Araştırmacı, Yazar

ANASAYFA
BİZE ULAŞIN
BİZİ TAKİP EDİN
AMACIMIZ
KUR'AN DİNLE
KİTAPLARIMIZ
Müteşâbih sıfatları, Allah’ın ilmine havale etmek gerekir: Meselâ; Allah’ın iki el (Sâd: 75), yüz (Rahmân: 27), nefs (Mâide: 116), uluvv (Mülk: 16), istivâ (Tâ-Hâ: 5) gibi sıfatları vardır. Rabbimiz, bu türden sıfatlarını Kur’an’da zikretmiştir. O halde biz de, “bunlar, O’nun sıfatlarıdır” deriz. Gerek Kur’an ve gerekse Hadislerdeki bu türden müteşâbih sıfatlara keyfiyetsiz (nasıllığını sorgulamadan), teşbih (benzetme), temsil (misallendirme), tecsîm (cisimlendirme), ta’tîl (anlamını işlevsiz kılma) ve tahrif (bozup değiştirme)’ye gitmeden inanırız. İstivâ konusunda fazla detaylara girmeden, bazı rivâyetleri naklederek birkaç meseleyi açıklamak istiyoruz. Ama ondan önce, bu kelimenin anlamını ve Kur’an’da nasıl kullanıldığını ifade edelim. Sözlükte, istivâ; eşit olmak, yönelmek, istikrar bulmak, hükmetmek, hâkim olmak, yükselmek, yüksek ve yüce olmak ve kurulmak gibi anlamlara gelir. Bu kelime “istevâ: istivâ etti” şekliyle, Kur’an-ı Kerim’de dokuz yerde kullanılmıştır. Bunlardan ikisinde (Bakara: 29, Fussilet: 41) ثُمَّ اسْتَوَى إِلَى السَّمَاء “sonra semâya yöneldi” şeklinde “ilâ: …e doğru” edatı kullanılmıştır; altı tanesinde (A’râf: 54, Yûnus: 3, Ra’d: 2, Furkân: 59, Secde: 4, Hadîd: 4) ise, ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ “sonra arşa istivâ etti” şeklinde “alâ: …üzerine, üzerinde” edatı kullanılmıştır. Bir yerde de الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى “Rahmân arşa istivâ etti” (Tâ-Hâ: 5) şeklinde geçmektedir. İstivâ kelimesinin Kur’an’da başka Ayetlerde de mâzi ve muzâri kipleriyle kullanımları vardır. Bu Ayetlerde de, “eşit ve denk olmak, oturmak, kurulmak ve binmek” gibi anlamlar ifade etmektedir. Tabi ki bu anlamların varlıklarla ilişkili olduğunu unutmayalım. Yani bu verdiğimiz anlamlar, istivâ’nın kelime anlamlarıdır. Bu fiili, Allah’a nispet ettiğimiz zaman, mahlûkâta ait olan bu anlamları veremeyeceğimizi, Allah’ı yaratılmış varlıklara benzetmenin asla câiz olmadığını unutmayalım…

ALLAH’IN, EL, YÜZ, NEFS, ULUVV, İSTİV GİBİ SIFATLARINA İMAN MESELESİ:

    Müteşâbih sıfatları, Allah’ın ilmine havale etmek gerekir… 

 Meselâ; Allah’ın iki el [1], yüz [2], nefs [3], uluvv [4], istivâ [5] gibi sıfatları vardır. Rabbimiz, bu türden sıfatlarını Kur’an’da zikretmiştir. O halde biz de, “bunlar, O’nun sıfatlarıdır” deriz. Gerek Kur’an ve gerekse Hadislerdeki bu türden müteşâbih sıfatlara keyfiyetsiz (nasıllığını sorgulamadan), teşbih (benzetme), temsil (misallendirme), tecsîm (cisimlendirme), ta’tîl (anlamını işlevsiz kılma) ve tahrif (bozup değiştirme)’ye gitmeden inanırız.

İstivâ konusunda fazla detaylara girmeden, bazı rivâyetleri naklederek birkaç meseleyi açıklamak istiyoruz. Ama ondan önce, bu kelimenin anlamını ve Kur’an’da nasıl kullanıldığını ifade edelim. Sözlükte, istivâ; eşit olmak, yönelmek, istikrar bulmak, hükmetmek, hâkim olmak, yükselmek, yüksek ve yüce olmak ve kurulmak gibi anlamlara gelir.

Bu kelime “istevâ: istivâ etti” şekliyle, Kur’an-ı Kerim’de dokuz yerde kullanılmıştır. Bunlardan ikisinde [6] ثُمَّ اسْتَوَى إِلَى السَّمَاءِ “sonra semâya yöneldi” şeklinde “ilâ: …e doğru” edatı kullanılmıştır; altı tanesinde [7] ise, ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ  “sonra arşa istivâ etti” şeklinde “alâ: …üzerine, üzerinde” edatı kullanılmıştır. Bir yerde de الرَّحْمَنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى  “Rahmân arşa istivâ etti” [8] şeklinde geçmektedir. İstivâ kelimesinin Kur’an’da başka Ayetlerde de mâzi ve muzâri kipleriyle kullanımları vardır. Bu Ayetlerde de, “eşit ve denk olmak, oturmak, kurulmak ve binmek” gibi anlamlar ifade etmektedir. Tabi ki bu anlamların varlıklarla ilişkili olduğunu unutmayalım. Yani bu verdiğimiz anlamlar, istivâ’nın kelime anlamlarıdır. Bu fiili, Allah’a nispet ettiğimiz zaman, mahlûkâta ait olan bu anlamları veremeyeceğimizi, Allah’ı yaratılmış varlıklara benzetmenin asla câiz olmadığını bilelim…

Bu girişten sonra, Allah’ın “istiv┠sıfatına yaklaşımımız nasıl olmadır, sorusuna cevap arayalım. İbn-i Atıyye rahımehullâh, Tâ-Hâ Sûresinin beşinci Ayetinin tefsirini yaparken şunları söylemektedir: “İmam Mâlik, kendisine istivâ hakkında soru soran bir adama şöyle demiştir: İstivâ ma’lumdur, keyfiyet meçhuldür, Bundan (istivâ hakkında) sual etmek bid’attir.” [9]

Başka bir  rivâyette de şöyle geçmektedir: “Bir adam, Mâlik b. Enes’e, Allah’ın “Rahmân arşa istivâ etti” kavlinden sual etti ve ‘istivâ nasıldır?’ dedi. Bunun üzerine uzunca bir süre başını öne eğdi, buram buram terlemeye başladı sonra dedi ki: ‘İstivâ; meçhul değildir, keyfiyeti akledilemez, buna iman etmek farzdır, bundan sual etmek bid’attir. Sanıyorum ki sen sapık bir adamsın.’ Sonra emretti, adamı huzurundan çıkardılar.” [10] Bu rivâyete göre; İmam Mâlik, kendisine istivâ’nın keyfiyeti sorulduğu için sıkıntıdan ter içinde kalmıştır. Çünkü Rahmân’ın istivâ sıfatını akıl ihâta etmekten âcizdir. Bu nedenle de, istivâ’nın bu boyutundan sorgu sual etmek bid’attir. İmam Mâlik, böyle bir soru sorduğu için, o adamın dalâlet ve bid’at ehli olduğunu düşünmüştür. Allah’ın bu sıfatının mahiyetini kurcalayan bu adamın davranışının, kendisini ya da diğer insanları teşbih ve tecsîm’e götürme tehlikesinden dolayı da çok rahatsız olmuş; adama gerekli cevabı verdikten sonra huzurundan çıkarılmasını istemiştir. Diğer bir rivâyette ise, İmam Mâlik, istivâ’nın malum olmasının (bilinmesinin), sözlükteki anlamı açısından olduğunu belirtmektedir: İmam Kurtubî rahımehullâh, A’râf Sûresinin 54. Ayetinin tefsirinde bu rivâyeti nakletmektedir: “İmam Mâlik rahımehullâh: İstivâ’nın ne demek olduğu sözlükte bilinmektedir, nasıl olduğu meçhuldür, bundan soru sormak bid’attir.” [11] İşte Selef-i Sâlihîn’ın istivâ konusundaki genel itikâdı budur!

Şeyhu’l İslâm İbn-i Teymiyye rahımehullâh, Allah’ın arş’a istivâsı konusunda, Ehl-i Sünnet’in görüşünü zikrederken şöyle demektedir: “Arş’a istivâ, keyfiyetsiz şekilde Allah’ın bir sıfatıdır. Kişinin buna iman etmesi ve bunun hakkındaki ilmi Allah’a havale etmesi gerekir.” [12] İbn-i Teymiyye, bu açıklamadan sonra, -az önce-  Beğavî tefsirinden naklettiğimiz, Tâ-Hâ Sûresinin 5. Ayetinin tefsiri hakkında bir adamın İmam Mâlik’e yönelttiği soruyu ve  İmam’ın da o kişiye verdiği cevabı kaydetmiştir. [13]

Biz de, “Allah, arşa istivâ etmiştir” diye iman ediyoruz. İstivâ sıfatını Allah için isbât ediyoruz ama nasıl istivâ ettiğini bilmiyoruz. Allah’ın bu sıfatına keyfiyetsiz iman ediyoruz. Bu konudaki ilmi, Allah’a havale ediyoruz. Allah’ı, cisimlendirmekten ve misallendirmekten tenzih ediyoruz. Zira hiçbir şey, Allah’ın benzeri olmadığı için, Rabbimizin sıfatlarıyla bir mahlûkâtı karşılaştırarak anlayıp akletmenin imkânı da bulunmamaktadır. Bu nedenle de bu konuda, gereksiz sorularla meseleyi didiklemiyoruz. Selef, istivâ Ayetinin keyfiyetine girmeden, Allah’ın bu sıfatını işlevsiz de bırakmadan şunu söylemiştir: “Allah, zâtıyla arşın üstünde ve mahlûkâtından ayrıdır.” [14] Dört mezhep imamı; Ashab-ı Kirâm’ın, Yüce Allah’ın zâtıyla âlemin dışında ve “fevkinde” olduğuna inandıklarını ve dolayısıyla İslâm akidesini bu inancın teşkil ettiğini savunmuşlardır. Müteşâbih olan bu meselede çok tartışmalar olmuştur. Bu ifadede, Allah’a mekan nispeti yoktur. Allah herhangi bir mekanda değildir ve mekandan münezzehtir. Çünkü Allah, mahlûkâtı ve arşı yaratmadan önce de vardı…

İstivâ meselesinin konuşulduğu bir yerde “cihet” bahsinin ele alınmaması mümkün değildir. Bu konuda İslâm alimlerinin iki yol tuttuklarını söyleyebiliriz. Bir grup alim, Nasslarda gelen haberî sıfatları te’vîl etmeden olduğu gibi, zâhirleri üzerinde kabul etmişler. Ama bunu yaparken asla Allah’ı mahlûkâtına benzetmemiş, cisimlendirmemiş ve O’nu yüceliğine uygun şekilde nitelemişlerdir. İlk dönem Selef-î Sâlihîn’in ve onlara uyan müctehidlerin yolu budur. Bir kısım alimler de, te’vîl yapmışlardır. Onlar da, genelde müteahhırûn (sonra gelen) alimlerdir. Fakat bu alimler de, te’vîl esnasında Allah’ı, müşebbihe ve mücessime’nin yaptığı gibi, yaratılmışlara benzetmekten ve O’nu cisimlendirmekten, O’na noksanlık izâfe etmekten şiddetle kaçınmışlardır. Bu gerçekleri göz önüne alarak, şu gerçeğin altını çizmek isteriz. İslâm alimlerinin gerek haberî sıfatlar ve gerekse tüm müteşâbih Nasslar hakkındaki farklı yorumlarının olduğunu hatırdan çıkarmamalıyız. Ve biz, bu açıklamalardan hangisini tercih edersek edelim, bizim gibi düşünmeyen alimleri ve Müslümanları sapıklıkla, bid’atçılıkla hatta küfür ile ithâm etme gafletine düşmemeliyiz. Çünkü İslâm alimleri ictihâdın câiz olduğu yerlerde ictihâd ederler ve o yorumları esnasında mutlaka İslâm’ın inanç esaslarını ve haram-helâl hudûdunu muhafaza ederler. Görüşleri zâhiren birbirlerine zıt dahi olsa bunu “lafzî ihtilâf” olarak görmemiz gerekir. Zira işin esasında, vahyin muhkem Nasslarına istinâd konusunda alimler arasında ayrılık yoktur. Bütün alimlerin amacı, Allah’ın rızasıdır. Dayanakları da vahiydir. Farklılık, muhkem olmayan o Nassları yorumlama ve anlama konusunda ortaya çıkmaktadır. Bundan dolayı alimler kınanmaz. Çünkü onlara o meselelerde ictihâd iznini Allah Sübhânehu ve Teâlâ vermiştir.

İmam Kurtubi, cihet konusunda şöyle demektedir: “Selef-i Sâlihîn’in ilk dönemleri, Allah’ın bir cihette buluşunu nefyetmiyorlar ve bunu nefyettiklerini de ifade etmiyorlardı. Aksine onlar ve herkes, Allah Teâlâ’nın Kitabında bildirdiği, peygamberlerinin de haber verdiği şekilde, O’na cihet isbât ediyorlardı. [15] Selef-i Sâlih’ten hiçbir kimse, Allah’ın arşı üzerine hakikaten istivâ etmiş olduğunu inkâr etmiyordu.” [16] İstivâ Ayetinde ifade edildiği gibi, Allah, arşa hakikaten istivâ etmiştir. Bu arşın üzeri de mahlûkâtın dışında ve ondan ayrıdır. İstivâ’nın mahiyetini bilmediğimiz için, bu meselede bize düşen; Allah’ı noksanlıklardan tenzih etmek, O’nu mahlûkâtına benzetmemektir. Bu konuyu fazla uzatmak istemiyoruz. Zira ana konumuz istivâ bahsini detaylandırmak değil, Allah’ın haberî sıfatlarına karşı tutumumuzun ve inancımızın nasıl olması gerektiğini açıklamaktır. İstivâ bahsi de, bu konuda çok önemli bir mesele olduğu için, bu örneği açıklama ihtiyacı hissettik…

Allah’ın bir diğer sıfatı, “Allah’ın eli”dir. Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: “Muhakkak ki (Hudeybiye’de) sana bey’at edenler ancak Allah’a bey’at etmiş olurlar. [17] Allah’ın eli, onların eli üzerindedir…” [18] Bu Ayet, Mekke’ye elçi olarak gönderilen Hz. Osman’ın şehid edildiği haberi üzerine, Peygamberimizin, ashabından, onlar ölünceye kadar savaşacaklarına ya da savaş meydanından kaçmayacaklarına dair kendilerinden kesin söz almıştı. Buna, “Rıdvân Bey’ati” denir. İşte Ayet, bu bey’ate işaret etmektedir. Bu konuya, “Câhiliyye” konusunu açıklarken, ”Hamiyyetü’l Câhiliyye” kısmında temas etmiştik.

Bu Ayette zikredilen “Allah’ın eli” meselesine dönecek olursak; biz, “Allah’ın eli vardır” diye inanırız. İstivâ konusunda dediğimiz gibi, el biliniyor ama, Allah’ın eli, kimsenin eline benzemediği için, burada teşbih ya da temsil asla câiz değildir. Tahrîf ve ta’tîl de yapılmamalıdır. “Nasıl bir el?” diye de sorulmamalıdır. Keyfiyeti meçhul olan müteşâbih sıfatlar konusundaki tutumumuz; Allah’ın şânına ve azametine yakışır bir el olduğuna iman etmek [19]; bu ve benzeri sıfatları sorgulamaktan ve iptal etmekten sakınmaktır.

Mu’tezile ve kaderiyye fırkaları, Fetih Sûresinin 10. Ayetindeki “Allah’ın eli” için; “O’nun ilmi ya da kudreti” demektedirler. Bu şekilde te’vîl edildiğinde, yed (el) meselesinde, büyük bir işkâl (karışıklık ve problem) ortaya çıkmaktadır. [20] Allah’ın “el” sıfatı için, “ilim” veya “kudret anlamı verildiğinde, bu sıfatı işlevsiz kılmanın yanında, tutarsız ve itikâdî açıdan tehlikeli bir anlam ortaya çıkmaktadır. Bu tutarsızlık da, Allah’ın “iki ilim” ve “iki kudret” sıfatları olduğu sonucudur. Zira Rabbimiz, Sâd: 75. Ayette de: “(Allah) buyurdu: ‘Ey İblis, iki elimle yarattığıma secde etmekten seni meneden nedir?…” buyurmaktadır. [21] Bu Ayet, Allah’ın, el sıfatına, “ilim” veya “kudret” anlamları verilemeyeceğinin açık delilidir. Kur’an’da farklı Ayetlerde geçen “el” sıfatının da farklı sıfatlar olmayacağı aşikâr olduğuna göre [22], “el” sıfatını te’vîl etmek yerine, teşbîh ve tecsîm’den sakınarak isbât etmek daha isâbetlidir. Bu nedenle, “el, Allah’ın bir sıfatıdır ama keyfiyetini bilmiyoruz” deriz. Allah’ın “rız┠ve “gazap” sıfatları da öyledir. Bunlar hakkında da, nasıllıklarını bilemediğimiz halde, bunlar, Allah’ın iki sıfatıdır diye iman etmekteyiz.

Yed (el), vech (yüz), kadem (ayak), ayn (göz) [23], Allah’ın gelmesi, gitmesi, inmesi (mecîe, zehâb, nüzûl, ityân), istivâ gibi haberî sıfatların zâhirî anlamları dikkate alındığında teşbîh ve tecsîme götürücü oldukları için, alimler bu tür sıfatların te’vîl edilip edilmemesi hususunda ihtilâf etmişlerdir. Haberî sıfatları olduğu şekliyle isbât edenler olduğu gibi, onları te’vîl edenler de olmuştur. İslâm alimlerinin ortak noktası, “Allah Teâlâ’yı, mahlûkâta benzemekten tenzîh etme” esasında birleşmeleridir.

يَدُ اللَّهِ فَوْقَ أَيْدِيهِمْ   "Allah’ın eli onların elinin üstündedir" Hâfız İbn-i Kesîr, istivâ konusunu açıklarken, Allah’ın sıfatları konusunda şu hükümleri kaydetmektedir: “Bilâkis hakikat, imamların söylediği gibidir. Mesela, İmam Buhârî’nin hocası Nuaym b. Hammad şöyle der: Kim Allah’ı, mahlûkâta benzetirse kâfir olur. Kim Allah’ın kendisini nitelediği bir vasfı inkâr ederse kâfir olur. Allah ve Rasûlünün, Allah’ı nitelemelerinde hiçbir teşbih yoktur. Dolayısıyla kim açık Ayetlerde ve sahih Hadislerde gelen sıfatları, Allah’ın yüceliğine layık bir şekilde O’na isnâd eder, Allah’ı noksanlıklardan tenzih ederse doğru yola girmiştir.” [25] İbn-i Kesîr, bu açıklamaları yaparak, Allah’ın sıfatlarını inkâr etmenin ve o sıfatları yaratılmışlara teşbîh etmenin küfür olduğunu belirtmektedir. Bu sebeple biz, Allah’ın sıfatlarında teşbih ve tecsîm yapmadan, O sıfatların Allah’ın yüceliğine yaraşır şekilde olduğuna iman etmekteyiz.

Yusuf Semmak


[1] Sâd: 75

[2] Rahmân: 27

[3] Mâide: 116

[4] Mülk: 16

[5] Tâ-Hâ: 5

[6] Bakara: 29, Fussilet: 41

[7] A’râf: 54, Yûnus: 3, Ra’d: 2, Furkân: 59, Secde: 4, Hadîd: 4

[8] Tâ-Hâ: 5

[9] El-Muharraru’l Vecîz, İbn Atiyye, Beyrût, C: 4, S: 36

[10] Tefsîru’l Beğavî, Beyrût, C: 2, S: 137

[11] El-Câmi’u li-Ahkâmi’l Kur’ân, İmam Kurtubî, A’râf: 54. Ayetin tefsiri 

[12] Mecmûu’l Fetâvâ, C: 16, S: 400

[13] Bu rivâyet biraz önce geçmişti: Tefsîru’l Beğavî, Beyrût, C: 2, S: 137

[14] اللهُ فَوْقَ الْعَرْشِ بِذاتِهِ بَائِنٌ مِنْ خَلْقِهِ

[15] Allah’a cihet nispeti konusunda alimler arasında fikir ayrılıkları olmuştur. Kimi alimler, Allah’a cihet nispet edilemeyeceğini söylerken; selefî alimlerin pek çoğu, Allah’a üst cihet (mahlûkâta teşbihsiz bir fevkıyyet) nispet edilebileceği görüşünü benimsemiştir. Haberî sıfatlar konusunda ihtilâf olmasının başlıca nedeni; bazılarının, te’vîl yolunu seçmeleri; bazılarının ise, te’vîle sapmayıp, sözü zâhiri üzere alarak, Allah’ı mahlûkâta benzetmeden, O’nun yüceliğine yaraşır şekilde O’nu nitelendirmeleridir. Allah’ın haberî sıfatları konusunda en çok ihtilâfın olduğu meselelerin başında istivâ konusu gelmektedir.

Mâturîdî kelamcılarından Ebû’l Yusr el-Pezdevî de, mekanda bulunmaktan münezzeh olan Allah’ın tamamen mekânî kavramlar olan bütün cihetlerden tenzih edilmesi gerektiğini savunmuştur. (Usûlü’d Dîn, S: 31)

Allah’ı cihetten tenzih eden alimlerin delilleri kısaca şunlardır: Bir cihette bulunmak, maddî varlıklara mahsus bir sıfattır. Allah ise madde üstü bir varlık olduğuna göre, cihetten münezzehtir. Eğer O’nun için özel bir cihet kabul edilecek olursa, bu, O’nun bir mekanda olduğu anlamına gelir. Mekan ve yer tutmak dolayısıyla, yer tutan için hareket, değişme ve sonradan olma gibi sıfatlar da söz konusu olur. Ayrıca Allah’ın bir cihette bulunması, en azından âlemin o cihete denk gelen parçasının, O’nunla birlikte kadîm (ezelî) olmasını gerektirir. Halbuki âlem, bütün parçalarıyla hâdis (sonradan yaratılmış)tır… Aslında Nasslarda da, Allah’a cihet kavramı açıkça nispet edilmemiştir. Bazı Ayet ve Hadislerde Allah’a atfedilen “istivâ”, “semâ”, “uluvv”, “fevk” gibi kelimeler, O’nun azamet, yücelik ve üstünlük niteliklerine sahip olduğunu ifade etmek için zikredilmiştir. Şu halde Allah, herhangi bir cihette ve dolayısıyla bir mekanda bulunmayan, âlemin içinde veya dışında gösterilmesi mümkün olmayan madde ötesi bir varlıktır… Bunlar, kelamcıların açıklamalarıdır.

Başta Şeyhu’l İslâm İbn Teymiyye olmak üzere selefî alimlerin bu konudaki yorumu ise şöyledir. Âlem, Allah tarafından yaratılmıştır ve O’nun, zihnin dışında da fiilen mevcut olduğu herkesçe kabul edilmektedir. Bu durumda Allah, âlemi ya zâtında ya da zâtının dışında ayrı olarak yaratmıştır. Allah’ın, âlemi zâtında yaratması imkânsızdır. Çünkü böyle bir durum, Allah’ın, yarattıklarına hulûl edip, onlarla birleşmesini ve dolayısıyla da mahlûkât gibi, hâdis yani sonradan olmasını gerektir. Allah ise, zâtı ve sıfatları ile ezelîdir. O halde âlemi zâtının dışında yaratmıştır. O, zâtıyla âlemin içinde değil, dışında ve üst cihetindedir. Aksi takdirde âlemin ne içinde ne de dışında olmak gibi aklın ilkelerine aykırı bir sonuç ortaya çıkacaktır. Allah, mekana ve cihete muhtaç değildir. Ama Allah, zâtı ve sıfatlarıyla vardır. Şunu ifade etmeden geçmeyelim; Allah’ın üst cihette olması, yaratıkların birbirlerine nispetle belli bir cihette bulunmaları gibi anlaşılmamalıdır. Zira O, eşi ve benzeri olmayan bir varlıktır. Zâtıyla âlemin içinde değil ötesinde (fevkinde), yaratılmış hiçbir varlığın bulunmadığı bir yönde olması anlamında üst cihettedir… Aklî delillerin yanında, Allah’ın üst cihette olduğunu imâ eden Nasslar da mevcuttur. Allah’ın, âlemi yarattıktan sonra arşa istivâ ettiği, meleklerin ve Rûh’un O’na yükseldiği, Hz. Peygamberin mi’râc gecesinde sidretü’l müntehâ’yı aşarak O’nun huzuruna çıktığı, ölen mü’minlerin ruhlarının da gök katlarını geçerek O’na ulaştığı bildirilerek Allah’ın âlemin içinde bulunmadığı imâ edilmiştir. Nasslarda “cihet” lafzı kullanılmamakla birlikte, “suûd” (Fâtır: 10), “urûc” (Secde: 5; Meâric: 4), “fevk”, “uluvv”gibi kelimeler kullanılarak, Allah’ın, kâinâtın üstünde olduğuna işaret edilmiştir.

Fâtır: 10’da:

 إِلَيْهِ يَصْعَدُ الْكَلِمُ الطَّيِّبُ وَالْعَمَلُ الصَّالِحُ يَرْفَعُهُ

“Güzel söz yalnız O’na yükselir. Onu da sâlih amel yükseltir” buyrulmuştur.

Secde: 5’de ise:

 يُدَبِّرُ الأَمْرَ مِنَ السَّمَاءِ إِلَى الأَرْضِ ثُمَّ يَعْرُجُ إِلَيْهِ فِي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ أَلْفَ سَنَةٍ مِمَّا تَعُدّونَ

“O, her şeyi gökten yere tedbîr (düzenleyip idâre) eder. Sonra (işler), sizin saymanıza göre, bin yıl olan bir günde O’na yükselir” buyrulmuştur.

Meâric: 4’de de:

 تَعْرُجُ الْمَلائِكَةُ وَالرُّوحُ إِلَيْهِ فِي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ خَمْسِينَ أَلْفَ سَنَةٍ

“Melekler ve Rûh (Cebrâil) oraya mikdarı elli bin yıl olan bir günde yükselir” buyrulmaktadır.

(Secde: 5’de, مِمَّا تَعُدّونَ “sizin saymanıza göre” buyrulduğu halde, Meâric: 4’de bu kayıt yoktur. Bu Ayette de, o kaydın gözetilmesi gerektiğini söyleyen alimler vardır. Bununla beraber, elli bin yıllık senenin “Melekler ve Rûh Senesi” olma ihtimali de vardır. Bu ifadenin kullanılması, “sakındırma” amacına ma’tuftur. Bazı alimlere göre ise, “elli bin yıl” ifadesi, zamanın çokluğunu beyan etmek için değil, o günün şiddetinden kinâyedir; dolayısıyla bu miktarın da daha çok ya da daha az olması mümkündür. Mücâhid’den gelen bir rivâyete göre bu Ayet, dünyanın ömrünün elli bin yıl olduğuna işaret ediyor. Bu ömrün hepsi bir gündür…) 

Nasslardaki bu tür işaretlerin yanında, insanlar da Allah’ı, fıtrî olarak âlemin üstünde düşündükleri için, kulluklarını bu şuur içinde yerine getirirler. Hatta Hadislerde geçtiği gibi, O’na dua ederken de ellerini semâya kaldırırlar. Ayrıca ahirette, Allah’ın görülmesi (ru’yetullah) konusunda da Allah’a cihet nispet etmeden, O’nun nasıl görülebileceği açıklamak oldukça zordur. Aslında istivâ meselesi gibi ahirette Allah’ın görülmesi meselesi de müteşâbih bir konudur. Her ikisinin de nasıllığını bilmek mümkün değildir. Sahabe, tâbiîn ve müctehidlerden oluşan ilk dönem İslâm alimleri bu inancı paylaşmışlar ve aksi görüşleri şiddetle tenkît etmişlerdir. Fakat şunu tekrar hatırlatmak isteriz ki; Allah’ın haberî sıfatları konusunda, alimler her ne kadar farklı görüşleri savunmuş olsalar da, hepsi de Rabbimizi mahlûkât’a benzemekten, O’nu cisimlendirmekten, isim ve sıfatlarında O’na noksanlık atfetmekten tenzih etmişlerdir. Her Müslüman şunu bilsin ki, eğer bu konu müteşâbih yani yoruma ve ictihâd’a açık olmasaydı, alimler bu meselede farklı fikirler ortaya atmazlardı. O halde biz mü’minlere düşen de, biz kendimiz, elbette en doğru yola yani selefin yoluna uyarız ama farklı görüşleri olan ya da muteahhırûn ulemâ’nın görüşlerinde olan kimseleri de, sırf bizim gibi inanmıyorlar diye tekfir etmeye kalkışmayız! Zira ictihâd mahallinde, şâzz görüşleri savunan kimseleri dinin dışında saymak, o ictihâdlara sahip olan müctehidleri ve asırlarca onların görüşlerine tâbi olan sayısız din kardeşlerimizi de tekfir etme sonucunu doğurur! İstivâ ve cihet bahsinde her Müslümanın dikkat etmesi gereken şey; bu sıfatların keyfiyetini tam bilememekle ve idrak edememekle beraber, Yüce Allah’ı, mahlûkâtına benzetmemek, O’nu şânına ve yüceliğine layık şekilde niteleyip, tüm noksanlıklardan O’nu tenzih etmek ve O’na bir mekân isnâd etmemek demektir.   

[16] Kurtubi Tefsiri, A’râf: 54’ün tefsiri.

İmam Kurtubi’nin bu açıklamalarının Arapçasını da vermek istiyoruz:

 وقد كان السلف الأول رضي الله عنهم لا يقولون بنفي الجهة ولا ينطقون بذلك، بل نطقوا هم والكافة بإثباتها لله تعالى كما نطق كتابه وأخبرت رسله. ولم ينكر أحد من السلف الصالح أنه استوى على عرشه حقيقة.

[17] “Bu bey’at, Rıdvân Bey’at’idir. Hudeybiye’de semure (devedikeni) ağacının altında meydana gelmiştir. O gün, Allah’ın Rasûlüne bey’at eden sahabîlerin sayısı hakkında bin üç yüz, bin dört yüz, bin beş yüz rakamları söylenilmiştir ki, bu üç rakamın ortası sahih olandır.” (Tefsîru’l Kur’âni’l Azîm, İbn-i Kesîr, Dâru Usâme, Ammân, C: 4, S: 1930)

[18] Fetih: 10

[19] Allah’ı, şânına yakışmayan nitelendirmelerden tenzîh etmek için, O’nun selbî sıfatları vardır. Bunlar şunlardır: Kıdem (ezelî olmak, başlangıcı olmamak), bekâ (ebedî olmak, varlığının sonu olmamak), muhâlefetü’n li’l havâdis (sonradan olanlara yani mahlûkâta benzememek), kıyâm bi-nefsihi (Allah’ın başka bir zâta ya da mekana muhtaç olmaması, bizzat kâim olması), vahdâniyyet (Allah’ın zâtında, sıfatlarında ve fiillerinde bir ve tek olması, eşi, benzeri ve ortağının bulunmaması) demektir. Bu beş sıfâta “tenzîhiyye sıfatları” da denir. Bu sıfatlar, Allah’ı zâtına layık olmayan mana ve nitelemelerden tenzih etmek demektir. Allah’ın selbî sıfatları anlaşılmadığı ve O’nun zâtına ve yüceliğine noksanlıklar izâfe edildiği zaman, şirk ortaya çıkar. Tenzih akidesi ise şirk’i iptal eder. Bu akideyi, “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur” (Şûrâ: 11) Ayeti en güzel şekilde ortaya koymaktadır.

Aslında tenzihât’ı belli bir çerçeveye sıkıştırıp, tek tek saymak mümkün değildir. Fakat Kelâm ulemâsı kolay anlaşılması için yukarıda taksimâtını verdiğimiz gibi, bu sıfatları beş ana asla ircâ ederek mütelâa etmişlerdir. Bu sıfatlar, ulûhiyete nispet edilmesi mümkün olmayan “yaratılmışlık”, “acz”, “noksanlık” gibi kavramların nefyini yani Allah’ı bunlardan tenzih etmeyi zarûri kılar. Bu tür kavramların, Allah’ın zâtından uzaklaştırılması (nefy, tenzîh) ile O, nitelenmiş olur. Buna göre tenzîhî sıfatlar, Allah’ın ne olmadığını anlatan sıfatlardır. Allah’ı, hakkıyla takdir etmek yani O’na iman etmek; O’nu, kendisinde olan sıfatlarla kabul etmek olduğu gibi, kendisinde olmayan noksanlık, acizlik ve kusurlardan da tenzîh etmek demektir.

Tenzîhî sıfatları şöyle de ifade edebiliriz: Allah’ın başlangıcı ve sonu yoktur. Allah cevher, cisim, a’raz, musavver (şekil sahibi), mahdûd (sınırlı), ma’dûd (sayılabilir), müteba’iz (bölünebilir), mütecezzi (parçalanabilir), müterakkib (birleşik), mütenâhi (sonlu) vb. değildir. Mahiyet ve keyfiyet Allah’ın vasfı olamaz. Allah için mekan söz konusu değildir, zamanla mukayyed (kayıtlı) değildir. Hiçbir şey O’na benzemez…

Allah’ın nefsî sıfatı olan Vücûd ise, “Allah vardır, varlığı zâtının gereğidir, varlığı başkasından değildir” demektir. Bu nedenle Allah’a “vâcibu’l vücûd” denir. Varlığın zıddı olan adem (yokluk), Allah hakkında mümteni (imkânsız)dır. Böyle bir şey tasavvur edilemez. Yukarıda açıkladığımız vücûd, kıdem, bekâ, muhâlefetü’n li’l havâdis, kiyâm bi-nefsihi, vahdâniyyet sıfatlarının tamamına “zâtî sıfatlar” da denir.

Allah’ın tenzîhî sıfatlarını açıklamamızın nedenlerinden bir tanesi de, O’nun subûtî, haberî ve fiilî sıfatlarında aşırı gidip, O’nun hakkında, hakkın dışında söz söylemekten sakındırmaktır. Biz, Allah’ı kendi sıfatlarından tanırız ve O’nun hiçbir sıfatını bir başkasına vermediğimiz gibi, hiçbir sıfatını mahlûkâta teşbih de etmeyiz. O’nu cisimlendirmekten de sakınırız. Allah’ın bir sıfatına, bir başkasını ortak kılmak şirk olduğu gibi, O’nun sıfatının bir tanesini dahi, mahlûkâtın sıfatına benzetmek de şirk’tir! Meselâ, yed (el), vech (yüz), istivâ gibi haberî sıfatları konusunda tutumumuz; O’nun sıfatlarını iptal etmediğimiz gibi, asla o sıfatları yaratılmışlara da benzetmeyiz.

[20] Bu ifadeler, bid’at fırkaları olan kaderiye ve mu’tezile hakkındadır. Ehl-i Sünnetten Allah’ın “yed” sıfatına “kudret, ilim, nimet” gibi anlamlar veren alimler hakkında değildir. Zira bu iki ekolün metodu ve itikâdı aynı değildir. Bid’at fırkaları, Allah’ın haberî sıfatlarını isbât etmedikleri gibi, bu sıfatları işlevsiz kılmışlar; bazıları teşbîh ve temsîl’e sapmışlar, bazıları da teşbîh ve temsîl’e yaklaşmışlardır. Bazı Ehl-i Sünnet alimleri ise, her ne kadar bu sıfatları te’vîl etseler de, Allah’ı şânına yakışır şekilde tenzîh etmeyi ihmal etmemişlerdir. Te’vîl ile tahrîf arasındaki çizgiyi aşmamak gerekir. Te’vîl câizdir, tahrîf bâtıldır…

[21] Allah’ın ‘el’ sıfatı, tesniye (ikil) ve çoğul olarak da zikredilmektedir: Mâide: 64’de: “Hayır, Allah’ın iki eli de açıktır” buyrulmuştur. Yâsîn: 71’de ise: “Görmezler mi ki, Biz onların faydasına kendi ellerimizle var ettiğimiz davarlar yarattık? İşte kendileri bunlara sahiptirler” buyrulmaktadır. İlk Ayette ‘iki el’, son Ayette ise ‘ellerimiz’ ifadeleri kullanılmıştır.

[22] Yani “Fetih: 10’daki “el” sıfatı, “kudret”, “ilim” yahut “nimet”tir; ama Sâd: 75’deki “iki el” sıfatını te’vîl etmeden, isbât etmek gerekir” demek gibi… Sâd: 75’deki “iki el” sıfatına “iki kudret” anlamı vermenin imkânsızlığı, Kur’an’daki diğer Ayetlerdeki “el” sıfatını da te’vîl yerine isbât etmeyi daha makul hale getiriyor. Fakat bazı alimler, bu sıfatları bulundukları Ayetlere göre yorumlamışlar; bazıları te’vîl etmişler, bazıları da te’vîl etmemişlerdir. Mesela, “mülk elinde bulunanın şânı ne yücedir” (Mülk: 1) Ayetinde hakikaten “el” mi kastedilmiştir yoksa bu kelime “kudret” anlamında bir nitelik midir? İşte bu iki yönde de tercih yapan alimler bulunmaktadır. Selef, bu türden haberî sıfatları teşbihsiz olarak isbât yoluna girmişlerdir. Allah en iyi bilendir!

[23] Allah’ın ‘ayn (göz)’ sıfatı, Tâ-Hâ: 39’da tekil olarak ‘göz’ şeklinde, Kamer: 14’de de çoğul olarak ‘gözlerimiz’ şeklinde kullanılmıştır.

[24] Taberî Tefsiri, Fetih: 10’un tefsiri. İmam Taberî’nin açıklaması:

وفي قوله: يَدُ اللّهِ فَوْقَ أيْدِيهِمْ وجهان من التأويل: أحدهما: يد الله فوق أيديهم عند البيعة, لأنهم كانوا يبايعون الله ببيعتهم نبيه صلى الله عليه وسلم والاَخر: قوّة الله فوق قوّتهم في نُصرة رسوله صلى الله عليه وسلم, لأنهم إنما بايعوا رسول الله صلى الله عليه وسلم على نُصرته على العدوّ.

[25] Tefsîru’l Kur’âni’l Azîm, İbn Kesîr, Dâru Usâme, Ammân, C: 2, S: 804

Bağlantı | kategori: AKAİD-TEVHİD | tarih: 14/01/2014 | Yorum(1) | Yorum yaz
Ali ÖzbekHocam Allah razı olsun mükemmel bi açıklamada bulunmşsunuz Rabbim ayaklarınızı sabit kılsın.
tarih: 20.02.2018
YORUM YAZINIZ
İSMİNİZ

E-Posta (Gizli)

Web siteniz

Yorumunuz

Güvenlik kodu
Son Konular • "TEVESSÜL VE KABR-İ NEBİ'Yİ ZİYARET" ADLI KİTABIMIZ ÇIKMIŞTIR!
• MUHTELİF KONULARDA İLMÎ NAKİLLER
• NASİHATLER 13
• Dinin Aslında Cehalet Mazeret midir? (PDF Oku/İndir!)
• Muhtelif Konularda KISA KISA - 4
• Allah Teâlâ, Neden Kur’ân’da Bazı Yerlerde “Biz” Zamiri ile Hitap Buyurmuştur?
• Vâv ve Yâ Harflerinden Önceki Harfi Meftûh Olan Emsile-i Hamse'ye Nûn-u Sakîle'nin Dâhil Olması:
• NASİHATLER 12
• İftiâl (افْتِعَال) Bâbı ile Alâkalı Sarf Kâideleri
• GENELDE YANLIŞ KULLANILAN KELİMELER VE DOĞRU YAZILIŞLARI:
• Kur'an'da Peygamberimize Nasıl Hitap Edilmiştir?
• Muzari' Fiilin Şimdiki ve Gelecek Zamana Salahiyeti:
• Muhtelif Konularda KISA KISA - 3
• Şirke ve Sapıklığa Sürüklenen Bir Toplumda Suçlular Kimlerdir?
• 22- Ömer Nesefî Akaidi Tercüme ve Şerhi 6 (Ders Videosu)
• NASİHATLER 11
• Arapça'da 'zuu' ve 'sahib' edatlarının arasındaki fark nedir?
• EY RABBİMİZ!
• ASHAB-I KEHF HAKKINDA:
• NASİHAT BAHÇESİ
• KİTAPLARIMIZ HAKKINDA BİLGİLENDİRME:
• “Kadınlar Havuza Girebilir mi?” Sorusuna Verdiğimiz Kısa ve Özlü Cevap
• Kadın Sesiyle ve Çalgı Aletleriyle İcra Edilen Şarkı, Türkü, Ezgi ve İlahiler Hakkında Bir Soruya Verdiğimiz Cevap
• NASİHATLER 10
• Muhtelif Konularda KISA KISA - 2
• NASİHATLER 9
• “Ticaret yapıyorum ama maddi ve manevi anlamda bir türlü rahata eremiyorum” mu diyorsunuz?
• 21- Hadis Dersleri -1 (Ders Videosu)
• SESLİ HADİS DERSLERİ - YAKINDA!
• Sesli Ders Videoları Arşivi (Yusuf Semmak)
• ARAPÇA DERSLERİ (ZAMİRLER) -5-
• Kadınların Saçlarını Kısaltmaları Câiz midir?
• Muhtelif Konularda KISA KISA - 1
Son Yorumlar
Muhammet ****
Bizim din hocamız başınızı örtmek
Ali Özbek
Hocam Allah razı olsun mükemmel b
fatma
ellerinize yüreğinize sağlık cıdd
Mehmet
Bu site "13.45'de mi 13.45'te mi
iclal
elinize sağlık
misafir
Allah razı olsun .
mutluluk
Çok güzel olmuş ellerinize sağlık
hediye
Esselamün aleyküm Yusuf kardeşim.
Yusuf Semmak
SÜNNETTE BÖYLE BİR PAZARLIK ANLAY
mahmut konur
BİR AYET "Mümin kadınlara da bak
Erkan
Allah razı olsun
ismail
bayildim
Yusuf Semmak
NOT: Bir Hristiyanla tartışan bir
Yusuf Semmak
KİMLER SUÇLU? Bir toplumda ins
Yusuf Semmak
SAHÛR VAKTİNİN SON BULMASI VE SAB
ali
Güzel bir anlatım olmuş ALLAH(C.C
Yusuf Semmak
MUHÂCİRLERLE ENSÂR’IN KARDEŞLİĞİ:
Ece
Harika çok teşekkürler
meryemnazyazğan
Çok güzel anlatmışsınız, şimdi ço
Yusuf Semmak
DİLİN, BEYÂNIN, OKUMANIN, YAZMANI
Yusuf Semmak
Bir meâlde şöyle geçiyor: "Bunun
Yusuf Semmak
“Mütevâzı’, mutevazı” (م
Yusuf Semmak
Esmâül Hüsnâ: Yanlış – el-Esmâul
Yusuf Semmak
Müşkül: Yanlış – Müşkil (kapalı,
Yusuf Semmak
Nasılki: Yanlış – Nasıl ki: Doğru
Yusuf Semmak
“MESS”: Değme, dokunma, temas,
Sibel EKİNCİ
Muhterem Hocamız Feriduddin AYDIN
2017
çok detaya girmişsiniz ama tşr
Melek
Çok güzel
Nagihan
okudum süper çok beğendim
Mehmet ARAZ
Çok güzel olmuş,başarılarınızın d
Yusuf Semmak
KANDİL KUTLAMAK BİD'AT'TIR! Ka
Yusuf Semmak
Nesefî Akâidi derslerimizi 6'ya k
© 2012 YUSUFSEMMAK.COM