermiş idim. Benim yanımda söz değiştirilmez ve Ben kullara asla zulmedici de değilim.' O günde Biz, cehenneme: 'Doldun mu?' diye soracağız. O da: 'Daha var mı?' diyecek." (Kâf: 27-30)

 

20-  DOST ACI SÖYLER!

MIZRAKLARIN YARALARI İÇİN İYİLEŞME VARDIR AMA DİLİN YARALADIKLARI İYİLEŞMEZ!

DİLLERİYLE İNSANLARI YARALAYANLARIN GENELDE DUYMA VE ANLAMA YETİLERİ ZAYIFTIR!

Bazen insanlar, "had safhada dinleme özürlü olan" bir takım kimselere bir hakkın anlatılmasını ve bu anlatımdan da o kimsenin ikna olmasını beklerler. Oysa "dinleme ve dinlediklerini güzelce anlama" erdeminden mahrum bir kimseye söz söylemek, sağır bir kimseye bir şeyler anlatmak ya da bizimle aynı dili konuşmayan bir kişiye yabancı bir dille konuşmak gibidir. Bu kimselerden biri fizîkî anlamda duyma özürlüdür, diğeri konuşulan dili bilmemektedir, beriki ise kötü bir huya sahiptir yani kişilik yönünden özürlüdür. Duyma özürlü kimseyle dilini bilmediğimiz kimse, -bir vesile ve yöntemle- hakkı öğrenebilir ama dinleme frekansları kapalı ya da ayarsız ve dengesiz kimsenin kulaklarına ve kalbine bir gerçeğin ulaşması çok zordur! Allah, insana iki kulak bir ağız vermiştir. İnsanlar, bunun hikmeti üzerinde düşünseler bile iki dinleyip bir konuşmaları gerektiğini anlarlar. Ve yine anlarlar ki, konuşurlarken de ya hayır söyleyecekler ya da susacaklardır. Yani konuşulacak bir şey yoksa, bulunulan ortamda depremvari, gürültülü, âdeta nefessiz konuşurcasına insanların kafasını şişirmenin bir anlamı olmadığını anlayacaklardır. Çok ve boş konuşanlar ve şâhitlik yapmaya liyâkatleri olanlar bilsinler ki, biz, -mü'minler olarak- kulaklarımıza hayır dışında bir şeylerin anlatılmasından asla râzı değiliz. İnsanların ve oturulan meclislerin huzurunu bozanlar, insanların neşesini kaçıranlar, insanları günahlara sokanlar, araları bozanlar, kalpleri kıranlar ve psikolojileri allak bullak edenler, yarın Âlemlerin Rabbine hesap vermeden önce tevbe etsinler, hallerini düzeltsinler... Yoksa bir de bakarlarken ki, -ALLAH KORUSUN- Allah'ın huzuruna -Rasûlullah'ın haber verdiği gibi- "MÜFLİS" olarak çıkıverirler! Dost acı söylermiş!! Bu konuda satırlara sığmayacak kadar hakikatler kaleme alınmıştır. Konuşmadan duramayanlar, tefekkür faziletinden mahrum olup, boş, gereksiz, faydasız, bâtıl, münker ve fuhşiyatlar konuşmadıkça âdeta dilleri şişenler ve konuştukça nefsî yönden haz alanlar, bu mânevî rahatsızlıklarının mevcûdiyetini kabul ederek, bu meselede -hem kendi hayırları hem de başkalarına zarar vermemeleri için- çokça okuyup araştırmalıdırlar. Böylece insanı, iflâsa sürükleyen bu kötü kişilikten ve münker yoldan uzaklaşabilsinler! Allah'ın kulları da, gıybetten, kötü zanlardan, hasetlerden, iftiralardan, boş, gereksiz, anlamsız konuşmalardan arındırılmış temiz hava sahalarında rahat nefes alabilsinler! İnsan, dilini, kalbini ve fiilini Allah'ın zikriyle meşgul etmezse, buraları bâtıllar işgal eder. Dil de bütün azalara uyar. Hayırsız konuşmalardan başkaca da bir şey yapmaz! Peygamberimiz bir Hadîsinde, insan sabaha çıktığı zaman bütün azalarının dile uyacağını bildirmiştir. Ey Rabbimiz, azaları, Seni zikretmekten gâfil olan kimselerin dillerinin şerrlerinden Sana sığınırız!

 

21-  EBÛ HANÎFE RAHIMEHULLÂH’I ELEŞTİREN GENÇLER TÜREMİŞ!

Âhir zamanda türeyen bazı gençler Ebû Hanife rahımehullâh'ı ve/veya onun mezhebini beğenmiyorlarmış! Herhalde bu gençler Selef-Halef, evvel/âhir müctehidlerin ilimlerini, uyurlarken rüyalarında veya yan gelip yatarlarken istirahat ve dinlenme saatlerinde belki de etlisinden, sütlüsünden, tatlısından, acısından, sıcağından, soğuğundan leziz gıdalar yerlerken/içerlerken ve dünyadan kâm alırlarken geçmiş olmalılar ki, onların görüşlerini eleştirir hâle gelebilmeyi başarabilmişler! Böylece müctehidu'l-evvelîne ve'l-âhirîn "öncekilerin ve sonrakilerin müctehidi" oluvermişler! Hani tasavvufta "hâtemu'l-evliyâ" yani "velîlerin sonuncusu(!)" diye (İbn-i Arabî'nin kendisi için savunduğu) bir iddia vardır ya, aynen onun gibi! Ne fark vardır ki, yanlışı savunma bakımından bu ikisi arasında? Tâbiînden (diğer bir ifadeyle Selef'ten) olan ve 40 kadar müctehid talebesi olduğu rivâyet edilen Ebû Hanîfe'nin -bugün tespit edilen hatalarını- o devirlerde ve sonraki asırlarda sayılamayacak kadar müctehid görememiş, bilâkis o görüşlerin çoğunu savunmuşlar, günümüze kadar hayatın içinde olma ve bilfiil uygulanma bakımından Ümmet-i Muhammed'in ekserisinin farklı çağlarda asırlarca amel ettiği bir mezhebin, bugünün bazı fikir sahipleri tarafından itibarsızlaştırılmaya çalışılmasının arka planında şeytanın ciddi oyun, plan ve desiselerinden birinin olduğu düşüncesindeyim. Bir müctehidin kabul edilebilir görüş serdetmesini "bâtıl" gibi göstermeye çalışmak Fıkıhtan ve Usûl'den nasipsizlikten başka bir şey değildir!

Fitnelerin kol gezdiği âhir zamanda dünyanın her tarafından birileri çıkıp kendisini "müctehid/son müctehid" ilan edercesine, Selef ve Halef âlimlerini -ilimsizce- eleştirebilme hakkını kendilerinde görebilmektedirler! Âhir zaman fitneleri bir yana, bu da başka bir musibettir! Allah selîm akıl, fikir, fehm, fıkıh ve şuur nasip eylesin.

 

22- "OFF, CANIM SIKILIYOR, YAPACAK BİR ŞEY YOK. N'APSAK Kİ? YA DA NE YESEK İÇSEK?! VEYA KİMİN GIYBETİNİ YAPSAK!" DİYORSAN OKU!

Canın sıkılıyor ve yapacak bir şey bulamıyor musun?

O halde Allah'ı zikret! “Sübhânallah” de, “Elhamdülillah” de, “Allahu Ekber” de, “Lâ İlâhe İllallah” de. “Yâ mugallibe'l-kulûb, sebbit galbî alâ dînik” de. “Sübhânallahi ve bi-hamdihi, sübhânallâhi'l-azîm” de. “Estağfirullâh ve etûbu ileyh” de. “Subbûhun Kuddûsun, Rabbu'l-melâiketi ve'r-rûh” de. “Allahümme'ğfirlî zenbî kulleh, diggahu ve cilleh ve evvelehu ve âhirah ve alâniyetehu ve sirrah” de. “Allahümme inneke afuvvun tuhibbu'l afve fe'fu annî” de. “Allahümme innî euzü bi-kelimâtillâhi't-tâmmâti min şerri mâ halak” de. “Allahümme innî euzü bike en uşrike bike ve ene a'lemu ve estağfiruke limâ lâ a'lem” de. “Lâ İlâhe illâ ente sübhâneke innî küntü min'ez-zâlimîn” de. “Hasbiyallahu ve ni’me’l-vekîl” de. “Rabbi, zidnî ilmen ve fehmen ve elhıgnî bi's-sâlihîn” de. “Allahümme ehyinî müslimen ve teveffenî müslimen ve elhıgnî bi's-sâlihîn” de. “Rabbi'c'alnî mugîme's-salâti ve min zürriyyetî, Rabbenâ ve tegabbel du┠de...

Kur'ân Ve Sünneti aç binlerce duâ göreceksin. Onlarla meşgul olurken can sıkıntın ânında kaybolacaktır. Çünkü o zaman şeytan senden uzaklaşır. Şeytan, Rahmân’ın zikrinden gâfil olana yanaşır ve musallat olur. Kovulmuş şeytandan Allah’a sığınırız.

Hemen Hadîs kitaplarındaki dua ve zikirler bölümünü aç, oku, ezberle, yaz, şerhlerine bak. Emin ol, can sıkıntını bile unutacaksın; vaktin nasıl geçtiğini bilemeyeceksin. Hatta zaman sana yetmeyecek. Dünyanın birçok koşuşturmalarına müsait olmadığını anlayacaksın.

Ya da Kur'ân oku. Dura dura, düşüne düşüne, ağlaya ağlaya, anlaya anlaya. Okuduğun bazı Âyetleri yaz bir kenara, ezberle onları, tefsirlerine bak. Göreceksin ki, yapacak çok şey var ama insan ömrü sınırlı. İnsan, israf ettiği zamanın kıymetini, fırsatı kaçırdığında anlar!

Yâsîn Sûresini, Mülk Sûresini, Nebe Sûresini, Kehf Sûresini, İhlâs Sûresini, Felâk Sûresini, Nâs Sûresini, Fâtiha Sûresini, Âyetü'l Kürsî'yi, Haşr Sûresini, Saff Sûresini oku. İstersen Kur'ân'ı baştan sona şekilde lafzıyla ve anlamıyla birlikte günlük düzenli olarak okumaya başla.

Zaten bunları az ya da çok yapıyorum diye mi düşünüyorsun? Yani amellerin Allah'a en sevimlisi -az da olsa- en devamlı olanıdır diyorsun. İnşâAllah, doğru söylüyorsun. Yani bu ve benzeri amelleri -bir sonrakine daha istekli, heyecanlı ve dinç olmak için- tadında bıraktın öyle mi? Tabiî ki hâlâ ne yapabilirim diye düşünme sürecinden kurtulmuş değilsin. O zaman bir fakiri/muhtacı ziyaret et. Onun ihtiyaçlarıyla ve gündemiyle hemhâl ol. Böylece duasını da almış olursun. Varsa bir hasta ziyaret et. Borçlu birini biliyorsan, git sıkıntısını paylaş/azalt.

Sadece Allah rızası için -hiçbir dünya beklentisi olmadan- bir Müslümanın evini ya da işyerini şenlendir. Selâm ver, nasihat et, nasihat dinle, güler yüz göster ve güzel sözler söyle. Evindeyken, evinden çıkarken, çıkınca, dışarıdayken, gelirken ve gelince bulunduğun ortamlarda ve karşılaştığın tüm şartlar altında Allah'ın Rasûlü, Allah'ı nasıl zikrederdi, O’na nasıl dua ederdi. O zikir ve duaları Peygamberimizin Sünnetini adım adım takip ederek oku, düşün, anla, iman et, amel et, başkalarına da öğret.

Ey Müslüman bil ki, can sıkıntısı, esneme, vesvese, karamsarlık, kötümserlik, kendini çaresiz görme ya da büyük görme gibi his ve duygular şeytandadır. Şeytan da Allah’a kulluktan uzaklaşanlara yaklaşır. Yaratılış amacın olan ibâdetten gaflet etmezsen şeytanlar ne bu dünyada ne de âhiretinde sana zarar verebilirler.

 

23- ÖZGÜRLÜĞÜN BİLE BİR SINIRI VARDIR!

Özgürlük, birilerinin esâreti üzerine binâ edilemez. Ona özgürlük değil, zulüm denir!

Her şeyde olduğu gibi özgürlükte de bir sınır (had, edeb) vardır. Bir başkasının meşru özgürlük alanının çiğnenildiği yerde özgürlük sona erer. O sınır aşıldığında, sınırı aşan kimse haddi aşmış ve zulmetmiş olur. Hiç kimse keyfî olarak, "ben özgürüm arkadaş, dilediğimi yaparım" diyemez! İnsan, kendi hareket alanında özgürdür; başkasının yaşam alanına ve meşru sahasına daldığında özgür ve modern insan değil, ilkel, gerici ve zâlim bir insan olur!

En genel bir ifadeyle, hiç bir kul, Allah'ın girilmesini yasakladığı alanlarda özgür olduğunu, o alanlarla hareket etmenin câiz olduğunu söyleyemez! Bir kimse, Allah'ın belirlediği sınırları çiğneyerek Yaradanın yasak bölgesine girebilir ama bu onun özgür olduğunu değil âsi ve nankör olduğunu gösterir. Yasak bölgesinin ya da koruluğunun çiğnenmesi durumunda, haddi aşan kimseye kızan ve cezalandıran her mülk sahibi gibi; Göklerin, yerin ve bu ikisi arasındakilerin mülkü kendisine ait olan Rabbu'l-Âlemîn de, kendi koruluğunda -özgürlük adına- gezip dolaşanlara, kendi şânına ve adâletine yakışır biçimde âhirette cezalar verir. Rahmân'ın bu dünyada imtihân irâdesine istinâden kullarına zaman tanıması onların imhâl edilecekleri ve yaptıklarının karşılıklarını görmeyecekleri anlamına gelmez. Ömür; kul için Rahmet-i Rahmân'dır, Lütf-u İlâhî'dir. O ömrün içindeki sayılı dakikaların ve nefeslerin kıymetini bilerek, Allah'a ibâdet etmek ve günahlardan dolayı da tevbe ve istiğfâr etmek gerekir. Bu hayat, insanlara, Allah'a isyanlarını artırmaları için verilmemiştir!

 

24- İLMÎ LİYÂKATSİZLİK!

İlmî yeterlilik, ehliyet ve liyâkat olmadan İslâm'ın, (müctehidlerin ictihâdlarıyla) çözülmüş meselelerine dalmak o meseleleri karıştırmak, bilinenlerin aksine yeni ve çirkin görüşler (bid'atler) ortaya koymak demektir. Bir kimse âlet ilimlerinden ya da Şer'î ilimlerden birini ya da birkaçını tahsil etmiş olabilir. Fakat o konuda ihtisâs sahibi olmadan yani o ilmi özümseyip fıkhetmeden belli bir olgunluğa ve yetkinliğe ulaşmadan -sırf tahsiline güvenerek- bir takım sözler sarf etmesi câiz olmaz. Bundan daha kötüsü ise, gerek âlet ilimlerinden ve gerekse Şer'î ilimlerden birini ya da ikisini okuyan/tahsil eden kimsenin okumadığı ilimlerde de konuşmasıdır. Bu, hiç olacak şey değildir! Ama maalesef ki günümüzde en çok yapılan da budur! İnsanlar, çok konuşmanın fitnesini bilselerdi, pek çok durumlarda susmanın ne kadar büyük bir fazilet olduğunu da anlarlar; konuşma hakkı yerine susma hakkını kullanırlardı. İlimsizce fetvâ vermenin cezasını bilselerdi, fetvâ vermenin can vermekten daha zor olduğunu anlarlardı. Bugün insanlar, ilimlerinin müsaade ettiği kadarıyla değil, nefesleri yettiğince konuşmaktadırlar ve fetvâlar vermektedirler! Bu nedenle Müslüman, sözleri dinleyip en güzeline uymalıdır. Duyduğu/okuduğu her sözü "hak" sanmamalıdır!

 

25- OKUR-YAŞAR OLMAK!

ÇOK KONUŞMAYA HEVESLİ OLANLAR GENELDE OKUMAYA KARŞI İLGİSİZ KALMAKTADIRLAR!

Öğrenmenin en sağlıklı yolu okumaktır. Kimileri "ben dinleyerek daha iyi öğreniyorum" derler. Bu kolaycılıktır, tembelliktir. İstisnâlar dışında bu yaklaşım yanlıştır. Okumak zordur, anlamak için çalışma gereklidir. Dinlemek ise kolay ve zahmetsizdir. Okumada dikkat, dinlemede ise dikkat dağınıklığı vardır. Okuyan satırlara konsantre olur, bir cümle ya da paragraf anlaşılmadan diğerine geçmez. Dinleyen, anlamasa da, konuşan, konuşmasını sürdürür. Çoğu zaman da konuşulanlar, dinleyenlere ninni gibi gelir, uyutur, uyuklatır. Şeytan, konuşulanların anlaşılmaması için, dinleyenlere vesvese verir, onların dikkatlerini dağıtır, başka şeyler düşündürtür ya da uyuklatır.

Okumak ile dinlemek arasındaki fark, çok çalışan ile az çalışanın durumu gibidir. Okumak, basamakları tek tek çıkmak ve yolda sabırla ilerlemektir. Dinlemek ise basamakları üçer beşer atlamak ve aceleciliktir. Ecdâd, “söz uçar, yazı kalır” demişlerdir. Gerçekten de insan pürdikkat dinlemedikçe konuşulanların çoğu uçmaktadır, kaçmaktadır. Zira dinleyen, sorumluluğun büyüğünü okuyana vermiş, kendisi de kolay olanı seçmiştir. Okuyan; satırları görüyor, onu diliyle seslendiriyor, aklıyla kavrıyor, kalbiyle o gerçeklere karşı bir tavır alıyor. Dinleyende ise, bunların bir kısmı bulunmamaktadır. Kolay ve az bir çaba ile zorlukların üstesinden gelinmez. Okuyan kimse, o mevzuyu anlamak için, -tâbir-i câizse- taşın altına elini hatta gövdesini koymaktadır. Zorluk altına girmek bir özveridir. Özveri de, insana, hayırlar, iyilikler ve güzellikler kazandıran bir sıfattır. Yüce Rabbimizin, ilk vahyinin “OKU!” olması da bütün bu gerçeklerin bir delilidir. Teknolojinin var edicisi olan Allah, daha sonraki asırlarda işitmeye dayalı nice teknolojilerin olacağını da bildiği halde, kesin bir ifadeyle ve emir sîgasıyla “OKU!” buyurmuştur. Bu nedenle okumanın önemini kavramalıyız ve okumalıyız. Hem de düzenli bir şekilde okumalıyız. Çok konuşmaya hevesli olmamalıyız, amel etmeye ve öğrendiklerimizi yaşamaya karşı rağbetimizi, heves ve heyecanımızı artırmalıyız, diri tutmalıyız. Bilelim ki, okumanın amacı yaşamaktır. Konuşmak ya da yazmak için değil, okur-yaşar hale gelmek için okumalıyız.

Bütün bunlardan sonra, yani okumanın önemini anladıktan sonra, dinlemesini de bilmemiz gerekir. Ehil ağızlardan çıkan hikmetlere, nüktelere, inceliklere, ilim anlamı taşıyan te’vîl ve tefsîrlere kulak vermemiz, onları iyice kavramamız, kaynaklardan tahkîk ederek kendimize mal etmemiz gerekir. Okumanın kıymetini bilen bir insan, okuyanların ve okumuşların da faziletini idrak eder ve onların söylediklerinden istifade eder. Okuyan kimse, boş sözlere “tok” ve “ihtiyaçsız” olan kimsedir. Onun ihtiyacı ve arzusu ilimdir, hikmettir, hakikattir. O, cennete girinceye kadar ne ilme ne de herhangi bir hayra doyar. Okuyan kimse, -altının ve değerli taşların ayarını bilen bir sarraf gibi- sözlerin kalitesini ve ayarını bilen kimsedir.   

 

26- ALLAH’TAN BAŞKASINA KULLUK ETMEDE CEHÂLET MAZERET DEĞİLDİR.

Allah’a hamd, Rasûlüne salât ve selâm olsun.

Allah’tan başkasına ibâdet eden ya da edilebileceğini söyleyen bir kimse Kelime-i Tevhîd’i bozmuş ve muvahhid vasfını kaybetmiş olur. Yüce Rabbimizin ve Allah Rasûlünün bildirdiklerine göre, cennete, mü’min ve Müslüman kimselerden başkası asla girmeyecektir. Cennet muvahhidlerin yeridir. Cehennem ise müşrik, kâfir ve münâfıkların yeridir.

L İLÂHE İLLALLÂH demek; ALLAH’TAN BAŞKA İBÂDET EDİLMEYE LÂYIK GERÇEK İLÂH YANİ MA’BÛD YOKTUR demektir.

Bir kimse ağzıyla Lâ İlâhe İllallâh dediği halde ameliyle Allah’tan başka ilâhlar ediniyor, Allah’ın emir ve yasaklarını çiğneyerek başkalarının emir ve yasaklarını baş tacı ediyor, yaşam tarzını Hâlık’ın değil de, halkın irâde ve arzularına göre düzenliyorsa; o kimse şirke düşmüştür. İsterse beş vakit namazın yanında sık sık teheccüd kılsın, isterse her ay üç gün oruç tutsun, isterse defalarca hacca ve umreye gitsin, isterse Kur’ân hâfızı olsun, isterse üniversite mezunu hatta profesör olsun fark etmez… Her kim şirk i’tikâdını benimsiyor, savunuyor ve uyguluyorsa müşrik olmuş olur. Şirki terk etmedikçe de onun Kelime-i Tevhîd’i ya da Kelime-i Şehâdeti diliyle söylemesi bir anlam ifade etmez, ona bir fayda sağlamaz. 

Tevhîd'in delilleri hayatın her noktasında o kadar açık ve çoktur ki, şirk işlemenin mazeretinin olabileceğini düşünmek(!) ve böylece "bilgisizlik" kisvesiyle bağışlanmayı beklemek(!) bu dünyada haktan yüz çevirmek sûretiyle işlenebilecek en büyük cürümdür, en büyük cehâlettir. Cürüm ve cehâletin mükâfatı değil, cezâsı olur.

Cürümde Allah'a isyân vardır! Cehâlette de bilinmesi farz olan konularda bilgisiz kalma günahının yanında, o bilinmesi gerekenlerle amel etmeme suçu vardır. Bu bilgisizlik, şirk ve küfür konusuna müteallık ise, buna yüz çevirme küfrü denilir.

Allah'ın Kitâbı Kur'ân-ı Kerîm'in gelişinden ve Peygamberimizin Sünnet-i Seniyyesinden sonra Tevhîd'de/dinin asıllarında mazeret olmaz. Ancak yeni Müslüman olanların ya da İslâm'a girince, Müslümanlara ve İslâmî kaynaklara uzak kalanların, -vahiyle bilinebilecek meselelerde- hakkı öğreninceye kadarki süreçlerindeki geçici bilgisizlikleri -Allah'ın izniyle- affedilir. Geçici diyoruz, çünkü hakikat kendisine ulaştırıldığı ya da kendisi hakikate ulaştığı anda gerçeği kabul etmek zorundadır. Aksi takdirde şirke girmiş olur. Bu affın nedeni, Yüce Rabbimizin sonsuz rahmetidir. Zira bu kimseler, o bilgisizliklerini ancak vahiyle giderebilirler. O ana kadar da vahiy bilgisine ulaşamamış olmaları yani imkânsızlıkları sebebiyle, onların o noktadaki cehâletleri bağışlanır. Çünkü İslâm fıtrat dinidir. Kimseye gücünün üstünde sorumluluk yüklemez. Fakat insan her nerede olursa olsun, fetret döneminde bile yaşasa, Allah'tan başkalarına ibâdet ederse, putlara taparsa, bu evrenin yaratıcısından başka bir ma'bûd tasavvur ederse bu apaçık bir şirktir ve Allah’a karşı bir küfür ameliyesidir. Yüce Rabbimiz de Kitâbında şirk koşanların amellerinin mutlaka boşa çıkacağını yemin ve te'kîdle haber vermiştir. İslâm ve Tevhîd; insanların fıtratlarında vardır. Yüce Allah, insanları Tevhîd dini olan İslâm üzerinde yaratmıştır ki, işte o Allah'ın fıtratıdır. İnsanlar, o fıtratlarını örtmedikleri sürece Tevhîd üzere olmaya devam ederler. Çocuklar dahi doğduklarında İslâm/Tevhîd fıtratları üzerindedirler. Ve bundan dolayı da, bulûğ çağına ermeden ölen çocuklar cennete gireceklerdir.

İsterseniz, çok ötelere tâ ruhlar âlemine dönelim…

Orada neler yaşanmış, bir bakalım.

Allah Teâlâ, Âdemoğullarının ruhlarına hitaben "E-lestü bi-Rabbiküm?" yani "Ben, sizin Rabbiniz değil miyim?" diye sual yönelttiğinde; onların hepsi, "Evet, Rabbimizsin, şâhid olduk" dediler. Allah, daha insanları yaratmadan önce, onların ruhlarından, kendisinin Rabbliğine teslim olmaları için, hepsinden topluca söz almıştır... Yani Rabbimiz, o ruhlardan, sadece kendisine iman edeceklerine, yalnızca kendisine kulluk edeceklerine dair şâhidlik etmelerini istemiştir; onlar da bu şâhidliği gerçekleştirerek, söz vermişlerdir... Dünyaya vardıklarında Allah'tan başka Rabb tanımayacaklarına dair kesin söz vermişlerdir... Allah dışındaki sahte rabbleri ve sahte ilâhları tanımayacaklarına dair bir sözdü bu... Ruhlardan bir mîsâk idi... Ana karnına düşmeden, etlenmeden, kemiklenmeden, kanlanmadan, canlanmadan, bedenlenip yani yaratılıp dünyaya gönderilmeden ve dünyada imtihana başlamadan önce, Allah'a verilen kulluk sözü idi... Bütün ruhlar, Allah’a bu sözü verdiler.  Hani nerede bu sözün sahipleri? Sözünü tutanlar ne kadar da az değil mi?!

Rabbimizin buyruklarına kulak veriyoruz:

"Hani kıyâmet günü: 'Bizim bundan haberimiz yoktu' demeyesiniz diye, Rabbin, Âdemoğullarının sırtlarından (sulbünden) zürriyetlerini (çıkarıp) almış ve onları kendilerine şâhid tutup: 'Ben sizin Rabbiniz değil miyim?' (diye buyurmuştu). Onlar da: 'Evet, (Rabbimizsin) şâhid olduk' demişlerdi." (A'râf: 172)

Bu olay, temsîlî bir kıssa değildir. Bu olay gerçekten fizik âleminde gerçekleştirilmiştir. Bazı kimseler bu olayın hakikaten gerçekleşmediğini sanıyorlar. Hiçbir şeyin Allah'a zor olmadığını düşününce, bu olayın gerçekten vukû'a geldiğini anlamakta zorlanmıyoruz. Allah bütün nefisleri bir araya toplayarak onlardan söz alırken, "Allah'ın Ulûhiyyeti Fikrini" yani "fikr-i ulûhiyyet"i, insanların tabiatlarına yerleştirmiştir. Dolayısıyla insanın sadece Allah'a kul olması gerçeği, fıtratında, özünde ve insanî yaratılış ayarları ve amaçları içinde en ön sırada bulunmaktadır. Bu olay, rivâyetlere göre, Hz. Âdem'in yaratılışı esnasında gerçekleşmiştir. Rabbimiz tüm melekleri bir araya toplamış ve onlardan, Âdem'in önünde eğilmelerini istemişti. Ve o mecliste, insanın, yeryüzünde Allah’ın halifesi olacağı da ilan edilmişti. Aynı şekilde bidâyetten kıyâmete kadar gelecek tüm nefisler de bir araya getirilmiş, onlara akletme gücü verilmiş ve kendilerinden sadâkat ve kulluk sözü alınmıştır... Evet, Allah, ruhlar âleminde bütün insanları topladı, onları türlerine ve yaşadıkları devirlere göre gruplara ayırdı ve onlara insan sûretini ve konuşma kâbiliyetini verdi. Sonra onlardan bir ahit aldı ve buna bizzat kendilerini şâhid tutan Rabbimiz; "E-lestü bi-Rabbiküm?" diye sual yöneltti... Onlar da: "Evet, şehâdet ederiz ki, yalnızca Sen bizim Rabbimiz ve ilâhımızsın, Senden başka İlâh ve Rabb yoktur" diyerek cevap verdiler. Hesap gününde, "bizim bundan haberimiz yoktu" demesinler diye, Allah, gökleri, yeri ve Hz. Âdem'i bu olaya şâhid tuttu. Bu olayı, Rabbimiz, âhirette şirk koşanların aleyhine bir belge olarak getirecektir...

Allah, insanların ruhlarından söz almıştır ki, daha sonra bu sözlerini unuttuklarında, bahanelerin ardına sığınmasınlar... En çok söylenen bahane ya da mazeret: "Bizi, birileri saptırdı!" sözüdür... Bu saptıranlar ya –dolaylı olarak- geçmiştekilerdir ya da kendi zamanımızda yaşayanlardır. Geçmiştekilerin saptırması; o nesiller, Allah'a şirk koşarlar, hakkı bâtıla tebdîl ederler. Sonraki nesiller de öncekilerin yaptıklarını aynen yaparlar ve "atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız" derler.

"Onlara (müşriklere): Allah'ın indirdiğine uyun, denildiği zaman onlar, 'Hayır! Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız' dediler. Ya ataları bir şey anlamamış, doğruyu da bulamamış idiyseler?" (Bakara: 170)

Yüce Allah, Kur'ân'da defalarca atalar dinine uymaktan sakındırmış ve kendi hükmüne teslimiyeti emretmiştir. Hakkı iptal edenlerin, dalâlete düşmesi; öncekilerin yolunu yol edinmekten de kaynaklansa, Allah, hem saptıranı, hem de sapanları topluca cezalandıracaktır. Bu, şirk de olsa, durum budur!

"Yahut: 'Daha önce babalarımız, Allah'a ortak koşmuşlardı. Biz de onlardan sonra gelen bir nesildik (onların izinden gittik). Şimdi (atalarımızdan) o bâtıla sapanların işledikleri yüzünden bizi helâk mi edeceksin?' demeyesiniz diye." (A'râf: 173)

Geçmişte olduğu gibi, asrımızda da muasır saptırıcılar da, sözleriyle insanları saptırmışlardır/saptırmaktadırlar. Bu kimseler, Allah'ın dediğinin aksini süslü cümlelerle ambalajlarlar ve “aldatıcı bir cazibe” ile alıcılarına bu bâtıl fikirleri sunarlar, satarlar. Bundan sakınmak gerekir! Zira İslâm'da din adamlarının ya da bilgin ve idarecilerin ululanması ve din üzerinde mutlak söz sahibi olması şeklinde bir durum asla yoktur. Din adamlarının dine hükmetmesi durumu; bizden önceki İsrâîloğullarının yaptığı büyük bid'attir. Bu bid'atleri sebebiyle dinde parçalandılar ve fırka fırka oldular. İslâm'da ise âlimler, Allah'ın dediğinin aksine bir cümle söylemezler. Dolayısıyla İslâm'ın aksine konuşanları "âlim" sanarak, sözlerini dinden sanmak çok büyük bir gaflet olur! Biz, kişilerin fikirlerine bağlılıktan değil, Allah'a bağlılıktan dolayı ödüllendirileceğiz. Dolayısıyla ne geçmişte, ne hâlihazırda, ne de gelecekte muhkem, mutlak ve kat'î Nassların hilâfına söz söylemeye kimsenin hakkı yoktur! Kimseye böyle bir hak verilmemiştir. İnsanın yapacağı iş; Allah'a itaattir. Allah'ın dediklerini sorgulamak değil! İnsanları saptırmak büyük günah olduğu gibi, sapmak da büyük günahtır. Câhil kalarak şeytanın dostlarını tanımamak sebebiyle, onlara aldanmak da büyük günahtır. Bir şekilde dalâlete düşünce kendimizden başkasını suçlayamayız. Kötü âkibetlerden tüm gücümüzle sakınmalıyız.

Rabbimiz, Bezm-i Elest'teki sahneyi bize hatırlatıp, bu konuda bilgilendirdikten sonra; A'râf: 174. Âyette şöyle buyurur: "İşte Biz, Âyetleri böyle açıklarız. Belki (Tevhîd'e) dönerler diye."

Daha sonra da 175. Âyetten itibaren Rabbimiz, konunun bütünlüğü açısından, "kendisine Âyetler verilmiş ama sonradan şeytana uyup o Âyetlerden sıyrılmış ve azgınlardan olmuş bir âlim"in haberine temas eder. Bu kişi ya Hz. Mûsâ zamanında yaşamış, sonradan irtidâd etmiş olan Bel'am b. Bâûra'dır. Ya da Peygamberimiz döneminde yaşayan, Ümeyye b. Ebi's Salt'tır. Ümeyye b. Ebi's Salt câhiliyye döneminde Tâif'li bir şâirdi. Bu adam, eski kitapları okumuş ve peygamber geleceğinden haberi olan ve o peygamberin de kendisi olacağını ümit eden biriydi. Ama kendisi peygamber olmayınca, Rasûlullah'a iman etmemiştir! Bu Âyette bize dini bile bile saptıran Bel'am sıfatlı kimselerden sakınmamız emredilmiştir. Dinini ve dininin düşmanları olan insan ve cin şeytanlarını tanımadığı için, sapıklığı seçenlerin bahaneleri huzûr-u mahşerde geçersizdir. Bu Âyetlerin ifade ettiğine göre... (Okuyunuz: A'râf: 175, 176, 177)

Allah'ın Âyetlerini yalanlayanların âkibetleri ne kötüdür!

"Âyetlerimizi yalanlayarak, kendilerine zulmetmekte olanların durumu ne kötüdür!" (A'râf: 177) Âyetleri yalanlayanlar ve yalanlanmasına sebep olanlar ancak kendi nefislerine zulmetmektedirler... Bu Âyette kastedilen zulüm, şirk'tir. Rabbimizin de buyurduğu gibi; şirk en büyük zulümdür. "Muhakkak şirk, büyük bir zulümdür." (Lokman: 13)

Kur’ân’ı dinleyelim:

“Yüzlerinin ateşte evirilip çevrileceği o günde diyecekler ki: “N’olaydı, keşke biz Allah’a ve Rasûlüne itaat etseydik.” Diyecekler ki: “Rabbimiz gerçekten biz, yöneticilerimize ve büyüklerimize itaat ettik, onlar da bizi yoldan saptırdılar. Rabbimiz onlara azaptan iki kat ver ve onları büyük bir lânetle lânetle (rahmetinden kov)!” (Ahzâb: 66-68) 

“O inkâr edenlere gelince, onlar için cehennem ateşi vardır. Onlar hakkında hüküm verilmez ki ölsünler; onların üzerinden (cehennem) azâbından bir şey de hafifletilmez. İşte Biz, küfürde ısrâr eden herkesi böyle cezalandırırız. Ve onlar orada feryat ederler: “Rabbimiz, bizi çıkar ki, önceden işlediğimizden başka türlü salih bir amel işleyelim…” (Fâtır: 36, 37) 

Allah onlara sorar: 

"Sizi, düşünecek kimsenin öğüt alabileceği kadar yaşatmadık mı ve size uyarıcı gelmedi mi?" (Fâtır: 37) 

-Evet, düşünüp öğüt almak isteyenin öğüt alabileceği kadar bize, bir ömür verdin ve bize uyarıcı da geldi Yâ Rabbi, diyecekler...

"O halde şimdi tadın (azâbı). Zâlimlerin (kâfirlerin) hiçbir yardımcısı yoktur!" (Fâtır: 37)

Âhirette tüm kâfirler bu sahnenin içinde rol alacaklar. Size de, “düşünüp öğüt alabileceğin kadar bir ömür verdim ve Elçiler gönderdim neden iman etmedin?” diyeceği zaman Yüce Yaratana ne cevap vereceksiniz?!

Rabbimize dua ediyoruz:

“Rabbimiz, biz ‘Rabbinize iman edin’ diye imana çağıran bir davetçiyi işittik ve iman ettik. Rabbimiz, günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört, ruhumuzu da iyilerle birlikte al. Rabbimiz, bize peygamberlerin aracılığıyla va’dettiğini de ver. Kıyâmet gününde bizi rüsvay etme. Şüphe yok ki Sen, va’dinden dönmezsin.” (Âl-i İmrân: 193, 194; 189. Âyetten itibaren okuyun). Âmîn.

 

27- 1 SORU 1 CEVAP:

SORU: Selâmun aleyküm, hocam. Dinimizde çok istiğfâr yapılması isteniyor. İstiğfâr sözlerini yazabilir misiniz? Nasıl istiğfâr yapacağız? Bir de edep ve ahlâk ile ilgili kitaplar tavsiye eder misiniz? Aile içerisinde ders olarak okuyabileceğimiz türden... Allah sizden râzı olsun

CEVAP: Ve aleyküm selâm.

Güzel soru sordunuz, teşekkür ederim. Kısaca cevap vereyim inşâAllah.

İstiğfâr; “Estağfirullâh” demektir. “Estağfirullâh ve etûbu ileyh” ifadesini ve Hadîslerde geçen dua, tesbîh, tevbe ve istiğfârları her gün çokça söylemeliyiz. Hadîslerde haber verildiğine göre; Rasûlullah aleyhisselâm, günde yetmiş defa (ve daha ziyâde), bazı rivâyetlere göre ise, yüz defa istiğfâr ederdi.

Dualar, zikirler ve istiğfârlar konusunda, Müslümanın, 24 saatin farklı anlarında okuyacağı Sünnette yer alan duaları öğrenip ezberlemek ve uygulamak için İmam Nevevî’nin “Dualar ve Zikirler” adıyla tercüme edilen el-Ezkâr’ını almanızı ısrarla tavsiye ederim. Aynı istikâmette Saîd el-Kahtânî’nin “Hısnu’l Muslim” adlı eserini ve İbn-i Kayyım el-Cevziyye’nin “Rasûlullah’tan Dualar ve Zikirler” diye tercüme edilen “el-Vâbilu’s Sayyib” adlı eserini mutlaka alın. Bu kitaplar, her evde bulunması ve elden hiç düşürülmemesi gereken çok kıymetli eserlerdir. Bununla beraber temel Hadîs kitaplarının “duâ, deavât (dualar), âdâb, edeb, birr (iyilik), zikr, tevbe, istiğfâr, zühd, rikâk” gibi bölümlerindeki Hadîsleri okumanız gerekir. Bu bölümlerdeki Hadîsleri okuduğunuzda birçok dualar, istiğfârlar ve zikirler öğrenmiş olacaksınız. 

Ayrıca istiğfâr konusunda, istiğfârların en faziletlisi olan Seyyidu’l İstiğfâr’ı ezberleyip her gün sabah akşam okumak gerekir. Çünkü ecri çok büyüktür.

Peygamberimiz buyurmuştur ki :

“Seyyidu’l istiğfâr (istiğfâr dualarının efendisi, üstünü, faziletlisi) şöyle demendir.

اللَّهُمَّ أَنْتَ رَبِّى، لاَ إِلَهَ إِلاَّ أَنْتَ، خَلَقْتَنِى وَأَنَا عَبْدُكَ، وَأَنَا عَلَى عَهْدِكَ وَوَعْدِكَ مَا اسْتَطَعْتُ، أَعُوذُ بِكَ مِنْ شَرِّ مَا صَنَعْتُ، أَبُؤُ لَكَ بِنِعْمَتِكَ عَلَيَّ وَأَبُؤُ لَكَ بِذَنْبِى، فَاغْفِرْ لِى، فَإِنَّهُ لاَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ إِلاَّ أَنْتَ

OKUNUŞU:

Allâhumme ente Rabbî lâ ilâhe illâ ente ĥalagtenî ve ene abduke ve ene alâ ahdike ve va’dike me’stetağtu. Eûzu bike min şerri mâ sana’tu. Ebû-u leke bi-ni’metike aleyye ve ebû-u bi-zenbî, fağfirlî, fe innehû lâ yağfiru’z zunûbe illâ ente.

ANLAMI:

“Allah’ım! Benim Rabbim Sensin. Sen’den başka ilâh yoktur. Beni Sen yarattın ve ben Senin kulunum. Gücüm yettiği kadar ezelde Sana verdiğim ahd ve va’d üzereyim. İşlediğim günahların şerrinden Sana sığınırım. Bana ihsan ettiğin nimetlerini itiraf ederim, günahımı da itiraf ederim. Beni mağfiret eyle (bağışla), Şüphesiz günahları Senden başkası mağfiret edemez!”

Peygamberimiz buyurdu:

“Bu seyyidu’l istiğfâr duasını her kim kalbiyle sevap ve faziletine kesin inanarak gündüz okur da o gün akşama girmeden önce ölürse, o kimse cennet ehlindendir. Her kim de sevap ve faziletine kesin inanarak bunu geceleyin okur da sabaha girmeden önce ölürse, o kimse de cennet ehlindendir.” (Buhârî, Deavât, 2, [6306]; Deavât, 16, [6323]; Tirmizî, Deavât, 15, [3393]; Ebû Dâvûd, Edeb, 110, [5070]; İbn-i Mâce, Duâ, 14, [3872])

Edeb ve ahlâk ile alâkalı da birkaç tane kitap tavsiye edelim:

1- İmam Nevevî’nin meşhûr Riyâzu’s Sâlihîn tam metin tercümesi ya da muhtasarı. Açıklamalı okunması tavsiyemizdir.

2- İmam Buhârî’nin “Hadîslerle Müslümanın Edep ve Ahlâkı” diye tercüme edilen “el-Edebu’l Mufred” adlı eseri.

3- Ahmed b. Hanbel’in “Kitâbu’z Zühd” adlı eseri.

4- İmam Beyhakî’nin “Kitâbu’z Zühd” adlı eseri.

5- Abdullah b. Mübârek’in “Kitâbu’z Zühd ve’r Rekâik” adlı eseri.

6- İmam Nesâî’nin “Hadîslerin Işığında Günlük Hayat” diye tercüme edilen “Amelu’l Yevm ve’l Leyle” adlı eseri.

7- Saîd Havvâ’nın “İslâm’da Nefis Tezkiyesi” adlı eseri.

8- Abdulfettâh Ebû Ğudde’nin “İslâm Edebinden Demetler” diye tercüme edilen “Min Edebi’l İslâm” adlı eseri.

9- İbn-i Kayyım el-Cevziyye’nin “Nefis Terbiyesi” diye tercüme edilen “Tıbbu’l Kulûb” adlı eseri.

10- Muhammed Gazâlî’nin “Müslümanın Ahlâkı” diye tercüme edilen eseri.

11- İmam Gazâlî’nin “Ey Oğul” diye tercüme edilen, hacimce küçük ama muhtevâ olarak zengin olan kitapçığı.

12- İmam Gazâlî’nin “İhy┠adlı eserindeki “zühd” ile alâkalı bölümler.

Titizlikle okursanız, çok yararlanırsız inşâAllah. 

Duanız için de gönülden “âmîn, ecmeîn” diyorum.

  

28- KANDİL GECELERİ VE BİD’AT-İ HASENE KONUSU İLE DUADAN SONRA “EL-FÂTİHA” DEMENİN HÜKMÜNE DAİR BİR SORUYA VERDİĞİMİZ KISA CEVABIMIZ:

Bir kardeşimiz aşağıdaki soruyu sormuştur. Güncel ve önemli bir mesele olduğu için paylaşmak istiyorum.

“Selâmun aleyküm, Yusuf kardeş;

Beni bir konuda bilgilendirirseniz çok sevinirim. Sayfanızı araştırdım bu konu ile ilgili bir yazı bulamadım.

Reğaib gecesi, Beraat gecesi gibi gecelerde ibâdet etme, Kur’ân okuma meseleleri...

Bu gecelerde, bir yerlerde toplanmanın delili var mı? Veya bu geceleri ibâdetle geçirmeyi İmam Gazâlî gibi âlimler “bid'at-i hasene” diye adlandırmışlar.

Bana bu günler hakkında soru sorduklarında nasıl bir cevap vermeliyim? Bid'atin iyisi ve kötüsü var mı?

Bir sorum da, duadan sonra "el-Fâtiha" demenin hükmü nedir?

Rabbim ayağımızı İslâm yolunda sabit kılsın.

Teşekkürler…”

Ve aleyküm selâm, kardeş. Zamanım yok ama kısaca cevap vereyim inşâAllah. Kadr gecesi dışında diğer gecelerde yapılması tavsiye edilen özel bir ibâdet yoktur. Bu gecelerde toplanmanın da, Peygamberimizin Sünnetinde hiçbir şekilde yeri bulunmamaktadır. Bu gecelerde toplanıp cemaatle namaz kılınmasının Sünnet ya da mendûb olduğuna dair hiçbir sahîh ve kuvvetli bir delil de yoktur. Zaten teravihten başka hiçbir nafile namazın da, insanları bir yere çağırarak/toplayarak cemaat halinde kılınması Sünnet değildir. Bu nedenle, kandil denilen bu gecelerde (kadr gecesini ihyâ etmek hâriç) süreklilik arz edecek biçimde fazladan ibâdetler yapılması ve cemaatle namazlar kılınması bid'at sayılmıştır. İslâm'da asıl olan, az da olsa devamlı yapılan ibâdetlerin hayırlı ve faziletli olmasıdır. Mü'minler, mu'tâd (düzenli, tertipli) ibâdetlerine bu gecelerde de devam edebilirler. Bunda sakınca yoktur. Hadîslerde bu meseleler geçmektedir. Bir örnek verelim. Cuma günü, tek gün olarak oruç tutmak câiz olmasa da, öncesi ya da sonrası itibariyle oruç tutacak olana ya da Şaban ayının son on beş gününde oruç tutmak hoş karşılanmasa da bu zamanlarda düzenli oruçları olan kimselere -Hadîslerde- ruhsat verilmiştir. Yani düzenli ve mu’tâd ibadetleri olanlar, o ibâdetlerini (namaz, oruç, Kur’ân okuma vs.) devam ettirebilirler. Ama bu geceleri kandil adı altında kutlamak/ihyâ etmek adına bazı girişimlerde bulunmak ya da Sünnette ve Ashâbın hayatında olmayan uygulamaları benimsemek asla câiz olmaz. Zaten bu gecelerin kandil adı altında kutlanması 16. asırda Osmanlı Padişahı 2. Selim zamanında başlatılmış bir merasimdir. DİA, bu konuda açıklamalar yapmaktadır. İmam Gazâli rahımehullah, özellikle Kelâm sahasında otorite bir âlimdir. Eserlerinde takvâ, zühd, riyâzet, ihlâs ve ihsân gibi meselelere çok ağırlık vermiş bir âlimdir. Fakat kendisi muhaddis ve fakîh olmadığı için bazı konulardaki görüşlerini tahkîk etmeden almak/benimsemek doğru olmaz.

Bid’atin hasenesi olur mu, meselesine gelirsek; bid’at konusunda “hasene-seyyie” biçiminde taksimat yapanlar da olmuş, yapmayanlar da. Bu taksimat, Rasûlullah ve Ashâbı zamanında yoktu. Daha sonraları fıkıhçılar bazı illet, maslahat ve yorum farklılıkları ile bu konuyu tahlîl etmişlerdir. Fakat muhakkık (tahkîk ehli) âlimlere göre, bid’atin hasenesi/güzeli olmaz. Peygamberimizin şöyle buyurmuştur: “İşlerin en şerrlisi sonradan ortaya çıkartılan (bid’atler)dir. Her bir bid’at sapıklıktır. Her sapıklık da ateştedir.” (Müslim, Cumua, 43; Nesâî, Iydeyn, 22) Bu Hadîsteki sakındırma ve tehdît, umûm ifade etmektedir. Selef’in akîde ve menheci, sakındırılan şeylerden güçleri yettiğince uzak durmaktır. Daha sonraki asırlarda iman, takvâ, bilgi ve anlayış seviyeleri düşük/zayıf/az olan bazı kimseleri dikkate alarak bir takım fetvâların verilmiş olması insanları yanıltmamalıdır. İslâm, cihanşümûl bir dindir ve herkesi bağlamaktadır. Önemli olan, takvâ yolunda olmaktır. Örneğin; âlimler teknik, teknoloji, âlet, araç ve gereçlerle alakâlı yenilikleri takip etmenin câiz olduğunu hatta güzel olduğunu söylemişlerdir. Bunlara itiraz edilmez ama bu kadarla yetinmemişlerdir. Bunların, bid’at-i hasene kategorisinde değerlendirilebileceğini söyleyenler de olmuştur. Örneğin; yemek yerken çatal-kaşık kullanmak, Allah’ı zikrederken tesbih kullanmak vs. gibi. Fakat âcizâne ben, Şerîatte “bid’at” kavramının bir ıstılâh olarak asla meşrûlaştırılmaması gerektiğine ve bu kelime üzerinden bazı uygulamalarının güzel olamayacağına inanıyorum. Ve Selef’in hayatında örneği olan, meşrû’ bir takım şeylere “güzel bid’at” denmesi sadece lügat anlamı yönündendir. Zira bid’at “yenilik” demektir. Kelimelerin lüğavî anlamları ile Şer’î anlamlarının karışma ihtimali olan durumlarda dikkatli davranmak ve o kelimeleri kullanırken gerekli açıklamaları yapmak ya da bazı insanların anlayış seviyelerinin düşüklüğünü dikkate alarak, insanların yanlış anlayacakları ve onları günaha sevk edebilecek tanımlamalardan kaçınmak gerekir. Örneğin; Arapça’da “rabbu’d-dar”, "evin sahibi" anlamına gelir. Ama İslâm akâidinde hakiki “Rabb” sadece Allah’tır. Lügat açısından, o manayı kastederek bu ifadeyi kullanmak câiz olsa da, bu sözü doğru şekilde anlayacak bir olgunluğa/yetkinliğe sahip olmayan kimselere karşı bu tarz ifadeleri kullanma konusunda ısrarcılık gerekmemektedir. Bazı durumlarda, bunlardan sakınmak zarûrî olur. Zira bilindiği gibi, “Rabbu’s-semâvâti ve’l-ard” göklerin ve yerin Rabbi ancak Allah’tır. Bid’at-i hasene tabiri de böyledir. Bid’atin hasenesi olduğunu söyleyen âlimlerin yaklaşımlarını doğru kabul etsek dahi, bid’at konusunda İslâm’ın genel esas ve maslahatlarını gözeterek bu tabirlerden sakınmak gerekir. Şahsen ben, yukarıda da söylediğim gibi, bid’atte –ıstılâh yönüyle- güzellik olduğu yaklaşımını ya da ifade biçimini kabul edemiyorum. Tahkîk ve tedkîk ehli âlimlerin görüşleri de bu minvaldedir. Mevzu, biraz da Usûl meselesidir. Allah en iyi bilendir.

Size bid’atin hasenesi konusunda soru sorduklarında az önce kısmen temas ettiğim gibi, “HER BİD’AT dalâlettir (sapıklıktır). HER DALÂLET (sahibi) de ateştedir”, Hadîslerindeki “Her” kelimesine dikkat çekebilirsiniz. O kelime, bid’atin bütünüyle dalâlet olduğunu vurgulamaktadır. Pek çok Şer’î delilde, Allah ve Rasûlü bizleri bid’atten sakındırmıştır. “Umûm” ifade eden bu lafızları tahsîs veya takyîd eden yani Nassları, umûm manalarından çıkartıp bazı durumlarla sınırlandıran bir delil ya da karîne mevcut değildir. Teknoloji vs. konuları yenilik olsa da, Şerîatin hükümleriyle alâkalı değildir. Yani İslâm ahkâmına ve esaslarına bir ilâve (ya da çıkartma) hükmünde olan şeyler değildir. Bunlar, ikmâl edilmiş (Mâide, 3) Dine bir müdâhale kapsamında sayılmaz. Dolayısıyla da mezmûm olan bid’at konusu kapsamında bunları ele almamak gerekir.

Duadan sonra “el-Fâtiha” denmesi, Rasûlullah’ın yapmadığı bir davranış biçimidir ve bu hususta Ashâb’ın hayatında bir uygulama yoktur. En selâmetli yol, Allah Rasûlünün ve onun Ashâbının yoluna uymaktır. Bu uygulamayla; daha sonraları, Fâtiha’nın fazileti sebebiyle, ta'lîm ve terbiye amaçlı sesli “el-Fâtiha” denmek sûretiyle, avâmın bu sûreyi okumayı alışkanlık haline getirmesi amaçlanmıştır. Zira Fâtiha, Kur’ân’daki en büyük sûredir ve onsuz namaz olmaz. Bu sûreyi mutlaka öğrenmek gerekir. Bu davranış biçimi de bu tür amaçlara ma’tûfen yapılmaktadır. Sürekli hale gelmesi sakıncalıdır. Ama bilindiği üzere, Sünnette aslı bulunduğu halde, bire bir karşılığı olmayan nice detay ve vasıf niteliğindeki davranışlar ta’lîm amaçlı ve geçici olarak gerçekleştirildiği halde, o uygulamalar zamanla sürekli hale gelmektedir, insanlar o uygulamanın “Sünnet” olduğunu sanmaktadırlar. Avâm, -her nedense- bir türlü o konuyu öğrenememektedir! Zarûret ve maslahat hallerinde kolaylık ilkesi ayrı bir şey, öğrenmeyi terk etmek sûretiyle cehâleti elbise haline getirmek ayrı bir şeydir! Nice insanlar, daha sonraki hayatlarında doğruyu duysalar, öğrenseler bile, “biz babalarımızdan böyle duyduk, böyle gördük, böyle öğrendik” gibi sözler sarf ederek, o meşhûr yanlışa devam etmektedirler! Bir mevzuya, “bid’at” hükmünün verilmemesi meselesinin yanında bir de bu ayrıntıya dikkat etmek ve dikkat çekmek yerinde olacaktır.

Selef’in hayatında aslı olan bir davranışın vasfının (uygulama şeklinin) -bazı illet ve hikmetlere istinâden- değiştirilmesi bid’at olmasa da, bu son konu –farklı yaklaşımlarla- tartışmaya açıktır. Muhakkak olan şudur ki, her Müslümanın, Rasûlullah’ın Sünnetine uyması ve onu örnek alması gerekir. Onun, ta’lîm ve terbiye yöntemleri de bizim uymamız gereken metodlardır. Rasûlullah böyle bir uygulamayı yapmadıysa ve yapılabilirliği üzerinde bir ışık da yakmadıysa, ilim, fıkıh, fehm, zühd ve takvâ sahibi Müslümanların bu tür meselelere yaklaşımı en selâmetli yola uymak olmalıdır. Şahsen ben, namazlardan sonra “el-Fâtiha” demiyorum. Peygamberin Sünnetinde ne varsa ona uyuyorum. Allah en iyi bilendir.

“Allah razı olsun Yusuf kardeş.

Elhamdulillah, şimdi bu konuda kalbim mutmain oldu. Rabbim bizleri Kur'ân ve Sünnet'ten ayırmasın. Âmîn, âmîn, âmîn.”

Amîn, ecmeîn kardeş.

 

29- “ELİM TEMİZ” DİYEREK, YEMEKTEN ÖNCE VE SONRA EL YIKAMA SÜNNETİNİ BÜSBÜTÜN TERK ETMEK, PSİKOLOJİK VE KARAKTERİSTİK BİR DURUMDUR!

Bir kardeşimiz, ilim sahibi bir kardeşimize, "el yıkama Sünnetinde illet nedir?" diye sorar. O kardeşimiz de, "elin kirlenmesidir" cevabını verir. Bu arkadaşımız da, elinin kirlenmediğini düşündüğü sürece elini yıkamayı terk eder. Bu kimse sadece abdest alırken, banyo yaparken ve ellerinin kirlendiğini düşündüğü açık ve görünen kirlenme durumlarında elleri yıkamayı huy edinmeye başlar. Belki de karakterine uygun bir arayış içindeyken bu sözü duyunca, onu -bir fetvâ olarak- kendisine delil kabul eder.

Bu noktadan sonra, bu kimse, artık yemekten önce ve yemek yedikten sonra ellerini yıkamaz. Gerekçesi de, ellerinin temiz olmasıdır. Oysa o arkadaş, bir yerlerde geziyor, bir takım nesnelere ve insanlara dokunuyor. Eline mikrop bulaşmadığını söyleyebilir mi? Peygamberimizin el yıkama Sünnetindeki illet, ellerin görünen ve görünmeyen kirlerden temizlenmesi amacına ma'tûftur. Bunun anlamı aslında şudur. İnsanın elleri her an kirlenebilir/kirlenmektedir. Bazı özel durumlarda elleri yıkamaya özen göstermek gerekir. Zira insana hastalık (mikrop) taşıyan duyu organlarının başında eller gelmektedir. Yemek yedikten sonra da insanın ellerinde -az ya da çok- yemek bulaşığı bulunur. Peygamberimizin bildirdiği gibi; temizlik imandandır ve temizlik imanın yarısıdır. İmanı, tahkîkî ve kâmil olan mü'minler temizlik konusunda çok hassas davranırlar. Herkes tahkîkî imana ve fıkha sahip olmadığı için de, kendisine soru sorulan kardeşlerimiz cevap verirlerken, muhâtabın psikolojik, karakteristik ve imânî durumlarını da göz önünde bulundurmaları gerekir. Modern dünya bile -geç de olsa- görünen ve görünmeyen maddî pisliklerden kurtulmanın zarûretini anlayıp “hijyen” adı altında temizliğe titizlik gösterirken, bir Müslümanın, maddî ve mânevî kirlerden temizlenme konusunda Peygamberimizden gelen uygulamalara uyma konusunda gevşeklik göstermesi kabul edilemez. Allah ve Rasûlünün emrettiği ve Peygamberimizin Sünnetinin bir parçası olan uygulamalarının hikmet, illet ve maslahatı pek çoktur. Müslüman, bunları bilmese dahi, o Sünnetlere uymalıdır. El yıkama Sünneti bir hayırdır. O hayrı artırmak da katmerli hayır olur. Ama psikolojik rahatsızlık olan ve farklı merhaleleri bulunan “temizlik hastalığı” meşru değildir. Temizlik hastalığı, psikolojik bir durumdur ve bir vesvese hâlidir. Bu takıntısı olanlar elleri temizken dahi ellerinin temiz olmadığını ya da tam temizlenmediğini düşünürler ve tekrar tekrar ellerini yıkarlar. Tuvalette taharetlenmeyi bir türlü bitiremezler. Evlerindeki temiz olan eşyaları tekrar tekrar temizlerler, silerler ve yıkarlar. Yemek yerken tabağın, su içerken bardağın vs. temiz olmadığını düşünürler ve çoğu zaman yenisini isteyebilirler. Bu durumdan kurtulmaya çalışmak gerekir. Her şeyin ifrât ve tefrîti vardır. Her şeyin aşırısı kötüdür. Maddî temizliğin ifrâtı da temizlik hastalığıdır, tefrîti ise temizlik konusunda gevşekliği huy edinmektir. Bu ikisi arasındaki orta yol ise, Peygamberimizin Sünnetine uymaktır. Son olarak şunu diyebilirim ki, -eğer mevzu aynen böyle ise, biz nakleden kişinin beyanına göre yorum yapıyoruz; el yıkama konusunda bu cevabı veren kardeşimiz bu sonucu öngörmüş olsaydı, o cevabı vermezdi! İnsan, gün içinde o kadar çok şeye dokunuyor ki, ellerine temas eden mikropların farkına bile varmaz. Çözüm; suya sabuna dokunmaktır. Allah en iyi bilendir.

 

30- KAPİTALİZM'İN AMACI NEDİR?!

Bizden önceki Mantıkçılar, Kelâmcılar ve Felsefeciler, insanı tarif ederlerken genelde derler ya, "insan, konuşan ve/veya düşünen bir canlıdır" diye. Her ne kadar bu iki özellik, kendi başına insanı tarif etmede yetersiz olsa da, insanın en belirgin özelliklerinden ikisi olduğu inkâr edilemez. O halde, bir insan olarak, biz de düşünelim ve konuşalım.

Hayat(lar) hakkında sesli düşünelim:

Ey Kapitalizm, Kapitalizm'in sözcüsü ve savunucusu!

Önce Kapitalizm diye bir sistem icat et/müdafaa et, sonra da hayat, geçim davası, ekmek savaşı de! Halkın kazandıklarından ve harcadıklarından elini çek, insanlığın, geçim için savaş vermesine gerek kalmaz! Su akar yolunu bulur. Yeter ki, açgözlü yiyiciler o suya göz dikmesinler! O suyun akışına müdâhale etmesinler, suyu bulandırmasınlar! O suları (insanların emeklerini, kazanımlarını) kendi barajlarında hapsetmesinler! İnsanların geçimini köstek olmasınlar! Gölge etmesinler, başka ihsân istemez! Geçimsizlikten beslenenler, yolları tutmuş, güçsüz olanların geçişlerine karışıyorlar! Sorsanız, iyilikten, ıslâhtan, hizmetten ve destek olmaktan başka maksatları yoktur! İnsanlık soruyor: Ey Kapitalizm, kim senden himmet, hizmet ve ihsân istedi ki, durumdan vazife çıkarıyorsun? Öyle bir vazife çıkarıyorsun ki, her nedense her adımında insanların kazanımlarını kendi kârhanene aktarıyorsun! İnsanlığa nasıl bir hizmettir bu?!

Kurt ile kuzu arasındaki "suyumu bulandırma" masalını bilmeyenimiz yoktur. Kurdun niyeti kuzuyu yemek ise, bahanesi çoktur. Masal ve fıkralara girersek sözün sonu gelmez. Farklı yorumlar ve ilginç bakış açıları bitmez. "Altın yumurtlayan tavuk" hikâyesinden gireriz "parayı veren düdüğü çalar" fıkrasından çıkarız. Sonra da, "biz ne konuşuyorduk?" deriz! Öyle ya, söz o kadar uzatılırsa, başladığımız yeri unuturuz, -çok dağıtılan her şey için gerekli olduğu gibi- konuştuklarımızı toparlamak zorunda kalırız. Biri de kalkar, "toplayacaktık, niye dağıttık?" der!.. Doğru, dağıtmayalım, bozmayalım, yapıcı olalım, yıkıcı olmayalım! Faydamız olmuyorsa, bari, zarar vermeyelim. Çünkü zararları defetmek/bertaraf etmek hayırları ve maslahatları elde etmekten önceliklidir. “Gölge etme, başka ihsân istemez” sözündeki hikmet de budur!

Sahi, biz ne konuşuyorduk?!

 

31- İKİLİ TARTIŞMALARDA, HAKLI KİMSENİN HİKMETLE MÜDAFAA EDİLMESİ, MUHTEMEL FİTNEYİ ÖNLEYEN BİR SÂLİH AMELDİR!

Meclislerde zaman zaman patavatsızlık yapan insanlara rastlarsınız… Bir mecliste bir kimse, diğerine patavatsızlık, edepsizlik ve câhillik yaparsa, şöyle düşünmeyin: “Kendisine taşkınlık yapılan kimse, nasılsa onun iflâhını keser yani onun hakkından gelir, karışmayalım, oturup seyredelim!” Ya da “bakalım, kim kime galip gelecek, müdahâle etmeyelim de, sonucu bir görelim” diye düşünmeyin! Ne kardeşinizi edepsizin câhilce saldırılarına terk edin ne de müsâbaka izler gibi, bir kenarda kimin galip geleceğine ilişkin merakınızı tatmin edin! Bunların ikisi de bâtıldır!

Bu durum, birinin diğerine, câhilce sataşıp haddi aşması veya haksız konuşmalar yapıp bâtıl şeyleri savunması durumlarını kapsar. Eğer sataşan ve tartışma ortamı oluşturan kimse, hedefine aldığı Müslümana patavatsızlıklar yapıyor ve yanlış konuşmalar ve tavırlar içine giriyorsa, kardeşini güzelce savunman, senin vazifendir. Bu, o mü’minin de, senin üzerindeki kardeşlik hakkıdır. Unutma ki, tartışmayı başlatan kimse haksız olsa da, sataşılan kimsenin haklı olduğu, meclisteki bilmeyen/anlamayan diğer insanlarca anlaşılamayacağı için, dinleyicilerin fitneye düşmesi riski bulunmaktadır. Yani durum sadece saldırı ve sataşmaya muhâtap olan kimsenin şahsı ile sınırlı kalmamaktadır. O patavatsızlığa şahit olan kimseler, dolaylı şekilde de olsa, o hâdiseye dâhil edilmiş olmaktadırlar. Bu durumda, zararın neresinden dönülürse -o kadarı- kâr kabul edilerek, daha büyük kırgınlık ve haksızlıklardan tez zamanda uzaklaşılmalı ve taraflar uzaklaştırılmalıdır.

Şunu iyi bil ki, haksız ya da haklı olan o iki tarafın karşılıklı konuşmaları/atışmaları fitne ateşine odun atmak gibidir. Haklı kimsenin konuşması da bir yönüyle (patavatsızlık ve câhillik eden kişinin davranışı ve vereceği tepki açısından) öyledir. Haksız kimse, konuştuğunda ateşe iki odun atarken, haklı kimse konuştuğunda ise bir odun atmış olmaktadır. Haksız, hem yanlış konuştuğu için hem de karşısındakine taşkınlık yapıp onu yeni bir maceraya sürüklediği için, fitneyi çift yönlü körüklerken; haklı kimse de, hakkı ihkâk ederken, haksız kimse, o konuşmaların doğru olduğuna inanmadığı için, bâtıl konuşmalarla cevap vererek cür’etkârlık yaptığı için dolaylı anlamda fitne ateşi yanmaya devam etmektedir. İşte bu noktaya gelmeden, ilim, iman, adâlet, insâf, iz’ân ve selîm akıl sahipleri, böylesi bir haksızlık veya sataşma gördükleri ilk anda, -mevzu büyümeden- güzellikle müdâhale etmelidirler. Bilelim ki, tartışmaya hevesli, saldırgan, öfkeli ve nefsî davranışlar sergileyen ya da böyle bir görüntü veren kimselere ilk anda üçüncü şahısların güzellikle yapacakları uyarılar fitne ateşine su dökmek gibi olacaktır. “Biraz bekleyelim, tartışma biraz netleşsin, kimin ne dediği tam anlaşılsın, belki de bize gerek kalmaz” diye düşünülürse, fitne büyüdükten, kalpler kırıldıktan ve haksızlıklar edildikten sonra devreye girilse bile, harlanmış haldeki fitne ateşine su dökmek tesirli olmayacaktır. Tartışmanın hararetinden dolayı ateşi söndürmeyecektir! Belki de ateşe dökülen o az ve tesirsiz sular ateşin daha çok harlanmasına dahi neden olabilecektir. Böyle sorumsuz ve umursamaz davranmak büyük bir vebaldir. Hiç şüphesiz ki, insanların kalitesi tartışma ve öfke anında orta çıktığı gibi, tartışmaya şahit olanların kalitesi de, o hâdise karşısında aldıkları tavırlarla belli olur.

Rabbimiz! Bizleri Ehl-i Hak’tan kıl. Sapmaktan, saptırılmaktan, ayaklarımızın, dillerimizin ve kalplerimizin bâtıla kaymasından, haksızlık etmekten ve haksızlığa uğramaktan, zulmetmekten ve zulme ma’rûz kalmaktan Sana sığınırız.

Rabbimiz! Haklı olarak, hakkı ihkâk etmemizden dolayı da, haklı olduğumuz halde -karşımızda laftan anlamaz kimse/kimseler olduğu için- Senin rızân için susup tartışmadan çekilmemizden dolayı da bizlere rızânı, rahmetini, cennetini ve va’dettiğin nimetleri ihsân eyle! Âmîn.

Allah’ım, Seni her türlü noksanlıklardan tenzîh eder, Sana hamdederim. Şehâdet ederim ki, Senden başkâ ibâdet edilmeye lâyık gerçek ilâh yoktur. Sana istiğfâr ederim. Ve Sana tevbe ederim.

Yusuf Semmak

Bağlantı | kategori: NASİHATLER | tarih: 26/04/2016 | Yorum(0) | Yorum yaz
YORUM YAZINIZ
İSMİNİZ

E-Posta (Gizli)

Web siteniz

Yorumunuz

Güvenlik kodu
Son Konular • NASİHATLER 13
• Dinin Aslında Cehalet Mazeret midir? (PDF Oku/İndir!)
• Muhtelif Konularda KISA KISA - 4
• Allah Teâlâ, Neden Kur’ân’da Bazı Yerlerde “Biz” Zamiri ile Hitap Buyurmuştur?
• Vâv ve Yâ Harflerinden Önceki Harfi Meftûh Olan Emsile-i Hamse'ye Nûn-u Sakîle'nin Dâhil Olması:
• NASİHATLER 12
• İftiâl (افْتِعَال) Bâbı ile Alâkalı Sarf Kâideleri
• GENELDE YANLIŞ KULLANILAN KELİMELER VE DOĞRU YAZILIŞLARI:
• Kur'an'da Peygamberimize Nasıl Hitap Edilmiştir?
• Muzari' Fiilin Şimdiki ve Gelecek Zamana Salahiyeti:
• Muhtelif Konularda KISA KISA - 3
• Şirke ve Sapıklığa Sürüklenen Bir Toplumda Suçlular Kimlerdir?
• 22- Ömer Nesefî Akaidi Tercüme ve Şerhi 6 (Ders Videosu)
• NASİHATLER 11
• Arapça'da 'zuu' ve 'sahib' edatlarının arasındaki fark nedir?
• EY RABBİMİZ!
• ASHAB-I KEHF HAKKINDA:
• NASİHAT BAHÇESİ
• KİTAPLARIMIZ HAKKINDA BİLGİLENDİRME:
• “Kadınlar Havuza Girebilir mi?” Sorusuna Verdiğimiz Kısa ve Özlü Cevap
• Kadın Sesiyle ve Çalgı Aletleriyle İcra Edilen Şarkı, Türkü, Ezgi ve İlahiler Hakkında Bir Soruya Verdiğimiz Cevap
• NASİHATLER 10
• Muhtelif Konularda KISA KISA - 2
• NASİHATLER 9
• “Ticaret yapıyorum ama maddi ve manevi anlamda bir türlü rahata eremiyorum” mu diyorsunuz?
• 21- Hadis Dersleri -1 (Ders Videosu)
• SESLİ HADİS DERSLERİ - YAKINDA!
• Sesli Ders Videoları Arşivi (Yusuf Semmak)
• ARAPÇA DERSLERİ (ZAMİRLER) -5-
• Kadınların Saçlarını Kısaltmaları Câiz midir?
• Muhtelif Konularda KISA KISA - 1
• Ömer Nesefî Akâidi Tercüme ve Şerhi 5 (Ders Videosu)
• İNFÂK BİLİNCİNİ KUŞANMAK!
Son Yorumlar
mutluluk
Çok güzel olmuş ellerinize sağlık
hediye
Esselamün aleyküm Yusuf kardeşim.
Yusuf Semmak
SÜNNETTE BÖYLE BİR PAZARLIK ANLAY
mahmut konur
BİR AYET "Mümin kadınlara da bak
Erkan
Allah razı olsun
ismail
bayildim
Yusuf Semmak
NOT: Bir Hristiyanla tartışan bir
Yusuf Semmak
KİMLER SUÇLU? Bir toplumda ins
Yusuf Semmak
SAHÛR VAKTİNİN SON BULMASI VE SAB
ali
Güzel bir anlatım olmuş ALLAH(C.C
Yusuf Semmak
MUHÂCİRLERLE ENSÂR’IN KARDEŞLİĞİ:
Ece
Harika çok teşekkürler
meryemnazyazğan
Çok güzel anlatmışsınız, şimdi ço
Yusuf Semmak
DİLİN, BEYÂNIN, OKUMANIN, YAZMANI
Yusuf Semmak
Bir meâlde şöyle geçiyor: "Bunun
Yusuf Semmak
“Mütevâzı’, mutevazı” (م
Yusuf Semmak
Esmâül Hüsnâ: Yanlış – el-Esmâul
Yusuf Semmak
Müşkül: Yanlış – Müşkil (kapalı,
Yusuf Semmak
Nasılki: Yanlış – Nasıl ki: Doğru
Yusuf Semmak
“MESS”: Değme, dokunma, temas,
Sibel EKİNCİ
Muhterem Hocamız Feriduddin AYDIN
2017
çok detaya girmişsiniz ama tşr
Melek
Çok güzel
Nagihan
okudum süper çok beğendim
Mehmet ARAZ
Çok güzel olmuş,başarılarınızın d
Yusuf Semmak
KANDİL KUTLAMAK BİD'AT'TIR! Ka
Yusuf Semmak
Nesefî Akâidi derslerimizi 6'ya k
Elif
Bu akaid derslerinizden bölüm6 ya
Beyza
Harika
büşra
Çok iyi olmuş
Yusuf Semmak
MODERNİZM, KADINLARIN BAŞÖRTÜLERİ
zeyra
İsime yaradi saol
Şüheda
Helal be sırf kapanmak nefislerin
© 2012 YUSUFSEMMAK.COM