Araştırmacı, Yazar

ANASAYFA
BİZE ULAŞIN
AMACIMIZ
KUR'AN DİNLE
KİTAPLARIMIZ
DERS VİDEOLARI ARŞİVİ
NOT DEFTERİ
Allah'ın selâmı, rahmeti, bereketi, affı ve mağfireti tüm mü'min kardeşlerimin üzerine olsun. Herkese hayırlı günler ve bereketli işler dileğiyle, zaman zaman yaşadığım ibretlik bazı olayları paylaşmaya çalışacağım. Boş sözler ve geçici duygularla satırlara ve sadırlara işkence etmek yerine, herkesin istifade edebileceği olayları ve duyguları yazacağım ki, her kıssa bizim için ibret ve nasihat rolü üstlensin... Bu günlüğümüzde; normal, olağan şeylerden ziyade, ibret alınması, üzerinde düşünülmesi ve okuyanın da kendisi için dersler çıkarması gereken olumsuz tablolara ve Allah'ın, mü'min kullarını devamlı görüp gözettiğine dair İlâhî ikrâmları içeren iltifât-ı Rabbâniyyelere yer vereceğim... Ayrıca şu önemli noktayı hatırlatarak, sözümüze virgül koyalım: Günlük olayları dile getirirken asla isimleri zikretmemeye dikkat edilmelidir; çünkü insanları, onların bulunmadığı ortamlarda hoşlanmayacakları şekilde anmak gıybettir! Fakat ibret almak ya da hisse çıkarmak için, isimler üzerinde durmadan, diğer insanları bu kötü amellerden sakındırmak için olayların önemli boyutları dile getirilebilir. Bu, Peygamberimizin de Sünnetidir: Peygamberimiz, “falan kişiye ne oluyor da böyle diyor demezdi de; "bazı insanlara ne oluyor da şöyle diyorlar" ya da "kimilerine ne oluyor da, şöyle hareket ediyorlar" biçiminde sözlerle, hem o kimseleri, hem de bütün ümmetini o kötülüklerden sakındırırdı (Bkz: Müslim, 1401; Ebû Dâvûd, 4788; Nesâî, 3217).

MUKADDİME:

Allah'ın selâmı, rahmeti, bereketi, affı ve mağfireti tüm mü'min kardeşlerimin üzerine olsun. Herkese hayırlı günler ve bereketli işler dileğiyle, zaman zaman yaşadığım ibretlik bazı olayları paylaşmaya çalışacağım. Boş sözler ve geçici duygularla satırlara ve sadırlara işkence etmek yerine, herkesin istifade edebileceği olayları ve duyguları yazacağım ki, her kıssa bizim için ibret ve nasihat rolü üstlensin... Bu günlüğümüzde; normal, olağan şeylerden ziyade, ibret alınması, üzerinde düşünülmesi ve okuyanın da kendisi için dersler çıkarması gereken olumsuz tablolara ve Allah'ın, mü'min kullarını devamlı görüp gözettiğine dair İlâhî ikrâmları içeren iltifât-ı Rabbâniyyelere yer vereceğim... 

Ayrıca şu önemli noktayı hatırlatarak, sözümüze virgül koyalım: Günlük olayları dile getirirken asla isimleri zikretmemeye dikkat edilmelidir; çünkü insanları, onların bulunmadığı ortamlarda hoşlanmayacakları şekilde anmak gıybettir! Fakat ibret almak ya da hisse çıkarmak için, isimler üzerinde durmadan, diğer insanları bu kötü amellerden sakındırmak için olayların önemli boyutları dile getirilebilir. Bu, Peygamberimizin de Sünnetidir: Peygamberimiz, “falan kişiye ne oluyor da böyle diyor demezdi de; "bazı insanlara ne oluyor da şöyle diyorlar" ya da "kimilerine ne oluyor da, şöyle hareket ediyorlar" biçiminde sözlerle, hem o kimseleri, hem de  bütün ümmetini o kötülüklerden sakındırırdı (Bkz: Müslim, 1401; Ebû Dâvûd, 4788; Nesâî, 3217)

Günler, şu Âyet üzerinde düşünmekle anlam kazanır: “Sizi düşünecek kimsenin öğüt alabileceği kadar yaşatmadık mı?” (Fâtır: 37)

"Günlük" ve "not defteri" anlamına gelen مُفَكِّرَةٌ kelimesi, فِكْرٌ "fikir, düşünme" ve تَفَكُّرٌ "tefekkür, iyice düşünme" kökünden gelmektedir. Demek ki yazılan günlükler, yazanın ve okuyanın tefekkür etmesi ve hayat tecrübelerinden hisseler çıkarması, ibret alması içindir

Kısa bir hatırlatmada bulunalım... Günümüzde "günlük" ya da "not defteri" yerine "günce" kelimesi kullanılmaktadır. Günce, kâideye uygun olmayan uydurma bir sözcüktür. Kâideye uygun olan kelimelerin anlamdaşı olarak ya da asıl kelimenin yerine geçmek üzere uydurulan kelimelerin hepsi bu kâbildendir. “Günce” kelimesi kâideye uygun olsaydı, "haftaca, ayca, yılca" gibi kelimelerin de bulunması/kullanılması gerekirdi. Aynen "günlük" kelimesinin yanında, "haftalık, aylık, yıllık" kelimelerinin bulunduğu gibi.

Allah günümüzü gecemizi, ayımızı yılımızı ve tüm ömrümüzü hayr eylesin. İnternet günlüğümüzün, hem bizim hakkımızda, hem de okuyucular hakkında hayırlara vesîle olmasını dileriz...

8 Nisan 2012 – Pazar

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.

Bugün araştırmacı yazar bir abimizin konferansı için davet edildim. Normalde Pazar günü fazla müsait olmadığım halde, sözlü ve davetiyeli davet sebebiyle, iştirak ettim. Bazı arkadaşlarla yan yana oturma kararı aldık ama sağ tarafımda bir koltuk hâlâ boştu. Sonradan gelen bir kardeşimiz, o koltuğun yanında durdu, sonra benimle göz göze geldi, oturup oturmama konusunda kararsız kaldı ve sonunda oturmaktan vaz geçip ilerledi ve ilerde en sonda bulduğu boş bir koltuğa oturdu. Bu, düşünsel gitgeller iki-üç saniye içinde gerçekleşti. Bu olay, beni ziyadesiyle üzdü! Çünkü bahsettiğim kardeşim, sevdiğim ve kendisinden nerede bahis açıldıysa ve hatta kendisinin nasıl biri olduğu hususunda benimle istişare edildiyse, her defasında hakkında sürekli güzel sözler söyleyip, övdüğüm ve sevdiğimi belirttiğim bir kişiydi. Bu nedenle duygusal anlamda, o kardeşin o hareketi beni yaraladı. Ama canı sağ olsun, sorun değil. Bu olaydan beni mutlu edici bir açıdan çıkardığım hisse ise, insanlar hakkında güzel şeyler düşünürken, bu davranışlara muhatap olmak oldu. Bir insan düşünün ki, sizi çok seviyor, siz de ona hoşlanmayacağı bir davranışla karşılık veriyorsunuz. Onu sevindirmek zorunda olduğunuz halde. Bu duruma, üzülen değil, üzen gözyaşı döksün. Bize düşen affetmektir. 

Sâlih, sâdık, samimi, dürüst, âdil ve ilim sahibi olan kardeşlerimizin ve abilerimizin yanında, yakınında, olmayı ve oturmayı Rabbim bize nasip etsin. 

17 Nisan 2012 – Salı

Bugün, bir apartmana girerken karşıdan gelen bir kişiyi fark ettim. Bu durumlarda, kapıyı açınca girecek ya da çıkacak kişi var mı, diye etrafa bakmadan kapıyı kapatmam. Ayrıca kapıyı açınca, arkayı görmeden de kapıyı serbest bırakmam çünkü, arkadan gelen birinin yüzüne ya da başka bir yerine çarpabilir ya da zarar verebilir. Dediğim gibi, kapıyı açınca karşıya baktım gelen arkadaş, çok sert bir surat ile mağrur ve hızlı adımlarla geliyor; anladım ki bu arkadaş selâm vermeyecek. Yani içimden öyle geçti. Tahmin ettiğim gibi de oldu, arkadaş selâm vermeyi düşünmediği halde kapıda karşılaştık. Ama buna rağmen, kapıyı o geçinceye kadar tuttum ki arkadaş rahat geçsin diye. Arkadaş hiç istifini bozmadı, bu iyi niyet karşısında bile yumuşayıp, selâm vermeye tenezzül etmediği gibi, bir de zaten açık olan kapıyı eliyle az daha iteledi! Hiç de hoş olmayan ve muhatabı mutlu edip sevindirmeyen bir edayla çıkıp gitti. Bu arkadaş için de diyoruz ki; Allah hidâyet versin, nefsinin gurur ve kibir boyunduruğundan kurtarsın. Âmîn. 

18 Nisan 2012 – Çarşamba

Bugün; Türkiye'nin Marmara, Ege ve İç Anadolu bölgelerinde yakın geçmişte görülmemiş, sıradışı, mevsim normallerinin üzerinde seyreden çok kuvvetli fırtınalar ve bu fırtınalardan kaynaklanan doğal afetler (kum fırtınaları, deniz kabarması, ağaçların devrilmesi, denizlerde lodoslar, çatı uçmaları ve inşaat iskelelerinin çökmesi vb.) meydana geldi.

Sabahtan ikindiye kadar rüzgârlı hatta fırtınalı bir gün. İkindiden sonra ise fırtınayla karışık yağmur... Bu tür havaları severim. Genelde dışarıdaydım. Fırtınalı bir vakitte zor şartlarda öğle namazı için abdest almanın manevi hazzı gerçekten tadılmaya değer. O an, yazın "işim var"; kışın "soğuk" diyerek abdest almayarak bahane üretenlere en zor gelen şeyin neler olduğu üzerinde bir kez daha tefekkür etme fırsatını veren Allah'a hamdediyorum. Demek ki, pek çok insana; kilolarca ağır dünya yüklerini taşımak, en zor şartlarda dünya için çalışmak, yorulmak, bedenin takatı kalmayıncaya kadar dünya maratonunda ter dökmek ağır değilmiş! Onların asıl yüksündükleri şey; kışın botun, ayakkabının bağlarını çözüp abdest almak, çorabını çıkarıp ayaklarını yıkamak, rüzgâr çorap ve elbiselerini sağa sola savururken, abdest almaya çabalamakmış! Ne kadar zor değil mi! 

Sırtında dünya yüklerini taşımak, alnından, burnundan terler gelip, yorgunluktan bitap düşme pahasına, dünyada kalacak kazanımlar için, bir saat/bir gün sekmeden, "yoruldum" dahi demeden koştururken; yaz-kış, Allah için abdest alıp namaz kılmak, namazla dinlenmek/dirilmek, rahatlamak, yücelmek, namazla Allah'a günlük tekmiller vermek ve O'ndan İlâhî mesajlar almak adına, mü'minin miracı olan namaz ve abdeste hayatın bir kaç vaktinde yer açamamak; üzerinde düşünülmeye değer, en büyük değerlerden değil midir!

Bu fırtınalı günde, milyonlarca insan neleri tefekkür etti bilemem ama âcizâne ben, bir namaz vaktinden insan manzarası sunmak istedim. Zira insanlar, bir ömür boyu mevsimsel ya da doğal afetlerle ilgili fiziki ve maddi haberleri konuşup dururlar ama genelde hâdiselerin mânevî boyutu istikametinde tefekkür etmezler. Oysa Allah için tefekkür etmek ibâdettir. Rabbim, hepimizi olağan ya da olağanüstü afetlerden muhafaza etsin. Musibetlerin en büyüğü ve ebedî kaybediş olan küfür üzere ölmekten korusun.

 20 Nisan 2012 – Cuma

​Geçen kış mevsimi içerisinde, çok soğuk ve dünya işleri yönüyle çalışmanın neredeyse mümkün olmadığı zaman diliminde bir arkadaşım, birlikte umreye gitme teklifinde bulundu. Hayatta; gitmeyi, yolunda seyahat yapmayı en çok sevdiğim ve özlediğim Mekke ve Medine gibi o mübarek, mukaddes topraklara kendi durumum müsait olmaması nedeniyle, gidemedim. Ama oraya gidememek, her ne kadar sorumlu davranışımdan kaynaklanıyor olsa da, bir insan olmam nedeniyle, insanî üzüntü ve teessüre ziyadesiyle gark olmama engel olmadı. Bir şeyin nasip olması gerçeği yanında, her şeyin bir zamanının olduğu ve kader'de var olan mukadderât'a teslim olmanın, her durumda sabır ve şükürle Allah'a boyun eğmenin en güzel âkıbet ve amel olduğunu hissetmeme ve bu gerçekleri tekrar tefekkür etmeme beni tevfîk eden Allah'ıma hamdolsun. 

"Her şeyde bir ibret vardır" kâidesi gereği, inşâAllah, bu olaydan hissemize düşen bize sunulan İlâhî hayırları almışızdır. 

Bu olaydan hareketle, birbirleriyle az görüşen ya da bazı dönemler görüşemeyen arkadaşlarımız, "beni arayıp sormuyorsun" diye birbirlerini suçlamasınlar, suçlu aramasınlar. Sorgulayacaklarsa, kendi nefislerini hesaba çekip, ıslâh etsinler...

Bu olaydan birkaç hafta sonra, bir yakınımız rüyasında beni, hacc farizasını yaparken görmüş. Nâfile olan umreye, çok istememe rağmen, Allah rızâsı için gidemeyen benim gibi âciz ve fakir bir kuluna, bir rüyada bile olsa, farz olan hacca gidip, umreden daha hayırlı bir ibâdet yaptığımı gösteren ve böylece beni heyecanlandırıp, ümitlendiren rahmeti sonsuz olan Rabbime, kesintisiz, hamd-ü senâlar olsun.

21 Nisan 2012 – Cumartesi

Bugün, öğle vaktinde, bir süredir görüşemediğim bir abimizi iş yerinde ziyaret ettim. O da, çay bahçesine oturup, biraz muhabbet etmeyi önerdi, kabul ettim. Çay içerken muhabbet etmek, çayın lezzetini artırıyor. Tavsiye ederim. Sevdiklerinizle birlikte çay için, o esnada, içtiğiniz çay da üzerine düşeni yapacak, iki kişinin muhabbetinin koyuluğu ve tadı kıvamında, doyumsuz olacak. Aranızdaki, sevgi ve muhabbet içten olduğu için, belki de bir kaç bardak çayı ne zaman, hangi arada içtiğinizi bile fark edemeyeceksiniz. Bazen çayı içmeyi bile unutup, kendinizi sohbetin içinde kaybedeceksiniz. Önemli olan da bu değil mi? Gönül, ne çay ne de çay bahçesi ister. Gönül, Muhammed'li muhabbet ister; diğer her şey bahane! 

Sohbetin bir yerinde yan masadaki genç bir arkadaş yanımıza geldi. Oturabilir miyim, diye müsaade istedi. Elbette, oturabileceğini söyledim. Konuşmalarımdan etkilendiğini, iznim olursa, sormak istediği bir sorusu olduğunu belirtti. Genelde bu tür ortamlarda yeni tanıştığım kimselerle, konulu sohbeti tercih etmem. Zira herkesin düşünce yapısı farklı olabilir. Fikren anlaşamasak dahi, insanî olarak, önyargılara ve yanlış anlaşılmalara meydan vermemek, öncelikli ve daha önemli diye düşünürüm. Ama bu kardeşimizin, iyi niyetli olduğunu hissettim. Genelde hislerimi dikkate alırım. Bu nedenle "buyurun, sorabilirsiniz" dedim. O da: "Biraz önce tasavvuf ile ilgili bir şeyler söylediniz. Ben de o konuda araştırma yapıyorum; ancak herkes kendi inancına göre önyargılı konuşuyor gibime geliyor. Çünkü tasavvufçular, kendi yollarının Sünnet yolu olduğunu söylerlerken, tasavvufa karşı olanlar da, onları tekfîr ediyorlar. Benim için, çok bağlayıcı olmamakla beraber, tasavvufçuların sayısının da çok olduğunu görüyoruz! Siz ise câiz olmadığını söylediniz. Neden, diye sorsam, bana nasıl cevap verirsiniz?" dedi. Nâçizâne, bu konuyu, imkânlarım elverdiğince, A'den Z'ye araştırdığım için; açıklamalar yapmak, hatta cevap vereceğimiz, açıklayacağımız konular için sorular üretmek ve bunlara delilli şekilde cevaplar sunmak zor olmadı. Konuştuğum her konuda delilli konuşmaya ve gerektiğinde delil sunabileceğim şeyleri konuşmaya dikkat ettiğim gibi; karşımda konuşan kişinin de, açıklamaları için, mutlaka delil getirmesini isterim. Delile dayandıktan sonra, bir konuyu açıklamak, cevap vermek ya da İslami usûl çerçevesinde tartışmak zor değildir. 

Bu arkadaşımız, aklı başında, zeki, samimi ve arayış içinde bir kimseydi. Yani kendi aklıyla, gerçeği arıyordu. Bu, maalesef, herkesin yapmadığı bir şeydir! Pek çoğu, ya hocasına sorar, ya şeyhine, ya abisine, ya topluma, ya şuna, ya da buna... Allah'a sormayı ve aldığı cevapla yetinmeyi yeterli görmez sanki! 

Bu arkadaşla, tanışmamızın başında, kendisi hakkındaki hislerimde beni haklı çıkaran Allah'a hamdolsun.

Sohbetin sonunda arkadaşımız: "Hocam, çok farklısınız, diğerleri gibi değilsiniz. Bu konuyu çoğuyla konuştum. Tasavvufu reddediyorsa, önüme 3-5 Âyet koyuyor ve kendince bir takım açıklamalarda bulunuyor, ama benim kafamdaki sorular cevabını bulmadan, konuyu kapatıyor. Bu konuda, konuşacak bilgisi kalmadığını düşünüyorum. Benden daha iyi bilmediğini anladığım bu kişiye, karşılık vermek zorunda kalıyorum. Ben, konuyu devam ettirdiğimde de tekfîre sarılıyor. Siz ise, delilli konuşuyorsunuz. Ve anlatacak şeyleriniz bitmiyor. Sizi sabaha kadar dinleyebilirim..." diyerek bana iltifatlarda bulundu. Kendisine teşekkür ediyorum. Günlüğümün yazmakta en çok zorlandığım paragrafı burası oldu. Başka güzel sözleri de vardı ama bu kadarı bile fazla diye uzatmıyorum. 

Bugünü bir kardeşimizi ve bir abimizi ziyaret, hoş bir muhabbet ve yeni arkadaşımızla tanışmak gibi, hayırlı amellerle geçirmişizdir, inşâAllah. Rabbim, bundan daha hayırlı günler nasip etsin. 

Nefsimize yönelteceğimiz, "Bugün Allah için ne yaptın?" sorusu karşısında; "aşk adına fânileri düşünerek, dünyalıklar, makam ve mevkiler uğrunda koşuşturup sıhhatimi, zamanımı ve dünyalık imkânları boş yere kullandım ve Allah'tan gâfil olarak, kendimi sıkıntıya soktum, günün genelinde kendimi boşlukta hissettim" ya da "Allah için ne yaptım hatırlamıyorum, sanırım -Allah için- diye düşünerek yaptığım bir amelim olmadı" diye cevap verenlerden olmayız, inşâAllah! Yüce Rabbimizden her dâim, ibâdet ve hamd üzere bir hayat yaşamayı dileriz.

Ayrıca bu diyalogun önemli bir tarafı da, kendi düşünce ve inançlarını taassup derecesinde savunan ama onları ispat etmekten âciz olan kimselerin alması gereken derslerdir. Bir insan samimi ise, inandığı değerlerin delillerini de öğrenmelidir. Böyle olursa, karşısında konuştuğu kişiye de güven verir. Düşüncelerini ispat edecek bilgiye sahip olmayan ise, gönüllere hitap etmesi gerekirken sadece gönül kırar!

20 Mayıs 2012 – Pazar

بسم الله الرحمن الرحيم

مَرحبًا بِكِ مفكِّرتي! كيف حالكِ؟ يا مفكِّرتي أنا مُهملك جداً، عفوًا! بِإذْنِكِ، اليوم أريد أن أحدِّثك شيئاً مُضْحكاً. فأبتدأ أن أكتبَ بقِصَّتى إن شاَء الله

Günlüğümle, kendi aramızda kısa bir hasbıhalden sonra yazmaya başlıyorum.

Bugün, sabah çarşıya giderken dolmuşa binmiştim. Ve oturağa oturduğumda, besmele çekip, vasıtaya binince okunacak duayı okudum. O esnada önümdeki koltukta oturan bir genç "buyur abi?" dedi. Ben de "bir şey demedim" dedim. O da "Serkan" demediniz mi, dedi. Ben ise durumu fark edip tebessüm ettim ve "Sübhânellezî sehhara lenâ hâzâ ve mâ künnâ lehu mukrinîn. Ve innâ ilâ Rabbinâ le münkalibûn" (Zuhruf: 13, 14) Âyetlerini okudum. 

Yani: "Bunu bizim hizmetimize veren (Allah) noksanlıklardan münezzehtir. Yoksa bizim buna gücümüz yetmezdi (hizmetimize yanaştıramazdık). Ve esasen biz, muhakkak Rabbimize döneceğiz."

Okuduğum Âyetlerin bir bölümü olan "sehhara lenâ" ve "Serkan" arasında yanlış anlaşılma olduğunu, güzel bir jestle ifade ettim. Benim, "sehhara" telaffuzumu, "Serkan" şeklinde anladığını fark edince, utangaçlıkla tebessüm etti. Ben, espri fırsatını yakalamışım, kaçırır mıyım? "Memnun oldum, ben de Yusuf" dedim. 

O ve arkadaşı da "memnun olduk" diyerek tebessüm ettiler. Demek ki biz, Âyetlerle yola çıkarsak, Allah dilediğiyle, biz farkına varmadan tanışma ortamı oluşturuyor. Sabaha böyle tebessüm ve esprilerle başlamak güzel. Rabbim, iyi insanlarla karşılaştırsın ve hem dünyada, hem de âhirette bizi güldürsün. Âmîn. 

Mezarlıkların yanından geçerken:

"Es-Selâmu aleyküm ehle'd diyâri min'el mü'minîne ve’l müslimîn. Ve innâ inşâAllahu biküm lâhikûn. Es'elu'llahe lenâ ve leküm'ül âfiyet" şeklinde selâm verip dua ederken; "aleyküm selâm" diye selâm alanlara çok rastladım ama önceki anlattığım şey, ilk kez başıma geldi. Mezarlıktan geçerken, biraz sesli siz de, mezarlıkta yatan Müslümanlara selâm verin size de "aleyküm selâm" diyenler çok olacaktır. Kabristandakilere verilen selâm ve onlar için yapılan duanın anlamını da verelim:

"Selâm üzerinize olsun (es-selâmu aleyküm), ey bu diyarın mü'min ve müslüman sakinleri! Muhakkak biz de inşâAllah size kavuşacağız. Allah'tan, hem bize hem de size âfiyet dilerim." 

Bu arada, mezarlıkların yanından geçerken, normal şartlar altında yani unutma vb. mazeretler hâricinde, orada yatan Müslüman ölülere mutlaka selâm verir ve kendimiz ve onlar için dua ederim. Bunu her Müslüman hayatının vazgeçilmezi kılmalıdır. Zira bir gün gelecek, siz de o toprağın altında olacaksınız. Ve yanınızdan/yakınınızdan geçenlerden bir dua bekleyeceksiniz! Toprağın altındakilerin, toprağın üstündekilerden bir duadan başka ne beklentisi olabilir ki? Siz, mezarınızda, dua beklerken, toprak üstündeki insanlar gâfilce, dünyanın debdebesine kendini kaptırmış halde yakınınızdan geçip de sizi hiç hatırlamadığı zaman, Müslüman ölüler için fırsat varken dua etmenin ve dua beklemenin önemini daha iyi kavrayacaksınız. Siz/biz, dünyada yaşarken, bizden önce vefât etmiş mü'min geçmişimizi unutmazsak, inşâAllah biz vefât edip o kara toprağın bağrına yattığımızda da, yaşayanlara Allah, bizi unutturmaz. Biz, bizden öncekilere dua edelim ki, bizden sonrakiler de bize dua etsin. 

Rabbim, âkıbetimizi hayr'eylesin. Âmîn. 

Güldürücü, komik, güzel ve minik bir anıdan, ağızların tadını kaçıran ve tüm lezzetleri gideren ölüm ve ötesi gerçeğine geldik. Dünya zaten başka nedir ki? Mutluluklar ve hüzünler. Şükretmesini, sabretmesini, tefekkür etmesini ve tevekkül etmesini bildikten sonra; mü'min için keder yoktur! Çünkü her an Allah, bizimle beraberdir. Küfretmeden şükredebilirsek, isyan etmeden sabredebilirsek, Allah'ın rahmeti de inşâAllah bizimle beraber olacaktır. 

Âhirette ağızlarımızın tadı kaçmaması için, anılarımızdan, yaşadıklarımızdan, ibret almak dileğiyle. 

1-2 Ekim 2012 – Pazartesi, Salı 

Vâiz Olarak Ölüm Yeter:

إِنَّا لِلّهِ وَإِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعونَ

İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn... 

Günlüğüme bugün, üzücü ama hayatın en temel gerçeği olan bir hâdise hakkında not düşmek istiyorum. 

1 Ekim Pazartesi günü saat 16.00’da sosyal paylaşım sitelerinden birinde bir arkadaşımın paylaşımından, çok değer verdiğim bir hocamın vefât haberini aldım. Çok üzüldüm. O an başıma ağrı girdi   

Olayın gelişimi daha anlamlı ve etkileyici. Kendi öğrencisi de olan bir arkadaşım kendi sayfasında, Hüseyin Kaya hocamın videosunu paylaşmış. Zaten çok özlediğim için, videonun üzerindeki açıklamayı okumadan direkt videoyu açtım ve hocamın o muhteşem sesinden Kur'ân ziyafeti ile ruhumu şenlendirdim. Sonra üzerinde bir yazı ile şok oldum. "Hüseyin hocam bugün (30 Eylül) Hakka yürüdü" şeklinde... O anı tarif etmek gerçekten çok güç. Bir anda şok, şaşırma, üzüntü, karmaşık duygular. İmam Hatip Lisesinden Kur'ân-ı Kerim hocamız olan bu abimizi hep efendiliği, samimiyeti, tevazusu, ilmi sevmesi ile hatırlarım. Bir de Kur'ân okuması ile... Hüseyin hoca dendiğinde tek bir tarif gerekse Kur'ân-ı Kerîm'le yanyana zikredilecek bir kişi idi. Peygamberimizin,"Sizin en hayırlınız Kur'ân'ı öğrenen ve öğretendir"(Buhâri, Fedâilu'l Kur'ân, 21) Hadîs-i Şerîfindeki müjdeye muhatap olmayı istedi, özledi ve teşvik etti. Hayatım boyunca kendisi için ismen dua ettiğim, Allah'ın rızâsı istikametinde bir hayat yaşamasını ve son nefeste hüsn-ü hâtime ile Mevlâ'ya vâsıl olmasını dilediğim kişilerden birisi idi. 

Kendisiyle bulunduğum bir mecliste iken, kendi evinde olsun, kalabalık ortamda olsun, hocam olduğu halde, namaz vaktinde imamete geçmeyecek kadar mütevazı idi. Kalabalık ortamlarda bile "Yusufçuğum buyurun" deyişi ve eliyle cemaatin ilerisini işaret edişi hâlâ gözlerimin önünde. Bir keresinde evine ziyarete gitmiştim, yemek yedik ve öğle namazını kıldıktan sonra öğleden sonra okulda dersi vardı. "İsterseniz buyurun, derse gidelim" demişti. Sanırım Lise 2'lerin dersi idi ve öğrencilerine beni takdim ettikten sonra, soru sorabileceklerini söylemişti. Dersi, kardeşlerimizin sorularına cevap şeklinde tamamlamıştık. Bu jestini unutamam. 

Bir keresinde de liseyi yeni bitirmiştim, öğretmenlerin katıldığı bir Tefsir dersi vardı, oraya misafir olarak gitmiştim de o gün dersi anlatmayı bana havale etmiş ve gönlümü şenlendirici ve hayatım boyunca unutmayacağım güzel davranışlar sergilemişti. İnsan, sevdiklerini anılarıyla hatırlarmış. Cennet ehli dahi, cennete girdiklerinde dünyada iken yaşadıkları güzel anıları hatırlayıp birbirlerine anlatacaklarmış. Rabbim, ömrümüzü hayırlarla ve güzelliklerle doldursun, dostlarımızla paylaşacağımız güzel anılar nasip etsin, kötülüklerden ve kötü anılardan uzak etsin, affetsin ve unuttursun, inşâAllah.

Hocamın en çok kullandığı birkaç kelimeyi de hatırlamak istiyorum. Televizyon için "fitnevizyon", tv kanalları için "kanalizasyon", yalaka, dalkavuk karakterli kişileri zemm ve redd için "aferin, pohpoh, çok yaşa!" ifadelerini sıkça kullanırdı. Küçük yaşlarda tâğut ve veli kavramlarını ilk kez onun dersinde öğrenmiştim. Firavunun sadece tarihî bir şahsiyet olmadığını, Kur'ân'da ondan bahsedilmesinin önemli mesajlar içerdiğini, Kıyâmete kadar, Firavunun fonksiyonunu icra eden çağdaş Firavunlar bulunacağını söylerdi. 

Vefât eden hocamı, en son 2011 yılının Ağustos ayında yani 1 yıl 3 ay önce görmüştüm. Yanında bir arkadaşı vardı. İlimle alakalı kısa bir sohbetimiz olmuştu. Her zamanki saygılı, efendi, mütevazı ve ilme değer veren, ruhu okşayan tavır ve konuşmalarıyla yine kalbimi fethetmişti. Bu anıları hatırlarken gözlerim yaşarıyor, ağlamak geliyor içimden. Erkekler ağlamaz diyenler, ne kadar yalan söylüyorlar... Hocamı, daha öncesindeki görme süre aralığım daha uzun idi. Çok görüşmek istediğim bir büyüğüm olmasına rağmen, bazen insanlar istediği şeyleri yeterince yapamıyorlar. Allah affetsin! Kendisine en son Ramazan ayı girdikten bir hafta sonra, Ramazan-ı Şerîf'in gelişinden dolayı tebrik mesajı yazmıştım. Ramazan bayramında (23 Ağustos)’da, vefâtından 38 gün önce, telefon etmiştim. On ya da on beş dakika konuşmuştuk. 

Ona telefon etmeden önce şöyle düşünmüştüm... 

"Dünya, ölümlü dünya, kimin ne olacağını Allah bilir, Hüseyin Hocamı bizzat gidip ziyaret edemesem de telefonla arayıp sesini duyayım, hal-hatır sorayım, kendisi de çok memnun olur" diye düşünmüştüm. Telefon ettiğimde, Allah Teâlâ'nın kendisini büyük bir imtihanla yani kolon kanseri hastalığıyla imtihan ettiğini söylemişti. Çok üzülmüştüm ve moral verici şeyler söylemiştim. "Rabbim şifâ versin, günahlarınıza keffâret olsun, Allah sabırlar versin, inşâAllah yine görüşürüz" diye teskin etmiştim. "Dostlara selâm, aradığın için çok memnun oldum, Allah hatırını yapsın" demiş, dualar etmişti. Otuz sekiz gün sonra vefât edeceğini kim bilebilirdi ki? Hayat işte böyle bir şey! Rabbim, hazırlıksız şekilde huzuruna varanlardan eylemesin. Kendilerinden razı olduğu halde, ruhlarını teslim eden kullarının arasına ilhâk etsin cümlemizi. Kendisini, vefâtından kısa süre önce arama düşüncesini kalbime ilham eden Rabbime hamdolsun! 

Hz. Ömer'in gümüş yüzüğünde:

 كَفَى بِالْمَوْتِ وَاعِظاً يَا عُمَرُ

"Ey Ömer! Vâiz (nasihatçi) olarak ölüm yeter" yazmaktaymış. (Tecrîd-i Sarîh Tercemesi ve Şerhi, 4/288)

(Kâmil Miras, bu sözü, Tarîkatı Muhammediyye Şerhi Berîka'dan naklettiğini söylemektedir. Muhammed Hâdimî her ne kadar orada bu sözün kaynağına işâret etmemiş olsa da birçok hikmetler ve nasihatleri kapsadığı için naklettiğini belirtmektedir.

كَفَى بِالْمَوْتِ وَاعِظاً "Vâiz olarak ölüm yeter" sözü, Taberânî ve Beyhakî'de zayıf bir sened ile Peygamberimize de nispet edilmiştir. Bu sözün Fudayl b. Iyâd'a ait olduğu da söylenmiştir. Allah en iyi bilendir.) 

Evet, gerçekten de kişiye, vâiz olarak ölüm yetmektedir. Sahâbî, nasihat isteyen insanlar için sizin oralarda ölen insanlar yok mu, dermiş! İnsanoğlunu en çok etkileyen ölümler, yakından tanıdığı kimselerin vefâtıdır. Vefât haberi bize ulaştığında hemen,"Muhakkak biz, Allah içiniz ve muhakkak biz O'na döneceğiz" (Bakara: 156) diyoruz fakat bir insan olarak isyan makamında değil ama ibret makamında insanın kalbi, gönlü hüzünleniyor, gözleri yaşarıyor. Nasıl hüzünlenmesin ki? Daha yakın zamana kadar sesini duyduğun kişi artık yok! Evinde oturduğu yeri boş, gezip dolaştığı yollar ve sokaklar onsuz, seccâdesi, kitapları, kişisel eşyaları, ailesi, sevenleri, yakınları, arkadaşları ile artık bu dünyada bir araya gelmesi imkânsız! 

Belki daha düne kadar mezarlıkların yanından geçerken, o mezarın içinde olmayı aklına getiremeyen insan, ansızın eceli dolunca kaçınılmaz gerçek olan kabir durağında inmek zorunda kalıyor. Ama genellikle pişmanlıklarla ve göz arkada kalarak gerçekleştirilen zorunlu bir yolculuk! Çünkü herkesin o an geldiğinde bitiremediği işleri vardır; Âdemoğlunun daha tevbe etmesi gerekiyordu, ibâdetlerini artırması lazımdı, ilim öğrenecekti, Allah yolunda infâk edecekti, uzun zamandır ziyaretine gitmediği akrabalarını ve dostlarını ziyaret edecekti, kalbini kırdıkları kişilerle helâlleşecekti, iyi bir Müslüman olacaktı, devamlı nefsini kontrol ederek bir hayat yaşayacak, şeytana aldanmayacaktı ve tam hazır olduğuna inandığı bir anda hüsn-ü hâtime ile en güzel bir ölümle âhiret yolculuğuna çıkacaktı! Heyhât ki heyhât! İnsanın yaptığı sadece temenni değil mi? Ölmeden hayal kurar, öleceğinde "ah, vah, eyvah" der! Ölüm gerçeği; hayatın en önemli, en öncelikli, en gerçek ve kaçınılması ve geri çevrilmesi mümkün olmayan bir kanunu iken, neden insanlar, ibret almaları gerekirken, ölüm gerçeğini dikkate almadan bir hayat yaşarlar ki? 

Hayatın gerçeklerini hikâye, masal gibi yazmak ve anlatmak yerine ibret alarak paylaşmak ve kendi hissemiz için de sonuçlar çıkararak dinlemek temennisiyle...

Kendisi hayatta iken de sürekli dua ettiğim gibi, hocam için hüsn-ü hâtime dilerim, Rabbim korktuklarından kurtarsın, inşaallah.

"Ey iman edenler Allah'tan nasıl korkmak gerekirse öyle korkun ve siz ancak Müslümanlar olarak ölünüz." (Âl-i İmrân: 102)

Vefât eden Hüseyin Hocama vefâkârlık adına karaladığım bu bir kaç satırın; hayatın sadece bu dünyadan ibaret olmadığının ve ebedî âhiret hayatı için çalışmanın her şeyden daha önemli olduğunun anlaşılmasına vesile olmasını dilerim. Çünkü insan ne kadar unutmak isterse istesin, ne kadar kaçarsa kaçsın ve ne kadar rahatsız olursa olsun ölüm bir gerçektir. Herkesin bir eceli vardır. Ecel, herkesi, rızkı gibi, gölgesi gibi tâkip eder. Gölge nasıl ki bazen görülmezse; bazen kaybolur bazen de zayıf olursa, ecel gerçeği de bazen insanların zihninde zayıflamakta veya kaybolmaktadır! Nasihatçi isteyen ölümü düşünsün ve ölenlere baksın! O zaman görecek ki hayatın her ânında kendisine öğüt verilmektedir:

"Ey nefis, ölüm var!.." 

8 Şubat 2013 – Cuma

Ey günlüğüm, "bana anlat, seni dinliyorum" diyorsun. Sen, hissiyat'ın sözcüklerle tam olarak ifade edilemeyeceği gerçeğini bilmiyor musun? Doğru söylemekten daha önemli olan şey belki doğru anlamaktır... "Konuş bir şeyler", "Ee, anlat", "Böyle susacak mıyız?" diyenler, ne kadar da dinlemeye ya da konuşmaya heveslidirler! Oysa dinlemek sorumluluk yükler kişiye... Konuşmak da, ehil ağızların hakkıdır! İnsan, konuşurken en büyük bedeli ödediğini fark ettiği zaman, az ve öz konuşmayı da öğrenecektir. İnsan, gerekli ya da gereksiz konuşmalar yaparken, hayatının en büyük sermayesi olan nefesini ve zamanını tüketmektedir... Gerektiği zaman konuşmak güzel olduğu gibi; gerekmedikçe konuşmamak, susmak da güzeldir. Bu iki güzellik arasında, bereketler içinde bir hayat yaşamayı; şirk, küfür, gıybet, iftira, sû-i zann, yalan, insanlara eziyet ve haksızlık etmek gibi dilin ve elin âfetlerinden, şeytanın kışkırtmalarından uzak olmayı dileriz. Bizleri ve tüm âlemleri yaratan yüce Mevlâmızdan...

29 Nisan 2013 – Pazartesi

Bu gece yarısı 00.00’da yaşı yaklaşık 15 olan muhabbet kuşum, sağ yanına yatmış ve yüzü kıbleye dönük halde öldü. ):

5 Haziran 2014 – Perşembe

Bugün, "Putperest Çağlarda Müslüman Olmak" adlı akîde kitabım çıktı. Rabbime binlerce kez hamd-ü senâlar olsun. Yüce Allah hakkımızda sadaka-i câriye kılsın ve daha hayırlı çalışmalara hepimizi muvaffak eylesin. Âmîn.

11 Ocak 2015 – Pazar

Bugün, akşam namazı vaktinde tatlı su doldurmak için mahalledeki çeşmeye gittiğimde çeşmenin donmuş olduğunu gördüm. Şu an itibariyle kış mevsimindeyiz. Mevsimin ikinci karı yağmış durumda ve her yer karlarla örtülü... Kış mevsiminin bu bembeyaz görüntüsü âdeta insanların, kötülüklerden iyiliklere, günahlardan tevbelere, kötü duygu ve düşüncelerden güzel, temiz, arı ve duru düşüncelere geçerek hayatlarında tertemiz, beyaz bir sayfa açmalarını fısıldamaktadır.

Kış mevsiminin karla kaplı görüntüsü; evrenin masumiyet elbisesi giymesi gibidir. Gök ve yer ancak Allah'ın emrine boyun eğmektedir. Diğer yandan da, insanlara beyaz örtüsü ile kefeni ve ölümü hatırlatmaktadır.

Aslında evrenin hangi köşesine ibret nazarıyla bakarsanız, gördüğünüz şey size hâl diliyle iyi bir Müslüman olmanızı söyleyecektir.

Çeşmenin donmasına dönecek olursak, en son su doldurduğumda, o esnada su doldurmaya gelmiş olan kişiye çeşmeyi tam kapatmamasını, çünkü donabileceğini söylemiştim. Her ne kadar insanlar genelde bu tür nasihatleri sevmeseler de, biz o noktayı geçelim. Bunu, neye göre mi söylüyorum? Meselâ; bu sözümden dolayı belki de hem teşekkür edilmesi hem de o konudaki duyarlılığın vurgulanması adına en az iki cümle sarf edilmesi gerektiği halde, o arkadaş hiç ses çıkarmayarak, hâl diliyle okeylemekle yetindi. Oysa insanların ortak menfaatlerinde herkesin çok duyarlı hareket etmesi gerekir. Ben o arkadaşı uyarıp uyarmama konusunda şöyle düşünseydim: "Ben, bu kişiyi uyarsam bile, bizden sonra bir başkası gelip bu soğukta çeşmeyi tamamen kapatırsa, zaten çeşme yine donacaktır." Bu düşüncenin sonucu da: "O halde uyarmama gerek yok" olacaktı! Hatta bu durumlarda: "Herkes ne hali varsa görsün!" gibi nemelazımcı düşünceler bile pek çok insanın içinden geçer...

Doğru olan şudur: İnsanların çoğu yanlış yapsa da, biz, bize düşeni yapmalıyız. Doğru insan, doğru işler yapar. Doğru insan, yanlış yapanlara bakarak ya da kızarak yanlışı kabullenmez. Ecdâdımız bu konuyu, "Pireye kızıp yorgan yakmak"  deyimle özetlemişlerdir.

Neticede çeşme donduğu için AVM'den su almayı düşündüm. Gittiğimde suların tükendiğini gördüm. Yani çeşmenin kuruması marketin işine yaramış... Demek ki bazılarının hoşuna gitmeyen durum başkasının çok hoşuna gidebiliyor.

Bu noktada şu Âyet-i Kerîme akla geliyor:

"Eğer hak onların hevâlarına (arzularına) uysaydı; göklerde, yerde ve içlerinde olanlar fesâda uğrardı..."(Mü'minûn: 71)

Çiftçi ile çömlekçinin hikâyesini bilirsiniz.

Bahar mevsimi gelince, çiftçi toprağını ekip diker ve yağmur bekler; çömlekçi ise, çömleklerini bir güzel yapar ve onların kuruması için güneş bekler. Yani biri yağmur yağsın diye dua eder, diğeri ise yağmasın diye...

Birçok işler de öyle değil midir? Camcı cam kırılsın da takayım diye bekler, terzi, sökülsün de dikeyim diye bekler, satıcılar da sattıkları şey tükensin ya da bozulsun da yenisini satayım diye bekler. Bu, böyle devam eder.

Yani insanların istekleri çeşitlidir ve karışıktır. Bu nedenle insanın isteği; menfaat, ihtiyaç ve zaafını korumaya yöneliktir. Rabbimizin de buyurduğu gibi, hak, insanların heveslerine uysaydı, göklerle yerde ve bu ikisi arasında düzen bozulur, fesâd çıkardı. Çünkü biri yağmur yağsın diyecek, diğeri yağmasın diyecek! Birisi şu olsun diyecek, diğeri olmasın diyecek! Dolayısıyla evrenin düzeni, tek hakîkî ilâh (ma'bûd) olan Allah'ın irâdesi ile ayaktadır. Yani evrenin işleyişindeki bu muazzam düzen gösteriyor ki, bu düzen üzerinde tek mutlak bir irâde vardır ki, o da Allah'ın irâdesidir. Ve mutlak güç Allah'ın gücüdür. Şayet evrende Allah'tan başka güç sahipleri olsaydı, kâinâtta onlar da söz sahibi olurlardı ki, bu da gökte ve yerde büyük fesâda yol açardı. Bu olmadığına göre, herkes kabul eder ki, evrenin tek sahibi, ilâhı ve rabbi ancak Allah'tır. Ve kulluk da sadece ona yapılmalıdır.

Rabbimize kulak verelim:

"Eğer göklerle yerde Allah'tan başka ilâhlar olsaydı, ikisinin de düzeni bozulup gitmişti..." (Enbiyâ: 22)

Günlüğümde, çeşmenin donmuş olması sebebiyle sevinip suyunu satan satıcı ile çok sayıdaki mahallelinin sevinemediği bu durum üzerinde bir nebze de olsa tefekkür etmek (ve ettirmek) istedim. 

İnsanların istekleri farklı olmasına farklıdır da, çoğu zaman birbirine de zıttır. İşte bu durum üzerinde düşünelim istedim. Umarım, bizim kâr hânemize de bu kıssadan bir şeyler düşmüştür.

22 Nisan 2015 – Çarşamba

Bugünlerde pek çok insan günde onlarca kez: "Bu kış ne zaman çıkacak?" sorusunu soruyor. Takvime göre ilkbahar mevsimi gireli 1 ay olmuş olmasına rağmen, hâlâ bulutlu, yağmurlu, rüzgârlı, soğuk hava hatta bazı bölgelerde yer yer kar yağışları bile görülmektedir. Soba ve kaloriferler yakılmaya devam ediyor.

Demek ki insanlar ve takvimler ne derse desin, her konuda olduğu gibi ilk ve son sözü söyleyen her zaman Âlemlerin Rabbi olan Allah Sübhânehu ve Teâlâ'dır.

Ayrıca benim için sorun yok. Çünkü ben rüzgârlı ve yağışlı havaları çok severim... :)

29 Nisan 2015 – Çarşamba

PARA ÜSTÜ VERİRKEN YA DA BİRİNE ÖDEME YAPARKEN ÖZELLİKLE YIPRANMIŞ, ESKİ VE KİRLENMİŞ PARALARI SEÇEREK VERMEK!..

Bugün marketten alışveriş yapınca kasiyer kız para üstü olarak öyle yıpranmış ve kirli bir beş lira verdi ki, neredeyse hijyen eldiveni ile parayı tutmak istedim!

"Yaşadıklarından ibret almazsa kişi, başkalarına ibret olmaktır işi" sözünü prensip edinen herkes yaşadıklarına ibret nazarıyla bakar, yaşananlar üzerinde tefekkür eder, kendisi ve başkalarının hayrı için güzel sonuçlar çıkarır.

Bir marketten alışveriş yaptığınızda kasiyer size para üstü verirken, kasadaki o kadar paranın içinden en eskisini, en kirlisini veriyorsa, bu durum, sizi mevcutlar içinde en değersizine lâyık görmesindendir.

Ama üzülmeyin! Kişinin yaptığı amel, kalbinin aynasıdır. Herkes kendisine lâyık olanı yapar!

Siz de size lâyık olanı yapın ve insanlara para/para üstü verirken veya ödeme yaparken kalbiniz kadar temiz olan paraları verin. Zira unutmayın ki o kişi kim olursa olsun emin olun vereceğiniz üç-beş kuruştan daha değerlidir. Böyle düşünebildiğiniz zaman, güzel amelinizle kendi kalbinizi de parlatmış olursunuz. Zira bilin ki sâlih ameller kalbin cilâsıdır. İçinizde bulunan bütün kirleri, pasları ve tortuları temizler...

Bazı insanlar, yaptığından habersizmiş gibi davranmayı sever. Yani tecâhül-i ârif modunda hareket eder ve "dikkat etmedim" der. Yahut da "öyle denk geldi, özellikle seçmedim" diye söyler. Hayır, aslında öyle denk gelmedi, işine öyle geldiği için, bazı insanlar genelde bu şekilde davranış ortaya koyarlar. Bu nasıl bir dikkatsizliktir ki, dikkatsizlik anında bile paranın eskisini bulup, karşısındakine verebiliyor!

Bazı kimseler de, her zaman bu ve benzeri meseleler konuşulduğunda, bunları çok önemsiz meseleler olarak görürler. Önemsemeyenler, nasıl önemsemiyorlarsa, hep yıpranmış para veriyorlar, daha yenilerini kendilerinde alıkoyuyorlar! Gerçekten önemsiz olsaydı durum farklı olmaz mıydı? Ayrıca bu tür sorunları aşmadığı halde, hep "bunları biz aştık" diyen ve önemli meselelere hevesli olanlara sormak lazımdır; size göre hangi meseleler daha önemlidir. Ve o önemli meselelerden neden insanları mahrum bırakıyorsunuz?

Bahsi geçen konuda güzel amel şudur. Diyelim ki, hiç tanımadığınız bir kişiye 10 TL vereceksiniz. Elinizi cebinize attınız iki tane 10 lira var; birisi çok eski diğeri bankadan yeni çıkmış! Bu durumda yapmanız gereken şey, yeni parayı vermektir. Bu davranış, sizin kalbinizin de en az o para kadar temiz olduğunu gösterir ve karışınızdaki kişiyi memnun eder. Yarın harcanacak paranın yenisine bile bu denli alâka göstermek ne kadar da mânidardır!

NOT: Para verirken özellikle yırtık, eski ve kirlenmiş paraları veren kişilere -çam sakızı çoban armağanı kâbilinden- bir nebze nasihat edebildiysek, kendimizi bahtiyar hissederiz.

3 Mayıs 2015 – Pazar

Bugün akşamüzeri markete giderken yolda tefekkür ediyordum. O esnada aklıma gelen bazı şeyleri hemen telefonun mesaj bölümüne not etmeye başladım. "Gençler ise verimli bir arazi gibidirler"cümlesini yazdım, sonuna nokta mı noktalı virgül mü koyayım diye bir an düşünürken, birisi yanıma geldi ve selâm verdi. Başımı kaldırdım çok sevdiğim bir kardeşim tebessüm ediyor... Daha doğrusu genç bir Müslüman kardeşim... Öyle güzel bir tevâfuk oldu ki, o anki benim yazdığım ile yaşadığımın bir bağı olduğunu düşündüm. Kardeşimin selâmını aldım ve elimdeki telefonda en son yazmış olduğum cümleyi kendisine gösterdim; güldü ve "inşâAllah, o verimli arazilerden oluruz" dedi. "Âmîn" dedikten sonra; hem onun için hem de tüm Müslümanlar için dualar ettim, o da "âmîn" dedi. Bu güzel dualarla ayrıldık.

O Müslüman kim miydi?

Ne fark eder ki? O kendisini biliyor...

İbret alınacak olaylarda her zaman isimleri zikretmeye gerek yoktur; zikretmemenin de, alacağımız ibrete ve hisseye bir zararı olmaz.

Maalesef ki, birçok insanın, asıl meseleye odaklanmak yerine kişilere odaklanmak gibi bir zaafı vardır! Rabbimizden bu tür kimseler için de salâh diliyoruz.

Yaşanan bütün her şeyin gerisinde kesin olarak İlâhî hikmetler olduğuna inanırım. Zira evrende Allah'ın  irâdesi, hikmeti ve izni dışında hiçbir şey olmaz. Bu nedenle bu küçük olayı, o kardeşimin verimli, hayırlı bir Müslüman olduğuna yordum. İnşâAllah öyledir, öyle olur.

O anda kaydettiğim notumun tamamına gelince, o da şu idi:

"Unutulmasın ki, câhiliyyenin yaşlı insanları yıllarca nadasa bırakılmamış, bu yüzden verimi azalmış, bir anlamda çoraklığa yüz tutmuş bir araziye benzerler. Gençler ise verimli bir arazi gibidirler; istenirse verim alınır, ilgisiz kalınıp, kendi hallerine terk edilirse atâlet ortaya çıkar.

Allah için yaşamayan bir insan, dümensiz bir gemi gibi rüzgâr tarafından sağa sola sürüklenir. İnsan vahiyden kopuk bir hayat yaşadığında, üzerinde gerekli-gereksiz otların bittiği, genelde dikenlerin, yer yer faydalı bitkilerin ve meyvelerin boy verdiği ama kendisiyle ilgilenilmeyen, sulanmayan, dikenleri sökülmeyen, zararlı otları yolunmayan bir bahçe gibidir. Bu durumda, içindeki yararlı bitkiler de sağlıklı olarak gelişemez ve zamanla kurur ve bu manzara her sene ya da birkaç senede bir mütemâdiyen tekrarlanır. Hem gençleri hem de yaşlıları dinçleştiren, güçlendiren ve verimli hale getiren ise vahiyle doğrulmak, Sünnet-i Seniyye ile yol almaktır."

Vahiyle doğrulmak ve Sünnet gemisi ile yol almak!..

Rabbimiz, hepimize böylesi selâmetli bir yolculuk nasip etsin, dünyadan âhirete giden yolda...

8 Mayıs 2015 – Cuma

Bulutlu ve kapalı bir hava...

Gök gürültüsü, şimşek ve yağmurlu bir gün...

Hemen Rabbimizin şu Âyetleri aklımıza geliyor ve okuyoruz:

"Size korku ve ümit salarak şimşeği gösteren, (yağmur) yüklü bulutları ortaya çıkaran O'dur. Gök gürültüsü O'na hamd ile, melekler de O'nun korkusundan tesbîh ederler. O, yıldırımları gönderip onlarla Allah hakkında mücadele edip dururlarken (onlardan) dilediğini çarpar. O, kudret ve azabı çetin olandır." (Ra'd: 12, 13)

Yâ Rabbi! Yarattığın şeylerin şerrinden Sen'in tam kelimelerine sığınıyoruz.

Çetin azabından Sana sığınıyoruz; rahmetini umuyor, rızânı diliyoruz.

28 Mayıs 2015 - Perşembe

Mayıs'ın son haftasının içindeyiz.

Bugün de bulutlu, kapalı bir havayı ve yağışlı bir günü idrâk ediyoruz.

Rabbim, üzerimizden rahmetini eksik etmesin!

27 Haziran 2015 – Cumartesi

Bugün Hicrî 10 Ramazan 1436.

Takvime bakacak olursak yaz mevsimindeyiz. Oysa pratikte baharı yaşıyoruz. Elbette her mevsim güzeldir. Her ayın, her günün güzelliği farklıdır. Ama yaz mevsiminde, bahar havasını hissetmek ve teneffüs etmek de Rabbimizin bize lütfettiği güzelliklerdendir. Rabbimizin lütfunun, kereminin, nimet ve rahmetinin sınırı yoktur. Duamız odur ki, Yüce Rabbimiz, dünyada da, âhirette de üzerimizden rahmetini eksik etmesin.

Gök gürültülü, bulutlu ve yağmurlu bir hava…

Rabbimizin azâbından korkuyor, rahmetini umuyoruz…

Rabbimizin azâbından, yine Rabbimizin lütuf ve rahmetine sığınıyoruz…

"Size korku ve ümit salarak şimşeği gösteren, (yağmur) yüklü bulutları ortaya çıkaran O'dur. Gök gürültüsü O'na hamd ile, melekler de O'nun korkusundan tesbîh ederler. O, yıldırımları gönderip onlarla Allah hakkında mücadele edip dururlarken (onlardan) dilediğini çarpar. O, kudret ve azabı çetin olandır." (Ra'd: 12, 13)

Biz de gök gürlediği zaman bu Âyeti hatırlamalıyız ve okumalıyız:

وَيُسَبِّحُ الرَّعْدُ بِحَمْدِهِ وَالْمَلاَئِكَةُ مِنْ خِيفَتِهِ

“Gök gürültüsü O'na hamd ile, melekler de O'nun korkusundan tesbîh ederler.”

Şu mübârek Ramazan ayındaki rahmet, bereket ve mağfiret tüm mü’minleri kuşatsın! Yüce Yaradan, hepimize, diğer aylarımızı da Ramazan gibi idrâk etme şuuru versin. Bizleri göz açıp kapatıncaya kadar bile nefsimizin eline bırakmasın!

Su hayattır. Susuz bir hayat düşünülemez. Her canlı, sudan yaratılmıştır ve suya muhtaçtır. Nitekim Yüce Allah: “Canlı olan her şeyi sudan yarattık.” (Enbiyâ: 30) buyurmaktadır.

İnsan Allah’tan yağmur ister:

اللَّهُمَّ اسْقِنَا “Allah’ım! Bize yağmur ver!” (Buhârî, İstiskâ, 5, 13) der, sonrada yağmurun sel vb. sebep olabileceği felâketlerden korkar da, şiddetli yağmur yağdığı esnada:

اَللَّهُمَّ حَوَالَيْـنَا وَلاَ عَلَيْـنَا “Allah’ım! Etrafımıza yağdır, üzerimize değil!” (Buhârî, İstiskâ, 5, 6, 7, 12, 13, 23; Müslim, İstiskâ, 9) der…

Başka bir rivâyete göre ise, Rasûlullah:

اللَّهُمَّ حَوْلَنَا وَلا عَلَيْنَا

“Allah’ım! Civarımıza yağdır, üzerimize değil!”(Müslim, İstiskâ, 8) buyurmuştur.

Rivâyet edildiğine göre, Rasûlullah aleyhisselâm, kuraklıktan şikâyet edildiğinde, üç kere:

اللَّهُمَّ أغِثْنَا “Allah’ım, bize yağmur ver!” diye dua etmiştir.

Hadîs’in Râvîsi Enes b. Mâlik’in dediğine göre, Peygamberimiz dua etmeden önce gökyüzünde ince ya da kalın tek bir bulut yok iken, onun duasından sonra gökyüzünde Rasûlullah’ın arka tarafında kalkan şeklinden bir bulut belirdi ve o bulut semânın ortasına varınca yayıldı. Daha sonra da yağmur yağmaya başladı. İnsanlar altı gün güneşi göremediler. Öbür Cuma günü Peygamberimiz ayakta hutbe verirken, bu sefer de insanlar, malların helâk olduğunu, yolların kapandığını söyleyerek, Rasûlullah’a yağmurdan kaynaklanın problemlerden şikâyette bulundular ve Rabbimizin yağmuru tutması için Peygamberimizin dua buyurmasını istediler. Peygamberimiz de iki elini kaldırdı:

اللَّهُمَّ حَوَالَيْنَا وَلا عَلَيْنَا

 اللَّهُمَّ عَلَى الآكَامِ وَالظِّرَابِ وَبُطُونِ الأَوْدِيَةِ وَمَنَابِتِ الشَّجَرِ

“Allah’ım! Etrafımıza yağdır, üzerimize değil.

Allah’ım! Tepelere, bayırlara, derelerin içlerine, ağaç ve ot bitecek yerlere yağdır!” diye dua eder etmez yağmur kesildi.

Önceki Cuma’dan bu yana bir haftadır yağan yağmur bir anda durdu ve sahâbîler, mescidden çıkınca güneşli bir gökyüzü ile karşılaştılar. (Bkz: Buhârî, İstiskâ, 6; Müslim, İstiskâ, 8)

Hz. Âişe radıyallâhu anhâ vâlidemizin dediğine göre, Rasûlullah aleyhisselâm yağmuru gördüğü zaman:

اللَّهُمَّ صَيِّبًا نَافِعًا

“Allah’ım bize faydalı yağmur ver!” derdi. (Buhârî, İstiskâ, 22)

İmâm Buhârî rahımehullâh bu Hadîs-i Şerîf’i:

بَابُ مَا يُقَالُ إذَا أمْطَرَتْ

“Semâ yağmur yağdırdığı zaman söylenecek söz bâb’ı” isimli başlık altında rivâyet etmiştir.

Bu ibâredeki مَا “m┠hakkında Nahiv ilmi açısından üç ihtimâl vardır. Buradaki “”; mevsûle, mevsûfe yahut da istifhâmiyye olabilir. Bu üç ihtimâle göre anlam verelim.

Mevsûle olursa, anlam: “Semâ yağmur yağdırdığı zaman söylenecek şey” olur.

Mevsûfe olursa, anlam: “Semâ yağmur yağdırdığı zaman söylenecek olan hangi şeydir?” olur.

İstifhâmiyye olursa, anlam: “Semâ yağmur yağdırdığı zaman ne söylenecek?” olur.

Kısacası, yağmur yağdığı zaman okunacak mesnûn (Sünnet olan) dualardan birisidir.

Şu muhakkaktır ki insan, her hâlükârda Allah’ın rahmetine ve yardımına muhtaçtır. Kendisi de bunu anlamalıdır. Sebepleri ilâhlaştırmamalıdır. O sebepleri var edene kul olmalı, O’na yönelmeli, O’ndan istemelidir. İnsan kesin olarak bilmelidir ki, fayda veren de zarar veren de ancak Allah Sübhânehu ve Teâlâ’dır.

Bazı insanlar, güneşli, açık havaları sevdiğini, bulutlu ve yağmurlu yani kapalı havaları pek sevmediğini söylese de; gerçekte insanoğlu bulutları ve ardından gelen yağmuru çok sever. Her bulutun yağmur getireceğini düşünerek heveslenir, ümitlenir. Hatta Kur’an’ın haber verdiğine göre; peygamberleri yalanlayan inkârcı kavimler üzerlerine gelen azâp bulutlarını yağmur bulutu sanmışlar ve sevinmişlerdir.

Yeter ki Allah bir süre yağmur göndermesin, tüm insanlar âdeta sevgilinin yolunu gözler gibi, gökyüzüne bakıp, yağmuru gözlemekte ve yokluğunda onu özlemektedirler. Artık gelsin ve yağsın diye, yağmur dualarına çıkmaktadırlar.

Helâk edilen kavimlerden birinin haberini hatırlayıp, ibret almaya çalışalım.

Unutmayalım ki bulutlar bazen kasırga bazen yağmur getirir. Yağmur insanların hayatiyetlerinin idâmesine sebep olduğu gibi, sel gibi âfetlerle hayatlarının son bulmasına da yol açabilir.

Gelelim, Âd kavminin yalanlamasına!..

Hûd aleyhisselâm Âd kavmine Ahkâf denilen yerde:

“Allah’tan başkasına ibâdet etmeyin; çünkü ben gerçekten sizin için büyük bir günün azâbından korkarım”(Ahkâf: 21) diyerek korkutup uyarınca, onlar:

“Sen bizi ilâhlarımızdan döndürmek için mi bize geldin? Eğer doğru söyleyenlerden isen, o halde bizi kendisiyle tehdit etmekte olduğun şeyi (azâbı) getir” (Ahkâf: 22) dediler.

Hûd aleyhisselâm dedi ki: “(Ona dair) ilim, ancak Allah’ın katındadır. Ben, size benimle gönderilenleri teblîğ ediyorum. Fakat ben, sizin bilmez bir topluluk olduğunuzu görüyorum.” (Ahkâf: 23)

Rabbimiz, azâbı isteyen bu kavmin sonraki hallerini şöyle haber vermektedir:

“Onlar onu (azâbı) vâdilerine yönelmiş bir bulut halinde gördüklerinde: ‘Bu bize yağmur yağdıracak bir buluttur’ dediler.

(O dedi ki): ‘Hayır o, sizin acele gelmesini istediğiniz şeydir. Bir rüzgârdır ki, onda çok acıklı bir azâp vardır. Rabbinin emri ile her şeyi helâk eder.’” (Ahkâf: 24, 25)

Allah’a ibâdet etmemekten büyük câhillik olur mu? Bu tür insanların tüm faaliyetleri sağlıklı akla aykırı olan işlerden ibârettir. Kendilerine nasihat eden, doğru yolu gösteren bir kimseye meydan okuyup azâp istemek!.. Aslında onların azâp istemeleri âkıbetlerine uygun bir dilek idi; ama o azâbı gördükleri zaman, ondan kaçıp kurtulmak isteyeceklerdir. Onların azâp isteme psikolojilerinin altında, Hz. Hûd’un azâbı getiremeyeceğine inanmaları yatmaktaydı. Yani “sen bunu yapamazsın!” demek istiyorlardı. Sonra da onunla dalga geçmek niyetindeydiler.

Daha sonra istedikleri azâbın belirtileri ortaya çıktığı halde, kendilerine gelmemişler, gaflet uykusuna devam etmişler ve gördükleri bulutu yağmur getirecek bulut sanmışlardır. Muhtemelen uzun zamandır yağmur yağmadığı ve kavurucu sıcaklar olduğu için gökyüzünde beliren bulutu bir anda yağmur bulutu sanıp, ümitlenmişlerdir.  Fakat onun, sonlarını getirecek olan bir felâket habercisi olduğunu düşünememişlerdir. Sevinçle dışarıya çıkmışlar, yağmur yağacak diye ümitle beklemeye başlamışlardı. Fakat öyle bir fırtına geliyordu ki, her şeyi toz duman ediyor, herkesi ve her şeyi mahvediyordu. İnsanları kökünden kopmuş hurma kütükleri gibi sağa sola fırlatıyordu. Sonra da onlar, içleri boşaltılmış hurma kütükleri gibi yere yıkılmış halde helâk oluyorlardı. Her yer toz duman! Allah’ın azâbından kaçmanın imkânı yok!

Rabbimiz, "sarsar" denen bu ıslıklı kasırgayı onlara yedi gece ve sekiz gün peş peşe musallat etti. Allahu Ekber! Birkaç saat değil, günlerce tüm şiddetiyle önüne gelen her şeyi kasıp kavuran bir fırtına, bir kasırga!

Eğer insan düşünse, her şeyden kendi nasibi olarak ibretler çıkaracaktır. Ve şunu anlayacaktır ki: Allah’ın emrine muhâlefet eden bir topluma, Allah’ın emrine uyan bir rüzgâr gönderilmiştir!..

İnsan, hevâ ve heveslerini, temenni ve özlemlerini bir tarafa atıp Allah’a itaat yoluna girmelidir. Zira tüm hayırlar ve güzellikler -her şeyin yaratıcısı, sahibi olan, her şey kudret elinde bulunan ve her şeye hükmeden- Allah’ın yolundadır. Sebepleri, hakikatin önüne ya da üstüne çıkartarak, onları yüceltmekten ve ilâhlaştırmaktan daha büyük bir akılsızlık ve gaflet olabilir mi?

Şiddetli rüzgâr estiğinde nasıl dua edeceğimiz hususunda da bir Hadîs-i Şerîf nakledelim.

Peygamber aleyhisselâm’ın zevcesi Hz. Âişe şöyle demiştir:

“Peygamber aleyhisselâm rüzgâr şiddetli estiğinde:

اللَّهُمَّ إنِّى أسْألُكَ خَيْرَهَا وَخَيْرَ مَا فِيهَا وَخَيْرَ مَا اُرْسِلَتْ بِهِ وَأعُوذُ بِكَ مِنْ شَرِّهَا وَشَرِّ مَا فِيهَا وَشَرِّ مَا اُرْسِلَتْ بِهِ

Allah’ım! Ben Sen’den bunun hayrını, bunun içindeki hayrı ve kendisi ile gönderilen hayrı dilerim. Bunun şerrinden, içindekinin şerrinden, kendisi ile gönderilen şerden de Sana sığınırım, derdi.

Semâda gök gürültülü, şimşekli bulutlar oldu mu rengi değişir, dışarı çıkar, içeri girer, bir ileri gider, bir geri gelirdi. Yağmur yağdı mı bu hâli de kaybolurdu. Ben onun bu hâlini yüzünden anlardım.

Âişe radıyallâhu anhâ dedi ki: Ben ona bunun sebebini sordum. O:

Belki de ey Âişe bu, Âd kavminin dediği gibidir:

فَلَمَّا رَأَوْهُ عَارِضًا مُّسْتَقْبِلَ أَوْدِيَتِهِمْ قَالُوا هَذَا عَارِضٌ مُمْطِرُنَا

“Onlar onu vâdilerine doğru yönelip bir bulut olarak gördüklerinde bu bize yağmur yağdıracak bir buluttur, dediler. (Ahkâf: 24)” (Müslim, İstiskâ, 15) 

Bir fıkra ile bitirelim.

Bir sohbet anında birisi Nasreddin Hoca'ya:

"Hocam, şu insanlar çok garip, hatta nankör. Kimi kışın soğuktan, kimi yazın sıcaktan şikâyet eder." demiş.

Hoca kaşlarını çatarak: 

"Sus be adam! Bahara bir şey diyen var mı?" diye karşılık vermiş.

Fıkra fıkradır ama Hoca’nın da dediği gibi, genelde insanlar yazın sıcaktan, kışın soğuktan şikâyet etseler de, bahar mevsiminde şikâyet edecek şey bulamazlar. Biri baharda yağmur yağıyor diye şikâyet etse, diğeri yağmur rahmettir der!

Yağmurlu bir gün vesilesiyle bazı meseleler üzerinde tefekkür etme fırsatını veren Yüce Rabbimize hamd-ü senâlar olsun.

Alt Başlıklar: Sünnette Allah'tan yağmur isteme duaları, şiddetli yağmur yağdığında ve şiddetli rüzgâr estiğinde okunacak dualar ve gök gürlediğinde okunacak dua.

2 Ağustos 2015 – Pazar

Bugün Hicrî 17 Şevvâl 1436

Bugün bir meşguliyetim esnasında radyoyu açtım. Frekansın birinde banttan yayınlanan bir Hadîs sohbeti var. Dinlemeye başladım. Konuşmacı hoca, "insan, dünya zevklerini (hubbu'ş şehevât/şehvetlerin sevgisi)ni hedef hâline getirmemeli, bunlara aldanmamalı, kendini bunlara kaptırmamalı yani âhiret hesabı olmadan dünya kazanımlarını hedefleyerek bir hayat yaşamamalı" meâlinde sözler sarf ediyor... Etmesine ediyor ama bu sözleri sarf ederken; birden –Radyonun ana kumanda masasındaki gençler- Hadîs sohbetini kesiyorlar ve reklamlara giriyorlar. Hadîs dinleyeyim diye durduğum frekans bana reklamlar dinletiyor. Sohbet esnasında programın kesilerek reklama gidildiğini yani Hadîs sohbetinin bitmediğini ve devam edeceğini sonradan anlıyorum. Zira daha sonra sohbet kaldığı yerden devam ediyor...

Birileri, Hadîs sohbeti yaparken bile dünya çıkarları düşünülür mü? Diyebilir. Bari, o esnada insan, şuurlu ve anlayışlı olmalı ki, dinleyicilerin, Peygamberimizden gelen Hadîsleri güzelce dinleyip tefekkür etmelerine mâni olunmasa, o huşu bozulmasa! Denilebilir. Gerçek şu ki, böylesi bir programda bile insanın aklı dünya menfaatinde olabiliyormuş! Hem de konuşulanların tam hilâfına! Nasıl mı? Gelelim o reklamlara... Radyoda bir vâveylâ kopuyor sanıyorsunuz. Bol gürültülü bir ambiyans altında deniliyor ki: "Tesettürde moda... Modayı takip edenler ve zevkini bilenlerin adresi!.. Herkese, her keseye göre renkli, câzip, kaliteli ve hesaplı!" Estağfirullah! Hoca az önce modayı eleştirmedi mi? Sömürü düzeni Kapitalizm'in tuzaklarından olduğunu söylemedi mi? Zevkini, şehvetini, dünya çıkarlarını ve kişisel menfaatlerini kendisine yol, yön ve rota edinenlerin, âhiretten uzaklaştıklarını söyleyerek uyarmadı mı? Bu reklam da neyin nesi? Hem de Hadîs dersini bölme pahasına! Radyonuzun bir yayın politikası olabilir, bunlar size göre belki câizdir; ama konuşmasını yayınladığınız kişinin söylediklerine muhâlefet etme pahasına yaptığınız bu âmiyâne ve tutarsız davranışın mantığı nedir? İşin aslı, yayın politikası böylesine şuursuzluk üzerine kurulu olan bir radyoda Tefsir ve Hadîs sohbeti yapmanın mantığını da çözmek zor! Tefekkür bir kişiye değil, her kişiye fayda sağlamalıdır.

Daha sonra ne mi oldu? "Hadîs dersleri devam ediyor" anonsuyla tekrar sohbeti yayınlamaya devam ettiler! Hoca da, önceki konuşmalarına devam etti.

Allah'tan; basîret, anlayış, şuur, hidâyet, salâh ve takvâ vermesini diliyoruz. Hiç olmayanlara nasip buyursun, olanların da iyiliklerini artırsın.

3 Ağustos 2015 – Pazartesi

Bugün bir kitabevinde idim ve Osman Zeki Soyyiğit’e ait olan yeni çıkmış bir Kur’an mealini incelemekle meşguldüm. O esnada yanımda bir gölge beliriyor ve “selâmun aleyküm” diyor. Başımı kaldırdığım zaman o sesin sahibinin, dün Hadîs sohbetini radyodan dinleyip de, o radyo yayınının ilkesizliği ve çelişkisi hakkında kısa bir yazı yazarak yorum yaptığım Hoca olduğunu anlıyorum. Ve “aleyküm selâm” dedikten sonra bir müddet sohbet ediyoruz. Bu kişiyi yıllardır görmüyordum.

Selâmına ve kelamına icâbet ettim, ama aslında bir anlamda ben kendisinden bahseden küçük bir yazı yazmamla, bir önceki gün kendisine selâm vermiştim. O da bu selâmı karşılıksız bırakmayıp, bizzat gelerek selâm vermiş oldu.

Hayatta bu tür şeyler çokça yaşanır. Birileri bunları tesadüf yani tedbirsiz olarak, gelişigüzel meydana gelen rastlantı ve rast gelme zannetseler de, aslında öyle değildir. Bunlar, birbirine uygunluk arz eden “tevâfukî” amellerdir. Bu amellerin ve olayların üstünde Allah’ın mutlak irâdesi bulunmaktadır. Evrende Allah’ın irâdesinden onay almayan, O’nun takdîr etmediği, bilmediği, görmediği, haberinin ve izninin olmadığı hiçbir şey yoktur. Allah her şeyi hikmet ile yapandır ve yaratandır. O'nun izni olmadan hiçbir şey meydana gelemez. Evrende vukua gelen hiçbir hâdise anlamsız ve boş yere de değildir. Bu nedenle her şeyde alınacak ibretler ve hikmetler bulunmaktadır. Bu şuura sahip olan her insan, adım attığı her yerde ve gördüğü her şeyde kâinât kitabının satırlarında yer alan bu ibretlere şahitlik eder.

Peki, bu minik hâdiseden nasıl ibret alabiliriz?

Bu kıssadan hissemiz şudur ki; insanların huzurunda ya da gıyâbında güzel söz söylersek, güzel dileklerde bulunursak, onların ıslâhı ve affı için dua edersek,  adlarının geçtiği her yerde onları hayırla yâd edersek; o kimseler, bu yaptığımız iyilikleri bilseler de, bilmeseler de, bize karşı içlerinde sevgi ve sempati besleyeceklerdir. O kalplerde neş’et edecek olan bu sevgi ve hürmetin tohumunu atacak olanlar da bizzat biziz. Biz, insanlar hakkında hüsn-ü zanlarda ve güzel temennilerde bulunduğumuz sürece, o kimselerin kalplerinde filizlenen sevgi çiçekleri büyüyecektir. Kalpler kinistana, öfke ve nefret yurduna değil; gülistana, sevgi ve çiçek bahçesine dönüşecektir.

Aynı şekilde, insanların huzurunda ya da gıyâbında kötü sözler söylersek, onların gıybetini edip, iftiralarda bulunursak, insanlar arası ilişkilerde bazı kimseleri töhmet altında bulunduracak üslup ve ifadelerle şuursuzca cümleler kurarsak, kötü zanlarda bulunursak, o kimseleri başkalarına eleştirip, onların itibar ve şahsiyetlerini zedelemeye çabalarsak, yani bir anlamda kötülük yolundan hayır umma ve bekleme gafletine düşersek; o kimseler bu yaptığımız kötülükleri bilseler de, bilmeseler de, bize karşı içlerinde kin, nefret, düşmanlık, antipati, soğukluk, iticilik ve muhâlefet duyguları besleyeceklerdir. O kalplerde beliren o duygulara bir yönüyle biz sebep olmuş oluruz.

Rabbimiz ne güzel buyurmuş:

“İyiliğin karşılığı iyilikten başkası olabilir mi?”(Rahmân: 60)

İyiliğe iyilikle karşılık vermek gerekir. İyilik yapan iyilik bulur. İyi olan, iyi insanlarla ve iyiliklerle karşılaşır. Nitekim Rabbimiz, bu Âyetinde iyilik yapanların âhirette o amellerinin mükâfatını göreceklerini haber vermektedir. İslâm için bunca fedakârlığı yapan bir şahsın, Allah katında bunun karşılığını almaması düşünülebilir mi? İşte bu dünyada da iyilikler, en güzel şekilde karşılık görmektedir. Güzel amel sahiplerine ya bu dünya şartlarında karşılıklar verilir ya da karşılıkların en hayırlısı olan âhiret sevabı ile ödüllendirilirler. Hiçbir iyilik boşa gitmez!

Küçük kıssamızdan şöyle faydalı bir sonuç da çıkarabiliriz. İnsanların gıyâbında yani onlar yanımızda değilken bile, onlar hakkında söylediğimiz güzel sözler karşılığını buluyorsa, yanlarında söylediğimiz güzel sözlerimizin, söyleyene ve söylenene yarar sağlamaması düşünülebilir mi?

Bir sözün güzel söz olduğunu anlamamız için, tâbiri câizse iki kefeli bir terazimiz vardır. Bir kefesi “insanların huzurunu” yani insanların yanında konuşulanları, diğer kefesi ise “insanların gıyâbını” yani insanların arkasından konuşulanları temsil etmektedir. Eğer zâhiren güzel gözüken bir söz, bu terazinin her iki kefesinde de varsa, o söz ne kadar güzel bir sözdür. Yok eğer, o söz, insanların yanında iken söyleniyor ama arkalarından tam tersi istikamette kötü ve nefsânî sözler sarf ediliyorsa, huzurda söylenen o söz, güzel bir söz değildir! İnsanın arkasından kötü konuşan o şahsın, insanların arkasından konuşurken nefsine uymasının değişik bir tezahürü de, huzurda iken ikiyüzlülük, yağcılık veya dalkavukluk yaparak, göstermelik, makyajlı ve aldatıcı laflarla sözüm ona güzel konuşuyor sanılmasıdır! Bu tür insanlara “gölge etme başka ihsân istemez” denir. İnsanların önünde ve arkasında güzel söz söyleyip, iyilik yapılmasının gereğini ve önemini ecdâd; “iyilik yap denize at, semek (balık) bilmezse, Hâlık (yaratıcı) bilir” diyerek özetlemişlerdir.

İyiliklere kavuşmak isteyen, kötülüklerden yana dilini tutmalıdır! Ya hayır söylemeli ya da susmalıdır! Müslüman; elinden ve dilinden emniyette olunan kimsedir. O, zarar veren değil, fayda veren kişi olmalıdır. O, dikenli ağaç değil, meyveli ağaç gibi olmalıdır. İnsanları sıkan, kızdıran, eleştiren ve oturulan mekânı onlara dar eden değil, onları rahatlatan, sevindiren, güldüren ve nasihat eden olmalıdır.

Nefis ve şeytanın oyunlarına gelerek, düşüncesizce konuşmamalıyız ki, insanlar dilimizden emin olsunlar. Bin düşünüp, bir konuşmalıyız. Yahut da bin düşünmeliyiz ama konuşmanın fayda vereceğine kanaat etmediysek, susmalıyız. Bir kez bile konuşmamalıyız. Zira yersiz konuşulan nice bir cümleler, nice bir kelimeler, binlerin kalbini kırmakta ve kötülüklere neden olmaktadır. Buna hakkımız yoktur. Şu da unutulmasın ki, eğer insanlar dilimizden emin olmazlarsa, biz de o dilimizin şerrinden emin olamayız. Âhirette ise, o dil söylediğimiz kötülüklerimizi bir bir sayar döker. Bundan Allah’a sığınırız. Dilimizin dile geleceği o korkunç günde Rabbimiz bizleri utandırmasın! Âmîn.

11 Ağustos 2015 – Salı

Bugünlerde mevsimin en sıcak günlerini yaşıyor olmamıza rağmen; bugün gök gürültülü sağanak yağmur ile rahatlamak, serinlemek ve ıslanmak, Rabbimizin büyük bir lütfu ve rahmeti olsa gerek. Rahmân ve Rahîm olan Yüce Allah kullarına her dâim Rahmâniyetini göstermektedir. O'na nihâyetsiz hamd-ü senâlar olsun.

24 Ağustos 2015 – Pazartesi

Bugün, akşam namazına yakın bir vakitte evde taze salatalık yiyordum. O kadar lezzetliydi ki, Rabbimin ihsân ettiği bu güzel rızık için O'na şükrettim. İçimden: "Yâ Rabbi, ne kadar güzel nimetler veriyorsun. Bunları cennette yemeyi de nasip et. Bu salatalığın bir de bahçeden yeni koparılmışını yemek vardı, ne kadar da lezzetli olurdu" diye içimden geçirdim. Elimdeki salatalık henüz bitmemişti ki, o esnada kapı çaldı, baktık ki, komşunun çocuğu elinde bir tabak ile çıkagelmiş ve: "Bahçe salatalığı getirmiştim" diyor. Muhteşem bir duygu. Gönlümden geçen dileğe ânında karşılık veren Ekremu'l-Ekremîn (cömertlerin en cömerdi), Erhamu'r-Râhimîn (merhamet edenlerin en merhametlisi) ve Mucîbu'd-Deavât (dualara icâbet eden) Allah Sübhânehu ve Teâlâ'ya binlerce kez hamd-ü senâlar olsun.

Bunun üzerine komşu çocuğunun getirdiği taptaze, yerli bahçe salatalığından bir tane yedim ve Rabbime şükrettim.

Ey dileklerimizi, dualarımızı ve yakarışlarımızı duyan Yüce Rabbim! Bizleri mağfiret eyle, günahlarımızı sevaplara tebdîl eyle, bizleri kötülüklerden uzaklaştır, iman ve İslâm üzere yaşat ve râzı olduğun bir hâlde de huzuruna kabul buyur.

Dünyanın süslerine aldananlardan, nefse ve şeytana kulak verenlerden eyleme bizleri! Erzel-i ömür (ömrün en rezil, en düşkün dönemin)den Sana sığınırız! Bizlere, kalp, akıl ve rûh sağlığı ver. Sekerâtın musibetlerinden, ölümün korkulan hallerinden, kabir azâbından, mahşerin korkutan meşguliyetlerinden, amel defterlerimizde günahlarımızın çok olmasından, mîzanda kötülüklerimizin ağır basmasından, sırâttan geçemeyip cehenneme yuvarlanmaktan Sen'in sınırsız ve nihâyetsiz lütfuna, keremine, rahmetine ve mağfiretine sığınırız! Bizi göz açıp kapatıncaya kadar bile nefsimizin eline terk etme; terk etme ki o anda canını teslim edip de huzuruna nefsine kul ve köle olarak gelenlerden eyleme bizleri!

Ey merhametlilerin en merhametlisi, kabul buyur!

16 Ekim 2015 – Cuma

Akşamüstü markete gidip 3 tane çikolata aldım. Biri bir lira, diğer ikisi de doksan beşer kuruş. Fakat kasiyer genç, üçünü de aynı sanıp bir liradan çıkış yapmış. Marketten çıkınca bunu fark ettim. Gidip durumu anlattım. On kuruş hakkımı aldım. Birkaç adım daha atınca yerde on kuruş buldum. Güzel bir tevafuk oldu. On kuruş hakkımı marketten aldım, on kuruş da buldum. Hâdiseyi güzele yorarsak çok anlamlar çıkarabiliriz sanırım. Hakkâniyetli olan her zaman kazanır, hayır ve sevap elde eder.

O on kuruşa mı tenezzül ettin? Sorusu gelir mi bilmiyorum ama bunu, az önce de işâret ettiğim gibi hakkâniyet adına yaptım. Hakkı gözetmek ne başkasıyla alâkalıdır ne de bizimle sınırılıdır. Ortada bir hak varsa kimin lehine olursa olsun, onu gözetmeye "adâlet" diyoruz. Allah da hepimize âdil olmamızı emretmektedir. Ben de bu şekilde bir yanlışı düzeltmiş oldum.

Düzeltmeseydim, kendi hâline bırakıp hakkımı helâl etseydim ne mi olurdu? Bu tür işlerde hakkımızı zaten helâl ederiz. Mesele bu değildir. Eğer herhangi bir girişimde bulunmasaydım,  o kişinin dikkatsizlikten kaynaklanan bu tür hatalara devam etmesine göz yummuş olurdum. Bir yanlışı gördüğüm halde düzeltme imkânına sahip olmama rağmen sessiz kalmış olurdum. Hata her zaman küçük olmaz, bazen insan büyük hatalar da yapabilir. İnsan, zaaflarını bilir ve sakınırsa hataların küçüğünden olduğu gibi, büyüklerinden de sakınmış olur.

Bir de yanlış yanlıştır. Büyük küçük, önemli önemsiz diye ayırmaya başladığımızda bunun sonu gelmez. Artık doğrunun ve yanlışın kararını da kendimiz vermeye başlarız. Müslüman asla yalan söylemeyeceği yani söylememesi gerektiği halde yalanlara bile masumiyet elbisesi giydiririz; pembe, beyaz, zararsız veya masum sıfatlarıyla yalan söylemeye başlarız. Bundan Allah'a sığınırız!

Bir de on kuruş vardı değil mi?

O on kuruş ne mi oldu? Biz genelde mesaja değil de detaylara takılırız ya, ondan bahsetmezsek olmaz. Bulduğum bozuk paraları birisine veririm. Bozuk olduğu için, -ben de genelde bulduğum için- çoğu zaman toplu yani kuruş yerine lira veririm. :)

Allah'ın beni yaratışıyla, benimle alâkalı takdîr ve hikmetleriyle alâkalı olarak genelde bozuk para bulurum zaten. Sadece bozuk para mı? Elbette hayır! Yemekte taş olsa, kemik parçası vs. de bulunsa bana rast gelir. Yere toplu iğne düşse karşıma çıkar. Hatta bu durumlarda aile içinde espiri bile yapılır; "aramaya gerek yok" diye. Nasılsa ben bulurmuşum ya. :) Eski çağlarda düğün ve eğlencelerde yoğurdun içine altın yüzük atarlarmış ya, o zamana yetişseydim sanırım bayağı yüzüğüm olurdu. :) Neyse bunlar işin şaka tarafı.

Bu özelliğimin güzel tarafları da çoktur. Meselâ; bir kitapta yanlış bir şey olsa, ilk o dikkatimi çeker. Hatta sayısız kereler başıma gelmiştir, bir sayfayı açtığımda, o sayfada gözüme ilk ilişen yanlıştan başka o sayfada başka yanlışın olmadığına. Ya da varsa yanlışlar, ikinci ve üçüncü gördüklerim de o yazım ya da başka yönlerden yanlışlar olmuştur. Tecrübe bir ilim ise -ki öyledir- bunları sık sık yaşarım ben. 

Bir kimse yanlış yazsa, yanlış konuşsa ya da mantık vs. hatası yapsa hemen fark ederim. Bir kimse ne kadar edebî ve süslü konuşursa konuşsun yaptığı ilmî bir yanlışı fark etmek güzel olsa gerek. Ya da kitaplarda varsa bir yazım hatası veya matbaa hatası, onu görmek de hiç gözardı edilecek bir güzellik olmasa gerek. 

Sözün burasında, hemen "kusur aramak" hükmünü vermeyelim! Biz, burada Allah'ın verdiği bir hasletten bahsediyoruz ve kusur arayan da yoktur! Emin olabilirsiniz. Yanlışı yanlış bilmek, bâtılı bâtıl bilmek, eksikliği fark etmek hem de ilk anda bunları görebilmek şükredilecek bir yön olsa gerek. Bundan dolayı da Allah'a şükrediyorum. Ayrıca burası benim günlüğüm, kim yanlış anlayabilir ki? :)

O arkadaşın yanında:

"Rabbimiz, hatalarımızdan dolayı bizleri uyaran insanlar lütfetsin" diyerek dua ettim, o da "âmîn" dedi. Ne güzel! MâşâAllah. Hamdolsun. Güzellikleri görebilene ne mutlu!

İnsanda öyle güzellikler vardır ki, onları keşfetmek ve görebilmek çok önemlidir.

Sözü fazla uzatmaya gerek yok. Her şey tadında güzeldir. Aynen yemekteki tuz gibi. Tuzsuz yemeğin tadı ve lezzeti yoktur. Ama tuz çok gerekli bir nimettir diye kimse yemeğe tuzu da doldurmaz. Konuşurken de insan ölçüyü kaçırmamalıdır. Bir ayağı devamlı frende olmalıdır. Durmamak için değil, yeterli olduğunu düşündüğü anda durmak için konuşmalıdır. Az ama yeterli, öz ama anlaşılır, kısa ama derli toplu, sade ama ilim ve hikmetten müstağni olmayan güzel söz ve güzel amel sahibi olmayı dileriz.

10 Ocak 2016 – Pazar

Mîlâdî yeni yılın ilk notunu paylaşmak isitiyorum.

Dün öğleden sonra, -ticârî koşuşturmalarının yoğunluğu nedeniyle- uzun zamandır görüşemediğimiz bir kardeşimizi ziyarete gittik. Asıl itibariyle sıla-i rahim, gelmeyene gitmektir. Çünkü –ma’lûm olduğu üzere- gelene herkes gider...

O kardeşi ziyaret ettiğimizde soğuk algınlığından mütevellit oldukça rahatsız olduğunu gördük. Bu mevsimde bu rahatsızlık, istirahat etmeden kolay atlatılamayacak kadar yıpratıcıdır. Bu nedenle ziyareti kısa tutmak istedik ama kalmamızdan çok memnun olacağını söylediği için hemen kalkmadık. Nihayet akşam namazını cemaatle kıldıktan sonra muhabbet çaylarımızı içtik, daha sonra müsaade istedik.

Bugün mu’tâd Hadîs okumamda “Hasta Ziyareti Âdâbı” başlığı altında hasta ziyaretinin önemiyle alâkalı Hadîslerin tevâfuk etmesi –hasta ziyaretinden sonra- hoş bir durum oldu. Hamdolsun.

Hadîsleri bitirdikten sonra, Mehmet Emin Akın Hoca Efendi gibi kıymetli bir ilim adamının kalp krizi geçirip hastaneye kaldırıldığını sosyal medyadan öğrenmek ilk anda oldukça üzülmeme neden oldu. Ama haber sitelerinde durumunun iyi olduğuyla ilgili bilgilerin bulunması üzüntümü bir nebze hafifletti. Zira bu Hoca Efendi, gıyaben tanıdığım ve özellikle Hadîs/Sünnet müdafaası konusundaki gayretleri sebebiyle de Allah için sevdiğim bir abimizdir. Müslümanların birbirlerini sevmeleri, büyüklerine hürmet, küçüklerine de merhamet etmeleri, Ehl-i Sünnet’in hem akîdesidir hem de ahlâkıdır. Rabbim kendisine âcil şifâlar versin ve geçirdiği hastalığı günahlarına keffâret kılsın.

İnsan, hayatta gerçekleşen hâdiselere bakınca şüphesiz olarak anlıyor ki, bir yaprak dahi Allah’ın izni ve irâdesi dışında kımıldamıyor. Hiçbir şey tesâdüfî/rastlantısal değildir. Her şeyde Yüce Yaratanın ilmi, kudreti, izni, irâdesi, hükmü ve hikmeti bulunmaktadır. Yeter ki bakmasını bilelim ve görmek isteyelim… 

29 Şubat 2016 – Pazartesi

Dört yılda bir gelen 29 Şubat’ta hikmetli bir anı yaşadım.

Bugünkü mu’tâd Hadîs okumamda sırada;

لَمْ يَتَكَلَّمْ فِى الْمَهْدِ إلاَّ ثَلاَثَةٌ

“Sadece üç kişi (Hz. Îsâ, Cüreyc’in şâhidi olan bebek, annesinin, kendisinin geleceğiyle ilgili temennilerine muhâlefet eden emzikli bebek) beşikteyken konuşmuştur…” (Buhârî, Mezâlim, 35; Müslim, Birr, 7) diye başlayan uzun Hadîs yer almaktadır. Hadîsi gündüz henüz tam olarak okumamıştım. Akşama bırakmıştım.

Çarşıda bir mescidde ikindiyi kıldım ve namazdan sonra Kur’ân-ı Kerîm’i açtım ve gözüme ilk ilişen Âyeti okudum. Âyet aynen şuydu:

وَيُكَلِّمُ النَّاسَ فِى الْمَهْدِ وَكَهْلاً وَمِنَ الصَّالِحِينَ

“O (Îsâ) beşikte iken de, yetişkinliğinde de insanlarla konuşacaktır ve sâlihlerdendir.” (Âl-i İmrân: 46)

Okuyacağım Hadîs’te bahsi geçen ve beşikte iken konuşanların ilki olan Hz. Îsâ’nın bu özelliği Âyette de zikredilmektedir.

Ne kadar etkileyici bir yaşanmışlık değil mi?

Buna hiç tesadüf ya da rastlantı denilebilir mi?

Hani, evrende tesadüfler olmazdı ve her şey Yüce Yaradanın irâde ve emri ile gerçekleşmekteydi ya... O bakımdan soruyorum. Tesadüfen var olmayan bir evrende tesadüflere yer olabilir mi hiç? O halde her insanın yaşadıklarından ve yaşananlardan ibret alması gerekmez mi?

Bu hoş anımda, âdeta Kur’ân, günümüzde, Hadîslere saldıran ve Sünnetin hüccet oluşunu kabul etmeyenlere karşı Sünnet müdafaası yapmaktadır. Allah ile Rasûlün arasını ayırmaya çalışanların amellerinin bâtıllığını bildirmektedir. Rabbim, bana yaşattığı bu tevâfukî amel ile bütün mü’minlerin Kur’ân ve Sünnete sımsıkı sarılmaları gerektiğinin mesajını vermektedir. Nâçizâne ben, Rabbimin mesajını aldım… 

27 Mayıs 2016 – Cuma

Bugün, "Hayatın İçinden Özlü Sözler İbretler-Hikmetler-Öğütler" ve "Hz. Yûsuf'un Mısır'daki Konumu" isimli kitaplarım çıktı. Yüce Rabbime binlerce kez hamd-ü senâlar olsun. Rabbim kendi rızâsı için kılsın. Kendi yolunda daha hayırlı ve daha büyük muvaffakiyetler nasip buyursun. Âmîn.

14 Haziran 2016 – Salı

Bugün, "Hz. Yûsuf'un Mısır'daki Konumu" adlı kitabımın iki bin adet olarak ikinci baskısı gerçekleşmiştir. Rabbime hamdolsun. 

3 Ocak 2017 – Salı

Kuzey yarımkürede kış mevsimi; 22 Aralık ve 21 Mart arasıdır. 21 Aralık tarihi “Kış Gündönümü”dür. Bu tarih, kuzey yarımkürede kışın, güney yarımkürede yazın başlangıcı sayılır. Bazı ülkelerde ise kışın veya yazın tam ortası sayılır. Kuzey yarımkürede en uzun gece, güney yarımkürede en uzun gündüz yaşanır.

Kuzey yarımkürede yıldönümleri şunlardır:

1- En uzun gecenin ve en kısa gündüzün yaşandığı, kış başlangıcı olan 21 Aralık, “Kış Yıldönümü”dür. Kış mevsimi gece ve gündüzün eşit olduğu 21 Mart’a kadar devam eder.

2- Kışın bitimiyle birlikte ilkbahar mevsimi başlar.  O tarih, gece ve gündüzün eşit olduğu 21 Mart’tır.

3- En uzun gündüz ve en kısa gecenin yaşandığı, yaz mevsiminin başlangıcı olan tarih, 21 Haziran’dır.

4- Gece ve gündüzün eşit olduğu, sonbahar mevsiminin başlangıcı ise 23 Eylül’dür.

Şu anda senenin en soğuk mevsimindeyiz. İlk günden itibaren kış mevsimi kış gibi geçmektedir. Her taraf karlarla kaplı… Yetkililerin bildirdiğine göre; 24 Aralık itibariyle, Konya’da son 14 yılın en yoğun kar yağışı yaşanarak kış mevsimine girilmiştir. O tarih itibariyle, Konya kent merkezinde yani düz alanlarda kar ölçümüne göre kar kalınlığı 37 cm’dir. 14 yıl önce 2002’nin Aralık ayında ise 32 cm idi. 1988 yılının Kasım ayında ise 40 cm olarak ölçülmüştür. 3 Ocak Salı günü itibariyle ise; kent merkezinde 52 cm olarak ölçülmüştür ki, bu bir rekordur. Hadim ve Taşkent gibi bazı ilçelerde kar kalınlığı 60 cm'yi, Alacabel'de ise 120 cm'yi bulmuştur.                               

Yüce Allah, bizleri rahmetinden mahrum etmesin, her şeyin en hayırlısını versin ve verdiklerinin de âfetlerinden korusun.

7 Ocak 2017 – Cumartesi

Bugünlerde tüm ülke genelinde kar, buzlanma, don, rüzgâr ve soğuk söz konusu…

7 Mart 2017 – Salı

Hayatın İçinden Tefekkür...

İyi bir eğitim öğretimde müfredatın önemi kadar, eğitimcilerin ehil olması da çok önemlidir.

İmam Hatip Lisesi’nde okurken ortaokul dönemlerinde sınıf öğretmenleri, benim hakkımda görüşlerini belirtirken: “Terbiyelidir, efendidir, ilgi ister. İlgi gösterilirse başarısını daha da artırabilir” yazıyorlardı karneme.

Bunu yazanlara sormak lazım kim ilgi gösterecek?

Siz de birazcık ilgi gösterseydiniz ya!

Dört yaşında dedesini, sekiz yaşında babasını, on yaşında bir tane olan amcasını kaybeden bir çocuğa ilgi gösterecek annesinden başka kim kalır ki? O fedakâr ve cefâkâr annemin gösterdiği ilgi, alâka ve sevginin bir benzerini -fiilî olarak- evladına gösteren anne arasanız, bulma ihtimalinizin çok zayıf olduğuna, bulsanız dahi az olacağını tüm benliğimle inanıyorum. Burada, çok çileler çekmekten, üst düzey fedakârlıklardan, sabırla çocuklarına kol kanat germekten, ağlayıp sızlanmamaktan ve şikâyet edip başa kakmamaktan bahsediyorum. Yoksa her anne ve baba evladını sever. Böyle anneler az da olsa, yok değil! Rabbimiz, insanlara dayanamayacağı imtihanları vermesin... Hele hele annelerimize... O annem ki, yetimlerinin başlarını önlerine eğdirmemek için, bir kadın olmasına rağmen, şu acımasız hayat içinde elinden gelenin fazlasını ortaya koydu. Elinden gelmese bile azminin zirvesinde, insan takatinin son haddine kadar ağlamadan, sızlanmadan, sağa sola sataşmadan ve “öf” bile demeden hem evinin işlerini hem de o evinde ocağının tütmesi için yaz/kış tarlalarda çalışarak, erkeklerin bile çalıştığında mızmızlanacağı işleri büyük bir olgunlukla yaparak evine ekmek getirmenin mücadelesini verdi. Hem ana oldu, hem baba, hem de arkadaş. Yaptıklarını asla başa kakmadı, evlatları üzülmesin diye var gücüyle evin hâricinde de koşuşturdu. Elinde avucunda olanı çocuklarına verdi. “Ben tokum” dedi. Elde/evde olan “az”ı paylaşmak istediğimizde: ”Benim ihtiyacım yok, yiyip de bu yaştan sonra büyüyecek miyim” dedi. Yaşı, o dönemde 35-40 arası. Bazen de başka kadınlar hakkında derdi ki, “erkek dışarıda çalışıp eve ekmek getirecek, evdeki hanım da evin işlerini görecek. Temizlik, çamaşır, bulaşık, yemek vs. Böyle hanımlığı herkes yapar. Bunun ne zahmeti var ki, yan gelip yatarken eve çekidüzen vereceksin. Bunun adı hanım ağalık” derdi. Bu sözleriyle tembelliklerine rağmen sızlanan kadınlara da mesaj vermiş oluyordu. Neyse, ilkokul bittiğinde, emekli imam olan yaşlı bir komşumuzun vesile olmasıyla ve annemin desteğiyle Ereğli İmam Hatip Lisesi’ne yazıldım.

Komşumuz Ali hoca ilkokul öncesi ve ilkokul yıllarında benim okumaya, yazmaya, kaleme ve kitaba olan ilgimi yakından görmüş olmalı ki, Ereğli’de ikâmet eden ve o esnada imamlık yapan oğlu Mevlüt hocaya: “Oğlum, bu çocuk okumayı çok seviyor. İstikbâlini de parlak görüyorum. Yetimdir. Komşusu olarak bize duyarlı olmak düşer; önayak olsan da, Ereğli’deki İHL’ye yazdırsan...” diye rica ediyor. O da efendi tabiatlı birisi zaten, hemen kabul ediyor. Hayatım boyunca komşularımdan gördüğüm belki de dişe dokunur tek iyilik bu ise bile, bir vefâ olarak yâd etmeden geçmek istemem.

Mevlüt hoca beni İHL’ye kaydetmek dışında bana velilik yapmasa da, hatta o yıl kendisini ilk gün dışında sadece bir kez daha görmüş olmakla yetinmem gerekse de, daha sonra kendisini hiç göremesem de, yine de kendisinin hayat çizgimdeki müsebbipliği sebebiyle onun hidâyeti, selâmeti ve hayrı için kendisine hep ismen dua ettim ve etmekteyim. Onun gurbette beni yalnız bırakması, çocuk yaşlardaki o hâlimle bana “Hasbiyallâhu ve ni’mel vekîl”, “Hasbunallâh” demeyi öğretti. Hayatımın bu kesiti, Allah dışında dayanak olmadığını, diğer bütün beşerî sebeplerin zayıflığını ve çürüklüğünü; Allah’a inanıp, dayanmanın ve sadece O’na tevekkül etmenin de zarûretini âdeta kalbime işledi. Bu az bir kazanç değildir!

Okula, Cuma günü kaydolmuştum ve ilk ders de Kur’ân-ı Kerîm idi. Zaten ailece Kur’ân Kursuna yazıldığımı sanıyorduk. İlk ders bitti, teneffüsten sonra ikinci derse girdik yine ders Kur’ân idi. Halil İbrahim isimli genç bir Kur’ân hocamız vardı. İlk sıra arkadaşım ise, Ulu camiinin emekli imamı Abdullah hocanın oğlu Said idi. Said, hafızlık yaptığı için İHL’ye birkaç sene geç başlamıştı. Hâlimden memnundum, içimde sevinç ve mutluluk vardı. Üçüncü derse girdik, başka bir hoca geldi ve Matematik dersi anlatmaya başladı. O esnada anladım ki, bu okul, Kur’ân Kursu değildi. Bu duruma da çok sevindim. Zira ilkokul sıralarında iken ilmihal düzeyindeki bilgileri tahsil etmek için Kur’ân Kursuna gitmiştim. Ayrıca kasabamızda daha büyük ve yatılı bir Kur’ân Kursu vardı ve annem de beni oraya yazdırmak istemişti ama ben kabul etmemiştim. Bunun üzerine: “Görmek için gidelim. Beğenmezsen gezmiş oluruz” demişti. Beni bu şekilde ikna edeceğini düşünüyordu. Kabul ettim ve gitmiştik. Aylardan Ramazan idi. Yatılı kursun önündeyiz ve içeriye gireceğimizde bir şey dikkatimi çekti. Kursun yan tarafı etlerle dolu idi. O kadar çoktu ki anlatamam. İnsanlar, o etleri parçalıyordular. Etraflarında olup bitenlerden haberleri bile olmayacak denli meşguldüler. Yetim bir çocuğun gözüyle o görüntü bana yetmişti. O an karar verdim ve asla burada okumayacaktım. Biz, Ramazan ayında bile et görmezken, buralara etler yığılıyordu. Ben de mi böyle duyarsız olacağım diye düşündüm. Çocuk aklıyla nalına da mıhına da vurdum yani. Tam bir kararlılıkla “hayır!” demiştim. Annem, “işte her zaman et yersin” dese de, içime sinmediği için kabul etmedim. Belki bu görüntü -et faktörü etkisiyle- nice zengin çocuklarına bile cazip gelebilir. Ama hayatın zorluklarını ve insanların duyarsızlıklarını görerek, kişilik ve karakterleri nakış nakış işlenerek daha küçük yaşlardan itibaren olgunlaşma sürecine girenler için durum elbet farklı oluyor! Tekrar okulun ilk gününe ve üçüncü derse dönelim... Anladım ki burada Şer’î ilimlerin yanında, fennî ilimler de var. Bu benim istediğim şey idi. Zaten daha sonra da Arapça dersi vardı. Derken böyle devam etti. İnanın yedi sene su gibi geçti. 

İçinde yaşadığım kasabadan İHL'ye yazılan ve tahsil için gurbete giden ilk kişi idim. Bu durum insanlar arasında takdirle de karşılandı. Hatta bana imrenerek ve örnek alarak benden sonra bazı aileler çocuklarını İHL'ye yazdırsalar da, o gelen gençler ya bir sene ya da iki sene sonra kayıtlarını başka okullara aldırıp, okulu terk ettiler. Kendi ifadeleriyle bunun nedeni ise, ders sayısının fazla, derslerin ağır ve ezberlerin de çok olmasıydı. O dönemlerde ders müfredâtı gerçekten zengin idi. Okuldan ayrılan bu kişiler İHL'de misafir gibi bulundukları o 1-2 sene içinde karnelerinde ortalama 5-6 zayıf getirirlerken, ilginçtir ki gittikleri okullarda teşekkürnâme aldıklarını söylüyorlardı. Böylece okuldan ayrılma kararlarının isabetliliğini anlatmak istiyorlardı. Bu hâdise olmasaydı, o dönemlerde okuduğumuz İHL ile diğer okulları, eğitimin kalitesi yönünden karşılaştırma imkânım belki olmayacaktı. Bu da ayrı bir yöndür. Çünkü bir okulda 6 zayıf getiren kişi, başka okullarda teşekkür belgesi alabiliyor! Bu faslı kısa kesip kendime dönecek olursam; kabuğumu kırıp, ilim yoluna girmek anlamında hayatımda belki ilk ve en önemli tesiri olan bu iki kişi için, bir hayat boyu hidâyet, takvâ, iffet, maddî ve mânevî zenginlik dilemeye devam edeceğim. Annem bana: “Senden bir kuruş istemiyorum, sen sadece ‘oku!’” diyerek beni sürekli okumaya teşvik ederdi. Hatta yaz tatillerinde bile, benim bir yerde çalışmamı istemezdi. Uzak, yakın akrabalarda ve komşularda gerçek anlamda tahsilli/okumuş ilim ehli birisi olmamasına rağmen, anneme okumanın önemini ilhâm edip de, oğlunu hayra yönlendirmesine sebep olan Allah’a hamd olsun. Neticede okula yazıldım, müdür odasındayım ve mülakatta müdürün karşısındayım. Müdür: “Velinin soyadı ile seninki neden ayrı” dedi. “O komşumuzun oğlu, velim olarak yazdırdı kendini, babam değil” değil. Babamı sordu, vefât ettiğini söyledim. “Yetimsin yani” dedi. Ben: “Hayır, yetim değilim, annem var” dedim. Müdür, yüzüme baktı, seslenmedi. Benim, yetimin anlamını bilmediğimi anladı. İlginç değil mi? Yaşım 11-12 arası, hâlâ, yetim olduğumu bilmiyorum. Daha önce arkadaşlarımla oynarken birkaç kere yetim olduğuma dair söz işitmiştim. Sonra gelip anneme: “Anne, biz yetim miyiz?” diye sormuştum da o: “Hayır oğlum, siz yetim değilsiniz, ben daha ölmedim, annesi hayatta olan yetim olmaz. Baban öldüyse; ben sizin hem anneniz hem de babanızım” demişti. Bulûğ çağına kadar, babası ölmüş olsa da onur, şahsiyet, istiğnâ ve iffet duygularıyla yetiştirilmek... Bu, belki satırlara kolay yazılır ve ağızda kolay söylenir ama örneklerini göstermek o kadar da kolay değildir! Buraya da neyse deyip devam edeyim. Okul müdürü, durumumuzun iyi olmadığını tahmin etmiş olmalı ki, annemin İmam Hatip’in yatılı bölümünde bulaşık yıkayıp yıkamayacağını sordu. Çok daha zor işleri yaptığını, bulaşık yıkamanın annem için çocuk oyuncağı olacağını söyledim. Daha doğrusu bu işin annem için çok kolay olacağını ifade ettim. “Annenle konuş, sonra benim yanıma gel” dedi. Konuştum, annem çok sevindi, “hemen geciktirmeden gidip konuşalım” dedi. Neticede bu vesileyle ailem Ereğli'ye taşınmış ve annem de okulun yurt bölümünün yemekhanesinde çalışmaya başlamış oldu. Bir dönem böyle geçti. Sonra yurdun aşçısının, maaşına zam istediği ve zam yapılmazsa da yemek yapmayacağını söyleyerek blöf yaptığı bir zamanda, okula, müfettişlerin geleceği söylendi. Yemekleri annemin yapmasını istediler. Daha doğrusu yapıp yapamayacağını sordular. Annemdeki çalışma azmini şahsen, erkeklerin dahi çoğunda görmedim. Yüzlerce insan için büyük kazanlarda yemek yapıp, o yemeğin içeriklerinin oranını tutturmak ve yemeklerin lezzetini yakalamak öyle kolay bir iş değildir. Bir kimse ne kadar iyi yapsa da, büyük kalabalıklara yemek yapmak ehliyet ve tecrübe ister... Annem, çalışmadan kaçan birisi hiç olmadı. Hemen kabul etti ve yemekleri annem yaptı. Ama o dönemler, yurt bölümünün ekonomik bütçesi kısıtlı olduğu için yemekler etsiz çıkmıştı. Okul idaresi mensupları, müfettişlerle birlikte yemek yerken, aşçılarının olmadığını aşçı aradıklarını, yemekleri de bulaşıkçının yaptığını söyleyerek bir anlamda “kusurumuza bakmayın” demeye getirerek, özür beyan etmeye çalışmışlar akıllarınca. Müfettişlerin ortak kararı ise, yemeklerin -etsiz olmasına rağmen- çok lezzetli olduğu, aşçı aramalarına gerek olmadığı, dolayısıyla bu yemekleri yapan aşçıyı kaçırmamaları gerektiği yönünde olmuş. Yemeklerin lezzetli olması sebebiyle de anneme gelip teşekkür etmişler. Kadir kıymet bilmez insanlar bir şeyleri gözleriyle görmeden tam akledemezler. Okul idaresi kurmayları, hem şaşkınlar hem de çok sevinçliler... Kim bilir, belki de kadın aşçıya daha az maaş veririz düşüncesiyle de olabilir!.. Annem o günden sonra İmam Hatip Lisesi’nin yurdunun aşçısı. İstikrârlı, sabırlı, azimli, çalışkan, özverili ve asla hâlinden şikâyet etmeyen onur, iffet, fedakârlık, çalışma, azim, sabır ve tevekkül sıfatlarının sahibi olan annem yıllarca okulda aşçılık yaptı. Çalıştıranlar; onun hakkını yeseler de, bir erkeğe verilen ücretin yarısını veya üçte ikisini verseler de, sigortasını yapmasalar da, senede iki hafta, bir ay, üç ay, dört ay gibi "trajikomik ama gerçek" sigortalı çalışma süreleri gösterseler de, o elinden gelenin en iyisini ortaya koydu. Normalde yıllar önce emekli olması gerekirken, bir türlü emekli olamadı. Eş dost “emekli olman lazım, bunca yıl çalışıyorsun” dediler. Aradan yıllar geçtikten sonra SSK kurumuna gidip sigortalı çalıştığı günlerin tam listesini talep ettiğimde okul idaresinin anneme yaptığı zulümler de ortaya çıkmış oldu. Sigortalı olmak için birkaç yıl para yatırdıktan sonra emekli olabildi... Annemin, çoğu çilelerle ama onurla ve şerefle yaşanmış hayatına şâhidim. Yâ Rabbi, sen kullarını kendilerinden daha iyi bilirsin. Annemi şirkten, küfürden koru, iman üzere yaşat ve imanını artır, âhirette onu cennet makamlarıyla mükâfaatlandır. Şeytana asla uydurma ve ayaklarını kaydırma! Benim üzerimde ne kadar emeği varsa, o emeklerin en hayırlı karşılıklarını ona âhiret hayatında lütfeyle. Âmîn.

Ne diyorduk? Eğitim; sınıfta salınıp hava atmak, öğrenciyi notla korkutmak ve aybaşında alınacak maaşın gününü saymak, alınan maaşı da azımsamak değildir. Kafa yapısı böyle olan ehliyetsiz kimseler, talebelerinin artılarını, eksilerini ve ailevî durumlarını nereden bilsinler? İnsanları tanımak dışarıdan yüzeysel bakmakla olmaz. Her insan bir âlemdir. Onu tanımak için, kendi âleminden çıkmak ve özverili olmak gerekir. Aksi takdirde, o öğretmenler kimseye bir şey veremez, ancak talebe kendisi bir şeyler almak isterse, alır... Özverili birkaç hocamızın olduğunu da itiraf etmem gerekir. Şaban ve Hüseyin Hocalarımız gibi. Belki de okul tarihindeki en kaliteli hocalardan ikisi idiler. Bu iki hoca birbiriyle çok samimi idi. Tüm okul öğrencileri içinde de iki talebeyi çok severlerdi. Onlar da biri ben, diğeri de on iki yaşından beri arkadaşım, sınıfta sıra arkadaşım Nihat idi. Şaban Hocamız, Arapça hocası idi ve bütün öğrenciler içinde en çok beni severdi. Arapça notum hep 9, 9, 10 olurdu ama genelde 10 düşmezdi. Okuldan mezun olduktan sonra, bunu kendisine söylediğimde sadece tebessüm etmekle yetinmişti. Onun dersinde Arapça’dan 5 almak bile çok zor idi. Diğer arkadaşlarımızın, 4 aldıklarında bile "kurtarması kolay" diye sevindiklerini bilirim. Ben ise, not ortalamamı 10 düşürmeyi çok isterdim ama benim istememle olmazdı. Arkadaşlarım 9 alıyorsun, hâlâ konuşuyorsun diye bana kızarlardı. : ) Bu kadar duygusallık içinde tebessüm etmesini de bilmek gerekir... Bir de Hüseyin hocamız vardı, Kur’ân dersimize girerdi. O da en yakın arkadaşım Nihat’ı çok severdi. Elbette ikisi de, bizim her birimizi severdi; biz de onların her ikisini severdik. Bazı kimseler arasındaki sevgi birkaç tık ileride olabiliyor. Muhakkak kalp kalbe karşıdır ve sevgiler de karşılıklıdır. Tâğût ve velî kavramlarını ilk kez onlardan duymuş ve öğrenmiştik. Firavunun sadece bir tarihi şahsiyet olmadığını, Kur'ân'da ondan bahsedilmesinin çok önemli uyarılar ve hikmetler içerdiğini, Kıyâmete kadar, Firavunun fonksiyonunu icrâ edecek çağdaş Firavunlar bulunacağını da ilk kez onlardan öğrenmiştik. Tevhîdî hassâsiyetle, Âyetlerin meâl ve tefsîrleriyle tanışmamız da, onların özverileri ile olmuştu... Özellikle Şaban hocamdan Arapça dışında da karakteristik özellikler, prensipler ve ders işleme yöntemleri gibi yönlerden çok istifade ettim. Şaban hocam, bizim "Hüsn-ü Hatt" (Arapça güzel yazı san'atı) dersimize de giriyordu. Nesh, Sülüs stillerini ve diğer yazı türleriyle kendim çeşitleme yaparak yazardım. Kelime olarak, nesh; "ortadan kaldırmak, iptal etmek" demektir. Kitapların yazımında genelde bu yazı stili kullanıldığı ve böylece diğer yazıların hükmünü ortadan kaldırdığı için bu isimle anıldığı söylenmektedir. Nesh yazısı, sülüse çok benzer, onun küçük boyutlarda yazılmışıdır. Bu yazıya nesh denilmesinin sebebi olarak, daha önce çok yaygın olarak kûfî yazısının kullanılmasını revaçtan düşürmesi olduğu da ifade edilmektedir. Çünkü ilk devirlerde Mushaflar kûfî yazı ile yazılmaktaydı. Son asırlarda ve günümüzde ise artık Kur'ân-ı Kerîm Mushafları genelde bu yazı ile yazılmaktadır. Bu yazının "sülüs" ile birlikte kullanıldığı da olur...

Şaban hocamızın bana: "Sen, Hüsn-ü Hatt'ta bir çığır açabilirsin" dediğini hiç unutamam. Ama ben san'attan ziyade ilme sevdalıydım. Güzel yazı dersinden notum kaç mıydı? Elbette 10, 10, 10... Rabbim, onu ve üzerimde zerre kadar emeği olan tüm hocalarımı Tevhîd’e hidâyet edip, Tevhîd üzere yaşatsın ve mü’min olarak huzuruna varmalarını nasip eylesin. Âmîn. Hüseyin hocamız ise, 1 Ekim 2012’de vefât etti. Vefâtını öğrendiğimde günlerce ağladım. Ben soğukkanlılığımı ve sükûnetimi korumak istesem, gözlerim söz dinlemedi, yaşlar döktü. Onun vefâtı sebebiyle bir vefâ olarak “Vâiz Olarak Ölüm Yeter” başlıklı bir yazı yazmıştım. Rabbim hepimize hüsn-ü hâtime ile can vermeyi nasip etsin. Diğer hocalarımız için, Rabbimden hidâyet ve selâmet dilemekle beraber, özetin özeti mesâbesindeki bu nostaljik satırlar arasında onlardan bahis açmak istemiyorum. Çünkü çoğunun, okul hayatında daha çok öğretmencilik oynamakla meşgul olduklarını ve talebeler üzerinde kalıcı olumlu izler bırakmadıklarını düşünüyorum. Özelikle de, müdür başyardımcısı olmanın havasıyla, annemin pişirdiği yemeklerden yememe yasak getiren, hatta bir dönem yurt binasına girmeme bile izin vermeyen ve böylece aklınca işgüzarlık yapan ve hiçbir dersime girmemiş olan Ülkü hocaya hiç de hürmetlerimi gönderemeyeceğim!

Tekrar okul yıllarına dönersek; dört yıllık lise döneminde ise karnelerimin "sınıf öğretmeninin görüşü" hanesinde genelde: “Terbiyeli, efendi, saygılı, çalışkan, başarılı...” ifadeleri bulunmaktaydı. Aslında ortaokul birinci sınıftan lise dördüncü sınıfa kadar karnelerimin yedi tanesi de, bütün dersler içinden 8, 9, 10 notlarını aldığım "araştırma ve tez mesâbesinde olan" ve özenle hazırladığım el yazması dönem ödevlerim de büyük bir doküman ve bir arşiv olarak bulunmaktaydı. Ama üniversite için evden ayrıldığım bir dönemde, ablam, gereksiz kâğıtlar zannıyla, ekmek yaparken ocağın altına atıvermiş. Canı sağ olsun. Demek ki, kader ve kısmet bu imiş. Rabbimden, daha hayırlı sadaka-i câriyeler ortaya koymamı nasip ve müyesser eylemesini dilerim. Her şeye ibret nazarıyla bakmak gerekir. Bu hâdisede de -ibret almak isteyene- ibretler vardır... Altının değerini sarrâf bilir. Hiçbirimiz dünyada ebedî değiliz. Onun için, ölmeyecekmiş, bir yere gitmeyecekmiş ve elimizdeki imkânlar hiç bizden ayrılmayacakmış gibi yaşamamalıyız. Bir gerçek daha vardır ki, yapmak zordur ama yıkmak ya da yakmak anlık bir şeydir. O sebeple de, yapıcı olmak bir erdemdir. Hayatta hep olumlu olalım ki, hayırlara kavuşabilelim ve başkalarının da hayrına vesile olabilelim. Önyargılı, katı kalpli, sert dilli, asık suratlı, somurtkan, itici, eleştirici, suçlayıcı ve tembel kişilikli olmayalım.

Selâm, selâmet ve hidâyet dualarımla. 

5 Temmuz 2017 - Çarşamba

Market ve et çektirme hikâyesi...

Bazen belediye otobüsünde, bazen dolmuşta, bazen markette, bazen de farklı ortamlardaki günlük insânî ilişkilere dair paylaşımlar yapıyorum. Bu tür notların hem târîhî değeri vardır, hem de -tefekkür edenler için- hayat tecrübeleri elbette ibret nişâneleridir. 

Bugünkü hikâyem ise şöyle:

Hava sıcaklığı otuz derecenin üstünde. Temmuz’un kavurucu sıcağı altında, elimde -adak kurbanı olarak ikrâm edilen- kıyma yapılması gereken iki kilo et ile yola çıkıyorum. Güneşin altında yürümek çok bunaltıcı. Eve en yakın olan fırına gidip kıyma çektirmek istediğimi söylüyorum. Çünkü Kurban bayramı yaklaştığı için kıyma makinesi almışlardır ya da koymuşlardır diye düşünüyorum. Fakat kıyma makinelerinin henüz olmadığını ama Kurban bayramı öncesinde o tesisatı kuracaklarını söylüyorlar. Biraz muhabbet edip, geldiğimin aksi yönde yola devam ediyorum. Yakından tanıdığım bir kardeşin fırınına varıyorum. Oradaki gençler de bayramda kıyma makinesinin olacağını, şu an olmadığını söylüyorlar. Teşekkür ediyorum, hayırlı işler dileyip yoluma devam ediyorum. Çünkü bu sıcakta yolcu yolunda gerek, muhabbetin sırası değil. Biraz ötede sürekli alışveriş yaptığım bir market var. Kasap reyonu olduğu için kıyma makineleri de mevcut. Oraya doğru ilerliyorum. Aslında şunu baştan söylemem gerekir ki, hava bu kadar sıcak olmasa markete gidip bu konuda ricam olmaz. Evet, bu bir ricadır, talep ya da istek değildir. Sürekli müşterileri olmanın ve komşuluğun doğurduğu haklardan neş’et eden bir rica cesaretidir.

Artık marketteyim ve kasap reyonundaki arkadaşa hava çok sıcak olduğu için bize bu konuda yardımcı olmalarını rica ettiğimi bildirdim. Buradan önce iki yere gittiğimi belirttim ve benim şu işimi halledin dedim. Oradaki genç, bunun yasak olduğunu söyledi. Ben de, yasaklar günahları bertaraf, mazarrâtı def’ ve menfaatler ile hikmetleri celp (elde etme) içindir. Sizin bu yasağınızda bir hikmet görmüyorum dedim. O da, müdürün emri olduğunu, kendisinin de emir kulu olduğunu belirtti. SübhânAllah, biz Allah’ın kuluyuz. Müdürü çağırmalarını söyledim. Çağırdılar, müdür uzaktan geliyordu. Baktım, vücut dili ne durumda anlamak istedim. Sanki gelirken güzellikle nasıl reddedebilirim acaba diye düşünüyordu. Yanıma geldi; “merhaba, kıymalık bir etimiz ve sizden de bir ricamız var” dedim. Elimdeki kabın içindeki eti işâret ederek, “bu ne eti?” dedi. Anlaşılan, vereceğim cevaba göre bahane uyduracaktı. Cevabın da, “koyun eti” olacağını tahmin edebiliyordur herhalde. Çünkü günümüz şartlarında şehir ortamında Kurban bayramı hâricinde genelde büyükbaş hayvan kesilmediğini bilmek zor olmasa gerek. Koyun eti olduğunu söylediğimde “bizim etler inek eti, sizin eti çekersek, sizden sonra bir müşteri gelir, onun da koyun etine alerjisi olur, rahatsızlanır ve biz de bundan mes’ûl oluruz” dedi. Andersenden masallarda bile bu kadar uydurulmuş gerekçesiz hikâyeler yoktur. Hatta Nasreddin Hocanın bile, borcunu ödemek için köye diktiği çalılarla, köyün koyunlarının yünlerini toplayıp o yünleri hanımına vermesi, hanımının onları ip yapması, o ipten de kazak örmesi, o kazakları da Nasreddin Hoca’nın kasabaya götürüp satması ve satılan o kazakların paralarıyla da alacaklısına borcunu ödemesi bile daha mantıklı geliyor! Zaten bu sözler, fıkrada da alacaklıyı güldürmüştür... Mevzuumuza dönelim; koyun etine alerjisi olan bir kimseyi hayatım boyunca ben ne gördüm ne duydum; ama farzedelim ki böyle bir kimse vardır, acaba bunun oranı kaç binde birdir? O bir kişiye denk geldiğimizi varsayalım, o kimsenin bulunduğu ailedekilerin hepsi de koyun etine alerjili mi acaba, bir de bu yön vardır! Ayrıca çok mu zordur, böyle bir titizliği olan tüccârın kıymayı çektikten sonra gelen ilk müşteriye “koyun etine alerjiniz var mı?” diye sorması! Sorsa bile, o müşteri, ona eminim ağzının payını verir. Et bulamayan bir millete, “ete alerjin var mı?” diye sormak! Asıl, insanın bu anlamsız söze alerjisi olur! Neyse, anlamak istemeyene destan da yazsanız hikâye gibi gelir; duymak istemeyene duyuramazsınız, görmek istemeyene gösteremezsiniz ve anlamak istemeyene de anlatamazsınız diye düşünerek, hayırlı işler dileyip -işim halledilmediği için- tekrar yola düştüm. Sıcak altında evden daha uzakta olan kasaplara doğru yürümeye başladım. Kasabın birinin yanına vardım, kapalıydı. Devam ettim, daha ötede bir kasap vardı, içeriye girdim ve çekilecek etimiz olduğunu söyledim. Gencin biri, “getir abi” dedi. Eti çekti, sonra teraziye koyup tartıyordu, bu esnada da dükkândaki çırak gence etin kabını yıkayıp hemen getirmesini söylüyordu. Kap gelince tarttığı kıymayı kabın içine koydu ve “başka bir isteğiniz var mı?” dedi. “Allah’tan sağlık, âfiyet ve selâmet dileriz; asıl isteğimiz Allah’tan...” dedim. “Allah râzı olsun, abi” dedi. Kıymayı güzelce poşetledi ve bana uzattı. “Borcumuz nedir?” dedim. “Borcun yok, abi. Senin tatlı dilin ve duan yeter” dedi. Şaşırmıştım. Şaşırmak bir kenarda dursun, sevinmiştim de. Çünkü bu sıcakta, hatta sıcaktan da çok bunaltıcı davranışlar sergileyen insanların gönül okşayamayan davranışları ile moralim çok bozulmuştu. Rabbim, rahmetiyle tam zamanında yetiyor ve yetişiyordu. O gencin davranışı içimdeki kırgınlığı da vücudumdaki yorgunluğu da alıp götürmüştü. Ben, gence tekrar “ücret almayacak mısın?” dedim. Genç “yok abi, Allah selâmet versin, güle güle” dedi.

İmtihandayız ve Allah her hâlimizi biliyor, görüyor, haberdar... SübhânAllah ve Elhamdülillâh. Eve doğru yol almaya başladım. Hava sıcaktı ama inanın içim serindi. Peynir almam gerekiyordu. Peyniri acaba etimi kıyma yapmayan marketten mi alsam yoksa sık alışveriş yapmadığım başka bir marketten mi diye düşünmeye başladım. “Olması gereken ne?” diye sordum kendime. Olması gerekenin, hayır üzerinde olmak, hayra müdâvim olmak ve olumsuz hâdiselerden dolayı da -insanların çoğunun yaptığı gibi- tepkisellikle nefsî davranmamak olduğunu kendi kendime söyledim. Tefekkür sürecinin sonunda “EyvAllah” deyip sürekli müşterisi olduğum markete gitmeye karar verdim. Onların, işimi görmemesine rağmen! Her hâlükârda vefâlı olmak gerektiğine inanırım, normalde de sürekli alışveriş yaptığım kimseleri tercih ederim... Markete girdim. Ne tevâfuktur ki, alacağım peynir de kasap reyonunda idi. Etimizi kıyma yapmayan arkadaşa yaklaştım ve peynir istediğimi söyledim. “Sanırım, peyniri de vermezlik etmezsiniz. Çünkü siz, al gülüm ver gülüm çalışıyorsunuz anlaşılan” dedim. Genç önce güldü, sonra ben yaptıkları bu davranışın doğru olmadığını söyleyince ciddileşti. Bazı nasihatlerde bulundum ve işyerinizi bir köyde düşünün, köylülerden biri size gelip etini kıyma yaptırmak istese, “komşum, kusura bakma” diyebilir misiniz dedim. Deseniz bile o kimse eti dükkânınıza kor, sizin dediklerinizi duymaz, dinlemez bile, “şu şu işlerim var, onları halledip geçerken alırım” der, yürür gider değil mi, dedim. Sen bir yerde tezgâh açmışsan, her şey para değildir. İnsanların işlerini halletme duyarlılığı her türlü menfaatin üstünde olmalıdır. Bu söz, genel olarak doğrudur ve imkân elverdiği ölçüde de bu hassâsiyeti gözetip korumamız gerekir. Bu yaşadığımız anımızda ise sadece istisnâî bir durum olarak bazı konularda katı olunmadan iş bitirici olunması gerektiğini kabul etmeliyiz. Böylesine sıcak bir günde insanları yollara dökmek yerine, kapıya kadar gelen kimseyi geri çevirmeden, o hayrı işlemekten nasipsiz ve hayırsız olmamalıyız. Hayat bir imtihandır; her geleni Hızır bilmek gibi, her an imtihan olduğumuz şuurunu hep taze tutmalıyız. O esnada kendisinden bu ricada bulunan kimse, eğer kendi yakınlarından veya arkadaşlarından olsaydı, yine de böyle davranabilir miydi acaba, diye düşünmeden de edemiyor insan! Çünkü insan, arkadaşlarından bir ricada bulunduğunda, o kimsenin yapmayacağı da olsa yani yapmak istemese de, yapmak zorunda kalır. Biz de bu hâdisede o kimseyle tanışan ve arkadaş olan kimseler olmasak da, on yıldır marketlerinden alışveriş yapan bir kimse konumundayız. Bu yetmiyor mu, komşu olan bir insana!

Maalesef ki işi gücü, tezgâhı veya dükkânı, küçük çaplı iken bazı konularda hassas olabilen nice kimseler, işlerini büyüttüklerinde kibir olarak da büyümektedirler ve duyarsız hâle gelmektedirler! Bütün menfaatleri kendilerine yontmaya şartlanmaktadırlar ve bin bir çeşit bahanelerle kendilerini haklı sanmaktadırlar! Ağızlarını açsalar, bahane uydurmaktadırlar!

Neyse devam edelim; markette peyniri alırken gence kısa birkaç cümle ile nasihat edince, “patron izin vermeyince ben bir şey yapamam” dedi. Ben de “senin yerinde olsam, bu tür konularda patrondan izin almadan inisiyatif alırım” dedim. Önce “buyurun geçin ve dediğinizi yapın” dedi; söylediği sözün hamâset koktuğunu anlamış olmalı ki, sonra daha etkili gerekçe ile soru sordu. “Benim buradan atılmamı ister misiniz?” dedi. “Elbette hayır, bu sözlerimin muhâtabı birinci planda sen değilsin zaten. İtirazım, yanlış uygulamaya” dedim. Ayrıca bu sözleri nefsimi tatmin etmek, mücâdele etmek ve “haklıyım” demek için sarf etmediğimi belirttim. Baktım, genç basmış gaza cevap yetiştirmeye çalışıyor. Onu frenlemek için “Allah şâhiddir ki, durum budur” dedim. Bunun üzerine genç ile aramızdaki sohbeti dinlemek için çocuklarıyla birlikte yanımızda duran bir kadın, konuşulanlardan, bu arkadaşların etimizi çekmediklerini ve hâlihazırda da etimizin çekilmemiş halde olduğunu, yani olaya sıcağı sıcağına şâhit olduğunu düşünerek; bana, eti çektirebileceğim bir market söyledi. “Orada eti çekiyorlar” dedi. Demek ki -merkezî yerlerde olmasa da, sâkin mıntıkalardaki- marketlerde et çekilebiliyormuş! Kadın nereden bilsin, eti çekilmediği halde gidip eti çektirdikten sonra, nefsî davranmayıp diğer ihtiyaçları için tekrar gelen bir kimse durumunda olduğumu. Bunu tahmin edemedi herhalde. Kadına, bilgilendirmesi karşılığında teşekkür ettim, kendisi ve çocukları için Allah’tan hidâyet, selâmet, âfiyet ve sıhhat diledim ve oradan ayrıldım. Bir market macerası da bu şekilde bitti. Rabbim, daha hayırlı münasebetler nasip eylesin. 

10 Ağustos 2017 – Perşembe

Bundan önceki maceramın üzerinden bir ay geçmiş. Konunun onunla bir bağlantısı olduğu için birkaç satır yazalım.

Elimdeki bir buçuk kilo eti çektirmek için evden çıkıyorum. Ağustos sıcağı kendini iyice hissettiriyor. Güneş altında yürümek veya hareket etmek bile insanı terletmeye yetiyor.

Bundan önce iki kilo eti çektirmek için bir markete uğrayınca, orada yaşadığım diyalogları ve sonrasında bir kasapta nasıl et çektirdiğimin hikâyesini anlatmıştım. Şimdi ise 1,5 kilo et var elimde ve çektirmek için yola koyuluyorum. Acaba bu sıcakta en yakın nerede çektirebilirim diye düşünüyorum. Önceki macerada bir kadın, yakın bir yerdeki markette et çektiklerini söylediği için oraya yöneliyorum. Biraz uzak ama olsun; etimizi çeksinler de, o kadarına tahammül edilir.

Markete giriyorum. Çekilecek etimiz olduğunu söylüyorum. Ayrıca marketten alacağım şeyler de var. O eti çekerken, ben de alışveriş yaparım, o esnada kıyma da hazır olur diye düşünüyorum. Adam: “Çoktandır kıyma çekmiyoruz” diyor. Ben de: “Şu sıcakta bir şekilde işimizi halledin” diyorum. O da: “Çekeriz de, kıymanın bir kısmı makinede kalır” diyor. Ben de: “Kalsın, onu düşünecek hâlim yok” diyorum. Adam âdeta -daha önceki marketteki market müdürü gibi- bahane üretmek için konuşuyor. Tavırlarına bakılırsa, bu adam da marketin sahibi. Benim bu sözüm üzerine: “Etinizin yarısı kalır. Ben sizin iyiliğiniz için söylüyorum. Yoksa çocuklar makineyi temizler, mesele değil. Ama olan sizin ete olur” diyor. Ben, bahaneci insanları hiç sevmem. Bahane üretene karşı da erdem bakımından en ideal davranışlarla mukâbele etmeyi tercih ederim. Dedim ki: “Kardeş, ne kalıyorsa kalsın, şu işi yapacaksanız yapın.” Bu sefer de başka bir şey söylüyor: “Makine paslı” diyor. Hoppala!.. Et makinesi paslı olan bir adam, ilk başta o sözleri söyler mi? Ya da makine niye paslı olsun? Ya da bunun çözümü zor mu? Temizlenmesi gerekiyorsa, “birkaç dakikanızı alacağız” dersin; ben de o esnada alış veriş yapar, ihtiyaçlarımı alırım, hem böylece siz de kazanırsınız. Hem maddî hem de mânevî... “Paslı” lafı, bir önceki marketteki müdürün “sizden artan et, daha sonra koyun etine alerjisi olan birine denk gelir de, et ona alerji yapar” sözüne benzedi. En azından ben öyle benzettim yani. Sonra “tâ başta bunu söyleseydiniz, bunları konuşmazdık. Kısacası, tırnağın varsa başını kaşı, diyorsunuz” dedim ve yürüdüm.

Giderken de, Allah’tan, işlerimizi rast getirmesini, iyilerle ve anlayışlı kimselerle karşılaştırmasını, bahanecilikten korumasını ve bahanecilerin amellerinden dolayı mağdûriyet vermemesini dileyerek sesli olarak dua ettim. O esnada yanı başımdaki o marketin çalışanı bir genç duama “âmîn” dedi, Elhamdülillâh.

Daha sonra tâ ötelerde kasap bulunan yere kadar yürüdüm ve 1,5 kilo etimizi kıyma yaptırdım.

Bu anımızdan şöyle bir ibret çıkarabiliriz. Bize bir hâcetini söyleyen kimsenin işini görmemek için bahanelerin ardına sığınmayalım, imkânların elverdiği ölçüde ona faydalı olmaya odaklanalım. O hâcetin, bizim hâcetimiz de olabileceğini unutmayalım; öylesi bir durumda nasıl ki, işin oluruna bakarsak, başkalarının işlerine koşma ve yaralarına merhem olma hususunda da aynı samimiyeti ve fedâkârlığı gösterelim.

Bu anıyı yaşamama müsebbip olan kimselerin asla bir eleştirisini yapmadım, kınamadım. Aksine, Rabbimden o şahıs ve duama “âmîn” diyen genç ve oradaki diğer çalışanlar için hidâyet ve âfiyet diliyorum. Unutmayalım ki, kınamak ve suçlamak erdemli insanlara yakışmaz. Biz de onlardan oluruz inşâAllah. İbret ve hayırlara vesile olması dileğiyle dua eder, dua bekleriz.

5 Kasım 2017 – Pazar

İnnâ Lillâhi ve İnnâ İleyhi Râciûn…

Yirmi yaşından beri tanıdığım, hayatımın bir döneminde en az on yıl yakından görüştüğüm, insânî anlamda en efendi kimselerden olan Ali Küçük Hoca’nın bugün vefât ettiğini ve yarın defnedileceğini öğrendim. İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn… Hayat ne kadar hızlı geçiyor değil mi? Vefât hâdiselerinde kimileri aşırı övgücülüğü, kimileri de aşırı yergiciliği tercih eder. Oysa ölüm, -yaşayanlar için- ibret almak içindir. Bu sebeple genel maslahatlar açısından birkaç cümle sarf etmek istiyorum. Ey insan! Bil ki, vâiz olarak ölüm yeter. Ölüm hakikati, kaçınılmaz bir âkıbettir. Hepimiz, hakkımızda mukadder olan ölüme hazırlıklı olmak adına tez zamanda kendimize gelmeliyiz, imana ermeliyiz, imanımızı ve takvâmızı artırmalıyız. Tevbe ve istiğfâr etmeliyiz. İyilik ve takvâ üzerinde yardımlaşmalıyız; kötülüklere mâni olmaya çalışmalıyız. Teblîğ yapmalıyız; dünya koşuşturmalarından ve şeytanın attığı cazip oltalarından bir sıyrılıp/kurtulup insanları ziyâret etmeliyiz. Müsait olmadıklarında küsüp vazgeçmemeliyiz, yine gitmeliyiz. Nefsine uyan (nefisçi ve nefisperest) insanlarla değil, sâlih ve hayırlı kimselerle dostluk yapmalıyız, oturup kalkmalıyız. Bilelim ki, bu dünyanın iki büyük gerçeği vardır; birisi, dünyaya geliş amacımızın sadece Allah’a iman ve ibâdet etmek olduğudur. Diğeri ise, yaratılan herkesin ve her şeyin bir ömrünün olduğu, yani ölüm gerçeğidir. Bu sebeple, Allah’ı Tevhîd ve yalnızca O’na ibâdet etme gerçeğini hayatın en önemli gündemi kabul etmemiz gerekir. Bu gündem istikâmetinde de insanların hidâyetleri için çabalamalıyız. Ölüm döşeğindeki bir kimseye bile Tevhîd’in telkîn edilmesi müstehab iken, yaşayan bir insana Tevhîd’in teblîğ edilmesi farzdır. Hele hele hasta olan kimselere -elâlem ne der gibi vesveseleri bir kenara atıp- gitmeli ve Kelime-i Tevhîd’i teblîğ etmeliyiz. Allah, iman edenlere bile: “Ey iman edenler, iman edin…” demiyor mu? O halde neden insanlara imanı anlatmaktan gocunuruz?! Bir kimse, imanı bilmiyorsa ve akîdesi bozuksa, o noktadaki bilgisizliğini ve akîde konusundaki bozukluğunu gidermemiz ve düzeltmemiz gerekmez mi? Sohbet ettiğimiz kimsenin akîdesi sapasağlam da olabilir; “Elhamdülillâh” ne kadar güzel! Bu durumda da, hem hitap edenin hem de hitap edilenin, tafsîlî ve tahkîkî anlamda imanı artar. Din zaten nasihat değil midir? Keşke karşılaştığımız herkes bize her gün Tevhîd hakikatlerini anlatsa! Acaba biz bu dünyada neleri kazanç sayıyoruz? Allah katında elde edilecek âhiret mükâfaatlarından daha büyük kazanç mı elde edeceğimizi sanıyoruz?! Allah’ın azâbından ve kınamasından değil de -Allah korusun- insanların kınamasından mı korkuyoruz?! “Şöyle yaparsam ne derler, böyle yaparsam ne derler, şöyle söylersem ayıplarlar mı, böyle konuşsam terslerler mi? Küserler mi? İlişkiyi keserler mi?” hesabımız, Allah’ın yapmamızı ve söylememizi emrettiği iman ilkelerini insanlara ulaştırmaktan bizi alıkoyuyorsa, akîdemizi tashîh etmemiz gerekir. Gerçek mü’minler; ilme, hikmete ve Sünnete dayanarak kınayıcıların kınamalarından korkmazlar. “Kim ne der?” diyerek değil, “Allah ne der?” diyerek adım atarlar! Evet, insanlar kabirleri ziyâret ettiğinde, ölümü ve âhireti hatırlayıp, kendi lehlerine ibret dersleri çıkarmalıdırlar. Mütemâdiyen gerçekleşen ölüm gerçeğiyle de insan, tefekkür etmeli, ibret almalı ve ölüme hazırlık yapmalıdır. Ansızın gelen ölüme karşı hazırlıklı olmalı ve âhiret işlerini ertelememelidir. Çünkü bilelim ki, masalların en gerçek sözü; tüm mahlûkât hakkında en esaslı bir hakikat olan “bir varmış bir yokmuş” sözüdür! Dünyayı amaç hâline getirip, ilme, imana, ibâdete, hikmet ve hayırlara sırt dönmemeliyiz. Bir ecele bağlı olan ölüm, sandığımız gibi, hep ve sürekli şekilde bizden uzak olacak değildir! Bir gün, ölüm meleği bize de uğrayacak. O âna imanlı ulaşmak ve iman ile bu dünyadan göçmekten büyük kazanç olamaz! Rabbimiz, bizlere hüsn-ü hâtime lütfetsin. O ölüm ânı geldiğinde, önceden iman etmeyip de, o esnada iman etmeye kalkışacak hiçbir kimseye o iman(!) bir fayda sağlamayacak! Ölüm meleği gelmeden, yani imtihan bitmeden imana gelmeliyiz, imanımızı ve hayırlarımızı artırmalıyız. Nefsimizin boyunduruğundan ve şeytanın saptırıcı ve kışkırtıcı vesveselerinin tesirinden kurtulup nasihat dinlemeliyiz. Kulağımızı, zihnimizi ve kalbimizi vahye açmalıyız. “Biz o işleri daha iyi biliriz, biz o konuları aştık” gibi boş laflarla böbürlenmemeliyiz. İnsan, kibri bir kenara atmalıdır. Çünkü âcizdir ve Yaratıcısı olan Yüce Allah’ın rahmet ve mağfiretine, lütuf ve keremine muhtaçtır. Sakın ha, şeytan bizi “N’aparsan yap; Allah Kerîm’dir, affeder” diyerek, Allah’ın keremi ile aldatmasın! Son söz; insanlar hakkında hidâyet, mü’minler hakkında hüsn-ü hâtime dileriz. Yâ Rabbi, ölenlerin zâhirlerini de bâtınlarını da, kalplerini de kafalarını da en iyi bilen Sensin. İçimizi dışımızı Sana iman ve ibâdete boyun eğdir; bizleri Müslümanlar olarak yaşat, Müslümanlar olarak canımızı al ve bizleri sâlihlerin arasına ilhâk buyur.

Âmîn, yâ Rabbe’l Âlemîn. 

8 Kasım 2017 – Çarşamba

Ali Küçük Hoca Anısına:

Ali Hoca’yı vefâtından birkaç hafta önce, Allahu A’lem yaklaşık bir ay önce ziyâret etmiştik. Normalde nescafe ya da Türk kahvesi gibi pratik ikrâmlar yapan Hoca o zaman çay demletmiş ve tatlı ikrâm etmişti. Hastalığının geçtiğini, kendini iyi hissettiğini, sadece gözünde bir sorun olduğunu, onun için de Pazartesi günü Tıp Fakültesine gideceğini söylemişti. Tedavi olacağı doktoru tanıyıp tanımadığımı sormuştu. Ben de tanıdığımı söylemiş, doktorun gerçekten işinin ehli olduğunu ifade etmiştim. O da, İnşâAllah, bu tedaviden sonra yavaş yavaş kendimi toparlarım, demişti. Hastalığı sebebiyle saç ve sakalı döküldüğü için, özellikle sakalının çıkmasını çok istiyordu. Hatta başındaki takkeyi çıkarıp başının durumunu da göstermişti. Olumlu sözler söylemiştik. Hidâyet, selâmet ve âcil şifâlar dilemiştik. Kitap çalışmam olup olmadığını, neler yaptığımı sormuştu, dua etmişti. Hz. Yûsuf kitapçığımdan bahsetmişti. Zira hayatımda ilk öğrendiğim ve üzerinde defalarca durduğum sûrenin Yûsuf Sûresi olduğunu bildiği için, Yûsuf Sûresinin tefsîrini yazdığı zamanlarda da bir ziyâretim esnasında sûreyle alâkalı bazı sorular sorarak istişâre etmişti. Hasta ziyâretimiz esnasında da yüzde doksan o konuştu. Hitâbetinden hiçbir şey kaybetmemişti, fakat hastalığın bedenindeki tahribatları belli oluyordu. Rahatsızlık vermemek için kalkmak istedik, ama oturmamızı istemiş, kendisinin gayet iyi olduğunu söylemişti. Onun o arzusu üzerine kısa bir müddet daha durduktan sonra müsaade almıştık. Yüce Rahmân, vefâtından önceki günlerde kullarına öyle bir rahatlık veriyor ki, eşi dostu ile acısız sızısız görüşsün, helâlleşsin, vedalaşsın… Rabbimizden, hüsn-ü hâtime dileriz.

Bir noktaya daha temas etmek istiyorum. Ali Küçük vefât edince, "aziz dostum" diyen şahıs hakkında Ali Küçük'ten bizzat işittim. Şöyle ki: İslâmcı(!) bir radyoda bu şahıs konuşuyor, cehennemin ebedî olup olmadığı konusunda net bir ifade kullanamıyor, kem küm ediyor. O esnada Ali Hoca ile arabada seyir hâlindeyiz. Ali Hoca: "Adam; cehennem ebedî midir değil midir, bilemiyoruz diyor. Allah 'ebedî' demiş daha nasıl bileceksin arkadaş" demişti. Ve bunun üzerine karşılıklı bir değerlendirmemiz olmuştu. O şahıs, başka bir konuşmasında da cennet ve cehennem ebedî değil deyip; kâfirlerin cehennemde, insanların hesaplayamayacakları kadar “uzun bir müddet” kalacaklarını söylüyordu… Elbette bu hezeyanlar küfürdür ve bunları kabul etmek mümkün değildir!

Her ne kadar bazı konularda Ali Hoca'nın katılmadığım fikirleri olsa da; o, Hadîsleri ve Sünneti kabul ederdi. Akîdevî anlamda pek çok meselede konuşmuşuzdur; bazen benim gibi düşünmese de, diğer bir ifade ile ben onun gibi düşünmesem de, asla saygısızlık yaptığına şâhit olmuş değilim. Zira küçüklüğümden beri, savunduğum bir görüşü, Kur'ân ve Sünnet ile ispat ederek konuşurum. Çoğu zaman bazı konularda onun benden farklı düşündüğünü bilerek konuşurdum, ama Âyet ve Hadîslerle açıkladığım bir düşünceye karşı aykırı bir söz söylemezdi. Hadîslerin zikredildiği yerde asla karşıt görüş belirtmezdi. Onun, Hadîsleri ve Sünneti kabul eden yönünü örtbas edip, onu sadece “Kur'ân adamı/Kur’âncı” gibi göstermek ve böylece cenâzesi üzerinden itibar devşirmek samimiyetle örtüşmez. O bu ekolü asla kabul etmez, Hadîsleri prensip olarak kabul ederdi ve Hadîs okuyan bir kimseye hiçbir zaman Hadîs'in hılâfına görüş belirttiği görülmezdi. Onu tanıyıp da “O, şu Hadîs’i kabul etmedi” diyecek hiçbir kimse yoktur. Bu sözler, Ali Hoca'nın övgüsü değil, onun bu yönünü örtbas etmeye çalışanlara yönelik, onu yakından tanıyan bir kimsenin şâhitliğidir. Kimileri hayatı boyunca binlerce Hadîs'e muhâlefet ederler, tartışmalarda Hadîslerle bile durdurulamazlar ve fikirlerinden dönmezler ama Ali Hoca ile İHL'den mezun olduktan bu yana tanıştığımız ve görüştüğümüz halde, ben onun bir tek Hadîs'e karşı gelip de, şahsî görüşünü savunduğunu görmüş değilim. Biz, bu noktayı teslim etmemiz gerekir. Velev ki kendi yaşadığı akîdesiyle o Hadîs uyumlu olmasa da, Hadîs’teki anlam ve muhtevâ konuşulurken, onu kavlen kabul ederdi. Bu açıklamalar, tekrar diyorum sadece Hadîs konusuyla alâkalıdır; meseleyi sağa sola çekmeye gerek yoktur. Nihâyetinde herkese, yaşantısına, kalbine, kafasına ve amellerine göre hesap soracak olan, “Allâmu’l Ğuyûb” Allah Sübhânehu ve Teâlâ’dır. Yarım yamalak bir şey bilip de cür'etkârlıkla bin lâf eden kimseler de hikmete uysunlar… Ali Hoca ile alâkalı bir ya da birkaç konuda yanlış görüşü olduğuna dair bilgisi ve kanaati olanlar, şimdi ölünce konuşmak yerine sağlığında gidip konuşsalardı. Bu şekilde ziyâretleşmelere ve nasihatleşmelere gelince, maalesef pek çoğunun işi gücü vardır! Konuşanlara da, eyvAllah. Zira İslâm’ı ve imanı konuşmak; konuşulana fayda vermezse, konuşana fayda verir. Allah dilerse her iki tarafa da fayda ihsân eder. Her dâim Müslümana, Tevhîd'i ve hakkı söylemek düşer; hidâyet vermek ve hallerimizi iyiliklere tebdîl etmek ise Yüce Allah'ın ilmi, izni, rahmeti ve tevfîkiyle alâkalıdır. Övücülük ya da yericilik yapmak yerine, ölümden ibret almamız ve mü'min olarak terk-i dünya yapan mü’minler için de ismen ya da genel bir üslupla dua etmemiz gerekir. Ölümler karşısında beni hüzünlendiren şey; ölen kimseyle neden daha fazla görüşmedik, neden daha çok anlatmadık, neden daha çok dertleşmedik, neden birbirimizin gönlünü okşarken Allah’ın rızâsı istikâmetinde açılımlar yapmadık vs. durumlardır. Yani üzücü olan, nemelazımcılıktır!.. Yoksa -kazandıkları ile ya da kaybettikleri ile- ölen ölmüştür.

İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn.

Kur’ânî bir dua ile bitirelim: “Onlardan sonra gelenler derler ki: ‘Rabbimiz, bizi ve bizden önce iman etmiş kardeşlerimizi mağfiret eyle. Kalplerimizde iman edenlere karşı hiçbir kin bırakma! Rabbimiz, şüphesiz ki Sen, çok esirgeyicisin, çok merhametlisin.” (Haşr: 10) Âmîn.

28 Kasım 2017 – Salı

Kitapçıdaydım…

Dün dört arkadaş bir kitapevine gittik. İçimizden bir kardeşimiz iki külliyat aldı, bin lira tuttu. Bir diğeri, beğendiği bir kitapçıktan (el-Irâkî’nin Elfiyetü’s Sîreti’n Nebeviyye adlı eserinden) hem kendine aldı, hem de her birimize birer tane hediye etti. Ben de, temel eserlere selâm verip onların yanından uzaklaşarak, İmam Ğazzâlî’nin bir kitabını beğendim. Herkese birer tane hediye etmeyi düşündüm. Bir baktım, üzerinde 6 dolar yazıyor. Yani yaklaşık 24 lira. Sonra, “herkese olmasa da, en azından en münasip kişiye hediye edeyim” dedim ve o esnadaki en uygun kardeşe hediye ettim. Oradaki her birinin fiyatı ortalama 500 lira olan kaynak eserlerden elbette ki onlarcasını almak isterdim. Ama imkânlar, insanı sınırlandırıyor olsa da, asla Allah’ın rahmetini ve lütfunu da unutamayız. Bin liralık kitap alan kişiye, “hamdolsun, bu eserlerin hepsine internetten ulaşma imkânı var” dedim. O da “ama eline alıp da kitabın kokusunu hissederek okuduğun hazzı verir mi?” dedi. Haklıydı ama cevap vermek istemedim. Çünkü o sözün cevabı “imkânlar…” olmalıydı. Fakat cevap bekliyordu; yüzüme bakıp ne diyeceğimi bekler vaziyetteydi. “Elbette vermez” dedim. 

Evet, kitaba dokunmanın, sayfaların çıkardığı seslerin, o sayfalardan dalga dalga yayılan kitap kokusunu teneffüs etmenin hazzı ve huzuru tarifsizdir. Fakat şu da bir gerçektir ki, iki kitabı koklamak için bile bin lira vermenin zorunlu olduğu bir dünyadayız! Oradaki atmosfer yalnızca bundan ibaret değildi. Bir şey daha isterdim. Ne mi? Tahmin mi ediyorsunuz? Oradan, canımın çektiği bütün kitapları almak istediğimi düşünüyorsunuz öyle mi? Vallâhi, bu tahmininizden daha sevimli bir şey vardır. O da, kitapçıda beğendiğim kitabı ilk açtığımda karşıma çıkan şu cümlede cevabını bulmaktadır. Kitabı almama da neden olan o cümle aynen şu idi:

لا يَصِلُ الْعَبْدُ إِلَى حَقِيقَةِ الْإِيمَانِ مَا لَمْ يُحِبَّ لِأَخِيهِ وَلِسَائِرِ الْمُسْلِمِينَ مَا يُحِبُّ لِنَفْسِهِ

Yani: “Kul, kendi nefsi için sevip istediği bir şeyi kardeşi ve diğer Müslümanlar için de istemedikçe (kâmil anlamda) imanın hakikatine ulaşamaz.” (Bidâyetü’l Hidâye, Dâru’l Minhâc, S: 212)

Evet, orada arkadaşların aldıkları ve almak isteyecekleri kitapların parasını verebilecek imkânda olmayı isterdim. Onları bu şekilde sevindirmek bana nefsimin isteğini yapmaktan daha sevimli gelirdi.

O imkâlara sahip olup da hâlâ kendini âciz gören ya da cimrilik eden yahut da açgözlülüğünün esiri olan herkes için de, Allah’tan hidâyet ve İslâmî şuur dilerim.

3 Ocak 2018 – Çarşamba

Bugün bir abi öğle vaktinde yemeğe davet etti. Meşrû olduğu ve bir mazeret de bulunmadığı sürece davete icâbet gerekir; ben de icâbet ettim. Hani "Yediğin içtiğin senin olsun, gördüklerini anlat" diye bir söz vardır ya; o kâbilden gördüğüm ve çok takdîr ettiğim bir şeyi kısaca anlatayım. Davetliler arasında bir abi, yemekten sonra yanındaki poşetinden iki kitap çıkardı. Birisi Kur'ân-ı Kerîm, diğeri de Hadîs kitabı idi. Sonra bize döndü: "Abiler, Kur'ân ve Sünnetten günlük derslerim var, Her gün okurum. Ya gittiğim yerde ya da evimde. Müsaadeniz olursa okuyayım; olmazsa ben kendim evde okurum" dedi. Bu söze kim müsaade etmez ki? Hadîs eserinin sonuna geldiği için fazla okumadı. Bir Hadîs ile yetindi. Rasûlullah aleyhisselâm buyurdu:  الْقُرْآنُ غِنًى لا فَقْرَ بَعْدَهُ وَلا غِنًى دُونَهُ "Kur'ân bir zenginliktir ki, artık ondan sonra fakirlik olmadığı gibi onun dışında da zenginlik yoktur" (Dârekutnî, Taberânî) Sonra da Kur'ân'ı açtı, Neml Sûresinin 83. Âyetinden başlayıp, bu Sûreyi bitirdi. Sonra da Kasas Sûresinin başından birkaç Âyet daha okuyup açıklamalar yaptı. Gittiği yerlerde Allah'ın Âyetlerini ve Peygamberimizin Hadîslerini gündemde tutanlara selâm olsun.

5 Ocak 2018 – Cuma

Bugün fırından ekmek alırken orada oturan adamlardan biri "Hocam, kitaplarından falana hediye ediyorsun, bana etmiyorsun" dedi. Falan dediği kişi, kadîm dostlarımdan biri. Evet, hediye etmek istedim ama parasıyla almakta ısrâr etmişti. Dışarıdan insanlar farklı görüyor her şeyi. Fakat para almamakta ben biraz daha baskın gelince hediye etmeye muvaffak oldum. Hediye isteyen bu kişiye de "İnşâAllah, en kısa zamanda sana da hediye edelim" dedim. Bizim insanlarımız "inşâAllah" ve "en kısa zaman" gibi sözleri duyunca baştan savma anlıyor genelde. Söz almışken işi garantiye bağlamak için oraya buraya şuraya, şu şekilde bu şekilde kitabı bırakabilirsin diye sözü uzatılabiliyor. Oysa Allah izin verdiği sürece garanti söz söylemiştim. “İnşâAllah” demiştim, “en kısa zaman” demiştim. Neyse ekmeği eve koydum kitapları ayarladım, götürüp teslim ettim. Adamlar "Niye acele ettin" kâbilinden ya da "Bu kadar hızlı olacağını hiç beklemiyorduk" taaccubunden dolayı şaşırdılar! Yahu, şunu artık öğrenelim. Biz eğer Müslüman isek, sâdık insanlar olmalıyız, verdiğimiz sözleri tam zamanında hatta zamanından önce yapmalıyız, kimseye iğne ucu kadar haksızlık ve eziyet etmemeliyiz. Ve de bunları, karşımızdaki kimseler buna lâyık mı değil mi değerlendirmesiyle değil, sadece ALLAH için yapmalıyız. Vesselâm.

31 Ocak 2018 - Çarşamba

Bugün, "Tevessül ve Kabr-i Nebî'yi Ziyâret" adlı kitabım çıkmıştır. Yüce Rabbime binlerce kez hamd-ü senâlar olsun. Rabbim, hakkımızda sadaka-i câriye kılsın ve daha hayırlı çalışmalara muvaffak eylesin. Âmîn.

15 Şubat 2018 – Perşembe

Bugün aklıma gelen bir anımı paylaşmak istiyorum.

Piyasada malın talebini artıran “ihtiyaçtan satılık” ifadesi bana bir anımı hatırlattı. Yıllar önce motor (mobylette bionik 52) almak için piyasayı araştırmıştım. Fakat sıfır motorların fiyatı o esnada -bana göre- biraz yüksekti. Daha sonra ikinci el satanlara da bakmak istedim. Çünkü temiz motor olursa, tercih edilebilirdi. Bir kardeşle birlikte bir dükkâna girdik, adam alıcı olduğumuzu anladığı için, elinde temiz hatta sıfır -tekeri bile dönmemiş- bir motor olduğunu söyledi. Biz de “sıfır motorun burada ne işi var?” dedik. Bunun üzerine motoru ve motorun evraklarını gösterdi. Gerçekten satın alma tarihi iki hafta öncesi idi. Hem de çok sevdiğim ve istediğim motorun bizzat kendisi karşımda duruyordu. SübhânAllah. Adam 1500 (eski parayla 1,5 milyon) liralık motoru 2000 (eski parayla 2 milyon) liraya almış, maddî olarak darboğaza girince de, taksitini ödeyemeyeceğini anlamış ve peşin olmak kaydıyla yarı fiyatına motoru paraya çevirmek istemiş… Benim de o anda motor almak üzere cebimde 1000 (eski parayla 1 milyon) liram var. Adam “hemen resmi işlemleri yapıp motorun devrini gerçekleştirelim” dedi. Hatta devir işlemini bir arkadaşının yaptığını ve yardımcı olacağını söyledi. Bazen insan bir şeyi çok ister ama olmaz, bazen de her şey tıkır tıkır yolunda gider ya da öyle gözükür. Bu şekilde imtihan edilseydiniz, ne yapardınız? Zevk için değil, ihtiyaç için almak zorunda olduğunuz ve pırıl pırıl ve de masmavi bir motor önünüzde duruyor ve talep edilen ücret de cebinizde mevcut… O an içimden, Allah tarafından ciddi bir imtihandan geçtiğimi tefekkür ettim. Âdeta Yüce Rabbimiz -çok iyi bilmesine rağmen, imtihan hikmeti gereği- “kulum, nasıl amel edecek…” diyerek benim tercihimi ortaya koymak istiyordu. Yanımdaki arkadaş da, motoru aldık gözüyle bakıyordu. Çünkü istediğim motor -tüm özellikleriyle- o idi. Adama dedim ki “taksitle/fâizle alınan, alıcısına hayır getirmeyen, onun sıkıntısını artıran ve bir an önce elinden çıkarmak istediği bir mal, bize de hayır getirmez. Kusura bakmayın böyle bir hikâyesi olan motor bize yaramaz” dedim. Adam hâl⠓ona yaramamış olabilir, size niye yaramasın? Motorun tekeri dönmemiş, bu fiyata hiçbir yerde bulamazsınız” biçiminde bilindik ve rutin sözleri tekrar edip duruyordu. Biz müsaade istedik ve ayrıldık. Kim bilir belki de adam, motorun böyle bir hikâyesi olduğunu söylemekle hata ettiğini düşünüp nefsini kınamıştır da!.. Ama nereden bilsin ki, bu şekilde bir davranış sergileyecek bir müşterinin karşısına çıkabileceğini!.. Ve mâ tevfîkî illâ billâh. 

18 Şubat 2018 – Pazar

Bunları Duyunca Çok Şaşırdım!..

Dün (Cumartesi günü) başımdan geçen bir anım nedeniyle bir şeyler yazmak istiyorum…

Bir kimse size, şirkten sakındırmanız karşısında, ahlâkçı ve ıslâhatçı gibi davranmanız gerektiğini, yani Tevhîd ve şirk yerine, insânî erdemlerden söz etmenin daha çok gerekli olduğunu söylese ne dersiniz? Cevabı duyar gibiyim: “Bizi, Rasûlullah’ın Sünneti bağlar; o insanları, hayatı boyunca Tevhîd’e çağırmış, ölüm döşeğinde acılar içindeyken bile, ümmetinin Tevhîd’den sapmaması için, onları şirkten sakındırmaktan geri durmamıştır. Bize ne oluyor da, Tevhîd’e bu kadar çabuk doyduk ve duymaktan rahatsız olduk!...”

EyvALLAH! Hakkın yolu da, aklın yolu da birdir. Bir tek olan Yüce Allah’tan tevfîk, âfiyet ve sebât dileriz…

Bu sözü yıllar önce Hadîs inkârcısı, akılcı ve hevâ ehli bir kimseden duymuştum ve ona gerekli cevabı vermiştim. Akîdesi sebebiyle bu sözüne çok şaşırmamıştım. Fakat Tevhîdî hassâsiyeti olduğu söylenen bir kimseden bu sözü duyunca çok şaşırdım. Ve Cumartesi günü birinden işittiğim o sözlere kısaca yazılı olarak da cevap vermek istedim. Zira Tevhîd; Lâ İlâhe İllallâh Muhammedün Rasûlullah'tır; “L┠ile başlar. Şirke ve küfre “hayır” demeden, bu şarta uymadan ve insanları bu ilkeye uymaya çağırmadan, iman nasıl anlatılacak? Onlara Tevhîd sunulmadan, hangi iyilikten bahsedilecek?

Hiç şüphesiz insan, okumadıkça, dinlemedikçe ve öğrenmeyip câhil kaldıkça akıl ve fikir yönünden de fakir ve zavallı olmaya devam edecektir. Sonra da İslâm’la, Tevhîd’le, ilimle ve hikmetle alâkası olmayan yalan yanlış bâtıl fikirleri câhilliğinin bir gereği olarak indî ve şahsî bir kanaat mâhiyetinde söyleyecek, savunacak ve onların “hak” olduğunu sanacaktır! Örneğin: “Tevhîdî hakikatleri ve şirkin içyüzünü anlatmaya ve gündemde tutmaya gerek yok, güncel, insânî ve insanlar arası sosyal ve iktisâdî meselelere değinmek gerekir. Bugün insanlar ticâret ahlâkından yoksun. Genelde, İslâm nazarında doğru ve dürüst kimseler değiller, sözlerinde durmuyor, insanları aldatıyor ve borçlarını zamanında ödemiyorlar vs. vs.” diyecektir. Bu söze şaşırıyorsunuz tabii. Zira içinde mantık hataları olduğu için, çelişkiler var! Neyi neye tercih ediyoruz? Hangi fazileti hangisine takdîm ediyoruz? Elbette insanları doğruluğa, dürüstlüğe, adâlete ve her türlü insânî erdemlere çağırmak gerekir. İyi de, zaten bütün bunlar İslâm’da, Tevhîd’de, Nebevî ahlâkta ve Peygamberî Sünnette değil midir? Bütün peygamberlerin gönderiliş amacı, insanları Allah’a imana davet edip, şirkten sakındırmak değil midir? En büyük ma’rûf, Tevhîd; en büyük münker ise şirk değil midir? İnsanları en büyük iyilik olan Tevhîd’e çağırmadan, hangi iyiliğe ulaştırabilirsiniz? Ve insanları en büyük kötülük olan şirkten, küfürden, nankörlükten ve isyândan sakındırmadan, hangi kötülükten alıkoyabilirsiniz? Allah katında insanın “iyilerden” ve yaptıklarının da “iyi amellerden” sayılmasını sağlayan en yüce değer nedir? Aynı şekilde Allah katında insanın “kötülerden” ve yaptıklarının da “kötü amellerden” sayılmasına sebep olan en kötü şey nedir? Allah katında Tevhîd’den mahrûm iken hangi fazilete nâil olunabilir? Tevhîd, temel ve esas değil midir? Bütün ma’rûflar onun üzerine inşâ edilmez mi? İnsanları her türlü insânî ve İslâmî erdemlere ve güzelliklere çağırmaya kimse itiraz etmez ama Müslümanın çağrısının ilki, ortası ve sonu hep Tevhîd olmalı değil midir? Bir Müslüman, öylesi bir sözü -düşünmeden- nasıl söyleyebilir? Bu, şeytandan bir vesvese değil midir? Şeytan bazen insanları, cehâletlerini kullanarak ve sağdan yaklaşarak, onlara iyimser(!) fikirler telkîn ettiğini fısıldayarak, felsefe ve akılcılığın girdabına mahkûm edici tuzaklar kurar! Böylece bilgisizce ve bilinçsizce şeytanın istediği istikâmette konuşmalar ve yaşantılar ortaya çıkar! İnsan kendi iç dünyasında bunu şöyle gerekçelendirir: “Bizim akîde sorunumuz yok, o konuyu hallettik, aştık bu meseleleri... Siz de geçin bu konuları; ahlâkçı ve hümanist olmamız lazım.” Bu söz, o kadar farklı açılardan yanlıştır ki, hangi açıyı ele alsak, uzun uzun konuşmamız gerekir. Cehl-i mürekkeb sıfatını taşıyanların hamâsî nutuklarındaki yanlışların haddi hesabı yoktur! Bir kere, “biz şirk koşmuyoruz, Allah bizi affeder” diyerek âkıbetinden eminmiş gibi tavır sergilemek akîde açısından yanlıştır! İnsanın hâlini, istikbâlini ve âkıbetini ancak Allah bilir. Bir kimse iman ediyor olsa da, icmâlî imandan tahkîkî imana ulaşmak için devamlı sûrette öğrenmeye, yaşamaya ve vahyi gündem etmeye devam etmelidir. Ayrıca bazı Hadîslerde söz konusu ifadelerden sakındırma vardır! Ayrıca mü’min bir kimse, Tevhîd’in gündem edilmesinden rahatsız olmaz, bilâkis mutlu olur ve o hakikatler onun imanını artırır. Bir diğer mesele ise, bir mü’minin bildiği bir şeyi, başkası bilmeyebilir. İlim öğrenmek, nasıl ki beşikten mezara kadar ise, Tevhîd’in gündem edilmesi, yaşanması ve anlatılması da son nefesi verinceye kadar devam eder. Hatta mü’min ölüm döşeğinde bile ilim öğrenir, ilim öğretir, nasihat dinler ve nasihat eder… İnsanların yaratılış sebebi de tüm peygamberlerin gönderiliş amacı da ancak insanları Allah’a ibâdete (iman ve teslimiyete) çağırmaktır!

Şeytanın ve dostlarının şerrinden, vesvese ve ayartmalarından Azîz ve Celîl olan Allah hepimizi korusun!

20 Şubat 2017 – Salı

Az önce bir video izledim...

Sokak röportajları...

Konusu: "Babanıza en son ne zaman seni seviyorum dediniz?"

Röportaj yapan kişi, bir gence: "Babana en son ne zaman seni seviyorum dedin?" diye soruyor.

Genç sessiz kalıyor...

Röportaj yapan kişi: "Zor bir soru değil ya, ne zaman dedin?" diye üsteliyor…

Genç mahzûn ve boynu bükük şekilde: "Babam vefât etti hocam ya" diyor. :(

Hüzün ve gözyaşı.

Buraya kadar tebessümle izlediğim video bir anda hüzün videosuna dönüverdi ve gerisini izlemenin bir anlamı kalmadı. :(

Hayat bu işte! Gülerken ağlamak!..

Rabbim dünyada da âhirette de güldürsün, saîd kullarından eylesin.

13 Mart 2018 – Salı

Ben yetim büyüdüm.

Sekiz buçuk yaşında iken babamı kaybettim.

Çocukluk dönemimde (ilkokulu bitirinceye kadar) babam hâricinde hiçkimse bu yetim çocuğa harçlık vermedi. Hatırlamıyorum...

Yaşım yedi-sekiz olunca babam ayakkabı boyamamız için boya sandığı yaptırmıştı. Genelde olaylara akılcı/rasyonalist bakan amcalar pek tabii ki küçük bir çocuğun kaliteli ayakkabı boyayamayacağını takdir ettikleri için pek ayakkabı boyatmazlardı. Onlar boyatmayınca babam ayakkabısını boyatır ve ücretini de verirdi. Bu davranışından anlıyorum ki insan psikolojisinden, hepsinden önemlisi çocuk psikolojisinden anlıyor ve duygulara önem veriyordu. O parasını verince mutlu olurdum. Bazen verdiği para çok olurdu, üstünü vermek istediğimde de kabul etmezdi. Babamın bu hareketi aslında o amcalara kapak mâhiyetinde bir davranıştı. Anlayana!..

Babam çocukları arasında bana özel bir sevgi besler ve değer verirdi. Bir keresinde Cuma namazını kılmış dışarıya çıkıyorduk. Yaşım muhtemelen yedi civarıydı. Ortalık çok kalabalıktı. Babam da camiden çıktı beni gördü. Muhitinde çok saygın ve karizmatik bir insandı. Benimle diyaloga girdi, o an etrafımız insanlarla doldu. Oradaki kişiler bana sevgiyle bakıp, hayrım için dua ediyorlardı. O esnada babam bir çocuğa verilebilecek harçlık olarak limitin çok üstünde bir parayı benim elime tutuşturdu. Almak istemedim, ısrâr etti. Önce paranın ne kadar olduğunu anlayamadım. Sonra minik avucumu açtığımda paranın büyük olduğunu gördüm. Birkaç adım önümdeki babama koşup parayı geri vermek istemiştim.

Güzel anılardan ibret alıp ders çıkarmak önemlidir. Analarımızın ve babalarımızın kıymetini bilelim ve onların hidâyetleri ve iyilikleri için çalışalım.

Küçük bir anımı daha paylaşıp, bitirmek istiyorum. Bir bayram günüydü. Yaşım dokuz civarı. Arkadaşların arasındayız. Hepsinin elinde ikişer poşet var. Bana da iki poşet edinmemi söylediler. Ne için, diye sordum. Birisi şeker toplamak için, diğeri de para için, dediler. Baktım, kendi ellerindeki poşetlerin birinde şeker, diğerinde de para vardı. Ben, "utanırım, şeker-para istemem" dedim. Onlar da istemeden verdiklerini söylediler. "Gitmesek olmaz mı?" dedim ama onlar kararlıydılar. Benim elime de iki poşet tutuşturdular ve bayramda el öpmek için büyükleri ziyarete gittik. Sadece şeker verdiler. Hem de genelde şekerlerin kötülerini, ucuzlarını ve beğenmediklerini verdiler. Bu durum hiç hoşuma gitmemişti. Görünürde bir iltimasçılık ve samimiyetsizlik vardı.

Anneme bu olanları anlattım. Annem "bir daha bunu yapma" dedi ve ekledi: "Hem o para verenler, onların babası, amcası, dayısı, abisi ya da akrabası..."

Akraba demişken akreplerin lehine bir söz söyleyecek değilim. Allah herkese şuur ihsân eylesin.

Annemin sözüne uydum mu? Elbette...  

Çünkü annem bize hep hayırlı ve güzel olanı söylerdi. Rabbim ona hidâyet, selâmet, âfiyet versin ve huzuruna imanlı olarak varmasını nasip eylesin. Âmîn. 

Uzun sözün kısası, Yüce Allah'tan dünya ve âhirette âfiyet dilerim.

Sözümü bitirirken...

Diyorum ki:

Yetim çocuklar hepinizi seviyorum. Ve hepiniz için Yüce Allah'tan hidâyet, selâmet, âfiyet, hayır ve güzellikler diliyorum.

Maddî ve mânevî nelerden mahrûm iseniz, Yüce Rabbimiz size onlardan daha hayırlısını lütfetsin. Kazançların en büyüğü olan iman nûruyla kalbinizi ve hayatını tenvîr eylesin. Âmîn ecmeîn.

6 Mayıs 2018 – Pazar

Kıssadan Hisse…

Bir Anım…

Bugün yağmurlu bir gün... Yağmur bana gemişteki bir anımı hatırlattı.

Geçmiş zamanda akşamüstü sağanak yağmur yağıyor. O yağmurda arabasız veya şemsiyesiz dışarı çıkmak mümkün değil. Benimse motorum var. Yanımda da bir arkadaş bulunuyor. N’apacağız? Ya çarşıda bekleyeceğiz ya da o yağmura rağmen eve gideceğiz. Eve gitmenin daha münasip olduğuna karar veriyoruz. Doğrusu da bu. Çünkü hem akşam vakti hem de yağmur duracak gibi gözükmüyor. Bazen ıslanmayı göze almak gerekiyor. O arkadaşa, “gidelim” diyorum. Motora biniyoruz, sağanak yağmur altında hem motor hem de biz âdeta duş alıyoruz. Arkadaşın evi daha yakın olduğu için önce onu bırakmam gerekiyor. Arkadaşın evinin bulunduğu mahalleye yaklaşıyorum. Arkadaş, mahallenin yakınında bırakmamı söylüyor. Prensip olarak, bir işi yarım yamalak yapmayı asla sevmem. İhsân tam olmalıdır. Yarım ihsân insana ezâdır, zahmettir ve külfettir. Arkadaşa, “neden?” diyorum. “Çok şiddetli yağmur yağıyor, size zahmet olmasın” diyor. “Motor götürüyor bizi, zahmet ne olacak ki?” diyorum. “Fazla ıslanmayın” diyor. “Seni burada bıraksam, ıslanmayacak mıyım?” diye soruyorum. Bu soruya arkadaş cevap bulamıyor. Ama anlıyorum ki, o da beni düşündüğü ve zahmet vermek istemediği için öyle konuşuyor. Fakat bir kardeşimi o yağmurda yarı yolda bırakıp da sırtımı dönüp gitmekten hayâ ederim, bunu yaparsam vicdan azâbı çekerim. Allah için yapılan şeylerde insanlardan bir karşılık hatta teşekkür bile beklenmez ama iyilik yapmaya kendimizi alıştıralım, göreceğiz ki, karşımızdaki kimse -kim olursa olsun- iyiliğe karşı gerçekten minnettar olacaktır. O kimsenin o sevincini görmek, ihsân sahibine daha çok sevinç ve mutluluk verir. Bahsettiğim kardeşe gelirsek, kendisine sadece Allah için iyilik yapan konumundayken, o da iyilik üzere hareket edip beni düşünüyor. Çünkü iyi insan kendini değil, seni düşünür. Sen de iyiliğin karşılığının ancak iyilik olduğunu kavrayıp, iyiliğe daha iyisiyle karşılık verebilirsen, o anda yağmurda ıslanmanın zahmeti bir anda rahmete dönüşüverir. Yapılan iyilik karşısında, “beni şurada bıraksan yeter” ya da “sana zahmet olmasın, zaten hava yağmurlu” gibi sözlere mal bulmuş Mağribî gibi atlar ve “iyi o zaman” deyip, frene basarsan, yazık sana! İnsan hayır ehli olabilmek için hayır yolunda ısrârcı, azimli, kararlı, samimi ve fedâkâr olmalıdır. Ben de, ona hayırlı karşılık vermek için hayırda ısrârcı oldum. Normalde nefsî ısrârcılığı sevmem, ama bazı ısrârlar mahza hayırdır. Özellikle iffet ve onurundan dolayı bir iyiliğe “evet” diyemeyen kimselere karşı… Arkadaşa, “kapının önüne kadar seni götürmek zorundayım. Hatta sen kapıyı kapatıncaya kadar da motora gaz verip uzaklaşmam” dedim. Kararlılığımı görünce kardeş sükût etti. Nitekim evine bırakıp, ben de o yağmur altında kendi evime doğru akşam karanlığında gönül huzuru ile yol almaya başladım.

Bunu neden anlattım? O arkadaş şu an en sevdiğim kardeşlerimden biri durumunda…

Aşağıdaki cümlelerimde muhâtaba hitap sıygasını kullanacağım ama o muhâtapların arasında kendi nefsim de var…

Bil ki, sevgi bedel ister. Sevginin edebiyatını yapmakla sevgili insan olunmaz! İnsanların seni sevmesini bekleyip durmak yerine, sevmeyi ve fedâkârlık yapmayı bileceksin. İyilikleri nefsinin ambargo ve onayına sunmayacaksın. Her hususta sadece Allah’ın rızâsını gözeteceksin, isteyeceksin ve yapacaksın. O zaman hayır üzere olursun… O zaman sevilmeyi hak edersin ve hayır ehli de seni sever. İyilik yapıp da sevilmeyen insan gördün mü? Yahut da iylik yapılan kimse tarafından sevilmeyen kimseye şâhit oldun mu? Akl-ı selîm ve kadirşinas hiçbir insan iyilik karşısında nankörlük etmez.

Allah sana dört tekerli ve şemsiyeli (üstü kapalı) araba vermişse, insanlara, “seni nerede bıraksam sana uyar?” demeyeceksin. Bilakis, “nereye gidiyorsun?” ya da “evin nerede?” diye soracaksın ve o kardeşini gideceği yere kadar götüreceksin. Annemin tabiriyle, elinin ucuyla iş yapmayacaksın. Bil ki, yaptığın iyilik eline yapışmaz. Gani gönüllü olmayı öğreneceksin ve Allah’ın sana emânet verdiği dünyalıkların şükrünü fiilî olarak ortaya koyacaksın. İnsanlara iyilik yapmayı angarya olarak görmeyeceksin! Böylece iyiliğin ve iyi insan olduğun dilinden menkûl değil, amelinden sâdır olacak…

Bu anımı neden anlattım sualinin ikinci cevabı da budur… Hayır ve iyiliklere terğîb ve teşvîk… Ve bu istikâmette Allah için nasihat… Çünkü din nasihattir.

Yüce Rabbimiz bizi sâlihlerden ve ebrârdan eylesin. Âmîn.

16 Mayıs 2018 – Çarşamba

Hortumdan Su İçen Muvahhid!

Bugün Ramazan ayının arefesi… Tüm dünyada Ramazan hilâlinin görülmediği ve Şa’ban ayının otuza tamamlanacağı hususunda ittifâk var. Ama takvimler bugünün Ramazan’ın ilk günü olduğunu söylüyor… Tabii ki halkın çoğu her zaman olduğu gibi, takvime uyuyor… Bu hengâmede günün anlam ve önemine binâen bir hatıramı kaydetmek istiyorum.

Evet, yaşanılanlar unutulmuyor; bir şekilde ve bir vesileyle hatırlanıyor. Yüce Allah da kullarının yaptıklarını asla unutmaz... Yirmi yaşındayken, bir Ramazan arefesindeyiz... Hilâlin görülmediği hususunda ittifâk var. Ama takvimler o gün Ramazan'ın başladığını yazıyor. Tabii ki halkın çoğu o günde oruca niyet etmişler. Bir amcanın, akîdesi düzgün ama genç ve heyecanlı oğlu o günde bahçeyi sulayan hortumu eline alıyor ve babası oruç iken hortumu ağzına dayayıp kana kana su içiyor. Adam deliriyor. Güler misin ağlar mısın? Sonra adam bana gelip, olanları anlattı. Adama: "Oğlunuzun yaptığı şey densizlikler listesinde yer alacak denli hikmetsiz bir davranıştır" dedim. "Hem oruç tutmuyor hem de bana Tevhîd'den bahsediyor" dedi. O cümle rûhumu çok acıttı. Daha babasının güvenini dahi kazanamayan bir muvahhid genç, sâir zamanlarda Tevhîd'den bahsediyor ama hikmetten habersiz! O adama hilâl konusunu detaylıca anlattım. Dinledi, ama kulaklarının duyduğunu gönlü kabul etmek istemedi. Sonuçta, "öyle de olsa, böyle yapılır mı?" diyerek meselenin üzerinden geçip, konuyu kapattı. Hikmetsiz bir söz veya davranış doğru bile olsa, densizce yapılması yürekleri acıtıyor! Bir hakkın, bir güzelliğin ve bir hayrın ifade edilmesi için nefsî davranışlara muhtaç mıyız?! Hak ve hayr zaten mahza güzeldir. Yeter ki o güzelliği taşıyabilelim ve insanlara güzelce sunabilelim. İnsanın kendi yanlışını İslâm'a mâl edercesine bir davranış sergilemesi büyük bir vebâldir!

5 Ağustos 2018 – Pazar

Kul Hakkı, Hakkâniyet ve Hassâsiyet…

Dünyada bazı şeyler bazı şeyleri hatırlatır. Allah hayrımızı versin ve hayırlı şeyler hatırlatsın… Yaz mevsimi de bana geçmişten bir anımı hatırlattı.

Yaşım henüz on dört… Şu an vefât etmiş olan yaşlı bir teyzenin avlulu evinde kiracıyız… Ev sahibemiz de aynı avlu içinde oturuyor ve evin arka tarafında küçük de bir bahçesi var. Bahçede bir tane kayısı ağacı, küçük bir vişne fidanı, üzüm asması ve bir köşesinde de tavuk kümesi mevcut… Kendisine Mosin aba diye hitap ettiğimiz bu teyzenin kocası birkaç yıl önce vefât etmiş, kendisinin de hiç çocuğu olmamış… Kocası hakkında kötü bir kelime söylediğine hiç şâhit olmadığım için, kendisine hep sevgi ve sempati besledim. Onu kırmaktan tüm gücümle sakındım. Bir küçük oda ve girişten oluşan iki odalı evinde yalnız yaşıyor. Evin avlusuna küçük bir kapıdan giriliyor ve her giriş ve çıkış esnasında onun kapısının önünden geçiyoruz. Avlunun içinde evinin hemen karşısında da çeşme var. Çeşmeye su için varınca da sık sık karşılaşıyoruz. Kimseye zararı olmayan kendi hâlinde yaşlı bir kadın…

Biz de aynı şekilde, küçük bir oda ve aralık diye tabir ettiğimiz girişten oluşan iki odalı evinde kiracıyız.. Mosin kelimesinin aslını o zamanlar hiç düşünmediğim için, bu kelimenin kökü ve nereden geldiği hususunda bir şey diyemeyeceğim. Neyse, yaz mevsimi gelince Mosin aba yanıma gelip: “Yusufum, kayısılar olmuş, onları bana bir toplayıverir misin” dedi. Ben de, “tamam” dedim ve bana verdiği kabın içine kayısılarını topladım ve götürüp verdim. Sonra eve girdim. Annem kayısı toplarken beni görmüş ve “hani sana kayısı vermedi mi?” diye sordu. Ben de, “önemli değil, ben kayısı için değil, Allah için topladım” dedim. Annem, "öyle ama sen bir gençsin, canın çeker. İnsan bir avuç kayısı vermezmiymiş” dedi ve “ben ona şimdi sorarım deyip” teyzenin yanına gitti.

Annemle Mosin abanın münâsebeti hoş ve tatlı idi. Bazen aralarından su sızmaz, çok iyi geçinirler. Bazen de Mosin abanın yaşlılıktan kaynaklanan triplerine annem biraz kızar ve araları limoni olurdu. Fakat hiç küsmezlerdi. O esnada da araları biraz limoni.

Mevzumuza dönersek, annem, Mosin abanın kapısını çaldı ve o çıkınca, “sen, Yûsuf’a kayısı toplatıp da, çocuğa bir avuç olsun kayısı vermiyor musun?” dedi. Mosin aba da: “Kız anam, kayısı toplarken yemiştir diye vermedim. Niye vermeyeyim?” dedi. Annem de: “Yûsuf’a sen, ‘ye’ demeden yer mi? Sen bilmiyor musun?” diye sitem etti. 

Evet, yemem! Yenilmemesi gerektiğini daha küçük yaşlardan itibaren annemin kendisi öğretmişti. Hem de, “komşunun bahçesinden bir çöp alıp, dişini kurcalasan; bu, kul hakkına girer” diyerek…

Annemle geçen diyalog üzerine teyzemiz bir tabak kayısı getirdi. Ben de kayısıyı tatmış oldum.

Geçmişten bazen güldüren, bazen de düşündüren hoş bir anı. Hayırlara vesile olması tek dileğim…

Evet, bir kimse, “ye!” demeden yenmez; yenir mi diye fetvâ aramanın da gereği yoktur. Takvâlı olmak ve kul hakkında kılı kırk yararcasına hassâs olmak, dürüst, güvenilir ve sâdık bir mü’min olmak varken… Kimin ne dediğinin veya -dünyalık ya da akıl anlamında- ne verdiğinin yahut da vermediğinin ne önemi vardır?

Rabbim, bizleri sâlihlerden, muhsinlerden ve müttakîlerden eylesin. 

15 Kasım 2018 – Perşembe

Kış geliyorum dedi. Bu gece Konya'ya kar yağdı. 

Yâ Rabbi, rahmetini ve lütfunu üzerimizde berdevâm eyle! Bizleri, kendinden başkasına muhtaç etme ve bizi göz açıp kapayıncaya kadar bile nefislerimize bırakma! 

Yâ Erhame'r-Râhımîn, hâssaten şu kış günlerinde evsiz barksız kimselerin, fukarâ ve gurabânın ve sahipsiz sokak hayvanlarının yardımcısı ol. 

Biz -âciz kulların- Senin bize bahşedeceğin her hayra muhtacız. Bizim neye muhtaç olduğumuzu Sen daha iyi bilirsin. Bize her şeyin en hayırlısını nasip eyle. Nefislerimizin azgınlığından, şeytanların vesvese ve iğvâlarından bizi koru. Âmîne yâ Mucîbe'd-Deavât.

26 Aralık 2018 – Çarşamba

Karakış kendini gösterdi. Bu gece Konya'da mevsimin ilk karı yağdı. Hava gece hafif kar yağışlı, sıcaklık -6 derece, gündüz ise bulutlu ve -3 derece.

Allah fukarânın ve gurabânın yardımcısı olsun.

14 Nisan 2019 – Pazar

“Fenerbahçe-Galatasaray Maçı” Münâsebetiyle:

Lise birinci sınıfa kadar futbol ve top oyunlarını asla sevmezdim. İnsanların top peşinde koşmaları ve topla oynarken sevinmeleri, üzülmeleri, bağırmaları hatta kavga etmeleri bana anlamsız gelirdi. Acaba bende mi bir anormallik var diye de düşünmüyor değildim. Çünkü onların topluca ilgi gösterdikleri şey benim için hiçbir şey ifade etmiyordu. Hatta gençler top oynarken topları benim bulunduğum tarafa geldiğinde bana bağırırlardı, “topu at” diye. Yaptıklarını gereksiz gördüğüm için, “anlamsız yere saatlerce bir oraya bir buraya koşturuyorlarsa, gelip toplarını da alsınlar” diye düşünür, ilgilenmezdim. Tabii ki arkadaşlarım gelip toplarını alırlarken kızarlardı. : ) “Topla daha çok oynamak için yani topun oyunda olduğu süreyi uzatabilmek adına, sağa sola kaçan topları bile bir an evvel oyunda görmek isterlerdi. Aylar, yıllar böyle mutlu, mes’ûd ilerlerken en samimi arkadaşlarımdan biri futbolu çok sever ve devamlı futbol oynardı. Hem de emsalleri içinde onun gibi oynayan yoktu. Lise döneminde, futbolunu daha da geliştirmiş, herkese çalımı basıyordu. İki kişi bazen üç kişi onu tutuyor, daha doğrusu tutmaya çalışıyordu. Biz de çok samimi arkadaş olduğumuz için, onun futbol maçı olduğunda yine beraberdik. Ben sevmiyordum ama onun hatırı için onun maç yapacağı yere gidiyordum. O da top oynarken şunu yapacağım, bunu yapacağım diyordu, mahşeri kalabalık ve bir cümbüş ortamında bu kadar adamın arasında nasıl olacak diye düşünüyordum. Ama arkadaşım öyle hareketler yapıyordu ki, sanki o hareketleri diğerleri bilmiyormuş gibi, onlara çalım atıp, gol atıyor veya attırıyordu. Daha çok, gol attırmayı seviyordu. Ben ise, futbol konusunda “sudan çıkmış balık” gibi futbolun f’sinden anlamadan ama önyargısız şekilde izliyordum. İşin aslı, sadece arkadaşımı izliyordum. O da yeterli oluyordu. Çünkü top genelde onda oluyor veya ona geliyordu. Orta sahanın ortasında oynuyordu çünkü. İtiraf edeyim, futboldan zerre kadar haz etmeyen ben, arkadaşımı izledikçe futbolu sevmeye başladım. Arkadaşım on numara idi. Her maç esnasında son sözü söylüyor, en azından söyledikleri dikkate alınıyordu. Haftalar, aylar böyle geçti. İzlerken çok kolay oluyor olmalı, artık o golü ben de atarım diye düşünmeye başladım. Arkadaşıma beni de maça almasını söyledim. Takıma yedek olarak girdim, ileride oynayacaktım. Ben orta sahadayken yükseklerden bir top geliyordu. Baktım ve o top benim diye düşündüm. Kendime çok güveniyordum, top tam havada süzülürken, herkesten önce topu alayım düşüncesiyle ayağımı havada sıfır açma pahasına neryo chagi tekmesini attım. O esnada topa kafa vurmak için zıplamış olan havadaki rakip bir oyuncu arkadaşım -şu anda doçent- topa kafa uzatmış ama -daha sonra çok espri ve mizâh konusu olacak olan-  benim tekmeyi hesaba katmamıştı. : ) Tekmem direkt arkadaşın yüzüne indi. Hemen “faul” diye bağırdılar. Yahu arkadaş, beni sahaya sürenler, faulden, kuraldan bahsetmediler ki. : ) Bu ihmâlkârlık benim futbol hayatımla oynamak demekti. Arkadaşım beni anlayışla karşılasa da, bu sert faul benim futbol kariyerimi erteledi. : ) Benim suçum olmamasına rağmen. Arkadaşım içime bir futbol sevgisinin girmesine neden oldu, teknikleri de ondan öğreniyordum ama asıl beni faullerden sakındırması gerekirdi. Çünkü ben on iki yaşından beri Kung-Fu ve Taekwon-Do sporlarıyla meşguldüm. Hatta asistan hoca idim. Herkesin ortak şâhitliği ile Allah vergisi bir yeteneğe sahiptim. Tıpkı arkadaşımın Allah vergisi bir futbol yeteneğine sahip olduğu gibi. Kıyaslama için yine de Allahu A’lem diyorum. Hâsıl-ı kelâm, bir şeyi sevmeye görün, o noktadan sonra, sevene yap denmez; yapma dense de yapar. İHL’yi bitirinceye kadar sayısız maçlarda oynadım. Uzakdoğu sporlarından tanınıyor olmam, maçlarda başkalarının dikkatini çekiyor, çok hızlı oynadığım ve çalımı da biraz fazla sevdiğim için çok markaj yapıyorlardı. Hatta bu yakın arkadaşım bana “futbol yeteneği sende fıtrî olarak varmış ama sen futbolu sevmediğin için ortaya çıkmamış” demişti. Futbol sevgisi, uzakdoğu sporları sevgimi azaltmadı. Çoğalttı da diyemeyeceğim, çünkü o kadar çok seviyordum, olabildiğince çok. Gece-gündüz antrenman yapıyordum. Bir tarafta ilim, bir tarafta spor. Bir keresinde Edebiyat hocası bana ayda kaç saat antrenman yaptığımı sormuştu. Ben de ay olarak değil, antrenman sayısı olarak program yapıyorum demiştim. Nasıl yani dedi. Örneğin; en son çalışmalarıma göre otuz antrenmanda seksen saat” dedim. Çok şaşırdı, hesabın içinden çıkamadı. Antrenman programım yanımda idi, verdim, baktı ve çok iyi demişti. Şu sözleri sarf ederken, işi hikmete getirip, “size âhirette faydası olmayacak şeylerle hayatınızı hebâ etmeyin” diyesim geliyor ama konunun akışıyla uyumlu olsun diye o noktanın tefekkürle elde edilmesini dileyerek devam ediyorum. Futbol sevgisi Kung-Fu sevgisine engel olmadı. Kung-Fu’da o esnada emsallerimi fazlasıyla geçmiştim. Nitekim on iki yaşından itibaren asistanlık yapıyor olmam da, yeteneklerimin takdîr edildiğini göstermekteydi. Daha sonra birkaç spor salonunda Kung-Fu antrenörlüğünden sonra üniversite yılları başladı. Üniversitenin ilk yılında bütün hafta sonları futbol maçlarıyla geçti. Kendimi artık bu sahada da oldukça geliştirmiştim. Bazı arkadaşlar benim Taekwon-Do vs. de bildiğimi öğrenince o konuda dersler istediler. Yakın arkadaşlara hayır demek uygun olmazdı, ona da başladık. Bu sporların biri gitse diğeri geliyordu veya ikisi de bir türlü çekilip gitmiyordu. Oysa benim gönlümde İslâmî ilimlerde ıhtisâs ve bu istikâmette ilmî çalışmalar yapmak vardı. Asıl amacım bu idi ama spor sevgisi ve meşguliyeti, hayatımdan ve aklımdan hiç çıkmıyordu. Bu esnada yaşım yirmi iki. Defalarca tefekkür ettim. Ne istediğimi biliyordum. Faydalı ilim… Zaten bu yaşıma kadar Allah’a hamdolsun ilimle hep iç içe olmuş, küçük yaşlarda Kur’ân kursu, on iki yaşından itibaren o günün şartlarında kaliteli denebilecek bir müfredat ile İHL, meslek dersleri hocalarıyla özel sohbet ve dersler ile her türlü taassuptan uzak olarak kaliteli bir ilmî altyapıya sahiptim. Mürüvvet ve onur sahibi bir kimsenin kendisinden bahsetmesi çok zor iştir. Kung-Fu antrenörlüğü yaptığım zamanlarda bile sorduklarında veya bir tanışma esnasında kibir, gurur veya riyâ sanılmasın/sayılmasın, en azından kötü zan yapan kimselere malzeme vermeyeyim diye spor hocası olduğumu söylerdim. Ne sporu demezlerse de, öyle kalırdı. Birçok talebem, gösteriş sevdasıyla bazen benden çok tanınırdı; ancak karşılaştığımızda gerçek ortaya çıkardı. Kibir, gösteriş, riyâ ve hava atmayı hiçbir zaman sevmedim. Neyse biz tefekkürümüze dönelim. Üniversitenin ilk yılında aylarca ısrârla ve samimiyetle Allah’a dua ettim ve dedim ki: “Yâ Rabbi, içimdeki şu Kung-Fu, Taekwon-Do ve futbol sevgilerini çıkarıp at. Onlara olan sevgim, ilim talebinden ve hayırlardan beni alıkoymasın…” Sonra ne mi oldu? İnanın, kalbimde, benliğimde ve duygularımdaki köklü değişimi hissettim. Duam kabul olmuştu. Önceden, Kung-Fu veya futbol söz konusu olduğunda bu konuyu en iyi bilen ve en çok konuşması gereken kişi benim diye düşünürken; artık insanlar toptan mı bahsediyorlar, Kung-Fu’dan mı bahsediyorlar, beni ilgilendirmez hâle gelmişti. Eskiden olsa, “şurayı bilmiyorsunuz, şu konuda yanılıyorsunuz, şurayı atlıyorsunuz” derdim; ama artık, “bu meseleleri bu kadar etraflıca bilinceye kadar keşke hak dini öğrenseydiler, keşke ilim öğrenip hallerini ıslâh etseydiler” diye düşünür olmuştum. Spor ortak noktasıyla sohbetlerin de -hayır sevgisi ve hayır talebi- olmadıkça bir sonuç vermeyeceğini görmüştüm. Üniversite okuduğum yerde Arapça, Usûl vs. ilimler adına ehil bir kimse olmadığı için, orada üniversiteye devam etmemeye karar verdim. Hem ilim tahsîl etmek hem de açık öğretimde başka bir üniversite okumak maksadıyla oradan hicret ettim ve Konya’ya geldim. Buraya geldiğimde artık içimde ne Kung-Fu sevgisi ne de futbol sevgisi vardı! İnsan bu kadar mı değişir. İnsan bazen bazı şeyleri haddinden fazla sevebiliyor ama bunun farkına dahi varmıyor. Futbol sevgisi de bunlardan biridir. Günümüzde futbol artık sevgi olmaktan çıkmış bir tutku, bir bağımlılık, bir hayat tarzı hatta bir hastalık hâline gelmiştir. Ben kendi benliğimde spora haddinden fazla sevgi duymamın zararlarını fark edip Yüce Allah’tan yardım istemişken, nice gençler bugün futbolu veya başka boş eğlenceleri maalesef ki tutku, bağımlılık, takıntı ve hastalık seviyesinde içselleştirmişlerdir! Mubâh olan şeyleri meşrû dairenin dışına taşacak kadar önemsemek insanın fıtrî dengesini bozar. Futbolu veya aslında mubâh olan herhangi bir şeyi bu kadar abartıp da yaratılış gayesini unutan kimse, bu uğraşları ile mi Allah'ın rızâsını ve cennetini kazanmayı ummaktadır? “Herkes öyle/böyle” bahanesine sığınmadan, insan kendisine sormalı değil mi, ben bu dünyaya neden geldim? Ben olsam, samimi bir dua eder, Allah’tan gereksiz şeylerin sevgisini kalbimden ve hayatımdan çıkarmasını diler, bu samimiyetin bir belgesi olarak da “Dünya derbisi, Avrupa derbisi” diye abartılan ve beş dakika sonra başlayacak olan “Fenerbahçe-Galatasaray” maçını izlemezdim!

2 Mayıs 2019 – Perşembe

Duyarsızlık Hayat Buldukça, Ukdeler Bitmez!

Yıllar ne kadar da çabuk geçiyor…

İlkokul döneminde hep bir masam ve sandalyem olsun, üzerine kitaplarımı, defterlerimi, kalemlerimi ve silgilerimi koyayım, üzerinde yazıp çizeyim, okuyayım, ders çalışayım isterdim. Ama dedesini dört yaşında, babasını sekiz buçuk yaşında, babasının tek erkek kardeşi olan amcasını on yaşında kaybetmiş yetim ve garip bir çocuk için bu isteğin yerine gelmesi normal şartlarda mümkün değildi. Çok küçük yaşlarımdan itibaren bu istek hep içimde bir ukde olarak kaldı. On iki yaşında Ereğli İHL’ye yazıldım. Okul idaresinin araya girmesiyle, meccânen olmak kaydıyla dört arkadaş ev tuttuk. Bir keresinde, o evin yakınında kirada kalan İHL’de altıncı sınıfta okuyan bir abinin evine gitmiştik. İlk dikkatimi çeken ve hayranlıkla baktığım şey, o abinin üzerinde kitapları, defterleri ve kalemleri bulunan çalışma masası ile sandalyesi idi. İçimdeki bu ukdeye ve gıptaya rağmen, tabii ki bu tür istek ve duygularımı kimseyle paylaşmayacak kadar da ailemden onur, kanaat ve tokgözlülük terbiyesini almış ve yaşadıkça küçük yaşlardan itibaren hayatın çileleri ve zorluklarıyla yoğrulmuş ve yoğruldukça olgunlaşmış ve Allah’tan başkasına muhtaç olunmaması, el ve dil açılmaması gerektiğini yaşayarak öğrenmiştim. Yirmi yaşıma kadar hep bir masa ve sandalyem olsun istedim ama nasip olmadı. Hemen söylemem gerekir. Bu sözlerimin arkasında asla bir isyân yoktur. Nasip etmeyen Mevlâ’ma, her hâlükârda binlerce şükürler olsun. O’nun her bir takdîrinin perde arkasında elbette binlerce hikmetler ve hayırlar bulunmaktadır. Devam edeyim, yine orta ve lise dönemlerinde Uzakdoğu sporlarıyla meşguldüm ve bu sporlara uygun şekilde spor salonunda ve açık havada, kırda ve çayır çimende antrenman yaparken giyilecek bir ayakkabım olmasını çok istedim. Bu istek de içimde bir ukde olarak yıllarca kaldı. Spor salonunda en başarılı sporcu olmama rağmen, o spora uygun, güzel bir elbisesi ve ayakkabısı olmasını hangi çocuk istemez? Yeteneksiz zengin bebeleri cafcaflı spor ayakkabıları ve spor elbiseleriyle havalı havalı hareket ederlerken, ben tekniği en iyi olan sporcu olmama rağmen bir spor ayakkabısına sahip olamıyorsam, bu, bir çocuğun içinde ukde olmaz mı? Ayrıca hava ve gösterişten Allah’a sığınırım. Yine devam edeyim, İslâmî ilimlerle meşguliyetimin daha teknik düzeyde olduğu yirmi yaş sonrasında çok okuyup, çok yazı yazdığım ve sık sık fotokopi çektiğim için, o devirlerde piyasaya yeni giren elektronik daktiloya çok heveslendim. İmkânım olsa bir lahzada alırdım ama imkân olmazsa, ne kadar istersen iste, yutkunarak da olsa, o daktiloya bakar ama alamadan oradan uzaklaşırsın. Bir gün, bütün istek ve azmimi cesaretimle birleştirip, bir elektronikçi dükkânının önünde durdum ve vitrindeki daktiloya imrenerek bakmaya başladım. Ama fiyatı benim imkânlarımın çok üzerinde idi. Zaten imkânım olsa, daha önceden daha ucuzu olan klasik daktilolardan almış olurdum. Onu alamamış biri, elektroniğini nasıl alabilsin? İçimden, belki fiyatta biraz indirim yapar ve birkaç ay da taksitle satar diye düşünerek içeriye girdim. Ama adam daktilonun fiyatının makul olduğunu ve taksit de yapamayacağını söyledi. Üzülerek çıktım ve gittim. Zaman çok hızlı ilerliyor ve teknoloji piyasası da birkaç yıl geçmeden yeni ürünlerin afişe edilmesiyle değişiyordu. Beğenmeli ve lüks mallardan bahsetmiyorum. Kastettiğim ürünler, ihtiyaç olan türlerdir. Yoksa “ihtiyaç yokken cep telefonu çıkmış, hemen almalıyım veya akıllı telefonlar piyasaya sürülmüş, elimdekini değiştirmeliyim. Onu almalıyım, bunu yenilemeliyim, böylece doğrudan veya dolaylı olarak Kapitalizm’e işlerlik kazandırmalıyım” demiyorum. Bilakis bu yaklaşımı isrâf olarak görüyorum. Bütün bunlara rağmen, bazı ürünler bazı kimselerin ihtiyacı olabilir. Her ne kadar, yeni ürünleri ilk olarak veya çoğu kez zenginler kullansa da, bazen fakirlerin bir ürüne ihtiyacı paralı amcalardan daha çok olabilir. Şahsen ben, hiçbir ihtiyacımı -ihtiyaç ânında- başkalarına açmayı nefsim için uygun görmem. Vakti zamanı geçtikten sonra birilerinin ibret alması adına, bazı anıların dile gelmesini ise hikmet olarak görürüm. Çünkü bu durumda, insanların ders çıkarmasının ve hatalarını terk edip ıslâh olmalarının yolu açılır. Ayrıca pişmanlıklardan da tevbe hâsıl olur. Kaldı ki, bahsi geçen bu türden anlatımlarda kimseden herhangi bir talep de yoktur. Zira anlatılan hâdiseler tarih olmuş ve Kirâmen Kâtibîn melekleri tarafından zaptedilmiştir. Son bir anı ile hasbıhâlimizi bitirelim. Yaşım yirmi beş, o esnada birkaç yıldır tanıdığım ama bu kısa zamana rağmen, aramız -zâhiren- iyi düzeyde olan, yaşı benden büyük ve ekonomik yönden de patron konumunda bir abi ile oturup sohbet ediyoruz. Hani, zenginler zenginlerle oturup kalkarlar derler ya, aslında bu doğrudur ama bir de “ama”sı vardır. Zenginler bir de, kendilerinden bir şey istemeyen, beklemeyen ve onurlarından dolayı zâhiren zengin gibi davranan, zengin sayılan kimselerle de oturup kalkarlar. Hamdolsun, bu abiyle de benim çıkarsız bir arkadaşlığım vardı. Konuşma esnasında, masasının üzerindeki acar/yeni bilgisayarı göstererek,  bilgisayarını yenilediğini, eskisini de çok ucuz bir fiyata sattığını söyledi. Ben de, haberim olsaydı, ben satın alırdım, dedim. O da bana, “senin ihtiyacın olduğunu bilseydim, hediye ederdim” dedi. Bu tür soğuk cömertlik rollerini hiç sevmem, çünkü “bilseydim, bilmiyordum, deseydin, gelseydin…” gibi sözler bahaneci insanların laflarıdır; bu sebeple ben de karşılık verdim: “Bilgisayar tüccârlardan önce, ilim tâliblerine lazım” dedim. Söz uzadı biraz, sözü şekerlemekte fayda var… Ee, nasıl bitirelim; sana -tırnak içinde bu kafa yapısındaki kimselere- , benim ihtiyacımı bildirmeyen Allah’a şükrüm var benim… Allah’a dua ediyoruz: Yâ Rabbi, bizi göz açıp kapayıncaya kadar bile nefsimizin eline bırakma ve bizi kendinden başkasına da muhtaç etme! Âmîn.

3 Haziran 2019 – Pazartesi 

Bayram Şekeri Tadında…

Bugün 29 Ramazan 1440.

Bugün yaşadığım somut bir örnek üzerinden dostluğun ne olduğunu anlamaya çalışalım. Bir gün önce, bir kardeşle şu saatte buluşalım diye sözleşiyoruz. Daha sonra market alışverişi yapmam gerektiği için, sözleştiğimiz saate yetişme düşüncesi ve gayretiyle alışverişi öne alıyorum. Fakat alışverişi yaptıktan sonra saate bakıyorum. Daha otobüs durağına kadar ellerimdeki poşetlerle gideceğim ve otobüsün gelmesini bekleyecek ve eve varacağım. Allah izin verdiğinde, en iyi şartlarda o arkadaşla buluşmak için söylediğim vakitte ancak evde olabileceğim. Bundan sonra, evde öğle namazını kılıp, yoldan geçen ilk otobüse binip, o arkadaşımla buluşacağım yere gideceğim. Bütün bunları düşündüğümde verdiğim söze aykırı davranmamak adına hemen arkadaşımı telefonla arıyorum. O an itibariyle gerekli olan market alışverişi yaptığımı, ellerimde poşetlerle otobüs beklediğimi ve inşâAllah 7-8 dakika sonra da otobüsün geleceğini, daha sonra eve varınca da gecikmeden otobüse binip geleceğimi, bu nedenle gecikeceğimi söylüyorum. Söylüyorum ki, onu gecikeceğim süre kadar muallakta bırakmayayım.

Peki, neden bunları veya o andaki düşüncelerimi anlattım? Çünkü söze sadâkat bir mü’minin en karakteristik özelliğidir. Mü’min; sözü ile sâdık ve dürüstlüğü ile de emîn ve güvenilir kimsedir. Sözün küçüğü-büyüğü olmaz! Yani bazı sözleri tutmamak veya verilen sözleri bazen yerine getirmemek ya da vaktinde yerine getirmemek diye bir şey yoktur İslâm'da! Ehl-i Sünnet olduğunu söyleyen mü’minler bilmeliler ki, Sünnetine uymakla mükellef olduğumuz Peygamberimiz, nübüvvetinden önce bile Muhammedü’l-Emîn (Güvenilir Muhammed) olarak bilinirdi. Ve hicret esnasında, daha önceden müşriklerin kendisine emânet bıraktıkları değerli eşyaları sahiplerine teslim etmesi için Hz. Ali’nin Mekke’de kalıp yatağına yatmasını ve böylece kendisini vatanından çıkmaya zorlayan müşriklerin değerli eşyalarını sahiplerine ulaştırmasını emrediyor.

Peygamberimizin uygulaması böyle olmasaydı, kaç kişi benzer durumlarda Peygamberimizin Sünnetini ortaya koyabilirdi? Mü’min, sözlerine ve ahitlerine sâdık olmalıdır. Bir kimsenin sözüne güvenilmezse, o kimsede geriye hangi değer kalır? Bakınız, Peygamberimize düşmanları bile doğruluğu ve dürüstlüğü noktasında güveniyorlar. Birbirlerine dahi güvenip de veremedikleri en değerli eşyalarını hiç çekinmeden ve endişe etmeden ona emânet edebiliyorlar. Maalesef ki bugün, kendisine güvenilemeyen Müslümanlar var!..

Neyse, bu faslı hızlı geçelim. Peki, bu arkadaş ne demiştir sizce? Birçok kimse, “ben olsam, hiç önemli değil, rahatına bak, derim” diyeceğini, bazıları da eleştirip fırça atabileceğini veya akıl ya da öğüt vereceğini de düşünebilir. Hayır, bu ikisi de olmadı. Dedi ki: “Neredeysen bekle, ben hemen geliyorum, poşetlere yardım edeyim…”

Bu arkadaş ancak iki otobüse binerek gelebilir. Ama buna rağmen bahane veya suçlamaya yeltenmiyor, "dostluk gönülden gelen fedâkârlıktır" dercesine hemen hayra, kardeşliğe ve dostluğa dair adım atmak istiyor. Tek cümleyle işte dostluk bu!

Dostluğun anlamını, gereklerini bilmeden ve yapmadan dostluk edebiyatları ile insan "dost" olamaz! Dost olmayı başaramayanlar, icraat yerine, bahane üretirler! Dost, kendisinden bir şey istenmediği halde sorumluluk bilinci taşır. Yeter ki, dostuna yapabileceği bir şey olsun… Dost sevmeyi, sevindirmeyi ve sevilmeyi bilen kimsedir. Dostluğun olmazsa olmaz iki temel değeri vardır ki, onlar da fedâkârlık ve ferâgattir! Özverisiz olanlar özlerinden gelerek veremeyenler ve yapamayanlar, gönüllerini iman, ihlâs ve takvâ ile tedavi etmelidirler. Yoksa, dostluğun anlamını bilmeden, dostluğu yaşamanın mânevî hazzını tatmadan, iyi gün dostlarına aldanarak ve dostsuz olarak bu dünyadan göçüp gidebilirler! 

30 Ağustos 2019 – Cuma 

“Ayvayı Yedik” Dememek İçin!

Küçük yaşlarda, muhtemelen 7-8 yaşlarında bahçemize giderken yol üzerinde bir bahçeden yol tarafına sarkmış iri ayvaları görmüş ve çok canım çekmişti. Dayanamadım ve bir tane koparıp yedim. Yedim yemesine ama içime bir sıkıntı çöktü. Çünkü annem, "başkasının bahçesinden bir çöp bile alıp, onunla dişini kurcalasan günahtır, kul hakkıdır" demişti. Anneme söyledim. “Tamam, geçerken kadın bahçesinde olunca söyleriz” dedi. Zira bahçede hep bir kadın oluyordu. Sanırım kocası yoktu. Ama kaç kez oradan geçtik, bir türlü kadını göremedik, âdeta ben, “kadına söylesem, o da hakkını helâl etse de bir rahatlasam” psikolojisindeydim. Üzerimde bir yük olduğunu hissediyordum. Derken, günün birinde kadının bahçesinin hizasına geldiğimiz bir zaman, kadını bahçede bir şeylerle uğraşırken gördük. Ben o yaşlarda oldukça utangacım, hemen anneme: “Anne, hadi söyle!” dedim. Annem de, “komşu!” diye seslendi, kadın bize yaklaştı. Annem, “bak, oğlum ne diyor?” dedi. Ben de söze girdim ve: “Teyze, geçenlerde buradan geçiyordum, bahçenizden yola sarkan ayvaları çok canım çekti. Bir tanesini yedim, hakkınızı helâl edin” dedim. Annem, kadının helâl edip, beni seveceğini ve güzel sözler söyleyeceğini sanıyormuş. Ben ise nötr haldeydim. Ne derse beğenirsiniz? Kadın bir başladı, beni fırçalamaya! Böyle şey yapmamalıymışım, bir daha olmamalıymış vs. lafı uzattı durdu. En sonunda o unutsa da, ben helâllik istediğimi yineledim. Nihâyet sağ olsun -gerçi şuan ölmüştür ama- hakkını helâl etti. Normalde bu tür durumlarda tüm köylü, “âfiyet olsun, helâl-i hoş olsun yavrum; yeter ki dalları kırmayın” derlerdi. Her dönemde rastlanacak yüzde 1-5 böylesi bir istisnâ varsa, o da bana denk gelmişti. Ama bunda da bir hayır olduğunu düşündüm. Zira o yaşta ayvayı yemek, benim için büyük bir ders oldu. Bir daha mı asla! Yaşanmışlıklar içinde oturup-kalktığımız veya bir yerlere gidip-geldiğimiz arkadaşlar zaman içinde defalarca görmüşlerdir ki, “yenilebilir” fetvâsı verilebilecek ya da içinde azıcık bir şüphe barındıran bir şeye dağda, bayırda vs.de karşılaşsak, ne kadar albenili ve cazip olursa olsun, ne kadar canım isterse istesin, prensip olarak yemem. “Ye!” dediğini kesin bildiğim veya zann-ı gâlip ile “ye” diyeceğini tahmin ettiğim eşim, dostum, tanıdığım müstesnâ. Ama bu sahanın sınırlarını genişletmek adına nefsimden asla fetvâ vermem! Bu durumlarda fetvâyı mideme değil, vicdanıma sorarım! 

Ayvayı yemememiz duasıyla. 

16 Eylül 2019 – Pazartesi

Gurur Şeytanda Olur!

"Aileni gururlandır, gururlandım, bu bir gururdur, erkek adamda gurur olur, gururumu incitti" gibi sözler bâtıldır. Çünkü ğurûr (غُرُورٌ) kelimesi "kibir, kendini beğenmişlik, aldatma, kandırma" anlamına gelir. Kur'ân, şeytan için bu kökten gelen mübâlağalı ism-i fâil sıyğası olarak 'فَعُولٌ: feûl' veznindeki ğarûr (غَرُورٌ: çok aldatan, gurur veren) kelimesini kullanmaktadır (Bkz: Lokman: 33, Fâtır: 5, Hadîd: 14). Dolayısıyla gurur başta şeytanda, sonra da onun aldattığı, kibre ve kendini beğenmişliğe sürüklediği dostlarında bulunur. Gurur kelimesiyle alâkalı küçük bir anım var. Yaşım 12 ve İHL'de İslâmî bir ders esnasındayız. O zamanlar yani 12-15 yaşları arası oldukça utangaç olmama rağmen, dersin atmosferinden midir nedir, Allah bilir, kendime oldukça özgüven ile bir konuda sınıfta konuşma yaptım. Güzel de konuşmuştum, ama sözümü -iyi niyetle de olsa- "Müslümanda gurur olur" diyerek bitirmiştim. Hocanın, konuşmamdan memnun olduğunu düşünerek sırama oturduğumda bana: "Müslümanda gurur olmaz. Gurur şeytanda olur" dedi. İşte bu gerçeği o anda öğrenmiştim. O hoca hayatta ise, Rabbimden kendisi için hidâyet, selâmet ve âfiyet dilerim.

24 Ekim 2019 – Perşembe

"Hoca Çekiliyor, Siz Devam Edin!"

Günlüğüme şu an aklıma gelen bir anekdot düşmek istiyorum. Yirmi yaşında kısa dönem fahrî imamlık yapmıştım. İHL müdürü de arkamda namaz kılmaya gelirdi. Mahalle sâkinleri yatsı namazından sonra beni evine davet edip ağırlamak için birbirleriyle yarışırlardı. Hatta birbiriyle tartışanlar bile oluyordu; önce ben davet ettim diye. Neyse o devirde bir mahalleliye misafir oldum. Cami cemâatinden bazı kimseleri de davet etmişler. Sofranın etrafında oturduk, yemeğe başlamadan önce bir adam fıkra anlatmaya başladı. Dedi ki: "Anlatıldığına göre, bir bostana hem öküz hem de hoca girmiş. Ahali öküzü çıkarmak için uğraşıyor ama bir türlü çıkaramıyormuş. Bostan sahibi bağırmış: 'Öküzü bırakın, hocayı çıkarın' demiş..." Mış mış mış da mış mış mış! Dinleyenler de, ya âdeten -âdet yerini bulsun diye- ya şuursuzca ya da meşrû bir anlam kasdıyla gülüştüler. Fıkra anlatan demek istiyor ki, hocalar öküzden çok yer. Bu bir genellemedir ki; yanlıştır. Ama yiyicileri kastediyorsan; o kimselerden ve amellerinden ben de haz etmem! Yiyici, çıkarcı ve din ve mâneviyat üzerinden bencillik ve açgözlülük eden kimseler, hoca, hacı, câhil, kim olursa olsun; en sevmediğim insan tipleridir. Ama o esnada o kadar sinirlendim ki. Hem de o yaşlarda, hiç sevmediğim patavatsızlığa -haksızlık etmeden- ânında en uygun cevabı veren biriydim. Ma'lûm belli yaşlarda, insan lafı gediğe koymayı sever. Olgunlaştıkça da, lafı gediğe koymayı değil; hikmet, mudârât ve teennîyi gözetmeyi tercih eder. Neyse anıma döneyim. Ev sahibi öyle mükellef bir sofra hazırlamış ki, misafirler büyük bir iştahla saldırırcasına yemeklere giriştiler. Hem de öyle bir yiyiş ki, kıtlıktan çıkmış gibi. Ben davetlerde açgözlü ve hırslı insanların yemek yiyişlerini görünce iştahım kaçar, genelde yemek yiyemem. Normalde de kanaat ve şükürle yemek yemeyi severim. Sevdiğim bu güzel hâli de görmek isterim. Aslında o anda birkaç lokma yiyip kalkacaktım. Bu nâhoş atmosferden sonra o iştahım da kalmadı. Gönül ne et, tavuk, ne çay, kahve ister, ne ziyâfethâne ve kahvehâne; gönül muhabbet ister, yenilecek içilecek ne varsa hepsi bahâne! Sofrada o kadar çeşit vardı ki, arkadan hâlâ da geliyordu. Hem daha tatlılara geçilmemişti bile. Gerçekten hiçbir şey yiyesim yoktu. Sofradan kalkmam gerekiyordu. Ama kalkarken şu patavatsızın da ağzının payını vereyim dedim.

– "Hoca çekiliyor, siz devam edin!.."

23 Aralık 2019 – Pazartesi

İyi İnsanlar da Var!

Akşamdan önce bir arkadaşımızın sorusuna cevap vermekle meşgul olduğum için eve iki ekmek almam gerektiği halde gidemedim. Normal şartlarda akşam vakti girince hemen akşam namazını kılmak prensibim olduğu halde, ezan okunduktan sonra namazı kılmadan markete gittim. Yoğun şekilde yağmur yağıyordu, hatta şemsiyeyi aldığım halde ıslandım. Neyse markette ekmek dolabının önünde durdum, baktım, bir ekmek var. "Ekmek kalmamış mı?" diye kısık sesle mırıldandım. O esnada benden önce ekmek almış ve gitmek üzere olan bir arkadaş beni duymuş olmalı ki, elindeki bir ekmeği uzatıp, "bunu alın" dedi. Ben de, "ihtiyacınız varsa, gerek yok, teşekkür ederim" dedim. O ise, "bunlar ihtiyacımı karşılar" deyip mütebessim şekilde yüzüme baktı. O arkadaşın o içten ve samimi bakışının resmini âdeta gönül gözümle çekip kaydettim. Genelde duyarsız insanlara rastlasak da, duyarlı, nâzik, efendi ve iyi niyetli insanlar da yok değil. Akşam üstü böyle bir sahneye gerçekten ihtiyacım vardı. İçim rahatladı. Rabbim, dilediğine dilediği şekilde lütfediyor. Bazen tanıdık bir dost ile, bazen hiç tanımadığımız bir kimse ile. Marketten iki ekmek almak istediğimi sanki biliyormuşçasına, dolapta bir ekmek var, bir de ben vereyim, işinizi görün yaklaşımını söyleten ve yaptıran Yüce Allah'tır. Derler ya, söyleyene değil, söyletene bakın diye! Aynen öyle. O arkadaş için kaç kez hidâyet, selâmet, hayır ve âfiyet duası ettim. Şimdi bu vesîleyle tekrar onun için, bir insanın ihtiyaç duyabileceği her neye muhtaç ise, Rabbimden onu diliyorum. Şu an itibariyle de yatsı vakti girdi. İki lokma bir şeyler yemek gerekiyor. Buradan, anlayana çok dersler ve hikmetler çıkar. Yeter ki, hayata ibret nazarıyla bakabilelim…

25 Aralık 2019 – Çarşamba

Dümdüz Etmişler!

Çocukluğumun geçtiği ev… Sağımızda Ali hoca, solumuzda Bedir dayı, arkamızda dolmuşçu İbrâhîm, önümüzde Zabıta Hasan, nâm-ı diğer Çolak Hasan… Daha ötelerde karşımızda ise, aralarını bir yolun ayırdığı karşılıklı iki büyük kabristan… Dünyanın son durağı, âhiretin ise ilk menzili, ilk konaklama yeri yani…

Yakın geçmişte belediye, düzenleme, imar vesâire çerçevesinde çocukluğumun geçtiği -hatıralarla dolu-  evi ve etrafındaki bütün meskenleri yıkmış, oraları dümdüz bir alan hâline getirmiş…

Ne kadar acîb bir durum değil mi? Bir zamanlar dünya doğal hâlinde idi. Sonra insanlar yaratıldı. İnsan yaşadığı dönemde hem vâr oldu, hem de binâlar, yapılar, yollar, köprüler inşâ etti. Yani bir yokmuş, bir varmış misâli. O insanlar belli bir zaman sonra ölüp toprağa karıştılar, yaptıkları binâlar da onlardan sonra aynı âkıbete uğradı. Demek ki, insanın, “benim!” diyerek hırsla sarıldığı mallar, topraklar, köşkler, saraylar aslında kendinin değilmiş! Metâun kalîl! Az bir geçimlikmiş! Hayat, oynama, oyalanma veya âhiret için hazırlanmadan ibâretmiş! Allah’ın mülkünde üç beş karış toprak için birbirinin kanına girenler, fitne ve fesâda koşup hayatı çekilmez hâle getirenler hep boş davalar uğrunda ömürlerini hebâ etmişler! Allah’ın sınırlarını tanımayıp; amma velâkin kendi sınırları, hevâ ve hevesleri uğruna hadsizlik edenler, Allah ve Rasûlü ile sınır yarışına girenler, aslında Allah’a karşı en büyük cür’etkârlığı, küstahlığı ve nankörlüğü etmişler! Küfre, şirke ve zulme koşanlar, kısa hayatlarına büyük nankörlükler sığdırmışlar! Allah’ın vahyi ile yol bulması gerekirken, Allah’a, Âyetlerine, emirlerine, yasaklarına sırt dönenler, yegâne ilâh olarak Allah’ı bir türlü kabul edemeyenler, ilâhlıkta Allah’a kafa tutmaya çalışanlar, diğer insanları da kendileriyle beraber ebedî cehenneme sürükleyenler, demek ki, külliyyen kaybetmişler ve ebediyyen mahvolmuşlar! Yokluktan, hiçlikten vâr edilen, hiçbir şey bilmezken -nebîler ve rasûller aracılığıyla- kendisine vahiy bilgisi gönderilip dosdoğru yola, hak yola, cennet ve nimet yoluna davet edilen insan, Allah’ın gönderdiği yol işâretleri mesâbesindeki basîretlere ve nûra gözlerini kapatırsa, karanlıkta kalmaktan, zan ve ümniyyelere dalmaktan ve yolunu bulamayıp uçuruma yuvarlanmaktan başka nasıl bir sonuç beklemektedir ki?!

Sıla-i rahim ve yeryüzünde ibret nazarıyla gezip dolaşma çerçevesinde eş dost ziyâreti esnasında yanımdaki kardeşlere evimizin bulunduğu yeri gösteremedim. Çünkü dümdüz bir sahada insan ölçüp biçmeden bir noktayı nasıl bilebilir? Normalde bir mahaldeki/mahalledeki evlerin ve yerleşkelerin yeri herkesçe bilinir, her ev sahibi de evini gözü kapalı bile bulur değil mi? Ya bir de o evlerin tamamı dümdüz edilse, boş bir alan hâline gelmiş bir yerde herkes yine evini, yolunu bulabilir mi?

Demek oluyor ki, dünya sathında, hayat alanında Yüce Rabbimizin doğru yolu gösteren beyyineleri, basîretleri, hüdâ’sı ve nûr’u olmadan insan düz yolda şaşar? Sonuç da birçokları açısından öyle değil mi? Şekli küre ama yüzeyi düz olan dünyada vahiy bilgisinden yüz çevirmek sebebiyle şaşırıp/şaşkınlaşıp -Allah korusun- dalâletlere, küfür, şirk ve nifâk uçurumlarına hatta sîrette hayvanların bile aşağısı olan esfel-i sâfilîn derekesine kadar yuvarlanmıyorlar mı?

Rabbimiz Tebâreke ve Teâlâ buyurdu:

“Bilin ki dünya hayatı ancak bir oyundur, bir eğlencedir, bir süstür, aranızda bir övünüştür, mallarda ve evlatta -çokluklarıyla- bir yarıştır…” (Hadîd: 20)

5 Ocak 2020 – Pazar

Randevunuz Var mı?

Yadırgıyorum, asla kabul etmiyorum!..

İsim verip taassuba neden olmamak, zihinlere nefsî davranıyor izlenimi vermemek veya hiçbir kimseyi rencide etmemek adına muhatap olduğumuz kötü bir davranış biçiminin yanlışlığına işâret etmekle yetinmek istiyorum. Belki bir faydası olur!

Birkaç yıl önce birkaç kardeşle birlikte şehir dışında bir seyahat hâlinde iken, içimizden biri, "gelmişken, falan hocayı da ziyâret edelim" dedi. Şahsen ben, "falan hoca, filan hacı, feşmekan ünlü veya zenginle tanışmak" şeklinde -takvâlı ve ihlâslı bir amel dışında- bir istek ve ısrârcılığı olmayan bir yapıdayım. Bu noktada: "Allah ne dilerse o olur. Isrârcılığın ve inatçılığın gereği yok. Allah hayırlı kimselerle karşılaştırsın ve tanıştırsın. Kötü insanlardan ve kötü amellerden korusun. Herhangi bir kimseyle tanışmadan önce de, evvelemirde yıllardır tanıdıklarımıza karşı sorumluluk ve kardeşlik şuuru nasip etsin!" diye düşünürüm. Ama hayırlı ziyâretleşmeleri de mahza hayır görür, severim. Hatta vefâsız insanın, geriye hangi fazileti kalmıştır diye de sorarım!

Neyse o arkadaşın, yani hoca dedikleri kişinin vakfına gittik. Ben yolunu yordamını bilmem ama bu tür şeyleri seven bir arkadaşın ısrârcılığı ile biz de "he!" dedik. Büro şeklinde bir yere girdik. Sekreter olduğu anlaşılan bir adam, konuşma esnasında hocasının vakıfta olduğunu hatta karşı odada bulunduğunu ağzından kaçırdı. Ağzından kaçırırken de, -bizim hâlimize, vakarımıza ve rahatlığımıza bakarak- randevulu geldiğimizi veya hocasıyla tanıştığımızı sandı herhalde. Yoksa böyle bir falso vermezdi.

Hani bazı hocalarla bir türlü görüşemeyen -onlarla tanışmayı ve yan yana resim çektirmeyi seven- gençler, onların sekreterlerine “amcamla/dayımla görüşemeye geldim” diye taktik uyguluyorlarmış ya! Biz böyle yalanlara muhtaç olmayacak kadar şerefli bir amelle gelmişiz. Sonuçta herkes kendi karakterine göre amel eder! Ayrıca benim bahsettiğim hoca, amca lafıyla ziyâretine gidilen bir diğer hocayla aynı kişi değil!

Demek ki, insanlar şöhret/itibar elde ettiklerinde ve bir takım makamlara geldiklerinde nefisleri de büyüyor ve halktan kopup, kendilerini “özel adam” sanıyorlar! İzzet ve şerefin, takvâ ve ihlâsta olduğunu unutarak! Neûzü billâh!

Ânımıza devam edelim…

Sonra sekreter, randevu aldınız mı diye sordu. Hayır, dedik. Ayrıca ne randevusu?! Teşbîhte hata olmasın! Ashâb, Peygamberimizin huzuruna gelirken randevu mu alıyordu? Müslümanlar, ashâb'ın fakîhleriyle görüşmek ve ziyâret etmek için randevu mu alıyorlardı?

Yoldan gelmiş ve ayağının tozuyla, yol meşakkatine rağmen, kendisini hatırlayıp düşünmüş ve ziyârete gelmiş Müslümanlara İslâmî tavır bu mudur?! Yahu, insan somurtmaz; bir tebessüm eder! Hal hatır sorar! Aç mısınız, tok musunuz, der! Dik dik nefsânî ve taassubî prosedürlerini işletmez! Vesâire… Öyle değil mi?

Ben böyle bir ortama gitmek istememekle firâsette baştan isâbet kaydetmiş olduğumu gördüm. Tam anlamıyla sıkıcı bir ortamdı. Hem de o rahatsızlığı yanımızdaki arkadaşların hepsinde hissettim. Ben, arkadaşlara, “hemen kalkalım” dedim. Fakat yanımızda ısrârcı bir arkadaş vardı. Isrâr etmese tabiatıyla çatışırdı. Sekreter efendiye, hoca efendi hazretlerini aramasını söyledi. Adam önce mızmızlansa da, aradı, bayağı bir konuştular. Ama bizim yanımızda olduğu için kelimeleri seçerek konuşuyordu. Biz anladık ki, adam yani hocası karşı odada; aramızda birkaç metre var ama zât-ı âlîlerinden randevu alma şerefine nâil olamadığımız için "gelmem de gelmem" diye diretiyor, nazlanıyor! Yol arkadaşlarımızdan ısrârcı olan kişi, bu sefer de, çok gereksiz şekilde, benim bazı kitaplarımı onlara/vakıflarına satmak için dil döktü. Adam da almamak için diretti. İki inatçı keçi, "satacağım…”, “almayacağım…” diye inatlaşırken; sekreter: "Biz kitap satın almıyoruz. Bize kitaplar bedava, bağış olarak gelir" diyerek, bu fasla noktayı koydu. Karşımdaki insanda İslâm'ın şerefli faziletlerini geçtik, insanlık adına dahi bir güzellik görseydim, bedava hediye ederdim. Bu tür adamlara hediye edinceye kadar daha münâsip kimselere hediye etmek daha evlâdır!

Adamın yanında ne kadar fazla durursak o kadar daralıyor, içim sıkılıyordu. Yanımdaki arkadaşların hepsi, gördükleri tablo karşısında o kadar şaşırdılar ki, anlatamam. Hiçbirimiz böyle bir sahne ile karşılaşacağımızı ummuyorduk!

Maalesef, yakın geçmişte bazı kardeşlerimle birlikte yaptığımız bir ziyâret esnasında bu sahnenin bir benzeriyle daha karşılaşmıştık! Havasından mı suyundan mı, bazı insanların yüzleri yumuşak ama astarları sert oluyor! Menfaat beklentisi olmadığında, sert astarlarını kullanıyorlar!

Ne tuhaf adamlar, ne tuhaf vakıflar, ne tuhaf cemâatler, ne tuhaf ticâret anlayışları ve ne tuhaf insânî ilişkiler varmış!

Bu tür insânî münâsebetler, İslâm adına kötü örneklikten ve İslâm'a zarardan başka ne getirebilir ki? Bağış kitap mı? Bağış mı? Menfaat mi? Bu mu yani asıl kazanç?! O vakfa bağış yapmaya gelmiş olsaydık, o hoca, karşı odada değil, evinde bile olsa özel arabasıyla ânında yanımıza gelmez miydi? Önemli olan şeyin ne olduğunun farkında mısın garip kardeşim?

O âna kadar şaşalayarak olayları izleyip, biran önce oradan çıkıp, dışarının temiz havasıyla oksijeni ciğerlerime çekmek için sabırsızlanan ben dayanamayıp, artık "yeter!" dedim. O adamın ve hocasının saçma sapan tavırlarına ve bize karşı bedevîce tutumlarına karşı, açtım ağzımı, kalbimi, gönlümü ve gözümü hak ettiği karşılıkları sıraladım. O kadar haksızlık karşısında sussaydım, hakkı küstürmekten korkardım! Adam ağzını açıp da tek cümleyle bile kendini savunamadı, cevap veremedi! Allah hidâyet versin! Kim mi? Ne fark eder? Doğru veya yanlışa, kişilere göre mi karar vereceğiz? Diyelim ki benim babam. Diyelim ki senin baban veya hocan. Her zaman ve herkes karşısında âdil olmak ve âdilâne şâhitlik etmek zorunda değil miyiz?

Yâ Rabbi! Her türlü taassuptan Sana sığınırız.

25 Mart 2020 – Çarşamba

Koronalı Günler!

Bismillâh, elhamdülillâh, vessalâtü vesselâmu alâ Rasûlillâh...

1 Aralık 2019'da Çin'in Hubei eyaletinin başkenti olan Vuhan'da ortaya çıkıp sonra tüm dünyaya yayılan ve birçok ölümlere neden olan coronavirüs, dünyadan yaklaşık üç buçuk ay sonra 11 Mart 2020'de ilk vakanın tespit edilmesiyle birlikte Türkiye'ye de gelmiştir ve gün be gün bu virüs şu günlerde yayılmaya devam etmektedir. Birkaç hafta daha bu yayılmanın dikey olarak devam edip, daha sonra yatay bir eğilime döneceği ve inşâAllah düşüş trendine geçerek kontrol edileceği tahmin ediliyor. Bu virüsten Rabbimiz, tüm Müslümanları ve mazlûmları korusun. Tedbîri elden bırakmadan ve gevşeklik göstermeden tevekkül edip, Allah'tan sağlık, âfiyet, hidâyet ve selâmet istemek gerekir. Rabbimiz hem dünyada hem de âhirette bizlere rahmetiyle muamele etsin. Belâ ve musibetleri üzerimizden tez zamanda def etsin.

Şu 6T'yi asla ihmâl etmemeliyiz:

Tedbîr, Temizlik, Tecrîd (izolasyon), Tesbîh, Tazarru' (Allah'a yalvarış, yakarış) ve Tevekkül.

Coronavirüs salgını nedeniyle tüm dünyanın sosyal hayattan izole olduğu, birbirine 1-1,5 metre sosyal mesafe koyduğu şu korona ve korunma günlerinde bari Allah'a kulluğa dönelim, sâlih amellerle Allah'a yaklaşalım, ibâdetlerde gevşekliği terk edelim, âhiret hesabına yoğunlaşıp tevbe ve istiğfârlar edelim!

Korona günleri hem virüsten hem de âhiret azâbından sakınma ve korunma günleri olsun!

Zerre kadar bir virüs değil, hatta normal bir mikroskopla görülebilecek bir virüs dahi değil, ancak elektro mikroskopla görülebilen minnacık bir virüs âdeta hayatın olağan akışını durdurup insanları can derdine düşürüyor... Âlemlerin Rabbinin ve insanların ilâhının/ma'bûdunun ancak ve sadece el-Kadîr olan Allah Sübhânehu ve Teâlâ olduğunu tekrar hatırlatıyor. Bizleri tefekkürlere sevk edip; öldürenin de diriltenin de, verenin de alanın da, her şeyi hükmü ve tasarrufu altında tutan yegâne gücün Allah olduğunu, O'na teslimiyetten ve sığınmadan başka bir çarenin olmadığını, O'na kul olmanın, vasıfların ve makamların en şereflisi olduğunu hatırlatıyor...

İnsan âcizliğini, zayıflığını ve muhtaçlığını anlarsa, her şeyin yaratıcısı ve sahibi olan, her şeye kâdir ve mâlik olan, hiçbir şeye muhtaç olmayan ama herkesin ve her şeyin kendisine muhtaç olduğu, tek olup, eşi, benzeri ve şerîki bulunmayan, hayır da şerr de kendi katından olan Yüce Allah'a iman eder ve O'na itaat eder. Allah'a imanın tadını ve ibâdetin lezzetini alır...

Rabbimizden dileriz ki; bu âfetten ve bütün âfetlerden bize âfiyet versin. Bizleri, Kur'ân ve Sünnet'e en güzel şekilde uyan sâlih kullarından eylesin.

Dünya ve âhirette selâm, selâmet, esenlik ve kurtuluş ancak hidâyete tâbi olanlaradır.

29 Mart 2020 – Pazar

29 Mart’ta yazıp sosyal medyada yayınladığım makalemi internet günlüğüme kaydediyorum…

Virüs Kontrol Edilinceye Kadar Kendinizi İzole Edin, Gerektiğinde Karantinaya Alın!

Genelde tüm dünyada, özelde ise Türkiye’de yayılan ve yayılmaya devam eden koronavirüs çok hızlı bulaşan bir virüstür. Günümüzde ulaşım, dolaşım ve sosyal ilişkilerin yoğunluğu nedeniyle, yakın tarihte dünyayı bu kadar etkileyen ve gün be gün de yayılmaya devam eden bir salgın görülmemiştir. Endişe, tedirginlik ve strese gerek yok ama tedbîri de elden bırakmamak gerekir! Bize düşen, son derece ciddiyetle hep birlikte salgınla mücâdele kurallarına uymak, evde kalmak, sosyal mesafeye dikkat etmek, temastan kaçınmak ve üzerimize düşeni yaptıktan sonra da Allah’a tevekkül edip, Rabbimizden yardım istemektir.

İş ciddi! Enfekte olan veya semptomların bulunduğu kişiler izolasyona ve karantinaya tam riâyet etmelidirler. “Bana bir şey olmaz” diye düşünmemek gerekir. Bu virüs o kadar kolay yayılmaktadır ki, kime bulaşacağı, ondan da kime/kimlere kadar ulaşacağı bilinemez. “Bana bir şey olmaz” diye lakayt davranan, tedbîr almayan, insanlarla bir araya gelip, sosyal izolasyona uymayan ve sosyal mesafeye dikkat etmeyen kimsenin bu virüsü sevdiklerine bulaştırması, onların da birçok kimseyi enfekte etmesi mümkündür.

Öncelikli olarak kronik hastalığı olan ve bağışıklık sistemi güçlü olmayan kimseler ve yaşlılar için bu virüs hayat/memât meselesidir. Tablo ortada! Bir kimsenin, vücut sistemi güçlü bile olsa, virüs taşıyıcısı olarak birçok insana hatta en sevdiği kimselere bile bu virüsü taşıyabilir. Bazı insanların ölümüne dahi sebep olabilir.

Çocuklar ve gençler de bu salgının dışında değiller! Onlar bu enfeksiyonu kaptıklarında, “virüsün taşıyıcısı” rolünü üstlenmektedirler! Sosyal izolasyona uymayan ebeveynler çocuklarını enfekte edebilirler, çocukları da temas kurdukları kimselere virüs bulaştırabilirler!

Salgınla mücâdele kurallarına uymamak ve dikkat etmemek Şer’an kul hakkını gerektirir! Şu an yaşadığımız ve bir müddet daha yaşamaya devam edeceğimiz şu virüsle mücâdele günleri hayatın olağan akışı değildir; olağanüstü bir durumdur! Onun için, normal zamanlardaki gibi davranmak anormalliktir, sorumsuzluktur! Birkaç hafta, gerekirse birkaç ay sıkılmayı rafa kaldırıp inzivâya çekilmek, izole olmak, gerekli durumlarda karantinaya girmek gerekir. Bu zorunlu, maşrû, ma’kûl, bilimsel ve tecrübî mes’ûliyetler, virüsün kontrol edilmesi; salgının dikey yükselişinin durdurulup yatay eğilime geçmesi, sonra da -inşâAllah- kontrol altına alınması için şarttır!

Bilelim ki, bir evde enfekte olan kimse ister çocuk, ister genç, isterse de yaşlı olsun, taşıdığı virüsü ailesine, yakın çevresine, temas kurduklarına bulaştırır. Onlardan da birçok kimseye bulaşabilir. Zira bu virüs solunum ve temas yoluyla bulaşmaktadır. Bu cümle üzerinde biraz dşünsek, mevcut vâkıanın boyutları daha iyi anlaşılır.

Virüs, zaman içinde mutasyona uğrayarak, tıbbî müdâhalelere ve ilaçlara karşı da savunma geliştirebilmekte ve kendini korumaya çalışmaktadır. Unutmayalım, endişe ve karamsarlık yok ama tedbîr ve tevekkül tam olmalıdır!

Biz biliyor ve iman ediyoruz ki, Allah var, keder yok! Bunun anlamı, Allah’a iman edip, meşrû sebeplere sarılırsak, korkacak bir şey yok demektir. Çünkü Allah’ın yazmadığı bir şey başımıza gelmeyecektir. Fakat mesele, tedbîri elden bırakan ve kendini ihmâlkârlıkla salıveren kaderci kimselerin sandığı gibi de değildir!

Bilelim ki, şu salgın esnasında tedbîr alıp hasta olmamak da kaderdendir, tedbîr almayıp hasta olmak da kaderdendir. Allah’ın bir Sünnetullâh’ı vardır. Kaderi yazan ve bilen Yüce Allah, tedbîr alacakları da almayacakları da elbette önceden bilmiş ve mukadderâtı ona göre takdîr etmiştir!

Âmennâ ve saddaknâ, insanı virüs veya hastalık değil, eceli öldürür. İnsan, ecelini yazan ve kendisinin bilmediği ama ecelini yazan Yüce Mevlâ’nın bildiği bir zamanda ve Allah’a ma’lûm olan bir sebeple ölecektir. Ama bunu biz bilmiyoruz. Biz, ne zaman ve nerede öleceğimizi bilemeyiz. Bu, muğayyebât-ı hamse’dendir. Allah, bunu bize bildirmemiştir ki, tedbîr alalım, sadece kendisine dayanıp güvenelim… Ne dersiniz, bir felâketten ve âfetten kaçıp âfiyet dilemek daha hayırlı değil mi?

Bulaşıcı hastalıklarla ilgili Hadîsler ve bu husustaki Peygamberimizin uyarıları dikkate alınmalıdır. Şu anda virüsle mücâdele kapsamında yapılanlar, yapılması gerekenlerdir. Türkiye’de ilk koronavirüs vakası ortaya çıktığı andan itibaren Türkiye’de yaşayan herkesin müteyakkızâne şekilde tedbîrleri çoğaltıp, sosyal hayattan izole olması, gündelik görüşmeleri ve ziyâretleri minimize etmesi ve dünyada hızla yayılmış olan bu salgının Türkiye’de de o şekilde yayılmasına karşı önleyici ve koruyucu tedbîrler alması gerekirdi. Ama maalesef ki ilk vakanın üzerinden neredeyse üç hafta geçmiş olmasına rağmen hâlâ işin ciddiyetini kavrayamamış kimseler var! Bu kimseler azlar ama varlar! Bu kadar hızlı bulaşabilen bir virüsle mücâdele de az kişinin umursamazlığı şöyle dursun, virüs taşıyan bir kişi bile birçok kimseyi enfekte edebilir!

“Tedirginlik değil, tedbîr ve tevekkül” diyerek, farazî şekilde -sakındırma ve bilinçlendirme amaçlı- bir bulaş hikâyesi varsayalım.

Diyelim ki, bir kimse enfekte olmuştur. Ama kendisinde gördüğü semptomları umursamamaktadır. “Nasılsa geçer” diye hâdiseyi geçiştirip, bu durumu görmezlikten gelmektedir. Hem de insanların birlikte yaşadıkları ve birbirleriyle doğrudan veya direkt olarak az da olsa bir şekilde temas kurma ihtimâllerinin bulunduğu bir ortamda...

Hikâyemizin girişini oluşturduk. Gelişmesi de aslında girişin içinde mündemiçtir yani girişin içinde vardır. O da, “bu virüsün semptomları, kendi üzerinde beliren veya kesin olarak tespit edilen kimse, başkalarına temas edebilir, sosyal hareketlilik içinde bulunabilir, temizlik, sosyal mesafe ve izolasyon gibi kurallara uymayabilir” ana teması üzerinde yoğunlaşmak ve bu hususa dâir açılımlar yapmaktır. Bu noktayı zaten bildiğimiz için biz sonuca gelelim…

Neyin ne olacağını ve nasıl olacağını elbette ancak Allah bilir. Çünkü hastalık verip hastalıkla imtihân eden de, şifâ veren de, yaşatan da, öldüren de O’dur. Fakat bizim de, tedbîr almamız, nefislerimize zulmetmememiz, başkalarına kötülük edip de kul hakkına girmememiz de gerekiyor ya, o istikâmette devam edelim.

Virüs kapmış biri yakın temas kurduğu kimseye onu bir şekilde bulaştırabilir. Çünkü hasta olan kimse tek başına karantinada olması gerekirken, bu olmazsa, büyük olasılıkla yakınındaki kimseyi de enfekte eder. Enfekte ettiği kimse çocuk veya genç bile olsa, ortak yaşam alanlarında apartmanın kapısına veya kapı ziline dokunarak bulaştırabilir. Hasta olmayan bir kimse de ister istemez oralara temas edecektir. Bir süre sonra farkına varmadan elini yüzüne, gözüne, ağzına dokunduğu anda, virüs ona da geçmiş olacaktır. Allah korusun!

Siz daha binlerce bulaş hikâyesi tasavvur edebilirsiniz. Ama bilin ki, tasavvur ettiğiniz o hikâyeler dünyada binlerce kez yaşanmış gerçek hikâyeler olacaktır! İşin ciddiyetini anlamamız gerekir.

Kış ve ilkbahar ayları virüslerin yayılması açısından kritik zamanlar olduğu için, birkaç ay daha toplumsal olarak tam tedbîr ve ihtiyât ile izolasyona devam etmeliyiz.

İnşâAllah, gönül ister ve duamız odur ki, mübârek Ramazan ayı ile birlikte bu virüs etkisini kaybetsin, bayrama hem günahlarımızdan arınmış, hem de bu salgından âfiyet bulmuş olarak çıkalım. Hem de imanımızı artırıp, dünya ve âhiret sâadetimiz için dersler çıkaralım. Hayata, evreni ve hayatı yaratan Yüce Mevlâmızın istediği pencereden bakalım. Hayat görüşümüzü Allah’ın rızâsına uydurup, bütün kötülüklerden el etek çekelim.

İzolasyonlarımızı, rûhumuzu dinginleştirip, tefekkür, tezekkür ve tedebbürlerle Allah’a yakınlaşmak için fırsat bilmemiz, nefis terbiyesine ağırlık verip âhireti düşünmemiz, hayatı vâr edip kullarını imtihân etmeyi irâde eden, cinleri ve insanları oyun-eğlence için değil, sadece kendisine ibâdet etmeleri için yaratan, ölümü vâr edip, onları hesaba çekip amellerine göre karşılık verecek olan her şeyin yaratıcısı, sahibi, mâliki, meliki, rızık vericisi, göklere-yere, güneşe-aya hükmeden bütün işleri tedbîr eden, bir yaprak bile ilmi ve izni dışında yere düşmeyen, sadece Venüs’ün, Mars’ın veya dünyanın değil, bütün Âlemlerin Rabbi olan Allah Sübhânehu ve Teâlâ’ya iman etmemiz, iman, teslimiyet, takvâ ve ihlâsımızı artırmamız dilek ve duasıyla, bu koronavirüsü gönderen Rabbimizden dileğimiz odur ki, bu salgından tüm ehl-i iman’ı ve bütün dünya mazlûmlarını korusun.

4 Nisan 2020 – Cumartesi

3-4 Nisan’da yazıp sosyal medyada yayınladığım makelemi günlüğüme kaydediyorum…

Şu Koronalı Günler Geçinceye Kadar İzolasyonun ve Tedbirin Önemini Anlamalıyız!

Akşamdan önce koronavirüse karşı bilinçlendirme amaçlı sosyal bir mesaj yazmak istemiştim. Nâçizâna kısaca ama yürekten gelen samimi cümlelerle mütevâzı birkaç cümle yazdım. O yazım, bu yazının en altındadır. Söz konusu yazıyı tam gönderecektim ki, haberlerde yirmi yaş altına sokağa çıkma yasağı geldiğini dinledim. Ben bugünkü (3 Nisan) yazımda asıl çocuklara ve gençlere uyarı yapmayı amaçlamıştım. Yani sorumluluk bilinciyle bu hususun altını tekrar çizmek istemiştim. ‘Tekrar’ diyorum çünkü ma’lûm, daha önce 29 Mart’taki makalemde çocuklar ve gençler hakkında şunları kaydetmiştim:

 “Çocuklar ve gençler de bu salgının dışında değiller! Onlar bu enfeksiyonu kaptıklarında, ‘virüsün taşıyıcısı’ rolünü üstlenmektedirler! Sosyal izolasyona uymayan ebeveynler çocuklarını enfekte edebilirler, çocukları da temas kurdukları kimselere virüs bulaştırabilirler!” Evet, böyle demiştik…

Bence çocuklar ve gençler konusu yaşlıları uyarmak kadar önemli, belki de -genç nüfusun çok olması nedeniyle- daha da önemli! Evet, salgına karşı bir tedbir olarak okullar tatil edildi ama o öğrenciler evlerinde durmuyorlar, sokaktan eve girmiyorlar! Bütün dünyayı tehdit eden ve kasıp kavuran bir musibet karşısında bu kadar lakaytlığa ‘pes’ dememek mümkün değil! O çocuklar ve gençler tehlikenin farkında değillerse, bunu akledemiyorlarsa, neden ebeveynler onları toplumdan izole etmiyorlar?!

Dışarıda çalışmak zorunda olanlar ve günlük ihtiyaçları için markete giden kişiler salgınla mücâdele kapsamında koruyucu önlemlere -gevşeklik göstermeden ve “bir şey olmaz” demeden- tam olarak uymalıdırlar. Bilinçli olalım! 

Bu virüs 1 Aralık 2019’da Çin’de ortaya çıktığı zaman, iki şey görüldü. Birincisi, bu virüs, çabuk yayılıyordu ve tam olarak bilinmiyordu. Mutasyona uğrama refleksine de sahipti. İkincisi ise, başta Çin olmak üzere sınırlar açık tutulduğu için, ülkeler arası giriş çıkışlar, bu virüsün her yere yayılacağını o günden belli ediyordu. Tabii ki, bu iki tespitin, insanı sevk etmesi gereken endişe, virüsün kontrol edilememesi ve virüse karşı aşı bulunamaması durumuna ma’tûftu! Nitekim bugüne geldik, hâlâ yayılma ve belirsizlik tüm dünyada devam etmektedir. Rabbim, yardımcımız olsun.

Kendimden örnek vereyim. Türkiye’de sanırım 14 Mart’ta vaka sayısı beş idi. Ölen henüz yoktu. Fakat umreciler dönmüşlerdi ve kendilerine, evlerinde on dört gün izole olmaları tavsiye edilerek evlerine gönderilmişlerdi. Bu çok endişe verici bir durumdu. Ayrıca, umrecilerin birkaç katı oranında olan yurt dışındaki Türklerin parça parça ve gruplar hâlinde ülkeye dönmeye başlamaları ve bu dönüşlerin devam edecek olması da, salgınla mücâdele kapsamında, Peygamberimizin, “salgın olan yere girilmemesi ve salgın olan yerden çıkılmaması” uyarısına uygunluk arz etmiyordu. Bu nokta beynelmilel anlamda beni tedirgin etti. Diğer taraftan, hâlihazırda Türkiye’de vakalar yükseliyor ve tablo çok kritik ama hâlâ çocuklar ve gençler toplumsal tedbirlere riâyet etmiyorlar/dı. Tabii ki, bu akşamki, onlar hakkındaki sokağa çıkma yasağına kadar…

Kendimden örnek demiştim. Örneğin mukaddimesinden sonra devam ediyorum. 14 Mart’ta bazı dostlarım piknik için beni davet ettikleri halde, vâkıa endişe verici olduğu için, toplumsal etkinliklerin ve sosyal etkileşimlerin -zarûrî olmadıkça- kısıtlanması ve en aza indirilmesi gerektiğine inandığım için, o davete icâbet edemedim. Bunu davet edenlere bizzat ifade edemeyip, bir arkadaş vasıtasıyla birkaç cümle söylediğim için, sözümüzü nakleden arkadaş inşâAllah sözü güzel taşımıştır/taşıyabilmiştir. Zira üslupta hikmet, maalesef ki çoğumuzda yok veya yetersiz. Ve umuyorum ki, oradaki arkadaşlar, benim bu davranışımı anlayışla karşılamışlardır. Şahsen ben, bu tür davranışları, değil o günlerde, tedbir almak artık kaçınılmaz hâle gelmiş olsa da, doğruyu tebrîk etmek bâbından şimdi bile takdir ediyorum. O günlerde olsaydı, “mea’t-teşekkür” takdir ederdim. Bu ifadeler, çocuklardan yaşlılara kadar herkesin bilinçlenmesine katkıda bulunmak amaçlıdır.

Diğer bir nokta da şu: Soruyorum… İzolasyon kapsamında evde kalmanın neresi zor ve kötü? Ben bunu anlamış değilim! Bir insanın dışarıda zarûrî bir işi olmazsa, neden evde oturamaz? Sokağı, gezmeyi tozmayı seven bir milletiz sanırım. Adamlar evde oturamıyor yahu! Güzel ve meşrû bir uğraş edinene, zamanlar yetmez ama plansız, proğramsız ve meşrû meşguliyetsiz kişilere şeytan habire vesvese verir, bunalır, daralır, sıkılır, bir yerlere gitmeden duramaz.

 “Salgın”, sonrası için bir milat olacak sanırım. “Salgından önce” boş vakitlerde eşini dostunu ziyâret etmeye vakit bulamayan kimseler şimdi eşini dostunu hatırladı! Maalesef, Allah da şu an o fırsatı elimizden aldı! Birbirimizi özlüyor muyuz ve geçmişte sıla-i rahm’i kopardığımız için şimdi hayıflanıp üzülüyor muyuz, pişmanlık duyuyor muyuz bilmem ama şu anda istesek de birbirimize gidemeyiz! Allah tüm dünyaya öyle bir salgın verdi ki, ne birbirimize gidebiliyoruz, ne tokalaşabiliyoruz, ne de birbirimize sarılabiliyoruz. Hatta birbirimize yaklaşmaktan bile endişe ediyoruz. Bu da elbette şu konjonktürde haklı bir endişedir! Çünkü insan böyle bir ortamda, kendisinin hasta olabileceğine de, karşısındaki kimsenin hasta olabileceği ihtimâline de aklında yer vermeli ve ona göre davranmalıdır!

Kendimden örneğe devam edeyim. Lakayt insanlar için belki bir faydası olur. Market alışverişi için günlük -bir kez olmak üzere- dışarı çıktığımda, hızlı hareket ediyorum. Dışarıda iken bir yere veya bir şeylere temas etmekten kaçınıyorum. Evden çıkarken ve markette bir şeylere, en azından kapılara, poşete ve zile temas ettiğim durumlarda ise dışarıda en az on kez elimi dezenfekte ediyorum. Sosyal mesafeye uyuyorum. Eve gelince, ekmek poşetinin içinden ekmeği temiz bir elle alıp temiz bir poşete koyuyorum. İhtiyaç maddelerini bir yerde bekletiyorum. Bekleme süresi -ihtiyaçtan dolayı- birkaç saati bulmazsa, onları dezenfekte ettikten sonra kullanıyorum. Şüpheli bir şeylere temas ettiğimde, her seferinde ellerimi sabunla yıkıyorum. Evde gün içinde en az elli kez ellerimi sabunluyorum. Abdestli bulunmak ve mânevî/dînî tedbirler zaten Müslümanların ma’lûmudur!

Yirmi yaş ve altındakilere sokağa çıkma yasağı haberini bilmeden ve duymadan önce yazdığım kısa yazı da aşağıdadır…

TEMASTAN uzak duralım, SOSYAL MESAFE ve İZOLASYONA titizlikle dikkat edelim! Başlıca bu üç şeye HERKES, özellikle de YAŞLILAR, ÇOCUKLAR VE GENÇLER hiçbir gevşeklik göstermeden dikkat etmelidirler! GENÇLER arkadaş, akraba ve komşularıyla olan sosyal hareketliliğe son vermeliler, ÇOCUKLAR park, bahçe, yol ve sokaklarda virüs tehdidi yokmuş gibi oyun oynamaya, birbirlerine sarmaş dolaş olmaya ve böylece virüsün taşıyıcısı olup, sevdiklerinin, yaşlıların ve kronik hastaların hayatlarını tehlikeye atmaya hemen son vermeliler! Çocukları ve gençleri büyüklerin evde tutmaları, onlara doğruyu gösterici yaklaşımlarda bulunmaları ve durumun ciddiyetini onlara anlatmaları gerekir! Ayrıca özellikle YAŞLILAR, sonra da HERKES -boş boş oturmak yerine, ilimle, zikirle, tefekkürle ve meşrû işlerle vakitlerini değerlendirip bu günleri fırsata çevirmek sûretiyle- evde/izolasyonda sıkılmaya, can sıkıntısına son vermeliler. Çünkü bu virüs çok hızlı bulaşıyor ve zincirleme şekilde herkese ulaşabiliyor. Zengin-fakir, ünlü-ünsüz, ağa-paşa- yaşlı-genç, kadın-erkek demeden!

Yâ Rabbi, zâlimlerin ve akılsızların yaptıkları yüzünden bizleri helâk etme! Biz sadece Sana iman ettik ve Sana tevekkül ettik. Bildiğimiz-bilmediğimiz, gördüğümüz-görmediğimiz, uzak-yakın, dünyevî-uhrevî bütün âfetlerden bizlere âfiyet ver. Koronavirüs salgınını üzerimizden âcilen def et, bizleri, ehlimizi, sevdiklerimizi, ehl-i imanı ve bütün mazlûmları koru! Ayrıca dünya toplumlarının bu korkunç tablodan ibret almalarını, ders çıkarmalarını; böylece Sen’in gücünü anlayıp, Sen’den başka sığınacak, yönelecek ve iman edecek bir merci ve ilâh olmadığını anlamalarını nasip eyle.

Hidâyet, selâmet, âfiyet, esenlik dualarıyla.

5 Nisan 2020 – Pazar

Pazar sabahından itibaren önceki günlerde takılması isteğe bağlı olan maskeler, özellikle insanların kalabalık olduğu market, hastane gibi yerlere giderken artık takılmak zorunda... Bundan sonra marketler maskesiz müşteri kabul etmeyecek.

6 Nisan 2020 – Pazartesi

Bütün dünya belki yüz yılda bir insanların başına gelebilecek bir virüs salgını ile mücâdele ediyor…

Bugün itibariyle dünya genelinde koronavirüs sebebiyle hastalık tanısı konulanlar toplamda 1.337.749 kişidir. Bu kişilerden 275.883 kişi iyileşmiş, 74.476 kişi de ölmüştür.

Türkiye genelinde ise toplamda 30.217 hastalık tanısı konulmuştur. Bu kişilerden 1.326 kişi iyileşmiş, 649 kişi ise ölmüştür.

7 Nisan 2020 – Salı

Bugünlerde sık sık duyduğumuz üç cümle:

Evde kal Türkiye! Evde hayat var! Hayat eve sığar!

Bugün kaleme alıp sosyal medyada yayınladığım makalemi internet günlüğüme ilâve ediyorum…

Artık İstesen de Gidemezsin!

10-20 yıldır tanıştığımız, biliştiğimiz, bir zamanlar az veya çok görüştüğümüz eşimize dostumuza, kadîm arkadaşlarımıza karşı kardeşlik hukukunu ihlâl ettik, sıla-i rahmi, istişâreyi ve nasihatleşmeyi bıraktık, kendi kabuğumuza ve kendi dünyamıza çekilip, İslâm’ın pratiğini kendi akıl süzgecimizden geçirip şekillendirdik, hikmetsiz bilgi, kültür, birikim ve ahlâk yığınlarıyla kendi hevâmızın arzu ve istekleriyle, nefsimizin yönlendirmesiyle iç içe bir yaşam tarzını tercih edip mü’minlerin kardeşler olduklarını ve birbirlerine karşı mes’ûliyetleri olduğunu hayatımızdan ve hâfızamızdan sildik, bu husustaki uyarıları önemsiz, tâlî veya lüzumsuz görüp duymadık, düşünmedik, “sohbet bitse de gitsek” havasında bir psikoloji ortaya koyduk, bütün hayırların temeli ve esası olan Tevhîd, vahdet ve uhuvvet konularının önem ve önceliğine ısrârla dikkat çeken Müslümanların uyarılarına onlarca yıl kayıtsız kaldık, dünya, mal, makam, şöhret, itibar, lüks ve rahatlık peşinde koşmayı kendimizce daha önemli işler saydık, aynı apartman içinde komşumuz olan kimseleri bile yılda bir bayram ziyâretlerinde anca görebildik, o bayramda da görüşme imkânı olmazsa yıllarca birbirimizi hatırlamadık, özlemedik, aramadık, sormadık, dert(li)lerimizle dertlenmedik, derdimiz İslâm ve kardeşlik değilmiş gibi hareket ettik, mü’minler, bir azası rahatsız olduğunda diğer uzuvları da rahatsız olan ve geceyi huzursuz ve ateşli şekilde geçiren bir bedenin azaları gibi olmaları gerekirken, biz kardeşlik, sevgi, saygı ve sorumluluğun çok gerilerinde kaldık, uhuvvetsiz bir kardeşlikten, nefsîlikle birlikte “biz” den, Tevhîd’siz vahdet’ten, ilimsiz ve tahkîksiz bilgilerden söz etmenin felsefe yapmak, edebiyat parçalamak ve duyarsızlığı bahanelerle örtbas etmeye çalışmak olduğunun farkına varamadık, dünyada ne hedeflere vardık ama maalesef garip, yetim, öksüz, muhtaç ve fî sebîlillâh’ta dünya menfaatlerine değil, hayırlara koşan ve Allah’a davet eden kardeşlerimize varamadık/gidemedik, evini teşrîf edip de gönlünü almamız gereken kardeşlerimizi uzaktan eleştirip suçlayarak kalplerini kırdık, haklarına girdik, hikmet, sağduyu ve tecrübeden yoksun söylemlerle ihtilâf, husûmet ve düşmanlıkları artırdık, Allah’ı zikretmekle meşgul olması gereken dillerimize -tartışmakla, kardeşlerimizin gıybetini yapmakla, bilmeden iftirâlar etmekle, hakkında ilmimiz olmayan polemiklere girmekle- zulmettik, evet kendimize de kardeşlerimize de haksızlık ettik, Allah’ın lütfettiği sayılamayacak kadar o nimetlerin, zenginliklerin, fırsatların, gençliğin, sağlığın, boş vaktin farkına varamadık, bunları hep kendimiz için, kendi istediğimiz gibi kullandık hatta canımız ciğerimiz olan, olması gereken kardeşlerimize vakit ayırmadık, onlara gitmeye, dertlerini sormaya, sıkıntılarına merhem olmaya, nasihat etmeye, nasihat almaya, istişâre etmeye, sevgi, dostluk ve kardeşliği paylaşmaya gelince hep meşgul olduk, bir türlü müsait olamadık, burnumuzun ucundaki kardeşlerimize gidemedik, onlarla musâfaha edemedik, onlara sevgi ve hasretle sarılamadık, yıllar bu şekilde gelip geçerken, Allah bir virüs gönderdi, o virüs sadece bizim mahalleyi veya sizin şehri değil, tüm dünyayı sardı, artık birbirimize gidemiyoruz, sıla-i rahim yapamıyoruz, kardeşlik adına yapılabilecek binlerce hayırlardan uzak kaldık, hayat içinde istemdışı karşılaştığımız kişilerle öylesine yaptığımız tokalaşmaları bile özledik, evimizden dışarı çıkamıyoruz, onlarca yıldır yapmadığımız sıla-i rahimleri ve ziyâretleşmeleri artık istesek de yapamaz hâle geldik!

Evet, takvâ sahipleri müstesnâ, toplumun genel görüntüsü bu idi!..

Sonra Allah âdeta amelimize uygun bir karşılık verdi ve terk ettiğimiz birçok hayırları yapma imkânını şu süreçte elimizden aldı. Bu durumdan ibret alıp, nâm-ı hesâbımıza birçok dersler çıkarmalıyız. Onların en önemlilerinden biri de, kardeşliğin ihlâlinin farkına varmamızdır. Müslüman, yanındaki, yakınındaki, muhitindeki görüp görüştüğü kardeşlerine karşı sadâkat ve vefâ duyguları içinde olması gerektiğini artık bu süreçten sonra anlamalıdır.

Yakınına vefâ etmeyenin, uzağa hayrı olmaz! Burnunun ucunu göremeyen kimsenin, uzağı görebileceğini düşünmek bir gaflettir. Önce yakınlarımız… Önce kadim dostlarımız… Önce arkadaşlarımız… Önce komşularımız… Önce tanıştığımız, görüştüğümüz hatta bir bardak çay içip, birbirimizin yüzüne bir kez bile olsa tebessüm ettiğimiz kimseler… Uzaktakiler veya tanımadığımız kimseler daha sonradır, belki imkânımız açısından uzaktakilere özel sorumluluklar daha azdır ve nisbîdir. Zira öncelikler arasında dahi öncelikler vardır. Sistematik şekilde önceliklerimizi grafikleştirsek, sorumluluklarımızın ne kadar büyük olduğunun farkına varacağız. Herkes kendi yakınlarına sorumluluklarını îfâ ederse yani herkes evinin önünü süpürürse, başkasının evinin önünü süpürmek bir başkasının işi olmaz! Bu sorumluluk alanını, suya atılan bir taşın etrafında, gittikçe genişleyen hâleler oluşturması ve o hâlelerin gitgide iyice büyüyerek gözden kaybolması şeklinde olduğunu söyleyebiliriz.

Şu korona günleri, kötülüklerden korunma, günahlardan arınma, tevbe ve istiğfâr etme günleri olmalıdır. Bu süreçte ferdî sorumluluğumuzun, “kendini bilen insan” deyimi içindeki mündemic anlamlar çerçevesinde, âdeta bütün insanlığı düşünmek gibi önemli olduğunu anlayıp, boş söylemleri, hikmetsiz ve başkalarını suçlayıcı konuşmaları, polemikleri ve patavatsızlıkları terk edip; daha duyarlı, hassâs, prensipli, çalışkan, mütevâzı, oturaklı ve mahzûn olmalıyız. Ayrıca zararlı arkadaşlıklara ve mânevî virüsler kapmamıza neden olabilecek sosyalleşmelere son verip, hak ve hayır ehline yakın olmalıyız. Kendimizin, ehlimizin ve sevdiklerimizin hayrı için fitne, bid’at ve fesâddan bütün gücümüzle uzak durmalıyız!

Bilelim ki, oturup kalktığımız kimselere dikkat etmezsek, kötü insanlar yakınındakilere kötü örnek olurlar, kötü örneklik ve kötülük de bir nevi virüs gibi salgındır, yaygındır ve çok zararlıdır. Kişi arkadaşının dini üzeredir. Yani sonuçta arkadaşına benzer. Bakın insan topluluklarına, toplumların veya grupların iyi veya kötü ahlâkları asgarî müşterekte birbirlerine benzemektedir. Taşkın insanların arkadaşları taşkın, hilm ve hikmet sahibi insanların arkadaşları da mutedil ve vasat olmaktadır. Bilelim ki, herkes âhirette tâbi oldukları kimseler ve arkadaş gruplarıyla birlikte haşredilecektir. O halde dostluğun ve kardeşliğin önemini anlayalım! Dostluk ve kardeşlik adına hiçbir amacı ve ameli olmayan kimselerin tek dertleri hevâ-ü hevesleri peşinde koşmak olacağından, kötülükte ısrâr eden bu kimselerden uzak duralım!

Sıla-i rahim yapanlar, eşini dostunu ziyâret etmeyi şimdiden nasıl da özledi değil mi? Bunu ancak kardeşliğin hukukunu gözetenler; sevginin ve vefânın ehli olanlar anlayabilirler! Uhuvvet, sadâkat, vefâkârlık, sıla-i rahim, infâk ve ihsân gibi taraklarda bezi olmayanlar, salâh ve ıslâh ile işleri olmayıp habire fesâd ve ifsâd ile uğraşanlar bu hisleri anlayamazlar! Allah anlatsın inşâAllah!

Yâ Rabbi, beni/bizi, Sana hâs ve hâlis kul, Rasûlüne lâyık ümmet eyle. Bizleri, ferdî ve ailevî sorumluluklarını bilen ve kardeşlik hukukunu gözeten sâlih kullarından eyle.

NOT: Olumsuz sıfatların betimlenmesi esnasında kullandığımız nefs-i mütekellim mea'l-ğayr sıyğası olan "biz" zamiri ve üslubunda, söz konusu kötülüklerden uzak olan kimseler müstesnâdır. O cümlelerde toplumun ekserîsisin ihmâlini ifade etmek adına tağlîb yaptık. Rabbim bizleri o kötü sıfatlardan korusun!

11 Nisan 2020 – Cumartesi

Koronavirüs salgını dünyada 178 ülkeyi etkilemiş durumda!

Türkiye’de 11 Mart’ta ilk koronavirüs vakasının görülmesinin üzerinden bir ay geçti. Bu süre içinde Türkiye’de 47.029 hastalık tanısı kondu, 1.006 kişi öldü. Dünya genelinde ise 1.721.353 hastalık tanısı konmuş, 104.800 kişi ölmüştür. Şu an itibariyle bu virüsten hasta olanların ve etkilenenlerin sayısı iki milyonu bulmuş durumdadır. Asemptomatik yani Semptomsuz (herhangi bir sempton, belirti göstermeyen) vakalar ile şeffaf olmayan yani vaka ve ölüm sayılarını gizleyen veya düşük gösteren ülkelerin gizledikleri gerçek istatistikler ise bu rakama dâhil değildir.

Hastalık tanılarına göre dünya genelindeki ölümler % 6.2 oranında iken, Türkiye’de koronavirüs salgını peak/pik (zirve) noktasına ulaşmadığı şu süreçte Türkiye'de ölüm oranı % 2.2 oranındadır.

Bugünlerde uzmanlar tarafından sıkça kullanılan bir deyim vardır. O da, koronavirüsün pik yapması veya hastalığın pik noktasına ulaşmasıdır. Bu deyimin anlamı, bir ülkede koronavirüsün etkisinin en yüksek noktaya ulaşması yani koronavirüsün zirve yaptığı noktadan sonra düşüşe geçmesi demektir. Birçok Avrupa ülkesi bu noktaya ulaşmıştır.

Çin, Güney Kore, Norveç gibi ülkeler virüs salgınını kontrol altına aldıklarını söyleseler de, şu anda ABD (102.549), İtalya (18.279), İspanya (15.843), Fransa (13.197), İngiltere (7.978), İran (4.232), Çin (3.336), Belçika (3.019), Almanya (2.688), Hollanda (2.511) gibi ülkeler salgından en çok etkilenen ve ölümlerin en çok görüldüğü ülkeler durumundalar.

Türkiye’de ise pik noktasına birkaç hafta içinde ulaşılması bekleniyor. O süreçten sonra inşâAllah virüsün yayılması kontrol altına alınmış olacaktır.

Fakat uzmanlar, bu virüsün mutasyonlarla tüm dünyayı en az bir yıl boyunca etkilemeye devam edeceğini tahmin ediyorlar. Bu süreçten sonra farklı virüsler, hastalıklar, ekonomik krizler ve psikiyatrik vakalar gibi olumsuz sonuçlar bakımından dünyada hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı anlaşılmaktadır.

Allah’tan sağlık, âfiyet, rahmet, mağfiret ve hayırlar dileriz.

Vallâhu meanâ.

15 Nisan 2020 – Çarşamba

Annem Annem...

Çocukluğumda en az on kilometrelik bir mesafede olan bahçemize doğru çalışmak için sabah namazından hemen sonra gün doğmadan yola koyulurduk. Yarı yoldayken güneş doğardı, annem: “Öğle oldu, hadi acele edin” derdi. Bahçeye varmamıza yakın: “Yorulduk” derdik. Annem: “Çalışmayan yorulur, çalışırken geçer” derdi. Bahçeye varırdık: “Az dinlenelim” derdik, annem: “Oturursanız, kalkamazsınız, hemen işe başlayalım” derdi. Öğle yemeğini yerken: “Çay da koyalım, içeriz” derdik, annem: “Buraya pikniğe gelmedik, evde içersiniz” derdi. Akşam güneş batıp, hava yavaştan kararmaya başlayınca: “Anne hadi akşam oldu, artık gidelim” derdik, “şu işi bitirelim öyle gideriz” derdi. “Yoldan araba falan geçmiyor, bunları nasıl götüreceğiz?” diye telaşlanırdık, büyük bir sükûnet ve tevekkül içinde: “Allah kerîm” derdi. Sevgi, şefkat ve hikmet dolu canım annem. :( Bizi öyle terbiye ettin ki, bize hem ana hem de baba oldun. Nice erkekler gördüm, vallâhi erkek doğmalarına rağmen senin kadar yiğit olanı çok azdı! Sana minnettârım ve her gün senin hayrın için dua ediyorum. İlk öğretmenim kesinlikle sensin. Ben senden râzıyım; Rabbim de râzı olsun. Senin için sağlık, âfiyet, sağlam iman, hüsn-ü hâtime ve dünyanın da âhiretinde hayırlarını diliyorum.

19 Nisan 2020 – Pazar

“Hadi Bir İlâhî Söyleyin!”

Toplumca neredeyse bir asırdır Kur’ân’ı güzel okumayı ve güzel (!) ilâhîler ve kanları kıpır kıpır eden marşlar söylemeyi önceledik, önemsedik hatta güzel ses yarışmaları yaptık, “O Ses”i bulmaya çalıştık ama Kur'ân'ı ve İslâm'ı güzel anlamayı ihmâl ettik! Anlam ve muhtevâya değil, ses, musiki ve ahenge değer verdik!

Benim zamanımda, kasabamızdan şehirdeki, -yakın geçmişte inşâ edilmiş olan- İHL’ye ilk giden kişi olarak tanındım, gıpta edildim, konuşuldum. İHL’den Ali adındaki bir arkadaşımla birlikte kasabamızda bir misafirlik esnasında bizden ilâhî söylememiz istendi. Tevâfuk da o ya, ben de ilâhî korosunda idim. Arkadaşım benim söylememi istedi. Ben de, “Dağlar ile Taşlar ile Çağırayım Mevlâm Seni“ adlı ilâhîyi söyleyelim, aralarda da nakarat olarak “Hak Yâ Rabb!” kısmını solo olarak ben söylerim, dedim. 12 yaşında bir çocuk olmama rağmen -rastgele ilâhîye başlamayıp- ilâhîyi nasıl söyleyeceğimizi organize ettim ve başladık. Söyledik ve bitti. Ev bayağı kalabalıktı. Herkes sessizdi. Belki de tebrik edecekler ve “aferin” diyerek bizi mutlu edeceklerdi. Bunun için büyüklere sözü bırakıyorlardı. Çünkü bizim çocukluğumuzda öyleydi. Büyüklere hürmet edilir, ne onların önüne geçilir, ne sözleri kesilirdi. Hatta yolda bile öncelik onlara verilirdi. O ortamdaki en yaşlı olan ve torunlarına, kendisine “Hacıanne/Hacanne” dedirten hacı bir kadın, yorum yapmadan veya yorum yapılmasına fırsat vermeden, yanık sesiyle -destursuz olarak- bir başladı ilâhî söylemeye. Uzun hava gibi asıldıkça asıldı, sesinin yanıklığıyla makam ve kural tanımadan söyledikçe söyledi. Böylece “ben sizden iyi söylerim” demiş oldu! Hem bize, hem de oradakilere!

Birçok şeyi öğrenebiliyoruz, hacı-hoca da oluyoruz ama bazen insan psikolojisini, daha da önemlisi çocuk psikolojisini bilmiyoruz, öğrenmiyoruz ve dikkate alamıyoruz. Maalesef ki, "ben/ego" eksenli hareket ettiğimizde, teşvik ve takdir etmeyi de bilmiyoruz. Hep insanlar beni övsünler, beni alkışlasınlar istiyoruz! Sonra da, bir ömür boyu unutulamayacak kötü anılar ve kötü örnekler bırakıyoruz. Allah korusun! Biz onları unutsak da, etkilediğimiz insanlar unutamıyor! Âlemlerin Rabbi ise hiç unutmaz!

Neyse duygu yoğunluğu birkaç tane ziyâde söz söyletti. Anımıza devam edelim... Hacıanne, o ne söylediğini hâlâ hatırlamadığım ilâhîsini bitirdiğinde, bize sessiz kalan cemaat, ona yalakalık yapar gibi, övgü ve güzel sözler sıralamaya başladılar! Hadsiz övgü mü dersiniz, yersiz övgü mü, bilmem ama övgünün de bir yerinin ve usûlünün olduğunu bilirim. Birini överken, diğerini yermenin cehâlet değilse, gaflet olduğuna inanırım!

Maalesef ki, on iki yaşındaki iki çocuğa büyükler olarak kötü bir örneklik ortaya koydular! Ben bu anımı hiç unutamadım! Ne zaman hatırlarsam, üzülürüm. İlim tahsil eden çocuklardan ilk istenecek şey ilâhî söylemesi midir? Hadi söylettiniz, ne olursa olsun -kalplerinin temizliği sebebiyle de olsa- bir teşvik, tebrik etmek, bir çift güzel söz söylemek gerekmez mi? Allah âfiyet versin, annem bile eve geldiğimizde onun ne güzel, yanıkça ilâhî söylediğini konuşuyordu. Bu olaydan sonra okuldaki ilâhi korosundan çıkmak istedim ama hocam -oradaki kimseler gibi düşünmüyor olmalı ki- bu isteğimi kabul etmedi…

Ses, nağme, musiki, teğannî ve güzel ses yerine; anlam ve muhtevâya, ihlâs ve takvâya, hayırlı işlere ve güzel amellere değer veriniz! Söz sesten, mânâ sözden evlâdır. O halde beğendiğiniz zaman alkışlayarak ses çıkarmak yerine, ‘mâşâAllah’ diyerek anlamlı bir söz söyleyiniz!

22 Nisan 2020 – Çarşamba

Ben Hayatta Hep Yalnızdım!

Dört yaşında iken, annemin, “insanlığı çok iyi idi” dediği, beni kucağına alıp sevdiğini ve şeker verdiğini hayal meyal hatırladığım ama kendisiyle fazla zaman geçirme fırsatı bulamadığım dedemi kaybettim. Dedem arkamda olmadı desem, yergi anlamı çıkacak! Öyle ya, vefât eden bir insan nasıl arkanda olabilir? Doğru bir ifade; dede desteğinden mahrûm kaldım…

Nasıl olsa babam hayatta diye düşündüğüm yılların âdeta bizim öksüzlüğe,  yetimliğe ve yalnızlığa alışma yıllarımız olacağını nereden bilebilirdim? Sekiz buçuk yaşına geldiğimde, o zamana kadar beni kollayan, arkamda duran, iyi davranışlarımla gurur duyan hatta evlatlarına bir zarar gelmesin diye âdeta gözünden bile sakınan babamı kaybettim. Hem de kırk dokuz yaşında iken! O günden sonra yetimlikle de tanıştım. Böylece baba desteğinden de mahrûm kaldım… Babamla birçok anım var. Gerek okul öncesi, gerekse de ilkokul ikinci sınıfa kadar geçen zaman süreci içerisinde… Ama hepsi bu kadar!

Gerek baba tarafından ve gerekse de anne tarafından olan akrabaların varlıkları ile yoklukları arasında hiçbir fark yoktu. Annem sayesinde anne tarafını Adana’ya gidip ziyâret ettiğimizde bir şekilde görmüş olsak da, münâsebetimiz, bizim zât-ı âlilerini ziyâretimize endeksliydi. Varlıklarını ve gölgelerini üzerimde hiç görmedim ve hissetmedim. Baba tarafındakiler ise, babamın vefâtıyla birlikte akrabalıklarının bittiğine inanırcasına bizden uzaklaşmışlardı. Sadece ilkokul bitinceye kadar ağabeylerini/babamı özlediklerinde ağabeylerinin kokusunu almak için bizi koklamaya gelirlerdi! “Kardeşimin kokusu” diyerek, sıkı sıkıya bizi sarmalarlar ve ağlarlardı. Biz de ne olduğunu anlamadan garipserdik! Hiç sahip çıkmadıkları yeğenleriyle bu şekilde hasret giderirlerdi. Sahi, biz o halaların yeğenleri oluyoruz değil mi? Bunu o zamanlar, daha doğrusu hiçbir zaman düşünememiştim! Gitmeden önce de, rutin hâle getirdikleri gibi annemle bir tartışma çıkarıp, moral bozup, can sıkıp giderlerdi! Düşünüyorum da, hiç onlara çekmemişim. “Oğlan dayıya, kız halaya” derler ya, bu tam doğru olmasa da, % 50 oranında bir gerçeklik payı olsa gerek.

On yaşıma geldiğimde, tanıyanların,  efendiliğini ve kişiliğinin güzelliğini öve öve bitiremedikleri, babamın tek erkek kardeşi olan İzzet emmimi/amcamı kaybettim. Böylece hayatta amca desteğinden de mahrûm kaldım… Biz kasabada, o ise şehirde yaşadığı için amcamla bir araya gelmişliğimiz o kadar azdı ki. Fakat çok merhametli, iyi niyetli ve yapıcı bir karakterde olduğunu biliyordum. Yıkıcı konuşan, dedikodu edip fitnecilik yapanlara karşı dik duruşunu, çıkışlarını hatırlarım. Kötülüğe ve kötüye bir başkaldırışı vardı yani.

Eskiden büyüklere, özellikle de erkeklere karşı büyük hürmet gösterilirdi. Hele bir de o kişi doğru bir tavır ortaya koymuşsa, doğru insanları sevindirecek bir manzaraya şâhitlik edilirdi. O tür manzaraları onun sebebiyle görmüşlüğüm vardır. Babamı kaybetmemin üzerinden iki sene geçmeden baba yarısı amcamı da yitirmiştim. Bu acıları, benden iki yaş büyük abimle birlikte çocuk yaşlarda yaşıyorduk. Oysa ben on iki yaşında Ereğli’ye gidecek ve orada İHL'de okuyacaktım. Amcam da orada yaşıyordu. Amcam yaşasaydı, hiç kasabamızdaki kapı komşumuz olan, -daha ben çok küçükken okumayı sevdiğimi fark edip, oğluna, ben ilkokulu bitirince beni İHL’ye yazdırmasını söyleyen- Ali hocanın oğlu Mevlüt hoca, elimden tutup da beni okula yazdırıp bana velilik yapmak zorunda kalır mıydı? Buna gerek kalır mıydı?

O yaşta ‘baba’ kelimesine doymadan, ‘veli’ kavramını öğrenmiştim. Mevlüt hocanın bana veliliği, okula yazdırmasından ve birkaç ay sonra da bir kez ziyâretime gelmesinden ibâretti. Geldiğinde o kadar çok sevinmiştim ki. Başka da kendisini hiç görmedim. Buna da şükür… Okul devam ederken yıllar sonra evini bir şekilde öğrendim ve ziyâretine gittim. Güzel bir atmosferde sohbet ettik.

Sanırım bu hayatta insanlarla münâsebet, ayaklarına gitmeden pek mümkün olmuyor! Yine de, eğer şu an hayatta ise, babasının vasiyetine uyarak beni İHL’ye yazdırmasıyla birlikte ilim yolumu açtığı, buna sebep olduğu için, Yüce Rabbimden kendisi için hidâyet ve âfiyet diliyorum.

Mevlüt abi! Belki sen beni çoktan unutmuşsundur ama ben hâlâ günlük dualarımda sana yer veriyorum. Hem de özel dualarımda… Her neye muhtaç isen, Rabbim seni ona muvaffak eylesin. Gerek hidâyet, gerek âfiyet, gerek şifâ, gerekse de selâmet anlamında…

Evet, hayat boyu en yakınımdakilerden başlayarak, ibret nazarıyla çevremdekilere baktım... Birçoğu, babaları hatta dedeleri ve nineleri hayattayken bile şükürsüzdüler. Arkalarında sadece babaları değil, amcaları, dayıları varken bile doyumsuzdular. Hâlâ benimle akran olup da babası hayatta olanlar var. Allah hayırlı ömürler versin. Bu bana hayal gibi, rüya gibi geliyor! Onlar, bu ayrıcalığın farkındalar mı acaba?

Çevremdeki insanlara baktım… Birçoğu, çocukluktan itibaren evleri, bağları, bahçeleri, arabaları, paraları ve tarlaları varken bile şükürsüz ve açgözlüydüler. Zenginliklerine, çevrelerine ve geniş imkânlar içinde yaşamalarına rağmen şükretmiyorlar, mütemâdiyen ağlıyorlar, sızlanıyorlar hatta yokluk edebiyatı yapıyorlardı. Âdeta karınları tok, sırtları da pek iken bile fakirlikten ve aç kalmaktan korkuyorlardı!

Bu imkân ve fırsatlar birçoğunu onur ve sağlam karakterden uzaklaştırmış, küçücük bir sıkıntı için bile yıllarca, “biz ne yokluklar gördük, biz ne sıkıntılar çektik, bizim küçüklüğümüzde şu yoktu, bu yoktu” gibi laflarla ajitasyon yapacak kadar mâhir olmuşlardı. Bazı insanlar bu dünyada zerre kadar sıkıntı ve acı istemiyorlar! Bu dünyanın imtihân yurdu olduğunu unutmuşlar! Onun için de, ‘sıkıntı' veya ‘yokluk’ saydıkları bir malzeme buldular mı, mal bulmuş mağribî gibi üzerine atlıyorlar…

“Biz öyle zamanlar gördük ki, bayram gelirdi yeni ayakkabı alamazdık, eski ayakkabımızı giyerdik” ya da “biz ancak bayramdan bayrama yeni elbise alabilirdik, yeni ayakkabılar görürdük. O elbise ve ayakkabıyı da yatarken başucumuza koyup öyle uyurduk…”

Bunları söyleyip de aklı sıra kendisine acıyacağımızı zanneden gâfil! Bil ki, nice kimseler var, yeni ayakkabı görmeden ve yeni elbise giymeden bir çocukluk geçirmişler. Şimdi biz, sizin gibi beyzâdelere mi üzülelim yoksa iki gün aç, bir gün tok yaşamış, kundura denen ayakkabıyı rüyasında bile görememiş, spor ayakkabısı ve eşofman alamamış yetim, yoksul, kimsesiz, öksüz, özürlü gariplere mi üzülelim! Vallâhi, ben sizin sadece şu hâlinize, kafa yapınıza ve anlayışsızlığınıza üzülüyorum! Dahası yok! Dahası Allah’tan âfiyet!

Bu genel insan manzaraları da gösteriyor ki, insan şükretmesini bilmez ise, isterse bir vadi dolusu altını olsun, iki veya üç vadi dolusu altını olana öykünerek, kendisini fakir görür, bir türlü hâline şükretmeyi ve ekonomik olarak kendinden aşağıda olanlara doğru adım atmayı, el uzatmayı düşünemez! Bazı onur zaafı olan fakirler de o zenginlerden cömertlik beklerler! Cömertliğin bir gönül işi olduğunu bilmeden! Gönlü fakir olanın aslında zengin olmadığını ve mal bekçiliği yaptığını düşünemeden! Gönlü zengin olmayanlar hep egolarını ve nefislerini tatmin için yaşarlar. Midelerini leziz yemeklerle doldurup boşaltmaktan ve gözlerini doyurmak için çabalamaktan başka bir şey yapmazlar! Ama bilelim ki, insanın aç gözünü de hırslı karnını da ancak kara toprak doyurur!..

Rabbimizden, iman, ihlâs, iffet, âfiyet ve selâmet dileriz. Allah bize yeter, O ne güzel Vekîl, ne güzel Mevlâ ve ne güzel yardımcıdır! Ey Rabbimiz, mağfiretini dileriz. Dönüş ancak Sanadır.

28 Nisan 2020 – Salı

Dürüst Ticâret:

Rabbim, geçmiş yıllarda bana -hiçbir sermayem olmamasına rağmen- ticâret yapma fırsatı vermişti. O'na şükürler olsun. Sâbit bir yerde çadır açıp, dükkân havasında, huzurlu bir ticâret yaptım. Ta ki belediye gezici ve sâbit seyyarları kaldırma, onlara müsâade etmeme kararı alana kadar! Ben ticâreti seven biriyim. Tabii ki dürüst ticâreti. Dürüstçe yapılmayan ticâretten ne kadar haz etmediğimi sanırım anlatamam! Bu nedenle, ticâret yerimizin adı hiç isim aramadan "Dürüst Ticâret" olmuştu. Ticâret piyasası genellikle fırsatçılardan ve menfâati/kârı kendine yontan çıkarcılardan oluştuğu ve bazı müşteriler de bizi tanımadığı için haklı olarak ilk başlarda güvensizlik yaşarlardı. Biz de kartımızı uzatıp, "bizim ticâretimizin adı dürüst ticârettir. Dürüstlüğe aykırı veya sizi aldatıp yanıltmaya yönelik en ufak bir şikâyetiniz olursa, gelin, bir çayımızı için, varsa bir şikâyetiniz ve mağduriyetiniz, sizden özür dileyerek telâfi ederiz. Telefonlarımız da orada mevcut" der, kartımızı uzatırdım.

İstisnâlar dışında gerek tanıdıklarımın ve gerekse de tanımadığım kimselerin ticâret anlayışları nedeniyle müşterilere acırdım! Hatta bizde olmayan bir şeye ihtiyaçları olduğu zaman tanıdığım bir kimseye bile yönlendiremezdim. Çünkü onun, bu kişinin ihtiyacını karşılarken veya bir şey satarken çok yüksek fiyat çekeceğini bildiğim için, o mağduriyete sebep olmak istemezdim! Isrâr eden olursa da, "pazarlık yapmadan mal alma veya elindeki malı verme" derdim.

SübhânAllah. Hudeybiye musâlahasından sonra müşrikler, Müslümanların dürüst ticâretlerinden, doğru kişiliklerinden ve güzel örnekliklerinden etkilenip dalga dalga İslâm'a giriyorlardı. Hatta müşriklerin ileri gelenleri bu durumdan, gidişattan endişe edip de anlaşmayı bozdukları âna kadar geçen iki yıl zarfında, bi'setten Hudeybiye anlaşmasına kadar geçen 19 yıllık süreçte iman edenlerin sayısının neredeyse iki katı kimse Müslüman oluyordu. Yanlış duymadınız. O iki yıllık sulh ve barış döneminde daha önce 19 yılda iman edenlerin neredeyse iki katı kimse İslâm'la şerefyâb oldu. Akılla çözebiliyorsanız, orantı üzerinde tefekkür edin! Bu, Müslümanların güzel ahlâkları ve temiz ticâretleri ile İslâm adına güzel örnekliklerinden başka bir şey değildi! Şimdi âhir zamanda ise oturup çay içtiğimiz bir Müslümanın tezgâhına ve dükkânına müşteri göndermeye korkar olduk! Allah'ım, rahmetini, mağfiretini ve lütfunu dileriz.

30 Nisan 2020 – Perşembe

Virüs Hayatı Kilitledi!

Dünya genelinde tespit edilen koronavirüs vakası üç milyonu geçerken, iyileşenlerin sayısı da bir milyonu aşmış durumdadır.

Türkiye’de ise 117 binin üzerinde vaka tespit edilmiş, bunlardan 40 bini iyileşmiştir. Toplam ölüm sayısı ise üç bini geçmiştir. Fakat son günlerde günlük iyileşen hasta sayısı artmakta ve ölüm sayısı da azalmaktadır.

Tüm dünyada, bu salgınla mücâdele ve onu kontrol altına alma çalışmaları her yönden tüm hızıyla devam etmektedir. 

Ancak elektro mikroskopla görülebilecek kadar küçük bir mikrop âdeta tüm dünyayı esir almıştır. Bütün dünyaya salgın hâlinde yayılmış olan koronavirüsün ağırlığı sadece bir gram!.. Evet, toplamda yaklaşık bir gramlık virüs âdeta tüm dünyada hayatı kilitledi! Bu durum, Yüce Allah’ın sınırsız ve karşı konulamaz gücünü gösteren müthiş bir ibret tablosudur. Allah Azze ve Celle, küçücük bir şeyle, hem de uzmanların canlı sayılıp sayılmayacağı hususunda farklı yaklaşımlar sergiledikleri bir varlıkla bütün insanları hizaya getirerek, onların, bundan ibret alıp, azgınlığı ve zulmü terk edip sadece kendi huzurunda hizaya geçmelerini ve yalnızca kendisine ibâdet etmelerini istemektedir. 

Bazı şeyler insanın hoşuna gitmese de, sonucu itibariyle o şeyler hayrına olabilir. Tabii ki düşünüp ibret almak ve hayırlara tâlip olmak şartıyla! Zira insanın başına gelen her şeyde kendisi için bir ibret yönü vardır. O ibret de, Yüce Allah’ın vahdâniyetine; ulûhiyette ve rubûbiyette tekliğine ve tek yegâne ilâh olduğuna delâlet eder.

2 Mayıs 2020 – Cumartesi

Okul Yıllarım… Anılar Anılar…

Bizim okuduğumuz yıllarda bizim okuduğumuz İHL bir ilim külliyesi gibiydi. Şimdiki gibi asla değildi. Müfredâtı da oldukça zengin idi. Şu anki İlâhiyatlara beş çeker. Derslerin hakkını vererek mezun olunması şartıyla, beş üniversite bitirmek gibi desek, abartı olmaz. Ben, İlkokul döneminde Kur'ân kursunu bitirdikten sonra, orta ve liseyi İHL'de okudum. Sonra üniversite yılları ve medrese eğitimimin ikmâli vs. eğitimim devam etti. Ma'lûm, ilim beşikten mezara kadar!

İHL yıllarındayım ve orta üçüncü sınıftayım. Arapça hocası ilk dönemin sonunda hepimize Arapça hikâye kitabı dağıttı. Ben niye dağıttığını bilmiyordum. Ya hoca net şekilde söylemedi ya da öylesine dağıttı ve açıklama yapmadı. Yanımdaki arkadaşa sordum. O da, “bunları tercüme edecekmişiz” dedi. O yaşlarda biraz utangaç idim, fazla konuşmazdım. En azından büyüklerime karşı! Bu nedenle hocaya da sormadım. On beş günlük tatilde o hikâye kitabını tercüme ettim. Okul açıldı, o hocanın dersindeyiz ama hikâyeden falan bahsetmiyordu. Yanımdaki arkadaşa, niye verdiği ödevi kontrol etmediğini sordum. Arkadaşım da: "O hikâyeleri ödev olarak vermemiş, alın istifâde edin, diye vermiş" dedi. EyvAllah, ben de bayağı istifâde etmiştim. Başka biri olsa hemen bu durumu hocaya duyururdu ama bu tarz hareketler benim davranış biçimim değil.

Başka bir anım… Yine Arapça dersindeyiz, dersin hocası hepimize şöyle dedi: "Tatilden sonra kim Emsile'yi ezberlerse ona sözlü notu olarak 10 vereceğim." Evet, aynen böyle dedi. Tabii ki, ben de ezberledim. Okullar açıldı, Arapça dersindeyiz. Emsile'nin adı bile geçmiyor. Yanımdaki arkadaşa, “hoca niye Emsile'yi kim ezberledi diye sormuyor” dedim. Sadece yanımdaki arkadaş değil, sınıfta kimse ezberlememişti. Tabii bize yine sükût gerekti. Nefsin dahline müsâade etmeden, Allah için susmanın mükâfâtı büyüktür.

O hoca verdiği ödevi takip etmediği gibi, verdiği sözüne de riâyet etmedi. Sonra da Arapça'nın orijinal branş hocası gelince, kendi dalı olan Fıkıh hocalığına terfi etti. Bu hoca bir ders esnasında zinâ ve hırsızlıkla ilgili Âyetleri işledi. Ama o ders karşılıklı diyaloglarla o kadar güzel geçti ki, mâneviyat üst düzeydeydi. Dersin sonunda da, “bu iki Âyetten dilediğinizin tefsîrini yazın gelin” dedi ama not va'detmedi.

Ne dersiniz, sözünü hatırlar mı yoksa verdiği ödevi unutur mu? Bunu bir an bile düşünmedim ve Mâide: 38 ve 39. Âyetlerin tefsîrlerini araştırıp yazdım. O dersin ve ödevimin hâlet-i rûhiyesi hâlâ hâfızamda çok taze. Hoca ertesi derste sözünü hatırladı. “Ödev vermiştim, kim yaptı?” diye sordu. Baktım etrafıma, kimse el kaldırmıyor. Ben el kaldırdım. "Oku" dedi. Okudum, hoca da sınıftaki arkadaşlar da çok etkilendiler. Hocanın, o günler sözlü yaptığı zamanlardı. Hemen not defterini çıkardı. "Sana sözlü notu verdik mi?" dedi. Yanımdaki arkadaş, "evet, hocam" dedi. Sanki biliyormuş gibi! Hoca da, “sana sormuyorum” diye ona güzel bir cevap verdi. Uyanık arkadaş, hocanın yüksek not vereceğini tahmin ettiği için kendince komiklik yapıyordu. Hocanın sözlü notu çok kıt idi. 5 alabilen seviniyor, çoğu da zayıf alıyordu. Neyse, benim ismimin karşısına iki hareket yaparak bir not yazdı. Sonra da sözlü notun 10 dedi. Ondan, 10 alan tek kişi oldum.

Arkadaşlarım şaşırdılar. Niye şaşırıyorlarsa? Ben o hocadan Arapça dersinde de 10 almayı hak etmiştim, o 10 gecikmeli olarak Fıkıh dersinde beni buldu. İlâhî adâlet!

Anılar anılar... Sami Torun diye bir Matematik hocamız vardı. Lise birinci sınıftayız. Bizi yazılı yaptı. Öyle zor sorular sormuştu ki, anlatamam. Sonraki derste yazılıları okumuş notlarımızı söylüyor. İsmini okuduklarına da, “kaç bekliyorsun?” diye soruyor. İlk başlarda ayağa kalkanlar genelde yüksek söylediler ama 1-2-3 aldıklarını öğrendiler. Sınıfın yarıdan fazlasının notu böyleydi. Birkaç kişi 4 almıştı. Sonlara yaklaşmıştık, bana sıra geldi. Bana da kaç beklediğimi sordu. Ben de, “arkadaşların durumunu görmeseydim, 6 derdim ama, şu durumda sanırım 4 demem gerekiyor” dedim. : ) Bana, 5 dedi. Herkes, 10 almışım gibi şaşırdı. Benden başka da 5 alan olmadı. Sınıfımızda okulun genel klasmanında okul birincisi bir arkadaşımız vardı. O da 3 almıştı. Sonra herkes, “yazılıyı iptal edin” diye yalvarmaya başladılar. Hoca da, “niye?” diye soruyor, onlar da, “çok zordu, bu yazılıdan iyi not almak imkânsızdı” diyorlardı. Hoca da beni gösterip, “arkadaşınız nasıl 5 aldı peki?” deyip yazılıyı iptal etmeyeceğini söylüyordu. O derste birkaç kez tekrar etmek zorunda olduğu cümle, “demek ki çalışan yapabiliyor” olmuştu. Bu da arkadaşları iyice üzüyordu. Hocadan ümitleri kesilince bana sardılar, “iptal etmesini sen söylersen, iptal eder” demeye başladılar. Ben de hocanın dediğini tekrar ettim. “Hocam, sizin de dediğiniz gibi, çalışınca 5 alınabiliyor ama gördüğünüz gibi arkadaşlar iptal edilmesi için yalvarıyorlar” dedim. O da güldü, “iptal yok” dedi, konu kapandı. Bir yazılıdan, herkes zayıf alırken, tek zayıf almayan kişi olarak bu benim için güzel bir anı olmuştu.

Söz açılmışken anılara devam... Bu anım da aynı Matematik hocamızın ileriki yıllarda bir dersinde gerçekleşti. Sami hoca sert mizaçlı biriydi. Daha önceki anımdan da fark edileceği ve yazılıda nasıl zor sorular sorduğundan da anlaşılabileceği gibi, çok titizdi. İHL’de yedinci yani sonuncu sınıftayız. Yazılı sınavımız var... Yazılı kâğıtlarını A-B ve C gruplarına ayırmış; her gruba farklı sorular sormuş. Bizim sıramız sınıfta sağ köşede, duvara bitişik. Duvar tarafında Kudret isminde bir arkadaşım var, ortada başka bir arkadaşım, sol tarafta yani koridor tarafında da ben varım. Ben koridor tarafını tercih ederim her zaman. Ortadaki arkadaşımın adını söylemeyeyim. Niye söylemediğimi birazdan anlarsınız.  Hoca, bana A grubunun soru kâğıdını verdi. Ortadakine ve yandakine de soru kâğıtlarını verdi, gitti. Ortadaki arkadaş kadim dostumdur, çocukluktan beri arkadaşımdır. Hemen -rutini icabı- benim kâğıda baktı, bir de ne görsün? Benimki de, onunki de A grubu idi. Hoca yanlışlıkla ona da bana verdiği kâğıdın aynısını vermişti. “Üstad, kâğıtlarımız aynı” diye güldü. Ben de, “hocaya söyleyelim” diye elimi kaldırıyordum, elimi hemen tuttu. “Üstadım, söyleme” dedi. Arkadaş için çiğ tavuk yeme misâli söylemedim. Ben başladım soruları çözmeye. Ben üçüncü sorunun cevabını kâğıdın soluna, beşinciyi onun karşısına, yedinciyi üçüncü sorunun cevabının altına yazıyorum. Yani kendimce bir cevap dizgisi oluşturuyorum. Arkadaşım da bana bakıp aynen benim cevapladığım dizgide kopya çekiyordu. Yahu, bari cevapların yerini değiştir! Arkadaş yüzde yüz kopya çekmeyi, kâğıdın düzenine kadar takip ediyordu. Neyse, kâğıtları verdik. Teneffüste bana, “hiç bilmiyordum soruların cevabını. Sen ne yazdıysan aynen yazdım” dedi ve çok seviniyordu. Ertesi derste hoca yazılıları okumuş. Bu arkadaşın numarasını söyledi, “kaç bekliyorsun?” dedi. Arkadaş nereden bilsin, kaç geleceğini. : ) 7 bekliyorum diye attı kafadan. Hoca da, 9 dedi. Sevincinden havalara uçuyordu. Sınıftakiler de şaşırmıştı. Sonra bana sıra geldi, kaç beklediğimi sordu. Ben de, benden kopya çeken 9 alıyorsa, ben de herhalde 10 alırım diye düşünüp, 10 dedim. Ne dedi dersiniz? Maalesef, 8 dedi. Çok üzülmüştüm. Hocaya itiraz edecek oldum. Arkadaş, "itiraz etme, benim kopya çektiğim belli olur" diye yalvarınca, arkadaşın hatırı için bir nottan vazgeçtim.  Bu arkadaş, hocaların gruplara ayırmadığı derslerde benim kâğıttan kopya çekerek hiç çalışmadan, o günlerdeki zor müfredatlı dönemde 7.00’dan teşekkür almıştı. Ucu ucuna derler ya, aynen öyle! Bir notu eksik olsa, teşekkür alamayacaktı. Ben, Matematik dersinde itiraz etseydim, belki de teşekkür gidecekti. Kopya ile teşekkür alanı bir onu gördüm. Kopya çekerek dersi kurtaran vardır, hadi sınıfı da bir şekilde geçsin ama teşekkür de ne kardeşim? : ) Ayıp yani, insâf et... Arkadaşlar arasında kendisine “kopyacı” dendiği kadar da vardı. Ayrıca kopya çekmek o hocaların dersinde gerçekten çok zordu. Kopyayla ilgili bir anımı paylaştığım için o arkadaşımın ismini vermek istemiyorum. Şimdi bir üniversitede hocalık yapıyor. Önce hocalık düşünmediğini ve görev almayacağını söylediği halde sonradan fikrini değiştirdi! Kopyayla aldığın notlarımı ver çabuk! : )

Anılar denir de Şaban Ünlü hocamdan bahsedilmez mi? Şaban hocam benim hayatımda çok önemli bir yer tutar. Zira prensiplilikte, derste ciddi ve titiz olmada ve ders işleme biçimi gibi hususlarda beni çok etkilemiştir. Kendisi derste çok otoriterdi ama sessiz ve sâkin bir kişiliğe sahipti. Arapça ders kitabına yazı, tercüme, hareke hatta gereksiz tek bir nokta bile konulmasına müsâade etmezdi. Düzen ve intizâma çok önem verirdi. Mutlaka defter ve kitabın güzelce kaplanmasını ve üzerine etiket yapıştırılmasını, etiketin üstüne de etiket bilgilerinden fazla bir şey yazılmamasını isterdi. Bildiğim kadarıyla da herkes onun bu isteklerine uyardı. Sesinin yüksekliği ve sert görüntüsüyle değil, ciddiyeti, sükûneti, otoriterliği ve derse hâkimiyeti ile sözünü sonuna kadar dinletir ve saygı uyandırırdı. Eğitim hayatımda beni etkileyen ve diğer bütün hocalardan daha çok sevdiğim bir büyüğümdü. Bu sevginin karşılıklı olduğunu her zaman düşünmemi sağlayacak şekilde de bana sevgisini hissettirirdi. Onun da en sevdiği talebesi olduğumu her zaman düşündüm. Okuldan mezun olduğumuzda, o sıralar meslek dersleri hocalarının katılımıyla on beş yıldır mu’tâd olarak devam ettikleri bir Tefsîr dersleri vardı. O derslere misâfir olarak devam ettim. Şimdiki bazı hocalarda olduğu gibi, ben kendisinden hiç kibir ve büyüklenme görmedim. Bilakis çok mütevâzı idi. Gerek kadîm dostu Hüseyin Kaya’nın evinde, gerekse kendisinin evinde misâfir olarak bulundum. Ben hayatımda “Tevhîd, şirk, tâğût, velî, çağdaş Firavunlar ve beşerî ideolojiler” gibi teknik kavramları keyfiyetli olarak ve geniş muhtevâlarıyla ilk olarak ikisinden duymuştum. Hiçbir namaz vaktinde ne Şaban hoca ne de Hüseyin hoca önüme geçmediler. Bu yaptıkları gençlere tevâzuyu öğretme konusunda çok hassâs bir davranış idi. Onların yanındayken samimiyeti teneffüs ederdim. Diğer hocaların yanında hiç yakalayamadığım mânevî havayı onlarla bulunurken hissederdim. İkisi de gerek Arapça’yı, gerekse de ilmi çok severlerdi. İlmî bir mesele konuşulurken söz istediğimizde hemen pürdikkat dinlerler ve anlattığımız doğrular sebebiyle de çok memnun ve mesrûr olurlardı. Ne yazık ki, günümüzdeki hocaların çoğu ise, “hep ben konuşayım, senin konuşmana gerek yok, zaten benim kadar da bilmene imkân yok” havasında ve kuruntusundadırlar! Dolayısıyla Şaban hocamdan, sadece prensiplilik, ciddiyet, tertip, düzen, derse önem ve ders işleyiş yönteminde incelikler değil, tevâzu konusunda da istifâde etmiştim. O, her ne kadar ilk Arapça hocalarımdan biri olsa da, ben onu bir abi gibi sevmiştim. Hâlen de sever; onun hidâyeti, âfiyeti ve selâmeti için günlük dua ederim. Rabbim ona sahîh iman ve hüsn-ü hâtime versin.

Mezuniyetimizin üzerinden yıllar geçmiş olmasına ve kendisi de İstanbul’da bulunmasına rağmen beni hâlâ arar sorar. Hatta en son 17 Mart’ta yani bir buçuk ay önce aramıştı. Nice dost bildiğimiz kişilerle aynı şehirde hatta aynı mahallede bile bayramdan bayrama görüşemezken, Şaban hocam senede 2-3 kez arar. Ben nasıl hidâyet ve âfiyeti için dualar etmem? Bu arada onun vefâlı olduğunu görmem de, benim onu bir insan olarak karakteristik yönden sevmemin haklı gerekçesini ortaya koymuyor mu? Zira vefâsız insan sevilmez! Seviliyorsa da o sevgi insânî anlamda sahtedir! İnsan insana vefâlı olursa, bir kıymeti olur.

Şaban hocam lise eğitimimiz boyunca istikrârlı şekilde dersimize girdi. Onun dersinden not olarak 9-9-10 alırdım. Zaman zaman dönem ödevime de 9 verirdi. Ama bu notlar her nedense ortalamada 10 olmazdı. Bir öğrenci 9-9-10 alsa, ortalaması 9,33 olur. 9,5 olmasa da, teşvîken veya kanâat olarak not yuvarlanabilir. Ama o bunu hiç yapmazdı. Aslında dönem ödevim 9 olduğu için dönem ödevi sebebiyle doğrudan ortalamaya 1 not ilâve edilmesi gerekiyordu. Oradan da ilâve yapmazdı. Bana göre bir talebenin notları bu şekilde olsa, ders notu 10 değil, 11 bile düşer. Bunu okuldan sonraki yıl içinde ev ortamında sohbet ederken gündeme getirdim. “Bu şartlarda bir türlü 10 düşmez; hep 9 düşerdi” dedim. Artık okul ve öğretmen-öğrenci ilişkisi ve psikolojisi ikinci plana düşmüş, önce gözetilen sınırlar aşılmıştı.  Benim bu sözüme karşılık sadece tatlı şekilde tebessüm etti. Belki de “10 vermeliydim” duygusuyla bir sükût ve gülüştü o. Bu bana yetti, hiç uzatmadım mevzuyu.

Şaban hocamla ilgili bir anıyla bitireyim. Son sınıftayız. Şaban hocam derse bir dergiden kestiği iki tane makale getirdi. Birini bana verdi, diğerini de başka bir arkadaşa verdi ve okumamızı söyledi. Sırasıyla okuduk, sınıftaki arkadaşlarımız da dinlediler. Makaleler SSCB’nin Afgan işgaliyle, Rus zulmüyle ilgili idi. O sıralar Rusların Afgan Müslümanlarına zulmü vardı. Makaleler de çok etkileyici idi. Kendisi de çok etkilenmiş olmalı ki, sınıfa getirmişti. Şahsen ben  çok etkilendim ve hüzünlendim. Bu sebeple eve gittiğimde o etki, hüzün ve duygu yoğunluğuyla Rus zulmüne yönelik bir makale yazdım. Ertesi derse geldiğimizde Şaban hocaya bize verdiği makaleler gibi bir yazı yazdığımı söyledim. Okuyup okuyamayacağımı sordum. Şaban hoca böyle bir şeyi hiç beklemiyordu. Hemen “oku” dedi. Ben de okudum. Okurken sınıfta çıt bile çıkmıyordu. İman, kardeşlik ve hüzün kokan yazımı âdeta nefessiz dinlediler. Yazıya başlarken bir teşrifat ve seremoni yapmadığımız için olsa gerek, sınıftakilerin yarısı, o yazının bana ait olduğunu bilmeden, herhangi bir yazara ait makaleymiş gibi dinlediler. Makaleyi okuyunca bana, makalenin kime ait olduğunu sordular. Ben yazdım dediğim halde sınıfın solundakiler genelde inanmadılar. İnanmadılar ama o kadar etkilenmişlerdi ki, hocadan tekrar okumamı istediler. Hoca da izin verdi. Bu sefer, benim makalem olarak dinlediler. Bu daha da etkili olmuştu. Ben merasimi sevmem, güzel sürprizleri ise severim. Burada yaptığım gibi.

Bu yazıdan kendim de etkilenmiştim. Dünyada Müslümanlara zulümler hiçbir dönemde eksik olmuyordu. 1992-1995 yılları arasında Sırplar’ın Bosnalılara zulmü ayyûka çıkmıştı. O savaşta Müslümanlara yapılanlar, insan olanın tüylerini diken diken ederdi. Ben de 14.04.1994 tarihinde “Bosna’da Kâtil Kim?” diye bir yazı yazdım. Bu yazımı radyoda da istek üzerine tekrarlarla üç kez okumuştum.

Rabbim, Müslümanlara ve mazlûmlara yardım etsin. Zâlimlerin ise müstehaklarını versin.

5 Mayıs 2020 – Salı

Kopyacılıktan Sakınalım!

İlmi yaymak bile hikmet gerektirir. Bir hayrı işlemek ya da bir hayra yardımcı olmak; nefis, ego ve bencillik için değil, Yüce Allah'ın rızâsı için olmalıdır. Bir Müslüman bir konuda yazı yazıyor/paylaşım yapıyor, bir başkası da -kendisince haklı(!) bir psikoloji ile- yazıyı kopyalıyor ve kendisininmiş gibi yapıştırıyor. O yazıyı yazan kimse, yazdıklarını cem' edip de kitaplaştırsa, bir başkası da kalkıp: "Bu yazıyı falan yerde görmüştüm. Neden kaynak belirtmeden, başkasının yazdıklarını motamot iktibas edip de kendisine mâl ediyor?" diye düşünebiliyor! İnsanları nokta kadar meselelerde bile ikaz etmek şart! Hele şu dönemde. Günümüzde emek vermeden, emeğe saygı duymadan ve vefâlı olmadan kısa yoldan en nazik tabiriyle “kopyacılık” maalesef ki çok yaygındır. Bu kopyacılığa hayatımın hiçbir döneminde prim vermedim.

Bir anımı anlatayım ki, ibretlere vesile olsun, inşâAllah... İHL döneminde iken, her dersten tez denilebilecek mâhiyette dönem ödevleri olurdu ve talebe eğer 9-10 alabilirse, dersin notuna direkt +1 not eklenirdi. Şahsen benim dönem ödevleri de hangi ders olursa olsun, genellikle 8-9-10 olurdu. Bunu fark eden bir sınıf arkadaşım, Fıkıh dersi dönem ödevimi haberim yokken kitabımın arasından (ç)alıp gidiyor ve fotokopi çektiriyor!! Akıllara ziyan bir iş! Sadık Küçükhemek hoca da ödevleri inceliyor ve bana 9 veriyor. Hatta 9 küsur veriyor. Fakat şu an itibariyle doçent olan o arkadaşın dönem ödevini görünce; benim ona ödevimi verip de fotokopi çektirdiğimi sanıyor...

Fıkıhçı hocamız hangi delile veya Fıkıh kâidesine göre böyle bir hüküm verdi acaba?! Delil olmadan ve tarafları dinlemeden gıyâbî hüküm!.. Hadîslerde ve Sünnet-i Seniyye’de, böyle bir hüküm şeklinden sakındırma vardır. Neyse devam edelim... Sonra tekrar benim kâğıdı eline alıyor ve arkasına aynen şunları yazıyor: “Dönem ödevine 9 vermişken, başka bir arkadaşına ödevini vererek, onun fotokopi/kopya çekmesine sebebiyet verdiğinden dolayı 3 notunu kırıyorum ve notunu 6’ya düşürüyorum. İsim ve imza.” Bu ifadeleri o dönemlerde kim bilir kaç kez okuyup da üzülmüştüm. Arkadaşlarım üzüldüğümü görünce: “Git, hocaya durumu anlat, senin suçun yok” dedikleri için gittim. Yoksa o kadar üzülmenin yanında, hocanın davranışına da çok alınmıştım ve bir vakâr (ağırbaşlılık ve onur) gereği gitmeyecektim. Arkadaşlarım da ısrâr edince gittim. Hocaya, o arkadaşın bu yaptığından hiç haberim olmadığını söyledim. “Notumu kırmanızı gerektirecek bir kabahatim yok" dedim ama her nedense dinlemedi ve “dönem ödevine sahip olmalıydın; hem sana da sıfır vermedim sadece üç notunu kırdım” deyip, bana insâflı davrandığını söyleyerek kestirip attı meseleyi! Peki, nasıl sahip olacaksam?! Okulun çelik kasasına mı koymam gerekiyordu?! Neticede, bir kopyacılık bir kimseye haksızlık edilmesine, diğer kimsenin de yanlış hüküm vererek haksızlık etmesine sebep olmuştu.

Başkasının neden olduğu bu olumsuz anıdan ibret alan bir kişi “kopyala/yapıştır” biçimindeki kolaycılığın ve tembelliğin lehinde bir prensibi savunabilir mi dersiniz? Hem neden kopyacılık?! Çalışmak, üretmek, kazanmak, geliştirmek, destek olmak ve Allah için paylaşmak varken... Bir bütün hatta gerekirse bir paragraf bile bir yerden motamot alınınca kaynak belirtilmedir… En azından, isim belirtilmese de iktibâsa işâret edilmelidir… Fakat insan, bir şeyler okur, okuduğunu kendi dirâyetine göre yeniden formatlar, yeni şeyler katar ve kendisine hâs bir üslupla ifade eder. Yahut da araştırma yaparken bazı kaynaklardan bazı cümleleri, kâideleri vs. alır. Bu tür durumlarda kaynak belirtmeye gerek olmaz.

Bilelim ki, kaynak belirtmek, ilme ve hikmete vefânın bir gereğidir. Ve bir hassâsiyettir… Bu hassâsiyeti gözetmek, insanın egolarını tatmin edip nefsini pohpohlamasına da mânidir! Bu nasihat asıl olarak kopyacılığı, taklitçiği ve tembelliği benimsemiş kimselerin hayrınadır!.. Din nasihattir…

6 Mayıs 2020 – Çarşamba

Biraz önce en fazla yarım saat hafif şekilde uyudum. Çok kısa ve net -uyanık gibi- bir rüya gördüm. Virüs sebebiyle birkaç aydır görüşemediğim çok sevdiğim Müslümanlardan olan ve adaşım da olan bir kardeşim, rüyamda güzel tebessümüyle beni ziyârete gelmişti... O esnada dışarıdan gelen bir sesle uyandım. Uyanınca da çok şaşırdım. Kendi kendime, "o kadar derin uyumamıştım, nasıl rüya gördüm?" diye içimden geçirdim ve: "Rabbim, hayra çevirsin" dedim. Çok geçmeden kapı zili çaldı. Bir de ne göreyim, az önce rüyamda gördüğüm o kardeşim kapıda... Kendisine de, "biraz önce seni rüyamda gördüm" diye söyledim. Elhamdülillâh. MâşâAllah bârekAllah.

Yâ Rabbi, Müslümanları seviyoruz. Ama samimi Müslümanları ne kadar çok sevdiğimi Sen biliyorsun. Birbirini sadece Senin rızân için seven mü'minlere rahmet, mağfiret, kerem ve lütfunun ne kadar büyük olduğunu bize bildirdin. O kardeşlerimize dünya ve âhirette hayır nâmına her neye muhtaç iseler, in'âm ve ikrâm etmeni şu mübârek Ramazan'da Sen'den diliyorum.

16 Mayıs 2020 – Cumartesi

Ekmek Almak İçin Fırında Kuyruk!

Biraz önce ekmek almak için fırına gittim. Sosyal mesâfenin gözetilmesi sebebiyle fırının önünde yol boyunca kuyruk vardı. En sona geçtim. Benden sonra da bisikletiyle bir amca geldi. Sıraya bisikletiyle girdi. Bir genç, “bisikleti kenara koysanız” dedi. O da, “hayır, ben bisikletimle fırına gireceğim” diye cevap verdi. Daha sonra da söyledi; bisikletinin kilidi yokmuş. Kendisine “Konyalı hacı amca” diyemesek de, hacı amcalığa aday diyebiliriz. Ma’lûm, bu coğrafyada hacı amca olmak için birkaç kez hacca gitmek, en az 5-6 kez de umre yapmak lazım. En azından vâkıa genelde böyledir. Hacı amcalar, yağmur yağsa da şemsiyeye para vermezler, bisikletleri olsa da kilit için paralarını çarçur etmezler. Neyse buraya birazdan geleceğim. : ) Konya’da ticâret yapmadan da bunları bilemezsin yani. 

Devam edelim… İmanlı şekilde hacca gitmesi için dua ettiğim bu amca geldi ve birden: “Sizin işiniz gücünüz yok mu?” dedi. Haydaa! Ne alâkaysa… Buna nasıl cevap verilir? Verilir verilmesine de, laf uzar gider, geyiğe ve gevezeliğe döner iş. Sıranın en sonunda olduğum için cemâate yönelttiği soruyu, bana bakarak sormuştu. Göz teması hâlindeydik. Ben de, “niye, ne anlamda?” dedim. “Hepiniz burada sıraya dizilmişsiniz” dedi. Hacı abi doksana takılacak bir orta açtığının farkında değildi. Ben de, “anlaşılan, sizin de işiniz yok” dedim. “Heh heh heh” diye güldü ama bence uygun cevap veremeseydik son sözü o söyleyecekti. : )

Biz yine de, kilitsiz bisikleti bir yere koyamayan ve insanlara güvenemeyen bu amcanın haklı hâlini söz konusu ederek bu konudan hareketle bir süre sohbet ettik. “Ecdâd, câmiye giderken tezgâhı açıktı, dükkânı kilitlemezdi, insanlar birbirinin malına mülküne emânetçi hassâsiyetiyle göz kulak olurdu. Haram lokmadan ateşe girecekmiş gibi korkar ve sakınırdı” dedim. Hacı abi. “onlar eskidendi” diyerek günümüzü kısaca özetlemiş oldu… Haklısın ama o bisiklete kilit al bence. : )

Yeri gelmişken, hacı amca deyince hiç unutamadığım ve güldüğüm bir anımı da kısaca anlatayım. Yukarıda küçük bir ipucu da verdim aslında. Belki on sene önce ticâret yapıyoruz. Yağmurlu bir mevsimdeyiz; günler yağmurlu geçiyor. Biz de mevsime ve ihtiyaca uygun şekilde kaliteli ama çok ucuza sattığımız şemsiyeler getirdik. Hatta o şemsiyelerden eve getirdiğim iki tanesi vardı. MâşâAllah ve hamdolsun hâlâ kullanırım. 

Neyse anımıza dönelim. Ticâret tezgâhımın yanında Ömer isminde bir kardeş de ticâret yapıyor. Yoldan bir adam geçiyor, elindeki şemsiye dile gelse, “beni at artık, yenisini al” der herhalde. Ömer’e: “Ömer, şu hacı amcanın elindeki şemsiye paramparça olmuş, hatta telleri ters dönmüş, şemsiyesi olmasına rağmen hacı amca ıslanıyor. Peşinden koş, ona bir şemsiye sat” dedim. Ömer önce “almaz hocam… Hacı amca o!” dedi. Ben de, “o da almayacaksa, biz kime satacağız?” dedim. Ömer, hacı amcanın peşinden koşup, şemsiye satmaya çalıştı. Hacı amca da, para vermemek için, “gerek yok, bu şemsiye bana daha bayağı gider” dedi. İnanın, o şemsiyenin hiçbir gideri yoktu. HasbunAllah. Şemsiyenin fotoğrafını çekseydik, belki de sosyal medyada bin laykı garantiydi. : )

9 Haziran 2020 – Salı

Kitabımın Basılması:

“Putperest Çağlarda Müslüman Olmak” adlı kitabımın, genişletilmiş ve gözden geçirilmiş ikinci baskısının basımı için 3 Haziran’da akşamüzeri bir yayıneviyle görüştük. İlk baskısı büyük boy, karton kapak ve 560 sayfa idi. Yeni konular ekleyerek genişlettiğimiz ve gözden geçirerek, tashîhler, tahrîcler, düzeltmeler ve delillendirmeler yaptığımız bu ikinci baskı ise -inşâAllah- büyük boy, 1072 sayfa, şamua (ivory/ayvori, fildişi rengi) kâğıt, ciltli kapak ve tek cilt olarak çıkacaktır. Aslında kitabımızı iki cilt olarak çıkarmayı düşündük ama kitabın taşınması ve okunması gibi yönlerden câzip olmasını istediğimiz için tek ciltte karar kıldık. Ayrıca ithal kâğıt (standart kitap kâğıdı) kullandığımızda kitap çok kalın olacaktı. Bu sebeple pahalı da olsa, kaliteli ve gramajı düşük olan şamua kâğıdını tercih ettik. Kitabın sayfa adedi binin üzerinde olduğu için de karton kapak yerine, ciltli kapağı tercih ettik. Yapılan bir işi, imkân ölçüsünce en iyi şekilde yapmak kâbilinden, biz elimizden gelenin en iyisini ortaya koymaya çalıştık. Bizim bu noktadaki taleplerimizin piyasadaki mâliyet olarak karşılığı ortalama otuz beş bin gibi çok yüksek bir rakama bâliğ oluyordu. Çıkaracağımız bin adetlik kitabın bütün mâliyetini biz karşılayıp, yaklaşık yarısını alacağımız için de, her hâlükârda perakendede kitaplarımız belli bir miktar karşılığı hediye edildiğinde bile mâliyet karşılanmıyordu. Hâlen de ucu ucuna bu işi bağladık. Rabbimin yardımı ile borç vesâireyle bizden talep edilen parayı karşılamayı taahhüt ettik. Borç aldığım tarihi kaydetmem kâbilinden ifade etmem gerekirse, bugün bir abiden borç aldım. Rabbim, en kısa zamanda ödemeyi nasip etsin.

Kitabımızın baskısında hizmeti ve mâneviyatı öne aldık. Eğer maddî yönü düşünmüş olsaydık, kitabımızı bir matbaaya bastırıp, kişisel yayın olarak piyasaya sürerdik. Bu şekilde, kitabın dağıtımı dar bir çerçevede kalıp, Türkiye’nin her yerine ulaşamasa da, biz elimizdeki kitapların hepsine sahip olurduk, mâliyet bedeli çıktıktan sonraki kısmı da bize kâr olarak yansırdı. Belki de bu şartlarda birçok kimsenin bazı te'vîllerle tercih edeceği bu seçenek önümüzde durduğu ve daha önce kendisine dört kez kitap bastırdığımız Türkiye çapında bir matbaayla diyalogumuz bulunduğu halde, biz kişisel yayını tercih etmedik. Çünkü kitabımızın reklam, pazarlama ve dağıtım açılarından hemen her yere ulaşmasını ve bu faydanın da bize Allah katında -dünyevî kazançlardan daha hayırlı olan- mükâfât ve hayırlar sağlamasını diledik. Rabbim, ecrimizi ziyâde etsin.

Bu tecrübemizde gördük ki, kim ne derse desin, kim kendini hangi bahanelerle savunursa savunsun, kim bilmiyormuş ayaklarına yatarsa yatsın; Allah’ın dinine yardım adına kim bir çaba gösterirse, garip ve mazlûmiyetini iliklerine kadar hissetmektedir. Bu garipliğimiz Allah için olduğu için de Rabbime hamdediyor; Peygamberimizin müjdelediği gariplerden olmayı diliyorum.

Neticede hamdolsun, “Putperest Çağlarda Müslüman Olmak” isimli eserimizin ikinci baskısı yakında çıkacak… Şimdiden yeni baskılarının bile heyecanı içindeyim. Allah için yaptığım hiçbir işten dolayı, -maddiyat sıkıntısı ve engeli sebebiyle- içimde umutsuzluk, ümitsizlik ve karamsarlık hiç olmadı. İnsanların duyarsızlıkları beni bu duygulara hiçbir zaman itmedi. Zira Allah’a dayanıp güvenmek ve sadece O’na tevekkül etmek mü’mine kifâyet eder. HasbunAllâh… Ayrıca herkes kendine lâyık olanı yapar.

Ma’lûm olması gerektiği üzere, İslâm için hizmet, dünyevî geçimin dışında da masraf ve fedâkârlık gerektirir. Grupçuluk taassubunun olduğu bir coğrafyada kendi hâlinde, mazbût ve garip bir mü’min için ne kadar zorlukların olduğunu ancak Allah bilir ve bazı gerçekleri o hayırlara tâlip olan fî sebîlillâh yolcuları olan o gariplere gösterir. Biiznillâh, onlara katından yardım ve inâyet ile de kendilerini te’yîd ve mansûr eyler.

Rabbimden dilerim ki, kendi rızâsı doğrultusunda İslâm için çalışan ve fedâkârlık yapan mü’minlerden ebeden râzı olsun. Kitabımızın da hakkımızda sadaka-i câriye olmasını, hayırlara ve hidâyetlere vesîle olmasını diliyorum. Dualarımızın sonu; Allah’a hamdetmektir.

17 Haziran 2020 – Çarşamba

Kitabımın Pdf'ini Yayınevine Teslim Ettim:

Bugün akşam üzeri “Putperest Çağlarda Müslüman Olmak" adlı eserimin pdf'ini basılmak üzere yayınevine teslim ettik. Kitabımızın basımı için sözleşme imzaladık. Rabbim, hidâyetlere, hayırlara ve bereketlere vesîle kılsın.

27 Haziran 2020 – Cumartesi

Kitabımız bugün baskıya verildi...

23 Temmuz 2020 – Perşembe

Rabbime sonsuz hamd-ü senâlar olsun, bugün "Putperest Çağlarda Müslüman Olmak" adlı kitabımın ikinci baskısı çıktı.

30 Temmuz 2020 – Perşembe

Bugün Kurban bayramı arefesi...

Yayınevinin bize tahsîs ettiği 450 adet kitabımız hamdolsun bir haftada tükendi. İnternet üzerinden 26 farklı vilâyete 80 tane kargo gönderdik. 450 kitabın 250 tanesini internet üzerinden, geri kalan kısmını ise elden teslimatlarla hediye ettik.

Rabbim, hayırlısıyla yeni baskılarını nasip etsin. 

20 Ağustos 2020 – Perşembe

Çeşme Muhabbeti:

Bugün, Ağustos’un kavurucu sıcağı altında ikindi vakti tatlı su doldurmak için beş litrelik üç bidonla çeşmeye gittim.

Bir de ne göreyim?

Karı-koca, arabalarını çeşmenin önüne çekmişler, bidonları yığmışlar, çeşmenin ağzına da bir hortum takmışlar, su dolduruyorlar. Vardım... Selâm verdim, acaba 'doldur' diyecekler mi diye beklemeye başladım. Sonuçta onların dolduracaklarının belki onda biri su dolduracağım. Ama umurlarında bile değil! Ben de boşuna orada beklemeyeyim diye boş bidonlarla birlikte sırtımı dönüp yürüdüm. Eve geldim. Markete gittim.

Belki onlara bu amelimiz bir şey ifade eder! Düşünmelerini ve empati kurmalarını sağlar. İnsan çoğu zaman karşısındakine sergilediği yanlış bir davranışın yanlışlığını onun yerinde olmadan, onun tarafına geçmeden ve başına gelmeden anlayamıyor!

Şöyle bir düşünelim...

Bir kimse gelip de çeşmeye bir hortum taksa, onunla bahçesini beş dakika sulasa, o esnada su doldurmaya gelen insanlardan yarım saat fırça yer, laf işitir. Ama uyanık bazı kimseler, yanlış bir davranışı kılıfına uydurarak yaptıklarında sanki o iş câiz oluyor!

Yahut da bir kimse çeşmeye taktığı hortum ile 10-20 dakika boyunca arabasını yıkasa, o da fırça yer. Ama adam -su ihtiyaçları için çeşmeye gelenlere engel olup- arabasını yıkayacak kadar suyu bidonlara doldurmak sûretiyle az ötede yıkasa bir şey olmuyor öyle mi?!

Arkadaş, 10-20 tane bidonla çeşmeye gelip de, 'sıra benim' diyemezsin! Önce gelmiş olman, her türlü davranışı sana mubâh kılmaz. Aslında öne geçmek hayır ehlinin amelidir. Bir kimse öne geçti de, işleri eline yüzüne bulaştırdıysa ona 'şöyle geri dur' denir!

Herkesin kullandığı toplu istifâde alanlarında hak ve hukuku gözetmek, kişisel maslahatı gözetmekten evlâdır, öncedir. İnsan önce haksızlık etmemelidir. Haksızlık etmeden hakkını talep ve tahsîl etmelidir.

Elbette her şeyin ma'kûl bir ölçüsü vardır. Bir kimse kendisine en az bir ay yetecek suyu bir anda doldurmaya geldiyse, iki üç günlük suyunu dolduran kimselere öncelik vermelidir. Çünkü 10-15 seferde doldurulacak bir suyu bir kerede dolduran kimsenin değil, diğer insanların öncelik hakları bulunmaktadır.

Bir kimse yirmi bidon dolduracaksa, kendisinden sonra bekleyen üç bidon dolduracak kimseye, hiç doldurmadan da sıra verebilir, üç adet bidonunu doldurduktan sonra da sıra verebilir. Bu ikisi de câizdir. Ama "yirmisini de dolduruncaya kadar beni beklemek zorunda" mantığı yanlıştır!

Bu bahsettiğimiz türden işlerde zaman faktörünü dikkate almak gerekir. Ma'lûm, zaman bizim en önemli dünyalık sermayemizdir. Bu bahsettiğimiz şeyleri, zaman faktörü yönünden ciddi bir olumsuzluk teşkil etmeyen işlere kıyâs etmek doğru olmaz. Şöyle ki: Diyelim ki, fırından yirmi ekmek alacağız ama ardımızdaki yani bizden sonra gelen kişi ise bir ekmek alacak. "Sen benden az alacaksın, sıra senin" demeye gerek yoktur. Çünkü burada ekmeğin verilmesi ve alınması esnasında insanı uzunca bekletecek bir süre geçmez. Bu, bakkaldan veya manavdan alışveriş yapmaya da uyarlanabilir. Bunlarda sıkıntı yoktur. Marketlerde sıkıntı olabilecek şey, hesabı kredi kartı ile ödeme esnasındaki bekletmedir. Ma'lûm, para ile ödeme yapan birkaç saniyede ödeme yapabilirken, kart ile ödeme dakikalarca sürmektedir. Bu da, bankanın insan hayatındaki olumsuz etkilerinin görüntüsü olsa gerek!

Sadede gelirsek; kötü veya hoş olmayan bir davranış gördüğümüzde tefekkür bizi iki şeye götürmektedir. Birincisi, kötü davranışlardan hoşlanmamak ve çirkin davranış biçimlerine buğzetmek. İkincisi ise, o kötü davranışları yapmadığımız için Allah'a şükretmek. Belki tefekkürün bir üçüncü faydası da şu olabilir. Eğer o veya benzer bir davranış biçimi bizde de varsa, o kötü davranıştan sakınmamız gerektiğini anlamak. Çünkü akıllı ve anlayışlı insan kendisine yapıldığında rahatsız olacağı bir davranışı başkalarına yapmaz; hâlihazırda yapıyorsa da yapmayı terk eder.

Satırlar olaylara endeksli değil de, geniş bir yelpazede değerlendirilerek okunursa inşâAllah ufuk açar.

Hikmetsiz insan "bu da neyin nesi?" der ama bilmez ki, Allah Azze ve Celle, bir sivrisineği veya ondan daha aşağı ya da daha üstün bir şeyi misâl verir.

Yusuf Semmak

 يوسف السّمّاك

Bağlantı | kategori: GÜNLÜK | tarih: 26/12/2014 | Yorum(1) | Yorum yaz
hediyeEsselamün aleyküm Yusuf kardeşim.Günlüğünüzün bir kısmını okudum.güzel bir tevafuk oldu.Duygularınız ve olaylara yaklaşımınız çok etkiledi beni.DUA İLE..
tarih: 02.10.2017
YORUM YAZINIZ
İSMİNİZ

E-Posta (Gizli)

Web siteniz

Yorumunuz

Güvenlik kodu
20.09.2020Pazar
Son Konular .: 56- Hadis Dersleri -9 | “Kafir Olarak Ölmüş Kişiye Hiçbir Ameli Fayda Vermez!” (Ders Videosu)
.: 55- Hadis Dersleri -8 | “Benim Babam da Senin Baban da Ateştedir!” (Ders Videosu)
.: 54- Ruhun Gıdası -5 (Video)
.: 53- Hadİs Dersleri -7 | “İman Edenler ve İmanlarına Zulüm Karıştırmayanlar!” (Ders Videosu)
.: 52- Ruhun Gıdası -4 (Video)
.: 51- Hadis Dersleri -6 | “Müslüman Olan Kimse Cahiliyyedeki Amelinden Sorumlu mudur?” (Ders Videosu)
.: 50- Ruhun Gıdası -3 (Video)
.: 49- Hadis Dersleri -5 | "Mü’min Olarak Sabahlayıp, Kafir Olarak Akşamlamak!" (Ders Videosu)
.: 48- Ruhun Gıdası -2 (Video)
.: 47- Hadis Dersleri -4 "Müslümana Sövmek Fasıklık, Onunla Çarpışmak Küfürdür!" (Ders Videosu)
.: 46- Ruhun Gıdası -1 (Video)
.: 45- Hadis Dersleri -3 "Müslümana 'Kafir' Diyen Kimsenin Durumu!" (Ders Videosu)
.: 44- Hadîs Dersleri -2 "Münâfığın Hasletleri!" (Ders Videosu)
.: MUHTELİF KONULARDA İLMÎ NAKİLLER - 2
.: Namahreme, 'Hoş Geldin!' Demek Caiz midir?
.: 43- Yûsuf Semmak Kimdir?
.: NASİHATLER 14
.: 42- Zâlimlerin Yaptıklarından Allah’ı Habersiz Sanma! (Video)
.: 41- Ashâb-ı Kehf Hakkında (Video)
.: 40- Kur'ân'da Peygamberimize 'Ey Muhammed!' Biçiminde Hitap Edilmiş midir? (Video)
.: 39- Neyi Fıkhedeceğiz? (Video)
.: 38- Muavvizeteyn Hakkında İbn-i Mes'ûd'dan Gelen Rivâyet Meselesi (Video)
.: 37- Rızkı Artıran ve Bereketlendiren Etkenler Nelerdir? (Video)
.: 36- Kime Uyacağız? Kime İnanacağız? (Video)
.: 35- Ey Yolcu, Dünya Bir Ağaç Gölgesi Gibidir! (Video)
.: 34- Kelime-i Şehâdet'in İ'râbı (Video)
.: 33- Hayata Dair, Hayâtî Öğütler (Video)
.: 32- "Arapça'yı Putlaştırmak" Deyimi Üzerine (Video)
.: 31- Kime Kulak Vermeli?! -Fıkradan Hisse- (Video)
.: 30- Evli Kadınlarla Evlenilir mi?! (Video)
.: 29- Seyyid Kutub Âlim midir? (Video)
.: 28- Kur'ân'a Uymadığı İddiasıyla İnkâr Edilen Bir Hadîsin Müdâfaası (Video)
.: 27- Günümüzde Genelde Yanlış Anlaşılan Bir Âyet - Ra'd: 11 (Video)
Son Yorumlar
sadullah demircioğlu
abdullah bin mesud (r.a.) ‘’sakın
Yusuf Semmak
Bir kardeşimiz, selâmdan sonra; “
Yusuf Semmak
EVET, YİNE SİGARA! Bugün piyas
İbrahim sarıtaş
Allahrazı olsun
Muhammet ****
Bizim din hocamız başınızı örtmek
Ali Özbek
Hocam Allah razı olsun mükemmel b
fatma
ellerinize yüreğinize sağlık cıdd
Mehmet
Bu site "13.45'de mi 13.45'te mi
iclal
elinize sağlık
misafir
Allah razı olsun .
mutluluk
Çok güzel olmuş ellerinize sağlık
hediye
Esselamün aleyküm Yusuf kardeşim.
Yusuf Semmak
SÜNNETTE BÖYLE BİR PAZARLIK ANLAY
mahmut konur
BİR AYET "Mümin kadınlara da bak
Erkan
Allah razı olsun
ismail
bayildim
Yusuf Semmak
NOT: Bir Hristiyanla tartışan bir
Yusuf Semmak
KİMLER SUÇLU? Bir toplumda ins
Yusuf Semmak
SAHÛR VAKTİNİN SON BULMASI VE SAB
ali
Güzel bir anlatım olmuş ALLAH(C.C
Yusuf Semmak
MUHÂCİRLERLE ENSÂR’IN KARDEŞLİĞİ:
Ece
Harika çok teşekkürler
meryemnazyazğan
Çok güzel anlatmışsınız, şimdi ço
Yusuf Semmak
DİLİN, BEYÂNIN, OKUMANIN, YAZMANI
Yusuf Semmak
Bir meâlde şöyle geçiyor: "Bunun
Yusuf Semmak
“Mütevâzı’, mutevazı” (م
Yusuf Semmak
Esmâül Hüsnâ: Yanlış – el-Esmâul
Yusuf Semmak
Müşkül: Yanlış – Müşkil (kapalı,
Yusuf Semmak
Nasılki: Yanlış – Nasıl ki: Doğru
Yusuf Semmak
“MESS”: Değme, dokunma, temas,
Sibel EKİNCİ
Muhterem Hocamız Feriduddin AYDIN
2017
çok detaya girmişsiniz ama tşr
Melek
Çok güzel
© 2012 YUSUFSEMMAK.COM