Araştırmacı, Yazar

ANASAYFA
BİZE ULAŞIN
BİZİ TAKİP EDİN
AMACIMIZ
KUR'AN DİNLE
KİTAPLARIMIZ
1 ♦ "Doğru Söyleyeni Dokuz Köyden Kovarlar" Diyerek, Doğruluğu ve Doğru İnsanları Sevmeyenlerin Köyünde Yalancılığı Benimseyerek Yaşayanların Gidecekleri Yer Cehennemdir! "Doğruyu söyleyeni dokuz köyden kovarlar" diye, doğruluğu terk edip yalan söyleyenler bilsinler ki, yalancılık kötülüklere kötülükler de insanı cehenneme götürür. Dünyada yalancıların köyünden kovulma korkusuyla yalancıların safında yer alanların gideceği yer cehennemdir. Yüce Allah'ın melekleri onların canlarını alırken kendilerine: "Allah'ın arzı (yeryüzü) geniş değil miydi? Hicret etseydiniz ya!" diyeceklerdir. Ve onların durakları cehennem olacaktır. (Okuyun: Nisâ: 97) Abdullah b. Mes'ûd radıyallâhu anh'dan rivâyete göre Nebî (ﷺ) şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz doğruluk iyiliğe götürür, iyilik de cennete götürür. Kişi, doğru söyleye söyleye Allah katında "dosdoğru insan" (sıddîk) olarak yazılır. Hiç şüphesiz yalan da kötülüğe götürür, kötülük de cehenneme götürür. İnsan, yalan söyleye söyleye nihayet Allah katında "çok yalancı" (kezzâb) olarak yazılır." (Buhârî, Edeb, 69; Müslim, Birr, 103) 2 ♦ Bazı insanlar, başkalarına fırsat vermeyecek şekilde boş ve gereksiz konuşmaya gelince varlar. İnsanları arkalarından çekiştirmeye, gıybet etmeye gelince varlar. Ama kardeşleri için dua etmeye gelince yoklar! Kardeşlerinin iyilikleri, affedilmeleri ve mağfiret olunmaları için dua ettiklerinde herhalde dilleri aşınır! İnsanların yüzüne boş konuşurken, arkalarından gıybet ederken aşınmayan dilleri hayır dua ettiklerinde aşınır herhalde!.. 3 ♦ Dua ederken, kardeşlerinizi de duanıza katmayacak kadar cimri olmayın! Böyle yapanlar, arabasıyla seyir halindeyken, yolda karşılaştığı bir kardeşini arabasına almadan yoluna devam eden kimse gibidir! 4 ♦ Karşılaşıldığında "İşler Nasıl?" Nakaratına, Hakikatleri Kurban Etmeyin! Zira Rasûlullah (as) ya Hayır Söylememizi ya da Susmamızı Emir Buyurmuştur. Kişinin, Boş, Faydasız İşleri Terk Etmesinin de Müslümanlığının Güzelliğinden Olduğunu Haber Vermiştir. "Allah'ın dinine yardım" anlamında Allah yolunda çalışmaktan gâfil olan tüccâr ve esnâf kimseler, kendileriyle karşılaştığımızda "işler nasıl?" dememizi bekliyorlar. Oysa insanın "işler neden böyle?" diyesi geliyor. Öyle ya, Allah yolunda hiçbir çabası ve çalışması olmayan bir tâcirin ya da esnâfın, ekonomik anlamdaki diğer işleri "asıl olanın ya da evlâ olanın yanında" teferruat mesabesinden öte bir anlam ifade etmez. O teferruat da insanı, isrâfa ve isyâna sevk ediyorsa, teferruatta da bir hayır yoktur! 5 ♦ Bir Kimse Hidâyete Erdiğinde Hangi Dua Okunur? الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِى أنْقَذَهُ مِنَ النَّارِ “Onu cehennem ateşinden kurtaran Allah’a hamd olsun!” (Bkz: Buhârî, Cenâiz, 80; Merdâ, 11) Bu duâ, hidâyet bulan kimseye hitâben: الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِى أنْقَذَكَ مِنَ النَّارِ “Seni cehennem ateşinden kurtaran Allah’a hamd olsun” şeklinde de söylenebilir. Rabbimiz, bu duâyı çokça okumayı nasip etsin.

MUHTELİF KONULARDA KISA KISA – 2

1 "Doğru Söyleyeni Dokuz Köyden Kovarlar" Diyerek, Doğruluğu ve Doğru İnsanları Sevmeyenlerin Köyünde Yalancılığı Benimseyerek Yaşayanların Gidecekleri Yer Cehennemdir!

"Doğruyu söyleyeni dokuz köyden kovarlar" diye, doğruluğu terk edip yalan söyleyenler bilsinler ki, yalancılık kötülüklere kötülükler de insanı cehenneme götürür. Dünyada yalancıların köyünden kovulma korkusuyla yalancıların safında yer alanların gideceği yer cehennemdir. Yüce Allah'ın melekleri onların canlarını alırken kendilerine: "Allah'ın arzı (yeryüzü) geniş değil miydi? Hicret etseydiniz ya!" diyeceklerdir. Ve onların durakları cehennem olacaktır. (Okuyun: Nisâ: 97)

Abdullah b. Mes'ûd radıyallâhu anh'dan rivâyete göre Nebî () şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz doğruluk iyiliğe götürür, iyilik de cennete götürür. Kişi, doğru söyleye söyleye Allah katında "dosdoğru insan" (sıddîk) olarak yazılır. Hiç şüphesiz yalan da kötülüğe götürür, kötülük de cehenneme götürür. İnsan, yalan söyleye söyleye nihayet Allah katında "çok yalancı" (kezzâb) olarak yazılır." (Buhârî, Edeb, 69; Müslim, Birr, 103)

2 Bazı insanlar, başkalarına fırsat vermeyecek şekilde boş ve gereksiz konuşmaya gelince varlar. İnsanları arkalarından çekiştirmeye, gıybet etmeye gelince varlar. Ama kardeşleri için dua etmeye gelince yoklar! Kardeşlerinin iyilikleri, affedilmeleri ve mağfiret olunmaları için dua ettiklerinde herhalde dilleri aşınır! İnsanların yüzüne boş konuşurken, arkalarından gıybet ederken aşınmayan dilleri hayır dua ettiklerinde aşınır herhalde!..

3 Dua ederken, kardeşlerinizi de duanıza katmayacak kadar cimri olmayın!

Böyle yapanlar, arabasıyla seyir halindeyken, yolda karşılaştığı bir kardeşini arabasına almadan yoluna devam eden kimse gibidir!

4 Karşılaşıldığında "İşler Nasıl?" Nakaratına, Hakikatleri Kurban Etmeyin!

Zira Rasûlullah (as) ya Hayır Söylememizi ya da Susmamızı Emir Buyurmuştur. Kişinin, Boş, Faydasız İşleri Terk Etmesinin de Müslümanlığının Güzelliğinden Olduğunu Haber Vermiştir.

"Allah'ın dinine yardım" anlamında Allah yolunda çalışmaktan gâfil olan tüccâr ve esnâf kimseler, kendileriyle karşılaştığımızda "işler nasıl?" dememizi bekliyorlar. Oysa insanın "işler neden böyle?" diyesi geliyor. Öyle ya, Allah yolunda hiçbir çabası ve çalışması olmayan bir tâcirin ya da esnâfın, ekonomik anlamdaki diğer işleri "asıl olanın ya da evlâ olanın yanında" teferruat mesabesinden öte bir anlam ifade etmez. O teferruat da insanı, isrâfa ve isyâna sevk ediyorsa, teferruatta da bir hayır yoktur!

5 Bir Kimse Hidâyete Erdiğinde Hangi Dua Okunur?

الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِى أنْقَذَهُ مِنَ النَّارِ

“Onu cehennem ateşinden kurtaran Allah’a hamd olsun!” (Bkz: Buhârî, Cenâiz, 80; Merdâ, 11)

Bu duâ, hidâyet bulan kimseye hitâben:

الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِى أنْقَذَكَ مِنَ النَّارِ

“Seni cehennem ateşinden kurtaran Allah’a hamd olsun” şeklinde de söylenebilir.

Rabbimiz, bu duâyı çokça okumayı nasip etsin.

6 Çok ve boş konuşan çok konuştuğunu, gıybet eden gıybet ettiğini, kibirli olan kibirli olduğunu, hasetçi olan haset ettiğini, mal, makam ve itibar düşkünü olan bunların tutsağı olduğunu genelde kabul etmez! Şeytanın en sevmediği insan, hilelerini fark eden ve onlardan sakınan kimsedir. Şeytana aldanan kimselerin de, yanlışları hatırlatıldığında ve uyarıldıklarında, şeytana aldanışlarının seviyelerine göre, belli oranlarda rahatsızlık duyduklarını görürsünüz!

7 İnsan, Allah'ı zikretmekten uzaklaştıkça -boş, faydasız, anlamsız, zararlı- teğannîlere mübtelâ olur. Teğannîlerden uzaklaştıkça da zikre yaklaşır. Bu konuda doğruya en yakın sözü İslâm tarihi boyunca "Ehl-i Zikir" söylemiştir. Allah en iyi bilendir.

8 Husûmet esnasında (halk tabiriyle, ara bozulduğunda, husûmetin tarafı olunduğunda) haddi aşmak münâfıkların bir sıfatıdır. (Bkz: Buhârî, Îmân, 24; Müslim, Îmân, 106)

Bu sıfat, nifâk alâmetidir. Münâfıklara ait sıfatlardan herhangi biri her kimde bulunursa, o kimsede nifâktan bir özellik var demektir. Buna "amelî nifâk" denir. Günümüzde bu münker hasletler ne kadar çok insanda var değil mi? Hem i'tikâdî, hem amelî nifâktan, hem de bu sıfatlara sahip olanların şerrinden Yüce Allah'a sığınırız.

Müslümanların imanlarının kalitesini ortaya çıkaran durumlardan birisi, bir kimseyle arası bozulduğunda sergilediği davranış biçimidir…

9 Kulun, kıyâmet gününde ilk hesaba çekileceği ameli farz namazları olacaktır. (Bkz: Buhârî, 6533, 6864; Müslim, 1678; Tirmizî, 1396, 1397; İbn-i Mâce, 2615; Nesâî, 3991-3996). İnsanlar arasında görülecek ilk dava ise, kan davalarıdır. Peygamberimiz, bir Hadîsinde, Müslüman bir kimsenin haksız yere kanının dökülmesindense, Yüce Allah katında tüm dünyanın zevâl bulmasının/yok olmasının daha ehven olduğunu yemin ederek haber vermiştir. Bir karış toprak için nice masumların kanına girenler, Allah katında bu zulümlerinin hesabını mutlaka vereceklerdir. Hz. Âişe vâlidemizden rivâyet edildiğine göre Rasûlullah () şöyle buyurmuştur: “Kim bir karış mikdarı bir yere haksız olarak/zulmederek sahip olursa, (kıyâmet gününde) o arazinin yedi katı boynuna geçirilir." (Buhârî, Mezâlim, 13; Müslim, Musâkât, 139) Ya bir de, bir karış toprak için kan dökerek gasp yapanların cezası nasıl olacaktır?! Zulümden ve kul haklarının tamamından, Yüce Rabbimizin korumasına, rahmet ve mağfiretine sığınırız.

10 Az Konuşmak İman, Çok Konuşmak da Nifâk Alâmetidir!

Rasûlullah () buyurdu:

الْحَيَاءُ وَالْعِىُّ شُعْبَتَانِ مِنَ الْإيمَانِ ، وَالْبَذَاءُ وَالْبَيَانُ شُعْبَتَانِ مِنَ النِّفَاقِ

“Hayâ ve az konuşmak imanın iki bölümüdür/şu’besidir. Müstehcen konuşmak ve gereğinden fazla konuşmak ise münâfıklıktan iki bölümdür.” (Tirmizî, Birr, 80)

11 Rasûlullah () buyurdu:

إنَّ لِكُلِّ أمَّةٍ فِتْنَةً وَفِتْنَةُ أُمَّتِى الْمَالُ

“Şüphesiz her ümmetin bir fitnesi (imtihan vesilesi) vardır. Benim ümmetimin imtihan vesilesi de maldır.” (Tirmizî, Zühd, 26)

12 Ali Ata Bak!

"Ali ata bak" fişleriyle yetişen bir nesilden, kendisini ilgilendirmeyen şeylere bakmasından ve gereksiz her şeyi merak etmesinden başka ne beklenebilir ki?!

Oysa kendisini alâkadar etmeyen şeylere bakmaması ve her şeyi merak etmemesi olgun insanların bir vasfıdır. Nasreddin Hocanın baklava fıkrası vardır ya: "Sana ne, bana ne!" Aynen öyle! Her selim akıl sahibinden beklenen davranış işte budur!

İnsan böyle olmazsa, üzerine vazife olmayan şeylere dalar. Sorulmayan yerden haber getirir. Her şeyi merak ederken, insanların elindekilere haset eder. Dikkati, kendi sorumluluklarında olması gerekirken, gözü dışarıda, sokaklarda ve insanların yapıp ettiklerinde olur.

13 Öğüt, altından kıymetlidir, bilene!...

Nice dolu sözler insanlara “BOŞ SÖZ” gibi gelir. Ama boşluğa düştüklerinde anlarlar o sözün değerini!

14 Müstağnî ve Kanaatkâr Olanı Hem Allah Hem de İnsanlar Sever.

Sehl b. Sa'd es-Sâidî radıyallâhu anh'dan rivâyet edildiğine göre o şöyle demiştir:

Bir adam Peygamberin yanına gelip:

- Yâ Rasûlallah, bana öyle bir amel söyle ki, onu yaptığım zaman, hem Allah hem de insanlar beni sevsin.

Peygamber ():

ازْهَدْ فِى الدُّنْيَا يُحِبَّكَ اللَّهُ وَازْهَدْ فِيمَا عِنْدَ النَّاسِ يُحِبَّكَ النَّاسُ

- Dünyaya karşı zâhid ol (oraya meyletme, göz dikme) ki, Allah seni sevsin; insanların yanlarında (ellerinde) olanlara karşı zâhid ol (göz dikme) ki, insanlar seni sevsin, buyurdu. (İbn Mâce, Zühd, 1)

Dünyaya ve dünyalıklara kalbini bağlamayanları Allah sever; insanların yanlarındaki ve ellerindeki mallara göz dikmeyenleri de insanlar sever.

Ey Müslim! Sevilmek mi istiyorsun?

Müstağnî, kanaatkâr, tok gözlü ol, elindekilerle yetinmesini bil!

Kalbini dünyaya, gözünü de dünyalıklara bağlama!

İnsanların elindekilere göz dikip kalma! Hasetçi olma! Haset, ateşin odunu yediği gibi iyilikleri yer, tüketir.

15 Rasûlullah, İnsanların, Kur’ân’a Dair İhtilâflarını Sünneti ve Hadîsleri ile Onlara Açıklar:

وَمَا أَنزَلْنَا عَلَيْكَ الْكِتَابَ إِلاَّ لِتُبَيِّنَ لَهُمُ الَّذِى اخْتَلَفُوا فِيهِ وَهُدًى وَرَحْمَةً لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ

“Biz sana bu Kitâbı ancak hakkında anlaşmazlığa düştükleri şeyleri kendilerine açıkça anlatman için ve iman edecek bir kavme bir hidâyet ve bir rahmet olmak üzere indirdik.” (Nahl: 64)

Bu Âyet, açıkça bizlere Kur’ân ve Sünnete uymamızı emretmektedir...

Âyetin lafzında yer alan فِيهِ cârr ve mecrûr kelimedeki هِ zamiri, Kitâba râcidir. Yani Rasûlullah, insanların Allah’ın Kitâbı hakkında ihtilâfa düştükleri meseleleri onlara açıklamıştır.

16 "O Günde Biz, Cehenneme: 'Doldun mu?' Diye Soracağız. O da: 'Daha Var mı?' Diyecek." (Kâf: 30)

Yaz geldi derken âdeta tekrar kış geldi. 

Mevsimlere göre giyim sektörü oluşturmaya mahkûm olan ve hava durumuna göre giyinip soyunan insanoğlu neden acaba o mevsimleri yaratan Yüce Allah'ın hükmüne göre bir hayat yaşamaz?! İnsan hem âciz ve mahkûm hem de bu âcizliğine rağmen Âlemlerin Rabbine baş kaldırır! Bu, çok derin bir çelişki değil midir?

Şeytan ise, insanları, bir daha hakka dönemeyecekleri kadar uzak bir sapkınlıkla büsbütün saptırmak ister. (Bkz: Nisâ: 60)

Yüce Rahmân buyurdu: "Kim, Rahmânın Zikrini görmemezlikten gelirse/gâfil olursa, Biz ona bir şeytanı musallat ederiz. Artık bu, onun ayrılmaz arkadaşıdır." (Zuhruf: 36)

"Biz onlara yakın arkadaşlar kıldık. Onlar da önlerinde ve arkalarında olanı kendilerine süslediler..." (Fussilet: 25)

Şeytanı karîn/arkadaş edinenler şeytanla birlikte cehenneme atılırlarken aralarında çekişmeye başlayacaklar...

"Arkadaşı (olan şeytan) diyecek ki: 'Rabbimiz, ben onu azdırmadım. Fakat o (zaten haktan) uzak bir sapıklık içinde idi.' (Allah) Buyuracak ki: 'Benim huzurumda çekişmeyin. Çünkü Ben size önceden tehdidimi muhakkak göndermiş idim. Benim yanımda söz değiştirilmez ve Ben kullara asla zulmedici de değilim.' O günde Biz, cehenneme: 'Doldun mu?' diye soracağız. O da: 'Daha var mı?' diyecek." (Kâf: 27-30)

17 Emekli olunca ya da altmışından sonra hacca gitmenin mantalitesi, dünya işlerinden el etek çektikten sonra hacca gidip günahlardan arınmak ve günahsız olarak Allah'ın huzuruna gitmeyi hedeflemekmiş! Halk arasında, hacdan gelenlerin, "Ben hacıyım, terazi tutmam" demelerindeki incelik de aslında budur! Hacca kadar işlediği tüm günahların Mekke ve Medîne'ye gidip gelmekle döküldüğünü sanıyorlar! İnsan, bir ömür Allah'a isyan ve itaatsizlik üzere yaşayacak ve bir hacca gitmekle anasından doğduğu gündeki gibi pür-i pâk/tertemiz olacak! Kim diyor bunu? Bu kuruntular -adımlarına uymamamız, düşman bilmemiz ve kendisine ibâdet etmememiz gereken- şeytanın vesveselerinden başka bir şey değildir. Şeytan, "pîr-i fânî" oluncaya kadar kendisine itaat ettirdiği kimselere "altmışından sonra tevbe edersin, bir hac tüm hayatın günahlarına keffârettir" şeklinde aldatıcı sözler fısıldamakta ve şeytanla arkadaşlığı olanlar da arkadaşına inanmakta ve güvenmektedir. Bu bir aldanıştır! Rasûlullah "nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz" buyurmaktadır. Ölüme en güzel hazırlık, ma'siyetlerden tevbe edip, yaşam tarzını Allah ve Rasûlünün râzı olduğu şekle sokmaktır. Can boğaza gelmedikçe, Yüce Allah, kendi rızâsına dönen her kulunun tevbesini ve imanını kabul eder. Fakat nefsî yaşam tarzından ödün vermeden Allah'ı kandırmaya çalışanlar ancak kendilerini aldatırlar!

18 Hava durumu haberlerinde kadın fotosu, benzin fiyatları haberinde kadın fotosu, akılsız telefon modellerinin reklamlarında kadın fotosu, araba reklamlarında kadın fotosu yuh yani size! Kadını bu kadar istismar eden zihniyete yazıklar olsun! Kadının özgürlüğü, kadın-erkek eşitliği masallarıyla kadınlara ulaşma özgürlüğünün yollarını açmak isteyen zihniyete veyl olsun!

19 ♦ Allah Teâlâ Buyurdu: “Üç Sınıf İnsan Vardır ki, Kıyâmet Gününde Ben Onların Hasmıyım: …”

Ebû Hüreyre radıyallâhu anh’dan rivâyete göre Rasûlullah () şöyle buyurmuştur: “Allah Teâlâ şöyle buyurdu: Üç sınıf insan vardır ki kıyâmet gününde Ben onların hasmıyım/düşmanıyım.

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ رَضِىَ اللَّهْ عَنْهُ عَنِ النَّبِىِّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ : قَالَ اللَّهُ تَعَالَى : ثَلَاثَةٌ أَنَا خَصْمُهُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ : رَجُلٌ أَعْطَى بِي ثُمَّ غَدَرَ وَرَجُلٌ بَاعَ حُرًّا فَأَكَلَ ثَمَنَهُ وَرَجُلٌ اسْتَأْجَرَ أَجِيرًا فَاسْتَوْفَى مِنْهُ وَلَمْ يُعْطِهِ أَجْرَهُ

1- Benim adıma söz verip sonra sözünden cayan kimse,

2- Hür bir insanı köle diye satıp parasını yiyen kimse,

3- Ücretli bir işçi tutup ona işini tam gördüren ama ücretini vermeyen kimse.” (Buhârî, Buyû’, 106; İcâre, 10)

20 Hata eden, kaba davranan ve görgüsüzlük eden kimsenin ıslâhı için ona sert davranmamak gerekir. Çünkü bu, o kişiye nasihat etmek için daha faydalı ve hatasını görüp hakka dönmesi bakımından da daha ümit vericidir. Rasûlullah () kendisine karşı yapılan hiçbir taşkınlık ve görgüsüzlükten dolayı intikam almamıştır, affetmiştir. Böyle yapması, pek çoklarının hidâyet ve ıslâhlarına vesile olmuştur. Kaba ve görgüsüz kimseye, kaba ve görgüsüzce karşılık vermek, câhil ile aynı dili yani kabalık dilini konuşmak ve ona, onun yanlış olduğunu bilmediği bir tarzda karşılık vermek demektir. Yanlış, yanlışla düzeltilemez. Böyle yapılırsa, o kimsenin ıslâhını/iyiliğini amaçlamak nerde kalır? Böyle yapanların o kimseden ne farkı kalır? Kötülükte eşitlenmezler mi? Unutmayalım ki, insan ne kadar kötü olsa da, kötülük yapsa da vicdan ve fıtrat sahibidir. İnsanın en iyi anladığı dil “iyilik dili”dir. Bu dili en iyi konuşanlar da hiç şüphesiz ki sâlihlerdir. Onlardan olmak için onları örnek almalıyız, onlar gibi yapmalıyız. Bilelim ki, cennette en yüksek mertebeler ahlâkı en güzel olan bu sâlih (iyi) kimselere aittir. Onlar varlıkta da darlıkta da infâk ederler, öfkelerini tutarlar, insanları affederler, insanlara iyilik ederler, güler yüz gösterirler, güzel söz söylerler, cana yakın davranırlar, geçim ehlidirler, yumuşak kalpli, yumuşak huylu ve tatlı dillidirler, güçlerinin yettiğince insanların ıslâhı için çalışırlar, kolaylaştırırlar, zorlaştırmazlar, müjdelerler, nefret ettirmezler. Yüce Allah da, hem kendisini hem de başkalarını ıslâh edenlerin mükâfatını zâyi etmez. Muassir/zorlaştırıcı ve müneffir/nefret ettirici olmayan, müyessir/kolaylaştırıcı ve mübeşşir/müjdeleyici kullara müjdeler olsun!

21 Kimi büyücüler, el maharetiyle bir şeyi olduğundan farklı gösterir; kimileri de, beyan maharetiyle hakkı bâtıl, bâtılı da hak sûretinde gösterir!

22 Cana Yakın, Geçimli, Yumuşaklı Huylu ve Kolaylaştırıcı Olanlar...

Abdullah b. Mes'ûd radıyallâhu anh'dan rivâyete göre Rasûlullah () şöyle buyurdu: "Size, cehennem ateşine kimin haram olduğunu veya kime cehennem ateşinin haram olduğunu bildireyim mi? Her cana yakın, geçimli, yumuşak huylu, kolaylaştırıcı kimsedir." (Tirmizî, Kıyâmet, 45)

Rasûlullah iki işten birini seçmek durumunda kalırsa, günah olmadıkça en kolay olanını seçerdi. (Bkz: Buhârî, Menâkıb, 23; Müslim, Fedâil, 77, 78)

Bu nedenle müyessir (kolaylaştırıcı) olmamız muassir (zorlaştırıcı) olmamamız, mübeşşir (müjdeleyici) olmamız müneffir (nefret ettirici, usandırıcı) olmamamız icap eder.

23 Güzel Ahlâk Nedir?

وَرَوَى التِّرْمِذِىُّ عَنْ عَبْدِاللَّهِ بْنِ الْمُبَارَكِ رَحِمَهُ اللَّهُ فِى تَفْسِيرِ حُسْنِ الخُلُقِ قال

 هُوَ بَسْطُ الْوَجْهِ وَبَذْلُ الْمَعرُوفِ وَكَفُّ الأَذَى

Tirmizî, “güzel ahlâk”ın ne olduğu hakkında Abdullah b. Mübârek rahımehullâh’ın şöyle dediğini rivâyet eder:

“Güzel ahlâk; güler yüzlü olmak, iyilikleri (ma’rûfu) yaymak ve kimseye eziyet etmemektir.” (Tirmizî, Birr, 62)

24 Çok konuşanlar, ya Allah'ı gazaplandırırlar ya da Allah'ın kullarını üzerler, rahatsız ederler.

Boş konuşmalara karşı dili tutmak, gazaplanınca öfkeyi yutmak kadar zordur.

"Ya hayır söyle ya da sus!" ilkesi, dilde kolay amelde zordur. Kişi, ilmiyle amel etmedikçe, o ilmin ehli olamayacağına göre, sadece konuşmakla da kimse, o bilginin ehil taşıyıcısı sayılmaz. Asıl olan, çok ve gereksiz konuşmak değil, az da olsa, sâlih amellere müdâvim olmaktır. sabah akşam ağzı doldura doldura konuşup durmakta hayır yoktur! Çok konuşanlar, sık sık günah işledikleri ve kul haklarını ihlâl ettikleri gibi, yanlarındaki kimseleri de ısrarla o günahlara çekmeye çalışırlar. Çoğunu da, günahlar yüklendirerek evlerine gönderirler!

25 Bir toplum sabah akşam fâizle yatıp kalkacak sonra da elini Allah’a kaldırıp "Rabbim, bereket ver, yardım et" diyecek, Allah da onların dualarına icâbet edecek, öyle mi?!

26 Davet edilmediği/edilmeyeceği yere gitmek, izin verilmeden girmek, izni olmayan bir şeyi açmak/bakmak/araştırmak ne kadar çirkin ise, bulunulan meşru bir ortamın amacının dışında bir davranış sergilemek de o kadar çirkindir.

27 Kendi hayrınla ya da insanlara verdiğin sözlerle alâkalı "şu zamanda bitiririm" dediğin hiçbir iş için son günü bekleme! (Ne kadar erken olursa o kadar faydalı olacak o işi) söz verdiğin tarihten önce bitirmek için çaba göster! Göreceksin ki, Allah sana yardım edecektir. Bunu ancak sağlam kişiliğe ve hayırlara sahip kimseler başarabilirler. Bu, Allah'ın muvaffak kıldığı kullara zor gelmez. Ama böyle olmayanlar, işleri geciktirmeyi, ertelemeyi, "tamam, hallederiz" dediği halde vaktinde halletmemeyi, işi eksik görmeyi yahut da verdikleri sözü unutup insanları mağdur etmeyi, arkasından da bahaneler uydurmayı huy edinmişlerdir.

28 "Zekât Keçisi" Tabirini Çıkaranlar, O Çirkin Yolu Açanlar ve O Yoldan Gidenler Okusun!

Bir mü'min sadaka verirken helâlinden ve imkân ölçüsünde en iyisinden verirse, onun sadakası bir tek hurma dahi olsa, Yüce Allah kabul eder ve insanların taylarını büyüttüğü gibi özenle büyütür, tâ ki o hurma dağ kadar olur. (Bkz: Buhârî, Zekât, 8; Müslim, Zekât, 63)

Malın iyisinden vermek Hâbil'in sünnetidir; kötüsünü, kalitesizini, çürüğünü, bozuğunu seçmek ve istemeye istemeye sadaka vermek, infâk etmek ve kurban kesmek de Kâbilin sünnetidir. Ma'lûmdur ki, Allah, Hâbilin kurbanını kabul buyurmuş, Kâbilinkini ise kabul etmemişti. (Okuyunuz: Mâide: 27, 30)

Çirkin yolda ısrar etmek niye?!

29 Kadının Birisi Demiş ki:

"Türkiye'de o kadar ilâhiyat fakültesi var ama bir tane 'Türk Peygamber' çıkarmamışız daha. Yazıklar olsun yani daha ne denilebilir ki."

Vah vah!..

Ama bu vah vah, kadının dileklerinin bugün gerçekleşmemesine değil! Bilâkis onun hâline, cehâletine vah vah!..

Kadının sıkıntısına bakar mısınız?

İlâhiyat fakültelerinin mezunlarına verdiği en büyük pâyenin 'peygamberlik' olduğunu sanıyor! Din adamlarının, din üzerinde egemen olduğu muharref dinlerle karıştırmış İslâm'ı!

İslâm'ın ırkçı davalardan ırak olduğunu öğrenememiş de, 'Türk Peygamber' meselesine kafayı takmış! 

İnternet, uzay, bilim ve her şeyden önemlisi de Kur'ân çağında, gerçeklere bu denli kör, sağır ve yabancı kalabilmek tek kelimeyle hidâyetsizlik ve basîretsizlikle açıklanabilir.

İnsan bilmediği, bilmek için hiçbir zahmete girmediği konularda -söylenmemiş farklı şeyleri dillendirmek ve böylece dikkat çekmek adına- kalem veya dil oynatırsa böylesi ibretlik ve rezil durumlara düşebilmektedir. İnsana da ibret almak düşmektedir.

Nebîlerin ve Rasûllerin sonuncu Hz. Muhammed ()'e salât ve selâm olsun.

30 Tebessüm Sadakadır...

Bir esnaftan alış veriş yaparken bir konu açıldı, ben de: "Kadınlar yüzde doksan dokuz haksız olsalar da, biz onlara 'haklısın' deriz" dedim. O da: "Yoksa, onlarla mücadele edersek, o hakkımızı da kaybederiz" diye karşılık verdi. İnsanlarla anlaşabilmek ne kadar güzel! : )

31 Gıybete Hayır!

Gıybetçinin gıybetine tepki göstermeyen, kardeşlerinin onur ve şerefini savunmayanlar da o gıybete iştirak eden kimseler de gıybet günahını yüklenirler. Gıybetçi de –yüklendiği gıybet günahının yanında- onları da kötülüğe sevk ettiği için ayrıca günahkâr olur ve onların veballerini de yüklenir.

Gıybetçi daha sonra gelip gıybetini yaptığı kimseyle helâlleşse dahi, sebep olduğu günahlar ve veballer yok olmaz. Zira kendisi şerre, günaha, kul hakkına sebep olduğu için kötülüğe sürüklediği kimselerin amellerini de yapan kimse durumundadır. Her ne kadar gıybetini yaptığı kimseden helâllik almış olsa bile, gittiği ortamlarda sürekli gıybet ettiği için oradaki gıybetçilerin –kendi günahlarından bir şey eksilmeksizin- günah yüklerinin vebali üzerinde olacaktır. Ayrıca gıybeti yapılan mazlûm Müslüman da sadece kendisinden helâllik dileyen kimseye hakkını helâl ettiğinden, diğerlerinin günahları affedilmemiş olacaktır. Kaldı ki, hakkında konuşulan kimsenin, diğerlerinden haberi bile yoktur. İşte gidip geldiği yerlerde gıybetçilik yapanların durumu budur! Gıybet öyle bir münkerdir ki, sekiz kollu ahtapot gibi, kişiyi her yönden ve her koldan sarar, kuşatır. Dilimizin ve başkalarının dillerinin şerrlerinden Allah'a sığınırız.

32 Önce İbâdet!

Bazı kimseler, işten güçten dolayı, namaz kılmaya, -daha genel ve doğru bir ifadeyle- Allah'a ibâdet etmeye zaman bulamadıklarını söylerler. Ama aynı kimseler, yemek yemeye, su içmeye, nefes almaya, tuvalet ihtiyacını gidermeye ve uyumaya zaman bulabilmektedirler. Her şeyin bir zamanı vardır. Her hak sahibine hakkını vermek gerekir. Tuvalet zamanı yemek yenmediği, yemek yerken tuvalet yapılmadığı, uyurken çalışılmadığı, çalışılırken uyunmadığı gibi, ibâdet zamanında da başka bir iş yapılmaz. Allah'ın emrettiği ile nefsin isteği çakışınca Allah'ın dediği yapılır, ibâdet öne alınır. Aynen zorunlu olarak yapılan işlerin terk edilemediği gibi!

33 "Kur'ân, Sünnet."

Kendisini, Ehl-i Sünnet'in ve Selef'in bakışı bağlamayanı, Ehl-i Bid'at'ın görüşleri bağlar! Selef-i Sâlihîn'i bir tarafa atarak, İslâm'a sadece Kur'ân odaklı (meâlci ya da zâhirici) bakanlar, Selef'iyle Halef'iyle bu Ümmetin gördüklerini göremezler, bilemezler, anlayamazlar. Bildikleri/bilebildikleri yanıldıklarına yetmez, telâfi etmez. Kendi gördüklerini "İslâm" sanırlar! "Kur'ân, Kur'ân" deyip de, Kur'ân'ın kastetmedikleri anlamları ona yükleyenlerden kıyâmet gününde Kur'ân davacı olacaktır. Kur'ân'ın dedikleriyle amel etmedikçe, sadece Kur'ân'ın övülmesi yetmez. İnsanı, kuru övgüsü değil, imanı, ihlâsı ve Allah için olan amelleri kurtarır.

34 Allah'ı Sevmeyenin, "İnsan Sevgisi" İddiası Yalandır!

İnsanı sevmenin en büyük alâmeti, insanı var edeni her şeyden çok sevmektir. İnsanı sevmenin kişisel alâmeti ise, kişinin kendi hayrı için Allah'a iman etmesidir. Zira kendisi de insandır. İnsan seven hiçbir insan, kendisinin ya da başka insanların ebedî cehenneme ya da azâba gitmelerine gönlü râzı olmaz. Kendisinin ya da başkalarının âkıbetlerini umursamayan kimse vefâsızdır. O kişide de sevginin varlığından söz edilemez! İşte gerçek sevginin başlıca alâmetleri bunlardır! Diğerleri teferruattır.

Aşk; aşna fişne değildir!

Demek ki;

"Ben insan sevgisiyle doluyum" diyen kimse, eğer Allah'a iman etmiyorsa, insanı yaratan Allah'ı sevmiyorsa, söylediği o söz koca bir yalandır! Bir benzetme yapmak gerekirse, bu, "benim kalbim temiz" diyen müşriklerin durumuna benzemektedir.

Ebû'd Derdâ radıyallâhu anh'dan rivâyete göre, şöyle demiştir: Rasûlullah () şöyle buyurdu:

Dâvûd Peygamber şöyle dua ederdi: "Allah'ım, Sen'den, Seni sevmeyi, Seni seven kişiyi sevmeyi, Senin sevgine ulaştıran amel yapmayı isterim. Allah'ım Senin sevgini bana kendimden, ailemden ve soğuk sudan daha sevimli eyle."

Ebû'd Derdâ diyor ki: Rasûlullah (), Dâvûd'u andığı zaman ondan bahseder ve insanların en çok ibâdet edeniydi, derdi. (Tirmizî, Deavât, 73)

Bir kimse, Allah'ı, kendi çıkarlarından, şehvetlerinden ve dünyalıklardan daha çok sevmiyorsa, o, sevgiye en uzak insandır.

Dâvûd Peygambere selâm olsun. Duasına, biz de "âmîn" diyoruz.

35 Sahâbe-i Kirâm rıdvânullâhi teâlâ aleyhim ecmeîn, Rasûlullah ()'in bir Hadîs-i Şerîfine ya da bir Sünnetine aykırı hareket eden kimse için "Ebû'l-Kâsım'a isyan etmiştir" ifadesini kullanırken; herhangi bir mevzuda yanında Sünnetten bir bilgi ya da bir Hadîs bulunan sahâbî de "benim yanımda ilim var" ifadesini kullanmaktadır.

Kendisine itaat etmemiz farz olan Allah Rasûlüne itaatin çerçevesini Ashâb bizlere ne kadar açık ve anlaşılır biçimde bildirmiştir. Bildirdiklerini bizzat kendileri pratik hayatlarıyla uygulamışlar ve sonrakiler için örnek olmuşlardır. Râşid hâlifelerin, ilk ve öncü Muhâcir ve Ensârdan olan o mübârek mü'minlerin ortaya koydukları bu çerçevenin dışına çıkmak, Rasûlullah'a isyandır. Zira onlar, Rasulullah'a itaatin ve isyanın ne demek olduğunu birinci (mübârek) ağızdan yani Allah Rasûlünden öğrendiler ve öğrendiklerini hayatları pahasına yaşadılar.

Selef-i Sâlihîn'e göre; herhangi bir meselede Sünnetten bir ma'lûmâta sahip olmak, o konuda ilim sahibi olmak hükmündedir.

Bugün ise, nice insanlar, akıl ve fikir yoluyla yorumlar yapmayı, kıyâslamalarda bulunmayı, kişisel tercih ya da redlerle değerlendirmeler yapmayı ilim sanmaktadırlar! Kur'ân ve Sünnette açık bir delil varken, başka kaynaklara başvurmak ilim değil; zanna, nefse ve kişisel kuruntulara ve arzulara uymaktır.

36 İnsanlarla münasebeti, menfaate dayalı olan çıkarcı insanlar; kendilerine bir şeyler verenleri severler, vermeyenleri sevmezler. Kendilerine bir şeyler verenleri de, vermedikleri zamanlarda sevmezler. Yani çıkar ilişkisinde gerçek sevgi yoktur! Çıkarcının sevgisi de sahte ve yalandır. Böylesi insanlar, kendilerine dünyalık verildiğinde hoşlanırlar, verilmediğinde hoşlanmazlar hatta kızarlar, eleştirirler, suçlarlar.

37 İnsanlar, yaz gelince gölge, kış gelince de güneş ararlar da; asıl aranacak şeyin, Allah'ın rahmeti, mağfireti ve rızâsı olduğunu çoğu zaman düşünmezler! Oysa Allah'ı, yazın serin gölgeden, kışın içi ısıtan güneşten, içimiz yanınca içtiğimiz soğuk sudan, acıkınca yediğimiz leziz yemeklerden ve tüm dünya şehvetlerinden daha çok sevmemiz gerekmektedir. Nimetleri vereni unutup nimeti amaç haline getirmek ne kadar büyük bir câhilliktir! Câhillikten ve câhillerden Allah'a sığınırız!

38 Allah'ın İmtihanı ile İnsanların İmtihanı Arasındaki Fark!

İnsanların yaptıkları sınavlarda yanlış seçeneği işaretlediğinizi sınavdan bir dakika sonra fark etseniz bile düzeltme fırsatı vermezler. Ama Allah, öyle rahmet ve mağfiret sahibidir ki, kullarını imtihan ederken, cevapları önceden vermekte ve âdeta "alın çalışın ve doğru yapın" demektedir. Buna rağmen, yanlış yapanlara da tevbe ve istiğfâr etme imkânı tanımaktadır. Hem de tekrar tekrar... Kul, yanlışını düzelttiğinde, her şeyi bilen, her şeyden haberdar olan, mutlak güç, kudret, ilim ve hikmet sahibi Rabbimiz güzel ve düzgün olanı doğru kabul etmektedir. Allah'ın imtihanında amaç, doğruya ulaşmak ve doğrulukta karar kılmaktır. Hâlık'ın imtihanı ile halkın imtihanı arasındaki en büyük farklardan birisi, Yaradanın sadece sözlere ve amellere bakmaması, kalpleri ve niyetleri de bilmesidir. Ama insanlar, niyetleri ve kalplerdekileri bilmezler. Bundan dolayı da sadece elden, dilden ve azalardan dökülenlere itibar ederler. Bu durum -itiraf etmeliyiz ki- biz insanların âcizliğinin bir sonucudur. Âciz olan insan, azamet ve kibriyâ sahibi olan Yaradanına karşı asla başkaldırmamalı, O'na kulluktan yüz çevirmemelidir. Sadece O'na ibâdet etmeli, günah ve kusurlarından dolayı da tevbe ve istiğfâr silgisinin olduğunu hatırlamalı, o kötülüklerin -Allah katında- silinmesi için Rabbine sığınmalı ve sadece O'na yalvarmalıdır.

39 Yemekler Ne Kadar Lezzetli Olursa Olsun, İnsan Doyunca Sofradan Kalktığı Gibi; Anlatılanlar Yeterli Olduğunda da Susmasını Bilmelidir!

Amaç hâsıl olduğunda konuşmayı ve yazmayı kes! Mevzuya bir virgül ya da nokta koy! Zira mesele anlaşılmıştır. Fazla sözün gereği yoktur. "Daha söyleyeceklerim ya da yazacaklarım var. Çok önemli açıklamalar yapacağım" deme! Konuşmada veya yazmada amaç, mânevî açlığı doyurmaktır, ihtiyacı gidermektir. Bilgi yüklemesi yapmak ve böylece dakikaları ve satırları ve dolayısıyla da insanların zihinlerini işgal etmek değildir! Doyana yemek yemesi için ısrar etmediğiniz gibi, mesele anlaşıldıktan sonra da konuyu lüzumsuz yere uzatmayın! "Ama çok önemliydi" diyene deriz ki, yemek yedik doyduk, yediğimiz yemekler de çok güzeldi ama "elhamdülillah" deyip çekilmeyi bildik. Yemekler çok leziz diye, çatlayana kadar yemek yenilmez. İnsanları da rahatsız edene dek konuşmanın bir anlamı yoktur. Bu şekilde yazılan yazılar genelde okunmaz; sadece -görsel yönden- göze hitap eder. Bu tarz konuşmalardan da insanlar rahatsız olurlar. Oysa yazılanlarda ve söylenenlerde asıl amaç, insanların kalbine ulaşmaktır.

40 Tevhîdî meseleler söz konusu olduğunda, bazı kimselerin "biz okumamışız, bilmiyoruz. Allah bizi affeder" dediklerini duyarsınız. Bu kimseler, okumaktan, araştırmaktan, sormaktan ve dinlemekten âciz midirler ki, kendilerini ma'zûr göstermeye çalışmaktadırlar! Her şeyden önce Tevhîd'den yüz çevirenler, fıtratlarından da yüz çevirmiş kimselerdir. İnsan, yaratılış özünden koptukça kendisinden uzaklaşır ve kendisine yabancılaşır. Bu kimsenin, yaratılış ayarlarındaki temel özellikleri bozup, kendisine yabancılaşırken/kendisini kaybederken, Allah'a yaklaşabilmesi mümkün değildir! Her sistemde öyle temel direkler vardır ki, onlar yıkılırsa sistem çöker. İnsanın fıtratında da Tevhîd vardır. Kim, Tevhîd'i örter ve reddederse, Allah'a kulluk etme vazifesinden uzaklaşır, başka ma'bûdlara kul ve köle olur. Bu durumda da fıtratı dumura uğrar. Aklı, fikri, kalbi, kavli ve ameli bozulur. İnsan, bu noktaya geldikten sonra, şirk, küfür, nifâk ve isyan üzere bir yaşam sürmeye başlar. İnsanı, gerçek anlamda insan yapan, onun "yalnızca Allah'a kulluk etme" ilkesine hakkıyla riâyet etmesidir. İnsanların Allah'a karşı temel görevi, sadece O'na ibâdet etmeleridir. Dünyadaki tâlî menfaatleri ya da âhirette yarar sağlamadığı gibi vebâli ve azâbı olan amelleri amaç haline getirerek, sadece ve yalnızca O Yüce Yaratıcıya ibâdet etme sorumluluğunu unutmamak gerekir. Unutmayalım ki, insan, asıl görevini unutursa, ona yaptıkları cürümlerin ve isyanların hatırlatılacağı kıyâmet bir gün ansızın gelir.

41 Bugün bir kimse, görmediği ya da tanımadığı birine "seni çok merak ettim/ediyorum" dediği zaman, genelde onun tipini/sûretini merak ettiğini kastetmektedir. Oysa etrafına baksa, o merak ettiği insana benzeyen binlerce görünüşte insanlar görecektir. Neticede merak ettiği kimse de insandır. Ne cindir ne de başka bir canlı! İnsanı ilgilendiren şey, bir kimsenin imanı, ilmi, takvâsı, ihlâs ve samimiyetidir. Diğerleri teferruattır; merak edilecek asıl şeyler değildir.

42 Öncelik Kur'ân'ın hakkı olmak üzere, Kur'ân ve Sünnet temel kaynaklardır. Daha sonraki ikinci derecede (tâlî) kaynaklar ise İcmâ-i Ümmet ve Kıyâs-ı Fukahâ'dır.

Bunlardan birisini kaynak olmaktan çıkaran kimse, onun yerine kendi hevâsını, aklını ya da anlayışını koyar.

43 "Kur'ân dışında vahiy yoktur" diyenler, ne Rasûlullah'ın vahiyle münasebetini, ne onun nübüvvetini, risâletini, Sünnetini ne de İslâm'ın hakikatini anlamışlardır.

Rasûlullah ()'in Sünnetine ve Hadîslerine "vahiy değildir" demek, asrın hatta asırların en büyük yalanı ve iftirâsıdır.

44 Günümüzde İslâmî radyoculuktan anlaşılan şey; sabahtan akşama kadar müzik çalmak, reklâm yapmak, aralara da genelde ehliyetsiz konuşmacıların sunduğu programları sıkıştırmaktan ibârettir.

45 Ahmak ile Câhil Hakkında!

Ahmaklık, cehâletten daha kötüdür. Çünkü ahmak kelimesi ism-i tafdîldir, câhil kelimesi ise ism-i fâildir. Dolayısıyla ahmak'ın hamâkatı, câhil'in cehâletinden daha ziyâdeli, daha fazla ve daha çoktur.

Câhil ile kastettiğimiz, bir hakikati bilmeyen ama öğretildiğinde öğrenmeye müsait bir karaktere sahip olan kimsedir. Ahmak ise ziyâdesiyle akılsız olan kimsedir. Kısaca, "akıllı" kelimesinin zıddıdır diyebiliriz. Humk ya da hamâkat; ahmaklık, aptallık ve kızgınlık gibi anlamlara gelir. Hamâkat sıfatında akılsızlık, fikirsizlik, kızgınlık, saldırganlık ve taşkınlık davranışları vardır. Öfkelenen kimsenin, aklı karışır veya aklı gider. Bu nedenle, sağlıklı düşünemez ve karar veremez, gerçeği duymaz, bilmez ve anlamak istemez. Ahmakta kör taassup vardır. Ne kadar gerçeği görse de görmemiş gibi yüz çevirir. Gerçeği işitse, duymamış gibi davranır. Bir şeyi bilmeyen ama bilgisizliği, anlatıldığında/öğretildiğinde yok olacak nitelikte olan kimsenin cehâleti cehl-i basîttir. Her insanda belli oranlarda bu türden bilgisizlikler bulunur. Dolayısıyla, bu duruma işâreten "bilmemek ayıp değildir" denilmiştir. Ayıp ve günah olan şey, öğrenmemektir. Bundan da kötüsü, öğrenmemekte inat etmektir. İşte ahmakın durumu budur! Akıllı ile ahmak arasındaki en büyük fark; akıllı, nefsine uymaz ve Allah'a ibâdet etmek sûretiyle ölümden sonrası için hazırlık yapar. Ahmak ise, nefsine uyar ve Allah hakkında olmadık kuruntular besler, Allah'ın rahmetini bekler!

Allah'a kulluktan alıkoyan bilgisizliğin her çeşidinden ve ahmaklıktan her şeyi hakkıyla bilen, hüküm ve hikmet sahibi olan Yüce Allah'a sığınırız.

46 Arapça bir metin okurken, bazı kelimelerde en az bir harfin silindiğini düşünelim. Silinmiş harfe rağmen kelimeyi doğru okuyup cümleyi doğru anlayabilen bir kimse Arapça'yı iyi seviyede biliyor demektir. Bir tek harfi silinmiş kelimeyi doğru okuyamayan bir kimse Arapça'yı tam olarak bilmemektedir. Türkçe bir cümle düşünün, o cümlenin bir ya da iki kelimesinde bir hatta iki harfi silinmiş dahi olsa, cümlenin genel yapısına ve karinelere/ipuçlarına bakarak, bazı harfleri silik olan kelimeyi doğru tahmin ederiz değil mi? İşte bunun nedeni, o dili bilmekten ileri gelir. Arapça'da da bu meleke elde edildiğinde, Arapça öğreniminde belli bir seviye elde edilmiş demektir.

Örnek: "Allah Rasûlünün Sünneti, Ümmet Muhammed için en güzel örnekliktr."

Dikkat edilirse, bu cümlede "Sünneti, Ümmet, örnekliktr" kelimelerinde birer harf yazılmamıştır. Ama biz, Türkçe'yi bildiğimiz için, bu cümledeki noksan harflere rağmen, cümleyi okurken, doğru olarak okuyup anlayabilmekteyiz.

"Allah Rasûlünün Sünneti, Ümmet-i Muhammed için en güzel örnekliktir."

Bu meleke, Arapça için de elde edildiği zaman, Arapça okuma ve anlama konusunda iyi bir aşama kazanılmış olacaktır. Daha çok çalışıldığında, bu seviye hep ileri taşınacak ve Arapça metinler zamanla anadilde okunduğu, yazıldığı ve anlaşıldığı gibi -inşâAllah- çözülmüş olacaktır.

47 Ta'n, levme, lânet ve gıybetten sakının ki, dil, kalp, beden ve rûh hastalıklarından selâmet bulasınız.

48 İlim öğrenmek isteyenlere ve ilim taliblerine destek olmayan zengin mü'minler, Mahkeme-i Kübrâ'da Allah'a nasıl cevap verecekler?!

49 Çalışmaktan sadece dünya için koşturmayı anlayanlar, çalıştıklarının, mizanlarının hangi kefesinde yer alacağına bir baksınlar! Baksınlar ki, -son pişmanlığın fayda vermeyeceği an gelmeden önce- bakalım, âhiret için mi yoksa dünya için mi çalışmışlar anlasınlar!

50 İfrât-Tefrît-Vasat:

Her nerede ifrât varsa orada tefrît, tefrît varsa da orada ifrât bulunmaktadır. Kimileri, mezhebsizliği mezheb edinip aşırı giderlerken, diğerleri de, "din, sadece ilmihal kitaplarından öğrenilir" diyerek mezhebi, din haline getirip tefrîte düşmektedirler. Birinci kısım, Âyet ve Hadîslerden hüküm çıkarıp müctehidlik(!) yaparlarken; diğer kısım da "Teberrüken olması dışında Âyet-Hadîs okumayın. Meâl-tefsîr okumayın; şu ya da bu ilmihalleri okuyun. Falan ya da filan ulemâdan ve evliyâdan başkasının kitaplarını okumayın. Ve falan ya da filan grupların görüşlerinden ayrılmayın" diyerek, mu’teber olan ya da olmayan ilim adamlarını ululamaktadırlar. İlk kısımdakiler, din anlayışlarını kendi yorumları üzerine bina ederlerken; diğer kısımdakiler ise, benimsedikleri ve öteden beri gelen eski ya da yeni ilmihal kitaplarındaki nakillerden oluşan bir inancı savunmaktadırlar. Ancak evliyâ kabul ettikleri kimselerin sözlerine itibar etmektedirler. İlk kısım, fikir yönüyle hep yenilik arayışında olurken; diğerleri ise, halk arasında yaygın olan âdet ve geleneklerin muhafaza edilmesinden yana bir tavır takınmaktadırlar.

Gerçek mü'min ise, ifrâtçıların ve tefrîtçilerin amellerine bakarak, bu ikisinin arasında bir orta(lama) yol tutma çabasına girmez. Ancak Allah ve Rasûlüne uyar. Vasat/orta yol; Allah'ın emrettiği ve Rasûlünün de Sünnetiyle yaşayıp, insanlara teblîğ ve ta’lîm ettiği yoldur. İşte İslâm Ümmetinin tuttuğu yol da budur. Ümmetin âlimleri de ancak o yolun rehber ve öncüleridirler. Vasat olmayı, ifrât ve tefrît amellerine bakarak, zihinsel bir ölçme ve değerlendirme sonucunda, bu ikisinin orta yerinde bir ameli benimsemeyi sananlar, bu iki mezmûm (kötü, çirkin) amelin hangisine yaklaşırlarsa, o oranda ifrâtçı ya da tefrîtçi olurlar. Yani bu davranışta da kişisel arzu ve tercihlerin benimsenmesi bulunmaktadır. Oysa asıl olan şey, o konularda da Allah ve Rasûlü ne buyurmuşsa ona uymaktır. Allah en iyi bilendir.

51 Şöhret öyle bir musibettir ki, mücrimi Müslüman, câhili âlim, zâlimi âdil, bid'atçıyı âbid, talebeyi hoca, müfsidi muslih ve müftî olarak gösterebilir!

Sonra da bilmeyen kimseler, ilim ve kemâl sahiplerini, normalde talebe olarak dahi kabul edemeyecekleri şahıslara talebe ve mürîd olarak münasip görüverirler! Hüküm verirken ilme dayan(a)mayanlar, insanlarda bulunan şöhret, servet, makam, itibar, hırs, gösteriş ve büyüleyici konuşmalar gibi şeylere dayanırlar! Sİze ne oluyor? Nasıl hüküm veriyorsunuz?

52 Çam Sakızı Çoban Armağanıdır da, Ağaların Armağanı Nedir Acaba?

Eskilerin bir sözü vardır. "Çam sakızı çoban armağanı" diye. Bu söz armağan, infâk ve ihsânda önemli olanın, çok ve pahalı şeyler değil, ihlâs ve samimiyet olduğunu ifade etmektedir. Yani herkesin armağanı, kendi durumuna göre olmalıdır. Her şeyin yakışanı benimsenmelidir. Rasûlullah'ın "yarım hurma ile de olsa, ateşten korunun" buyruğu, ecdâdın bu sözüne temel teşkil etmektedir. İmkânlar ölçüsünde verilen şey, tam ve yeterli bir tasadduktur. Zira bazı durumlarda yapılan iyilik az da olsa, iyi niyet, samimiyet ve ihlâs daha önemlidir. İnsandaki ihlâs, yaptığı ameli mükemmelleştirir. Kimilerinin hurma bahçesi olur, kimseye bir şey koklatmaz. Kimisinin de bir hurması olur, yarısını paylaşır. Kimisinin infâk ettiği bir dinarı, başkasının verdiği bin dinardan daha hayırlıdır. Zira bir dinar veren, birkaç dinarından birini vermektedir. Bin dinar veren ise, yüz binlerce dinarların arasından ancak bin dinarını verebilmektedir. Belki yüzde bir, belki iki yüzde bir, belki de beş yüzde bir oran. Bir dinar veren ise, elindekinin yarısını veya çeyreğini yahut da beşte ya da onda birini vererek, imkânları ölçüsünde yapabileceğinin en iyisini/en mükemmelini yapmaktadır. Hem de aç kalma korkusu olmadan! Şeytanın, açlık, miskinlik masallarına aldanmadan! Allah’ın, er-Rezzâk/er-Râzık isimlerine tam bir teslimiyet ve tevekkülle iman ederek. Evet, ihlâs ve ihsân ehli olan fakirlerin (diğer bir tabirle çobanların) durumu budur! Ağaların ve beylerin sürülerini güden çoban, gittiği yerlere armağansız adım atmazken, ağalar ve beyler -ağalık ve beyliklerine uygun biçimde- tasadduk etmeyi öğrenememişlerse, çok yazık onlara! Bir Müslüman düşünün ki, cebinde yüz lirası var, kardeşiyle yarısını paylaşıyor, bir zengin düşünün ki, yüz bin lirası var ihtiyaç sahibine elli lira veriyor. Fakirin verdiği yüzde elli, zenginin verdiği ise iki binde birdir. Dikkat edin binde bir bile değil! Fakir ikinin birini verebiliyorken, nasıl oluyor da bir zengin binde ya da iki binde bir ile kendisini avutabiliyor! Bunun nedeni ancak cimrilik ve eli sıkılıkla açıklanabilir. Şeytan insanları fakirlikle ve açlıkla korkutur. Şeytanın vesveselerine uyanlar da, o şeytânî telkinâtlara uygun hareket ederler. Allah ıslâh etsin.

53 Adam suçlayanlar, eleştirmek için âdeta bahane arayanlar, adam beğenmeyip adam arayanlar adam olsaydı, ne suçlayan, ne suçlanan, ne de eleştirilecek adam kalırdı!

54 İslâmî kesim et arayan Müslümanlar, nasıl ki, kesenin fıskına, fücûruna, ifrâtına, tefrîtine, zühdüne ve takvâsına bakmadan, iman ehlinin boğazladığı hayvanların etlerini tercih ediyorlarsa, bu davranışlarından, mü’minlerin ne kadar değerli olduklarını da anlasınlar. Böylece aç iken, mü’minlerin (ve kitap ehlinin) kestiğini yerken, tok iken de -gıybet etmek sûretiyle- mü’minlerin etlerini yemesinler!

55 Bir kimsenin -işitme, icâbet, iltifat, ilgi, alâka ve tepki gibi yönlerden- alıcılarının durumu, dostluk ve vefâ anlayışlarının sağlamlığı ya da zayıflığı, kalabalık bir ortamda sizi duyup duymamalarıyla doğrudan ilgilidir. Zira dost, dostunu başkalarının yanında iken de, meşgul iken de görür, duyar ve başkalarını ona tercih etmez. Yıllardır arasında kardeşlik hukuku ve aralarında yaşanmışlıklar bulunan kardeşine vefâkâr davranır. Bu açıdan kalabalık ortamlar ve meşguliyet anları, sevgi, vefâ, sadakat ve samimiyet için bir mihenk taşı gibidir. Hayatın bu alanlarında gerçekleştirilecek matlûb ve mahbûb davranış biçimi, başka insanlara sevginin, saygının, dostluğun, samimiyetin ve vefânın ne olduğunu fiilî olarak gösteren, öğreten ve bu erdemlere teşvîk eden bir teblîğ hükmün olacaktır. Yüce Rabbimizin de emrettiği gibi, iyilikler ve takvâ yolunda yardımlaşmak varken, iyilikleri tek başımıza elde etmeye ve her şeyin üstesinden tek başımıza gelmeye çalışırcasına neden Tarzanlık yapalım?! Bu açı da, başka bir yöndür!.. Âlemlerin Rabbi, döndüğümüz ve yöneldiğimiz her yönde, her tarafta, her yerde ve her zamanda sadece kendisine ibâdet eden sâlihler kullarından eylesin.

56 Allah Sübhânehu ve Teâlâ'nın gönderdiği tüm Nebî ve Rasûllerin kullandıkları dil ve üslup, kavimlerinin anlayabileceği kadar açık, anlaşılır, net, akıcı ve etkili bir ifade biçimi idi. Bu nedenle özellikle Tevhîd'e davet ederken bu konuşma tarzını öğrenmek, benimsemek ve kullanmak ve ağdalı, jargon, argo ve avâmî üsluplardan sakınmak gerekir. Bugün, konuşanların ve bir şeyler yazanların üsluplarına bakarsanız, "bu adamlar anlaşılmak ve bir şeyler öğretmek için mi yazıyorlar yoksa bilgiçlik taslamak için mi?" sualini sormadan edemezsiniz. Âcizâne ben, bu soruyu maalesef ki sık sık soruyorum!

57 Tarihselci Kur'ân anlayışının gelebileceği daha doğrusu düşebileceği en zelil nokta, zamanların geçmesi ve değişmesiyle, her yeni çağda ve coğrafyada yerleşmiş kültür ve anlayışları dikkate alarak, Kur'ân'daki bazı Âyetlerin nâzil olduğu dönemi bağlayacağı, sonraki çağlarda geçerli olmayacağı safsatasını benimsemek ve savunmaktır! Bu yapılan, Kur'ân'ın bazı Âyetlerini ve hükümlerini tarihselci mantığa ve indî görüşlere kurban etmektir!

58 Ey yazar/yazan arkadaş! Nâçizâne ben de çok uzun cümleler kurabilirim, yazdıkça uzayan ve sonu bir türlü gelmeyen yazılar yazabilirim. Ama ben görüyorum ki, pek çok kimseye iki cümle söyleseniz, birinciyi kaçırıyor ya da hatırlayamıyor. Sen o kadar uzun yazıları kendin anlamak için mi yoksa anlaşılsın diye mi yazıyorsun? Unutma ki, öze ve özete, ana fikre ve mesaja odaklı yazılar yazmak, gereksiz yere uzatılan söz ve yazılardan daha faydalıdır ve sonuç itibariyle de daha hayırlıdır.

59 Câhiliyye toplumlarında en büyük tehlike; modernizm, modernleşme, çağdaşlaşma, toplumsallaşma, kültürel uzlaşma ve yozlaşma, hakkı bir bütün olarak tutup kaldırmak yerine, bâtıl ehlinin i’tikâdî, ahlâkî, fikrî ve felsefî değer yargılarına özenmek ve başkalarını taklit etmek ve sonuçta da, bâtılı reddedip hakka tâbi olan Ehl-i Sünnet’in akîdesini ve yolunu terk ederek, bâtıl yollara girmek, bâtıl ve bid’at ehli olmaktır!

60 Pazartesi ve Perşembe, amellerin Allah'a arz olunduğu ve cennet kapılarının açıldığı günlerdir. Peygamberimiz de Pazartesi günü doğmuştur. Bu iki günde nafile oruç tutmak Sünnettir ve çok sevaptır. Zira oruçluların amelleri, oruçlu oldukları halde Allah'a arz olunur.

61 Öncelik, ölülerle koşulan şirke mi dirilerle koşulan şirke mi verilmelidir?

Müslüman, -istisnâî durumlar dışında- ölülerle koşulan şirkten daha fazla dirilerle koşulan şirklere öncelik vermelidir. Zira akıl ve anlayış sahibi her insan ölülerden medet beklenemeyeceğini, taşlara ve mezarlara secde edilip, onların ululanamayacağını çok iyi bilir. İnsanların çoğunun hedefinde ölüler ve kabirler değil, diriler ve dünya vardır. Kıblesi dünya haline gelmiş kimselere öncelikle dirilerle işlenen şirk ve küfürler konusunun öğretilmesi bi-tarîkı'l-evlâ (evleviyetle/öncelikle) gereklidir.

62 Amellerimiz sözlerimizden ve yaptıklarımız anlattıklarımızdan daha güzel olduğu zaman bir başarıdan söz edilebilir.

Yusuf Semmak

Bağlantı | kategori: NASİHATLER | tarih: 20/04/2016 | Yorum(0) | Yorum yaz
YORUM YAZINIZ
İSMİNİZ

E-Posta (Gizli)

Web siteniz

Yorumunuz

Güvenlik kodu
Son Konular • NASİHATLER 13
• Dinin Aslında Cehalet Mazeret midir? (PDF Oku/İndir!)
• Muhtelif Konularda KISA KISA - 4
• Allah Teâlâ, Neden Kur’ân’da Bazı Yerlerde “Biz” Zamiri ile Hitap Buyurmuştur?
• Vâv ve Yâ Harflerinden Önceki Harfi Meftûh Olan Emsile-i Hamse'ye Nûn-u Sakîle'nin Dâhil Olması:
• NASİHATLER 12
• İftiâl (افْتِعَال) Bâbı ile Alâkalı Sarf Kâideleri
• GENELDE YANLIŞ KULLANILAN KELİMELER VE DOĞRU YAZILIŞLARI:
• Kur'an'da Peygamberimize Nasıl Hitap Edilmiştir?
• Muzari' Fiilin Şimdiki ve Gelecek Zamana Salahiyeti:
• Muhtelif Konularda KISA KISA - 3
• Şirke ve Sapıklığa Sürüklenen Bir Toplumda Suçlular Kimlerdir?
• 22- Ömer Nesefî Akaidi Tercüme ve Şerhi 6 (Ders Videosu)
• NASİHATLER 11
• Arapça'da 'zuu' ve 'sahib' edatlarının arasındaki fark nedir?
• EY RABBİMİZ!
• ASHAB-I KEHF HAKKINDA:
• NASİHAT BAHÇESİ
• KİTAPLARIMIZ HAKKINDA BİLGİLENDİRME:
• “Kadınlar Havuza Girebilir mi?” Sorusuna Verdiğimiz Kısa ve Özlü Cevap
• Kadın Sesiyle ve Çalgı Aletleriyle İcra Edilen Şarkı, Türkü, Ezgi ve İlahiler Hakkında Bir Soruya Verdiğimiz Cevap
• NASİHATLER 10
• Muhtelif Konularda KISA KISA - 2
• NASİHATLER 9
• “Ticaret yapıyorum ama maddi ve manevi anlamda bir türlü rahata eremiyorum” mu diyorsunuz?
• 21- Hadis Dersleri -1 (Ders Videosu)
• SESLİ HADİS DERSLERİ - YAKINDA!
• Sesli Ders Videoları Arşivi (Yusuf Semmak)
• ARAPÇA DERSLERİ (ZAMİRLER) -5-
• Kadınların Saçlarını Kısaltmaları Câiz midir?
• Muhtelif Konularda KISA KISA - 1
• Ömer Nesefî Akâidi Tercüme ve Şerhi 5 (Ders Videosu)
• İNFÂK BİLİNCİNİ KUŞANMAK!
Son Yorumlar
Yusuf Semmak
SÜNNETTE BÖYLE BİR PAZARLIK ANLAY
mahmut konur
BİR AYET "Mümin kadınlara da bak
Erkan
Allah razı olsun
ismail
bayildim
Yusuf Semmak
NOT: Bir Hristiyanla tartışan bir
Yusuf Semmak
KİMLER SUÇLU? Bir toplumda ins
Yusuf Semmak
SAHÛR VAKTİNİN SON BULMASI VE SAB
ali
Güzel bir anlatım olmuş ALLAH(C.C
Yusuf Semmak
MUHÂCİRLERLE ENSÂR’IN KARDEŞLİĞİ:
Ece
Harika çok teşekkürler
meryemnazyazğan
Çok güzel anlatmışsınız, şimdi ço
Yusuf Semmak
DİLİN, BEYÂNIN, OKUMANIN, YAZMANI
Yusuf Semmak
Bir meâlde şöyle geçiyor: "Bunun
Yusuf Semmak
“Mütevâzı’, mutevazı” (م
Yusuf Semmak
Esmâül Hüsnâ: Yanlış – el-Esmâul
Yusuf Semmak
Müşkül: Yanlış – Müşkil (kapalı,
Yusuf Semmak
Nasılki: Yanlış – Nasıl ki: Doğru
Yusuf Semmak
“MESS”: Değme, dokunma, temas,
Sibel EKİNCİ
Muhterem Hocamız Feriduddin AYDIN
2017
çok detaya girmişsiniz ama tşr
Melek
Çok güzel
Nagihan
okudum süper çok beğendim
Mehmet ARAZ
Çok güzel olmuş,başarılarınızın d
Yusuf Semmak
KANDİL KUTLAMAK BİD'AT'TIR! Ka
Yusuf Semmak
Nesefî Akâidi derslerimizi 6'ya k
Elif
Bu akaid derslerinizden bölüm6 ya
Beyza
Harika
büşra
Çok iyi olmuş
Yusuf Semmak
MODERNİZM, KADINLARIN BAŞÖRTÜLERİ
zeyra
İsime yaradi saol
Şüheda
Helal be sırf kapanmak nefislerin
Ümit
Amin Er-Rahman Er-Rahim Allah
Vedat
Soruyu soran ben değilim ama aydı
© 2012 YUSUFSEMMAK.COM