Araştırmacı, Yazar

ANASAYFA
BİZE ULAŞIN
BİZİ TAKİP EDİN
AMACIMIZ
KUR'AN DİNLE
KİTAPLARIMIZ
"Nasihatler" serimizin dokuzuncusu olan “NASİHATLER 9” isimli çalışmamızda; okunmasını tavsiye ettiğimiz 10 kitap, Kur’ân ve Sünneti anlama yolunda ilk adım, meyvesiz ağaçlar, bâtıl düşüncelere hak elbisesi giydirmeyiniz, abdest ne zaman farz kılındı?, sormak ile sorgulamak farklı şeylerdir, farîza ve faraziye, takvâya uygun olan amel, İbn-i Teymiyye’nin önünü açmamak gerekir” diyen bir ilim adamı(!) hakkında, âşûrâ günü oruç tutmak Sünnettir, Allah’ı zâlimlerin yaptıklarından habersiz sanma!, Yaratıcıya ibâdet et!, başlıksız!, bu, onun söylediği boş bir sözdür!, Katru'n Nedâ alt(!) seviye bir kitaptır, Hz. Ebû Bekir es-Sıddîk'ın soy (neseb) bilgisi, ey nefsim, toprak kardeşin olan insanlara karşı merhametli ve anlayışlı olmayı öğren!, tüccâr arkadaş, biraz bakar mısın?, sol el ile yiyip içmek!, "elem duymazsan (acı çekmezsen) asla ilim öğrenemezsin!", bahaneler olmasaydı, başkalarını eleştirmek yerine kendimize dönebilsek!, paganistlere cenaze namazı kılmak!, “En âlim kişi Rasûlün Sünnetini en iyi bilendir. En müttakî kişi ise, onun Sünnetine bi-hakkın/hakkıyla ittibâ edendir. Nebî aleyhisselâm’ın Sünnetine sırt dönen kimse, ne âlimdir ne de takvâ sahibidir!”, “ilim tâlibleri” ve “velî” bahislerine dair birkaç söz, ne müslimler varmış; mâşâallah diyoruz, başlıkları olmak üzere 26 tane konuyu ele almaktayız. Rabbim, bu mütevazı açıklamalarımızı, insanların okuyup, amel etmelerine, tefekkür edip âhiret azığına dönüştürmelerine, hidâyetlere ve imanların artmasına vesile kılsın. Sebep olduğu hayırlardan müsebbibini/müellifini de müstefîd eylesin. Âmîn.

 

NASİHATLER 9

1-   OKUNMASINI TAVSİYE ETTİĞİM 10 KİTAP

1- Arapça – Türkçe Sözlük (Serdar Mutçalı)

On altı senedir kullanıyorum, tek kelimeyle mükemmel bir çalışma. Şu an kendi kulvarında bir numara olduğunu düşünüyorum.

2- Türkçe – Arapça Sözlük (Serdar Mutçalı)

On senedir kullanıyorum. Türkçe-Arapça sözlük alanında kaliteli eserler vermek genelde zordur. Mevcut standartların üstünde bir kaliteye sahip olduğunu söyleyebilirim.

3- Arapça – Türkçe Sözlük (Kadir Güneş)

Yaklaşık bir yıl önce çıkan bu sözlük, Serdar Mutçalı’nın sözlüğü kalitesine yakın bir içeriğe sahiptir. Mevcut sözlüklerden farklı özellikleri bulunmaktadır. Elimizde olması gerektiğini düşünüyorum.

4- Büyük Türkçe Sözlük (Mehmet Doğan)

Her evde Türkçe sözlük olmalı. Bu sahada çok sayıda eserler vardır. Tabiî ki ben on beş seneden fazla bir süredir kullandığım ve memnun olduğum kitabı tavsiye ediyorum.

5- Kur’ân-ı Kerîm Meâli ve Tefsîri (Tefsir; Abdülhalim Uveys el-Mısrî ve Abdülmuhsin Cebr el-Mısrî’ye aittir. Tercüme: M. Beşir Eryarsoy)

Bu Tefsîrin iki özelliği vardır: Beşir Eryarsoy’a ait kaliteli Kur’ân Meâli ve Abdülhalim Uveys el-Mısrî ve Abdülmuhsin Cebr el-Mısrî’ye ait tefsirin tercümesi.

Bu esere kalite katan şeylerden birisi, Beşir Eryarsoy’un oldukça kaliteli meâli ve açıklama bölümünü tercüme etmesidir. Açıklama bölümü Âyetlerin daha iyi anlaşılmasına katkı sağlamaktadır.

6- Kur’ân-ı Kerîm Meâli YÜCE KUR’ÂN’IN İNSANLIĞA MESAJI (Osman Zeki Soyyiğit)

Bu çalışma özenli ve titiz bir çalışma olmasına rağmen baskıyla alâkalı dizgi vb. hatalarına rastlanılabilir. Gözden geçirmekte fayda olduğunu düşünüyorum.

7- Kısa Açıklamalı Kur’ân-ı Kerîm Meâli (Mahmut Kısa)

Son zamanlarda yaygınlaşan bir teknikle yapılan meâllerden biridir. Meâller koyu renktedir. Satır aralarında yer alan ve Âyetlerin daha iyi anlaşılmasını sağlayan izahatlar bulunmaktadır. Bir anlamda parantez açmak yerine açıklayıcı cümlelere yer verilmiştir. Meâl kalitesi hakkında –yeterince incelemediğim için- net ifadeler kullanamayacağım. Gözden geçirmekte fayda olduğunu düşünüyorum.

8- Arap Dilinde Edatlar (Hasan Akdağ)

Bu çalışmada Arapça’da yer alan 546 edatın açıklamasına yer verilmiştir. Arapça ile meşgul olanların ellerinde/evlerinde mutlaka bulunması gereken bir kitaptır.

9- Arapça Dilbilgisi NAHİV BİLGİSİ (Hüseyin Günday – Şener Şahin)

Ders sistemine göre hazırlanmış, oldukça düzenli ve çok faydalı bir kitaptır.

10- Putperest Çağlarda Müslüman Olmak (Yusuf Semmak)

Akâide dair pek çok konuları kapsayan, akıcı, anlaşılır ve delilli olarak, tarafımızdan kaleme alınmış temel eser niteliğinde bir çalışmadır. İlk baskısı tek cilt olarak çıkan eserimiz, ikinci baskısında –inşâAllah- iki cilt olacak şekilde daha kapsamlı ve daha zengin bir içerikle okuyucularımızla buluşacaktır. Bu eserimiz, ders kitabı olarak takip edilebilecek nitelik taşıdığı gibi, pek çok kavram ve konuların açıklamalarına yer vermiş olması nedeniyle ansiklopedik bir özelliğe de sahiptir. Geçmişte ve bugün konuşulagelen, gelecekte de konuşulacak Akîdevî meselelerin çoğuna -gerek ana metin ve gerekse dipnot adı altında şerh bölümünde- yer verilmiştir. Her evde olması gerektiğine inanıyoruz. Göz atmanızda fayda vardır.

Not: Tavsiyemizi 10 sayısıyla sınırlandırmak adına bu kadarla yetindik. Yoksa Türkçe, Arapça, Osmanlıca ya da diğer dillerde –okunması gereken- binlerce eser bulunmaktadır. Biz bu tavsiyemizde; Arapça-Türkçe ve Türkçe-Arapça lügatlar, Türkçe sözlük, Türkçe yazılmış Arapça gramer kitabı, Kur’ân meâli, Kur’ân’ın kısa tefsîri çalışması, Arap dilinde edatlar ve kendi çalışmamız olan Akâid kitabına yer verdik.

Her ilim ve bilim dalında o kadar güzel ve faydalı kitaplar bulunmaktadır ki, biz bu kitap tavsiyelerimizin onlardan daha üstün olduğunu iddia etmedik. Böyle bir kıyaslama sonucunda tavsiyede bulunmadık. Kaliteli kitap tavsiyesine devam etseydik, o listenin sonu gelmezdi. Biz, çam sakızı çoban armağanı cinsinden aklımıza gelen ilk on kitabı önerdik. İkrama icâbet Sünnettir. Misafir umduğuna değil, bulduğuna nâil olur. Fil’hakika/gerçekten, herkese ilk tavsiyemiz; Kur’ân ve Sünnettir. Bizim burada takip ettiğimiz tavsiye yöntemimiz, Vahyin daha iyi anlaşılmasına yönelik teknik tavsiyelerden ibârettir. İnsana balık vermek yerine balık tutmayı öğretmenin faydasının daha büyük olduğu malumdur. Bu nedenle fikir kitaplarının okunmasına karşı dikkatli olmak gerektiğini düşünüyorum. Ehl-i Sünnet çizgisinde olduğu belli olmadan okunan kitaplar, bilmeyenler açısından faydadan çok zararlar getirmektedir.

 

2-   KUR’ÂN VE SÜNNETİ ANLAMA YOLUNDA İLK ADIM...

Bir insanın Kur'ân'ın muhkem Âyetlerini sathî/yüzeysel olarak anlayabilecek seviyeye gelmesi için Emsile, Binâ, İzzî ve Avâmil kitaplarını okuyup güzelce anlaması gerekir. İzzî yerine Maksûd da okunabilir ama İzzî daha derli toplu bir kitaptır. Sarf ilmine dair pek çok kâideler bu kitapta öğrenileceği için bu aşama çok önemlidir. Avâmil kitabı olarak da, Cürcânî'nin Avâmil'i tercih edilebilir. İmam Birgivî'nin Avâmil'i de güzeldir. Ama İzzî hakkında söylediğimiz sözü burada da söyleyebiliriz. Avâmil-i Cürcânî daha derli toplu bir kitaptır.

Bu dört kitabı anlayarak ikmâl eden kimse -Allahu A'lem- Kur'ân'ın yüzde yetmiş beşi kadar Âyetlerini orijinal metninden okuyup meâle müracaat etmeden manayı anlayabilecek bir düzeye gelir. Müteşâbih Âyetler için bu dediğimiz geçerli değildir. En azından, genel olarak bu ifadeler müteşâbih Âyetleri kapsamamaktadır.

Arapça öğreniminde bu söylediğimiz seviye ilk aşamadır, ilk basamaktır. Emsile, Binâ, Maksûd, İzzî ve Merâhu'l Ervâh kitapları Sarf ilminin kitaplarıdır. Bunlardan en az üç tanesi (yani Emsile ve Binâ'nın yanında diğer üç kitaptan birisi) mutlaka okunmalıdır. Daha sonra da Nahv ilminde okunan ilk kitap olan Avâmil ile âmiller öğrenilmiş olur. Bu aşamada artık zor olmayan cümleler –normal şartlarda- anlaşılmaya başlanılır.

Bu bahsi geçen kitaplardaki ilimler öğrenilmedikçe bir kimse elli yıl da Arapça ile meşgul olsa bilmediği binlerce mesele olacaktır.

Bu kitaplar sonradan yazılmış yani sonradan ortaya çıkmış ve İslâm’ın bidâyetinde olmayan kitaplar değildir. Emsile ve Binâ kitaplarının musannifinin Hz. Ali olduğu, Maksûd’un musannifinin Ebû Hanîfe olduğu rivâyet edilmiştir. İzzî kitabı ise İzzettin Zencânî’ye aittir. Merâhu’l Ervâh ise Ahmed b. Ali b. Mes‘ûd’un eseridir. Tarih boyunca bu kıymetli eserler üzerine pek çok şerhler ve hâşiyeler yazılmıştır.

Bu kitapları -bilen bir hoca önünde- güzelce okuyup anlamak için, -sıkı bir program yapılmasa dahi- 1 yıl yeterlidir. Haftanın üç beş gününde bu kitapları ehlinden okuyan kimse bir yıldan daha kısa bir sürede bitirebilir.

Hiçbir kitabın roman okunur gibi okunmaması gerektiğini hatırlatalım. İnternet çağındayız. Bilgi ve bilişim devrini yaşıyoruz. Araştırma, öğrenme ve bilgiye ulaşma imkânları o kadar fazla ki, bu imkânlardan da yararlanmak gerekir. Yeter ki doğru bilgiye ulaşacak bir programa ve metoda sahip olalım. İlk adımı yanlış olanın diğer tüm adımlarının da yanlış olacağı gerçeğinden hareketle, Arapça öğrenmek için neler yapılması gerektiği hususunda doğru adım atılırsa bir sonraki de doğru olacaktır. Her adımı atmadan önce bilinçli olmak gerekir. Bunun için de ehil insanlardan yararlanmak ve istişâre etmek çok önemlidir.

Bu bahsettiğimiz Arapça öğrenme programının Arapça ilminde ilk basamak olduğunu tekrar hatırlatalım. Ve bu seviyeye ulaşan kimsenin Kur'ân'ın büyük bir kısmını Arapça metninden -yüzeysel olarak" anlamaya başlayacağını söyleyebiliriz. Bu durum , -Allah'ın izniyle- Hadîs-i Şerîfler için de geçerli olacaktır. Tabiî ki, bu sözlerimizden, bu seviyeye gelen kişi ilim adamı olur, Kur'ân'ı tefsir edebilir, Âyetlerden hüküm çıkarabilir şeklinde yanlış sonuçlar çıkarmamak gerekir. Bu seviyedeki kişi, Âyetleri ve Hadîsleri artık yavaş yavaş anlamaya başlama sürecine geçer. Bu bir adımdır tıpkı bir bebeğin ilk adımını atması gibi. Nasıl ki bebeğin ilk adımı annesini ve babasını sevindirirse, bu adım da adımı atanı ve sevdiklerini sevindirir. İlk adımı atanın, ikinciyi, üçüncüyü … de atacağı beklenir, umulur. Ama birkaç adım atana kimse yürüyor, koşuyor, manevra ya da slalom yapıyor hatta takta/perende atıyor diyemez! Bu misali konunun ciddiyetinin anlaşılması adına verdik.

Arapça ilmine bu kitapların öğreniminden sonra devam edilir. Arapça ilmini özellikle ilim talebesi olanlar ve araştırmacılar ikmâl etmelidirler. Zira hayatlarının ileriki dönemlerinde çevrelerinde kendilerine ilim adamı ya da hoca gözüyle bakılabiliyor. O kimseler de alt seviyelerdeki ilimlerden bile habersiz olmalarına rağmen sadece hocalık etiketlerine yaslanarak, din adına yalan yanlış sözler sarf edebiliyorlar. Bu korkunç bir durumdur! Allah’a sığınırız!

Kimileri de öğrenmenin zahmetinden kaçmak istercesine bu kitapları okumak zorunda mıyız? Başka kaynaklardan ve farklı usûllerle de Arapça öğrenilmez mi? Demektedirler. Cevabımız şudur: Bir öğrenci Emsile’yi birkaç haftada ya da birkaç ayda bitirir ve oradaki ilimleri derli toplu öğrenir. Bu kitabı okumayan kimse ise burada geçen meseleleri tam olarak öğrenmesi için pek çok kitap ve kaynağı okumak ve karıştırmak zorunda kalacaktır. Bütün bunlara rağmen hâlâ gözünden kaçan ve bilmediği mevzular olabilecektir. O halde neden ana kaynak varken tâlî kaynaklar arasında zaman kaybedilsin? Bu bir misaldi. Arapça ilminde “olmazsa olmaz” konumunda temel ders kitapları vardır. Bu misali onlara da teşmîl edersek, sanırız soruyu soran kimselere yeterli bir cevap vermiş oluruz. Bu konu, -tekrar edelim- ilmî Arapça ile alâkalıdır. İlk aşama program bana yeterli diyenlerin öğrendiği Arapça’ya “Kur’ân Arapçası” ve “Hadîs Arapçası” diyebiliriz. Yani bu kişiler sadece anlayabilecekleri asgarî düzeyde vahyin dilinden haberdar olmak adına Arapça öğrenmek istemektedirler. Asgarî düzey de budur.

Bir başkası konuşabilmek için Pratik Arapça, Modern Arapça öğrenmek isteyebilir. Biz bunlardan bahsetmiyoruz. Bahsettiğimiz şey şudur. Kur’ân ve Sünneti öğrenmek isteyen kimseler, Kur’ân ve Hadîs Arapçası programını ihyâ edebilmeleri için, öncesinden en fazla bir yıllık bir Arapça öğrenim süreci yaşamalıdırlar. Bu süreçten sonra da Kur’ân ve Hadîsler üzerinde güzel bir programa geçmelidirler. Bu programın amacı; hem Arapça’yı geliştirmek, öğrenilen kâideler vahiy üzerinde uygulamalı olarak görmek hem de Âyetleri ve Hadîsleri meâllere müracaat etmeden önce anlayabilmektir.

Kur'ân ve Hadîs Arapçasının daha basitleştirilmiş programlarla da gerçekleştirilmesi mümkündür. Bkz: http://yusufsemmak.com/… Burada bahsettiğimiz ideal olanıdır. Zira bu merhale esastır ve devamında Arapça ilmini ikmâl etme imkânı vardır.

Evet, bu çalışma bitince devam etmek isteyenler için yol açıktır. Bu yolda Arapça öğrenmek ise Medrese Arapçası denen İlmî Arapça’ya devam etmektir. Bu Arapça’nın ikmâli ile insan, âlet ilimlerinin en önemlisi olan Arapça ilmini bilen bir kimse olur. Âlimlerin de dediği gibi; Sarf ilmi, ilimlerin anası, Nahv ilmi ise babasıdır. Nasıl ki, bir baba çocuklarını ıslâh ederse, Nahiv de kelâmı ıslâh eder. Bundan dolayı Nahv'e "ilimlerin babası" denilmiştir. Kelimesiz de kelâm olmayacağına göre, Sarf'a da "ilimlerin anası" denmiştir. Sarf; Kelime bilgisi (morfoloji), Nahv ise cümle bilgisidir (sentaks). Kelimeyi bilmek Sarf ilminin gayesidir. Kelime olmadan cümle de olamaz. Bu nedenle Sarf ilmi çok iyi bilinmelidir. Çünkü o anadır, esastır, temeldir. Temel atmakla da bina kurulmuş olmayacağı için Nahv ilminin de bu temel üzerine inşa edilmesi gerekir.

 

3-   MEYVESİZ AĞAÇLAR!

Bazı âlimler, ilim sahibi olduğu halde sâlih amellerde zaafı olanların durumunu ifâde etmek ve amelsizlikten sakındırmak için:

 العلم بلا عمل كالشجر بلا ثمر "Amelsiz ilim, meyvesiz ağaç gibidir" benzetmesini yapmışlardır.

Evet, bu güzel bir sözdür. Ama günümüzde ilim sahibi bilinen kimselerde amel zaafiyetinin yanında bir de ilimle meşguliyet ve ilmî eserler verme yani üretme zaafiyeti de bulunmaktadır.

"Ağaç yaprağından değil, meyvesinden bilinir" diye bir söz vardır.

Üretmeyen insan meyvesiz ağaç gibidir. 

Peki, üretmeyen hocalar ve öğretmenler ne gibidir?

Bu soruya soru ile cevap verebiliriz:

"Üretmeyene hoca ya da öğretmen denilebilir mi?"

Öyle değil mi? Meyvesiz insan dahi olmaması gerekirken, meyvesiz öğretmen (yani ilim adamı) nasıl olabilir?

İlim sahibi meyveli ağaç gibidir. 

İnsanlar onun meyvesinden, gölgesinden, serinliğinden istifade ederler, huzur bulurlar.

Bir hoca düşünün ki, ağaç gibi sadece yatıyor.

Ne daha iyi bilenlerden istifade ediyor ne eksiklerini ikmâl ediyor ne okuyor ne araştırıyor ne yazıyor!

Sadece hocalık postuna oturup, etiketine ve duvara yaslanarak ağzını doldura doldura –bazı yerlerde- yalan yanlış, eksik gedik konuşmakla ömür tüketiyor!

Halkın çoğunun itibar ettiği sözde araştırmacı ilim adamlarına bakınız... Biri diğerini yalanlıyor. Biri ak dese, diğeri kara diyor! Kimisi de bilmediği, anlamadığı konularda konuşmak için âdeta kendini zorluyor; kendisine eziyet ederken başkalarını da yanlış yönlendiriyor!

Kimisi Ehl-i Sünnet yolunda değil, pek çoğu ilim adına kalem oynatmamış.

Bunların pek azı gerçek anlamda ilim tâlibidir...

Peki, insanlar bu kimselerin hangisinin ilimde haddini bildiğini ve ehil olduğunu nasıl ayırt edebilecek?

Dünya ve nimetleri tatlı olunca, insanların akademik kariyerlerle ve bazı unvanlarla itibar kazanmayı hedeflemeleri kaçınılmaz olmaktadır.

İlimle, fenle ve sanatla uğraşan bunca insanın hangilerinin Allah rızâsı için, hangilerinin de sadece dünya makamları ve çıkarları için koşturduğunu nasıl bileceğiz?

Ölçü ne olacak?

Eğer ölçü; Arapça'yı bilmek, hâfız olmak, profesör olmak, İlâhiyat ya da medrese bitirmek, ilmî ve bilimsel alanlarda kitaplar yazmak, doktoralar yapmak, bazı makamlarda etkin ve yetkin olmak vb. özellikler ise, bu sıfatlara müşriklerden de, müsteşriklerden de sahip olanlar bulunmaktadır.

O halde, ayırıcı ölçü bunlar ya da benzerleri olamaz.

Asıl ölçü, Kur'ân ve Sünnete tâbiiyyettir.

Müslümanın tek ölçüsü vahiydir. Yani Kur'ân ve Sünnettir.

Kur'ân'ı, Sünnet ve Ashâbın pratiğiyle anlamak gerekir.

İslâm inancı ve menheci olarak da üç asrın Müslümanlarının sonra Eimme-i

Müctehidîn'in yoluna ve sözlerine itibar etmek gerekir.

İnsanların sözleri, Kitâp ve Sünnete uygun olmak şartıyla alınır. Dolayısıyla mutlak itaat ancak Allah'adır.

Müctehidler, Kur'ân ve Sünnetin muhkem yani delâleti kat'î ve kesin olan açık/sarîh hükümlerine asla aykırı bir söz söylemezler ve Allah'ın hükmüne zıt fetvalar vermezler.

Müctehidler yanlış yapabilir ama o yanlış kesin bir hükme aykırılık anlamında değildir. Delâleti açık olmayan meselelerde yani zanniyyât, ğaybiyyât, müteşâbihât gibi Nasslarda olur.

Özetlersek; talebenin meyveli olması, okuması, öğrenmesi, programlı çalışması, derslerini özetleyerek ve notlar çıkararak kendisini derslerine vermesidir. İnsanların karmaşık işlerine kafa takmaması, insanlarla fikrî tartışmalara girmemesidir.

Çalışkan talebe kafasını ilme yorar, başka işlere değil.

Belirli bir yaşa gelmiş hoca, öğretmen, araştırmacı, ilim ehli, bilim adamı gibi kimselerin ise sahasında kendisini geliştirecek sebeplere sarılmayı bir ömür boyu terk etmeden (yani tabir-i câizse şeyh olup kalın posta oturup ilimden emekli olmadan); bir taraftan ilmini artırmalı (Tâ-Hâ, 114), diğer taraftan da ilminden insanları yararlandırmalıdır. Bu yararlandırma, talebe yetiştirmekle olacağı gibi, -kalıcı ve sağlam miras olmak bakımından- en önemli meyvelerden birisi yazmaktır.

Dünyada –ölümden sonra- faydalanılan ilim bırakmak. Sadakâ-i câriyelerle amel defterin açık kalmasını –yaşarken- temin etmek.

İlim ve bilim adamları, sanatkârlar, insanlar için ilim, bilim ve sanat yapmaz.

Allah için yapar. Dünyada yapılanlara âhirette karşılık(lar) olabilmesi için "Allah rızâsı" şarttır. Allah'ın irâdesi ve rızâsı istikametinde olan her şey insanların mahza hayrınadır. Bu nedenle, bütün işler Allah için olsa da, sonuçta Allah için yapılan her amel insanlara fayda sağlar.

Yazması gerekenlerden kastımız, ehil kimselerdir. Daha Kur’ân’ı metninden okuyamayanların, Arapça’dan Usûlden, Belâğattan haberi olmayanların yazı yazması gerekir demek istemiyoruz!

Demek istediğimiz şu; piyasada bunca hoca olduğu söyleniyor, nerede bunların muhtelif konulardaki makaleleri, araştırmaları ve ilmî yazıları?

Tablo bu ise; okumaya, öğrenmeye ve kendimizi geliştirmeye önem vermek zorundayız. Cehâletten büyük düşman olmaz! Ama maalesef ki, ilim öğrenmeyi gereksiz gören bir nesle dahi rastlayabiliyoruz!

Şeytanın vasfı olan kibir, kendini beğenme, bencillik ve tartışmacılığı bırakalım.

Kötü bir tartışmacı olmaya değil, iyi bir öğrenci olmaya aday olalım.

Emeklemeden koşmaya heveslenircesine, Emsile’den habersizken, İslâm hukûkuna dair fetvalar vermeye kalkışmayalım!

Muhitinde hoca olarak bilinen ve yaşı da kırkı geçen kimselerin hoca olup olmadığı konusunda karar vermek için eserlerine bakmak gerekir. Hiçbir eseri yok ise, bu kişi nasıl ilim adamı kontenjanını işgal edebiliyor? Bu durumdaki insanların çoğunun hayatında ilim adına talebelik süreçleri bile yoktur. Belki Kur’ân’ı yüzünden okumanın, Tecvîd dersi almanın, İHL ya da İlâhiyat müfredatından bir parça Arapça okumanın, biraz kitap karıştırmanın, birkaç Âyet ve Hadîs ezberlemenin dışında… Bunlara süslü konuşmayı, kulaktan duyma hikâyeleri, fıkraları, misalleri ve kıyasları da eklersek; bilmeyen kimse maalesef ki bu kişileri âlim sanıp, onlara soru sormaktadırlar! Sonuç mu? Peygamberimizin bildirdiği gibi; hem kendileri sapmaktadırlar hem de başkalarını saptırmaktadırlar.

 

4- BÂTIL DÜŞÜNCELERE HAK ELBİSESİ GİYDİRMEYİNİZ!

Bâtıl ehli her zaman bâtıl konuşmaz. Bazen de hak sûretinde konuşur ama bâtıl anlamlar kasteder.

İslâm dünyasında "Hakem Olayı" diye bilinen hâdise sebebiyle Hâricîler "Hüküm ancak Allah'ındır" demişler ve meseleyi hakeme götürmeyi reddetmişler hatta hakeme başvurmayı kabul eden herkesi kâfir saymışlardır. Onlar bu hak sözün altında bâtıl anlamlar kastederek, o süreçte Hz. Ali'yi ve hakem olayını kabul eden tüm Müslümanları tekfîr etmişlerdi. Bu olay İslâm âleminde zuhûr eden ilk ve çok büyük fitnelerden birisidir.

Demek ki bir sözün zâhiri hak iken bâtını bâtıl olabilir. Niyet ve maksatları en iyi Allah bilir. Fakat Allah birçok kereler hak sûretinde cümleler kuran bir takım insanların bu sözlerden İslâmdışı anlamlar kastettiklerini kullarına gösterir. Gösterir ki, kulları bu sözlere ve o insanlara aldanmasınlar.

Şeytan bile insanları bütünüyle aldatamazsa ya da bir hayırdan tamamen uzaklaştıramazsa o kimseye sağdan yaklaşır ve kendisinin iyi amelleri olduğunu, Allah'ın kendisini affedeceğini fısıldar. Az hayır ile yetinmesini sağlar. İyiliklerin fazlasından, daha hayırlısından insanları sakındırmayı bile başarı sayar. Şeytan, insanı aldatmak için her ne kadar hakikat görünümünde bazı şeyler de fısıldasa, bunlar hak kabul edilmez. Zira o, inanmadığı şeyleri söylemektedirler ve o sözlerle insanı Allah'a kulluktan uzaklaştırma niyet ve çabasındadır.

Aynen münâfıkların, Peygamberimize: "Şehâdet ederiz ki muhakkak sen Allah'ın Rasûlüsün" (Münâfikûn, 1) demeleri gibi. Peki, Rabbimiz, o nifâk ehlinin bu sözüne nasıl karşılık veriyor? "Allah şâhitlik eder ki, münâfıklar yalancıdırlar" (Münâfikûn, 1). Bu insanlar aslında ve zâhirde hak söz söyledikleri halde nasıl yalancı oluyorlar? Cevabını bir usûl kâidesi ile verelim ve bu kâideyi ezberleyelim:

من قال بلسانه شيئا واعتقد خلافه فهو كاذب

"Kim, aksine inandığı halde diliyle bir şey söylerse, o kimse yalancıdır." Evet, her kim inanmadığı bir hakkı söylese dahi, o kişi -gerçekte de- hak söz söylüyor denemez; o kişi -maksadı açısından- yalan konuşan kimsedir. Allah o kimsenin sözünden önce kalbine ve niyetine bakar. Niyeti ve maksadı hak olmayan kimse sırf doğru konuşmakla doğru kimse olmaz. Sözleri de "hak" olmaz. Çünkü böylelerinin maksatları bâtıldır. Doğru gibi söz söylemeleri de insanları o doğrularla aldatma amacına ma'tûftur. Bilerek ya da bilmeyerek... Demek ki, her sözün muhtevası da önemlidir. İslâm'ın bir kelimesi ya da kavramı söylenildiğinde, onun "doğru" kabul edilebilmesi için, hem zâhirinin hem de bâtınının hak olması gerekir. Yani Allah ve Rasûlünün emrettiği bir şey olmasının yanında, o şeyin içeriğinin de Allah ve Rasûlünün murâdına uygun olması gerekir. Eğer bir kimse, Kur'ân ve Sünnette geçen İslâmî bir kavramı ve İslâmî bir hükmü söyler ise, zâhiren bu "hak söz"dür. Ama Kur'ânî kavram söylemesine rağmen, o kelimeye Kur'ân'a aykırı anlamlar yüklerse, bu da "kendisiyle bâtıl kastedilen hak söz" olur. İnsanların kastının ne olduğunu nasıl bileceğiz? Sorusuna da hemen hatırlatmak isteriz. İnsanlar, herhangi bir konuda Âyetler ve Hadîsler söylerlerken ya da bazı hükümlerden bahsederlerken, bunlarla neler kastettiklerini de açıklamaktadırlar. Biz, bu durumda Allah katından gelenlere iman ederiz ama o kimsenin nefsinden söylediği bâtıl sözlere inanmayız.

Müslüman sözüyle olduğu gibi özüyle de hakka tâbi olmalıdır.

 

5-   ABDEST NE ZAMAN FARZ KILINDI?

"Ey iman edenler, namaza kalkacağınız zaman yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi yıkayın. Başlarınızı meshedin. Her iki topuğunuza kadar ayaklarınızı da (yıkayın). Eğer cünüp iseniz yıkanıp temizleniniz. Şayet hasta veya yolculukta iseniz yahut içinizden biri ayakyolundan gelirse ya da kadınlara yaklaşmış da su bulamazsanız o vakit tertemiz toprakla teyemmüm edin. Bununla yüzlerinize ve ellerinize (dirseklerinizle birlikte) sürün. Allah size güçlük çıkarmak istemez. Ama sizi iyice temizlemeyi ve üzerinizdeki nimetini tamamlamak ister. Tâ ki (bu nimetlerine) şükredesiniz." (Mâide, 6)

Mâide Sûresi, Hudeybiye anlaşmasından sonra Hicrî altıncı yılda ya da yedinci yılın başlarında nâzil olmuştur.

Yukarıda zikrettiğimiz Mâide, 6. Âyette abdest ve teyemmümden bahsedilmektedir. Bu Âyete "Teyemmüm Âyeti" denilmiştir. Teyemmüm Âyetlerinden biri de, Nisâ Sûresinin 43. Âyetidir.

Bu Âyetin nüzûl sebebi olarak; Hz. Âişe vâlidemizden gelen Hadîs'e göre, Mustalıkoğulları gazâsından dönüş esnasında ordunun konakladığı yerde Hz. Âişe'nin gerdanlığını kaybettiği ve ordunun su bulamadığı bir sırada, namaz kılmak için Ashâbın nasıl abdest alacaklarını bilememeleri üzerine nâzil olduğu bildirilmektedir (Bkz: Buhârî, Tefsîr, 5. Sûre, Bâb: 3; Teyemmüm, 1).

Âyet, bu durumlarda abdestin yerine geçmek üzere teyemmümü emretmektedir. Bu Âyetin baş tarafında abdestin farzları tesbît ediliyor olmasından dolayı "Abdest Âyeti" olarak biliniyor olsa da, Abdest, bu Âyet ile farz kılınmamıştır. Abdest, Mekke döneminin tâ başından itibaren namazın farz kılınmasıyla birlikte yani namazla beraber farz kılınmıştır. Peygamberimiz, Mi'râc da beş vakit namaz farz kılınmadan önce de sabah ve akşam ikişer rek'at halinde namaz kılardı. Namaz dinin direğidir ve Müslümanların namazsız bir dönemleri olmamıştır. Namaz kılmayı emreden Âyetlerin inmesi, namazın farz kılınmasından sonradır.

İslâm'ın hiçbir döneminde abdestsiz namaz kılınmadığına göre Mâide Sûresinin altıncı Âyeti doğrudan abdesti farz kılmak üzere inmemiştir. Bilindiği gibi Mekke döneminin başından itibaren abdest alınıp namaz kılındığına göre; abdestin farziyeti, Peygamberimizin vefâtına yaklaşık üç yıl kala sâbit olmamıştır. Öyle olsaydı, Rasûlullah'ın ve Ashâbının o zamana kadar abdestsiz namaz kıldığı iddia edilmiş olurdu. Öyle olmadığına göre, abdestin farziyeti Kur'ân dışında bir vahiy ile Peygamberimize emredilmiştir. Peygamberimiz de, Peygamberliğinin başından itibaren Allah'tan gelen abdest hakkındaki talimatları ümmetine de öğretmiştir. Hiç kimse abdestin farz olduğu zamanın, Hicrî yedinci yıl olduğunu ve bu tarihten önce Müslümanlara abdestin farz olmadığını yani abdestsiz namaz kılındığını söyleyemez. O halde, şu açığa çıkmaktadır ki, Peygamberimize Kur'ân dışında da vahiy gelmektedir.

Teheccüd namazı meselesi:

"Müslüman sadece Kur'ân'a uyar" diyenlere soruyoruz: Rabbimiz, Peygamberimize bi'setin yaklaşık 4. yılında teheccüdü emrederken, neden abdesti de emretmedi? Abdest önceki Âyetlerde de geçmediğine göre, Rasûlullah ve Ashâb teheccüd namazını -hâşâ- abdestsiz mi kıldılar? "Abdestli kıldılar" denilirse; deriz ki: "Demek ki, Peygamberimize Kur'ân dışında da vahiy gelmiştir ve Müslümanlar, Kur'ân'la birlikte o vahiylere de uymuşlardır. O vahiyler de; Sünnet-i Seniyye ve Hadîs-i Şerîflerdir. O günün Müslümanlarını bağlayan Sünnet, bugünün Müslümanlarını da bağlamaktadır."

Konuyla alâkalı kısaca açıklamalar yapalım.

Peygamberimize geceleri teheccüd kılmasını emreden Âyetler Müzzemmil Sûresinin ilk bölümünde geçmektedir (Bkz: 1-7 Âyetler). Bu Âyetlerin nâzil olduğu zaman hususunda farklı görüşler vardır. Teheccüd konusunda ilk emir (yani bu konuyla ilgili Âyetler), Peygamberimize hitâben (bazı âlimlere göre bu hitap diğer Müslümanları da bağlıyordu) nübüvvetin dördüncü yılında gerçekleşmiştir. Teheccüd namazında hafifletme (tahfîf) anlamına gelen ikinci emir Müzzemmil, 20. Âyette bildirilmiştir. Bu Âyet ise Medîne’de inmiştir. Çünkü bu bölümde, kâfirlere karşı cihâda izin verilmiş ve zekât farz kılınmıştır. Bu iki İlâhî hükmün, Medîne döneminde gerçekleştiği malumdur.

Teheccüdü farz kılan ilk emirle hafifletmeyi emreden ikinci emir arasında ne kadar süre geçtiği de ulemâ arasında ihtilâf edilen meselelerdendir. Kimisine göre sekiz ay, kimisine göre bir yıl, kimisine göre on altı ay, kimilerine göre de on yıldır. Saîd b. Cübeyr, bu sürenin on yıl olduğu kanaatindedir. İmam Mevdûdî de bu görüşü tercih etmiştir. Biraz önce de değindiğimiz gibi, bu bölümde cihâd ve zekâtın zikredilmesi, bu sürenin on yıl olduğunu ortaya koymaktadır.

Bazı âlimler, beş vakit namaz farz kılındıktan sonra, ümmet için teheccüd namazının farziyetinin kalktığı görüşündedirler. Beş vakit namaz farz kılındığında teheccüd kılmanın vücûbiyetinin kalkmadığını farz edersek bu durumda Medîne döneminin birinci senesine kadar teheccüd namazının da farz olarak kılındığı sonucu çıkar. “O (Allah), sizin bunu sayamayacağınızı bildiği için…” (Müzzemmil, 20) Âyeti de buna işâret ediyor olabilir. Bu buyruğun anlamı da; bu kadar çok namaz kılmaya devam edemeyeceğinizi yahut da gecenin belirli bölümlerinde kalkıp gece kıyamını gereği gibi tayin edemeyeceğinizi Allah bildiği için bu yükünüzü hafifletti anlamına gelir. Allah en iyi bilendir.

Teheccüd namazının ne başta ne de sonrasında Peygambere de ümmete de farz olmadığını, mendûb olduğunu düşünenler de bulunmaktadır. Onlara göre, teheccüd namazını âmir olan ilk bölümde, gece kâim olmanın miktarı hususunda gecenin “yarısı” veya “daha azı” ya da “daha çoğu” biçiminde tercih hakkı (tahyîr) tanınması da bunu göstermektedir. Âyette geçen “Muhakkak Rabbin, senin ve seninle beraber olanlardan bir kesimin gecenin üçte ikisinden az, yarısı ve üçte biri kadar ayakta durduğunu(zu) bilir…” (Müzzemmil, 20). Burası yoruma açık olmakla beraber, bu noktada şu soru akla geliyor. Eğer teheccüd namazı ümmete de farz olsaydı; o halde neden Müslümanların bir kesiminden bahsedilmektedir? Farz ise, hepsinin kılması gerekirdi. Fakat gecenin ilerleyen saatlerinde namaz kılmanın zorluklarını da kabul etmek gerekir. Bu nedenle gece kıyamı konusunda, Ashâbın zorluk çekmemesi için herkesin Peygamberimizle birlikte kılmadığını düşünmek yani bu konuda ruhsat olduğunu farz etmek mümkün müdür, bilemiyoruz? Allah daha iyi bilendir.

Burada bu konuya temas etmemizin nedeni, teheccüd bahsini teferruatlarıyla ele almak değildir. Meselemiz şudur. Peygamberimiz ve sahâbîler teheccüd namazını her ne şekilde olursa olsun nübüvvetin ilk yıllarından (4. yıldan) itibaren kılmışlardır. Kur’ân’da abdestten bahseden Âyet, Rasûlullah’ın vefâtına 3-4 yıl kala geldiğine göre, Müslümanlara abdest nerede emredilmişti? Teheccüd namazları, bi’setin dördüncü yılından itibaren –hâşâ- abdestsiz mi kılınmıştı? O halde, bu mevzudan da anlıyoruz ki, Peygamberimize Kur’ân dışında da vahiy gelmiştir. Bu açık delil, Sünnetin hücciyyetinin delillerinden birisidir.

 

6-   SORMAK İLE SORGULAMAK FARKLI ŞEYLERDİR!

İslâm'ı bir bütün olarak ele almadan bir ya da birkaç meselesine -diğer hükümlerle münasebetine bakmadan- felsefî yaklaşımlarla ve şahsî yorumlarla itiraz etmek bâtıldır, yanlıştır, zulümdür, iftirâdır ve aklın ilkelerine aykırıdır.

Evet, İslâm'ı tam olarak bilmeyen ve araştırmamış olan kimsenin duyduğu ya da okuduğu bazı İslâmî meselelere itiraz etmesi mantık ilkelerine terstir. Çünkü bütün hakkında bilgi sahibi olmayan, o bütünün parçalarına itiraz edemez. Bu nedenle, bilmeyen veya anlamayan kimseye düşen, itiraz etmek, tartışmak, muhâlif olmak değil; sormak, okumak, öğrenmeye çalışmaktır. Tabiî ki, amacı öğrenmek ise…

Bilmek, öğrenmek, inanmak ve iman etmek kavramları arasında sıkı bir ilişki olsa da, aralarında anlam yönüyle bazı nüanslar olduğu da açıktır. Bir insan sadece öğrenmekle veya inanmakla mü’min olmaz. Mü’min olmak için iman etmek şarttır. Elbette mü’minler, bilip öğrenmiş ve inanmış insanlar olmalarının yanında, yakînî olarak, şek ve şüphe etmeden, gözleriyle görüyor gibi kesin bilgiyle iman etmiş kimselerdir. Müslümanların en önemli özelliklerinden birisi, gözleriyle gör(e)medikleri gaybî vahiylere de itirazsız iman etmeleridir.

Genel olarak şunu söyleyebiliriz; insanın iman edip etmemesi ayrı bir konudur. Ama iman etmese de, Allah ve Rasûlünün haber verdiği bir gerçeği kabul etmesi, gerçeği itiraf etmesi, doğruya doğru demesi insânî anlamda bir doğruluk ve bir dürüstlük örneğidir. İnsanoğlu eğer Allah’tan güzel bir âkıbet istiyorsa, doğru olmak zorundadır. İnsan, doğru/dürüst olursa, o doğruluk kendisini Allah’ın râzı olduğu bir sonuca götürür... İnsanlar arasındaki fikrî ayrılıklar bir yana, doğruluktan ve dürüstlükten asla ödün vermemelidirler. Belki bu doğruluk nicelerini en doğru yola çıkartacak bir basamak hükmünde olur. Allah asla kullarına zulmetmez ve onların iyiliklerini karşılıksız bırakmaz. Gerek bu dünyada, gerek âhirette ve gerekse hem bu dünyada hem de âhirette. Güzel âkıbet ise, hiç şüphesiz ki muttakîlerin olacaktır...

 

7-     FARÎZA VE FARAZİYE:

Pek çok kelime ve kavram gibi, farîza ile faraziye kelimelerini de karıştırır olduk.

Farîza; farz, Allah'ın buyruğu, Allah’ın emri demektir.

Faraziye ise; farz etme ve varsayma esasına dayanan, gerçekliği denemeyle kesinleşmemiş ama gerçekleşeceğine inanılan fikir, düşünce, varsayım, hipotez anlamlarına gelir.

Farîza; Allah Teâlâ'nın emri olan kesin doğrudur.

Faraziye ise, doğruluğu ya da yanlışlığı kesinleşmemiş yani "doğru da olabilir, yanlış ta olabilir" gözüyle bakılan fikirlerdir.

Bu kavramların anlam farklarını bilmeyince de adam kalkıyor -hâşâ- "Kur'ân faraziyeleri" diyor!

Son zamanlarda, okumayan, öğrenmeyen, öğrenmeyi ihtiyaç görmeyen, tahsilli olmayı diploma almak ya da falan üniversiteyi bitirmek sanan, magazin ve medya kültürüyle entelektüel olmanın hevesinde olan, kulaktan duyma söylentileri dillendirmekle ve yazmakla yetinen bir nesil türedi. Bu neslin en fazla yaptığı şey, kişileri ve hâdiseleri konuşmak ve konuşurken de tartışmaktır. Tartışma; ilim, hikmet, sağduyu, usûl ve hakkaniyetle olmazsa, o, laf dalaşıdır, laf cambazlığıdır, gevezeliktir. fikrî anlamda tükenmişliktir. İlimden zerre kadar nasibi olan hiçbir kimse insanlarla hikmetten yoksun tartışmalara girmez. Hatta tartışmaya ihtiyaç duymaz. Binlerce hayırlar varken, insanlarla didişmekten medet ummak, kısır tartışma heveslisi kimselerin, ellerinde zıtlaşmaktan başka bir değer olmadığının (ya da kalmadığının) bir göstergedir. İnsanın sahip olduğu ilim, sâlih amel, takvâ gibi sermayelerinin varlığı ya da yokluğu bir yana, bu davranış biçiminde hikmet yoktur. Karşı tarafı susturmakla tatmin olan nefsî arzular, asabiyet ve öfke vardır. Müslüman; nefsini tatmin etmekle değil, Allah'ı râzı etmekle meşgul olmalıdır. Yine Müslüman, Allah’ı râzı etme söylemiyle Allah’ın râzı olmayacağı ilim ve hikmetten yoksun olan câhilâne davranışları İslâm’a nispet etmemelidir. “İslâm da budur, Allah da böyle emrediyor, Allah’ın murâdını ben hepinizden daha iyi biliyorum” dememeli, hal ve tavırlarıyla bunları demeye çalışmamalıdır! Bu davranış, İslâm’ı bilmeyenleri İslâm’dan soğutur, yapılanların İslâm’da olduğu izlenimini verir. Müslüman kişi, her şeyden önce dengeli ve ölçülü bir insandır. Müslüman, hercai davranmaz, öfkeli olmaz, tartışmadan zevk almaz, insanları mat etme üzerine bir yaşam biçimini benimsemez, aykırılıklarla dikkat çekmek, sivrilmek, şöhret, itibar ve dünyalık elde etme gayret ve girişiminde asla bulunmaz. Müslüman, bu yanlış davranış biçimlerini kaba saba da olsa yapmaz, tevazu şemsiyesinin altına girerek veya tevazu elbisesine bürünerek de olsa yapmaz, yapmamalıdır. Tevazunun en çok yakıştığı yer, dilden çok, fiildir, ameldir, davranıştır. Davranışıyla mütevazı olanın, diliyle bunu söylemesine de gerek yoktur.

Netice: Faydasız konuşma ve tartışmalarla hayatını dolduran kimsenin, okuyup öğrenmeye, kendisini geliştirmeye, hakikatlerle amel ederek olgunlaşmaya, güzel bir insan ve sâlih bir Müslüman olmaya ne vakti kalır ne de isteği olur. Sonuçta da, farîza ile faraziyeyi karıştırır. Bu karıştırma, hayata da tesir eder. Farîza, Allah’ın emri olan farzlar iken, bunu bilmeyen kimse hayatında faraziyelere yer açar. İnsan, faraziyelerden kurtulmadıkça da farzlarla tanışamaz, gerçekleri göremez. Zira gerçek (hak), Allah'tan gelenlerdir.

 

8-   BU HÂDİSEDE TAKVÂYA UYGUN OLAN AMEL NEDİR?

İnsanlar, neden hep meseleler hakkında cevâz fetvası sorarlar, kendilerine can simidi olacak fetvâlar peşinde koşarlar da, takvâdan sormazlar. “Efendim, şu meselede takvâ nedir? Bu meselede takvâya uygun davranışı bana söyler misin” demezler. Dünya işlerinde az ile yetinmeyen çoğu isteyen, güzel bile az gelen, daha güzeline göz diken insanlar, neden âhiret işlerinde daha güzel ve daha hayırlı amelleri merak etmezler ve sormazlar da, sorumluluktan kaçmak istercesine “olabilir, haklısın, doğru yapmışsın, yeterli, daha ne olsun ki” fetvâları ararlar!

Küçük bir hikâye paylaşmak istiyorum.

Zamanın birinde, ilimle meşgul olan bir gencin, bir işi için birkaç kuruşa ihtiyacı olmuş. Parası olmadığı için de o işten vazgeçmek üzereymiş ki, meseleden haberi olan adamın biri: “Birisinden borç iste, sonra ödersin” demiş. Tabiî ki, ilim talebesi iffetli ve onurlu olur, borç bile istemez. Ve: “Olmaz” demiş. O adam da benim adıma iste deyince, kendi ihtiyacı için o duyarlı adamın adıyla istemiş. Hem de yakından tanıdığı hayatta da çokça görüştüğü çok zengin birisinden. Zengin adam, parayı borç olarak vermiş. O genç de alırken, ödeyeceği günü söylemiş ve oradan uzaklaşmış. Günler geçmiş, borcu benim adıma iste diyen adam gence o miktarı vermiş ve “Borcumu ödersen sevinirim” demiş. Genç şaşırmış şaşırmasına ama bu hikmetli davranışın farkına varmakta da gecikmemiş. Neyse almış parayı, yakından tanıştığı alacaklı zenginin mekânına gitmiş. Daha borcun ödemesinin günü gelmemiş olmasına rağmen, parayı zengine teslim etmiş. O kişi parayı almış ve çelik kasayı açıp, diğer banknotların yanına parayı koymuş. Böylece üç kişinin de işi olmuş. Olmuş olmasına ama bu hâdisede “benim adıma borç iste” diyen adam mı daha hayırlı bir amel işlemiştir yoksa çok yakından tanıdığı ilim talebesine borç verip sonra da alacağını kabul eden kişi mi?

Bu olayın fetva yönüne bakarsak, her üçü de câiz ve meşru olan bir amel işlemiştir. Yabancı adam, kendi adına alınan borcu ödemeyi de üzerine alarak daha güzel bir davranış ortaya koyarken, yakından tanışılan hem de zengin olan adam sadece borç verme faziletiyle yetinmiştir. Takvâya uygun davranış biçimleri olmasına rağmen, onlarla amel etmek istememiştir. Peki, siz olsanız ne yapardınız? Normalde tanıdığınız ve ilimle meşgul olan bir genç sizden borç isteseydi nasıl hareket ederdiniz? Bu sorunun cevabında farklı üsluplar da bulunsa, özeti şudur; ya borç verirdiniz ya da vermezdiniz. Burası açık… Bizim sorumuz o noktada değil. Bu hâdisede takvâ nedir, der miydiniz? Takvâya uygun olana tâlip olur muydunuz? İhtiyaç sahibi bir tâlib-i ilim ayağınıza kadar gelmiş, bunu fırsat bilip en güzel şekilde değerlendirir miydiniz? Yoksa ağalığınız mı tutardı? “Gencin ihtiyacını görün” diye işyerinizde emr-ü ferman mı ederdiniz? Bu durumda yapılabilecek en güzel davranış budur, diye mi düşünürdünüz?

İşte bu ve benzeri sayısız meselelerde davranışım câizdir diyerek ruhsatların ardına gizleniyorsak ne zaman müttakî olacağız? Ne zaman takvâ sahiplerinin amellerini işleyeceğiz? Dünya ehlinin amelinden hiç ödün vermezken, âhireti isteyenlerin en faziletli amellerini işlemeye ne zaman aday olacağız, o faziletlerle ne zaman âmil olacağız? İşte asıl mesele burasıdır! Biz, takvâ ehlinin amellerinden kaçarken, müttakîlerden olma hayalini nasıl kurabiliyoruz? Müttakîlerin yaptıklarını yapmazken cehennem azabından nasıl korunduğumuzu sanıyoruz? Yapacağımız amellerimizde “bu hususta müttakîce davranış nedir?” demedikçe ve o en üstün amelleri yapmada gayretli olmadıkça nefsimizle mücadele edemeyiz, şeytanın, üzerimizdeki etkisini yok edemeyiz!

Neticetülkelam; her işimizde takvâya tâlip olmalıyız. Yapacağımız her amelde en hayırlı davranış biçimi olan ma’rûf nedir? Diye düşünmeliyiz, sormalıyız ve en güzeli dururken az sevaplarla yetinmemeliyiz. Hele hele de günahı ve zararı çok olan insanoğlu, o günahlara baskın gelecek ve günahlarını sildirtecek daha güzel ameller işlemek için birbirleriyle yarışmalıdırlar. Müttakî mü’min; en hayırlı ameli işlemek için acele etmesi gerekir. Hayırlar kazanmak için bu tatlı rekâbete bütün Müslümanlar katılmalıdırlar. Sevap kazanma yarışında diğerini saf dışı bırakma, çelme takma ve ona buğzetme yoktur; bilâkis yardımlaşma vardır.

Hiçbir Müslüman güzel işler yapan kardeşini asla kıskanmaz/kıskanmamalıdır; onu sever/sevmelidir.

Müttakîlerden olmamız duasıyla…

 

9-   İBN-İ TEYMİYYE’NİN ÖNÜNÜ AÇMAMAK GEREKİR” DİYEN BİR İLİM ADAMI(!!) DA GÖRMEK VARMIŞ HAYATTA!

Adam, ilim adamı kisvesiyle ortaya çıkıyor ve "İbn-i Teymiyye'nin önünü açarsanız" diye başlayan cümlesiyle ilimle, fikirle, hikmetle, realiteyle, tarihle, iz'ân ve vicdanla hiçbir ilgisi olmayan cümleler kuruyor, sonuçlar çıkarıyor, bazı kötü uygulamaları Şeyhu'l-İslâm'a mal ederek İbn-i Teymiyye'ye (onun ilim mirasına) geçit verilmemesi gerektiğini yüksek perdeden ilan ediyor!

Yuh sana! Yazıklar olsun, o sözlere! Tevbe etmediğinde bu sözlerin hesabı Allah'ın huzurunda sana çok ağır olacak!

Tarihte İbn-i Teymiyye'nin önünü Allah açmış. Yedi asırdır tüm İslâm âleminin baş tacı olmuş. Bunu göremiyorsan kendi basiretsizliğine yan! At gözlükleriyle hayata bakmak bu olsa gerek!

Güzel bir söz vardır. Bu tür adamlar için söylenmiş âdeta. Cuk oturuyor. Yılan kendi eğrisini bilmez, deveye boynun eğri der. (Orijinal ifadesi: “Yılan kendi eğrisin bilmez tevi boynun eğri tir” biçimindedir.) Bu söz, İslâmiyet öncesi sözlü Türk edebiyatı örneklerinden bir savdır. Yani ileri sürülerek savunulan düşünce, iddia, tez, mantık demektir. İnsanların çoğu, kusurlarını bilmez ve görmez de, binlerce hayırları ve iyilikleri olan bir kimsede -teşbîhen- boyun eğriliği mesabesinde kusur bulur ya da bulmaya çalışır. Oysa dönüp aynaya kendisine bir baksa, her tarafının eğri olduğunu görecektir. Kimi insanlar, İslâm öncesinde (Bi’setten önce) bile doğru söz söyleyebilirken, bugün İslâm döneminde bile bazı kimselerin bu gerçeklerden habersiz olmaları da işin acı tarafıdır!

İbn-i Teymiyye'yi eleştiren bu adamın fikrine Yüce Allah geçit verseydi, bugün Tevhîd ehli insanlara rastlamak bir müjdeyle karşılaşmak gibi nâdirâttan bir hâdise olacaktı! Ama Allah, şirke asla geçit vermez.

İbn-i Teymiyye aleyhinde konuşan bu insanlara şaşırmamak gerekir. Zira İbn-i Teymiyye'nin kendileriyle mücadele ettiği; sapıklıklarını, hurafelerini, bid'at ve şirklerini ortaya koyduğu fırkalarının akîdelerine mensup olan kişiler, yarın da yarınlarda da Şeyhu'l-İslâm aleyhinde konuşmaya devam edeceklerdir. Çünkü o mübarek insan ümmete öyle sadaka-i câriyeler hediye etmiştir ki, o miras yarınlarda da olacaktır. Şüphe yok ki, altın çamura düşmekle değerini yitirmez, kendisine çamur atılmasıyla kıymetten düşmez. Hatta kendisine bir miktar çamur bulaşmış altın estetik anlamda daha dikkat çekebilir. Yani estetik olarak hoş göründüğü bile söylenebilir.

Sadede gelelim. Bir insanın sevenleri de olur, sevmeyenleri de. Önemli olan, Allah'ın onu sevmesidir. Allah'ın bir kimseyi sevdiğinin alâmeti de Allah dostları sâlihlerin o kimseyi sevmesidir.

Ebû Hüreyre radıyallâhu anh’dan rivâyete göre, Rasûlullah aleyhisselâm şöyle buyurmuştur:

“Şüphesiz Allah bir kulu sevdiği zaman, Cebrail'i çağırır ve: ‘Ben falan kişiyi seviyorum, sen de onu sev’ buyurur. Bunun üzerine Cebrail onu sever. Sonra semâda nidâ ederek şöyle der: ‘Muhakkak Allah falan kişiyi seviyor, siz de onu sevin.’ Bu sefer semâ ehli de onu sever. Sonra yeryüzünde ona kabul indirilir (yer ehli de onu sever). Bir kula buğzettiği zaman da Cebrail’i çağırır ve: ‘Şüphesiz Ben falana buğzediyorum, sen de ona buğzet’ der. Bunun üzerine Cebrail ona buğzeder. Sonra semâdakiler arasında: ‘Muhakkak Allah falan kişiye buğzediyor, siz de ona buğzedin’ der. Onlar da ona buğzederler. Sonra da yeryüzünde onun için buğzedilmek indirilir.” (Müslim, Birr, 157)

Yeryüzünde onun için kabulün indirilmesinin anlamı; insanların ona karşı kalplerinde besledikleri sevgi, ondan râzı ve hoşnut olmalarıdır. Böylelikle kalpler ona meyleder, ondan hoşnut olur. Başka bir rivâyette: “Onun için sevgi bırakılır” buyurulmaktadır.

Yine Süheyl b. Sâlih’den rivâyete göre o şöyle demiştir: “Arafat’da idik . Ömer b. Abdülaziz hacc emiri olarak (yanımızdan) geçti. İnsanlar kalkıp ona bakmaya koyuldular. Babama: ‘Babacığım, ben Allah’ın Ömer b. Abdülaziz’i sevdiğini görüyorum’ dedim. O: ‘Bunu neden söylüyorsun?’ dedi. Ben: ‘İnsanların kalbinde ona beslenen sevgi dolayısıyla (söylüyorum)’ dedim. Babam şöyle dedi: ‘Baban hakkı için söylüyorum ki, Ebû Hüreyre’yi Rasûlullah aleyhisselâm’dan tahdîs ederken (haber verirken) dinledim deyip, sonra da Cerîr b. Suheyl’in naklettiği Hadîs’in (Birr, 157) aynısını zikretti.” (Müslim, Birr, 158)

Bu muhteşem iki Hadîs-i Şerîf’ten sonra, söz söylemeye aslında gerek kalmaz ama yine de açıklama bâbından birkaç cümle sarf edelim. İbn-i Teymiyye’yi kendi asrından günümüze İslâm Ümmeti o kadar çok sevmişlerdir ki, o sevgi kendisini günümüze kadar taşımıştır. Kendisi, o kadar çok âlimler ve müctehidlere hocalık yapmıştır ki, o talebeleri onun hakkında sayılamayacak kadar güzel sözlerle hüsn-ü şehâdetlerini ve sevgilerini ikrâr ve izhâr etmişlerdir. Hadîslerden önce de dediğimiz gibi, elbette bir insanın sevmeyenleri de olur. Bu, kusur değil, aksine fazilettir. Zira hakkı söyleyerek bâtıl ehlinin buğzuna hedef olmayan “hak ehli” olamaz. Önemli olan, bir kişiyi Allah’ın, Rasûlünün, Cebrail’in, semâ ve yer ehlinin sevmesidir. Bir kişiye Allah sevgisinin en bâriz alâmeti de Müslümanların o kimseyi sevmesidir. Bu ölçüyle meseleyi değerlendiren hiçbir kimse yanılmaz, hataya, gaflete, yanlışa ve dalâlete düşmez. Allah dostlarına düşmanlık edip, Allah düşmanlarıyla dost olmaz. Allah’ın sevdiklerine buğzetme gaflet ve dalâletine düşmez!

Bir kimsenin bir şey iddia etmesi ancak câhilî ortamlarda çoğalır. Dedikodu, laf taşıma, ispiyonculuk, tecessüs, ayıp araştırma, suçlama, iftirâ, gıybet, sû-i zan, delilsiz konuşma, yanlış konuşma vs… aslında kolay işler değildir. Adama sorarlar, “neye göre konuşuyorsun, delilin ne?” diye. Bu söz, suçlayan için soğuk duş etkisi yapar! Hatta buzlu duş etkisi! Zira bu soruyla karşılaşan kimse kış mevsimindeyse, soğuğun tesiriyle şok bile geçirebilir! Kulaktan dolma ya da bilgisizce iftirâ eden kimse iftirâ ettiği kişiyi nasıl suçlu çıkarabilecektir? Bu kolay mıdır? Dört lafla insanları suçlu çıkarmak ve başkalarını da kandırmak! Allah buna izin verir mi, râzı olur mu? Bunu yapmak, kendini kandırmaktan başka bir şey değildir. Söylediği sözlerle yanlışa inandırdığı kimseler de, müfterinin kazancı değil, kaybını artıran deliller olacaktır. İftirâcı, suçladığı kişinin suçluluğunu ispat edemeyince kendisini nasıl temize çıkaracaktır? İftirâ başlı başına kul hakkını gerektiren büyük bir günah ve yüz kızartıcı bir suç değil midir? Hem kul hakkı hem de yüz kızartıcı ayıplanacak ve kınanacak bir ameli işlemek! İnsan sormadan duramıyor. İnsanlar bunu neden yapar acaba?

Aleyhte konuşmaların çoğu, muhâliflikten kaynaklanır. İbn-i Teymiyye hakkı ihkâk etmek adına o kadar çok bâtıl fırkalarla mücadele etmiştir ki, o fırkalar o günden bu zamana ve yarına elbette ileri geri konuşurlar ve konuşacaklardır.

“İbn-i Teymiyye aleyhinde konuşanlar da olmuştur” diyerek Şeyhu’l-İslâm’ı tanıtmaya kalkışanlar, onun hakkında konuşma ya da değerlendirme yapanlar önce hakkı tanısınlar, kendilerini tanısınlar! Sonra İbn-i Teymiyye hakkında konuşacak birikime sahip olsunlar. Arkadaşım, Sûfîlerin Şeyhu’l-İslâm aleyhinde konuşması şaşılacak bir durum mudur? Onların bid’atleriyle mücadele eden bir insan, takdir edilmemişse, tekdir edilmiştir. Tekdir edene “niye bid’atlerinizi ve hurafelerinizi terk etmediniz?” demek yerine, münkeri değiştirmek için çalışana mı kızıyorsunuz? Mezhepçiler (mezhebi din sanarak, mezhepler döneminde verilmiş fetvaları Nass gibi görenler), Kelâmcılar, Felsefeciler, Bâtınîler, Modernistler, Putperestler, Şiiler, Hristiyanlar, Yahûdîler, Mecûsîler vs. cihetlerden ya da kaynaklarından gelen eleştirilere ve suçlamalara “mal bulmuş mağribî” gibi atlayıp “aldım, kabul ettim” demek ne kadar taassûbî bir davranış biçimidir! Bunu anlayamıyorlar mı? Mahkemede bile iddia sahibi ile suçlanan arasındaki münasebetin boyutlarına bakılır. Aralarında husûmet, muhâlefet ya da buğz gibi durumlar var ise, iddialar ona göre değerlendirilir. Birbirlerine hasım olan o iki kişi arasındaki olayda iddia sahibinin sözünden başka delil yoksa, ortada ciddi bir şüphe olduğu için takipsizlik kararı verilir. Ya da iftirâ ile manevî şahsiyete yönelik bir saldırı dolayısıyla müfteri cezalandırılır. Adam kalkıp İbn-i Teymiyye’ye öfke kusar gibi saldırıyor. Soruyorsun sen kimsin? Ben “falan tarikatın şu kolundanım” diyor. Bu cümle sohbetin o noktada bittiğinin ilanıdır. Allah, bu ümmeti insâf, adâlet, anlayış, iz’an ve merhametten mahrum bırakmasın. Rabbimiz, insanlığa gerçek sevgiyi nasip etsin; tarafgirliği, iltiması ve taassubu değil!

Biz, İslâm âlimlerinin tamamını -Allah da onları seviyor hüsn-ü zannıyla- seviyoruz. Onların hayırlarını takdir ediyoruz ve onlara dua ediyoruz. Eğer Rabbimiz, âlimlere âhirette şefâat izni verirse –ki bu iznin Rabbimizin diledikleri için söz konusu olacağı Hadîslerde geçmektedir-, o güzel insanlarla –onlara olan sevgimize muvâfık olarak- cennette de bir ve beraber olmayı diliyoruz. Allah hepsinden râzı olsun.

 

10-   ÂŞÛRÂ GÜNÜ ORUÇ TUTMAK SÜNNETTİR

Bir insan düşünün ki, adı Yezîd, adının anlamı "artan, artıran", Hz. Muâviye'nin oğlu 3,5 yıl saltanat sürdü, döneminde saltanat kavgası uğruna birçok insana zulmetti, birçoğunu katletti. Sahâbe demedi, kutsal mekân demedi iktidarını korumak adına acımasızca hareket etti. Âdeta iktidar sevdası gözlerini kör etti. Saltanatı uğruna mazlûmların kanını döktü. Onlardan biri de, Peygamberimizin torunu Hz. Hüseyin Efendimizdir. 10 Muharrem'de Hz. Hüseyin'i Kerbelâ'da şehîd etti. Peygamberler dönemlerinden o güne kadar kurtuluş ve sevinç günü olan, Yahûdîlerce bayram olarak kutlanan 10 Muharrem, bu adamın cinâyetleri nedeniyle kâbus ve matem günü olarak anılmaya başlanıldı. Yezîd ismi de zulmün ve kötülüğün sembolü kabul edildi. Bir insan, güzel ismine ancak bu kadar zulmedebilir. Sahâbe arasında dört tane Yezîd adında sahâbî vardır. Buna rağmen bu zâlim kişi nedeniyle, ne Sünnî ne de Şii dünyasında Yezîd ismi kullanılmamıştır. Bir insan bu kadar mı kötü bilinir? İsminden bu kadar mı kaçılır? Sübhânallah! Zulümden Allah’a sığınırız!

Peygamberimizin haber verdiğine göre bu günde Hz. Mûsâ, Kızıldeniz'den geçerek İsrâîloğullarını Firavunun zulmünden kurtarmıştır (Bkz: Buhârî, Savm, 69; Müslim, Savm, 127, 128). Evet, bu gün İsrâîloğulları diye bilinen kavmin kurtuluş günüdür.

Bu günle alâkalı olarak sağlam olmamakla beraber birçok rivâyetler de bulunmaktadır. Bazıları şunlardır:

Hz. Âdem’in işlediği günahtan sonra tevbesinin kabul edildiği gün.

Hz. İdrîs’in göğe yükseltildiği gün.

Hz. Nûh’un, gemisiyle tufân’dan kurtulduğu gün.

Hz. İbrâhîm’in Nemrûd’un ateşinde yanmadığı gün.

Hz. Ya’kûb’un oğlu Yûsuf’a kavuştuğu gün.

Hz. Eyyûb’un yakalandığı hastalıktan kurtulduğu gün.

Hz. Yûnus’un balığın karnından kurtulduğu gün.

Hz. Îsâ’nın doğumu ve ölümden kurtulup göğe yükseldiği gün…

Âşûrâ günü, câhiliyye döneminde Kureyş kâfirleri tarafından da, Yahûdîlerce de, başkalarınca da oruçla geçirilen bir gündü. İslâm da bu günün orucunu te’kît etti. Ama bu günde oruç tutmayı vâcip kılmadı, tavsiye etti. Bu orucun geçmişte çok kuvvetli bir altyapısı olduğu anlaşılmaktadır. Bazı âlimlerin belirttiğine göre, Rasûlullah Mekke’de iken de bu günü oruçlu geçirirdi. Sonra Medîne’ye geldiğinde Yahûdîlerin de bu günde oruç tuttuklarını gördü ve Hadîslerden bildiğimiz diyaloga girmiştir. Daha sonra, Peygamberimiz bu günde ya vahiy, ya tevâtür yoluyla gelen bilgi ya da kendi ictihâdıyla oruç tutmuştur ve ümmetine de o günde oruç tutmalarını tavsiye bâbından emretmiştir. Yoksa Peygamberimiz, Yahûdîlerin mücerred olarak verdikleri âhâd haberleriyle oruç tutmuş değildir. Allah en iyi bilendir. 

Hz. Mûsâ, Yüce Allah kendisini kurtardığı için şükür için bu günde oruç turmuştur (Buhârî, Savm, 2004). Bu günde oruç tutmak vâcip olmasa da, Sünnet ve Müstehabdır. Çünkü Peygamberimiz bu günü oruçlu geçirmeye teşvik etmiştir. Arapça’da “Âşûr” kâfûr vezninde olup “onuncu” demektir ve Muharrem’in onuncu gününe işâret etmektir.

Âşûrâ gününün Muharrem’in onuncu günü olduğu söylenilmiştir. Peygamberimiz, Âşûrâ günü oruç tutup o günde oruç tutulmasını emredince Ashâb: “Ey Allah’ın Rasûlü! Muhakkak bu Yahûdîlerle Hristiyanların ta’zîm ettikleri bir gündür, dediler. Bu sefer Rasûlullah aleyhisselâm: “İnşâAllah biz gelecek yıl dokuzuncu gün oruç tutarız” buyurdu. Ama gelecek yıl Âşûrâ günü gelmeden Rasûlullah aleyhisselâm vefât etti. (Bkz: Müslim, Savm, 133).

Peygamberimiz başka bir rivâyete göre ise: “Eğer gelecek seneye kadar hayatta kalırsam andolsun dokuzuncu gün oruç tutacağım” buyurmuştur (Müslim, Savm, 134).

Selef ve Halef âlimlerinin çoğunun kanaatine göre Âşûrâ, Muharrem’in onuncu günüdür. Az önce de zikrettiğimiz gibi, Müslim’in Savm bölümünde yer alan 133 numaralı Hadîs’e göre bu durum tesbit edilmektedir. 134 numaralı Hadîs’te geçen “İnşâAllah biz gelecek yıl dokuzuncu gün oruç tutarız” buyruğunun zâhirinden, Âşûrâ gününün Muharrem’in dokuzu olduğu ya da Âşûrâ orucunu dokuzuncu güne nakletmeyi istediği anlaşılıyor olsa da; Peygamberimizin bu sözü söylemesinin nedeninin Yahûdîlerle Hristiyanların bu günde yani Muharrem’in onunda oruç tuttuklarının söz konusu edilmiş olmasıdır. Bu ayrıntı ile, Âşûrâ orucunun Muharrem’in onu olduğu kesin olarak tayin edilmiş olmaktadır. Peygamberimizin bu sözünden, onuncu güne dokuzuncu günü de eklemeyi kastetmiş olduğu anlaşılmaktadır. Peygamberimizin “gelecek yıl dokuzuncu günü tutarız” buyurmasının anlamı da; Yahûdîlere ve Hristiyanlara benzememek için bir gün öncesinde de oruç tutmayı uygun görmüş olmasıdır. Nitekim birçok müctehid Muharrem’in dokuzuncu günü ile onuncu gününü bir arada tutmanın Müstehab olduğunu söylemiştir. Çünkü Peygamberimiz onuncu günü oruç tutmuş ve dokuzunda oruç tutmaya da niyetlenmiştir. Ama Âşûrâ gününden önce vefât etmiştir.

Sahîh Hadîslere göre, Muharrem’in dokuzuncu ve onuncu günlerini birlikte tutmanın Müstehab olduğu anlaşılmaktadır. Bazı âlimlere göre sadece onuncu günü de tutulabilir. Ahmed b. Hanbel’in Müsned’inde geçen Hasen bir Hadîs’e göre Rasûlullah aleyhisselâm şöyle buyurmuştur: “Âşûrâ orucunu tutun; ancak bir gün önce ve bir gün de sonra tutarak Yahûdîlere muhâlefet edin.” (Ahmed, 10559) Bu Hadîsi dikkate alarak, bazı âlimler Muharrem’in dokuzu, onu ve on biri şeklinde üç gün üst üste tutulabileceğini de söylemişlerdir. Buna göre, Yahûdîlere muhâlefet etmek için Âşûrâ gününün öncesinde ve sonrasında da oruç tutmak faziletli olur. Allah en iyi bilendir.

 

11-    ALLAH’I ZÂLİMLERİN YAPTIKLARINDAN HABERSİZ SANMA!

Ey dünyanın Firavunları, Nemrûdları, Cengiz Hanları, Hâmânları, Kârûnları, Ebû Cehilleri, Velîd b. Muğîreleri, Âs b. Vâilleri! Adınız, sanınız, makamınız, itibarınız ve iktidarınız ne olursa olsun, ne kadar güçlü olursanız olun, Kâdir-i Mutlak olan Allah'tan da güçlü değilsiniz! Kendi dünyası için başkalarının dünyasına karartanlar, iktidarlarını mazlûmların ve masumların kanlarının üzerine kuranlar, Âdil-i Mutlak olan Yüce Mevlâ'yı yaptıklarınızdan habersiz sanmayın! Öyle bir gün gelecektir ki, o gün bu dünya dile gelecek! Üzerinde yapılanları bir bir anlatacak! Kendisini elde etme uğruna nice masumları katlettiğiniz o topraklar bir gün konuşacak. “Benim!” dediğiniz araziler, sizin aleyhinizde şahitlik edecek. O günde zâlimler susacak, mazlûmlar konuşacak, zâlimler ise hesap verecektir! O gün, kız çocuklarını diri diri toprağa gömen Ebû Cehiller, erkek çocuklarını kundağından alıp katleden Firavunlar, iktidarı için kadın, çocuk, özürlü, yaşlı, genç demeden öldüren, kızları, çocukları hatta bebekleri bile kurşunlayan, bombalayan tiranlar, despotlar, sahte özgürlük savaşçıları yaptıklarının cezasıyla karşılaşacaklardır! Üzerlerine bombalar yağdırılan, kimyasal silahlarla katledilen masum insanlar, o gün zâlimlerden hakkını bir bir alacaktır! Birkaç metreden kurşunlanan Filistinli kız ve erkek çocuklar, o gün söz sahibi olacaktır! Ölmeden önce "sizi Allah'a şikâyet edeceğim" diyen Suriyeli çocuğun şikâyet ettikleri zâlimlerin o gün vay haline! Konuşmaya ilk başladığı anlarında "şehîd olmak istiyorum; çünkü cennette ekmek var" diyen minik yavrunun feryadını Allah'ın duymadığını mı sanıyorsunuz? Bombardıman altında kalmış ve enkaz altındayken fotoğrafını çekmeye çalışan insanlara: “Allah rızâsı için fotoğrafımı çekme, örtülü değilim” diyen iffetli bacılarımızın hâli, Allah’a gizli değildir. Evleri tepelerine yıkılan o masumlara zulmedenler de, Allah’ın huzurundan arazi olup sıvışacaklarını ve yaptıklarının hesabının sorulmayacağını sanmasınlar! Her şeyden haberdar olan, bir tek yaprak bile, ilmi ve izni dışında düşmeyen, O dilemedikçe kimsenin parmağını dahi kımıldatamadığı Âlemlerin Rabbi olan Allah’ın arzında Allah’a kafa tutmaya yeltenenler, Allah’ın kendilerini ansızın yakalayıvereceğini akıllarından çıkarmasınlar! Zulümler ederek zarar hanelerine yenilerini eklemesinler! Allah'ın kendilerine mühlet vermesini kâr sanıp da zulümlerine zulüm katanlar unutmasınlar ki, Allah'ın rahmetinin bir sınırı olmadığı gibi adâletinin de bir sınırı yoktur. Adâletin gereği hangi ceza ise, Rabbimizin katında o cezayı kimse önleyemez! Rabbimiz zaman tanır, imkân verir, irâde bahşeder ve nasıl amel ettiğimizi ortaya koyar. Ama asla ihmal etmez!  Zulmederken zâlimlerin elleri taş olmuyorsa, yerin dibine geçmiyorlarsa, üzerlerine gökten ateş yağmıyorsa bilsinler ki, bu durum, Allah'ın sınırsız sabrından ileri gelmektedir. Allah’ın, zulmedenlere verdiği zaman dolunca onları huzuruna çağıracak ve herkes onun Hak Divanında duracak, kimseye zerre kadar haksızlık edilmeyecektir. Adâletin bir yönü ödüllendirmek olsa da, diğer yönünde cezalandırma vardır. O gün iyiler (ebrâr) iyiliklerinin karşılığını görürlerken, kötüler (füccâr, eşkiyâ) de kötülüklerinin cezasını çekeceklerdir. Allah'a kulluğa itiraz eden, başkaldıran ve insanları, Allah'a kulluktan uzaklaştırmak için çalışan ve bu hal üzere ölen zâlimlerin azâbı sonsuza kadar cehennem olacaktır. Dünyayı dar ettikleri o mü'minler cennette sonsuz nimetler içinde sevinçle yaşarlarken, zâlimler ateşlerde yanacaklar; ne ölecekler ne de yaşayacaklardır. Azaplar içinde nefes almak yaşamak mıdır? Ama heyhât! Böylelerine: “Dönun de arkanıza bakın” denir! Yani yitirdiklerini ardınızda arayın! Fakat kâfirler ne kadar isteseler de, artık iman etmek ve iyi bir kul olmak için dünyaya geri dönme imkânı kalmamıştır! Zaten dönseler de, -Rabbimizin haber verdiği gibi- yine aynı küfürlere ve zulümlere dönerlerdi! Rabbimiz ne kadar âdil! Kâfirler tekrar imtihan olsalardı yine kâfirliği ve zâlimliği seçerlerdi. Sübhânallah! Küfürden ve zulümden Allah’a sığınırız! Dünyada mazlûmlara ve masum insanlara yaşamı çekilmez kılanlar, âhirette kendileri de korkunç bir yaşamla yüz yüze geleceklerdir. Ateş azâbı ve diğer azaplar, kendilerinin ölmelerine de yaramayacaktır. Yani ölüp de o azaplardan kurtulamayacaklardır! Çünkü Yüce Allah, ölümü öldürmüştür. Artık âhirette ölmek yoktur! Ne cennette ne de cehennem de...

Rabbimiz emr-ü fermân eylemiştir: “Sakın Allah’ı o zâlimlerin işlediklerinden habersiz sanma! Onları(n azaplarını) ancak gözlerin dehşetle yerinden fırlayacağı bir güne erteliyor.” (İbrâhîm: 42) Bu buyruk, zâlimler için bir ihtâr, zulümlerinden vazgeçmezlerse bir tehdîd, mazlûmlar ve tüm temiz vicdanlar için de bir tesellîdir.

  

12-   YARATICIYA İBÂDET ET!

Rabbimizin yarattığı yeryüzünde, denizlerde ve göklerde henüz keşfedilmemiş durumda sayılamayacak kadar yaratılış harikaları bulunuyor iken, insanın, kendi yaratılışına ve mevcut yaratıklara bakmadan, yaratılışa ve yaratıcıya itiraz etmesi olacak şey değildir! İnsanoğlu, içinde bulunduğumuz âhir zamanda bile hâlâ yaratılış mucizelerini keşfetmekle meşguldür. Bilinmeyen gezegenler, yıldızlar, galaksiler, canlılar, bitkiler... İnsan, bilinenlere baktığında bu dünyanın ve evrenin sayısız sırlarının olduğunu kabul etmeden edemiyor. Bilinenlerin ise ne kadar bilindiği ise ayrı bir konudur. İnsanın bizzat kendisi Yüce Yaratıcının yaratılış mucizelerindendir. İnsan fizyolojisinin, psikolojisinin, iç ve dış dünyasının ne kadar keşfedildiği de ayrı bir meseledir. Bunca yaratılış harikaları insanoğlunun Yaratıcıya ama yalnızca O'na ibâdet etmesi için yeterli kevnî deliller değil midir?

İnsan, üzerinde yaşadığı yerin sahibi olan Yüce Rabbimize nasıl karşı gelebilir? Her şeyin sahibi O! İnsanın bizzat kendisinin bile! Yediği, içtiği, istifade ettiği, üzerinde yürüdüğü yerin, ayaklarının hatta isyan ederken kullandığı ağzının, dilinin bile sahibi O! Küçücük bir hediyeden mutlu olan, büyük bir iyilikten dolayı duyduğu sevinci anlatmakta kelimeler bulamayan insan, Allah'ın karşılıksız olarak lütfettiği sayılamayacak kadar bu paha biçilmez hediyeleri görmüyor mu? Bunlar için şükretmek ve hamdetmek gerekmiyor mu? Makul olan cevabın "evet" olduğunu farz ederek; o halde, "Ey insanlar, Allah'a ibâdet edin; O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın" diyoruz. “Neden şükredeyim ki?” gibi mantıksız, anlamsız ve abes bir söz söyleyen kişi kendisiyle çelişir? İnsanın fıtrî yapısında iyiliği takdir etme ve ihsan sahibine teşekkür etme erdemi vardır. Bir insan, “Ben mi istedim? Bana ne!” diyemez ya da “Ben istemeden bana verilenler için teşekkür etmek zorunda değilim” yani bu durumlarda minnettar olmam gerekmiyor, iddiasında bulunamaz! Bunu diyenler olabilir ama işte az önce de dediğimiz gibi, bunun nedeni fıtrattan gelen erdemlerden yoksunluktan başka bir şey değildir. Peygamberimiz bir Hadîsinde: “İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah’a da şükretmez” (Tirmizî, Birr, 35; Ebû Dâvud, Edeb, 11) buyurmuştur. İyiliğe karşı kadirşinas yani kadir, kıymet bilir olmak, insânî bir durum olduğu için, tüm insanlık nânkör kimseyi sevmez ve ona güvenmez. Bu sebeple de kimse iyiliğe karşı duyarsız olmanın câiz olduğunu savunamaz. Savunsa bile haklılığını ispat edemez. Zira tüm insanlık o yanlışa “yanlış” der!

Nânkörlük kavramı insan hayatında olmaması gereken ama iyi bilinmesi ve sakınılması gerekli bir mefhumdur. Nânkörlük; kendisine yapılan iyiliği, eline geçen nimeti inkâr etme, nimetin değerini bilmeme, iyiliği unutma ve verene karşı minnettar olmama halidir. Nânkör نانکور kelimesi Farsça’dır ve “nân (ekmek)” نان ile “kör (görmez)” كور kelimelerinin birleşmesinden meydana gelir. Ekmeği/nimeti görmeyen kimse demektir. Nânkör; tuz, ekmek hakkını bilmeyen ve gördüğü iyiliği unutan ya da inkâr eden demektir. Bu sebeple de Müslüman ecdâd, nânkörlüğü tarif etmek için “ekmek yediği kapıya ihanet etmek” deyimini kullanırdı. “Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı olur” derken de aslında mübalağadan ziyade, bir fincan kahve ikram edenin, ikram edilenin yanında bir ömür boyu hatırlı olacağı söylenmiş olmaktadır. Öyle ya! İnsan hayatında kaç kırk yıl olur ki? Ya da insana bir şey ikram edildikten sonra kaç kırk yıl yaşar ki? Bu, bir ömür demek değildir de nedir? Evet, acı bir fincan, birkaç yudumluk kahve kırk yıl tatlı dostluğun tohumu olmaktadır. İşte iyilik böyledir. Küçücüğü bile insanları birbirleriyle kaynaştırır. Ve onları birbirlerine karşı hatır gönül sayar hale getirir. İyiliğin küçüğüne büyüğüne karşı duyarsız olmak ise nânkörlüktür. Hayvanlar bile kendilerine yiyecek veren insanı tanıyor ve ondan sakınmıyorlarsa, insanın insana yaptığı iyiliklerde insanoğlunun kadir ve kıymet bilmez davranması ancak o kimsenin nânkörlüğüyle açıklanabilir. Yaptığının doğru olduğu söylenemez. Küçücük bir ikramla küsler bile barışmaktadırlar ve dost olmaktadırlar. Bütün bunlara rağmen, Rabbimizin bize bahşettiği sayılamayacak kadar ikramlar ve ihsanlar karşısından bu nimetleri verene şükretmemek nânkörlük değil midir? Rabbimiz Rahmân Sûresinin 60. Âyetinde: “İyiliğin karşılığı iyilikten başkası olabilir mi?” buyurmaktadır.

Rabbimiz Rahmân Sûresinde tam 31 kez hem insanlara hem de cinlere hitâben şöyle buyurmakatadır: “O halde Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz?” (Rahmân: 13, 16, 18, 21, 23, 25, 28, 30, 32, 34, 36, 38, 40, 42, 45, 47, 49, 51, 53, 55, 57, 59, 61, 63, 65, 67, 69, 71, 73, 75, 77)

Evet, Yüce Rahmân, Kur’ân’ı öğretti, insanı yaratıp ona beyânı öğretti, göğü yarattı ve onu direksiz olarak yükseltti, yeryüzünü yarattı, onu yaydı ve orada ağaçlar, meyveler, taneler, hurma ağaçları gibi çeşit çeşit farklı renklerde, kokularda, tatlarda ve biçimlerde bitkiler bitirdi, gökleri yarattı, güneşi, ayı ve tüm gök cisimlerini emrine boyun eğdirdi… Velhâsıl, Rabbimiz insana o kadar çok ikramlarsa bulundu ki, bunları sınıflandırarak saymamız bile mümkün değildir.

Rahmet ve mağfiret sahibi olan Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: “Allah’ın nimetlerini saymaya kalkışırsanız (mümkün değil) onları sayamazsınız. Şüphesiz Allah çok mağfiret edendir, çok rahmet edendir.” (Nahl: 18) Biz insanlara düşen, Yüce Rahmân’ın bize bahşettiği nimetler karşısında nânkörlük etmeden, ihlâs ile O’na kulluk etmemizdir. Şüphesiz ki, O, rahmet ve mağfiret sahibidir. O’nun rahmetini ve mağfiretini kazanmak da sadece O’na ibâdet edip, O’na şirk koşmamakla mümkün olur. Zira Allah’ın Rahmâniyeti, canlıları yaşatması, yedirip, içirmesi, dünya nimetlerinden yararlandırması dünyada mü’min- kâfir, şâkir (şükreden)-nânkör, sâlih-fâsık, fâcir, âlim-zâlim herkesi kuşatıcıdır. Yani Allah Rahmân’dır; dünyada herkese hayatiyetini devam ettirmesi için ikramlarda bulunur, rahmet eder. Allah Rahîm’dir; âhirette sadece mü’min kullarına rahmet eder, onları mağfiret eder, onlara nimetler bahşeder. Yani Allah sadece mü’minlere Rahîm’dir. Onun rahmeti de, iman etmiş kullarını bağışlaması ve onları cennet nimetiyle ödüllendirmesi şeklinde olacaktır. İmanlı ölmeyen hiçbir kimse, âhirette Allah’ın rahmetine mazhar olamayacaktır. Yûsuf aleyhisselâm gibi dua edelim: “… Benim canımı Müslüman olarak al ve beni sâlihlere kat.” (Yûsuf: 101)

Rabbimiz buyurdu ve herkese duyurdu:

فَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ وَكُنْ مِنَ السَّاجِدِينَ

وَاعْبُدْ رَبَّكَ حَتَّى يَأْتِيَكَ الْيَقِينُ

“Artık sen hemen Rabbini hamd ile tesbîh et ve secde edenlerden ol. Ve sana ölüm gelinceye kadar Rabbine ibâdet et.” (Hicr: 98, 99)

Her Müslüman her gün şu duayı okumalıdır:

اللَّهُمَّ أَحْيِنَا مُسْلِمِينَ وَتَوَفَّنَا مُسْلِمِينَ وَأَلْحِقْنَا بِالصَّالِحِينَ

“Allah’ım, bizi Müslümanlar olarak yaşat, Müslümanlar olarak canımızı al ve bizi sâlihlerin arasına kat.” Âmîn, Yâ Rahmetellilâlemîn.

 

13-    BAŞLIKSIZ!

(Başlıkların yazının okunmasında ölçü olduğu bir dünyada başlıksız paylaşım yerinde bir davranıştır. Zira okuyan, zaten başlığı koyabilir...)

Ekonomi'de ve Pazarlama'da "arz ve talep dengesi, arz ve talep ilişkisi ya da arz ve talep eğrisi" diye bir konu vardır. Piyasaya sürülen ürünlerde talebin etkisi kabul edilir ve önemsenir. Tüketici bir şeyleri istiyorsa o şeyler ya piyasada olur ya da onlara alternatif olarak bazı ürünler üretilir ve piyasaya sürülür. Yani talebe göre arz mantığı vardır. Bir şeyin yanlış olduğunu söyleyip itiraz etseniz, "Efendim, talep var..." denilir. Diğer taraftan "talebi karşılamak" deyimini, "talebi karşılayamıyoruz" sözlerini çokça duymuşuzdur... Peki, piyasanın beklentilerine uygun olarak ürün ya da davranış ortaya koymak sadece ekonomik piyasada mı vardır?

Elbette ki bu durum, sadece İktisat'la ve Pazar Ekonomisiyle sınırlı değildir. Aslında bunu hayatın pek çok veçhesinde görmek mümkündür. Yani insanlar genellikle beklentilere uygun hareket etmenin doğru olduğu düşüncesindedirler. "İnsanlar ne der?" sorusunu mutlaka zihinlerinin bir köşesinde saklı tutarlar.

Sadede gelelim. "Ali'ye, Veli'ye Reddiye!" başlığıyla bir yazı yazsanız ya da video paylaşsanız binlerce insan onu merak eder. Onunla ya da bununla tartışma videosu olsa insanların çoğu bir dinleyelim/okuyalım der. Ama İslâm'dan bahseden, bir meseleyi anlatan konuşmalar ya da yazılar olsa, bu, insanlarının çoğunun fazla bir ilgisini çekmez. Ama neden? ... Evet, günümüzde insanların ilim ve fikir noktasındaki talep eğrilerinin sözel anlatımı maalesef ki budur! Oysa reddiyeler, zıtlaşmalar, tartışmalar, magazinler, insan sözleri, o ona şunu demiş, bu buna bunu demiş tarzındaki magazinsel içeriklerle meşgul olmak insana -günaha girmekten, vakti boşa harcamaktan, kendini ilgilendirmeyen işlerin peşine düşmekten vs. başkaca- ne verebilir ki?

Müslüman, ilmin ve hikmetin talibi olmalıdır. Kendisinde ilim, hikmet, mahza hayır ve iyilik olmayan paylaşımlardan hem kendisi uzak durmalıdır hem de o paylaşımlara alâka duymaktan sakınmalıdır. İslâm'ın esasında bu gerçekler bulunmaktadır. Âmennâ ve Saddaknâ!

 

14-   BU, ONUN SÖYLEDİĞİ BOŞ BİR SÖZDÜR!...

"Putin'in tırnağı olacak adam, İslâm dünyasında yoktur" diyen bir kimse, Putin'in tırnağı kadar olabilmeyi şeref sayan bir filozoftur. Bu laf, sadece onun sözüdür, boş bir sözdür. Oysa Müslümana göre, izzet ve şeref İslâm'dadır, Allah ve Rasûlüne itaattedir. Rabbimiz, İslâm olanları ve ancak Müslümanları sevenleri cennette cem' eylesin, gayrimüslimlere hayran ve onlara yağdanlık olanları da âhirette gayrimüslimlerden ayırmasın!

Bu durum insana ilk anda iki Âyeti hatırlatıyor:

Birincisi; Mü’minûn Sûresinin 100. Âyetinde geçtiği gibi, müşriklerden her birine ölüm gelip çattığı zaman: “Rabbim, beni geri döndürün; tâ ki ben zâyi ettiğim ömrüm karşılığında, sâlih amel (ve harekette) bulunayım” der. Rabbimiz ise bu kimseler için: “Asla! Bu, onun söylediği (boş) bir sözden ibârettir” buyurur.

Âyet hakkında kısa da olsa, açıklama yapalım:

Müşriklerin ölüm ânından cehenneme girecekleri zamana kadar hatta bundan sonra cehennemde bile tekrar tekrar: ”Rabbim, beni dünyaya tekrar döndür, bana ikinci bir şans ver, o takdirde sana asla itaatsizlik etmem” anlamında dua ve yakarışlara devam edeceklerine dair Kur’ân’da pek çok Âyetler bulunmaktadır. Heyhât! Yüce Rabbimiz: “Hâlbuki kâfirlerin duası/yalvarması boşunadır” (Bkz: Mü’min: 50; Ra’d: 14) buyurmuyor mu?

Allah Azze ve Celle, bu kimselerin, hedefinden sapmış ve boşuna olan bu yalvarışlarına “Kell┠buyurarak, bu işin asla olamayacağını kesin bir ifade ile ortaya koymaktadır.

Bu noktayı, bilmeyenler için biraz detaylandıralım:

Eğer, o insanlara ikinci bir şans verilseydi, insanların dünyada tutuldukları imtihanın bir anlamı kalmazdı. Hâşâ, bu çocuk oyuncağı ya da yapboz tahtası değildir ki! “Olmadı, sil baştan” der gibi!..

Diğer taraftan, şayet insanın ölüm ânında ve ölümden sonra gördükleri şeylerle tekrar dünyaya gönderilseydi, gayben iman etmesi gerekenleri gözleriyle gördüğü için iman etmesi anlamsızlaşırdı. Zira önemli olan, gördüklerine değil, -Allah’ın bildirdiklerine- görmeden iman etmektir. Görmedikçe, Allah’a i’timâd etmeyenin imanı neye yarar ki? O, -sonuçta- Allah’ın haber verdiklerine değil, önceden gördüklerine inanmış olur! Gördüklerini bir de Rabbimiz söyleyince “inandım, iman ettim, tasdîk ettim Yâ Rabbi” der! Aynen bu, İsrâîloğullarının: “Biz, Allah’ı açıkça görmedikçe sana asla iman etmeyeceğiz” (Bakara: 55) demelerine benzemektedir.

Meselenin bir diğer ve çok ama çok önemli boyutu da şudur ki; şayet o insanların ölüm esnasında ve ölümden sonra gördükleri her şey hafızalarından silinmiş ve sanki ilk kez yaratılmış gibi –önceki gördüklerinden hiçbir şey hatırlamadan- tekrar dünyaya gönderilmiş olsalardı, onlar yine önceki imtihanlarında nasıl bir yaşam şeklini tercih ettilerse, aynı şeyleri yaparlardı. Aynı davranışları sergileyecek kimseler için ikinci bir imtihanın da hiçbir anlamı olmaz! Bu konuda Rabbimiz bu konuya âdeta nokta koymaktadır:  "Eğer onlar geri (dünyaya) döndürülselerdi, yine kendilerine yasaklanan şeylere geri dönerlerdi. Çünkü onlar gerçekten yalancılardır." (En'âm: 28) 

Demek ki, söyleyenin kendisinden uydurarak boşuna söylediği boş ve bâtıl sözlerden ve hiçbir faydası olmayacak boşuna yalvarışlardan ve temennilerden sakınmak gerekmektedir! “Eyvâh” demeden “Allah” demelidir!

Yukarıdaki boş sözün insana ilk anda hatırlattığı ikinci Âyet ise; kendilerine Kitâp’tan biraz pay verilen ama buna rağmen Cibt’e ve Tâğût’a inananların (Yahûdî bilginlerinin) putperest olan kâfirlere: “Bunlar, mü’minlerden daha doğru yoldadırlar” (Nisâ: 51) sözleridir. Rabbimizin, vahiy yoluyla haklarında bizleri bilgilendirdiği o insanlar, o kadar ileri gitmişlerdi ki, Peygamberimize iman eden mü’minleri putperest Araplardan daha sapık ilan edecek kadar dengesizleşmişler, şirazeden çıkmışlardı!

Bir yanda şirk koşmaksızın tertemiz şekilde Allah’a kulluk eden Müslümanlar, diğer tarafta ise putlara, tâğûtlara vs. tapınan putperest ve müşrik insanlar... Bir diğer tarafta ise, kendilerine Tevrât indirilen; içerisinde putperestliği ve şirki kötüleyen ve yasaklayan hükümler bulunan bir kitaba sahip olmalarına rağmen, dünyanın geçimliğine, dünyalık imkânlara ve şatafatlara göz diktikleri için İlâhî gerçekleri gizleyen ve haddi aşan kimseler… İnsan, hakkı gizlemeyegörsün, hemen ardından hakka bâtıl, bâtıla da hak demeye başlar! Siyahı beyaz, beyazı siyah, çirkini güzel, güzeli çirkin, hatta temizi pis, pisi temiz görmeye başlar. Bir de bakarsınız ki, kâfirleri, mü’minlerden daha doğru yolda ilan ediverir. Hızını alamazsa, tüm İslâm âleminde Putin’in tırnağı olabilecek tek bir kimse yoktur der!! Haddinden fazla boş olan sözün cevabı da kıvamında az ve öz olmalıdır. Ne diyelim, Rabbim, herkesi sevdikleriyle haşreylesin. Âmîn.

 

15-    KATRU'N NEDÂ ALT(!) SEVİYE BİR KİTAPTIR:

Nostalji ve biraz tebessüm : )

Ma’lûm, tebessüm sadakadır…

Ben Molla Câmî okurken, Ezher Üniversitesini bitirmiş bir arkadaşım vardı. İlmî Arapça okumadığı için Arapça'sı biraz zayıftı. Onun için kendisine, "en azından Katru'n Nedâ'ya kadar oku" dedim. İbn-i Hişâm'ın, yazdığı eseriyle ilgili olarak kitabına başlarken: "(Katru'n Nedâ diye isimlendirdiğim bu nükteler) kendisiyle yetinen kimselere yeterlidir, Arapça öğrenen talebelerden kendisine yönelenlerin amacını (talebini) karşılar..." dediğini söyledim. O arkadaşım da, "o zaman ben direkt o kitabı okuyayım" dedi. "Sen bilirsin" dedim ve Molla Câmî okuduğum hocaya gittik. Arkadaşın talebini açıkladım. Hoca dedi ki: "Ehî (kardeşim), Katru'n Nedâ alt seviye bir kitaptır..." O böyle deyince arkadaşım gözüme baktı. Sanki ona bu konuda yanlış konuşmuşum, yanlış bilgi vermişim gibi hissetmeme beni zorlayan o bakış karşısında sadece içimden "yok artık" dedim. Allah'tan kork hocam! (Biz de korkalım!..) Katru'n Nedâ alt seviye bir kitapsa, onun altında bulunan en az on beş kitap, yeraltı seviye kitap mı oluyor? Anlaşılan o ki, Hoca Efendi kendi seviyesinin yüksekliğini beyan sadedinde böyle bir abartma yapmıştı. Ama bu mübâlağa'nın Belâğat ilminde yeri yoktu ki! Çünkü Nahiv'de otorite olan İbn-i Hişâm rahımehullâh, bu yazdığı eserin ilim talebesine yeteceğini söylemekteydi. Fakat şu gerçek de inkâr olunamaz; bir kitabın seviyesi ne kadar yüksek olursa olsun ya da ne kadar yeterli olduğu söylenirse söylensin, o eserde bahsedilmeyen, açıklanmayan, nakledilmeyen bir takım nükteler ve incelikler başka kitaplarda bulunabilir. Bu nedenle de bir kimse ne kadar okursa okusun, seviyesi ne olursa olsun okumaya ve ilme son vermemelidir yani ölünceye kadar ilme doymamalıdır. Bu açıdan bakıldığında hocamın Katru'n Nedâ için kullandığı "alt seviye kitap" nitelemesini kabul etmemekle birlikte, "her hak sahibine hakkını vermek" kâidesi gereğince onun vasat ya da vasatın üstünde bir kitap olduğunu söyleyebilirim. Zaten İbn-i Hişâm da kitabının üst seviye bir kitap olduğunu söylememektedir. Sadece kitabının Arapça ilmini öğrenen talebeye yeterli olacağını ifade etmektedir. "Alt seviye kitap" tabirinin kullanılmasının arka planında da medreselerde bu kitaptan sonra okunacak Nahiv kitaplarının çokluğunu, Nahiv kitaplarının yanında Belâğat, Mantık, Usûl ve Şer'î ilimlere dair pek çok kitabın olduğunu vurgulamak adına mübâlağa yaparken, halk diliyle biraz fazla abartılmıştır. Fakat Katru'n Nedâ'dan bahsedilen bir zeminde sadece Nahiv ilminin konuşulduğunu, Arapça’nın mevzubahis olduğunu düşünecek olursak, diğer ilimleri bu muhabbete dâhil etmeden, Katru'n Nedâ'nın ortalama seviyede bir kitap olduğunu ifade etmek sanırız yanlış olmaz. Allah en iyi bilendir. Katru'n Nedâ okumak isteyen arkadaşımın durumu ne mi oldu? Önceki kitapları okumadığı için bu kitap ona ağır geldi ve devam edilmedi. Yüce Rabbimiz, âlimlerin eserlerinden istifade etmeyi hepimize nasip buyursun.

 

16-  HZ. EBÛ BEKİR ES-SIDDÎK RADIYALLÂHU ANH'IN SOY (NESEB) BİLGİSİ:

Abdullah b. Osman b. Âmir b. Ömer b. Ka'b b. Sa'd b. Teym b. Mürre b. Ka'b b. Lüeyy b. Ğâlib el-Kureşî et-Teymî'dir.

Yani Ebû Bekir radıyallâhu anh'ın adı Abdullah, babası Osman, dedesi Âmir, dedesinin babası Ömer, dedesinin babasının babası Ka'b, dedesinin babasının babasının babası Sa'd, dedesinin babasının babasının babasının babası Teym, dedesinin babasının babasının babasının babasının babası Mürre, dedesinin babasının babasının babasının babasının babasının babası Ka'b, dedesinin babasının babasının babasının babasının babasının babasının babası Lüeyy, dedesinin babasının babasının babasının babasının babasının babasının babasının babası Ğâlib'dir.

Hz. Ebû Bekir'in babasından önceki dokuz kuşak dedeleri de isimleriyle bilinmektedir. Bu, neseb (soy) ilmi sayesindedir. Maalesef ki, günümüzde bu ilme sırt dönülmüştür. Pek çok kimse dedesinin babasının dahi adını bilmemektedir!

Hz. Ebû Bekir'in babası Kureyş kabilesinin Teym kolundan olduğu için Ebû Bekir es-Sıddîk da el-Kureşî et-Teymî'dir. Babası Ebû Kuhâfe Osman, annesi Sahr'ın kızı Ümmü'l-hayr Selmâ'dır. Hz. Ebû Bekir'in asıl adı Abdü'l-Ka'be idi. Müslüman olduktan sonra Peygamberimiz ona Abdullah adını vermiştir. Müslüman olan ilk erkektir. Peygamberimizin mi'râcı kendisine haber verildiği zaman: "Eğer o söylemişse, doğrudur" diyerek Peygamberimizi tasdîk ettiği için, kendisine "es-Sıddîk" denilmiştir. Maalesef ki, mi’râc mu’cizesinin üzerinden 14 asırdan fazla geçmiş olmasına rağmen, bugün bile Peygamberin ümmetinden olduğunu söyleyen kimi insanlar Peygamberimizin haber verdiği mi'râc hâdisesini kabul edememektedirler!

Hz. Ebû Bekir, Ashâb'ın en efdalidir. Hayırları saymakla bitmez. Hem kendisi, hem babası ve hem de annesi sahâbî'dir. Allah hepsinden râzı olsun.

 

17-    EY NEFSİM, TOPRAK KARDEŞİN OLAN İNSANLARA KARŞI MERHAMETLİ VE ANLAYIŞLI OLMAYI ÖĞREN!

Fikri olmayanlar, -düşünürken, konuşurken, yorum yaparken- kişilere ve olaylara ağırlık verir. İlim, fikir, fıkıh, hikmet, basîret ve firâset sahiplerinin ise, söyleyecekleri çok şeyler vardır. Kişilerin adları ve olayların detayları ile vakit kaybetmezler. Bu nedenle olsa gerek, "büyük kafalar fikirleri, orta kafalar olayları, küçük kafalar ise kişileri konuşur" diye nükteli bir söz söylenmiştir. Ufku geniş olanın, fikir dünyası da geniştir. Fikri dar olanın, konuşması da "Ali, Veli ve şu ya da bu olayla" sınırlıdır... Anlatım ve üslubumuzu kişiler ve olaylar üzerine değil, ilim, bilim, fikir, fıkıh, hikmet, basîret ve firâset üzerine binâ etmeliyiz. O zaman, yanlış yapan ya da yanlış konuşan muhâtabımızın cisim veya sûretiyle değil, yanlışıyla ilgileniriz.

İnsanların isim ve sûretlerine değil, vasıf ve sîretlerine yönelik söz söyleyin. Yapıcı ve anlayışlı olun. Öfkeli değil, merhametli ve affedici olmaya nefsinizi alıştırın. Diliniz ve kalbiniz katı değil; diliniz tatlı, kalbiniz yumuşak olsun. Öfkeyi öfkeyle, yanlışı yanlışla, kötülüğü kötülükle yok edemezsiniz. Bugün, âdeta yerin dibine batırdığınız bir kimsenin gelecekle iyi bir insan olmasından yahut da iman etmesinden ümit mi kestiniz ki, bazı insanlara karşı âkıbetlerini görmüşçesine acımasızca saldırıyorsunuz!

Rasûlullah aleyhisselâm, insanlara böyle katı kalpli ve sert dilli olsaydı, sırtlanları sırtlanlıkta bin misli geçmiş bir toplumdan “saâdet asrı” çıkar mıydı? Eleştirmek ve yanlışlarını afişe etmek istense o toplumda hangi yanlış yoktu ki? Peki, Rasûlullah ve Ashâb-ı Kirâm neyle meşgul oldu? Onların şahsiyetlerine mi yoksa yanlışlarına mı düşman oldu? Onları, içine düşmek üzere oldukları ateşten kurtarmaya mı çalıştı yoksa söz dinlemiyorlar diye, onlara –o esnada- kızıp hakaret etmekle mi zaman kaybetti? O, bir tek kişinin hidâyete ermesi için öyle bir çalıştı ki, insanî takâtı son noktasına kadar kullandı. Onun derdi, insanların -yalnızca Allah'a kulluk etmek sûretiyle- kurtuluşa ermeleri idi. Bütün gücüyle bu uğurda çalıştı. Nefsine yönelik tüm saldırılarda affetmeyi tercih etti. Nefsiyle hareket etmedi; iman ve takvâ neyi gerektiriyorsa o yolu tuttu. Kendisine eziyet eden Tâiflileri yerle bir etmek için Allah, meleklerini gönderdiğinde: “Allah’ım, onlara hidâyet et; çünkü onlar bilmiyorlar” dedi. Evet, gerçekten de bilmiyorlardı. Bilselerdi o Nebî, âlemlere rahmet olarak gönderildi, hiç bu kötülükleri yaparlar mıydı? Peygamberimiz, onlara acıdı, merhamet etti, nefsine uymadı, aceleci davranmadı, onları cezalandırmak istemedi. Bi'settin onuncu yılında Tâifliler tarafından taşlandığı ve insafsızca eziyet gördüğü halde, o Rahmet Peygamberi onların hidâyetlerini diledi. Hicrî sekizinci yıl içinde yaklaşık otuz gün süren Tâif kuşatması gerçekleşti. Fethin o gün nasip olmayacağını anlayan Rasûlullah, kuşatmayı kaldırmaya karar verdi. Tâifliler de, -Allah’ın izniyle- kuşatmadan bir sene sonra kendiliklerinden gelip Müslüman oldular.

Rasûl ve Ashâb, öyle güzel bir örneklik ortaya koymuşlardı ki, onların vesilesiyle niceleri İslâm’a ve Müslümanlara hayranlık duyuyor ve çok geçmeden İslâm ile şerefleniyorlardı. İnsanlar fevc fevc, bölük bölük, akın akın İslâm'a giriyorlardı. Rasûlullah Efendimiz henüz hayatta iken çalışmalarının semeresini görüyor; Allah'ın yardımına, kalelerde ve kalplerde gerçekleştirdiği fetihlerine şâhid oluyor ve hemen Rabbini hamd ile tesbîh ediyor, O'na şükrediyordu. Bunun, Yüce Allah'ın bir lütfu olduğunu biliyor, muvaffakiyeti kendinden bilmiyor, şımarmıyor; bilâkis eksik ve kusurları nedeniyle Âlemlerin Rabbinden mağfiret diliyordu.

Her Müslüman da, kulluğunu icrâ ederken düşebileceği zaafları ve eksiklikleri nedeniyle her gün defalarca istiğfâr ederek -her konuda olması gerektiği gibi- bu konuda da Rasûlün Sünnetine uymalıdır. Çünkü örneğimiz odur. Güzel bir insan olmanın yolu da, sâlih ve müttakî bir kul olmanın yolu da onun Sünnetini, sîretini, ahlâkını ve yaşam modelini hayata aktarmaktan geçmektedir. O, Rabbimizin bize lütfettiği usve-i hasene'dir, güzel örnektir, güzel insandır, güzel Müslümandır. O, âhir zaman Nebîsi Hz. Muhammed aleyhisselâm'dır. Bizler de, onun örnekliğinde güzel Müslümanlar olmaya çalışmamız gerekir.

Esas konumuza dönersek; güzel Müslüman, başkalarına güzelce örnek olan insan değil midir? İnsanların hidâyetlerine vesile olmak yerine insanları İslâm’dan soğutucu davranışlar sergilemek ve İslâm’ın hakikatinin anlaşılmasının önünde bir set ve bir engel olmak büyük bir suç değil midir? İnsanlar, iman etmemiş olsalar dahi, İslâm fıtrat dinidir. Bu nedenle, insanlarla insanlıkta ortak paydamız olan fıtrata hitâp etmemiz ve insanların gönüllerine girmek için yollar aramamız daha hayırlı değil midir? Ama insan, sabırsız, aceleci, hikmetsiz, ilimsiz, dar kafalı, katı kalpli, sert dilli, acımasız ve merhametsiz olursa, bu hayra nasıl nâil olabilir ki? Böyle olan Müslüman, hayır elde etmek şöyle dursun, kazandığı kötülüklerinin vebâlinden nasıl kurtulur, o da bilinmez!

Merhamet etmekten, affetmekten, tebessüm etmekten korkmayalım! Yüce Rabbimizden niyâzımız, ebedî rahmete mazhar olmamızdır.

 

18-  TÜCCÂR ARKADAŞ, BİRAZ BAKAR MISIN?

Adam diyor ki: "Helâlinden rızkımı kazanmak için ticâret yapıyorum. Bu da bir ibâdet değil midir?"

Elbette bu tip bir soruya, "meşru ve güzel bir amel" denilecektir.

Fakat bu soru şekli genelde, “yaptığını onaylatma” girişimidir.

Oysa soru şöyle olsaydı: "Helâl rızık için ticâret yapıyorum ama bu çalışma beni namazdan ve Allah'ı zikretmekten gaflete düşürüyor. Âdeta gaflet uykusunda oluyorum, uykuda rüya görürken kendisini gerçek hayatta sanan kimse gibi. Kendimi robotlaşmış gibi hissediyorum. Bir zamanlar yaptığım az ibâdetlerimi ve o günlerimi bile özler hâle geldim. Öğle ve ikindi namazlarını son anda kılıyorum, bazen namazları kaçırıyorum, beş vakit namazı zâyi ettim. Kur'ân ve Hadîs okuyamıyorum, Ailemle birlikte de, arkadaşlarımla beraber de Kur’ân ve Hadîs dersleri yapamıyorum. Sıla-i rahm’i terk ettim; ziyaret ve görüşmelerimde etken faktör, ticârî ilişkilerimle bağlantılı duruma geldi. Ticârî anlamda alacağım ya da vereceğim varsa ya da iş görüşmeleri yapmam gerekiyorsa o kimselerle görüşüyorum. Yaşadığım coğrafyada allâme-i cihân, insanların en çok ibâdet edeni, en müttakîsi ve en sâlihi bile bulunsa, -onlardan istifade etme ve dualarını alma anlamında- o kimselerle hiçbir görüşme ve beraberliğim yoktur. Ne akrabalarımla ne de diğer Müslümanlarla görüşmelerim vardır. Allah, “sâdıklarla beraber olun” diye emrederken, benim beraberliklerime ticâretim yön vermektedir. Kim olmuş, kim ölmüş, kim kalmış, kim evlenmiş hiç haberim olmuyor. Hasta ziyaretlerinde bulunamıyorum, cenazelere gidemiyorum, düğün ve bayramlarda bile Müslümanlarla bir araya gelemiyorum. Her Müslümana, “mallarından infâk” emredilirken, her gün malla, sermaye ile ve kâr elde etme ile meşgul olan bir kimse olarak ben “Allah yolunda/fî sebîlillâh” infâkları ile temayüz etmesi gereken bir konumda bulunduğum halde âdeta cimrileştiğimi hissediyorum. Sabah akşam, daha çok kazanmaya şartlanmış bir robot gibi, devamlı “daha fazla kâr ve daha fazla dünyalık” diye terennüm etmekten/sayıklamaktan başka bir şey yapmıyorum. İnfâk etmem zorlaştı; hatta günlük programlarım arasında böyle bir şey yok! Çünkü, sanki Allah’ın verdiği rızıkları azımsıyorum, infâk etmek şöyle dursun, sıktıkça sıkıyorum ve -mânen- iki yakam bir araya gelmiyor ya da gelse bile iki yakayı bir arada tutmak için -mâddeten- çabalarken kendimi çok yıpratıyorum. Ticârete girerken “helâl rızık kazanmak için çalışmalıyım” diyordum, şu an bana yetecek rızık hatta fazlası bile elime geçtiği halde “yeterli olan” bana yetmez oldu. “Çoğuna, daha çoğuna, çoğun da çoğuna...” göz dikmiş durumdayım. Bu da beni cimriliğe, açgözlülüğe ve gafletlere sürükledi. İnfâk etmek ya da çok infâk eden cömert bir kimse (münfik) olmak için çok kazanıyor olmanın gerekmediğini ve yetmediğini anladım. Çok kazandığım halde infâk etmez (mümsik) oldum. Bir versem verdiğimi bin görürüm, gözümde büyütürüm. Sanki benim verdiğim para başkasının parasından daha değerli gibi düşünmeye başladım. Bir versem on gibi, elli versem yüz gibi görüyorum! Bir kez versem, günlerce elimi sıkıca kapatıyorum ve kimsenin yarasına merhem olma ve ihtiyaç sahiplerine yardım etme diye bir derdim olmuyor. Müşterinin satın aldığı malın bedelinin azlığı sebebiyle onu azımsayan ben, o azımsadığımın bir kısmını bile Allah rızâsı için veremeyecek şekilde tutarsız –iki farklı psikolojiyi- kendimde görüyorum. Ekonomik olarak kendimden üstte olanlara baka baka neredeyse müşterilerden başkasını görmez, kasama girecek paradan başkasına değer vermez duruma düştüm. Hani ben, ticârete, helâl rızık kazanmak; “azdıran çok yerine yeterli aza tâlip olmak” adına girmiştim. Hani ticâret benim Allah’a daha güzel kulluk etmeme vasıta olacaktı. Hani maddî imkânlarımın genişliği vesilesiyle Allah’ın kullarına yardımcı olacaktım... Başta öyle söylüyordum ama paralar insanın hafızasını ve irâdesini zayıflatıyormuş! Şu an, ekonomik durumu benim onda birim ya da yüzde birim bile olmayan insanların mallarıyla yaptığı infâk seviyesinden bile çok gerilerde kalmış durumdayım. Kendi kendime soruyorum, ben bu ticâret işine hangi duygularla girmiştim. Fakat şimdi ne haldeyim? Bunları düşününce, işin içinden çıkamıyorum. Nice farzları yerine getiremiyorum, nice haramlardan kaçınamıyorum. Âdeta ticârethâneme ve tezgâhıma mahpus “var yedirmez” oldum. Benim bu şartlarda yaptığım ticâret câiz midir?

- Her meselede -bilmeden, anlayıp dinlemeden- bir çırpıda, helâldir, câizdir, bir sakıncası yok, adamsın, "aferin, poh poh, çok yaşa!" diyenler; buyurun, cevap verin, bu adamın bu şekilde yaptığı ticâretin hükmü nedir? Adam dünyalık "bir" kazanayım derken, âhirete yönelik "binlerce" kayıplar içerisinde. Öyle bir koşuşturma hâlinde ki, yönü ve yüzü dünyaya doğru, âhireti ise arkasına atmış!..

- Acaba bu soruya, “o vaziyetini bozma, aynen devam et” diyebilecek bir Müslüman çıkar mı dersiniz?

- Bazı insanlara farklı bir nükte ile ayna tutmak istedik…

Kendi irâdemizle yaptığımız tüm yanlışları görmemiz ve onlardan tez zamanda kurtulmamız duası ile...

 

19-  SOL EL İLE YİYİP İÇMEK!

Televizyon (veya bazı videolarda) zaman zaman şahit oluyoruz da, kendilerine sanatçı, eşrâf veya ekâbir denilen kimselerin, Peygamberimizin Sünnetine muhâlefet etmekten zevk alırcasına inatla, ısrârla belki de muhâlefetten aldıkları bir tür haz(!) ile SOL EL ile yiyip içmekte olduklarını görüyoruz. İnsanlara bir şeyler verme ve örnek(!) olma iddiasında olan bu kimseler, ekran karşısında yer aldıkları birkaç dakikalarında bile Peygamberimize muhâlefet etmekten ve günah işlemekten sakınamazlarken, kime ne konuda faydalı olabilirler. Kendisine hayrı olmayandan hayır ummak ne kadar sağlıklı bir beklenti olabilir!

İmam Müslim, Sahîh-i Müslim adlı eserinin “içecekler” bölümünde naklettiğine göre; bir adam Rasûlullah’ın yanında sol eliyle yemek yiyordu. Rasûlullah: "Sağ elinle ye" buyurdu. “Yapamıyorum” demesi üzerine, Peygamber aleyhisselâm: “Yapamaz ol!” buyurdu. Peygamberin sözünü dinlememesi ancak adamın kibrinden dolayı idi. Adam daha sonra elini ağzına kaldıramaz oldu. (Müslim, Eşribe, 107)

Hadîs'te bahsedilen adam, muhtemelen münâfıklardandı. Kibrinden dolayı Rasûlullah'ın emrine/Sünetine aykırı davranıyordu. Bu davranışı, -Peygamberimizin bir mucizesi olarak- çolak olmasına neden oldu. Peygamberimize bir konuda muhâlefetin faturası bu ise, pek çok konuda Efendimize inatla aykırı davrananların âkıbetleri ne olur?

Müslüman olduğunu iddia ettiği halde bir kimsenin sol eliyle yiyip içmesi ya bilgisizliğinden, ya gafletinden/dikkatsizliğinden, ya sağ elini kullanacak durumda olmadığından yahut da kibrinden ileri gelir.

Ey Müslüman(ım diyen kimse)! Senin, sol el ile yeme ve içmedeki ısrârın neden kaynaklanıyor? Cevabını, kendi nefsine ver, amelini de Peygamberimizin Sünnetine göre düzelt! Peygamberimizin risâletini/Peygamberliğini inkâr eden toplumların davranış biçimlerine özenme! Allah ve Rasûlüne uy ki, Allah da sana rahmet etsin… Unutma ki, Peygamberimizin her türlü Sünnetine uymaktan insanları aldatmaya çalışan özel görevli şeytanlar bulunmaktadır. Küçük gördüğünüz nice amellerinizle şeytanı sevindirmeyin!

 

20-   "ELEM DUYMAZSAN (ACI ÇEKMEZSEN) ASLA İLİM ÖĞRENEMEZSİN!"

إن لم تتألّم لن تتعلّم

"İn lem teteellem len tete'alleme."

Acaba hiç düşündünüz mü? "İlim" ile "elem" ya da "rahmet" ile "külfet, zahmet" arasında bir münasebet var mıdır?

Taallum (öğrenmek) kelimesinin binâsı tekellüf (zorluk) içindir. Yani bir şeyi aşama aşama, bölüm bölüm, parça parça öğrenmek demektir. "İlim öğrenme" ameliyesinin yapısında zorluk vardır, külfet vardır, çile vardır, elem vardır, sıkıntı vardır... İlim öğrenmek, yan gelip yatmakla olacak bir iş değildir! İlim öğrenmeyi hobilerden bir hobi olarak görenler ya da boş zamanlarda ilim öğrenmeye çalışanlar ilmin hazinelerinden mahrûm kalırlar. Zira ilim, tüm vaktini kendisine verene birazcık bir şeyler verir. Vaktinin birazını verene ise zırnık dahi vermez. İlim yolu zorluklarla bezelidir. Bu yolda sabr-ü sebât edebilenler, vahiy gerçeklerine sırtını dönmeyenler, Peygamberimizin Sünneti istikâmetinde mustakîm olanlar, Tevhîd'den taviz vermeyenler ve ilmin hakkını verenler, o ilmin paha biçilmez hazinelerinden, zenginliklerinden müstefîd ve hayırhâh olurlar. Öğrenim yolunda çocuk gibi sürekli şikâyet edenler ve sızlananlar pek çok hayırlardan mahrûm kalırlar. Düşünün; bahçeye veya tarlaya bir şeyler ekmek ya da dikmek için bile insan ne kadar yorulmaktadır, terlemektedir, bitkin düşmektedir. Bağ ya da andal bellerken nasıl da elleri nasırlaşmakta, kızarmakta, kabarmakta, su toplayıp patlamaktadır. Yaşarken, geçici menfaati gerekli gören, hatta o kazancı elde etmek için istikrarlı bir çalışmanın zarûrî olduğunu inkâr etmeyen insan nasıl olur da ölümden sonraki âhiret kazancı için sürekli çalışma yerine geçici ve ara sıra çalışma ile sürekli kazanç beklentisi içine girebilir? Dünyanın az bir kazancı için bunca yorulmayı doğal gören insanın, âhiretin sonsuz, sürekli ve daha hayırlı kazanımları için daha çok çalışmayı ve bu uğurda yorulmayı elzem görmesi gerekmez mi?

 

21-   BAHANELER OLMASAYDI, ...

Bahaneler olmasaydı, insanlar yanlışlarına kılıf bulamazlardı!

Bahaneler olmasaydı, insanlar gerçekleri görebilirlerdi.

Bahane; asıl sebebi gizlemek için ileri sürülen uydurma sebep yani yerinde olmayan sebeptir.

Bahane (yalandan özür); hiçbir yanlışı doğruya tebdîl etmez. Bir bahane bir yanlışı doğrultmaz! Hatta dört bahane bile bir yanlışı doğru göstermeye yetmez! Bahaneler uydurmanın ve yalanları çoğaltmanın kimseye bir faydası olmaz.  Haddizâtında bahanenin kendisi yanlıştır; yanlış yanlışla telâfi edilebilir mi?

Bahanecilik bugün hayatın (yani pek çok insanın kişiliğinin) bir parçası haline gelmiştir! Yanlış bir harekette bulunan, yanlış yapan, hatalı konuşan bir kimseye “neden?” dediğiniz, itiraz ettiğiniz ya da uyardığınız anda “Ee, hmm, şey, yani …” diye ya da daha farklı biçimlerde giriş refleksleri sergilenen ilk etaptan sonra yalandan, ikna edici sebep uydurma çabalarına şahit olmaktasınız. “Dikkat etmemişim, yanlış yapmışım, hata ettim, bilmiyor(d)um, yeni öğrendim, hata bende, özür dilerim, haklısınız…” demek bu kadar mı zor Allah aşkına? Her insan hata eder. Hata etmek ve günah işlemek insanın yaratılış fıtratında vardır. Önemli olan; bu hataları en aza indirmek ve her hatanın ardından hemen Allah'ı hatırlayıp tevbe etmektir. Dolayısıyla asıl ayıp, günah, çirkin ve kötü olan şey hata etmek değil, hatayı kabul etmeyip, onu savunmaktır. Günahı itiraf etmeyenin tevbesi de kabul olmaz. Erdemli insan, hatada ısrar etmeyendir. Erdemsizlik ise hataları kabul etmeyip, onlara devam etmek ve her yanlışa binlerce bahane uydurmak için kendini yıpratmak, insanları da aldatmaktır. İnsan bazen bilmediği için yanlış yapar. Bunu kamufle etmek için yalan uydurmasına ne gerek vardır? “Arkadaşım, ben bunu bilmiyordum, şimdi öğrendim, teşekkür ederim” demek yeterlidir. Bu davranışı erdemli herkes takdir eder. Bilmemek ayıp değildir; bilmemede ısrar etmek ve bahanelerin arkasına sığınmak ayıptır, günahtır, yanlıştır ve güzel bir kişilik tarzı değildir.

 

22-    BAŞKALARINI ELEŞTİRMEK YERİNE KENDİMİZE DÖNEBİLSEK!

İnsanlar özlerine, fıtratlarına dönmedikleri sürece sözleriyle, kelimeleriyle inşâ ettikleri hayali değerlerin bir önemi yoktur. Hayal, bir vakit sonra kaybolur. Tıpkı rüyanın, uyanıldığında bittiği gibi... Özden uzak sözde nutuklar makyajlıdır, câzibelidir, aldatıcıdır ama asla gerçekçi değildir. İnsanın karakterinin ikmâl ve inşâsı her türlü hamâsî lafazanlıktan daha hayırlıdır. Başkasına bir şey vermeye çalışırken kendi kalbindeki, kafasındaki, iç ve dış âlemindeki mânevî rahatsızlıklardan habersiz olmaktan büyük bir gaflet olabilir mi? Kendi hastalığını görmemezlikten gelip, başkalarının hastalıklarına çözüm üreten bir doktor gördünüz mü? Yanlışı yanlış bilen ve hatayı gören bir insanın tavrı, önce o yanlışı terk etmek, sonra da aynı hatayı tekrar eden başkalarını uyarmak değil midir? Böyle yapmayıp da hep başkalarının kusurlarını görmeye şartlanmış bir kimsenin, sadece bu karakteristik özelliği kendisine büyük bir kusur olarak yetmez mi? Belki de eleştirdiği kişilerin pek çoklarının kusurlarından bile büyük bir kusur olarak… Öyle ya, birisi cüzî, diğeri karakteristiksel yani küllî!.. Bu tam anlamıyla eski Türk atasözünü hatırlatıyor. “Yılan kendi eğrisini bilmez; deve boynun(a) eğri der.” Unutmayalım ki, meşrû, doğru, hak, ilmî, vahyî prensipleri olmayanlar prensipsizlikleri nedeniyle, kişiliklerinde yerleşik olan bir yanlıştan dolayı sık sık hatalar yaparlar. Önemli olan; insan kişiliğinin ıslâhı, karakterinin ikmâli, insâniyetinin vahiyle inşâsıdır. Sadece sloganik, manşet ya da başlık mesâbesindeki, dikkat çekici, etkileyici, eleştirici, çoğu zaman ilim, hikmet, bilim, edeb ve insânî değerler gibi kıymetlerden yoksun incitici kısa nutuklarla insanların gönüllerine ulaşılamaz. Belki gönüllerden ıraklaşılır! İnsanı antipatik, sevimsiz ve itici hale getiren şeylerden birisi anlaşılmamaktır. Çoğu zaman duyarsınız, birisi diğerine kızar, küser, merhabayı keser; sonra da: “Ben onu/seni yanlış anlamışım” derken; yanlış anlaşılan da “Ben anlatamadım sanırım” diye karşılık verebilmektedir. Pek çok sorunların temeli, -belki de sağlıklı bir açıdan bakıldığında- tüm sorunların temeli anlaşılamamaktır. Özellikle gençlerin yaşlarından kaynaklanan heyecan, enerji, kendini ispatlama çabası ama bunun yanında bilgi ve tecrübe eksikliğiyle sloganik, hamâsî, nutuksal ve beylik lafları çok sevdikleri ve kullandıkları bir gerçektir. Bu da zamanla insanın beynindeki düşünme çapını daraltmakta, konuştuğu ve anladığı kelimelerinin ise azalmasına yol açmaktadır. İyi bir hatip, iyi bir konuşmacı, iyi bir yazar, iyi bir konferansçı, iyi bir tartışmacı olmaya değil, iyi bir Müslüman olmaya çalışın. Allah, Müslüman kulundan râzı olur ve onun iyiliği için gereken her şeyi ona lütfeder. Allah’a kulluğun dışında iyilik arayanlar ancak bu dünyada gönüllerini eğlendirirler. Hedefi, dünyada ilgi ve itibar görmek olanlar iyi bir konuşmacı, yazar vs. olmayı hedeflerken, Allah’a karşı nice günahlar işlerler de hiç farkına dahi varmazlar. Oysa Allah’a ibâdet gerçeği bedenine, rûhuna, tüm benliğine işlemiş bir mü’mine Yüce Rabbimiz nice hayırlar ihsân eder. Bu Allah’ın fazlıdır, dilediklerine bahşeder.

Dünyayı, Allah’a kavuşuncaya kadar geçen bir zaman itibariyle sevapları artırma, günahlardan arınma, imanı artırıp, ihlâs, ihsân ve takvâ mertebelerine ulaşma ve böylece sâlihlerin arasına katılma için fırsat ve imkân olarak görmek gerekir. Size sorulsa: “Bugün Allah için ne yaptın? Dün ne yapmıştın? Yarın ne yapacaksın? Baban gibi, deden gibi, -hatta Peygamberimizin vefât ettiği gibi- sen de bir gün hem de kısa bir zaman sonra öleceksin ve kabre gireceksin. Kabirde sual melekleri gelecek, sorgulanacaksın. Allah’a karşı şirksiz, küfürsüz, nifâksız bir halde Tevhîd akîdesi kalbinde, dilinde ve amelinde bulunduğu halde kavuştuysan ne mutlu sana! Müjdeler olsun sana! Ya, öyle değil de, dünyadayken kendini -kötü işleri iyi zannıyla yapmak sûretiyle- iyilerden sandıysan, şirkler içinde yüzdüysen, Allah’a imanına ve ibâdetine ortaklar tuttuysan hâlin nice olacak? Üç metrekarelik dar, karanlık, yalnız, soğuk ve içinde haşereler bulunan o kara toprakta insana iman ve ibâdetinden başka yoldaş mı vardır? Allah’a ibâdete daha sonra başlayacağım, diyenler; Allah’ın, -hâşâ- kendilerini imtihan için bu dünyaya erken mi gönderdiğini sanıyorlar? Yoksa Allah katında yanlış olmaz ama biz biraz kaytarıyoruz mu, diyorlar? Unutmayın ki, Allah’a kulluktan kaytaran nice insan da ‘son anda tevbe ederim’ diye hayal kurarken, karşısında ölüm meleklerini görmüştür. Ölüm, insan için küçük kıyâmettir? Büyük kıyâmet, dünyanın fonksiyonlarını bitirir, işlevsiz kılar. Küçük kıyâmet ise, eceli gelen kulun hayat fonksiyonlarına son verir, dünya ile bağlarını koparır. Her iki anlamda da tekrar sormak lazım: Kıyâmetin kopması ve âhiret hayatı sana/bize çok yakın, hazırlığın nedir? Neyle meşgulsün? Neyin peşindesin? …” Evet, insana takvâyı emretmekten güzel nasihat olmaz. Ölümden güzel vâiz de bulunmaz. Ey insan öleceksin! Rabbine dön!.. Müttakî ol!..

Takvânın yolu, kişinin özünü vahiyle temizleyip arındırmasından, örnek insan, örnek kul, örnek bir şahsiyet olmasından geçiyor. Takvâ; dikenli yolda giderken dikenlere basmamak için ayakları sakınarak dikkatlice adım atmaktır. Her dikene basmak bir günaha girmek gibidir. Bugün insanlar dikenlere basma yarışındalar ama Yüce Allah o bastıkları dikenlerin acısını bu dünyada hissettirmediği için gafletlerinin farkında bile değillerdir. Aynen: “İnsanlar uykudadırlar, öldükleri vakit uyanırlar” sözünde geçtiği gibi. Gaflet edip de ölünce/ölüm esnasında uyanmayan kimse yoktur. Ama bu son uyanış kimseye fayda vermez! Zira bu, son pişmanlıktır. Kim bu pişmanlıktan dolayı affedildi ki?!

 

23-   PAGANİSTLERE CENAZE NAMAZI KILMAK!

BUYURUN, CENAZE NAMAZINA!..

SUAL: “MERHÛMU (Meyyit Kastediliyor) NASIL BİLİRDİNİZ? 

CEVAP: “İYİ(!) BİLİRDİK…” (İyi Bilirdik, Diyenlerin Bir Kısmı Belki de Çoğu, O kimseyi Tanımıyordur...) 

SUAL: HAKLARINIZI HELÂL EDER MİSİNİZ? 

CEVAP: HELÂL OLSUNNN…” (Kazara birisi hakkımı helâl etmiyorum diyecek olursa, yaka paça, tekme tokat o meydandan uzaklaştırılır!.. Âdeta bu davranışla "oyunbozanlık yapma, Senin hakkını kim takar" denmiş olmaktadır... Oysa Rasûlullah'a, namazını kıldırması için bir adamın cenazesi getirildi de Rasûlullah şöyle buyurdu: "Arkadaşınızın cenazesini siz kılın, çünkü onun borcu var." Ebû Katâde: "O borcu ben ödeyeceğim" dedi. Rasûlullah aleyhisselâm: "Ödemeye kefilsin değil mi?" deyince, Ebû Katâde: "Evet, ödeyeceğim" dedi. Bunun üzerine Rasûlullah o kimsenin cenaze namazını kıldı. [Tirmizî, Cenâiz, 69] Allah Celle Celâluh, Rasûlüne fetihler nasip ettiği zaman, Peygamberimiz minberde ayağa kalkıp şöyle konuştu: "Ben, Müslümanlara kendilerinden daha yakınım. Dolayısıyla borç bırakarak vefat eden kimsenin borcunu ödemek bana düşer. Kim de mal bırakırsa, o mal varisleri arasında bölüştürülür." [Aynı yer.] Bu nedenle borçlu olmamaya ve borçlu halde ölmemeye bakmak gerekir. Borcu olanların, borçlarını yazmaları ve onların ödenmelerini titizlikle vasiyet etmeleri gerekir. Bir kimse öldüğü zaman önce borçlarının ödenmesi icap eder. Borçlulara kolaylık göstermek, ödeyemiyorsa borcunu silmek, borçlu Müslümanların borçlarını hayatlarında veya ölümlerinden sonra karşılamak güzel amellerdendir. Allah'ın huzuruna kul hakkıyla gitmekten sakınmalıdır...)

Müşriklerin cenaze namazları kılınmaz ve kıldırılmaz. Müşrikler de Müslümanların cenaze namazlarını kıldıramaz. İslâm'da bu durum çok açık bir meseledir. Bunun aksini, bir Hristiyan, bir Yahûdî ya da başka bir din mensubu bile iddia etmez. Siz, cenaze namazının kılınmasını vasiyet eden bir Hristiyan gördünüz mü? Ya da bir Budist? Yahut da bir Hindu? O halde, Müslüman olmadığı gibi, hiçbir dine de inanmadığını söyleyen ya da paganist olan nice kimselerin cenazelerinin defnedilmesi adına üzerlerine namaz(!) kılınması -hâşâ- İslâm'ın mı görevi? Adamı inandığı şekilde defnetmemek adına bu ısrâr niye?

Kâfirler adına dua edilemeyeceği, onların cenaze namazlarının kılınamayacağı ve kabirlerinin başında durulamayacağı hususunda Rabbimiz şöyle buyurur:

"Onlardan ölen hiç kimsenin (cenaze) namazını asla kılma! (Onlar için asla dua etme! Defn ve ziyaret için) kabrinin başında da durma! Çünkü onlar, Allah ve Rasûlünü inkâr ile kâfir oldular ve fâsıklar (dinden çıkmış kimseler) olarak öldüler." (Tevbe: 84)

"Kılsak, kıldırsak nolacak sanki" diyenler, bu sözlerini, kullarına irâdesini açıkça bildirmiş olan Âlemlerin Rabbi olan Yüce Allah'ın huzurunda söylesinler! Müslümanın görevi; Allah'ın dediğini demek ve O'ndan gelenlere en güzel biçimde teslim olmaktır. Allah'ın dediğinden başka sözler söyleyip, Allah'ın irâde ve rızâsına zıt inançları benimseyenler, yaptıkları münkerlerden -niyetlerini bahane ederek- bir hayır bekleyeceklerine, günahlarından dolayı tevbe ve istiğfâr etsinler, hallerini ıslâh etsinler. Müşriklere ve şirke prim vermek yerine müşriklerin şirk hastalığından ve dolayısıyla ebedî azabdan kurtulmaları için çalışsınlar. Zira bilelim ki, kötülüğe duyarsız kalmak ne medeniyettir ne de iyiliktir!

Adam, sağlığında "ben Müslüman değilim, ben öldüğümde cenaze namazımı kılmayın" dediği halde, biri öne geçip o şahıs için tekbirler alıyor, arkasında da bir kısım zevat o kimsenin -sözde- cenaze namazını kılıyor! Yani "Allah ne derse desin, biz bildiğimizi yaparız. Atalar dinine/geleneklere uyarız... Allah, bizim yaptığımızı hoş görsün, yanlış da yapsak amellerimize güzel karşılık versin" denmek isteniyor. Allah’ın hak dediğine hak, bâtıl dediğine bâtıl dememekte inat edenlerin Allah’ın Kitâbı yanındaki sıfatları ne oluyor bu durumda?

 

24-    EN ÂLİM KİŞİ RASÛLÜN SÜNNETİNİ EN İYİ BİLENDİR. EN MÜTTAKÎ KİŞİ İSE, ONUN SÜNNETİNE Bİ-HAKKIN/HAKKIYLA İTTİB EDENDİR. NEBÎ ALEYHİSSELÂM’IN SÜNNETİNE SIRT DÖNEN KİMSE, NE ÂLİMDİR NE DE TAKV SAHİBİDİR!..

Bir kimsenin ilminin, imanının ve takvâsının derinliğinin tespitinde en belirleyici kıstaslardan biri belki de birincisi; Rasûlullah aleyhisselâm'ın Sünnetini ve Hadîslerini hıfzetmek, onları sahîh olarak anlamak ve onlara iman ederek amel etmektir.

"Hadîslerin dinde önemi ve bağlayıcılığı yok " diyenler bilsinler ki, Ehl-i Sünnetin yanında, bu görüş sahiplerinin hiçbir ilmi bulunmamaktadır. Peygambersiz ve Sünnetsiz bir dine inanmak, hevâ ve heveslere uymaktır! Hakka uyanlar Allah ve Rasûlüne uyarlar. Bâtıl yollarda olanlar ise, Allah'ın Âyetleri üzerinden Allah'a ve O'nun dinine iftirâ ederler. Böylelerinin, cennete çıkmayan bu çıkmaz sokaktan kurtulup, Allah'ın dosdoğru yolu olan Kur'ân ve Sünnet yoluna yani Es-Sırâtu'l-Müstakîm'e girmelerini dileriz. Peygamberi devre dışı bırakan herkes, onun risâletiyle yüklendiği ve hakkıyla îfâ ettiği vazifesinin ve örnek kulluğunun yerine başka modeller ve başka örnekler koymak zorundadırlar. Ondan gelenleri çöpe atanlar ya da ayaklarının altına alanlar, kendi arzularını baş tacı ederler. Allah'ın râzı olduğu ve Peygamberi vasıtasıyla bizlere açıkladığı murâdına, bilerek ya da bilmeyerek karşı çıkarlar, Allah'la helâl-haram, doğru-yanlış, hak-bâtıl konularında sınır yarışına girerler.

Rabbimiz Teâlâ buyurdu:

"Onlara: Allah'ın indirdiğine ve Rasûlüne geliniz, denildiği zaman: Atalarımızı üzerinde bulduğumuz şey bize yeter, derler. Ya ataları hiçbir şey bilmeyen ve doğru yola gitmeyen kimseler idiyse?" (Mâide: 104)

Rasûlullah Efendimiz buyurdu:

"Kim benim Sünnetimden (yaşam tarzımdan) yüz çevirirse benden değildir." (Buhârî, Nikâh, 1; Müslim, Nikâh, 5)

 

25-    “İLİM TÂLİBLERİ” VE “VELΔ BAHİSLERİNE DAİR BİRKAÇ SÖZ:

Kişinin iyi bir Müslüman olup olmadığının en belirleyici kıstaslarından birisi; ilmi ve âlimleri sevip sevmediği, Allah yolunda ilim tahsiliyle meşgul olan tâlibleri gözetip gözetmediği ve mü'min kardeşleriyle iyilik ve takvâ üzerinde yardımlaşıp yardımlaşmadığıdır. Herkes ameline baksın!

Müslümanın, Müslümanı sevmesi imanın kemâliyle alâkalıdır. Buna “kâmilu’l-îmân” denir. Kâmil imana sahip olmayanlar, kâmil iman sahipleri cennete girerlerken cennete giremeyeceklerdir. Allah, dilediklerini azap edecek, dilediklerini de bağışlayacaktır. Müslümanı sevmek bu derece büyük bir vecîbe iken, âlimleri, sâlihleri, sıddîkları ve ilim tâliblerini sevmemek ne kadar büyük bir vebaldir? Ya, onlara buğzetmenin, düşmanlık etmenin günahı nedir?

Bir Kudsî Hadîs'te Yüce Allah:

"Kim benim bir velî kuluma (dostuma) düşmanlık ederse, Ben de ona harp ilan ederim..." buyurmaktadır. (Buhârî, Rikâk, 38)

Peki, velî kimdir?

İ'tikâd-ı sâlih (doğru, sahîh i'tikâd) ile i'tikâd eden, amel-i sâlih (sâlih amel, Kur'ân ve Sünnette emredilen ve tavsiye edilen ameller) ile amel eden, evâmir (İlâhî emirler)e imtisâl eden (yapışan, uyan) ve nevâhî (yasaklardan, haramlar)dan ictinâb eden (kaçınan, sakınan) kimsedir.

Demek oluyor ki, fî’l-hakîka her iman sahibi bir velî’dir. Evet, İslâm'da –farklı dereceler, mertebeler ve faziletler bulunmakla beraber- velî budur!

Fakat, elbette ki velilerin farklı dereceleri bulunmaktadır. Her Müslüman ilim, iman, takvâ, ihlâs, ihsân, infâk, cehd ve cihâd yönünden aynı seviyede değildir. Bu tür faziletlerde kul, ne kadar liyâkat sahibi ise, Allah'a o kadar yakın olur. İslâm'da velîlik veya ruhbânlık müessesesi yoktur. Allah katında mü'minler kardeştirler. İlim, iman ve takvâ yolunda yarışırlar ve yardımlaşırlar. Her Müslüman, Allah'ın rahmetini, mağfiretini yani rızâsını ve cennetini ister. Ama cennette her mü'minin makamı ve mükâfatları da aynı değildir. Hatta bir kısım mü'minler, şirksiz bir imana sahip oldukları halde günahları sebebiyle belli bir müddet cehennemde azap göreceklerdir. Velâyet makamında daha ileride olan kardeşleri o süre içinde cennet nimetleri içinde sevinç ve mutluluk içinde bulundukları halde... Müslüman, Allah'ın dostluğunu kazanmak ve azabından kurtulmak için yani muhsinlerden, müttakîlerden ve sâlihlerden olmak adına çalışır. Muâdât (düşmanlık) ve muvâlât (dostluk) akîdelerinde ifrât ve tefrîtten sakınmalıdır. Allah'ın emrettiği bir kişiliğe, psikolojiye, ruh haline, bir yaşam tarzına ve bir kalp yapısına sahip olunmalıdır. En çok Allah'ı sevmeli ve Allah'ın sevdiklerini de kardeşler olarak sevmeli, onlara düşmanlık etmemelidir. Bunun yanında, Allah'ın düşmanlarını -başta şeytan ve dostları olmak üzere- asla sevmemeli ve insan ve cin şeytanlarına kulluk etmemeli ve onların adımlarına uymamalıdır. Kulun, tâğûtları ve zâlimleri düşman bilmesi ve onlardan her bakımdan sakınması ve onların tuğyânından ve zulmünden Allah'a sığınması gerekirken, onlarla dost olup, Allah'ın dostlarına düşman kesilmesi apaçık bir sapıklıktır.

Dalâletin her türünden, dalâlete düşmekten, dalâlete düşürmekten ve dalâlete düşürülmekten Allah'a sığınırız.

 

26-   NE MÜSLİMLER VARMIŞ; MÂŞÂALLAH, DİYORUZ...

BUGÜN TİCÂRET YAPANLARA, VERESİYE SATIŞ YAPANLARA VE İNSANLARA BORÇ PARA VERENLERE ÖRNEK BİR MÜSLÜMAN...

ALLAH'IM, OKUDUKÇA GIPTA ETTİĞİMİZ VE HAYRANLIKTAN TÜYLERİMİZİN DİKEN DİKEN OLDUĞU BU MUHTEŞEM AMELLERDEN VE MÜKÂFÂTLARINDAN BİZLERİ DE MAHRÛM EYLEME! ÂMÎN!

Ey Müslüman kardeş! Ey tüccâr arkadaş! Ey esnaf amca! Neden bahsettiğimizi merak mı ettiniz? Öyle ya, günümüzde insanlar neredeyse her şeyi merak ediyorlar. O halde okuyun ve amel edin...

Ebû Hüreyre radıyallâhu anh'dan rivâyet edildiğine göre Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

"(Geçmiş ümmetlerde) insanlara çokça borç veren/veresiye satış yapan bir adam vardı. Hizmetçisine: 'Eli darda olan bir kimsenin yanına (alacak için) vardığında, onun borcundan vazgeç/affet. Olur ki Allah Teâlâ da bu sayede bizi affeder' derdi. Nihayet o kimse Allah'a kavuştu, Allah da onu affetti." (Buhârî, Enbiyâ, 54; Müslim, Musâkât, 31)

Zor durumda olan kimsenin borcunu ya erteleyin ya bir kısmını yahut da tamamını silin… Zorda kalana müsamaha gösterin ki, Allah da size zor anlarınızda yardım etsin. Eli darda olan kimseye, hak sahibinin “borcunu öde” diye ısrar etmesi ve baskı yapması helâl olmaz. Zira onun, bu durumda çaresizlikten dolayı kendisini daha kötü duruma düşürecek şekilde hareket etmesi muhtemeldir ki, buna sebep olan alacaklı kimse mes’ûl olur. Elinde olmayan ne yapabilir ki? Bunu alacaklı durumundayken de düşünmek gerekir? İnsanları günaha sürükleyecek ya da isyana sevk edecek baskıcı tutumlardan sakınmak gerekir. Merhamet etmeyene merhamet edilmez. Affetmeyen affı umamaz. Darda olana yardım eden kimseye, kıyamet gününün sıkıntılarından kurtulmak nasip olur. Böylesi bir kurtuluşu kim istemez ki? O halde, alacaklı olan çaresiz kimselere eziyet etmeyi bırakın, onlara kolaylık sağlayın. O kimselerden gelecek paranın silinmesi ne sizi öldürür ne de onu ondurur. Ama sâlih niyetleriniz, ihlâs ve takvânız sizlere kazandırır. İçinizde, “Allah’ın kullarına yapacağım iyilikten ne kadar kırpabilirim” diye nasipsizce/cimrice duygu ve vesveseler taşımayın/beslemeyin! Allah’ın sizi affetmesini istiyorsanız, en faziletli, en hayırlı ve en güzel sâlih amellere tâlip olun. Hayra tâlip olun ki, hayra nâil olasınız. Şeytanın hayır yollarından sizi vazgeçirmeye çalışacağını unutmayın. Sizi hayır yolundan bütünüyle alıkoyamazsa, bir kısmından alıkoyacağını da unutmayın! Nefislerinizin kışkırtıcı dürtülerine değil, Allah’ın rızâsını kazandıracak muttakîce amellere önem verin. Önem verin ki, şeytan –aleyhilla’ne- artık sizi/bizi hayırlardan engelleyecek gücünü bütünüyle yitirsin…

Gelelim, borçlu kardeşlere nasıl davranacağımız hususunda Nebevî uyarıya… Nebevî uyarıya uyulduğunda bizleri sevindirecek müjdeye… Eminim ki, Müslümanlar şu an sabırsızlanıyorlar. Bir an önce öğrensek, Peygamberimizin buyruğunu da hemen amele döksek diye… Hakkınız var, belki de şu an binlerce insan bu uyarıyı bilmediği için ya da geç öğrendiği için Allah Rasûlünün verdiği habere aykırı hareket etmiştir ve edebilir. Hem de kendini haklı görerek: “Ben hak sahibiyim, arkadaş. Ödesin borcunu! Hak sahibinin söz hakkı var, kimse karışamaz” diyebilir. Üç kuruş için, binlerin kalbini kırabilir. Oysa binlerce altın verse, o kalpleri tamir etmesi mümkün değilken, böylesi gaflete düşebilir. O halde, hemen bu konuda sözü Peygamberimize bırakım…

Ebû Katâde radıyallâhu anh’dan rivâyete göre Allah’ın Rasûlü aleyhisselâm şöyle buyurmuştur:

“Kim, Allah’ın, kendisini kıyamet gününün sıkıntılarından kurtarmasını istiyorsa, borcunu ödeyemeyen kimseye mühlet versin ya da (borcunun bir kısmını ya da tamamını) düşsün/siliversin.” (Müslim, Musâkât, 32)

Ebû Mes'ûd el-Bedrî radıyallâhu anh'dan rivâyete göre Rasûlullah aleyhisselâm şöyle buyurdu:

"Sizden önceki ümmetlerden bir adam hesâba çekildi de (amel defterinde) hayır namına hiçbir şey bulunamadı. Ancak bu adam insanlara karışıp onlarla alışveriş yapan zengin bir kişiydi ve hizmetkârlarına, eli darda olanların borçlarını silmelerini emrederdi. Azîz ve Celîl olan Allah: 'Biz affetmeye ondan daha layığız' buyurdu." (Müslim, Musâkât, 30)

Geçmiş ümmetler arasında yaşamış ve imandan sonra hayır namına hiçbir sâlih ameli bulunmayan bir kimsenin, kendisine borcu olup da ödeyemeyenleri affetmesi, Rabbimiz tarafından onun âhirette affedilmesine vesile olmuştur. 

Yusuf Semmak

Bağlantı | kategori: NASİHATLER | tarih: 07/02/2016 | Yorum(0) | Yorum yaz
YORUM YAZINIZ
İSMİNİZ

E-Posta (Gizli)

Web siteniz

Yorumunuz

Güvenlik kodu
Son Konular • NASİHATLER 13
• Dinin Aslında Cehalet Mazeret midir? (PDF Oku/İndir!)
• Muhtelif Konularda KISA KISA - 4
• Allah Teâlâ, Neden Kur’ân’da Bazı Yerlerde “Biz” Zamiri ile Hitap Buyurmuştur?
• Vâv ve Yâ Harflerinden Önceki Harfi Meftûh Olan Emsile-i Hamse'ye Nûn-u Sakîle'nin Dâhil Olması:
• NASİHATLER 12
• İftiâl (افْتِعَال) Bâbı ile Alâkalı Sarf Kâideleri
• GENELDE YANLIŞ KULLANILAN KELİMELER VE DOĞRU YAZILIŞLARI:
• Kur'an'da Peygamberimize Nasıl Hitap Edilmiştir?
• Muzari' Fiilin Şimdiki ve Gelecek Zamana Salahiyeti:
• Muhtelif Konularda KISA KISA - 3
• Şirke ve Sapıklığa Sürüklenen Bir Toplumda Suçlular Kimlerdir?
• 22- Ömer Nesefî Akaidi Tercüme ve Şerhi 6 (Ders Videosu)
• NASİHATLER 11
• Arapça'da 'zuu' ve 'sahib' edatlarının arasındaki fark nedir?
• EY RABBİMİZ!
• ASHAB-I KEHF HAKKINDA:
• NASİHAT BAHÇESİ
• KİTAPLARIMIZ HAKKINDA BİLGİLENDİRME:
• “Kadınlar Havuza Girebilir mi?” Sorusuna Verdiğimiz Kısa ve Özlü Cevap
• Kadın Sesiyle ve Çalgı Aletleriyle İcra Edilen Şarkı, Türkü, Ezgi ve İlahiler Hakkında Bir Soruya Verdiğimiz Cevap
• NASİHATLER 10
• Muhtelif Konularda KISA KISA - 2
• NASİHATLER 9
• “Ticaret yapıyorum ama maddi ve manevi anlamda bir türlü rahata eremiyorum” mu diyorsunuz?
• 21- Hadis Dersleri -1 (Ders Videosu)
• SESLİ HADİS DERSLERİ - YAKINDA!
• Sesli Ders Videoları Arşivi (Yusuf Semmak)
• ARAPÇA DERSLERİ (ZAMİRLER) -5-
• Kadınların Saçlarını Kısaltmaları Câiz midir?
• Muhtelif Konularda KISA KISA - 1
• Ömer Nesefî Akâidi Tercüme ve Şerhi 5 (Ders Videosu)
• İNFÂK BİLİNCİNİ KUŞANMAK!
Son Yorumlar
Yusuf Semmak
SÜNNETTE BÖYLE BİR PAZARLIK ANLAY
mahmut konur
BİR AYET "Mümin kadınlara da bak
Erkan
Allah razı olsun
ismail
bayildim
Yusuf Semmak
NOT: Bir Hristiyanla tartışan bir
Yusuf Semmak
KİMLER SUÇLU? Bir toplumda ins
Yusuf Semmak
SAHÛR VAKTİNİN SON BULMASI VE SAB
ali
Güzel bir anlatım olmuş ALLAH(C.C
Yusuf Semmak
MUHÂCİRLERLE ENSÂR’IN KARDEŞLİĞİ:
Ece
Harika çok teşekkürler
meryemnazyazğan
Çok güzel anlatmışsınız, şimdi ço
Yusuf Semmak
DİLİN, BEYÂNIN, OKUMANIN, YAZMANI
Yusuf Semmak
Bir meâlde şöyle geçiyor: "Bunun
Yusuf Semmak
“Mütevâzı’, mutevazı” (م
Yusuf Semmak
Esmâül Hüsnâ: Yanlış – el-Esmâul
Yusuf Semmak
Müşkül: Yanlış – Müşkil (kapalı,
Yusuf Semmak
Nasılki: Yanlış – Nasıl ki: Doğru
Yusuf Semmak
“MESS”: Değme, dokunma, temas,
Sibel EKİNCİ
Muhterem Hocamız Feriduddin AYDIN
2017
çok detaya girmişsiniz ama tşr
Melek
Çok güzel
Nagihan
okudum süper çok beğendim
Mehmet ARAZ
Çok güzel olmuş,başarılarınızın d
Yusuf Semmak
KANDİL KUTLAMAK BİD'AT'TIR! Ka
Yusuf Semmak
Nesefî Akâidi derslerimizi 6'ya k
Elif
Bu akaid derslerinizden bölüm6 ya
Beyza
Harika
büşra
Çok iyi olmuş
Yusuf Semmak
MODERNİZM, KADINLARIN BAŞÖRTÜLERİ
zeyra
İsime yaradi saol
Şüheda
Helal be sırf kapanmak nefislerin
Ümit
Amin Er-Rahman Er-Rahim Allah
Vedat
Soruyu soran ben değilim ama aydı
© 2012 YUSUFSEMMAK.COM