Araştırmacı, Yazar

ANASAYFA
BİZE ULAŞIN
BİZİ TAKİP EDİN
AMACIMIZ
KUR'AN DİNLE
KİTAPLARIMIZ
NOT DEFTERİ
Kendisinden başka ma’bûd olmayan, kullarının her halinden haberdar, onlara şah damarlarından daha yakın, dua edenin duasına icâbet eden, fayda ve zarar ancak kendisinden olan, hiçbir ortağı bulunmayan ve kendi sıfatlarına ortaklar kabul etmeyen, eşsiz ve benzersiz, her şeyin yaratıcısı, insanların Rabbi, mürebbi’si, rızık vereni, hayat vereni ve öldürüp hesaba çekecek olan, noksanlıklardan münezzeh, her şey kudret elinde olan O âlemlerin Rabbi Allah Azze ve Celle’ye hamd-ü senâlar olsun. Söze, Rabbimizin bize gönderip de her gün defalarca düşünerek, anlayarak ve iman ederek okumamızı irâde buyurduğu sahih itikâdın ana esası olan herkesin bildiği bir Ayet-i Kerime ile başlayalım: "Yalnız Sana ibâdet ederiz ve yalnızca Senden yardım dileriz." (Fâtiha: 5) Bu Ayet’in okunduğu her yerde, Allah ile kullar arasına yerleştirilen aracılar, şürekâ (şerikler, ortaklar), şüfeâ (şefi’ler, şefaatçiler) ve gayrimeşru olan tevessül bahislerinin nefyi, reddedilmesi de mutlaka gündeme gelmektedir.

 

ARACILIK ŞİRK'İNDEN SAKININ!

Kendisinden başka ma’bûd olmayan, kullarının her halinden haberdar, onlara şah damarlarından daha yakın, dua edenin duasına icâbet eden, fayda ve zarar ancak kendisinden olan, hiçbir ortağı bulunmayan ve kendi sıfatlarına ortaklar kabul etmeyen, eşsiz ve benzersiz, her şeyin yaratıcısı, insanların Rabbi, mürebbi’si, rızık vereni, hayat vereni ve öldürüp hesaba çekecek olan, noksanlıklardan münezzeh, her şey kudret elinde olan O Âlemlerin Rabbi Allah Azze ve Celle’ye hamd-ü senâlar olsun.

Söze, Rabbimizin bize gönderip de her gün defalarca düşünerek, anlayarak ve iman ederek okumamızı irâde buyurduğu sahîh i’tikâdın ana esası olan herkesin bildiği bir Âyet-i Kerîme ile başlayalım: "Yalnız Sana ibâdet ederiz ve yalnızca Senden yardım dileriz." [1]

Bu Âyet’in okunduğu her yerde, Allah ile kullar arasına yerleştirilen aracılar, şürekâ (şerikler, ortaklar), şüfeâ (şefi’ler, şefaatçiler) ve gayrimeşru olan tevessül bahislerinin nefyi, reddedilmesi de mutlaka gündeme gelmektedir.

Geçmiş toplumlarda zaman zaman “medet ya falan, yetiş ya şeyhim” gibi sözleri savunanlar, gâiplerden, mezardakilerden yardım isteyenler, onlara dua edenler, sıkıntıya düşünce sıkıntılarını gidermesini Allah’tan değil de, bazı zatlardan isteyenler olmuştur. Ama maalesef ki ahir zamanda olmamız ve câhiliyyenin de yaygınlaşmış olması nedeniyle bu türden bid’atleri ve sapkınlıkları söyleyen ve savunan halk kitleleri artmıştır.

Bu durumun meydana gelmesinde, bilgisizliğin ve araştırmadan bazı sözlere inanmanın, bazı kimseleri yüceltip sorgusuz sualsiz onların sözlerini tekrar etmenin, onlara ölü yıkayıcısının elindeki bir ölü ya da rüzgarın istediği tarafa savurup sürüklediği bir çerçöp gibi teslim olmanın etkisi büyüktür. Oysa sözü mutlak doğru olan sadece Allah’tır; O’nun vahyine dayanmayan her şey de bâtıldır. Şayet insanlar, kullara kulluğu ve köleliği bırakıp, insanlar arasındaki tartışmalı meselelerde, “eğer doğru söyleyenler iseniz, delilinizi getirin” [2] demeyi öğrenebilmiş olsaydıklar, bu türden fitnelerin ve dalâletlerin içine düşmeyeceklerdi! Her konuda en doğruyu söyleyen Allah ise –ki öyledir-, o zaman, her konuda da sadece Allah’ın buyruklarına itibar etmek, insanların fikir ve yorumlarına bağlanmaktan daha hayırlıdır. Ve zaten yapılması gereken de budur. Rabbimiz, Kur’ân’da hevâ ve heveslerine uyanları tehdit etmiştir. Kendi Âyetlerinden yüz çevirenleri korkunç bir azap ve katından bir gazap ile uyarmıştır! Bunlara rağmen, kurtuluşu bazı insanların fikirlerinde aramaya devam etmek, bırakın ilmi, akılla bile bağdaşmaz. Akıllı olan hiçbir kimsenin İlâhî hakikatlere aykırı olarak düşünmesi ve amel etmesi beklenemez. Ama maalesef ki, hidâyetten mahrum olma durumunda akıl da devre dışı kalmaktadır.

Şirk Nedir?

“Şirk; eş-şirket ve eş-şerike şeklinde kullanılan bu kelime ortaklık anlamına gelir.” [3] Sözlükte; ortak olmak, ortaklık, ortak koşmak anlamındaki işrâk’tan isim konumunda olan şirk, küfür anlamındadır. Şirk koşana “müşrik”, kendisiyle şirk koşulana ise “şerîk” denir. Şerîk, ortak demektir, çoğu “şürekâ”dır. Istılâh terimi olarak şirk; Allah’a şerîk koşmak, Allah’ın yanında uydurulan başka bir ilâha tapmak demektir. Allah’ın zâtında, sıfatlarında ve fiillerinde ya da O’na ibâdet edilmesinde ortağı, dengi veya benzerinin olduğuna inanmaktır. Allah'a ait sıfatlardan bir tanesini bile bir başkasına vermek şirk'tir!

Sosyolojik yönden şirk, birçok ilâhın var olduğu düşüncesini benimseyen bir inanç şeklidir. Şirk; çok tanrıcılık (politeizm) demektir. Bütün pagan (putperest) dinler, şirk inanışları arasında yer alır. Çünkü Kur'ân'da Rabbimiz, putperestlerden "müşrik" diye bahsetmiştir. Bu iki kelimeyi bazı küçük detaylar sebebiyle birbirinden ayrı düşünmek mümkün değildir. Neticede putperestlerde de, bozuk da olsa Allah inancı bulunmaktadır. Onlar ateist değil, putperest müşriktirler. Müşrik; Allah Teâlâ’ya inanmakla beraber, kuvvet ve kudrette O’na ortak ilâhlar kabul edendir. Putperestler de, putları, “Allah'a yaklaştırıcı aracılar” kabul ederler.

Şirk’in Kısımları:

Bu konuya, Rabbimizin bir uyarısı ile başlayalım.

“Onların (insanların) çoğu şirk koşmaksızın Allah’a iman etmezler.” [4]

I. Şirkü’l-İstiklâl: Birbirinden bağımsız ayrı ayrı iki ilâhın varlığına inanmak demektir. Mecûsilerin inanç şekli buna örnek verilebilir. Onlar, “iyilik tanrısı” ve “kötülük tanrısı” diye iki tanrının varlığına inanırlar. Bazı politeist toplumlarda “gök tanrısı”, “yer tanrısı” diye iki farklı ilâhın varlığını kabul etmek de bu şirk türüne dâhildir.

Rabbimiz  bu sapkın inanışları şöyle reddetmektedir: “O, gökte de ilâh (ma’bûd) olandır, yerde de ilâhtır. O, hüküm ve hikmet sahibidir, en iyi bilendir.” [5]

Bu Âyet, hem gökte ve yerde iki ayrı farklı ilâh kabul edenlere hem de Allah’ın gökyüzüne karışması gerektiğini söyleyip yeryüzünde söz sahibinin insanoğlu olduğunu iddia eden seküler düşüncedeki kimselere bir reddiyedir!

II. Şirkü’t-Teb’îd: Bir ilâhın, birkaç tanrının bir araya gelmesi ile ortaya çıktığını kabul edenin inanışıdır. Hristiyanların ekânim-i selâse (üç esas/teslis) i’tikâdı, bu şirk türünün misalidir.

Rabbimiz, bu sapkın görüştekiler hakkında:“’Allah gerçekten üçün üçüncüsüdür’ diyenler andolsun kâfir oldular. Halbuki bir tek ilâhtan başka hiçbir ilâh yoktur. Eğer söylediklerinden vazgeçmezlerse içlerinden o kâfir olanlara andolsun ki pek acıklı bir azap dokunacaktır” [6]buyurmaktadır.

III. Şirkü’t-Taklîd: Bu şirk türü, atalarının izinden gitmek suretiyle Allah’tan başkasına ibâdet etmek demektir.

Rabbimiz, bu tür inanıştakilerin yolunu şöyle reddetmektedir:

“Onlara: ‘Allah’ın indirdiğine uyun!’ denildiği zaman onlar: ‘Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız’ derler. Ya ataları hiç bir şey anlamayan, doğru yolu bulamayan kimseler olsalar da mı?” [7]

Şu Âyeti de zikretmeden geçmeyelim:

“Onlara: ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ denildiğinde, onlar: ‘Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız’ derler. Ya şeytan onları alevli ateş azabına çağırıyorsa da mı?” [8]

IV. Şirkü’t-Takrîb: Allah’a kendilerini yaklaştıracağını zannederek birtakım insanlara veya putlara ibâdet etmek, o aracılardan istimdâd etmektir. Bu şirk türü, “şirkü’t-tavassut” yani aracılık şirk’i diye de bilinir ve konumuzun da temelini teşkil etmektedir.

Rabbimiz, bu bozuk inanç şeklini şöyle reddetmektedir:

 "Dikkat edin! Hâlis din yalnız Allah'ındır. O'ndan başka veli (dost, ilâh)lar edinenler: Biz bunlara, ancak bizleri Allah'a yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz, derler. Muhakkak Allah, ihtilaf edip durdukları şeyler hakkında aralarında hüküm verecektir. Şüphe yok ki Allah, yalan söyleyen, kâfir olan hiçbir kimseye hidayet vermez." [9]

Başka bir Âyette ise yüce Allah şöyle buyurmuştur:

 "Onlar, Allah'ı bırakıp kendilerine ne bir zarar ne de bir fayda vermeyecek olan şeylere taparlar. Bir de: 'Bunlar, Allah katında bizim şefaatçilerimizdir' derler. De ki: 'Siz, Allah'a göklerde ve yerde bilmeyeceği bir şeyi mi haber veriyorsunuz?' hâşâ, O, ortak koşmakta oldukları her şeyden münezzeh ve yücedir." [10] 

V. Şirkü’l-Hâkimiyyet: Allah’ın indirdiği ile hükmetmemek, Allah’ı mutlak kanun koyucu kabul etmemek, Allah dışında kanun koyucuların varlığına inanmak, Allah’ın Kitâbını bırakıp tâğûtların kanunlarıyla hükmolunmayı istemek, Allah ve Rasûlünün hükmüne râzı olmamak, Allah’ın haram kıldığını helâl, helâl kıldığını da haram saymak hâkimiyet şirk’inin bariz örneklerindendir.

Rabbimiz bu konuda şöyle buyurmaktadır:

“Hüküm ancak Allah’ındır. O, kendisinden başkasına ibadet etmemenizi emretmiştir. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bunu bilmezler.” [11]

“… O, hiçbir kimseyi hükmüne ortak kılmaz.”[12]

“Herhangi bir şey hakkında anlaşmazlığa düşerseniz, onun hakkında hüküm vermek (hakkı) Allah’ındır…” [13]

“Hayır, Rabbine andolsun ki, aralarında çıkan anlaşmazlıklarda seni hakem yapıp sonra da verdiğin hükümden dolayı içlerinde hiçbir sıkıntı duymadan, tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.” [14]

“Yoksa onların Allah’ın izin vermediği şeyleri kendilerine dinden şerîat yapan (kanun koyan) ortakları mı vardır? Eğer ayırt edici söz [15]olmasaydı, muhakkak aralarında hüküm olunmuştu bile. Doğrusu zâlimler için can yakıcı bir azap vardır.” [16]

“… O halde insanlardan korkmayın, Benden korkun. Âyetlerimi az bir pahaya satmayın. Kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar kâfirlerin tâ kendileridir." [17]

“Allah ve Rasûlü bir işe hükmettiği zaman hiçbir mü’min erkek ve hiçbir mü’min kadına o işlerinde istediklerini yapma hakları (muhayyerlik) yoktur. Kim Allah’a ve Rasûlüne isyan ederse, şüphesiz apaçık bir sapıklıkla sapmış olur.” [18]

Şirk’in tanımı ile şirk’in türlerinin kısa izahatlarından sonra, Rabbimizin, şirk ve müşrikler konusunda şu kesin hükmünü bildirmektedir:

“Andolsun, sana ve senden öncekilere ‘eğer şirk koşarsan, andolsun ki amelin boşa gider ve muhakkak zarar edenlerden olursun’ diye vahyolundu.” [19]

“Şüphesiz Allah kendisine şirk koşulmasını mağfiret etmez. Ondan başkasını da dilediğine mağfiret eder” [20] buyurmaktadır. Devamla yüce Allah: “Allah ortak koşan kimse şüphesiz büyük bir günah ile iftirâ etmiş olur” [21]Kim Allah’a ortak koşarsa muhakkak ki uzak bir sapıklıkla sapmıştır”[22] buyurmuştur.

Konumuzla yakından ilgili olan bazı şirk sözlerini hatırlatarak devam edelim.

Meselâ; Şiiler "medet ya Hüseyin", "medet ya Hasan" derler. Sûfiler ise "medet ya Abdülkâdir Geylânî", "medet ya İmam Rabbânî", "medet ya şeyhim" derler! Bu ikisi arasında hiçbir fark yok iken; ilginçtir ki, bir taraf kendisini "sünni (!)" diye niteler, öbür taraf da kendisini "ehli beyt (!)" yolunda görür!

Bu yapılan şeye "aracılık şirk'i" ya da “şirkü’t-takrîb” denir.

Bu şirk türü, ulûhiyette şirk ana başlığı altında ele alınabilir. Ulûhiyette şirk; kişinin ibâdetinde, sevgisinde, korkusunda, ümidinde ve sığınmasında Allah'a ortak koşmasıdır. Rubûbiyette şirk ise; Allah, hükümran ve müdebbir, veren ve alan, zarar ve fayda veren, alçaltan ve yücelten, her türlü eksiklikten münezzeh Rabb olduğu halde, bu sıfatları Allah’tan başkasına vermektir. Her kim bunu yaparsa rubûbiyette şirk koşmuş olur. Temelde bu iki şirk türünden başka bir de gizli şirk vardır. Şirk; bu açıdan iki şekilde tasnif edilebilir: Açık şirk ve gizli şirk şeklinde… Açık şirk’in tespiti kolaydır ama gizli şirk’i tespit etmek zordur.

Gizli Şirk’ten Allah’a Sığınmalıyız:

Kâhiloğullarından bir adam olan Ebû Ali şöyle dedi: Ebû Mûsâ el-Eş’arî bize hitap ederek şöyle dedi: Rasûlullah aleyhisselâm bir gün bize şu hutbeyi îrâd etti:

“Ey insanlar! Şirk’ten kaçınınız, çünkü o karıncanın taş üzerinde bıraktığı izden daha gizlidir! Ey Allah’ın Rasûlü, bu kadar gizli ise, biz ondan nasıl sakınacağız? diye soruldu. Hz. Peygamber: ‘Ey Allah’ım! Bildiğimiz halde şirk koşmaktan Sana sığınırız. Bilmediklerimizden ötürü de senin affını talep ederiz!’ deyin, buyurdu.” [23]

Şirk; alimler tarafından, büyük şirk ve küçük şirk diye de iki kısımda mütalaa edilmiştir. Büyük şirk; Allah’ın ortağı olduğunu kabul etmektir ki bu en büyük küfürdür. Bu şirk’e giren kimse müşrik olur. Küçük şirk ise; bazı amelleri yaparken Allah'ın dışında başkalarının da rızâsını hesaba katmaktır. Böyle bir amel riyâ ve amelî münafıklıktır. Bu şirk çeşidi, küçük şirk olduğu için, sahibini dinden çıkarmaz ama en büyük günahlardandır.

İnsanların, inanç, duygu, düşünce ve amelleri yönüyle şirk’i; i’tikâd şirk’i, ibâdet şirk’i ve ittibâ şirk’i şeklinde üç kısma ayırmak da mümkündür. Zira şirk; bazen i’tikâdda, bazen ibâdette, bazen de insanlara ittibâ da olabilmektedir.

Fakat şunu hatırlatalım ki, alimler şirk’in kısımlarını zaman ve çağlarda zuhur eden akidevî sapkınlıklara göre bazen özlü bazen de teferruatlı taksimler etmişler ve açıklamalar yapmışlardır. Bu cümleyi şöyle anlaşılır kılmak mümkündür. Meselâ; İslâm toplumlarında Allah’ın hâkimiyetine karşı ne ferdî ne toplumsal ne de ideolojik anlamda bir saldırı olmadığı için “hâkimiyet şirk’i” meselesi, o dönemlerde fazla gündeme gelmez. Çünkü o cihette bir problem yoktur; mü’minler de zaten Allah’ın mutlak hükümranlığına iman etmişlerdir. Meselenin boyutları bu şekilde değerlendirilmelidir.

Kelime-i Tevhîd'in esasında, "yalnızca Allah'a kul olma ilkesi" vardır. Allah ile beraber ilâhlar edinip onlara, Allah'a ait bazı sıfatları vererek, o aracılara kulluk etmek açık şekilde şirk'tir! Bizden önceki toplumlar ya bir takım putlara tapıyorlar ya da din ve bilim adamlarını Allah'ın yanında rabbler ediniyorlardı. Bundan Allah'a sığınırız!

“Onlar, Allah’ı bırakıp alimlerini, rahiplerini, Meryem oğlu Mesîh’i rabbler edindiler. Halbuki onlar bir tek ilâh’a ibâdet etmekten başkasıyla emrolunmamışlardı. O’ndan başka ilâh yoktur, O, bunların ortak koştukları her şeyden münezzehtir.”[24]

İmam Tirmizî; “onlar, Allah’ı bırakıp alimlerini ve rahiplerini rabler edindiler” [25] Âyetinin tefsiri hakkında Adiyy b. Hatem’den şöyle rivâyet etmiştir: “(Rasûlullah aleyhisselâm, bu Âyeti, önceden Hristiyan olan Adiyy’in yanında okuyunca), Adiyy: “Yâ Rasulallah, onlar (Hristiyanlar) bunlara ibâdet etmiyorlar” demiştir. Bunun üzerine Rasûlullah aleyhisselâm: “Bilâkis, din adamları, onlara haramı helâl, helâli de haram kıldılar onlar da bu kimselere tâbi oldular. İşte bu, onlara ibâdet etmektir.” [26]

Rabbimiz, tüm şirkleri iptal etmek adına şöyle dememizi ferman buyurmaktadır:

"Yalnız Sana ibâdet eder, yalnız Senden yardım dileriz." [27] Günde en az kırk kere namazlarda bu Âyet okunduğu halde, hâlâ birileri dara düştüğünde Allah'ı bırakıp da, aynen Mekke müşrikleri gibi Allah ile aralarına koydukları şeriklerine yönelip onlardan medet umuyorlarsa, bu, Tevhîd akidesinden mahrumiyetten başka bir ifadeyle açıklanamaz.

Konumuzu, bazı başlıklar altında, Âyetlerle açıklayalım.

Allah Ancak Hidâyete Kalbini Açanlara Hidâyet Verir:

İnsanların kalbine Allah’tan başka kimse hidâyeti koyamaz.

"(Rasûlüm!) Sen sevdiğini hidâyete erdiremezsin; bilâkis, Allah dilediğine hidâyet verir ve hidâyete erecek olanları en iyi O bilir." [28]

Allah, Kendisinden Başkasından Medet Uman Müşrikleri Uyarmaktadır:

“De ki: 'Bizi bundan (bu güç durumdan) kurtarırsa elbette şükredenlerden olacağız, diye kendisine gizli ve açık olarak yalvarıp yakardığınız zaman, karanın ve denizin karanlıklarından sizi kim kurtarır?’ De ki: ‘Onlardan da her türlü sıkıntıdan da sizi Allah kurtarır. Sonra da siz şirk koşarsınız’ “[29]

“Kendileri yaratılmış oldukları halde hiçbir şey yaratmaya kudreti olmayanları mı eş koşuyorlar? Halbuki bunlar (putlar) kendilerine hiçbir şekilde yardım edemeyecekleri gibi, kendi kendilerine bile yardım edemezler. Siz bunları doğru yola çağırsanız size uymazlar. Onları çağırsanız da susmuş olsanız da size karşı (tavırları) birdir. Allah’ı bırakıp da taptıklarınız şüphesiz sizin gibi kullardır. Şayet (iddianızda) doğru iseniz haydi onları (dua edip) çağırın da size karşılık versinler. Onların yürüyecek ayakları mı var yoksa kendileriyle tuttukları elleri mi var yoksa kendileriyle gördükleri gözleri mi yahut kendileriyle işittikleri kulakları mı var? De ki: ‘Ortaklarınızı çağırın sonra bana tuzak kurun ve bana göz açtırmayın.’ Benim velim o Kitabı indiren Allah’tır ve O, sâlihleri veli edinir. Sizin O’ndan başka taptıklarınızın ise size de kendilerine de yardım etmeye güçleri yetmez. Onları hidâyete çağırsanız duymazlar. Onları sana bakar görürsün halbuki onlar görmezler. Sen af yolunu tut. Urf ile emret. Câhillerden de yüz çevir.” [30]

A’râf Sûresinin 199. Âyeti, Şerîat’ın ana esaslarını üç maddede toplamaktadır: Urf ile emretmek (her konuda tam anlamıyla Allah’ın emir ve yasaklarına uymak), Af yolunu tutmak(insanlarla sıla-i rahm’i koparmadan hakkı anlatmak ve yaşamak, İslâmî ahlâk ile ahlâklanmak yani merhametli, yumuşak huylu ve affedici olmak, kızmamak), câhillerden yüz çevirmek (ilme sarılmak, zalimlerden ve kendini bilmezlerden uzak durmak).

“Af yolunu tut” demek; insanlarla ilişkileri kesmemeyi, günahkârları ve yanlış yapanları bağışlamayı, Müslümanlara karşı merhametli ve yumuşak huylu olmak gibi ahlâkî sıfatlara sarılmayı ifade eder.

Urf ile emretmek; sıla-i rahm yapmayı, akrabalarla ilişkiyi kesmemeyi, Allah’ın emrettikleri ve yasakladıkları hususunda takvâ sahibi olmayı, yalnızca O’ndan korkmayı, ahireti hiçbir zaman hatırdan çıkarmadan orası için hazırlık yapmayı ifade eder.

Câhillerden yüz çevirmek ise; ilme sarılmayı, zâlimlerden uzak durmayı ve akılsız insanlarla içli dışlı olmaktan sakınmayı ifade eder.

 “(Putları mı hayırlıdır) yoksa bunalmış olana kendisine dua ettiğinde duasını kabul edip o kötülüğü gideren ve sizi yeryüzünün halifeleri yapan mı? Allah ile birlikte ilâh mı vardır? Ne kadar az düşünüyorsunuz?” [31]

“Gemiye bindiklerinde, dini yalnız Allah’a hâlis kılanlar olarak O’na yalvarırlar. Onları karaya (ulaştırıp) kurtarınca da, bakarsın ki, onlar (Allah’a) ortak koşarlar.” [32]

"Geceyi gündüze bitiştirir, gündüzü de geceye bitiştirir. Güneşe ve aya da boyun eğdirdi. Hepsi de belirli bir süreye kadar akıp giderler. İşte bunları yaratan Rabbiniz Allah’tır. Mülk (hâkimiyet) yalnız O’nundur. O’ndan gayrı çağırdıklarınız ise bir hurma çekirdeğinin zarına bile mâlik değildirler.

Onlara dua etseniz, dualarınızı işitmezler. İşitseler dahi istediğinizi yerine getiremezler. Üstelik onlar, kıyâmet gününde, ortak koşmanızı da inkâr edeceklerdir. Her şeyden haberdar olan (Allah) gibi kimse sana haber veremez.” [33]

“Dirilerle ölüler bir olmaz. Şüphesiz Allah dilediği kimseye işittirir. Sen kabirdekilere işittiremezsin.” [34] “Allah’tan başka kendisine kıyâmete kadar (dua etse dahi) cevap veremeyecek olan ve kendilerine yaptıkları duadan habersiz olan kimselere dua (ve ibâdet) eden kişiden daha sapık kim olabilir?” [35]

Rabbimiz, Kendisinin, Kullarına Yakın Olduğunu Bildirmektedir:

“Kullarım sana Beni sorarlarsa, muhakkak Ben (onlara) pek yakınım. Bana dua ettiğinde dua edenlerin duasına karşılık verir, kabul ederim. O halde onlar da (Tevhîd) çağrımı kabul etsinler, Bana iman etsinler. Olur ki doğru yola ulaşırlar." [36]

"Andolsun ki insanı Biz yarattık. Nefsinin ona ne vesveseler vermekte olduğunu da biliriz. Zaten Biz, ona şah damarından daha yakınız." [37]

İstiâne yani birisinden yardım talep etme ve istiğâse yani birisinden medet bekleme, sıkıntısının giderilmesini dileme konularında şu kâideyi söyleyebiliriz: Allah’tan istenmesi gereken şeyler kullardan istenmez. Kullardan istenen şeyler de Allah’tan istenmez! Sadece Allah’ın güç yetirebileceği şeyleri kullardan istemek şirk’tir. Kullardan istenmesi gereken yani kulların gücünün yeteceği şeyler de Allah’tan istenmez. Mesela; Ya Rabbi, -hâşâ- bana bir bardak su ver, şunu getir, bunu götür tarzındaki şeyler!...

Allah’tan bu tarz şeyler istemek duanın âdâbına aykırıdır. Duada, Peygamberimizin dua etme şeklini esas almak zorundayız.

Peygamberimizden bile medet beklenmez. Rasûlullah efendimiz şöyle buyurmuştur: "Benden istiğâse’de bulunulmaz, ancak Allah'tan istiğâse’de bulunulur" [38]

Peygamberimiz başka bir Hadîs’inde bu konuyu ne kadar veciz bir üslupla özetlemiştir:"İstediğin zaman Allah'tan iste ve yardım dilediğin zaman O'ndan dile" [39]

Peygamberimiz şöyle buyurmaktadır:

“Sizden herkes, ihtiyaçlarının tamamını Rabbinden istesin, hatta kopan ayakkabı bağına varıncaya kadar istesin." [40]

Bu Hadîs-i Şerîf, Müslüman’ın her hususta Allah’tan beklemesi ve istemesi gerektiğini ifade etmektedir. Bu Hadîs’in az önce bahsettiğimiz, kullardan yardım talep etme, medet bekleme bahsinde söylediğimiz sözlerle çelişki taşımamaktadır. Çünkü burada bahsedilen şey, insanlara el açmama, onlardan müstağni olma meselesi iken, yukarıdaki konu darda, zorda, sıkıntıda kalınca insanlardan medet umma ve yardım talep etme mevzuudur. Bu meselede iki yön vardır. Eğer başımıza gelen sıkıntı, insanların yardım edebileceği ve güç yetirebilecekleri mahiyette bir darlık ise, insanlardan yardım talep edilir. Ama başımıza gelen musibet sadece Allah’ın yardım edebileceği bir sıkıntı ise, bu durumda Allah’ı bırakıp başkalarına yönelip dua etmek, onlardan medet beklemek şirk olur.

Zikrettiğimiz Tirmizî’de geçen Hadîs, Müslüman’lara, müstağni olmalarını ve takvâlı hareket etmelerini tavsiye eden bir Hadîs’tir. Bu konuyla alâkalı olarak başka bir Hadîs daha zikredelim: “Mü’minin şerefi gece kıyam etmesi, onun izzeti ise, insanlardan müstağni olmasıdır.”[41]

Bu tür Hadîsler, mü’minlere, elindekilerle yetinmelerini, kanaatkâr ve tok gözlü olmalarını, insanlara el açmadan ve kimseden bir şey beklemeden her şeyi Allah’tan beklemelerini tavsiye etmektedir. Ve bunun da, “mü’minin izzeti” olduğu bildirilmektedir. Bundan da anlaşılıyor ki, insanlardan bir şeyler istemeyi alışkanlık haline getirenler izzetlerini yitirirler ve zillete düşerler.

Açıklamalarımızı özetleyecek olursak; Allah’tan başkasının yardım edemeyeceği durumlarda, mesela, tenha bir yerde bir adama vahşi bir hayvan saldırdığını farz edelim, o kimse, o durumda Allah’tan yardım istemesi gerekirken, “medet ya şeyhim” ya da “yetiş ya Ali”, “yetiş ya Abdülkâdir Geylânî” diye ölmüş yahut güçsüz insanlardan yardım isterse işte bu şirk’tir. Fakat insanların güçleri yeten konularda onların yardımına başvurulabilir, bu câizdir. Bazı zarûrî durumlarda vacip de olur. Diğer temas ettiğimiz mesele ise, insanlardan bir şey istememeye özen göstermek Müslüman’lara tavsiye edilmiş ve bunun kendileri için bir izzet olduğu beyan edilmiştir. İstemeye alışmanın ne korkunç ahlâkî zaafiyetlere yol açtığı herkesin malumudur. Fakat buna rağmen, meşru şekilde insanlardan bir şey istemek mubahtır…   

Müşrikler, Allah ile Kendileri Aralarına "Allah’a Yaklaştırıcı Aracılar” Koyarlar; Kendileri için “Şefaatçiler” Edinirler, Onları Allah’ı Sever Gibi Severler, Onlara Kulluk Ederler ve Onların, Allah Katında Şefaatlerini Umarlar:

“Allah’a iftirâ ederek yalan uydurandan yahut Âyetlerini yalanlayandan daha zâlim kim olabilir? Muhakkak ki günahkârlar iflâh olmazlar. Onlar, Allah’ı bırakıp kendilerine ne bir zarar, ne de bir fayda vermeyecek olan şeylere taparlar. Bir de: ‘Bunlar, Allah katında bizim şefaatçilerimizdir’ derler. De ki: ‘Siz Allah’a göklerde ve yerde bilmeyeceği bir şeyi mi haber veriyorsunuz?’ Hâşâ, O, ortak tutmakta oldukları her şeyden münezzeh ve yücedir.” [42]

“Andolsun sizi ilk defa yarattığımız gibi yapayalnız, teker teker huzurumuza geldiniz ve size bağışladığımız şeyleri [43] arkanızda bıraktınız. İçinizde gerçekten ortak olduklarını boş yere iddia ettiğiniz şefaatçilerinizi de aranızda görmüyoruz. Andolsun, onlarla aranızdaki bağlar kesilmiş ve zannettiğiniz [44] şeyler ise önünüzden kaybolup gitmiştir.” [45]

Müşrikler, Taptıkları Aracıların Kendilerini Allah’a Yaklaştırıcı Olduklarını Söylerler:

“Uyanık olun, hâlis olan din yalnız Allah’ındır. O’ndan başka veli (dost, ilâh)lar edinenler: ‘Biz bunlara, ancak bizleri Allah’a yaklaştırsınlar diye ibâdet ediyoruz’ (derler). Muhakkak Allah ihtilâf edip durdukları şeyler hakkında aralarında hüküm verecektir. Şüphe yok ki Allah, yalan söyleyen, kâfir olan hiçbir kimseye hidâyet vermez.” [46]

Bu Âyette şirkü’t-takrîb’den sakındıran Rabbimiz, temelde şu iki gerçeği emretmektedir: “ Sadece Allah’a ibâdet edin” ve “dini yalnız Allah’a hâlis kılmak suretiyle, O’na kulluk edin.”

Rabbimiz, kendisine ibâdet etmemizi emreder; zira ibâdet ancak Allah’ın hakkıdır. Dini, Allah’a hâlis kılmak ise, yalnızca O’na itaat etmekle beraber, O’ndan başkalarına itaat etmemektir. Yani yalnızca Allah’ın koyduğu kurallara uymak, O’nun hükümlerine tâbi olup, yasaklarından sakınmak; Allah’tan başkasını ma’bûd kabul etmemek demektir. Dini, Allah’a hâlis kılmayanlar, kendilerine, Allah dışında ibâdet ve itaat mercileri bulurlar. Böylece bir takım şefaatçilere ve aracılara kulluk ederler. Allah, kendisine ibâdet edilmekle birlikte, başkalarına da ibâdet edilmesinden râzı değildir. Her ne şekilde olursa olsun, Allah’a ait bir takım sıfatları bazı mahlûkâta vermek ve Allah’la beraber onlara da kulluk etmek şirk’tir.

“Halbuki onlar, dini yalnızca O’na hâlis kılan muvahhidler olarak sadece Allah’a kulluk etmelerinden, namazı dosdoğru kılmalarından ve zekatı vermelerinden başkasıyla emrolunmamışlardı. İşte en doğru din budur!” [47]

İnsanlar İçinde, Başkalarını, “Allah’ı Sever Gibi” Sevenler Vardır:

“İnsanlar içinde öyle kimseler vardır ki, Allah’tan başkasını (O’na) eşler edinirler de onları Allah’ı sever gibi severler. İman edenlerin Allah’a olan sevgileri ise daha kuvvetlidir. Zulmedenler, azabı görecekleri zaman bütün kuvvetin hakikaten Allah’a ait olduğunu ve Allah’ın azabının gerçekten çok şiddetli olduğunu bir bilselerdi (Allah’a eşler tutmazlardı).” [48]

“Allah’a Yaklaşmaya Vesîle Arayın” Âyeti, Allah ile Kulların Aralarına “Aracı İnsanlar” Koyması, Birilerinin Güdümüne Girerek Yaşaması, Meşru Olmayan Vesîleler Edinmesi ve Gayrimeşru İbâdet Yöntemleri İcat Ederek, Şirk İçinde Allah’a Kulluk Etmeye Çalışması Anlamına Gelmez!

Aracılık şirk’i uyduranların ve uygulayanların kendilerine delil olarak aldıkları Âyetlerden bir tanesi belki de en önemlisi budur! [49]

 Peki, bu Âyet’in gerçek anlamı nedir? Onların bu bâtıl iddialarıyla alâkası var mıdır? Konuyla bağlantılı bazı Âyetleri zikrettikten sonra, şimdi çok önemli olan bu soruların cevabını özlü olarak açıklayarak meseleyi bitirelim.

Kur'ân'da vesîle konusu, şu iki Âyette geçmektedir:

"Ey iman edenler, Allah'tan korkun. O'na (yaklaşmaya) vesîle arayın ve O'nun yolunda cihâd edin ki kurtuluşa eresiniz." [50]

Bu Âyetteki "vesîle"; Allah yolunda, O'nun dininin hâkimiyeti uğrunda cihâd etmektir. Yoksa, buradaki vesîle'nin anlamı; bazı kimselerin zannettikleri gibi, Allah ile kul arasında yaklaştırıcı aracılar edinmek demek değildir. Allah, kuldan uzak değildir ki, Allah'a yaklaşmak için aracıya ihtiyaç olsun. Bu türden bozuk i’tikâdlar, insanları putlara ya da sâlih bilinen kimselere tapmaya, türbe ve mezarları ibâdetgâh edinmeye kadar götürür. Oysa Kur'ân'da vesîle dendiğinde anlaşılması gereken şey, bunlar değildir. Selef-i Sâlihîn'in tefsirleri incelendiğinde görülecektir ki, vesîle'nin, Allah Teâlâ'ya sâlih ameller ile yakınlaşmak dışında bir anlamı bulunmamaktadır.

Hâfız İbn Kesir rahımehullâh, İbn Abbâs radıyallâhu anh’dan, Âyet-i Kerîme'de geçen vesîle'nin yakınlaşmak (kurbet) anlamına geldiğini nakletmektedir. Katâde, "O'na (yaklaşmaya) vesîle arayın" buyruğu hakkında şöyle demiştir: "İtaat ve O'nu râzı edecek amel ile O'na yakınlaşın." [51]

Bu açıklamanın aynısını Mücâhid, Ebû Vâil, Hasen, Katâde, Abdullah b. Kesîr, Süddî, İbn Zeyd rahımehumullâh ve bunların dışındaki müfessirler de nakletmişlerdir.

Bu Âyetteki "Allah'tan korkun" ifadesini, Hâfız İbn Cerîr et-Taberî rahımehullâh şöyle açıklamaktadır: "Yani size verdiği emir ve nehiyler hususunda O'nun çağrısına itaat ederek cevap verin ve "O'na vesîle arayın" yani O'nu râzı edecek amel ile O'na yaklaşmanın yollarını arayın demektir." [52]

İmam Taberî rahımehullâh’ın açıklamasını yaptığı "Allah'tan korkun" ve "Ona vesîle arayın" ifadelerinin anlamı, Âyetin son kısmında yer alan, "O'nun yolunda cihâd edin ki kurtuluşa eresiniz" buyruğundan da anlaşılmaktadır. Kul, Allah'ın rızâsını, O'nun emretmediği ve râzı olmadığı şekilde elde edemez. O'na yaklaştırıcı vesîlelerin tamamı da, Yüce Mevlâ'nın emrettiklerini yapmak ve yasakladıklarından kaçınmak şeklindeki sâlih amellerden ibarettir.

Her nedense vesîle konusu açıldığında, devamlı Mâide Sûresinin 35. Âyetini gündeme getirenler, diğer vesîle Âyetini hiç hatırlamazlar! Oysa o Âyet, gayrimeşru vesîlenin ne olduğunu diğer bir deyişle meşru olan vesîlenin ne olmadığını en açık bir üslup ile ortaya koymaktadır. O Âyette, kendilerine vesîle diye sığınılan, kulluk edilen kimselerin de Allah’a yaklaşmak için vesîle aradıkları belirtilmektedir.

Öncelikle, bazı kimselerin vesîle bahsinde pek gündeme getirmedikleri diğer vesîle Âyetini hatırlatalım ve sonra da tefsirini yapalım:

"Onların o tapındıkları da Rabblerine hangisi daha yakın olacak diye vesîle ararlar. O'nun rahmetini umar, azabından korkarlar. Çünkü Rabbinin azabı gerçekten sakınılmaya değer." [53]

Bu Âyet'in sebeb-i nüzûlü hakkında Abdullah b. Mes'ûd şöyle demiştir: "İnsanlardan bazıları cinlerden bazılarına ibâdet ediyorlardı. Daha sonra bu cinler Müslüman oldular ama diğerleri eski dinlerine sıkı sıkıya bağlı kaldılar." [54]

Zikrettiğimiz sahîh Hadîs, Buhârî'de geçtiği için, sözü Buhârî Şârihi Hâfız İbn Hacer el-Askalânî'ye bırakalım: "Yani daha önce cinlere ibâdet eden o insanlar, cinlere ibâdet etmeye devam ettiler. Oysa cinler bu ibâdetlerine râzı değillerdi. Çünkü Müslüman olmuşlardı. İşte Rabblerine doğru vesîle (yakınlaşma) aramaya çalışanlar onlar oldular." [55]

İmam Buhârî'nin Sahîh'inde, İsrâ: 57'nin tefsiri hususunda İbn Mes'ûd'dan rivâyet ettiği Hadîs'in açıklaması hususunda güvenilecek ve dayanılacak açıklama, Hâfız İbn Hacer'in açıklamasıdır.

İlim ehlinden hiç kimse, yukarıda zikrettiğimiz iki Âyette geçen "vesîle" ile mahlûkâttan herhangi birisinin şânı, makamı ve hürmeti ile Allah'a yakınlaşmanın kastedildiğini söylememişlerdir.

O halde, "O'na (yaklaşmaya) vesîle arayın”  [56] ve "Rabblerine hangisi daha yakın olacak diye vesîle ararlar" [57] Âyetlerindeki "vesîle" ile Peygamberlerin ve sâlih kimselerin makamı ve yüzü suyu hürmetine tevessülde bulunmanın kastedildiği ya da bazı kimselere bağlanmak gerektiği şeklindeki iddianın da bâtıl olduğu açıkça anlaşılmaktadır.

Bu konuyla alâkalı delil sadedinde bazı kimselerin söylediği bir kralın, padişahın, devlet başkanının ya da müdürün huzuruna çat kapı girilmez, aracılar ve teşrifatçıların yardımı ile gidilir gibi sözler de bâtıldır! Zira Allah, mahlûkâtı gibi yardımcıya ve teşrifatçı kimselere muhtaç değildir.

Verilen bu örnekte, şu Âyet’in hükmüne aykırı hareket edilmektedir:

 “… O’nun benzeri hiçbir şey yoktur. O, her şeyi işitendir, bilendir.” [58]

Bu Âyete göre; Allah’ın hem zâtı hem de sıfatları hem de fiilleri bakımından hiçbir benzeri yoktur. Mahlûkâttan hiçbir şey, Allah’ın zâtına ve O’nun sıfatlarına benzemez. Mahlûkâtın fiillerini de O’na benzetmek asla câiz olmaz. Allah’ı başkalarına, başkalarını da Allah’a benzetmek şirk’tir. Allah’ı yaratılmışlara benzetmek suretiyle, O’na ibâdet şekilleri belirlemek, O’nun yardıma muhtaç olduğunu, âciz olduğunu, bazı bilgilerden veya insanların gizli durumlarından habersiz olduğunu sanmak ve iddia etmek anlamına gelir. Sonuçta da Allah’ın izin vermediği şekillerde aracı varlıklar ile O’nun rızâsı kazanılmaya çalışılır ki, bu fiiller Mekke müşrikleri tarafından da yapılmıştır. Rabbimizin aracıların aracılığına ihtiyacı yoktur çünkü O, Samed’dir. Teşrifatçıların bilgilendirmesine de muhtaç değildir. Kendisinin benzeri hiçbir varlığın olmadığını bildirdiği Âyetinin son cümlesinde şânı yüce olan Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: “… O, her şeyi işitendir, bilendir.” [59]

O halde ey insanlar, “Bana dua edin. Ben de duanızı kabul edeyim” [60]“Biz ona (insana) şah damarından daha yakınız” [61]“kullarım sana Beni sorarlarsa, muhakkak Ben (onlara) pek yakınım. Bana dua ettiğinde dua edenlerin duasına karşılık verir, kabul ederim…” [62]“… Allah ile beraber bir ilâh mı var? Ne kadar az düşünüyorsunuz.” [63]“… Allah ile beraber bir ilâh mı var? Allah, koştukları ortaklardan çok yücedir” [64] buyuran, darda ve sıkıntı içinde kalınca dua edenlerin duasını kabul eden ve o kötülüğü onlardan gideren [65], denizin ve karanın karanlıklarından ve sıkıntılarından insanı kurtaran, kimsenin aracılığına muhtaç olmayan Rabbinize yönelin. Allah’ın hiçbir isim ve sıfatını bir başkasına asla ve kat’a vermeyin! Zira bilin ki bu, şirk’tir!

Allah'ım bilerek şirk koşmaktan Sana sığınırım. Bilmediklerim için de Senden mağfiret dilerim.[66] 

 

Yusuf Semmak  

 


[1] Fâtihâ: 5

[2] Bakara: 11, Neml: 64 =  قُلْ هَاتُوا بُرْهَانَكُمْ إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ

[3] Lisânu’l Arab, İbn-i Manzûr, Dâru’l Maârif, C: 4, S: 2249

[4] Yûsuf: 106

[5] Zuhruf: 84

[6] Mâide: 73

[7] Bakara: 170

[8] Lokman: 21

[9] Zümer: 3

[10] Yûnus: 18

[11] Yûsuf: 40

[12] Kehf: 26

[13] Şûrâ: 10

[14] Nisâ: 65

[15] Ayırt edici söz (kelimetü’l fasl); kâfirlerin azabının tehir edileceğine dair İlâhî hükümdür. İnkârcılara ölünceye kadar zaman verilmiştir; azapları bu şekilde ertelenmiştir. Allah, bu süre içinde onların iman etmelerini istemektedir.

[16] Şûrâ: 21

[17] Mâide: 44

[18] Ahzâb: 36

[19] Zümer: 65

[20] Nisâ: 48, 116 = إِنَّ اللّهَ لاَ يَغْفِرُ أَن يُشْرَكَ بِهِ وَيَغْفِرُ مَا دُونَ ذَلِكَ لِمَنْ يَشَاءُ

[21] Nisâ: 48

[22] Nisâ: 116

[23] Müsned-i Ahmed, Taberânî

اتَّقُوا الشِّرْكَ، فَإِنَّهُ أَخْفَى مِنْ دَبِيبِ النَّمْلِ ، فَقَالَ لَهُ مَنْ شَاء أَنْ يَقُولَ: وَكَيْفَ نَتَّقِيهِ وَهُوَ أَخْفَى مِنْ دَبِيبِ النَّمْلِ يَا رَسُولَ اللَّهِ؟ قَالَ قُولُوا: اللَّهُمَّ إِنَّا نَعُوذُ بِكَ أَنْ نُشْرِكَ بِكَ شَيْئًا نَعْلَمُهُ وَنَسْتَغْفِرُكَ لِمَا لا نَعْلَمُ

[24] Tevbe: 31

[25] Tevbe: 31

[26] Tirmizî, 9. Sûre, 31. Âyet; Tefsîru’l Kur’âni’l Azîm, İbn-i Kesîr, Dâru Usâme, C: 2, S: 756

[27] Fâtiha: 5

[28] Kasas: 56

[29] En’âm: 63, 64

[30] A'râf: 191-199

[31] Neml: 62

[32] Ankebût: 65

[33] Fâtır: 13, 14

[34] Fâtır: 22

[35] Ahkâf: 5

[36] Bakara: 186

[37] Kâf: 16

[38] Ebû Dâvud, Sünnet 19

[39] Tirmizi, Kıyâmet, 59

[40] Tirmizî

[41] Hâkim

[42] Yûnus: 17, 18

[43] Dünyada size ihsan ettiğimiz şeyleri.

[44] Şefaatçi olacağını zannettiğiniz ortaklar, putlar.

[45] En’âm: 94

[46] Zümer: 3

[47] Beyyine: 5

[48] Bakara: 165

[49] Mâide: 35

[50] Mâide: 35

[51] Tefsîru'l Kur'âni'l Azîm, Dâru Usâme, Ammân, C: 2, S: 637

[52] Tefsîru't Taberî, C: 4, S: 566

[53] İsrâ: 57

[54] Tefsîru'l Kur'âni'l Azîm, Dâru Usâme, Ammân, C: 3, S: 1215; Buhârî, Tefsîr, 187

[55] Fethu'l Bârî, el-Askalânî, Mektebetu Mısr, C: 8, S: 349

[56] Mâide: 35

[57] İsrâ: 57

[58] Şûrâ: 11

[59] Şûrâ: 11

[60] Mü’min: 60

[61] Kâf: 50

[62] Bakara: 186

[63] Neml: 62

[64] Neml: 63

[65] Neml: 62

[66] Müsned-i Ahmed

Bağlantı | kategori: AKAİD-TEVHİD | tarih: 11/02/2014 | Yorum(2) | Yorum yaz
Yusuf Semmakİslâm'da tevbe kapısı kıyamete kadar açıktır. Can boğaza gelmediği sürece yapılacak tüm tevbeleri Allah kabul eder. Kişi ister nefsine zulmetmiş olsun, ister başkalarına zulmetmiş olsun, isterse de bir kötülüğe aracılık etmiş olmuş, fark etmez; yeter ki nasûh tevbe ile Allah'a yönelsin ve tevbenin şartlarını yerine getirerek Allah'ın rahmet ve mağfiretine sığınsın, her hâlükârda Allah'ı bağışlayıcı olarak bulacaktır.

Bu konuda Ayetler çoktur. Biz birkaç Ayet-i Kerime zikrederek konunun daha iyi anlaşılmasını sağlayalım.

"Ancak tevbe edenler, (amellerini) ıslah edenler ve (gizledikleri gerçeği) açıklayanlar müstesnâ. Artık onların tevbelerini kabul ederim. Ben, tevbeleri çokça kabul edenim, çok rahmet edenim." (Bakara: 160)

Bu Ayette, tevbenin kabul şartları zikrediliyor:

a) Nasûh bir tevbe ile Allah'a dönmek, O'na yalvarıp bağışlanma dilemek.
b) İnsan; günah, şirk, küfür ya da her ne tür ma'siyet işlemiş ise, onu tamamen terk ettikten sonra, halini ıslah etmeli, bir daha asla o günaha dönmemeli.
c) İşlediği o günah insanlar tarafından biliniyor ise; eski halinden tevbe edip hidayet bulduğunu insanlara beyan etmeli, açıklamalıdır.

Bu, hem insanların hâlâ kendisini o kötü sıfatlarla bilmeye devam etmelerini önler, hem kendisine kötü söz söylenmesini engeller, hem de iman ettiği ya da günahtan rucû' ettiği halde, kendi iç halini bilmeyen kimseler için, onun durumunun İslam adına kötü örneklik teşkil etmesine mâni olur. Bu nedenle daha önce bir ideolojiye inanan bir kimse, İslam'a girince veya önce kötü yollarda olan bir kimse o kötülükleri terk edince; hemen bu tevbe etmesinin mutluluğunu başkalarıyla da paylaşmalıdır.

Fakat günahı gizli olan yani kimsenin bilmediği bir günaha devam eden kimse tevbe ettiğinde, o günahı insanlara açıklamaz. "Ben eskiden şöyleydim" demez; zira Allah'ın gizlediği bir durumu gizlemek gerekir. Ayrıca önceden günah işlemenin övünülecek bir tarafı yoktur, zikretmeye de gerek yoktur. İslam’da kötü olan şeylerin reklamını yapmak caiz değildir.

Fakat bunun yanında geçmişte şirk akidesinin bir sonucu olarak yapılan bazı davranış şekilleri, insanların ibret almaları ve bu kötü fillerden sakınmaları için söylenebilir. Hz. Ömer'in hidayete erdikten sonra, “biz, cahiliyye'de helvadan put yapardık, acıkınca da yerdik" demesi ya da ‘kız çocuklarını, nasıl diri diri mezara gömdüklerini’ Rasûlullah'a anlatması gibi durumlar, yukarıda bahsettiğimiz genel kâidenin istisnâlarıdır.

"Muhakkak Ben, tevbe eden, iman eden ve sâlih amel işleyip hidâyet üzere olana da çok çok mağfiret ediciyim." (Tâ-Hâ: 82)

"Ancak (şirk'ten) tevbe eden, iman eden ve sâlih amel işleyenler müstesnâ. İşte Allah, bunların günahlarını sevaba değiştirir. Allah mağfiret edicidir, rahmet edicidir." (Furkân: 70)

"Ama kim tevbe edip imana gelir ve sâlih amel işlerse, onun felâh bulanlardan olması umulur." (Kasas: 67)

Bu Ayete, 'onlar, felâha erenlerden olmayı umabilir' manası da verilebilir.

"O, günahı bağışlayan, tevbeleri kabul eden, azabı çetin ve nimeti pek bol olandır. O'ndan başka ilâh yoktur. Dönüş yalnız O'nadır." (Mü'min: 3)

"Şüphe yok ki mü'min erkeklerle mü'min kadınlara (iman ettiler diye) işkence edip, sonra da tevbe etmeyenler için, (evet) onlar için cehennem azabı ve onlar için bir de yanma azabı vardır." (Burûc: 10)

Görüldüğü gibi, Allah Sübhânehu ve Teâlâ, başta şirk olmak üzere her türlü günahı, tevbe edildiğinde bağışlayacağını bildirmektedir.

YUKARIDA ZİKRETTİĞİMİZ AYETLER, MUTLAK VE KAT’Î BİR HÜKÜM İFADE EDERLER. BU HÜKÜMLERİ TAKYÎD EDEN MUKAYYİD HÜKÜM YOKTUR. YANİ ‘ŞARTLARINI YERİNE GETİREREK TEVBE EDEN KİMSE, BAĞIŞLANIR’ ANLAMINDAKİ HÜKÜM KESİNDİR. Ama Allah, dilediğini, dilediği kadar, dilediği zaman bağışlar. Tevbe kapısı açıktır ama o kapıdan kabul edilmek layık olanlar içindir. Kula, tevbe ve istiğfar etmek düşer.

BİR KÖTÜLÜĞE SEBEBİYET VEREN, ARACILIK EDEN, ŞERR YOLUNDA ÇIĞIRLAR AÇAN KİMSELER, ÖLMEDEN ÖNCE TEVBE EDERLERSE, İNŞÂALLAH O KİMSEYE GEÇMİŞ O GÜNAHININ VEBALİ VE KENDİSİNİN SEBEBİYET VERDİĞİ VE BUNDAN DOLAYI BAŞKALARININ İŞLEDİKLERİ GÜNAHLARIN BİR MİSLİ YÜKLENİLMEZ. FAKAT SEBEP OLDUĞU O KÖTÜLÜĞÜ ORTADAN KALDIRABİLİYORSA KALDIRMAK ZORUNDADIR, KALDIRAMIYORSA, İMKANI ÖLÇÜSÜNDE ELİNDEN GELENİ YAPMALIDIR.

Şirk ve küfürden tevbe etmek yani imana gelmek, cahiliyye’de işlenen tüm günahları siler, yok eder. Mü’min olarak, mü’min bir kimseye haksızlık yapan kimsenin de, haksızlık yaptığı o kardeşine verdiği zararı ortadan kaldırması gerekir, helalleşmesi icap eder. Bu kimseler hayatta değillerse, o mü’minler için dua etmek ve bağışlanmalarını dilemek, onların yakınlarına da hayır ve hasenat yaparak, duyarlılık göstermek gerekir. Allah, hiçbir kuluna gücünün üstünde sorumluluk yüklemez. Bu durum, hatalarımızı telafi etmemiz konusunda da böyledir. Allah, herkesin niyetini de, kalbini de, amelini de, âkıbetini de çok iyi bilir.

Allah, hepimize Tevhîd üzere bir yaşam ve bu akide üzerinde hüsn-ü hâtime lütfetsin. Âmîn!
tarih: 15.04.2014
isa şaahinKur’an-ı kerimde kötü bir işe aracılık edene işleyenle beraber sebep olmanın günahının yazılacağı söyleniyor bu sebep olduğumuz günahtan tevbe etsek dahi bunun günahı sebep olan kişiye yazılmaya devam edermi ?
tarih: 12.04.2014
YORUM YAZINIZ
İSMİNİZ

E-Posta (Gizli)

Web siteniz

Yorumunuz

Güvenlik kodu
Son Konular • Günlük Dua ve Zikirler
• KASİDE-İ LAMİYYE (Şeyhu'l-İslam İbn-i Teymiyye) – Pdf İndir!
• Peygamberler Tarihi Test Bilgi Yarışması - PDF İndir!
• Muhtelif Konularda Kısa Kısa - 5
• "TEVESSÜL VE KABR-İ NEBİ'Yİ ZİYARET" ADLI KİTABIMIZ ÇIKMIŞTIR!
• MUHTELİF KONULARDA İLMÎ NAKİLLER
• NASİHATLER 13
• Dinin Aslında Cehalet Mazeret midir? (PDF Oku/İndir!)
• Muhtelif Konularda KISA KISA - 4
• Allah Teâlâ, Neden Kur’ân’da Bazı Yerlerde “Biz” Zamiri ile Hitap Buyurmuştur?
• Vâv ve Yâ Harflerinden Önceki Harfi Meftûh Olan Emsile-i Hamse'ye Nûn-u Sakîle'nin Dâhil Olması:
• NASİHATLER 12
• İftiâl (افْتِعَال) Bâbı ile Alâkalı Sarf Kâideleri
• GENELDE YANLIŞ KULLANILAN KELİMELER VE DOĞRU YAZILIŞLARI:
• Kur'an'da Peygamberimize Nasıl Hitap Edilmiştir?
• Muzari' Fiilin Şimdiki ve Gelecek Zamana Salahiyeti:
• Muhtelif Konularda KISA KISA - 3
• Şirke ve Sapıklığa Sürüklenen Bir Toplumda Suçlular Kimlerdir?
• 22- Ömer Nesefî Akaidi Tercüme ve Şerhi 6 (Ders Videosu)
• NASİHATLER 11
• Arapça'da 'zuu' ve 'sahib' edatlarının arasındaki fark nedir?
• EY RABBİMİZ!
• ASHAB-I KEHF HAKKINDA:
• NASİHAT BAHÇESİ
• KİTAPLARIMIZ HAKKINDA BİLGİLENDİRME:
• “Kadınlar Havuza Girebilir mi?” Sorusuna Verdiğimiz Kısa ve Özlü Cevap
• Kadın Sesiyle ve Çalgı Aletleriyle İcra Edilen Şarkı, Türkü, Ezgi ve İlahiler Hakkında Bir Soruya Verdiğimiz Cevap
• NASİHATLER 10
• Muhtelif Konularda KISA KISA - 2
• NASİHATLER 9
• “Ticaret yapıyorum ama maddi ve manevi anlamda bir türlü rahata eremiyorum” mu diyorsunuz?
• 21- Hadis Dersleri -1 (Ders Videosu)
• SESLİ HADİS DERSLERİ - YAKINDA!
Son Yorumlar
İbrahim sarıtaş
Allahrazı olsun
Muhammet ****
Bizim din hocamız başınızı örtmek
Ali Özbek
Hocam Allah razı olsun mükemmel b
fatma
ellerinize yüreğinize sağlık cıdd
Mehmet
Bu site "13.45'de mi 13.45'te mi
iclal
elinize sağlık
misafir
Allah razı olsun .
mutluluk
Çok güzel olmuş ellerinize sağlık
hediye
Esselamün aleyküm Yusuf kardeşim.
Yusuf Semmak
SÜNNETTE BÖYLE BİR PAZARLIK ANLAY
mahmut konur
BİR AYET "Mümin kadınlara da bak
Erkan
Allah razı olsun
ismail
bayildim
Yusuf Semmak
NOT: Bir Hristiyanla tartışan bir
Yusuf Semmak
KİMLER SUÇLU? Bir toplumda ins
Yusuf Semmak
SAHÛR VAKTİNİN SON BULMASI VE SAB
ali
Güzel bir anlatım olmuş ALLAH(C.C
Yusuf Semmak
MUHÂCİRLERLE ENSÂR’IN KARDEŞLİĞİ:
Ece
Harika çok teşekkürler
meryemnazyazğan
Çok güzel anlatmışsınız, şimdi ço
Yusuf Semmak
DİLİN, BEYÂNIN, OKUMANIN, YAZMANI
Yusuf Semmak
Bir meâlde şöyle geçiyor: "Bunun
Yusuf Semmak
“Mütevâzı’, mutevazı” (م
Yusuf Semmak
Esmâül Hüsnâ: Yanlış – el-Esmâul
Yusuf Semmak
Müşkül: Yanlış – Müşkil (kapalı,
Yusuf Semmak
Nasılki: Yanlış – Nasıl ki: Doğru
Yusuf Semmak
“MESS”: Değme, dokunma, temas,
Sibel EKİNCİ
Muhterem Hocamız Feriduddin AYDIN
2017
çok detaya girmişsiniz ama tşr
Melek
Çok güzel
Nagihan
okudum süper çok beğendim
Mehmet ARAZ
Çok güzel olmuş,başarılarınızın d
Yusuf Semmak
KANDİL KUTLAMAK BİD'AT'TIR! Ka
© 2012 YUSUFSEMMAK.COM